YENİ NESİL SİLAHLAR * Sınırlarımızda Korkunç Tehlike! CIA & Protego Projesi

Ercan Caner
Sun Savunma Net
15 Şubat 2018

Sınırlarımızda Korkunç Tehlike!
CIA & Protego Projesi

Hava Aracı Katili FIM STINGER-92 Füzeleri Artık Serbest!

Isı güdümlü füzeleri yanıltmak maksadıyla saptırıcı flare atan Cobra modeli taarruz helikopteri.

Daha önce bu sitede ‘‘SSCB ve Soğuk Savaşı Ne Sonlandırdı?’’ ve ‘‘Stinger Etkisi’’ başlıklı yazıları kaleme aldım. Afganistan’da neler olup bittiğini, Stinger ısı güdümlü füzelerinin etkisini ve bu yazıda anlatılanları anlayabilmek için her iki yazıyı da okumanızı öneriyorum.

Flare atan helikopterler

Ayrıca yine Sun Savunma Net sitesinde çevirdiğim ‘‘Isı Güdümlü Füzeler ve Helikopterler’’ ve ‘‘Isı Güdümlü Füzelere Karşı Korunma’’ başlıklı yazıların da okunması, konunun ve karşı karşıya olduğumuz tehlikenin büyüklüğünün daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacaktır.

‘‘SSCB ve Soğuk Savaşı Ne Sonlandırdı’’ başlıklı yazıda Afganlı mücahitlerin Kızıl Ordu’nun hava üstünlüğünü Stinger füzeleri ile nasıl yok ettiği ve ABD tarafından ısı güdümlü Stinger füzesinin mücahitlere verilme sürecinde yaşananlar anlatılmaktadır.

ABD tarafının korku ve endişesi; böylesine etkili bir füzenin terörist unsurların eline geçmesi ve başka maksatlarla kullanılması riskidir. Stinger füzesi çok tehlikeli ve ölümcül bir silahtır. Başkan Ronald Reagan 1985 yılı Mart ayında Afganlı mücahitlere elde mevcut bütün imkânlarla yardım edilmesini emreden 166 sayılı Ulusal Güvenlik Karar Direktifini imzalamasına rağmen, füzenin başka ellere geçebileceği yönündeki endişe ve korkular nedeniyle Afganlı mücahitlere verilen füzeler, ancak 25 Eylül 1986 günü kullanılmıştır. Aradan yaklaşık olarak iki yıl geçmiştir; ilk gün beş adet Stinger füzesi ateşlenir, Kızıl Ordu üç adet Mİ-24 modeli helikopterini kaybeder.

‘‘Stinger Etkisi’’ başlıklı yazıda ise, füzenin teknik ve taktik özellikleri hakkında bilgiler, Afganistan’daki etkisi ve sonrasında mücahitlere verilen füzelerin kontrolsüz bir şekilde nasıl yayıldıkları anlatılmaktadır. Ve yazının sonunda, IŞİD terör örgütü ile savaşan YPG unsurlarına ABD’nin havan silahları, ağır makinalı tüfekler, otomatik silahlar, zırhlı araçlar ve tanklar, gelişmiş tanksavar silahlarının yanı sıra ısı güdümlü füzelerin de verileceği yönündeki iddialara dikkat çekilmektedir.

‘‘Stinger Etkisi’’ başlıklı yazının sonunda vurgulanan çok önemli bir husus daha vardır: Foreign Policy’den Elias Groll, 20 Nisan 2016 yılında kaleme aldığı bir makalesinde, ABD’nin Suriye’de isyancılara vermek üzere, daha güvenli hava savunma sistemleri tasarlamak niyetinde olduğunu yazar. Bazı iddialara göre; Stinger füzelerine uydu aracılığı ile takip edilebilmeleri için GPS yonga takılması ve arzu edilen kullanım sahası dışına çıktıklarında etkisiz hale getirilmesi için modifikasyonlar yapılmış durumdadır. CIA üzerine düşeni yapmıştır ve uygun zamanı beklemektedir. Stinger füzelerini üreten Raytheon, CIA, Pentagon ve ABD Savunma Bakanlığı yetkilileri, beklendiği gibi bu konuda yorum yapmaktan kaçınmaktadır.

‘‘Isı Güdümlü Füzeler ve Helikopterler’’ başlıklı, Tyler Rogoway tarafından kaleme alınan ve çevrilerek paylaşılan yazıda ise, omuzdan atılabilen taşınabilir hava savunma sistemlerinin, özellikle isyancı unsurlar tarafından, tam gelişmemiş hava gücü kullanan düzenli orduları, son derece zor durumda bırakabileceği vurgulanmaktadır. Yazıda vurgulanan başka bir iddia da ısı güdümlü füzelerin terörist unsurların eline geçtikleri ve dünyanın her yerinde kullanılabilecekleridir.

19 Temmuz 2016 tarihinde bir NATO dokümanından yapılan ‘‘Isı Güdümlü Füzelere Karşı Korunma’’ başlıklı çeviride de günümüzün karmaşık ve modern muharebe sahasında, alçak irtifada uçan helikopterler için en büyük tehdidin ısı güdümlü füzeler olduğu vurgulanmaktadır. Yazının odaklandığı nokta ise; ısı güdümlü füzelere karşı koruma sağlayan elektronik harp sistemlerinin, verim, güvenilirlik ve etkinliklerinin değerlendirilmesi maksadıyla yapılması gereken test ve değerlendirmeler hakkında bilgi vermektir.
Kısaca özetlemek gerekirse;

Isı güdümlü füzeler özellikle alçak irtifada uçan helikopterler için ölümcüldür, Helikopterler, ısı güdümlü füzelerden korunmak maksadıyla, modern elektronik harp karşı koyma sitemleri ile donatılmalıdır, Helikopterlere takılan karşı koyma sistemlerinin işlevselliği, bir bütün olarak uçuş ve laboratuvar ortamında gerçekleştirilmelidir.

Stinger füzesi Afganistan’da Kızıl Orduyu dize getirmiş Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılma sürecini hızlandırmış ve yıllarca süren Soğuk Savaş dönemini bitirmiştir,Alınan bütün tedbirlere rağmen, Stinger ve diğer ısı güdümlü füzeler teröristlerin eline geçmiş durumdadır.

ABD’nin, CIA aracılığı ile Stinger füzelerini uzaktan kontrol altında tutarak, düşmanlarını dize getirmek maksadıyla; bu füzeleri kendisine yakın unsurlara vereceği yönünde gizli çalışmalar yürüttüğü uzun süreden beri ileri sürülmektedir.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın, Afganlı mücahitlere, elde mevcut bütün imkânlarla yardım edilmesini emreden, 166 sayılı Ulusal Güvenlik Karar Direktifini imzalamasından yaklaşık olarak iki yıl sonra STINGER füzeleri Kızıl Orduya karşı kullanılmaya başlanmıştır.

Sonuç, Kızıl Ordu ve sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) açısından tam bir felaket olmuş, Soğuk Savaş döneminin bitişini de hızlandıran süreçte 451 adet hava aracı (333 adet helikopter ve 118 savaş jeti) kaybeden SSCB, Afganistan’dan çekilmek zorunda kalmıştır.

İllüstrasyon: The Sydney Morning Herald

2017 yılında teknoloji dünyasını şiddetle sarsan bir olay gerçekleşir. WikiLeaks, 7 Mart 2017 günü ‘‘Vault 7’’ adını verdiği binlerce doküman yayımlar. Dokümanlarda, CIA’in geliştirdiği yazılımlarla akıllı telefonlar, bilgisayarlar ve internete bağlanan televizyonlara nasıl sızdığı anlatılmaktadır. Merak eden okuyucular açık kaynaklardan ‘‘Vault 7’’ adlı dokümanlara ve içeriklerine erişebilirler.

Beklendiği gibi, siber casusluk yöntemlerini ustaca kullanan CIA açıklama yapmaktan kaçınır. Binlerce dokümanın arasında ‘‘Protego Projesi’’ adlı bir doküman da bulunmaktadır. WikiLeaks tarafından sızdırılan belgelerden, bu projenin diğerlerinden tamamen farklı olduğu açık ve net bir şekilde görülmektedir.

Jos Wetzels, ‘‘SAMVARTAKA’’ adlı sitede, ‘‘CIA’in Protego Projesine hızlı bir bakış: muhtemelen MANPADS füze kontrol sistemi’’ başlıklı bir yazı kaleme alır. Aşağıda bu yazının çevirisi sunulmuştur.

***

7 Eylül 2017 tarihinde WikiLeaks, CIA tarafından yürütülen Protego Projesiyle ilgili birkaç gizli doküman yayımlamıştır. Protego’nun, Raytheon Firması tarafından geliştirilen bir güdümlü füze kontrol sistemi olduğu ileri sürülmektedir. WikiLeaks, Protego Projesinin, üzerinde hava-hava ve/veya hava-yer füze fırlatma lançer sistemi olan, Pratt & Whitney (PWA) Firması imali bir hava aracına takılan, GPS güdümlü füze sistemi için şüpheli bir kendi kendini yok etme modülü olduğunu iddia etmektedir.

Bu konuda daha çok teknik bilgi edinmek için ;

CIA & Protego Projesi

Posted in SUN SAVUNMA NET, YENİ NESİL SİLAHLAR | Leave a comment

ERDOĞAN’LA BİRLİKTE YABANCI DEVLET ADAMLARIYLA GÖRÜŞMELERE DEVLET TEMSİLCİSİ ALINMIYOR , KAYIT TUTULMUYOR , NEDEN ? * Tillerson görüşmede masaya hangi özel dosyaları koydu ? * Beştepe’deki 3 saat 15 dakikanın sırrı

Aydınlık Gazetesi
18.2.2018
İsmet Özçelik

Beştepe’deki 3 saat 15 dakikanın sırrı

ABD ile ilişkiler masada. 11 Şubat’ta ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster Türkiye’ye geldi. ABD Dışişleri Bakanı Tillerson da perşembe, cuma günleri Ankara’daydı.

Resmi görüşmelerin yanında gayrı resmi görüşmeler de yapıldı. Eskiden bu görüşmelerin hepsi kayıt altına alınırdı. AKP iktidarı ile birlikte bu kural rafa kalktı. Son görüşmelerde de durum değişmedi. Dışişleri bürokrasisi şaşkın olsa da kanıksamıyor. Birçok konuda devre dışı kalmış olmanın sonucu.

MAHREM KONULAR

Beştepe’deki Erdoğan-Tillerson görüşmesi baş başaydı. Erdoğan, Çavuşoğlu ve Tillerson. Tercüman bile alınmadı. 3 saat 15 dakika sürdü. Şimdi herkes bu 3 saat 15 dakika’da görüşülenleri merak ediyor.

Erdoğan eğer ABD’ye kürsülerdeki tepkisini gösterseydi bu görüşme yarım saatte biterdi. Karşı taraf da mesajı alırdı. Lübnan’da olanlar gibi… Ama tam tersi yaşandı. “Mahrem” konuların konuşulduğu, kritik pazarlıklar(!) yapıldığı ortada.

Kıdemli diplomatlar bu tür görüşmeleri “tehlikeli” buluyor. Türkiye ile ABD arasında mahrem konular olabilir. Ama kişiler arasında “mahrem” konular gündemdeyse iş değişir.

O zaman “kuşku ve kaygı” öne çıkar.

ABD İÇİN OLUMLU İSE TÜRKİYE İÇİN OLUMSUZ

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster ve ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’la yapılan görüşmelerle ilgili “olumlu” değerlendirmeleri yapılıyor. ABD’den gelen yorumlar da iyimser.

Ama Türkiye-ABD ilişkileri ortada. Şu anda PKK/PYD piyon. Türkiye topraklarında da, Suriye ve Irak’ta da “Türk-Amerikan savaşı” yaşanıyor. Lafı uzatmadan belirtelim. Yapılan temaslar, ABD için “olumlu” ise, Türkiye için “olumsuz”dur.

ÇAVUŞOĞLU YUMUŞADI MI?

Çavuşoğlu-Tillerson görüşmesi sonrasında ortak basın toplantısı yapıldı. İki bakan da çok yumuşaktı. Hele daha önce sert açıklamalarıyla dikkat çeken Çavuşoğlu eski Çavuşoğlu değildi. “Stratejik işbirliği”, “ortak atılacak adımlar”, … vurgusu öne çıktı.

PKK/PYD’ye silah yardımı konusu pas geçildi. Hele en son ABD bütçesine konulan PKK/PYD’ye 550 milyon dolardan hiç söz edilmedi.

Özetlersek, “Eyyy Amerika!” havasından eser yoktu.

SIKIŞMIŞLIK SENDROMU

ABD’lilerin son temaslarını ve Çavuşoğlu- Tillerson’un basın toplantısında söylediklerinin şifrelerini emekli büyükelçilerle değerlendirdik. Genel kanı şöyle:

Hem ABD, hem Erdoğan sıkışmış durumda. ABD Irak’ta zor duruma düştü. Suriye’de de durumu kötüleşiyor. Şimdi süreye ihtiyacı var. Türkiye’yi yavaşlatarak zaman kazanma derdinde. Eş zamanlı olarak, bazı havuçlar uzatıyor. Türkiye, bölge ülkelerinden ve Astana sürecinden kopartılmaya çalışılıyor.

Erdoğan ve AKP için de durum aynı. Önümüzdeki dönemde peş peşe seçimler var. ABD’den gelebilecek hamleleri önleme telaşında. Dış destekli ekonomik krizi öteleme gayretinde.

GERİ DÖNÜŞ YOK!

Erdoğan ve AKP, ABD ile ilişkileri “normalleştirme” (!) kararı almış görünüyor. Yapılan açıklama da öyle. Sorunlar “komisyona havale” edilse de Türkiye adına son karar Beştepe’de verilecek.

“Türkiye’yi değil, kendini kurtarma” anlayışı öne çıkarsa bedeli ağır olur. Türkiye büyük zarar görür. Ama sonuç değişmez. Yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında ABD’ye güvensizlik ve ABD karşıtlığı yüzde 90’larda.

Halktaki bu dalga iktidar, muhalefet dinlemez.

Artık geri dönüş yok!

ÖNCÜ GENÇLER

Çavuşoğlu ile Tillerson Cumhuriyet döneminin simgesi Ankara Palas’ta bir araya geldi. O binanın hemen karşısında ilk Meclis var. ABD ve Türk heyetleri görüşürken Vatan Partisi Öncü Gençlik de oradaydı. Cumhuriyetin ilan edildiği Meclis’in önündeydi.

Mehmetçiğe karşı PKK/PYD maskesiyle savaşan Amerika’yı protesto ettiler. Afrin’deki Mehmetçiğin duygularına tercüman oldular.

Bölgede geniş güvenlik önlemleri vardı. Vatan Partili gençlerin protestosu polislerin de içini rahatlattığı yüzlerinden belliydi. Ama sonra “yukarıdan” talimat geldi. Gençlere müdahale edildi.

İlginç bir durum!

Vakur duruşlarıyla örnek olan gençlere gaz sıkılması, PKK/PYD’ye destek olan Amerikalıları sevindirdi.

https://www.aydinlik.com.tr/bestepe-deki-3-saat-15-dakikanin-sirri-ismet-ozcelik-kose-yazilari-subat-2018
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ÜRKÜTEN RAKAMLAR * AKP’nin 16 yıllık korkutan ‘yıkım’ tablosu

Cumhuriyet
iklim öngel
17 Şubat 2018 Cumartesi,

AKP’nin 16 yıllık korkutan ‘yıkım’ tablosu

CHP İşveren Sendikaları ve Meslek Birlikleri Genel Başkan Yardımcılığı tarafından Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak sorumluluğunda “AKP’nin Yıkım Tablosu, 16 Yılın Faturası” başlıklı bir rapor hazırlandı. Raporda 2002 Aralık rakamları ile 2017 Aralık rakamları karşılaştırılarak “AKP Türkiyesi”nin gerçekleri gözler önüne serildi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, AKP’nin 16 yıllık “yıkım tablosunu” rakamlarla ortaya koydu. Buna göre 16 yılda kişi başına 2 bin 677 TL olan kamu borcu, 10 bin 981 TL’ye ulaştı. 52 yılda verilen cari açık toplamda 43.7 milyar dolar iken, AKP’nin 16 yılında cari açık, 52 yılın toplam açığını 13’e katladı ve 561.6 milyar dolar oldu. 80 yıllık dış ticaret açığı 247 milyar dolardan, 960.6 milyar dolara fırladı. Karşılıksız çek yaklaşık 8 kat arttı, bu yüzden 8 yılda 929 bin kişi ceza aldı ve hapse düştü. Su, elektrik ve doğalgaz yaklaşık 3 kat artarken, 12 kilogramlık tüp 4 kat arttı. 2002’de 1 kilogram ekmeğin fiyatı 1.03 TL idi, ancak 2017’de aynı ekmek 4.19 TL oldu. Halk yoksullaşırken milyonerler arttı. Son 6 yılda milyonerlerin sayısı 32 binden 127 bine çıktı.

CHP İşveren Sendikaları ve Meslek Birlikleri Genel Başkan Yardımcılığı tarafından Genel Başkan Yardımcısı Budak sorumluluğunda “AKP’nin Yıkım Tablosu, 16 Yılın Faturası” başlıklı bir rapor hazırlandı. Raporda 2002 aralık rakamları ile 2017 Aralık rakamları karşılaştırıldı. Raporda şunlar dikkat çekti:

Aralık 2002’de devletin borcu 242.7 milyar TL iken, Aralık 2017’de 3 kattan fazla büyüyerek 876.5 milyar TL oldu. İç borç stoğu 149.9 milyar TL’den 535.4 milyar TL’ye çıktı. Kişi başına kamu borcu ise 2 bin 677 TL’den 10 bin 981 TL’ye ulaştı.

İşsizlik çift haneli

Özel sektörün dış borcu 43 Milyar dolardan 307.8 milyar dolara çıktı. 2002’de yüzde 8.3 olan işsizlik oranı, “sözde büyüyen ekonomi” ile birlikte büyüdü ve 2017’de 10.3’e yükselerek çift haneli oldu.

Türkiye’de 52 yılda verilen cari açık toplamda 43.7 milyar dolar iken, AKP’nin 16 yılda verdiği cari açık 52 yılın toplam açığını 13’e katladı ve 561.6 Milyar dolar oldu.

İnsanlar hapse düştü

Türkiye’nin 80 yıllık dış ticaret açığı 247 milyar dolardan AKP döneminde 960.6 milyar dolara fırladı. Karşılıksız çek tutarı 2002’de 2.2 milyar TL iken 2017’de 17.1 milyar TL’ye çıktı. Eş, dost, akrabalar vergi cennetlerinde şirket kurarken, yanlış politikaların sonucu 8 yılda 929 bin kişi ceza aldı ve hapse düştü.

Ekmek 4 kat zamlandı

16 yılda tüketicinin banka borcu 6.6 milyar TL’den 499.5 milyar TL’ye, çiftçilerin banka borcu ise 5.1 milyar TL’den, 17 kattan fazla artarak 85.5 milyar TL’ye çıktı. 2002’de 1 kilogram ekmeğin fiyatı 1.03 TL idi, ancak 2017’de aynı ekmek 4.19 TL oldu.

Faturalar 3 kat arttı

Benzin 1.66 TL’den 5.62 TL’ye, motorin 1.30 TL’den, 5.17 TL’ye çıktı. Yoksulluk sınırı 1155 TL iken, 5 bin 238 TL, açlık sınırı 380 TL iken 1608 TL oldu. Su, elektrik ve doğalgaz yaklaşık 3, 12 kilogramlık tüp ise 4 kat arttı.

Devlet 16 yılda 757 milyar TL faiz öderken, vatandaş 368 milyar TL faiz ödedi. Kaynaklar yatırıma değil, faize gitti. İşsizlik ve yoksulluk rekor kırdı. Ancak halk yoksullaşırken milyonerlerin sayısı arttı. Son 6 yılda milyonerlerin sayısı 32 binden 127 bine çıktı. 5 gençten birinin işsiz olduğu Türkiye’de 5 milyon genç ne eğitim görüyor ne de çalışıyor.

Şiddet, istismar, cinayet kat be kat arttı

Hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye 113 ülke arasında 99. sıraya geriledi. Türkiye basın özgürlüğü listesinde “özgür olmayan ülkeler” kategorisine düştü. Sosyal konuların da masaya yatırıldığı raporda boşanmalar yüzde 38, fuhuş yüzde 790, çocukların cinsel istismarı yüzde 434, kadına yönelik şiddet yüzde 1400, adam öldürme yüzde 261, cinsel taciz yüzde 449, tutuklu ve hükümlü sayısı yüzde 285, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678 arttı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/928723/

Posted in Ekonomi, Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DIŞ POLİTİKA * İlişkilerin normalleşmesi ABD için ne anlama gelir?

Bülent Esinoğlu
bulentesinoglu@gmail.com
18.02.2018

İlişkilerin normalleşmesi ABD için ne anlama gelir?

“Amerika ile ilişkilerimizi normalleştirme konusunda sözlü anlaşmaya vardık.” Bu cümle, Türkiye Dışişleri Bakanı tarafından, görüşmeler sonunda ifade edildi.

Normal ve anormal kavramları; kişi veya kurumların ideolojilerine, durdukları yere, günlük çıkarlarına göre anlam kazanan kavramlardır. Normalleşmeden Amerika’nın anladıkları ile Türkiye’nin ne anladıklarını ayırt etmeye çalışalım.Türkiye Amerika ilişkilerinin, ABD için ne anlama geldiğinden başlayalım.

İlişkilerin normalleşmesi Amerika için eskiden olduğu gibi olmasıdır. Eskiden, yani 50-60 senedir ABD ile olan ilişkilerde olduğu gibi olmasıdır. Amerika için eski ilişkiler normal ilişkilerdir.Size, birkaç tane, ABD Türkiye ilişkileri için normal ilişki tanımı yapayım.

İncirlik Üssünden kalkan uçakların Irak, Iran ve bölge ülkelerinin üzerine, ABD bomba yağdırdığında, Türkiye’nin Amerika’ya her türlü desteği sağlaması demektir. Bu durum ABD için normaldir.

İncirlikten kalkan ABD uçaklarının, Suriye’de kurulacak kukla Kürdistan’ın kurulmasına yapacağı yardıma, Türkiye’den ses çıkmaması hatta yardım edilmesi, ABD için normal ilişkidir.

Afganistan’da masum halkların üzerine bomba atılırken, 2000 Türk askerinin ABD ordusuna desteğidir. Türkiye’nin ABD’ye desteği sürdüğü sürece, ABD Türkiye ilişkileri normaldir. Lakin ABD için normal olan bu ilişki bizim için anormaldir.

Amerika’nın bölge çıkarları için Türkiye’nin ABD’ye desteği normal ilişkidir. ABD’yi desteklemediği her konu ABD için anormal ilişkidir.

Türkiye’nin İsrail’e desteği, ABD için normal ilişkidir. Türkiye için anormal.

Amerikan çıkarlarının Türkiye çıkarları ile çatıştığı yerde, eğer biz Amerika’nın çıkarları yönünde davranırsak, bu ilişkilerin normalleştiği anlamına gelir. Açılım Sürecine devam ederseniz, ABD ile ilişkiler normalleşmiş demektir.Hangi konuyu ele alırsanız alın, normalleşme ABD’ye teslimiyettir.

Amerikan Türkiye ilişkilerinin normalleşmesinden Amerika’nın anladığı; Amerika’nın, Türkiye’yi yönetmeye devam etmesidir. Amerikan cephesi, son ABD Türkiye görüşmelerinin, ABD için olumlu olduğu görüşünü ifade etmiştir.

Bu gözle, son Rex Tillerson ile yapılan görüşmeler Türkiye için hayırlı görüşmeler değildir. ABD için olumlu olan bir görüşmenin Türkiye için olumlu olması beklenemez.

Siyasi iktidar hala ABD ile birlikte bölgede çalışabileceği sanıyor. Lakin bu imkansızdır. Varlığımıza tasallut olmuş bir devlet ile birlikte bir iş yapmak; varlığımızı tehlikeye atmaktır.

18.2.2018,

Posted in BÜLENT ESİNOĞLU YAZILARI | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN * Şimdi andıkları Abdülhamit’i iyi tanıyın!

Sözcü
Emin Çölaşan
17.02.2018

Şimdi andıkları Abdülhamit’i iyi tanıyın!

Sevgili okurlarım, ekranlarda ve gazetelerde sık sık görüyoruz…
“Abdülhamit ölümünün 100. yılında anıldı…”

Maceralı bir hayattan sonra Şubat 1918’de vefat etmişti. Hakkında çok kitaplar okuduğum, çok belgeleri incelediğim bir padişahtır. Onu hiç sevmem ama yine de Allah rahmet eylesin demeyi bir görev bilirim.

Tam 33 yıl boyunca 1876-1909 arasında padişahlık yaptı.Bu uzun süre içerisinde bir gün olsun İstanbul’un dışına adım atmadı, atamadı…Bırakın İstanbul’u bir yana, yaşamakta olduğu Yıldız Sarayı’ndan bile dışarıya cuma namazları dışında çıkamıyordu.Neden?..

Çünkü korkaktı, öldürülmekten ve tahttan indirilmekten korkuyordu!

İşin ilginç yanı, 1905 yılında Abdülhamit’e Yıldız Cami’sinde namaz sonrasında bir suikast düzenlendi. Ermeni örgütleri tarafından düzenlenen bu olayda bombalar patladı, 26 kişi can verdi.Abdülhamit şansın da yardımıyla suikastı sağ salim atlattı.

Uzun bir soruşturma sonrasında suikastın elebaşı düzenleyicisi olan kiralık katil Edward Jorris isimli Belçika vatandaşı yakalandı… Ve Abdülhamit onu ve suç ortaklarını affetmek zorunda kaldı… Zira kapitülasyonlar vardı. Herifin Türkiye’de yargılanması ve ceza alması mümkün değildi.Böyle bir şey yapması durumunda “Büyük devletler”padişahımızı mahvederdi… Cebine para konuldu ve ülkesine gönderildi!

Rusya ve Avrupa devletlerinin karşısında masum bir kedi yavrusu gibi ürkek olan bu padişah, içeride ise aslan kesilirdi!

Evet, dışarıya karşı böylesine korkaktı, içeride ise son derece cesurdu! Osmanlı’yı tek başına saraydan yönetirken dayandığı en büyük güç, sayıları binleri bulan hafiyeler, jurnalciler ve muhbirlerdi. Saray binlerce muhbir vatandaşın ihbar mektuplarıyla doluydu. Herkes birbirini ihbar ederdi.

Mektuplar incelenir, şikayet edilen yurtsever insanlar, doğru olup olmadığına bakılmaksızın ülkenin en ücra yerlerine sürgün edilirdi. Yemen, bugün Libya sınırları içinde kalan Fizan ve Doğu Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bölgelerine!..

Oralara gönderilenlerin daha sonra evlerine ve yakınlarına kavuşması artık mucizeler gerektirirdi.

Abdülhamit’in sürgün cezası verdiği büyük yurtsever Mithat Paşa’yı bilirsiniz. Sultan Abdülaziz’i tahttan indirip ölümüne neden olmakla suçladığı Mithat Paşa’yı sarayında kurduğu çadır mahkemesinde yargılattı ve bugün Suudi Arabistan’da bulunan Taif’e sürgün ettirdi. Orada yıllarca hapishanede çürüttüğü büyük devletadamını bir gece Taif zindanında adamlarına boğdurdu.

Şimdi Türkiye’nin pek çok yerinde, 100. ölüm yıldönümünedeniyle Abdülhamit anılıyor, hakkında övgüler düzülüyor, sergiler açılıyor. Bu gösterilerde birileri Abdülhamit’in bilmem kaçıncı kuşaktan torunları oldukları iddiasıyla konuşmalar yapıyor, üstelik işi ticarete vurup internet üzerinden mal satıyorlar!

Bu Sultan hazretleri, Osmanlı İmparatorluğu’nda en çok toprak kaybına neden olan padişahtır.Rumeli elden çıkmış, Kıbrıs İngiltere’ye terk edilmiştir.Hasta adam olarak anılan Osmanlı onun döneminde “Onurunu” da ne yazık ki yitirmiştir.

Size çok somut ve anlamlı bir örnek vereyim:
Tarihimizde 93 harbi diye anılan Osmanlı-Rus savaşında (1878 yılında) iki cephede birden yenilgiye uğradık. Doğu Anadolu Erzurum dahil Rusların eline geçti.Kuzeybatıda ise Gazi Osman Paşa’nın şanlı Plevne savunmasına karşın o cepheyi de yitirdik ve ilerleyen Rus orduları İstanbul kapılarına dayandı.

Abdülhamit çaresiz kalmıştı. İngiltere’ye başvurdu, başkent İstanbul’a Rus ordusu girmesin diye yardım istedi…Ve İngiliz donanması Boğaz’a demir attı!

Ancak Ruslar boş durmuyordu. Bugünkü adı Yeşilköy olan Ayastefanos’a beş katlı büyük bir zafer anıtı diktiler…Ve pısırık Abdülhamit, sarayına birkaç kilometre mesafede olan bu anıtın ve Rus ordusunun gölgesinde yıllarca o sarayda oturdu, padişahlık yapıp ülkeyi yönetti! Bunu bile “Onuruna (!)” yedirmişti.

Rusların zafer anıtı 1914 yılında İttihat Terakki yönetimi tarafından dinamitlendi ve yıkıldı.

Bir acı örnek daha vereyim…Saray 1901 yılında Lorando veTubini isimli iki Fransız tefeciye büyük miktarda borçlanmıştır. Bu paranın ödenmesi mümkün olmaz. Devreye Fransız hükümeti girer, ödeme yine yapılamaz. Bu durumda Fransız donaması Midilli Adası’na gelip adayı işgal eder ve gümrük gelirlerine el koyar. Borç daha sonra ödenince donanma Midilli’den ayrılır.Devletin durumu işte böyle idi!

Ülke giderek geriliyordu. Rumeli’de subaylar dağa çıktı. Padişah 1908’de Meşrutiyet ilan edip Meclis’i yeniden açmak zorunda kaldı.1909 yılında İstanbul’da 31 Mart gerici ayaklanması çıktı. Çok sayıda subay ve milletvekili sokaklarda yobazlar tarafından öldürüldü.

Selanik’ten yola çıkarılan Hareket Ordusu bu isyanı bastırdı, Abdülhamit tahttan indirilip haremiyle birlikte Selanik’e sürgün edildi. 1912 yılında Balkan Savaşı patladı. Yunan ordusu Selanik’i elimizden almak üzere ilerliyordu. Padişahın esir düşmesine ramak kalmıştı. Demiryolu Bulgarların eline geçmişti, karayolu derseniz zaten hiç yoktu. İstanbul’a deniz yoluyla getirilmesine karar verildi de, Abdülhamit donamayı (sarayını topa tutarlar diye) Haliç’te çürütmüştü.

Selanik’ten İstanbul’a getirilmesi için Alman büyükelçiliğinin Loreley isimli teknesi gönderildi. Düşünün ki, koskoca Osmanlı’nın elinde çalışır durumda bir tek savaş gemisi bile bırakmamıştı.Ege Denizi adalarını işte bu sorumsuzluk yüzünden Balkan harbinde Yunanlara kaptırdık!

Abdülhamit, ailesi ve haremiyle birlikte Selanik’ten Beylerbeyi Sarayı’na getirildi ve bir süre sonra orada vefat etti.33 yıl boyunca Osmanlı’ya ve ahaliye kan kusturmuş, devleti hafiyelerin jurnalleriyle yönetmişti. Meclis’i kapatmıştı, tam bir diktatördü.

Şimdi bazı iktidar partisi yetkilileri ve onun bilmem kaçıncı göbekten torunları olduğunu iddia eden bir takım şahıslar çıkmış ortaya, onun adına anma günleri ve törenler düzenleniyor, ne idüğü belirsiz torunların bazıları da bir miktar ticaret yapıp bu sayede para kazanıyor.

Şimdi saygı ve özlemle (!) andıkları Abdülhamit özetle budur, bilinsin istedim.

http://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/emin-colasan/simdi-andiklari-abdulhamiti-iyi-taniyin-2226324/
Posted in Tarih | Leave a comment

ÖNEMLİ BİR ÇAĞRI :Şehit Cenaze Törenlerinde İnançlarından Dolayı Devlet Tarafından Ayrım Yapılmaması için, Milli Birlik için, Cumhurbaşkanlığına,Başbakanlık, Hükümet ve Genelkurmay Başkanlığına Çağrımdır

Sayın Sefa Yürükel önemli bir çağrıda bulunuyor . Vatan , Toprak , Bayrak , T.C. Devleti için cepheye giden çarpışan tüm şehit ve gaziler eşittir . Devletin temel görevi , görevlerini can pahasına yapan , şehit düşen , gazi olan tüm askerlerimize , görevlilerimize eşit şekilde davranarak ve inançlarına saygı göstererek eşit davranmasıdır. Devlet işte o zaman DEVLET BABA olur.

Naci KAPTAN

sefa m. yurukel
18.02.2018

Sefa Yürükel den Önemli Çağrı:

Şehit Cenaze Törenlerinde İnançlarından Dolayı Devlet Tarafından Ayrım Yapılmaması için, Milli Birlik için, Cumhurbaşkanlığına,Başbakanlıka, Hükümete ve Genelkurmay Başkanlığına Çağrımdır,

Milli Birlik için, Cumhurbaşkanlığına,Başbakanlık, Hükümet ve Genelkurmay Başkanlığına Çağrımdır,

Milli Birlik için en gerekli ve tam birliğin sağlanması gerekli olan bugünlerde, Amerika Birleşik Devletleri emperyalizmi ve İsrail ile, bugüne kadar dolaylı olarak karşı karşıya gelinen, Irak ve Suriye düzlemindeki savaşta, artık cephe cepheye gelinmiş ve doğrudan savaş ortamı doğmuştur. Son bilgiler ve söylemler ne olursa olsun artık Realite budur.

Mevcut durumda, Suriye Cephesinde, görünüşte PKK ve türevleri ile ilgİli gözüken bu savaş esas olarak ABD, yandaşları ve piyonları ile savaştır. Daha doğrusunu söylersek, terörizmi bir genişleme aracı olarak kullanan Amerikan emperyalimine karşı mazlumların bölgesel ölçekte başkaldırısıdır. Daha doğrusu bu bir zalim Amerika ile mazlum ve direnen Türk lerin savaşıdır.

Bu savaşın, Suriye Cephesinde, şehitler verilmiştir. Onlarca gazi olan yaralımız vardır. Şehitler ve gaziler 80 milyon Türkün onurudur

Fakat, sosyal medyaya ve bazı yayın organlarına, şehitler arasında inançlarından dolayı ayrım yapıldığı, cenazelerine resmi yetkililerin katılmadığı konusu öne çıkmaktadır. Örneğin” Alevi olduğu için, Genelkurmay ve yerel yetkililerin, Cem Evlerindeki yapılan cenaze törenlerine, cenaze töreni Camiide yapılmadığı için katılınmadığı” bilgisi gelmektedir.

Bu tür haberler, hızla Alevi vatandaşları tedirgin etmektedir. Bu bilgi, PKK terör örgütü ve arkasındaki ABD emperyalizmine de Alevi vatandaşlar içerisinde propaganda imkanı vermektedir.

Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen bir devlette ve bizim milli geleneklerimizde, kimseye, inancından veya etnik menşeinden dolayı vatanını daha çok veya az seviyor diye paye biçilemez. Kimsenin inancından ve etnik menşeinden dolayı nerede cenaze namazı kılacağı ve cenazesinin kaldırılacağına, hiç bir devlet yapısı kurumu karar veremez. Hele ki, devlet kurumları bu konuda inançlara saygılı davranmaz, eşit davranmaz, pirensipli davranmaz ve nerede cenazenin kaldırılacağına karar vermeye kalkarsa, bu milli birliğe zarar verir.

Yüce Atatürk ve arkadaşları öncülüğünde kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti, sadece bir inanca bağlı milletin Devleti değildir. Bizi birleştiren Türklük, vatandaşlık, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleridir. inanç farklılıkları yada etnik farklılıklar değil.

Mevcut durumda, Sayın yetkililerin, yukarıda bahsi geçen Alevi şehitlere karşı ayrım yapıldığı şeklindeki haberleri boşa çıkaracak belirgin bir tutum gösterneleri gerekmekte ve beklenmektedir. Bu durum es geçilemez ve görmezden gelİnemez.

Sayın Yetkililer,
şehitler, etnik yada inancı doğrultusunda Millet ve Devlet nazarında eşittir. Eşit olmalıdır. Bu konuda, görevini bir inanç veya etnik grupla ilgili suistimal yapan yetkililer hakkında bilgi toplanması ve bu durumda cezalandırılması gerekmektedir.

Alevi vatandaşlar ve sunni vatandaşlar milletin birliği için Suriye Cephesindeki Emperyalizme karşı savaşta, aynı duygu ve düşüncededir. TSK herkesin TSK sıdır. Şehitlerde herkesin şehididir. Bu konuda ayrım yapılamaz.

Sayın Yetkililere çağrım,
Milli Birliğin bekçisi olan, her inanç ve etnik gruptan insana, ayrım yapılmadan sahip çıkılması ve kimseye devlet adına nerede ve nasıl cenaze kaldırılacağı ve cenaze namazı kılınacağı ve ibadet edeceği dersi vermemesi ve devletin herkese eşit ve birleştirici davranması gerekmektedir. Ve devlet sadece Camiilerdeki değil Cemevlerindeki Cenaze kaldırmalara ve törenlere de kesinlikle eşit şekilde en üst düzeyde sivil ve asker olarak katılmalıdır.

Devletten beklenen budur ve bu olmalıdır. Devlet bu konuda hassas olmalıdır ve Alevi Vatandaşlar içinde gittikçe yayılan kuşkuları gidermelidir. Bunu devlet, devlet olarak Milli Birliğin devamlılığı ve kışkırtmaları, bölme ve parçalamaları önlemek, Akeviler içinde emperyalizm ve 5. Kol olan piyonlarının operasyon yapmalarınıda önlemek için, devletin en önemli görevi olarak görmesi gerekmektedir. Sadece Alevi vatandaşlarıı değil, tüm Türkiyeyi ilgilendiren bu çağrımın , Devlet Yetkilileri tarafından acilen değerlendirilmesi ve acilen önlem alınmasını önemle talep ediyorum.

Saygılarımla

Sefa Yürükel
Hollanda Türkleti Konseyi Başkanı
Sosyal Antropolog ve Etnograf

Posted in DUYURULAR, TSK | Leave a comment

AKIL FİKİR YAZILARI Sayı 2 * HORTLATILMAK İSTENEN GERİCİLİK KÜLTÜRÜ

SAYI : 2 – YAZAR : Ali Nejat Ölçen

Halkevleri 62. Kuruluş Yıldönümü nedeniyle:

HORTLATILMAK İSTENEN GERİCİLİK KÜLTÜRÜ

1. Giriş

Osmanlı Devletinin köhneleşmiş kurumları üzerinde, çağdaş, laik cumhuriyet devleti kurulabilir miydi? Bu önemli soruya getirilecek yanıt, Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür anlayışını açıklığa kavuşturabilir. Öyleyse, olaya, tarihsel gelişim süreci içinde bakmak gerekecektir.

10. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yerleşmeye başlayan kavimlerin, Türklerin yönetiminde Selçuklu ve sonraları Osmanlı Devletini oluştururken Ortaasya’dan taşıdıkları kültürle, kendilerine eklenen islâm dininin kuralları arasındaki çelişkiye nasıl bir çözüm yolu bulduklarına bakmak gerekir. Yeni edindikleri din, kendilerinin yarattığı ve geliştirdiği kültürün temel öğeleri (kadın erkek ilişkisi, aile yapısı, sanat anlayışı, doğa olaylarını yorumlama ve anlama biçimi, toplumsal düzene egemen olan gelenekler ve yönetim kuralları ile tam bir çelişki içindeydi. Bu yeni edindikleri din zaten, Muhammet’in zamanında başlayıp ölümünden 100 yıl sonra keskinleşen ve kanlı savaşlara alan oluşturan mezhep farklılıklarıyla kendi iç çelişkilerini taşımaktaydı. Üstelik, Horasan’a ve İran içlerine doğru yayıldıkça, oradaki görkemli uygarlığın etkisi altında, kalan Araplar, kendilerinin ne denli geri ve ilkel olduklarını fark ettiler.

Oralarda yalnız uygarlığın nesnel ürünleriyle değil, Eflatun ve Aristonun felsefesiyle de karşılaştılar. O bilge kişilerin varlığı Batı dünyası unutmuştu bile.

İslam, doğmayan, doğurmayan, her yerde olan ve her şeyi gören, cennet ile cehennemin mutlak hakimi ve nesnel dünyayı sadece bir oyun olarak kabul eden ve asıl yaşamın öteki dünyada Ahiretten sonra başlayacağına inanmayı koşul koyan Tanrı ile onun yer yüzündeki vekili Muhammet’e kulluk etmeyi içine sindiremeyen Gök Türk’lerden Horasan’da arta kalan Türgiş boylarının kabul etmeleri olanaksızdı. Savaş 80 yıl sürdü ve bu yeni dini kabul etmeye tutsak edildiler. Tarih böyle yazıyor. Hüseyin Namık Orkun’un Türk Tarihi kitabının 3’cü cildinin 9 uncu sayfasında böyle yazılı.

İslam dini, kuruluşundaki ilkelerden 750 yılından itibaren önemli ölçüde ayrılmaya başlamıştı. O dinin üç temel ilkesi Mutezile adını alan bir düşünce sistemiyle yadsınıyordu:

• Kuran Tanrı kelamı olamaz, hadistir.
• Akıl, vahiy’den üstündür.
• Kaza ve kader akılla değiştirilebilir.

Helenistik felsefenin etkisi altında gelişen ve Abbasi Devletinin ilk döneminde Memun ve Vasık tarafından resmi ideoloji olarak ta benimsenen Mutezile akımını, Tanrı ile insan arasındaki çatışmanın insandan yana ilk başkaldırısı olarak yorumlayanlara hak vermemek olanaksız. Selçuklu döneminde bilimin öncüleri Mutezile akımının açtığı yolda ilerlediler.

Mutezile akımı, Anadolu insanın kendi kültürünü oluşturan özgür irade kavramanın da yabancısı değildi. İslamın, sanatı (müziği, resmi, şiiri ve raksı) yasaklayan kuralları ile Anadolu insanın bu etkinlikleri yaşam biçimi haline getiren geleneğiyle nasıl bağdaşacaktı.

Arap ülkelerinden hiç birinde’ rastlanmayan Tasavvuf akımı, dinin kuralları ile saz-söz-raks arasındaki bağı kurmakta gecikmedi. Saz eşliğinde Yunus Emre’nin dizeleri, Mevlana’nın söz eşliğinde raks’ı ve ney eşliğinde ayin olayı, kuş ve çiçek biçimde resme dönüştürülen ayetler, İslamın kalıplarını aşan yeni yorumlardı. Buna ek düşün düzeyinde de Tanrı-insan ilişkisi yeni bir yoruma kavuşturuldu. Yakılmayı göze alarak “Ene’l hak” diyen Hallacı Mansur ve hatta Arap dünyasında ama İspanya’da “Tanrı evrenin batını, evren Tanrının zahiridir diyen Muhittin-i Arabi ve “Felsefeyi yasaklamanın pespayelikten başka bir şey olmadığını” söyleyen İbn-i Rüşt, İslamın içinden ileriye, aydınlığa doğru uzanan rahatlamalardı.

Nihayet iyiki Maturidi adında biri 1800’lü yılların başında ortaya çıktı ve İrade-i Külliye’nin yanına iradei Cüz’iye yi yerleştirdi. Kuran’daki Rad suresinin 11’ci ayetinde “Bir ulus kendi durumunu düzeltmedikçe, Tanrı onların durumlarını değiştirmez” ya da isra süresinin 84 ncu ayetinde “Herkes, kendi durumuna uygun hareket eder” hükümlerinden herhalde yararlanmış olmalı ki:

“Kaza ve kaderin, insanı ve toplumu kendi sorunluluğunu taşımaktan kurtaramayacağını”

belirterek, katolik Islama yeni bir pencere açmaya çalışmıştı. Bu yorum biçimi, Anadolu insanım yaşam felsefesine de uygun düşmüş olmalı ki hâlâ büyük ölçüde “iradei külliye ile iradei cüziye” kavramları birlikte düşünülür. Bu biraz da Eflatuncu felsefeye de uygun idi. Anadolu insanının, Eflatunu islam düşünürlerinden biri olarak kabul etmesinin nedeni de bu olsa gerek.

Eğer bizler, 1000 yıllık^tarih çizgisinde bu aşamaları gözden kaçırırsak, Mustafa Kemal Atatürk’ün nasıl bir kültürü, niçin ve hangi kurumlarla oluşturmamız, yeni-den yaratmamız gerektiğini ilişkin felsefesini anla-mamız olanaksızlaşır. Bu günün dinci kadrolarının, ülkemize yeniden nasıl gerici bir kültürün tohumlarını atmaya çalıştığının farkına varmamız da güçleşir.

Osmanlı devleti, dinsel yönetim ve eğitim biçimini benimsediği, kurumlarının bu kalıba göre oluşturduğu ve zamanla împaratorluk haline gelerek, farklı etnik, dinsel kavimleri egemenliği altına aldığı için, doğal olarak, ulus yerine ümmet kavramını geliştirecekti. Farklı ve birbirine zıt etnik ve dinsel kavimlerin, dirlik-düzen içinde birlikte yaşamalarının temel koşuluydu ümmetçilik. İslami ilkelerle de bağdaşıyordu.

Ümmet bilinci, Osmanlı Devletinin çöküşüne kadar sürdü. Batı dünyasına yön veren İngiltere’de özellikle 1820’li yıllarda Dış İşleri Bakaru Lord Palmerstonun ”Liberal Movement” teorisi, Balkanlardaki özerklik eylemlerinin doğuşuna öncülük ederken, Osmanlı hala ümmetçilik kuramıyla kendi bütünlüğünü korumaya çalışıyordu. Balkanlar elden çıktı. Imparatorluğun dağılmasına çare olarak, Cemalettin-i Efgani’nin başlattığı “Panislamizm” (Islam Birliği) düşüncesine bel bağlandığını görürüz. Hatta Cemalettin Efgani, Padişah Sultan Hamit II tarafından yeni kurulmuş olan Darülfünuna hoca olarak atanmıştı. Zamanın Şeyhül İslam’ın gazabına uğramasaydı Darülfünündaki hocalığı 1 yıl kadar kısa sürmezdi. “Fen”lerin “Din” e üstün olduğunu söyleyerek çevresindeki hoşnutsuzluğun tartışma neden olmuştu. Bu tarihsel öykü bir yana, burada önemli olan, Osmanlı devletinin bütünlüğünü koruması olayının gündeme gelmesiydi ye Fuat Paşanın tapındığı İngiltere, Balkanlar bağımsız devletlere ayrıldıktan sonra bile, Osmanlıyı uzaktan seyrederek Anadolu’yu paylaşmanın henüz erken olduğu ve bir Avrupa savaşma yol açmadan bu paylaşımın nasıl gerçekleşebileceğini düşünmekle yetiniyordu. Ne varki günün birinde Osmanlı Devleti, kendisini o paylamışımın içinde bulacak ve 1820 lerde genç Padişah III ncü Selimle başlayan yenileşme hareketi bütün kesin-tilerine rağmen, Anadolu topraklan üzerinde yeni bir kültürün doğuşuna ve laik cumhuriyet devletine yerini-terk etmek zorunda kalacaktı. Atatürk devrimlerini 120 yıllık bir tarihsel gelişimin sonucunda Anadolu insanın kendisini bulması, kendisine kavuşması olarak niteleyebiliriz.

2. Atatürksel Kültürün kurumları

Atatürk’ün öncülük ettiği kültürün iki nesnel boyu-tundan söz edebiliriz. Birisi ümmet bilincinin yerine ulu-sal bilincin yer alması, ikincisi de bilimin gerçek yol gösterici olarak kabul edilmesidir. 1000 yılı aşkın süre, devlet ve toplum varlığının dinsel kurallarla yönetildiği çoraklığının içinde, “kaza ve kader” yazgısının aşarak, akıl yürütmeyi yaşam ve yönetim biçimine dönüştüren bu, Atatürk devrimlerin özüdür.

İstilacı devletleri Anadolu topraklarından atarak, ulus olmayı kolaylaştıran askeri başarı, daha sonraları devrimleri gerçekleştirmeye büyük kolaylıklar sağladı. Başka ülkelerde olduğu gibi, açık biçimde karşı devrim eylemi doğmadı, ya da doğmaya cesaret edemedi. Mustafa Kemal Atatürk’ün demokratik rejime ve çok partili yaşama geçiş projesi, 1932 yılında daha ilk denemede karşı devrim biçiminde ortaya çıkan eylemle engellenmiş oldu. O eylemin dayandığı felsefe Osmanlının köhneleşmiş kurumlarına ve din yönetimindeki yaşam biçimine geri dönüşü amaçlıyor gibiydi. Türk ocaklarıyla devam eden, Halkevlerinin kapatılması, Köy Enstitülerinin yok edilmesi süreçlerinden geçerek kendi siyasal örgütlenmesini tamamlayan ve iktidarı ele geçiren kadrolar, kim ne derse desin, sabırlı ve kendi içinde tutarlı, çabalarıyla şimdilerde Türkiye’yi gerilere çekmekte, amaçlarını gerçekleştirme olanaklarına da sahip oldular.

Atatürk’ün denediği çok partili siyasal yaşamın 1945’te gerçekleşmesinden bu yana, 45 yıl ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel yaşamına gerici kadrolar egemen ola gelmiştir. Bir bakıma sosyolojik açıdan, gericiliğin bir başarısı olarak olayı nitelemek olası.

Atatürk bunun farkındaydı ve tarih bilgisi ona devrimlerin kurumlarını oluşturmak görevini vermişti. Ö nedenle, “ulus olma” ve “bilimsel davranma” biçiminde özetlemeye çalıştığımız Atatürksel kültürü üç boyutlu bir hacim içine yerleştirmeyi gerekli buluyor olmalıydı ki, İslamın tortusu üzerinde yeni uygarlık yaratmanın olanaksızlığını görmüştü. Daha 1915’te, Sarıkamış savaşında, her türlü lojistik destekten yoksun askerin, donanımlı Rus ordusu karşısında savaşması için, ekmek ve silah yerine, Padişahın damadı Enver Paşa, mermi işlemez muskalar dağıtmıştı. Devletin tüm kurumlarına sinmiş olan “takdir-i ilahi” felsefesinin yerine insan iradesinin ve akıl kullanmanın erdemini yerleştirmek olanaksızdı. Eskiyi tümüyle bir yana itmek ve onun mikro-kültürünü de “Folklor” olarak nitelemekten başka çare yoktu. Subjektif, içe dönük, kapalı ve ev ekonomisinin ürünü olan o mikrokültürden acaba, evrensel kültüre nasıl geçilebilirdi? Bu soruya, Mustafa Kemal Atatürk sistemi bir bütün olarak:

•Siyaset
•Dil
•Tarih

boyutlarında çözüm bulmayı bildi. Cumhuriyet Halk Fırkası, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, bu üç te-mel ilkenin nesnel örgütleri olarak yaratıldı. Siyasal örgüt, laiklik, ulusçuluk, devletçilik, halkçılık ilkelerine uygun yasal koşullan var edecekti. Köklerini tarihin derinliklerinden alan ve Anadolu’da konuşulan arı Türkçe, Osmanlıcanın yerini almalı. Anadolu insan kendi tarihini öğrenmeliydi. Atatürksel kültürün temel öğeleri bunlardı ve başarıldı. Bu gün ülkenin aydınlığı hala karartılamıyorsa, Atatürksel kültürün, laikliği, halkçılığı cumhuriyeti, devrimciliği, ulusalcılığı temel alan evren-sel ilkelerinden ötürüdür. Anadolu kültürünün Batıyla ilişkiye geçerek, ona yeni ve çağdaş boyutlar kazandıracak, halkla birlikte devrimlerin amacını ve özünü kitleler benimsetecek yeni bir örgütün, genç kuşakların öncülüğünde “Halkevleri” ile “Köy Enstitüleri”nin kuruluşunu ortaya çıkarmıştı. Öyleyse, Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür anlayışı, siyaset, dil, tarih ve halk ile bir bütün oluşturuyor. Bugün Türkiye’de, müzikte, resimde, tiyatro da ve sporda, bilim ve teknoloji alanında, içsel güçlüklere ve tıkanıklıklara rağmen bir şeyler yapabilmişse, Atatürksel kültürün özümsenme-sinden kaynaklanmıştır bunlar.

Bugün Türkiye’nin karşısına bir sorun çıkmıştır ve bu sorunun aşılması yaşâmsal önem taşımaktadır. Sorun şudur: Atatürk devrimlerinin neresindeyiz?

3. Gerici kültürün hortlatılması

1980 asker müdahalesinin, ülkeye taşıdığı en büyük tehlikenin, gerici kültürün hortlamasına ve din temeline dayalı eğitim ve yönetim biçiminin resmi devlet ideolojisi haline dönüşmesine uygun ortamı hazırlamak olduğu yadsınamaz. Bu savın nesnel karalı 1983 yılında Devlet Planlama Teşkilatında düzenlenen “Milli Kültür Raporu” dur. O raporu inceleyenler, Türkiyenin Atatürk devrim-lerinden koparılarak, ortaçağın karanlığına çekilmek istendiğini görecektir. İstatistiksel veriler de çarpıtılarak, Cumhuriyet Türkiyesinde, okullarda maneviyattan uzak eğitim yapıldığı için suç oranının arttığı savı ileri sürülmekte ve çıkış yolunun “din temeline dayalı eğitim ve yönetim biçimi” olduğu milli kültür raporuna temel oluşturmaktadır.

Raporun Kültür ve Ahlak bölümünde, sayfa 545’te: “Din ve Ahlak planlaması (önerilerek) vakit geçirmeden Türkiye’nin din haritasının çıkarılması için devlete düşen her türlü tedbirin alınması”

istenmektedir. Bu nasıl bir harita olacak, tesviye münhanileri kaç metrede bir çizilecek, dinin dereleri ve tepeleri nasıl gösterilecek ve bizler bu haritanın nerelerinde yer alacağız. Belki haritada cennet ve cehennemin-de yerini belirler de, biz de mümkün olduğu kadarı cennete yakın yerde konum edinmeye çalışırız. Ama kuşkunuz olmasın bu haritayı hazırlayanlar kendileri için cennete en yakın yeri önceden hava parası ödemeden kapmış olurlar. İstanbula belediye başkan adayı olan Refah Partili Tayyip efendi din haritasına gecekondularını inşa etmiş ya da genel başkanları Erbakan efendi Gümüş-Motor fabrikası için din haritasının en yüksek tepesini ayırmış olabilir.

Milli Kültür Raporu: “İnsanı ve onun manevi ihtiyaçlarım merkez alan bir kültür meydana getirilmelidir” diyor. Nasıl meydana getirilecek, insanın manevi ihtiyaçların merkez alan bir kültür? Bu kültür dediğimiz şey tuğla duvar mı, sipariş üzere inşa edilsin. Milli Kültür Raporu bunu da çözüyor:

“İnsana ve onun ruhuna önem vermedikçe, maddi kalkınma yeterli olmayacaktır. Model insanın yetişmesi kalkınmayı önleyici zararlı felsefe ve ideolojilerin önlenmesiyle mümkündür”

Okullarda ve kitaplıklarda yabana felsefe ve ideolojiler yasaklanınca, model insan yetişmesi kolaylayacak. DPT’nin Milli Kültür Raporundaki bu buyruğa uygun olarak bir Prof. Dr. model insanın hemen keşfetti. Bu insan homo islamicus olacakmış.

Raporun 717 nci sayfasında maneviyat eğitiminin verim artırıcı etkisinden de söz ediliyor. Şöyle:

“Japon bankaları, binlerce kişilik personeline maneviyat eğitimi yaptırarak, verimi arttırma yoluna girmiş ve başarılı olmuştur.”

Demek ki maneviyat eğitimi yaparak, bankaların kazançlarını artırmak mümkün. Yani maneviyat eğitimi, maneviyatçıların güdümünde materyalizmin emrine girecek ve bankaların faiz gelirlerinin artmasını sağlayacak. Bankaların verimi başka nasıl artar ve artan verim kimlerin cebine iner? Bunu maneviyatçı hocalara sormak gerekecek. DPT’nin hazırladığı Milli Kültür Raporunda acaba “Tarih” denilen bilime nasıl bakılıyor. Raporda tarih anlayışı ne düzeyde? Bunu görmedikçe, gerici kültürün nasıl hortlamak istediği anlaşılamaz. Sayfa 492:

“Milli kültür anlayışımızda ilmi tarih medotu esas alınmalı, meselelerin tahlili milli görüşe göre yapılmalı”.

Yani milli görüşe göre tarihsel olayları çarpıtabilirsiniz. Ya da öyle yorumlarsınız ki o tarihsel gerçek aslına uygun olmaktan çıkar. Örneğin Dil ve Tarih Fakültesinde tarih profesörü iseniz, Hammer’ih “Osmanlı Tarihi”ni Almancadan Türkçeye çevirirken:

“Hıristiyan Hükümetleriyle yaptığı anlaşmalarda
ticari çıkarlara hizmetten çok kendi kesesine
çokça para aktaran Sokullu Mehmet Paşa”
cümlesini çıkarır milli görüşe uygun çeviri yaparak
cümleyi Sokullu Mehmet Paşa deyimiyle,başlatabilirsiniz.

O zaman doğruyu söyleyen, maneviyatı düzgün, model insan mı olursunuz? Böylesi çarpık insanlardan arınmak, kurtulmak kanımca çağdaş kültürün işlevi olacak. Halkevleri gibi çağdaş demokratik kitle örgütleri bu çağdaş kültürün yeniden öncülüğünü üstlenmelidir.

Dipnotlar:

1- Şair ve şiirle ilgili ayetler:
Saffat 36. Cinlenmiş bir şair için biz Tanrılarımızı terk mi edeceğiz derler.
Yasin 69. Biz O’na (Muhammet’e) şiir öğretmedik. Şiir O’na yakışmaz
Şuara 224. Şairler, onlar da azgındırlar. İslamın kuruluş yıllarında Muhammeti alay konusu yapmış oldukları için bu ayetlere Kur’anda yer verildiği tahmin edilebilir.
2- Ümmetçilik kavramını belirleyen ayetlere örnek:
• Hacc 67. “Biz her ümmete bir din verdik
• Hak dinini kabul etmeyenlerle, boyunlarını büküp cizye (vergi) verene kadar savaşın”. Maide 92.
• Peygambere düşen görev ancak tebliğden ibarettir. Tövbe 29.

alinejat@olcen.net

webmail

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, ALİ NEJAT ÖLÇEN | Leave a comment

90 YILLIK ENKAZI KİM KALDIRDI ?

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

Ali Nejat Ölçen’in yazısı üstüne

TC nin yetiştirdiği en seçkin aydın ve vatanseverlerinden Ali Nejat Ölçen, 95 yaşına basan ömrü ile Cumhuriyetimizden yaşça büyük bir asırlık insandır.

İşte onun, çok az kişinin becereceği bir hizmetini vurgulayarak, bu tam “katıksız bir Cumhuriyet aydını ve Mustafa Kemal ATATÜRK sevdalısı değerli insanın bir yönü ile yazıma başlamak istiyorum.

Ali Nejat Ölçen ilerlemiş yaşına rağmen, kitapları yanında bir iki ayda bir çıkardığı dergi ile tarih, ekonomi, siyasi olaylarda ülkemizle harmanladığı görüşleri ile topluma yararlı olmaya, ışık tutmaya çalışan yurt sever bir insan.

Ali Nejat Ölçen 15 ve 16. Dönem CHP İstanbul milletvekili olarak TBMM’nin eski parlamenterlere uyguladığı parasal ödemeden yararlanırken, ödemeleri Anayasa Mahkemesi yürürlükten kaldırdığı halde, TBMM çeşitli yöntemler uygulayarak tekrar yürürlüğe sokmuştu.

Ali Nejat Ölçen bu uygulamayı içine sindirememiş, TBMM’nin verdiği bu parayı bu kitap dizisinin yayın ve ulaşım giderlerini karşılamakta kullanmayı karar vermiş.

İşte fazla bulduğu bu ödeneği toplum yararına kullanmak için, 25 yıldan beri yayınladığı “Türkiye Sorunları” adlı kitapçığını, hem basım hem de gönderme masrafını üstlenerek isteyen herkese göndermekte. Bana da gönderilen bu kitapçığın 119 ncu sayısını okuyordum, bu sayının 54. Sayfasına gelince aşağıdaki başlıklı yazısını gördüm.

2 Osmanlı Dış Borçlarının Ödenmesi
“14 Aralık 1932 günü Paris Büyükelçiliğimiz ile “Alacaklılar” arasında yapılan anlaşmada 1 altın TL 112.2 Fransız Frankı değerinde olmak üzere Türk Hükümeti adına 7 979 500 altın TL düzeyinde dış borç yükü hesabı çıkarılmıştı. Osmanlıdan Cumhuriyetimize yüklenen bu dış borç hesabı 1943 yılına kadar tümü geri ödenmiş oldu. Cumhurbaşkanının eşi Bayan Emine Erdoğan “90 yıllık enkazı kaldırırken” bu borçları da acaba AKP iktidarı mı ödedi?”

Sayın Ali Nejat Ölçen’in yazısını görünce, Emine Erdoğan tarafından söylenilen, TC nin gururu “90 yıllık Cumhuriyeti” kötüleyen, aşağılayan, onu “enkaz” olarak gösteren bu sözler karşısında her Atatürkçü gibi ben de etkilendim, bu sözler önceden söylenmişse de duygularımı o anda sizinle paylaşmak istedim.

90 Yıllık Cumhuriyetimizi kötüleyenler, Genç TC i hem kalkınma hamlesini yaparken, hem de Osmanlıdan miras kalan 7 979 500 altın TL düzeyinde dış borcu ödemiştir. O dönemde kalkınma hızı yüzde 7.7 dir, (bazı ekonomistlere göre bu kalkınma hızı daha fazla). Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman o kalkına hızına ulaşılamamıştır.

TC nin hem nimetlerinden yararlanıp, bir de onu kötülemek hiç bir vicdanla bağdaşmaz. Görüldüğü gibi Cumhuriyetimiz hem kalkınma hamleleri, (kazma, kürekle, yokluk, sıkıntı) içinde yatırımlarını yaparken, hem de Osmanlının borçlarını ödemiştir. Böylece kâh 90 yıllık Cumhuriyeti kötülüyorlar, kâh “iki ayyaş” diyerek Kuvayi Milliye’nin iki kahramanı Atatürk ve İnönü’yü kötülüyorlar. TC dünyaya örnek Kurutuluş Savaşı’ndan sonra, tüm İslam dünyasının hayran kaldığı devrimler ve ekonomik hamleleri yapmıştır. Hem 90 yıllık TC nin nimetlerinden, faydalanacaksın, hem de onu kötüleyeceksin, bu ihanete varan ve vefasızlık değil midir? Yine onun, Cumhuriyetin nimetlerinden faydalanıp hiçbir İslam dünyasında olmayan Laik devlete, Laik TC ne çelme takıp yıkacaksın.

Ama Cumhuriyet ve demokrasi onlar için düşman. Ne demişti birileri de, “demokrasi bizim için tramvay, istediğimiz yere varınca tramvaydan ineriz”. Varacakları yer neresi? Şeriat devleti. İşte görüyoruz şeriatla yönetilenleri, yerlerde sürünüyorlar, çağdaş dünyadan habersiz, dünyanın en geri kalmış sefil devletleri. Dünyada 57 mi ne Müslüman devleti var, hepsinde de ne aydınlanma, ne çağdaşlaşma, ne kalkınma, ne de buluş ve icatlar var, sadece gerilik ve sefalet var, terörün her çeşidi var. Durmadan da aydınları da, yoksulları da vatanlarını ne pahasına olursa olsun terk etme çabasındalar.

Bu Müslüman ülkelerden milyonlarca insanlar neden vatanlarını terk edip nerelere gidiyorlar hiç düşündünüz mü? “Tramvayın son durağı” yolcusu iyi bilmelidir ki, 50 den fazla Müslüman devletleri neden dünyanın en geri kalmış ülkeleri, neden oralarda birbirinin kanını içecek kadar düşmanlık artıyor, neden terör artıyor. Az Müslüman olduklarından mı? Zaten dünyada dinle, mezheple kalkınmış tek bir devlet yok. Öyleyse, tüm Müslüman dünyası kan deryası içinde iken, “dinci ve kinci” nesil yetiştirmek tümden yanlış ve ülke bu zihniyetle daha da geriye gider. İçlerinde en paralı zengin görülen Suudi Arabistan varsa da hiçbir Müslüman ülkesinde demokrasi yoktur;

şimdilerde bizim yeni değişen anayasamızdaki gibi tek adamlı teokratik sistemle yönetilmekteler. Zaten bilinen dünyanın en geri kalmış on ülkesi tek adamlık başkanlık sistemi ile yönetilmektedir. Müslüman devletlerinin içlerinde sadece G. Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türkiye’ye laik Cumhuriyet getirilmiştir. Ne yazık ki, “tramvayın son durağı” özlemi içinde olan, laiklik ve Cumhuriyet karşıtı olan gerici bir iktidar tarafından o da yok edilmek üzere. Oraya buraya lüks camiler yapılıyor, okulların hepsi imam hatipleştiriliyor, yargı dâhil ülke her türlü karar ve hüküm tek adamla yönetiliyor. Baştakiler bu söze bozuluyorlar ama işte bu apaçık faşizmdir. Yargısı, yönetimi bozulmuş faşist bir ülkeye hiçbir demokratik ülke yatırım yapmaz.

Öteki Müslüman devletlerden binlerce değil, milyonlarca insanlar, en zengin görülen Suudi Arabistan’a değil de, neden “gâvur” dedikleri Avrupa ve öteki Batı ülkelerine gidiyorlar. Niye mi? Çünkü cahillerimizin “gavur” dedikleri çağdaş Batı ülkelerde adalet düzgün, refah seviyesi yüksek, insan haklarına riayet ediliyor.

Bu gerçeği gören dünyanın her yerindeki Müslüman ülkelerin insanları, yerlerini, yurtlarını terk ederek o Batı ülkelerine neden gidiyorlar. Aklı başında olan ve rotasını Orta Doğu bataklığına yönelten kişiler bunu iyi düşünmeliler. Düşünebiliyor musunuz, hem laik TC ni yıkmaya çalışacaksın, hem ülkeyi kötü yöneteceksin, hem de İslam dünyasının yıldızı yapan Cumhuriyetin kahramanlarını ve yönetimlerini “90 yıllık enkaz” diye kötüleyeceksin. Üstelik “enkaz” “ayyaş” denilen insanlar ve yönetim, hem Osmanlının milyonlarca lira borcunu ödüyor, hem de Cumhuriyet devrinde hiçbir yönetimin ulaşamadığı kalkınma hızına ulaşıyor.

Şimdi gerçek böyleyken, Emine Erdoğan, hangi kültür ve hangi tarih bilgisiyle 90 yıllık Cumhuriyet’e “enkaz’”diyebiliyor.“Emine Erdoğan, Ataşehir’deki Sheraton Otel’de, Ensar Vakfı tarafından düzenlenen ‘Ensar Gönüllüleri Buluşması’nda konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, bugünlere gelinmesinde sivil toplum kuruluşlarının dayanışmasının büyük katkısı olduğunu ifade ederek, şunları söyledi: “Artık yeni bir kavşaktayız. Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık. Fakat enkazın altından büyük meseleler çıktı”.

Görüyorsunuz Sayın Ali Nejat Ölçen’in yazısı beni nerelere götürdü. Bitmedi.Arap Çöllerinde yine çarpışmaya başlayan askerlerimiz, şehitlerimiz olduğu zamanda bu yazıyı yazdığım 15.02.2018 günü, yanık sesli bir genç sanatçı TV kanallarının birinde şu meşhur Yemen ağıtlarının birini söylüyordu. (Yemen ağıtlarını her dinlediğimde gözyaşlarımı tutamam, tek Türkün yaşamadığı Yemen ellerinde yitirdiğimiz Anadolu evlatlarına yanarım. Devlet-Osmanlı “İslam toprağı” dediği Yemen’e binlerce askerini göndermiş, o askerleri geri getirmek için gemi bile bulamamış).

Batı ülkeleri bilimle, çağdaşlaşma ile buluş ve icatlarda yenilik peşinde iken, biz eğitimsiz, çağın gerisinde kalmış askerimizi tek Türkün yaşamadığı Viyana kapılarından Yemen çöllerine kadar elinde kılıç askerlerimizi kırdırıyormuşuz.

Bu ağıtlara neden olan padişah kararlarının yanlışlığı yetmiyormuş gibi, başka bir yanlışlıkla Yemen ağıtlarından yüz yıl sonra, askerlerimizi yine Arap çöllerine göndermeye başladık. Arap çöllerinden yine şehitler gelmeye başladı.

Yanlış karar dedik, evet başımızdaki yönetim, Suriye işine karışmayacaktı. Esat ile dostluğunu sürdürse idi, ülkemiz kazanacaktı. O zaman Esat dört dörtlük toprağına sahip olacak ve bu belaların hiç biri başımıza gelmeyecekti. Ama yanlış bir kararla Suriye’ye karışmakla tahmin edilmeyecek kadar kayıp ve zararlarımız var. Tanrım yine Arap çöllerinden yanık ağıtlar mı havalanacak. Tanrı ordumuzu, milletimizi korusun.

Neyse konu konuyu açtı,
Ali Nejat Ölçen’in yazısı bizi nerelere götürdü.

“Havada bulut yok bu ne dumandır
Mahlede ölü yok bu ne figandır
Şu Yemen elleri ne yamandır
Ah o yemendir gülü çimendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir
Kışlanın önünde redif sesi var
Bakın çantasında acep nesi var
Bir çift kundurayla bir de fesi var
Ah o yemendir gülü çimendir
Giden gelmiyor acep nedendir
Burası Huş’tur yolu yokuştur
Giden gelmiyor acep ne iştir “

 

Posted in CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK | Leave a comment

YABANCI BASINDAN * Ağırlaştırılmış müebbete tepki yağıyor… Dünya faturayı siyasilere kesti: Ankara bir adım ileri iki adım geri gidiyor’

Cumhuriyet
17 Şubat 2018 Cumartesi

Ağırlaştırılmış müebbete tepki yağıyor…
Dünya faturayı siyasilere kesti:
Ankara bir adım ileri iki adım geri gidiyor’

Altan kardeşler ve Nazlı Ilıcak’a verilen cezalara yurtdışından da tepkiler geldi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, “Bu karar iktidarın muhalifleri susturmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor” açıklaması yaptı. ABD merkezli Freedom House ise yaptığı açıklamada “Bu karar Türkiye’de adalet sisteminin tamamen siyasetin kontrolünde olduğunu gösteriyor. Bağımsız mahkemelerin olmad…

New York Times gazetesi Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile ilişkileri düzeltme arayışında on binlerce kişinin gözaltına alındığı OHAL’e takıldığını yazdı. Yazıda, Türkiye’nin bir ileri iki adım geri gittiği belirtilerek Alman yetkililerin tahliyesini takdir ettikleri Die Welt muhabiri Deniz Yücel hakkında 18 yıla kadar hapis istemiyle hazırlanan iddianame ile Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak’ın da aralarında olduğu altı kişiye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildiği hatırlatıldı. Türkiye’de 2016 darbe girişiminden bu yana 50 binden fazla kişinin hapiste olduğu, 140 bin kişinin işini kaybettiği de gündeme getirilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sadece darbe şüphelilerini değil aralarında akademisyen ve gazetecilerin de olduğu muhalifleri de hapse attırdığına dikkat çekildi.

NYT, Frankfurter Allgemeine gazetesi köşe yazarı Berthold Kohler’in Türkiye-Almanya ilişkileri ile ilgili “Serbest bırakılan rehineler bahar mevsimini getirmez. Hâlâ Erdoğan’ın zindanlarında kalan Almanlar var, binlerce Türk vatandaşından bahsetmiyorum bile. Ama Yücel’in tahliyesi en azından NATO müttefiki Türkiye’nin yumuşamakla ilgilendiğini gösteriyor” yorumunu yer verildi.

ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak’ın da aralarında olduğu altı kişiye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesiyle ilgili yayımladığı açıklamada, “Bu şoke edici kararlar ve hapis cezaları Türkiye’de adalet sisteminin tamamen siyasetin kontrolünde olduğunu gösteriyor” denildi. Açıklamada, “Alt mahkemeler hükümetin katılmadığı Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayı reddediyor ve gazeteciler ömür boyu hapis cezasına çarptırılıyor. Bağımsız mahkemelerin olmadığı yerde adalet olmaz” ifadeleri kullanıldı

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün açıklamasında ise davanın en başından beri siyasi amaçlı olduğuna dikkat çekildi, kararın halen yargılanan diğer gazeteciler, yazarlar ve muhalifler için tehlikeli bir emsal oluşturduğu vurgulandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya direktörü Hugh Williamson da Deniz Yücel’in tahliyesinin suçlamalarla karşı karşıya olduğu gibi saçma bir gerçeği örtemeyeceğini, Altan kardeşler ve Ilıcak davasındaki kararla birlikte bunun Türk hükümetinin muhalif sesleri susturmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösterdiğini” söyledi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/928702/

Posted in ERGENEKON - BALYOZ, FAŞİZM, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

EKONOMİ * Baskıcı AKP rejimi yatırımcıyı kaçırıyor * AKP rejiminin toplumu kutuplaştırıcı icraatı firmalar dünyasına da yansıdı. Kamu ihalelerinde korunan, kayırılan kesimlerle iktidarın ilişkileri netleştikçe, birçok firma rejim tarafından biata zorlandıkça, firmalar için yatırım yeri seçmede muhtelif coğrafyalar da alternatifler arasına girdi.

Birgün / EKONOMİ
17.02.2018

Baskıcı AKP rejimi yatırımcıyı kaçırıyor

MMO, Türkiye’de dış yatırımların 2016’da 31 milyar doları bulduğuna dikkat çekti, “Yatırımcı dışarıya kaçıyor” uyarısında bulundu. MMO’nun yayımladığı analizde ülkedeki baskıcı, kayırmacı rejimin yatırımcıları kaçırdığı vurgulandı

TMMOB Makina Mühendisleri Odası (MMO), Türkiye’nin dışa yatırım stokunun 2008 sonrası hızlandığına ve düzenli artışlarla 2016’da 31 milyar doları bulduğuna dikkat çekti ve “Yatırımcı dışarıya kaçıyor” uyarısında bulundu.

MMO, her ay iktisatçı-yazar Mustafa Sönmez’in katkısıyla hazırladığı ‘Sanayinin Sorunları’ bülteninin 36’ncısını “Türkiye’nin Dış Yatırımları” konusuna ayırdı.

Ekonomi Bakanlığı, Merkez Bankası, IMF, Hazine ve çeşitli bakanlık verileri kullanılarak yapılan analizde, Türkiye’nin dışarıya yaptığı doğrudan yatırımlar incelendi. Türkiye’nin hem dış yatırım çekmede hem de dışa yatırım yapmada, birçok çevre ülkenin gerisinde olduğu tespitine yer verilen araştırmada, özellikle son dönemlerde dışarıya kaçma eğilimi ağır basan yatırım kararlarına, baskıcı yönetimin yatırımları da kaçırdığına, bunun özellikle yatırım bekleyen işsizler açısından önemli olduğuna dikkat çekildi.

2016’da 31 milyar doları buldu

Analizde şu noktalar öne çıkıyor:

“»Doğrudan yatırım biçimindeki sermaye ihracı, küresel kapitalizmin bir gerçeği olarak tüm dünyada artıyor. Türkiye, doğrudan yabancı yatırım çekmeye çalışırken farklı saiklerle dışarıya yatırım da yapıyor. Ancak, benzer çevre ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’nin hem dış sermaye çekmede hem de dışarıya yatırımda, küresel kapitalizm ile bütünleşmenin arka sıralarında olduğu görülüyor.

»Türkiye’nin dışa yatırım stokunun 2008 sonrası hızlandığı, dış yatırımların düzenli artışlarla 2016’da 31 milyar doları bulduğu görülüyor. Türkiye’nin dışa yatırımlarının dörtte üçünden fazlası Avrupa’da yer alıyor.

Finans sektörü başta geliyor

»Dışa yapılan yatırımların yüzde 68’i finansla ilgili. Sanayinin payı, dış yatırım toplamında yüzde 15’te kalıyor.

»Türkiye’nin dış yatırımlarında finans sektörü üçte ikinin üstünde bir payla ön sıralarda bulunuyor.

Bankalar, çoğunlukla Avrupa’da şube açarak kredi bulma, dış ticaret işlemlerine aracılık etmek için dış yatırımlarda öncü oldular.

»Dışa yatırım yapan sanayi firmalarının, sektörlerinde öne çıkan ve iç pazarı artık yeterli görmeyen firmalar olması dikkat çekici. Yatırım yapılan ülkelerin bakir pazarları, ucuz işgücü, ucuz hammadde, ucuz enerji fiyatları da yatırımcıları cezbediyor.

»Sanayi dışında başta dış taahhüt, havaalanı işletmeciliği ve iletişim alanlarında da Türkiye kökenli firmaların dış yatırımları kendinden söz ettiriyor.

Rejim icraatları da etkili oldu

»Dışa yatırım, küresel kapitalizmin bir gerçeği olmakla birlikte, Türkiye’deki realite cılız, sistemsiz ve çok farklı saiklerle yapılıyor. Son yıllarda dışa yatırım kararlarında, ülkedeki kayırmacı, hukuksuz rejim icraatları da etkili olmaya başladı. AKP rejiminin toplumu kutuplaştırıcı icraatı firmalar dünyasına da yansıdı. Kamu ihalelerinde korunan, kayırılan kesimlerle iktidarın ilişkileri netleştikçe, birçok firma rejim tarafından biata zorlandıkça, firmalar için yatırım yeri seçmede muhtelif coğrafyalar da alternatifler arasına girdi.

OHAL derhal kaldırılmalı

»Yoğun işsizlik yaşayan Türkiye’nin yatırıma ihtiyacı varken firmaların yatırım yeri olarak yurt dışını seçmesi, firmalar açısından anlaşılır bulunsa da, ülkedeki iş bekleyen kitleler açısından olumsuz. Ayrıca, yatırımlardan yararlanan yan sanayiden ileri-geri bağlantılı alt sektörlere, tedarikçilere kadar bir dizi kesim açısından da yatırımların dışa akmasının negatif etkileri bulunuyor.

»Özellikle ülkedeki politik iticiliğin, artan risklerin etkisiyle verilmiş yurt dışı yatırım kararlarından cayılması için, ülkede OHAL uygulamasının hızla kaldırılması, demokratik normların hâkim kılındığı bir parlamenter düzene, hukuk devletine yeniden dönülmesi şart.”

https://www.birgun.net/haber-detay/baskici-akp-rejimi-yatirimciyi-kaciriyor-204704.html

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment