İskilipli Atıf Milli Mücadele karşıtıdır

İskilipli Atıf Milli Mücadele karşıtıdır

Alev Coşkun / 20 Şubat 2020 Perşembe

Çorum Hitit Üniversitesi’nde “İlmi ve İçtimai Yönleriyle
İskilipli Mehmet Atıf Efendi” sempozyumu yapılmış.

Bu toplantıda, AKP Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Numan Kurtulmuş konuşmuş ve Cumhuriyet devrimlerini eleştirerek “Türk modernleşmesi dünyada en problemli modernleşmedir” yargısından sonra “İskilipli Atıf Hoca, şapka devrimine karşı kitap yazdığı için asıldı” demiş. Akademik dünyadan gelmiş, profesör unvanını taşıyan eski bir bakanın siyasal rant için gerçekleri tersyüz eden konuşma yapması ne kadar yazık…


Oysa İskilipli Atıf Hoca (1875 – 1926), Kuvayi Milliye’ye, Milli Mücadele’ye karşı çıkan ve işgal güçleri ile bağlantısı olan bir kişidir. Yazdığı kitapta, “halkı isyana teşvik” ettiği ve Milli Mücadele’de “ihanet bildirileri” yayımladığı için cezalandırılmıştır.

İşte belgeler

Atatürk’ün Samsun’a gitmesinden 3 ay önce, İstanbul’da 19 Şubat 1919’da “Müderrisler Cemiyeti” kuruldu. Başkanı, daha sonra Damat Ferit kabinesinde şeyhülislam olan Mustafa Sabri (1859-1954), İkinci Başkanı ise İskilipli Atıf’tı. Bu cemiyet, 24 Aralık 1919’da “Teali İslam Cemiyeti” (İslam Yükseltme Cemiyeti) adını alıyor ve İskilipli Atıf başkanlığa getiriliyordu.

Bu cemiyet, İngiliz işbirlikçisi Damat Ferit’i ve İngiliz yandaşı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı destekliyordu. 

Bu, arada İngilizler için çalışan casus Sait Molla’nın başkanı olduğu İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz Sevenler Derneği) kuruluyordu.

İngiliz Sevenler Derneği ile İskilipli Atıf’ın başkanı olduğu Teali İslam Cemiyeti birlikteydiler. İngiliz Sevenler Derneği, İngiliz işgal kuvvetlerine bağlı Rahip Frew ile birlikte ve iç içe çalışıyorlardı. Ele geçen gizli mektuplarından örneğin, 26 Ekim 1919 tarihli mektubunda Sait Molla, Rahip Frew’e, Teali İslam Cemiyeti’nin en etkili üyelerinden Mustafa Sabri ile görüşüldüğünü ve anlaşmaya varıldığını belirtiliyor, mektuptan Kuşkusuz bu gönderilen para ile Mustafa Sabri satın alındı anlamı çıkıyordu. Atatürk Nutuk’ta bu belgeleri yayınlamıştır.

İskilipli Atıf’ın Teali İslam Cemiyeti, yabancı parasal desteğiyle Konya, Niğde, Nevşehir bölgelerinde şubeler açıyor. Biga ve Gönen yöresinde Gâvur İmam ve Anzavur ayaklanmalarını destekliyordu.

İskilipli Atıf’ın başkanı olduğu Teali İslam Cemiyeti’nin 26 Eylül 1919’da yayımladığı bildiriye bakalım. Bu bildiride Kuvayi Milliyeciler “adi eşkıya”, “cani”, “kudurmuş haydutlar” olarak niteleniyorlardı. Bu bildiri, Sivas Kongresi’nden sonraki en kritik günlerde yayımlanmıştı.

Atatürk öldürülmeli

İskilipli Atıf’ın başkanı olduğu Teali İslam Cemiyeti 23 Nisan 1920’de Meclis açıldıktan 4 ay sonra 20 Ağustos 1920’de bir başka bildiri yayımladı. Bu bildiri halkı ve askerleri, Kuvayi Millicilere karşı kışkırtıyordu. İşte bildiriden kimi cümleler:

“Millet aldatılıyor… Ey hainler ey Allah’tan korkmayan mahluklar… Başımızı bin türlü belalara soktunuz…

İngiltere ve Fransa gibi muazzam ve muntazam devletlere meydan okuyorsunuz. Bu yüzden İngilizleri kızdırıp üzerimize Yunanları musallat ettiniz…”

“…Kendinize ne hakla, ne yüzle ve ne utanmazlıkla Kuvayi Milliye namını veriyorsunuz?

…Din kardeşlerimizin boş yere ölmesine neden olanlar arasında Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi zalimlerdir… Bunların vücutlarını tamamen dünyadan kaldırmak, beşeriyet için bir farz olmuştur.”

İskilipli Atıf “Hoca”nın bu bildirisi ile Atatürk’ü öldürmek dinen farz oluyordu.

Bu alçak bildiride “Kuvayi Milliye eşkıya olarak niteleniyor ve halkı Milli Mücadele’yi ortadan kaldırmak için yemin etmeye” davet ediyordu. Bu bildiri, 30 Ağustos 1920’de Yunan uçakları tarafından Anadolu’nun dört bir yanına atıldı. İste İskilipli Atıf budur. İşte çok önemli gördükleri kişinin hainliği budur. 

Geriye döndürülemez

İlerleme geriye döndürülemez, sosyolojik gelişime gem vurulmaz. 

Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerine ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın, geriye dönüş için ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın bu devrim toplum-bilimi kuralları ve koşulları içinde sürecektir. Bunun önüne geçilemez. 

Ancak 25 -50 yıl sonra bugünlerin siyasal tarihini yazacak olan tarihçiler, siyaset bilimciler, Numan Kurtulmuş’un Çorum’da söylediği sözleri ele alıp, kendisi profesör unvanını taşıyordu ama tarihsel gerçekleri tersyüz ediyordu, Milli Mücadele’ye ihanet eden, halkı kışkırtan Atatürk’e kin kusan, Cumhuriyet’i istemeyen bir gericiyi siyasal rant için övüyordu diyeceklerdir. 

Padişahçıları, halifecileri, Osmanlıcıları memnun etmek için, gerçekleri ters yüz edip tarihe kara cümlelerle geçmeye değer mi?

Gerçekler tersyüz edilemez

Gelelim, “İskilipli Atıf Hoca neden asıldı” sorusuna.

1925 yılında Şapka Kanunu kabul edilince, Erzurum, Sivas, Maraş, Kayseri, Giresun ve Rize’de başkaldırılar oldu.

İskilipli Atıf, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” (Batı Taklitçiliği ve Şapka) adını taşıyan kitabını yayımladı. Bu başkaldırılarda etkili olduğu görüldü.

İskilipli Atıf, “Şapka, Müslümanları dininden çıkarır, şapka dinsizliktir” diyordu. Kitabının isyan çıkan bölgelerde el altından dağıtıldığı ortaya çıktı.

İskilipli, şapka giyip giymemek değil, şapkayı sebep göstererek isyan çıkarmak ve dini politikaya alet etmek suçundan yargılandı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan diğer hocalar Ömer Rıza Doğrul, Hafız Osman, Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmet Hamdi Akseki gibi hocalar beraat ettiler ancak zaten Kuvayi Milliye’ye karşı olan İskilipli Atıf cezalandırıldı.

TBMM’de 25 Şubat 1925 tarihinde kabul edilen “Dini ve Dinin Kutsal Kavramlarını Siyasete Alet Edenler Hakkında Kanun”a göre, dini kullanıp halkı kışkırtanlar vatan haini sayılıyorlardı. İskilipli Atıf, hem bu yasaya hem de o günkü anayasanın 55. maddesinde “T.C’yi tamamen ve kısmen değiştirme”ye teşebbüsten cezalandırılmıştı.

2020 yılında Kuvayi Milliye’ye karşı gelen bir gericinin bu derece övülmesi, alkışlanması sağlıklı bir tavır değildir. Toplumsal olaylar ve gerçekler de tersyüz edilemez.


Kaynakça: 
1. Fethi Tevetoğlu, Milli Mücadele Yıllarında Kuruluşlar, 1991.
2. Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, C.III, 2010.
3. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 2.Kitap, 1998.
4. Sinan Meydan, R.T. Erdoğan’ın Tarih Tezlerine El Cevap, 2019.
Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İrtica, Tarih, TARİKAT VE CEMAATLAR | Leave a comment

FETÖ’yü DEVLET YÖNETİMİNE ORTAK EDEN, KAMUDA KADROLAR VEREN AKP’dir * ‘AKP FETÖ’YE 934 KAMU ARAZİSİ 109 YURT VE 23 SAĞLIK KURULUŞU KURMA İZNİ VERMİŞ’

‘AKP FETÖ’YE 934 KAMU ARAZİSİ 109 YURT
VE 23 SAĞLIK KURULUŞU KURMA İZNİ VERMİŞ’


CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin AKP’nin cemaate 934 kamu
arazisi 109 yurt ve 23 sağlık kuruluşu kurma izni verdiğini açıkladı

“FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışmalarını değerlendiren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin AKP’nin Gülen cemaatine 934 kamu arazisi 109 yurt ve 23 sağlık kuruluşu kurma izni verdiğini söyledi.

Tekin “FETÖ’ye parsel parsel arazi verenlerin yüzü kızarmıyor bir de milleti FETÖ’cülükle suçluyorlar” diye konuştu.

Sözcü’den Hande Zeyrek’in aktardığına göre “Elimizde resmi makamlar tarafından hazırlanan bir rapor var. Rapora göre Türkiye’nin her şehrinde FETÖ’cülere özel okul kurulması için toplam 934 kamu arazisi peşkeş çekilmiş bu okullar eliyle terör örgütüne maddi kaynaklar aktarılmış ve militanlar yetiştirilmiş. Bu okulların hepsinin altında iktidarın imzası var” diyen Tekin şöyle devam etti:

109 YURT

“Örneğin 81 ilde 109 yurt açtırılmış buraların bütün izinleri işlemleri bu iktidar tarafından yapılmıştır. Bunun yanında bu iktidarın Bakanlar Kurulu tarafından tam 104 vakfa kamu yararı statüsü verilmiştir. Hepsinin altında bu iktidarın imzası var. ”

1125 DERNEK. 23 SAĞLIK KURULUŞU

“Özelikle FETÖ’cüler vakıf eliyle örgütlenerek anayasal düzeni yıkmak için çalıştılar. İktidar da onların faaliyetlerine destek oldu. Diğer bir örnek ise toplamda FETÖ’cü 1125 adet dernek kurulmuş bunların hepsinin izinlerini de bu iktidar vermiştir. Yine FETÖ’cülere ait Ankara’da 7 Bursa’da 2 İstanbul’da 4 ve Urfa’da 10 sağlık kuruluşu kurulmasına bu iktidar izin vermiş yardım etmiştir.

Bu durumda FETÖ’ye kim yardım ve yataklık etmiştir? 2010 referandumundan sonra tüm vakıfların başvurusu reddedilirken FETÖ’nün arsa talepleri kabul edilmiştir. “

https://www.birgun.net/haber/akp-feto-ye-934-kamu-arazisi-109-yurt-ve-23-saglik-kurulusu-kurma-izni-vermis-288295
Posted in Fetullah Gülen | Leave a comment

FETÖnün SİYASİ AYAĞI; Fetöcü komutanları, valileri, emniyet müdürlerini, kaymakamları, rektörleri TAYİN EDEN ve bu evrakların altına İMZA ATAN kişidir * Bu kişi “NE İSTEDİLER DE VERMEDİK” diyendir…

Posted in Fetullah Gülen | Leave a comment

BİLİM TEKNOLOJİ * Otonom sistemler yapay zeka ile boyut atladı

Otonom sistemler yapay zeka ile boyut atladı

Savunma Sanayii Dergilik / 10/02/2020 

Otonom teknolojisi, yapay zeka, otonom kontrol sistemleri, ileri bilgi-işlem, büyük veri ve öğrenen makineler, makine-makine iş birliğine doğru gidiyor.


Teknopark İstanbul tarafından 3 ayda bir yayımlanan “Target” dergisinin 4. sayısında, yapay zekanın otonom sistemlere etkisi ele alınıyor. Target dergisinin 4. sayısında, yer alan “Otonom Sistemler Yapay Zeka ile Boyut Atladı” başlıklı yazıyı, takipçilerimize sunuyoruz:


Otonom teknoloji dendiğinde, ilk akla sürücüsüz araçlar geliyor olsa da otonom, en küçük fabrikalardan füze ve uzay araçlarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yapay zeka teknolojisinin gelişmesiyle birlikte otonom sistemler, son yıllarda savunma ve havacılık sanayisinde de oldukça fazla kullanım alanı bulmaya başladı. Analistlerin öngörülerine göre, otonom ve insansız sistemler, gelecek 10-15 yıl içerisinde en hızlı gelişme sağlayacak teknoloji alanlarından biri olacak.

Sürücüsüz yani insansız işlem yapabilen teknolojiyi ifade eden otonom, birçok sektörde dönüşümü beraberinde getirdi. Üretim verimliliği açısından çok önemli bir yere sahip olan otonom teknolojisi, sürekli güncellendiği ve daha iyisini sunduğu için devamlı takip edilmesi gereken bir sistem olarak öne çıkıyor. Otomobiller, robotlar, uçaklar, gemiler gibi birçok alanda sürücüsüz yani insansız işlem yapılabilir hale geldi. Son yıllarda üretim sanayisi başta olmak üzere her sektörün gündeminde olan Endüstri 4.0’ın temelinde yatan teknolojinin de otonom ve yapay zeka olduğu belirtiliyor. İmalat sanayisinde otonom denildiği zaman ilk akla fabrikalar içerisindeki birbirleriyle iletişim kuran robotik cihazlar gelir. Hızlı ve yüksek, en doğru anlık karar analizleri sayesinde insan hatalarını ortadan kaldıran farklı özelliklere sahip bu robotlar, günümüzde artık oldukça yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Endüstri 4.0’ın gelişimiyle otonom robotlar arasındaki etkileşim de artıyor. Gelişimini sürdüren otonom robotlar, yakın zamanda herhangi bir insan kaynaklı komut almadan, kendi analiz ve öngörüleri kapsamında gözlem yaparak tüm işlemleri sorunsuz yerine getirebilecek. Yapay zeka ile doğru orantılı bir şekilde gelişecek olan bu teknoloji sayesinde; kendiliğinden öğrenen ve direkt iletişim kuran otonom robotlar ortaya çıkacak.

OTONOMDA ÖNCÜLÜĞÜ OTOMOTİV YAPTI

1930’lu yıllarda otomotiv sektöründe geliştirilen teknoloji ve denemeler, bugünkü otonom sistemlerinin temelini oluşturuyor. Otonom araçlar, içerisinde bulundurdukları otomatik kontrol sistemleri sayesinde sürücüye ihtiyaç duymadan, yolu, trafik akışını ve çevresini algılayarak seyir halinde gidebilen otomobillerdir. Sürücüsüz (otonom) otomobillerin yakın gelecekte eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik, sosyal ve çevresel bir değişime de yol açacakları düşünülüyor. Sürücüsüz araç teknoloji endüstrisi şu an için yılda ortalama yüzde 16 büyüyor. Yapılan araştırmalar, sürücüsüz araç teknoloji endüstrisinin 2025 yılında 900 milyar sterlinlik bir pazar değerine ulaşabileceğini gösteriyor.

Otonom araçlarda ilk akla gelen firma Tesla olsa da Silikon Vadisi’ndeki BMW, Toyota, General Motors gibi diğer şirketlerin kurduğu üreticiler de bu alanda iddialı gelişmelere imza atıyor. Bunun yanında ağır vasıta üreticileri de nakliye sektörünü dönüşüme uğratacak otonom TIR ve kamyonlarının tanıtımını yapmaya başladı. Bazı ülkelerde trafiğe çıkmaya başlayan araçlarla yakın zamanda trafik ışıklarında karşılaşmak mümkün olacak gibi görünüyor.

KAPTANSIZ GEMİLER!

Otonom teknolojisi, son beş yıldır denizcilik sektörünün gündemini oldukça meşgul ediyor. Rolls Royce’un personelsiz gemi projesini açıklamasının ardından Japon denizcilik şirketi Nippon Yusen de benzer proje için çalışmaya başladığını açıklamıştı. Her iki projenin de 2020’de deneme seyirlerine başlaması beklenirken; Japonya, hem otonom gemi hem de regülasyonlar açısından 2025 yılı için önemli hedefler belirledi. Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) de insansız gemi teknolojisini oldukça yakından takip ediyor. Gelecek yıl, Norveç ve G. Kore’de kaptan ve personeli olmayan gemilerin çalıştığını görebiliriz.

Türkiye’de ise OBBS Yazılım, PiriBot projesiyle milli bir otonom deniz aracı üzerinde çalışıyor. (Şirketin bu konudaki çalışmaları, dergimizin 66’ncı sayfasında oldukça geniş yer bulmuş.)

SAVUNMA SANAYİSİ DE OTONOM SİSTEMLERİ ÖNCELİĞE ALDI

Otonom teknolojisi gelişimini en hızlı havacılık sektöründe gösteriyor. Google, güneş enerjili uçağıyla, interneti tüm dünyaya yaymayı hedefliyor.

Otonom uçan taksi projesi üzerinde çalışan Airbus’ın Zephyr S aracı, güneş enerjisiyle 26 gün boyunca kesintisiz uçarak bir önceki versiyonu olan Zephyr modelinin 14 günlük uçuşunu geçti. UBER ise insansız uçan taksilerin, 2020’de hazır olacağı ve 2023’te belirlenen kentlerde uçmaya başlayacağını açıkladı. Pilotsuz uçaklarla seyahat etmeye biraz daha vakit var gibi görünse de İnsanız Hava Araçları (İHA) yapay zeka ile birlikte oldukça hızlı bir gelişim gösteriyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri kadar en küçük ülkelerin savunma sanayileri de, otonom sistemlerini önceliğine aldı.

İHA ve silahlı İHA’lar, son yıllarda Ar-Ge yatırımlarının artırıldığı bir alan oldu. Yapay zekanın gelişimiyle, İHA’ların makine öğrenimi ve komutsuz hareket kabiliyeti de artıyor. Diğer yandan yapay zekanın kullanım alanları geliştikçe, çeşitli tartışmalar da beraberinde geliyor. Kimi uzmanlara göre; yapay zeka henüz emekleme aşamasında fakat kısa sürede gelişerek insanoğlunu kontrol edecek tehdit haline gelebilir.

Amazon, Microsoft ve Intel’in de aralarında bulunduğu dev teknoloji şirketlerin, yapay zeka sistemli ve otonom olarak hedefe saldırı düzenleyen katil robotlar üzerine çalıştığı iddia edildi. Bu iddia henüz ispatlanmış olmasa da ABD ordusu, küçük insansız hava araçlarının yaratabileceği tehditle baş edebilmeye yönelik Ar-Ge çalışmalarını hızlandırdı.

OTONOM SİSTEMLER, SSB’NİN DE ÖNCELİĞİNDE

Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) da otonom sistemlerin artan önemini fark ederek, son birkaç yıldır milli sistemlerin gelişimini destekliyor. SSB Başkanı Prof. Dr. İsmail Demir, konuyla ilgili bir panelde yaptığı konuşmada, insanlığı bekleyen en önemli ve çalışma hayatı açısından en etkili konu olan otonom teknolojilerin hızla yayılması ve dijital çağda bunların birbirleriyle etkileşimi olacağının altını çizmişti. Savunma Sanayii Başkanlığı bundan hareketle, Türkiye’nin askeri ve sivil teknolojilerle gelişmesine katkı sağlamak hedefiyle 2017 yılından itibaren robotik yarışmalar düzenlemeye başladı. ROBOİK çatısı altında 2018 yılı içerisinde gerçekleştirilen İnsansız/Otonom Deniz Sistemleri Endüstriyel Tasarım Yarışması’na da ilgi oldukça yüksek olmuştu.

