GEÇMİŞE NOT DÜŞMEK

T.C. BURHAN SAVAŞ / 09.07.2020 / burhan@superonline.com

Menderes’in Suçları , rahatlıkla 1000 Sayfa doldurur. Burada 0.001’i , yani ;özetin , özetinin , özetinin özetinin özeti sayılmış. Küpkökü alınmış bu özetten bile 10 idam çıkar.
.
Sadece Kırım Tatar’dan Maliye Bakanı Hasan Polatkan’a , biraz da Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya acırım. Kıbrıs’ta , Türk Müdahâlesi’nin önünü ardına kadar açtı , Londra Antlaşması ile.
.
Yıldız Darphane ve Damga Matbaası Binası Hasan Polatkan’ın eseridir. Milli Devlet’de ;
Para ve taklidi zor Evrak ( kimlik , pasaport v.s ) basmak , Altın Ticareti’ni kontrol edebilmek , çok ,çok zor bir iştir. Yedek Subay’a gitmeden önce çalıştığım Darphane ve Damga Matbaası’nda ilk kez Y.Müh. Maaşı almaya başladım.
.
İlk verilen Aylığımı , kuruşuna dokunmadan , Adana’ya gidip Anam’ın Avucu’na koyup İst.da Darphane’ye işime döndüm. Anam da Para’nın kuruşunu yemeden Ünlü Adana 3’lü Burması alıp Kolu’na takmış. Canımın İçi Anam , Öldüğünde 3’lü Burma kolundaydı.
.
Beş kuruşsuz öbür Ay’ın Maaşı’nı beklicek değilim ya. Hemen 1 Maaş da Avans aldım. Başladım Para’yı ezmeye. Fakirlik’ten çıkmak hiç kolay ” bişi” değilmiş , meğer. Para’yı Nasıl ezeceğiz , gram Deneyim yok !
AKLIMA ” ilk ” gelen şeyi yaptım ;  Lâleli Fen Fak. Kimya’da , henüz öğrencilikten , açlıktan , yırtamamış “10 kadar arkadaşımla ” en lüks İstanbul lokantalarında “Açlıktan intikam (!!) Seferleri’ne başladık.
10 Kişi’yi ; Beyoğlu Fransız Şarap-Et Lokantaları’nda , Ünlü Çiçek Pasajı’nda yiyip , içme’ye götürmeme rağmen Darphane Y.Müh.lik Aylığı bi türlü bitmiyordu. 6 Ay kadar sürdü . Baktım para bitmiyor . Yeter lanlar dedim. İntikam yeteri kadar alınmıştır.
.
Son sertlik kontrolünü yaptığım , Tepeleme Dolu Odalar’daki ” Kelle Bozuk Paralarla” , İst. Kapalı Çarşı Kuyumcuları’ndan akan “külçe altın ve on binlerce 22 Ayar Bilezikler’in ” Analizlerini yapmakla haşır neşir olmak , Gözüm’de , Para Olayı’nın tüm değerini , esrarını silip atmıştı.
.
Darphane , resmen Psikolojik Terapi yeridir.
Para , gözünüzde sıradanlaşır.
Bi kaç kez Altın Kaçakçılığı Davası’nda ” Bilirkişilik” yaptım.
.
Ancak , 3.ncü Bilirkişilik’ten sonra Altın Kaçakçılığı’nda ” Namuslu” Bilirkişiliğin çok , çok netameli , tehlikeli olduğunu anlayabildim . Neyse ki halâ Öğrenci Yurdu’nda yatıp , kalkıyorum. Hakim soruyor , elinde bi parıl , parıl sapsarı tuğla ; ” Bu Altın mıdır Mühendis Bey ? ” Benziyor , ama bi de avucuma aliim Şerefli Türk Hakimim.
.
Analiz’e gerek yok Efendim , 24 Ayar Altın bu. Her Külçe buralara , İngiltere’den yola çıkar Edirne’den Türkiye’ye girer. Zaten , tartın , tam 1 Paund’dur.
.
” Tamam , Mühendis Bey , şuraya imzanızı atın ” Başüstüne Şerefli Türk Hakimim. Bir Ricam var.”Buyurun.” “Efendim benim Bilirkişilik parasına ihtiyacım , yok.”
.
Öylemiii , çok ilginç , Biz bir çözüm buluruz , Efendim. Birden bire , Mühendis Bey’den ” Efendim’e” terfi etmişim.
.
Daha sonra ;
Hayali İhracat’da Şişli Mahkemeleri’nde bir kaç kez , Tarsus’ta 4 , İşçi’yi ” kaza” dümeniyle öldüren ” Sümerbank- Basf Tarsus Mensucat Boyaları Fabrikası Yargılanması’nda “Bilirkişilik” yaptım. Ölümlü Fabrika Olayları’nda en ciddi Bilirkişiliğimi yaptım. Şeresizler , 4 fakiri resmen öldürmüşler , ama , Hakim’i kafakola alıp ölen gariban işçileri suçluyorlar.
Ve de 4 çaresiz dul kadın 7-8 minnak yetimlere , ufacık bile , Tazminat’ı reddediyorlar.
SSK Avukatı , Fabrika Avukatı , Tarsus Belediye Avukatı , 3 Avukat’a karşı Belâ Burhan.
İlk Duruşma’da , ” Şerefli Türk Hakimim , Ben Adana’da 4 Yıl Avukat kâtipliği yaptım. Bana güvenin , size Tek Celse’de Bu Dava’yı sonlandıracak ve bu 3 Avukat’ın patronlarını mahkûm ettirecek , Siz’i vicdanen müsterih edecek ” Bir Patlama Vukuatı Raporu” hazırlayıp getirecem , Ben , Bu Dava’da , benden rica edildiği için Bilirkişiliği kabul etmiştim . Ama , Yetimlerin, Dulların Duruşma’da hâllerini sizin gibi ben de burada gördüm.
” Ricam , şudur ; Beni , adım gibi biliyorum , bu 3 Avukat Bilirkişilik’ten attırmak için her dolabı çevirecekler. Kimya çok , çok önemli Bilim Dalı’dır. İçerisi’nde Adalet de barındırır. Siz’e , Kimya’nın içini , dışını altüst edip , bi yerlere gizlenmiş Adalet’i bulup getireceğime yemin ediyorum. Bi şey daha , Ben Gönüllü Bilirkişiyim. Ücret kabul etmem.
.
Tamam , Mühendis Bey . Fabrika Müdürünüz Dündar Bey tavsiye etti, Siz’i. Lütfen rahat , rahat yapın Bilirkişiliğinizi , sizi tehdit edecekler . O zaman hemen gelin , Koruma veririm.
” Ben Belâlı Bir Adanalıyım , Şerefli Türk Hakimim , onlar benden korkacak zaten ,  ilerleyen günlerde. Ben sizi arada , sırada Eviniz’de Akşam vaktinde Ziyaretle bilgi sunacağım. Lütfen Siz Direnin ve Bu Dava’da kalın.”
.
Hakim’le anlaştık. Tam 1 Yıl sonunda , içinde Tek Kimya Formülü olmayan , Rapor’u
Tane , Tane Duruşma’da okudum. Sorular’ı bekliyorum dedim 3 Avukat’a dönüp.
.
Sapsarı olmuşlardı.
.
Hakim , ayağa kalktı , bana teşekkürle başlayıp , Dava’yı bitiriş Konuşması’nı yaptı. 4 Yetim Ailesi’ne maaş bağlandı , oldukça güzel bir tazminat verildi. İlginçtir ; Canlarını kaybeden İşçiler , Belediye’den torpilli bir Taşeron’un Sigortasız çalıştırdığı işçiler.
.
Tarsus Mensucat’ı Komünist Polonya’dan CEKOP Firması kurmuş. 9 Kimya Mühendisi 9 Ay Polonya Cekop’ta Eğitim görmüş. Polonya CEKOP’un Boyarmadde Teknolojisi yok. Meğer , Komünizm’in altını oymuş İngiliz ve Polonya’ya ICI Teknolojisi sızdırmış.
Bi durum bambaşka Durumlar’a evrilir. Zeki ve Mesleğiniz’in Ustası iseniz , Komünizm’in
Polonya’dan ” yarılacağını (!) da görebilirsiniz , Türkiye’nin Bir Ucu Tarsus’undaki bi Olay’da :))
.
Cekop işini sağlama bağlamış. Sümerbank da haklı .  Batı ( Almanya , Fransa , İsviçre , İngiltere) Türkiye Tekstil Boya Piyasası’nı , ABD ile de anlaşıp ele geçirmişler. Türkiye kıvranıyor Boyarmadde Fabrikası kuracak Ülke arıyor. Mecbur olmuşlar dandik Polonya’ya. Niye Dandik Polonya diyorum. Meğer , Polonya çok eski bir Fabrika’yı güzelce makyajlamış , boyayıp Türkiye’ye satmış , atla deve değil yeni bir Fabrika alıvermiş İngiltere’den . Bakın İbneliğe , Türkiye’nin NATO’da düştüğü rezilliğe.
.
CEKOP’un , Sümerbank’la Sözleşmesi’nde Atıklar’ın suda İmhası şart konulmuş.
Bunun için , zaten Fabrika için Berdan Irmağı kıyısı seçilmiş.
.
Bakın n’olmuş .
Fabrika’nın daha ilk yıl , Boyarmadde Molekülü Diazonyum Tuzu’nun üretilmesinin başlanacağı Klor Benzen Kulesi Nitrik ve Sülfürik Asit yüzünden korrozyana uğramış , Devredışı kalmış. Sümerbank hemen Diazonyum Tuzu’nu ithâle geçmiş ve bu tuzu Naftol’le ( buzla soğutulmuş ) reaktörlerde kenetleyerek. Boya üretimini , yani Fabrika’yı kurtarmış.
.
Ama , bi ahmaklık ötesi , iş yapmışlar. Her kullanılıp atıldığında 50 kg’lık Diazonyum kâğıt torbalarında 50-100 gramcık (!) torbanın içinde kalmış . Bu Torbalar , Polonyalılar’ın mutlaka suda imha edin dediği torbalar.
Bizimkiler , Polonya Cekop’un ( tabii onlara da İngiliz’in tavsiyesi ) Özel Yer Emniyet Mühendisliği Kadrosu kurma tavsiyesini kulakarkası etmişler.  Paradan tasarruf için (!) kendi içlerinden birini ek görevle Yer Emniyet Mühendisi yazıp kâğıt üstünde çözmüşler “işi !! “.
.
Bu atık torbalar , Tuz Değirmeni’nin yanındaki boş araziye atılmış. Bi kaç yılda bu torbalar kış , yaz , yağmur altında tam bir Kimyasal BOMBA hâline gelmiş . Patlamak için bir kazma kıvılcımı bekliyor. Atık torbalar ( yani bombar ) dağ gibi olunca Tarsus Belediyesi Çöp Toplama’ya telefon etmişler. Meğer , Tarsus Belediye de bi adamına Çöp Toplama’yı ihâle edip , Taşeronlaştırmış.
Taşeron n’apar ?
Hemen bi traktör arkasına römork , asgari sayıda yoksul sigortasız ayarlar. Römork’ta kazma , kürek ve gariban sigortasız arka mahalle işsizleri. Şöför ve 3 Çöpçü (!) Dağ olmuş Sert Kimya Torbaları’na ilk kazmada avaya uçmuşlar , bitişiğindeki Tuz Değirmeni’ndeki onlarca işçi Öğle Yemeğin’de neyse ki.
.
Kroki’li , santimli , metreli fotoğraflı Tüm Fabrika Hikâyesi’ni en ufak savunma açığı bırakmıcak biçimde 1 Yıl’lık çalışmamı olan Dosya ile girdim , Duruşma’ya. Tek , tek okudum. Yukarda yazdım. Katiller yoktu Mahkeme’de. Tabii ki , bi yerlerde ,bi tantanalı Makam’a tünemiş ” haber ” bekliyorlar. Kim’den ? Sapsarı ettiğim Avukatları’ndan.
.
Adana Ağzımı da tabii ki açtım.
Çok büyük gerginlik çıktı.
Polis bizi ayırdı.
.
O kadar olacak.
Tüm Beleşi’inden Bilirkişiliklerim , aslında en tatlı işlerimdir Mühendislik’te. Tüm raconuna uyarsanız , Mühendislik kadar güzel bişi olamaz. Ciddiyim.

