NAZIM HİKMET’in ÖLÜMSÜZ’LÜĞÜ ÜZERİNE ALTAY DAĞLARINDAN BİR ÖYKÜ

Yıl 1988, Altay Dağları’ndaydım. Moğolistan, Sibirya ve Çin’in birbirine iyice yaklaştığı sınır bölgesinde… Önümde uzanan düzlükler, birbiri peşi sıra yükselen dağlar ve çevremdeki sonsuz boşluk, bana “dünyanın öbür ucundayım” duygusunu veriyordu.

Türkolog arkadaşım Vera Feonova ve ben o zamanlar Sovyetler Birliği’ne bağlı, Gorno Altaysk özerk bölgesinde dolaşıyorduk. Gittiğimiz köy ve kasabaların kültür merkezlerinde Türkiye, Türk kültürü üzerine konuşmalar yapıyordum. “Şişman güvercinim” dediğim Vera, Türkçe Rusça çevirileri yapıyordu.

Yine bir gün bir kasabadan ötekine giderken cipimiz yolda kaldı. Sürücümüz elinde boş bir benzin bidonuyla yollara düştü. Hava kararmak üzereydi.

Bu uçsuz bucaksız düzlükte, yolda kalmış aracımızın başında yardım gelmesini bekliyorduk. Ne gelen vardı, ne giden… Görünürlerde de ne köy, ne kasaba… Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında, yola benzemeyen bir yoldaydık… Güneş iyice alçalmıştı.

Bir ara, uzakta bir karartı belirdi. Karartı yaklaştı, yaklaştı… Bu bir traktördü.

Traktörün arkasındaki kasadan iki köylü kadın, altı çocuk, bohçalarıyla indiler. Traktör yoluna devam etti. Kadınlar, çocuklar ve bohçalar, yolun öteki yanına tam karşımıza yerleştiler.

Karşılıklı bakışmaktansa yanlarına gittik. Vera onlarla Rusça konuşuyordu. İki saat sonra oradan geçeceğini umdukları otobüsü bekliyorlarmış. Birlikte beklemeye başladık…

Vera, benim Türk olduğumu söyleyince, önce pek inanmadılar. “Madem Türk, hele bir Türkçe konuşsun” dediler.

Benim Türkçemle, onların Türkçesi çok farklıydı. Vera’nın çevirileriyle anlaşıyorduk. Ama yine de kimi sözcüklerin aynı olduğunu bilecek kadar yörede kalmıştım.

“Bir, iki, üç…” diye saymaya başladım.
“Yok bunu herkes bilir, başka şey söyle” dediler…

Başka şeyler söyledim. Yine inanmadılar. Ne dediysem bir türlü ikna olmadılar.
Bir ara aralarında tartışıp durdular. Sonunda Vera’ya “Sor bakalım bu Türke, Nâzım Hikmet’i bilir miymiş? Gerçekten Türkse, Türkiye’dense, bize Nâzım’dan bir şiir okusun” dediler.

Ve işte 1988 yılının 9 Ekim Pazar günü, akşamın saat sekizinde, Sibirya’nın en güneyi, Moğolistan’ın en kuzeyinde, Altay Dağları’nın uçsuz bucaksız, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadisinde, iki köylü kadına ve her yaştan altı çocuğa Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım’dan ezbere dizeler okurken buldum kendimi…

Yüzlerinde gülümsemeyle dinlediler. Sonunda hepsi birden boynuma sarıldılar.

Yeryüzü mucizelerle doluydu!

Dünyanın öbür ucunda, bir dağ başında, Altaylı iki köylü kadına ve çocuklarına Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım Hikmet’in şiirine sarılışımı hiç ama hiç unutmadım, unutmayacağım…

Zeynep Oral/ 16 Ocak 2020

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1714567/bir-nazim-oykusu..html
Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, GEÇMİŞİN İÇİNDEN | Leave a comment

Tarikatlarla Milli Eğitim, Diyanet’le ekonomi olur mu?

Emre Kongar / 16 Ocak 2020 Perşembe
ekongar@cumhuriyet.com.tr

Tarikatlarla Milli Eğitim,
Diyanet’le ekonomi olur mu?


OLMAZ elbette.

İktidarınız, gücünüz varsa, tabii yaparsınız; hatta olduğunu da sanırsınız, ama bir süre sonra duvara tosladığınızı fark edersiniz:

Aynen bugün ülkemizde olduğu gibi, hem eğitim hem de ekonomi çıkmaz sokaklarda kaybolur gider, siz de iktidarınızı kaybedersiniz!

Türkiye 16 Nisan 2017’deki zorlama halk oylaması ile “Tek Kişi Yönetimi” demek olan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen rejime geçeli beri, Milli Eğitimin dinselleştirilmesi yaygınlık ve derinlik kazandı ve artık ekonomi de dini kurallara göre yönetilmek isteniyor.

İlk örneğini faizsiz finans kuruluşlarının denetim esaslarını belirleyen genelgede, ayet ve surelere gönderme yapılmasıyla resmileşen bu tavır, Diyanet’in “Faiz fetvasıyla” iyice belirginleşti:

Resmi Gazete’de yayımlanan etik kurallarda referans verilen sure ve ayetlerden bazıları şöyle: Nahl Suresi 90. ayet, Nisa Suresi 58. ayet, Ahzâb Suresi 72. ayet, Bakara Suresi 30. ayet.

Diyanet’in “Faiz Fetvası” da şöyle:

“İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır. Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir. İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz değildir.  TOKİ aracılığıyla devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir. Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmadaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkânı tanımadığından, belirtilen niyet ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Tam bu sırada Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, eğitimle ilgili şunları söyledi:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, vakıf ve dernek adı altında dini yapılanmalar ile imzalanan protokol ve işbirlikleri ile eğitim ve bilim emekçilerinin mesleki hakları ve öğrencilerimizin eğitim hakkı kuşatma altında.Öğrencilerimizi kimlikleri, inançları, cinsiyetlerine göre ayrıştıran bu uygulamalar çocuk hakkı ve eğitim hakkı ihlalidir. Aynı zamanda Anayasaya, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne de aykırıdır. MEB’in bu faaliyetleri yargı kararlarına, tüm itiraz ve uyarılara rağmen ısrarla yaşama geçirmesi de Milli Eğitim Bakanlığı’nda dünden bugüne bir değişim olmadığının açık kanıtıdır.”

İktidar, uzun süredir çağdaşlıktan uzaklaştığı, “Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti” hedefini Anayasa’da kabul etmiş bir toplumda, kendi anladığı biçimdeki özel din/mezhep kurallarını günlük yaşama ve yaşamın tüm alanlarına “Devlet olarak” dayatmaya çalıştığı için, başarısız oldu ve taban kaybediyor.

Şimdi taban kaybını önlemek için aynı çabasını daha da yaygınlaştırıyor ve derinleştiriyor.
Yani başarısızlık nedenlerini daha da güçlendirerek uyguluyor ve bundan medet umuyor:
Sadece kendisi için değil, ülke için de umutsuz bir çaba ve talihsiz bir gidiş!

YAŞASIN DEMOKRATİK LAİK VE SOSYAL HUKUK DEVLETİ!

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1714572/tarikatlarla-egitim-diyanetle-ekonomi..html
Posted in DİN-İNANÇ, Ekonomi, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

TÜRKİYE-LİBYA MUTABAKATI * Dışişleri Bakanı Girit adasındaki hakkımızı Yunanistan’a devretmiş * STRATEJİK ADIM MI, STRATEJİK KAYIP MI ?…

STRATEJİK ADIM MI, STRATEJİK KAYIP MI ?…

*Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin’le, 08 Ocak 2020’de yaptığı görüşme sırasında “Doğu Akdeniz Denkleminde Stratejik Adım : TÜRKİYE-LİBYA MUTABAKATI” kitabını hediye etti. Kitabın içeriği yazılı basında yayınlandı. Libya ile yapılan mutabakatı, stratejik adım olarak sunan kitap incelendiğinde, atılan adımın stratejik kayıplarla sonuçlandığı açıkça görülüyor.

*Kitabın 14. sayfasında, Kıbrıs Adası’na, adanın batısı itibarıyla karasuları dışında deniz yetki alanı bırakılmadığı belirtiliyor.Ancak kitabın 33. Sayfasında yayınlanan harita bu söylemi çürütüyor. Kıbrıs Adası’nın karasuları 12 mil olmasına rağmen, Güney Kıbrıs’a adanın batısında 18 millik kıta sahanlığı verilmiş ve Güney Kıbrıs, fiilen yani de facto olarak tanınmıştır.

*Kitabın 16. Sayfasında sunulan Türk Kıta Sahanlığı Haritasında, 80 bin Km2 lik Türk Kıta Sahanlığı’nın Yunanistan, Libya ve Mısır’a terk edildiği açık olarak görülmektedir. Türk Kıta Sahanlığı’nın yaklaşık olarak 35 bin Km2 si Yunanistan’a, 30 bin Km2 si Libya’ya, 15 bin Km2 si Mısır’a terk edilmiştir.

MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU VE FAHRETTİN ALTUN, LOZAN ANTLAŞMASINI
İHLAL EDİYOR, YUNAN YANDAŞLIĞI VE BÖLÜCÜLÜK YAPIYOR !…

*08 Ocak 2020’de yayınlanan Türkiye – Libya Mutabakatı Kitabı’nın 16. Sayfasındaki harita, 1923 Lozan Antlaşması’nı açıkça ihlal ediyor. Anılan harita Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 06 Ocak 2020’de düzenlediği, 2019 yılına ilişkin dış politika değerlendirme toplantısı’nda basın mensuplarına gösterildi.