SÜRÜ DRONE’LAR (SWARM)

STM’nin ThinkTech biriminin hazırladığı Sürü İHA sistemlerine yönelik yayımladığı rapor; swarm teknolojisini en ince detayına kadar anlatıyor. Swarm olarak adlandırılan Sürü İHA’lar, belirli bir işi veya görevi gerçekleştirmek üzere iş birliği yapan çok sayıda İHA’dan oluşuyor. İHA’lar kısıtlı bir kapsama alanında tek bir merkezden, baz istasyonu olmaksızın doğrudan haberleşebiliyorlar. Birden fazla sayıda hava aracından oluşan sürü, belirli bir düzen içinde uçarak pek çok askeri ve sivil görevi yerine getirebiliyor. Sürü teknolojisinin en önemli özelliği “kendi-kendine organizasyon” davranışına dayanıyor. Drone sürüleri ileride istihbarat toplamak, düşman iletişim sistemlerini karıştırmak ve engellemek, geniş çaplı bir uçuş iletişim ağı oluşturmak, büyük bir uçak gibi hareket ederek düşman radarlarını aldatmak gibi amaçlarla kullanılabilecek.

Rapor; otonom teknolojisinin yapay zeka, otonom kontrol sistemleri, ileri bilgi işlem, büyük veri, öğrenen makineler, akıllı grafik görselleştirme araçları, meta materyaller, minyatürleştirme gibi alanların, muazzam bir insanmakine iş birliği dönemine doğru gittiğine vurgu yapıyor.

Geliştirdiği kritik teknolojiler ile savunma sanayisinde öncü bir görev üstlenen STM, otonom sistemler alanında önemli yatırımlara imza atıyor. STM, Türkiye’de bir ilk olan kamikaze drone sistemlerine yeni ve gelişmiş özellikler ilave ederken, bu sistemleri, yine kendilerinin geliştirmiş olduğu keşif-gözetleme maksatlı otonom drone sistemleriyle koordineli kullanmak üzere çalışmalarını yoğun şekilde sürdürüyor. STM ayrıca yapay zeka destekli sürü teknolojilerini, geliştirdiği platformlara uygulama konusundaki çalışmalarına da hız vermiş durumda.

Posted in Bilim ve Teknoloji | Leave a comment

AKIL FİKİR YAZILARI * İSRAİL VE KIBRIS

İSRAİL VE KIBRIS

Prof. Dr. Anıl ÇECEN / A.Ü. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

(Bu makale, Kıbrıs’ta yaşanan gelişmelerin İsrail merkezli bir değerlendirmesini içermektedir.)

BÖLÜM I

Kıbrıs Sorunu ile İsrail Yakından İlgili

İsrail ve Kıbrıs, Türk basınında fazlasıyla yer alan iki ülke olarak, Türkiye’deki tartışmalarda sürekli olarak en başta yer almışlardır. Ne var ki, ayrı ayrı fazlasıyla ele alınan bu iki ülkenin beraberce düşünüldüğüne pek sık rastlanmamıştır. Sanki, Kıbrıs ile İsrail birbirinden çok uzak ve farklı konumda iki ülke gibi bir durum yaratılmıştır. Kıbrıs ile ilgili konular incelenirken bu bölgede sanki İsrail yokmuş gibi hareket edilmiş, İsrail ile ilgili durumlar ele alındığında ise, Kıbrıs çok uzaklarda imiş gibi yorumlar yapılmıştır. Köşe yazarları sürekli olarak Kıbrıs’ı incele­yen yazılar yazarlarken, hiç İsrail bağlantısı üzerinde durmamışlar,

İs­rail ile ilgili incelemelerde ise, İsrail’in yeri ve konumu açısından Kıbrıs faktörü görmezden gelinmiştir. Haritaya bakıldığı zaman, Kıbrıs ile İsra­il’in aynı bölgede yer aldığı ve birbirine çok yakın bir konumda bulunduk­ları açıkça görülebilmektedir. Her nedense, bu jeopolitik gerçek Türk kamuoyunun gözlerinden kaçırılmış ve İsrail ile Kıbrıs sorunlarının ne ka­dar birbirlerine yakın bir konumda bulunduğu gizlenmek istenmiştir. Türk basınını ekonomik olarak kontrol altında tutan Türkiye’deki İsrail lobisinin, bu doğrultuda kendi çıkarları açısından başarılı bir çalışma gös­terdikleri görülmektedir.

Yahudiler’in Ortadoğu’dan Roma İmparatorluğu tarafından kovulmasından iki bin yıl sonra, yeni bir Yahudi devleti olarak İsrail Ortadoğu’da kurulurken, aradan geçen iki bin yıllık tarihin Ortadoğu’ya getirmiş olduğu siyasal coğrafya ile Siyonist lobiler karşı karşıya kalmışlardır. Aradan geçen uzun süre zarfında bölgedeki nüfus yapısı değişmiş, Roma İmparatorluğu tarihte kalırken, bunun üzerine bölgeden, Bizans ve Osmanlı olmak üzere iki farklı imparatorluk daha geçmiştir.

20. yüzyılın koşul­larında, I. Dünya Savaşı’nın galibi olan İngiliz ve Fransız impara­torlukları, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü üzerine, Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizmişlerdir. Bir İngiliz subayı ile Fransız subayı Kahire’de bir araya gelerek, cetvel ile dünyanın merkezî bölgesinin haritasını çizmiş­ler ve imparatorluklar sonrası modern çağda bu bölge, iki emperyalist gücün çıkarları doğrultusunda biçimlenmiştir. 20. yüzyılın başlarında dün­yanın egemenleri olan İngiltere ve Fransa’nın çizmiş oldukları günümüz hari­tasını, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail ile günümüzün süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri kabul etmemektedirler. Dünyayı geleceğe doğru yönlendiren İsrail ve Amerika ittifakı, kendi çıkarlarına göre bir yeni plânı; Büyük Ortadoğu Plânı olarak açıklanmıştır.


BÖLÜM II

İsrail’in Güvenlik Sorunu ve Kıbrıs

Ortadoğu’nun Arap ve Müslüman nüfus çoğunluğu karşısında dünyanın merkezinde bir Yahudi devleti kurulabilmesi, normal koşullarda mümkün değil­dir. Böylesine bir sonuç alabilmek için kesinlikle olağanüstü koşulların yaratılması gerekmektedir. Üç yüz yılı aşkın bir süre Siyo­nist lobiler bu doğrultuda çalışmışlar ve ekonomik-siyasal güçlerine dayanarak yarattıkları olağanüstü koşullarda, Arap ve Müslüman nüfus çoğunluğunun ortasına bir küçük Yahudi devleti oturtabilmişlerdir. Yâni İsrail’i kuran Siyonist hareketin yönetimi, tarihin getirdiği bilgi birikimine sahip olarak, bölge koşullarını çok iyi değerlendirmişlerdir.

Bilindiği üzere Filistin’de günümüzde varolan Yahudi devleti, üçüncü kez kurulmuş bir devlettir. İlk kurulan İsrail devleti Mezopotamya güçleri tarafından yıkılmış ve Yahudiler’in Babil sürgünü gündeme gelmiştir. Daha sonraları kurulmuş olan ikinci Yahudi devleti ise, Roma İmparatorluğu tarafından yıkılmış ve bunun sonu­cunda da Yahudiler; Akdeniz ve Avrupa üzerinden dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmışlardır.

Filistin’de kurulmuş olan Yahudi devletine yıkıcı tehdit önce Mezopotamya’dan, sonra da Kıbrıs üzerinden Avrupa’dan gelmiştir. Bu bölgede üçüncü kez devlet kuran Siyonist hareket, Filistin’deki devletin güvenliği için, hem doğudaki Mezopotamya bölgesine hem de Batı’dan gelecek saldırı ya da tehditlere karşı ülkenin batısında yer alan büyük kara parçası Kıbrıs’a dikkat etmek zorunda olduklarını iyi biliyorlardı. Nitekim, bu doğrultuda Irak’ta görev yapan Saddam yönetimi kullanılmış ve müdâhale gerekçesi yaratılarak Amerikan ordusunun Mezopotamya’yı İsrail’in bölgesel egemenlik çıkarları doğrultusunda işgal etmesi sağlanmıştır. Böylece Filistin’de üçüncü kez kurulmuş olan Yahudi devleti, Bâbil döneminde olduğu gibi muhtemel bir Mezopotamya gücünün saldırısına karşı güvence altına alınmıştır.

İsrail’in güvenliği sorunu sâdece ülkenin doğusunda yer alan Mezopotamya’nın ele geçirilmesi ile sağlanamaz. Aynı zamanda ülkenin batısında yer alan Kıbrıs’ın da kontrol altına alınması gerekmektedir. Ortadoğu bölgesine Avrupa kaynaklı olarak gelen bütün saldırı hareketleri Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’de bir üs olarak kullandığı için, böylesine bir büyük adanın batıdan ya da Avrupa’dan gelecek bir Ortadoğu hareketine karşı kullanılması gerekmektedir. Bu doğrultuda İsrail kendisini, tarihteki ikin­ci Yahudi devletini yıkan Romalılar’ın üs olarak kullandıkları, Kıbrıs adası­nı kesinlikle denetim altında tutmak zorunda görmüştür. Avrupa’dan kalkarak Ku­düs ve civarını ele geçirmek isteyen on bir Haçlı Seferi sırasında da Kıb­rıs bir Doğu Akdeniz üssü olarak kullanılmıştır. Bölgenin günümüzdeki ha­ritasını çizen İngiltere’de 19. yüzyılın sonlarında Filistin’e girerken önce Kıbrıs’ı ele geçirmiş ve daha sonra Kıbrıs üzerinden düzenle­nen askerî hareket ile Ortadoğu topraklarına İngiliz orduları ayak basmış­tır. İngiltere’nin indiği yolu Fransa’da takip etmiş ve Doğu Akdeniz üzerinden Lübnan’a girmiştir.

Siyasal tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından İsrail ve Kıbrıs beraberce ele alınırsa, Kıbrıs adasının İsrail’in karşı kıyısı olduğu görülmektedir. Jeopolitik gerçek bu doğrultuda olmasına rağmen Türk basın ve siyaset çevrelerinin Kıbrıs ile İsrail arasındaki bu bağlantıdan habersizmiş gibi hareket etmeleri, son derece düşündürücüdür. Çünkü bilim kitaplarına göre; her kıyı ülkesinin güvenliği, karşı kıyıda yer alan kara parçasının izlenmesinden geçer. Ada ülkeleri karşı kıyıda kendi çıkarla­rına göre siyasal yapılama yaparlar. İngiltere ve Japonya, birer ada ülkesi olarak, karşı kıyıda büyük ülke olmasını engellemişlerdir. Kore’nin Çin’den kopmasında Japonya etkin bir rol oynamıştır.