Darphane mesaisi biterse , arkasından psikolojik ” terapi ” de bitiyor. Para’ya tapan hırsız , yalancı Siyasal Dinci şerefsizleri , ben olsam , hayat boyu Darphane’de çalıştırırım.
Yalnız ; ABD Merkez Bankası Banknot Matbaası’nda ” Bu Duygu’yu” yaşamamış olmak içimde ukdedir. “Heeergün” tonlarca ; bazı nedenlerle , piyasadan çekilmiş dolarlar ve sahte dolarlar ( ki çoğu Aslı Gibidir , özellikle G.Amerika’dan girenler ) 24 saat dur duraksız ” yakılarak” imha edilir. Yakarak imha edenler , asgari ücretten maaşlı Zenci Kadınlar.
.
Osmanlı , 1.Dünya Savaşı’nda İngiliz’le ölüm , kalım Savaşı yapıyor. Ama , ( bu ama acaip ama’dır :)) )
Nie ?
Osmanlı kâğıt kaymeleri Londra Mint’de ( Londra Darphanesi’nde basılıyor. Çook ağrıyor başı Osmanlı 1914-1918 Maliyesi’nin. Lanlar , Savaş’a giriyorsun , önce bu tür çok önemli işlerde tedbir alsana !
Buradan , Osmanlı’nın , ne kadar ” çapaçul” ve hazırlıksız girdiğini Savaş’a hesabedin. Bi de beş kuruşluk benzin , kok , linyit kömürü stoksuzluğuna bakın. Çıldırın.
.
T.C. Burhan

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ

Bugün takkeli iktidarı görünce, Adnan Menderes
dönemi daha iyi anlaşılıyor.Alın size bazı başlıklar.

**16 Haziran 1950- DP iktidarının ilk icraatı, Türkçe okunan ezanın tekrar Arapça okunmasını sağladı.
**5 Temmuz 1950- Radyodan dini program yayın yasağı kaldırıldı.
**3 Aralık 1950- Arap harfleriyle eğitim yapan dershanelere izin verildi.
**8 Ağustos 1951- Hükümet, Halk Evleri’ne el koydu.
**9 Ekim 1951- Devlet iç borçları 2 milyar 565 milyon liraya yükseldi.
**4 Kasım 1951 – İlkokulların ders programlarına din dersi konuldu.
**5 Haziran 1952 – Lozan Antlaşmasına göre Fener Rum Patrikhanesi’nin başındaki kişinin Türk vatandaşı olması gerekir. Bu ilke ilk kez ABD’den uçakla gönderilen Athenagoras’ın Türkiye’ye sokulması ile ihlal edildi. Başbakan Menderes Athenagoras’ı ziyaret etti.
**8 Ekim 1952 – Balıkesir’e giden CHP lideri İnönü’yü Vali kent dışında karşılayarak, kente girmemesini, girerse olaylar çıkabileceğini ve kendisinin sorumluluk almayacağını belirtti. İnönü gezisinden vazgeçti.
**24 Aralık 1952 – Anayasada bulunan Türkçe kelimler yerine Osmanlıca kelimeler kullandı. Bakanlık yerine Vekalet kullanılmaya başlandı. Genelkurmay Başkanlığı’nın adı “Erkan-ı Harbiye-yi Umumi Reisliği” şeklinde değiştirildi ).
**21 Ocak 1953 – Petrollerimizin işletilmesiyle ilgili ilk anlaşma bir ABD şirketiyle yapıldı.
**21 Temmuz 1953 – Profesörlerin politika ile uğraşmalarını yasaklayan kanun kabul edildi.
**27 Ocak 1954 – Köy Enstitüleri kapatıldı.
**7 Mart 1954 – Petrol işletmeciliğini yabancı sermayeye açan ve MaxBall adlı bir yabancının hazırladığı Petrol Yasası Meclis’te kabul edildi.
**8 Mart 1954 – Basını sıkı kontrol altına alan ve basın suçlarına yönelik cezaları yükselten Basın Kanunu kabul edildi. Hakaret suçuyla yargılananlara iddialarını mahkemede ispat hakkı tanınması isteği reddedildi.
TURAN AKINCI
Posted in Calisma Dunyasi - Is ve Emekciler, GEÇMİŞİN İÇİNDEN, SİYASİ TARİH, T.C. BURHAN | Leave a comment

AKP İKTİDARININ 18 SENE SONRA TÜRKİYE’Yİ GETİRDİĞİ DURUM İŞTE BUDUR…

Posted in SİYASİ TARİH, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Bir yazı bir yorum * İSLAMCILIK RUSYA İLE SAVAŞI KIZDIRIYOR

Sayin Aytar,
Degerli dostlar,
Ihvanci saplantisi ile guzelim Turkiyemizi cagin gerisine goturen, Yurdumuzu yangin yerine ceviren, tum yeteneklerine ragmen Gencligimizi issizlige ve gelismis Ulkelere “vasifsiz” isci konumuna getiren mevcut yonetimin sonu geldi!
Cumhuriyet tarihimizin en zararli ve yikici, Cumhuriyetin ve Demokrasinin hicbir degeri ile ortusmeyen bu yonetim tarzinin artik yasama sansi bulunmamaktadir!
Burada en buyuk ironi, yada Turkcesi ile aydinlatici ayirim ise, bu iktidarin, daha iyisini yapacagini ortaya koyan, Turk halkinin begenisini kazanarak iktidara tasiyacagi bir Muhalefet Partisi olmayip, salt “tek adam” rejiminin cokusu ile gerceklesecek olan degisimde yatmaktadir!
Yasadigimiz gelismelerin isiginda biraz geri cekilerek, icinden gecmekte oldugumus sureci yeniden degerlendirmemiz gerektigine inaniyorum.
Bugune kadar hep, ne oldugunu bildigimiz, Vatana ihanetlerinin her boyutu ile uzerine gittigimiz mevcut yonetime odaklandik! Bunu yaparken de hepimizin icinde bir bir “UMIT” olarak yasayan, Ataturkun kurmus ve bizlere emanet etmis oldugu CHP ye oylarimiz ile destek olduk. Bu gorevi, kesintisiz 18 yil surdurduk!
Konuya deginme denim, Sayin Aytar’in, asagidaki yazisinin son paragrafindan esinlenmektedir! Bugune degin YCHP ve yonetimine hic dokunmadik! Biz size, araliksiz her secimde, “daha guzel bir Turkiye yaratmaniz, hic degilse yapilanlari korumaniz icin oy veriyoruz, ne yapiyorsunuz” diye sorgulamadik!
Sosyal media uzerinden, hepinizin ayri ayri, mukemmel yazilari, katkilari ve yorumlari ile dile getirdikleri, mucadele verdikleri konularda ortaya konulan “muhalefet” in en dusuk dozunda dahi bir katki gormedik bizler bu “Dersimli” Kemal ve capsiz avanelerinden! Artik “Yeter” dememiz ve hesap sormamiz zamani gelmedi mi sizce?
Yonetiminde bulunduklari donemlerde yapmalari gerekenleri yerine getirmeyen, bu kara gunlerin basimiza coreklenmesine neden olan, hizipci, capsiz “eski” politikacilarin donmesi girisimine siddetle karsi cikarken, gercek anlamda liyakatli, olumlu emek vermis ve Vatnsever CHP lileri ayri tutuyorum!
Ayni sekilde, su anda Mecliste, inanc ve guven ile cirpinan Vekilleri de haric tutuyorum, ancak, “safra” olarak degerlendirecegimiz, hangi nedenlerle CHP icinde bulundurulduklarini bilmedigimiz isimlerin, Ataturk’un mirasindan def olup gitmelerini ve yerlerinede, donenimli, liyakatli adaylar ile doldurulacagi kadrolar ile takviye edilecegi isimleri israrla bekledigimizin bilinmesini dile getiriyorum!
Dersimli Kemal yonetiminde gerceklesecek olan Kurultayda, tum CHP delegelerine cok onemli bir ghorev dusmektedir! Ya Ataturk’un kurmus oldugu Cumhuriyetin ayarlarina donecek ve O’nu ilelebet muhafaza edecek kadrolardan olusacak MKYK ve Parti Meclisi olusturursunuz yada, hizla tirmanan, “size oy moy yok” silindirinin altinda kalirsiniz!
Guzelim Vatanimiz, biricik Turkiyemizin yikiminin birinci sebebi “Ihvanci” zihniyet ise ikinci nedenide “CHP nin capsiz, vasifsiz ve dis kaynaklar tarafindan olusturulmus” su anda ki yonetimidir!
Kurultayda ya geregini yapin, ya da def olup gidin!
Saygilarimla
Dr.Mustafa Atac

