EMPERYAL OYUN VE TUZAKLAR * TSK’yı ÖZEL KUVVETLER ÜZERİNDEN VURMAK * ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞI, TÜRKİYE’NİN VE TÜRK ORDUSUNUN GURURUDUR

Tahir Tamer KUMKALE :

ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞI,
TÜRKİYE’NİN VE TÜRK ORDUSUNUN GURURUDUR

Türk Milleti, ne vakit yükselmek için adım atmak istemişse bu adımların önünde daima baş olarak, daima yüksek milli ideali gerçekleştiren hareketlerin önderi olarak kendi kahraman çocuklarından kurulu ordusunu görmüştür. (Gazi Mustafa Kemal Atatürk – 1931)

Küresel güçlerin içimizdeki yandaşları tarafından Cumhuriyetin kurucusu, devletin bek’asının ve güvenliğinin sarsılmaz koruyucusu Türk ordusuna yapılan insafsız saldırılar durmaksızın devam etmektedir.

Hainler sürüsü, orduya saldırının odağına en mümtaz birliğimiz Özel Kuvvetler Komutanlığını oturtmuşlardır. Bu şekilde bu küçük birlik konu edilerek tüm orduyu itibarsızlaştırarak bağrından çıktığı asil milletin gözünden düşürmeğe çalışmaktadırlar.

Onlar hedeflerini doğru seçmişlerdir. Ama bu hedeflerine ulaşmada daima başarısız kalmaya mahkum olduklarını da geçmiş deneyimlerinden bilmektedirler. Çünkü onlar içinden çıkmalarına rağmen Ordu- Millet Türkleri asla tanımamaktadır.

Son günlerde yine Türk Özel Kuvvetlerine basın yolu ile yapılan haksız saldırılar karşısında Genelkurmay Başkanlığı resmi internet sitesinde 16 maddelik bir açıklama yapma durumunda kalmıştır.

LİNK : http://www.tsk.tr/3_basin_yayin_faaliyetleri/3_1_basin_aciklamalari/2013/ba_08.html

Genelkurmayın bu açıklaması geç kalınmasına rağmen çok doğru ve doyurucudur. Anlamayanların, bilerek anlamak istemeyenlerin, gördüğü halde görmemiş gibi davrananların kafalarına çakılmış bir balyoz niteliği taşımaktadır. Milletimizin bu birliği iyi tanıması ve sahiplenmesi gerekmektedir.

Ge­nel­kur­may Baş­kan­lı­ğı­na bağ­lı Özel Kuv­vet­ler Ko­mu­tan­lı­ğı, is­mi gi­bi ül­ke­mi­zin en önem­li ve en özel bir­li­ği­dir. Bu bir­li­ğin bariz özel­li­ği ala­ca­ğı zor­lu gö­rev­ler do­la­yı­sıy­la çok özel eği­tim­den geç­miş, ge­nel­lik­le rüt­be­li profesyonel seç­kin as­ker­le­rin is­tih­dam edil­miş ol­ma­sın­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır.

Özel Kuv­vet­ler; ül­ke­mi­zin her­han­gi bir böl­ge­si düş­man iş­gâ­li al­tı­na gir­di­ği tak­dir­de oralarda kalan Türk vatandaşları ta­ra­fın­dan iş­gâl kuv­vet­le­ri­ne kar­şı ör­güt­lü ve plân­lı ola­rak kar­şı ko­nul­ma­sı ve cep­he ge­ri­sin­de uy­gu­la­ya­ca­ğı ge­ril­la ey­lem­le­ri ile aza­mi za­rar ver­di­ril­me­si için ba­rış za­ma­nın­dan yapılacak ha­zır­lık­la­rı yü­rü­ten bir­lik­tir.

Bu gö­re­vi yü­rü­te­cek si­vil kad­ro­la­rın se­çil­me­si, teş­ki­lat­lan­ma­sı, eği­til­me­si, yeterli si­lah sis­tem­le­ri ile do­na­tıl­ma­sı gi­bi giz­li­lik içe­ren fa­ali­yet­le­ri ye­ri­ne ge­ti­ren bu bir­lik gö­re­vi­n ta­bia­tı ge­re­ği giz­li­lik se­vi­ye­si çok yük­sek şart­lar­da ça­lı­şır.

Çok seç­kin su­bay-ast­su­bay ve uz­man per­so­nel­den olu­şan bir­lik yu­ka­rı­da be­lirt­ti­ğim ana gö­re­vi dı­şın­da yur­ti­çin­de her­han­gi bir as­ke­ri bir­li­ğin ka­bi­li­ye­ti­ni aşan özel gö­rev­le­ri de ye­ri­ne ge­ti­rir. Uçak kaçırma­lar, sa­bo­taj­lar, anar­şi ve te­rör ör­güt­le­ri­ne kar­şı dü­zen­le­ne­cek kritik nok­ta ope­ras­yon­la­rın­da başa­rı ile gö­rev alan Özel Kuv­vet­ler halk ara­sın­da “Bor­do Be­re­li­ler” ola­rak isim yap­mış­lar­dır. Bu bir­likte gö­rev al­ma ay­rı­ca­lı­ğı­na eriş­miş rüt­be­li per­so­ne­lin ka­muo­yu nez­din­de ken­di­le­ri­ne ve ai­le­le­ri­ne gu­rur vere­cek hak­lı bir ye­ri üs­tün ye­ri var­dır.

Son dö­nem­de Kıb­rıs Türk Mu­ka­ve­met Teş­ki­la­tı­nın ku­rul­ma­sı ve 1974 Kıbrıs Ba­rış Ha­re­kâ­tı­na ka­dar Kıb­rıs Türk toplumunun can ve mal gü­ven­li­ği­nin sağ­lan­ma­sın­da ba­şa­rı ile gö­rev yap­mış­lar­dır.

Bila­ha­re yurt için­de ve Irak’ın kuzeyinde pkk te­rör ör­gü­tü­ne kar­şı yü­rü­tü­len ope­ras­yon­lar­da plân da­hi­lin­de gö­rev al­mış ve önem­li ba­şa­rı­lar gös­ter­miş­tir.

Özel Kuvvetler büyük Türk cen­gâ­ver­li­ği­ni ve Or­du-Mil­let kav­ra­mı­nı en üst dü­zey­de tem­sil eden gu­rur kay­na­ğı­mız­dır.

1952 yı­lın­dan be­ri NA­TO için­de gö­rev yap­tı­ğı­mız müt­te­fik­le­ri­miz ken­di bir­lik­le­ri ile mu­ka­ye­se ettik­le­rin­de Türk özel kuv­veti­nin her ba­kım­dan di­ğer­le­ri­ne üs­tün­lük­le­ri­ni di­le ge­tir­mek­ten çe­kin­me­miş­tir.

Dai­ma göz önün­de ba­şa­rı­lı hiz­met­ler üre­ten bu bir­li­ği­mi­ze kar­şı Tür­ki­ye üze­rin­de emel­le­ri olan kü­re­sel mih­rak­la­rın sal­dı­rı­la­rı ka­çı­nıl­maz­dı. So­nun­da sal­dı­rı yo­lu­nu da çok iyi bul­du­lar.

Bi­lin­di­ği gi­bi küre­sel mih­rak­la­rın son 35 yıl­dır te­rör or­ta­mı­na sü­rük­le­diği ül­ke­miz­de çe­şit­li grup­la­rın bir­bi­ri i­le ça­tış­tı­ğı şartlarda pek çok in­san kim­li­ği be­lir­le­ne­me­yen ki­şi ve ku­ru­luş­lar­ca hun­har­ca kat­le­dil­miş­tir.

İş­te bu kaos or­ta­mı­nı fır­sat bi­le­rek gö­re­vi ge­re­ği giz­li ça­lı­şan bu birliğimize hak­sız ve mes­net­siz şe­kil­de sal­dı­ra­rak bu müs­tes­na bir­li­ği­mi­zi fai­li meç­hul ci­na­yet­le­rin fai­li gi­bi gös­te­re­rek hal­kı­mı­zın gö­zün­de kü­çük dü­şür­me­ye ça­lış­tı­lar. Ka­fa­lar­da oluş­tur­duk­la­rı bir­ta­kım so­ru işa­ret­le­ri ile bu bir­li­ği­mizi dev­let için­de dev­let şek­lin­de ta­nım­la­ya­rak Kontr Gerilla, Gladio, Derin Devlet gi­bi isim­ler ta­ka­rak ka­ra­la­ma­ya ça­lış­tı­lar.

Dış kay­nak­lı psi­ko­lo­jik ha­re­kât ope­ras­yon­la­rı ile ku­ru­luş ama­cı ve gö­rev­le­ri ka­nu­nen bel­li olan özel kuv­vet­le­rin mev­cu­di­ye­ti­ni ve fa­ali­yet­le­ri­ni il­le­gal ola­rak gös­te­re­rek ade­ta ül­ke­miz­de­ki her tür­lü karan­lık ve ya­sadı­şı iş­le­ri plân­la­yıp uygulayan bir suç ör­gü­tü ola­rak gös­ter­me­ye ça­lış­tı­lar. Bu­ra­da he­def; en gü­zi­de bir­lik­le­ri böy­le ise di­ğer­le­ri kim bi­lir ne du­rum­da­dır? So­ru­su­nu ka­fa­la­rda yerleştirmektir.

Özel Kuvvetler, özel­lik­le ele alın­ma­sı­na rağ­men asıl he­def doğ­ru­dan doğ­ru­ya Türk ordusudur.

Kü­re­sel psi­ko­lo­jik savaş uz­man­la­rı­nın psi­ko­lo­jik sal­dı­rı­la­rın­da kul­lan­dık­la­rı te­ma­lar özet­le şun­lar­dır;

– As­ker­ler maf­ya­laş­mış­tır. Fai­li meç­hul ci­na­yet­ler için­de par­ma­ğı var­dır.

– Or­du için­de çe­te­ler var­dır ve bun­lar ken­di ba­şı­na buy­ruk il­le­gal iş­ler yap­mak­ta­dır.

– Or­du men­sup­la­rı ka­ra pa­ra ak­la­ma, uyuş­tu­ru­cu ve si­lah ti­ca­re­ti­ne bu­laş­mış­tır. Bu iş­le­ri or­du için­de­ki gö­rev ge­re­ği olan giz­li ça­lı­şan bi­rim­ler giz­li­lik ve do­ku­nul­maz­lık ör­tü­süal­tın­da yap­mak­ta­dır.

Bu te­ma­la­rı ih­ti­va eden suç­la­ma­lar her plât­form­da kullanılarak; Türk hal­kı­nın or­du­su­na olan güve­ni­ni sars­mak, mil­le­ti birara­da tu­tan Or­du-Mil­let kav­ra­mı­nı za­yıf­la­ta­rak dev­le­ti sır­tın­da ta­şı­yan orduyu güç­süz­leş­tir­mek ve gö­rev ya­pa­maz ha­le ge­tir­mek amaç­lan­mış­tır. Çün­kü güç­süz bir or­du­ya sa­hip Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Dev­le­ti­nin bu coğ­raf­ya­da ya­şa­ma­sı as­la müm­kün de­ğil­dir.

Bu bir­li­ğin fa­ali­yet­le­ri­ni sor­gu­la­yan­lar; uy­gu­la­dık­la­rı psi­ko­lo­jik savaş me­tot­la­rı ile çok önem­li ki­şi ve ku­ru­luş tem­sil­cisini bu bir­lik­le­rin ya­sadı­şı fa­ali­yet yap­tı­ğı hu­su­su­na inan­dır­dı­lar. Ve uy­gu­la­dık­la­rı yoğun pro­pa­gan­da sal­dı­rı­la­rı­na ye­nik dü­şe­rek ül­ke­mi­zin bu müs­tes­na bir­li­ği­ni le­ke­le­me­ye ve suç­lu göster­me­ye ça­lı­şan­lar ara­sı­na dev­le­tin en üst ka­de­me­le­ri­nde görev yapanları kat­mayı ba­şa­rdılar.

Ni­te­kim son el­li yı­lın si­ya­setine damgasını vuran merhum Bü­lent Ecevit da­hi her fır­sat­ta Özel Kuv­vet­ler Ko­mu­tan­lı­ğı­nı Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri için­de il­le­gal gö­rev ya­pan bir bir­lik şek­lin­de gös­te­ren ta­lih­siz be­ya­nat­lar ver­miş­tir. Ken­di­si­ne ve­ri­len bü­tün bil­gi­len­dir­me bri­fing­le­ri­ne rağ­men Ece­vit ve onun gi­bi dü­şü­nen pek çok si­ya­set adamını bu fi­kir­le­rin­den dön­dür­mek müm­kün ol­ma­mış­tır. Çün­kü kar­şı ta­ra­fın PH uz­man­la­rı çok iyi ça­lı­şı­yor­lar­dı ve kim­ler­den ne­re­de ve na­sıl ya­rar­la­na­cak­la­rı­nı iyi bi­li­yor­lar­dı.

Su­sur­luk ola­yı ile bir­lik­te ye­ni­den gün­de­me ge­len bu bir­li­ği­miz hak­kın­da günümüzün mü­za­ke­re ba­sı­nı de­vam­lı ka­ra­la­ma kam­pan­ya­la­rı yü­rüt­mek­ten ge­ri kal­ma­mış­tır.

Baş­ta E.Yb. Kor­kut Eken ol­mak üze­re bu bir­lik­te gö­rev ya­pan pek çok ki­şi ba­sın yo­lu ile ka­ra­lan­ma­ya ça­lı­şıl­mış­tır.

Bu ki­şi­ler; al­dık­la­rı eği­tim, dev­let kav­ra­mı­na olan ye­min­li bağ­lı­lık­la­rı, yap­tık­la­rı gö­re­vin ül­ke ya­ra­rı­na ol­du­ğu­nun bi­lin­ci için­de ya­pı­lan suç­la­ma­la­ra hiç ce­vap ver­me­di­ler.

Dev­let giz­li­li­ği­ni or­ta­ya çı­kar­ta­ca­ğı ge­rek­çe­si ile suç­la­ma­la­rın ce­vap­sız bı­ra­kıl­ma­sı ve ve­ri­len ce­za­la­rın ol­du­ğu gi­bi ka­bul edil­me­si psi­ko­lo­jik savaş plân­la­ma­cı­la­rı­nın oyunlarını boz­du. Çün­kü şimdi ya­ka­la­dık de­dik­le­ri suç­lu­la­rı yi­ne bu­la­ma­mış­lar­dı. Bu­na rağ­men sal­dı­rı­lar ve suç­la­ma­lar dur­ma­dı.

Kont­rge­ril­la – Gla­di­o – De­rin Dev­let gi­bi kav­ram­lar­la bu bir­lik­le­ri hal­kın gö­zün­de kü­çük dü­şür­mek ve hal­kın or­du hak­kın­da­ki fi­kir ve dü­şün­ce­le­ri­ni olum­suz ola­rak et­ki­le­mek ama­cı ile ya­pı­lan fa­ali­yet­le­ri Türk toplumu hiç sa­hip­len­me­di.

Halkımız her sal­dı­rı­da bi­raz da­ha or­du­su­na sa­hip çık­tı. Ni­te­kim çe­şit­li sivil top­lum ku­ru­luş­la­rı­nın be­lir­li dö­nem­ler­de yap­tık­la­rı ciddi ka­muo­yu araş­tır­ma­la­rı­na gö­re Türk Or­du­su Türk hal­kı­nın en gü­ven­di­ği ke­sim ol­ma vas­fı­nı açık fark­la sür­dür­mek­te­dir.

4-6 Tem­muz 2003’te Sü­ley­ma­ni­ye’de esir alı­nan 11 as­ke­ri­miz de bu bir­li­ğin men­sup­la­rıy­dı.

Irak’ta­ki ABD iş­gâl güç­le­ri Sü­ley­ma­ni­ye ope­ras­yo­nu ile Irak Türk­le­ri­nin umu­du ve PKK’nın kor­ku­lu rü­ya­sı olan Türk as­ker­le­ri­ni bu 11 as­ker nez­din­de ka­ra­la­ya­rak Türk hal­kı­nın gö­zün­de kü­çük dü­şür­me­ye ça­lış­tı ve Irak Türk­le­ri­ne de “Bun­lar ken­di­le­ri­ni korumadan aciz­ler. Si­zi na­sıl ko­ru­ya­cak” me­sa­jı­nı ver­di.

ABD’nin psi­ko­lo­jik ha­re­kât yö­ne­ti­ci­le­ri­nin gü­dü­mün­de gö­rev yap­tık­la­rı açık­ça bel­li olan yan­daş med­ya­mız, bu 11 as­ke­rin her­han­gi ça­tış­ma­ya gir­me­den tes­lim ol­ma­sı­na se­vin­di­ler.

Yaz­ılarında iş­lenen or­tak te­ma; “Her­han­gi bir yan­lış­lık yap­ma­dan ABD as­ker­le­ri­ne kar­şı­lık ve­ril­me­me­si çok ye­rin­dedir. Eğer ce­vap ve­ril­se idi ora­da 11 as­ke­ri­miz­le bir­lik­te en az 100 Ame­ri­kan as­ke­ri öle­bi­lir­di. Bu du­rum­da tez­ke­re do­la­yı­sıy­la za­ten bi­ze kız­gın olan dost­la­rı­mız­la ara­mız iyi­ce açı­la­cak­tı ve bu­nun in­ti­ka­mı­nı biz­den faz­la fazla ala­cak­lar­dı. Bu ba­sit bir olay­dır ve üze­rin­de du­rul­ma­ya değ­mez” şek­lin­dey­di.

As­lın­da 11 as­ke­rin Sü­ley­ma­ni­ye’de çar­pı­şa­rak şe­hit ol­ma­la­rı Türk mil­le­ti­nin or­tak bek­len­ti­si idi.

ABD or­du­su da Türk­le­rin si­lah­la kar­şı­lık ver­me­si­ni bek­li­yor­du ve kendini bu­nun so­nuç­la­rı­na ha­zır­la­mış­tı. Fakat Türk as­ker­le­ri üst­le­rin­den al­dı­ğı emir­le si­lah­la­rı­nı tes­lim edip ka­fa­la­rı­na çu­val ge­çi­ril­me­si­ni ka­bul ettiler. Bunun üzerine ABD tarafı, plân­la­rı­nı PH. uz­man­la­rı­nın kul­la­na­bi­le­cek­le­ri mal­ze­me­le­ri te­min edecek şe­kil­de sür­dür­dü­ler. Ya­ni Türk mil­le­ti­nin haz­me­de­me­ye­ce­ği gö­rün­tü­le­ri ma­ha­ret­le ha­zır­la­dı­lar.

Bu kü­çük bir­lik nez­din­de Türk ordusunu ve do­la­yı­sıy­la Or­du-Mil­let ka­rak­ter­li Türk mil­le­ti­ni aşağıla­mak ve gu­ru­ru­nu kır­mak için her tür­lü ile­ti­şim araç­la­rı­nı kul­lan­dı­lar.

Bu ko­nu­da plân­la­dık­la­rı hedef­le­rin­den da­ha faz­la ba­şa­rı el­de et­ti­ler. Çün­kü bu­ra­da askerimize ver­dik­le­ri za­rar fi­zi­ki ola­rak çok faz­la de­ğil­di, ama be­yin­ler­de ya­rat­tı­ğı ha­sar çok bü­yük­tü ve ta­mi­ri ko­lay­lık­la müm­kün de­ğil­di.

Sü­ley­ma­ni­ye bas­kı­nı gün­le­rin­de­ki Türk med­ya­sı­nı in­ce­le­yen­ler, bu ya­zı­lar ara­sın­da “ABD’nin kıta­lar öte­sin­den ge­le­rek bu böl­ge­de bu­lun­ma­sı­nı meş­ru gö­ren ve Türk As­ke­ri­nin gü­ven­li­ği için da­hi ol­sa baş­ka bir ül­ke­de bu­lun­ma­sı­nı kı­na­yan” ya­zı­lar ol­du­ğu­nu gö­rür­ler.

Bu hu­sus ya­pı­lan ABD psi­ko­lo­jik savaş ope­ras­yo­nu­nun ne de­re­ce ba­şa­rı­lı uy­gu­lan­mış ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mak­ta­dır.

Hiç il­gi­si ge­re­ği yok­ken ay­ni gün­ler­de özel kuv­vet­le­rin geç­mi­şin­de ka­ran­lık iliş­ki­ler ol­du­ğu­nu iddi­a eden­le­rin kul­lan­dı­ğı “GLA­DI­O” söz­cük­le­ri­nin de ba­sın­da yer al­ma­sı plân­lı ha­re­ke­tin bir baş­ka boyu­tu­nu işa­ret et­miştir. Bü­tün sal­dı­rı­la­ra rağ­men Özel Kuv­vet­ler Ko­mu­tan­lı­ğı bi­li­nen giz­li­lik kav­ra­mı için­de söy­le­nen­ler­den hiç et­ki­len­me­den, bir adım ge­ri çe­kil­me­den es­ki­sin­den da­ha cid­di bir va­zi­fe anlayı­şı için­de gö­rev­le­ri­ne de­vam et­mişlerdir.

Bu bir­lik üze­rin­de ya­pı­lan sü­rek­li pro­pa­gan­da ve aşa­ğı­la­ma ça­ba­la­rı­na rağ­men is­te­nil­di­ği öl­çü­de ba­şa­rı­lı olu­na­ma­ma­sı­nın bir tek ge­çer­li se­be­bi var­dır. Baş­ba­kan Ecevit de söy­le­se, Baş­ba­kan Er­do­ğan da söy­le­se bir baş­ka meş­hur isim da­hi bil­dir­se hal­kı­mız bu gü­zi­de bir­li­ği­miz hak­kın­da söy­le­nen men­fi ve olum­suz söz­le­re inan­ma­mak­ta­dır.

Ya­ni ay­dın­la­rı­mız kan­dı­rıl­ma­sı­na rağ­men hal­kı­mı­zı kan­dır­mak mümkün ol­ma­mak­ta­dır. Ak­si­ne hal­kı­mız bu çok özel as­ker­le­ri ile gu­rur duy­du­ğu­nu açık­la­ya­rak bütün karalama ça­ba­la­rının boş ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır. Sal­dır­gan­lar ye­ni tak­tik­ler ve hiç kullanılmamış oriji­nal metotları uy­gu­la­ma ala­nı­na sok­ma­la­rı­na rağ­men daima başarısız olmuşlardır. Çün­kü bin­ler­ce yıllık Or­du-Mil­let kav­ra­mı mil­le­ti­miz­de bü­tün can­lı­lı­ğı ile ya­şa­mak­ta­dır.

Or­du­mu­zun ta­rih­te­ki kah­ra­man­lık men­kı­be­le­ri ile ye­ti­şen in­san­la­rı­mız bu askerleri ger­çek bi­rer kah­ra­man gi­bi gör­mek­te­dir. Mil­le­tin kendi as­ker­le­ri hak­kın­da­ki dü­şün­ce­le­ri­ni de­ğiş­tir­mek ko­lay de­ğil­dir. Bu hu­sus bi­lin­me­si­ne rağ­men PKK’yı ya­sal­laş­tı­ra­rak si­ya­si bir gö­rü­nüm ver­mek için ya­pı­lan ça­lış­ma­lar için­de yer alan Şem­din­li olay­la­rın­da da he­def yi­ne as­ker­ler ve özel­lik­le Özel Kuv­vet­ler olmuştur.

Ya­pı­lan bü­tün kış­kırt­ma ça­lış­ma­la­rı­na, sa­tın alın­mış ba­sı­nı­mı­zın yay­ga­ra­la­rı­na, te­le­viz­yon­lar­da ne­re­de ise ken­di as­ker­le­ri­ni halk düş­ma­nı ilan ede­cek ka­dar ile­ri gi­den ay­dın kı­lık­lı ga­fil­le­rin sa­nal prog­ram­la­rı­na rağ­men hal­kı­mız yi­ne oyu­na gel­me­miş­tir.

Dün­ya­da kü­re­sel güç­le­rin ele ge­çir­mek ve kon­trol al­tın­da tut­mak için bü­yük ça­ba­lar har­ca­dı­ğı ve bu ça­ba­la­rın Af­ga­nis­tan-Irak iş­gâl­le­ri ile fi­ili­ya­ta dönüştüğü bir coğ­raf­ya­da ko­nuş­la­nan Tür­ki­ye’nin güven­li­ği­ni sağ­la­ya­cak ye­gâ­ne ku­ru­lu­şu Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­dir.

Dün­ya­da­ ben­ze­ri bu­lun­ma­yan Türk Or­du­su; 12.000 yıl­dır ta­rih sah­ne­sin­de olan Türk mil­le­ti­nin Ordu-Millet vas­fı ile ka­rak­te­ri­ze edil­miş bir bölü­mü­dür.

Türk or­du­su; Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti Dev­le­ti­’nin omurgasıdır. On­suz bu coğ­raf­ya­da ya­şa­ma­mız müm­kün de­ğil­dir. Bu­gün ül­ke­mi­ze yön­len­di­ril­miş kü­re­sel sal­dı­rı­lar kar­şı­sın­da her za­man­kin­den da­ha güç­lü ve her an har­be ha­zır bir orduya ih­ti­ya­cı­mız or­ta­ya çık­mış­tır. Çün­kü sa­de­ce ül­ke­mi­ze de­ğil, çev­re ül­ke­le­re kar­şı yü­rü­tü­len kü­re­sel sal­dı­rı­lar­la meyda­na ge­len sı­cak ge­liş­me­ler bi­ze bu­na zorlamaktadır.

Or­du­la­rı­mız Cum­hu­ri­ye­tin be­k’a­sı­nın ger­çek te­mi­na­tı­dır. Han­gi mev­ki ve ma­kam­da bu­lu­nur­sak bu­lu­na­lım bu yü­ce mü­es­se­se­ye göz­be­be­ği­miz gi­bi bak­ma­lı, O’nu ko­ru­ma­lı ve kol­la­ma­lı­yız. Yoksa, cumhuriye­ti ko­ru­yup kol­la­ma­mız müm­kün de­ğil­dir.

Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­nin dev­le­ti ve mil­le­ti için­de­ki öne­mi­ni iyi kav­ra­yan kü­re­sel güç­ler, içe­ri­de­ki yar­dak­çı­la­rı­nı da kul­la­na­rak, ”Ba­rış – De­mok­ra­si – İn­san Hak­la­rı” gi­bi in­sa­ni de­ğer­le­rin ar­ka­sı­na sı­ğı­na­rak bu gü­cü ta­ma­men et­ki­siz kıl­ma­yı ve bu­nun so­nu­cun­da ül­ke­mi­zin ta­ma­mı­nı hiçbir di­re­niş gör­me­den teslim al­ma­yı he­def­li­yor­lar.

Bu al­çak­ça yö­ne­ti­len oyu­nu mil­le­ti­miz gör­müş ve bu ko­nu­da­ki her tür­lü psiko­lo­jik sal­dı­rı­yı eli­nin ter­si ile it­me­si­ni bil­miş­tir.

“Ne­den hep sal­dı­rı­lar­da Özel Kuv­vet­ler gün­de­me ge­li­yor” so­ru­su­nun ce­vabı çok basittir.

Çünkü ge­çen yüz­yıl için­de Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri yap­tı­ğı mu­ha­re­be­le­rin ço­ğun­da kla­sik sa­vaş yön­tem­le­ri­ni değil, özel hallerde mu­ha­re­be tak­tik ve tak­tik­le­ri­ni kul­lan­mış­tır.

Do­la­yı­sıy­la hal­kı­mız or­du­su­nu da­ha çok bu yü­zü ile ta­nı­mış­tır.

Bu ko­nu­yu aça­lım.

19’un­cu yüz­yıl son­la­rın­da is­tik­lâl için ayak­la­nan Bal­kan mil­let­le­ri­ne kar­şı Os­man­lı su­bay­la­rı­ Balkan­la­rın her kö­şe­sin­de ti­pik bir ge­ril­la mu­ha­re­be­si ver­miş­ler­dir. Bu mü­ca­de­le­le­rin her bi­ri ef­sa­ne­le­re, ro­man ve film­le­re ko­nu ol­muş­tur. Bu mü­ca­de­le­le­ri ya­pan as­ker­ler hal­kın gö­zün­de ger­çek bi­r kah­ra­man ola­rak gö­rül­ür. Bu­gün zevk­le din­le­di­ği­miz Ru­me­li şar­kı ve tür­kü­le­ri bu kah­ra­man­la­rı ölüm­süz kıl­mış­tır.

Trab­lus­garp’ta, Bal­kan­lar­da ve Arap ya­rı­ma­da­sın­da Türk as­ker­le­ri­nin sa­vaş­la­rı ara­sın­da ni­za­mi harp­ler çok az­dır.

Ça­nak­ka­le’yi ha­riç tu­tar­sak Or­du­nun bir kıs­mı cep­he­de or­ga­ni­ze kuv­vet­ler­le savaş verirken bü­yük bir kıs­mı da cep­he ge­ri­sin­de is­yan­lar­la ve çe­te­ci­ler­le bo­ğuş­mak zo­run­da kal­mış­tır.

Bu mü­ca­de­le­ler­de Türk Or­du­su ay­nen mi­lis kuv­vet­le­ri gi­bi sa­vaş­tı­ğın­dan as­ker­le­rimiz kla­sik mu­ha­re­be­den çok özel hal­ler­de ha­re­kât ko­nu­sun­da tec­rü­be sa­hi­bi ol­muş­tur.

İs­tik­lâl Har­bi­ne gel­di­ği­miz­de ise ön­ce dış güç­le­rin kış­kırt­ma­sı ile Ana­do­lu’da baş­la­yan is­yan­lar bas­tı­rıl­mış­tır. İs­yan­ları es­ki as­ker­le­rin ko­mu­ta et­ti­ği Ku­vvay’i Mil­li­ye (si­vil mi­lis gücü) bas­tı­r­mış­tır.

İs­tik­lâl Har­bi­’nin as­ke­ri gü­cü ola­rak ön­ce her böl­ge­de hal­kın ken­di ken­di­ne oluş­tur­du­ğu mi­lis­ler­den mey­da­na ge­len Ku­vvay-i Mil­li­ye güç­le­ri ile Yu­na­n Ordusuna kar­şı ko­nul­muş­tur.

Gü­ney­do­ğu­da ise hal­kın des­tan­sı di­re­ni­şi so­nun­da Fran­sız­lar böl­ge­yi terk et­mek zo­run­da bı­ra­kıl­mış­tır.

Bu di­re­ni­şi ödül­len­dir­mek üze­re Urfa, Ma­raş ve An­tep şehirlerine Şan­lı- Kah­ra­man- Ga­zi un­van­la­rı ve­ril­miş­tir. Son­ra­dan bu mi­lis güç­le­ri ni­za­mi kuv­vet­ler ha­li­ne dö­nüş­tü­rü­le­rek İs­tik­lâ­li­miz ka­za­nıl­mış­tır.

Türk as­ke­ri­nin özel mu­ha­re­be gö­rev­le­ri Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de de de­vam et­miş­tir.

1925’te Şeyh Sa­it is­ya­nı ile baş­la­yan halk ayak­lan­ma­la­rı Ağ­rı, Tun­ce­li, Der­sim, Zi­lan De­re­si, Hak­kâ­ri is­yanı ile devam et­miş­tir. İsyanları bas­tır­mak üze­re dü­zen­li or­du gücleriyle gay­ri ni­za­mi un­sur­la­ra kar­şı sa­vaş ve­ril­miş­tir.

1968-1980 ara­sın­da baş­la­yan ve iç sa­va­şa dö­nüş­me is­ti­da­dı gös­te­ren te­rö­re kar­şı sı­kı­yö­ne­tim uy­gu­la­ma­la­rı ile mücadele eden as­ker­le­rin uyguladıkları hep özel ha­re­kât tü­rü mu­ha­re­be­ler ol­muş­tur. 1980’li yıl­lar­da baş­la­yan PKK te­rör ör­gü­tü­ne kar­şı ya­pı­lan ha­re­kât ise, “Dü­şük Yo­ğun­luk­lu Sa­vaş” olarak ni­te­len­di­ri­len ta­ma­men özel hal­ler­de mu­ha­re­be tak­tik ve tek­nik­le­ri­nin kul­la­nıl­dı­ğı sa­vaş şek­lidir.

Ola­ğa­nüs­tü Hal uy­gu­la­ma­la­rı ile birlikte Do­ğu ve Gü­ney­do­ğu­’da yo­ğun­la­şan te­rö­re kar­şı ye­ni­den ya­pı­lan­ma­ya gi­dil­miş ve ku­ru­lan Asa­yiş Ko­lor­du Ko­mu­tan­lı­ğı emrinde gö­rev ya­pa­cak ko­ru­cu­luk sis­te­mi oluş­tu­rul­muş, bölgede görevli Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri men­sup­la­rı­nın ta­ma­mı­ özel ha­re­kât ko­nu­sun­da ihti­sas­laş­mış­tır. Cum­hu­ri­ye­tin ku­ru­lu­şun­dan son­ra or­du­da gö­rev alan bü­tün muvazzaf su­bay­lar hiz­met yerleri için­de mutlaka özll hallerde muharebe yapan birliklere ko­mu­ta et­miş­tir.

Bu ara­da Kolordu se­vi­ye­si­ne çı­kar­tı­lan özel kuv­vet­lerimiz çok ba­şa­rı­lı gö­rev­ler üst­len­miş ve te­rör ör­güt­le­ri­ne kar­şı kul­la­nı­la­bi­le­cek dün­ya­nın en iyi ye­tiş­miş bir­li­ği ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mış­tır. İş­te bu kı­sa ta­ri­hi çer­çe­ve için­de ko­nu­ya ba­karsak Türk or­du­su­nun en güç­lü yö­nü­nün 21’in­ci asır­da bü­tün in­san­lı­ğın bü­yük teh­di­di olan te­rör olay­la­rı­na kar­şı koy­ma, ya­ni özel hal­ler­de mu­ha­re­be ol­du­ğu gö­rül­mek­te­dir.

PKK terör örgütüne AB ve ABD destekli PKK’ya karşı en iyi savaşan birlikler Özel Kuv­vet­ler Komutanlığı birlikleridir. Türk askerine yapılan küresel sal­dı­rıların ne­den özel­lik­le bu bir­li­ği­miz he­def alına­rak ya­pıl­dı­ğı bu sis­tem için­de de­ğer­len­di­ril­me­li­dir. As­lın­da burada he­def Özel Kuv­vet­ler de­ğil­dir. He­def ön­ce Türk Ordusu ve bi­la­ha­re ba­ğım­sız­lı­ğı­nı bu orduya borç­lu olan Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti­dir.

Bu­nu bi­le­rek ted­bir­le­ri­mi­zi bu­na gö­re al­mak ge­rek­mek­te­dir. Çün­kü sa­de­ce yur­du­muzda de­ğil, Bal­kan­lar-Kaf­kas­lar-Or­ta­do­ğu’yu içi­ne alan dünyanın merkezi konumundaki bu coğrafyada kü­re­sel hedef­le­ri en­gel­le­ye­cek tek ör­güt­lü ya­pı Türk Si­lah­lı Kuv­vet­le­ri­dir. Bu gü­cü ön­ce yıp­rat­mak ve son­ra görev yap­ma azim ve ira­de­si­ni kır­mak üze­re her türlü psi­ko­lo­jik sa­vaş me­tot­la­rı Türk or­du­su üze­rin­de acı­ma­sız­ca kul­la­nıl­mak­ta­dır.

Bunu bilerek gözbebeğimiz ordumuza ve devletimize sahip çıkmalıyız.

ozel-buro@isnet.net.tr

Paylaşımı için Serendip Altındal’a teşekkür ederim

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, TSK | Leave a comment

POLİTİKA GÜNDEM * Erdoğan’ın ekonomik maliyeti

Timur Kuran-Dani Rodrik*

Erdoğan’ın ekonomik maliyeti

On yıldan uzun bir süredir finans piyasaları, Erdoğan’a duyduğu güvenin bir yansıması olarak Türk ekonomisine tüketimi besleyen ucuz kredi olanakları sağlamaktaydı. Bu tür ekonomik genişleme süreçleri genellikle hüsranla sonuçlanır. Bu kez de öyle oldu.

Türkiye’nin büyüme süreci ışıltısını kaybedeli yıllar oldu. Dengesizlikte birbirleriyle yarışan Türk ve ABD hükümetleri arasında patlak veren diplomatik krizse zaten sorunlu Türk ekonomisini ciddi bir döviz krizine sürüklemiş bulunuyor. Geride bıraktığımız 12 ay içerisinde Türk Lirası değerinin neredeyse yarısını kaybetti. Liranın erimesi, birçoğu ağırlıklı olarak döviz cinsinden borçlanan Türk firma ve bankalarını da çökme tehlikesiyle yüz yüze getirdi.

Türkiye’nin parlamenter sistemden başkanlık sistemine resmen geçişinin ardından haziran ayında gerçekleştirilen ilk seçimi kazanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi otokratik bir anlayışla yönetmekte, bakan ve bürokratlarını yetenekten çok sadakati ve aile bağlarını temel alan bir biçimde seçmektedir.

On yıldan uzun bir süredir finans piyasaları, 2014 yılına değin başbakan olan Erdoğan’a duyduğu güvenin bir yansıması olarak Türk ekonomisine ucuz kredi olanakları sağlamaktaydı. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik büyümesi bir yandan iç tüketimi, bir yandan da havalimanı, köprü, yol ve konut gibi gösterişli yatırımları finanse eden yabancı sermaye akışına bağlıydı. Bu gibi harcamalar içeren ve borca dayalı ekonomik genişleme süreçleri genellikle hüsranla sonuçlanır. İçinde bulunduğumuz krizin başlangıç tarihi öngörülmemiş olsa da, bu kez de öyle oldu.

2016 yılında Erdoğan’a karşı düzenlenen başarısız darbe girişimi sonrasında başlatılan cadı avı sürecinde 80 bin kişi tutuklandı; 170 bin kişi işten çıkarıldı; 3 bin okul, yurt ve üniversite kapatıldı; 4 bin 400 hakim ve savcı da görevden uzaklaştırıldı. Döviz krizini tetikleyen olay, bu cadı avının ilk aylarında terörist suçlamasıyla tutuklanan Amerikalı Evangelist pastör Andrew Brunson’ın serbest bırakılması için Trump yönetiminin yaptırım uygulamaya başlaması ve Türkiye’yi daha da ağır yaptırımlarla tehdit etmesi oldu.

Söz konusu cadı avı genellikle Erdoğan’ın çevresinden gelen emirler doğrultusunda ve olağanüstü hal kuralları çerçevesinde sürdürüldü. Süreç boyunca temel özgürlüklerin askıya alınmasına muhalefet, bir yandan medya üzerindeki sıkı denetim, bir yandan da sivil toplumun baskı ve korkutma yoluyla zayıflatılması nedeniyle asgari düzeyde kaldı.

Sürdürülemez ekonomi politikalarından kaynaklanan her finansal krizde olduğu gibi, bu krizin atlatılması, hem kısa hem de orta vadeli eylem planlarını gerekli kılıyor. Kısa vadede finansal piyasalara istikrar kazandırmak için güven artırıcı ekonomik önlemler gerekiyor. Erdoğan istemese de Türkiye Merkez Bankası’nın faiz oranlarını artırmak zorunda kaldı. Bu oranların daha da yükseltilmesi gerekebilir. Diğer taraftan özel sektör borçlarının yeniden yapılandırılmasını ve mali disiplinin sıkılaştırılmasını içeren somut ve güvenilir bir programa ihtiyaç var. Reformların işleyebilmesini sağlayacak geçici finansal kaynak içinse Uluslararası Para Fonu’na başvurulabilir.

Ne var ki, bu gibi kısa vadeli bir önlem paketi, Türk ekonomisinin tek adam rejiminden kaynaklanan uzun vadeli kırılganlığına çözüm getirmeyecektir.

Türk tarihinde kusursuz bir demokrasi örneği bulunmuyor. Erdoğan’ın iktidara geldiği 2003 yılından önce, Türk demokrasisi dört kez askeri müdahalelerle askıya alınmıştı. Ancak hiçbir lidere sınırsız yetkiler tanınmamıştı. Orduyu bile sınırlandıran denge ve denetleme mekanizmaları işlemekteydi. Giderek adilleşen ve özgürleşen seçimler yoluyla ülkenin politik yönetimi defalarca el değiştirmişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1946 yılında çok partili demokrasi kurulduğunda oldukça zayıf olan sivil toplum zamanla güçlenmişti. Hükümetler; iş çevreleri, sendikalar, üniversiteler ve basın dahil olmak üzere çeşitli özel kuruluşlara kulak vermeye alışmıştı.

İktidarının ilk yıllarında, ordudan ve laik aydınlardan çekindiği için Erdoğan demokrasiye ve insan haklarına saygı duyduğu izlenimi yaratmaya özen gösterdi. On yıllardır baskı altında tutulan Kürt azınlığa daha geniş özgürlükler vermek istediğini hissettirdi. Gerek yerli liberaller, gerekse Batılı gözlemciler, Erdoğan’ın geliştirdiği “demokratik ve özgürlükçü İslamcı” imajını büyük bir iştahla benimsediler.

Batı kendisini övedursun, Erdoğan ülkenin bağımsız medyasını muazzam vergi cezaları yoluyla kendine bağlamaya başlamıştı. Diğer taraftan ordunun komuta kademesine ve önde gelen laik güçlere adli kumpaslar düzenleyerek hukuk sistemini politik bir araca dönüştürdü. Erdoğan’ın otoriterliğe yönelişi, yıllarca ittifak yaptığı Fethullah Gülen Cemaati’yle 2013’te yollarını ayırmasıyla ivme kazandı. 2016’daki darbe girişiminden sonra da, ülkenin demokratik kurumları işlevlerini bütünüyle yitirdiler.

“Haziran seçimleri,” diyor Erdoğan, “Eski Türkiye’yi sonlandırarak Yeni Türkiye’nin kuruluşunu ilan etti.” Bu yeni düzende, ona karşı gelmek vatan hainliği sayılabiliyor. Hiçbir kurum ya da şahıs, yasa dışı yollardan kendisiyle yakın çevresini zenginleştirmesine karşı çıkamıyor.

Erdoğan kurduğu yeni rejimin her başarısını sahiplenirken başarısızlıklarınıysa karanlık güçlere, genellikle de kimliği belirsiz dış mihraklara mal ediyor. Onun yüceltilmesi, yanılmazlık görüntüsünün desteklenmesi ve politik kalıcılığı Türkiye’nin ana hedefleri konumunda. Üretim artışı, eğitimin geliştirilmesi, dış ilişkilerde toparlanma ve sosyal yaraların sarılması gibi sorunlarsa Erdoğan’ın gücünü konsolide etme amacının yanında önemsiz birer detay sayılıyor.

Türkiye’nin bu yeni politik sistemi köklerini Osmanlı’nın, imparatorluk nüfusunu vergi ödeyen çoğunluk ve vergiden bağışık elitler biçiminde ayıran Dâire-i Adalet sisteminden alıyor. Bu sistemde mutlak yönetim, pratikte kapsamını kendisinin belirlediği Şeriat’a bağlı bir padişahın elindeydi. Dâire-i Adalet 1839 yılında, devletin yeniden yapılanma sürecini başlatan Gülhane Hatt-ı Hümayunu’yla kaldırıldı. Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi, reformcu nesillerin iki asırdır geride bırakmaya çalıştığı bir noktaya geri getirmiş bulunduğunu söylemek yanlış olmaz.

Yeni sistem, ekonominin dümeninde yetenekli politikacılara ve bürokratlara yer bırakmıyor. Ekonomiden anlayan AKP kurmayları Erdoğan’ın kişisel görüşlerine ters düştükleri için çoktan yönetimden uzaklaştırıldılar. Tutuklanma korkusundan sorunlar dürüstçe tartışılamıyor. Alanlarında uzmanlaşmış iş insanları, akademisyenler ve gazeteciler sessiz kalmayı yeğliyorlar. Böylece cumhurbaşkanının çevresi, yalnızca onun kudret, bilgiçlik ve muhteşemlik duygularını tatmin etmeye odaklanan dalkavuklara kalmış bulunuyor. Yetkileri köreltilmiş Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki muhalefet liderleri bile, cumhurbaşkanını kayıtsız şartsız desteklememenin vatana ihanet sayılacağı ima edilen bağlamlarda taraftarını coşturmaya çalışan tribün liderlerine dönüşüveriyorlar.

Rusya ve Venezuela’da olduğu gibi, Yeni Türkiye’de de fikir özgürlüğünün sürdüğü görüntüsünü verebilmek için birkaç muhalifin yazıp çizmesine izin veriliyor. Fakat bu ayrıcalıklı muhalifler bile güvencesiz bir hayat sürüyorlar. Rejimin, günün birinde ‘ibreti-i alem için’ kendilerini tutuklayacağı korkusuyla yaşıyorlar.

Er ya da geç ekonomik baskılar Türkiye’yi finansal piyasaların beklediği istikrar önlemlerini almaya zorlayacaktır. Fakat bu önlemler uzun dönem yatırımları canlandırmayacak, ülkeyi terk etmekte olan yüz binlerce yetenekli vatandaşı geri getirmeyecek ve yaratıcılığı besleyecek bir özgürlük iklimini yaratmaya yetmeyecektir. Çin örneğinde olduğu gibi, sağduyulu ekonomi politikalarına öncelik veren otokrasilerin süratle gelişmesi mümkün. Ancak ekonomi politikalarının Cumhurbaşkanı’nın kişisel gücünü artırmanın aracına dönüştüğü bir ülkede, bu keyfiliğin bedelini kaçınılmaz olarak ülke ekonomisi ödeyecektir.

*Timur Kuran Prof., Duke Üniversitesi Ekonomi ve Siyaset Bilimi.

Dani Rodrik Prof., Harvard Üniversitesi Uluslararası Ekonomi Politik Bölümü.

**Bu yazı ilk olarak Project Syndicate sitesinde yayınlanmıştır.

https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2018/10/11/erdoganin-ekonomik-maliyeti/

Posted in DIŞ POLİTİKA, Politika ve Gundem | Leave a comment

VANDALLIK * “OSMANLI OSMANLI”” diyerek yüceltenler , Osmanlı dönemini özleyerek padişahlığı ve hilafeti isteyenler TARİHİ BİR OSMANLI ÇEŞMESİNİ bakın ne hale getirdiler !

Posted in VANDALLIK, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN * TRAJİK BİR SOSYAL DENEY * İnsanlığın Karanlık Yüzü…* Bir performans sanatından daha çok toplumsal bir deneye dönüşen bu olay, çoğunluğun birbirinden cesaret alarak içindeki kötülüğü kolayca ortaya çıkarabilmesine karşın, bu durumdan rahatsız olan iyi niyetli kişilerin aynı dayanışma cesareti gösterememesinin ya da bu konuda geç kalmasının nelere sebep olduğunu gözler önüne seriyordu.

İnsanlığın Karanlık Yüzü:

6 Saat Boyunca Kıpırdamadan Duran
Kadına Yapılanlar Kanınızı Donduracak

1979 yılında o zamanlar henüz pek tanınmamış olan performans sanatçısı Marina Abramovic, gösteri sanatları tarihinin en unutulmaz, en konuşulan ve belki de en korkunç gösterilerinden birini gerçekleştirdi. Rhythm 0 adını verdiği bu gösteride, yaptığı şey aslında çok basitti. Olduğu yerde sabit durmak. Bunun yanı sıra gösteriyi izlemeye gelenlerin seçimine bırakılmış şekilde, bir masa üzerine birçok farklı eşya ve materyal yerleştirdi. Bu masada çiçekten çikolatalı keke, zincirden bıçağa kadar her türlü rastgele eşya bulunuyordu. Hatta masada bir mermi ve silah bile mevcuttu. Yani ziyaretçilerin iyiyle kötü arasında seçim yapma şansı vardı. Bu objeleri tüm ziyaretçiler istedikleri gibi kullanabileceklerdi.

Tüm gösteri boyunca kadın, tıpkı cansız bir obje gibi pasif kalacaktı. Amacı aslında kendini yaşayan bir sanat eseri olarak empoze etmekti. Ancak 6 saat sürecek bu performans denemesinin hayatının en korkunç günlerinden birine dönüşeceğinden haberdar değildi.

İlk başlarda izleyiciler oldukça nazik ve iyi niyetliydi. Kimisi masadaki gülleri kadının eline veriyor, kimi ona kek yediriyor bazıları ise saçlarını okşuyor onunla tokalaşıyordu. Ancak aradan zaman geçtikçe ve performans uzadıkça işin rengi değişmeye başladı. İlk olarak izleyicilerden biri kadına hafif bir tokat attı. Abramovic’in gerçekten de, hiçbir reaksiyon vermediğini farkeden topluluktan bazıları kadına daha sert bir biçimde vurmaya başladı. Az önce kadının elini sıkan, ona gül uzatan insanlar karşılarında gerçekten savunmasız birinin olduğunu kavradıklarında şiddet eğilimi göstermeye başladılar. Ancak olaylar bununla da sınırla kalmadı.

Kalabalıktan bir kişi silahı alıp kadının alnına dayadı. Daha sonra kadının vererek silahı boynuna dayamasını sağlayacak bir biçimde yerleştirdi. Bazıları kalemlerle kadının alnına boynuna yazılar yazmaya başladılar. Bunların ardından tacizler başladı. Bazıları genç kadını sıkıştırıyor, kimi onu öpüyor kimi ise tükürüyordu! Sonunda kalabalık, kadının üzerindeki eşyaları makaslarla parçalayarak onu çırılçıplak bıraktı. Ancak bununla da yetinmediler.

Kalabalıktan biri kadının karnını bıçakla çizdi ve diğerleride bundan cesaret alarak onu takip etti. Elbiselerini parçaladıktan sonra, kadının her tarafını bıçaklarla çizmeye ve kadına belli belirsiz bıçağı batırmaya başladılar. Boyun kısmına çizik atarak kanamasını sağladıktan sonra burada kan emenler bile oldu. Bunun ardından kadını sağa sola cansız manken gibi taşıdılar bu esnada defalarca taciz ettikleri kadına, kalabalıktan bir adam masa üzerine yatırarak daha ileri gitmeye dahi teşebbüs etti!

Sonrasında sağduyulu birkaç kişinin önlemesiyle kalabalık bu fikirden vazgeçti ve kadının fotoğraflarını çekmeye, bazılarını da eline tutuşturmaya başladılar. Bu esnada kadın gözyaşları içindeydi ancak kalabalık onu bir obje olarak değerlendirme konusunda ısrarcıydı…

Vahşileşen çoğunluğa rağmen kalabalık içinde bulunan bir grup insan bu durumdan rahatsızlık duymaya başladı. Ancak cesaret edip bir eylemde bulunamadılar. Ta ki kalabalıktan çıkan bir kadın, Abramovic’in gözyaşlarını silip ona sarılana kadar…

Kadının peşi sıra, sanatçıya yapılanlardan rahatsız olan azınlık grup, onu adeta bir koruma çemberine alarak, kıyafetlerini geri giydirdi, boynundaki yarayı kapattı, vücudundaki diğer kanayan kısımları bantla kapattı ve kadına sigara ikram ettiler.

Bir performans sanatından daha çok toplumsal bir deneye dönüşen bu olay, çoğunluğun birbirinden cesaret alarak içindeki kötülüğü kolayca ortaya çıkarabilmesine karşın, bu durumdan rahatsız olan iyi niyetli kişilerin aynı dayanışma cesareti gösterememesinin ya da bu konuda geç kalmasının nelere sebep olduğunu gözler önüne seriyordu.

6 saat sonunda performans sona erdiğinde Abramovic, tekrar hareket etmeye başladığında, kalabalık korkunç biriyle yüzleşmişcesine oradan kaçıştı. Az önce çekinmeden fenalık yaptıkları kişinin, tekrar bir birey formu kazanarak hareket etmesi kalabalığı dehşete düşürmüştü…

http://filoji.com/insanligin-karanlik-yuzu-6-saat-boyunca-kipirdamadan-duran-kadina-yapilanlar-kaninizi-donduracak/
Posted in BİLİYOR MUSUNUZ ?, Genel Kultur, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

KIZILDERİLİ ÖĞRETİLERİNDEN – I

Posted in AKIL AÇICI KONUŞMALAR, DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, DOĞAL YAŞAM, FELSEFE ve GÜZEL DEYİŞLER, KIZILDERİLİLER | Leave a comment

Akıl Fikir yazıları * USTALIK TARİHTEN DERS ÇIKARTMAKTIR * Kurtuluş Savaşının İkinci Adamını Amerikancı ilan ederseniz, tarihten ders değil çatışma çıkarmış olursunuz. Eğer insanlar isterse sizin 17 yıllık sorumluluğunuz döneminden tonla çatışma unsuru çıkarabilirler. * Amerikan silahlarının alnımıza dayandığı bir süreçte, içerdeki Kemalistleri kışkırtmaya yönelik ve iç birliği bozmaktan başka bir işe yaramayacak bir ötekileştirme çabasıdır.

Bülent Esinoğlu / 11.10.2018
bulentesinoglu@gmail.com

USTALIK TARİHTEN DERS ÇIKARTMAKTIR

Milletler tarihe neden çok önem verirler?
Neden bu kadar çok tarih araştırması vardır?
Tarih neden matematik, fizik, kimya, biyoloji kadar önemlidir?

Lise son sınıfta Tarih dersinden ikmale kalmıştım. Diğer derslerimden geçip, Tarihten ikmale kalmak beni çok kızdırmıştı. Hem üniversite giriş sınavlarına katılacağım hem de Tarih dersinden olan eksiğimi kapatacaktım. Zaman beni sıkıştırıyordu. Şöyle düşünmüştüm. Dünyada önemli olan matematik ve fiziktir. Gerisi boş iştir demiştim.

Mühendislik eğitimi alacaktım. Tarih benim için gereksizdi.
Ama kazın ayağının öyle olmadığını yaşam bana ve herkese öğretti.

Şimdiyi iyi anlamak için tarih ne kadar gerekliyse, gelecek öngörüsü yapabilmek için de gereklidir. Tarih millet birliğini diri tutmak ve birliği geleceğe taşımak içinde gereklidir. Tarihteki büyük zaferler ve büyük yenilgiler(travmalar) milleti millet yapan mitlerdir.

Kurtuluş Savaşının İkinci Adamını Amerikancı ilan ederseniz, tarihten ders değil çatışma çıkarmış olursunuz. Eğer insanlar isterse sizin 17 yıllık sorumluluğunuz döneminden tonla çatışma unsuru çıkarabilirler. Ancak sorumlu ve zor bir süreçten geçtiğimiz kesindir. Ötekileştirici tartışmalar gereksizdir.

Mustafa Kemal’in Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nu kurması Tarihten husumet çıkarmak için değil, milletine gelecek öngörüsü kazandırmak içindir.

Haftanın önemli konusu; Sayın Erdoğan’ın İnönü’nün elindeki Amerikan Bayrağından yola çıkarak, İnönü’yü Amerikancı ilan etmesiydi. ABD ve Türk Bayrakları varken çift bayrak kasten tek Amerikan bayrağı olarak gösterilmişti. Alman propaganda sorumlusu General Joseph Goebbels tarzı bir aksiyon yaratma hevesi ne Erdoğan’a artı yazar ne de siyaseten hiç kimseye faydası vardır.

Amerikan silahlarının alnımıza dayandığı bir süreçte, içerdeki Kemalistleri kışkırtmaya yönelik ve iç birliği bozmaktan başka bir işe yaramayacak bir ötekileştirme çabasıdır.

İnönü üzerinden Atatürk’e saldırmak ve tarihi husumet aracı olarak kullanmak; Erdoğan’ın, Amerikan Projesi olan BOP ta görev almış olmasını yeniden gün yüzüne çıkarılarak, tartışılmasına sebep olmuştur.

Elbette tarihten ders de alınabilir. Tarihten çıkar çatışması da çıkarılabilir. Ustalık ders çıkarmaktır. Türk halkı her hali karda birlikten yanadır. İktidardaki süreyi uzatacağını sanarak, sürekli ötekileştirme propagandası, Türk halkında nefreti çoğaltmaktan başka bir işe yaramaz.

Tarihten ders çıkarmak ve geleceğe bakmak herkesin işine gelen bir öğretidir.

11.10.2018,

Posted in BÜLENT ESİNOĞLU YAZILARI, EĞİTİM, Tarih | Leave a comment

TELEFON HATTINA YAĞ BASILACAK , ÖNLEMİNİZİ ALIN !

Posted in MİZAH | Leave a comment

100 GÜN * 24 Haziran’da “100 gün içinde Türkiye çağ atlayacak” dediler.* Türkiye uçuruma atladı…

Yılmaz özdil
4 Ekim 2018

100 GÜN 

24 Haziran’da ne dediler?
“100 gün içinde Türkiye çağ atlayacak” dediler.

★ Asrın liderimiz, bismillah ilk iş, hazine’nin anahtarlarını damadına verdi, ekonomiyi maliyeyi filan komple damadına bağladı.Kendini Varlık Fonu başkanı yaptı, damadını Varlık Fonu başkanvekili yaptı.

Ets turizm fetodan soruşturuluyor diye Ets turizm’e telefon edip tatil rezervasyonu yaptıranları hapse tıktılar, Ets turizm’in sahibini turizm bakanı yaptılar.Görümcesinin eltisi fetonun dersanesinin önünden geçmiş diye yüzbinlerce insanın hayatını kaydırdılar, kardeşi fetoculuktan hapiste bulunan arkadaşı tarım bakanı yaptılar.

Asrın liderimizin yemin törenine diktatör, soykırımcı, darbeci, savaş suçlusu gibi prestijli devlet adamları katıldı, gurur duyduk. Rektör olmak için profesör olma şartını kaldırdılar, ertesi gün vazgeçtiler, rektör olmak için profesör olma şartını geri koydular.

Gene tren faciası oldu, 25 insanımız hayatını kaybetti, yağmurdan dediler, örttüler gitti.
Asrın liderimizin şoförü olan milletvekili Yeliz bey, tarihi açıklamalarda bulundu, “matematiği benim dedem icat etti, matematiği icat eden dedemi Romalılar öldürdü” dedi.

Mezuniyet töreninde karikatür pankartı taşıyan ODTÜ öğrencileri tutuklandı, halbuki asrın liderimizin pankartını taşısalardı ODTÜ’de dekan bile olurlardı.

Suriye’den ithal ettiğimiz patateslerin aslında bizim patatesler olduğu ortaya çıktı, meğer geçen sene ucuza kapatıp stoklamışlar, bu sene Suriye’den ithal ediyoruz ayaklarıyla millete kakalamışlar.

“Binali kalırsa yaşadık, milletin orasına koyacağız” diyen yandaş müteahhitin hangi Binali’den bahsettiği hala meçhul… Ama, bizim Binali beye “devlet şeref madalyası” verildi, Tbmm başkanı yapıldı.

Başbakanlık lağvedildi, Veliefendi Hipodromu’nda Başbakanlık Koşusu yapıldı iyi mi… Başbakanlığın lağvedildiğini yarış atlarına söylemeyi unutmuşlar demek ki.

Yüksek Askeri Şura’dan ordu komutanları çıkarıldı, onların yerine damat sokuldu. Kayınpeder zaten mareşal olduğu için, sorun olmadı.

Adnan Oktar’la kedicikleri tutuklandı, memlekette rejim değişmişken herkes unuttu, en çok okunan ve konuşulan mevzu bu oldu.

Habire umreye gidip kutsal topraklardan ihramla reklam yapan, asrın liderimizin iftarlarında ezan okuyan, edep timsali mütedeyyin popçu Mustafa Ceceli, elalemin yatak odasında çekilmiş gizli kamera kayıtlarını mahkemeye verdi.

Diyanet’in “aile” dergisinde izah edildi… “Dünyayı kendi etrafında ve yörüngesinde melekler döndürüyor, melekler elektrik gibi, kar tanelerini melekler taşıyor, kar taneleri bu sayede birbirlerine değmeden yere kadar iniyor” denildi.

İstanbul’da ekmeğe zam yapıldı, zammı halka duyurmak yasaklandı.

Gene bedelli çıkarıldı.

Sayın hükümetimiz Amerikalı papaz meselesini yüzüne gözüne bulaştırdı, Beyaz Saray misilleme olarak adalet bakanımızla içişleri bakanımızı kara listeye aldı, Trump bizzat açıklama yaptı, “bırakın yoksa oyarım” demeye getirdi, rezil-i rüsva olduk, sayın hükümetimiz sayın ahalimize çaktırmadan, gargaraya getirerek bırakmanın yollarını arıyor.

Doların yuları koptu, 7.5 lirayı geçti, 6 liraya bile herkes “hamdolsun şükür” diyor.
Asrın liderimiz “milletime sesleniyorum, yastık altındaki dövizleri çıkartın, getirin Türk Lirası’na dönüştürün, yerli ve milli duruşunuzu gösterin” dedi.

Asrın liderimizin milleti bankaya koştu, Türk liralarını dolar’a çevirdi, yastık altına koydu.
Asrın liderimiz plağı değiştirdi, “onların doları varsa, bizim Allahımız var” dedi.
Yandaş medya “ABD’yi Türk Lirası korkusu sardı, Amerikan ekonomisi çöküyor, vatandaşın dolar bozdurmaya koşturması dünyada para birimi sisteminin değişmesine neden olabilir” şeklinde haberler yaptı!

Asrın liderimiz “Amerika’nın ürünlerine boykot uygulayacağız, onların iPhone’u varsa, öbür tarafta Samsung var” dedi. Elalemin malıyla elalemin malına boykot uygulayan tarihteki ilk asrın lideri oldu.

Kredi derecelendirme kuruluşları Moody’s, Standard&Poor’s ve Fitch notumuzu düşürdü, sayın ahalimiz doları düşürmek için twitter’da dua zinciri kurdu, yağmur duası gibi dolar düşürme duasına çıktı.

Asrın liderimiz Ahlat’a saray yaptıracağını, 10 dönüm üzerine kurulacağını, 1071 metrekare olacağını açıkladı. Sayın ahalimiz internete koşup Ahlat’ın nerede olduğuna baktı.

Asrın liderimizin “tıpkı kuvayı milliye gibi sivil oluşumdur” dediği özgür suriye ordusu, dolar uçtuğu için, maaşlarını Türk Lirası olarak değil Suriye Poundu olarak almak istediklerini açıkladı!

Yıllardır “cehape’nin il başkanları valiydi, bunların cemaziyelevvelleri işte bu” deniyordu, yönetmelik değiştirildi, valiler ve kaymakamlar asrın liderimizin temsilcisi yapıldı.

Türk Telekom’u Lübnanlı’ya vermişlerdi, beş kuruş ödemedi, vergi de ödemedi, üstüne 4.7 milyar dolar borç aldı, Türk Telekom’un kablolarına kadar malını mülkünü sattı, 15 milyar dolar hortumladı, pırrrr… Tarih böyle soygun görmedi.

191 aydır tek başına ülkeyi yöneten asrın liderimiz “ekonomiyi iki aya kalmaz toparlarız” dedi.

Saray’ın 30 ağustos resepsiyonunda yerli ve milli mönü vardı… Chia tohumu eşliğinde ejder meyveli smoothie, liçi meyvesi eşliğinde efuli, starex meyvesi eşliğinde aloevera, pataşur içinde çerkez tavuğu, zencefilli somonlu suşi, tartalet içinde humus, susamlı levrek simidi.

95 liraya satılan bir çuval beyaz ekmeklik un 175 liraya fırladı, artışı frenleyebilmek için un ihracatı durduruldu.

Sayıştay raporuna göre Saray’da günde 1.8 milyon lira harcandığı ortaya çıktı. Her gün 1.8 milyon lira… Muhtar şakşaklama filan gibi ağırlama giderlerine bir yılda 36 milyon lira harcandığı ortaya çıktı.

Brezilya’dan ithal edilen sığırlarda şarbon çıktı.

Sayın ahalimizin hapiste zannettiği hayırsever Rıza bey, New York’ta Nobu restoranda suşi yerken fotoğraflandı. Ebru Gündeş hayırsever Rıza beyin yanına giderken, VIP’ten geçti.

Her konuşmasına “şu fakir kardeşiniz” diye başlayan asrın liderimize 500 milyon dolarlık, iki katlı, asansörlü Boeing 747-8 alındığı ortaya çıktı. “Para ödemedik, Katar emiri hediye etti” denildi. Bu uçak ABD Başkanı’nda bile yok, Air Force One bile bu uçağın alt modeli.

Akp zenginleri yurtdışına kaçmaya başladı.

Merkez Bankası faizleri uçurdu, Arjantin ve Surinam’ın peşinden dünyanın en yüksek faizini veren üçüncü ülke olduk.

Üçüncü havalimanı inşaatında çalışan işçiler, köle düzenini protesto etmeye kalktı, biber gazı sıkıp döve döve tutukladılar. Bizimkiler üçüncü havalimanını 35 milyar dolara yaparken, bizimkinden daha büyük olan Çin’deki Daxing havalimanının 12 milyar dolara yapıldığı ortaya çıktı.

Bütün bankaları sattılar, elimizde avucumuzda kala kala İş Bankası kaldı, asrın liderimiz “İş Bankası hisseleri hazine” filan demeye başladı.

Asrın liderimizin bir numaralı arkadaşı, sosyalist ayaklarına yatan Venezuela diktatörü Maduro, özel uçağıyla Çin’den dönerken iki saatliğine İstanbul’a uğradı, Nusret’te et ziyafeti çekti, pek keyiflendi, adının yazılı olduğu purolardan tüttürdü. Ülkesine dönünce basın toplantısı yaptı, Nusret’in tuz dökme hareketini gösterdi, “Osmanlı’dan kalma 700 yıllık eserlerin bulunduğu müzeyi gezdim, sultan tahtına oturdum, bana orada Sultan Maduro diyorlar” dedi.

Asrın liderimiz “kriz mriz filan, sakın ha bunlara aldırmayın, bizde kriz filan yok, bunların hepsi manipülasyon” dedi.

Atatürk hakkında “kimse Türk, Atatürk demesin, orijinali Yunan” diyen Akp gençlik kolları başkanı “beraat” etti, düşünce özgürlüğü kapsamına sokuldu.

Chp milletvekili Enis Berberoğlu 16 ay hapis yatırıldı, lütfedilip bırakıldı.

Asrın damadımız Yeni Ekonomi Programı’nı açıkladı, ağlanacak halimize güldük, mizah dergilerine kapak konusu oldu.

Yeni Ekonomi Programı’nın açıklandığı saatlerde… 45 yaşındaki işsiz baba, okulun istediği pantolonu oğluna alamadı, akşam eve gelince eşine ağlaya ağlaya “çocuğuma pantolon bile alamıyorsam niye yaşıyorum” dedi, banyoda kendini astı, cebinden 20 lira çıktı.

Marketteki gerçek enflasyon yüzde 110’u geçmişken…
Sayın hükümetimiz enflasyonun taş çatlasın yüzde 18 olduğunu açıkladı.

Memlekette adalet olmadığı için boş vakitlerinde hobi olarak ekonomiyle uğraşan adalet bakanımız “ekonomide yaşanan sıkıntılar psikolojik” dedi.

Asrın liderimiz habire “beraber yürüdük biz bu yollarda” diyor. “Durmak yok yola devam” diyor. Ama, memleketin en önemli ayakkabı firmaları konkordato ilan etti. Beraber yürüyecek “ayakkabı” kalmadı.

Şirketlerden vazgeçtik, vatandaşlar tek tek konkordato ilan etmeye başladı.

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’na aday olduk, alamadık. Asrın liderimiz “çok önemsemedim, masraftan kurtulduk” dedi. 2004, 2008, 2012, 2016, 2020 olimpiyatına aday olup alamadığımıza göre, 2008, 2012, 2016, 2020, 2024 Avrupa şampiyonasına aday olup alamadığımıza göre, acayip kazançlıyız yani!

Sayın ahalimiz tarafından milletvekili bile seçilen Jet Fadıl’ın öz dayısını bile dolandırdığı ortaya çıktı.

Tarım bakanımız “zaman zaman Yunan adalarına gidip Girit zeytinyağı alıyorum, kahvaltıda yiyorum ve mutlu oluyorum” dedi. Hiç kimse çıkıp “kardeşim o kadar mutlu oluyorsan git o zaman Yunanistan’a tarım bakanı ol” demedi.

Doğalgaza elektriğe son iki ayda üçüncü defa zam yapıldı, bizim basın yazmadı, Reuters duyurdu.

Tbmm’deki bakanlar kurulu koltukları söküldü, depoya kaldırıldı, bakanlarımız meclis açılışını misafir olarak seyretti.

Nazlı Ilıcak’la Altan biraderlere müebbet verildi.

Asrın liderimiz “eyy Almanya Naziler” filan diye esip gürlüyordu, Almanya’ya gitti, Almanca konuştu, “bizim sevgimiz sarsılmayacak kadar köklüdür” dedi.

“Eyy Amerika” falan deniyordu, “Amerika bize ekonomik savaş açtı” deniyordu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ekonomisi komple Amerikalı McKinsey’e teslim edildi.

★ Dün 100’üncü gündü.
★ Şahane çağ atladık değil mi?

★ Herhangi bir ülkede 100 yılda bile yaşanmayacak hadiseler 100 günde yaşandı… 200’ü düşün gari.

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/yilmaz-ozdil/100-gun-2661148/

Posted in Politika ve Gundem, Yılmaz Özdil | Leave a comment

İSMET İNÖNÜ’den bir ders ; Bayrak yerinde kalacak !!!

Ayla Çokbudak’a teşekkürlerimle

Posted in SİYASİ TARİH | Leave a comment

GERÇEKLER ÖLÜMSÜZDÜR Kim Amerikancı kim değil * KIBRIS MESELESİ , İNÖNÜ ve JOHNSON MEKTUBU

Sözcü / 11 Ekim 2018
Soner Yalçın

GERÇEKLER ÖLÜMSÜZDÜR

Kim Amerikancı kim değil

Erdoğan, rahmetli İnönü’yü yine diline doladı: “İşte görüyorsunuz, elindeki bayrağa dikkat edin Türk bayrağı değil. Elindeki bayrak Amerika; bu da İnönü. Bunların geçmişi hep böyle…”

Fotoğrafı eline verip konuşma metnini kim yazdı ise Erdoğan’ı yine kandırmış!

Anımsar mısınız: “Erdoğan kandırılıyor” tespitini ilk yapan rahmetli Rauf Denktaş oldu. Yıl, 2004 idi. Mevzu; Kıbrıs’a “çözüm getiren” Annan Planı idi.

ABD-AB tarafından hazırlanan, Türkiye’nin garantörlüğünü sonlandıran, Mehmetçiği adadan kovan ama Yunan üslerini koruyan “Birleşik Kıbrıs” planını, Erdoğan destekledi. (O dönem her “çözüm sürecinin” üzerine atladılar!)

Kalp ameliyatı geçiren Rauf Denktaş’a hasta yatağında planı imzalatmak istediler, başaramadılar. (Ergenekoncu ilan ettiler!)

Plan yeni değildi: Kıbrıs sorununu sözde çözmeye yönelik ortaya konulan tüm planlar ABD icadıydı: Acheson Planı… Cuellar Belgesi… Gali Fikirler Dizisi… Annan Planı… Ve bugünlerde Guterres Çerçevesi…

ABD-AB’nin niyetine tek örnek yeterli:

-Annan Planı’na referandumda “hayır” demesine rağmen Güney Kıbrıs’ı AB’ye aldılar.

-Annan Planı’na -Erdoğan’ın baskısıyla- “evet” demesine rağmen KKTC’ye ambargoya devam ettiler!

Peki tüm bunların…

İnönü’nün elinde Türk-Amerikan bayrakları alarak, 26 Ağustos 1962’de ABD Başkan Yardımcısı L.B Johnson’u karşılamasının ne ilgisi var?

Johnson’un ziyaretinin öncelikli amacı “Kıbrıs’ta çözüm” idi.

İNÖNÜ’DEN RET OYU

Kıbrıs…

Osmanlı’nın adayı ele ge­çirdiği 1571’den beri Türk ve Rumların, kardeşçe yaşadığı ada. Makarios’un 1950’de Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu seçilmesi ve ardından Rum faşist örgütü EOKA’nın kurulması adada huzur bırakmadı.

21 Haziran 1955’den itibaren Türklere saldırıl­maya başlanıldı. 5 Aralık 1957’de üç Türk katledildi. 28 Ocak 1958’de “Kıbrıs’ta taksim” isteyen Türk gös­tericiler üzerine ateş açıl­dı; yedi Türk öldü.

Bu arada İngilizler, Makari­os’u Kıbrıs’tan sürdü.

Ve fakat:

Türkiye’de de “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapı­lırken, Menderes ve Kara­manlis, -taksimi reddeden- (TBMM’de CHP/İnönü’nün aleyhte oy verdiği, büyük tartışmalarla kabul edilen) “Kıbrıs Cumhuriyeti” anlaş­masını 1959’da imzaladı.

Ardından… Makarios adaya döndü ve cumhurbaşkanı seçildi!

Olaylar yine başladı:

Sadece ölümler, bombala­malar olmadı…

1981 yılından beri Kıb­rıs’ta “Kayıp Şahıslar Komitesi” görev yapıyor. Bugüne kadar 492 kayıp Türk’ten 232 kişinin cesedi­ne ulaşıldı. Bunlardan biri de Taşkent Köyü’nden Ahmet Cemal Hergüne idi. 68 köylüsüyle birlikte otobüslere doldurulup götürüldü. Bir daha haber alınamadı. Ta ki:

İncir ağacı bulunmayan yerdeki bir koca incir ağacının dikkatleri çekmesine kadar! O ağaç, Ahmet Cemal’in mi­desindeki incir çekirdeğinden doğmuştu! Toprak kazıldı; üç kişinin cesedine ulaşıldı!

İnönü’nün elindeki bayrakla­rı unutmadım…

İNÖNÜ’YE SUİKAST

ABD Başkan Yardımcısı Johnson gelmeden sekiz yıl önce…

Mısır’da Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı devletleştirmesi, Kıbrıs adasını İngiltere açısından önemli hale getirdi.

Kıbrıs, 24 Eylül 1954’te resmen BM gündemine gelmesiyle uluslararası sorun oldu. “James Bond”/Ian Fleming gibi İngiliz ajanlar, adanın kontrolünü kaybetmemek için İstanbul’da 6-7 Eylül 1955 olaylarını bile tertipledi! Ama…

Süveyş krizinin en önemli sonucu, Avrupa devletlerinin zayıflığını göstermesi oldu. İngiltere ve Fransa’nın artık ABD’nin askeri desteği olmadan hareket edemeyeceği ortaya çıktı.

Türkiye’nin safı belliydi: ABD!

15 Ekim 1961 seçimini kazanıp 11 yıl sonra iktidara gelen İnönü, Kıbrıs konusunda ABD’ye güvendi. İlk darbeyi de Kıbrıs konusunda yedi!

Metin Toker, “İnönü’nün Son Başbakanlığı/ 1961-1965” adlı kitabında şöyle yazdı:

-İsmet Paşa, müttefikliğin gereğini beklediğimiz ilk sorun/Kıbrıs’ta Amerika’nın böylesine cılk çıkacağını bilmiyordu.

-Amerika’nın davranma şeklinin kendisi için bir sürpriz bir hayal kırıklığı oluşturduğunu bizzat İsmet Paşa sonradan itiraf etmiştir…

Sonuçta:

İnönü, ABD’nin hep oyaladığını anladı.

Adada katliamlar devam ediyordu. İnönü, 25 Aralık 1963’te Türk uçaklarını Kıbrıs hava sahasına gönderip uyarı uçuşu yaptırdı. TBMM’den Türk Ordusu’nu sınır ötesinde kullanma yetkisi aldı.

O sıcak süreçte İnönü’ye 21 Şubat 1964’de suikast girişimi yapıldı.

İnönü Kıbrıs’ta taviz vermeme kararını sürdürdü.

-J.F. Kennedy suikastı sonucu – ABD Başkanı olan Johnson, 5 Haziran 1964’te İnönü’yü tehdit eden mektup gönderdi.

Dört gün sonra İnönü’nün tepkisi sert oldu:

“Yeni bir dünya kurulur Türkiye de orada yerini alır!”

İnönü telaşla 22 Haziran’da ABD’ye davet edildi. Metin Toker gezi sonucunda şunu yazdı:

“Johnson, İsmet Paşa’ya bir teşhis koydu: Amerika Türkiye’de İsmet Paşa’nın yerini alacak bir başbakan aramaya başladı.

Sonrası malum; İnönü iktidardan düşürüldü.
Kim Amerikancı, kim değil tarih mutlaka yazar!

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/soner-yalcin/gercekler-olumsuzdur-2673338/

Johnson Mektubu’nun tam metni

ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen mektup şöyle:

Sayın Bay Başkan,

Türkiye hükümetinin Kıbrıs’ın bir kısmım askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber beni ciddi şekilde endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler doğurabilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından izlenmesini, hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile uyuşur saymıyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere kararınızı birkaç saat geciktirmiş olduğunuzu bana bildirdi.

Yıllar boyunca Türkiye’yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının hükümetiniz bakımından doğru olduğuna gerçekten inanıp inanmadığınızı size sorarım. Bundan ötürü böyle bir harekete girişmeden Önce, Birleşik Amerika Devletleriyle tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim.

1960 tarihli Garanti Antlaşması hükümleri gereğince, böyle bir müdahalenin caiz olduğu kanaatinde bulunduğunuz intibaındayım. Bununla beraber, Türkiye’nin düşündüğü müdahalesinin, Garanti Antlaşması tarafından açıkça yasaklanan bir çözüm olan taksimi gerçekleştirme amacına yönelmiş olacağı yolundaki anlayışımıza dikkatinizi çekmek zorundayım.

Ayrıca söz konusu antlaşma teminatçı devletler arasında istişareyi gerektirmektedir. Birleşik Amerika bu durumda bilcümle istişare “olanaklarının hiçbir şekilde tüketilmediği ve dolayısıyla tek taraflı harekete geçme hakkının henüz kullanılamayacağı inancındadır.

Diğer taraftan Baş Başkan, NATO vecibelerine de dikkatlerinizi çekmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs’a vaki olacak Türk müdahalesinin Türk- Yunan kuvvetleri arasmda askeri bir çatışmaya götüreceği konusunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri Bakanı Rusk, Lahey’da yapılan son NATO Bakanlar Kurulu toplantısında Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşın kelimenin tam anlamıyla düşünülemez olarak kabul etmesi gerektiğini söylemişti. NATO’ya iltihak esası icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle savaşamayacaklarını benimsemek demektir. Almanya ve Fransa, NATO’da müttefik olmakla 100 yıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir. Aynı şeyin Yunanistan ve Türkiye’den de beklenilmesi gerekir. Ayrıca Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler Birliği’nin meseleye doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerinizin, tam rıza ve muvafakati olmadan Türkiye’nin girişeceği bir hareket neticesinde, ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye’yi savunmak mükellefiyetleri olup olmadığım, müzakere etmek fırsatım bulmamış olduklarım takdir buyuracağımız kanaatindeyim.

Diğer taraftan Bay Başkan, Bir Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye’nin vecibeleri dolayısıyla da endişe duymaktayım. Birleşmiş Milletler Ada’da barışı korumak için kuvvet temin etmiştir. Bu kuvvetin görevi zor olmuştur, fakat geçen son birkaç hafta zarfında Ada’daki şiddet hareketlerinin azaltılmasında tedrici bir şekilde başarılı olmuşlardır. Birleşmiş Milletler arabulucusu henüz işini bitirememiştir. Hiç şüphe yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerimn çoğunluğu, Birleşmiş Milletler gayretlerini baltalayacak olan ve bu zor meseleye Birleşmiş Milletler tarafından makul ve barışçı bir çözüm bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir ümidi yıkacak olan, Türkiye’nin tek taraflı hareketine en sen bir şekilde tepki gösterecektir.

Aynı zamanda Bay Başkan, askeri yardım alanında Türkiye ile Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye’yle aramızda mevcut temmuz 1947 tarihli anlaşmanın 14. maddesi mucibince, askeri yardımın veriliş amaçlarından gayri gayelerle kullanılmaması için, hükümetinizin Birleşik Devletlerin onayım alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu şanı tamamen anlamış bulunduğunu muhtelif vesilelerle Birleşik Devletlere bildirmiştir. Mevcut şanlar altında Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik Devletlerin muvafakat edemeyeceğini size bütün içtenliğimizle bildirmek isterim.

Düşünülen Türk hareketinin fiili neticelerine gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs Adası üzerinde on binlerce Kıbrıslı Türk’ün öldürülmesine yol açabileceği keyfiyetine en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek mecburiyetini duyuyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete girişilmesi kızgınlık doğuracak ve girişeceğiniz askeri hareketin himaye etmeye çalıştığımız kimselerin pek çoğunun toptan yok edilmesini önleyecek derecede etkisi olması olanaksızlaşacaktır. Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin mevcudiyeti böyle bir faciayı önleyemeyecektir.

Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin ilgisine karşı, ilgisiz olduğumuzu düşünebilirsiniz. Durumun böyle olmadığını size temin etmek isterim. Gerek açıkça gerek Özel olarak, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamakta ve Kıbrıs meselesinin kesin çözümünün konuyla doğrudan doğruya ilgili tarafların rızasına dayanması hususu üzerinde ısrar etmekte gayret gösterdik. Amerika Birleşik Devletlerinin sizin lehinize yeter derecede faaliyet sarf etmediği hissini taşımanız mümkündür.

Fakat herhalde bilirsiniz ki politikamız Atina’da en sen biçimde kızgınlığa yol açmış (Bizim aleyhimizde orada nümayişler yapılmış) ve Amerika Birleşik Devletleriyle Başpiskopos Makarios arasında, esaslı bir uzaklaşma doğurmuştur. Daha birkaç hafta önce, yaptığımız görüşme sırasında, Dışişleri Bakanınıza da söylediğim gibi, Türkiye’yle olan ilişkilerimize çok büyük değer veriyoruz. Sizi kendisiyle temel olarak menfaatlerimiz olan büyük bir müttefik saymışızdır. Sizin güvenlik ve refahımız Amerikan halkı için ciddi bir ilgi konusu olagelmiş ve bu ilgimiz en pratik şekillerde ifadesini bulmuştur. Siz ve biz, komünist dünyasının ihtiraslarına karşı koymak üzere birlikte dövüştük. Bu dayamşmanm bizim için çok büyük bir anlamı vardır ve bunun hükümetiniz ve halkımız için de aynı derecede bir anlam taşıdığım ümit ederim. Kıbrıs’la ilgili olarak Türk toplumunu tehlikede bırakacak herhangi bir çözümü desteklemeyi düşünmüyoruz. Kesin bir çözüm yolu bulmaya muvaffak olamadık, zira bunun dünyadaki en karışık meselelerden biri olduğu açıklar. Fakat Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin menfaati konusunda, ciddi şekilde ilgilendiğimizi ve ilgili kalacağımız hususunda sizi güvendirmek isterim.

Nihayet Bay Başkan, en ciddi meseleyi, Savaş mı, barış mı, meselesini öne sürmüş bulunuyorsunuz. Bu meseleler Türkiye ve Birleşik Amerika arasındaki iki taraflı ilişkilerin çok ötesine giden meselelerdir. Bunlar sadece Türkiye ve Yunanistan arasında bir savaşı kesin olarak doğurmakla kalmayacak, fakat Kıbrıs’a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı önceden kestirilemeyen neticeler nedeniyle daha geniş çapta çarpışmalara yol açabilecektir. Sizin, Türkiye hükümetinin Başbakanı olarak sorumluluklarınız var, benim de Birleşik Amerika Başkanı olarak sorumluluklarım mevcuttur. Bu sebeple en dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde danışmaksızın böyle bir harekete girişemeyeceğinize dair bana güvence verdiğiniz takdirde, meselenin gizli tutulması hususunda Büyükelçi Hare’den isteğinizi kabul etmeyecek ve NATO Konseyiyle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acele toplantıya çağrılmasını istemek mecburiyetinde kalacağım.

Bu mesele hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim. Ne yazık ki mevcut Anayasa hükümlerimizin icabı dolayısıyla, Birleşik Amerika’dan ayrılamamaktayım.

Ayrıntılı görüşmeler için, siz buraya gelebilirseniz bunu memnuniyetle karşılarım. Genel barış ve Kıbrıs meselesinin sağduyu ve barış yoluyla çözümü hususlarında, sizinle benim çok ağır bir sorumluluk taşımakta olduğumuzu hissediyorum. Bu nedenle aramızda en geniş ve en içten danışmalar da bulununcaya kadar, sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız her türlü karan geri bırakmanızı rica ederim.

Saygılarımla,
Lyndon B. Johnson

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/708491/

Posted in DIŞ POLİTİKA, KIBRIS, SİYASİ TARİH, SONER YALÇIN yazıları | Leave a comment