Aynı şekil­de Hollanda’nın Almanya’dan, Belçika’nın Fransa’dan kopmasında da İngiltere son derece etkili olmuştur. Böylece iki ada ülkesi karşı kıyılarında hiç bir biçimde kendilerinden büyük bir devletin yer almasına izin vermemişler­dir. Kıyı ülkeleri bir anlamda, güçlü ada ülkelerinin etkisi ile, küçük devletler biçiminde ortaya çıkabilmişlerdir. Ada ülkeleri kendi güvenlikle­ri açısından kıyı ülkelerinin oluşumuyla yakından ilgilenirlerken, kıyı ülkeleri de kendi güvenlikleri açısından karşı kıyıda yer alan ada ülkele­ri ile yakından ilgilenmişler ve hatta daha da ileri giderek, bu adaları kendi egemenlikleri altına alarak, sınırları içine katmışlardır. Uluslar­arası hukuk açısından bunu yapamayanlar ise, bu doğrultuda oluşumları kendi ulusal çıkarları için dolaylı yollardan yönlendirmenin çabası içeri­sinde olmuşlardır.


BÖLÜM III

İsrail, Ortadoğu’da en son kurulan ülke olduğu için karşı kıyısın­daki Kıbrıs adası üzerinde uluslararası hukuka göre, doğrudan etkili ola­mamıştır. Bölgenin hukuk düzeni iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıktığı için ve bu bölgedeki eski devletlerin devletler hukukundan gelen çeşitli hakları bulunduğundan, Kıbrıs adasının kendine özgü bir hukukî statüsü olmuştur. Kıbrıs’ın eski bir Osmanlı toprağı olması, daha sonra ada üze­rinde İngiliz dominyonu kurulması, 20. yüzyılın ikinci yarısında ada­nın bağımsız devlet olarak ilân edilmesi, adada Türkler ve Rumlar’dan olu­şan iki halk topluluğunun bulunması gibi durumlar; Kıbrıs’ın uluslararası hukuka göre durumunu belirlemiştir.

Bu nedenle, Kıbrıs üzerinde Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, Rum nüfusun koruyucusu olan Yunanis­tan devleti ve adanın son egemen gücü olan Britanya İmparatorluğu, uluslar­arası hukuka göre hak sahibi olmuşlardır. II. Dünya Savaşı sonrasının sü­per gücü olan Amerika Birleşik Devletleri bile Kıbrıs adası ile herhangi bir hukukî bağlantı içinde olmadığı için, adaya doğrudan müdâhale edeme­miştir. Akdeniz kıyılarında elli senedir dolaşan Amerikan 6. Filosu uluslararası hukuk yüzünden adaya bir türlü girememiş ve Amerika Birleşik Devletleri de Kıbrıs üzerinde doğrudan etkili olamamıştır.

İngiltere’nin koruyuculuğunda I. Dünya Savaşı sonrasında Filistin’e yerleşen Yahudiler, daha sonra bağımsız devlet kurmak isteyince İngiltere ile ihtilafa düşmüşlerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında, savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri’ni kullanan Siyonist lobiler, Birleşmiş Milletler kararıyla Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin üçüncü kez kurulmasını sağlamışlardır, İsrail devleti kurulur kurulmaz hemen Ortadoğu bölgesinin her köşesi ile yakından ilgilenmeye başlamış ve bu doğrultuda karşı kıyısı olan Kıbrıs’ı da yakın izlemeye almıştır. Üç tarafı Müslüman kitleler ve Arap ulusunun çeşitli ülkeleri ile dolu olan Yahudi devleti, Kıbrıs adasını dış dünyaya çıkış kapısı olarak gör­müştür. Doğu Akdeniz’de bir uçak gemisi konumunda olan Kıbrıs adası, İsrail’in karşı kıyısı olarak, üç tarafı Müslümanlarla çevrili Filistin bölgesinden Yahudiler’in dış dünyaya çıkış noktası kabul edilmiştir. Bu konumu nedeni ile Kıbrıs, İsrail için her zaman âcil çıkış kapısı olarak görülmüştür. Kıbrıs’ı böyle gören İsrail, ada üzerindeki siyasal geliş­meler ile yakından ilgili olmuş ve kendisinin aleyhine ola­bilecek herhangi bir gelişmeye izin vermemeye çalışmıştır.

Adanın Kaderinde Etkili Olan Üç Yahudi

Kıbrıs ile Filistin bağlantısı her zaman için tarihin çeşitli dönem­lerinde gündeme gelmiş ve bu doğrultuda Yahudiler, Kıbrıs adası üzerinde etkili olmak istemişlerdir. Dünya siyasî tarihinde üç önemli Yahudi asıllı kişinin, Kıbrıs adasının siyasal konumu üzerinde yönlendirici etkisi ol­duğu kabul edilmektedir. Haçlılar’ın, Romalılar’ın ve İngilizler’in Kıbrıs üzerinden Filistin’e girdiklerini gören Yahudi lobilerinin yöneticileri, yeniden İsrail’in kurulmasında ve Ortadoğu’da Yahudi egemenliğinin oluşturulmasında Kıbrıs adasını bölgeye giriş kapısı olarak görmüşler ve bu doğrul­tuda adayı kullanabilmenin yollarını aramışlardır.

Orta Çağ’ın sonlarında İspanya’dan kovulan Yahudiler Akdeniz’in batısından doğusuna gemilerle geçerek Osmanlı ülkesine gelmiş ve yerleşmişlerdir. 16. yüzyıl­da Osmanlı ülkesine yerleşen Yahudiler, Tevrat’ta belirtilen kutsal topraklara kavuşmaları aşamasında Kıbrıs’ı bir ara istasyon olarak kullanılmak istemişler ve zengin Yahudiler’in önde gelen temsilcilerinden olan Nassi, Osmanlı padişahını Kıbrıs’ın alınması konusunda ikna etmiştir. Kıbrıs’ta Osmanlı koruması altında bir Yahudi krallığı kurmak isteyen Nassi, bu amacını gerçekleştirmek üzere Osmanlı ordusunun Kıbrıs adasını Venedikliler’den almasını sağlamıştır. Ada Osmanlı yönetimine geçtikten sonra, epeyce bir Yahudi asıllı Osmanlı vatandaşı adaya yerleşmiştir ama imparatorluk yönetimi, Kıbrıs üzerinde bir Yahudi krallığı kurulmasına izin vermemiştir. Yahudiler kutsal toprakların karşısındaki bu adayı kendi ülkelerine çevirmek için çeşitli girişimlerde bulunmaya devam etmişlerdir.


BÖLÜM IV

İngiliz ve Fransız İmparatorlukları’nın sömürgecilik düzenini kullanarak aşırı zenginleşen Yahudi lobileri on yedinci yüzyıldan sonra Siyonizm’in etkisi altına girince, bu kez Ortadoğu’ya yeni bir göç dalgası ile yerleşmek istemişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu “hasta adam” ilân edilmiş ve çöküş süreci gündeme gelmiştir. Osmanlı’nın bu durumundan yararlanmak isteyen Siyonist lobiler, Osmanlı padişahı Abdülhamit’ten imparatorluk toprağı olan Filistin’i bir Yahudi devleti kurmak üzere istemişlerdir. Ne var ki, Abdülhamit bu öneriyi reddedince, ikinci kez padişahın kapısını çalmışlar ve bu kez de bir Yahudi krallığı kurmak üzere Kıbrıs adasını istemişlerdir. Osmanlı sarayı bu ikinci öneriyi de reddedince Yahudiler, İngiltere’yi devreye sokarak İngiliz işga­li altında Kıbrıs’a gelmişler ve Kıbrıs üzerinden Filistin’e geçmişlerdir.

Yahudiler’in Kıbrıs üzerinden bölgeye ikinci kez gelmeleri sırasında Britanya İmparatorluğu’nun Yahudi asıllı Başbakanı Benjamin Disraelli’nin çok büyük rolü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü gören bu Yahudi asıllı İngiliz Başbakan, bölgede dörtlü bir konfederasyonu İngiltere’nin egemenliği altında oluştur­mak isterken, bu plânın bir parçası olarak da Yahudiler’in Filistin’de İsrail’i yeniden kurmalarını plânlıyordu. Osmanlı sonrası Ortadoğu yapılanmasında böylece hem İsrail plânı devreye giriyor hem de İngiliz işgali altındaki Kıbrıs üzerinden Yahudiler’in bölgeye girişleri plânlanıyordu. Kıbrıs üze­rinde İngiliz işgali hem adayı Osmanlı’dan koparıyor hem de ada üzerinden, İngiliz sömürge yönetimi kontrolünde, Yahudiler’in batıdan gelerek müstakbel İsrail’e geçmeleri sağlanıyordu.

Kıbrıs tarihi üzerinde Nassi ve Disraelli’den sonra etkili olan üçüncü Yahudi, Henry Kissinger’dır. Kissinger, 20. yüzyılın ikinci yarısında ada üzerinde etkili oluyor­du. Disraelli plânı ile Osmanlı adayı terk ederken İngiltere Kıbrıs’ı ele geçiriyordu. Kissinger sayesinde ise, Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs’ta Türkiye üzerinden bir egemenlik sağlıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı üzerine, imparatorluğun ana topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs üzerinde taraf olma hakkına sahip değildi. Lozan Antlaş­ması sırasında Mîsak-ı millî sınırları içerisinde Kıbrıs ilân edilmemişti. Çünkü Kıbrıs o zaman bir İngiliz dominyonu idi.

Önceliği Mîsak-ı millî sınır­larına veren Türk devleti, Kıbrıs konusunu sonraya bırakmıştı. İsrail’in kurulmasına kadar da Kıbrıs sorunu bir ulusal sorun olarak Türkiye’de görülmemişti. İsrail’in kurulduğu ay Türkiye’de yayınlanmaya başlayan bir gazete, Türk kamuoyunu İsrail’in çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmış, 1952 yılından sonra “Kıbrıs Türk’tür” kampanyasına girişmişti. Yâni İsrail’in 1948 yılında kurulmasından dört yıl sonra Kıbrıs’ın Türk kamuoyuna bir ulusal sorun olarak taşındığı görülmektedir.

Türkiye’deki Yahudi lobilerinin temsilciliğini yapan bir büyük gazetenin Kıbrıs’ı bir ulusal sorun hâline getirdiği yıl olan 1952’de Avrupa Konseyi kurulmuş ve bugünkü Avrupa Birliği’ne giden ilk adımlar atılmıştır. Günümüzden elli yıl önce ortaya çıkan bu girişimin sonuçlarını önceden iyi hesap eden Yahudi lobileri, birleşen Avrupa’nın bir gün Kıbrıs adasını da sınırları içine alarak, Doğu Akdeniz’de Roma İmparatorluğu gibi egemenlik arayışına gireceğini çok iyi biliyordu. İşte günümüzdeki Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girme sürecini elli yıl önceden gören Siyonist lobi­ler, kendilerinin denetimindeki bir gazete ile Kıbrıs’ın Türkiye’nin ulusal sorunu düzeyine getirilmesinde önemli roller oynamışlar ve Türkiye’yi İngiltere’nin çekil­diği Kıbrıs’a yönlendirerek, ada üzerinde merkezî Avrupa kıtasının hâkimi­yetinin önüne geçmek istenmişlerdir.


BÖLÜM V

Kıbrıs mitingleri ile ada Türkiye’ye taşınırken, adada Osmanlı döneminden kalan Türk nüfusa Türkiye’nin sahip çıkması sağlanmış ve adanın Türk nüfusu üzerinden Türkiye, Kıbrıs sorununda taraf olmuştur Böylece ada Hıristiyan Rumlar’a bırakılmamış ve Rumlar üzerinden Hıristiyan Avrupa’nın ada üzerinde egemen olması da Türkiye sayesinde önlenmiştir. İsrail açısından bu sonuç, istediği politikaları ada üzerinden yürütebilmesi için son derece elverişli bir ortam yaratmıştır. Şüphesiz Türkiye’nin kendi stratejik gerekçeleriyle adaya mühadil olması söz konusudur ama İsrail’in de yukarıda söylediğimiz endişelerle hareket ettiği gözden ırak tutulamaz.

İsrail, bir Yahudi devleti olduğu için, Kıbrıs üzerinde hiçbir zaman ne Hıristiyan ne de Müslüman bir devlet istememiştir. Bu nedenle, geleneksel Yahudi politikasına uygun olarak Kıbrıs’da Hıristiyan Rumlarla Müslüman Türkler’in karşı karşıya gelmesi gibi bir durum yaratılmış ve böylesi­ne bir çıkmaz günümüze kadar İsrail’in bölgeye egemen olabilmesi doğrultu­sunda sürdürülmüştür. Adada Müslüman ya da Hıristiyan egemenliğinin tam olarak kurulmaması İsrail’in işine yaramıştır. Adanın kuzey ve güney olarak ikiye bölünmesi, Müslümanlarla Hıristiyanlar’ın sürekli çatışması, adaya müdâhale etmek için İsrail’e elverişli bir durum sağlamıştır. Ada üzerinde sürekli bir çözümsüzlük ortamının sürüp gitmesi de, İsrail’in gele­cekte kendi karşı kıyısı olan Kıbrıs’a egemen olabilmesi için uygun bir süreci gündeme getirmiştir.

Bu anlamda Rum ve Türk kesimlerinde anlaşmama konusunda ısrar eden kesimler, çözümsüzlük politikasının sürekliliği için yardımcı olmuşlardır denilebilir. Kıbrıs’ta çözümsüzlük giderek tırmanırken, adaya Avrupa Birliği’nin müdâhale ederek Kıbrıs’ı Birliğe dahil etmek istemesine de gene İsrail lobileri karşı çıkmışlar. Türk tarafında Avrupa lobileri etkili olduğu aşamada Rusya üzerinden Rum tarafında çözümsüzlüğü devam ettirecek bir tutumun gündeme gelmesini sağlamışlardır. Annan Plânı ile çözüme kavuşturulmak istenen Kıbrıs, Rum tarafının olumsuz tutumu nedeniyle gene çözümsüzlük sürecinde bırakılmış ve Türk tarafı Avrupa Birliği’nin dışında kalmıştır. Bu sonuçun Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti açısından etkileri şüphesiz farklı şekillerde değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir ama İsrail açısından olaya baktığımızda ada üzerindeki İsrail planları bu gelişmeler sonucunda yine bir varlık zemini bulmuştur.

Soğuk savaşın döneminde Sovyetler Birliği, 1958 darbesiyle, Bağdat üzerinden Irak’ta üstünlük sağlayınca, Irak üzerinden Suriye’ye geçmiş ve bu ülkedeki Fransız üstünlüğünü devre dışı bırakmıştır. Sovyet­ler Birliği daha sonra da Suriye üzerinden Kıbrıs’a geçerek, bu ada da Akdeniz bölgesinin en güçlü komünist partisi olan Akel’in kuruluşunu sağ­lamıştır. 20. yüzyılın son çeyreğine doğru Rusya’nın, Akel partisi aracılığı ile bir siyasal darbe yaparak Kıbrıs’ı Akdeniz’in Küba’sı yapma projesine Amerika Birleşik Devletleri karşı çıkmış ve Rum tarafındaki militanları aracılığı ile komünist darbeyi önleyen bir Amerikancı darbeyi gündeme ge­tirmiştir.

Kıbrıs üzerinden ABD çıkarlarını güvence altına alan Batıcı Rum darbesi, adada Hıristiyan egemenliğini artıracağı için, o aşamada Türkler’e yönelik fiilî saldırıların oluşturduğu Kıbrıs’a bir Türk müdâhalesi haklı düşüncesi de İsrail lobileri tarafından desteklenmişlerdir. Adaya müdâhale eden harekâtı yönlendiren Türk politikacısının eski hocası, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in talimatı ile Akdeniz’deki Amerikan 6. Filosu Türk müdâhalesini izlemiştir. Kıbrıs’a Türk müdâhalesi, adada bir komünist rejim projesini önlenirken aynı zamanda Türkler’in asimile edilmesini, Kıbrıs’ın Rumlaşması’nı ve Yunanistan üzerinden Avrupa’nın etkisi altına girmesini de önlemiştir. Böylesine bir sonuç ABD ile beraber İsrail’in da işine gelmiş ve Türkiye’nin adada etkin olması beraberinde Kıbrıs’ın geleceği için her iki ülkenin politika geliştirme şansının da devam etmesine imkân tanımıştır. Ortaya çıkan yeni tabloda Kıbrıs ne Rumlar’a ne Türkler’e yâr olmuştur.


BÖLÜM VI

Kıbrıs’a Yahudi Göçü Gündemde

Uluslararası kuruluşlarda son derece etkin olan İsrail lobileri, Kıbrıs sorununda çözümsüzlük sürecinin devam etmesini kolaylaştırıcı bir süreci sürekli olarak gündemde tutmuşlardır. Türk tarafında Avrupa etkili olmaya başladığında; Amerika, Rusya ve İsrail üzerinden zaten çokça tartışılan ve haklı gerekçeleri olan Avrupa karşıtı gi­rişimler desteklenmiş ve böylece bölgede Büyük Ortadoğu Projesi adı al­tında Büyük İsrail Projesi devreye sokulana kadar ada üzerinde Türk, Rum, Hıristiyan, Müslüman, Rus ve Avrupa egemenlikleri önlenmiştir.

Büyük Ortadoğu Projesi adı altında bütün Ortadoğu’ya ve çevresine egemen olmak iste­yen Siyonizm açısından, Kıbrıs üzerinde Yahudi egemenliği olmazsa olmaz bir koşuldur. Gelecekte bütün belgeye egemen olabilmenin yolu karşı kıyıyı kontrol etmekten geçmektedir. Adadaki gelişmelere önce dolaylı olarak müdâhale edilen İsrail’in ikinci aşamada adada doğrudan bir egemenlik arayışına gireceği anla­şılmaktadır. İkiye bölünmüş Kıbrıs’ta her an için çatışma çıkarılabilir ve adanın Rum nüfusunun Yunanistan’a, Türk nüfusunun ise Türkiye’ye göçü özendirilebilir. Ada nüfusunun Kıbrıs’ı boşaltmasına gidecek olan süreç­, adaya yavaş yavaş Yahudi nüfusun yerleşmesini sağlanabilir. Önceleri küçük gruplarla başlatılacak Kıbrıs’a Yahudi göçü süreci daha sonraları daha geniş kitlelerle tırmandırılabilir.

Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’ın bir ada ülkesi olarak bütünüyle katılması için hazırlanmış olan Annan Plânı öncesi ve sonrasında Kuzey Kıbrıs’ta çok büyük bir inşaat etkinliği göze çarpmıştır. Özellikle adanın Türk tarafındaki kentler sanki yeniden inşa edilmiş ve Kıbrıs’ın gelecekteki müstakbel yeni sakinleri için Batı standartlarına uygun bir ülke yaratılmıştır. Çeyrek yüzyıl önce Türk ordusunun fethettiği Kuzey Kıbrıs aradan geçen süre içerisinde yeniden inşa edilmiş, kentlerin altyapıları tamamlanmış ve otoyollarla birbirine bağlanarak tam bir Batılı ülke konumunda Kuzey Kıbrıs düzenlenmiştir. Adadaki Türk toprakları üzerinde, parselasyon çalışmaları ile beraber iki yüz bin ev yapmak üzere izin alınmıştır.

Referandum öncesi hızlanan arsa ve ev satışları son dönemlerde daha da artmış­tır. Türk yönetimi altında bulunan Kuzey Kıbrıs bölgesindeki yeni yapılan binalar daha çok İngiliz ve Amerikan Yahudiler tarafından satın alınırken, referandum sonrasında Kuzey Kıbrıs’ın Avrupa dışında kalmasıyla beraber İsrail vatandaşı Yahudiler de adada gayrimenkul edinmek ve yerleşmek üzere KKTC’ye gelmeye başlamışlardır. Ambargo nedeniyle durgun olan Kuzey Kıb­rıs ekonomisinde Türkler fakir sayılabilecek bir düzeyde kalırlarken, son zamanlarda artan inşaat işlerinde yabancı firmalar devreye girmişler. Âdeta, İngiltere ve Türkiye üzerinden yeni yapılaşma girişimleri desteklenerek, gelecekte İsrail’in karşı kıyısında Yahudiler için yeni bir yerleşim bölgesi yaratılmaya çalışılmaktadır.

Avrupa Birliği’nin dışında bırakılan Kuzey Kıbrıs’ta önümüzdeki dönem­de birkaç yüz bin Yahudi’nin yerleştirilmesi gündemdedir. Böylece zaman içerisinde Kuzey Kıbrıs’ın Türk nüfusunun Türkiye’ye geri dönmesi sağlanacak, para gücüne sahip olan zengin Yahudiler Kuzey Kıbrıs’a yerleşerek yeni bir Yahudi bölgesini İsrail’in karşı kıyısında yaratacaklardır. Gelecekte adanın tamamına sahip olmayı düşünen İsrail, karşı kıyısında ikinci bir Yahudi devleti kuramaya çalışmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kendisine bağlı firmalar aracılığı ile yeni yerleşim alanları yaratmakta ve hızlı bir gayrimenkul satışı ile adanın kuzeyinde Yahudi nüfusu artırmaktadır.

Kısa zamanda önemli miktarda Yahudi’nin adaya yerleşmesiyle, İsrail’de Kıbrıs üzerinde tıpkı Türkiye ve Yunanistan gibi taraf olabilecek ve böylece adanın Avrupa ya da Hıristiyan egemenliği altına girmesine izin vermeyerek, Doğu Akdeniz bölgesinde İsrail merkezli olarak kurulmuş olan Yahudi hegemonyasını koruyabilecek­tir. İsrailli Yahudiler’in son yıllarda Türkiye’nin Antalya kentine de gayrimenkul almak ve yerleşmek üzere ilgi göstermesi, İsrail merkezli gün­deme getirilen Doğu Akdeniz hegemonya düzeninin; İsrail, Kıbrıs ve Antalya arasında kurulmakta olan bir egemenlik üçgenine dayandırılmak istendiğini de açıkça gözler önüne sermektedir.


BÖLÜM VII

Adanın güneyinde yer alan Rum kesiminde ise elli bin civarında Rus asıllı insanla beraber sayıları tam olarak tahmin edilemeyen önemli bir miktarda Yahudi yaşamaktadır. Aslında Kıbrıs’ın her iki kesiminde de Yahudiler ekonomiye egemen durumdadırlar. İsviçre gibi Kıbrıs’ta banka sayısının fazla olmasında ve bu adada kıyı bankacılığının öne geçmesinde Kıbrıs’ta varolan Yahudi ağırlığının rolü bulunmaktadır. Ortadoğu ve Uzak Doğu kaçakçılığında ara istasyon olarak kullanılan Kıbrıs adasında önemli bir ölçüde mafya ile yeraltı ilişkileri kotarılmaktadır. Kayıt dışı para ve sermaye kaçakçılığında Kıbrıs bankaları birer üs olarak kullanılırken, bunların ABD ve İsviçre merkezli olarak çalışan büyük Yahudi bankaları ile de yakın ilişkileri bulunmaktadır.

Daha önceleri Lübnan üzerinden yürütülen bu tür ilişkiler, Lübnan’ın, Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak isteyen emperyalist ve Siyonist çevrelerin isteklerine uygun olarak bir terör üssüne çevrilmesinden sonra, Kıbrıs adasına kaymıştır. Böylece Kıbrıs siyasal çekişmelerin odağı olduğu kadar kara para ve yeraltı ilişkilerinin de merkezi konumuna getirilmiştir. Dünya ekonomisini yönlendiren Yahudi lobilerinin Kıbrıs’ın bu yeni konumunu İsrail’in çıkarlarını düşü­nerek hazırladıkları ve Büyük İsrail Projesi doğrultusunda bir Büyük Ortadoğu egemenliğine yönelik olarak geliştirdikleri anlaşılmaktadır.

Kıbrıs’a İsrail ve Yahudi lobilerinin artan ilgisi, Türkiye’deki benzer kesimleri ve lobileri de harekete geçirmiştir. Doğu Akdeniz üzerinden bütün Ortadoğu’yu kapsayacak biçimde oluşturulmaya çalışılan Yahudi hegemonyasında, Türkiye Yahudileri ve Sabetaycıları da etkin olmak istemişler ve bu kesimlerin içinden çıkan bazı temsilciler Kıbrıs sorununun önde gelen izleyicisi, savunucusu ya da uzmanı olarak ortaya çıkmışlardır. Aynı doğrultuda bir eğilimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetiminde de izlemek mümkündür ve adanın kuzey ve güneyinde yer alan Maronitler’i de benzer doğrultu da hareket eden bir grup olarak görmek mümkündür. Maronitler Ortadoğu’nun eski bir halk topluluğu olarak Yahudiler ve İsrail ile çok yakın ilişkiler kurmuşlar ve giderek bölgede artan Yahudi hegemonyasından dolayı ekonomik olarak öne geçmişlerdir.

İsrail Ortadoğu’da Büyük İsrail’in kurulması amacı doğrultusunda Kürt Yahudileri’ni kendi doğrultusunda yönlendirdiği gibi Maronitler’i de kendisine yakın tutarak, bölgenin yeniden yapılanmasında Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı Arap ve Müslüman olmayan haklar koalisyonunda Maronitler’e önde gelen bir yer vermiştir. Türkiye’de yaşayan Sebataycılar’ın eski Osmanlı bölgesi olan Ortadoğu ülkelerindeki uzantılarını da İsrail gene Arap ve Müslüman olmayan halklar koalisyonu içerisinde düşünmüş ve onların konumundan Kıbrıs üzerinde de yararlanmaya çalışmıştır. İsrail’i Ortadoğu’da rahatlatacak kozmopolitizm böylece bölgede örgütlenmek istenmiştir. Kıbrıs bu açıdan da İsrail merkezli Ortadoğu içerisinde görülmektedir.


BÖLÜM VIII

Tahriklere Dikkat

Bölgesel gelişmeler içerisinde İsrail’in Kıbrıs’a giderek artan ilgisi bu devletin kurulmasından tam on yıl sonra 1958 yılı itibarıyla diplomatik olarak öne çıkmıştır. İngilizler adadan çekilirken İsrailliler adaya gir­meye başlamışlardır. Ortadoğu’da İsrail’in yalnız kalmasını önleyebilmek için Kıbrıs’ı da bir başka İsrail konumuna getirmek istemişlerdir. Tek İsrail ile bütün Ortadoğu’ya egemen olamayacaklarını gören Siyonistler hem Kürt Yahudiler aracılığıyla ikinci İsrail’i Kuzey Irak’ta kurma yoluna gitmişler hem de Türkiye’deki Yahudi lobileri ve Maronitler üzerinden üçüncü İsrail’i de Kıbrıs’ta kurabilmenin yollarını aramışlardır. İsrail dünyanın çeşitli ülkelerinde etkinliklerini sürdüren Yahudi lobilerini Kıbrıs’ın bağımsız bir ülke olarak tanınabilmesi için seferber etmiş ve bunların desteği ile ada üzerindeki etkinliğini giderek artırmıştır. Kıbrıs’ın bağımsız devlet olması İsrail tarafından yakından izlenmiş ve İsrail’in bölgedeki etkinliğinin artırılabilmesi için ada; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere gibi ada sorunu üzerinde taraf olan ülkelerden uzak tutulmaya çalışılmıştır.

Kıbrıs bağımsız devlet olunca İsrail ile yakın ilişkiler içinde olmuş, böylece bölgenin Arap ve Müslüman ülkeleri tarafından boykot edilen İsrail karşı kıyısında kendisini tanıyan ve normal ilişkiler içerisinde olan bir partner kazanmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Makarios’un cumhurbaş­kanlığı döneminde bağlantısız bir politika izlemesi de İsrail’in Doğu Akdeniz’de rahatlamasına yardımcı olmuştur. Karşılıklı olarak açılan diploma­tik temsilcilikler, iki ülkenin birbirlerine yaklaşmasına ve daha sonra İsrail’in Kıbrıs üzerindeki etkisinin artmasına yardımcı olmuştur. Giderek artan ticarî ve ekonomik ilişkiler, bölgede yeni dengeleri gündeme getirmiştir. İsrail, Kıbrıs’ın bağımsızlığının ilânından bir yıl sonra resmen açtığı elçilikle Kıbrıs’a girmiş ve o yıldan sonra da bu ada üzerindeki etkisini diplomatik yollardan artırmıştır.

Dünya Yahudi lobilerinin en büyük organizatörü Lord Rothschild, 20. yüzyılın başlarında Filistin’in Yahudiler için çok küçük bir ülke olduğunu belirterek, Kıbrıs ile beraber bazı Arap topraklarının da Filistin’e eklenerek daha geniş bir Yahudi yurdu yaratılması düşüncesini savunmuştur. Bu doğrultuda, İngiliz Hükümeti’nin izni ile 20. yüzyılın ilk yıllarında itibaren zaman zaman Yahudi aileleri Kıbrıs adasına yerleştirilmiştir. İsrail’in Tevratsal sınırları içerisinde yer alan Kıbrıs’ın geleceği, Ortadoğu’daki yeniden yapılanma ile yakından ilgili bulunmaktadır.

Kıbrıs, İsrail’e hem bir giriş kapısı hem de çıkış bölgesidir. Kıbrıs’tan zaman içinde Türkler’in kaçırtılması, Hıristiyanlar’ın topraklarının para ile satın alınması yolu ile adanın bütünüyle Yahudileştirilmesi, Siyonizm’in ana hedeflerinden biricidir. Yahudi Kolonileştirme Birliği adını taşıyan uluslararası kuruluş, Kıbrıs nüfusunun hızla Yahudileştirilmesi konusunda ciddî plânlar uygulamaktadır. ABD’deki Yahudi lobileri bu tür uluslararası kuruluşlar aracılığı ile Kıbrıs sorununu yakından izlemişler ve kendi çıkarları doğrultusunda sorunu yönlendirmeye çalışmışlardır.

Kıbrıs’ta uzun süre görev yapan bir Türk diplomat Kıbrıs adasının sonunda ne Türkler’e ne de Rumlar’a kalmayacağını, İsrail’in Büyük İsrail ya da Ortadoğu plânı çerçevesinde adaya sahip olacağını iddia etmiştir. Çok şaşırtıcı bir iddia olarak öne sürülen bu düşünce bölgedeki gelişmeler ile Kıbrıs ve İsrail’in özel durumları dikkate alınınca ve beraberce değerlendirilince pek de yabana atılamayacak bir düşünce olarak görünmektedir. Türkler’in ve Rumlar’ın birbirlerine karşı kışkırtılması ile yeniden sıcak çatışmalara sürüklenecek Kıbrıs’a, Ortadoğu’da askerî birlik bulunduran Amerika Birleşik Devletleri’nin müdâhale edebileceği öne sürülmektedir.

ABD’nin bir askerî işgali sonrasında ya da NATO’nun Ortadoğu’ya taşınmasından sonra, NATO üzerinden Kıbrıs’ta oluşturulacak Amerikan etkisinden yararlanılarak, Kıbrıs adasına önemli sayıda Yahudi göçü gündeme getirilebilir. Türk kesimine yerleştirilecek bu yeni nüfus topluluklarıyla adanın demografik yapısı değiştirilecek ve İsrail üzerinden kurulacak ekonomik ilişkiler ile Yahudiler yeni dönemde Kıbrıs’a egemen olacaklardır. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında gündeme getirilen Siyonist plânın Kıbrıs adasına düşen kısmı bu doğrultuda sonuçlanırsa, ABD askerinin desteği ve İsrail lobilerinin ekonomik yönlendirmesi sonucunda Kıbrıs Ortadoğu’da yeni bir İsrail olarak ortaya çıkabilecektir. Siyonizm’in Büyük İsrail Projesi çerçevesinde oluşturulacak “Üç İsrail”in üçüncüsü İsrail’in karşı kıyısındaki Kıbrıs adası üzerinde kurulmuş olacaktır. Kürt Yahudileri’ne kurdurulan Kürdistan ile beraber Ortadoğu’da üç tane Yahudi devleti kurulmuş olacak ve böylece merkezî Yahudi devleti Kürdistan ile Doğu’ya karşı, Kıbrıs ile de Batı’ya karşı kendisini koruyabilecek sınır ötesi yeni üsler elde etmiş olacaktır.

İsrail lobilerinin denetimi altında yönlendirilen Türk medyasınca bi­linçli olarak gizlenen İsrail ve Kıbrıs ilişkisi, çeşitli kaynaklara ba­kıldığında tarihin ilk dönemlerinden bu yana sürüp gelmektedir. Giderek bölgede etkisini artıran İsrail’in Kıbrıs’ı gelecekte rahat bırakmayacağı ve kendisinin dışında bir inisiyatifin karşı kıyısında yer alan bu ada üzerinde kurulmasına sıcak bakmayacağı açıktır.

İsrail ve Kıbrıs arasında bu kadar hayatî öneme sahip ilişkiler bulunduğuna göre; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs sorununda son derece dikkatli davranmak durumundadırlar.  Amerika Birleşik Devletleri ya da Avrupa Birliği Kıbrıs konusuna eğilirken, ada üzerinde Doğu Akdeniz’de hegemonya kurmakta olan İsrail etkisini hesap etmek zorundadırlar. Adayı gelecekte İsrail’in kontrolüne sürükleyebilecek her türlü komploya ya da provokasyona karşı adada taraf olan kesimlerin daha dikkatli politika sürdürmelerinde, bölge barışı açısından yarar bulunmaktadır. Kıbrıs’ın geleceği dünya konjonktürüne kilitlenmişken, Türkiye’nin bütün bu durumları dikkatle izleyen bir politika takip etmesi gerekmektedir.


Yararlanılan Kaynaklar
1 Zach Levy;  İsrael’s entry into Cyprus, 1959-1963, MERİA – Middle Eeast Review of International Affairs, Volume 7, No.3- September, 2003
2 Avrasya Dosyası, İsrail Özel Sayısı, İlkbahar, 1999, Cilt:5, Sayı:1
3 Cevat Eroğlu; İsrail’in Beka Stratejisi ve Kürtler, Sayfa Yayınları, İstanbul, 2003.
4 Hasan Yurtsever; İsrail ve Büyük Ortadoğu Projesi, Düşünce Yayınları, İstanbul, 2004.
5 Yalçın Küçük; Tekeliyet, Cilt:I, İthaki Yayınları, İstanbul, 2003.
6 Ufuk Ötesi; Aylık Dergi, Mayıs, 2004.
Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, KIBRIS, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

EVDE SÜS BİTKİSİ YETİŞTİRMENİN KOLAY YOLLARI

Posted in VİDEOLAR | Leave a comment

Türkiye’nin ilk kadın komandoları göreve hazır

Türkiye’nin ilk kadın komandoları göreve hazır

15/02/2020

İzmir’de zorlu komando eğitimini tamamlayan Türkiye’nin bu alandaki ilk kadın astsubayları, terörle mücadele ve iç güvenlik harekatlarında görev alacak olmanın gururunu yaşıyor.

Foça Jandarma Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığında zorlu komando eğitimlerine katılan ve bu anlamda Türkiye’nin ilk kadın astsubayları olan 20 kadın, kendilerine verilecek kritik görevleri bekliyor.

Tamamı gönüllü kadın astsubaylardan oluşan jandarma komandolar, 2019’un eylül ayında başladıkları 20 haftalık kursu tamamladı.

Kursa katıldıkları ilk andan itibaren alanlarında uzman eğitmenlerce fiziki ve askeri yönden üstün standartlara ulaşmaları için çeşitli alanlarda özel eğitim alan kadın komandolar, bu sürede İzmir’den Uşak’a kadar mesafe koştu, Uşak’tan Trabzon’a kadar yürüyüş mesafesi kat etti. Kadınlar ayrıca bu süre zarfında 61 gece arazide kaldı.

Gözleri bağlı şekilde silahları saniyeler içinde söküp takıyorlar

Eğitimlerini özel alanlar ve arazide gerçekleştiren komandolar, atış konusunda da en iyi olmaları için özenle yetiştirildi. Kurs boyunca roketatar, el bombası, keskin nişancı tüfeği, tabanca gibi ateşli silahları ustalıkla kullanan kadın astsubaylar, saniyeler içinde gözleri kapalı bir şekilde silahları tamamen söküp takabiliyor.

Kursta ayrıca harita, ilk yardım, teröristle mücadele, yerli ve milli silahlar dahil tüm silahlarla atış, temel tahrip, el yapımı patlayıcı düzenekler ve müdahale yöntemleri, meskun mahallelerde kapı ve duvarlardan geçit açma, mayın ve el yapımı patlayıcı maddelerle mücadelede kullanılan teknik cihazlar konuları da kadın komandolara titizlikle anlatıldı.

Gerçeği aratmayan meskun mahal, sızma gibi tatbikatları da başarıyla icra eden kadın komandoların yakın dövüş hareketleri ise eğitmenlerin takdirini kazandı.

Gördükleri zorlu eğitimin ardından, iç güvenlik harekatlarında ve her türlü savaş ortamında görev yapabilecek standartlara gelen kadın astsubaylar, zor koşullarda ortaya koydukları üstün performanslarla dikkati çekti.

Günler süren açlık ve zorlu iklim koşullarıyla mücadele

Hayatı idame tatbikatında 3 gün boyunca açlık, zorlu arazi ve iklim koşullarında ayakta kalmayı başaran kadın kursiyerler, kursun son bölümünde ise 10 gün boyunca arazide tatbikatları başarıyla icra etti.

Bu sürede 2 gün komando harekatı ve 8 gün teröristle mücadele harekatı eğitimlerini bir senaryo içinde uygulamalı olarak gerçekleştiren komandolar, bu bölümde arazi şartlarında 180 kilometre mesafede intikal gerçekleştirdi.

Dosta güven, düşmana korku salan görüntüleriyle dikkati çeken Türkiye’nin ilk kadın komando astsubayları, tim komutanı olarak kendilerine verilecek zorlu ve kritik görevleri bekliyor.

“Babama, bunun cinsiyet değil yürek işi olduğunu göstermek istedim”

Mezuniyetin ardından birliklerine dönüp görevlerini hakkıyla icra edecek olmanın gururunu yaşayan ve her biri farklı hikayeye sahip kadın komandolar, duygularını AA muhabirine anlattı.

Jandarma Astsubay Çavuş Merve Çetin, buradaki diğer kadın astsubaylar gibi zorlu bir eğitimden geçeceklerini bilerek gönüllü olduğunu dile getirdi. Çetin, şunları kaydetti:

“Biz iki kız kardeşiz. Babamın ise en büyük hayali, erkek çocuğu olması ve onu askere gönderebilmekmiş. Fakat nasip olmamış. Ben de babama bunun cinsiyet işi değil yürek işi olduğunu yalnız erkeklerin değil kızların da bu işi başarı ile yapabileceğini göstermek istedim. Bu zorlu eğitim süresince nefesin kesildiği yerde nefes, takatin yetmediği yerde güç olup ayağa kalktım ve hep şu cümleden takat aldım; ‘komando bitti denilen yerde yeniden başlayandır.'”

Eğitimlerin çok zorlu geçtiğini, hava sıcaklığının sıfırın altında olduğu durumlarda, yağmurda, çamurda, ayazda geceler boyunca tatbikat gerçekleştirdiklerini, özellikle hayatı idame eğitiminin adeta nefes kestiğini anlatan Çetin, “Akranlarımız, sıcak evlerinde ailelerin yanındayken bizler yılmadan, pes etmeden kilometrelerce soğukta uyumadan yürüyüp pusu atıyor, baskın yapıyor ve komando harekatı icra ediyoruz. Bizler Nene Hatunların, Şerife Bacıların torunları olduğumuzu bu eğitimleri başarıyla tamamladıkça bir kez daha idrak ettik ve ediyoruz. Türk kadını her şeyi başarır.” dedi.

“Her zaman hazır olacağız”

Jandarma Astsubay Çavuş Su Yıldız ise kadın komando astsubaylar olarak bayrağın dalgalandığı her yerde görev almak için hazır olduklarını söyledi.

Yıldız, 20 hafta süren eğitimlerin ardından gönüllü astsubay arkadaşlarıyla mavi bereyi ve bröveleri takacak olmanın heyecanını yaşadığını vurgulayarak, şöyle konuştu:

“Buradaki ağır eğitimlerde sadece birer komando olarak yetişmedik aynı zamanda bizlere verilecek operasyonel birliklerin sevk ve idaresini öğrenip taktik ve teknik bilgiler ile donatıldık. Amacımız her türlü arazi koşullarında ve iklim şartlarında mücadele ederek görevimizi icra etmek ve terörle mücadele kapsamında sahada aktif olarak görev almaktır. Burası bizlere öz güven aşıladığı gibi sabır, tahammül ve feragati de yaşayarak öğrendik. Eğitimlerimiz normalin çok üzerinde ve zor ama bizler her gün aynı inanç ve inatla başlıyoruz. Bizlere ne tür görevler verilirse verilsin vazifemizi yapmaya her zaman hazır olacağız.”

Komandolardan Ayşenur Kılıçal ve Sema Bekdemir de Türk kadınının damarlarındaki asil kandan aldığı güç ve kudretle neler yapabileceğini göstermek için komando olmaya karar verdiklerini dile getirdiler.

Kaynak: AA

http://ssdergilik.com/tr/HaberDergilik/Turkiye-nin-ilk-kadin-komandolari-goreve-hazir

 

Posted in TSK | Leave a comment

DİN ADAMLARININ ÇOĞU….!!!

Posted in FELSEFE ve GÜZEL DEYİŞLER | Leave a comment

KİTAP * Hayvanların Diktatörlüğü * George Orwell’in Hayvan Çiftliği 

Hayvanların Diktatörlüğü

Figen Dayıcık

George Orwell’in Hayvan Çiftliği (Can Yayınları, 2017)

romanının alt başlığı, “bir peri masalı”. Kitap masal tadında, ama şiddet içeren, siyasî bir masal. Yoksulluk, sömürü, baskı, özgürlük, eşitlik temalarını ele alan bir masal. Romanda, hayvanlar kendilerini aç bırakan ve kötü muamele eden çiftlik sahibi Bay Jones’a karşı ayaklanıp çiftliği ele geçirir. Bay Jones gittikten sonra hayvanlar özgür ve eşit koşullarda yaşar, ta ki şiddet eğilimli Napoleon adlı domuz yönetimi ele geçirene kadar. Tüm kazanımlar Napoleon tarafından bir bir yok edilmiş, hayvanlara sistematik bir şiddet uygulanmıştır. Eşitlik arayışı baskıyla yok edilmiş; baskı doğrudan şiddete dönüşmüştür.

Romandaki karakterler Napoleon, Snowball, Squearel, Boxer, Bay Jones ve diğer hayvanlardır. Snowball Troçki’yi, Napoleon da Stalin’i temsil eder. Orwell, İspanya İç Savaşı’nda Franco’ya karşı savaşırken Stalinistlerin diğer sosyalistlere, anarşistlere ve özellikle Troçkistlere uyguladığı şiddet nedeniyle İspanya’yı terk etmiş; sosyalizme, daha çok da Sovyetler Birliği’ne karşı sorgulamalarını, gözlemlerini, bildiklerini romanlarıyla (Katalonya’ya Selam, BGST Yayınları, 2014 ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları, 2019) ölümsüzleştirmiştir.

Kitapta hayvanlarla Bay Jones, çiftlikle dış dünya, hayvanlarla Napoleon arasında bir çatışma söz konusuysa da, önemli çatışma Napoleon’la Snowball arasındakidir: “Toplantıların en ateşli tartışmacıları Snowball ile Napoleon’du. Ama bu ikisi asla anlaşamıyorlardı.” Napoleon pek konuşkan olmayan, istediğini söke söke alan, sert bakışlı genç bir domuzdur; roman boyunca olaylar vasıtasıyla bencil, komplocu, iftira atan, acımasız, çıkarcı, işleri dolaylı yoldan veya gizlice yapan, kulis çalışması iyi, sorunları kaba kuvvetle çözme taraftarı, silahları seven,olayları istediği gibi değiştiren ve istediklerini her koşulda elde eden bir diktatör olarak yansıtılıyor. Snowball ise daha canlı, hayat dolu, yaratıcı, okuyan, araştıran, çevresindekileri geliştirip örgütlemek için uğraşan, canla başla çalışan, konuşmayı bilen, hitabı güçlü, taraftar toplamakta zorlanmayan, parlak söylevleriyle etkileyici biri olarak anlatılır.

Snowball’un çiftlikten kovulması

Orwell’in bu iki karakter için yaptığı analizler Stalin ve Troçki’nin gerçek hayatta yaptıklarıyla örtüşür niteliktedir. Troçki, 1917 devrimi öncesi önemli noktalarda Lenin’le fikir ayrılığına düşse de devrim sonrasında Lenin’in doğru kararlar verdiğini kabul edecek kadar kendiyle yüzleşmeyi bilen, olayları kişisel yönden değil siyasî durum üzerinden değerlendiren, hayata eleştirel bakan biridir. Stalin, 1936’da birlikte çalıştığı ve Troçki’yi birlikte sürgüne gönderdiği parti üyesi arkadaşı Kamenev’le eski Bolşevik liderleri Moskova’da kurşuna dizdirmiş, 1940’ta Troçki’yi katlettirmiştir. Hayvan Çiftliği’nde bu infazlara ve diğerlerine gönderme olan bölümler yer alır: Napoleon, kendisine muhalefet eden dört domuzu, tavukları boğazlatır, ona karşı olan hayvanları cezalandırır. Romanda, bu olaylar “Sonunda bir baktılar Napoleon’un ayaklarının dibinde cesetten geçilmiyor” sözleriyle veriliyor. Hayvan çiftliğinde şiddet adım adım artar: Napoleon, ayaklanmaya ve kendisine körü körüne bağlı, çalışkan Boxer adlı atı kasaba verir; pazar günü dahi çalışan, yarı aç yaşayan hayvanlara hiç sorgulama hakkı vermez.

Troçki, Stalin’in otoriterleşip sol muhalefeti etkisizleştirmesine ve bürokratikleşmesine dahi geçici bir süreç olarak bakmış, bu büyük değişime Marksist bir açıklama getirmeye çalışmıştır. Stalinizm’in toplumsal nedenlerini de anlamaya çabalamıştır.

Stalinizm, bir günde değil yıllar içinde yavaş yavaş, sinsice ilerledi. Romanda da bu ilerleyiş birçok yönden anlatılır: Napoleon önce koyunları eğitiyor, onun her dediğine onay versin, Snowball’un konuşmalarını kessinler diye. Snowball’u çiftlikten kovuyor, toplantıları kaldırıyor, yedi emri değiştiriyor. Squealer, Napolyon’un söylediklerini hayvanlara yumuşatarak, manipüle ederek aktarıyor. Her şey o kadar sistematik değişiyor ki hayvanlar bu değişimi anlamıyor, tüm bildikleri bambaşka bir şekil alıyor, doğrudan ve dolaylı bir şiddet yoluyla.

Napoleon çiftlikten kovduktan sonra yaşanan tüm olumsuzlukları Snowball’un üzerine atar, gerçekleri ustalıkla çarpıtır: Fırtına nedeniyle yıkılan değirmeni aslında onun yıktığı, etrafta onun ayak izlerinin olduğu, insanlara karşı yapılan Ağıl Savaşı’nda Snowball’un kahramanca savaştığı bütün hayvanlarca gözlemlenmesine rağmen aslında bir hain olduğu, Bay Jones’la anlaştığı yalanlarıyla hayvanların algılarını yönetir, bu gibi birçok iftirayla tüm hayvanlar için Snowball’u korku, tehdit unsuru haline getirir. Hayvanlar zaman zaman anlatıldığı gibi olmadığını düşünseler de Squearel’in konuşmalarıyla gerçeklikten kopmuşlardır.

Uluslararası devrim

Sosyalist devrimin ulusal arenada başladığını, uluslararası arenada geliştiğini ve dünya arenasında tamamlandığını söyleyen Troçki sürekli devrimi savunurken Stalin tek ülkede sosyalizmden yanadır. Snowball öteki çiftliklerin üzerine “daha güvercin salmalarını ve hayvanları başkaldırmaya kışkırtmaları” gerektiğini, Napoleon ise “silahlanmayı, kendilerini savunmazlarsa mutlaka yenileceklerini” dile getirirk. Snowball, her yerde ayaklanma çıkarsa kendilerini savunmaya gerek kalmayacağını söyler.

Hayvan Çiftliği komünizm tehlikesine karşı gençleri uyarma amacıyla Amerika’da lise kitapları arasına alınmış, Soğuk Savaş yıllarının bir silahına dönüştürülmüştür. Oysa kitap, bir çiftlikte yaşayan hayvanların kendilerini ezen ve sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum oluşturdukları, zamanla kurnaz ve iktidar düşkünü domuzların devrimi yolundan saptırarak insanların yönetiminden daha baskıcı, acımasız bir diktatörlük kurdukları bir süreç anlatır; devrimi ve karşı devrimi anlatır; 1930’lu, 1940’lı yılların Sovyetler Birliği’nin, Stalinizm’in bir eleştirisi olarak yazılmıştır. Kitap iki uçlu yergi niteliği taşımaktadır. İnsanların düzeninin, yani kapitalizmin, değiştirilmesi gerçeğinden yola çıkılarak kurgulanmış, insanlarla domuzların birbirlerine benzemesiyle diktatörleşen Napoleon’la diğer çiftlik sahibi insanların aynı görünmesiyle son bulmuştur.

“Sosyalist düzeni şimdi kuramayacağımızı biliyoruz, dileriz sosyalizm bizim ülkemizde, bizim çocuklarımızın ve belki de torunlarımızın zamanında kurulmuş olur. Azim, dayanıklılık ve istekle, ne olursa olsun hedefe ulaşmak için her şeyi yüzlerce kez test edip hataları yüzlerce kez düzeltme yeteneği proleteryanın zaferini garantileyecek vasıflarıdır” diyen Lenin için sosyalizm insanca şartlarda yaşanıldığı, eşitliğin ve paylaşımın olduğu, baskı ve zulmün ortadan kalktığı bir dünya hayaliydi. Orwell’ın peri masalı şiddetle, diktatörlükle yok oldu, oysa insanlık için sosyalizm umudu hâlâ yaşıyor.


Kaynakça
George Orwell, Hayvan Çiftliği, Çeviren Celâl Üster, Can Yayınları, 2017.
Alex Callinicos, Troçkizmin Tarihi, Z Yayınları, 1991.
Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın Yayınları, 1991.
Tony Cliff, Lenin: Kuşatılmış Devrim, cilt 3, Z Yayınları.

Hayvanların Diktatörlüğü

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, Yeni Kitaplar | Leave a comment

FAİZLERLE ÇÖKERTİLEN EKONOMİ

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment
Top