BAĞIŞI KİM TOPLAR?

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

FAŞİZM NASIL GÜÇLENDİ * FAŞİZMİN HAYIRSEVERLİĞİNE VE YALANLARINA KARŞI

FAŞİZMİN HAYIRSEVERLİĞİNE VE YALANLARINA KARŞI

25/1/2020 / skopbülten / Derya Yılmaz


“Kimse aç kalmayacak kimse üşümeyecek”. Nazi propaganda afişi.

1933’te iktidara gelen Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi ülkedeki özel hayır kurumları ile yardımlaşma derneklerinin popülaritesini kendi itibarı için tehlikeli bulduğundan Nasyonal Sosyalist Refah Örgütü[1] ve Kış Yardımı Hizmeti[2] adı altında iki örgüt kurdu.

Bunlar kış aylarında halk arasında bağış toplayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtmak gebe kadınlara ücretsiz sağlık hizmeti sunmak ücretsiz çocuk bakımı sağlamak gibi yardımlar öngören ve devletin resmî sosyal refah hizmetine bağlı olmayan özel Nasyonal Sosyalist Parti örgütleriydi. Nazilerin sosyal yardımlaşma örgütleri kısa süre içinde ülkedeki hayır kurumlarının tüm işlevlerini ele geçirdi ve bu kurumların varlığına fiilen son verdi. [3]

Hitler ile Propaganda Bakanı Josef Goebbels Kış Yardımı kampanyasını 1933 sonbaharında tüm Alman halkını hedef alan yarı sert yarı duygusal mesajlarla başlattılar. Yoksullar için bağışta bulunmanın sadece bir erdem değil aynı zamanda tüm Almanların görevi olduğu söyleniyordu. Anzeiger ve Zeitung gibi gazetelerde programla ilgili yayınlanan yazılarda “Aileyi Koruyalım” “Hiç Kimsenin Aç Kalmasına ve Soğuktan Donmasına İzin Verilmeyecek” “İyi İnsan En Son Kendini Düşünür” gibi sloganlar manşete çekiliyor; yazılara duygu yüklü resim ve fotoğraflar eşlik ediyordu. [4] Hitler bir konuşmasında Kış Yardımı’nı şöyle tarif etmişti:

Açlığa ve soğuğa karşı başlatılan bu seferberliğe rehberlik eden ilke şu: Proletaryanın enternasyonal birlik beraberliğini bitirdik. Biz Alman halkının canlı birlik beraberliğini inşa etmek istiyoruz![5]

Eintopf (tek kap) sloganı altında yürütülen bir kampanya çerçevesinde yurttaşlar kış aylarında düşük maliyetli türlü yemeği pişirip böylece yaptıkları tasarrufu Kış Yardımı’na bağışlamaya davet ediliyordu. Nazi propaganda afişlerinde Tek Kap/Türlü kampanyasından “Reich için adak yemeği” diye söz ediliyor ve tüm Alman halkı Führer’e minnetlerinin göstergesi olarak daha çok bağışta bulunmaya çağrılıyordu. Hitler afişlerde ve basında çıkan fotoğraflarda misafirleriyle birlikte “türlü” yerken gösteriliyordu. [6]

Bağış kampanyalarında “mahalle baskısı” başvurulan başat araçlardan biriydi: Hitler Gençliği ve Alman Genç Kızlar Birliği[7] üyesi gençler (bağışları büyük ölçüde onlar topluyordu) kapı kapı dolaşıp bağış yapanlara plaka veriyor bu plakalar duvarlara asılıyor evinde plaka bulunmayanlar ayıplanıyordu. [8] Dört bir yana “Ben Nasyonal Sosyalist Refah Örgütü üyesiyim ya sen?” yazılı afişler asılıyordu. Nazilerin yerel Refah Örgütü şubelerinde de toplanan bağış rakamları listeleniyor böylece yeterli bağış toplayamayanların  “düşük performansı” ifşa ediliyordu. [9] Halktan toplanan bu bağışlar dışında memurların da maaşlarından kesinti yapılıyordu.

Hitler ve Goebbels tek kap türlü sofrasında
Winterhilfswerk/Kış Yardımı bağış plakası

Kampanyaların amacı halk arasında refahı sağlamak filan değil Nasyonal Sosyalist Parti’ye itibar kazandırmak ve Nazilerin ırk programını ilerletmekti. Toplanan yardımların kime gönderileceği dikkatle seçiliyor ırksal açıdan “makbul” olmayan kesimler dışarda tutuluyor bağışların büyük kısmı Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olanlara aktarılıyordu. Ayrıca yurttaşlardan toplanan bağışlar ve gönüllü yapılan hizmetler hükümeti sosyal hizmet yükümlülüğünden kısmen kurtarıyor böylece sosyal refaha ayrılması gereken bütçede rahatça kesinti yapılıyordu. [10] Naziler yurttaşların bağış seferberliğini Alman ulusunun onuru ve ihtişamıyla ilişkilendirmeyi ihmal etmiyorlardı. Hitler 1938’deki bir konuşmasında şöyle diyordu:

İlerde tarihçiler Alman ulusunun onurunu geri kazandığını tarihimizin bir kez daha saygı değer bir tarih haline geldiğini yazacaklar. İnanıyorum ki büyük sosyal refah örgütümüz bu sene de benzer sonuçlara imza atacak. 1938’deki Kış Yardımı kampanyasının da bu yılın tarihî görkemine layık olacağını umuyorum![11]

Tek kap yemek kampanyası propaganda afişi

1933’ten 1945’e kadar devam eden bu kampanyalar Goebbels’in propaganda makinesi ve başlarda çok sayıda yoksul Alman ailesine gerçekten yardımcı olunması sayesinde ilk zamanlarda rağbet gördü; toplumda yayılan “rejime sadakatsizlik”le suçlanma korkusu da bu desteğin bir diğer dayanağı oldu. Cambridge’li ekonomist Claude William Guillebaud Almanya ziyaretinin ardından kaleme aldığı Nazi sosyal politikalarını inceleyen eserlerinde Üçüncü Reich döneminde sosyal refahın önemini ve “ulusal cemaat/birlik” (Volksgemeinschaft) gibi kavramların işçi sınıfı arasında rejime desteği güçlendirdiğini yazıyordu. [12]

Ancak 1930’ların sonlarına doğru toplanan bağışların yoksul ve ihtiyaç sahipleri yerine silahlanma bütçesine aktarıldığı anlaşılınca halk arasında zaten mevcut olan rahatsızlıklar ayyuka çıktı. Savaşın başlamasıyla birlikte Naziler bağış kampanyalarına katılımı yükseltmek için mahalle baskısı ve ifşa gibi örtülü cebir araçları yerine “Üçüncü Reich’ın bekası” sloganına başvurdular: Cephede canlarını feda eden askerlerden dem vurularak fedakârlıktan kaçınan yurttaşlar suçlanıyordu. Hitler 30 Ocak 1942’de yaptığı bir konuşmada bağış kampanyasını “plebisit” olarak adlandırıyor ve şöyle diyordu: “Varsın başkaları demokrasiden bahsetsin gerçek demokrasi işte budur. ”[13] Savaş devam ettikçe Nazilerin birlik beraberlik ve ihtişam söylemlerinin yerini açıktan cebir ve tehdidin alması ve halk arasında artan rahatsızlık bazı tarihçilere göre Nazi propaganda aygıtının “millî birlik” sloganının sanıldığı kadar etkili olmadığının işaretiydi. [14]

Ömrünü faşist propaganda aygıtının manipülasyonlarını karşı-ataklarla aşındırmaya adayan Brecht 1934 ve 1935’te “hakikati” konu alan iki metin yazdı: “Hakikati Geri Getirmek” ve “Doğruları Yazmanın Beş Zorluğu”. Brecht’in bu metinlerde peşine düştüğü “doğruyu söyleme” pratiği antik Yunan ve Roma kültüründe bu anlama gelen “parrhesia” kavramı ve pratiğinden farklıydı. Foucault’nun incelediği biçimiyle parrhesia’nın en önemli özelliklerinden biri şuydu: Doğruları söyleyen kişinin daima “hitap ettiği kimseden daha güçsüz konumda” olması gerekiyordu:

Yani parrhesia iktidarı muhatap alıyordu bir tür “iktidara doğruları söyleme” biçimiydi. [15] Brecht ise iktidarı veya kendisinden güçlü konumda olanları muhatap almıyordu; hakikat en çok kimin işine yarayacaksa doğruların gösterilmesi en çok kime menfaat sağlayacaksa ona hitap etmenin derdindeydi: ezilenlere. Doğruların çarpıtılmasında çıkarı olan zaten o doğruları bizzat çarpıtan güç sahiplerinin yüzüne hakikati haykırmanın içerdiği cesaretle ilgilenmiyordu Brecht. Doğruları çarpıtıp güç sahiplerine biatı teşvik eden propagandanın karşısına hakikati bir silaha çeviren ve ezilenler arasında düşünceyi kışkırtan propagandayı çıkarıyordu: “İnsanı düşünmeye kışkırtan propaganda hangi alanda olursa olsun ezilenlerin davasına hizmet eder” diyordu. [16] Didaktik şiirinin ve epik tiyatrosunun temel hedefi de buydu.

Brecht 1934 tarihli “Hakikati Geri Getirmek” metninin başında şöyle diyordu:

Aldatmanın gerekli görüldüğü yanılgıya düşmenin teşvik edildiği zamanlarda düşünür okuduğu ve işittiği her şeyi düzeltmeye çalışır. Ne okursa veya ne duyarsa içinden tekrar eder ve tekrar ederken de onu düzeltir. Yalan beyanların yerine cümle cümle doğrularını koyar. Bunu uzun süre yapa yapa artık hiçbir şeyi başka türlü okuyamaz hiçbir şeyi başka türlü işitemez olur. […] Düşünürün bunu yaparken tek amacı aldatma ve yanıltma suçlarının işlendiğini göstermek değildir. Aynı zamanda aldatmanın ve yanıltmanın mahiyetine vâkıf olmak ister. Örneğin şöyle bir cümle okuduğunda: “Güçlü bir ulus zayıf bir ulusa kıyasla daha zor saldırıya uğrar” bu cümleyi değiştirmesi değil ona ekleme yapması gerekir: “ama aynı zamanda [güçlü bir ulus] daha kolay saldırıya geçer”. Savaşın gerekli olduğu iddiasını duyduğunda buna “hangi koşullarda” ve “kimin için” sorularını ekler. [17]

Bu kısa girizgâhın ardından Brecht Nazi yetkililerinin basında yer alan demeçlerini “deşifre” etmeye geçmişti. Sol sütunda demeçlerden alıntılar aynen aktarılıyor sağ sütunda ise Brecht’in o sözlerin altındaki hakikati gösterdiği cümleleri yer alıyordu. 1934’te Rudolf Hess’in basında yer alan Noel mesajı Nazilerin Kış Yardımı kampanyalarını konu alıyordu:

Alman halkından yoldaşlarımızın fedakârlıkla yaptıkları bağışlardan ve her daim yardıma hazır olmalarından duyduğumuz haklı gururla bugün şunu söyleyebiliriz: Bu Noel ve bu kış Almanya tek bir çocuğunun aç kalmasına müsaade etmeyecek…[18]

Brecht’in bu satırlardan “geri getirdiği” doğrular ise şöyleydi:

Mülk sahiplerinin mülksüzlerin fedakârlıkla onlara bağışlamış olduğu şeylerin küçük bir kısmını gözden çıkarmalarından ve sefaletlerine bizzat sebep oldukları insanlara yardım eli uzatıyormuş gibi görünmeye her daim hazır olmalarından duyduğumuz haklı gururla bugün şunu söyleyebiliriz: Bu Noel ve bu kış Almanya’nın mülk sahibi sınıfları mülksüz sınıflardan tek bir kişinin açlıktan tamamen ölmesine müsaade etmeyecek. [19]

Nazi propaganda aygıtı Benjamin’in ifadesiyle faşizmin “politikayı estetize etme” çabalarını temsil ediyordu. Brecht’in yaptığı da yineBenjamin’inifadesiyle buna cevaben “sanatı politize etmek”ti. Benjamin 1935’te politikayı estetize etme çabalarının varacağı son noktanın savaş olduğunu yazıyordu; çünkü mülkiyet ilişkilerini değiştirmeksizin kitle hareketlerini ve mevcut teknik araçlarıbelli bir hedefe yöneltmeyi ancak savaş başarabilirdi (“Tekniğin Olanaklarıyla Çoğaltılabildiği Çağda Sanat Eseri”). Kendiyle birlikte halkını da intihara sürükleyen Nazi faşizmi Benjamin’in bu satırları yazmasından kısa bir süre sonra savaşla kendini imha edecekti.


KAYNAKLAR

[1] Nazionale Sozialist Volkswohlfart NSV.
[2] Winterhilfswerk WHW.
[3] Uzun yıllar faaliyetlerine devam edebilen Katolik hayır kurumu Caritas istisnalardan biriydi. Kaynak: Walter Rinderle ve Bernard Norling The Nazi Impact on a German Village (University Press of Kentucky 2004) s. 151
[4] The Nazi Impact on a German Village s. 151.
[5] Calvin University German Propaganda Archive: The Führer Makes History 1933.
[6] David Welch “Nazi Propaganda and the Volksgemeinschaft: Constructing a People’s Community” Journal of Contemporary History cilt 39 sayı 2 “Understanding Nazi Germany” Nisan 2004 s. 228.
[7] Sırasıyla Hitlerjugend ve Bund Deutscher Mädel.
[8] The Nazi Impact on a German Village s. 151.
[9] David Welch “Nazi Propaganda and the Volksgemeinschaft: Constructing a People’s Community” s. 226 229.
[10] The Nazi Impact on a German Village s. 152.
[11] Calvin University German Propaganda Archive: The Führer Makes History 1938
[12] David Welch “Nazi Propaganda and the Volksgemeinschaft” s. 227.
[13] David Welch “Nazi Propaganda and the Volksgemeinschaft” s. 229.
[14] Welch a.g.e. s. 30.
[15] Hakikat Sanat Siyaset I: İktidara Doğruları Söylemek
[16] Brecht “Writing the Truth: Five Difficulties”
[17] Brecht “On Restoring the Truth” October Bahar 2017 s. 137.
[18] A.g.e. 139-140.
[19] A.g.e. 139-140.
Posted in FAŞİZM | Leave a comment

HALKA YARDIM YAPMALARI ENGELLENEN CHP’li BELEDİYE BAŞKANLARININ ORTAK DUYURUSU

Posted in DUYURULAR, Gundem, Saglik | Leave a comment

“KEFEN PARASINI YEDİKLERİ MİLLETİ CESET TORBASIYLA GÖMÜYORLAR”

YILMAZ ÖZDİL:01.03.2020


Sözcü yazarı Yılmaz Özdil, korona virüs salgınıyla ilgili tutumu nedeniyle basını ve hükümeti eleştirdi. Özdil, “Kefen parasını yedikleri milleti, ceset torbasıyla gömüyorlar” ifadelerini kullandı.

Deneyimli gazeteci Yılmaz Özdil, bugünkü köşe yazısında korona virüsle ilgili gelişmeleri, basın ve hükümetin tavrını değerlendirdi.

AKP hükümetini ve basını sert sözlerle eleştiren Özdil, yeni tip korona virüs testi pozitif çıkanların eve gönderildiğini öne sürerek, “Dünyada şu anda, hastane önünden yayın yapmayan tek medya, bizim medya” sözleriyle medyaya tepki gösterdi.

“MİLLETİ CESET TORBALARIYLA GÖMÜYORLAR”

Özdil, “Son dakika bilgilerini almak için Merkez Bankası’nın önünden canlı yayın yapıyorlar. Merkez Bankası’ndaki kefen parasını yedikleri milleti, ceset torbasıyla gömüyorlar, üstüne kireç atıyorlar… Kilyos’ta Beykoz’da iş makineleriyle açılan Koronavirüs mezarlıklarındaki son dakika bilgilerini niye merak etmiyorlar” ifadelerini kullandı.

“VİRÜS TAŞIYAN HASTALARI EVE YOLLUYORLAR”

“Pozitif çıkmış vatandaşları bile evine gönderiyorlar. Virüs taşıdığı halde, virüs taşıdığını söylemeyip, aile hekimine giden hastalar var. E-devlet’ten kontrol ettiğinde, karşısında oturan hastanın aslında koronavirüs pozitifli olduğunu gören aile hekimleri var.” diyen Yılmaz Özdil, şöyle devam etti:

“Aile hekimlerine sadece beş adet maske gönderdiler, beş maske anca bir gün yetiyor, eldiven göndermediler, bone göndermediler, galoş göndermediler, nalburdan kaynakçı maskesi satın alıp, hasta muayene etmeye çalışan aile hekimleri var. Bekleme salonuna çamaşır ipi gerip, naylon brandalarla korunmaya çalışan aile hekimleri var. Sayın medyamız hâlâ otogardan yayın yapıyor.” şeklinde konuştu.

“MEDYA HALA TRAFİK KONTROLÜNÜ GÖSTERİYOR”

Özdil, “Korona virüs teşhisi konmuş vatandaşları, ellerine reçete tutuşturup, evine gönderiyorlar… İnsanlar eczane eczane dolaşıp, bulaştırıyor. Hangi ilaçlar olduğunu yazmayayım, şu şu ilaçları isteyen vatandaş geldiğinde, o vatandaşın aslında Koronavirüs hastası olduğunu bütün eczacılar biliyor. Eczaneye geldiği halde, e-devlet’te ‘yatan hasta’ olarak kayıtlı görülen vatandaş bile var! Sayın medyamız hâlâ trafik kontrolü gösteriyor.” ifadesini kullandı.

Kaynak Yeniçağ: Yılmaz Özdil: “Kefen parasını yedikleri milleti ceset torbasıyla gömüyorlar”

Posted in Saglik, Yılmaz Özdil | Leave a comment

DURUM VAZİYETİ * Devlet kendi sağlık çalışanları dururken İran’a, Kuzey Irak’a, İtalya ve başka ülkelere bonkörlük yapıyor. Biz buna Nurosmaniye Caminde dilenir, Eminönü’nde bahşiş dağıtır diyoruz.

İlk olarak devlet adamları ne derse desin, hastanelerde
kişisel koruyucu malzeme yığınağı hala daha çok yetersizdir.

Hekimler ve sağlık çalışanları DİLENİYOR.
Devlet kendi sağlık çalışanları dururken İran’a, Kuzey Irak’a, İtalya ve başka ülkelere bonkörlük yapıyor. Biz buna Nurosmaniye Caminde dilenir, Emin önünde bahşiş dağıtır diyoruz.


Ve İsrail’in sağlık bakanı bizdeki gibi dindarmış. Bakın bunun sonucu nasıl oluyor? Bizden farkı yok. Sağlık bakanı gökten gelecek yardımlarla bu işin halledileceğini umuyor.Bizde de öyle.

Ve sosyal medyada devletin zora düşmüş halkına yardım edecekken, halktan yardım dilenir hale sokulması eleştiriliyor. Bu dayanışma falan değil. Deprem başta olmak üzere devletin halka saldığı ek vergilerin tamamı da çarçur edilmiştir.

Hiçbirisi de ilan edildiği amaçlar için harcanmamıştır. Bu kampanyanın da benzer bir sonuca ulaşmaması imkansız gibidir. Hükümet yine yandaşlara aktarmak üzere ve çarçur etmek üzere para toplama çabasında. Hükümete güven yok.Sosyal medyada konuşulanlar bize bunu gösteriyor.

Ve dayanışma çağrılarına içki içenleri aşağılayan, iğneleyen sivri bir dille katıla AKP’li başkana dikkat çekmek isterim. İnsanların yaşam tarzlarına bundan daha kaba, hoyrat bir müdahale olamaz. Bir dayanışma çağrısının bu şekilde başlatılması kesinlikle katılımını azaltır. Bunların halka bakışını anlatan çok tipik bir örnektir.

AKP’liler toplumun kendileri dışında kalan kesimini kesinlikle kafir, münkir, fasık cinsinden görüyor ve sayıyor. Hiç saygıları yok, insan olarak asgari düzeyde dahi saygıları yok. Ve bütün bunlar orta yerde dururken İslamo fobiden bahsetmek saçmalık. Adı üstünde fobidir.

Bu fobi nereden çıkmıştır, ne sebep olmuştur, kurtulmak için ne yapmak gerekir onu da fobiye sebep olanlar düşünsün. İnsanlar durup dururken korkuya, panik ve endişeye kapılmamıştır. İslamın bir tehlike, sıkıntı konusu olduğu fikrine kimler, neden sebep olmuştur.

Ve monarşi hayranı salaklar için de son bir haber.
Hani şu Osmanlı torunu olan, saltanat heveslileri için bu sözüm. Yalnızca birilerinin pipisinden birilerinin rahmine fışkırtılmış olmaktan kaynaklanan ahlaksızça, fahiş, akıl dışı imtiyazları gerekli ve haklı sayanlar Tayland Kralının haberini okusunlar. İnanın hiç farkı yoktur.

Osmanoğulları hanedanı her döneminde, özellikle de çürüme ve yıkılış döneminde fuhşiyatın her türüne gırtlağına kadar batmıştı. O Abdülhamit Haaaan, Abdülmecit diye gözlerinde büyüttükleri kişiler sayısız kadınla nikah ve ahlak dışı yaşantılar içinde olmuştur.

Vee tuhaftır, tebasına, kullarına yasak olan, ahlak dışı sayan, hatta yargılayan hanedan kendisi ahlakın hiçbir ölçüsüne uymak zorunda kalmamıştır. Daha tuhaf olan ise tebanın, kulların bunu böylece kabul etmesidir. En azından adaletsizliğe isyan eden maymunlar kadar adalet anlayışınız olmalı diye düşünüyorum. Okusanız, ah keşke okusanız bunu görürdünüz.

Burada önemli olan şudur. Hak edilmiş kazancını insanlar çarçur edebilir. İster gaz döker yakar, ister çatır çatır yer. Ama halkın, devletin parası ile hovardalık yapmanın hiçbir ahlaki temeli yoktur. Günümüzde kişisel lüksünü devlete ödeten Yüce Galaksi BAşkanımız da aynı yolunu yolcusudur.

Bilginiz olsun diye özellikle belirteyim. Meşruti, yani anayasalı monarşilerde bir beyaz liste vardır. Osmanlı’da da böyle bir liste vardı.

Bu listeye dahil olanlar yargılanamaz, soruşturulamaz.
Bu listede olanlar vergi ödemezler.
Bu listede olanların vatandaşlık hukuku ile ilgili sayısız imtiyazı vardır.

Monarşi öyle Lady Diana’nın halka gösterdiği gibi bir peri masalı değildir. Monarşi halkın ve devletin kaynaklarına bir ailenin çökmesi, yağmalamasının adıdır. Eski çağlarda bunun alternatifinin olmaması, çağdaş dünyada itibarlı bir müesese olmasını gerektirmez.

Ve örnek olarak İngiliz ve diğer Avrupa kraliyet ailelerini bize gösterenlere şunu söylemek isterim. Onların durumu kendi ülkelerinde de tartışılıyor. Hazmedilmiş, değil, zorunluluklar nedeniyle boyun eğilmiş bir konudur.

Örneğin İngiliz hanedanın küresel para kralları ile yaptığı evlilikler hem o oligarklara asalet kazandırmış, hem de vergi imtiyazları sağlamıştır. Ancak, bu aileler ve hanedan zenginliklerini el konulamaz, devletleştirilemez şekilde Commonwealth ülkelerine dağıtmıştır. Bu nedenle İngiliz Ulus devleti hanedan ile birlikte yaşamaya zorunlu kalmıştır.

Bunu Osmanoğulları da denedi.Başarılı olamadılar.


Oraj POYRAZ(0raj.p0yraz@neomailbox.net / oraj.poyraz@openmail.cc )
Posted in DURUM VAZİYETİ, Saglik, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

UMRECİLER ve COVİD 19 HASTALARI “DİNCİ SİYASETİN” KURBANI OLDU, BU İŞİN VEBALİ SALGINA RAĞMEN UMREYE İZİN VEREN AKP GENEL BAŞKANI ERDOĞAN VE D.İ.B ALİ ERBAŞIN ÜSTÜNDEDİR! * * TRAJİK BİR UMRE OLAYI

KONYA’DAN VAHİM BİR OLAY…


27 Şubat günü yurtdışındaki kutsal ziyaretten uçakla dönen 33 yaşındaki genç iş adamı Konya’da yakınları tarafından karşılanır. İlk karşılayanlar arasında 59 yaşındaki babası ve 56 yaşındaki amcası vardır.

Hemen araçlara binilip önce Büsan’daki işyerine giden genç adam burada çalışanlarınca büyük bir sevinçle onlarca kişilik bir kalabalıkla karşılanır gülsuyu ve hurma ikramını takiben umreci dinlenmek için evine gider.

Babası ve amcası da oğullarının evine yollanması sonrası yakın bir ilçedeki evlerine giderler.Ertesi gün arabasıyla iki çocuğu ve hanımını da yanına alarak 55 km mesafedeki babaevine yola koyulurlar…

Annesini birkaç yıl önce kaybeden bu genç adam ailesi ile birlikte daha önce hacca gitmiş olsa da umre yapmayı da sosyal bir gereklilik ve bir zorunluluk olarak addetmiştir. İlçeye geldiklerinde büyük bir kalabalıkla karşılanırlar.

Elini sıktığı ve kucaklaştığı insan sayısı iki yüzün üzerindedir. İnanç ve sosyal görgüsü gereği karısı dışında hiçbir kadın ve kız çocuğu ile ne tokalaşmış ne de sarılmıştır. Sadece en büyük ablası zorla sarılmıştır.

Bir kaç gün sonra öksürmeye başlar. Hava değişikliğine bağlı bir soğuk algınlığı der çevresindekiler. Babası ve amcası da aynı şekilde kuru ve uzun hiç bitmeyecek şekilde öksürük nöbetleri yaşamaya başlarlar ateş de çok fazladır…

Karısının zoruyla 2 Mart günü evlerinin yakınındaki Başkent Hastanesi’ne gider…Genç adamın babası amcası iki dayısı işyerinden üç çalışanı geçtiğimiz beş gün içinde öldü. Virüs bulaştırdığı kişi sayısının 340 civarında kişi olduğu düşünülüyor.

Bu kişinin bulaştırdığı virüs dolayısıyla çeşitli hastanelerde 68 kişi yoğun bakımda…

İŞTE BİZ BU YÜZDEN KONTROLSÜZ UMRECİLER YAYDI DİYORUZ BU VİRÜSÜ... VBNÖ
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

HALK OZANINDAN TAŞLAMA * Sigaramın dumanı, Hiç yollama İBAN’ı

Sigaramın dumanı
Hiç yollama İBAN’ı
Altın taht yaptık sana
Bulamıyoz ayranı

Demokrasim ileri
Halk bir kemik bir deri
Bize IBAN göndermiş
O kainat lideri

Atı katırı satmışız
Köprüye yola katmışız
Sen Mercedes’e bin diye
Yavruları aç bırakmışız

Balı kaymağa katarsın
Taşı toprağı satarsın
Hazineyi tüketince
Halka IBANı atarsın

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, GEDİĞE TAŞ KOYMAK | Leave a comment

SAHİBİNİ ARAYAN MEKTUP!!! * VİCDAN MAHKEMESİ

Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

WASHINGTON POST * Türkiye’de, siyasal İslam, akılcı bir sağlık politikasını engelliyor..* Artık ekranlarda corona konusunda bilim insanlarından ziyade din âlimleri konuşuyor, virüsün yayılmasında “evlilik dışı ilişki, zina, eşcinsellik, anal ilişki”nin rolünü anlatıyordu

Nebi Funda <nebikaptan@gmail.com>

WASHINGTON POST da çıkan bir makale..


Türkiye’de, siyasal İslam, akılcı bir sağlık politikasını engelliyor..
Türkiye’de son iki haftadır, akılla inanç arasında ölümcül bir ip çekme yarışı yapılıyor ve siyasallaşmış bir dinin ne kadar tehlikeli olabileceği bir kez daha görülüyor.


Diyanet İşleri başkanı Ali Erbaş

Hastalığa karşı verilere dayalı bir mücadele yürüten sağlık çalışanları ve bilim insanları var. Türk Tabipler Birliği, onların başını çekiyor. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güçlü direnişiyle karşı karşıyalar. Aslen ibadet yerlerini yönetmekle görevli olduğu halde hükümetin müthiş etkili bir organına dönüşen Diyanet, virüsle mücadelede kilit kurumlardan biri haline geldi. Üstelik bu rol, her zaman mücadeleye destek anlamına gelmiyor.

Virüs konusunda en büyük tehdidin, sınır ötesinden, özellikle de Mekke’ye umreye gidenlerden kaynaklanabileceği baştan beri biliniyordu. Suudi Arabistan 100’e yakın Corona vakasının saptanması üzerine Kâbe’yi ziyarete kapatınca, Türkiye’den umreye giden 21 bin kişi, 15 Mart’ta ülkeye döndü. Uzmanlar, gelenlerin derhal karantinaya alınması gerektiğini söylerken AKP, kendi tabanını oluşturan dindar kesimi rahatsız etmeyi göze alamadı.

Diyanet İşleri Başkanı, “14 gün evden çıkmayın, ziyaretçi kabul etmeyin” ricasında bulundu; büyük çoğunluk kulak asmadı. Sosyal medya, umre dönüşü ziyaretler yapan ya da misafir kabul edenlerin görüntüleriyle doldu. Bunun üzerine Hükumet, aniden son gelen kafileyi karantinaya almaya karar verdi; umreden dönen 6 bin 448 kişi, bir geceyarısı yurtlarından kovulan öğrencilerin binalarına yerleştirildi.

Bu kez de ayrımcılık yüzünden karantinada isyan çıktı. Umrecilerin bir kısmı yurt binasının kapılarını zorlarken, kaçan bir grup, kiraladıkları otobüste şehirlerarası yolda yakalandı. Ancak çok geçti. Binlerce insan, ülkenin dört bir yanına dağılmıştı. 10 gün içinde vaka sayısı 1’den 1000’e çıktı.

İkinci büyük hata, Cuma namazı konusunda yapıldı. Her hafta 18 milyon civarında insanın topluca katıldığı Cuma namazları, birçok İslam ülkesinde iptal edilmişti. İran 27 Şubat’ta başı çekmiş, Kuveyt, 13 Mart’ta camilerden “Namazı evinizde kılın” çağrısı yaptırmıştı. O gün Türkiye’de Diyanet, ” Müslümanların, cuma namazını evlerinde kılabileceğini” duyurdu, ama bu sadece tavsiyeydi. Barlar, eğlence yerleri, kütüphaneler, müzeler kapatılmış, camilere dokunulmamıştı. Cemaat yine akın akın camiye gitti. Yine uyarılar üzerine, ancak 16 Mart’ta, “Cuma namazının cemaatle kılınmasına ara verilmiştir” açıklaması yapıldı. Yine çok geç kalınmıştı. 17 Mart’tan itibaren ölüm haberleri gelmeye başladı. Ve bir hafta içinde Türkiye, vaka artış hızında tüm ülkelerin önüne geçti.

İlk vakadan itibaren tam bir hafta sarayından çıkmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sonunda 18 Mart’ta “Corona ile Mücadele Eşgüdüm Toplantısı”nda ortaya çıktı. Toplantıda Tabipler Birliği yoktu, ama Diyanet vardı. 4 saatlik zirveden çıkışta Cumhurbaşkanı gibi değil, imam gibi konuştu Erdoğan; hadislerden örnekler verdi: “Bize düşen hadislere uygun davranmak, tedbir alıp takdiri Allah’a bırakmaktır. Sabır ve dua ile bu süreci başaracağımıza inanıyorum” dedi.

Bundan bir hafta sonra, 25 Mart’ta ölü sayısı katlanarak büyüyüp 59’a, vaka sayısı 2433’e ulaştığında bir “ulusa sesleniş” konuşması yapıp 2-3 hafta içinde hastalığın yayılma hızının keseceklerini söyledi; önlemler geciktiği için tersine hastalığın giderek yayılacağını iddia eden uzmanlara ise “Rabbimizin yardımı yanımızda olacak” güvencesini verdi.

Artık ekranlarda corona konusunda bilim insanlarından ziyade din âlimleri konuşuyor, virüsün yayılmasında “evlilik dışı ilişki, zina, eşcinsellik, anal ilişki”nin rolünü anlatıyordu.

16 Mart’tan itibaren okullarda eğitime ara verilince TV’de devreye sokulan ders programları, eğitim sistemindeki din etkisini gözler önüne serdi. İlkokul çocuklarına izlettirilen filmlerde, “kâfirler”in kafalarının kesilme sahneleri vardı. Corona tatili sayesinde bütün ülke, eğitim sisteminin laik temelinin nasıl yok edildiğini fark etti.Ülkenin zaten zayıf olan ekonomisi ve sağlık sektörü hızla yayılan salgına hazırlıksız yakalanmıştı. O yüzden yetkililer iyi planlanmış bir stratejiyi uygulamaya geçiremediler.

Doğan boşluğu doldurmak üzere Diyanet devreye girdi. Mesela her gece cami hoparlörlerinden dua okunacağını duyurdu. Halen Diyanet, devletin en büyük ve güçlü kurumlarından biri… Kurumun geçen yılki bütçesi, ülkenin istihbarat teşkilatının bütçesini 5’e katlamıştı. Diyanet personeli, doktor sayısını, cami sayısı da hastane sayısını aştı.

Türkiye’de bilimsel uyarıları engelleyen ve bütçenin hayati kaynaklarını kullanan siyasal İslam, ülkenin laik rejiminden sonra halk sağlığına da doğrudan tehdit oluşturmaya başladı. Şimdi Türkler, bir yandan virüsle, bir yandan da yanlış kararlar alınmasına yol açan yobazlıkla mücadele ediyor.

Not; Corona bitse bile bir başka virüs bizi bekliyor sanırım.

O da CEHALET

Kaptan Nebi Funda

Posted in DİN-İNANÇ, Saglik, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

BAĞIŞ * AKP Genel Başkanı, ‘ŞAHSIM’ dediği ülkenin vatandaşlarından bağış istedi. Bağış yapılması için IBAN numarası verdi.

BAĞIŞ

Zahide UÇAR (31 Mart 2020) Alanya

Ülkemizde corono virüs hızla can almaya devam ediyor. AKP BÜTÇEYİ SIFIRLAMIŞ OLMALI Kİ, sokağa çıkma yasağı koyamıyor.

Kolonya ve maske vaadi gibi yerine getirilmeyen üfürükten tedbirler, haklı olarak milleti korkutuyor. Sonuç olarak, AKP Genel Başkanı, ‘ŞAHSIM’ dediği ülkenin vatandaşlarından bağış istedi. Bağış yapılması için IBAN numarası verdi.

18 yıllık saltanat devrinde istedikleri her şeyi, yasaları çiğneye çiğneye yaptılar. İş alanlarını yok ettiler. Tarım ve hayvancılığı bitirdiler. Devletin malını ganimet gibi görüp paylaştılar.

Bütün ihale 5 müteahhitte toplandı. Ben o müteahhitlerin aslında çok korktuğuna inanıyorum. Neden mi? Paranın el değiştirmesinde piyon oldukları için. Aslında Ankara’da gerçeği herkes biliyor ama belge ortaya koyamadıkları için açıklama yapamıyorlar.

Bu müteahhitler önce parayı pek sevdi ama… Aması var. Bugün ise istenileni yapmak zorundalar. Aksi olursa iş hayatları hepten biter. Gönüllü girdikleri bu girdabın tutsağı oldular.

Ülke mafya yöntemiyle ablukaya alındı mı? ALINDI. Mafya yöntemi nedir? Mafya babası haraca kestiği mahallede iş yeri açmaz. İşyeri sahiplerinden haraç alır. Silah, uyuşturucu, kumar, silah kaçakçılığı gibi alanlarda rahatça iş yapmalarını sağlayıp, haracını alır. O bölgeye başka mafya babalarının girmesini önler.

Sizler ülkenin onca parasının 5 müteahhide yedirileceğine gerçekten inanıyor musunuz? Kimse o kadar saf olamaz. İhaleler ederinin kaç katına veriliyor? Gerçek fiyatıyla, ihale edilen fiyat arasındaki farkı kim alıyor?

‘Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar’ mısralarını yazan Fuzuli, Osmanlıdaki ahlak çürümesini anlatıyordu. Bu yeni Osmanlıcılar, gerileme ve yıkılma sürecini aynen taklit ediyor. Bindikleri dalı kesme pahasına. Haram helali geçince, insanın akıl ve muhakeme gözü kör olurmuş.

Mafya haraç alırken, kendine bağlı, psikopat birçok adam besler. Bizde besledikleri çakallar, psikopatlar, konumlarına göre trollük de yapıyor.

Devleti ve milleti düşünmedikleri için, fedai karakterli tipleri en üst makamlara atadılar. O nedenle sistem çöktü. Devlet ile iş yapan partisiz insanlar, bir imza için bile günlerce bekliyoruz diyor. Günlerce imzalanmayan evraklar, bir AKP’li telefon ettiğinde 10 dakikada imzalanıyormuş.


Soya soya, milletin malını yağmalaya yağmalaya ülkeyi batırdılar. Bir ata sözü vardır:

‘Hazıra dağ dayanmaz..’

‘Hayırlı evlat katar katar yer, hayırsız evlat satar satar yer.’

Siz en üstteki kişilerin, yönettikleri ülkeye vergi vermemek için kırk takla atıp;

Çocuklarının vergi cenneti denilen ülkelerde iş kurduğunu gördünüz mü?

Hem milletten vergi kaçıracaksınız. Hem ülkeyi batıracaksınız. Milleti yok ve yoksulluğa mahkum edip, Lale Devri yaşamaya devam edeceksiniz… Elektrik çalan hırsızların borcunu çalmayan namuslu vatandaştan alıp cezalandıracaksın…

Namuslu vatandaşları cezalandıran, namussuzları ödüllendiren bir sistem yaratacaksınız… Bu şan(!) 7 sülalenize yetip de artar bile… Milleti geçmediği köprüler üzerinden 39, 49 yıllığına haraca keseceksiniz…

Soyup soğana çevirdiğiniz millete IBAN numarası vereceksiniz öyle mi?

Devlet baba geleneği, dilenen devlet geleneğine evrildi öyle mi?

Sosyal devlet geleneğinden, ASOSYAL ya da S.O.S. devletine..


Suriyelilere 40 milyar harcayacaksın… 40 Milyar daha harcarım diye hava basacaksın… Teröristlere bavulla para dağıttıracaksın, yüzer-gezer teröristleri(Libya’dan getirdiler) 4-5 yıldızlı otellerde ağırlayacaksın… Barzani’ye maske ve gıda yardımı yapacaksın… İtalya ve İspanya’ya yardım etmekle övüneceksin… Ukrayna’ya para vereceksin. Sıra Türk Milletine gelince YOK öyle mi?

Yarattığınız dolar milyonerleri, parasının gerçek sadakasını verse, bağışa ihtiyaç kalmaz!


Bakınız, bu ülkede 17 Ağustos 1999 depremi yaşandı. O deprem sonrası Türk Milleti muhteşem bir dayanışma örneği gösterdi. İnsanlar evlerini bağışladı. Çığ gibi yardım yağdı. İnsanlar hem kurtarma çalışmalarına katıldı. Hem de yardım yağdırdı.

Oturup düşünün. Sizlerin iktidarınızda böyle bir durumda ev bağışı yapılır mı? Yapılmaz. Neden mi?

1.Deniz Fenerinden sabıkanız var. O iş öyle yargıya baskıyla kapatılınca kapanmış olmuyor.

2. 2002 yılından beri deprem vergisi toplanıyor. Yol yaptık diyorsunuz. Deprem vergisini kalıcı hale getirdiniz. Elazığ depreminde Kızılay milletten para istiyor. Kızılay Başkanı devletten vergi kaçırılmasına aracı oldu.

3. Gölcük ve Elazığ depremi için toplanan vergilerin akıbeti açıklanmıyor.

3. 15 Temmuz şehitleri için toplanan paraların akıbeti belli değil.

4. Filistin, Somali ve Arakan için toplanan paralar ne oldu bilmiyoruz.

5. İşsizlik fonunda toplanan paraların ne olduğu belli değil.

Bugün artık size kimse inanmıyor. Aynı yalancı çobana döndünüz. Yangın var dediğinizde millet gülüyor. Çünkü siz hep yangın var diye bağırdınız. Hepsi yalan çıktı.

Türk Milletinin yardımlaşma duygusunu bile provoke ettiniz. Yok ettiniz. Asıl cinayet budur! Toplumu çürüttünüz. Ahlakın corono virüsü oldunuz.  Saldırmadığınız hiçbir değerimiz kalmadı. Yerine iyi olan hiçbir şey koymadınız. GERÇEKTEN MERAK EDİYORUM;

Nasıl bu kadar kötü olabiliyorsunuz? Bu kadar kötülükten sonra gece nasıl uyuyabiliyorsunuz? Bu kadar kötülükten sonra küçük çocuklarınıza, torunlarınıza elinizi nasıl dokunuyorsunuz?


Ankara ve İstanbul Belediyesi, hükümetin yapması gerekip de yapmağı yardımı yapmak için bir kampanya başlattı. Sabıkanızdan dolayı size güvenmeyen halk bu belediyeler vasıtasıyla yardım etmek istedi. O hesaplara mafya yöntemiyle el koydunuz. Bu gasp yetki gaspıdır.  Bu yaptıklarınızla  sonunuzu getirecek sürece katkı sunuyorsunuz. Bu kararınızla halkı değil, kendi istikbalinizi düşündüğünüzü deklare ediyorsunuz. Aslında insanlık suçu işliyorsunuz.

Gerçekten, kişinin kendine yaptığını dışarıdan birisi asla yapamıyor. Acınacak kadar zavallısınız.


Bu güven kaybı için kendinizi sorgulayacağınız yerde, ‘zırnık yok’ diye tweet atan gazeteciyi göz altına aldırıyorsunuz. Konuşanı susturarak, göz altına alarak bu kadar kötülük örtülür mü?

Aç kalan, yani kaybedecek bir şeyi kalmayan insanı;

Dünya kuruldu kurulalı HİÇBİR GÜÇ DURDURAMAMIŞTIR!..  

Gerçekten korkmakta haklısınız. Açlığa ve yokluğa mahkum ettiğiniz, zavallı gördüğünüz bu insanlar getirecek sonunuzu.

Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK, Zahide Uçar | Leave a comment