*Haritada, Yunanistan’ın 2004 yılında işgal ettiği 18 Türk Adası’ndan 17’si gösterilmemiş. İşgal edilen 18. Gavdos Adası da Yunan Adası olarak gösterilmiş.

*1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile egemenliği Yunanistan’a devredilmeyen Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sakız, Sisam, Ahikerya ve Küçük Çuha adaları, Yunan adaları olarak gösterilmiş.

*Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile Yunanistan’a Girit Adası’nın dörtte biri verilmesine rağmen Girit’in tamamı Yunan Adası olarak gösterilmiş. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını yok sayan, Türk adalarını Yunan adası olarak gösteren haritanın yayınlanmasından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve CB İletişim Başkanı Fahrettin Altun sorumludur.

*Verilen somut örnek ve belgelerden anlaşılacağı üzere Çavuşoğlu ve Altun, 1923 Lozan Antlaşmasını ihlal ediyor, Yunan yandaşlığı ve bölücülük yapıyor.

Saygılarımla,

Ümit YALIM / Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK, DIŞ POLİTİKA, ENERJİ | Leave a comment

GEÇMİŞİN İÇİNDEN * Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasında Düzenlenen Baloya Katılan İşçi Kadınlar hikayesi

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasında
Düzenlenen
Baloya Katılan İşçi Kadınlar hikayesi


1930’lu yılların sonu…

Türkiye’deki fabrikalarda günümüzde hiç Beethoven
dinleyerek çalışan işçi var mı? Dün vardı…

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nda Beethoven çalıyordu.
Piyanosu olan bir fabrikadan bahsediyoruz.

Emekçilerinin koro kurdukları ve klasik müzik seslendirdikleri bir fabrikadan!

İşçi korosu, sadece Nazilli’de değil, Aydın ve Denizli gibi çevre illerde konserler veriyor ve Atatürk’ün çok önemsediği çok sesli müziği Anadolu’ya tanıtıyordu.

Ayrıca:

İşçilerin radyosu vardı.
Tiyatro yapıyorlardı.
Fabrika bir eğitim kurumu gibiydi.
İşçiler yemek aralarında dünya klasiklerini okuyordu.
Fabrikada eğlenceler düzenleniyordu. Balolar yapılıyordu.
Haftada 6 filmin gösterildiği 700 kişilik sinema salonu vardı.

Kurulan “Sümer Halkevi”nde halka biçki-dikiş kursları veriliyordu. Yılda iki kere halka basma dağıtılıyordu.

Fabrikada işçilere okuma yazma öğretmek için beş sınıflı okul vardı. “Sümer İlköğretim Okulu” adlı bu işçi okulu 980 öğrenciye sahipti.

İşçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştu.

Lacivert – beyaz renkli Sümer Spor; atletizmden bisiklete, futboldan yüzmeye kadar birçok branşta faaldi.

Paten yapılıyordu.
Bisiklet yarışları düzenleniyordu.

Fabrika bünyesinde 40 yataklı bir hastane,
bir eczane, bir de laboratuvar vardı.

İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve bin kişilik lojmanlarda kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Evleri” vardı.

İşçiler arasında Türkiye’nin dört bir yanından gelenler olduğu gibi,

Yunanistan’dan Bulgaristan’a, Almanya’dan İsviçre’ye kadar yurtdışından çalışmaya gelen 1200 işçi vardı.

Şehir merkezi ile fabrika arasında gidip gelen ve fabrika çalışanlarının yanı sıra Nazilli halkının da ücretsiz olarak binebildiği “Gıdı Gıdı Treni” vardı! Ve Gıdı Gıdı isminde mizah gazetesi çıkıyordu…

Bir gün yolunuz Nazilli’ye düşerse, Kemalist Devrimi’nin ürünü, çürümeye bırakılan bu fabrikayı görün; Mustafa Kemal’e olan inancınız artar.

Ve kesinlikle…
Moral bozmak yok; aynısını yine yapacağız.
Yeter ki heyecanınızı kaybetmeyin…

SONER YALÇIN

Posted in ATATURK, Calisma Dunyasi - Is ve Emekciler, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM | Leave a comment

Eğitimde terör estiren müdire * Bursa Anadolu Kız Lisesi’nde neler oluyor? * OKUL MÜDİRESİ İZMİR MARŞINI SÖYLEYEN ÖĞRENCİLERİ YATAKHANEYE KİLİTLEDİ. .

OKUL MÜDİRESİ İZMİR MARŞINI SÖYLEYEN
ÖĞRENCİLERİ YATAKHANEYE KİLİTLEDİ. .


Bursa Anadolu Kız Lisesi’nde neler oluyor?

Bursa eğitim camiası ve kamuoyu Bursa’nın en eski ve köklü okullarından biri olan Bursa Anadolu Kız Lisesinde yaşandığı belirtilen son derece ciddi iddialarla sarsılıyor. Öğrenciler öğrenci velileri ve eğitim camiasının yoğun şikayetleri üzerine kamuoyunun gündemine taşınan bu iddialar Okul Müdürü Zeliha Özbek üzerinde yoğunlaşıyor.

Lodos haber adlı bir internet sitesine gönderilen mektupla ortaya çıkan skandal ve adı geçen sitenin yönelttiği sorular;

Okulun geleneksel Mantı Günü’nün bu yıl Ramazan ayına denk gelmesi sebebiyle iftar yemeğine çevrildiği ve bu iftar yemeğinde yaşanılan olayların öğrenciler üzerinde hiç bir eğitim sistemine yakışmayacak baskı ve hakarete dönüştüğü doğru mu?

Osmangazi Belediyesinin sponsorluğunda düzenlendiği belirtilen iftar organizasyonunda iftar yemeği biletlerinin okulun yatılı öğrencilerine yani beslenme ve barınma dahil tüm giderleri devlet tarafından karşılanması gereken bu öğrencilere 20 lira karşılığında satıldığı doğru mu?

Ve bu yemeğin biletlerini para ödeyerek satın almak zorunda kalan yatılı öğrencilerin “fazla katılımdan ötürü yemeğin yetişmediği” gerekçesiyle aç kaldığı doğru mu?

Üzerine para ödedikleri halde iftar yemeği yiyemeyen öğrencilerin bu durumu protesto etmek amacıyla İzmir Marşı’nı söyledikleri için o öğrencilerin cezalandırılarak yatakhaneye kilitlendiği doğru mu?

O geceyi aç ve kilit altında geçiren öğrencilerin ertesi gün “Vatan haini” ve “edepsiz” ilan edildikleri ve ağır hakaretlere maruz kaldıkları doğru mu?

Yine aynı öğrencilerin önümüzdeki eğitim öğretim yılında “okula alınmamakla” tehdit edildiği doğru mu?

Yine bu öğrencilerin almaya hak kazandığı onur belgelerine okulda düzenlenen karne töreninde “siz bu belgeyi hak etmiyorsunuz” diyerek el konulduğu doğru mu?

Kutlu Doğum Haftası’nda ve ders saatinde okul bahçesinde lokma döktürüldüğü! Ve çağırılan imamın okuduğu Kuran’ın yine ders saatinde okulun hoparlörlerinden tüm sınıflara yayın yapıldığı doğru mu?

İftar organizasyonuna dönüştürülen Mantı Gününde Mantı Günü’nün geleneksel olduğunu ve bu nedenle bir başka tarihte yapılmasını isteyen Bursa Kız Lisesi Mezunlar Derneği yöneticilerinin okul idarecileri tarafından “Haddinizi bilin! Yol boyu mantıcılar var! Kapı orada! Beğenmiyorsanız gidin!” denilerek kovuldukları doğru mu?

Kılık kıyafet noktasında büyük baskı altında olduklarını ve sürekli hakaret işittiklerini öne süren öğrencilerin anlattıkları doğru mu?

Bu baskı ve hakaret ortamında psikolojileri ciddi oranda bozulan öğrencilerin yaşadığı travmadan İl Milli Eğitim yöneticilerinin bilgisi var mı?

Ve son olarak Bursa’nın en köklü eğitim kurumlarından biri olan Bursa Anadolu Kız Lisesi’nde yaşandığı öne sürülen tüm bu iddialar doğru mu?

Başta öğrenciler velileri eğitimciler ve tüm kamuoyunun aydınlanmaya ihtiyacı olduğu gerçeğinden hareketle Bursa Anadolu Kız Lisesi’nde okuyan ve adı bizde saklı olan bir öğrencimizin yazdığı mektubu öğrenci psikolojisinin daha net bir şekilde anlaşılabilmesi için okurlarımızla paylaşıyoruz.


İşte gönderilen o mektup:

“Bursa Anadolu Kız Lisesinde okuyan aynı zamanda Bursa Anadolu Kız lisesi Pansiyonunda kalan öğrenciyim. Okulumu severek ve büyük mutlulukla başladım. İki yıldır da çok mutluydum. Fakat bu yıl yeni okul müdürümüzün gelmesiyle huzuru gülmeyi unuttuk. Bize ülkemizin geleceği olduğumuzu söylüyorlar fakat düşünmeyin sorgulamadan itaat edin diyorlar. Bir yanlışa itiraz ettiğimizde vatan haini oluyoruz. Son çare olarak yaşadıklarımızın bir özetini size anlatmayı istedik. Sizi haberlerinizi yakından takip ediyor ve cesaretle bizi anlayabileceğinizi düşündük.

Sorunlarımız okul müdüremiz Zehra Özbek’in gelişi ile başladı. İlk gün okul kürsü konuşmasında ”kesin sesinizi terbiyesizler” dediğinde yeni müdür kendi otoritesini bir şekilde kurmaya çalışıyor diye düşünmüş çok dert etmemiştik. Fakat bu tür konuşmalar hız kesmeden devam etti. Her gün birimiz okul bahçesinde ”terbiyesiz” olarak sınıfa yollanıyorduk. Kıyafette kısmı serbestliğe son verildiği söylenir birimiz düz renk siyah tişört giysek dahi çekilir olur olmadık sözler işitiriz. Fakat okulda siyah çarşafla baş örtüsünün rengine göre tunik giyen bir çok arkadaşımız var. Bu ayrımcılık bizi rahatsız ediyor. Yanlış anlamayın kimsenin ne giydiği bizi rahatsız etmiyor bizi dışlamaya ayrımcılık yapma çalışmaları bizi rahatsız ediyor.

Biz bu yaşımızda bile bir idarecinin böyle ikide bir yanına üç erkek müdür yardımcısını alarak okulda değil de askeriye de dolaşır gibi dolaşmaları üzerimizde baskı kurmaya çalışmaları bizi rahatsız ediyor. Dersin ortasında bir bakıyorsunuz pat diye müdüremiz geliyor. Tamam gelsin hakkıdır diyebilirsiniz bizi de gelmesi rahatsız etmiyor. Ama geliş var geliş var. Pat diye geliyor dersi bölüyor öğretmen dersi anlatırken beğenmeyip müdahale ediyor gözümüzün önünde öğretmeni rencide ediyor. Dersin ortasında”bu böyle olmaz” ”bunu böyle mi yapıyorsunuz ? ”Artık bundan sonra şu şekilde olacak ” gibi cümlelerle derse her zaman müdahele ediyor. Sonra o öğretmen öğrenci karşısında nasıl saygı kuracak hiç düşünmüyor. Sonra zannedersiniz ki müdüre hanım tüm branşların uzmanı. Gerçi öğretmenleri de seçerek yapıyor bu uygulamasını. Bu yaşımızda bile bunu anlayabiliyoruz.

Örneğin Atatürk köşesini kaldırtan ya da her dersin yarısını Ak partiye ayıran öğretmenlerimizle hiç sorunu yok. Müdiremizin sayesinde siyasetten anlamasak da kim hangi partili kim güçlü bunu anlamış öğrenmiş oluyoruz.

Okul öğretmenlerimizin bir çoğu uzun yıllardır öğretmenlik yapan saygıdeğer insanlar. Onlara gözümüzün önünde bu şekilde muamele edilmesi bizleri oldukça üzüyor. Bir çok değerli öğretmenimize ”sen bu okulda yetersizsin ” diyerek psikolojik baskı uyguluyor. Nöbetci öğretmenimiz sınav öncesi dersine girmeden önce yan sınıfta boş dersi olan bir sınıftan dersle ilgili bir soru sormuş öğretmenimiz gelip yan sınıftayım beş dakikaya geliyorum dedi.

Kameradan öğretmenimizin sınıftan çıktığını gördü sanırız hemen denetleme adı altında sınıfa gelip birkaç arkadaşı alıp çıktı. Sonra öğrendik ki öğretmenimizin haklarında ”derste yoktur” diye tutanak tutup arkadaşlarımıza baskıyla imzalatmış. Biz öğrenciyiz küçüğüz diye hiçbir şeyi anlamadığımız görüp duymadığımızı zannediyorlar. Halbuki öğrenciliklerini hatırlayan herkes bilir ki okulda olan biten herşeyi öğrenciler duyar görür anlar. Birçok öğretmenize bu şekilde sesiz çekingen arkadaşlarımızı korkutarak yalanlarla tutanaklar tutturduğunu biliyoruz. Bu gidişle seneye bir çok öğretmenimizi göremeyeceğiz diye üzülüyoruz.

Okulumuz sosyal faaliyetler açısından oldukça başarılı bir okul. Bursa’nın köklü en eski en tanınmış okullarından. Yıl içerisinde çeşitli programlar hazırlar bunu öğretmenlerimize velilerimize ve arkadaşlarımıza sunarız. Keyifle yaptığımız bu faaliyetler bu yıl müdüremizin önümüze çıkartılan engeller yüzünden kısıtlandı ve yapılanlarda da tedirgin ve mutsuzduk. Kıyafetlerimizden sahnede sergileyeceğimiz program metnin içeriğine kadar herşeyi denetliyor ve müdüre hanımın istediği gibi olmak şartıyla yapılıyordu.10 Kasım programında ”Cumhuriyetimizin kurucusu başkumandan M. K. Atatürk” cümlesini kullanacaksanız programı yapamazsınız diye uyarıda bulunmuştu.

8 martta kadın skeçlerimizi yapamadık.
Yıl sonu mezunlar gösterisi gösteri olmaktan ziyade birşeyler yapabilmenin onur kavgasına döndü. Bursa kız lisesinde kendi içimizde yapacağımız bir etkinlikte bale gösterici yapacak arkadaşlarımız bale kıyafetlerini giymelerine izin verilmediği için gösterisini yapamazken bir arkadeşımız inanta ağlayarak taytla bale gösterisi yaptı.

Okulumuzun fotokopi ihtiyacı karşılanamazken neredeyse tüm duvarlar ”15 Temmuz” başlıklı panolarla donatıldı. Sorduğumuzda ise okullara kırtasiye ödeneği geliyor denildi. Sanırız fotokopi kırtasiye ihtiyacı değil (!)

Pansiyondaki sorunlar ise yemeklerin kısıtlanması ile başladı. Kahvaltı çeşitlerinin fazla olduğu (zeytin peynir reçel salatalık bal veya tahin gününe göre salam veya yumurta) ”israf ” edildiği söylenerek azaltıldı. Öğlenki yemekleri akşamda görünce nedenini yemekhane görevlilerine sorduk ”müdüre hanım israf edilmesin dedi ” yanıtını aldık. Artık yemeklerin çorbaların tekrar tencerelere dökülüp akşam önümüze geldiğini görünce isyan ettik. Şikayetler üzerine biraz daha düzelir gibi oldu.

Aslında pansiyonun müdürü okul müdür yardımcımız vardı eski yıllarda herşey yolundaydı fakat anlaşıldı ki müdüre hanım pansiyon müdürümüzü sevmiyor. Okulda neyden şikayetçi olsak hemen pansiyon müdürümüze topu atmasından “o sizi kışkırtıyor zaten o okul müdürü olmak istiyor diyerek bizleri susturmasından” yorulduk. Sanki bizim aklımız yok. Pansiyon müdürümüzün de yakında sürüldüğünü duyarsak hiç şaşırmayız. Çünkü müdüremizin anladık ki arkası çok kuvvetli.

Bazı veliler milli eğitime şikayetlerde bulundular ama nafile. Müdürümüzün yaptıkları hız kesmeden üstelik eskisinden daha da beter devam ediyor. Ramazan da iftar yemeği verilecek denilerek 20 şer lira istediler. Pansiyonda kalan öğrenciler yatılı öğrenciler ve hepsi için devlet ödeneklerini ödüyor. Fakat iftarda bağış adı altında para toplandı bu yemek için. Halbuki öğrendik ki yemek belediye tarafından gönderilmiş. Bir çoğumuz için o yirmi liralar haftalık harçlığımız bizim. Bu da yetmezmiş gibi yine de aç kaldık. Çünkü müdüremiz çok bilet satmış birçoğumuza yemek yetmedi. Buna itiraz edince de vatan haini olduk. itiraz ettik aç kaldık çünkü.

Şerefsizler diye bağırmasına da izmir marşıyla cevap verdik saygısızca kavga mı etseydik. Bu CHP marşı vatan hainleri diye bas bas bağırdı. Aslında eski mezunlar derneğinin de yöneticileri vardı yemekte. Onlarla da tartıştılar biz yurda kilitlendik.

Seneye siz buraya zor gelirsiniz diyerek. Her gün her ders zilinde domrayı evrensel müzik o diye dinliyoruz ama aç kalmaya izmir marşı söyleyince vatan haini oluyoruz.

Şuan tam olarak okulda kaç öğretmen soruşturmalık bilmiyoruz. Çünkü iki de bir öğrencileri korkutarak tutanaklar tutturulduğunu duyuyoruz. Dönem sonunun gelmesi ile beraber gece nöbetindeki öğretmenlerimiz hizmet personelleri işten atıldı. Ödeneğin olmadığı söylenerek pansiyonumuz kapatılmaya çalışılıyor. Ve bu pansiyonda kalmadığı sürece başka şehirde Kız Lisesinde okuma şansı olmayan 184 öğrenci var.

Müdüre hanım bir şikayetiniz varsa buyrun gelin dediği için çeşitli zamanlarda çeşitli konularla kendisine gittik. Fakat kendisi dinlemek yerine siz beni suçluyorsunuz bana iftira atıyorsunuz öğretmenlerinizin dolduruşuna geliyorsunuz deyip bizleri dinlemedi. Bir sorundan bahsedince ”bu okulu ben adam ettim” diyor. Yani bizim sorun olarak gördüğümüz şey müdüre hanım için ”adam ettiği” konu oluyor. Bir çok arkadaşımız velilerimiz kendisiyle tartışmak zorunda kaldı. Bunlar ne bir kız lisesi müdürüne ne de kız lisesi adına yakışacak davranışlar değil. Eğitim huzurumuz kalmamış durumda.

Özlem abla burası okul burda siyaset yasak diyorlar ama müdürümüz neyin siyasetini yapıyor. Bize dayatılan bu siyasete biz boyun eğmek zorundamıyız. Biliyoruz okul müdürümüz valiliğe milli eğitime cimere bir çok yere yazıldı. Bu yaşta anladık özlem abla arkasını hükümete dayayan istediğini yapabiliyormuş. Peki bu ne kadar doğru. Onlardan farklı düşünüp hissedemez miyiz? Haberlerde hergün dinliyoruz. Fetöcü öğretmenler alınıyor falan diye. Yarın işlerine gelinmediğinde yarın eğer devran değişirse değiştiğinde şimdi bu kişilere de akötü mi diyecekler? Bu adaletsizlik bizim genliğimizi elimizden alıyor.

Bizim sesimizi duyacak birileri var mı bilmiyoruz. Son bir çare size sığındık. Biz bu ülkenin geleceğiyiz! Bu okullar bizim! Boyumuzdan yaşımızdan büyük konuşuyor olabiliriz. Ama yine de söylemek istiyoruz ki Bu okullar bu ülke bizim. Kimsenin kendi çiftliğiymiş gibi davranmaya hakkı yok ! Tarihi Kız Lisesi önemini yitirmeden birilerinin harekete geçmesini sesimizi duymalarını diliyorum. Diyebilir siniz ki siz sadece bir okulda bir avuçsunuz. Ama biz inanıyoruz ki bu adaletsizlik birileri sesimizi duymazsa heryere adım adım yayılıyor. Veliler çocuklarına sahip çıkmalı korkmadan. Biz şımarıklık yapmıyoruz. Biz mızmıklık yapmıyoruz. Biz boşuna ağlanmıyoruz. Geleceğimiz çalınıyor. Veliler çocuklarına aman kızım sen sorun yaratma sus diyor. Yetkililer duymuyor. Bugün belki bir avuç küçük kızlarız. Ama çalınan hepimizin geleceği.

Not. Size bu mektubu isimlerimizle yazabilmeyi çok isterdik. ama isimlerimiz yayınlandığında öğretmenlerimiz disiplinlik oluyorsa biz kesin atılırız.

http://halkhabernet.com/okul-mudiresi-izmir-marsini-soyleyen-ogrencileri-yatakhaneye-kilitledi?fbclid= IwAR31rM4LNrgGDHz9Tqdc5znX-QSrQLUg-csCpG-2tNewM-H-l4MQH34E5x0
Posted in EĞİTİM, FAŞİZM, İrtica, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ULUSAL DEĞERLERİMİZİ BİR BİR YOK EDİYORLAR * ATATÜRK’ÜN DUATEPE’SİNDE SON YIKIM  

Atatürk Duatepe’de
Mustafa Yıldırım / Araştırmacı yazar / 19 Aralık 2019

ATATÜRK’ÜN DUATEPE’SİNDE SON YIKIM  


Kocatepe, Dumlupınar Meydan Savaşının yönetim yeriydi. Mareşal Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922’de “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir İleri!” emrini oradan vermişti. 

İşte o Kocatepe, dozerlerle biçilseydi, beton-parke ile örtülseydi, tuvaletler inşa edilseydi, Başkumandan’ın izleri yok edilseydi; tören alanı denilerek tribünler yapılsaydı; yabancı kaynaklı MasterChef yemek yarışması orada sergilenseydi, Kocatepe’nin değeri kalmazdı kuşkusuz! 

Kocatepe’de yapılmasını istemediklerimiz ne yazık ki Duatepe’de yapıldı. Duatepe, Başkumandan’ın emriyle 10 Eylül 1921’de, Yunanlıların elinden alınmış; Başkumandan, Sakarya Meydan Savaşını oradan yönetmiş ve Ankara’ya 75 Km yaklaşan düşman püskürtülmüştü. 

Emperyalizmin maşası Yunanlılar, 22 Ağustos 1922’de yay gibi açılarak Ankara’yı boğmak için ilerlediler. Polatlı’ya dayandılar ve Duatepe’ye yerleştiler. Ankara’ya 75 Km kalmıştı ve önleri bozkır düzlüğüydü.

Duatepe daha sonraları, “Türklerin Viyana’dan sonra geriledikleri son nokta” diye anılacaktı; çünkü Başkumandan 9-10 Eylül gecesi Duatepe yakınlarına geldi; karşı saldırı emrini verdi ve 800 m gerideki Basritepe’de bekleyen süvariler va-diye indiler. Yunanlıların mitralyöz ateşine aldırmadan dikenli-çalılık dik yamaca tırmanarak “son noktayı” ele geçirdiler. Tepenin yamacı toprağa düşen savaşçılarımızın kanlarıyla bo-yandı.

Duatepe’ye çıkan Başkumandan, Beylikköprü düzlüğündeki savaşı oradan yönetti ve Yunanlıların saldırısı püskürtüldü. Bu kanlı savaşa Sakarya Meydan Savaşı denildi. Atatürk’ün komuta merkezi Duatepe, Bağımsızlık Savaşımızın atılım noktası oldu. 

9 Eylül 1921’den tam bir yıl sonra, 9 Eylül 1922’de işgalcilerin artıkları Akdeniz’e döküldüler ve Türkün Bağımsızlık Savaşı kesin utkuya ulaştı.

Savaşçılarımızın kanlarıyla sulanan, kıraç, dik yamaçlı Duatepe, subaylarımızın, askerlerimizin, Başkumandanımızın izlerini taşıyordu. Her taşı, her çalısı, kısaca her karışı özgürlüğümüzün simgesiydi.

Duatepe adım adım düşürüldü

Ağır iş makineleriyle gelenler, Duatepe’nin tepesini anıt yapma gerekçesiyle kesip biçtiler. Başkumandan’ın ve savaşçılarımızın izlerini betonla, parke taşlarla örttüler. Kesilen tepede düzenlenen gösterileri izleyenler rahat etsin diye tribünler yaptılar.

Savaşçılarımızın kanlarını akıta akıta tırmandıkları yamaçları da, makinelerle düzeltip ağaçlar dikerek örttüler.Tepeye tören-mören için gelenler, hacetlerini gidersinler diye Polatlı Garnizonu’nun subaylarına ve erlerine helâ inşa ettirdiler. Törenlerde bol bol nutuk attılar! 

Yetinmediler, TV8’in “29 Ekim 2019 Cumhuriyet Bayramı Özel Yayını” için Duatepe’yi yemek yarışması stüdyosuna çevirdi-ler; İngilizlerin MasterChef levhasıyla lekelediler. 

Bununla da yetinmediler, son dönemlerin bazı savaş gazilerini Duatepe’ye getirerek MasterChef yemek yarışması gösterisine kattılar. Yemek yarışmasına “Atatürk’ün sevdiği yemekler” diyerek kılıf uydurdular. *

Türkün ordusunu, zafer anılarını koruyamayanlar, Başkumandan’ın emrini unutmamalılar:

“5. Tümenin Mangal dağındaki savunma yerlerini tutamadığı öğrenildi… Tümen kumandanlarının, subaylarının, erlerinin verilecek ilk emirle yıldırım gibi, düşman üstüne atılarak, şan ve şerefleriyle düşmanı yok etmelerini istiyorum!  Hata eden kim olursa olsun cezalandırılacaktır. (…) Tümenin tüm erleri, su-bayları toplanacak ve bu emir kendilerine okunacaktır. Batı Cephesi Kumandanlığı da (emrin) duyurulduğunu bana bildirecektir.” **

Sorumluluk 

Kocatepe, Duatepe gibi savaş yerlerimizi, şehitliklerimizi ko-rumak; bozulmalarını, kirletilmelerini önlemek, Garnizon Komutanlarının, Kuvvet Komutanlarının, Genel Kurmay Başkanlarının göreviydi. ***

Hiç kuşku yok ki, bu ve benzeri saldırıları görmezden gelen Türkler de, kayıtsızlıklarının bedelini, Türk egemen devletlerini yitirerek ödüyorlar. 


*    Duatepe’de MasterChef yemek yarışması: www.youtube.com/watch?v=MZkxn-v9roo
**  Türk İstiklal Harbi- Batı Cephesi Sakarya Meydan Muharebesi ve Sonraki Harekat, II. Cilt, 5’inci Kısım, 2’nci Kitap, Genelkurmay Basımevi, 1995, s. 15’den kısaltarak yalınlaştırdım. (M.Y.)
*** Teğmen Kubilay’ın yabancı bağlantılı derneğe malzeme edilişi için bkz. sozgazetesi.org/index.php/koese-yazarlari/mustafa-yildirim/7642-adalarda-isgal-menemen-de-kubilay-lions
Posted in MUSTAFA YILDIRIM, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

MİT arşivinden çıkan belge * MİT’in 1991’de “Fethullah Gülen yapılanması” ile CIA arasındaki bağlantıyı tespit ettiği rapor ortaya çıktı.

Graham Fuller – Fetullah Gülen

MİT arşivinden çıkan belge


MİT’in 1991’de “Fethullah Gülen yapılanması” ile CIA arasındaki bağlantıyı tespit ettiği rapor ortaya çıktı. Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi bugün “FETÖ CIA’ya yardım ediyor” sürmanşetiyle çıktı.

Yeni Şafak, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), 1991 yılında FETÖ hakkında hazırladığı raporu yayımladı.

“BAZI YABANCILARIN CIA ADINA FAALİYETLER YÜRÜTTÜĞÜNÜ, FETULLAH GÜLEN VE ÖRGÜTÜNÜN DE BU AJANLARA YARDIM ETTİĞİNİ BELİRLEYEN MİT’İN…”

Haberde şu ifadeler kullanıldı:

“MİT’in ‘Fetullah Gülen’ dosyasından çıkan bir belge FETÖ’nün CIA bağlantısı ve ilişkilerini ortaya koyuyor. Körfez Savaşı’nda istihbarat örgütleri Türkiye’de faaliyetlerini artırınca MİT takibi yoğunlaştırıyor. CIA üyelerini izleyen MİT, Fetullah Gülen ve örgütünün bu ajanlara yardım ettiğini belirledi. Bu bilgi ABD, Alman, Yunan, İngiliz, İtalyan ve Japon ajanların listesiyle birlikte Genelkurmay’a iletildi.

Terör örgütü FETÖ’nün CIA ile bağları, MİT’in arşivinden çıkan belge ile bir kez daha tescillendi. 1991 yılında Türkiye’ye gelen bazı yabancıların CIA adına faaliyetler yürüttüğünü, Fetullah Gülen ve örgütünün de bu ajanlara yardım ettiğini belirleyen MİT’in, durumu resmi yazı ile Genelkurmay Başkanlığı’na bildirdiği ortaya çıktı. Resmi yazıda doğrudan CIA’ya çalışan ajanların listesi de Genelkurmay’a iletildi.”

Bugün Pensilvanya’da yaşayan terörist Fetullah Gülen’in, Türkiye’de faaliyet gösteren Amerikan ajanlarını himaye ettiği ve çalışmalarında yardımcı olduğu ortaya çıktı. Devlet arşivlerindeki 3 Nisan 1991 tarihli, 41 04 000/…. esas nolu, ‘F.Gülen, CIA Bağlantıları’ başlıklı dosyaya giren bir belgeye göre, Körfez Savaşı sonrasında ABD ajanları Türkiye’ye yoğun bir faaliyete başladı. Türkiye’nin dört bir yanında temaslarda bulunan ajanların vatandaşları kışkırtmak için çalıştığı belirlendi.”

TSK YAZI İLE UYARILDI

İsim isim deşifre edilen ajanlara o dönem “cemaat” olarak bilinen Fetullah Gülen yapılanmasının da yardım ettiği tespit edildi. Örgütün CIA ajanlarının işini kolaylaştırmak için dönemin Emniyet Genel Müdürü Yılmaz Ergun’u kullandığı belirlendi. Bu istihbari bilgileri kayda geçen MİT, bu konuda Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’nı da bir yazı ile uyardı. Yazıda ayrıca bazı “Gülen örgütü” mensuplarının doğrudan İngiliz ve ABD gizli servislerine çalıştığı, topladıkları bilgileri gizli buluşmalarla ilettiklerine dikkat çekildi.

İŞTE MİT’İN YAZISI

MİT’in 1991’de yazdığı rapor şöyle:

“Körfez savaşından sonra çeşitli ülkelerden Türkiye’ye gelen kişilerin özel temaslarla, maksatlı araştırma yaptıkları tespit edilmiştir. Ülkemizin birlik ve beraberliğini bozucu faaliyetleri gerçekleştiren ve buna yönelik olarak vatandaşlarımıza sorular soran bu şahısların, yurt içi bağlantıları, çalıştıkları istihbarat kanalları tespit edilmiş, bir üst yazı ile bakanlığımıza iletilmiştir. Söz konusu şahısların, ABD, CIA bağlantıları tespit edilmiş Türkiye’de kendi amaçları doğrultusunda kullandıkları Fetullah Gülen ve cemaat bağlantıları ortaya çıkmıştır.

CIA bağlantılı çalışan cemaat mensupları Türkiye’de araştırma adı altında, istihbarat bilgisi toplayan şahıs ve kurumlara maddi, lojistik destek sağlamış ve rahat bir ortamda çalışmaları için Emniyet Müdürü Yılmaz Ergün vasıtası ile gerekli izinler alınmış, sorunsuz çalışmalar yapmasına olanak sağlamıştır.

AJANLAR TEK TEK SAYILDI

Cemaatin ön ayak olduğu ve CIA kanalıyla yardım ettiği tespit edilen başlıca şahıslar:

1. Barbara Harnhanner (Alman uyruklu)
2. Valter Fritz Walker (Alman uyruklu)
3. Evanelis Kairetzi (Yunan uyruklu)
4. Timothy Bruce Mittard (İngiliz uyruklu)
5. David Rasolt (ABD uyruklu)
6. David Hudson (ABD uyruklu)
7. Claude Serge Dutbuit (ABD uyruklu)
8. Zichando Mialo (İtalyan uyruklu)
9. Dolchl Kojima (Japon uyruklu)

Başlıca araştırma adı altında istihbarat çalışması yaptığı tespit edilen şahıslar hakkında gerekli bilgi ve belgeler, temin edilerek bakanlığımıza iletilmiştir. Ayrıca ABD, CIA ve İngiliz haber alma ajanı olduğu tespit edilen, cemaat mensuplarının isim listeleri iletilmiştir. İrtibatlandırdıkları İngiliz haber alma ajansı Jahn Noyan, Amerikan haber alma ajansı Nick Biliy, Coal John ile belli bir sistem ve disiplin içinde çalışma yaparak kararlaştırdıkları yer ve zamanlarda, önce sözlü sonra rapor halinde bilgiler teslim ettikleri tespit edilmiştir.”

“FETÖ’NÜN CIA İLE BAĞLANTILARI MAHKEME KARARLARINA DA GİRDİ”

Yeni Şafak haberinde ayrıca şunları kaydetti:

“ABD gizli servisi CIA, terörist Fetullah Gülen’in biyografisinde önemli bir yer tutuyor. Gülen-CIA ilişkisi 1960’lı yıllarda başlıyor. O yıllarda CIA tarafından kurulan Özel Harp Dairesi’ne giren Gülen, ömrü boyunca ABD gizli servisine hizmet etti. Gülen’in bağları, CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller’le olan ilişkileriyle iyice ortalara saçıldı.

Batılı düşünce kuruluşların hazırladığı raporlarda bile Fetullah Gülen’in CIA namına çalıştığı açık açık yazıldı. Örneğin Kanada Merkezli Global Research’in hazırladığı raporda CIA ile Gülen cemaatinin 12 Eylül darbesi, Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin istikrarsızlaştırılması, CIA ajanlarının Avrasya’da Gülen okulları aracılığıyla kimliklerini gizlemesi dahil olmak üzere yaklaşık 40 yıldır birlikte çalıştıklarına dikkat çekildi.

Raporda, örgütün, tek başına Kırgızistan ve Özbekistan’da 130 CIA ajanına barınak sağladığı bile ifade edildi. FETÖ’nün CIA ile bağlantıları mahkeme kararlarına da girdi. İstanbul 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin bir gerekçele kararında FETÖ yapılanması ile ilgili şu bilgilere yer verdi: 21 Mart 1999’da sağlık sorunlarını gerekçe göstererek ABD’ye giden Gülen aralarında eski CIA Yöneticisi George Fidas, eski CIA Ajanı Graham Fuller, eski CIA Ajanı ve eski ABD’nin Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz’in de bulunduğu 27 kişinin referans mektupları sayesinde burada oturma izni aldı.”

https://odatv.com/mit-arsivinden-cikan-belge-15012000.html

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Fetullah Gülen, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İSTİHBARAT KURUMLARI, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

BADECİ ŞEYHİN SİYASETTEKİ ADAMLARI * Sapık şeyh hem dergahın kirasını elektriğini müridlerine ödetiyor ve hem de hepsini erkek kadın arkalı önlü düzüyor ve bütün bunları haşa estağrufullah Kur’an ayetlerine dayatıyor, üstelik, haşa, Arapça Allah Muhammed hat yazılarını da cinsel içerikli domalma şeklinde müridlerine öğretiyor.

NİHAT GENÇ / 15.06.2019

BADECİ ŞEYHİN SİYASETTEKİ ADAMLARI


Kırmızı Kedi’den çıktı, kahvede otururken elime aldım, Badeci Şeyhin Sır Odası. Aslında Badeci Şeyh haberlerini ben de sizler gibi haberlerden biliyorum, iğrenerek okuduk, biliyoruz. Ama sayfaları devirdikçe neye uğradığıma şaşırdım, bu dünyada böyle bir rezalet böyle bir utanç böyle bir cehalet var tamam da bu kadar kalabalık mı?

Aman bu kitap Netflix’in eline geçmesin, ki, sapık tarikatlar konusunda uzmanlaşmış Netflix bir gün mutlaka bu kitabı bulur prodüksiyon masraflarından kaçınmaz ve Türkiye’de yaşanan bu yoğun sapık sosyolojisini dünyanın gözleri önüne serer.

FETÖ’cüler, açılımcılar yeniden devreye girmişken, bildik liberal takım, yine İslam ve Demokrasi yazılarına başlamışken, bu bir türlü akıllanmayan cehaletin köklerini bizi çok iyi anlatan bu kitaptaki mahkeme tutanaklarından tiksinsek iğrensek de cehaletimizle yüzleşmek için alıntılamak zorundayız.

Badeci Şeyh konuşuyor, kısaltarak veriyorum: “Bana pirliği 2005 yılında vefat eden Hasan Burkay Efendi verdi. Hasan Burkay Efendi beni badeledi. Badelemek benim tarikatıma göre pirin cinsel organını yalayıp öpmek ve sonra gelen sıvıyıiçmektir. Pirin cinsel organından gelen sıvı sperm değildir, beyaz başka bir sıvıdır. Bu sıvı sadece pirlik verilmiş kişiden gelir. Pir olan kişiye herhangi bir şahıs badeleme yapamaz.

“CİNSEL ORGANIMI ÖPTÜRMEK VE YALATMAK SURETİYLE BADELERİM”

“Ben tarikata gelen şahıslara dini sohbetler veririm. Bu şekilde birçok kere gelen şahıslar benim sır odama gelirler. Sır odası benim kullandığım dergahta gelen şahısların gizli kalması gereken konuların konuşulduğu kısımdır. Bu sır odasında yer yatağı, minder vardır.

“Sır odasına benden başka gerek erkek gerek kadın tek kişi girebilir. Sır odasına gelmeden önce şahıslara zikir yaptırılır. Bu zikir esnasında şahıslar cezbelenir. Bu zikir sırasında Ay Allah denir. El Mürselat Suresi ilk ayetleri mealinde ‘yemin olsun Allah’ın gönderdikleri görevlilere’ ve Yunus Suresi 64’üncü ayette ‘Benim evliyalarıma ve razı olduklarıma korku yoktur, korumam altındadır’ şeklinde bildirilmiştir. Zikir esnasında cezbelenen şahıslar benim bulunduğum sır odasına tek tek gelir. Ben gelen bayan ve erkek şahısları cinsel organımı öptürmek ve yalatmak suretiyle badelerim. Bunun dışında şahısların istekleri üzerine erkeklerle ters ilişki, kadınlarla ise ters ve normal yoldan cinsel ilişkiye girdim.

“Benim dergahıma gelen Mesut K’yi cinsel organımı emdirmek suretiyle birden fazla kereler badeledim. Mesut ile çok kereler ters ilişkiye girdim. Mesut dergaha çevresinde bulunan şahısları getirir. Bu şekilde çok şahıs dergaha getirip mürit yapmıştır.

“Ahmet Ş. benim müridimdir. Kendisini çok kereler cinsel organımı emdirmek suretiyle badeledim. Ayrıca ters ilişkiye girdim. Ahmet dergaha yakın çevresindeki arkadaşlarını, eşi Birgül Ş’yi ve tanıdıklarını getirdi. Birgül Ş’yi birçok kez badeledim ve bir çok kez cinsel ilişkiye girdim.

“Malatyalı İsmail D müridim olur. Kendisini hem badeledim hem de ters ilişkiye girdim.

“Çetin Ç. Benim müridim olur. Kendisini hem badeledim hem de birkaç sefer ters ilişkiye girdim.”

“BİR DEĞİL BEŞ DEĞİL ONLARCA YÜZLERCE MÜRİD
Yeter, tamam, dayanmak mümkün değil. Bu ifade sayfaları onlarca sayfa sürüyor. Bir değil beş değil onlarca yüzlerce mürid, hepsiyle aynı ilişki.

Kadınlar ayrı erkekler ayrı, kadınlarını getiren ayrı.

Hikayenin özeti şu, müritler zikre başlıyor ve cezbeye giriyorlar, cezbeye girenler sır odasına koşup şeyhin şalvarını indiriyor ve oral ve ters ilişki.

Ve insanı delirten ifadeler, oral ve ters ilişkiye giren kadın ve erkekler şu şekilde ifade veriyor: “Bu bildiğiniz cinsel ilişki değil. Bu Allah’ın aşkı. Asla şikayetçi değilim.”

Sapık şeyh hem dergahın kirasını elektriğini müridlerine ödetiyor ve hem de hepsini erkek kadın arkalı önlü düzüyor ve bütün bunları haşa estağrufullah Kur’an ayetlerine dayatıyor, üstelik, haşa, Arapça Allah Muhammed hat yazılarını da cinsel içerikli domalma şeklinde müridlerine öğretiyor.

Bu sapıklığa alet olanlar hadi bir kişi üç kişi olsa bir nebze insan anlayabilir, bu sapıklığa yüzlerce insan dahil oluyor, hadi bu sapıklığa bir kez şahit olunsa bir nebze insan anlayabilir, ama bu sapıklık on yıllarca sürüyor.

2000’li yılların başlarını hatırlayın, tarikat ve cemaatlere özgürlük yazılarını hatırlayın, önlerinin açılmasını ‘denetimsizliğini’, ve bu yazıların İslam ve Demokrasi başlığı altında ‘Ilımlı İslam’ diye doktrine edildiğini hatırlayın.

Sapıklığın da bir ülkede yüz binde bir gibi milyonda bir gibi her coğrafyaya yayılmış ortalama bir istatistiği vardır, nedir bu, yüzlerce insan, yüzlerceeee. Ünlü popüler gökbilimci Carl Sagan’ın uzayda sonsuz gezegenleri görüp o Amerikalılar’ın dilinde çok şöhret bulan şu sözleri gibi: ‘milyarlarcaaaa milyarlarcaaaaa’

“DENETİMLER SIKILAŞTIRILDI MI, HAYIR”
Bu sapık tarikatlardan birkaçı mahkeme edildi, peki, eleştirisi mi yapıldı, denetimi mi yapılıyor, peki, sosyolojik olarak incelemesi yapılıp bir ders çıkartmak için ekranlarda halkı uyarmak için anlatıldı mı, denetimler sıkılaştırıldı mı, hayır.

İşte Kırmızı Kedi’den çıkan kitabın iddiası bu, yüzlerce müridin hepsi halinden çok memnun, hepsi Allah aşkıyla yaptıklarını yine olsa yine yapacaklarını savcı hakim huzurunda söylüyorlar ve nerdeyse tamamına yakını elini kolunu sallayıp hiç bir şey olmamış gibi dışarda geziyor.

Şeyhle sır odasında oral ve anal seklin dini terimlerle yüceltilmesi, bu sapıklık-patolojik durumun Allah’ın ve dinin emri olarak telkin edilmesi ve erkeklerin kendileri oral ve anal sekse aşkla girmeleri, yetmedi kadınlarını da getirip sokması, bütün bu vahşet karşısında, yaşadığımız medyada akademide ve toplumda, bir ‘infial’ uyandı mı?

Zikirle coşup şeyhin odasına koşup şalvarını indirmek, ne demek?

Ve bunu ilahi bir cezbeyle yani şiir gibi nur gibi şerbet içer gibi anlatmak, ne anlama geliyor. İfadelerinde melekler gibi uçmuşlar melekler gibi Sır odasına girmişler melekler gibi şeyhin şalvarını indirip önden arkadan nurlanmışlar!

Yani, önce cezbeyle kendilerinden geçiyor.
Kendinden geçmek ne demek?
İlahi aşkın sarhoşu oldum.
Sonra, domaldım.

Hadi kumpasa geldin hadi aklını çeldiler hadi arkadaşına kocana aldandın hadi bir kez ne olduğunu anlamadan bir ortama girdin, defalarca ve yıllarca bu ‘ortama’ niye koşarsın ve niye ballandıra ballandıra anlatırsın?

Ey memleket, ey yazarlar ey akademi, ey İslamcılar! Anlatılan senin hikayendir!

Bu sapıklığın tıpkısı aynısı aç gözlerini siyasette yaşanıyor!

Bu ‘cehalet’i bir sapık şeyhin marifeti deyip görmezden gelebilir miyiz, yoksa, bu cehalet neden çok büyük bir sosyolojiye denk geliyor.

“AŞKLA CEZBEYLE SIR ODALARINA KOŞUYORLAR”
İşte, açılımcılar yine Güney Afrika’yı sil baştan hiç yaşanmamış gibi yine dolaşmaya başladı, hatırlayın, güya İrlanda, İskoçya bölünmenin dünya örneklerini inceliyorlarmış, binlerce kürt genci hendeklerde öldürüldü, akıllandılar mı, hayır! Bu açılım kervanına katılanlar bir kaç sapık mı hayır, yüzlerceeeeee…

İşte, Abdullah Gül, Sadullah Ergün, Hüseyin Çelik, Beşir Atalay, Babacan, hatta toplantılara Ertuğrul Günay dahi katılıyor, bir ülkenin askeriyesini hukukunu mahveden bunca kıyametten sonra akıllandılar mı, hayır, yüzlerceeeeesi hareket halinde, aşkla cezbeyle sır odalarında konuşuyorlar.

İmamoğlu, İstanbul seçimini kazandıktan sonra, CHP İyi Parti’yi verdiği gibi, 15 vekil de bunlara verecek, grup kurup harekete geçecekler.

Sapık şeyhleri bu ülkede yüzbinlerce masum genci CIA ajanı yaptı, akıllandılar mı, bu ülkeden üçyüz milyar dolar para kaçırdılar, akıllandık mı, İslam-Demokrasi, tarikat cemaat, Saidi Nursi, yazıları yaza yaza bir ülkede birbirine güvenecek iki polis iki komutan iki savcı dahi kalmadı, akıllandık mı?

Hayır, ilahi aşkla nurla badelenip nurlanmaya hiçbiri doymadı.

HİÇBİRİ SAPIK ŞEYHLERİ ALEYHİNE KONUŞMADI
Badeci Sapık Şeyhin müritleri işte mahkeme tutanaklarından bire bir kitap anlatıyor hiçbiri sapık şeyhleri aleyhine konuşmadı, aksine, yine aşkla yaparım, diyor.

Bu siyasilerin hiçbiri sümüklü şeyhleri aleyhine konuşmadı, CIA ajanlarının devlet kademesindeki uzantılarından tek bir isim vermediler, tek bir gün Sır Odası’dan çıkmadılar.

Kaldıkları yerden o ‘Sır Odası’ndan hayatlarına güle oynaya aşkla şehvetle devam ediyorlar. Bir heyecanlılar bir umutlular siyasi gelişmelerden o kadar memnunlar ki..

YOLA ÇIKMIŞ GELİYORLAR
Bylock haberleşmesinden sonra şimdi de Ponçik adlı bir çocuk oyunu, bu çocuk oyununda oyuncular birbirleriyle karşılıklı konuşabiliyormuş, işte bu oyunla üstelik askeriye içinde haberleşiyorlar.

Bir ay kadar önce cürete bakın genelkurmay hukuk işleri başkanına FETÖ’nün baş adamlarından şimdi hapiste Muharrem Köse emriyle ‘tutuklama emri’ dahi çıkartabiliyorlar, olacak iş mi, oluyor işte.

Daha iki gün önce bir Tuğgeneralimiz FETÖ’cülere ‘hain’ dediği için tutuklama emri çıkartan FETÖ’cü savcılarımız var, olacak iş mi, oluyor işte.

Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgeye dikkat çeken ‘Mavi Vatan’ yazılarıyla Doğu Akdeniz’de milli bir duyarlılık oluşturan donanımlı birinci sınıf bir entelektüel ve 3,5 yıl Balyoz’dan hapis yatmış Amiral Cem Gürdeniz’e dahi akıllara seza ‘fesli Kadir’ benzetmesi yapabilen uzantıları hala yazıp çizebiliyor.

Sır Odaları’ndan CIA’yla Sümüklü sapık şeyhleriye oral anal her türlü ilişkiye girmeyi ilahi aşk vecd nurlanmak olarak kabul edip iman edenler, ey millet, yola çıkmış geliyorlar!

Sapık şeyhlerin sapık doktrinlerin kurbanları köleleri akıllanmamış cahiller sürüsü kullanılmaya doymayan yazarları ajanları, yola çıkmış geliyorlar!

Bu cemaat ders çıkartmayacak, bu sosyoloji akıllanmayacak, bu sapıklar ordusu yine Haçlılarla yine PKK’sı FETÖ’süyle, yine sarhoş taşkın yazıları, yine gizemli karanlığa boğulmuş üslupları, yine cüretkar delilikleriyle yine nurlanmış coşmuş, yola çıkmış geliyorlar!

Bir toplum bu kadar körlüğe maruz kalıyorsa.
Bir memleket bu kadar sapığa hala cirit attırıyorsa.
Bir vatan bu kadar sağırı dilsizi arsızı utanmazı hala baş köşelerinde ağırlıyorsa.

O halde, geriye dönüp ben ne b.k yedim deme, o halde, hiç ağlama, yıkıl Sezar!

BU İKİ YÜZLÜ OYUN NE KADAR SÜRECEK
Kendine uzak köylerde ormanda yaylalarda yeni bir yaşam seçmiş çok arkadaşım var, birkaç yılda bir şehre iniyorlar ve konuşuyoruz, ancak, aramızda çok ciddi bir iletişim bozukluğu başladı. Şöyle, yaşadıkları sessiz yerler onları yavaş ve mıy mıy konuşmaya zorlamış ve konuşma şekilleri değişmiş. Ne söyleseler anlamıyorum, kulağımı veriyor eğiliyorum, yine cümleleri seçemiyorum. “Burası şehir, gürültülü ve yüksek sesle konuşmalısın” deyip araya girsem de alçak sesli konuşmak artık alışkanlıkları olmuş. Yaşadıkları yerlerdeki ayılardan domuzlardan kurtlardan yılanlardan bahsediyorlar, ama, hikaye nedir, ne anlatıyor, çıkartamıyor ne diyor bu herif diye boş boş gözlerine bakıyorum.

Ancak yakın arkadaşım olduğu için anlamasam da nezaketen güya anlıyormuş gibi bazı yerleri onaylıyor gibi bazı yerlerde vay be der gibi sahte tepkiler veriyorum. Bu gerçek. Ama bu sahte yüzlü iki yüzlü oyun ne kadar sürecek. Anladım ki birlikte çok sert kavgalar verdiğimiz arkadaşlarımı dinlerken anlamamak dünyanın en büyük yorgunluğu, dünyanın en büyük işkencesi.

Bir an evvel izbe köylerine gitseler de kurtulsak diyorum. Üstelik onlar çakalları kurtları nedense eğlenceli bir dille anlatıyorlar, ben şehirdeki çakalları kusura bakmasınlar pek eğlenceli anlatamayacağım, bu yüzden çok kızgınlar bana. Ama içimden de bu kadar yakın arkadaşa ayıp ediyorsun, diye kendime kızıyorum. Sonuç, uzaklığın iklimi ses tonumuzu dahi değiştirmiş ve hatta canavarları dahi kimimize eğlenceli bir hikaye haline getirmiş. Yani küçük sesle konuşabilmek bir insan için büyük bir servet. Küçük sesle konuşabilmek büyük bir iktidar. Hakimler savcılar da küçük seslerle konuşur. Ey okuyucu, yaşımız kaça gelmiş, hala bağırarak konuşuyor çıplaklığımı yoksulluğumu ele veriyorum.

Kim bağırır, karanlıktaki insan kim bağırır hayal kırıklığına uğramış, kim bağırır, en yakınındakine sesini duyuramayan. Mesela yırtıcı kuşlar çığlık atmaz sessizdir ama peşine düştüğü avı çığlık çığlığadır. Yırtıcı kuşların sessizliğe gömülmüş güven altına alınmış göklerde usul usul süzülen huzurlu bir hayatları var. Ah ceylanım ah kekliğim ah bıldırcınım bu satırlarda yine çığlık çığlığa, kime bağırıyorsun? Anladım ki o mıymıy konuşmaları anlamak için sarf ettiğin büyük nezaket sonun da senin de dilini bozmuş.

Nihat Genç / Odatv.com

https://odatv.com/badeci-seyhin-siyasetteki-adamlari-15061952.html

Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN * Gelibolu’dan Onurlu Bir Kaçış mı?

Gelibolu’dan Onurlu Bir Kaçış mı?

Atilla Aşçı, Sun Savunma Net, 15 Ocak 2020

18 Mart’ta gerçekleştirmeye çalıştıkları denizden Boğaz’ı geçme operasyonundan başlamak üzere, Kasım ayının sonlarına gelinceye kadar gerçekleşen askeri harekâtlarda yapılan taktik hatalar sonucu bir trajediye dönüşen Çanakkale seferi, İngilizler için bir çıkmaza girmişti.

25 Nisan günü başlayan Çanakkale kara savaşları Ağustos ayı ortalarına kadar tüm korkunçluğu ile süregelmiş ve o tarihten sonra hızını keserek durağan bir siper savaşı haline gelmişti. Doğanın da tüm acımasızlığı, yağmuru, kuraklığı, fırtınası, soğuğu, sıcağı savaşanları bunaltmış ve ümitsizliğe itmişti. İtilaf devletleri Çanakkale cephesinde başarısızlığa uğramış, İngilizler ve Fransızlar istedikleri hedeflere ulaşamamışlardı.

Kendilerince, sonradan yazılan ve basılan kitap ve belgelerde bu felaketin nedenleri hep irdelendi, sorgulandı.

Bu yazıların bazılarında askerin elinde olan haritaların eksik ve yanlış olmasından şikâyet ediliyor, bazılarında ise savaşı yanlış planlayan ve hazırlıksız başlatan İngiliz Savaş Konseyi’ne ve Hükümet’e yönelik eleştirilerle liderler suçlanıyordu.

Savaş planlarının başlangıçtan sonuna kadar olan yürütülme şeklini ‘‘folly’’ yani ahmaklık derecesine kadar düşürenlerden orada savaşan askerlerin deyimiyle “We did not fail at Gallipoli. Our leaders failed us – Gelibolu’da biz yenilmedik. Yenilgiye liderlerimiz neden oldu’’ diyenlere kadar ayyuka çıkan başarısızlık feryat ve figanları, burada sadece birkaçı örnek olarak gösterilen onlarca kitapta yer almıştır.

Birçok İngiliz ve Avustralyalı yazara ve askere göre binlerce İngiliz ve Fransız askeri boş yere ölmüştür. Savaş uzamış ve kaybedilen bunca insan ve malzeme ise bir koca hiç uğruna heba olmuştur. Unutulmamalıdır ki, binlerce Türk askeri de burada şehit olmuş, binlercesi de yaralanmıştır. (Burada da ne yazık ki, bazı komutanlarımızın yanlış yönetimleri rol oynamıştır.)

Muharebelerin başlamasından 16 Ekim 1915 gününe kadar Akdeniz Seferi Kuvvetler Başkomutanı olarak görev yapan İngiliz General Sir İan Hamilton anılarında, o dönemin Savaş Bakanı Lord Kitchener’in ‘‘Diyelim ki, bir denizaltı, Gelibolu’nun karşısına geçip, orayı bombardıman etse ve İngiliz bayrağını üç kez dalgalandırsa, yarımadadaki tüm Türk garnizonları toplarının namlularını kendilerini savunmak için Bolayır’a çevireceklerdir’’ sözlerine değinerek, işlerinin çok kolay olacağının ima edildiğini yazmıştır. Fakat bu hiç böyle olmamış, gelişmeler tam aksini göstermiş ve İngiliz yazarlar Nigel Steel ve Peter Hart’ın yazdıkları kitabın başlığı gibi ‘‘Defeat At Gallipoli’’  yani  ‘‘Gelibolu’da Bozgun’’ dönüşmüştür.

Büyük bir özgüven, moral ve kibirle gelen ve bir günde bozguna uğrayan bir armadanın ve tam teçhizatlı ama iyi yönetilemeyen bir kara ordusunun tüm onuru kırılmıştı ve bu onuru tekrar kazanma fırsatı yaratılmalıydı. İşte o fırsat, kazasız- belasız bir çekilme, yani yarımadayı mümkün olduğunca az zayiatla boşaltabilmek idi. Eğer bu başarılabilirse, kırılan onur ve gurur (belki) tekrar elde edilebilirdi.

Ağustos ayındaki Anafartalar Muharebeleri, Gelibolu Cephesi için bir sonuç bildirgesi olmuş ve İngilizlerin ümitleri sönmüştü. 11 Ekim 1915 günü, Lord Kitchener olası bir boşaltma için İan Hamilton’a sorduğunda, kendisinden ‘‘Böyle bir çıkarmada zayiatın, ordunun ve elindeki malzemenin yarısına mal olacağını ve çekilmenin gerçek bir felaket olabileceği’’ cevabını alır.

Daha sonra (17 Ekimde) komutayı alan General Monro ise bu zayiatın % 30-40 oranında olacağını ifade eder. Çekilmeye karşı olan komutanlar da vardır; ama sonunda çekilmek isteyenler kazanır. Madem Çanakkale geçilemiyordu burada daha fazla cehennemi yaşamaya gerek yoktu. Çekilmek en doğru karardı. Fakat nasıl yapılacaktı?

Aşağıdaki sayılar, 1915 Kasım ayı sonu itibarıyla Çanakkale’yi geçerek, İstanbul’u ele geçirmeyi ve oradan da Karadeniz üzerinden Rusya’ya yardıma koşmayı planlayan ve onun hayali ile Gelibolu Yarımadası’na saldıran müttefik kuvvetlerin o andaki gücünü göstermektedir.

Evet, toplam tam 135.000 asker Gelibolu Yarımadası’ndan çekilecektir.

8 Aralık 1915 günü, önce Arıburnu ve Suvla taraflarında başlayan çekilme (92.000 asker), en son askerin 20 Aralık günü sabaha karşı bölgeyi terk etmesiyle, ilk aşama ‘‘büyük bir başarı’’ ile tamamlanmıştı. Şimdi sıra, yarımadanın en güney ucundaki Seddülbahir bölgesindeki askerlerin çekilmesindeydi.

İlk çekilmeyi Türkler ‘‘anlamamışlardı’’. Bazı iddialar ise, ise İngilizlerin Seddülbahir’den çekilmek istemeyecekleri ve orada ve ikinci bir Cebelitarık (İngilizler, Cebelitarık Boğazını, İspanya ile 1727 -1729 yılları arasında yaptıkları savaşı kazanarak, 1830’de kolonileri arasına katmıştır) yaratarak, sürekli bir kontrol uç bölgesi oluşturacakları doğrultusunda idi. Fakat bu böyle olmadı ve bu bölgeden de en son asker (44.000 asker) çok kısa bir süre içinde çekildi. Tarihler 9 Ocak 1916, saat sabah dördü gösteriyordu.

Binlerce asker, tonlarca malzeme, Mete Tunçoku’nun da yazdığı gibi, birbirlerine çok yakın siperlerde çarpışan Türklerden ‘‘habersiz’’ çekilmişti.  ‘‘…tarafların siperleri birbirine o kadar yakındır ki, askerler karşılıklı konuşmaları bile duyabilmekteydiler.’’ Türklerin bir şeyden haberdar olmaması çok çelişki taşımaktadır. Kuşkusuz ki, Türkler oradaki gelişmelerden haberdar idiler. Alman Dr. Carl Mühlmann, General Monro’nun, yukarıda yazdığı rapor sonucu, durum analizi yapmaya gelen Lord Kitchener’in 9 Kasımda yarımadaya geldiğini Reichsarchiv Dardanellen 1915 kitabında şöyle anlatmaktadır:

‘‘Lord Kitchener nereye gittiyse (siperlerde), kendisini çevredeki yüzlerce göz ve dürbünün izlediğini hissetti… nereye baktı ise, tamamen Türklerin hakim olduğu tepeleri gördü’’. Bu durumda her şey Türklerin kontrolü altında görünüyordu. Yine bir Alman, Gelibolu’da, Türk ordusunda kurmay subaylıktan 16. Kolordu Komutanlığına, daha sonra da paşalığa getirilen Hans Kannengiesser, 1927’de yazdığı kitabında, Güney Grubu Topçu Komutanlarından Albay Senftleben’in 4 Ocak 1916 günü kendisine yazdığı bir raporda ‘‘…bana göre düşman yavaş yavaş, ama kesin toplanıyor. Bunu, her gün gelen raporlardan ve kendi gözlemlerimden takip ediyorum. Birçok batarya en fazla bir veya iki atış yapıyor. Sanırım, düşman 8-14 gün içinde gider, belki daha kısa bir zamanda…’’ diyordu. Tüm veriler ve gözlemler itilaf devletleri askeri kuvvetlerinin yarımadadan bir an önce ayrılacağı eğiliminde olduğunu gösteriyordu.

Gelen tüm bilgilere ve raporlara rağmen 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders ‘‘Bir çekilme niyeti elbette malum değildi ve hatta en son dakikaya kadar da olmadı’’ diyebilmiştir.

Muharebeleri neredeyse başlangıcından, 17 Aralık’a kadar takip eden Avustralyalı savaş muhabiri C.E.W. Bean, gazetelerde birkaç aydır tartışılan olası bir çekilme planı ve isteğinin, Türk ordusunun bilgisi dâhilinde olduğunu yazmıştır.

Aralık ayı içerisinde gerçekleşen ilk boşaltma harekâtının anlaşılamadığını kabul edelim, ama boşaltmanın ikinci ayağı olan Seddülbahir bölgesi boşaltma operasyonu, nasıl olur da anlaşılamamıştır.

Evet, Türklerin bu boşaltma operasyonlarından haberi olmuştur. Fakat ne yazık ki çok kayıp verilmiştir, askerde güç ve takat kalmamıştır, savaşma isteği de azalmıştır. Diğer cephelere de asker gereklidir. Gereksiz insan kaybına tahammül yoktur. Bir de zaten kendinden gitmekte olan bir düşman vardır. Artık bu cephede iş bitmiş, yeni cephelerde savaş devam edecektir.

Bu cephede zafere ulaşamayan İtilaf Devletleri, gerçekten de çok iyi planlanmış ve yürütülmüş bir çekilmeyi bir zafermiş gibi göstererek, incinmiş onurlarını bu yolla kazanma yoluna gitmiş ve bu çekilmeyi def-i bela gibi gören Türk tarafı ise müdahalede bulunmamıştır. Önce, Mustafa Kemal Atatürk’ün komutanlığını yaptığı 19. Tümen’in Kurmay Başkanı olarak, daha sonra Anafartalar Grubu Kurmay Başkanı olarak görev yapan Orgeneral İzzettin Çalışlar anılarında şöyle yazmaktadır. “Ordu Kumandanı kaçan düşmanı bastırmak ve esir etmek hırsındaydı. Vakia iyi olurdu, fakat bizden de epey telefat olacaktı. Hâlbuki bugün bir Türk vücudu pek kıymetlidir. Bu suretle olduğu aynı isabet oldu. İnşallah Cenup (Güney) Grubu’ndan da defolup giderler’’.

İngilizler, Gelibolu Yarımadası’nı süklüm püklüm terk etmelerine rağmen, yıllardır, sözbirliği edilmişçesine ve adeta incitmek istemezcesine, ‘‘Ruhumuz bile duymadı, inanılmaz, nasıl başardılar bu işi?’’ diyerek onları onore ettik ve oradaki Türk emir-komuta zincirinin, dokuz aylık korkunç bir savaşın sonucu oluşan psikolojisinden ise hiç bahsetmedik.

İki tarafın da bu cephede çok kanlı ve kahramanca çarpışmalar verdiği bir gerçek. Birçok kitapta   ‘‘Cehennem’’ kelimesi geçmektedir. Bu cehennemden kurtulmak belki de gerçekten bir zaferdi.


Kaynaklar

General C.F- Aspinall-Oglander. Military Operations. Londra. 1932. Cilt II. Sayfa 440
Lord Wester-Wemyss, G.C.B. The Navy In The Dardanelles Campaign. London. 1924. Sayfa 283
Peter Chasseaud / Peter Doyle. Grasping Gallipoli. Terrain, Maps and Failure At The Dardanelles. Kent. 2005 (tüm kitap bu konuyu işliyor)
Sir C.E. Callwell. The Dardanelles. Londra. 1919. Sayfa 332-335
Granvill Fortescue. What of The Dardanelles. Londra. 1925. Sayfa 23
Frank Knight. The Dardanelles Campaign. Londra 1970. Sayfa 94
Ian Hamilton. Gallipoli Diary. Londra. Cilt I. 1920. Sayfa 7
Nigel Steel / Peter Hart. Defeat At Gallipoli. Londra. 1994
Ian Hamilton. Gallipoli Diary. Cilt II, Londra. Sayfa 253
Mete Tunçoku. Çanakkale 1915. Buzdağının Altı. Ankara. Sayfa 150
Dr. Carl Mühlmann. Reichsarchiv. Berlin.1927. Sayfa 170
Hans Kannengiesser Pascha. Gallipoli. Bedeutung und Verlauf der Kämpfe 1915. Berlin. Sayfa 218
Liman von Sanders. Fünf Jahre Türkei. Berlin. 1920.Sayfa 127
C.E.W. Bean. The Story of Anzac. Cilt II. Queensland. 1981. Sayfa 867
İzzeddin Çalışlar – İsmet Görgülü. On Yıllık Savaşın Günlüğü. İstanbul. 2007. Sayfa 164

Posted in ATATURK, SUN SAVUNMA NET, Tarih | Leave a comment

TAVUK OLAN TOPLUM

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment