Bunlar, siyasal İslam-Batıcı işbirliğinin sonucu * Marshall yardımı ile, Demokrat Parti’nin iktidara ge­lişinin altyapısını hazırladılar.   “Sindirilmiş gerici odak­lar” devreye sokularak siyasal İslamın altyapısı hazır­lanmaya başlandı. 2019’a geldiğimizde, “keşke Yunan kazansaydı” diyen eski yobazlar, tekrar sistem içinde etkinlik kazandılar.

Erol Manisalı / 18 Haziran 2019
erolmanisa@yahoo.com

Bunlar, siyasal İslam-Batıcı işbirliğinin sonucu


Atatürk“Avrupalı” kafada bir insandı. Aydınlan­ma felsefesini, uygar ve çağdaş değerleri ve yaşam tarzını, “kadın-erkek eşitliğinden laikliğe kadar özümsemiş ve savunmuştu.”
Kurtuluş Savaşı’nda, Lozan ve kuruluşta Sovyetler Birliği’nden siyasi, iktisadi ve askeri olarak yararlan­ması, o günün koşulları için vazgeçilemez bir zorun­luluktu. Çünkü işgalci ve emperyalist Avrupa’ya (ve Batı’ya) karşı savaşıyordu. Sovyetler Birliği ile işbirliği reel politiğin sonucu idi.

Avrupa’nın kendi içinde de “çağdaşlık ve de­mokrasi mücadelesi”, hem düşünce alanında hem de uygulamada yaşanmaktaydı. Türkiye’de özellikle “sol cephede” bu meselede,   “çelişkiler ve zikzaklar” hep yaşana geldi. İdeolojik boyut ile ya­şayan dünya arasındaki gelgitler, düşünceleri çok kere ayrıştırmıştır. Fildişi kuleleri içinden, biraz da   “bencilce” bakanlar, ellerini taşın altına koymaktan biraz uzaklaştılar.

Siyasal İslam ‘laboratuvarı’ Türkiye
Türkiye’de Atatürk devrimlerine ve onun gerçek­leştirdiği Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı çıkan “kimi iç odaklar” siyasal İslamcı bir cephe oluşturmuşlardır. Atatürk Türkiyesi ve devrimleri, çağdaş uygar de­ğerleri (ve Avrupalılığı) öne çıkardığı için, buna karşı çıktılar ve çıkıyorlar. Çünkü Osmanlı dönemindeki güçleri ve çağdışı otoriteleri, Atatürk Türkiyesi ile kaybolmuştu.

İkinci Dünya Savaşı sona erince Türkiye’yi, Sov­yetler Birliği cephesine karşı yanına çekmeye çalışan ABD ve İngiltere bu Cumhuriyet karşıtı iç odaklardan yararlanmaya başladılar. Tarikatlardan toprak ağala­rına kadar, “çağdaşlık ve uygarlık karşıtı güçlerle işbir­liği yaptılar ve yapıyorlar.”

Marshall yardımı ile, Demokrat Parti’nin iktidara ge­lişinin altyapısını hazırladılar.   “Sindirilmiş gerici odak­lar” devreye sokularak siyasal İslamın altyapısı hazır­lanmaya başlandı. 2019’a geldiğimizde, “keşke Yunan kazansaydı” diyen eski yobazlar, tekrar sistem içinde etkinlik kazandılar. Atatürkçü Ekrem İmamoğlu’nu bile Bizans’ın temsilcisi olarak göstermeye koyuldu­lar. Oysa Yunan işgali altındaki ülkede, eğer Atatürk gibi biri ortaya çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurama­mış olsa, “bugün Ayasofya’da çanlar Bizans için çala­caktı”. Bugün İmamoğlu’nu suçlayan Atatürk düşma­nı dinciler, esas Bizansçı ve FETÖ’cülerdir.

İç dinamiklerdeki bu çelişki, “Türkiye’deki siyasal İslam odaklı çevrelerin ayakta durabilmek için (Batıcı) odaklar ile örtülü işbirliğinin sürdüğünün göstergesi­dir”. Osmanlı’nın çöküş döneminde olduğu gibi bu­gün de, yalnız Türkiye’de değil bu coğrafyada siyasal İslam ayakta kalmak için, emperyalizm ve “Batıcılar” ile işbirliği yapmak zorundadır.

“Batıcıların derdi”, Türkiye’nin Batı kapitalizmi (ve emperyalizmi) karşısında,   “himayeciliği” kabullen­melerinden kaynaklanıyor. Batıcıların himayeciliği ile siyasal İslamın hedefi, “stratejik olmasa bile, taktik olarak örtüşmektedir.” Bunun somut kanıtları mı?

12 Eylül askeri darbesini “içimizdeki Batıcılar” yaptı. Darbede kimi askerler ve gerici odaklar işbirliği yap­tılar: faşist odaklar ve şeriatçılar aynı cephedeydiler. Öncesini anımsayalım, daha 1969’da Dolmabahçe’de 6. Filo’yu “savunanlar”, gerici yobazlar değil miydi? Solculara saldıranlar bunlardı.

Emperyalizm (ve ABD) karşıtı Erbakan’ı 28 Şubat’ta tasfiye edenler yeni İslamcılar ve kimi Batıcı sivil siyasilerdi, birlikte çalıştılar. FETÖ’yü de dinci, şeriatçı Gülen cemaati ile Ameri­kancı (Batıcı) odaklar birlikte inşa edip işi 15 Temmuz darbe girişimine kadar getirmediler mi?

Bu coğrafyada siyasal İslam, Batı emperyalizminin içimizdeki uzantısı “Batıcılar” ile hep birlikte hareket ettiler. Bunu, “şahsen ve bire bir gözlemlemiş, tanık­lığını yapmış bir insanım”: üniversitede, iş çevrelerin­de, medyada ve siyasilerde bu durumu, “doğrudan doğruya gördüm”: isimleri ve cisimleri ile. Bir kısmını, “Yolumun Kesiştiği Ünlüler”   kitabında da yazdım.

Suriye savaşında içine saplandığımız bataklıkta da “siyasal İslam-Batıcılık işbirliği”, başrolü oynamıştır. Siyasal İslamcıların “iktidar hesapları”, kaçınılmaz olarak bu sonucu doğurdu. Ancak Ankara’daki “yeni rejim iktidarı”, Washington ile Moskova arasında   “U2”ler olayında, Küba krizinde olduğu gibi bir tuzağın içine itildi: (S-400) ve (F-35) ikilemi, onun yerini aldı.

Ancak bu sefer de kaybeden biziz: Suriye-Kuzey Irak bataklığında olduğu gibi. Artık sorun Güney sınır­larımıza ve Doğu Akdeniz’e ve Ege’ye kadar dayandı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1444225/Bunlar__siyasal_islam-Batici_isbirliginin_sonucu.html
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASİ TARİH, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

+18 * BADECİ ŞEYHE “Cennete gitmek için” KARISINI, KIZINI, KIZ KARDEŞİNİ VE HATTA KENDİSİNİ BADE’leten sapık müritler * Ülkeyi Şeyh şıh tarikat cemaat ülkesi yaparsanız bunlar ailece porno filim bile çekerler * ‘Badeci Şeyh’in inanılmaz öyküsü

Cüneyt Muharremoğlu
Yayınlanma tarihi: 18 Haziran 2019 Salı, 09:24
BAĞLANTILI YAZI Kepazelik kısmet, rezillik kader midir?

‘Badeci Şeyh’in inanılmaz öyküsü

Gazeteci Timur Soykan, ‘Badeci Şeyh’in Sır Odası’ kitabında müritlerine ‘cennet’ vaat ederek ilişkiye giren ve 188 yıl hapse mahkum olan Uğur Korunmaz’ın hikayesini Emniyet, savcılık ve mahkemede verilen ifadeleri kullanarak kitaplaştırdı. Dergahta yapılan aramada ‘Edep Yahu’ yazan bir pankart bulunduğunu belirten Soykan, ‘Böyle bir olay yaşanmaması için ne yapılmalı?’ sorusuna “Tek ilacımız laiklik. Dini korumak için de laiklik şart” diyor.


Gazeteci Timur Soykan’ın Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan ‘Badeci Şeyh’in Sır Odası’ kitabını hayretler içinde okuyacaksınız. Kitap; 21. yüzyıl Türkiyesi’nde bir şeyhin, erkek ve kadın tüm müritleriyle cinsel ilişkiye girdiği ve bunun bir ibadet olarak görüldüğü tarikatı anlatıyor. Okurken ‘İnanılmaz’ diyeceğiniz tüm satırlar belgeli gerçekler. Şeyh ve müritleri emniyet, savcılık ifadeleri ile mahkeme tutanaklarında tarikatlarını bütün açıklığı ile ifade ediyor. İnsanların akıl, mantık, sorgulama yetilerini terk ettiği yerdeki karanlık bu ülke için çok ürkütücü. Timur Soykan ile kitabını konuştuk:

Badeci Şeyh vakası 2011’de ortaya çıktı ve medyada haber oldu. Bu olayı incelemeye ve kitaba dönüştürmeye nasıl karar verdiniz?

Editörlük yaptığım dönemde Bursa’da Nakşibendi tarikatı Halidiye koluna bağlı olduğunu öne süren Şeyh Uğur Korunmaz bir ihbar üzerine gözaltına alınmıştı. Haberlerini gazeteye koyduk. Badelemenin ne demek olduğunu bu haberlerle öğrendik. Müritlerin şeyhe oral seks yapıp menisini yutmasıydı. Şeyh cinsel organının ‘nur çeşmesi’ olduğunu söylüyordu ve kadın, erkek tüm müritleriyle cinsel ilişkiye girmişti. Buna da ‘tabi olmak’ diyorlardı.

Yıllar sonra sosyal medyada davaya bakan Bursa 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararının özetlendiği bir paylaşım gördüm. Bu metinde birkaç müridin şeyhlerini, badeleme ve tabi olmayı savundukları kısa ifadeleri vardı. İnsanların bu denli aykırı bir noktaya nasıl sürüklendiklerini çok merak ettim. İncelemeye ve ayrıntılı şekilde yazmaya karar verdim.

Bu aykırı noktayı örnekler misin?

Badeci Şeyh’in dergahta bir sır odası var. Burada şeyh ile sadece tek mürit olabiliyor. Zikirden sonra bir mürit bu odaya giriyor ve şeyhin şalvarını indirerek badeleniyor. Bir süre sonra fiili livata yoluyla tabi oluyorlar. Bir mürit ‘en az 100 kez badelendiğini’ söylüyor. Bu fiillerin hepsi tarikatta yükselmek için geçilmesi gereken aşamalar. Bunları Badeci Şeyh Uğur Korunmaz tek tek anlatıyor. Müritler birbirleriyle değil sadece şeyh ile cinsel ilişki yaşıyor.

Bazı erkek müritler, eşini, nişanlısını, kız kardeşini Badeci Şeyh’in sır odasına sürüklüyor. Bir mürit “Karım istemesi halinde hoca ile cinsel ilişkiye girebilir. Girerse ben bundan mutluluk duyarım” diyor. Bazı kadınlar bunalımlara sürüklenirken onları mecbur bırakan en yakınlarındaki insanlar ifadelerinde pişmanlık duymadıklarını söylüyor. Tarikatlarda kadına yönelik istismar çok ama çok önemli bir sorun. Erkek egemen toplumun kadına işkencesi buralarda çok daha zalim. Olay polise yansıdıktan sonra da müritlerin büyük çoğunluğu, şeyhin kutsal bir kişilik olduğunu, şeyhten ve yaşadıklarından memnun olduklarını ve yapmaya devam edeceklerini anlatıyor. Bunlar gibi çok sayıda örnek var…

Bu müritlerin ortak özellikleri var mı?

Hepsi muhafazakar, dindar sosyal çevreden. Örneğin dergahta yapılan aramada ‘Edep Yahu’ yazan bir pankart bulunuyor. Belli ki bir eyleme katılmışlar. Bazıları dahil olacak tarikat ararken Badeci Şeyh’i buluyor. Eğitim seviyesi genelde düşük. Çoğunluğu ilkokul mezunu ama yüksek okul mezunu olanlar da var. Gelir seviyesi olarak farklılık dikkat çekiyor. Hurdacılık yapan da var orta ölçekli işletme sahibi olan da. Hatta biri dergah yapılması için geniş bir araziyi Uğur Korunmaz’a bağışlıyor.

Bastırılmış cinsel yönelimler bu tabloyu oluşturmuş olabilir mi?

Açıkçası ben de vakayı incelemeye başladığımda bunu çok olası görüyordum. Ancak inceledikçe öyle olmadığını öğrendim. Olayların kökenine inmeden yorumlamak bizim zaafımız. Özellikle Badeci Şeyh vakasıyla ilgili sosyal medyadaki yorumlara bakarsanız geyiklerden olguyu analiz etmeye gelemediğimizi görürsünüz. Cinsellik gibi gıybeti keyifli yerden ülkenin çok önemli bir sorununa ulaşamıyoruz. Oysa insanların aklını şeyhe teslim edip köleleştiği bir gerçek var. Bu toplum için büyük tehdit. Bu kitabın amacı; şeyhin müritlerini ne denli aykırı noktalara sürükleyebileceğini sergilemek.

Şeyhe biat edilmesi bu olayı anlamak için yeterli mi?

Şeyh algısı, toplumun geniş bir kesimi tarafından tam algılanamıyor. Modern zamanların birey, bilinç, mantık ölçütlerinin tamamen dışında bir hayat var tarikatlarda. Geçmişi yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Pek çok tarikat gibi bu vakadaki müritler de şeyhi cennetin anahtarı olarak görüyor. Hatta kainatın yeryüzündeki yöneticisi olduğuna inanıyorlar. Öldüklerinde şeyh kendilerine şahitlik etmezse cehenneme gideceklerini sanıyorlar. İfadelerinde bunu çok detaylı şekilde anlatıyorlar. Bir kadın mürit ifadesinde “Bana her zaman cinsel ilişkiye girmezsek ölüm esnasında gelip bana kelime-i şehadet getirtemeyeceğini, şeytana uyup öylece can vereceğimi söylüyordu” diyor. Uğur Korunmaz da badelediklerine ya da kendisine tabi olanlara cennetin kapılarının açıldığını söylüyor. Eşini, nişanlısını, kız kardeşini Badeci Şeyh’e götürenler de “Ben onlara cenneti kazandırdım” diyerek yaptığını savunuyor. Hatta badelenme ve tabi olmanın cinsellikle ilgili olmadığını, tarikattaki eğitimden geçmeyenlerin kendilerini anlayamayacağını söylüyorlar. Şeyhlerine bağlılıklarının her zaman devam edeceğini anlatıyorlar.

Badeci Şeyh Uğur Korunmaz da buna inanıyor olabilir mi?

Ne kadarına inandığını ne kadarını suistimal ettiğini ölçmek mümkün değil. Ama dava dosyasını incelediğimizde fikrimiz oluyor. İfadelerinde hep badeleme ve tabi olmayı ibadet olarak anlatıyor, tarikat eğitimlerinden sonra müritleriyle bu ilişkilere girdiğini savunuyor. Ancak bazı ifadeler onu yalanlıyor. Bir erkek müridiyle ilişki yaşayan iki kadını “Benimle birlikte olmazsan müridimi sana vermem” diyerek istismar ettiğini görüyoruz. Başka örnekler de var. Ancak müritlerin ikna edilmesi sürecine baktığımızda Uğur Korunmaz’ın kapasitesini çok aşan bir sistem var. Kendisinin de badelendiğini ve şeyhliği devraldığını anlatıyor. Asırlardır devam eden bir silsileden bahsediyor. Müritlerin kişiliğinin yok edildiği süreci bir sapık şeyh ile açıklamak mümkün değil.

Bu nasıl bir süreç?

Kitapta bence en önemli kısım bu. Çünkü hem şeyh hem müritler bunu çok detaylı olarak ortaya koyuyor. Uğur Korunmaz, tarikattaki aşamaları tek tek anlatıyor. Çok sayıda kademe bulunuyor. Talebe, ‘tesbihat ve vird’ denilen sürekli tekrarlamaya dayalı bir ödevle eğitime başlıyor. Bu ödevler bazı dualar ve dini sözlerden oluşuyor. Şeyhin komut ve vaazlarıyla çekilen zikirler müritlerin aklından, sorgulama yetisinden kopmasında kilit rol oynuyor. ‘Ente mut’ denilen ‘ölmeden önce ölünüz’ anlamına gelen aşamalar müritlere anlatılıyor. Rabıta; Allah aşkıyla, şeyhe aşkın bütünleştiği yeni bir mertebe olarak sunuluyor. Dualar ederken şeyhin iki kaşının arası düşünülüyor. Ayrıca kelimelerin Arapça yazılışlarını, ayetleri pek çok dini kavramı kullanıyor. Tarikat mensuplarınca internete yüklenen zikir videolarında Türk bayrağı, Çanakkale Savaşı gibi milliyetçi duyguların da şeyh tarafından kullanıldığını görüyoruz. Sonuçta şeyhin her sözünün Allah’ın emri, kendisinin bir hiç olduğunu kabullenmiş insanlar topluluğu ortaya çıkıyor.

Elbette bütün tarikatlarda cinsel istismar olduğunu iddia etmiyorum. Ancak Türkiye’de kendi mantık süzgecini terk ederek şeyhe biat eden milyonlarca mürit var. Büyük çoğunluğu maddi ve manevi olarak suiistimal ediliyor. Kimi tarikatların yurtlarında çocukların tecavüze uğradığına defalarca tanık olduk. Dev holdinglere dönüşmüş, seçimlerde parti propagandası yapan çok sayıda tarikat var. Üstelik yakın tarihte Türkiye bunun çok acısını yaşadı. AKP eliyle devletin yargısı, polisi, pek çok kurumu bir tarikata teslim edildi. AKP ile Fetullahçı çete ortaklığında çok canlar yakıldı. 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı. Tüm bunlardan hiçbir ders çıkarılmadı ve tarikatlar AKP döneminde altın dönemini yaşamaya devam ediyor. Halen devletin herhangi bir kurumuna işiniz düştüğünde karşınızdakinin işine, kurumuna bağlı biri mi yoksa her şeyden önce şeyhine biat etmiş bir mürit mi bilemezsiniz.

Peki ne yapmalı?

Tek ilacımız laiklik. Dini korumak için de laiklik şart. Kendi düşüncelerinden vazgeçip aklını başkasına teslim etmiş bir insan kadar tehlikelisi yoktur. Çünkü o insana her şeyi yaptırabilirsiniz. Bu tarikatların istismarı kesinlikle deşifre edilmeli, toplum bilinçlendirilmeli. Bu kitaptaki örneğin bunun için önemli olduğunu düşünüyorum. İktidar şu an olduğu gibi tarikatlara göz yummaya, hatta desteklemeye devam ederse toplumda çürüme yayılacak. Atatürk’ün dediği gibi: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikatı medeniyedir.” Bunun gereklerini yerine getirmek şart.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1444316/_Badeci_Seyh_in_inanilmaz_oykusu.html
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DOĞU AKDENİZ – KIBRIS – DOĞALGAZ ARAMALARI * Öymen Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı: 

Yayınlanma tarihi: 17 Haziran 2019 Pazartesi, 07:48

Öymen Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı: 


– Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hakları ihlal ediliyor. Rum yönetimi ise Batılı bazı ülkelerin ve İsrail’in desteği ile tersini ileri sürüyor. Tam olarak mesele nedir? 

1960 antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Türk ve Rum toplumlarının egemen eşitliği esasına dayanıyordu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek başına egemenlik iddiasında bulunması ve son zamanlarda hukuka aykırı fiili durumlar yaratıp bölgedeki doğalgaz yataklarını araştırma ve işletme yoluna gitmesi ciddi bir kriz yaratmıştır. 

Amerikan ve Katar şirketlerinin başlattığı doğalgaz araştırmalarının sonucunda zengin doğalgaz yataklarının bulunması, İsrail’in ve Mısır’ın da münhasır ekonomik bölge alanlarında önemli doğalgaz yatakları keşfedilmesi Doğu Akdeniz’in stratejik önemini arttırmıştır. Bunun sonucunda İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında kapsamlı bir ekonomik, siyasi ve stratejik işbirliği başlatılmıştır. Son zamanlarda Amerika da bu işbirliğine açık destek vermeye başlamıştır. Bu arada Amerika’daki bazı strateji dergilerinde Türkiye’nin Kıbrıs’taki antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük sıfatının kaldırılması, Ada’da bir NATO operasyon gücünün kurulması yolunda yazılar çıkıyor. Kıbrıs Rumlarının son zamanlarda Baf’ta, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin iradesini yok sayarak Fransızlara bir üs verme kararı dikkat çekicidir. Bu arada Amerikan kongresinde de Güney Kıbrıs’a uygulanan askeri ambargonun kaldırılması yolunda bazı girişimler başlatılmıştır. 2019 yılının başlarında Kahire’de İsrail, Yunanistan, İtalya, Ürdün, Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Filistin’in katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu kurulmuştur. AB ve Dünya Bankası’nın himayesinde çalışacak bu foruma Türkiye, Lübnan, Libya, Tunus ve Malta davet edilmemiştir. Türkiye bütün bu gelişmeleri dikkatle değerlendirmelidir.

‘Çalışmalar sürmeli’

– GKRY Fatih sondaj gemisi çalışanları hakkında tutuklama kararı çıkardı. Gazetemiz bunu “Akdeniz’de tahrik” başlığı ile verdi. Nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Rumların attıkları diğer adımlar gibi bunun da uluslararası hukuka aykırı olduğu ve tahrik amacıyla yapıldığı açıktır. Türkiye’nin bu gibi engellemelerden etkilenmeyip çalışmalarını sürdürmesi ve sondaj çalışmalarımızın ve gemilerin mürettebatının haklarını ve güvenliğini sağlaması gereklidir. ‘S-400’ler anlatılamadı’

– Bölgeden çıkarılan gazın Avrupa’ya aktarılması projesi, Türkiye üzerinden geçen ve Avrupa’ya ulaşan Rus gazına da bir alternatif olacak. ABD ile Rusya arasında çeşitli başlıklarda süregelen krizin perde arkasında Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınma meselesi, Rus gazına alternatif üretilmesi olabilir mi? 

Başlangıçta bölgeden çıkarılacak doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya gönderileceği yolunda bazı haberler yayımlanmış olsa da son zamanlarda İsrail ve Güney Kıbrıs’tan yönetilecek doğalgazın Girit üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya ulaştırılması eğilimi güç kazanmıştır. İlgili ülkeler bu konuda kararın doğalgazı üretecek şirketler tarafından alınacağını söylemektedirler. Kaldı ki böyle hukuka aykırı bir girişim sonucunda üretilecek gazın Avrupa’ya taşınmasında Türkiye’nin aracılık yapması beklenemez.

– Türkiye Doğu Akdeniz’deki hak aramasında nerede hata yaptı? Neden yalnız kaldı? Bu süreç tersine çevrilebilir mi? 

Türkiye’nin son yıllarda bölgede izlediği politikaların bazı ülkeler üzerindeki etkisini azalttığı açıktır. Suriye ile ilişkilerimizin tamamen kesilmesi ve Suriye yönetiminin devrilmesi yolunda açık bir politika izlemesi, haklı nedenlere dayansa bile İsrail ile ilişkilerimizin en alt düzeye indirilmesi, Mısır’daki yönetim değişikliğinden sonra yeni yönetime karşı çok olumsuz ve suçlayıcı bir söylem benimsemesi Türkiye’nin manevra kabiliyetini azaltmıştır. Kıbrıs müzakerelerinde Rum kesiminin izlediği uzlaşmaz tutum nedeniyle bir çözüme ulaşılamayacağının dünyaya anlatılmasında yeterince başarılı olunamamıştır. İngiliz eski Dışişleri Bakanı Jack Straw bile artık Kıbrıs’taki müzakerelerin sürdürülmesinin anlamsız olduğunu ve Kuzey Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması gerektiği görüşünü açıkça savunurken Türkiye’nin KKTC’nin tanınması yolunda bir çaba içinde görünmemesi, kendine en yakın ülkeleri bile KKTC’nin tanınması için adım atmaya ikna edememesi en haklı olduğumuz davada bile etkili olamadığımızı göstermektedir. Aynı şekilde Ege’de Yunanistan’ın uzun yıllardan beri gündeme getirmediği karasularını 12 mile genişletmek niyetini şimdi dile getirmesi, hiçbir antlaşmayla kendisine verilmemiş olan Türkiye kıyılarına yakın bazı adaları fiili durum yaratarak işgal etmesinin engellenememesi Türkiye’nin ağırlığını yeterince hissettirememesinin de göstergesi olmuştur. 

Türkiye kendi ulusal füze savunma sistemini kurma çabalarında gecikmiş ve elindeki en makul seçenek olarak gördüğü S-400’lerin alınması kararının haklı gerekçelerini, öyle anlaşılıyor ki, ABD ve diğer NATO müttefiklerine yeterince anlatamamıştır. Türkiye, AB’ye üyelik sürecimizin bazı AB ülkelerinin katı ve engelleyici politikaları yüzünden fiilen engellenmesine mani olamamış, Rusya ve İran ile son zamanlardaki yakınlaşma görüntüsünün dışında dış politikada büyük ölçüde yalnızlığa itilmiştir. Kaldı ki bu iki ülkeyle bile terörle mücadele ve PYD gibi konularda tam bir mutabakat ve işbirliği içine girildiğini söylemek mümkün değildir.

BASKILARA DİRENİLMELİ

– Türkiye bir tercihe zorlanıyor. “Tarafını netleştir” deniliyor. ABD; Rusya’dan S-400 alımına karşı, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkarmak dahil yaptırımla tehdit ediyor. Hakikaten bir yol ayrımında mıyız? Türkiye bu cendereden ulusal çıkarlarını önceleyerek nasıl çıkabilir? 

Türk hükümetleri geçmişte bu gibi haksız baskılara ve ambargolara karşı direnerek sonuç almasını başarmışlardır. Şimdi de haklı olmayan gerekçelerle yapılan baskılara karşı iktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla birlik içinde karşı koymak başarılı sonuç almanın anahtarıdır. Ancak haklarımızı ve çıkarlarımızı korurken diplomasinin olanaklarından daha etkili biçimde yararlanmamız, yabancı ülkelerin parlamentolarını ve kamuoyunu etkileyici girişimlerde bulunmamız gerekmektedir. Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi bazı konulardaki haklı eleştirilere kulak vererek Türkiye’nin demokratik standartlarını yükseltmeye çalışmamız diğer konulardaki müzakere gücümüzü de artıracaktır. 

– Sıcak bir çatışma ihtimali nedir? Sizce bölgede uluslararası bir çatışmanın zemini oluştu mu? 

Ülkemize yönelik baskıların sıcak bir çatışmaya yol açması ihtimali bence kuvvetli değildir. Bu baskılar daha çok Türkiye’yi izlediği politikalardan caydırmak ve yabancı ülkelerin veya kuruluşların beklentileri doğrultusunda taviz vermeye zorlama amaçlı sayılabilir. Ölçümüz Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve özellikle güvenlik çıkarlarını en etkili biçimde korumak olmalıdır.

 

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DENİZ VE DENİZCİLİK, DIŞ POLİTİKA, Ekonomi, ENERJİ, KIBRIS | Leave a comment

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ! * AKP, kendi hırsızlarını korur mu? İktidarın 4 Bakanı ve veletleri suçüstü yakalandılar. İktidar, bunları yargıya teslim etmek yerine, seçim otobüsünün üzerine çıkartıp alkışlattı!

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ!

Rifat Serdaroglu / 18 Haziran 2019


AKP, Türk Milletinin kazıklanmasına parasının çalınmasına çanak tutar mı?
Köprüleri-otoyolları-geçitleri emsallerinin 10 katına yaptırır, yandaş müteahhitleri zengin ederken, halkı fakirleştirir. Bunu Türk Milletine düşman oldukları için mi yoksa rüşvet almak için mi yapar orasını henüz bilmiyoruz.

AKP, Türk Milletinin taşınmazlarını, başka bir devletin çalmasına göz yumar mı? Burnumuzun dibindeki adalar gitti, Sayın Ümit Yalım dünyayı ayağa kaldırdı, iktidardan tık yok!

AKP, kendi hırsızlarını korur mu?
İktidarın 4 Bakanı ve veletleri suçüstü yakalandılar. İktidar, bunları yargıya teslim etmek yerine, seçim otobüsünün üzerine çıkartıp alkışlattı!

AKP, silahlı terör örgütleriyle işbirliği yapar mı? Oslo’da PKK’nın Avrupa Baronlarıyla, Kandil’de PKK’nın elebaşlarıyla, Habur’da PKK’nın katilleriyle iş tutar ve Barzani’ye alkış tutar…

Şimdi size bir adet altın soru;
Tüm bu kötülükleri-hırsızlıkları-ihanetleri yapan AKP, seçimde halkın oylarını çalar mı? Sadece Oy mu çalar? İktidar, fırsatını bulsa Allah’ın yanından Peygamberi bile çalar…

Peki, iktidarın “Oy Çalma” niyetini nasıl anlıyoruz?

-Dıştan müdahale edilmeye en açık olan ve hür dünyanın çoktan terk ettiği Seçsis sistemini, ısrarla kullanmasından!

-Mükerrer oy kullanmayı önleyecek olan, parmakların çıkmaz boya ile boyanmasından vazgeçmesinden!

-Seçime doğrudan etki edebilecek olan İçişleri-Adalet-Ulaştırma Bakanlarının, seçim için yerlerini bağımsızlara bırakması uygulamasını kaldırmasından!

-Sandık sonuçlarını TV’lere anında bildirecek tüm haber ajanslarını kapattırması ve adına Anadolu Ajansı denen devlet kurumu eliyle istediği gibi yönetmesinden…

İktidar 23 Haziran’da nasıl oy çalar?
Oy kullanma ve sayım sırasında çalamaz. Çünkü sandık görevlileri ve İmamoğlu müşahitleri-gönüllüleri-avukatları buna izin vermeyecektir. Hırsızlık, oy kullanmadan önce yapılabilir!

31 Mart’ta oy kullanmayan 1 Milyon 700 Bin kişi var. İktidar, bu kişilerin bulundukları yeri, parti teşkilatları-muhtarlar-telefon operatörleri sayesinde belirleyebilir. İçişleri Bakanlığına bağlı Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü tarafından, oy kullanmaya gelemeyecek veya il dışında olanlar için birer gerçek görünümlü “SAHTE KİMLİK” çıkarır.

İktidar militanları-25 belediye çalışanları, ellerinde yeni kimlik ile sandığa gider ve o kişi imiş gibi oyunu kullanır! 200 Bin kişi yerine oy kullanacak 50 bin kişilik sahtekârlar ordusu zaten hazırdır…

Hırsızlığı önlemek için ne yapabiliriz?

-İmamoğlu’nu destekleyenler olarak, çevremizdeki 23 Haziran’da
“OY KULLANMAYACAK” veya İstanbul dışında olacak kişileri şimdiden, sandık kurulu listelerindeki yerleri dahil olmak üzere belirlemeliyiz. Bu bilgileri sandıktaki müşahitlerimizle paylaşmalıyız. Sahte kimlikli kişi oy kullanmaya geldiğinde, müşahit tarafından oy kullanırken resmi çekilmelidir. Görevli Avukatlar ise, yerine oy kullanılan gerçek kişiyi bulup, oy kullanmadığı yönündeki beyanını noter huzurunda almalıdır. Bu kişiler hakkında derhal suç duyurusunda bulunulmalı ve takibi yapılmalıdır.

-Sahte kimliklerin veriliş tarihlerine çok dikkat edilmelidir. Bu sahte kimlikler mümkün olduğu kadar yeni tarihli olacak ve kimlik kaybedildiği için yenilendiği ibaresi olacaktır. Bu kişiler sandık görevlileri tarafından “Biz bu kişiyi tanıyoruz, sen başka birisin” diye sıkıştırıldıkları anda kaçacaklardır.

-Sandık güvenliğini sağlayacak olan Polis-Jandarma güçlerini şimdiden uyarıyorum. AKP, seçimi kaybedeceğini anladığı anda özellikle Suriyeliler başta olmak üzere, Sadat-Sedat militanları ile kavga çıkarıp, ölümlü olaylara sebebiyet verebilirler. Bunu seçimi iptal gerekçesi olarak gösterebilirler. Bu yüzden sandık başlarında aşırı yığılmalara izin verilmemelidir.

Değerli Okurlar;
Özellikle gençler, “Ne o Serdaroğlu, seçime mi savaşa mı gidiyoruz” diyeceklerdir! Ülke yönetimi, dikta heveslilerinin eline geçmişse, demokratik mücadele yoluyla savaşmadan bizlere zafer yoktur. Bu da böyle biline…

Sağlık ve başarı dileklerimle
Rifat Serdaroğlu

https://wp.me/p3DAx3-wE

Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları, SEÇİM - SEÇSİS, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

PORTAKAL’IN PARTİ DEVLETİ * Bir milletin siyasi ve hukuki örgütlenmesine devlet denir. Devlet, halk iradesinin, yönetime yansımasıdır. Çünkü devlet iradesinin kaynağı MİLLET’tir. Bu kaynak, milletin madde ve ruh değerlerinden ilham alan, milli tarih ve geleneklerini kuşatan varlığın adıdır.

Rıfat Serdaroğlu / 16-17 Haziran 2019

PORTAKAL’IN PARTİ DEVLETİ


Bu yazıyı İmamoğlu-Yıldırım tartışması programından saatler önce yazıyorum.
O programda ilginç bir şey görürsek, onu da bonus olarak yazarız!

AKP’ye o kadar kızıyorum ki, tarifi mümkün değil!
Bademleri her gün yargılatsam, dönüp bir daha yargılatsam kızgınlığım geçmez.

Türk Milletinin manevi değerleriyle, ahlak ve namus anlayışıyla oynadılar! Toplumun bir kısmını o kadar yozlaştırdılar ki, “Çalıyor ama çalışıyor”, “Çalıyor ama din için çalıyor”, “Çalıyor ama besmele ile çalıyor” dedirtecek kadar insanları ahlaktan uzaklaştırdılar!

Hiçbir demokratik toplumda kabul edilmeyecek ahlaksızlıklar, bizde normal karşılanmaya başladı. Örneğin; Yolsuzluğu sabit olan ve atılan biri, o yere Başkan olmak için aday olabildi! Efendi, hangi yüzle aday olabiliyorsun? Sen de hiç utanma yok mu?

CB’nın oğlunun vakfına, belediyeden 16,5 milyon lira aktarıldı! Adama sormazlar mı? Çocuk, sen belediyeye güvenerek mi vakıf kurdun? Madem kendi paranı-malını vakfetmiyorsun, bu nasıl vakıf kurmak? Para belediyenin, İstanbullunun, nam Bilal Oğlanın!

Avrupa basını defalarca yazdı; Bu adamın-oğlunun-yardımcısının Hollanda’da 140 milyon avro mal varlığı, 7 adet mülkü var, diye! Duvardan ses geldi, adam tınmadı bile! Surat, surat değil kösele sanki…

Tüm bunlar, neden oluyor biliyor musunuz?
Ülkeyi yönetecek kişiyi seçerken, kullandığımız ölçütler yanlış da ondan! Bizler, Çoban Ateşi Hareketi gönüllüleri olarak, ülkenin yuvasından bilerek çıkarılmış çivisini yerine oturtmak, yeniden cumhuriyet değerlerine dönmek için, tamamen kendi olanaklarımızla gece-gündüz çaba harcıyoruz ya, özellikle bana en çok sorulan soru şu;

-Lideriniz kim? Aman bu çok önemli, genç olsun, yakışıklı olsun, tamam mı?

Benden yanıt; Hay hay, nasıl olsun? Örneğin Cem Yılmaz gibi sizi güldürecek birini ister misiniz? Ya da, Kıvanç Tatlıtuğ, Burak Özçivit veya Çukur dizisinin Sena Koçovalı’sı Dilan Çiçek Deniz olabilir mi?

Eyy Necip ve Asil Türk Milleti;
Devleti yönetecek kişilerde dürüstlük, namus, ahlak, insana saygı, demokrasiyi hazmetmesi, cumhuriyetin değerlerine bağlılık, kadın-erkek eşitliğine inanmak, hukuka-adalete bağlılık, deneyim, devlet tecrübesi, Türk Milletine sonsuz saygı duymak gibi hasletleri arasaydık, bugün başımıza bunlar gelmeyecekti!

Bu özelliklere sahip biri, başarısız mı oldu? En azından Türk Milletinden özür dileyip, istifa etmesini bilirdi. Yerinden kalkmamak için, demokrasi dışı yollara sapan, seçimlere hile karıştıran, hırsızlığı tüm dünyaca bilinen biri olmazdı…

Olgunlaşmamış, ham birini herhangi bir makama getirirseniz, en kısa zamanda hem kendisini hem de ona güvenenleri sıkıntıya sokar. Örnek verelim mi?

Fatih Portakal, FOX TV’nin sevilen, izlenen bir haber sunucusudur.
Geçen hafta, “Parti Devleti de olsa bu devlet benim devletimdir” dedi?

Fatih Bey, dünyadaki tüm diktatörlerin “Parti Devletini” savunduklarını, tüm insanlık suçlarının ve katliamların “Parti Devletleri” dönemlerinde işlendiklerini, özgürlüklerin bu zamanda yok edildiğini, demokratik rejimlerde “Parti Devleti” olamayacağını bilse, yine böyle konuşur muydu? Elbette konuşmazdı. İnanıyorum ki bir daha asla bu cümleyi kurmaz.

Bu acemiliği, devlet yönetimine aktarırsak, 17 yılda şu anki noktaya gelmiş oluruz. Zaten, geldik de daha ileri geçiyoruz. Bir adım sonrası kaos ve çatışmadır…

Önce hepimiz şunu bilmeli ve iman etmeliyiz;
Bir milletin siyasi ve hukuki örgütlenmesine devlet denir. Devlet, halk iradesinin, yönetime yansımasıdır. Çünkü devlet iradesinin kaynağı MİLLET’tir. Bu kaynak, milletin madde ve ruh değerlerinden ilham alan, milli tarih ve geleneklerini kuşatan varlığın adıdır. Millet, ne sadece coğrafya ne ırk ne dil ne din birliğidir. O günümüzün, geçmişteki köklerini ve geleceğe ait bir iradenin başlangıcını oluşturur. Devlet fikri, sorumlulukla eşdeğerdir. Devlette sorumluluk, yönetenin yönetilene söz vermesidir. Bu söz mutlaka tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, Türklerde devlet töresine uymayan kişi törensiz gömülür…

Sağlık ve başarı dileklerimle

Rifat Serdaroğlu

https://rifatserdaroglu.net/2019/06/16/portakalin-parti-devleti/
Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

KÜLTÜR DENİZCİLİK * Fenikeliler / Alfabenin, ticaretin ve denizciliğin yıldızları

Fenikeliler / Alfabenin, ticaretin ve denizciliğin yıldızları


Kimi tarihçilere göre, Fenikeli denizciler inanılmaz biçimde İngiltere limanlarına kadar ulaşan uzun seyahatlere çıkıyorlardı. Taşınan mallar arasında bakır ve kalay külçelerin yanı sıra, şarap ve yağ, cam, altın ve gümüş takılar, değerli fayans ürünleri, boyalı seramik kaplar ve hatta hurda metal bile vardı. Malları çok fazla rağbet gördüğü için, Fenike, Yakın Doğu’nun diğer bölgelerinin sıkça uğradığı askeri saldırılardan kurtuluyordu. Büyük askeri güçler genellikle Fenikelileri ticaretle uğraşmaları için rahat bırakmayı tercih ettiler.

Bir Fenike gemisi örnek alınarak yeniden yapılan gemi.

Tarkan Tufan  ttufan@gazeteduvar.com.tr  02 Haz 2019 


DUVAR – Tarihte Fenikeliler adıyla bilinen halk, günümüzün Suriye, Lübnan ve kuzey İsrail kıyıları boyunca dar bir şeritte yaşayan gezgin ve tüccar bir toplumdu. Ticaret ve denizcilik konusundaki yetenekleriyle ünlüydüler ve Akdeniz havzasında kurdukları limanlar, ticaret merkezleri ve yerleşim yerleriyle tanındılar. Bununla birlikte, Fenikelilerin ayırt edici bir bölge, tek tip bir dil veya ortak bir kültürel miras bırakmamış olmaları, M.Ö. binli yıllara gelindiğinde Akdeniz’in en etkin halklarından biri olmasına rağmen, kimliklerini bir sis perdesinin ardında bıraktı.

Yapılan kimi araştırmalar, Fenikelilerin hiçbir zaman tek bir etnik grup olarak tanımlanmadığı ya da istikrarlı bir topluluk olarak hareket etmediği fikrini destekler gibi görünüyor. Ne var ki, bu durum Fenikelilere tarihsel bir serap niteliği kazandırmıyor. Eldeki bilgilerinden, Fenikelilerin aslen eski Yunan etnografik geleneklerini sürdürdüğü anlaşılıyor. Yaklaşık M.Ö. 3000’lerde, doğu ve batılı halkların kaynaşmalarının ardından, bazı şehirlerin kendilerini “Fenike” olarak tanımladığı biliniyor. Tarihsel bulgular, varsayımsal bir Fenike mirasını destekleyen şehirlerin, ‘Fenike’ denilen etnik bir kökeni onaylamaktan ziyade, politik ya da kültürel bir mesaj iletmek istediklerinden dolayı bunu yaptığını gösteriyor. Mesela Kartaca şehri, “Fenike” mirasını, kendi prestijini ve otoritesini arttırma, Kuzey Afrika’daki gücünü pekiştirme ve diğer “Fenike” şehirlerini Roma emperyalizmine karşı direnişe katılmaya teşvik etmek amacıyla benimsemişti.

‘MOR İNSANLARIN’ KADİM TARİHİ

Fenikeliler, yaklaşık M.Ö. 3000 yıllarında Lübnan ve Suriye bölgesinde yerleşik durumdaydı. Klasik Çağ öncesi dünyanın en gezgin tüccarlarıydılar. Denizciliği temel alan geniş bir koloni ağı kuran ilk toplum oldular. Anlaşıldığı kadarıyla, bu becerileri kazanırken kendilerine Girit’teki Minos uygarlığını örnek almışlardı. Mısır’da, M.Ö. 1080 yıllarında geçen ‘Wen-Amen’in Öyküsü’ adlı bir söylence, Fenikelilerin faaliyetlerinin ölçeği hakkında değerli fikirler taşır. Öyküdeki karakterlerden biri, Nil deltasında bulunan Tanis kentinde yaşayan bir Fenike tüccarı olan Wereket-El’di ve Sidon limanı ve Nil limanı arasında gidip gelen 50 kadar gemiyi yönetiyordu.

Fenike’nin en zengin dönemi, çevresindeki bölgenin istikrarlı olduğu M.Ö. 1000 yılı civarıydı. Fenike’nin Tire kentinin Kralı olan Hiram, İsrail Kralı Süleyman’ın bir müttefiki ve iş ortağıydı.

Süleyman, Kudüs’teki Büyük Tapınağı yaptırırken, Hiram ona yetenekli zanaatkârlar ve malzemeler sağlamaktaydı. Ardından, iki kral ortaklaşa ticarete girdiler. Muhtemelen Afrika’nın doğu kıyılarında ya da Hindistan’ın batı kıyılarında bulunan ve tam yeri bilinmeyen Ofir’den altın, sandal ağacı, fildişi, maymunlar ve tavus kuşları getirmek için, bu uzun yolculuklarda Fenike gemilerini kullandılar.

Fenike, lüks mallarıyla ünlüydü. Yalnızca mimari ve gemi yapımı için kullanılan ve en üst kaliteye sahip kereste olan sedir ağacı ihraç edilmezdi. Az bulunan ve pahalı bir boya olan Tire moru, bölgenin bir başka ünlü ürünüydü. Bölgenin maden zanaatkârları, özellikle altın işçiliğiyle tanınırdı. Ayrıca Tire ve Sidon, kaliteli cam imalâtıyla da nam salmıştı.

Bir Fenike heykeli, Beyrut Ulusal Müzesi’nde sergileniyor.

Tire’de üretilerek Mezopotamya’da satılan mor boya, Fenikelilere ‘Mor İnsanlar’ isminin verilmesine neden oldu. Yunanlı tarihçi Herodot’un kayıtlarında da ayrıntılı biçimde anlatıldığı kadarıyla, üretim sırasında işçilerin tenine nüfuz etmesi nedeniyle, boya imalâtı yapan insanlar mor bir renge sahipti.

Herodot, alfabenin Fenikeli Kadmus tarafından M.Ö 9. yüzyıl civarında Yunanistan’a getirildiğini ve bundan önce Yunanlıların bir alfabesinin bulunmadığını belirterek, Fenike’yi alfabenin doğum yeri olarak belirtir. Fenike alfabesi, bugün yazılan çoğu batı dilinin temelini oluşturan alfabedir.

Ayrıca, Eski Yunan tanrılarının birçoğunun Fenike tanrılarından kopyalandığı ve Fenike tanrıları olan Baal ve Yamm ile Yunan tanrıları Zeus ve Poseidon’un bazı hikâyelerde tartışılmaz benzerlikler taşıdığı düşünülüyor. İncil’de anlatılan Hıristiyan tanrı ve şeytan arasındaki savaşa dair ayrıntıların, Fenike’nin Baal ve Yamm efsanesinde bulunanların birçoğuyla benzeştiği ve İncil’de anlatılan hikâyenin, bu çatışmanın çok daha sonra yazılan bir versiyonu olduğunu düşünen birçok tarihçi mevcuttur.

TİCARETİN YILDIZLARI

Fenikeliler, öncelikle gemi yapımında yüksek düzeyde beceri geliştirmiş ve Akdeniz’in çalkantılı sularında gezinmeyi başaran denizciler olarak tanınıyordu. Eğri gövdeli gemi tasarımının ilk kez uygulandığı Biblos’ta gemi yapımı kusursuz bir aşamaya erişmişti. Fenikeliler, Biblos ve Sidon, Tire, Arvad ve Beyrut gibi diğer Fenike kentlerinde toplanan lüks malları ve hammaddeleri, Yakın Doğu’ya taşıyarak, kendileri açısından önemli bir değer yarattılar. Bu yeni ticaret yolları, Kıbrıs, Rodos, Yunanistan anakarası, Girit, Libya sahili ve Mısır da dahil olmak üzere doğu Akdeniz’in çoğunda faal durumdaydı.

Kimi tarihçilere göre, Fenikeli denizciler inanılmaz biçimde İngiltere limanlarına kadar ulaşan uzun seyahatlere de çıkıyorlardı. Taşınan mallar arasında bakır ve kalay külçelerin yanı sıra, şarap ve yağ, cam, altın ve gümüş takılar, değerli fayans ürünleri, boyalı seramik kaplar ve hatta hurda metal bile vardı. Malları çok fazla rağbet gördüğü için, Fenike, Yakın Doğu’nun diğer bölgelerinin sıkça uğradığı askeri saldırılardan kurtuluyordu. Büyük askeri güçler genellikle Fenikelileri ticaretle uğraşmaları için rahat bırakmayı tercih ettiler.

Fenike’nin mor boyası, zamanla Mezopotamya’dan Mısır ve Roma İmparatorluğu genelinde standart bir ürün haline geldi. Bu başarı, bölgedeki şehir devletleri arasındaki rekabet, malları taşıyan denizcilerin becerileri ve esnafın imalât alanında elde ettiği yüksek sanatsal beceri sonucunda sağlanmıştı. Özellikle de Biblos tüccarlarıyla birlikte, ticaret yaptıkları ulusların kültürel inançlarını ve toplumsal normlarını taşıyan ve aktaran Finike kent devletlerinin en ünlüsü olan Sidon ve Tire kentleri arasındaki rekabet gayet keskindi.

İşçiler ve arkeologlar, savaş molozunun altında kalan ve 1995 yılında keşfedilen bir Fenike kentinin kalıntıları arasında çalışıyor, Beyrut, Lübnan.

İSKENDER’İN FETHİ VE YOK OLUŞ DÖNEMİ

M.Ö. 334 yılında Büyük İskender, Baalbek şehrini fethetti ve yeniden Heliopolis diye adlandırdı. Ardından, M.Ö. 332 yılında Biblos ve Sidon kentlerini fethetmek için harekete geçti. Tire’ye ulaşmasından sonra, vatandaşlar Sidon tarafından belirlenen stratejiyi izledi ve İskender’in teslim olmaları yönündeki talebine barışçıl bir şekilde karşılık verdiler. İskender daha sonra Tire’deki kutsal Melkart tapınağına bir kurban sunmak istese de Tireliler buna izin veremeyeceklerini söylediler. Tirelilerin dini inancı, yabancılara tapınakta adak sunmayı ve hatta ayinlere katılmayı yasaklıyordu. Ne var ki, İskender’in ısrarıyla ikinci bir uzlaşma görüşmesi için gönderilen elçiler, teslim olmayı kabul eden Tireliler tarafından öldürülerek cesetleri kentin duvarlarına asıldı.

Bu noktadan sonra İskender, Tire’nin kuşatılmasını emretti. Kente ulaşmak için verilen yedi aylık uğraşın ardından duvarları yıktılar ve halkın çoğunu katlettiler. Bu savaşta, 30 binden fazla Tirelinin katledildiği ya da köle olarak satıldığı ve yalnızca İskender’in fidye karşılığında kaçmalarına izin verdiği bir avuç zengin Tirelinin hayatta kaldığı biliniyor. Tire’nin yaşadığı korkunç yıkımın ardından, diğer şehir-devletler İskender’e teslim oldu ve Fenike uygarlığı tarihteki yerini Helenistik uygarlığa bırakarak yok oldu.

KÜLTÜREL MİRASI

Fenike sanatında, onu çağdaşlarından ayırabilecek benzersiz özellikler yoktu. Bu durum, yabancı kültürlerden fazlaca etkilenmiş olmalarından kaynaklanıyordu. Özellikle Mısır, Yunan ve Asur uygarlıklarının sanatsal karakterlerini almışlardı. Nil ve Fırat kıyılarında dolaşan Fenikeliler, zaman içinde geniş bir sanatsal deneyim kazandılar ve nihayetinde yabancı anlayışların ve bakış açılarının bir karışımı olan kendi sanatlarını yaratmaya başladılar.

Fenike alfabesi, katı ve tutarlı bir forma sahip ilk alfabelerden biriydi. Harflerin, güney Levant’ta (günümüzde Suriye, Lübnan ve İsrail’in bulunduğu bölge) birkaç yüzyıl önce geliştirilen, henüz dikkat çekmemiş erken bir resimli Semitik alfabeden alındığı ve basitleştirilmiş doğrusal karakterleri benimsediği varsayılır. Fenike alfabesinin öncüsü olan güney Levant alfabesi, Orta Mısır’da bulunan erken döneme ait alfabetik bir yazı sistemine benziyordu.

Fenikeliler, çoğu kelimenin sadece az sayıdaki basit seslerden oluştuğunu fark etmişlerdi. Bu seslerin yalnızca 22 sembolde ve çeşitli kombinasyonlarla gösterilebileceğini anladılar. Yeni oluşturulan alfabelerinde, konuşma dilleri ünlü sesler içermesine rağmen, sadece ünsüzler için semboller veya harfler kullandılar. Fenike dili tarafından doğrudan etkilenen modern İbranice ve Arapça alfabeler de, günümüzde hâlâ ünlü harfler için semboller içermez.

Fenike alfabesi

Fenike alfabesinin bilinen en eski örneği, en geç M.Ö. 11. yüzyıla tarihlenen Biblos Kralının lahitlerinde yazılıdır. Fenike yazıtları, Lübnan, Suriye, İsrail, Kıbrıs ve diğer yerlerde, Hıristiyanlık Dönemi’nin ilk yüzyıllarına ait dönemlerde kullanıldı.

Fenikeliler, alfabelerini Akdeniz dünyasına yayarken kültürel bir egemenlik de kurdular. Fenike tüccarları bu yazı sistemini Ege ticaret yolları boyunca Girit ve Yunanistan’a yaydılar. Yunanlılar bu harflerin çoğunu olduğu gibi kullandılar ancak bazılarını ilk gerçek alfabeyi oluşturan ve kendi dillerinde kullanışlı olan ünlü harflerle değiştirdiler. Daha sonra, Romalılar da aynı alfabenin bir versiyonunu, günümüzde Latin Alfabesi kullanılan bölgelerde kullanılanla neredeyse aynı biçimde kullandılar.

Bu gelişim, yalnızca günümüzde eğitim için kullanılan kitapların içerdiği tarihsel bilgilerin kayıt altına alınmasını sağlamakla kalmadı, aynı zamanda dünya toplumlarının katkıda bulunduğu bilim, sanat, felsefe, edebiyat ve diğer bilgilerin kaydedilmesine de izin verdi. Fenike alfabesine dayanan diğer alfabeler arasında Roma, Fars, İbrani, Arap, Brahimi (Hint ve Güneydoğu Asya) ve Kiril (Rusça) alfabelerini saymak mümkündür. Fenike alfabesinin bu müthiş katkısı olmasa, dünya tarihi yine de yaşanırdı. Bununla birlikte, tarih oldukça farklı gelişir ve bu bilgilerin çok daha azı bugün elimize ulaşabilirdi.


Kaynaklar:
https://www.ancient.eu/phoenicia/
https://www.timemaps.com/civilizations/phoenicians/
https://www.ancient-origins.net/history/phoenicians-creating-what-now-known-alphabet-006807
http://www.phoenician.org/origin_of_phoenicians.htm
https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2019/06/02/dunya-forum-fenikeliler-alfabenin-ticaretin-ve-denizciligin-yildizlari/
Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK, GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM, KÜLTÜR - EĞİTİM - ÇAĞDAŞLIK | Leave a comment

AKIL FİKİR YAZILARI * Caniler ve şeytanın aldattığı toplumlar

Caniler ve şeytanın aldattığı toplumlar

Doğan Kuban / 


Zorbalık, tehditle başlayan ve toplu cinayete kadar uzayan kadim bir toplum hastalığıdır. Biz çocuk, kadın, yaşlı demeden, insan avcıları yetiştiren toplumların üyesiyiz. Afrika’da birbirlerini öldüren kabilelerinin iç savaşlarında gördük. Dükkanlarında makineli tabanca satan uygar (?) ülkelerde genç öğrenciler okullarına gelip arkadaşlarını öldürdüler. Avrupa’nın en sağlıklı ve uygar ülkelerinde kendi yaşındaki gençleri biçen, kahvelerde oturanları ateşe tutan sapıklar çıktı.
***

Müslümanlar daha etkili bir yöntem geliştirdiler. Vücutlarına bomba sarıp öldürdükleri ile birlikte ölen din fedaileri yetiştirdiler. Lisede tarih öğretmenimiz Enver Behnan Şapolyo, Hasan Sabbah’ın Haşşaşiyun fedailerinin cinayete gitmeden önce geçirdiği cennet gecelerini anlatırdı. Ama Gaziantep fedaisi böyle bir gece geçirecek yaşta belki de değildi. Amerikan gazetelerine göre bunları zihni gerilik gösterenlerden seçiyorlarmış.

Anlı şanlı katliamcılar

Tarihte toplu öldürmeler savaşlarda olurdu. Destansı kahramanlar arasında çok kan dökücü olanlar vardır. Büyük (!) İskender ele geçirdiği kentlerin halkını toptan öldüren ünlülerin başında gelir. Fethettiği kentlerin halkının tümünü yok ederek ünlenen büyük (!) Cengiz Han saymakla bitmeyen hükümdar canilerin en ünlülerindendir.

Gerçi büyüklükleri sadece çok kan döktükleri için değildir. Fakat toplu cinayetin şan ve şöhret getirdiğini insanlara öğretmişlerdir.

Bugün olay karakter değiştirdi. Öldürenin adını bile bilmiyoruz. Dünyanın her tarafında isimsiz cani yetiştiriyoruz. Kendilerine verilen görevleri yerine getiriyorlar.

İnsafsızca insan öldürenlere neden kahraman gözüyle bakılmış? Bizim şairimiz ‘İnsafsız avcıya hizmet eden köpektir,’ demiştir.

İnsan vahşi hayvandan daha tehlikeli bir canavar olma niteliğine sahip. Öldürmeyi doğal bulanlar ilkel içgüdülerini bastıramamış insanlardır. Uygar olamamış, diye bakabiliriz. Fakat silahları giderek daha öldürücü yapanlara ne diyeceğiz? Bunlar neden uygar?

İnsandaki psikolojik yarılma 

Sevgili okurlar,

İnsanın psikolojik yapısında ikilemler olduğunu bilim kanıtlıyor. Bunu en fazla insanı acımadan öldürenle musiki besteleyen arasında görüyorum. Yaptıkları işin insanlar üzerindeki etkisinin niteliğini düşündüğüm zaman, insanın doğasında ikisinin birlikte nasıl bulunduğunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Mozart ‘Eine Kleine Nachtmusik’ besteliyor. Bir başka insan başı gövdeden ayırıyor. Burada bir uygarlık farkı söz konusu değil. İnsanların davranış ve duyguları arasındaki uçurumdan söz ediyoruz. İnsanoğlu bu iki davranışı da gerçekleştiren bir yaratık! Bunun din, evrim kuramı ya da çağdaş psikoloji bağlamında anlamak benim için olanaksız.

Bu karakter deformasyonunu dünya tarihinin maddi gelişmesinin dengesizliği ile açıklamak bana daha kolay geliyor.

Karşısında gülen, şarkı söyleyen, oyun oynayan çocukları kendisiyle birlikte yok etmek isteyen gencin hislerini ve düşüncesini anlamama olanak yok. Onu cinayet aleti olarak göndereni de anlamam olanaksız.

Temel suç insan öldürmektir 

Bugünün dünyasında anlayabildiğim, daha doğrusu herkesin bildiği bir olgu var. Silah üretip satanlar zengin Batılı devletler, Ruslar, Japonlar ve Çinliler. Fakat silah üretip satanlara terörist denmiyor. Onlar sütten çıkan ak kaşıklar. Üreteni koruyan ve kullananı suçlayan bu anlayışı kim geliştirdi? Silah satan uygar (!) Batı toplumları.

Gerçi, tıpkı savaş gibi, terör de, tek nedene indirgenemeyecek ve sürekli ve yaygın bir boyuta ulaştığı zaman, organize bir suç olan bir sosyal deformasyondur. Temel suç her zaman, insan öldürmektir. Bu ölüm cephelerde değil, silahsız insanların yaşadığı köylerde ve kentlerde oluyor. O yerleşimlerde silahsız ve suçsuz insanların öldürülmesi oranı yüksek oluyor.

Kuşkusuz büyük savaşlar toplumlara çok daha büyük zarar verir. Hiçbir haydut çetesi bir ordunun yapacağı zarar boyutunda topluma zarar veremez. Fakat bilim ve teknoloji gelişmeden önce bir insan ancak bir insanı öldürebilirdi. Köroğlu’nun dediği gibi, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!” Sonunda mert sözcüğünün anlamı kalmadı. Pilotsuz drone’lardan (insansız hava aracı) mertlik hikayeleri dinleyemezsiniz. Teröristlere silah satmakla onları drone’larla bombalamak arasında soyut mantık açısından bir fark yoktur.

Kapitalizmin iğrenç tortusu: Terörizm 

Çağdaş dünya bu çelişkilere 20. yüzyılda fazlasıyla bulaştı. Bir yüzyıl süren ve sonunda kazanılan kapitalizm kavgasının arkasında bıraktığı iğrenç tortu terörizmdir. Bir uçak pilotunun on bin metre yüksekten attığı bir atom bombasının 100 000 kişi öldürmesi ve bunu, Gaziantep’teki çocuk gibi, bilinçsiz, masumca, görev olarak yaptığı için, ulusal kahraman olması, insanlığın, öldürme bağlamında, bütün uygarlık ölçütlerini devirdiğini gösteriyordu.

İnancınızın verdiği nefretle, düşman bellediğinizi korkutmak, sindirmek, vazgeçirmek için, suçsuz insanlara karşı şiddet kullanmak, hangi ölçekte ve hangi yöntemle olursa olsun, uygar ölçütlerle suçtur. Bu Güney Afrika’da Boer savaşları sırasında zencilere, Hitler döneminde, total yok etme amacıyla Yahudilere, Amerika tarihinde Kızılderililere, Vietnam savaşında korkunç bombalama yöntemiyle Vietnamlılara, İkinci Dünya Savaşı’nda Londra, Dresden, Berlin bombardımanlarıyla İngiliz ve Almanlara uygulanmıştı. Rusların Kathyn ormanlarında öldürüp gömdükleri 25.000 Polonyalı subay ve asker de anılardan silinmedi.

Nefret insanı canavar yapıyor

IŞİD’in ya da Taliban’ın ya da herhangi bir terör örgütünün yaptığı, niteliksel olarak, boşandığı karısının boğazını kesenin yaptığından farklı değildir. Birisi tek, diğeri örgütlü, sürekli ve yoğundur. Hepsinin mantığı aynıdır. Hepsi insanlığın korkutucu davranışlarının teknolojinin gelişmesine paralel bir canavarlaşma olduğuna işaret ediyor.

Nedeni insanın doğası mıdır? Kapitalizm’in baştan yanlış saptanmış amacı mıdır? Daha kompleks, sofistike, çok parametreli tanımlar da yapabiliriz. Özellikle politikacıların hık deyicisi akademisyenler çok etkili bilimsel açıklamalar da yapabilirler. İnsan insanın kurdu olduğu sürece, bunlar ne ölenlerin sayısını, ne de çocukları ölenlerin acısını azaltır.

Bu din açısından da düşündürücüdür. ‘La ikrahe fi-d din!’ (Din’de nefret yoktur!) bir İslami deyimdir. İslam uygarlığında kulak arkasına atılmış en önemli ahlak ilkesidir. Neden? Çünkü Allah’ın yarattığı insandan nefret edilemez. Allah gerektiği zaman affeder. Rahmet onun karakteridir.

İkisi de Tanrıya inanan Müslüman ve Hristiyan birbirlerini neden öldürüyorlar? Berlin’in başına gelenler neden Afganistan, Irak, Suriye, Filistin’de yineleniyor?

Tanrı caniler mi yarattı? 

Terörü ürkütücü yapan öldürücü silahlardır. Peki, en büyük silah üreticileri kimler? Iraklı ya da Afganlı mı? IŞİD mi? Silahtan zengin olan sanayi ülkeleri ABD, Almanya, Rusya, Avrupa’nın en uygar geçinen ülkeleri, Japonya ve doğal olarak Çin. Kapitalist dünyanın en çok para getiren üretimi de silah. Müslümanların modelleri de, kaynakları da bu ülkeler.

İyi niyetli bir teolojik yorum Tanrının cani yarattığını kabul edemez. Yarattığı dünya doğrular dünyasıdır.

Silahı insanın eline şeytan veriyor olmalı!

Bu şeytan hizmetlileri kimler? Ötesini de siz düşünün.

https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/caniler-ve-seytanin-aldattigi-toplumlar

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, TERÖR | Leave a comment

BİLİM BİLİŞİM İNTERNET * İnternet beynimizi nasıl değiştiriyor?

İnternet beynimizi nasıl değiştiriyor?

herkesebilimteknoloji / 25 Nisan 2019


Stanley Kubrick’in başyapıtlarından ‘2001 Uzay Yolu Macerası’ (2001 A Space Odyssey) filminin en etkileyici sahnesinde, astronot Dave Bowman, HAL süper bilgisayarını devre dışı bırakmak için hafıza kartlarını bir bir çıkartırken, HAL, ‘Yapma Dave, zihnim yok oluyor, hissediyorum, hissediyorum bunu!’ der. Internet ve özellikle Google’a bağımlılığımız üstel olarak arttıkça, bizler de artan biçimde hissetmiyor muyuz beynimizde bir şeylerin değiştiğini?

Beynimizin çalışmasındaki değişikler, en başta, her türlü bilgiye çok daha kolay ve hızlı ulaşabilmemizden kaynaklanıyor. Aklımız, artık, daldan dala atlamaya, bir konuyu çabucak gözden geçirip bir diğerine geçmeye alışıyor. Bunun da en olumsuz etkilerinden biri, kitap okuma, daha doğrusu okuyamama (!) üzerine oluyor. Eskiden bir kitabı saatlerce keyifle okurken, artık birkaç sayfa okuduktan sonra dikkatimiz dağılıyor, başka bir şeye geçme ihtiyacı duyuyoruz. Bu, benim de, kendimde ve çevremde gözlemlediğim gerçekten endişe verici bir değişim.

Bilgi denizinde sörf yapmak

Günümüzde, birçoğumuzun, gözleri ve kulakları aracılığı ile algıladıklarının artan bir bölümü gerçek dünya yerine internet üzerinden geliyor. Haber, mektup, gazete, dergi, kitap, ansiklopedi, müzik, resim, film, oyun… hepsi orada. Üstelik de pek çoğu, her yerden, ücretsiz ve anında ulaşılır durumdalar! Basılı kitapların dipnotlarından çok farklı olarak, internetteki bağlantılar (link’ler) bizi, bir tıkta, yeni kaynaklara, bilgilere uçuruyorlar. Başlıyoruz ‘sörf’ yapmaya.

Bütün bunlar, bir yandan duygu ve düşüncelerimiz için malzeme hatta birer nimet oluyorlar, öte yandan da, düşünüş biçimimizi, düşünce süreçlerimizi ve, sonucunda, davranışlarımızı değiştiriyorlar. Bir benzetme yapmak gerekirse, eskiden bilgi denizinde yavaş yavaş yüzen bir dalgıç iken, şimdi dalgaların üzerine zıplayan bir jet ski sürücüsüne döndük!

Yapılan araştırmalar, her meslekten insanın, örneğin yazarların, araştırıcıların, hekimlerin da benzer sorunları yaşadığını doğruluyor. Kitapları, hatta uzunca makaleleri okumak giderek zorlaşıyor ve terk ediliyor. Değil ‘Harp ve Sulh’ ya da ‘Sefiller’i okumak, bir blog’daki üç dört paragrafı hazmetmek bile olanaksızlaşıyor. Beyinlerimiz artık neredeyse müzikteki ‘staccato’ ritmiyle, yani kesik, kesik çalışıyor. Web’deki dokümanların başlıkları, ‘içindekiler’ bölümü, ya da özeti yeterli görülüyor. University College London’un ülkenin kütüphanelerinde yaptığı bir araştırma bu ‘kaymağını alma’ diyebileceğimiz arama ve okuma türününün genelleşmekte olduğunu gösteriyor. Bu nedenle otomatik özetleme algoritmaları ve yazılımları günümüzde önemli bir araştırma alanı oluşturuyor!

Daha az mı okuyoruz?

İşin ilginç yanı, 20-30 yıl öncesine göre daha çok okuyoruz! Ama, şimdiki başka tür bir okuma. O kadar başka ki, bizlerin de başka tür bir düşünme biçimine, hatta başka bir benlik sahibi olmamıza yol açıyor. Internet türü okumanın, yani hız (hatta anındalık- immediacy) ve verimliliğin öncelikli olduğu günümüzde, yazılı basın döneminin ‘derin okuması’ diyebileceğimiz, düşünerek ve içe sindirerek okumanın yerini, ‘enformasyon seçici, ayıklayıcı’ bir okuma alıyor. Bu da, beynimizin, sakin ve kesintisiz bir derin okuma sırasında aktifleşen, anlam çıkarma ve bağlantılar kurma becerilerinin giderek devre dışı kalmalarına yol açıyor.

Okuma, bilindiği gibi, insanların içgüdüsel bir özelliği değil, sonradan öğrendikleri bir yetidir. Okuma, beynin birçok değişik bölgesini seferber eder ve bu bölgeler dile ve alfabeye göre ciddi değişiklikler gösterirler. Bu nedenle okuma ve yazma yöntem ve stilimiz aklımızın çalışma biçimini de doğrudan etkiler. Buna verilen en ilginç örnek, büyük filozof Friedrich Nietzsche’nin 1880’li yıllarda görüşünün bozulması ve kalemle yazmakta zorlanması üzerine ellerine bakmak zorunda kalmamak için daktiloda on parmak yazmayı öğrenmesidir. Birçok otoriteye göre, daktiloda yazmaya başması ile birlikte Nietzche’nin yazı stili de değişmiş, filozofun belagatı (güzel konuşma sanatı) daha çok kelime oyunlarına ve ‘telgraf’ stiline dönüşmüştür.

Saat ve bilgisayar

Fiziksel değil de zihinsel yeteneklerimizi arttıran teknolojilerin yarattığı derin değişikliklere bir diğer ilginç örnek de, 14. yüzyılda, o zamana kadar kullanılagelen güneş, kum vb. türü saatlerden farklı olarak, sürekli ve hassas olarak çalışabilen mekanik saatin icadıdır. İnsanlara her an doğru zamanı gösteren bu aygıtın olağanüstü etkileri olmuştur.

Saatin icadı ile birlikte, zaman, insanların faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçası olmaktan çıkmış, kendi başına varolan ve ölçülebilen bir büyüklük haline gelmiştir. Bu paradigma değişikliği de, insanların ne zaman uyuyacakları, çalışacakları ve yemek yiyeceklerine, duyularını dinlemek yerine saate bakarak karar vermelerine, yani bir anlamda dünya algılarının fakirleşmesine yol açmıştır. Ama aynı değişiklik, saatin tik taklarının çağrıştırdığı gibi, sürelerin ve diğer büyüklüklerin hassas matematiksel ölçümüne ve onunla birlikte bilimsel düşünce devriminin başlamasına öncülük etmiştir.

Bilişsel süreçlerimizdeki bu önemli değişiklikler kendimizi niteleyiş biçimimizi de değiştirmektedir. Saat bulunduktan sonra, yakın zamanlara kadar zeki biri için ‘kafası saat gibi çalışıyor’ derken, artık ‘bilgisayar gibi’ demek durumundayız! Öte yandan, sinirbilimin kanıtladığı gibi, insan beyninin, her yaşta, nöronlar arasında yeni bağlantılar yapabilmesi (yani plastikliği-plasticity özelliği) bu değişikliklerin benzetmelerle sınırlı kalmadığını bizleri biyolojik olarak da değiştirdiğini göstermektedir.

Internetin bilişsel yeteneklerimiz üzerinde geniş kapsamlı etkileri olduğu kuşku götürmemektedir. Büyük İngiliz matematikçisi Alan Turing’in 1936’daki makalesinde kanıtladığı gibi, (o tarihte sadece teorik olarak bilinen!) sayısal bir bilgisayar, bilgi işleyen her türlü aygıtın işlevlerini yerine getirebilecek biçimde programlanabilir. Günümüzde gördüğümüz de tam olarak bu. Neredeyse sınırsız bir güç ve kapasiteye sahip olan internet ile mobil teknolojiler, tüm diğer zihinsel yetenek artırıcı teknolojileri kapsamları altına almakta ve beyinlerimizi de hızla değiştirmekteler.

Erdal Musoğlu


Kaynak:
  1. http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2008/07/is-google-making-us-stupid/306868/
  2. Scientific American dergisi, Aralık 2013 sayısı
  3. http://www.wikizero.biz/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQXV0b21hdGljX3N1bW1hcml6YXRpb24
Posted in Bilim ve Teknoloji, BİLİŞİM - İNTERNET - | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN * OSMANLI’DA BİR VENEZUELALI * HİLÂL ALTINDA DÖRT YIL

CUMHURİYETCİYORUM
Ceyhun Balcı / HAZİRAN 9, 2019


OSMANLI’DA BİR VENEZUELALI


Yazının pek çok kişiye ilginç görünecek başlığı yalın gerçeğin
yansımasıdır. Biz söz oyunu ya da zorlama söz konusu değildir.

Her ne kadar olayın yaşandığı 150 yıl öncesi günümüzün iletişim ve ulaşım olanaklarından yoksunsa da çok öncesinde insanlığın Yeni Dünya’ya ulaştığı, dünyanın çevresinde dolaştığı, Ümit Burnu üzerinden Hindistan’a vardığı akıldan çıkartılmamalı.

Osmanlı’da Bir Venezuelalı General Francisco de Miranda! Özenli okur bu adla tanışık olmalı! Miranda’nın yolunun Anadolu’ya düştüğü yıllarda Latin Amerika İspanyol sömürgesi olmaktan kurtulma savaşı vermektedir. Bu savaşın efsane adı Simon Bolivar’sa General Francisco Miranda da yabana atılmayacak bir diğer önemli kişisidir.

Miranda’nın o tarihte Osmanlı topraklarında ne işi vardı sorusu da kurcalamış pek çok kişinin kafasını. Bir sava göre Latin Amerika’daki devrim sürecine destek sağlamak amacıyla Rusya’ya giderken Osmanlı’ya uğramış olmalıdır. Her ne kadar Rusya’ya gitmenin başka yolları olduğu düşünülse de…

1786 yılının 3 Temmuz günü Anadolu’ya İzmir’de ayak basan Miranda burada geçirdiği 9 günü izleyen 12 Temmuz’da İstanbul’a giden bir gemidedir.

Miranda deyim yerindeyse kitapkurdudur. İyi bir entelektüeldir. Kuşkusuz omuzundaki apolete uyan düzeyde becerili bir askerdir. Bütün bunların üstüne dili iyi kullanan ve diline saygılı bir kişi olması da şaşırtıcı olmasa gerektir.

Böylesi derinlikli bir kültür insanının hiç aksatmaksızın günlük tutması kültürel düzeyiyle uyumlu bir durumdur.

Türkiye’ye ayak bastığı günden başlayarak Rusya’ya gitmek üzere ayrıldığı 23 Eylül’e dek yaklaşık 3 ay boyunca her gününü yazıya dökmüş olması bile başlı başına saygın bir durumun ifadesidir.

Yaklaşık 40 yıldır neredeyse kesintisiz yaşadığım kent olan İzmir’deki 9 günü boyunca tuttuğu günlüklerin özellikle ilgimi çektiğini vurgulamalıyım.

Türkiye günlerinde kütüphaneler ve tarihsel mekânlar Miranda’nın öncelikli ilgi alanları olmuş. Bir asker olarak savaş araçlarına ilişkin gözlemleri ve eleştiriye varan saptamaları da oldukça ilginç geldi bana.

Ziyaretlerinin yanı sıra Miranda’nın gözlemleri de günlüklerinde çokça yer bulmuş. İzmir ve İstanbul’daki toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşama ilişkin notları derinlikli yaklaşımının ürünü olarak algılanmalı.

Miranda’nın ayak bastığı zamanki Osmanlı’da yabancılara daha doğrusu gâvurlara yaklaşıma ilişkin iki ayrıntı oldukça dikkat çekici. Müslüman olmayan kişilere çocukların taş atması, kadınlarınsa tükürmesi sıradan Osmanlı davranışlarıymış o yılların Osmanlı ülkesinde. Miranda’nın, insanım diyenin onaylamayacağı bu türden olumsuzlukları olgunlukla ve üzerinde fazla durmadan yazmış olması da bir o kadar ilginç.

General Miranda’nın geldiği sırada Osmanlı tahtında I. Abdülhamit’in oturmakta olduğunu, Osmanlı donanmasının Ruslarca hem de Çeşme’de yakılmış olmasının üzerinden 16 sene geçmiş olduğunu, Osmanlı’nın o yıllarda Ruslar, Avusturyalılar ve İranlılarla yıpratıcı savaşlar yapmakta olduklarını da eklemekte yarar var.

Bugün Venezuela-Türkiye ilişkilerinin son derece sıcak ve yakın olduğunu görüyoruz. Venezuela’nın “arka bahçe” olmama direnci karşısında öfkelenen Sam Amca’nın gözü, kulağı Venezuela üzerindedir. Aynı Sam Amca’nın günümüzde S 400 ve F 35 üzerinden Türkiye’yle de sorunlu olduğu düşünüldüğünde Venezuela ve Türkiye’nin ortak yazgıya sahip olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. İki ülke arasındaki ilişkileri güncel yönetimler üzerinden değerlendirme ve hatta işi Venezuela’nın şimdiki önderi Maduro’yu Tayyip Erdoğan’la dostluğu dolayısı ile yargılamaya vardırmayı adam akıllı düşünmekte yarar var.

Türkiye-Venezuela ilişkilerinin 150 yıl önceye dayandığını öğrenmek bile fazlasıyla heyecanlandırıcı gelmedi mi size de? [1]


HİLÂL ALTINDA DÖRT YIL (*)

Bu yazıda Venezuelalı süvari binbaşısı Nogales Mendez’den söz edeceğim. Kısa süre önce yazdığım bir başka yazıda bir başka Venezuelalı olan Fransisco de Miranda’nın öyküsüne değinmiştim. Miranda Latin Amerika devrimci hareketinin simge adı Simon Bolivar’ın yakın silah ve yazgı arkadaşı olarak hiç kuşkusuz daha şöhretli ve bilinen bir kişilikti.

Mendez ise neredeyse hiç tanınmayan bir Venezuelalı olarak Osmanlı’da daha uzun süre geçirmiş. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı üniformasıyla orduya hizmet vermiş ve dolayısı ile Osmanlı’yı başta askerlik olmak üzere başka pek çok açıdan daha iyi ve ayrıntılı gözlemleme olanağı bulmuş.

Osmanlı subayı Nogales de Mendez

Nogales 1877’de 93 Harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Venezuela’da dünyaya gelmiş. Atalarından birisinin Kristof Kolomb’un subaylarından birisi olduğu biliniyor. Öncelikle İtilaf devletlerine ilgi duysa da sonradan Osmanlı’ya ilgi duyan Nogales Sofya’da Ataşe Militer Fethi Bey (Okyar) ve Goltz Paşa ile tanışmış. Enver Paşa da ilgisini esirgemeyince Nogales Mendez’in Osmanlı subayı olmasının önünde engel kalmamış.

Osmanlı’ya gelmeden önce Mendez’in İngiliz, Fransız, Rus, Karadağ ve Sırp orduları içinde Birinci Dünya Savaşı’na katılma isteği içinde olması ve bu isteğinin söz konusu ülkelerin vatandaşlığına geçmeyi düşünmediği için yerine gelmemiş olması serüvenseverlikle etiketlenmesine neden olabilir. Kuşkusuz bu da bir görüştür.

Ancak, Mendez’in silah arkadaşlarına “askerimiz”, üniformasını taşıdığı orduya da “ordumuz” diyecek kadar bu toprakları ve değerlerini benimsediği de yalın gerçektir. Özellikle güney cephesinde yitirilen savaşlar sonrasında çekilen Osmanlı ordusunun buralara vedası Mendez’i de derinden etkilemiş ve duygulandırmıştır. Mendez’in savaş alanındaki başarısı ve kısa süre içinde üniformasını taşıdığı orduya bağlılığı ve dolayısı ile ayaklarını bastığı topraklara saygısı belgelerle de doğrulanabilen gerçeklerdir.

Mendez’in bu yazıya başlık olan adla yayımlanmış kitabından yalnızca başarılı bir asker olmadığı; yanı sıra, derinlikli bir kültür insanı olduğu anlaşılabilir.

Zamanın Osmanlı ülkesinde siyasal ve toplumsal duruma ilişkin gözlemlerin yanı sıra Türklerin askerliğe yaklaşımı, dinselliğe bakışı ve gelenekleiyrle görenekleri de Nogales’in izlenimlerinde yer bulan konulardan olmuş. Çok uluslu Osmanlı’daki Türk dışı unsurlar da genişçe yer bulmuş Mendez’in notlarında.

Pek çoğunuza ilginç geldiğini sandığım Nogales Mendez’le ilgili daha ayrıntılı bilgilenme biraz daha zahmet gerektiriyor.

OSMANLI’DA BİR VENEZUELALI

HİLÂL ALTINDA DÖRT YIL (*)

Posted in Tarih | Leave a comment

YANDAŞLAR YÜKSEK UÇAR ve AKRABA KAYIRMACILIĞI ; NEPOS’lar ve NEPOTİZM

Naci Kaptan / 17.06.2019

NEPOTİZM ÜZERİNE 


17 Haziran 2019 tarihli Birgün gazetesinde gördüğüm yukarıdaki haberi paylaşırken gerçek bir NEPOTİZM içeren bu konuyu bir kez daha irdelemenin yararlı olacağını düşündüm.  Devletin ve kamu kurumlarının yozlaşmasına, güven kaybına, kamu kurumlarının zayıflamasına neden olan ” AKRABA ve YANDAŞ KAYIRMA” diğer deyişle “NEPOTİZM” tüm ağırlığınla devletin tüm kurumlarına yerleşmiştir.

Oğul – Kız- Damat – Yeğen – Dayı – Amca – Asker arkadaşı – İmam hatip arkadaşı – Berberi – Şöförü – Hapishane eskortu – Tarikat ve Mezhep yoldaşı – Yolsuzlukta kader birliği – Vakıf/Dernek kardeşliği gibi yakınlıklarla Devletin hemen hemen tüm kurumları NEPOS’larla dolmuştur. Liyakat, bilgi, iyi ahlak, Hizmet süresi gibi KAMU GÖREVİNE atanmaya neden olacak temel unsurlar ise DEVRE DIŞI bırakılmıştır.


Cumhurbaşkanının damadı Berat Albayrak en yetkin , liyakatli ekonomistin görev yapması  gereken Hazine ve Maliye Bakanlığına atandı.


Cumhurbaşkanının çocukları kamu ile içli dışlı olan ve sürekli olarak kamudan varlık transferi yaptıkları Vakıf ve Derneklerin yönetimindeler.


Lahey Büyükelçiliğine 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi sonrasında tutuklanan Tümgeneral Mehmet Dişli’nin ağabeyi Hollanda’da banka genel müdürlüğü yapan AK PARTİ Kurucu Üyesi Şaban Dişli atandı.(Değerli diplomatlarımız monşer ya!!!)


Lisan bilmeyen kişi yurtdışına BASIN ATEŞESİ atandı.. ( Yanında lisan bilen bir memur götürdü)


KAVAKÇI AİLESİNİN TÜMÜ ; Anne büyükelçi, kardeş vekil, kızı da danışman.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, danışmanlık görevine Fazilet Partisi eski Milletvekili ve Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakcı’nın kızı Mariam Kavakcı’yı atadı. Merve Kavakcı’nın kız kardeşi Ravza Kavakcı da AKP’den milletvekili ve AKP Genel Başkan Yardımcısı oldu. 

Merve hem de Ravza Kavakçı’nın beyanlarına göre her ikisi de bilgisayar mühendisi! Ravza Kavakçı Dallas’daki Teksas Üniversitesi’ni (University of Texas at Dallas) 1993’te bitirdiğinde üniversitede “Bilgisayar Mühendisliği Bölümü” yoktu.

Merve Kavakçı da aynı üniversiteyi 1994’te bitirdi. Bu üniversitede bilgisayar mühendisliği bölümü 2002’de açıldı. İlk mezunlarını da 2007-2008 döneminde verdi. (Yazar Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabından) Özetle Devletin üst kademesinde göreve atanmış olan Kavakçı kardeşlerin her ikisi de diplomasız!!!


Ankara Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Daire Başkanlığı’na bağlı Hayvanat Bahçesi müdürü Mustafa Arslan TÜBİTAK ) Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi’nin (ULAKBİM) Müdür atandı.


PTT Genel Müdürü ve Tenis Federasyonu Başkanı Osman Tural’ın Danıştay üyeliğine atandı.


İnşaat Mühendisi Erkan Kandemir, Sağlık Bakanlığı Bakan Yardımcılığı görevine atandı. 


Güreş hakemliği ve zabıta müdürlüğü yapmış olan Şevket Demirkaya İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne atandı.


İmam Hatip mezunu mezarlıklar müdürü, İstanbul Belediyesi konservatuarına müdür atandı. 


Bakanlıklar ve Üniversiteler, Kızılay dahil yardım kurumlarının tamamı Bakanların, milletvekillerinin, rektörlerin, yüksek yargı mensuplarının, aklınıza gelebilecek olan etkili ve yetkili tüm kişilerin yakınları hak etmedikleri Devlet kadrolarında yüksek maaşlarla görevlendirildi. Hatta bir çoğu mesaiye dahi gitmiyor. Aydan aya bir zahmet ATM’lere giderek maaşlarını alıyor. 

Geçmişte KİT’ler kamuya çok büyük ekonomik yük oluyordu. KİT’ler iktidar gücünü kazanan siyasi partilerin oy verenlerine ve yandaşlarına kadro verdikleri, istihdam sağladıkları devlet çiftlikleriydi. Özelleşmelerle birlikte KİT’ler de yok edildi ve şimdi NEPOTİZM devletin tüm kurumlarına yayıldı. 

İnanıyorum ki bunlar gibi binlerce NEPOS var…

DAYIM SAĞOLSUN !!!

Naci Kaptan


AKRABA KAYIRMACILIĞI (NEPOTİZM)

Akraba kayırmacılık kavramının İngilizce karşılığı nepotizmdir. Nepotizm kavramı Latince kökenli ‘nepos’ (yeğen) sözcüğünden türetilmiş olup Fransızcada ‘nepotisme’, İngilizcede ‘nephew’ İtalyancada ise ‘nepotismo’ olarak anılmaktadır.

Kayırmacılık; kamuda veya özel sektörde görev yapan üst düzey yöneticilerin, kendisine yakın hissettiği kişileri haksız yere koruyup kollaması ve onlara destek vermesi olarak tanımlanabilir.

Başka bir tanıma göre nepotizm; bir kimsenin beceri, kabiliyet, başarı düzeyi ve eğitim durumu gibi özellikleri gözetilmeksizin, salt akrabalık ilişkileri dikkate alınarak istihdam edilmesi veya görevlerinde yükseltilmesi olarak tanımlanmaktadır.

Toplumda yaygın olarak kullanılan ‘dayım olur’, ‘akrabam olur’, ‘hısımımdır’,
‘yakınımdır’ gibi ifadeler nepotizmin varlığına işaret eden deyimlerdir. Bu deyimler toplum tarafından o kadar kabul görmüştür ki, ne anlama geldiği herkes tarafından kolayca anlaşılmaktadır.

Günümüzde de birçok alanda olduğu gibi iş hayatında da yaygın olarak görülen kayırmacılık, örgütlerin karşılaştığı en büyük yönetim hastalıklarındandır. Kavram, genel olarak belirli bir kişi veya grup lehine haksız menfaat sağlama olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda kayırmacılık kavramı olumsuz çağrışımlar yapmaktadır.

Kayırmacılığın özel bir türü olan nepotizm, Türkçede zaman zaman kayırmacılık ile eş anlamlı olarak kullanılsa da kayırmacı davranışların uygulanma sebebi bakımından daha dar anlamlıdır.

Kayırmacılık bütün birey ve gruplara yapılan ayrıcalıklar için kullanılan genel bir tabir iken, nepotizm sadece akrabalara yapılan bir kayırmacılık türüdür. Akraba kayırmacılığı anlamına gelen nepotizmde örgütlere yapılan istihdamlarda, terfilerde ve ödüllendirmelerde aile üyelerinin ve akrabalarının eşitlik ilkesi yerine daha fazla ayrıcalıklı muamele görmesi söz konusudur.

Geçmişi Rönesans dönemine kadar uzanan nepotizm, çağımızda da iş hayatında varlığını devam ettiren ve liyakat sistemine meydan okuyan bir yozlaşma biçimidir. Daha çok az gelişmiş ülkelerde görülen bu davranışlar; demokrasinin gelişmesini ve ekonomik kalkınmayı yavaşlatan uygulamalardır. Nepotizmin engellenmesi için yöneticilerin evrensel yönetim ilkelerine, yasalara ve liyakat esaslarına sıkı sıkıya bağlı olması ve vatandaşların daha duyarlı olması gerekmektedir.

Kayırmacı tutumların neticesinde ortaya çıkan yozlaşmalar şu şekilde ortaya çıkar; kamu ve özel sektör kaynaklarının akraba ve dostların özeli için kullanılması, siyasilerin yeniden seçilebilmesi için taraftarlarına ayrıcalık yapması gibi her türlü maddi ve manevi yapılan gayri ahlaki menfaatlerdir

Bu menfaatin temelinde karşılıklı bir çıkar ilişkisi söz konusudur. Gücünü ve yetkisini yakınlarını lehine istismar eden yöneticiler, yetkisini kural dışı olarak kullanırlar ve adaletsiz bir yönetim anlayışına sebep olmaktadırlar

Nepotizm ile istihdam edilen kişiler, kendisini kayırarak işe alan kişilerin yaptıkları usulsüzlükleri görmezden gelme hatta delilleri karartma yoluna gidebilmektedir. Nepotizm bu yönüyle de ahlaki yozlaşmayı hızlandıran bir faktördür

Ayrıca, kayrılan kişi kendisine kayırılan kişiye karşı vefa borcu hissetmekte ve bu vefa borcunu aşırı bağlanma, hediye, rüşvet ve jurnalcilik şeklinde ifa etme eğilimine yönelebilmektedir. Kayıran kişi ise bu ilişkiden gelir ve itibar elde ederek konumu güçlendirmektedir .

Kayırmacılık, toplumsal sistemin hemen her alanında kendini göstermektedir. Akrabalık, arkadaş-eş dost çevresi, okul arkadaşlığı, asker arkadaşlığı, meslektaşlık, aynı mezhepten olma, aynı tarikata üye olma, kirvelik, aynı köyden, topraktan olma (hemşehricilik), komşuluk, aynı mahalleden olma vb. toplumsal aidiyet bağlamı içinde yer almaktan kaynaklanan yakınlıklar / bağlılıklar, kişinin gündelik hayatında, iktisadi ve politik ilişkilerinde, bürokratik ve organizasyonel yapılar içindeki ilişkilerinde kayırmacı tutum ve davranışlara destek sağlamaktadır.

Örgütsel ve yönetsel anlamda kayırmacılık ise genel ve geniş anlamıyla, kamu görevlerine yapılan atamalarda ve terfilerde akrabalık (nepotizm) veya tanıdık-dost (kronizm) ilişkilerine ya da siyasi veya din temelli ortaya çıkan gruplara öncelik verilmesi; kamu kaynaklarının siyasi iktidara yandaş, seçmen kesimlerini kayıracak biçimde yönlendirilmesi (kliyentalizm) gibi anlamlara gelmektedir.

Toplumda yaygın olan “tanışın varsa işin kolay”, “kimsen yoksa vay haline”, “adamım olur”, “dayım olur”, “hemşerim olur”, “kirvem olur”, “akrabam olur”, “yakınımdır”, “köylümdür”, “ahbabım olur” gibi deyimler ve değer yargıları kayırmacılık fiiline meşruiyet kazandırmakta ve bu nedenle de hemen kolayca herkes tarafından aynı anlam yüklenmektedir.

Günümüzde sıklıkla çalışmalarda yer verilmesine karşın hâlâ tam anlamıyla kayırmacılığın çerçevesi çizilememiştir. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde kayırmacılık “belli bir birey, küme, düşünce ya da uygulamayı, bir başkasıyla karşılaştırıp aralarında bir seçim yapmak gerektiğinde nesnellikten uzaklaşıp yan tutma” olarak yer almaktadır.

Kayırmacılık; örgüt içerisindeki elemanların ya da kamudaki memurun ve üst düzey yöneticilerin yakınlarını yasadışı bir biçimde ve haksız yere kayırmasıdır. Sosyo-kültürel anlamlar ve ilişkiler dünyasında “adamı olma”ya aracılık eden bağların teması, akrabalıktan mezheptaşlığa veya tarikatdaşlığa, kirvelikten okul/asker arkadaşlığına, mahalle arkadaşlığından meslektaşlığa kadar çok çeşitlilik göstermektedir.

Bu çeşitlilik aynı zamanda kayırmacılık türlerini de ortaya koymaktadır. Liyakat ilkesinin karşıtı olan “spoils system”, “yağma sistemi”, “ganimet sistemi” olarak da ifade edilen “kayırma sistemi” (Aykaç, 1990: 100), başarılı-başarısız memur ayırımı yapılmadan çoğu
durumlarda başarısız ve liyakatsiz personelin daha kolay yükseltildiği bir memur rejiminin ortaya çıkmasına neden olmuştur (Aydın, 2012: 60). Kayırmacılık bir kişi veya grubu diğerlerinden sadece yönetimin o kişi veya gruba yakınlık duyması sebebiyle tercih etmesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yakınlığın kaynağına göre farklı şekillerde karşımıza çıkan kayırmacılık sonuç itibariyle adaletsiz bir tercihi ifade etmektedir

KAYNAKLAR

https://dergipark.org.tr/download/article-file/421887 – Sayfa 170/171/172/173 – Yrd. Doç. Dr. Mehmet Murat TUNÇBİLEK / Adil AKKUŞ
https://dergipark.org.tr/download/article-file/231888 – Sayfa 8 / 9 – Arzu ÖZKANAN / Ramazan ERDEM
Posted in YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment