İSTANBUL KANALI PROJESİ BÜYÜK BİR RANT PROJESİDİR. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında yapılan yeni trafik düzenlemeleri ve HAVELSAN ve ASELSAN’ın geliştirdiği yeni milli projelerin devreye girmesiyle Boğazlar ve Marmara Denizi’nde gemi trafiğinde, geçiş güvenliği üst düzeye çıkacak

Türk boğazları artık daha güvenli hale geldi

Denizcilik Dergisi 9 Aralık 2018

Türk boğazları, LPG ve ham petrol taşıyan tankerlerin geçişlerinde yapılan değişikliklerle daha güvenli hale gelirken 2019 yılı içerisinde yerli ve milli proje olan gemi trafik yönetim sisteminin devreye alınacağı kaydedildi. (Konuya ilişkin açıklayıcı yeni bilgi yazının sonundadır)
Çanakkale ve İstanbul boğazları, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) ve ham petrol taşıyan tankerlerin geçişlerinde yapılan değişiklikler ile daha güvenli hale geldi. Boğazlardan daha önce gece de geçiş yapabilen 150 metre üzerindeki LPG tankerlerine sadece gündüz, hem kılavuz kaptanlı hem de römorkör eşliğinde geçme zorunluluğu getirildi.
İstanbul Boğazı’nda uzunluğu 200 metre, Çanakkale Boğazı’nda ise 250 metre üzerinde olan ham petrol taşıyan tankerlerde kılavuz kaptanlı ve römorkör eşliğinde geçiş yapabiliyor.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü Uygulama Talimatı’ndaki değişiklik, 1 Eylül’de yürürlüğe girdi. Bu tarihten itibaren Çanakkale ve İstanbul boğazları için tehdit oluşturan LPG ve ham petrol taşıyan tankerlerin geçişiyle ilgili yeni düzenleme yapıldı. Düzenlemeyle emniyet kriterleri üst seviyeye taşındı, insan, çevre ve deniz yaşamını tehdit edebilecek tehlikelere karşı ek tedbirler alındı.
ARTIK GÜNDÜZ GEÇEBİLİYORLAR
Uygulama talimatındaki değişikliğin ardından daha önce geceleri de geçebilen, uzunlukları 150 metre ve üzerindeki LPG tankerleri, boğaz geçişlerini artık sadece gündüz, kılavuz kaptanlı ve römorkör eşliğinde gerçekleştirebiliyor.
Daha önce İstanbul Boğazı’ndan uzunlukları 250 metre ve üzeri tankerlerin boğaz geçişlerini seyir, can, mal ve çevre emniyeti açısından kılavuz kaptanlı ve römorkörler eşliğinde yapmaları şiddetle tavsiye ediliyordu. Yapılan değişiklikle uzunluğu 200 metre ve üzerindeki tankerler ve tehlikeli yük taşıyan gemilerin, boğaz geçişlerini sadece gündüz, kılavuz kaptanlı ve römorkör eşliğinde gerçekleştirmeleri önemle tavsiye ediliyor ve bu gemiler römorkör eşliğinde boğazdan geçiyor.
Çanakkale Boğazı’nda ise daha önce sadece özel geçişe tabi gemiler ile uzunluğu 300 metrenin üzerindeki bütün gemiler, kılavuz kaptan ve römorkör eşliğinde geçiş yapıyordu. Değişiklik ile uzunlukları 250 metre ve üstü tanker ve tehlikeli yük taşıyan gemilerin de boğaz geçişlerini artık kılavuz kaptan ve römorkör eşliğinde gerçekleştirmeleri sağlandı.
BOĞAZLAR’DAN EMNİYETLİ GEÇİŞLERİ SAĞLANIYOR
Türk boğazları bölgesinde Montrö’den kaynaklı uluslararası sorumluluğu; Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü yerine getiriyor. Çanakkale Boğazı’nda; seyir emniyeti ile can, mal, çevre ve deniz güvenliği nitelikli insan gücü, deniz araçları ve karasal izleme sistemleriyle yerine getiriliyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü, Koordinasyon Dairesi Başkanlığı, Çanakkale Müdürlüğü görev alanında bulunan Gemi Trafik Hizmetleri Merkezi, 2003 yılından beri hizmet veriyor.
Çanakkale Boğazı’nda, Şarköy, Zincirbozan, Gocuk, Kepez, Akbaş, Kumkale ve Bozcaada olmak üzere toplam 7 trafik gözetleme istasyonu, 6 şamandıra, 13 deniz içi bank feneri ve 57 karada konuşlandırılmış fener olmak üzere, toplam 76 seyir yardımcısı bulunuyor. Merkezde, 2 otomatik meteoroloji istasyonu, 5 akıntı sensörü ve 2 telsiz yön bulucu olmak üzere 9 seyir yardımcısı istasyonu, 7 römorkör, 7 pilot Botu, 1 hızlı can kurtarma botu ve 2 çevre kirliliğine karşı tam donanımlı tahlisiye botu olmak üzere toplam 17 deniz taşıtı yer alıyor.
Ayrıca 37 deniz trafik kontrol operatörü ve 65 kılavuz kaptan; 162 deniz vasıtaları personeli ile 93 yazılım mühendisi, bilgisayar mühendisi, elektrik-elektronik-mekanik teknisyenler, veri giriş operatörleri ve yardımcı personel Türk boğazlarında gemilerin emniyetli olarak hareketlerini düzenliyor ve geçişlerini programlıyor. Tamamı uluslararası sularda uzak yol kaptanı olarak çalışmış personeli barındıran Gemi Trafik Hizmetleri, personel yapısı nedeniyle dünyadaki tek örnek.
BOĞAZ’DAN ORTALAMA 12 DAKİKADA 1 GEMİ GEÇİYOR
Gemi Trafik Hizmetleri Merkezi yetkilileri, Çanakkale Boğazı’ndan ortalama 12 dakikada 1 geminin geçtiği belirtti, günlük geçen gemilerden yüzde 10’unun tehlike oluşturduğunu ifade etti. Bu gemilerin sebep olduğu arıza, yangın, karaya oturma, çarpışma, tehlikeli seyir gibi olumsuzluklar, deneyimli personel tarafından Çanakkale Boğazı’nın her iki yakası arasında ‘risk nöbeti’ tutulup, en üst seviyede koordinasyon sağlanarak, sorunlar çözümleniyor.
Gemi trafiğinin programlanması ve yönlendirilmesi görevi, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından ücretsiz olarak sağlanıyor. Çok yüksek risk içeren bu görevin ifasında, ana hedefin insan hayatı, çevre ve deniz yaşamının korunması olduğu belirtildi. Bu nedenle gemilerin hareketlerinin denetimi ve geçişlerinin programlanmasında, emniyet kriterlerine uyulmasında azami gayret gösteriliyor. Ayrıca iki saat aralıklarla dinlenme molası verilerek performans verimliliği arttırılıyor. Emniyetin arttırılmasına ilişkin ulusal ve uluslararası tüm yasalara uygun şekilde hareket ediliyor.
YERLİ VE MİLLİ GEMİ TRAFİK YÖNETİM SİSTEMİ
Türk boğazlarında emniyetin arttırılması ve daha efektif kullanılmasına yönelik olarak; sadece yasa ve yönetmeliklerde değil, aynı zamanda kullanılan mevcut sistem ve unsurlarda da değişikliklere gidilmesi planlandı. Bu amaçla tamamı Türk firma ve mühendislerle sistemlerin millileştirilmesi yolunda HAVELSAN firması ile ortaklaşa çalışmalar başlatıldı. Bu çerçevede, 2019 yılı içerisinde yerli ve milli proje olan gemi trafik yönetim sistemi devreye alınacak. [1]
Boğazlar ve Marmara Denizi'nde elektro optik sistem kurulumlarında sona gelindi
20.07.2020 – 20.07.2020 – DHA
Boğazlar ve Marmara Denizi’nde elektro optik sistem kurulumlarında sona gelindi
HAVELSAN ve ASELSAN, Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri Sistem Yükseltmesi ve İlavesi Projesi kapsamında, İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Marmara Denizi’nde elektro optik sistem kurulumlarında sona gelindi. 2020’nin son çeyreğinde hizmete başlayacak olan sistemin İstanbul gemi Trafik Hizmetleri Merkezi’ndeki geçici kabul testleri son hızıyla devam ediyor. Sistem sayesinde Türk boğazlarındaki ve Marmara Denizi’ndeki gemi trafiği yerli ve milli teknolojilerle kesintisiz şekilde izlenecek ve seyir trafiğinin güvenliği artırılacak. İstanbul’da Garipçe’de kurulumu tamamlanan sistem havadan da görüntülendi.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na bağlı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün projesiyle İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Marmara Denizi’nde elektro optik sistemlerin kurulumunda son aşamaya geçildi. Ana yüklenicisinin HAVELSAN olduğu ve ASELSAN tarafından da AR-GE çalışmalarının yapıldığı projede dünyanın en zorlu su yolları olan İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Marmara Denizi’nde gemi trafiğinin yerli ve milli teknolojilerle kesintisiz izlenmesine imkân sağlayacak. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na bağlı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün ihtiyacına yönelik HAVELSAN ile imzalanan Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri (TBGTH) Sistem Yükseltmesi ve İlavesi Projesi’nde sistem ve cihazların kurulum ve entegrasyon faaliyetlerinde tüm sahalarda çalışmalar hızla devam ederken, sistemin 2020 yılının son çeyreğinde işletmeye alınması bekleniyor.

SON TEKNOLOJİ KULLANILIYOR
İstanbul bölgesinde Ahırkapı, Üsküdar, Kandilli, Kanlıca, Beykoz, Yom Burnu, Garipçe ve Rumeli Kavağı’nda bulunan trafik gözetleme istasyonları (TGİ) ile Çanakkale bölgesinde Zincirbozan, Gocukburnu, Kepez, Kumkale ve Poyraztepe TGİ’lerine ASELSAN ürünü Ekinoks kameralar entegre edildi. Sabit ve hareketli görev yapabilen kameralar, 30 kat optik zum, kızılötesi led ve lazer aydınlatma ile bazı noktalarda da termal kabiliyetlerine sahip. Projede ayrıca ASELSAN’ın Reis Sahil Gözetleme Radarı da kullanılıyor. Sabit bir kara platformu üzerinde kullanılabilen radar, su üstü deniz hedeflerini ve su üstünde alçak irtifaya sahip hava hedeflerini tespit ve takip edebiliyor, düşük tespit edilme özelliğini taşıyor.
TEKİRDAĞ’A YENİ GEMİ TRAFİK HİZMETLERİ MERKEZİ
Mevcut Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri sistemine ek olarak Gemi Trafik Hizmetleri (GTH) Merkezi olarak kullanılabilecek fiziki altyapıya haiz olan Tekirdağ Marmara Ereğlisi’nde bulanan Ulusal Deniz Emniyeti ve Acil Müdahale Merkezi’nde yeni bir Gemi Trafik Hizmetleri merkezi ve 5 adet ilave Trafik Gözetleme İstasyonu kurularak tüm Marmara Denizi’nin Radar, OTS ve VHF kapsamasına alınması sağlanacak.
DÜNYANIN EN ZORLU SU YOLLARINDAN BOĞAZLAR
Dünyanın en önemli su yollarından birisi olan Türk boğazlarında, seyir, mal, can emniyeti ve çevre güvenliğinin sağlanması, gemi trafiğinin emniyetli şekilde sürdürülmesi amacıyla kurulan TBGTH Sistemi, gemi trafiğini yerli ve milli teknolojilerle 7/24 esasına uygun olarak kesintisiz izleme imkanı sağlayacak. Projede, HAVELSAN tarafından üretilen ve tedarik edilen Gemi Trafik Hizmetleri Yazılımı, Otomatik Tanıma Sistemi, VHF Telsiz Haberleşme Sistemi, Meteoroloji Sistemi, İzleme ve Güvenlik Sistemi ile ASELSAN’ın radar, elektro optik ve radyo yön bulucu sistemleri kullanılıyor.
VHF TELSİZ İLETİŞİMİ
VHF Telsiz Haberleşme Sistemi yani GTH Merkezi’nin istasyonlarla ve gemilerle iletişimini sağlayan sistem. Yeni proje kapsamında geliştirilen cihazlarla bu sistem daha güvenli ve kolay bir iletişim ağı sağlayacak.
80 BİNİN ÜZERİNDE GEMİ
Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri Sistemi, İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi’nde, uluslararası anlaşmalarla tanımlanmış Gemi Trafik Hizmetleri sistemlerinin amaçlarına uygun olarak, “Denizde can güvenliğini ve seyir emniyetini artırmak ile çevreyi korumak maksadıyla Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından kuruldu. 2003 yılından itibaren hizmet veren sistem Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından işletiliyor. Yılda, 300 milyon tonu tehlikeli yük olmak üzere yaklaşık 1 milyar ton yükü taşıyan 80 binin üzerinde geminin geçtiği Türk boğazlarında 7/24 saat esasıyla hizmet veren bu sistemin kesintisiz çalışmasını devam ettirmek amacıyla eskiyen teçhizatını yenilemek, gelişen teknolojiye uyumunu sağlamak ve imkânlarını artırmak amacıyla sistemin yenilenmesini hedefleyen proje, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından oluşturuldu.
HAVELSAN ÜSTLENDİ
Türk Boğazları Gemi Trafik Hizmetleri sisteminin yenilenmesini ve geliştirilmesini kapsayan bu proje HAVELSAN tarafından üstlenildi. Milli ve yerli sistem üretmeyi amaçlayan projede sistem yazılımı ve entegrasyonu HAVELSAN tarafından, önemli algılayıcı sistemler olan radar, elektro-optik ve telsiz yön bulucularının üretimi ise ASELSAN tarafından gerçekleştiriliyor.
2020’NİN SON ÇEYREĞİNDE KULLANILACAK
Sistemin yenilenmesi projesi, boğazlar ve Marmara Denizi kıyısında kurulu bulunan 2 merkez ve bu merkezlere bağlı 27 istasyondaki teçhizat ve yazılımı kapsıyor. Proje, ASELSAN tarafından üretilen algılayıcı sistemlerin yanında; Otomatik Tanımlama Sistemleri, telsiz haberleşme cihazları, meteorolojik algılayıcılar, tesis izleme ve güvenlik sistemlerini de içeriyor. Halen kurulum ve entegrasyon faaliyetleri tüm sahalarda devam eden projenin 2020 yılının son çeyreğinde işletmeye alınması planlanıyor.
YERLİ YAZILIM
Türk Boğazları stratejik öneme sahip olmasının yanında dünyanın en tehlikeli suyollarından birisi olarak kabul ediliyor. Bu alanda, gemi seyir emniyeti ve çevrenin korunması bakımından kritik bir görevi yerine getiren Gemi Trafik Hizmetleri Sisteminin yenilenmesi projesinin tamamlanması ile birlikte, 2003 yılından bu yana kesintisiz devam eden hizmet yeni teknoloji, artırılmış izleme kabiliyetleri ve genişletilmiş kapsama alanı daha da gelişmiş olacak, ayrıca milli yazılımın sağlayacağı esneklik ve hızlı geliştirme avantajına sahip olunacak. [2]

[1] http://www.denizcilikdergisi.com/turk-bogazlari-haberleri/turk-bogazlari-artik-daha-guvenli-hale-geldi/
[2] https://www.milliyet.com.tr/gundem/bogazlar-ve-marmara-denizinde-elektro-optik-sistem-kurulumlarinda-sona-gelindi-6263443
Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK | Leave a comment

Güncellendi * AYDINLANMAYA VE ÇAĞDAŞLIĞA GİDEN YOLU AÇAN TÜRKÇE HARF DEVRİMİ KUTLU OLSUN * TÜRKÇE AĞZIMDA ANNEMİN AK SÜTÜ GİBİDİR

Naci Kaptan / 26.09.2013 / Güncellendi 26.09.2020
AYDINLANMAYA GİDEN YOLU AÇAN TÜRKÇE HARF DEVRİMİ KUTLU OLSUN
Türkçe ağzımda
annemin ak sütü gibidir.”

Yahya Kemal BEYATLI

“Bir ülkeyi ele geçirmek isteyenler,
önce dilini ele geçirirler”

Konfiçyüs
Latin Alfabesine geçiş
Mustafa Kemal, ölünceye kadar, dil konusuyla hep ilgilenmiştir. Sözcük ve terimler türetmiş; söylev ve demeçlerinde bunları özellikle kullanmıştır. ” Genel, özel, evrensel, kutsal, önemli, arıtmak, ısı, esenlik, erdem, kıvanç, konuk, tüm…” gibi sözcükleri kullanarak, bir Geometri kitabı yazarak, birçok geometri terimini (Üçgen,çokgen gibi) Türkçeye kazandırmıştı. Siyasi, iktisadi ve toplumsal alanlarda olduğu gibi “Bakınız arkadaşlar,ben belki çok yaşamam.Fakat siz ölene dek,Türk gençliğini yetiştirecek, Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.” vasiyeti de unutturulmuştur.

Türkler 10. yüzyıldan itibaren İslam dini ile birlikte (eskiden İslam kültürünün vazgeçilmez ögesi sayılan) Arap alfabesini de Türkçe ses sistemine uyarlayarak benimsemişlerdi. Bunu izleyen 900 yıl boyunca Türkçe’nin gerek Batı (Osmanlı) gerek Doğu lehçeleri, Arap alfabesinin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi ile yazıldı.
Yazı Devriminin Gerekçeleri
Osmanlıca yazısının düzeltilmesini isteyenlerin başlıca gerekçesi, bu yazının Türkçe’nin ünlü seslerini ifade etmekte yetersiz kalmasıydı. Bu sorundan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının yaygınlaşması ile daha çok hissedildi. 1870’lerden itibaren Türkçe’nin standart bir sözlüğünü oluşturma çalışmaları da imla konusunu gündeme getirdi.
1850-60’lardan itibaren Türk aydın sınıfının tümü Fransızca biliyor ve bazen kendi aralarındaki yazışmalarda Fransızca kullanacak kadar bu dili benimsiyordu. Telgrafın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkçenin Latin alfabesiyle ve Fransız imlasına göre yazılan bir biçimi de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi kozmopolit çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklamlarda çoğu zaman bu yazı kullanılıyordu.
Tarih içerisinde değişik yazı şekilleri kullanmış olan Türkler, Müslüman olduktan sonra da, uzun bir süre Arap harflerini kabul etmişler ve kullanmışlardır. Ama zaman içerisinde, özellikle Arap harfleri sessiz harflerden oluştuğundan ve Türkçe’de ise sekiz ya da dokuz sesli harf bulunduğundan, Türkçeyi, bu harfler ile okuyup yazmanın kolay olmadığı ve yetersiz kaldığı anlaşılmıştır.
Son dönem Osmanlı Aydınları, Türkler için Arap harfleri ile okuma-yazma öğrenmenin ne kadar zor olduğunu ve bunun için altı yıl kadar zaman gerektiğini, genelde tartışmışlar; bu durumun aleyhimize olduğunu belirtmişler ve bu harflerin ıslah edilerek okuma ve yazmanın kolaylaştırılmasını istemişlerdir. Böylece ıslah çalışmaları başlamıştır. Ama Arap harflerinin ıslahı için yapılan çalışmalar, kolaylaştırmayı sağlayamamıştır. Tersine Arap harflerinden yararlanarak ortaya konulan yazım şekilleri, okuyup-yazmayı daha da zorlaştırmıştır.
Bu arada Avram Galanti bu çalışmaların en güzelini ortaya koymuştur. Ama gerçek anlamda Türkçe’nin en kolay okunup-yazılması Lâtin harfleri ile oluşturulan Yeni Türk Harfleri ile olmuştur ve bu harflerin kabul edilmesi de Atatürk sayesindedir. (DOÇ. DR. RAMAZAN BOYACIOĞLU)

İlk reform önerileri
Latin alfabesinin Türkçe’ye uyarlanması görüşü ilk kez 1860’lı yıllarda Azerbaycan’lı Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atıldı. Ahundzade ayrıca Kiril alfabesi kökenli bir de alfabe de hazırlamıştı.
1908-1911 döneminde Latin esaslı yeni Arnavut alfabesinin benimsenmesi, Türk aydınları arasında da yoğun tartışmalara neden oldu. 1911’de Elbasan’da hocaların Latin harflerinin şeriat’a aykırı olduğuna dair fetvasına karşı sert bir polemiğe giren Hüseyin Cahit, Latin esaslı Arnavut alfabesini savunmakla yetinmeyip Türklerin de aynısını uygulamalarını önerdi. 1911’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut kolu Latin esaslı alfabeyi kabul etti.
1914 yılında Kılıçzade Hakkı’nın yayınladığı Hürriyet-i Fikriye adlı dergide çıkan beş imzasız makale, Latin harflerinin yavaş yavaş kullanılmalarını öneriyor ve bu değişikliğin kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Ancak dergi bu makaleler nedeniyle İttihat ve Terakki iktidarı tarafından yasaklandı.
1911 yılında Manastır-Bitola’da Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayınlandı. Zekeriya Sami Efendi’nin neşrettiği adı Eças (Fransızca imlâ ile çıkan ‘esas’ diye okunan ve Cumartesi günleri yayınlanan bu gazetenin ancak birkaç sayısı günümüze ulaşmıştır..
Harf Devrimi, Türkiye’de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun”un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Bu yasayla o güne kadar kullanılan Osmanlı Alfabesi’nin yerine, Latin Alfabesi’nin Türkçeye uyarlanmış bir biçimi kabul edildi.
1927 senesinde okur/yazar oranı %10.5 tur.1928 senesinde harf devrimi yapılmasından sonra okuma yazma seferberliği de başlatılmış ve okur/yazar oranı hızla artmeya başlamıştır.1923 yılında Osmanlıca-Arapça ve Farsça’nın karıştırılarak ve arapça harflerle kullanılan yazının halkı cahil bıraktığı ve okuma yazma oranının düşük olduğu görülmektedir.Harf Devriminden sonra okuma yazma oranının eğitim seferberliğiyle birlikte hızla atmaya aşağıdaki tablodan da görülmektedir.
TÜİK VERİLERİNDE SENELERE GÖRE OKUR YAZAR ORANINDAKİ ARTIŞ
İLK TÜRK DİLİ KURULTAYI
– Dokuz gün süren İlk Türk Dili Kurultayı 26 Eylül 1932’de toplanır. Son günü, H.Fahri Ozansoy’un, her “26 Eylülün Dil Bayramı “ olarak kutlanması önerisi kabul edilir.
– 17 Ekim 1932’de çalışmalar tamamlanır. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin(derneği) ilk yönetim kurulunca;
a) Türk dilini, ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek,
b) Türkçe’yi, çağdaş uygarlığımızın önümüze getirdiği tüm gereksinmeleri karşılayacak bir yetkinliğe eriştirmek.” gibi özde güzel bir bildiri yayımlanır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” sözleri, Derneğin amaç ve çalışma yöntemine esin kaynağı olmuştur.

Harf devriminin gerekliliği
Her şeyden evvel, her gelişmenin ilk yapı taşı olan soruna değinmek isterim. Her araçtan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma anahtarı vermek gerekir. Büyük Türk milleti bilgisizlikten, az emekle kısa yoldan, ancak kendi güzel ve soylu diline kolay uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı, ancak Lâtin esasından alman Türk alfabesidir. Basit bir deneyim, Lâtin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk çocuklarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır.
1928 (Atatürk’ün S.D.I, s. 345)

Yeni Türk harfleri
Bizim uyumlu, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak zorunluğundasınız. Anladığınızın izlerine, yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum.
1928 (Atatürk’ün MA.D., s. 26)

Milleti bilgisizlikten kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini bırakıp Lâtin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur.
1928 (Atatürk’ün R.Y.G.S., s.346)

Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanseverlik ve milliyetçilik görevi biliniz. Bu görevi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma-yazma bilir, yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması gerekir. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; övünmek için yaratılmış, tarihini övünçle doldurmuş bir millettir! Fakat, milletin yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlardadır. Artık geçmişin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız.
Hataları düzelteceğiz.Bu hataların düzeltilmesinde bütün vatandaşların çalışmasını isterim. En son bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz yazısıyla, kafasıyla bütün uygarlık âleminin yanında olduğunu gösterecektir.
1928 (Atatürk’ün M.A.D., s. 28)

Varol Türkçem Özgürlüğüm
Bilmiyorum Osmanlıca
Ne Arapça ne de Farsça
Anadilim Türkçe gülüm
Kökten sürme yüzyıllarca
Ilgıt ılgıt koşmalarım
Yürek yürek coşmalarım
Engelleri aşmalarım
Halkça tüten anlatışta
Türkçe açar toprağımız
Türkçe kokar her dalımız
Arı dilin arısıyız
Övünürüz öz kaldıkça
Ulusçuyuz ötesi yok
Türkçe sözün bitesi yok
ATATÜRK’ün ölesi yok
Dilde devrim yaşadıkça
Anadilim Türkçe gülüm
Çamur tutmaz yücede gün
Varol Türkçem özgürlüğüm
Al bayrakta ay-yıldızca
M. Celal Ertuğay

Naci Kaptan
26.09.2013

KAYNAKLAR
http://tr.wikipedia.org/wiki/Harf_Devrimi
http://atam.gov.tr/harf-devrimi-ve-sagladigi-kolayliklar/
http://atam.gov.tr/harf-ve-dil-devrimi/
Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, EĞİTİM, KÜLTÜR - EĞİTİM - ÇAĞDAŞLIK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

GAYRİ MİLLİ CAHİLİYE EĞİTİMİ * EBA TV’deki şeytan ve cin bir şey değil, asıl başka şeylere şaşıralım!

mustafa solak <solak81@outlook.com> 26.09.2020

EBA TV’deki şeytan ve cin bir şey değil, asıl başka şeylere şaşıralım!

TRT EBA TV’de 7. sınıf öğrencilerine Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde cin ve şeytan anlatılması kimilerine göre velilerde şaşkınlık yaratmış. Derste, çocuklara cin hakkında şu bilgiler verildi:
“Cinler ateşten yaratılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Cin Suresi vardır. Cinlerin insanlar gibi iyileri ve kötüleri vardır. Bizler gibi ibadet etmek ve iman etmekten sorumlulardır. Yaptıkları şeyi akıl ve iradeleri ile yaparlar. Gelecek hakkında bilgiye sahip değillerdir. Gaybın bilgisi yalnızca Allah’ın bilebileceği bir şeydir. Dolayısıyla cinler ile sohbet edip, gelecek hakkında bilgi aldığını söyleyen insanlara inanmayınız.”

Şeytana ilişkin de bilginin verildiği derste, çocuklara şunlar aktarıldı:

“Şeytan da cinler gibi ateşten yaratılmıştır. Şeytan Allah’ın huzurundan kovulan ilk asidir. Allah Hz. Adem’i yarattığı zaman orada bulunan melek ve cinlere ona secde etmesini söylemiştir. Bunlar içerisinden şeytan ise ‘Ben ateşten yaratıldım, topraktan yaratılan insana secde edemem’ diyerek Allah’ın emrine asi gelmiştir. Allah’ın huzurundan kovulmuştur… Şeytan’ın yolundan gitmemek için elimizden gelini yapmalıyız. Şeytanın gerçekten iman etmiş kullar üstünde hiçbir galibiyeti yoktur. İnsanlar kendi iradeleriyle tercih ederler ve kötüyü seçtikleri için onun yanında yer alırlar.”

Yukarıdaki satırlarda toplumsal hayatımızı, anayasamızı, yasalarımızı etkileyen bir husus yoktur. Şeytan ve cin kavramları ailede ve tolumda da anlatılmaktadır. Dolayısıyla esasen şaşırılacak bir husus da yoktur. Şeytan, cin, melek kavramları ders kitabının “Melek ve Ahiret İnancı” başlıklı ünitesinde yukarıdakine benzer şekilde anlatılmaktadır. MEB ders kitaplarında şaşırılacak ve ürkülecek şu konular var ama eğitim sendikalarının bile bilgisi, mücadelesi yok.
1) Laiklik “fikir ve inanç problemleri” ve İslam için “tehdit ve tehlike” imiş.
2) “Fıkıh” ders kitabında nikahta kadın değil veli söz sahibi gösteriliyor.
3) “ Müslüman erkek müşrik kadınla, Müslüman kadın da Müslüman olmayanlarla evlenemez”
4) Koca talakla, yani “boş ol” sözüyle mahkemeye çıkmadan kadın boşayabilir.
5) “Bir adam aynı anda kadının teyze, hala ve kız kardeşi ile evli olamaz” denerek kocaya çok eşliliğin normal olduğu ima edilmiştir.
6) Üvey baba, üvey kızıyla evlenebilir.
7) Kadının miras payı erkeğin yarısı.
8) Kadının “açmasına izin verilen avreti; yüzü, bilekleriyle birlikte elleridir.”
9) Tekfir eden (dinden çıkan) erkekse Müslüman bir kadınla evlenemez,
10) “Fıkıh” ders kitabında cihad kapsamında gaza, fetih, ganimet, öşür, haraç, cizye kavramları anlatılmaktadır. Vatan savunmasında gaza, fetih, ganimet elde etme yoktur.
11) İslam cezaları kapsamında had, kısas, diyet, tazir anlatılmaktadır. Ceza kanunumuzda yeri var mı bunların?
Anayasamıza, yasalarımıza, insan onuruna, kadının özgürlüğüne, laikliğe aykırı bu hususlar şaşırtıcı ve ürkütücü değil mi!
Sendika, dernek, partilerimize göre normal mi ki mücadele edilmiyor?

     

NOT: Sayın Mustafa Solak’ın bu konuları içeren ve müfredat değişikliği sonrası ders kitaplarındaki önemli değişiklikler  için, “Laikliği Doğru Anlamak” ve “Gayrimilli Eğitim” kitaplarını bilginize sunarım . (Naci Kaptan)
MUSTAFA SOLAK
[1] Orhan Çeker, Saffet Köse, Abdullah Kahraman, Servet Bayındır, İbrahim Yılmaz, Recep Özdirek, Adnan Memduhoğlu, Hasan Serhat Yeter, Editör: Recep Özdirek, Fıkıh, MEB Yayınları, Ankara, 2019, s.156. [1] Age, s.157.
Posted in DİN-İNANÇ, EĞİTİM, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Atatürk’ü Unutturmaya Çalışanlar Türkiye’yi Sömürgeleştiriyor

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 03 Eylül 2019
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, hâlâ bu ülkede tartışma konusu. Kimisi onu çok seviyor, kimisi hiç sevmiyor. İşin ilginç yanı onu sevenler de sevmeyenler de iyi tanımıyor, ne yaptığını kavrayamıyor.
Önce farklı bir bakış açısıyla Atatürk’ü size kısaca anlatmaya çalışacağım. Sonra günümüze geleceğiz. Atatürk ilkelerinden, Altı Ok’tan falan bahsedeceğimi zannetmeyin. Bugünü görmek takiben geleceği kurmak için klişelerden kurtulmamız gerekiyor.
Atatürk’ü Anlamak
Atatürk, 1’inci Dünya Savaşı’nın yarattığı bir liderdi. 1’inci Dünya Savaşı niçin çıkmıştı? Savaşın amacı neydi. Kısaca hatırlayalım. Bütün savaşlarda olduğu gibi 1’inci Dünya Savaşı’nın da temelinde ekonomik paylaşım kavgası yatıyordu. Batılı devletler, Osmanlı’yı ve Afrika’da boşta kalan toprakları sömürgeleştirmek için savaştılar. Savaşın en önemli amaçlarından bir tanesi de 20’nci yüzyıla şekil verecek Ortadoğu petrollerinin paylaşımıydı.
Savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu parçalanınca topraklarından 19 devlet çıktı. Türkiye hariç, parçaların tamamı sömürge oldu. Osmanlı, parçalanmadan önce yarı sömürgeydi. Sevr Anlaşmasıyla ekonomik ve askeri anlamda tam sömürge yapılmış olacak, Anadolu’da Konya civarında küçücük bir toprak parçasına hapsedilecekti.
Türkler, tarihin hiçbir döneminde boyunduruk altında yaşamadılar. Atatürk, Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin lideriydi, emperyalizm ile savaştı ve Sevr Anlaşmasını yırtıp attı. Daha da önemlisi Lozan Anlaşması ile Osmanlı’nın yarı sömürge durumuna son verdi. Ekonomimizi sömüren kapitülasyonları kaldırdı. Maliyemizi kontrol eden Duyun-u Umumiye’yi ülkeden kovdu. Böylece yıkılan devletimizin yeniden tam bağımsız olarak ayağa kalkmasını sağladı. 1’inci Dünya Savaşında toprak kaybetmiştik, bu kaçınılmazdı ama sömürge olmadık, bağımsız bir devlet olarak yeniden doğduk.
Bağımsız olduğumuz dönemde inanılmaz bir ilerleme kaydettik. Anadolu halkının karnı doydu. Nüfus arttı. Vatandaş okuma yazma öğrendi. Atatürk, devleti tarikatlar ve cemaat üzerine yapılanmış menfaat ve çıkar gruplarından alıp sokaktaki yurttaşa verdi. Dergâhtan şeyhin atadıkları değil okulunu başarıyla bitiren bu milletin çocukları yönetim kadrolarına gelmeye başladı. Atatürk, hanedanlığı kaldırıp parlamenter cumhuriyetle yönetimi halka teslim etti.
Bütün bunları yaparken Atatürk’ün kafasında tek bir düşünce vardı: Önce benim devletim, önce benim milletim. Atatürk’ün yaptığı her şey Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve vatandaşlarının refah ve mutluluğu içindi. Atatürk çok ciddi bir başarıya imza attı. Batı’nın 500 yılda gerçekleştirdiği devrimi O, 15 yılda hayata geçirmeyi başardı. Onun döneminde ülke bir anlamda çağ atladı.
Atatürk, devletin tek hâkimiyken, kendisi için servet biriktirmedi; akrabalarını kayırıp devletin kilit noktalarına getirmedi, eşine-dostuna, yandaşlara, sipariş ihaleler verip onları devletin-milletin sırtından zengin etmedi. Kendisi hanedan olup saraylarda yaşayabilecekken, saraylara hiç tenezzül etmedi.
Atatürk, bir devletin itibarının, liderinin lüks içinde şaşaa ile yaşamasıyla değil, o devletin ekonomik gücü ve vatandaşlarının yaşam standartlarının artması ile dünyaya gösterilebileceğini biliyordu. O yüzden israfa hiç kaçmadı. Devletin malını hiç savurmadı. O savurmadığı için altındaki kadrolarda aynı davranış biçimini izlemek zorunda kaldı. Tasarrufu vatandaş değil önce devlet yaptı.
Atatürk’ün yaptığı en büyük şey ise hiç kuşkusuz düzen kurmaktı. Türkiye Cumhuriyeti devletini, başta Büyük Millet Meclisi olmak üzere tüm kurumlarıyla, anayasası, kanun ve yönetmelikleriyle öyle bir düzene kavuşturdu ki, her şey kurallar zincirinde bir saat gibi işlemeye başladı. Kurulan hukuk düzeni en tepedeki Cumhurbaşkanından en aşağıdaki memura kadar herkesi keyfilikten mahrum bırakmıştı. Hiç kimse kafasına göre bir şey yapamazdı. Her şeyin dayandığı bir hukuk, bir kanun veya bir kural vardı. Böylece belki de Türk tarihiden ilk defa liderden bağımsız işleyen bir devlet düzeni oluştu. Ondan sonra gelen liderler inanılmaz büyük hatalar yapmalarına rağmen, kurulu düzen sayesinde Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman sıkıntılı dönemler geçirse de tökezlemeden yoluna devam etti. Hiçbir zaman beka tehlikesi yaşamadı. Bir devlet ne zaman düzeni kaybeder, tek adamın iki dudağı arasına kalırsa işte o zaman beka tehlikesi ile karşı karşıya kalır.

Yeni Sömürgecilik
Kısacası Atatürk, düzen, özgürlük, bağımsızlık ve sömürülmeye karşı koymak demektir. Atatürk antiemperyalist bir liderdi, emperyalizme karşı savaş verdi. Bu noktadan hareketle konuyu biraz açalım.
Kaynak: CNN
Amerikalılar yüzlerce yıl ucuz işçi olarak köle çalıştırdılar. 1600’lü yıllardan itibaren başlayan kölelik sistemi, 1860’larda sonlandırıldı. Köleliğin kaldırılmasının gerçek sebebi belki de sistemin kârlılığının son bulmasıydı. Bir köleniz var diyelim. Onu yedireceksiniz, içireceksiniz, giydireceksiniz, barındıracaksınız, evlendireceksiniz, hastalanınca bakacaksınız, hatta yaşlanınca önüne bir kap yemek koyacaksınız. Bütün bu işler para gerektirir. Nereden bakarsanız pahalı bir yatırım. Vahşi kapitalizmin beşiği Amerika’da yeterince çalışacak iş gücü oluşunca kölelik birdenbire ortadan kalkıverdi. Kölelere artık özgürsünüz dediler. Kölelik boyut değiştirmişti. Kölelerin yerini asgari ücretle çalışan işçiler aldı. Çiftlik sahiplerinin yerini alan şirketler ve fabrikalar artık çalışanlarının temel ihtiyaçlarıyla bile ilgilenmek istemiyordu. Özgürlüklerini kazanan köleler, aldıkları asgari ücretle her türlü ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundaydı. Acımasız kapitalist dünyada fakir ailelerin çocukları için asgari ücretle çalışmaktan başka çare yoktu. İş seçmek özgürlük olmuştu. Bir de bir gün zengin olma umudu.
Bir toplumun içerisinde kaçınılmaz olarak çeşitli sınıflar olacaktır. Birileri diğerlerine göre daha düşük ücretle daha zor işleri yapmak zorundadır. Doğanın kanunu maalesef böyle. Komünizm denendi olmadı. Aslına bakarsanız toplum içerisindeki sınıfsal farklılıkların benzeri ülkeler arasında da kendini tekrarlıyor. Kölelik gibi sömürgecilik de şekil değiştirdi. Asgari ücretle çalışan insanların kendi hür iradelerine sahip olduklarını zannetmeleri gibi bazı ülkeler de kendilerinin sömürge olmadığını, sadece az gelişmiş veya gelişmekte olan ülke olduklarını zannediyor.
Gelişmiş ülkeler artık az para getiren, insan gücü gerektiren, iş kazası veya iş hastalıkları sebebiyle insan hayatını tehdit eden, çevreyi kirleten sanayi kollarını sömürge ülkelere kaydırıyor. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan az gelişmiş ülkeler, işsizler ordusuna bir lokma ekmek bulabilmek için sermayeyi ve yatırımı kendisine çekmek için her türlü teşviki, yani her türlü tavizi veriyor. Küçük bir yatırımla büyük teşvikler koparan küresel şirketler, az gelişmiş ülkelerin asgari ücretli işçileriyle büyük paralar kazanıyor. Kazandıkları paraları ise doğru düzgün vergi ödemeden yurt dışına götürüyorlar. İşte bu kâr transferi ülkelerin yarı sömürge olarak kalmalarını sağlayan mekanizmanın belki de en önemli parçası.
Bir örnekle konuyu somutlaştıralım. Günümüzde Kaz Dağlarında siyanürle altın çıkarılması, kamuoyunu meşgul eden en önemli tartışma konularından biri. 2001 yılında Kanadalı Teck Cominco Metals şirketi ihaleyle bölgede maden arama imtiyazını almış. Daha sonra 2010 yılında da bu hakkı 65 milyon dolar bedelle yine bir başka Kanadalı şirket Alamos Gold’a satmış. Alamos Gold kendisine yandaş bir taşeron bulmuş. Doğu Biga Madencilik şirketi, Alamos Gold adına bölgeden altını çıkartacak. Alamos Gold belki 100 milyon dolarlık küçük bir yatırımla milyarlarca dolar değerindeki altınımızı alıp götürürken geriye mahvedilmiş bir doğa bırakacak.
Altından elde edecek kâr, bizim ülkemize kalsa belki ihtiyacımız var diye doğa katliamına ses çıkarmayabilirsiniz. Ama durum öyle değil. Bu işten taşeron şirket biraz para kazanacak, kazandığı paranın bir kısmını sus payı olarak siyasete aktaracak, bir de madende asgari ücretle çalışan işçiler, iş buldum diye sevinecek. Hepsi bu.
Kanada’da asgari ücret 2848 Kanada Doları. Bugünkü kurdan Türk Lirasına çevirecek olursak 12 bin TL eder. Bizdeki asgari ücret 2020 TL. Yani sıradan bir Kanadalı işçi benim işçimin tam 6 katı maaş alıyor. Bir başka deyişle Kanadalı işçinin hayat standardı benim işçimden 6 kat daha iyi. Satın alma gücü paritesini hesaba katsanız dahi bu oran 4-5 katın altına inmez. Sıradan Batılı işçi, aldığı asgari ücretle gelip benim ülkemde 5 yıldızlı bir tatil köyünde bir hafta tatil yapabiliyorken, o tatil köyünde asgari ücretle yabancıya hizmet eden benim garsonum, aldığı parayla bayramda memleketine gitmek için yol parasını denkleştiremiyor.
Ülkenin Sömürge Kendinin Köle Olduğunu Nasıl Anlarsın?
Küresel sistem az gelişmiş ülkelerin doğal kaynaklarını ve insan gücünü sömürmek üzere kurulmuş. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, BM ve NATO gibi örgütler ve dolar ve avro gibi rezerv para birimleri bu sistemi devam ettiriyor. Günümüzde bir ülkenin sömürge olup olmadığını anlayabilmek için ülkedeki asgari ücretle çalışan işçi sayısına ve asgari ücretin ne kadar olduğuna bakmak gerekir.
2017 yılı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ülkede istihdam edilen 28 milyon 83 bin kişiden 18,9 milyonu ücret ve yevmiyeyle çalışıyor. Yine TÜİK verilerine dayanan Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Araştırma Dairesinin 2018 yılında hazırladığı rapora göre, Türkiye’de 10 milyon işçi asgari ücret civarında, 1 milyon 800 bin işçi ise asgari ücretin altında bir ücretle çalışıyor. Tabi bu veriler kayıtlı işçiler üzerinden yapılan hesaplamaları yansıtıyor. Kayıtsızları katarsanız çok daha vahim bir tabloyla karşılaşırsınız.
Şimdi gelelim Türkiye’deki asgari ücretin diğer ülkelerle kıyaslamasına. 27 Avrupa ülkesi arasında yapılan sıralamada Türkiye 22’nci sırada. Mesela 1’inci sıradaki Lüksemburg’da asgari ücret Türkiye’nin 5,6 katı. AB ülkeleri arasında en kötü durumda olan komşumuz Yunanistan’da bile asgari ücret neredeyse Türkiye’nin 2 katı. Söz gelimi bir Yunanlı, aldığı asgari ücretle yanında bir Türkü hizmetli olarak çalıştırabilir.
Türkiye’nin borçları ciddi boyutlara ulaşmış. Kısa vadede ödenmesi gereken milyarlarca dolar borç var. Bu borcu geri çevirmek ve iktidarda kalabilmek için kaynağa ihtiyaç var. Ekonomik sistemimizi döviz kazanma üzerine kurmadığımız için para bulabilmek adına sürekli varlıklarımızı satıyoruz. Madenlerimizi, dağlarımızı, taşlarımızı, fabrikalarımızı, şirketlerinizi yok pahasına satıyoruz. Sıra silah fabrikalarımıza geldi. 50 milyon dolar para bulamadığımız için tank ve palet fabrikamızı dahi sattık. Bu düzen değişmezse satılacak hiçbir şey kalmayana kadar bu süreç devam edecek.
Durumun vahametinin daha iyi anlaşılması amacıyla açık konuşacak olursak, Türkiye, çalışan nüfusunun neredeyse yarıdan fazlasının asgari ücret ve altında bir maaşla çalıştığı, asgari ücretin ise gelişmiş ülkelerden 4-5 kat daha az olduğu, yarı sömürge bir ülke haline gelmiştir. Türk insanı ise gelişmiş ülkelere mal ve hizmet üreten modern köleler durumuna düşmüştür.
Atatürk, 1919’da Samsun’a çıktığında, Türkiye’yi sömürge, vatandaşlarını ise köle olmaktan kurtarmak için mücadeleye başlamış ve bunu başarmıştı. Bugün geldiğimiz noktada maalesef Türkiye, Osmanlının son döneminde olduğu gibi yarı sömürge haline gelmiştir. Gayet tabi bu yaşanan felakette Atatürk’ten sonra iktidara gelen bütün hükümetlerin payı vardır. Ama en büyük pay hiç kuşkusuz 18 yıldır tek başına iktidarda olan AKP Hükümetlerine aittir.
Atatürk’ün mücadelesi unutuldukça, ülke geriye gitmektedir. Ülkeye yapılan hizmetler, yol, köprü, tünel inşa etmekle ölçülemez. Tek ölçü; ülkedeki asgari ücretli çalışan sayısı ve asgari ücretin diğer ülkelere göre ne olduğudur. 
Asgari ücret savaşında bir başka deyişle özgürlük ve bağımsızlık savaşında Reis, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yenilgisini almıştır. Ülke, sömürge olma yolunda vatandaş ise köleleşmektedir. AKP’nin yürürlüğe koyduğu, “betona para gömerek siyaseti finanse etme politikası”nın sonuçları daha yeni yeni kendini göstermeye başladı. Aslına bakarsanız bu iyi günlerimiz. Türk milleti, bu yanlış yatırımın gerçek sonuçlarını önümüzdeki 3-5 yılda görmeye başlayacak.
Türkiye’de Ciddi Bir Yönetim Zafiyeti Var
İşin daha da kötüsü, ülkedeki devlet düzeni her geçen gün daha da zayıflamaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan pragmatik, yani çıkar odaklı bir liderdir. Muhalefet olmayı asla kabul edemez. İktidarını korumak için her şeyi yapacak, her yolu deneyecek bir siyaset anlayışına sahiptir.
Onun bu siyaset anlayışı, kendisini hep gücü tek elde toplamaya itmiştir. Gücü elde toplamak için önce denge ve fren mekanizmalarından Milli Güvenlik Kurulu (MGK) gibi kurumları etkisizleştirmiş sonra Genelkurmay’ı saf dışı bırakmış, takiben Dışişleri Bakanlığından yargıya kadar devletin her noktasını, aykırı ses çıkaramayacak şekilde denetim altına almıştır. En son Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisini de devre dışı bırakarak bütün yetkileri tekelinde toplamıştır. Mevcut durumda devletin hiçbir noktasında onsuz karar vermek mümkün değildir.
Kendi tabanını sıkı tutmak için hep bir düşman yaratma yolunu seçmiş, bunu yaparken “ya bendensiniz ya da düşman” taktiğini kullanarak toplumu sürekli kutuplaştırmıştır. Kendisine biat derecesinde bağlı olmayan, beraber yola çıktığı dava arkadaşlarını dahi birer birer tasfiye ederek, inanılmaz büyüklükte bir düşman kitlesine sahip olmuş, böylece ülkeyi patlamaya hazır bir bomba haline getirmiştir.
Erdoğan’ın bu uygulamaları ve siyaset anlayışı, aynı zamanda devleti onsuz yönetilemez hâle getirmiştir. Bir benzetmeyle mevcut durumu anlatacak olursak; devleti ayakta tutan bütün kolonları birer birer yıktığı için kubbeyi tek başına kendisi ayakta tutmaya çalışmaktadır. Erdoğan’ın otoritesi ve yarattığı korku, şimdilik devletin çarklarının dönmesini sağlamakta, problem yokmuş gibi bir hava yaratmaktadır.
En büyük destekçisi, devlete yakınlığı ile bilinen MHP lideri Devlet Bahçeli’nin hâlâ onu desteklemeye devam etmesinin arkasında yatan gerekçe, büyük ihtimalle Erdoğan sonrası ülkenin kaosa sürüklenebileceği korkusudur. Benzer şeyi küçük destekçisi Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek için de söylemek mümkündür. Diğer yandan Perinçek, Erdoğan’ı ABD ile yolları ayırmaya çalıştığı ve Avrasya’ya yöneldiği için desteklemektedir. Aslına bakarsanız bu iki lider ve onlar gibi düşünenler, ülkeyi yarı sömürge, vatandaşını köle ve devleti yönetilemez hale getiren Erdoğan’a, devletin bekası kaygısıyla destek vermeye devam ederek, başarısız bir lideri ödüllendirme yolunu seçmektedirler.
Erdoğan her seçimde, her referandumda, yapılan her anayasa ve kanun değişiklikleriyle kendisine daha fazla güç verilmesini talep etmiş, ne var ki kendisi güçlendikçe devlet zayıflamıştır. İşler iyiye gideceğine maalesef hep kötüye gitmiştir. Bundan sonra da bu eğilimin değişme ihtimali yoktur. Yok, Amerikancılar yeniden iktidara gelecekmiş, yok PKK yönetimde söz sahibi olacakmış, yok FETÖ yeniden canlanacakmış gibi vehimlerle Erdoğan’ın iktidarını uzatmak, kurumsal yapının sürekli zayıflamasına sebep olmakta, devlet her geçen gün daha da yönetilmez hâle getirmektedir. İki kötüden birini tercih etmek çözüm değildir. Çözüm doğru iktidarı yaratmakta yatıyor.
Erdoğan da bir fanidir. Hiç seçim kaybetmese de Allah geçinden versin, bir gün Erdoğan’sız bir Türkiye’ye uyanacağız. O zaman ne olacak? Gerçekle ne kadar erken yüzleşirsek, zarardan o kadar erken dönmüş oluruz. Erdoğan sağlıklıyken, onsuz bir Türkiye’ye hazırlanmak mecburiyetindeyiz. Daha akıllı, daha uyanık, dış odakların güdüm ve akıl hocalığından kurtulmuş, devletin bekası ve milletin refahı için çalışacak, etnik ve mezhep temelinde kimlik siyaseti yapmayacak, kısacası Atatürkçü yeni bir iktidar için çalışmak zorundayız. Yıkılmakta olan, yanlış bir iktidarı zorla ayakta tutmaya çalışarak devletin bekasını sağlayamayız; olsa olsa onunla birlikte kaybederek oyunda saf dışı kalırız. Doğru strateji Atatürkçü bir iktidar için çalışmaktır. Yeni kurulacak hükümette söz sahibi olmak isteyen, aynı zamanda yarı sömürge ve modern köle olmak istemeyen herkesin artık bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.
Bütün bu tespitlerden sonra Atatürk ile başladığımız yazıyı “Atatürkçü kime denir” tanımımla bitirelim:
“Liderden bağımsız saat gibi işleyen bir devlet düzeni inşa etmeye çalışana; devlet ve milletin çıkarını her zaman ve her şartta kendi ve akrabalarının çıkarlarından üstün tutana; yaptığı icraatlarla devletin gücünü ve milletin refahını artırmada başarılı olana Atatürkçü denir.” Gerisi hikâyedir…

https://www.sunsavunma.net/ataturku-unutturmaya-calisanlar-turkiyeyi-somurgelestiriyor/
YAZILARINI PAYLAŞMAMIZA İZİN VEREN SUN SAVUNMA NET SİTESİNE TEŞEKKÜR EDERİM
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ATATURK, Ekonomi, SUN SAVUNMA NET | Leave a comment

DENİZ VE DENİZCİLİK * Deniz Kronometresi: “Harrison Saati”

Tarihi, milattan öncelere kadar dayanan deniz ticareti, navigasyon araçları icat edilmeden önce çok tehlikeli ve zor bir ticaret şekliydi. Gemiler, tarihte, karaya yakın seyretmek suretiyle hedef limanlara varıyor, bu şekilde seferlerini tamamlıyorlardı. Çünkü gemi mürettebatı ve kaptan, nerede olduklarını, ne kadar yol kat ettiklerini ve hedefe kaç mil uzaklıkta olduklarını bilmiyorlardı.
Bu soruların cevaplarını, karada göze çarpan büyüklükte ve bulunduğu yerin sembolü konumunda olan yapılardan bulmaya çalışıyorlardı. Ancak kesin bir sonuca varılamıyor, dolayısıyla da gemilerin denizdeki seyri zorlaşıyordu. Armatörler, ciddi riskler alarak iş yapıyor ve bugün deniz sigortacılığının en önemli kurumu olan Lloyd’s’un (Bkz: “Sigortacılığın Kuruluş Hikayesi: Kahve ve Lloyd’s”, 8 Mayıs 2020) ilk kurulduğu yerde, Londra’da bir kahvede, endişe içinde denizden gelecek haberleri takip ediyorlardı.

Deniz seferlerinin planlandığı gibi güvenli bir şekilde yapılması ve ticaretin aksamaması için navigasyon aletlerine ihtiyaç vardı. İlerleyen süreçte, deniz navigasyonunun ilk şekli olarak tarihe geçen; rota ve gidilen mesafe hesabı yapılarak, geminin konumunu tahmin etmeye yarayan bir “manuel navigasyon” yöntemi bulundu. Buna göre ilgili bilgilere dayanarak, takribi bir hesapla mevcut mevki bilgisine ulaşılacaktı. Bu hesap “dead reckoning”/ “deduced reckoning” diye adlandırıldı. Kavramın Türkçe karşılığı ise “mantıklı çıkarım yaparak hesaplama” idi. Ancak bu yöntemi kullanarak tam ve doğru sonuç elde etmek oldukça zordu; bilhassa uzun süreli seferlerde, olumsuz hava koşullarının olduğu durumlarda, yapılan hesapta yanılma ihtimali artıyordu ve yine denizdeki konum belirlenemiyordu.
Bir geminin denizdeki konumunu belirlemek için geminin bulunduğu enlem, boylam ve rakım yani yükseklik bilgilerine ulaşmak gerekiyordu. Denizde seyreden bir gemi için rakım, doğal olarak göz ardı edilebilirdi. Günün uzunluğunu, güneşin ve rehber yıldızların ufuktan yüksekliğini belirleyerek veyahut güneşin en yüksek noktadaki açısından yararlanılarak enlem de belirlenebilirdi; ancak boylam bilgisine ulaşmak için saatin kaç olduğunu kesin olarak bilmek gerekliydi. O dönemler her ne kadar saati gösteren aletler icat edilmiş olsa da rüzgâr gibi dış etmenlerden, kötü hava koşullarından etkilenen bu aletleri kullanarak doğru bilgiye ulaşmak mümkün olmuyordu. Konumu belirlemek için hatasız bir zaman göstergesine ihtiyaç vardı.
İngiliz Parlamentosu, 1714 yılında gemilerin rotalarını tam olarak hesaplayamamasından ötürü yaşanan deniz kazalarına ve can kayıplarına dur demek için, bir “boylam kurulu” oluşturdu. İngiliz Parlamentosu, gemilerin hangi boylam üzerinde seyrettiği bilgisini sağlayacak bir aygıt yapan kişiye ödül vereceğini açıkladı.
O zamanlar bir marangoz ve saat ustası olan John Harrison, bir kronometre icat ederek, saniyesine kadar doğru olan bir saat hesabı ile kesin boylam bilgisine ulaşabileceğini düşündü. Bu fikrini ilk kez 1730 yılında Edmond Halley’e anlattı. Halley’in referansıyla George Graham’dan maddi destek almaya başlayan Harrison, yaklaşık 40 sene uğraştı, 3 farklı deniz saati/kronometresi icat etti fakat hiçbiri yeterli değildi. Harrison, nihayet 1761 yılında hava koşullarından etkilenmeyen ve yılda sadece yarım dakika hata yapacak mükemmellikte bir saat icat etti. Deniz kronometresi adı da verilen bu Harrison saati ile seyre çıkan ilk geminin kaptanı ise James Cook’tu. Kaptan Cook, 1770’li yıllarda Yeni Zelanda’ya kadar gitmiş, bölgeyi haritalarken yine aynı kronometreyi kullanmıştı. Bu yıllar ve Kaptan Cook’un yaptığı keşif seyahatleri, modern navigasyonun başlangıcı olarak kabul edildi.
Kronometrenin icadı, navigasyon kültüründe bir devrim etkisi yarattı; bunun bir sonucu olarak, özellikle ilk zamanlarda, deniz ticareti sektörüne de çok fayda sağladı. Devam eden yıllarda, teknolojik gelişmelerle birlikte, daha profesyonel navigasyon araçları üretildi ve kronometreye ihtiyaç kalmadı.
Günümüzde ise kronometre, zaman hesabı yapmak amacıyla kullanılmaya devam ediyor; diğer yandan kronometrenin icat ediliş süreci ve deniz ticaretinin gelişiminde önemli rol oynayan John Harrison, tarihteki varlığını koruyor.

Deniz Kronometresi: “Harrison Saati”

Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK | Leave a comment

BM raporu: Dünyada her yıl 1,6 trilyon dolar kara para aklanıyor

BM raporu: Dünyada her yıl 1,6 trilyon dolar kara para aklanıyor   –   ©  Christoph Reichwein/AP
euronews • Son güncelleme: 25/09/2020
Birleşmiş Milletler (BM), kaynakların, vergi kaçakçılığı, yolsuzluk ve mali suçlar nedeniyle tüketildiğini ve her yıl yaklaşık 1,6 trilyon dolar kara para aklandığını açıkladı.
Uluslararası finans alanında şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda oluşturulan BM paneli, vergi kaçakçılığı, kara para aklama ve yolsuzluğun küresel finansa etkilerine ilişkin raporunu yayımladı.
7 trilyon dolar vergi cennetlerinde saklanıyor
Yoksullukla mücadele için kullanılabilecek kaynakların, vergi kaçakçılığı, yolsuzluk ve mali suçlar nedeniyle tüketildiğine dikkat çekilen raporda, kar kaydırmanın her yıl hükümetlere 500 milyar dolara mal olduğu, 7 trilyon doların vergi cennetlerinde saklandığı ve her yıl küresel gayrisafi milli hasılanın yüzde 2,7’sine denk gelen yaklaşık 1,6 trilyon dolar kara para aklandığı belirtildi.
BM paneli eş başkanı ve eski Litvanya Devlet Başkanı Dalia Grybauskaite, rapora ilişkin, yolsuzluk ve vergi kaçakçılığının yaygın olduğunu ve çok sayıda bankanın ise gizli işbirliği yaptığına dikkati çekti.
Grybauskaite, ”Hepimiz, özellikle de yoksullar soyuluyor. Yoksulluk, iklim değişikliği ve Covid-19 gibi büyük sorunların üstesinden gelmek için finans sistemine güven çok önemli.” dedi.
BM paneli eş başkanı eski Nijer Başbakanı İbrahim Mayaki ise suç örgütlerinin pandemiyi istismar ettiğine dikkati çekerek, salgının yayılmasını engelleyecek, insanları yaşatacak ve evlere gıda girmesini sağlayacak kaynakların kötüye kullanıldığı ve yolsuzluk ile buhar olduğunu belirtti.
Bağlantılı yazılar
Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

DENİZ VE DENİZCİLİK * Kanal, boğazdan çok daha tehlikeli olacak

Denizcilik Dergisi – Denizcilik Dergisi 18 Ocak 2020
Yüksek Denizcilik Okulu 1979 Makine mezunu, Uzakyol Başmühendisi ve Gemi Makineleri İşletme Mühendisi Erdal Yazıcı İstanbul boğazı ile Kanal İstanbul arasındaki farkları “güncel tartışmalar”dan yola çıkarak yazdı.
BİR GEMİNİN KÖPRÜ ÜSTÜNDEN KANALA VE İSTANBUL BOĞAZINA BAKIŞ
Gemilerin seyir ve yakın çevresinde yaşayan insanların da mal ve can güvenliği açısından mesleki bilgi ve tecrübelerimi, sonunda da önerilerimi sizlerle paylaşmak isterim. Bu konuda sadece toplumun değil, ilgili tarafların da her konuda bilgilendirilmesi, doğru bilinen yanlışlar varsa, bunların da vaktinde değerlendirilmesi önemlidir. Zira bu proje sadece İstanbul halkını değil, pek çok yönü ile, tüm halkımızı ilgilendirmektedir.
İlk seferime 17 yaşında 160 bin tonluk Gaziantep Tankeri ile çıktım. Süveyş Kanalı’ndan geçerek, İran’ın Harg Adası’nda ham petrol yükledik ve dönüşte Afrika’nın güneyinden, Ümit Burnu’ndan dolaşarak 1 haftada gittiğimiz yolu 35 günde döndük. Süveyş ve Panama kanalları, gemileri Afrika ve Güney Amerika kıtalarını dolaşmaktan ve 1 ay daha fazla seyir yapmaktan kurtarır.
Bu arada gemiler ağır hava ve deniz koşullarından da korunmuş olur. Kanal İstanbul ise, İstanbul Boğazı’na paraleldir ve kısaltacağı bir yol yoktur. Ancak İstanbul Boğazını diğer su yollarından ayıran bir özelliği dünyanın en güzel şehri olan İstanbulumuzun ortasından geçiyor olmasıdır. Bu da muhtemel kazaların önlenmesi için ciddi güvenlik tedbirlerinin alınmasını gerektirmektedir. Doğrudur.
Şimdi kanalın yapımı için öne sürülen görüşlere teknik açıdan kısaca ve objektif olarak bakalım.
1) İSTANBUL BOĞAZINDA GEMİLER 1-2 HAFTA BEKLİYOR GÖRÜŞÜ
Gemilerin boğaz girişlerinde 1-2 hafta bekledikleri, o nedenle gemilerin kanalı tercih edecekleri söylenmektedir. Eğer bu doğru olsaydı günde ortalama 110 geminin boğazdan geçtiği göz önüne alındığında, boğazın her iki tarafında ve her gün, bin ile bin 500 geminin sıra bekliyor olması gerekirdi.
Oysa böyle bir durum söz konusu değildir. 
Gemilerin bekleme süreleri, fırtına ve sis gibi olumsuz doğa koşulları da dahil olmak üzere ortalama 1-2 gündür.
Tehlikeli yük taşıyan yüksek tonajlı gemilerin bekleme süreleri çok daha kısadır. Gemilerin anlık pozisyonları gemileri GPS ile takip eden uluslararası marinetraffic.com ve vesselfinder.com gibi web sitelerinden takip edilebilir.
Kaldı ki bekleyen gemilerin bir kısmı yağ, yakıt ve kumanya alımı, makine onarımları veya personel değişimleri için beklerler. Ayrıca tehlikeli yükleri, tonajları ve kılavuz kaptan alıp almamaları açısından da Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nün talimatlarını beklemek ve bu programa uymak zorundadırlar.
Dünya denizlerinde seyreden tüm gemiler gerek limanlarda yükleme ve tahliye için gerekse kanal veya boğaz geçişlerinde sıra beklerler, kötü hava koşulları nedeni ile gerektiğinde demirlerler hatta rotalarını değiştirirler ve bu tür zaman kayıpları normaldir ve navlun maliyetleri içerisinde yer alır.
2 ) BOĞAZLARDAN GEÇEN GEMİLER PARA ÖDEMİYOR GÖRÜŞÜ
Boğazlardan geçen her gemi, fener, sağlık ve tahlisiye için para öder. Kılavuz ve römorkör hizmetleri için de tonaja göre ayrıca para alınır. Burada önemli bir konu var. O da şu : 
Türk Boğazları Montrö Sözleşmesi’nden itibaren uzun yıllar bu bedel altın Frank olarak ödeniyordu. Daha sonra 1983 yılında dolara çevrildi ancak dolar altına göre çok daha az değerlendiği için bu bedelin güncellenmesi halinde yılda 350 milyon dolar olan gelirimizin, 2.4 milyar dolara yükselmesi mümkündür.
Konunun uzmanları bu rakamları ve konuyu daha iyi değerlendirecektir. Öncelikle Montrö’ye dahil ülkeler ile görüşerek bu hakkımız tekrar elde edilebilir diye düşünüyorum.
3 ) KANALDAN TÜRKİYE YILDA 8 MİLYAR DOLAR KAZANACAK GÖRÜŞÜ
Kanal İstanbul ‘un gündeme geldiği 2011 yılında 50 milyar dolarlık bir proje olduğu açıklanmıştı Bugün ise projenin 70 milyar YTL’ye, yani 12-13 milyar dolara, mal olacağı ifade edilmektedir.
Yatırım maliyeti ne olursa olsun, bu kanaldan gelir elde edilebilmesi için her yıl yeterli sayıda geminin boğaz yerine bu kanalı tercih etmesi gerekir. Ancak elimizde bugün için kesin bir rakam yoktur. Sadece gelecek ile ilgili tahminler vardır. Bu kanaldan geçme konusunda karar verecek olanlar ise, o gemilerin seyir güvenliğinden 1. derecede sorumlu olan uzak yol kaptanları ve gemilerin donatan firmalarıdır. Peki bu kararlar neye göre verilecektir.
4 ) KANALDA KAZA İHTİMALİ YOKTUR VEYA DAHA AZDIR GÖRÜŞÜ
Bugün boğaz trafiği eskiden olduğu gibi çift yönlü değil tek yönlüdür. Günümüzde tankerler boğazlardan sadece gündüz geçebilirler. Bu geçişlerinde ise 250 metrenin üzerindeki tankerlere hem kılavuz kaptan hem de römorkör refakat etme zorunluluğu bulunuyor.
Bu tedbirlerin neticesinde 25 senedir trajik bir kaza yaşamadık. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti alınan emniyet tedbirleriyle kaza riskini sıfıra yakın seviyeye indirmiştir ve boğazlarımız dünyanın en emniyetli su yollarındandır.
Kaldı ki, kazaların önemli bir bölümü dümen kitlenmesi ve makine arızası gibi geminin kendi iç teknik donanımlarından kaynaklanmakta olup kanalın bu tür arızaların oluşumunu önlemesi beklenemez. Aynı kazalar orada da olabilir ve sonuçları çok daha yıkıcı ve hatta ölümcül olabilir.
Bir gemiyi ister boğazdan isterseniz kanaldan, baştan kıçtan römorkörler eşliğinde, kılavuz kaptan dahil, her türlü tedbiri alıp geçirin, o geminin makine dairesinde bir yangının çıkmasını ve kısa sürede yangının tüm gemiyi sarmasını, hatta infilak etmesini önleyemezsiniz.
Böyle bir durumda geminin boğazdan geçiyor olması, kanala göre çok daha güvenlidir. Zira o yanan gemiye söndüren römorkörler her açıdan yaklaşabilir. Gemiyi çevirebilir, çekebilir ve çok daha etkin müdahalede bulunabilir.
Böyle bir durumda kanalın etrafındaki yaşam alanları boğaza nazaran çok daha yakın olacağı için, üstelik de kanal boyunca birkaç geçiş köprüsü olacağı için, patlama veya çıkan zehirli gazlar nedeni ile, sonuçları çok daha vahim, hatta ölümcül olabilir.
Bir makine veya dümen arızası için yüzlerce neden sayabiliriz.
Gemilerde otomasyon sistemleri elektronik, hidrolik ve pnömatik devrelere kumanda ederler. Bu devreler üzerinde de çok sayıda selonoid valf, kontaktör, röle, yağ, yakıt ve hava filtreleri bulunur. 
Bu devre elemanları ve filtreler her an ve herhangi bir nedenle arızalanabilir veya tıkanabilir.
Tıpkı bir insanın damarlarının tıkanıp, kalp krizi geçirmesi gibidir. İşte o anda gemiler ya ana makineden, ya dümen kontrolundan yada elektrik enerjisinden mahrum kalabilirler.
Ayrıca kanal, boğaza nazaran çok daha dar olup, çap daraldıkça akışkanların hızı artacağından, kuzeyden güneye olan akıntı, özellikle poyraz havalarda çok daha şiddetli olur. 
Bu şiddetli akıntı ve rüzgarlar, gemileri rotalarında tutmayı zorlaştırır.
7 Knot gibi düşük bir hızla seyreden 200 bin tonluk bir tankeri artı 3 knot akıntı ile beraber toplamda 10 knot hız altında, 2 – 3 römorkör ile bile tutamazsınız.
Günümüzde gemilerin enleri 50 metreye, boyları ise 300 metreye ulaşmıştır.
250 metre genişliğinde dar bir kanaldan geçen bu uzun gemiler herhangi bir kaza anında kanalı ve kanal trafiğini olduğu gibi tıkarlar.
Kendi gövdelerinde de hem baştan hem kıç taraftan ağır hasar alabilirler. Bir yangında ise kanal haftalarca kapalı kalabilir. Boğaz geniş olduğu için diğer gemiler emniyetli bir şekilde yollarına devam ederler ancak kanalda bu söz konusu değildir.
Üstelik kanalda arkadan gelen gemiler oldukları yerde ters çevrilemeyeceği için de, ancak römorkörler ile bu gemileri kıç taraftan bağlayarak, ters yönde çekmek gerekir ki, Kanal ancak bu şekilde ve çok uzun sürelerde boşaltılabilir.
Ayrıca kanalda ve özellikle infilak halinde oluşacak kuvvetli hava basıncı yakın çevrede yaşayan insanlar için, ciddi bir ölüm riski yaratacaktır. Oysa boğazda olan kazalarda bugüne kadar İstanbul halkından kimsenin burnu bile kanamamıştır.
Son 45 yılda sadece 2 tanker kazası yaşanmıştır. Bunlardan biri 25 yıl diğeri de 40 yıl önce yaşanan Independenta tanker yangınıdır. Ancak o yıllardaki boğaz geçiş emniyet kuralları ve sistemleri bugunkü seviyelerde değildi.
Günümüzde ise boğazlardaki kazaların önlenmesine yönelik olarak, gerek azalan gemi sayısı, gerekse Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün (IMO) koyduğu ve denetlediği yeni kurallar söz konusu olup bu konuda Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü ile HAVELSAN ve ASELSAN arasında elektro-optik elemanlar içeren, yeni emniyet sistemleri ve yazılımları için anlaşmalar imzalanmıştır.
Bu yeni sistemler de 2023 yılında ek tedbirler olarak hayata geçecektir. Dümen kitlenmesi veya makine arızalarında gemilere boğazlarda her açıdan yaklaşılarak, müdahale edilebilir. Nitekim aralık ayının son haftasında Aşiyan mevkiinde sahile çarpan Songa Iridium gemisi, boğaz trafiğini engellememiştir. O gemi açığa çekilinceye kadar yanından 4 gemi, Marmara’ya doğru yoluna devam etmiştir. Kuzeyden boğaza giren 265 metre boyunda yüksek tonajlı bir tanker ise, anında demirletilerek asıl olabilecek bir facia boğazın genişliği sebebi ile önlenmiştir.
Eğer 191 metre boyundaki bu gemi kanaldan geçerken makine arızası yapsaydı, kanal trafiğini kitleyecek, arkadan gelen gemiler için de çatışma riski yaratacaktı.
5 ) INDEPENDENTA TANKER YANGINI’NA BİR BAKALIM
Kanalın yapımına sebep olarak gösterilen kazalardan biri olan ve bundan tam 45 yıl önce meydana gelen Independenta Tankeri yangınının 7-8 ay sürdüğü ifade edilmektedir. Oysa bu yangın 27 gün sürmüştü ancak yıllarca enkazı kaldırılamamıştı ama boğazlardaki gemi trafiği ise devam etmişti. Bu tarz bir yangın kanalda olursa yanından başka bir gemi geçemeyeceği için uzunca bir süre kanal kapalı kalır.
Kaza sırasında her iki gemide kılavuz kaptan da yoktu
“Evriali adlı Yunan bandıralı şilep, Karadeniz girişinde kılavuz kaptan alarak boğazı emniyetle geçmiş ve Harem önlerinde kılavuz kaptan istenen görevi bitirerek şilepten ayrılmıştır.
“Independenta” adlı Romen tankeri ise Karadeniz’e geçmek üzere boğaz girişine yaklaşırken kılavuz kaptan talep etmiş ancak kılavuz kaptan daha gemiye binmeden, yani her iki gemi de kılavuz kaptan olmaksızın, seyir halinde bulundukları sırada çarpışma meydana gelmiştir.
Benzeri bir tanker infilakı kanalda olursa, yerleşim bölgeleri çok yakın olacağı için çıkan hava basıncı nedeni ile maksimum seviyede fiziksel darbe ve yıkımlar yaşanır.
Sızan zehirli gazlar, kanalın çevresindeki binaların yaratacağı hava koridoru nedeni ile, çok kısa sürede ve en az 10 km. lik bir mesafeye kadar yayılabilir, bu bölgede yaşayan yüzbinlerce insanın hayatını tehlikeye sokabilir. Bir anda bu kadar insana tıbbi müdahale imkanı yoktur. Nitekim bundan 40 yıl önce yaşanan Independenta Tankeri ‘nin infilakında, hiçbir yıkım veya zehirlenme olayı olmamıştır. Sadece yakın çevredeki binaların camları kırılmıştır.
6 ) BOĞAZLARDAN GEÇEN TANKER VE GEMİ SAYISININ ARTACAK OLMASI GÖRÜŞÜ
Karada var olan Ceyhan – Bakü Petrol Boru Hattı, yeni devreye alınan Türkakımı ve Rusya petrolünü doğrudan Akdeniz’e ulaştıracak olan ve açılması muhtemel Samsun – Ceyhan Boru Hattı nedeniiyle her geçen yıl boğazlardan geçen tanker sayısı azalmaktadır. Daha da azalacaktır.
Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü de azalan bu rakamları internet sitesinde açıklamaktadır. Son 10 yılda geçen gemi sayısı yüzde 27 azalmıştır. Ayrıca deniz taşımacılık sektörü büyük tonajlı gemilere geçtiği için tonaj artsa da gemi sayısı, dolayısı ile de gemi trafiği azalmaktadır.
Yine Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü verilerine göre, İstanbul Boğazı’nı son yılda kullanan 41 bin 103 geminin yüzde 67’sini yükü çok değerli olmayan, dökme yük ve genel kargo gemileri oluşturmaktadır.
Dolayısıyla bu gemilerin ilave para verip de kanalı tercih etmeleri zordur. Geriye kalan tankerlerin de ne kadarının kanalı tercih edecekleri konusu sadece tahminlere dayalıdır. Bugun için elimizde somut bir rakam yoktur. Günümüzde gemi donatan firmalarının her türlü ekstra masraftan kaçındıkları da bir gerçektir.
7 ) YÜKSEK TONAJLI TANKERLER KANALDAN DAHA EMNİYETLİ GEÇECEKTİR
Büyük tonajlı gemilerin draftları yani suya batma miktarları 20 metreye ulaşmıştır. Bu nedenle de daha derin sulara ihtiyaç duyarlar Kanalın açıklanan 25 metre’lik derinliği bu gemilerin kanaldan emniyetli geçmeleri için yeterli değildir.
Karadenizden gelen suyun tuzluluk oranı düşük olduğu için gemi az tuzlu olan bu kanalda daha da batacaktır. Yani gemi ile dip yüzey arasındaki mesafe, 4-5 metrelere inecektir ki, bu suya çürük su denir.
Bu mesafede pervane ve dümenin verimi düşer. Geçen gemi için büyük bir risktir. Gemiler gerektiğinde her an için tam yol verebilirler. Bu türde bir manevra gemiyi dibe doğru yaklaşık 1 ile 1.5 metre daha batırır. Bu durumda geminin seyir emniyeti sıfıra iner. Oysa boğazda böyle bir sorun yoktur. Kanalın dibi beton ile kaplanacaksa herhangi bir tehlike halinde demir de atılamaz. Beton olmasa bile, demir atıldığında geminin kıç tarafı mutlaka ya sancağa ya iskeleye çeker ve kanalın duvarlarına çarparak, bordasında ağır hasarlar oluşabilir.
Zamanla yağan yağmurlar ve toprak hareketleri nedeniyle kanalın dibi ayrıca çamurla dolacaktır. Bu çamur ve Karadeniz’den akıntı ile gelecek olan kumlar gemilerin kanalın dibine olan mesafesini daha da azaltacaktır.
Dipteki bu çamurlar pervanenin yaratacağı anafor nedeni ile soğutma suyu olarak derinden alınan kinistin valflerinin deniz suyu filtrelerini tıkayabilir. Bu ise ana makine ve jeneratörlerin hararetini yükseltir. Hatta stop etmelerine sebep olabilir. Bütün bu faktörler, gemi kaptanlarının kanalı tercih edip etmeyeceklerini belirler.
Sürekli olarak kanalın dibinde biriken bu çamurun temizlenmesi ve tahliyesi gerekir ki bu iş de uzun zaman ve yüksek maliyetler gerektirir. Bugüne kadar hiç kimse tarafından dile getirilmeyen bir tehlike de şudur :
Bazı yüzme havuzlarında yaratılan suni dalgaları gözlerimizin önüne getirelim. 
İstanbul’da beklenen 7.5 şiddetindeki deprem esnasında dar kanalın suları aynı bu havuzlarda olduğu gibi çalkalanacak ve her 2 duvar arasında metrelerce seviye değiştirecektir. Bu esnada kanalda olan tankerlerin havaya yükselip dibe vurmaları ve gövdelerinin parçalanması kaçınılmazdır. Kanal bir anda petrole boğulur hem Karadeniz hem de Marmara denizimiz için geri dönülemez bir facia yaşanır. Biz denizciler kıyıya yakın sığ sularda aniden yükselen dalgaların, özellikle uzun gemilerin dibe vurup parçalanmasına yol açma tehlikesini çok iyi biliriz. Aniden çıkan fırtınalardan ötürü yükselen dalgalarda gemi parçalanmasın diye, gemilerin halatlarını çözmeye vakit bulamayıp baltalar ile parçalayarak iskeleden açığa kaçtığımız çok olmuştur. Bu tür olasılıkların ve tehlikelerin şakası yoktur. Risk alınamaz.
Sonuç olarak sunulan öneriler
1 ) Her iki su yolunun önceden Ssimülasyonu yapılmalıdır :
Kanalın tanıtımı için hazırlanan 3D görüntüler cezbedici ancak yeterli değildir. 
İlgili bakanlık basit bir iskeleye dahi onay vermek için simülasyon çalışması istemektedir.
Kanal ve boğaz geçişi için, yüksek tonajlı bir tankerin her türlü ağır koşullar altında acil demirleme, deprem, yangın, infilak, römorkörlerle kurtarma ve yangın söndürme senaryoları simüle edilerek hangi su yolunda gemilerin ve çevrede yaşayan insanların daha güvende olduğu bilimsel olarak mukayese ve rapor edilmelidir. Bu simülasyonun uluslararası boyutta çalışan, tecrübeli ve bağımsız bir kuruma yaptırılması tercih edilmelidir.
2 ) Sigorta konusu iyi etüd edilmelidir :
Kanalın yukarıda bahsi geçen ilave riskleri nedeni ile, buradan geçecek olan gemilerin ve yüklerinin tazmini yönünde, uluslar arası sigorta şirketlerinin ek risk primi ve tazminat isteme haklarının olup olmayacağı, yine bu konunun uzmanları tarafından ve önceden kesin olarak incelenmesi ve rapor edilmesinde yarar vardır.
3 ) Montrö Antlaşması riske edilmemelidir :
Bin 550 sayfalık ÇED raporunda sadece bir satır olarak yer alan ve ileride Saros’dan başlayıp, Çanakkale Boğazını’da bypass eden 2. bir kanal yapımı dile getirilmektedir. Bu da son derece dikkat çekici olup özellikle Montrö’nün hiçbir şekilde tartışmaya açılmaması, bunun için en ufak bir ihtimal bile olsa dikkatli ve duyarlı olunmasının ülkemizin ve halkımızın geleceği açısından yararlı olduğunu düşünüyorum.
4 ) Kanal yerine boru hattı tercih edilmelidir :
Her iki görüşün de ileriye sürdüğü olumsuzlukların tümünü ortadan kaldıracak gerçekçi bir çözüm olarak, Rusya petrolünü doğrudan Akdenize – Ceyhan’a taşıyacak olan yeni bir boru hattının yapımı tercih edilmelidir.
Bu hat Samsun – Ceyhan Boru Hattı olabileceği gibi daha da ideali Novorossiysk – Ceyhan Boru Hattı’dır.
Bu hat boğazlardaki tanker trafiğini tamamen ortadan kaldıracak, Montrö’yü tartışma zemininden, Türkiye’yi de 30 – 40 milyar dolar para harcamaktan kurtaracak bir çözümdür. 
Ülkemize para kazandırması da kesin olan akılcı bir yaklaşımdır.
Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK | Leave a comment

ANALİZ; KÜRESEL EMPERYALİZMİN ORTADOĞU TEMSİLCİSİ * İSRAİL’İN YOL HARİTASI

Siyonizm’in kurucu babası Theodore Herzl’e göre “Büyük İsrail” kavramı, “Nil Nehri’nden Fırat’a” uzanan bir Yahudi Devleti’ni ifade eder. Filistin Yahudi Komisyonu’ndan Rabbi Fischmann’ın, 9 Temmuz 1947’de Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi’ne hitaben: “Vaddedilmiş topraklar Nil Nehri’nden Suriye ve Lübnan’ın bir kısmını da içine alarak yukarıya Fırat’a kadar uzanır.” dediğini yazar Michel Chossudovsky.

Prof. DR. Anıl Çeçen / anilcecen@hotmail.com / 21.09.2020

ANKARA   KALESİ –  274

İSRAİL’İN YOL HARİTASI

Bu yazının başlığında yer alan birleşik kavram , Atlantik okyanusu kıyılarından  merkezi coğrafyaya bakarak  olayları değerlendirmeye çalışan oryantalist görüşün temsilcileri tarafından  kullanılmaktadır

 

BÖLÜM 1

Beş yüz yıl önce  okyanusun doğu kıyılarından dünyaya  bakanlar ,  Londra merkezli bir dünya için değerlendirmeler yapıyorlar ve bu doğrultuda  Britanya İmparatorluğunu oluşturmaya çalışıyorlardı . Okyanusun batı kıyılarında daha sonraki  dönemlerde   yeni bir süper dev ülke olarak dünya sahnesinde yerini alan Amerika’nın  yayılmacılığı dönemi gündeme gelince,  bu kez okyanusun batı kıyılarından bakanlar  Amerika’nın yol haritasını çizmeye çaba göstermişlerdir . Yirminci yüzyılın sonlarına kadar  ABD’nin yol haritası tartışılırken , Atlantik hegemonyası  doğrultusunda dünya haritasının orta bölgeleri ile kıtaların  doğusunda yer alan  geniş alanlardaki büyük ülkelerin durumları incelenmeye başlamıştır .
Dünyayı Atlas okyanusu kıyısından yönetmeye çalışanlar ,  yirmi birinci yüzyıla doğru gidilirken, bu kez de kendi yarattıkları bir ülke olarak İsrail’in konumu ile ilgili oryantalist görüşler geliştirmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda İsrail  devletinin izlediği yolun hem haritasını çıkarmak için uğraşmışlar ,hem de  bu harita üzerinden  siyasal gelişmelerin geleceğini tahmin ederek yönlendirmeye çalışmışlardır .Arap ve İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti kurulmasına yol açan  İngiliz ve Amerikan  devletleri , Atlantik emperyalizminin merkezi alana doğru açılan uzantısı konumundaki Siyonist devletin   son durumu ve gelecekte karşılaşabileceği gelişmeler ile  ilgili olarak yeni oryantalist bakışlar geliştirmeye  bugün de  devam etmekte  ve   artık kontrol edemedikleri küçük İsrail devletinin önündeki yolu kendi açılarından açıklamaya çalışmaktadırlar .
İsrail devletinin  iki kurucu devleti   oryantalist birikimin yansıması olarak  yol haritasını  belirlemeye çalışırken , iki büyük emperyalist gücün yavrusu olarak dünyaya gelen  İsrail’de,  kendi çıkarları doğrultusunda   Kudüs  merkezli   bakış açıları  geliştirerek  , Atlantik kıyılarında egemen olan lobilerinin desteği ile kendi yaklaşımlarını , ABD ve   İngiltere  Devletleri ne benimseterek uygulamaya geçirmenin çabası içinde olmuştur . Bu doğrultuda İsrail’in yol haritası kavramı içerik  değiştirmiş ve  bu kavram  doğrudan İsrail devletinin çıkarları  yönünde   izleyeceği  yol hattı olarak  uluslararası alanda anlaşılmaya başlanmıştır .
Bu çerçevede  insanlığın Milattan sonra yaşadığı iki bin yıllık  geçmişin izlerine dayanan yaklaşımlar ve gelişmeler ,  yirminci yüzyıl sonrasında da  uluslararası alandaki gelişmeleri etkileyerek dünya tarihinin bu  çizgide  oluşumuna  neden olmuştur . İsrail  devleti iki bin yıllık bir rüyanın sonucunda kutsal topraklar ilan ettiği  Orta Doğu’nun tam ortalarında siyasal bir örgütlenme olarak öne çıkarken ,  geleceğin dünyasında  ABD ve Büyük Britanya gibi süper güçlerin yerini almaya yöneliyordu . Bütün dünyaya dağılmış güçlü, örgütlü ve zengin lobilerinin çabaları ile kurulmuş olan İsrail projesinin ilk aşaması ,  ikinci dünya savaşı sonrasında  yapılan antlaşmalar ve harita değişiklikleriyle  ile tamamlanmıştır .
İkinci aşamada bu devletin  kurulduğu bölge içinde bir yere sahip olması doğrultusunda  olaylar tırmandırılırken , yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimi içinde  Arap –İsrail savaşları birbirini izlemiştir . Arap komşuları ile sürekli olarak savaşmak zorunda kalan bu küçük devlet ,gene ABD ve İngiltere’nin fiili himayeleri ile bu dönemi de geride bırakmıştır . Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte gündeme gelen küreselleşme aşamasında ise , İsrail için üçüncü dönem gündeme gelmiştir. Bu  doğrultuda Amerikan ordusu Basra körfezine  gelerek  ve bölgesel işgale girişerek   bütün Orta Doğu ülkelerini yeni bir ateş çemberi içine atarak ,saldırı savaşları  yolu ile  İsrail’in genişlemesi sürecinin tamamlanmasına giden yolu açmıştır .
Büyük İsrail projesinin ilk aşamasını lobiler aracılığı ile tamamlayan Siyonist devlet ,ikinci aşamada küçük devlet aracılığı ile kendisini bölge devletlerine kabül  ettirmeye çalışmıştır . Ne var ki , küçük devlet olarak yola devam etmesi mümkün olamayacağı yarım yüzyıllık  Arap-İsrail savaşları ile ortaya çıktığı için ,büyümek doğrultusunda yeni adımlar atılabilmesi ancak Atlantik güçlerinin desteği ile mümkün olabiliyordu .

BÖLÜM II
Sovyetler Birliğinin dağılmasından yararlanmak isteyen ABD ve İngiltere ikilisi Basra körfezine asker göndererek ,Irak üzerinden savaşları bütün bölgeye yaymanın arayışı içinde olmuşlardır . İsrail bu iki büyük gücü etkili lobileri ile kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiş ve böylece İsrail’in yol haritası gene eskisi gibi Atlantik kıyılarından belirlenebilmiştir . İsrail lobileri aynı zamanda bütün dünya ülkelerinde ekonomiyi kontrol eden güçlü kapitalist gruplar olduğu için bazan ekonomi üzerinden bazan da siyasal gelişmeler üzerinden, Büyük İsrail projesini  uygulama alanına yansıtmışlar ve bölge devletlerini kontrol altına alma hedefi doğrultusunda  kendi çıkarlarını siyasal çözüm görünümünde dünya  ülkelerine kabül ettirmeye çalışmışlardır .
Soğuk savaş sonrasında gelişmeler ısınmaya başlayınca ve  Büyük İsrail projesinin üçüncü aşamasında  bölgesel  genişleme savaşları öne çıkınca, Irak savaşı sonrasında Suriye’de benzeri bir senaryo doğrultusunda  silah ve para yardımları ile  terör örgütleri desteklenerek ve  kullanılarak yola devam edilmeye  çalışılmıştır . Irak ve Suriye sonrasında üçüncü büyük devlet olarak İran belirlenmiş ve bu doğrultuda terör örgütleri aracılığı ile yayılma savaşı  son  aşamada İran’a doğru yönlendirilmeye çalışılmış ama bu planda tam  anlamıyla bir başarısızlık ortaya çıkınca ,Atlantik emperyalizmi destekli savaş senaryoları ile yola devam edilemeyeceği kesinlik kazanmıştır .Son aşamada  İran’ın arkasına bütün doğu devletleri geçince  Atlantik kışkırtmalı Siyonist planlar  hedefe ulaşamamıştır .
İsrail küçük bir devlet olarak Atlantik emperyalizmi destekli büyümeye öncelik tanırken , hedef alınan ülkeler ile ortak sınırı olan Türkiye’de dolaylı yollardan  batı blokunun  karşısına alınmıştır . Irak ve Suriye’yi yıkanlar yeni aşamada Türkiye ve İran gibi iki büyük  Türk devletini birbiriyle savaşmaya doğru yönlendirmeye çalışmışlardır .  İran’da yaşamakta olan Doğu Türkleri ile Türkiye’de yaşayan Batı Türklerini  Siyonist yayılma planları doğrultusunda çarpıştırarak yok etmeyi hedefleyen bu tür yeni emperyalizm  planları ,  merkezi coğrafya ve doğu bölgesi devletlerinin dayanışmalarıyla önlenmiştir .
Yirminci yüzyılın ilk yarısında yeni bir dünya düzeni kurulurken tarih sahnesine çıkan ulus devletler, terör örgütleri ve bölgesel savaşlar aracılığı ile bölünmemek için bir araya gelmeye başlamışlar ve parçalanmayı önleyici önlemler alarak , dayanışma içinde batıdan gelen  emperyal saldırılara karşı direnişi   zamanla  uluslararası  alanda  savunma örgütlenmesine  dönüştürmüşlerdir .Böylesine bir yeni durum karşısında  yayılma amaçlı savaşlar aracılığı ile küçük devletin  zorla büyütülemeyeceği ortaya çıkmıştır .
İsrail yüzünden bütün dünya ülkeleri ile karşı karşıya gelen  Amerikan ve İngiliz devletleri  yeni dönemde barış konferansları  düzenleyerek  küstürdükleri   dünya devletleri ile barışabilmenin yollarını aramışlardır . Orta Doğu’da  dünyaya zamanında egemen olmuş olan büyük güçler, yeni dönemde küçük İsrail devletinin kuklası konumuna düşmekten uzaklaşmaya başlayarak yepyeni bir dünya barışı arayışı içinde olmuşlardır . Her kıtada toplanan barış konferansları ile de  dünya ülkelerine yeni küresel emperyalizm kabül ettirilemeyince  bu kez  olağan dışı yeni bir yol denemek üzere orta çağ dünyasında görülen  biyolojik virüs savaşlarının önü açılmıştır .
ABD’deki güçlü lobiler yeni bir elektronik düzen ile dünyayı teslim almaya doğru zorlanırken,  bu kez  uçaklar yolu ile dünyaya yayılan virüsler insanlığı evlerine hapsolmaya zorlamıştır . Savaşlar ve barış girişimleri ile sonuç alamayan  Atlantikçi Siyonistler,  bu aşamada  yeni bir ortaçağın kapısını virüs savaşları ile açabilmenin arayışı içine girmişlerdir . Evdeki hesabın çarşıya uymaması üzerine geliştirilmeye çalışılan yeni atılımlar ile Büyük İsrail İmparatorluğu oluşturmak doğrultusundaki Siyonist planın önü  bugün biyolojik savaşlar yolu ile  açılmaya  çalışılmaktadır .
Normal koşullarda barış ya da savaş politikaları ile yola devam etme şansı bulamayan  İsrail devleti kendi hazırlamış olduğu yol haritasına devam etmek üzere, Bill  Gates  vakfı gibi  bazı Siyonist lobiler aracılığı ile  bugün gelinen son aşamada bütün dünyayı bir biyolojik savaş senaryosu ile karşı karşıya getirmişlerdir . Kendisine bağlı lobiler üzerinden  barış ortamlarında  yol haritasının başlangıç kısmında yolunu bularak ilerleme sağlayan Siyonist devlet , Britanya ve Amerikan imparatorlukları gibi büyük  devletlerin destekleri ile barışın bittiği yerde savaş dönemini başlatmış ve bu doğrultuda akla gelen her türlü savaş senaryosu, merkezi coğrafyayı ele geçirmek üzere gizli servisler aracılığı ile birbiri ardı sıra uygulama alanına getirilmiştir .
Devletin kurulmasından hemen sonra komşular ile başlatılan savaş senaryolarına daha sonraki aşamada tüm bölge devletlerinin katılması sağlanarak , batı emperyalizminin  gücü Orta Doğu devletlerini çökertmek ve parçalamak doğrultusunda kullanılmaya çalışılmıştır . Dünya tarihinde her zaman önde gelen bir yere sahip olan  Musevi lobilerinin  tek bir Siyonist merkez tarafından yönlendirilmeye başlanması ile, yol haritası daha istikrarlı bir biçimde çizilerek  ve  uluslararası konjonktürün kaos ortamına doğru sürüklenmesinden yararlanarak , bölge devletleri ile oynayan ve bunların ortadan kalkmasına  yol açabilecek  siyasal senaryoların devreye sokulması ile,  her şeye rağmen  İsrail’in yol haritasında Siyonist ilerleme devam etmektedir . Büyük İsrail Projesinin önüne çıkan her türlü engel  , uluslararası dengeler ve siyasal senaryolar  aracılığı ile aşılmakta ve böylece İsrail’in yol haritasında  Siyonist planlar  doğrultusunda yola devam edilmektedir .

BÖLÜM III
İki bin yıllık maceranın başladığı zaman diliminden bu yana Orta Doğu’daki kutsal topraklarına dönerek , orta dünya merkezli bir büyük dünya devleti kurma senaryosu doğrultusunda  Kudüs’ü  başkent ilan eden yaklaşım , şimdi  bu şehri önce Orta Doğu’nun sonra da dünyanın başkenti  olarak ilan etmeye çalışmaktadır . Kudüs her yerin başkenti olmaya doğru hazırlanırken geçen yüzyıldan gelen ulus devletler yıkılmaya çalışılmakta ve ulusların yerine  kentleri devreye sokarak  ortaçağın yaşam modeli olarak şehir devletleri yeniden  oluşturulmaya çalışılmaktadır .
Kudüs’ün resmen yeni başkent  ilan edildiği aşamada  İstanbul, Ankara , Bakü, Tahran, Bağdat , Şam  ve Kahire gibi eski   başkentlerde  yeniden yapılanma çalışmaları öne çıkarılmakta ve bölge devletlerinin başkentleri üzerinden  bölgesel güç haline gelme planları uygulama alanına getirilmeye çalışılmaktadır . Bölge kentlerini karşı karşıya getirmek ve kent merkezli yeni bölgesel yapılanmaları ortaya çıkarabilmek için Kudüs üzerinden geliştirilen bölgesel federasyon projesi,  kentleşme görünümünde bütün bölge ülkelerine zorla  uygulattırılmaya çalışılmaktadır .
Kentsel dönüşüm projeleri sadece eski binaların yıkılıp yeniden yapılanması hedefi ile yapılmamakta , aynı zamanda  bazı kentler yeni  bölgesel merkez olmaya doğru yapılandırılarak  özerk  eyalet devletleri üzerinden federasyonlaşma  oluşumu , merkezi coğrafyadaki eski Osmanlı toprakları üzerinde  gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bu doğrultuda Büyük İsrail projesi uygulamada  Büyük Kudüs oluşumuna dönüştürülerek  ve  bölgedeki ulus devletlerin başkentleri devlet merkezi  olmaktan çıkartılarak ,yeni  federasyon çatısı altında yer alacak eyalet devletleri   kurmak  için çaba sarf edilmektedir .
Irak’ın üç eyalete bölünmesinden sonra şimdi sıra  Suriye’den üç  , İran’dan  beş ,Arabistan’dan beş ve Türkiye’den yedi eyalet çıkmasına  gelmiştir . Bu doğrultuda bölge başkentleri devre dışı bırakılırken  ulus devlet ülkesi içinde yer alan devletin ülkesi  yeni bölgeselleşme planları üzerinden,  şehir devletlerine doğru dönüştürülmek istenmektedir . Batı emperyalizminin ordularının  bölerek işgal ettiği topraklar üzerindeki askerlerinin geri çekilme zamanı gelirken , terör örgütleri ve işgal ordularının yerine bölgesel kantonlar kurulmaya çalışılmaktadır . Geleceğin  bölgesel   federasyonuna doğru  Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, Siyonist dünya imparatorluğu planı aksatılmadan yürütülmektedir   .Bu aşamada  her şey Büyük İsrail planının gerçekleştirilmesine bağlı olarak yönlendirilmeye çalışılmaktadır .
Soğuk savaş yıllarındaki gizlilik ortamında Siyonist plan gizlice uygulanırken , Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra küreselleşme ortamına girilmiştir. Bu  küresel  merkez ilan edilen Açık Toplum  Enstitüsü üzerinden  açıklık ilkesi bütün dünya ülkelerine benimsetilmeye çalışılırken , Kutsal kitaplardaki senaryolara dayanan Siyonist proje de yeni dönemde  basın ve medya organlarında açıktan konuşulmaya başlanmıştır .
1980’ler döneminde  Sosyalist sistem yıkılırken Siyonist sistemin kurulması ile ilgili plan  resmen açıklığa kavuşturuluyordu . 1852 yılında Britanya İmparatorluğunun başbakanı olan  Benjamin Disraelli aslında  iki asır öncesinden  merkezi alandaki Osmanlı sonrası yeni yapılanma modelini  ortaya koymuştu . O dönemde Osmanlı sonrası Orta Doğu olarak hazırlanmış olan bu yeni yapılanma projesi , Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sevr planı olarak gündeme getirilmiş ve küreselleşme sonrasında da  bu plan Büyük İsrail Projesi olarak öne çıkarılmıştır .
Balkanlar’daki küçük devletçiklerin oluşumu ile  ortaya çıkan Balkanizasyon  planının   , yeni dönemde  İsrail’in öncülüğünde Orta Doğu’ya taşınması,  Büyük İsrail İmparatorluğunu oluşturmak ve bölgedeki ulus devletler düzeninin yıkmak amacıyla   zorunlu görünüyordu  . İngiliz başbakanı Disraelli  Büyük İsrail’in kurulmasına giden Siyonist planı  yüz yıl öncesinden açıklarken ,  Britanya  Krallığı  ile  Amerikan imparatorluğunun  gelecekteki misyonlarının da sınırlarını çizmiş oluyordu .

BÖLÜM IV
Osmanlı devletini geçici bir devlet  olarak gören Atlantik emperyalistleri , Osmanlı sonrasının hazırlıklarını iki yüz yıl önceden  yapıyorlardı . Emperyalistler bu coğrafyada Avrupa tipi ulus devlet istemezlerken , gelecekteki küresel emperyalizm düzeninin temeli olacak biçimde kent merkezli eyaletler üzerinden  , bölgesel  İsrail federasyonun alt yapısını hazırlıyorlardı . Bu çerçevede geçmişten gelen uluslararası birikim ve büyük devletler ile güç merkezlerinin  merkezi bölgeyi kontrol etme istekleri , yirminci yüzyılın  bölgedeki düzeninin ortadan kalkmasına neden olarak yeni Siyonist  yapılanmanın önünü açıyordu.
Oded Yinon isimli  Amerikalı bir Yahudi  Orta Doğu uzmanı  , “I980’li yıllarda İsrail için bir strateji” isimli çalışmasını  I981 yılında  Amerikan Yahudi lobilerinin dergisi olan Kivinum isimli  bir yayında dünya kamuoyuna açıklıyordu .  Oded  Yinon aslında bu çalışması ile , Benjamin Disraelli’nin 1852 tarihli yeni Orta Doğu planını yirminci yüzyıla taşıyarak , 21. Yüzyılın Siyonist  planına  zemin hazırlıyordu . Oded  Yinon planı , İsrail’i çevreleyen bütün devletlerin parçalanmasına dönük olduğu için bölgede yeni oluşturulacak Fas, Tunus ve Cezayir benzeri   şehir merkezli eyaletler aracılığı ile ,  Kudüs merkezli bir  Büyük İsrail Federasyonunu gerçekleştirmeyi  hedefliyordu .
Soğuk savaş sonrasında merkezi alandaki savaşlar aracılığı ile  önce Irak  daha sonra da Suriye devletlerinin iç savaşlar aracılığı ile parçalanmaları  gündeme gelmiş , ayrıca  en sonunda  merkezi alanının iki büyük devleti olan Türkiye ve İran’ın parçalanması  doğrultusunda terör ve savaş rüzgarları bu iki ülkenin üzerine doğru yönlendirilmiştir . Türkiye’deki laik ve dinci kesimler sürekli  kışkırtılarak mezhep çatışmaları üzerinden bir yeni savaş senaryosu Türk-İran savaşı olarak hazırlanmış ve bu doğrultuda provakasyonlar bir biri ardı sıra  uygulama alanına getirilmiştir .
Ayrıca  Suudi Arabistan ,  Mısır, Yemen , Ürdün  ve Libya gibi bölge devletlerinin de Balkanizasyonun  Orta Doğuya taşınması doğrultusunda iç savaşlar ve terör kışkırtmaları ile bölünmesi  planı  ,ABD ve İsrail destekli olarak bölge devletlerinin üzerine yeni yapılanma atılımı olarak  empoze edilmeye devam edilmiştir . İşte bu aşamada  ABD’yi yönlendiren İsrail lobileri bu büyük ülkenin desteği ile, hem kendi kurdukları terör örgütlerini hem de  gizli servislerini bölge devletlerinin parçalanmaları doğrultusunda  yoğun bir biçimde desteklemişlerdir .
İsrail bu aşamada yol haritasını bölge devletlerinin tümünün bölünmesi doğrultusunda yönlendirmeye çalışmış  ve  bölge devletlerinin kendilerini savunmalarına giden yolların dış destekler ile kesilmesine  çalışmıştır. Orta Doğu  parçalanırken  genişletilmiş hegemonya projesi doğrultusunda  Kuzey Afrika ülkeleri üzerinde de baskı ve yönlendirme siyasetleri  gündeme getirilerek, Türkiye  Kuzey Afrika ülkelerinde ABD çizgisinde kullanılmaya çalışılmıştır .
Eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri olan Mısırlı Kıpti –Hırıstıyan  diplomat Butros Gali  ,bölgedeki sıcak olayların gelişmesi üzerine  “Önce mikro milliyetçilik ,sonra makro devletçilik” diyerek  İsrail’in başlatmış olduğu Siyonist imparatorluk projesine destek çıkan bir yaklaşımı öne çıkarmıştır . Bütün dünya bölgelerindeki İsrail lobileri  var oldukları ülkelerde rüzgarlar  estirerek  Büyük İsrail projesine açıktan destek çıkan bir yeni atmosfer yaratmışlardır .
Başta ABD olmak üzere Rusya  ve Avrupa ülkelerinde etkin olan  Siyonist lobilerin etkin çalışmaları sayesinde, İsrail yol haritasında ilerleme fırsatı bulmuş ve bölge ülkelerini içeriden ele geçirme şansını elde ederek , bölücü ve parçalayıcı planları doğrultusunda  , Orta Doğu devletlerini yönlendirme  işini yol haritasına uygun bir biçimde gerçekleştirmiştir .
Merkezi coğrafyanın geleceği ile ilgili Siyonist planının bugüne kadar  eksiksiz uygulanması  gelecekte de bu plan doğrultusunda projenin  tamamlanacağına dair bir görünüm yaratmaktadır . Özellikle dünya ülkelerindeki İsrail lobileri bu doğrultuda  kendilerinden yana bir kamuoyu oluşturmaya  öncelik verdikleri için ,  güçlü Siyonist örgütlenmenin sağlayacağı destekleri kullanarak  , Siyonizmin yol haritasında İsrail devletinin   Büyük İsrail projesi doğrultusunda yeni adımların atacağı görülmektedir  .

BÖLÜM V
Her türlü olumsuz koşullar ve engellere rağmen  iki yüz yıldır  dikkatli bir biçimde izlenen ve yönlendirilen yol haritasına yeni gelişmelerle  kesinlikle  devam edileceği  anlaşılmaktadır.  Bu doğrultuda Büyük İsrail planının gerçekleşeceğine dair dünya kamuoyunda karamsar bir beklenti ortamı yaratılmaktadır .
Balkanizasyonun  merkezi coğrafyaya taşınması demek bölgedeki ulus devletlerin alt kimlikli oluşumlar ile parçalanması anlamına gelmektedir. Böylesine bir durumu Osmanlı sonrası kurulmuş olan ulus devletlerin kabül etmesi mümkün olamayacağı için yeni bir savaş dönemi yaratılarak böyle bir  plan doğrultusunda bölge devletlerinin parçalanması amaçlandığı için merkezi alanın geleceğinde gene savaşların zorlama yollar kullanılarak çıkartılacağı görülmektedir .
İsrail’in yol haritasının  bu nedenle  geleceğe dönük bir çok savaş senaryosu ile dolu olduğu anlaşılmaktadır . İsrail önce komşularının ve daha sonrada bölge devletlerinin parçalanarak  kent merkezli  eyaletlere dönüştürülmesine öncelik vereceği için  , saldırgan  savaşlarla parçalayarak var olan devlet düzenlerini yok edici bir macera karşısında, ortaya çıkacak bir felaket senaryosuna  dünya devletlerinin karşı duracağı görüldüğü için ,İsrail lobileri bir üçüncü dünya savaşı senaryosu ile hedefe ulaşılabileceği düşüncesi ile bir çok ülkenin kamuoyunda  savaş kışkırtıcılığı yapmaktadırlar .
Bir din devleti olan İsrail din tarihine dayanan senaryolar üzerinden bir üçüncü dünya savaşını  günümüz koşullarında gerçekleştirmeye çalışmaktadır . Teknolojinin getirdiği yeni yapılar üzerinden yok edici bir cihan savaşının örgütlenmesine  her alanda ortam yaratılmakta ve daha önceki iki büyük dünya savaşının uzantısı olarak üçüncü bir dünya savaşı, Siyonist lobiler aracılığı ile  tezgahlanmaya  çalışılmaktadır . Ekonomik ve siyasal alanlardaki savaş senaryolarına dinler ve mezhepler üzerinden yeni girişimlerin eklenmesi ile birlikte,  merkezi coğrafyanın bütünüyle  savaş alanı  olacağı görülmektedir .
Günümüzde Büyük Orta Doğu adı verilen Büyük Orta Doğu Projesi aslında bir Amerikan projesi değildir . Bu plan iyi incelendiği zaman  özünde Büyük İsrail Projesinin bulunduğu ve bunun ancak Amerikan desteği ile gerçekleşebileceği görüldüğü için böyle bir isim kullanıldığı anlaşılmaktadır . Günümüzün  süper gücü olan ABD’nin  Siyonizmin hedefleri doğrultusunda  kullanılabilmesi için , bugün Büyük İsrail Projesi bir bölgesel oluşum  planı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır .
Siyonist plan bütün dünya ülkelerine yayılmış olan Yahudileri  bir ulus devlet olarak  Büyük İsrail çatısı altında  toplamayı hedef aldığı için, en az on milyonluk bir nüfus toplanması  ile imparatorluğun çekirdek merkezi devletinin  oluşumu   ilk aşamada üniter bir yapıda  düşünülmektedir . Bu doğrultuda  önce Batı Şeria , Gazze ,Golan ve bütün Filistin alanlarının  Kudüse bağlanması gündeme alınmaktadır . İkinci planda ise Lübnan’ın işgali ile Suriye’nin bölünmesi sonrasında  Şam merkezli güney Suriye topraklarının da İsrail’e katılması amaçlanmaktadır .
Bu aşamada İsrail’in  gelecekte  kendisinin  korunabilmesi için kurulmuş olan iki tampon devleti işgal ederek ortadan kaldırması planlanmaktadır . Suriye’ye karşı tampon devlet olarak kurulan Lübnan’ın işgalinden sonra  sıranın Irak’a karşı bir tampon devlet olarak kurulmuş olan Ürdün’ün işgaline geleceği anlaşılmaktadır . Hırıstıyan Araplar için kurulmuş olan Lübnan ile , Orta Doğu Çerkezlerini esas alan bir toplum yapısı ile  Ürdün devletinin de işgal edilerek parçalanması sonraki aşamada planlanmakta ve bu küçük ülke nüfusunun yarısına yakınını oluşturan bölgedeki  Çerkez ahalinin yeniden Kuzey Kafkasya’ya gönderilerek  Rusya’ya karşı bir Müslüman kurtuluş hareketinin Kafkasya bölgesinde örgütlenmesi düşünülmektedir .
Ayrıca Filistin’den kovulacak Arapların ,  beşe bölünecek  Suudi Arabistan topraklarının kuzey bölgesinde kurulacak  bir yeni Ürdün devletinin çatısı altında  var olmalarını sağlayacak planlar da bu aşamada hazırlanmaktadır .Bir taraftan Arabistan topraklarında yeni Ürdün oluşturulurken , diğer yandan Ürdün’ün nüfus yapısı değiştirilmekte ve bu ülkedeki Çerkezler yeniden Kafkasya’ya gönderilirken  yurtsuz kalmış olan Filistinlilerin yeni Ürdün devletinin çatısı altında toplanması  sağlanarak Filistin bölgesinin bütünüyle  İsrail devletine verilmesi düşünülmektedir .
Böylece merkezde bir üniter Yahudi devleti   federasyonun merkezi  alanı olarak kurulurken ,ahali kaydırması yapılarak Çerkezler ve Filistinliler ile Hrıstıyan Araplar için yeni ülkelerin oluşturulması gündeme getirilmektedir .Suriye’nin beşe ya da üçe bölünmesi aşamasında  Lübnan’daki  Hrıstıyan  Araplar için  Suriye sahillerinde ayrı bir eyalet yapılanmasının hazırlandığı son gelişmeler ile ortaya çıkmıştır .

BÖLÜM VI
Suriye’nin parçalanması sonrasında  Lübnan ve Ürdün’ün işgali , Filistinli Müslümanlar’ın  yeni Ürdün’e aktarılması  ile Hırıstıyan Lübnanlıların Suriye topraklarına sürülmesi   birbiri ardı sıra  gündeme getirilerek  Kudüs merkezli Büyük İsrail’in bir an önce kurulabilmesine çalışılırken , Libya savaşının bütün Kuzey Afrika’ya yayılarak bölge devletlerini parçalaması ile  ,Suriye ve Irak üzerinden başlatılacak yeni savaş senaryoları ile ,Türk-İran savaşının da çıkartılmasına çalışılacağı açıkça bu  plan dahilinde  gündeme geleceği şimdiden belli olmuştur .
Bölgeye komşu olan Balkanlar’da, Anadolu ve Kafkasya’da  Orta Doğu’daki çatışmaların ve hegemonya saldırılarının yansımaları olabileceği ve bu gibi olaylara Avrupa ülkeleri ya da Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük ülkelerin müdahale edebileceği  söz konusu olursa, o zaman bölge devletlerinin saldırı ve işgali ile sürükleneceği sıcak çatışma ortamı  daha sonraki aşamada yeni bir üçüncü dünya savaşı oluşumuna yol açabilecektir .
Dünyanın gelmiş olduğu yeni dönemde her konunun açıklığa kavuşması doğrultusunda  merkezi hegemonyayı ele geçirmeyi hedefleyen Siyonist planın esaslarının da, açıklığa kavuşturularak bölge ülkelerinin geleceği açısından tartışılmasında evrensel barış açısından gerek vardır . Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesi sonrasında bu bölgede kurulmuş olan devletleri yapay oluşumlar olarak gören batılı merkezler,  bu devletlerin sınır değişiklikleri ile kolaylıkla ortadan kalkabileceğini dile getirmektedirler .
Bölge devletlerini benzin istasyonu olarak gören ve alay eden batılı devletler kendi içlerindeki güçlü İsrail lobilerinin ağırlığı yüzünden  Siyonizmin ortaya çıkardığı çöküş ve dağılma senaryolarını ciddi boyutlarda ele alarak tartışamamaktadırlar .İsrail genel bir yol haritası olarak bölge devletleri içindeki güçlü lobilerini yeni dönemde de kullanmanın girişimlerini düzenli olarak sürdürmektedir .
Sovyetler Birliği’ne karşı hür dünyayı temsil ettiğini söyleyen batı devletleri  ,  sosyalist sistemin çöküşünden sonra bölünmüşler ve özellikle İsrail lobilerinin batı ülkelerindeki etkinliklerine kızan bazı batı devletleri  ,ABD hegemonyası altında kurulmuş olan Nato savunma  örgütünden çıkmayı planlamışlardır . Özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük Avrupa devletleri İsrail kontrolü altına girmiş ABD’ye kızdıkları için Nato’dan ayrılarak bir Avrupa ordusu kurabilmenin arayışı içinde olmuşlardır .
Rusya ile paslaşan Almanya’nın bu gibi girişimlerinden rahatsız olan ABD  , bunun üzerine İsrail’in yardımları ile Orta Doğu’da bir Arap Nato’ su  kurabilmenin yollarını aramıştır . İki bin yıllık bir süre içinde  iki tek tanrılı din çekişmeleri devam ederken  , bir  Yahudi devleti olarak İsrail’in kuruluşuna  Hrıstıyan batı devletleri her zaman için karşı çıkmışlar   ve bu yüzden  İsrail Avrupa kıtası içinde değil ama  Orta Doğu’nun Asya topraklarında kurularak  devletleşme şansını elde edebilmiştir .
ABD’de Siyonizme inanan  Evanjelik tarikatının mensupları  İsrail macerasının ilerlemesine yardımcı olurken ,  İslam  devletlerin büyük çoğunluğu  emperyal bir saldırı ile gelen Siyonist devletin kuruluşuna karşı çıkmışlar ve sonraki aşamada da genişleme amaçlı saldırı savaşlarına karşı her zaman için karşı çıkarak bölge devletinden yana olmuşlardır . Bu yüzden İsrail’in yol haritası ,merkezi alanda her zaman   saldırı senaryoları ile birlikte savunma stratejileri ile de uğraşmak olmuştur .
Avrupa ordusuna karşı bir Arap  Nato’su peşinde koşan  ABD , İsrail’in güvenliği için  bölgesel bir savunma örgütünü oluştururken ,İsrail’in komşuları ile barışmasına öncelik verilmiş ve ABD’nin arabuluculuğu ile İsrail  ve   Arap ülkeleri arasında  yakınlaşmalar gündeme gelmiştir . Kuruluşundan sonra yarım yüzyıl bölge devletleri ile savaşmak zorunda kalan İsrail, sonraki aşamada ABD aracılığı ile Nato korumasından yararlanmıştır.

BÖLÜM VII
Küreselleşme ile birlikte ABD ordusunun bölgeye gelerek sıcak savaşlara yönelmesi İsrail’i Arap ülkeleri ile savaştan kurtarmış ve ABD’nin öncülüğünde batı savunma sistemi  Yahudi devletini bölgedeki İslam yoğunluğuna karşı koruma  yoluna  gitmiştir . Arap milliyetçiliğinin önderi Saddam Hüseyin’in öldürülmesinden sonra ,Arap ülkeleri arasındaki  dayanışma ortadan kaldırılmış ve bölge devletlerinin  el altından gizli yollar denenerek  yakınlaşma içinde  olmaları sağlanmıştır .
İsrail’in güvenliği için İran’a yönelik saldırılar artırılırken  İsrail küçük körfez ülkeleri ile yakınlaşmaya yönlendirilmiş , İran’a karşı bir sünni Arap bloku oluşturulurken  küçük devletler sonrasında Suudi Arabistan ve Mısır gibi büyük Arap devletleri de ,ABD baskıları altında İsrail ile açıktan ilişkiler kurarak , Orta Doğu ‘da İsrail lobilerinin istediği gibi  Amerika ve Arap dünyası yakınlaşmasını gerçekleştirmeye yönelmişlerdir . Bu arada gene ABD’nin baskıları ile bazı Kosova ve Sırbistan gibi küçük Balkan devletlerinin büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıyarak İsrail ile yakınlaşmaya doğru  yönlendirildikleri görülmüştür .
Kudüs’ün çevre ülkeleri tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması sayesinde  ,İsrail’in bölge ülkeleri nezdinde prestijinin artırılmasına ABD yardımcı olmuştur . Orta dünya’da Avrupa ülkelerinin etkin olmaya çalışmasına izin vermek istemeyen  Amerika’nın , kendi kontrolü  altında bir Arap ordusunun kurulmasına öncelik verdiği ve İsrail devletinin de kendi güvenliği için ABD ile ortak hareket ederek  ,yeni dönemde  Şii İran ile laik Türkiye’ye karşı  Sünni bir Arap blokunun     oluşumuna , ABD-İsrail ortaklığı  kontrolü altında  yönlendirildiği ortaya çıkmıştır .
Küçük  İsrail devletinin kuruluşu için iki dünya savaşının çıkartıldığını tarihi gerçekler  ortaya koymaktadır .Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin karşı çıkması yüzünden kurulamayan Yahudi devletinin  oluşturulması için Siyonist hareketin Nazizimi örgütleyerek,  Hitler’in öncülüğünde ikinci dünya savaşını çıkartması sayesinde   İsrail’in kurulmasına giden yolun açıldığını tarih kitapları bugüne aktarmaktadır .
Şimdi de aynı doğrultuda  bir üçüncü dünya savaşının çıkartılmaya çalışıldığı olayların gelişimi ile  göze çarpmaktadır . İki dünya savaşı sonrasında kurulabilen Siyonist devletin büyütülebilmesi için şimdi de bir üçüncü dünya savaşının çıkartılması gerektiği öne sürülmekte , böylesine bir savaşın çıkartılabilmesi için  İran’a karşı bir mezhep savaşı kışkırtılmakta ama ,Türk-İran işbirliği ile bölgede bir mezhep savaşı çıkartılması önlenmektedir. Yeni dönemde ortaya çıkan  Almanya öncülüğünde bir  Avrupa ordusu oluşumunun , merkezi alanda etkin olmasının önlenebilmesi  doğrultusunda  bir  Arap  Nato’su , Hırıstıyan dünyasına yönelik kışkırtılarak , küçük İsrail’in büyütülmesi doğrultusunda bir Müslüman-Hrıstıyan savaşı tarihten gelen dinler arası çatışma çizgisinde  yeniden  bugünün dünyasında  çıkartılması  için her yol denenmektedir .
Orta Doğu’daki çekişmelerin bu çizgide yetersiz kalması  nedeniyle  sıcak çatışma ortamının iki dünya savaşının yaşandığı Balkanlar’da tekrar gündeme  getirilmesiyle,  İsrail devletini büyütecek bir üçüncü dünya savaşının ,  savaş lobileri  ve silah şirketleri aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışıldığı artık açıkça görülebilmektedir .Savaş lobileri her zaman için barış lobilerine karşı  üstünlük  sağlamaktadırlar  .
Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğunun anlaşılmasının  bölgedeki jeopolitik dengeleri sarstığı yeni dönemde  , bir Doğu Akdeniz devleti olarak  İsrail  Arap devletlerini yanına çekerek bölgedeki Arap ülkelerini merkezi coğrafya’nın Türk devletleri olarak tanınan , Türkiye ve İran’a karşı savaşa yönlendirmeye  çaba göstermesi  , yeni dönemde İsrail’in yol haritasını  giderek netleştirmiştir .
İsrail yakın gelecekte kendisini büyütecek  bir üçüncü dünya savaşı çıkartabilmek üzere ,  Orta Doğu’da bir Arap-Türk savaşını tezgahlamakta ve bu doğrultuda  yol haritasını gerçekleştirmek isterken , müttefiki olan Türkiye’yi  açıkça karşısına almaktadır . Türkiye’de bu aşamada  kendi yol haritasını gerçekçi bir biçimde barıştan yana  oluşturmak zorunda kalmaktadır .

BÖLÜM VIII
Doğu Akdeniz ve Orta Doğu topraklarının fazlasıyla petrol ve doğal gaz kaynakları ile dolu bulunması nedeniyle bütün emperyalist devletler ve güçler yeni bir Akdeniz politikası geliştirmeye çalıştıkları yeni aşamada İsrail bölgedeki küçük Arap devletlerini yanına çekerek büyük Arap devletlerine karşı işbirlikçi bir cephe oluşturabilmenin arayışı içine girmiştir .
Şii İran’a karşı geliştirilen  Sünni bloklaşma projesi bütün bölge ülkeleri tehdit ederken, yıllarca savaştığı Sünni  ve Arap kökenli halkları yanına çekerek  ve İran’ı açıktan  hedef göstererek  üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yol haritasını yeni bir yörünge üzerine oturtmuştur . Küçük Arap ülkelerinin zenginliğini İsrail kullanmaya başlamakta ve bir byük dünya savaşı planlanırken  bu işbirliğini yeni barış projesi olarak kamuoyuna yansıtmaktadır . Böylece kutsal topraklar üzerinde bir büyük savaş barış görünümü altında  çıkartılmaya çaba gösterilmektedir .
Türkiye bir bölge ülkesi olarak  komşu devletler üzerinden geliştirilecek  her türlü savaş senaryosunun tehdidi altında kalmaktadır . Kendini bilen bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti  binlerce yıllık Türk tarihinin birikiminden gelen akıl gücü ile böylesine tehdit senaryolarına karşı çıkacak ve kendini koruyacak bir güce  ve  düzeye sahip bulunmaktadır
Bütün dünya ülkelerine yayılmış olan Evanjelik ve Siyonist lobiler savaş çığırtkanlığı  yaparlarken , Türkiye’deki  benzer lobiler de bu doğrultuda hareket edebilmektedirler . Türkiye yeni dönemde kesinlikle bölgeye saplanıp kalmamalı ve iki yüz ulus devletten oluşan dünya haritası üzerinde bütün , uluslar  ve halklar ile işbirliği yaparak her türlü savaş senaryosuna karşı çıkabilmelidir . Türk devleti ile milletinin var olabilmesi ve  Atatürk cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi için her türlü provakasyon ve kışkırtma girişimlerine karşı  gerekli olan önlemlerin alınması ve her alanda hazırlık çalışmalarının tamamlanması gerekmektedir .
Dünya konjonktürü ile birlikte bölgedeki siyasal gelişmeler de  birinci ve ikinci dünya savaşı sonrası gündemin etkisi altında bulunduğu için , üçüncü dünya savaşına giden yolda Türkiye komşuları ve akrabası olan ülkeler ile dayanışma içine girerek    kendini korumasını  iyi bilmelidir . Bugün yaşanmakta olan  zaman dilimi içinde dünyada ,  bölgede ve ülkede yaşanan bütün siyasal gelişmelerin  altında  bu makalede dile getiren sorun ana mesele olarak vardır .
Bu ana meseleyi görmezden gelen ya da  bu konu ile ilgili senaryolara bulaşan toplum kesimlerinin, kendi ülkelerinin güvenliğini tehdit altına atabileceğini herkesin öncelikle düşünmesi gerekmektedir . Bütün dünya ülkeleri hiç kimseye düşman olmadan bir araya gelerek, dünya barışını kurtaracak ortak dayanışma ve yeni örgütlenmeleri  günümüz koşullarında  gerçekleştirebilmelidir .  Gerekirse yeni uluslararası örgütlenmelere acilen  gidilmelidir . Bu konuda Birleşmiş Milletler örgütünü dünya halkları acilen göreve davet etmelidir .  Unutmayalım ki  ,sadece  İsrail’in değil Türkiye ve bütün dünya devletleri ile milletlerinin  eşit koşullarda  beka sorunu vardır. Dünyanın beka sorunun tüm  insanlık tarafından acilen ele alınarak çözüme kavuşturulması  gerekmektedir ,
Unutmayalım  ,  sadece  İsrail’in bekası , Türkiye’nin   ya da bir başka devletin  fedası olamaz .
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

Ne kadar çabalasınız da bu sevgiyi ve bağlılığı silemeyeceksiniz

Posted in ATATURK | Leave a comment

MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK * Atatürk’ü Anlamak ve Özümsemek

Cumhuriyet / 24 Eylül 2020 Perşembe
Son günlerde, anlamsız bir biçimde Gazi Mustafa Kemal Atatürk tartışması yaratıldı.
Bu konuda, gazetemiz her zamanki objektif tutumunu sürdürdü. Gazetemizin yazarları da kendi açılarından konuyla ilgili görüşlerini açıkladılar. Bu başyazı, Türkiye’nin en ciddi, aydın kesimin güvendiği ve itibar ettiği, temelinde Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin harcı bulunan Cumhuriyet gazetesinin kurumsal görüşünü belirtmek ve konunun çerçevesini çizmek amacıyla yazılmıştır.
Konu basit değildir.
Bu, basit bir konu olarak değerlendirilemez. “Ülkemizde birçok sorun varken bu konunun öne çıkarılması doğru değildir” biçiminde formüle edilen görüş, temelinden sakattır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı, CHP’nin kurucu önderi Atatürk’ün adını kullanmamak ve bu konuda çeşitli gerekçeler üretmek olağan sayılamaz.
KONUNUN TEMELİ
I. Dünya Savaşı yenilgisinden sonra 1918 Kasım ayından itibaren Anadolu’nun dört bir yanında yabancı orduların işgalleri başladı.
Sosyalist düşünceye bağlı bilim insanı ve anayasa hukukçusu Prof. Bülent Tanör, Türkiye’de ve Türk toplumunda, “1918’de başlayıp 1940’lara kadar süren büyük bir dönüşüm yaşandığını” belirtir. (Kurtuluş-Kuruluş, s.7)
Önce Kuvayi Milliye örgütlenmesi, sonra 3 yıl süren antiemperyalist savaş… 9 Eylül 1922 zaferlerinden sonra 1940’lara kadar süren aydınlanma devrimleri… Yine Tanör’e ve birçok yabancı siyaset bilimciye göre “1940’lardan sonra çok partili yaşama geçiş, 1920’lerde başlayan yeni oluşumun uzantısı niteliğindedir”.
Kimi yazarlar çok partili yaşama geçişi “karşıdevrimin başlangıcı” olarak yorumlasa da yabancı siyaset bilimciler, bu demokratik atılımı da Atatürk devriminin kendini yok etmesi değil, kendini tamamlaması olarak değerlendiriyorlar.
BÜYÜK DÖNÜŞÜM BİR BÜTÜNDÜR
1919’da başlayan ve 1940’lara kadar giden bu hareket, ister “ihtilal” ister “inkılap”, ister “devrim” adı verilsin, nasıl tanımlanırsa tanımlansın yüzlerce yıl durağan olarak kalmış Türk toplumu açısından büyük bir dönüşümdür.
Bu nedenle, 1919-1940 arası bir bütündür. Birinci aşama, Kurtuluş Savaşı, ikinci aşama kuruluştur. Birbirinden ayrılmaz. Her iki aşamanın önderi Mustafa Kemal’dir. Bu nedenle Gazi Mustafa Kemal ve Atatürk birbirini izleyen bir süreçtir ve birbirinden ayrılamaz.
KİM KULLANIYOR?
Osmanlıcılar, halife hayranları, siyasal İslamcılar laik devrimleri anımsattığı için “Atatürk” adını kullanmazlar. Bir kesim soldan dönen ve kendilerine ikinci cumhuriyetçi denilen liberaller de kendi “entel takıntıları” çerçevesinde Atatürk adını kullanmayarak solculuk yaptıklarını sanırlar.
KENAN EVREN: ‘KENDİNDEN MENKUL ATATÜRKÇÜLÜK’
Atatürkçülüğü hiç anlamamış, 12 Eylül askeri cuntasının başı Kenan Evren’in Atatürkçülüğü “kendinden menkuldür”, “kendi kendine verilmiştir”, tutarsızdır. Bu nedenle gerçek Atatürkçü Nadir Nadi, “Ben Atatürkçü değilim” yazısını yazdı. Ancak Atatürk ismini kullanmaktan da hiçbir zaman geri durmadı.
16 Aralık 1965 günü bir yazısında aynen şöyle demişti:
“… Böylece büyük kahramanın ömrü boyunca nefret ettiği ve bütün gücü ile bizi kurtarmaya çalıştığı dogmacılığı şimdi gericiler onun adına sığınarak tam anlamıyla hortlattılar…”

Nadi, böylece “dogmacı” Atatürkçülere de karşı çıkıyordu.

Bu günlerde hiçbir değeri olmayan 40 yıl önceki Kenan Evren’e gönderme yaparak ve sebep göstererek Atatürk adını kullanmak istememek, kendini ve karşısındakileri aldatmaktan öteye bir anlam taşımaz. Bu davranışlar; Türk devriminin sosyolojik gelişimini anlayamamış, sözü edilen ayrımın da bir emperyalist tuzak olduğunun ayırdına varamamış, “entel takıntılar”dır.
SINIFSAL AÇIDAN DEĞERLENDİRME
Gerçek sosyalistler, Mustafa Kemal, Gazi Mustafa Kemal Paşa ya da Atatürk isimlerini kullanmakta bir sakınca görmezler. Bundan bir ayrıcalık yaratma yoluna gitmezler. Sosyalistler, gerek kurtuluş gerekse kuruluşu ele alırken temelde eleştirel yaklaşırlar. Kurtuluş ve kuruluş döneminde yapılanları, günümüz emekçi sınıflarının işine yarayacak düşünce modeli çerçevesinde değerlendirirler. Atatürk’ün antiemperyalist liderliğini daima üstün tutarlar. Bu nedenle, sosyalist düşünce sahiplerinin bu tutumu önemlidir ve saygıyla karşılarız.
DİNCİLER VE ‘İKİNCİ CUMHURİYETÇİLER’
Radikal dinciler, kutsal din duygularını her zaman siyaset rantı için kullananlar, Atatürk’ten nefret ettikleri için numaracı solcular da her fırsatta Türk toplumunda tartışma yaratma zeminini kullanmak istedikleri için bu ayrıma sarılmak isterler.
Bu girişten sonra konuya daha somut noktalardan bakmalıyız.
KENDİSİNE UNVAN VERMEDİ
Atatürk, kendisine hiçbir zaman isim ve unvan vermedi. Onun isimleri ya öğretmenleri ya da meclisler tarafından verildi.
Mustafa idi, ortaokulda öğretmeni tarafından kendisine Kemal ismi verildi ve Mustafa Kemal oldu. Anafartalar’da savaş kahramanı olarak Mustafa Kemal ismini tarihe geçirdi. Yabancı askeri strateji uzmanlarının kitaplarına genç Yarbay Mustafa Kemal ismi, askeri bir deha olarak girdi.
MUŞ VE BİTLİS’İ KURTARDI
Çanakkale savaşlarındaki başarılarından sonra Diyarbakır’a kolordu komutanı olarak atandı. Generallik rütbesini Diyarbakır’da Nisan 1916’da aldı. Henüz 35 yaşındaydı.
Kolordu komutanı olarak ilk girdiği savaşta Çarlık Rusyası’nın işgalci ordularından 7-8 Ağustos 1916’da Muş ve Bitlis’i kurtardı. Böylece Mustafa Kemal Paşa ismi savaş tarihi kitaplarına işlendi. Acaba bu tarihi gerçeği dinciler, kendilerini yerli olarak tanıtanlar ve “İkinci Cumhuriyetçiler” biliyorlar mı?
KUVAYI MİLLİYE ÖRGÜTÇÜSÜ
19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya ayak bastı ve sadece 80 gün sonra tüm rütbeleri elinden alındı, ordudan tart edildi ve apoletleri söküldü. Tarih 8 Temmuz 1919’dur. Ve o tarihten sonra “Kuvayı Milliye” önderi olarak sivil örgüt çalışmalarına başladı, Erzurum ve Sivas kongrelerini gerçekleştirdi, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açtı.
Meclis başkanı olarak ve tartışmalarda demokrasiyi koruyarak dünyanın en acımasız emperyalist işgaline karşı antiemperyalist bağımsızlık savaşını yönetti. Sakarya Savaşı’ndan önce Meclis’in kararıyla Başkomutan oldu. Ancak bu karar nedeniyle asker elbisesini yeniden giydi ve savaşı yönetti. Sakarya Savaşı’nda “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” diyerek dünyanın binlerce yıllık savaş stratejisini tersyüz etti. Tüm dünyada, antiemperyalist savaşların temel ilkelerini belirledi. Sakarya savaşının zaferle sonuçlanması sonunda Meclis tarafından kendisine “Gazilik” unvanı oybirliğiyle verildi.
MAZLUM MİLLETLERİN ÖNDERİ
30 Ağustos 1922 bir saldırı savaşıdır. Türklerin son 200 yıldır yenilerek ve toprak kaybederek gerilemelerinden sonra ilk kez yaptıkları bir savaştır. Her şeyden önce emperyalist işgalcilere karşı bir saldırı savaşıdır. Mazlum milletlere cesaret veren bir zaferle sonuçlandı. İşte bu nedenle 30 Ağustos zafer haberini alan ve İngiliz sömürge yönetimi altında yaşayan Gandi şu açıklamayı yapıyordu: “Bu zafer, mazlum ve tutsak uluslara ilk kez bağımsızlık düşüncesini kavrattı.” (8 Eylül 1922)
Bizim ayakları yere basmayan “İkinci Cumhuriyetçi” solcular Gandi’nin bu sözlerini kavrayabiliyorlar mı, anlamını algılayabiliyorlar mı? Bu zaferin tüm dünyadaki tutsak halkların üzerindeki etkilerini değerlendirebiliyorlar mı?
ANTİEMPERYALİST BAŞARI
Kuvayı Milliye ordularının, 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişleri, vatanın işgalci emperyalistlerden temizlenişi sadece Türk milletinin bağımsızlık yolundaki temel sınır taşı değil, tüm bağımsız milletlerin emperyalistlere karşı zaferidir.
YENİ BİR EVRENE GİRİŞ
Bundan sonra, Mustafa Kemal yeni bir evrene giriyordu. Zaferden sadece 50 gün sonra, 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanıdır. Sadece bu iki tarih Ortadoğu ve tüm İslam dünyası açısından çok büyük iki devrimdir. Hemen ardından 1500 yıllık halifelik ilga edilerek (kaldırılarak) din devleti yıkılıyordu. Bundan sonra aydınlanma hareketi başlıyordu. Çağdaş bir toplumun inşası, adım adım yaratılması başlıyordu.
Alfabe reformu, Türklerin yüzyıllardır süren ve Araplaştırılmalarına son veren büyük devrimin adıdır. Tekke ve zaviyelerin kaldırılması, mahalle mekteplerinin kapatılması, eğitim birliği yasasının kabul edilmesi ardından alfabe devriminin kabul edilmesi, kadın haklarının verilmesi, hukuk devrimi, kimilerinin sandığı gibi üstyapı değil, sosyolojik açıdan toplumbilimi yönünden tamamen altyapı devrimleridir.
EKONOMİDE DEVLETÇİLİK
Cumhuriyetin ilanından sonra ekonomiye de önem verildi. Ülkenin nüfusu 13 milyon, genç kesim savaşlarda yitirilmiş, Osmanlı Devleti’nden çok büyük borç yükü devralınmış; işte bu koşullarda ülkenin dört bir yanında yabancıların elinde bulunan tüm demiryolları millileştiriliyor, tüm limanlar kamulaştırılıyordu. 1930’lardan sonra planlı ekonomiye giriliyor, kamu iktisadi girişimleri yaratılıyordu.
“Yetmez ama evet”çi liberaller, 1923’te başlayan bu sol görüşlü ekonomi politikalarının önemini ve anlamını ne yazık ki kavrayamıyorlar…
KARL MARKS VE AVRUPA AYDINLANMASI
Karl Marks, Avrupa aydınlanma devriminin ürünüdür. 400 yıl süren karanlık ortaçağ, Rönesans ve Reform, büyük Fransız İhtilali derinlemesine özümsenmeden Atatürk devrimlerinin sosyolojik nedenleri de anlaşılamaz. Karl Marks’ı Avrupa aydınlanma devrimlerinin temel bağlamından kopararak okumaya kalkanlar, ne kapitalizmi ne de sosyalizmi anlayabilirler.
Marks’ı aydınlanma devrimlerinin bağlamından kopararak Atatürk’ün yaptıklarını anlayabilmek olanaksızdır.
AYDINLANMAYI BİLMEDEN OLMAZ
Sol düşünce ile Atatürk’ü bağdaştıran, Atatürk’ün temelde sol düşünce metodolojisi içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunan İlhan Selçuk’un bir yorumunu anımsatalım.
İlhan Selçuk, ayakları yere basmayan, Atatürk’ün yaptığı büyük dönüşümü küçümseyen ve anlayamayan kimi sol liberaller için şöyle diyordu:
“Onlar, Avrupa’daki gelişmeleri, Fransız İhtilali’ni, aydınlanmanın büyük yazarlarını (J. Locke, Voltaire, Kant gibi) okuyup özümsemeden Karl Marks’ı okudular. Marks’ı aydınlanmanın bağlamından kopardılar, bu nedenle Atatürk’ün yaptığı büyük devrimin boyutlarını anlamalarına olanak yoktur.”
“Gardırop Atatürkçülüğü” tabirini kullanan İlhan Selçuk, bu gibiler ve burjuvalar için şöyle yazmıştı:
“Türkiye’de hiç kimse gardırop Atatürkçüsü kadar Atatürkçülüğe zarar vermedi.”
ATATÜRK, MUSTAFA KEMAL’İN DEVAMIDIR
Mustafa Kemal olmasaydı, aydınlanma devrimcisi Atatürk olamazdı. Atatürk, Mustafa Kemal’in devamıdır. Atatürk, yüzlerce yıl ümmet olarak yaşamış bir topluma vatandaşlık bilincini vermek istedi. Atatürk devriminin temeli; ümmetten ulusa, kulluktan vatandaşlığa geçiştir. Kadının ikinci sınıflıktan eşit vatandaşlığa taşınmasıdır.
Atatürkçülük, eleştirel aklın öne çıkarılmasıdır. Atatürk, “En gerçek yol gösterici ilimdir” diyen bir devrimcidir. Bu nedenle Atatürk, Gazi Mustafa Kemal’in devamıdır ve birbirinden ayrılamaz.
DEMOKRATİK DEVLETİN HAZIRLANIŞI
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk on beş yılı kendini kabul ettirme ve dış kaynaklı iç isyanların bastırılma dönemidir. Yönetim modeli otoriterdi, ancak Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren sivil örgütlenme ve demokratik meşruluk temellerine dayanılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra karizmatik lider Atatürk, Avrupa’da 400 yıllık bir süreç sonucu ortaya çıkan aydınlanma hareketini Türk toplumuna getirerek devrimci ve aydınlanmacı bir yol izlemiştir.
Dünyaca ünlü siyasetbilimci Duverger, 1930’lar CHP’sini şöyle değerlendiriyor:
“…Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunuculuğunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır…
…Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır. Sahip olduğu tekelden daima rahatsızlık, utanç duymuştur.” (M. Duverger, Siyasi Partiler, s.364)
BİR SİMGE
Atatürk adı bir simgedir ve Gazi Mustafa Kemal’e Meclis kararıyla soyadı olarak verilmiştir.
Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini general üniformalarını giyerek Nazi ve faşist diktatörlüklerini kurarlarken Atatürk; askeri üniformasını dolabına koyarak, Türk toplumunun çağdaşlaşması yolunda devrimlerini gerçekleştiriyor, aynı zamanda bir muhalefet partisi kurulmasının girişimlerini de yapıyordu.
Bizim “İkinci Cumhuriyetçiler”, esip gürleyen, kimi noktalarda ego şişkinliği yaşayan, ancak ayakları yere basmayan ve kendileri için sol etiketini yapıştıran sol liberaller, tüm bu büyük değişimi, devrim niteliğindeki dönüşümü anlayabiliyorlar mı? Bunları değerlendirebiliyorlar mı?
Bu gelişmeleri dünya tarihi, Ortadoğu tarihi ve Türkiye tarihi açısından ele alıp makro düzeyde özümseyebiliyorlar mı?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, “Anadolu aydınlanması”nın devrimci önderi Atatürk adı, kimi “entellerin takıntılarını” tatmin etme alanı ve oyun sahası olmamalıdır.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/cumhuriyet/ataturku-anlamak-ve-ozumsemek-1768342
Posted in ATATURK | Leave a comment