Şükran Günü’nün perde arkasında ne var * Bildirinin özünü: “Savaş Barıştır; Özgürlük Kölelik; Cehalet Güçtür” olarak özetliyor.

Şükran Günü’nün perde arkasında ne var

Kalem dostum ​Engdahl, “Manifest Destiny: Democracy as Cognitive Dissonance” yani “Yazgı Bildirisi: Kavram Çelişkisi olarak Demokrasi” adlı son kitabında George Orwell’in 1984’teki ünlü romanından yola çıkarak, ABD’nin devlet mekanizmasını, vatandaşların gerçeklik algılarını kontrol ederek, demokrasiyi bir kavram kargaşası olarak çarpıtan bir devletin kurgusal ifadesi olarak yazıyor.

Bildirinin özünü: “Savaş Barıştır; Özgürlük Kölelik; Cehalet Güçtür” olarak özetliyor.

Manifest Destiny’in arka planında, sözde demokratik sivil toplum örgütleriyle işbirliği içinde CIA ve Dışişleri Bakanlığı’nın da dahil olduğu ABD istihbarat ajanslarının nasıl Orwellci uyumsuzluk teknikleri ile toplum mühendisliğini nasıl geliştirdiğini anlatıyor. 80’li yıllardan bu yana, MD doktrinini manipüle ederek renkli devrimlerle müdahele ederek parçaladığı Polonya, SSCB, Yugoslavya ile ve Çin’e özgürlük ve demokrasi dayatmalarını ve Reagan’ın CIA Direktörü ile planladığı MD’nin arka planını anlatıyor. Ukrayna, Gürcistan ve Arap Baharından örnekler vererek, ABD ve Avrupa’daki seçilmiş işbirlikçi çevrelerin, düşünce kuruluşlarıyla birlikte, Ukrayna’dan Mısır’a, Libya’ya ve Suriye’ye uygulanan benzer yöntemleri nasıl geliştirdiklerini anlatıyor.

Çalınan Ülke: KIZILDERİLİ TECRİT KAMPLARI

Manhattan’ın derisi kızıldır…

‘Wall’ duvar demektir.

Dünya ekonomisini yönlendiren New York borsasının yer aldığı ‘Wall Street’, adını, siyahların ördüğü duvardan alır.

Manhattan adasının gerçek sahibi Canarsee kızılderililerinden ayrıştırmak için renklerin arasına örülür duvar.

Yokeden, yüreği kara, beyaz adam, kırmızı mühürlü, kara tapu defterini yazar kızıl derililerin kanıyla.

Çalınan, yakılan kızgın topraklar.

Manhattan ırkçıdır, soykırım toprağıdır, kızıl ezgili ağıtların yurdudur!

Derisi kızıl, rengi dolar yeşilidir.

Göçmen yurdudur.

Kızılderililerin anayurdu, çalınan kıta ABD’nin koloni savaşlarına direnen yerliler, 1830 yılında, Başkan Johnson’un yasalaştırdığı tehcir yasası ile Mississippi’nin dışına sürülürler.

Simon Bolivar’ın hocası Rodriguez, 1830 yılında olan bitenleri şöyle anlatır:

“Amerikalı bilginler, birikim ve bilgilerini yerli halka ve siyah kölelere borçlu oldukları gerçeğini hiç kabullenmek istemediler. Bu bilginler, değersiz hayatları boyunca tarlaları sabanla sürmek, ekip biçmek, yedikleri, içtikleri, giydikleri kısaca kullandıkları herşeyi ama herşeyi üretmek ve hazırlamak zorunda kalsalardı, bu kadar çok şey bilemeyeceklerdi!”

1854’de “Kızılderili Tahsisat Yasası” kongreye Kızılderili reservazyonları, yani tecrit kamp bölgesi kurma yetkisi verir. Başkan Lincoln, Kızılderili direnişini ezmek için 1862’de Arazi & Demiryolu yasalarını imzalayınca “göç” başlar…

Altına hücum, Batı’ya, büyük umutların peşinde ilk büyük göçtür.

Aynı zamanda, bedelsiz arazi bulmak isteyenlerin başlattığı yağmacılık ve Kızılderili katliamının başlangıcıdır. 1887’de, yokedici beyaz adamların kongresi, bu defa, “Kızılderili Bölüştürme Yasası” ile katliamlardan arta kalan Kızılderili kabilelerin arazi haklarına öldürücü darbeyi vurur ve kabile arazileri parçalanarak yağmacılara satılır.

ABD’nin batısında kızılderili ve doğa katliamı sürerken, doğusunda başlayan Amerikan İç Savaşı (1861–1865) süresince işçi örgütlenmeleri ve eylemleri çoğunlukla köle ayaklanmalarının gölgesinde kalır. Marx ve Engels’in “Kızılderililerin damgalandığı bir yerde beyaz emekçiler kendini kurtaramaz!” sloganı “Siyahlara Özgürlük” ülke genelinde, ilk örgütlü eylemler ve siyasi örgütlenmenin önünü açar.

Hatırlatırım, Kızılderililere “Vatandaşlık Hakları” yasası, yüzyıl sonra 1968’de, “Kızılderililerin Kendi Kaderini Tayin ve Eğitim Yardımı” yasası 1975 yılında beyaz adamların oturduğu kongreden geçer!

Tüm Amerikalıları kucaklayan Şükran günü, her kasım ayının son perşembesi ülke genelinde kutlanan geleneksel bir aile günüdür. Thanksgiving“, yani şükran bayramı, minnettarlığın bir ifadesidir.

Acımasız İngiliz ve Hollanda kiliselerinin zulmünden kaçarak dini özgürlüklerini elde etmek İçin Yeni Dünya’ya gelen ilk göçmenlerin hazin hikayesidir.

6 Eylül 1620’de, “Mayflower” adlı gemi ile okyanus ötesinden gelen 102 göçmen, soğuk ve uzun süren iki aylık yolculuktan sonra ‘Plymouth Rock” denilen bölgeye gelip yerleşirler. İlk kış çetin geçer, gelen ilk göçmenlerin yarısı telef olur ve ölür. Bölgeye gelen Kızılderililer’in ekin yardımı ve ısınan havalar ile durumları düzelen göçmenler, ileri yıllarda Kızılderililere şükran günü düzenlerler.

400 yıl sonra, ulusal tarihinde kızılderili soykırımı, kölelik, resmi ırkçılık ve ilk atom bombalarını atan ABD, şükran gününe hazırlandığı bir dönemde göçmenlere ırkçı uygulamalar ve nefret kampanyaları ile öne çıkar.

Günümüz coğrafyasında, 7 kıt’ada ABD’nin “Özgürlük ve demokrasi” bahanesiyle işgal edilmemiş, yağmalanmamış bir ülke var mıdır?

Avrupa’dan akın akın gelen göçmenlerin ilk durağı, doğudaki Manhattan limanında kargaşa hakimdir…

1860 yılında, nüfusu 800bin olan Manhattan ve çevresinde, her dört göçmenden biri İrlanda kökenlidir. Çoğu kalifiyesiz olan İrlandalı göçmenlerin çoğu loncasız, sendikasız liman depolarında, kaldırım, kömür ve taş işçiliği yaparlar.

Manhattan’daki işçi örgütlenmesi başlamadan 200 yıl önce, Evliya Çelebi, seyahatnamesinde, sadece İstanbul’da 400’e yakın örgütlenmiş lonca sistemi olduğunu anlatır.

NYC’de 1882’de toplanan Marangozlar Sendikasının önerisiyle Eylül ayının ilk haftası, günümüzde hala resmi tatil olan “Labor – Emek Günü” olarak kutlanmaya başlanır. 1894’de ülke genelinde başlayan demiryolu işçileri Grevi’nde ülkenin dört bir yanından Washington’a yürüyen 150 bin işçi sendikaya üye olur.

“Örgütsüzlerin örgütlenmesi” hareketi, 1897 yılında yeni bir politik örgütlenme yaratır: Sosyal Demokrat Parti. 1919’da Manhattan’da bir toplantı düzenleyen Sosyalist Parti, 3. Enternasyonal’e katılır.

TAŞ dursun, SU aksın…

400 yıl sonra, ABD’nin gerçek sahipleri olan kızılderili toprak ve sularına tecavüz devam ediyor…Tarihinde Kızılderili soykırımı, kölelik, resmi ırkçılık ve ilk atom bombalarını atan ABD; tüketim çılgınlığına ve yeşil dolara şükran gününü kutluyor BUGÜN.

Şükran günü, tüketim çılgınlığının ilk kutsal çanları çalar.

“Salvation Army” çığırtkanları, ellerinde ziller ile bağış dilenirken, Manhattan’ın 42. sokağında dev ekranlar ve neon ışıltılı reklam panoları indirim kampanyalarını geçer…

Manhattan adasının 34. sokağındaki, dokuz katlı tüketim mekkesi Macy’s mağazası, masal ve çizgifilm kahramanlarının devasa balonlarını gökdelenlerin arasında uçururken, Broadway şov dünyasının dansçıları gözlere ve kulaklara ziyafet çekerler. Hayal ile gerçeğin içiçe geçtiği adada, milyonlarca hindi, tatlı patates ve kabak bulamaçlı pasta ile sofralarda yerini alırken, mahşerin dört atlısını oynayan medya, Trump hükümetinin göçmenlere karşı şükran geleneğinden nefret kampanyasına dönüşen ırkçı uygulamalarını yazmaz.

ABD’deki tüm göçmen dostlarımın mübarek “şükran” bayramı kutlu olsun.

Odatv.com / Buket Şahin

https://odatv.com/sukran-gununun-perde-arkasinda-ne-var-27111959.html
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, FAŞİZM | Leave a comment

TARİHİ KONUŞMA * Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın ikinci yıldönümü dolayısıyla ATATÜRK’ün konuşması:

Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın
ikinci yıldönümü dolayısıyla:

Kendini aydın hatta birde üstüne sanatçı sanan bazı kara cahillerin anlayamadıkları, kavrayamadıkları ve tanıyamadıkları Atatürk Başkomutanlık Meydan Savaşı’nın ikinci yıldönümü dolayısıyla derki:


Efendiler!
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa verdiği kıymetli açıklamalarla burada hazır olanlara Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı’nın ve kesin sonuç veren 30 Ağustos Savaşı’nın oluş şekli hakkında bir fikri özetlemişlerdir. Beş gün aralıksız geceli gündüzlü süren en büyük Meydan Savaşı”nın gerçek içeriği bugün verilen açıklamalardan fazla, yarın tarihin hakemleri tarafından, araştırmacıların inceleme araştırma ve kararları okunduğu zaman daha açık, daha belirgin bir şekilde anlaşılacaktır. Beni milletim, Türk milleti, güvenine lâyık görerek bu hareketlerin başında bulundurdu. Bu görev ve işimin mutlu anısını duygulanarak sevinçle ve gururla saklıyorum. Görevlerini milletin vicdanından gelen gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek fikrine uygun olarak yapmış olanlara özel bir vicdan rahatlığı ile bugün önünüzde bulunurken duyduğum mutluluğu ifade edemem.

Efendiler, tıpkı bugün gibi otuz sekiz yılı Ağustosu’nun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman on birinci tümenimiz şu karşıki tepelerde savaşa zorunlu kılınan düşmanın ana kuvvetine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren itici gücün ne olduğunu anlatmak için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim:

29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Batı Cephesi hareketleri şubesi Müdürü Tevfik Bey, alışıldığı gibi o saate kadar çeşitli karar merkezlerinden ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden belirlediği ve gösterdiği genel durumu cephe komutanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da hemen Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti. Karahisar’da Belediye dairesinde bana ayrılan odada yatmaktaydım. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım.

Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şuydu ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı. Şu halde düşündüğümüz ve en büyük sonuçları sağlayacağını beklediğimiz durumlar ortaya çıkıyordu. Hemen Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız, dedim;

üçümüz toplandık. Durumu bir daha düşündük ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün parlaklığıyla doğacaktır. Bu karara göre ordulara yeni emir yazıldı. (Saat 6.30 öncesi) Fakat durum o kadar önemli, o kadar hız ve şiddet istiyordu ki, bu yazılı emirlerle yetinmek önlemi uygun olmazdı. Onun için Fevzi Paşa’dan, Altıntaş ve güneyinden hareket eden ikinci ordumuzun ve bunun daha batısında bulunan atlı kolordumuzun yanına giderek düşüncemize göre hareketleri düzenlemesini kendilerinden rica ettim.

Dördüncü kolordusu ile amaçladığımız düşmanın büyük kısmını güneyden izleyen birinci ordu merkezine de kendim gidecektim. İsmet Paşa’nın merkezde kalıp genel durumu yönetmesini uygun gördüm. Fevzi Paşanın kuzeye hareket ederken ben de otomobil ile tren yolunu izleyerek batıya hareket ettim. Akçaşar’da birinci ordu merkezine saat 9’dan önce varmıştım. Ordu komutanına bir taraftan cephenin yazılı emri emanet edilirken, ben de kendisine sözlü olarak durumu anlattım ve dördüncü kolordunun bütün tümenleriyle birlikte şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün batısındaki düşmanın büyük kısmını kuşatacak şekilde savaşa zorlamasını emrettim. Ve ekledim ki, düşman ordusu mutlaka yok edilecektir.

Ordu komutanı benim yanımda telefonla Kolordu Komutanı Kemâlettin Sami Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu bildirdi. Bir süre bu merkezde kaldım. Sürekli olarak gelen çeşitli rütbedeki esir subaylarla görüştüm. Bunlardan biri kurmay subay idi. Zavallı, verdiği bilgiler ışığında istemeyerek başkomutan görevini alan General Trikopis’in ve İkinci Kolordu Komutanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu söylemiş oldu. Hemen yanımda bulunan ordu komutanına: Kemâlettin Paşayı bulunuz, kendisine Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini mutlaka esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir hemen telefonla bildirildi. Zavallı esir subay benim bu emrimi işitir işitmez sunduğum çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu merkezinde kalamazdım. Savaş durumunu gözümle görmek benim için karşı konulmaz bir ihtiyaç oldu. Ordu komutanını da yanıma alarak Dördüncü Kolordu Komutanının bulunduğu şu yöndeki bir tepeye geldik. (Arpalık civarında).

Çal Köyü batısında ve kuzeyinde patlayan topların gürültülerini işitiyordum. Oradan durumu dürbün ile gözlemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kesin bir zorunluluk ve ihtiyaç duyuyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. Oraya gitmek gereklidir ve buyurun gidelim dedim. Otomobillere atladık bu tepeye gelen yola girdik. Ara sıra yolumuzun soluna düşman mermileri düşüyordu.

Dördüncü Kolordu’nun tümenleri doğudan batıya yolumuzu kat ederek hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Biraz önce dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen kuşatmak ve düşmanın inatla savunduğu savaş alanlarına, süngü saldırılarıyla girerek kesin bir sonuç almak gerekliydi. Bunun için bütün ordunun büyük özveriyle ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta gizliliğe bakmaksızın, ateş alanlarına girip düşman alanlarını sarsmasını istiyordum. Yanımdaki komutanlar bu görüşümü anlar anlamaz hemen ve en sinirli bir şekilde harekete geçtiler. Yazık ki şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir atlı subayına birkaç kelime not ettirerek düşman alanlarını kuzeyden saran ikinci orduya gönderdim. Ve sözlü olarak burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu subay görevini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek bilgi de vermişti.

On birinci tümenin kahraman komutanı Derviş Bey, kendi ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman alanına ilerliyordu. Kolordu Komutanı Kemâlettin Paşa, güneyden ve batıdan düşmana saldırdığı diğer tümenlerine yeniden şiddetli ve hızlı hareketler için emirlerini ulaştırıyordu. İkinci Ordunun on altıncı ve altmış beşinci tümenleri düşmanla gerçek savaşa girişiyorlar, diğer tümenleri de kuşatma çemberini daraltıyorlardı. Bunları görüyordum. Atlı kolumuzun daha batıdan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren atlı subay söylemişti.

Arkadaşlar!
Saat ilerledikçe gözlerimin önünde gelişen manzara şu idi: Düşman başkomutanının şu karşıki tepede son gücüyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman alanlarında büyük bir heyecan ve telaş vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü kabiliyet kalmamıştı. Bu ovadan, kuzeyden ve güneyden birbirini izleyen vurucu hatlarımızın, batışa yaklaşan güneşin son ışıklarıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman alanlarını saran bir çember üzerinde yer almış olan bataryalarımızın aralıksız ve amansız ateşleri düşman alanlarını, içinde durulmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş batıya yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda duyuluyordu.

Bir zaman sonra dünyada büyük bir yıkım olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi. Karanlıklar içinde bu yıkım gerçekleşmeli idi. Gerçekten gökyüzünün karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Tam olarak yok olmuş perişan bir arta kalan kitle bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi çok korkan ve titreyen, şekilsiz bir kitle, tuhaf bir karmaşa halinde kaçmak için açıklık arıyordu. Artık gecenin koyulaşan ağırlığı, sonucu gözle görmek için güneşin tekrar doğudan doğmasını beklemeyi zorunlu kılıyordu.

Efendiler, ertesi gün tekrar bu savaş alanını dolaştığım zaman, ordumuzun kazandığı zaferin yüceliği ve buna karşılık düşman ordusunun düşürüldüğü felâketin büyüklüğü beni çok duygulandırdı. Karşı sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün kapalı kalmış yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve bitmez tükenmez donatım ve malzeme ile ve bütün bu bırakılan şeylerin aralarında yığınlar oluşturan ölülerle ve toplanıp merkezlerimize gönderilmekte olan sürü sürü esir gruplarıyla, gerçekten bir kıyamet yerini andırıyordu. Bu dar ateş ve saldırı çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik arta kalanlardan oluşmaktaydı. Fakat onlarda daha büyük Türk çemberi içinden çıkmağa başarılı olamayarak başlarında başkomutanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeğe zorunlu olmuşlardır.

Efendiler, Ağustos’un otuz birinci günü yaklaşık öğle vaktiydi ki, yine bu Çal Köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki durumu düşündük. Kazandığımız meydan savaşının bütün seferi sona erdirebilecek bir kararlılık ve önemde olduğunda birleştik. Şimdi Bursa yönünde çekilen düşman kuvvetlerini yok etmekle birlikte, bütün orduyla dinlenmeden İzmir’e yürüyecektik.

Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman yeterli gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan başlayarak harcadığımız zaman tam bir yıldır. Fakat bu belirlediğimiz zaferi hazırlayabilmek için bir yılı çok bulmazsınız sanırım. Çünkü efendiler, savaş ve özellikle meydan savaşı yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir;

Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin tüm varlıklarıyla, ilim ve fen sahasındaki dereceleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddî ve manevî güç ve iyi huylarıyla ve her türlü araçlarla çarpıştığı bir sınav sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Sonuç yalnız beden gücünün değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin yükselmesini gerçekleşme derecesine vardırır. Bu nedenle meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddî ve manevî varlığı ile yenilmiş sayılır. Böyle bir sonun ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edersiniz. Yok olup gitmek, yalnız savaş sahasında bulunan orduya ait kalmaz. Asıl ordunun ait olduğu millet, korkunç sonlara uğrar. Tarih, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî isteklerle, aracı yerine düşen işgalci orduların, işgalci milletlerin uğradığı bu şekil korkunç sonlarla doludur.

Efendiler, Türk vatanını almak düşüncesini, Türk’ü esir etmek hayalini genel, ortak bir düşünce haline koymağa çalışanların da hak ettikleri sondan kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük. Efendiler, kendilerine bir milletin geleceği emanet edilen adamlar, milletin kuvvet ve gücünü yalnız ve ancak yine milletin gerçek ve kabul edilir yararlar elde etmesi yolunda kullanmakla sorumlu olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi ele geçirip işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hükmetmek için yeterli değildir. Bir milletin ruhu baskı altına alınmadıkça, bir milletin kararlılığı ve iradesi kırılmadıkça, o millete hükmetmenin imkânı yoktur. Halbuki yüzyılların çocuğu olan bu millî ruh, kalıcı ve sürekli bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz.

Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor.

Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.

Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu. Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır. Burada gerçeklerini söylediğimiz “Şehit Asker” âbidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, özverili ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu âbide Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, saldırısını, gücü ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

Efendiler, bu büyük zaferin çeşitli unsurları üstünde en önemlisi ve büyüğü, Türk milletinin kayıtsız şartsız egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün dünyada ne büyük ne verimli bir inkılâp olduğunu anlatmaya gerek görmem. Milletimizin uzun yüzyıllardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların yönetim ve baskısı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını sağlama yolunda ne kadar büyük felâketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin egemenliğini eline almış olması olayının, bütün büyüklüğü ve önemi gözleriniz önünde canlanır. Gerçi büyük zaferin ertesi gününe kadar İstanbul’da halife ve sultan adı altında bir şahıs ve onun işgâl ettiği hilâfet ve saltanat unvanı ile bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini hak ettikleri sona ulaştırdı.

Efendiler, millî egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş olan kurumlar, her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa’nın ortasından, ta doğunun diğer ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği sonu daha güzel anlayabiliriz.

Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi.

Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği acıları, üzüntüleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar üzüntüler ve kötülükler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mutlu ve hür yaşayabilmek için mutlaka egemenliğine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün çocuklarını toplu ve dikkatli bulundurmak gereklidir.

Efendiler, yüzyıllardan beri inleyen, fakat baskıcıların, aldatanların, bilgisizlerin oluşturdukları engellerle yürek parçalayan sesini milletin kulağına duyuramayan zavallı vatan bugün diyor ki; can kulağınızı, bağrında en derin üzüntüler duymuş annenizin samimî sözlerine sürekli açık bulundurunuz. Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükmedici olma güç ve kabiliyetini göstermiş olan atalarımız, zamanında bu sesi duymaktan geri çevrilmemiş olsalardı; Türk topluluğunun, Türk idealinin, Türk çıkarlarının korunmuş ve çoğaltılmış olacağı anavatanı bugünkü parçalanmış şeklinde mi miras alırdık.

Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve hüner, yüksek medeniyet, hür düşünce ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, istiklâl, gerçek varlık… Vatan bu isteklerini tamamen ve hızla yerine getirmek için kurallı ve gerçek bir şekilde çalışmayı emreder.

Efendiler! Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde giderebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü kurtuluş ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz.

Efendiler! Bizim milletimiz vatan için, özgürlüğü ve egemenliği için özverili bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz yaptığı inkılâpların kararlı savunucusudur da. Benliğinde bu iyi huylar yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

Efendiler! Milletimiz egemenliğini eline aldığı gün, bilmeyen kalmamıştır, en karanlık kötülüklerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Maddî kuvveti yıprattırılmış, savunma araçları elinden alınmış, mânevî dünyası, kutsal saydıkları saldırıya uğramış üzücü bir durumda bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen varlığını ve istiklâlini kurtarmağa karar verdi. Bu kararında başarı sağlayabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket seçmesi gerekiyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde mutlaka başarı sağlamayı amaç kabul etmesi gerekiyordu. Millet bütün varlığıyla bütün özverilileriyle, bütün inancı ile o hedefe beraber yürümeli ve mutlaka başarılı olmalıydı. Efendiler, o hedef burasıydı. Amaç olan başarı, burada kazanılan zafer idi.

Efendiler! Milletimiz bundan sonraki işinde de başarılı olabilmek için, millî hedefini bütün açıklık ve kesinlikle, bütün vatandaşların gözünde ve yüreğinde bütün parlaklığı ile belirlemiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin ideali olarak adlandırınız. Fakat bu ünvanı verirken dikkat ediniz ki, hayal olan bir anlama kendimizi kaptırmayalım.

Efendiler! Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlamı ile çağdaş bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her toplumun varlığı, kıymeti, özgürlük ve kurtuluş hakkı, sahip olduğu öze uygun yapacağı çağdaş eserlerle mümkün olur. Uygar eser oluşturmak yeteneğinden yoksun olan milletler, hürriyet ve kurtuluşlarından ayrılmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştan başa bu söylediklerimi doğrulamaktadır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizliği ve dikkatsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.

Efendiler! Çağdaşlık yolunda başarı yenilenmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî hayatta ilim ve fen alanında başarılı olmak için tek olgunlaşma ve yükselme yolu budur. Hayat ve dirliğe hükmeden emirlerin, zaman ile değişme, olgunlaşma ve yenilenmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları, dünyayı şekilden şekile geçirttiği bir dönemde, yüzyıllık eskimiş düşüncelerle, geçmişe tapınmakla varlığını korumak mümkün değildir. Uygarlıktan söz ederken şunu da kesinlikle söylemeliyim ki, uygarlığın temeli, yükselmenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta kötülük, mutlaka sosyal, iktisadî, siyasal güçsüzlüğü gerektirir. Aileyi oluşturan kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini idareye yeterli bulunmaları gereklerdendir.

Efendiler! Milletimiz burada belirlediğimiz büyük zaferden daha önemli bir görev peşindedir. O zaferin anlaşılması milletimizin iktisat alanındaki başarılarıyla mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, ekonomik açıdan zayıf bir yapı fakirlikten kurtulamaz, kuvvetli bir uygarlığa, refah ve mutluluğa kavuşamaz, sosyal ve siyasal felâketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin yönetimindeki başarı da, ekonomisinde edinilen bilgiler derecesiyle uygun olur. Hiçbir medenî devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklâl savunması için varlığı gerekli olan bütün kuvvetler ve araçlar ekonominin genişleme ve açılmasıyla mükemmel olabilir.

Milletimizin özünde bulunan kuvvetli karakter, sarsılmaz irade, ateşli milliyetçilik, iktisadî başarıdan kaynaklanacak verimlerle de hak ettiği derecede desteklenmek zorundadır. Yüzyılın içindeki mücadelede milletimizi başarılı kılacak bir ekonomik hayat sağlanmasını amaç edinen genel öğretim ve eğitim sistemlerimiz, her gün daha çok gelişecek ve elbette başarılı olacaktır.

Efendiler! Artık bugün hayat ve insanlık gerekleri bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı olan söylentiler ahlâk ve inanca uymaz. Gerçek ortaya çıkınca yalan ortadan kalkar. Boş sözler, uydurmalar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve olgunlaşma yeteneği olan milletimizin, sosyal ve fikrî inkılâp adımlarını kısaltmak isteyen engeller derhal yok edilmelidir. Efendiler! Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum:

Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.

Arkadaşlar, bu gazilik ve şehitlik diyarını terk ederken “Şehit Asker”i hep beraber saygıyla selâmlayalım.

Hâkimiyet-i Milliye, 31.08.1924

Gazi Mustafa Kemal

Turgay Tüfekçioğlu’na teşekkür ederim

Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

YURDUMUN HALİ * Kaos ve İntihar * “Her intihar bir politik cinayettir ve katili bizzat toplumun kendisidir.”

Ayşe Şule Süzük

Kaos ve İntihar

Birbiri ardına gelen haberlerle ringde sağlı sollu yumruk yiyen boksöre döndüm/döndük. Yıkılmamak için gücümün son zerresini kullanıyorum. Her yerim acıyor, kan revan içindeyim. Ancak tuhaf bir biçimde yıkılmıyorum; sallanıyorum, yalpalıyorum, bazen ben de yumruğumu sallıyorum ama çoğu kez karavana…

Yine de içimden kendime şaşıyor, sızlayan yerlerimin direncini takdir ediyorum. Rakibimle aramızdaki eşitsizlik tuhaf geliyor, çünkü boks jargonunu bilmemekle birlikte, rakip çok büyük. Bir kuralsızlık var; itiraz edebilirim ancak sesim çıkmıyor. Hani bütün kötü rüyalarda olduğu gibi, bağırmak ama bir türlü sesimin çıkmaması… Sesimin işitilememesi…

