AMERİKA, AVRUPA, ÇİN, ARAB TÜRKİYE’ye KARŞI BİRLİK OLDU!!!

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, DIŞ POLİTİKA, DÜNYA ÜLKELERİ, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ | Leave a comment

AKIL FİKİR YAZILARI * RUSYA’NIN  ORTA DOĞU PROJESİ (ROP) * Rusya’nın merkezi coğrafya  planını açıklamasıyla birlikte,  bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir .

ANKARA  KALESİ – 262  
Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN   

RUSYA’NIN  ORTA DOĞU PROJESİ (ROP)


Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun  merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu  jeopolitik hegemonya  planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı .


BÖLÜM I

Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde  düşüncelerini açıklamaya  başladıkları noktada,  konuyu öncelikle  Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi  gerekirken,  yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile,  merkezi coğrafyanın konumları arasındaki  bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir .

Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarıküresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir . Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen , giderek azalan bir nüfusa sahip olan  Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda  ciddi boyutlarda tartışılacaktır . Rus devleti bu durumu iyi bildiği için  kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda  ,   merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir  emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden  konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır . Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal  projeleri açıklanması aşamasında , Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması , dünya kamuoyunun  istikrarı açısından  küresel barış düzenine yardımcı olacaktır .

Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa , kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist  projeleri   yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta , ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların  ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin  ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra  öne çıkmaktadır . İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni  aşamada, açıklığa kavuşan emperyal  projelere dikkat edildiğinde  Britanya İmparatorluğunun  Yakın Doğu Konfederasyonu , Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi , İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi ,Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa  kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır

Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya  planını açıklamasıyla birlikte,  bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir . Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez  batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada , orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak  batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir . Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni  dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere  , dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı  güçlenerek  ve alternatifler üreterek  karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır .

Bu doğrultuda , kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin  kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi  alanı diğer emperyalist devletlere  kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere , emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir . Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın , bu konumundan yararlanarak   haritada  kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile  açıklığa kavuşmuştur .


BÖLÜM II

Merkezi alan için İsrail  ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi  Büyük Rusya Projesi de  inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir .Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek  ulus devletlerin önü açılmış ve  bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir . Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir .

Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek  bu kez  daha küçük bölümlere doğru  oluşumlar desteklenmektedir . Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda  merkezi bölge  karıştırılırken , Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi  tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda  kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir . Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi  merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için , bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir .

Kısa adı  ROP  olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır . Buna göre Ruslar , Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler,Şiiler ve Ortadoksları ,bir VAHDET PROJESİ altında  bölge dışı  güçlere karşı  bir araya getirebilmenin  çabası içine girmişlerdir . İslam dininin ele aldığı vahdet inancını  Hristiyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak , Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin  arayışı içinde olmuştur . Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken , bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek , diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden  bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir .

Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde,  küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde  merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun , Rusya’nın  öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır . Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken , bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı  Condelisa  Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan  yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi  inanç sistemleri üzerinden  sağlanmak istenmektedir . İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken , diğer yandan  var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu .

Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli  siyasal oluşumlar, günlük olaylar  gibi gösterilerek harekete geçilirken , bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu  dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak,  her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu .ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak,  ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını  yapıyorlardı .Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken , Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken,  milli sınırları devre dışı bırakarak  yeni  bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı . ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken , ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu . Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken ;Şiiler ,Hristiyanlar  ve Sünniler için ayrı inanç devletleri  kurulmak isteniyordu .


BÖLÜM III

Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu  , eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini ,emperyalist ya da Siyonist  planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından  takip etmiştir . Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi  kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur .

Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken,  kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır . Rusya bugünkü aşamada  bölge dışı güçlere karşı  Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini  merkezi alana getirmeye çalışırken ,Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da  Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir . Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA  ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi  üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır .

Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden  uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci  yüzyılda  yeni bir blok oluşturmaktan ziyade  bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu  tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir .

İngilizler merkezi coğrafyaya  yüz yıl önce gelirken  , bölgedeki Arap nüfusunun  halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek , gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek , kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır . İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir . Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken  , İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki  kesimlerinin  Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir .

Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik  konumu her zaman  kendi avantajı  olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur . İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken,  Hrıstıyan yapısı nedeniyle  Rusya  Tasavvuf anlayışı   aracılığı ile bir Hristiyan-Müslüman  diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir . Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks  Rus devletinin,  bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir  oluşum ile geliştirmeye çalışması , Rusya’nın yeni  Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır .

Özellikle Mevlana, Yunus Emre  ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin  Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabül edilmesi , Rusya’nın  Türkiye ve İran halkları ile  farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin  yeni bir yansıması olarak görülmektedir . Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği  savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler .

Hristiyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de  , kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi ,tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır . Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır . Bölgesel ve küresel  barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar  bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar .


BÖLÜM IV

Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği  Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine  karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks  ittifakı öne çıkabilir . Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda  bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni  halkları ile  batı emperyalizmine karşı dayanışmayı  seçmektedir . Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak   Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde  orta dünya halklarını  inanç temelli birliktelikler oluşturarak  bir karşı direnç geliştirebilmesi , Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir .

Din savaşları yerine  mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi  ile zaman içerisinde  savaşların önlenmesini sağlayarak  bölge barışına katkı getirilmesini ,Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir . Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken  , orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek , iki bin yıllık  kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir . Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık  geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir .

Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra , bölgedeki diğer devletler üzerinde  Şiilik  aracılığı  ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi , merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır . Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik  gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin  tasfiye edilebilmesi için , Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir . Ruslara göre , Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse ,o zaman  kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir .

Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken ,  Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını,  tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi  gerekli görmektedir . Ne var ki ,  İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken  hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar ,hem de   Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi  yeni merkez olarak ilan etmişlerdir . Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini  de  gene Mısır’ın başkenti Kahire’de  kurmuşlardır .

İran bu aşamada  akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken , Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım , Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve  dayanışma  girişimleri ile sağlanabilecektir . İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkanterör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir . Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için , vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması  inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir .

Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi  kaçınılmaz olacaktır . Günümüzde  barış için  böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri  ile yandaş olma stratejilerinin  geliştirilmesi gerekmektedir . İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının  üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar .

Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini  vurgulamaktadırlar . Böylece Rusya  bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken , bir anlamda ABD’nin ılımlı islam projesinde gündeme getirdiği  laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir . Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir  konumu ,benzeri bir biçimde  Rusya ve ABD ile birlikte Türkiye için de Ankara için  Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir .


BÖLÜM V

On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren  mutasavvuflar olarak Mevlana,Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın  daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte , hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden  İslam ülkelerinde  geniş bir taban kazanmıştır . Şimdi gelinen noktada bu durumun  yerinde  değerlendirilerek , Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması  istenmektedir .

Türkiye’ye laiklik rejimini getiren  Atatürk Cumhuriyetinin  laik siyasal rejimi ile  El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden ,  dünya kamuoyunda  Türkiye  bir İslam devleti olarak kabül edilmemiştir .Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür .Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak  ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile  uygarlığın beşiği  olan Avrupa kıtasının  yanı başında  batının modern devletleri  ile birlikte hak ettiği yeri almıştır . Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında  yer alması da önlenememiştir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur . Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir .

Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin  El-Ezher’e uzak duran konumu , Türklük üzerinden İran ile geliştirilen  yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde  daha etkin bir duruma gelmiştir . Bütün gayrimüslim dünyaya  İslamı yaymak için Cihat adı altında  bir din savaşı ilan etmeye yönelen  Selefi  gruplar ,Vahabilik tarikatının örgütleyicisi  Suudi hanedanının destek ve   baskılarıyla  tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri ,bugünün koşullarında  açıkça göze çarpmaktadır .Savaşa ve teröre karşı  düşünce yolunu seçen Sufiler  zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların  katı bir  çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir .

Vahabiler hanedanlık  rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi ,aynı zamanda  şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle , Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir .

Tasavvuf  Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman  selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri ,ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde  Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir . Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin  bütün Sufileri  toparlayarak,  yeni bir kamu düzenin  ılımlı İslam düzeni  ile  bağdaşabilecek  tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri , Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir .Bu açıdan   İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi  için Sufi örgütlenmesinin  tüm İslam ülkelerinde  örgütlenmesi  gerekmektedir .


BÖLÜM VI

Rusya’nın  batı merkezli emperyalizme karşı , Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi  bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır . Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da,  ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle,  kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir .

Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi  bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir . Eğer onlar bu noktada  böylesine bir hassasiyet ve iyiniyetle hareket ederlerse ,o zaman bölge devletleri arasında  dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir . Rus planı  yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için , Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin  merkezi coğrafyaya getirilmesi  söz konusudur .Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir .

İslam tarihi  aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da  ev sahipliği yapmıştır . Arapların geleneksel  güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı  ,Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek  bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur . Türkiye’nin Avrupa  Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme , Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır .

Bilimi ve aklı esas alan , pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı  bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli  İslam akımıdır .  El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı , Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden  uzak kalırken ,Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki  ayrılıklar öne çıkmaktadır .

Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam  dünyasının  biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır . Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak  Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı  , daha sonraki aşamalarda  Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda , Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan  çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak  bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna  hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak , yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur . Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya , sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir .

Hazar’dan Avrupa’ya uzanan  tarihsel  Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken  gelişme  rotası  bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir . Rusya  üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman  iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır .

Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır . İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır .

Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken , Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında  yayılması için  Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu . Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken , iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir .


BÖLÜM VII

Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları  büyük savaşlar halinde  öne çıkarken  ,merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu .

Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun  ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları  beş yüz  yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere  , Şiilik ortaya çıkarılarak  geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma  yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı  ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler  aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek  bugünkü kaos ortamına varılmıştır . Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır .

Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak  kitaplarda yerini alırken , bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile ,  Rusya’nın  emperyalist hegemonya projesinin  inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır .Bugünkü  çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya  Antlaşmasının  yeniden dikkate alınması gerekmektedir .

Bugünün koşullarında  Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD  bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken  ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken , Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi ,ilk başta  hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır .

Ne var ki , Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında  Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi  ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile  Ukrayna , Beyaz Rusya  ve  bazı  Doğu Avrupa ülkelerinde  gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle , dünya kamuoyunda geçmişten  gelen Komünist diktatörlük  imajının devam etmesine yol açmaktadır .Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe , Rusya’nın güler yüzlü ve  barış yanlısı bir tutum takınarak  Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir . Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi,  Rusya’nın  önümüzdeki dönemde izleyeceği  yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir .

Eski Roma İmparatorluğu döneminde  Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır . Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını , Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır . Sezaro-Papizm  , Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır . Buna göre imparator Sezar  devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta ,böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır . Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince , son derece otoriter bir  yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün  imparatorluk topraklarında baskı  düzeni  kurulabilmektedir .

Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın , çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde  Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu  ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere   sınırları içine almaya çalışırken , Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabül ettirilmek üzere  öne çıkarılmaktadır . Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin  başındaki  yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken , ülke yöneticilerinin  bir Sezaro-Papizm uygulaması  arayışı içine girdikleri açıktır.

Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün  Doğu Avrupa ,Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması ,çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir . Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra , kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak , sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır .Rus diktatörü  bugünün  Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi , Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek , din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje  görünümünde kamu oyuna kabül ettirmeye çalışması ,tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından  günümüzde  ciddi  kuşku ile karşılanmaktadır .

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, AKIL FİKİR YAZILARI, DÜNYA ÜLKELERİ, EMPERYALİZM | Leave a comment

Türkiye’nin Suriye operasyonuna hangi ülkeler karşı çıkıyor, kimler destek veriyor?

Türkiye’nin Suriye operasyonuna hangi ülkeler
karşı çıkıyor, kimler destek veriyor?

Euronews • Son güncelleme: 14/10/2019

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı Harekatı’na birçok ülke karşı çıktığını açıklarken, çok az ülke Ankara’ya açık destek verdi.

Açıktan destek veren ülkeler arasında Azerbaycan, Katar ve Pakistan bulunuyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi üyelerinden ABD, Rusya ve Çin’in “muğlak” pozisyonları Türkiye için önemli görülüyor. Bu ülkelerin operasyona açık olarak karşı olması durumunda BM’den Ankara karşıtı pozisyon gelebilirdi ancak böyle bir durum yaşanmadı.

Azerbaycan, Katar ve Pakistan Ankara’ya destek verirken Macaristan da Avrupa Birliği’nin Türkiye karşıtı ortak açıklama yapmasının önüne geçti. Ancak daha sonra ortak açıklamaya izin verdi. Macaristan yine de “Türkiye’nin topraklarındaki 4 milyon mülteciyi ülkelerine gönderme çabalarını destekliyoruz.” açıklaması yaptı.

Katar hariç Arap Ligi üyesi devletler de Türkiye’nin operasyonuna karşı çıktı. ABD ve Rusya’nın pozisyonu muğlak. ABD Başkanı Donald Trump Türkiye’yi askeri olarak desteklemediğini ve operasyonun “kötü bir fikir” olduğunu söylemesine rağmen açıktan karşı olduğunu açıklamadı. Rusya da kesin bir taraftan almaktan kaçınırken IŞİD mensuplarının kontrol altında tutulmasına dikkat çekti.

AB yetkilileri Türkiye’den operasyonu durdurmasını isterken buna destek vermeyen Macaristan’ın yanı sıra İspanya’nın tutumu da muğlak kategorisinde değerlendiriliyor. AB ülkelerinden özellikle Fransa, Almanya ve Hollanda operasyona güçlü şekilde karşı çıkıyor.

Arap Ligi üyelerinden Filistin’in kınama kararına karşı çıkmaması da Türkiye’de tepkiyle karşılandı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi üyelerinden Çin de Suriye’nin toprak bütünlüğüne vurgu yaparken açık bir pozisyon almaktan kaçındı.

https://tr.euronews.com/2019/10/14/turkiye-nin-suriye-operasyonuna-hangi-ulkeler-karsi-cikiyor-kimler-destek-veriyor
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

TÜRKİYE’YE TOPYEKÜN SALDIRININ NEDENİ * YAPTIRIMLAR GELİYOR, TÜRKİYE NE YAPACAK?

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA, Ekonomi, VİDEOLAR | Leave a comment

PERDE ARKASI * İşte Davutoğlu’nun Defterindeki O Sırlar!..

İşte Davutoğlu’nun Defterindeki O Sırlar!..

Davutoğlu’nun sözleri, yeniden iktidar için terörün kullanıldığı yorumlarını beraberinde getirdi. Soruşturma ve dava dosyaları, seçimlerin yapıldığı 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasında, ‘IŞİD eylemlerine göz yumulduğuna’ ilişkin belgelerle dolu.

Eski AKP’li Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz” diyerek işaret ettiği 7 Haziran – 1 Kasım 2015 tarihleri arasında yaşanan IŞİD katliamları, “AKP’nin yeniden tek başına iktidara gelmesinin” yolunu açtı.

Suriye politikası kapsamında, “Beşşar Esad’ı devirmek için her türlü cihatçı grupların faaliyetlerine tolerans gösteren, destekleyen iktidarın dokunmama politikası” nedeniyle, güvenlik birimleri örgüt faaliyetlerini sadece “izlemekle” yetindi.

O dönemde gerçekleşen olaylarla ilgili soruşturma ve dava dosyalarındaki verilere göre, dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye gelen IŞİD üyeleri serbestçe sınırdan örgüte katıldı. Yaralanan örgüt mensupları, Türkiye’de tedavi ettirildi. Örgüte lojistik destek de yine sınırdan geçirilerek yapıldı. 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasında yaşanan Suruç ve Ankara Garı katliamlarının, “polis tarafından izlenen kişilerce gerçekleştirildiği” de ortaya çıktı. Gaziantep’te büyük çaplı hücre kuran, burada 150 kişiye silahlı eğitim veren IŞİD’e bağlı canlı bombalar, açık istihbaratlara karşın Şanlıurfa ve Ankara’yı kan gölüne çevirdi.

Bu süreçte ihmali olan kamu görevlileri ise “soruşturmaya uğramadıkları” için korundu. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz” diyerek, iktidara mesaj verdiği 7 Haziran – 1 Kasım 2015 tarihleri arasındaki dönemde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük katliamları yaşandı. Bir yanda terör örgütü PKK’nin saldırılarıyla gelen şehit haberleri, diğer yandan IŞİD’in kanlı katliamları gündemden düşmedi. Terör örgütü IŞİD, Türkiye’de, 14 önemli terör saldırısı gerçekleştirdi.

Bunun sonucunda 10’u polis ve 1’i asker olmak üzere, toplam 304 kişi yaşamını yitirdi; 1338 kişi yaralandı. 10 canlı bomba, 1 bombalı saldırı, 3 silahlı saldırı gerçekleşti. Bu dönemde yaşanan Suruç ve Ankara Garı katliamları, “açılması gereken defterler” arasında başı çekti. ‘Esad gitsin’ diye… AKP hükümeti, Suriye’de, Beşşar Esad rejimini devirmek için 2011’den bu yana cihatçı örgütleri destekledi. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, Suriye’yi “Türkiye’nin iç işi” olarak tanımlarken, muhaliflere lojistik destek verdiklerini açıklamaktan geri durmadı.

Bu dönemde Suriye ve Irak’ta örgütlenen IŞİD’in önemli insan kaynağının yolu Türkiye oldu. Dünyanın birçok bölgesinden IŞİD’e katılmaya gelen yabancı teröristler, Türkiye üzerinden geçerek, çatışma bölgelerine ulaştı. İstanbul Sabiha Gökçen ve Atatürk havalimanları ile Antalya Havalimanı, örgüt militanlarının en sık kullandığı havayolu oldu. Bu kişiler, karayolu veya havayolunu kullanarak, çatışma bölgelerine yakın olan illere – Gaziantep, Hatay, Adana, Şanlıurfa – gittiler ve buradan Suriye’ye geçtiler.

Özellikle Türk vatandaşı kaçakçıların desteğiyle yüzlerce IŞİD’ci, Suriye’ye geçti. Sınır hatlarından bu geçişler önlenmedi. IŞİD’e katılan Türkler… IŞİD’e binlerce Türk vatandaşı da bu dönemde katıldı. Ancak güvenlik birimleri, sadece bu faaliyetleri izlemekle kaldı. IŞİD içerisinde “emir” konumuna yükselen İlhami Balı, Mustafa Dokumacı, Deniz Büyükçelebi’nin faaliyetleri polis ve istihbarat birimleri tarafından adım adım izlendi. Ancak bu süreçte herhangi bir tutuklama işlemi yapılmadı.

Gar katliamının bir numaralı sanığı İlhami Balı, Suriye iç savaşı başlayalı henüz bir yıl olmuşken, 2012’de Ankara’ya gelerek, burada örgütsel toplantılar yaptı. O sırada hareketleri polis takibindeydi ancak kendisine dokunulmadı. Türkiye, 2013’te IŞİD’i terör örgütü ilan etti. Ancak Suriye’deki çatışmalarda yaralanan IŞİD mensuplarının Gaziantep ve Hatay gibi illerdeki özel hastanelerde tedavi olmasına izin verildi.

İlhami Balı, 2014’te, polisin gözü önünde, bu hastanelerde IŞİD’lileri ziyaret etti. İslam Çay Ocağı… IŞİD’e eleman temin edilen illerin arasında Adıyaman da öne çıktı. Burada örgüt mensupları, şehrin ortasında yer alan “İslam Çay Ocağı” adında, çay ocağı görümündeki örgüt merkezini açtı. Burada cuma namazları kılan, örgütsel toplantılar yapan IŞİD’liler polis takibindeydi. Ancak, bu kişilerin Suriye’ye gitmesine izin verildi. Ocağı işleten Yunus Emre Alagöz, Gar katliamını, kardeşi Şeyh Abdurrahman Alagöz ise Suruç saldırısını gerçekleştirdi.

Bu grubun lideri Mustafa Dokumacı ise o günden bu yana yakalanmadı, halen aranıyor. Antep hücresi! Bir dönem Türkiye’nin sınır hattı tamamen IŞİD’in egemenliği altına girdi. İlhami Balı’nın Suriye’de sınır emirliğini almasının ardından Gaziantep hücresinin sorumluluğuna Yunus Durmaz getirildi. Kendisine bağlı büyük bir hücre kuran Yunus Durmaz, Suriye’deki “emirine” gönderdiği elektronik postada, “Gaziantep’te 150 kişiye canlı bomba, bombalı saldırı ve silahlı eğitim verdiğini, bu kişileri düzenli maaşa bağladığını, 120 dolar ile 690 dolar arasında değişen miktarda maaş verdiğini” kaydetti.

Durmaz, işi, “Gaziantep’i işgal etme planı” yapacak kadar ileriye götürdü. Bilinen katliam: Suruç IŞİD’in Gaziantep hücresinin en güçlü dönemini yaşadığı sırada 7 Haziran 2015’te genel seçimler yapıldı. AKP, tek başına iktidarı yitirdi. Bu süreçte önce 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta 34 kişinin öldüğü canlı bomba saldırısı gerçekleşti. Canlı bomba Şeyh Abdurrahman Alagöz, Gaziantep’teki hücreden motosikletle Suruç’a götürüldü.

Burada üzerinde bomba olduğu halde Suruç sokaklarında gezen Alagöz, iki defa ilçe Emniyet müdürlüğünün önünden geçti. Asıl skandal olan ise Suruç’a yönelik canlı bomba eylemi yapılacağından Emniyet’in önceden haberdar olmasıydı. Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü, katliamdan 3 gün önce Suruç Emniyeti’ne, “Görev alan tüm personel meydana gelebilecek canlı bomba saldırıları vb. konulara karşı görev yerlerinde dikkatli, duyarlı ve müteyakkız bulunacaktır” şeklinde talimat verdi.

Bu amaçla, Suruç’ta önleme araması yapılması için sulh ceza hâkimliğinden karar dahi alındı. Ancak Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğü, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerinin, Ayn el-Arab’a (Kobani) gitmek için geldikleri Amara Kültür Merkezi’nde, gelenleri hiçbir şekilde aramadı. Canlı bomba, hiçbir aramadan geçmeyerek, kalabalığın arasına girerek, kendisini patlattı; 34 kişinin ölümüne neden oldu.

Kobani’deki çocuklara oyuncak götürmek üzere yola çıkan Sosyalist Gençlik Federasyonu üyesi gençler, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde basın açıklaması yaparken IŞİD’ci bir canlı bombanın saldırısına uğramışlardı. Açıklama sırasında görüntü alınırken yapılan saldırıda 34 kişi yaşamını yitirmişti. Suruç saldırısının yapılacağına dair istihbarat bulunmasına rağmen yetkililerin aynı Ankara Gar katliamında olduğu gibi hiçbir önlem almaması ve canlı bombanın olay yerine elini kolunu sallayarak gelmesi en çok tartışılan gündem maddeleri arasında yer almıştı.

Güvenliğin olmadığı gün: 10 Ekim Suruç katliamına karşın, örgütün Antep hücreleri faaliyetine rahatlıkla devam etti. Yunus Emre Alagöz, yanındaki Suriyeli canlı bomba ile sınırdan geçerek, Gaziantep’teki hücre evine geldi. 9 Ekim 2015’te gece saatlerinde iki canlı bomba, yola çıkarıldı. Üzerlerinde bombalar olan Alagöz ve Suriyeli kişinin olduğu aracı Yunus Durmaz’ın yardımcısı Halil İbrahim Durgun kullandı. Araca önde eskortluk yapan ise yine örgüt üyelerinden Yakup Şahin’di.

Ertesi günü Ankara’da Emek, Barış ve Demokrasi mitingi vardı. Sivil toplum örgütlerinin düzenlediği miting nedeniyle kente girişlerde önlem alınması gerekirken, yollar boş bırakıldı. Canlı bombaları taşıyan araç, hiçbir güvenlik noktasına takılmadan Ankara’ya kadar ulaştı ve “içindeki yolcularını” bıraktı. Yine Ankara Garı Meydanı’nda hiçbir güvenlik araması yoktu. İki canlı bomba, ellerini kollarını sallayarak Gar Meydanı’na ulaştı ve 2’si çocuk 100 kişinin öldüğü katliama imza attı.

Gar davasında müşteki olarak katılan onlarca kişi, şu benzer ihmale özellikle işaret ettiler: “Biz daha önce de benzer eylemler için Ankara’ya gelirdik. Ancak çıktığımız iller başta olmak üzere, Ankara’ya kadar çok sayıda GBT kontrolünden geçer, türlü engellemelerle karşılaştırdık. Ancak bu miting için yolda herhangi bir arama ile karşılaşmadık. Hatta bu durum bizim garibimize gitti.” Kamu görevlileri korundu Katliam sonrası, Ankara’da canlı bomba saldırısı yaşanacağına ilişkin gizlenen istihbarat raporları ortaya çıktı.

10 Ekim’deki patlamadan 25 gün önce, 14 Eylül 2015’te, IŞİD’in mitinglerde birden fazla canlı bomba ile eylem yapacağına dair istihbarat bilgisi, Ankara Emniyeti’ne geldi. 10 Ekim sabahı İstihbarat Dairesi Başkanlığı “gizli” yazılı ibareyle Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na canlı bomba Yunus Emre Alagöz ile Hacı Yusuf Kızılbay ve Mehmet Işık’ın eylem hazırlığında olabileceğine ilişkin istihbarat bilgisi gönderdi.

Bu süreçte savcılık, ihmali olan kamu görevlileriyle ilgili soruşturma başlattı. Ancak Ankara Valiliği, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Kadri Kartal, eski İstihbarat Şube Müdür Vekili Cihangir Ulusoy, TEM Şube Müdürü Hakan Duman, eski Güvenlik Şube Müdür Vekili Adem Arslanoğlu ile TEM Şubesi C Büro Amiri Hüseyin Özgür Gür hakkında soruşturma izni vermedi. MİT’in sorumluluğu Suriye politikası nedeniyle Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), bölgede etkin faaliyet yürüttü. Bu süreçte IŞİD’lilerle bire bir diyaloglar kuruldu, örgüt yakından izlendi. Ancak MİT’in bu çalışmalarına karşın hiçbir katliamın önüne geçilemedi. yuzdeyuzhaber

http://onurlugazeteciler.org/iste-davutoglu-nun-defterindeki-o-sirlar-2

Posted in Politika ve Gundem, SİYASİ TARİH, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

EDİTÖRLÜK ÜZERİNE * Editör Olmak İçin Neler Yapmak Gerekiyor?

Parlak Jurnal / 15.10.2019

Editör Olmak İçin Neler Yapmak Gerekiyor?

Editörlük; geleneksel meslekler arasında olmaması nedeniyle pek fazla bilinmeyen bir uğraştır. Çevremizde örneğine çok az rastladığımız editörlerin ne iş yaptığı, ne kadar maaş aldığı ve nasıl bir iş ortamlarının olduğu çok merak edilmektedir. Bilgi eksikliğinin kapatılması amacıyla editörlük mesleğine dair bilinmeyenleri ele aldık.

Editör Nedir?
Editörler, kendilerine bağlı yazar ve çizerler tarafından hazırlanan içeriklerin son kontrolünü yapan ve bunu ilgi çekici hale getiren kişidir. İçerikler kurumun politikası, yazım kuralları, internet algoritmaları gibi çeşitli süzgeçlerden geçirilirler. Gerektiğinde https://tercumestore.com/ingilizce-tercume hizmetini kullanırlar ve okunaklı bir eser haline getiriler.

Hazırlanan içerikler ancak editörler tarafından onay aldıktan sonra yayınlanırlar. Böylelikle dergi, yayınevi ya da internet sitesi gibi alanlarda kurum içi standart oluşturulur. Editörler, içeriklerdeki hatayı temizler, şekil bozukluklarını giderir, mantıksal hataların düzeltilmesini ister. Böylelikle kalitesiz içeriklerin yayınlanmasının önüne geçilir.

Kendilerine sorumluluk yüklenen editörlerin mesleki ve sosyal olarak donanımlı olması gerekir. Editörler öncelikle dili iyi kullanmalıdır. Haber sitelerinde çalışan editörler; güncel gelişmelerden haberdar olmalıdır. Sonuç odaklı olduklarından tüketici eğilimlerini bilmelidirler ve değişen eğilimlere göre içerikleri düzenleyebilmelidirler.

Editör Çeşitleri Nelerdir?
İçeriğin söz konusu olduğu her yerde editörden bahsedilir. Bu nedenle editörler televizyonda, radyoda, gazetede, dergide ya da internet sitelerinde çalışabilirler. Genellikle isimlerini çalıştıkları yere göre alırlar. İçerikler yazılı ya da görsel olabilir. Yazılı içerikler genellikle makalelerden oluşur. Görsel içeriklerde ise karikatürler, ağırlıktadır. Editör çeşitleri ve yaptıkları işler şöyledir:

İnternet Sitesi Editörü
Dünyada milyonlarca internet sitesi mevcuttur. Kişisel blog sitelerinde genellikle ayrıdan bir editör bulunmaz çünkü site sahipleri içerikleri kendileri belirleyip yayınlar. Birden fazla yazarın çalıştığı kapsamlı internet sitelerinde ise editörler önemli bir konumdadır.

Sağlık, spor, haber, eğitim gibi çeşitli konularda açılan internet sitelerinde yazan kişiler, hazırladıkları içerikleri site editörüne gönderir. Site editörü içerikleri kontrol ederek internet sitesinin yayın politikasına göre yorumlar ve dil bilgisi açısından inceler. Yabancı dil seviyeleri uygunsa Almanca, Arapça ya da İngilizce tercüme yaparlar.

Editörün yazı içeriğini onaylamasının ardından yazı yayına sokulur. Site editörleri beğenmedikleri, eksik gördükleri, hatalı buldukları yerlerde yazarı bilgilendirir ve içerikte düzenleme yapılmasını isteyebilir. Haber sitesinde çalışan ya da genel nitelikli bir sitenin haber bölümünü yönetenler haber editörü, spor bölümünü yönetenler spor editörü olarak adlandırılır.

Dergi Editörü
Dergileri daha özel nitelikli eserlerdendir. Dergilerin kendi içerisinde özel bir yapısı ve amacı bulunmaktadır. Bu nedenle dergi editörleri sıkı bir çalışma hayatına sahiptir. Yazarlardan gelen içerikler ayrıntılı şekilde incelenir ve derginin ilgili sayısına yetiştirilmeye çalışılır.

Yazım hatası, yanlış sözcük kullanımı, hatalı bilgi bulunması, uzun ya da kısa olması gibi her türlü eleştiri editörler tarafından dile getirilebilir. Uluslararası yayınlanan bir dergi ise editörler çevirileri de gözden geçirir ya da https://tercumestore.com/ingilizce-tercume bağlantısını kullanırlar.

Kitap Editörü
Şahane yazıldığı düşünülen kitapların dahi bir editör incelemesinden geçmeye ihtiyacı olur. Çünkü editörler farklı bir bakış açısı ile yaklaşır ve kitabı kusursuz bir kimliğe kavuşturur. Kitap editörleri; kendilerine verilen kitabın bütünlüğü, kitabın uzunluğu, kitap içerisindeki bilgilerin doğruluğu, olayların sıralanışı, detayların yerindeliği, kurgunun orijinalliği gibi süzgeçlerden geçirir.

Kitap editörlerinin süzgecinden geçen kitaplar, daha akıcıdır ve okuyucuyu sürükler. Ayrıca kitap içerisindeki mantıksal hatalar sıfıra iner. Kitabın iç ve dış tasarımı okuyucunun hoşuna gidecek şekilde dizayn edilir. Editörlerin kontrolünde olan bir kitaba, ilgi uyandıran isimler bulunur.

Kitap editörleri, yabancı dilde yazılmış kitaplarda da görev alır. Kitabın tercümesinin iyi yapılıp yapılmadığını inceler ve hatalı gördüğü yerlerde düzeltmeler yapar. Örneğin İngilizce hazırlanmış bir kitabın Türkçeye çevirisini incelerken gerektiğinde İngilizce tercüme hizmeti alır.

Gazete Editörü
Gazete editörleri genellikle haber editörü olarak bilinir. Ancak gazetelerin her departmanında ayrı bir editör bulunmaktadır. Haber editörü, spor editörü, finans editörü, magazin editörü gibi çeşitli editörler gazeteye hayat verir. Herkes kendi birimindeki çalışmaları inceler.

Özgünlük, doğruluk, akıcılık, ilgi çekicilik gibi kriterleri uygulayıp içeriklerin gazete stratejisine uygun hale gelmesi sağlanır. Gazeteler süreli yayınlar olduğundan, editörlerin yoğun çalışma temposuna sahip olduğu bilinmektedir. Yabancı dilde yayın yapan bir gazete editörü; kendi bilgisi uyarınca içerikleri kontrol etmeli ya da https://tercumestore.com/ingilizce-tercume adresine danışmalıdır.

Editör Olmak İçin Ne Yapılmalıdır?
Editörlük adı altında bir üniversite bölümü bulunmamaktadır. Bu nedenle editörlük mesleğinde lise, üniversite ya da yüksek lisans diploması gibi şartlar gerekmiyor. Ancak iyi bir editör olmak isteyen ya da prestijli kuruluşlarda çalışmayı arzulayan kişilerin en azından üniversite mezunu olması aranıyor.

Herhangi bir bölümden mezun olan kişilerin editörlük kursuna gitmesi şanslarını arttırıyor. Halk eğitim merkezleri, kariyer dernekleri, dershaneler ya da özel mesleki kuruluşlar tarafından verilen editörlük ve yayıncılık eğitimlerini alanlar mesleklerinden hemen fark ediliyor.

Her meslekte olduğu gibi editörlükte de doğrudan işe kavuşulmuyor. Öncelikle emek vermek ve editörlüğün inceliklerini öğrenmek gerekiyor. Bu nedenle editör adayları; stajlarını yapmalı ve ücretine bakmadan yeterli bir süre bir yerde çalışmalıdır.

Editörlük için özel becerilerin gerektiği durumlar da vardır. Örneğin yabancı bir dergi ya da internet sitesinde çalışan kişinin editör olması için yabancı dili anadili seviyesinde bilmesi istenmektedir. Çünkü editörlük sadece İngilizce tercüme hizmeti ile yapılacak bir iş değildir.

İyi Bir Editör Nasıl Olunur?
Ülkemizde on binlerce editör bulunuyor. Ancak bunlardan sadece bazılarının adı biliniyor ya da yaptıkları çalışmalar ünleniyor. Kendi sektörlerinde isim yapan editörler yüksek maaşlarla iş bulabiliyor ve alanlarında aranan isimler olarak görülüyor. İyi bir editör olmak ise azimli olmaktan geçiyor. Kendinden söz ettiren bir editör olmak istiyorsanız aşağıdaki hususlara dikkat edin:

Mutlaka bir üniversite okuyun ve hatta master yapın.
Editörlük kurslarına katılın ve sertifikalarınızı alın.
Yabancı dil eğitimi alın ve dilinizi mutlaka geliştirin.
Güvenebileceğiniz bir İngilizce tercüme bürosu bulun.
Dilin inceliklerine ve yazım kurallarına hâkim olun.
Okuyucuların beklentilerini analiz etmeyi öğrenin.
Sürekli güncel yayınları ve haberleri takip edin.
Kitap okuyun, film izleyin ve gezilere katılın.
İşinizi sevin ve işlerinizi zamanında teslim edin.
Çalıştığınız kurumun politikalarını iyi bilin.
Çalışma arkadaşlarınızla mesafenizi koruyun.

https://parlakjurnal.com/?p=8239

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, KÜLTÜR - EĞİTİM - ÇAĞDAŞLIK, MEDYA | Leave a comment

Suriye ve ABD Demokrasisi * İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan demokrasi rüzgârı, ABD’nin yolunu açmak için kullanışlı bir argüman oldu. Amerika, demokrasi kılıcını Uzakdoğu’da kullandı. Kore’de 3,5 milyon, Vietnam’da 6 milyon olmak üzere toplam 9,5 milyon insan hayatını kaybetti.

Suriye ve ABD Demokrasisi

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 15 Ekim 2019


Suriye gündemi Dünya kamuoyunu tam 9 yıldır meşgul ediyor. Mart 2011 tarihinde, Dera şehrinde Arap Bahar’ından etkilenen “demokrasi yanlısı” gösterilerin başlaması ve Esad rejiminin bu gösterilere müdahale etmesiyle başlayan Suriye iç savaşında gelinen nokta tam bir felâket.

9’uncu yılına giren Suriye’deki iç savaşta yüzbinlerce insan vefat etti, 6 milyona yakın sivil savaştan kaçıp yerini yurdunu bırakarak komşu ülkelere sığındı. Suriye’de kalan siviller de sürekli korku içinde hayatlarını devam ettiriyor. Şu anda Suriye’de “Küresel güçler” tıpkı Irak’ta olduğu gibi pay kapma telâşındalar. Suriye’de barış olması ve insanların hayatları kimsenin umurunda bile değil! Suriye’deki iç savaştan en çok etkilenen ülke ise hiç şüphe yok ki Türkiye. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, Suriye’deki karışıklıktan kaçan 6 milyondan fazla kişinin 3 milyon 644 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin başından itibaren uyguladığı Suriye politikası eleştiriliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler.

Humus, Suriye. Reuters

Günümüzde Suriye, bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir dış politika laboratuvarı oldu. Suriye’deki oyuncular ülkelerinin menfaatlerini tüm güçleriyle maksimize etmeye uğraşıyorlar. Sergilenen politikalar tarafların dünya siyasetine bakış açılarını da birebir yansıtıyor. Suriye’de gizli hesabı olmayan millet ve devlet yok gibi. Bu analizi sağlıklı yapabilmek için öncelikle tarafların amaçlarını ve isteklerini bilmek gerekiyor.

İsrail-ABD;

 İsrail, 1948 yılında kurulduğunda en büyük tepkiyi Suriye’den aldı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında Suriye Arap Cumhuriyeti başrol oyunculardan biriydi. Diğer ülke ise Mısır’dı. Suriye, İsrail ile yapılan bütün savaşlarda hep en ön cephede yer aldı. Bu uğurda Golan Tepelerini kaybetti. İsrail’in amansız düşmanı olduğunu her fırsatta gösterdi. İsrail karşıtlığı politikalarından hiç vazgeçmeme uğruna Filistin’e onlarca yıl inanılmaz yardımlar yaptı, direniş örgütlerine her türlü desteği verdi.1982 yılından sonra bölgede etkinliğini artıran Hizbullah’a koşulsuz destek verdi. ABD ve İsrail, Suriye’nin parçalanmasını ve başta Kürt devleti olmak üzere Alevi, Sünni ve Dürzi devletçiklere bölünmesini istiyor. Esad’ın gitmesini ve yerine İsrail politikalarını hayata geçirecek kukla bir rejim hayali kuruyorlar. Şii bloğunun yok olması ve Şii-Sünni savaşı da en önemli projeleri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail, Suriye’deki İran etkisini kırmak ve İran askeri varlığını sıfırlamak hedef ve isteklerini gizlemiyorlar.

Rusya

 Rusya, Rus Çarı Deli Petro’dan beri hayal ettiği Akdeniz’e inme projesini gerçekleştirdi. Deniz üsleri ve kara üslerine kavuştu. Bu sayede ABD’nin karşısında elini güçlendirdi. Bu sayede Kırım’ın ilhakını kabul ettirme yolunda önemli bir mesafe aldı. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında önemli bir oyuncu sıfatını elde etti.

İran

 1979 devriminden beri ABD’nin hedefinde olan İran, 40 yıldır ambargolarla terbiye ediliyor. İran, Suriye’de nefsi müdafaa yapıyor. 40 yıldır ABD saldırılarından korunmaya çalışan İranlıların savunma becerileri ve refleksleri üst düzeye çıkmış durumda. Bu süreçte dost düşman ayırımını başarılı bir şekilde yapmaları İran’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam ederek Lübnan’da biten Şii hilalinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu blok Yemen’e kadar uzandı. İran’ın Suriye’deki varlığı Rusya’nın varlığından çok farklı bir mahiyet taşıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yüzyıllık hayallere ulaşmaktan ibaretken, İran’ın Suriye’deki varlığı tamamen yaşamsaldır.

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi Rusya’yı temelden sarsan bir etkiye sebep olmaz. Fakat İran’ın Suriye’den çekilmesi hem Suriye hem de İran’ın varlığı ve güvenliği açısından büyük bir felaket anlamına gelmektedir. O halde Esad, Rusya’dan ziyade İran’la beraber olmak zorunda kalacaktır. Suriye, Rusya için kullanışlı bir karttan öteye gitmezken, İran için Suriye’nin anlamı inanç birliğini de temsil eden bir coğrafyadır. Ortak düşmanları olan ABD ve İsrail’e karşı durmak her iki ülkenin mevcudiyeti için zorunludur. Rusya’nın böyle bir zorunluluğu yoktur. Rusya diğer çıkarlarına karşılık Suriye’yi pazarlık konusu yapabilir. Fakat Suriye, İran için pazarlık konusu yapılamayacak bir öneme sahiptir.

Bu yüzden ABD’nin Suriye’deki varlığı Suriye sorununun çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye, Suriye konusunda ABD’nin izlediği politikaları güvenilmez olarak görüyor. Çünkü ABD Suriye’de bir sorun çözmek üzere değil, bölge ülkeleri ve halkları için sorunu daha da derinleştirmek, yeni sorunlar üretmek maksadıyla bulunuyor. Bir terör örgütünü allayıp pullayarak “Demokratik Güç” olarak lanse edip, bu örgüte meşru bir devlete parayla satmadığı tonlarca silahı verip bir “Silahlı Güç” yaratmaya çalışıp hem Suriye’nin hem de bölgenin bütün siyasi dengelerini altüst ediyor. Bu durumdan en büyük zararı Türkiye görüyor, en ağır faturayı da başta Suriye halkı olmak üzere Türkiye ödemek durumunda kalıyor.

Trump ve Mike Pence, Beyaz Ev’de İran yaptırımları belgesini imza basın toplantısında görülürken. Foto: AFP

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor. ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye ile değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor. ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor, çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor. ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor, Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor. PYD’ye binlerce TIR dolusu silah veriyor, eğitiyor, donatıyor, bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” olarak yaptığını ve PYD’ye hiçbir vaatlerinin olmadığını söylüyor.

 ABD’li bir asker Türk hava saldırıları sonrasında Al-Malikiyah yakınlarındaki bir YPG kampını ziyaret esnasında görülürken. 25 Nisan 2017. Foto: AFP

Türkiye Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’den temizleyeceğini ve bu bölgede hiçbir oldubittiye müsaade etmeyeceğini, sınırından terörist sızmaları olduğunu söylüyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor. Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor. ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi, TSK’nın yapması muhtemel operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır. TSK, obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekiyor. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir alıyor. Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türk tarafına vermiş oluyor.

ABD’nin Suriye’de on binlerce TIR dolusu silahla teçhiz ettiği taşeron terör örgütler üzerinden Suriye’de uyguladığı plan, Suriye’nin fiilen bölünmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Üstelik böyle bir ortamda bölgeden milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye göç etmek zorunda kalıyor.

ABD’nin planı böyle devam ettiği takdirde bu bölgelerden göç etmiş insanların kendi topraklarına dönme yolları tamamen kapanmaktadır. Kendi ülkesinde göçmenlere karşı bin bir türlü tedbir almasını bilen ABD’nin uyguladığı bu zorlama politikalarla başka ülkelere göç üretmesi başlı başına büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Sadece bu çelişki dahi Türkiye’ye bugün söz konusu müdahaleyi yapmak için her türlü meşruiyeti vermektedir.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri unsurları doğu Suriye’de ISIS tarafından tutulan son yerlerden bir tanesi olan Baghouz’da ele geçirilenlerin başında nöbet tutarken. 22 Şubat 2019. Foto: Felipe Dana/AP

ABD’nin Suriye’de bulunmak için gösterdiği en önemli gerekçe olan DAEŞ tehdidi, Trump’ın tabiriyle bertaraf edilmiş durumda olduğuna göre, ABD’nin Suriye’den gitme zamanı çoktan gelmiştir. Zaten Trump daha bu yılın başlarında aynı sözleri sarf ederek, Suriye’de daha fazla vakit ve ABD askeri, parası, enerjisi kaybetmenin hiçbir anlamı kalmamış olduğunu söyleyerek Suriye’den çekileceğini açıklamıştı. ABD’nin Suriye’deki varlığını bugün ABD halkına bile izah etmesi çok zor hale gelmiş durumdadır. Peki, CIA ve Pentagon çevreleri, hatta Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Trump’ın ifadesi ve tespitiyle Suriye’de bulunma gerekçesi olan DAEŞ tamamen bitmiş olduğuna göre neden kalmaya devam etmeyi savunuyorlar?

Görünürde öne sürdükleri gerekçe DAEŞ’e karşı savaşta yardımını aldıkları PYD’yi Türkiye’ye karşı korumasız bırakmamak. Bu noktada Cumhuriyetçilerin kudretli Senatörü Lindsey Graham dahi bu dili kullanıyor. Oysa aynı Graham daha önceleri Demokrat Partilileri ve Pentagon yetkililerini Kongre’deki bir oturumda ABD’nin tasniflerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi desteklemek suretiyle hem müttefik Türkiye’ye karşı yanlış yapmakla hem de terör örgütleriyle iş tutmakla suçlamıştı. Graham’daki bu tutum değişikliğinin arka planını iyi takip etmek ve anlamak lazım.

Türkiye ve Suriye liderleri eşleriyle birlikte mutlu günlerinde görülürken. Kaynak: INTELLINEWS

Doğrusu, ABD’nin Suriye’ye giriş, kalış ve çıkış gerekçeleri konusunda kafası hiç net olmadı. Hatırlarsak, Suriye’ye önce kimyasal silah kullandığı ve halkını katlettiği için diktatör Esad’ı devirmek üzere girmişti ABD. Onu devirerek, Suriye’de yeni, demokratik bir yönetimin önünü açacak bölgenin ve dünyanın istikrarına yeterince hizmet etmiş olacaktı. Ne var ki, ABD ne terörü toptan bitirmeyi ne de bölge istikrarını ne de akan kanın durmasını önemsedi. Suriye’ye girer girmez buradaki bulunuş sebebini bir anda değiştirdi. Esad yerine DAEŞ’le mücadele etmeyi öncelikli hedef kıldı ve onunla savaşmak için de başka bir terör örgütünden kendine müttefik edindi. Suriye’de sorun çözmek yerine var olan sorunları daha da derinleştirmek, iyice işin içinden çıkılmaz hale getirmek yolunda ilerledi.

Ve şimdi ABD içindeki savaş lobileri Suriye’de kalmak için başka bir gerekçe ileri sürüyorlar, Kürtleri korumak. Kimden? Türkiye’den. Nereden çıktı Kürtleri Türkiye’ye karşı koruma gerekçesi? Türkiye’nin tepkisi Kürtlere değildir, PKK nın uzantısı PYD terör örgütünedir. Türkiye’de, Ürdün’de ve Irak’ta bu bölgeden PYD zulmü dolayısıyla göç etmek zorunda kalmış olan Arap ve Kürtler bunun fiili şahidi. ABD’nin bu politikası Kürtleri korumuyor, onların birçoğunu ateş çemberinin içine atıyor. ABD Kürtleri korumaktan bahsediyorsa aslında bunu sadece “kullanmak” diye anlamak gerekiyor. Kürtleri şimdi Suriye’de daha uzun kalmanın, Suriye’deki istikrarsızlığı İsrail lehine daha fazla sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanacak demektir. Zira hiçbir dostuna, müttefikine ne vefası ne koruma duygusu olmayan ABD’nin, Kürtlere gösterebileceği bir vefası ve merhameti de yoktur.

Türkiye için doğru soru şudur: Nasıl bir Suriye Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? ABD ve İsrail’in isteklerine göre parçalanmış Suriye coğrafyasının Türkiye’ye faydası var mı?

Bence Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan ve bu amacın tahakkuk etmesi için hem sahada hem de masa başında mücadele eden bir anlayışta olması gerekir. Bu gün Türkiye’de sayıları 4 milyonu bulan mültecilerin güven içinde Suriye’ye geri dönmelerini sağlayacak siyaset, Suriye Devleti’yle ortak koordinasyon çerçevesinde belirlenmelidir. Diğer taraftan PYD’yi güney sınırımıza yerleştiren ABD’nin planlarından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ve görecek olan Türkiye’dir.  Bu proje ABD’nin Suriye’yi bölerken Türkiye’yi de kısa vadede bölme planının deşifre olması anlamına geliyor. ABD bu konudaki iradesini saklama gereği dahi duymuyor.

ABD ve onunla birlikte hareket eden AB’nin orta doğuda uygulamaya koydukları ve ülkemizi de hedef alan bu planı bozmak, Zeytin Dalı  ve Fırat Kalkanı harekâtından sonra Kobani ve Cizre bölgelerine çekilen ve Fırat nehrinin doğusunda teşkilatlanan PKK ve PYD terör örgütlerini bu bölgeden söküp atmak, güvenli bölge  oluşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin bir kısmının bu bölgeye dönüşünü sağlamak maksadıyla “Barış Pınarı Harekâtı” Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 09 Ekim saat 16.00’dan itibaren uygulanmaya başlandı. Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir. Harekât ile başlangıçta Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak hedeflenmektedir.

IŞİD saldırılarından korunmak maksadıyla Türkiye’ye sığınan Kürt mülteciler. 23 Eylül 2014. Kaynak: Bülent Kılıç/AFP/Getty Images.

TSK ve Suriye Milli Ordusunun (SMO) Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği operasyona çeşitli ülkelerden tepkiler gösterilmiştir. Mısır’ın çağrısıyla toplanan Arap Birliği, operasyonu “işgal” olarak nitelemiş, Almanya ve Fransa Türkiye’ye silah satışını durdurmuş, operasyon İsviçre’de protesto edilmiş, Arap Birliği, Türkiye’nin Suriye’de Fırat’ın doğusuna düzenlediği operasyonu “işgal” ve “Suriye’nin egemenlik hakkının ihlali” olarak değerlendirmiş, Harekâtın başlamasının ardından Mısır, Arap Birliği’ni Türkiye’ye karşı acil toplantıya çağırmıştır. “Arap dünyasının ve Arap sokağının sesi olması gereken Arap Ligi Genel Sekreteri’nin, Suriyeli Arapların hak ve hukukunu savunmak yerine, Suriye’de Araplara karşı işlenen suçların müsebbiplerine ve “Arap vatanını” parçalamaya çalışan teröristlere arka çıkması ibret vericidir. Türkiye yaklaşık 40 yıldır aralıksız olarak bölücü terörle mücadele ediyor. 40 yılda müttefiklerimizin ve dost bildiğimiz ülkelerin türlü oyunlarına şahit olduk ancak terörle mücadele konusunda Suriye krizindeki kadar çifte standarda maruz kalmadık.

TSK sahada görevini başarıyla yapıyor ama Kamu Diplomasimiz yeterli olmadığı için dünyaya haklı davamızı anlatamıyoruz ve giderek yalnızlaşıyoruz. Haklı davamızı doğru yöntemlerle anlatmalıyız.

Avrupa ve ABD, Türkiye’yi Kürtleri katletmekle suçluyorlar. Oysa Suriye’deki PKK, kendine itaat etmeyen Kürtlerin 300 binini Irak’a, 200 binini Türkiye’ye göçe zorlamış. Suriye Milli Ordusunun bünyesinde 2000 Kürt savaşçı var. Batı bunları görmüyor ya da görmek istemiyor, biz de anlatamıyoruz. Bizim düşmanımız Kürtler değil, PKK. Maalesef propaganda da hep zayıf kalıyoruz. Protesto eden ülkelere baktığımızda demek ki doğru yoldayız. Bu günlerde Suriye meselesi ile boğuşurken Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail yanlarına bazı Arap ülkelerini ve elbette ki emperyalist batıyı da alarak Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama, çıkarma ve ticaretini yapma çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) hakkı olan alanlara da tecavüz etme girişimleri vardır. Amaçları ülkemizi tamamen saf dışı bırakarak denizin altındaki tüm enerji sahalarına ve doğal kaynaklara sahip olmaktır. Doğu Akdeniz’de yukarıda zikredilen ülkeler dışında Rusya’nın da tasavvurları vardır. Suriye’deki mevcut durum da bu konudan bağımsız düşünülemez, Rusya’nın Suriye’de Tartus deniz üssü olduğu da unutulmamalıdır.

Çin ise bir küresel güç olarak hem genel manada hem de Bir Kuşak Bir Yol (One Belt One Road-OBOR) projesi gereği bölgeyle üst seviyede ilgilidir. İngiltere’nin GKRY’deki askerî üssü yetmezmiş gibi Fransa da GKRY’de askerî üs inşası için faaliyete geçmiştir. Eksiksiz ve istisnasız bütün dünya Doğu Akdeniz’dedir.   Tüm bunlara ilave olarak ve ilişkili biçimde, Doğu Akdeniz, dünya siyasetinde müthiş bir paylaşım, varlık gösterme ve güç ispatı alanı olarak ortaya çıkmış, bu bölge askerî çatışma riskini de barındırmaktadır. Doğu Akdeniz, çok önemli bir devlet konusudur ve  devlet politikaları uygulanarak tüm haklarımız korunarak çözülmeli, ülkemiz aleyhine bir oldubittiye de asla müsaade edilmemelidir.

Suriye ve ABD Demokrasisi

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ORTADOĞU ÜLKELERİ, SUN SAVUNMA NET | Leave a comment

AKP’nin ADALETİ

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

SINIRDA ALAN KAPMA TAKTİĞİ

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ | Leave a comment

BATAKLIKTA BİR BAŞINA

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ | Leave a comment