İSLAMCILIK RUSYA İLE SAVAŞI KIZDIRIYOR

Ahmet Kılıçaslan AYTAR/ 09.07.2020
ahmetkilicaslanaytar@gmail.com
Türkiye ve Rusya; Suriye ve Libya cephelerinde ayrı vekil güçleriyle çarpışıyor. İki ülke şimdi karmaşık siyasi manzarasıyla Yemen’de de benzeri bir çarpışma rotasındadır.
*
Müslüman Kardeşler ideolojisi ve terörizmi ile mücadele eden, Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE ve Mısır’dan oluşan Terörle Mücadele Arap Dörtlüsü, Suriye’de olduğu gibi yine Rusya ile birlikte,Libya’da da Ulusal Orduya (LNA) omuz veriyor.
*
20 Haziran’da Mısır Cumhurbaşkanı A.Fattah al-Sisi, Libya’da Müslüman Kardeşler ideolojisi ve terörünün Mısır’ın “Kırmızı Çizgisi” olduğuna işaret etti. Libya Ulusal Anlaşma Hükümeti (GNA) için savaşan, İslamcı terörist militanların ve bunların Türk destekçilerinin bu kapsamda olduğunu,gerekirse Mısır’ın Libya’ya askeri olarak müdahale etmeye hazır olduğunu açıkladı.  Sirte-Jufrah kırmızı hattını çizdi.
*
Bu noktada Rusya Dışişleri Bakanı S. Lavrov, “Türk meslektaşlarımız ile Rusya ve Türkiye devlet başkanlarının onayını almış olan diyaloğumuz kapsamında, Libya’da acilen ateşkes ilan edilmesine olanak verecek bakış açıları üstünde anlaşılması için çalışıyorduk, Ve çalışmaya devam ediyoruz da” açıklamasını yaptı.
*
Ama LNA şu sıralarda, Türkiye ve Katar destekli, Müslüman Kardeşler ideolojisinde Ulusal Anlaşma Hükümeti (GNA) ile, Bir kez daha askeri çatışma noktasındadır.
*
5 Temmuz’da LNA uçakları, Libya’nın batısında Türkiye’nin kullandığı El-Watiya Hava Üssü’ne, Dokuz hava saldırısı gerçekleştirdi. Saldırılar üsse Temmuz’da getirilen bir Hawk hava savunma sistemini, Birkaç radarı ve KORAL elektronik savaş sistemini yok etti.
*
Saldırıları LNA üstlendi. Türkiye devlet medyası ise saldırıların, “Hava savunma sistemi de dahil olmak üzere üssü güçlendirmek için getirilen bazı ekipmanlarını hedef aldığını, LNA tarafından değil, Mısır veya BAE Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirildiğini, Savaş uçaklarının Mısır’ın Sidi Barrani Hava Üssü’nden havalandığı” yazdı. GNA, “doğru yerde ve doğru zamanda ” yanıt vereceğini açıkladı…
*
Dolayısıyla Türkiye görünüşe göre; Sirte kırsalında GNA ve Suriyeli grupların eliyle saldırı operasyonlarına devam etme kararındadır. Bu stratejik liman kenti artık Türk liderliğindeki güçlerin ana önceliğidir!
*
Bu noktada Türkiye çatışmayı artırmaya devam ederse, LNA’nın ana destekçileri Rusya, Mısır, Bahreyn, Suudi Arabistan ve BAE; LNA’ya doğrudan askeri destek sağlamaya ve çatışmaya doğrudan müdahale etmeye mecbur kalabilir. Böylece Libya ‘iç savaşı’ resmi olarak Türkiye ile Rusya ve Terörle Mücadele Dörtlüsü arasında savaşa dönüşecektir…
*
Terörle Mücadele Dörtlüsü’nün üyeleri, Ortadoğu ve Afrika’da birden fazla cephede İslamcı bloğa karşı vekalet savaşlarıyla mücadele etmekle kalmıyor! Aynı zamanda Rusya ve Türkiye’yi de mesela Yemen’de aynı kareye düşürüyor!
*
Suriye ve Libya’daki sonuçlar henüz net değilken, Müslüman Kardeşlerin lider ülkesi Türkiye, Katar’ın mümkün olan her yerde yangınları yakma istekliliğine güveniyor. Bölgesel rakiplerini sonsuz asimetrik ve medya savaşlarına dahil edebiliyor.
*
İşte Türkiye!
Katar fonlarıyla bu defa Yemen’de Suudi liderliğindeki Arap koalisyonuna meydan okuyor…Ankara, Yemen’in Husi isyanıyla savaşan koalisyonu parçalama hedefi için, Yemen eski ulaştırma bakanı Saleh al-Jabwani ve Müslüman Kardeşler militanlarıyla, Öncelikle petrol zengini güneydoğu eyaleti Shawba’yı ele geçirmeyi planlıyor!
*
Ancak Türkiye’nin Yemen’deki faaliyetleri; Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya’da olduğu gibi geri tepen dürtüsel, savaşçı faaliyetlerden ziyade, Yumuşak güç yaklaşımıyla uyumludur…
*
Yemen’de Türkiye’nin varlığı kıyı bölgesine odaklanıyor. Bunlar Bab Al-Mandeb ve Aden Körfezi’nin stratejik noktalarıdır ki; Bu hedefler aynı zamanda İran ve Rusya’yı da ilgilendiriyor…
*
Türkiye, Yemen’de meydana gelen çoklu çatışmalarda yer alan taraflar arasında manevralar yapıyor. Muhtemelen onaylanmak ve destek almak için; Uluslararası kabul gören Mansur Hadi hükümetine yanaşmaya çalışıyor. Ancak Yemen hükümeti resmi olarak Suudi Arabistan liderliğindeki Terörle Mücadele Dörtlüsü ile birliktedir. Bu tür görüşlere olumlu bakmıyor!
*
Ancak İslamcı unsurlar Hadi yönetimini yolsuzlukla suçluyor. Hatta El Hadi’nin, bir zaman önce Müslüman Kardeşlerin İslah partisi ve askeri tugayı ile bile çalışmış olmasından hareketle, Onun herhangi bir İslamcı bağı ve sempatisinden yararlanmaya çalışıyor. Katar ile birlikte onu İslamcı bloğa katılmaya ikna etmeye çaba gösteriyor!
*
Yine de Türkiye’nin Taiz’deki Shabwa, Sokotra ve Mukha çevresindeki mevcut manevraları, El Hadi hükümetinın kaşlarını kaldırıyor.Özellikle Sokotra, Türkiye’nin bölgeye müdahalesine şiddetle karşı çıkan  BAE’nin etki alanıdır.
BAE;  İran’ın bölgedeki saldırganlığının artması, 2019’da petrol tankeri krizinin ardından Yemen’deki askeri katılımını azalttı. Ancak Sokotra’da kültürel ve finansal olarak etkili olmaya devam ediyor.
*
Ancak Katar lobileri ve medyası; İslami eğilimli yerli halkları BAE destekli ayrılıkçılara ve Terörle Mücadele Dörtlüsüne karşı harekete geçirdi. BAE’nin kuvvetlerinin çoğunun çekilmesinin ardından Shabwa bölgesi 2019’da Müslüman Kardeşler’in kontrolü altına girdi. Türkiye, Afrika ve Hindistan alt kıtasına yaklaşımında olduğu gibi, Bölgedeki insani yardım kuruluşlarına Türkiye İnsani Yardım Örgütü (İHH) aracılığıyla büyük yatırım yaptı.
*
Şimdi İslamcılar burada gaz ihracatının kontrolünü ele geçirmeyi, Türkiye’nin enerji bağımlılığını azaltma hedefini sağlamayı hedefliyorlar. Bu İslamcı Türkiye’ye gelecekte herhangi bir askeri katılımı için, Önemli bir giriş noktası olacak Arap Denizi’ne bakan sahile fiziksel erişim sağlayacaktır…
*
Türkiye ayrıca Yemen’deki eğitim sistemine, dini kurumlara ve diğer sosyal altyapılara sızmak için El-İslah’ı kullanıyor. Yerel nüfusun radikalleşmesi için Katar ders kitaplarını ve ideolojik etki konusunda Türk uzmanlığını kullanıyor.
*
Bu noktada Rusya?
Neden ve nasıl, Yemen’de de Türkiye ile aynı kareye düşüyor?
*
Son bir kaç yıldan beri Rusya, Yemen’deki zemini çok dikkatli bir şekilde zorluyor. Rusya’nın hedefi Türkiye’den daha karmaşıktır. Çünkü çatışmada kimsenin tarafında açıkça kendini ilan etmeye çalışmıyor. Suriye’de olduğu gibi parçalanmış birçok aktör arasında, Kendini potansiyel olarak etkili bir güç komisyoncusu olarak görüyor.
*
Moskova; El Hadi Hükümeti ve Terörle Mücadele Dörtlüsü ile, Husiler ve hatta Müslüman Kardeşlerin İslah partisi arasında tarafları açıkça seçmese de, Militan müdahale yoluyla hiçbir grubu muhalif etmeden tüm taraflarla diyalog halindedir.
*
Rusya için Yemen’deki sonuç;
Stratejik bağlantı noktalarındaki potansiyel askeri üslere erişerek, Genel olarak siyasi etki kazanarak, Gaz ihracatını yöneterek, Yemen’deki rolünü daha büyük bir boyuta taşıyarak gündemini ilerletme yeteneğinden daha az önemlidir.
*
Türkiye bu sınırlara saygı duyduğu ve çıkarları üzerinden Rusya ile gelişmediği sürece, Özellikle şu anda net bir kazanan yokken, İki ülke hedeflerini yan yana takip edebilir.
*
Ancak Türkiye saldırgan bir İslamcı devralma için çaba gösterirse, Ve Rusya’nın gaz kârını paylaşma arzusuna saygı duymazsa; Başka bir vekil savaşı daha çıkar…
*
İslamcı Türkiye karanlık bir geleceğe yürürken,
İslamcılık dört bir tarafı sarmışken,
Atatürk’ün makamında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu;
Yıllardır olduğu gibi dünyadan habersiz bir tavır sergiliyor.
Anlaşılır şey değildir….
.
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA, Politika ve Gundem | Leave a comment

Bizim İslamcılar neden ağlıyor? * Fethullah Gülen; Sızıntı’nın birinci sayısına “ağlayan çocuk” fotoğrafı koydu, Pensilvanya’daki çiftliğinde “Kestane pazarındaki kulübem” diye söze başlayıp ağladı

Barış Terkoğlu / 09 Temmuz 2020 Perşembe

Ağlamaktan sevinç duyacağına sevinçten ağla” diyor Shakespeare. Bizdeki İslamcılar ise ağlamaktan sevinç duyuyor. Kendi tırnaklarını dibinden kesse, onun sızısıyla karşısındakinin tırnaklarını söküyor. Fethullah Gülen; Sızıntı’nın birinci sayısına “ağlayan çocuk” fotoğrafı koydu, Pensilvanya’daki çiftliğinde “Kestane pazarındaki kulübem” diye söze başlayıp ağladı, sonunda bütün ülkeyi yaptıklarıyla ağlattı. Erdoğan; koltuk takımlı, bulaşık makineli, iş gören yardımcılı lüks koğuşta 4 ay hapis yattı, 20 yıldır o günleri hatırlatıp ağladı, karşı ses çıkaranı ise yıllarca zindanlarda çürüttü. Dünden bir “mağduriyet” hikâyesi bulup bugün gözyaşlarıyla zulmetmek bizdeki İslamcıların sıradan eylemi sanki.
Televizyonu açıyorum. Her zamanki gibi bağıran adamların sesi duyuluyor. Bir tanesi, bugün ne kadar doğru işler yapıldığını anlatmak için “annemiz orduevine giremiyordu” diyor. Eski dönem Türkiyesi’nin alışılmış eleştirisini yapıyor.
Eleştiren askere orduevi yasağı
Önümde son yıllarda üniformasını kaybetmiş iki askerin kitapları var.
Biri Ali Türkşen’in. Yıllarını AKP iktidarı destekli FETÖ kumpaslarıyla hapiste geçiren Türkşen, geçen günlerde “Asla Vazgeçme Asla” isimli kitabını çıkardı. Hapisten çıktığında neler hissettiğini anlattığı bölümü açıyorum:
Cezaevinde geçirdiğim süre içerisinde dönemin komuta kademesine karşı derin bir hayal kırıklığı yaşamıştım. (…) Üzgündüm, kırgındım, kızgındım. Birçoğunun FETÖ’cü olduğunu tahmin ettiğim sözde silah arkadaşlarımız terfi ettirilirken onay veren, bizlere de üvey evlat muamelesi yapan birçoklarıyla aynı çatı altında olmak istemiyordum. (…) Dönemin Genelkurmay Başkanı hapisten çıkar çıkmaz başlamak üzere orduevlerine giriş yasağı koymuştu.”
Türkşen, henüz cezaevinde iken OdaTV’de yazı yazmaya başlamıştı. Kumpaslar döneminde “elimizden bir şey gelmiyor” diyen komutanlarının, FETÖ ilişkileri bilinenleri terfi ettirmesini, onlar aleyhindeki soruşturmalara duvar örmesini eleştiriyordu. Orduevi yasağının sebebi buydu.
Ali Türkşen’e son durumu sordum. Cezaevinden çıkınca, 2014 yılında, Necdet Özel’in kararıyla, 3 yıl orduevlerine giriş yasağı almıştı. Özel’in çizgisini sürdüren Hulusi Akar hakkında da benzer eleştirilerde bulununca yasağın uzatıldığını söyledi.
Darbe öngörüsüne orduevi yasağı
Önümdeki ikinci kitap yine yıllarını kumpasla hapiste geçiren Mustafa Önsel’e ait. Yeni çıkan “Bellek” kitabı, Önsel’in OdaTV’deki yakın dönem analizlerinin derlemesini içeriyor. Önsel’in 15 Temmuz darbesinden sadece 5 ay önceki, 8 Şubat 2016 yazısının başlığı şöyle: “Cemaatçi cunta darbeye mi hazırlanıyor”.
Darbe öngörülerine rağmen komuta kademesinin üç maymunu oynamasına Önsel’in isyan ettiğini kitabın devamında görüyorsunuz. 20 Şubat 2016’da, Önsel’in yazdığı yazının başlığı şöyle: “Hulusi Akar’a çağrı: Yırt o gömleği”. Önsel; Akar’ın FETÖ karşısında etkisiz tavrını, kumpasların kritik isimlerinin Akar’ın en yakınından çıkmasını, FETÖ medyasında Akar’ın duruşunu öven ifadeleri eleştirdikten sonra şunları yazmış:
Gelin geçmişin üzerine bir sünger çekelim. ‘Birilerinin’ size biçtiği gömleği yırtın! Milli orduyu, bir ihanet şebekesinin altına sokmaya çalışan ve bu anlamda oldukça mesafe kat eden bu kanserli yapıyı bünyeden sökün atın!”
Önsel, darbeden sadece 5 ay önce, Hulusi Akar’a, FETÖ’nün biçtiği o gömleği yırtmasını önerdi de “peki, sonra ne oldu” diyorum. Yazının dipnotu dikkatimi çekiyor:
“Bu yazı üzerine mevcut Genelkurmay Başkanı’nın emriyle, gerekçesiz bir şekilde askeri tesislere girişim yasaklandı. Yangını işaret etmiştik. Ama hortumu tutan suyu bize sıkıyordu.
Doğru anladınız, onun da 15 Temmuz öncesinde Hulusi Akar’a darbe uyarıları yaptığı için orduevlerine girişi yasaklanmıştı.
Eşlere de yasak geldi
TSK’de yaşanan sürece isyan ederek istifasını veren Türker Ertürk’ün durumu da farklı değil. Onun da orduevlerine girişinin uzun süre yasaklı olduğunu biliyordum. Kitaplarda yazanlardan sonra arayıp sorduğumda anlattı. Kumpas esiri askerler için düzenlenen Sessiz Çığlık eylemlerine katılmış ve o dönemki komuta kademesini sert bir dille eleştirmişti. Bunun üzerine o da orduevi yasaklısı olmaktan kurtulamamıştı. Bugün neyse ki yasağı kalkmıştı.
Keşke sadece bu kadar olsaydı. 14 yaşındaki kızı üzerinden iğrenç bir şekilde hedef alınan Nusret Güner’den, FETÖ kumpaslarına karşı yazankonuşan Naci Beştepe’ye, kumpas dönemlerinde FETÖ’ye karşı açıklamalarıyla öne çıkan eski generaller Osman Özbek’ten Yaşar Müjdeci’ye kadar onlarca kişilik uzun bir liste önümüze çıkıyor.
Sadece askerler de değil…
Kumpasa uğrayan eşlerini savunmak için Vardiya Bizde Platformu’nu kurup eylemler yapan komutan eşlerinin bazılarına da orduevi yasağı konduğu görülüyor.
AYM, Genelkurmay’ı mahkûm etti
Çocuk yaşta üniformasını giydiği orduya hizmet edenlerin sadece görüşlerini söylediği için orduevine alınmaması yargıya da taşındı. Harbiye 79’lular Derneği’nin başkanlığını yapan emekli Albay Hüsnü Şimşek, Necdet Özel’in Balyoz kumpasına dair açıklamasını eleştirdiği için orduevi yasaklısı olmuştu. Şimşek 2013’ten 2018’e kadar, yani 5 yıl süren hukuk serüvenini sonunda kazandı. Anayasa Mahkemesi, Şimşek’in sözlerinin “eleştiri sınırları içerisinde ve ifade özgürlüğü kapsamında” olduğunu söyleyerek, Genelkurmay Başkanlığı’nın tavrını mahkûm etti. Şimşek’e tazminat ödenmesi kararlaştırıldı.
Bir zamanlar “orduevine girememek” denilince türbanı, sakalı, şortu konuşuyorduk. Ordu siyasetin göbeğine taşınınca bu kez “Necdet Özel’i eleştirmek”, “Hulusi Akar’ı eleştirmek”, “TSK’de FETÖ yapılanması olduğunu söylemek”, “kumpaslara isyan etmek” yasak gerekçesi oldu. Düğüne, yemeğe ya da eğlenceye gidemeyenler yerini haksız yere yıllarca hapiste tutulanların kapıdan çevrilmesine bıraktı.
Hangisi kötü tartışmıyorum bile. Orduevi restoranları olmasa da olurdu, yeter ki bunları hiç yaşamasaydık.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/bizim-islamcilar-neden-agliyor-1750342
Posted in Fetullah Gülen, TSK, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Kabotaj ve Mavi Vatan * Akıldan uzaklaşan Osmanlı denizden de uzaklaşmıştı. Donanması çağlar boyunca kapitülasyonlar, emperyalizm ya da iç cephedeki tutucu karacı aklın kurbanı oluyordu.

Cem GÜRDENİZ / 01 Temmuz 2020 Çarşamba

Türkler olarak çok eskiden beri bulunduğumuz Anadolu yarımadasında, son 1000 yıldır Türk devlet kurumsallığının çatısı altında yaşamaktayız. Dünyanın bu en seçkin coğrafyasında bu kadar uzun bir süreyi başarabilen ve jeopolitik kaderi sonsuza kadar bu topraklarda sürecek başka bir devlet, imparatorluk ya da uygarlık olmadı. 
Bu süreçte iniş ve çıkışlar yaşandı. Görkem, duraksama ve gerileme, hepsi denizde başladı. Denizde İnebahtı (1571), Karada Karlofça (1699) ile başlayan gerileme süreci, 13 Kasım 1918 sabahı 55 parça savaş gemisi ile İstanbul’un işgalinde atalarımızı ilk kez vatan ve devlet kaybetme aşamasına getirdi.
Yetmezmiş gibi 15 Mayıs 1919’da Yunan tümenleri gemilerle İzmir’e çıktı.
Teknoloji ve bilimden kısacası akıl yolundan uzaklaşarak, nakil yolunda ısrar eden Osmanlı İmparatorluğu, yok olma aşamasına geldiği Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda geri kalmış, ticaretini yabancılara teslim etmiş, çiftçi bir devlet idi. Denizden istilaya gelen çelik imparatorlukların ateş gücü karşısında, denizde, yani ileri savunmanın başlaması gereken yerde direnecek güce sahip değildi. Buna rağmen, daha erken yıkılmasını geciktiren tek neden eşsiz coğrafyasıydı.
Sanayide ve donanmalarda kömürden petrole geçiş ve büyüyen ticari çıkarlar ile birlikte yeni kaderi 20. yüzyıl başında çizildi. Parçalanacaktı. 1907 Reval1916 Sykes-Picot1917 Balfour bu kaderin düğüm noktaları oldu. 1920’de Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın imzaladığı Sevr, onu sadece parçalamıyor açık denizlerden de koparıyordu. Karadeniz’de 500 km kıyı şeridine sıkıştırılmış, denizden Ermenistan ile komşu bir devletçik.

AKILDAN UZAKLAŞTIKÇA DENİZDEN UZAKLAŞILDI
Akıldan uzaklaşan Osmanlı denizden de uzaklaşmıştı. Donanması çağlar boyunca kapitülasyonlar, emperyalizm ya da iç cephedeki tutucu karacı aklın kurbanı oluyordu.
Kıyıları, karasuları ile göl ve akarsularında yürüttüğü tüm denizcilik faaliyetlerini, yani kabotaj hakkını kendi tekelinde korumak istemiyor, sonraları korumak istese de gücü yetmiyordu. Onaltıncı yüzyılda yelkene 100 yıl geç geçilmişti.
600 yıllık devletin Donanmasına kumanda eden 216 Kapdan-ı Derya ve Bahriye Nazırı içinde ancak 20-30 kadarının muharip ve denizci olmasının bedeli Çeşme, Navarin ve Sinop baskınlarında ağır ödenmişti. Deniz gücü kurmanın olmazsa olmazı bilimden ve sanayiden uzaklaşan ve endüstriyel medeniyet ürünlerini üretemeyen Osmanlı çökmeye mahkûm olmuştu.
Demire karşı kanla mücadele etmek zorundaydı. Balkan harbi öncesinde Mısır, Kıbrıs ve Libya; sonrasında Adriyatik ve Ege tamamen kaybedilmiş, Anadolu yarımadası, Tuna ve Süveyş havzalarından tamamen koparılmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda istila donanması Çanakkale’ye hiçbir engel ile karşılaşmadan gelmiş, 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu’nda 19 Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, 57. alaya ölmeyi emretmek zorunda kalmıştı.
Trakya ve Anadolu’nun büyük bölümünden Türkleri sökmeyi amaçlayan Sevr’i Mustafa Kemal’in askerleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir kıyısında yırtıp attı. Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesinden sonra 1 Eylül sabahı Ölümsüz Başkomutandan aldıkları emir, ilk hedefin Akdeniz olduğu idi.
İngiltere’de Hükümet düşüren Çanakkale Krizinden (Chanak Affair) sonra İstanbul işgali sonlandırıldı ve Mudanya Mütarekesi ile kutsal Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu yarımadası ile Trakya’nın bütünlüğü korundu. Mavi Vatanını dört denizi ve 8300 km kıyısı ile korumuş, yurdunu parçalatmamıştı.
LOZAN’DA BİLİNÇLİ VE NET TAVIR 
Lozan’a gidilirken İsmet İnönü Başkanlığındaki heyete verdiği talimat açıtı: Kapitülasyonlar söz konusu olursa görüşmeleri kesin ve ger dönün. Nitekim konu gündeme geldi ve İnönü tereddütsüz görüşmeleri kesti.
Kapitülasyonlardan kurtulmadan bağımsız ve özgür olunamazdı. 24 Temmuz 1923 günü Antlaşma imzalandığında Türkler, 4,5 asırlık beladan kurtulmuştu. Öyle bir bela ki, sadece ekonomik cephede yıkım getirmiyor, aynı zamanda Türklerin denizcileşmesini, denizciliğin kurumsallaşmasını ve kültür birikimini de önlüyordu.

ATATÜRK’ÜN BÜYÜK ÖNGÖRÜSÜ
Mustafa Kemal Atatürk, donanmasız Anadolu olamayacağını gördü. Ancak sadece donanma gücü de yetmezdi. Türkler ve Anadolu denizcileşmeliydiDevlet denizcileşmeliydi. Kurumlar denizcileşmeliydi. Savunma denizde başlamalıydı. 900 yıllık karasal kodlara rağmen deniz uygarlığı cephesine geçilmeliydi.
Ölümsüz Başkomutan, kurduğu yeni cumhuriyetin savunmasını denizden başlatacak donanmayı süratle kurdu. Başlangıçta devletin Amirali ve bırakalım harbe hazır donanmayı, pervanesi dönen gemisi yoktu.
Bu açığı kapamak için Bahriye Vekaletini (Bakanlık) kurdu. Donanmanın gelişimine desteğini sürdürdü. Donanmayı her fırsatta onurlandırdı. Oluşturduğu çekirdek donanmayı 1936 yılında Kraliyet Donanmasının ana üssü Malta’ya gönderdi.
Aynı yıl Türk Boğazlarının egemenliğini geri aldı. Türkiye artık Boğazları kendi deniz gücüyle koruyabilecek seviyeye gelmişti. Mustafa Kemal Mavi Vatan’ın(*), yani deniz egemenlik alanlarımızın Amiral Gemisi Türk Boğazlarının egemenliğini almakla genç cumhuriyetin ilk jeopolitik kazanımını gerçekleştirmişti.

DENİZ GÜCÜ VE DENİZCİLİK GÜCÜ BİR BÜTÜNDÜR
Deniz gücü cephesinde yaşanan başarı denizcilik gücü için de yaşanmalıydı. Mustafa Kemal Atatürk, denizciliğin özgürlük, bağımsızlık, sanayileşme ve zenginleşmenin anahtarı olduğunu en iyi görebilen eşsiz bir Türk devlet adamıydı.
1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresinde denizciler ayrı bir grup olarak temsil edilmemişlerdi. Ancak tüccarlar grubu içinde bir manifesto verdiler. Şöyle başlıyordu: ‘’Kapitülasyonların hep uzağı görmezlik ve düşüncesizlik yüzünden milletin başına bela olduğunu bilmeyen bir fert yoktur… Bunun hangi sebeple olursa olsun idamesi memleket ve millet için en büyük felakettir…Yabancı sermayeli firmalar, Ermeni ve Rumları kullanarak sahillerimizde çalışıp, kemiklerimizi emerek, paramızı alıyorlar.’’
11 Nisan 1926 günü kabul olunan ve 1 Temmuz 1926 günü yürürlüğe giren 815 Sayılı Kabotaj Kanunu ile yabancıların Türk denizciliği üzerindeki tahakkümü bıçak gibi kesildi ve böylece yüzyıllarca denizden uzaklaştırılan Türk halkı kabotaj kanunu ile denizlerine geri dönebildi.
Kabotaj hakkı Osmanlı’yı kemiren ve Türklerin denizcileşmesine en büyük engel teşkil eden kapitülasyonlara Mustafa Kemal’in en okkalı tokadıdır.

MÜFİT BEY HEYECANINA İHTİYACIMIZ VAR
1 Temmuz 1938 tarihinde Kabotaj ve Denizcilik Bayramı münasebetiyle İstanbul Deniz Ticareti Müdürü Müfit Deniz Bey tarafından İstanbul Radyosunda şu sözler söyleniyordu.
‘’Atatürk’ün Ordusu, 1922 senesi Ağustos günlerinden birinin şafağında, cihan tarihinin yeni bir sahnesini yarattı… Lozan, bir devrim ile yeni baştan tarihe yön veren yeni Türk devletinin ilk devrimidir…
Bu rejim, Türk milletine her sahada olduğu gibi Türk denizciliği alanında da gür bir varlık bahşetti…’’
Müfit Beyin heyecanı bugün var mı? Atatürk zamanında limanların devletleştirildiği, Türk bayraklı ticaret filosunun kabotaj şehitleri verecek kadar eski ve neredeyse denize çıkamayacak durumdaki gemileri ile milli firmalar ve hatların oluşturulduğu, denizcilik kültürünün baş tacı edildiği günlerden bugünlere geldik.
Yüzerken, Kürek çekerken, Yelken yaparken onlarca fotoğrafı olan, İstanbul’da geçirdiği her hafta sonunu denizde ve teknede değerlendiren Atatürk’ten sonra denizi ruhu ve kalbi ile seven ne cumhurbaşkanı ne de başbakan gördük.

CUMHURİYET DONANMASI HER ŞEYE RAĞMEN GÖREVİNİN BAŞINDA

Maalesef özellikle 1946 sonrası Batı çekim alanına girdikten sonra denizden uzaklaştık. Uzaklaşmayan tek kurum Cumhuriyet Donanması oldu.  Ağır bedeller ve kumpas davalar ile büyük tasfiyeler yaşasa da bugün başta Akdeniz olmak üzere görevinin başındadır.
1 Temmuz’lar ve simgelendiği kabotaj denizciliği zaman içinde, endüstriyel medeniyetin ve vahşi kapitalizmin yarattığı en büyük doğa düşmanı, kara yolu taşımacılığına yenik düştü.
Limanların yerini otogarlar, Karadeniz, Ege ve Akdeniz posta gemilerinin ve mavnalarının yerini otobüsler ve TIR’lar aldı.

DOĞA KATLİAMI, HALKI DENİZDEN AYIRAN “BETONLAŞMA”
Günümüzde Türkiye’nin dış ticaretinin kabaca yüzde 86’sı deniz yolu ile yapılırken (bunun da sadece yüzde 17’si Türk gemileri ile yapılıyor) iç ticaretinin sadece yüzde 4’ü deniz yolu ile yapılıyor. 2002 sonrası başta yabancı ortaklıkları kapsayan liman özelleştirmeleri ile kabotaj haklarımız sulandırıldı.
Ne acıdır ki, denizcilikten ve deniz kültüründen önce sahil şehirleri uzaklaştı. Doğayı katleden, halkı denizden ayıran duble yollara, Anadolu’nun en denizci insanlarının yaşadığı Karadeniz bölgesi bile, akıl almaz bir şekilde onay verdi.
En güzel kıyılar betonla kaplandı.
Pek çok sahil yerleşiminde, geleneksel balıkçı restoranları ve balık ekmekçilerin yerini kebapçı ve seyyar dürümcüler aldı.
Yelken, yüzme ve kürek kulüplerinin yerini futbol kulüpleri aldı. Sahilde yaşayanların büyük bir çoğunluğu, çocuklarının ilerde milli yelkenci ya da yüzücü olmasını değil, zengin futbolcu olmasını hayal ederek denizin ufkuna baktı ve rakısını yudumladı.
Türkiye ve Türk halkının denizcileşmesinde en önemli alan şüphesiz “deniz kültürü”dür. Denizciliğin temeli olan deniz kültürü, maalesef gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde halkın günlük yaşantısına girememiştir. Deniz kültürünün halka mal edilmesi, bu kapsamda deniz ve denizciliğin önce halka tanıtılması, sonra sevdirilmesi ve yaygınlaştırılması başarılamamıştır.
Bu kapsamda amatör denizciliğin yaygınlaştırılması, başta gençlerimiz olmak üzere büyük çoğunluğa yüzme öğretilmesi, küçük tekne denizciliği ve amatör balıkçılığın geliştirilmesi göz önüne alınmamıştır.

HALKIN DENİZCİLEŞTİRİLMESİ

Üzülerek ifade etmeliyim ki, Türkiye’de hiçbir siyasi partinin programında halkın denizcileştirilmesi bugüne kadar yer almamıştır.
Bu nedenle devlet, Atatürk dönemi hariç tarihin hiçbir döneminde halkın denizcileşmesine kafa da yormamıştır. Bakmayın 1 Kasım 2011’de adı değiştirilen Ulaştırma Bakanlığının yeni adının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı yapıldığına. Türkiye’de denizcilik, pek çok sayıda farklı bakanlık ile yüze yakın değişik kurum ve kuruluşun yönetiminde kalmaya devam ediyor.
Günümüzde sayıları her gün artan marinalar, denizcilik fuarları (boat show), denizcilik dergileri ile başta yelken olmak üzere amatör denizciliğe yönelik ilgi artışı 85 milyon nüfus ve 8333 km sahil şeridi istatistikleri ile karşılaştırıldığında son derece düşüktür.

ACI TABLO
Dünyanın 16’ncı büyük ekonomisine sahip olduğu iddia edilen bir devlet için halkın denizcileşme ve deniz kültürüne sahip olma başarı endeksi de maalesef BM’in gelişmişlik, kadın erkek eşitliği ve insani gelişme endeksi gibi değişik kategorilerde Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği rekor seviyedeki düşük derecelerle uyum içindedir.
Denize kıyısı olmayan İsviçre’de dahi 132 yelken kulübü varken bir deniz ülkesi olan Türkiye’de ADF (Amatör Denizcilik Federasyonu) üyesi 21 ilde toplam 52 denizcilik ve yelkencilik kulübü mevcuttur.
Kıyı uzunluğu Türkiye’nin kıyı uzunluğunun 20’de biri olan Hollanda’da tekne başına 40 kişi düşerken, Türkiye’de 2000 kişiye bir tekne düşmektedir. Anadolu’da fert başına 8 kg. balık düşerken, AB ortalaması 24 kg.’dır.
Bugün bırakalım bağımsız denizcilik bakanlığını; denizcilikten sorumlu devlet bakanlığı veya müsteşarlık seviyesinde bir kurumumuz bile yok. Sadece Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığında Denizcilik Genel Müdürlüğü söz konusudur.

PARTİLERÜSTÜ MAVİ VATAN UYANIŞI ŞART
Kısacası Mavi Vatan’ın Türkiye’nin denizcileşmesinin de bir sembolü olduğunu düşünürsek, Doğu Akdeniz başta olmak üzere  yeni bir Mavi Vatan uyanışına ihtiyacımız var.
Türkiye’nin denizcileşmesinin iki anahtarı vardır. Birincisi Devlet/Hükümetin iradesi, ikincisi halka denizin sevdirilmesi ve denizcileşmesidir.
Devletin egemen gücü, yasama ve yürütmede denizciliği gerçek anlamda partiler üstü bir ülküye dönüştürerek siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda elle tutulur projelerle somutlaştırabilir ve hepsinden önemlisi “Toprak Gemi” Anadolu’nun iç kısımlarına deniz kültürünü taşıyabilirse, Türkiye’nin kaderi değişecektir.
Bir Fransız düşünürün zamanında söylediği gibi: “Gemi yapmak istiyorsanız, milleti sadece odun toplamak, malzemeyi getirmek ve iş bitsin diye çağırma, millete denizin güzelliğini ve zenginliğini anlat.”
Deniz kültürü ile duyarlılığı artacak Türk milleti, denizciliğin her alanında ekonomik çıkarlarını çoğaltıp, genişletirken, denizi ve onun eşsiz kültürünü yaşam tarzının önemli bir parçasına vazgeçilemeyecek şekilde ekleyebilecektir.

ATATÜRK’ÜN DÜŞÜNSEL VASİYETİ
Ünlü deniz tarihçimiz Ali Haydar Emir Alpagut’un Balkan Savaşı’nın hemen sonrasında 1913 yılında Deniz Mecmuasına yazmış olduğu “Donanma İstemezük başlıklı müstesna yazısının son paragrafında şöyle yazıyordu:
Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet membasıdır. Osmanlı milletinin tabiatında ise denizcilik olmayabilir. Ancak öyle bir memlekette oturmaktadır ki o memleket stratejik, politik ve ekonomik durumu itibarıyla denizlere hâkim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Asya’sı kendisine böyle bir sahip buluncaya kadar keşmekeşten kurtulamayacaktır. İnsanlar tabiatın kanunlarına uymazlarsa yaşayamazlar. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkûmdur.”
21.yüzyılda Türkiye’nin halkı ve devleti ile denizcileşmesini başarmamız gerek emperyalizmin gerekse iç cephedeki geleneksel karacı hakimiyetin zincirlerini kırmamız gerekiyor. Mavi Vatanı topyekûn denizcileşmenin lokomotifi olarak görme zamanımız geliyor.
111 yıl önce 19 Temmuz 1909 tarihinde kurulan Osmanlı Donanma Cemiyetinin ruhunda somutlaşan Türk milletinin denizci olma arzusunun genetik kodları ile Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1937 Meclis konuşmasında vaz ettiği büyük vasiyeti rotasında yeni ufuklara yelken açmamız gerekiyor.
Ne demişti ölümsüz Başkomutan: ‘’Denizciliği Türk’ün büyük ülküsü olarak görmeli ve az zamanda başarmalıyız.’’
Söz veriyoruz Atam Başaracağız. Birleşerek, iç cepheyi sağlam tutarak başaracağız. Zincirleri kıracağız. Denizcileşmeyi başaracağız.’’

EMEKLİ TÜMAMİRAL CEM GÜRDENİZ
KOÇ ÜNİVERSİTESİ DENİZCİLİK FORUMU (KÜDENFOR) DİREKTÖRÜ
(*) Mavi Vatanın iki anlam içerdiğini ifade edelim. Birincisi, Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ve bu alanlara sahipliği tarif eder. İkincisi ise Türkiye’nin denize dönüşü ve denizcileşme sürecinin bir sembolüdür.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/kabotaj-ve-mavi-vatan-cem-gurdeniz-1748618
Posted in ATATURK, DENİZ VE DENİZCİLİK | Leave a comment

Abdülhamit * Bu Osmanlı sultanının 33 yıllık (1876-1909) saltanat dönemi, siyaset ve ekonomi alanında baştan sona başarısızlık ve çelişkiyle doludur

BAĞLANTILI YAZILAR
http://nacikaptan.com/?p=79813
TARİHİN İÇİNDEN GERÇEKLER * Osmanlı’nın yıkılışı Abdülhamid ile başladı * Abdülhamit döneminde yakılan kitaplar
http://nacikaptan.com/?p=79537
33 SENELİK 2. ABDÜLHAMİD DEVRİNİN OSMANLI DEVLET ERKANI…??? BU EKİBE İYİ BAKIN…!!!
http://nacikaptan.com/?p=79385
II. Abdülhamid zamanında Dönümü bir veya bir buçuk sterline tarla bağ ve bahçeler İngilizler satılır. Ege’de muazzam büyüklükte İngiliz çiftlikleri kurulur “
http://nacikaptan.com/?p=9195
TARİHİN İÇİNDEN *** Abdülhamid de ‘orduyla’ gezerdi
http://nacikaptan.com/?p=79751
İkinci Abdülhamit * Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün iki temel göstergesi vardır: Birinci gösterge, yaklaşık olarak 1 milyon 600 bin kilometre kare toprak kaybıdır. Çöküşün ikinci göstergesi ise Düyun-u Umumiye’nin ilanıdır

Ataol Behramoğlu /  08 Temmuz 2020 Çarşamba / ataolbehramoglu@gmail.com

Monarşi yönetiminin biçimsel (simgesel) olarak korunduğu İngiltere, Japonya vb. ülkelerin bu anlamda oluşturduğu istisnayla birlikte, tarihsel akış içinde hemen hemen bütün dünyada monarşiler yerlerini demokratik cumhuriyetlere bırakmıştır..
Bu sistemler ve kahramanları (krallar, prensler, sultanlar) artık toplumsal bilimlerin yanı sıra, kurgusal (fictif) edebiyat, sinema vb. alanlarında sanat ürünlerinin konusudur.
Deli, dâhi, kahraman, korkak, başarılı, başarısız, despot, özgürlükçü vb. bütün tarihsel kişilikler için böyledir bu… Onlar her şeyleriyle, esas olarak, yaşadıkları dönemlerin ürünüdürler.
Örneğin Fransa’da Napoleon, İngiltere’de Cromwell, Rusya’da Petro gibi kendi ülkelerinin yanı sıra insanlık tarihinde de iz bırakmış kişiliklerin bugünün toplumsal önderleriymiş gibi canlandırılma çabalarına hiçbir yerde rastlanmaz.
Tarihten ders çıkarılır, ama tarih kopya edilemez…
Böyleyken bizde (bugün iktidarı elinde tutan çevreler başta olmak üzere) genellikle Cumhuriyet karşıtı çevrelerde bir Osmanlı hayranlığının dalga dalga yükselmekte olduğunu görüyoruz. Bu hayranlığın özellikle de Osmanlı Devleti’nin son padişahlarından 2. Abdülhamit’in kişiliğinde odaklandığı görülüyor.
Sorunumuz Osmanlı tarihine hayranlıksa, neden örneğin reformcu padişahlar 2. Mahmut, 3. Selim, talihsiz Genç Osman değil de, ille de Abdülhamit?.. Ya da zamanında çok kan dökülmüş Yavuz Selim?
Bu nedenler çok belli.
Günümüz Osmanlı hayranlarınınki geçmişe saygı, geçmişten ders çıkarma yaklaşımı değil, kendi amaçları doğrultusunda tarihi kullanma hesabı ve çabasıdır.  Bu çaba ise tıpkı dün olduğu gibi bugün, dünden de daha geçersiz olan Panislamizm (ya da köktendincilik), Pantürkizm (ya da şoven milliyetçilik) gibi iç politika yatırımı olma ötesinde anlam taşıyamayacak boş ve tehlikeli hayallerdir.

2. Abdülhamit, ağabeyi 5. Murat’ın birkaç ay süren saltanatına  (bence pek de açık ve inandırıcı olmayan nedenlerle) son verilerek apar topar tahta çıkarılmış Osmanlı padişahıdır…
İlginç denebilecek kişilik özellikleri, aralarında (eğitim, sağlık vb. alanlarında) kuşkusuz başarılı olanları da bulunan etkinlikleri yukarıda değindiğim gibi bu yazının konusu dışındadır.
Zaten günümüzdeki Abdülhamit hayranlarının dayanakları bunlar değil, yine yukarıda değindiğim gibi onun bir dönem tutunmaya çalıştığı İslam birliği (halifelik) hayalini diriltme, ya da bu hayale Abdülhamit’i payanda yapma çabasıdır. Abdülhamit’in başkaca bir iler tutar tarafının bulunmadığını da olgular apaçık gösteriyor.

Kendisine sorulsa yaşamını sultan olmak yerine belki de şehzade kalarak çok sevdiği polisiye romanları okumak ve yine eğitim aldığı opera besteciliği alanında bir şeyler yapmaya çalışmakla geçirmeyi yeğleyecek bu Osmanlı sultanının 33 yıllık (1876-1909) saltanat dönemi, siyaset ve ekonomi alanında baştan sona başarısızlık ve çelişkiyle doludur.
Satırbaşlarıyla kısaca sıralayacak olursak:
1876-1878: İlk Osmanlı anayasasının hazırlanması, ilk Millet Meclisi’nin açılması ve ardından her ikisine son verilmesi.
1881: Emperyalizme ekonomik teslimiyetin tepe noktası olan Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu.
Balkan isyanları ve ardından 12 Nisan 1877’de Ruslarla savaşta (93 Harbi) bütün Osmanlı tarihinin en ağır sonuçlu yenilgisi. Bu yenilgiyi belgeleyen hazin ve yüz kızartıcı Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması (3 Mart 1878).
Yunanistan’ın Teselya’yı ele geçirmesi… İngiltere’nin Kıbrıs, Fransa’nın Tunus yönetimlerinde egemen olmaları. Mısır’ın kaybı.
Ve başta İstanbul olmak üzere ülkenin her yöresinde  tam bir polis devleti kuruluşu. Maaşlı jurnalcilik (ihbarcılık) kurumunun yaratılması…
Kapkara bir çözülüş ve baskı dönemi…

Hangi Ulu Hakan, hangi Abdülhamit Han?
Merdan Yanardağ bir çift sözle bütün bunların ortaya dökülmesine yol açtı.
RTÜK’ün (ona egemen gücün) Abdülhamit yönetiminden farksız görünümünü bir kez daha gözler önüne serdi.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ataol-behramoglu/abdulhamit-1750101
Posted in Tarih, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Modern sömürgecilik ve CIA’nın uyuşturucu ağı

Illustration by Morten Morland – poor old nicolos maduro
Venezüella hükümeti İngiltere Merkez Bankası’nda bulunan 930 milyon avro değerindeki altınlarını 2018 yılından beri istiyor. Londra, ABD’nin Venezüella’daki darbe girişimine destek olmak için bu altını vermiyor.

Maduro hükümeti Venezüella halkının yaklaşık 1 milyar avroluk altınlarını alabilmek için İngiltere Merkez Bankası’na dava açmıştı. İngiltere Yüksek Mahkemesi, İngiltere’nin Nicolas Maduro yerine ABD destekli darbeci Juan Guaido’yu “başkan” olarak tanıdığını belirterek 1 milyar avroluk altının iadesini reddetti (2.7.2020).
Bu düpedüz bir hırsızlıktır!
Emperyalizmin modern sömürgeciliği
Sadece İngiltere mi? Asıl hırsızlığı ABD yapmaktadır!
ABD Başkanı Donald Trump’un Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Ocak 2019’da Venezüella’nın ABD’deki 7 milyar dolarlık malvarlığına el koyduklarını ilan etmişti açık açık…
Dahası Veneüzella’nın bir miktar petrolüne de el koydular!
Washington ve Londra hırsızlıkla da yetinmiyor, ekonomik zorluk çekmesi için bu ülkenin petrol satmasını da, dışarıdan halkın gıda ve sağlık ihtiyaçları için mal almasını da engelliyorlar!
Bir ülkenin parasına, altınına, petrolüne el koyanlar, ardından da medya güçleriyle dünyaya “Maduro ülkesini yönetemiyor, ekonomi kötü, enflasyon patladı, halk ilaç bulamıyor” diye yayın yapıyorlar…
Ne yazık ki bu propagandanın avladığı zihinler de, “Maduro halkını açlığa mahkum etti” diye, hatta “katil Maduro” diye yazılar yazıyorlar…
ABD ve İngiltere’nin bu hırsızlığı, aslında modern sömürgeciliktir. Kökleri, ABD’nin köleci kapitalist düzeninde, İngiltere’nin Afrika ve Hindistan sömürgeciliğindedir…
CIA’nın Güney Amerika operasyonları
ABD istihbarat örgütü CIA’nın küresel uyuşturucu ağının ana düzenleyicisi olduğu bir gerçekliktir. CIA bu ağı denetiminde tutarak uyuşturucu gelirlerini yönetmektedir. O gelirlerle de terör örgütlerinin finansmanını sağlamakta, darbeler için kaynak oluşturmaktadır.
Örneğin CIA arka bahçesi gördüğü Latin Amerika’da hem solcu iktidarlara karşı darbelerde, hem de solcu-devrimci örgütlere karşı kontra örgütlenmesinde uyuşturucuyu kullanmıştır.
Öyle ki pislikler ortalığa serilince konu ABD kongresinde bir soruşturmaya bile dönüşmek zorunda kalmıştır: CIA, Nikaragua’daki solcu Sandinista hareketini önlemek için, faşist grup Contras’a (Kontralar) kokain kaçakçılığı izni vermiş, hatta rotalarını bile çizmiştir.
Afganistan’daki uyuşturucuyu CIA pazarlıyor
Peki 2001’den beri ABD işgali altındaki Afganistan’da durum nedir?
Rusya ilk kez dışişleri yetkilisi düzeyinde ABD’nin bu konudaki rolünü deşifre etti.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in Afganistan Özel Temsilcisi ve Dışişleri Bakanlığı Asya İkinci Dairesi Başkanı Zamir Kabulov, açık açık CIA’nın uyuşturucu ticareti yaptığını ilan etti: “Amerikan istihbaratının ajanları uyuşturucu trafiğinin içinde. Uçakları Kandahar ve Bagram’dan kontrol edilmeden Almanya’ya, Romanya’ya, akla gelen her yere uçuyor. Bu böyle bir iş ki, Kabil’de her Afganlı size anlatır, tembel kişiler bile bu konu hakkında konuşmaya hazır. Bu sır, artık herkesi bıktıran ve herkes tarafından bilinen bir sırdır. Herkes bunu var olan bir şey olarak kabul etmiş durumda.” (5.7.2020).
Siyah öfke heykel yıkıyor
Kısacası emperyalizm sadece Irak’ta, Suriye’de, Libya’da açık askeri işgallerle milyonları katletmenin değil; aynı zamanda ülkelerin altınlarını, petrolünü gasp etmenin, uyuşturucu pazarlamanın da adıdır…
Ve emperyalizm tüm bu ahlaksızlığına rağmen, üstüne pişkince başka ülkeleri hedef alan insan hakları raporu yazabilmenin de adıdır…
En önemli insan hakkı olan yaşama hakkının baş düşmanıdır emperyalizm…
Siyah öfke patlamasının emperyalist ABD’nin ilk temsilcilerinden 26. Başkan Theodore Roosvelt’e ve 28. Başkan Woodrow Wilson’a kadar uzanması oldukça anlamlıdır.
O nedenle “yıkılsın heykeller, kahrolsun emperyalizm” diyoruz!

Mehmet Ali Güller / Cumhuriyet Gazetesi / 6 Temmuz 2020
https://wp.me/p1tiVW-1ki
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İSTİHBARAT KURUMLARI | Leave a comment

Cahil yobazlar ATATÜRK’ü Dünyaca ünlü tarihçiden okusunlar * Atatürk olmasaydı Anadolu’da tek Türk kalmazdı!

Yeniçağ / 07.07.2020
Türk milletini ve Türk vatanını işgalden zafere, zaferden cumhuriyete taşıyan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı ne olurdu? Bugün Trakya ve Anadolu’da Türk olur muydu?

Bir ABD’li için George Washington’un çok fazla önemi olmayabilir,
muhtemelen de çoğu ABD vatandaşı tanımıyordur onu.
Bir Alman için Otto Van Bismark’ın ne kadar değeri vardır dersiniz?
Bir Rus için ise, Lenin’in pek değeri yoktur.
Bir İngiliz’in nezdinde Kraliçe I. Elizabeth çok önemli değildir.
Bir Çinli için Mao’nun önemi yoktur.
Bir İspanyol için Franco’nun önemi yoktur.
Bir İtalyan için Mussolini’nin çok önemi yoktur.
Ama bir Türk için Atatürk’ün çok önemi vardır. Çünkü, Türk Atatürk olmasa idi ne olurdu bunu çok iyi bilir. Atatürk olmasa idi İstanbul’da,  Türk bayrağı yerine İngiliz, Fransız ve İtalyan bayrakları asılı olacaktı mesela…
Ancak gariptir ki, Türkiye’de özellikle Gazi Paşa’yı andığımız her kasım ayında özellikle siyasal İslamcı çevrelerden Atatürk’e saldırılar gerçekleşiyor ve “Olmasaydın da olurduk” temelinde dayanaksız yorumlar yapılıyor…
Gelin, “içimizdeki İrlandalıların” hezeyanları bir kenara bırakıp meseleye bir de bir yabancının gözünden bakalım.
Bakın dünyaca ünlü ABD’li tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy bu konuda ne diyor:
Prof. Dr. Carthy, “Eğer Atatürk olmasaydı bir Türk devleti hiçbir zaman olmazdı. Makedonya ve Bulgaristan’daki Türklere bakın, aynı kader Anadolu’daki Türklerin de başına gelirdi…” 
Evet, Atatürk olmasaydı, Balkanlar’daki Türklerin akıbetini Anadolu’da yaşayacak, Orta Asya yollarına geri dönecektik.
“HİÇBİRİ TÜRKLERİN KAYBINA BENZEMİYOR”
Devam ediyor Carthy, “Türkiye’deki ölümlere bakacak olursanız, savaşlar sırasında çok sayıda kişinin hayatını kaybettiğini görürsünüz. 1’inci Dünya Savaşı’nda Van’daki nüfus kaybı yüzde 60, Aydın’da durum biraz daha iyiydi yüzde 25 civarı, Doğu Anadolu’da insanların 4’te 1’i ölmüş. 1’inci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa, Sırbistan nüfuslarının yüzde 10’undan biraz fazla kayba uğramış, 2’nci Dünya Savaşı’nda Almanya yüzde 10’dan biraz fazla nüfus kaybetmiş.
Hiçbiri Türklerin kaybına benzemiyor. 1’inci Dünya Savaşı’nda her 4 kişiden biri ölmüştü, öyle bir durum var ki; modern tarihteki her bir olaydan daha kötü bir durum yaşanmış. Hem Doğu’da, hem de Batı’da her yer tahrip olmuş. 2’nci Dünya Savaşı’nda Berlin’deki gibi bir tahribat yaşanmış. İnsanlar bunları çok fazla düşünmüyor. Doğu Anadolu’da ölen hayvan sayısı yüz binlerce, oralar işgal edildiğinde öldürüldü bu hayvanlar. Bir ülkenin bunlara ihtiyaçları vardı, neredeyse 2 milyon hayvan ölmüş, peki mallarını taşıyabilmek için ne kullanabilirdi, orada sağ kalan insanlar.
Ne yiyeceklerdi, en önemlisi de bu. Yunanlar Batı’yı tamamen yok etmiş, yüzde 90’u yok olmuştu diyebiliriz. İzmir, Bandırma gibi yerlere gittiğinizde insanların yaşayacakları yer kalmamıştı. Kırsal alana baktığınızda yok edilmiş binaların 141 bin 874 olduğunu görürsünüz. Doğu’da da her şeyi yok ettiler. Bitlis’te savaştan önce 8 bin ev var ve savaştan sonra bin ev kalmış. Van’da 6 bin 500 ev varken bin 173 ev kalmış. Köylere bakın, Van’da bin 800 köy varken 200’e düşmüş.
Muazzam bir tahribat ve çok fazla ölen var. Doğu’da o kadar fazla ihtiyaç yoktu, çünkü insanlar ölmüştü, evlere gerek kalmamıştı.”
’HİÇ KİMSE ATATÜRK KADAR BAŞARILI OLAMAZDI’
Atatürk’ün yaptığı ilk işlerden birinin yüzde 1003 olan enflasyonu düşürmek olduğunu belirtiyor Prof. Dr. McCarthy, ayrıca Atatürk’ün yaptığı reformları ondan başka hiç kimsenin başaramayacağını ifade ediyor.
Prof. Dr. McCarthy, Türklerin bugün bir mucizeye ihtiyacı olup olmadığına Türklerin karar vereceğini, artık Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ne yapması gerektiğini söyleyemeyeceğini düşünüyor.
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/dunyaca-unlu-tarihci-acikladi-ataturk-olmasaydi-anadoluda-tek-turk-kalmazdi-288014h.htm
Posted in ATATURK | Leave a comment

ERMENİ YANDAŞLARI VE HOCALI KATLİAMI

PROF. DR. RIDVAN KARLUK
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Zeynep Türkyılmaz Ermeni Diasporası’na çok yakın isimlerdir.
Hülya Adak, Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihlerinde Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan toplantının organizatörleri arasındaydı. Zeynep Türkyılmaz ise Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of California at Los Angeles-UCLA) eğitim almış, 2009’da doktorasını vermiştir. UCLA, Atatürk’ü, ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine İnkarın Yüzü (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlayan üniversitedir.
Hülya Adak ve Zeynep Türkyılmaz hakkında; Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama (TCK md. 301), Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma (TCK md. 302) ve Temel Milli Yararlara Karşı Faaliyette Bulunmak İçin Yarar Sağlama (TCK md. 305) maddeleri kapsamında suç duyurusunda bulunulmuştur.
Bu akademisyenlerin akademik özgürlük adı altında Türk milletini karalamaya hakları yoktur. Mahkeme Kararı olmadan yapılmayan bir sözde soykırım için Türk milleti suçlanamaz.
Katılımcı öğretim üyelerinin ve destek veren üniversitelerdeki diğer öğretim üyelerinin bir kitabı okumalarını öneririm: Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok, Kaynak Yayınları, 2005. Kitap, 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi’nin Başkanı ve 1918 yılında Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanın 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu rapora dayanmaktadır. Ermenilerin insanlık dışı katliam yaptıkları kitapta yer aldığı için Ermenistan’da yasaklanmış, İngilizce baskıları da Batı kütüphanelerinden toplatılmıştır. Türkiye aleyhine olan bir Çalıştay’da Sabancı gibi dünya sıralamasına giren seçkin bir Türk Üniversitesi’nin adının program afişinde geçmesi hoş olmamıştır.
Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Grigor Suny, Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Prof. Dr. Gerard Libaridian’ın katkılarıyla Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) ilk defa 2000 yılında düzenlemiştir. Daha sonra 2000-2013 döneminde Şikago (2000), Michigan (2002), Minnessota (2003), Salzburg (2004), New York (2005), Cenova (2008), Kaliforniya (2010) ve Amsterdam’da (2013) yapılmıştır. Bu etkinliklere karşıt görüştekiler alınmamıştır. 9’su, Türkiye’de Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.
Hülya Adak; Berlin Hür Üniversitesi (Haziran 2016-), Potsdam Üniversitesi (Haziran 2016), Carleton Üniversitesi, Ottawa (Haziran 2016-Haziran 2017), Edebiyat, Sanat ve Kültür (ICSLAC) Karşılaştırmalı Araştırmalar Enstitüsü, Freie University of Berlin, (2012- 2013), Şikago Üniversitesi’nde (1993-2001) çalıştığı dönemlerde sözde Ermeni Soykırımı tezini savunmuştur. Adak, Prof. Fatma Göçek ve Prof. Ronald Suny ile birlikte Ekim 2015’de İstanbul Richmond Otel’deki WATS 2015 etkinliğinde de görev almıştır.

HOCALI KATLİAMI
Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubat’ı 26 Şubat’ta bağlayan gece Hocalı kasabasında 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri Türkünü öldürülmüş, 487 kişi bu saldırıda ağır yaralanmış, 1275 kişi rehin alınmış, 150 kişi kaybolmuştur.
Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği görülmüştür. Eski ASALA eylemcilerinden Monte Melkonian, Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır.
Melkonian’ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to Armenia, I. B. Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi. Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından (1994 Bakü metro bombalaması suçu) tüm dünyada aranan Zori Balayan 1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell, Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını şöyle itiraf etmiştir:
Arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım.
Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.
Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”
Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 tarihinde devlete isyan eden Ermenileri tehcire (göçe) tabi tutarken, bölgenin dışında yaşayan Ermeniler yerlerinde kalmış, 30 Aralık 1918’de tehcire tabi tutulanlar geri dönmüşlerdir. Lozan Anlaşması ile 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve sorun Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla çözümlenmiştir.
Tarihte kalan tehciri soykırıma dönüştürme çabalarının altında Sevr (Sevres) Anlaşması’ndaki büyük Ermenistan hayali yatar. Tıpkı 25 Eylül’de Barzani’nin referandum yaparak kurmak istediği büyük Kürdistan gibi.
Sevr Anlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in batı banliyösü Sevr kasabasındaki Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır. Bu müze, Türkiye için Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir. Bir diğer önemi de Ermenilerin müzenin önüne 8 Mart 2001 tarihinde sözde Ermeni Soykırım Anıtı dikmesidir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla: 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Bu, uluslararası intihaldir.
Sevr Anlaşması, günümüzde en az Lozan Anlaşması kadar önemlidir. Çünkü Anlaşma’da Kürdistan’ın ve de Batı Ermenistan’ın kurulmasına ilişkin hükümler vardır. Sevr Anlaşması’nın 62-63’ncü maddeleri Kürdistan ile ilgilidir. Kürdistan, Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.
Sevr Anlaşması’nın 88-93’ncü maddeleri Ermenistan ile ilgilidir. Anlaşma’da Kars, Erzurum dahil ülkenin Doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere verilmiştir. Paris Barış Konferansı sürecinde Ermenistan’ın sınırları konusu ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmıştır. Wilson, General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye’ye göndermiştir. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’de incelemeler yapan Harbord, vardığı sonuçları bir raporla ABD Kongresi’ne sunmuştur.
Rapor’da; Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Ermenilerin Türkiye’de hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların yanlış olduğu tespit edilmiştir. ABD Kongresi rapor üzerine 1920 Nisan ayında Ermenistan’a mandater olunmasını reddetmiştir. Fakat Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir.
Batı Ermenistan da, tıpkı Kürdistan gibi Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.
Ermenistan Milli Marşı’nda ”Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır. Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır. Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü Kurultayına katılan Serj Sarkisyan’ın, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” dediğini unutmayalım.
Sevr Anlaşması, Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’ne kurulan büyük suikasttır. Lozan Anlaşması ile Kürdistan ve Büyük Ermenistan hayali bitmiştir. Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Tapu delme hareketine Ermeni diasporasına çok yakın olan bazı Türk akademisyenlerin katkıda bulunması üzücüdür. Mesut Barzani de Kırım’ı örnek alarak 25 Eylül’de aynı amaçla referandum yapmaya kararlı görünmektedir.
Tüm bu çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması ile garanti altına alınan tapuyu deldirmeyecek güçtedir ama Türkiye’ye yönelik sistematik saldırılara mutlaka organize bir şekilde cevap verilmelidir.

Yazının tamamı ; https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/09/21/turk-universitelerinin-katkilariyla-almanyada-duzenlenen-sozde-ermeni-soykirimi-icin-avrupa-yaklasimlari-calistayina-abdden-buyuk-destek-var/
Posted in ERMENİ SORUNU | Leave a comment

“SİZLERİN KEYFİ YERİNDEYKEN, BİZİM CANIMIZA OKUNUYOR”

Dr.Noyan UMRUK
Son zamanlarda başını hep sert duvarlara çarpıyor, hazret … Çünki, o, kendini, kendine oy verenlerin babası ya da çobanı, oy vermeyenlerin ise gardiyanı sanıyor… Ancak bu kez çarptığı duvar kavi…Dileriz kendilerinde bir beyin sarsıntısına yol açmaz…
Çünki, bu duvar hem sert, hem akıllı bir duvar…Bakın nasıl ses veriyor: “bizim canımıza okunuyor, sizlerin keyfi yerindeyken #0ymoyyok.. “

kaynak: adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2019 verileri
Ülkemde 18-25 yaş grubunda 20 milyonun üstünde genç var. gazinin ülkeyi ve cumhuriyeti emanet ettiği gençlerimiz… Analar, babalar, ailelerin, onlara mutlu bir gelecek sağlamak için maddi, manevi her tür özveriyi sonuna kadar gösterdikleri gençlerimiz…
5-6 yaşlarından itibaren çocukluklarını bilemeden, yarış atları gibi bir sürü hileli ya da şaibeli sınavlar sonunda, bir türlü yaygınlaştırıp, sistemleştirip özendirici hale getiremediğimiz teknik-mesleki eğitim sorunu nedeniyle üniversite kapılarına yığdığımız, gelecekleri için umut besleyecekleri yaşlarda yılkı atlarına dönüştürdüğümüz gençlerimiz…
Haklarını aramaya kalktıklarında, kendilerini demir parmaklıklara zincirlediklerinde üzerlerine soğuk su, gaz sıkılıp, dayak atılarak kelepçelenip, gözaltına aldığımız, uyarına gelirse uğursuz köşelerde sıkıştırılıp öldürüverilen gençlerimiz…
Ciddi bir insan gücü, teknik-mesleki eğitim planlamasına ve eğilim-yetenek saptamasına dayanmadan şans, kader, kısmet neye yaradığı meçhul fakültelere tıkış tıkış doldurduğumuz gençlerimiz…
Öğrenimlerini bitirdiklerinde resmi verilere göre her dördünden biri iş bulamayan, geleceklerini yurt dışında aramak zorunda bırakılan gençlerimiz…
İş bulduklarında ya kayıt dışı, sigortasız, sosyal güvencesiz çalıştırılan ya da yıllarca asgari ücretle istihdam edilen, asgari ücret üzerinden sigortalanan, kıdem tazminatı ödememek için zırt pırt işten atılan gençlerimiz…
Çalıştırılıp, çalıştırılıp aylarca ücretleri ödenmeyen gençlerimiz…
Yaşamlarını sürdürebilme olanaklarını nitelik ve yetenekleri bir kenara itilerek tamamen cemaatlere, tarikatlere, çağ dışı hurafelere, iktidara yakın görünmelerine terk ettiğimiz gençlerimiz…
Son otuz yıldır, her türlü kültür yozlaşmasına maruz bırakılarak, en azından kendi sorunlarını sahip çıkmayı unutmuşken, şimdilerde sorunlarını dile getirmeye başlayınca yine her türlü aşırı güç kullanımının deneme tahtası haline getirilen, ülkesinin taksiminde mısırın tahriri kadar hoşgörüye layık görülmeyen emekçi ve öğrenci gençlerimiz…
Ya çoğunlukla ciddi bir teknik-mesleki eğitim sürecinden geçmeden 10-11 yaşlarından itibaren sağlıksız koşullarda, merdiven altlarında, her türlü güvenceden yoksun, boğaz tokluğu ücretleri ile çalıştırılan çocuk emekçi erken yaşlandırılmış gençlerimiz…
Ya biraz daha büyüyünce iş kazalarında dünya sıralamasının en ön sıralarında yer alan ülkemin madenlerinde, tersanelerinde düş, umut ve canlarını yitiren emekçi gençlerimiz…

Son günlerde gerek vatandaşlar arasında, gerek medyada, gerekse de siyasiler tarafından sıkça konuşulan konuların başında ise erken seçimler geliyor. adnks’nin(adrese dayalı nüfus kayıt sistemi) 2019 verilerine göre bu 20 milyonu aşkın ”z kuşağı” olarak anılan kuşaktan 2020 yılının sonunda ya da 2021 yılının başında olası bir erken seçimde ilk kez oy verecek olanlar yaklaşık 7,9 milyon. sıkça konuşulan bu erken seçim eğer 2021 yılının sonunda yapılırsa bu oy potansiyeli 9,1 milyona yükseliyor.
Yani zaman geçtikçe çoğalıyorlar ve de haykırıyorlar:
bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim….
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…
Ülkenin en büyük ve önemli zenginliği gençlerimizin bu çığlığı karşısında siyasi lider ve kadrolara düşen;
*Klasik mesajlar vermeyi, laf yarıştırmayı, ikincil sorunları tartışmayı bir yana bırakıp;
*Demokrasi, yargı, parlamenter sistem, eğitim, çevre, planlı bir ekonomi vb hayati alanlarda, birincil sorunlarda, tüm muhalif güçlerin birlikteliğini sağlayarak,
*Günümüzün gelişmelerini de göz önünde tutarak ülkeyi Cumhuriyet’in kuruluş değerlerine “resetleyecek” bir “demokrasi cephesi” oluşturulmasına öncelik vermeleri,
*Gerekirse demokratik “sivil itaatsizlik” yöntemlerine de başvurarak ülkeyi bir an önce erken seçime götürmeleridir…
Aksi takdirde yavaş yavaş haşlanan kurbağa ha pişti, ha pişecek duruma gelmişken, hala kadayıfın altının kızarmasını bekliyorsanız şayet, kadayıf tamamen yandıktan sonra tadına bakacak kadayıf da bulamayacaksınız …
Posted in DURUM VAZİYETİ, Politika ve Gundem | Leave a comment
Top