Tribünlerde ise seyirciler var… Yüzleri dehşet içinde, elleri bitmeyen bir devinimle ringe doğru uzanmış ama onlarda da ses yok. Hiç ses yok. Tek ses bedenimde patlayan yumrukların sesi…

“Capernaum” Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin filminden sahneler geliyor aklıma. Beyrut’un yoksul mahallelerinden birinde yaşayan 12 yaşındaki Zain’in “Beni niye dünyaya getirdiniz?” diyerek ailesinden davacı olması, nasıl bir dünyada yaşıyoruz sorusunu beraberinde getiriyor mesela. Bir çocuk nasıl bir öfke ve bezginlikle bu soruyu sorabilir? Kamera pislik içindeki sokakların, akmayan çeşmelerin, çöpe bulanmış kuytuların, beti benzi sararmış çocukların, çaresiz mültecilerin arasında dolanıyor.

Yoksul çocuk olmak ne zor… Yoksul kadın olmak ne zor… Yoksulluk ne zor… Korkunç bir şiddet biçimi; bir yumruk daha gelsin, ekonomik şiddet deyip geçelim, olur mu? En fazla sivil toplum projelerinin konusu olsun.

Ah kötü insanlar, onlar hem yoksul, hem cahil, hem empatiden yoksun, hem Vandal, hem çirkin, hem sakil, hem görgüsüz, hem bilinçsiz, hem… İşte orada bir yerlerde onlar; yoksulluk ve cehaletin kapkara ettiği, zinhâr empati kurulmayacak; öfkemizin hem nesnesi, hem öznesi… Değil mi ya “Orada bir köy var uzakta” mesafesinde, kendi konfor alanlarımızın kibrine bulanmış, arınık hayatlarımızın organik yiyecek arayışlarında, hayvanseverliğinde, hadi doğaya dönelim nidalarında, o diyet senin bu diyet benim aranışlarında ve hep organik yeşil salata kıvamında.

Gözümüzü kaçırdığımız yer yerde, ikircikle başımızı çevirdiğimiz, yüreğimizdeki çentiği sakladığımız her anda.

İnsanlıktan çıkmış veliler mi gördünüz otistik çocukları yuhalayan, yavrularım benim, yuhalayanları yuhalarsak tüm sorunların altında yatan asıl nedeni çözeriz bayım. Olay biter. Çocuklarımızın “kara bahtları”na bütüncül çözümleri getiremesek de, bunları tartışamasak da, sistemin sınırları içinde nerem doğru ki yaklaşımını görmezden gelsek de… Ne gam… Bir yumruk daha…

Habertürk gazetesinde Haliç Üniversitesi’nde öğretim üyesi, Psikiyatrist Dr. Ayhan Akcan çokbilirkişi olarak demiş. Çok demiş, fena demiş, pek naçizane yaklaşımlar getirmiş yüreğimi mengeneyle sıkan intiharların ardından. Der ki: “İntihar vakalarının %90’ı ruhsal problem taşır. İntiharların %50’sinde ise ağır depresyon vardır.”

Amman canım, o da zaten!… diye başlayan cümleler pek de haksız değil o vakit. O da zaten depresyonda, o da zaten bunalımda, o da zaten uyumsuz, o da zaten başarısız, onun da zaten psikolojisi nanay… Değil mi ama?

Haber devam etmekte, karamsarlığın ve çaresizliğin intihar düşüncesini oluşturduğunu, toplumların üçte birinde sıkıntı ve çaresizlik olduğunu, %5’inde ise ağır depresyon söz konusu olduğunu, bu %5’in ağır depresyonda olanlarından üçte birinin ise intihar eğilimi olan kitle olduğunu, ülke nüfusundan yola çıkarsak ülkemizde 4 milyon kişi ağır depresyonda yaşıyorsa, maalesef bunun 1 milyonunun intihar eğilimi taşıdığını, insanlarımızı kurtarmak için ise siyanür satışının durdurulması gerektiğini… Oh bir solukta söyleyebildim muhteremin söylediklerini… Bir yumruk, bir yumruk daha…

“Her intihar bir politik cinayettir ve katili bizzat toplumun kendisidir.” diyorsunuz ama siz, karnınızdan konuşursunuz hanımefendiciğim…

Öyle işte, koca koca adamlardan daha mı iyi bileceksiniz. Elbette sorumlu siyanürdür ve politiktir; üstelik cinayettir ve toplumdur siyanür; elbette tez vakit satışı durdurulmalıdır. Alın bunu, suçlu bulunmuştur.

Kafernahum’daki Zain mi? 12 yaşında Beyrutlu yoksul bir oğlan çocuğudur. “Beni niye dünyaya getirdiniz?” diye anasından babasından hesap sorar, onları dava eder. Dünyayı dava eder. Alacaklıdır hepimizden. Ancak asla mücadele etmekten vazgeçmez; onun için umuttur.

https://haber.sol.org.tr/yazarlar/ayse-sule-suzuk/kaos-ve-intihar-274010
Posted in HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

Evet birader, ben öğretmenim…* Başöğretmenin izinde…  Baş eğmeyen… Yalnızca vicdanıyla yürüyen. Daracık koridorlarda tek başına bırakılan… Kalabalık sınıflarda, uzak kasabalarda, dağ köylerinde, şehrin yoksul mahallelerinde her şeye rağmen aydınlanma savaşı veren…

Cumhuriyet / 26 Kasım 2019 Salı

YAZAR: Erdal Atıcı – Öğretmen – Yazar

Evet birader, ben öğretmenim… 


Okulun duvarının altında kalan Şefik Sınık’ım hem de… Bütün ömrümü çocuklarıma adamıştım, ama yetmedi ömrüm. Şimdi ıssız bir köy mezarlığında öyle boylu boyunca yatarım…

Evet birader, ben öğretmenim… 

Sınıfta soba patladı, çocuklarım, çocuklarımı kurtarmak için hiç düşünmeden sınıfa dalan Aysun ve Burçin öğretmenlerim hem de… Saçlarımız tutuştu önce, sonra yirmi beş yaşımız. Çocuklarımızı kurtarırken kendimiz yandık…

Evet birader, ben öğretmenim… 

Şener Uğur adım. Ücretli öğretmendim hem de, Balıkesir Gönen’in dağ köyünde. Göreve giderken kar fırtınasına tutuldum. Ama gitmeliydim bir an önce… Gidip sabah erkenden okulun sobasını yakmalıydım. Minik eller üşümesin diye koşmalıydım. Şimdi donmuş bedenimle boylu boyunca yatarım yol kenarında. Mezarsız yaşarım. Çocuklarımın ayak seslerini duyarım, kuş seslerini aratmazlar bana…

Evet birader, ben öğretmenim… 

Adım Ayşe – Numan Konakçı…

Yeni atandım yurdumun çiçekli köylerinden birine. Sen yatağında mışıl mışıl uyurken, kapım çalındı gece yarısı. Eli silahlı katiller aldılar götürdüler bizi. Sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiler. Hayallerimizi vurdular önce, sonra kalemimizi, defterimizi…

Evet birader, ben öğretmenim…

Adım Aybüke…

Güle oynaya geldim yurdumun çiçeklerine. Çok güzeldi sesim. Çocuklarımla birlikte türküler söylerken bomba patladı, öldüm. Şimdi yatarım gençliğimle kara toprağın altında…

Evet birader, ben öğretmenim…

Yücel’im, Tonguç’um, Ferit Oğuz Bayır’ım…

Yirmi bir yerde, yirmi bir aydınlanma ocağı açtım. Bir gün bile doğru dürüst uyumadım. Yurdum karanlıklar içinde kalmasın diye çalıştım, çırpındım… 

Para pul, şan şöhret dönüp bakmadım ardıma. Yalnız bir tek şey istedim: Yurdum baştan başa aydınlansın…

Evet birader, ben öğretmenim…

Başöğretmenin izinde… 

Baş eğmeyen… Yalnızca vicdanıyla yürüyen. Daracık koridorlarda tek başına bırakılan…

Kalabalık sınıflarda, uzak kasabalarda, dağ köylerinde, şehrin yoksul mahallelerinde her şeye rağmen aydınlanma savaşı veren…

Evet birader, ben öğretmenim.

Ya sen kimsin? 

Kim yetiştirdi seni?

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1704319/evet-birader-ben-ogretmenim.html
Posted in EĞİTİM, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

Ağlayan Bebekler! (Craying Baby)

Bülent Esinoğlu / 19.11.2019
bulentesinoglu@gmail.com

Ağlayan Bebekler!


Krizlere girilmenin hemen öncesinde, devletin yakasına yapışarak, zombi şirketini kurtarmaya çalışan şirket sahipleri için, ABD’de, ağlayan bebekler ifadesi kullanılıyor. Craying Baby.

Amerika’da devlet ve şirketler sanki resmi bir ortak gibi davranıyorlar. Ve birlikte hareket ediyorlar. Devlet nerede başlıyor, nerede bitiyor, belli değil. Durum bu olunca, şirketler kriz dönemlerinde, devletin yakasına şirketlerin yapışması da doğal oluyor.

Devletten aldıkları teşvikler, yiyip bitirince, tekrar devlete gelip, ucuz kredi istiyorlar. Ucuz kredinin de ucuzu bedava para istiyorlar. Bu döneme de ucuz para dönemi diyorlar. Böyle bir dönem gelince, ABD devleti başlıyor para basmaya… Bunun adı da parasal gelişme oluyor.

Elbette ABD de para basımı başlayınca, bizim beceriksiz iş adamımız da, bu paradan, bize de bir pay düşer diye, bu genişleme politikasının arkasına düşüyor. İçerdeki Amerikancı iş adamı zihniyeti hep dışarıdan gelecek paraya alışmış, varsa yoksa Amerika diyor. Dolayısıyla bizim iş adamının siyaseti de dolara göre şekil alıyor.

Aslında bizim de ağlayan bebeklerimiz hayli fazla… Çünkü bizde de kriz dönemlerinde, zombi şirketler devletin kapısından bir türlü çıkmazlar. ABD de, şirketler, devletle ortak gibi çalışıyorlar diyoruz ya, bizde de ABD’den pek farklı olmasa gerek.

Özelleştirmelere olmadan önce, bizdeki sermaye sahipleri, KİT’lerin Görev Zararını devlet ödüyor diye kıyameti koparırlar, özelleştirme diye tepinirlerdi.

Özelleştirmeler oldu. KİT’leri aldılar. Sözde verimliliği artıracaklar ve ucuzluk getireceklerdi. Krizler daha da çoğaldı. Krizler arası gittikçe kısaldı. Her krizde bunlara mamaları veridi. Lakin ortada hala bir yerli otomobilimiz bile yok.

Neden yok? Elin oğluna ulusal pazarlarımızı devredince, elimizde oto pazarı kalmayınca, otomobil üretemez duruma düştük. Aslında sanayide tüm üretim birimleri oto sanayisinin durumuna benzer.

Özel bankalar ucuza para alıp, pahalıya satan örgütlenmelerdir. Şimdilerde bizim yerli şirketlere ucuz kredi vermiyorlar. Ağlayan bebekler de gene devlet bankalarına gelip, ucuz kredi ile yollarına devem edecekler.

Şimdilik enerji ve inşaat sektörüne devlet bankalarından ucuz kredi sağlanıyor. Peki diğer ağlayan bebeleri kim kurtaracak? Hep devletin kurtarmasına muhtaç şirketlerle nereye varacağız?

Devlet durmadan şirket kurtaracaksa, o işi devletin kendisi yapsa olmaz mı? İşte o zaman komünizm oluyor. İş sahipleri başlıyor yaygaraya…

Bakalım bu döngü ne kadar sürecek?

Posted in BÜLENT ESİNOĞLU YAZILARI | Leave a comment

MUMSUZ DİYOJENLER..* Atatürk inkılabımız, bireyle Devleti birbirinden bağımsız; ama birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde, Dünya çerçevesinde özgün ve saygın bir Devlet kimliğine dönüştürme mücadelesiydi.

Serendip Altındal / 25.11.2019

MUMSUZ DİYOJENLER..


İnkılaplar tarihinde emsali olmayan, anarşiyle, Vandalizm’le gelmeyen, sınıf kavgasız ve bağımsızlık savaşımıza endeksli, tamamen özgün bireylerden oluşan bir millet yaratmaya odaklı ve salt Atatürk prensiplerine dayalı ihtilalimiz; Fransız ihtilali ve diğerleri gibi müstemleke liberalistine ve/veya burjuva faşistine, hak ve hürriyet başlığı altında öncelik dağıtan bir yapay ihtilal asla değildi. Çünkü kendi inkılabını da birlikte getirmişti.

Atatürk inkılabımız, bireyle Devleti birbirinden bağımsız; ama birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde, Dünya çerçevesinde özgün ve saygın bir Devlet kimliğine dönüştürme mücadelesiydi.

Ne ki bugün bile hala Atatürk evrenselliğini yücelten, biz Türkleri 600 yıl sonra yeniden kimlik sahibi kılan ve maalesef henüz tamamlanamayan bu inkılabın, ne yazık ki gerçek değerini anlayamadık.

Esasen anlamış olsaydık, zaten bugünkü durum da tecelli etmezdi asla. Sadece ona layık olduğu anlayışı ve empatiyi gösteremeden Atatürk’ü çağırıp duruyor; ama onu gerçekten anladığımızı ortaya koyamıyoruz. Yani bizde ses var; ama hedefe odaklı aksiyon görüntüsü yok anlayacağınız. Ve tepeden aşağıya doğru esen bir yalan rüzgȃrıyla savrulup duruyoruz sadece. İyi de daha nereye kadar böyle sürecek! Muhalefet desen o da çekirdeksiz incir gibi. Zira incir çekirdeğinin bile bir direnci vardır. Çekirdeksiz incire bile incir denemez artık.

Ayrıca acele gündem olan İnce meselesi de ana muhalefet Kurultayınca acilen çözülmek zorunda olan bir keyfiyet kazanmıştır. Ve ana muhalefet Partisinin Atatürk ilkelerine geri dönüş yapmadan önce bu problemi hakkıyla çözmesi, CHP’nin her şeyden önce kurucu ve Atatürk çizgisine sadık bir Parti olarak kalıp kalamayacağının da teyidi veya tekzibi olacaktır. İşte bu husus CHP yetkililerince asla unutulmamalıdır. Çünkü CHP için sorun, muhalefet olmaktan öte, tamam veya devam meselesi olmuştur artık.

İşte bahse konu olan ve tarihi değiştiren inkılapla yola çıkarak, bir anda Batı Devletleri Demokrasi seviyesine hızla giren Türkiye Cumhuriyeti, bütün Dünyaya da evrim konusunda esaslı bir ders vermişti. Bugün ise aynı ülke, ne yazıktır ki Demokrasiyi mumla arayan Diyojenler ülkesine dönüşmüştür. Ve daha da hazin olanı; kuvvetli Okyanus rüzgȃrıyla, Diyojenlerin ellerindeki mumlar da sönmüştür şimdilik.

İnsanın varoluşundan beri millet ve Devlet olan Türk’ün Tarihinde, 1000 yıl nedir ki herhalde dün gibi kalır. Oysa daha dün, millet birliği esaslarını ve önce millet olmadan Devlet olunamayacağını anlayabilen, bugün de kendi atası olan Türk’ü bile dıştalayarak sömürmeye, ülkesini sömürge yapmaya kalkan Batılı emperyalist, çeşitli senaryolar, müdahaleler ve rüşvetlerle ancak, Türk’e yakışan Dünya’nın ilk ve tek bağımsızlık inkılabımızı bir şekilde durdurmuş, hatta ajanlarıyla geriye bile döndürülmesine teşebbüs etmiştir.

İşte bugünkü AKP iktidarıyla yaşadığımız durum, buna en güzel örnektir. Ne ki ileri tekniğe ve birleşmiş milletler ilkelerine rağmen ilkel çağın gerisinde kalan faşist akılları ve doymak bilmez sapkın yapılarıyla, tarihin asla geri döndürülemeyeceğini[SA1] anlayamamış ya da anlamak istememektedir bu kafalar.

Atatürk inkılabı ve beraberindeki devrimler, Fransa, Rusya, İtalya, İspanya ve Almanya da olduğu gibi kanlı bir sokak anarşisiyle başlayan ve bir düzen değişikliğine (emperyalist faşizme) hizmet için değil, tamamen Türk milletinin onayıyla, yedi düvelin sömürge ihtirasına (Sevr) karşı, milletin bağımsızlığı için yapılan ve kazanılan bir kurtuluş savaşının nüvesidir aslında. Bu bağlamda da Dünya tarihinde tek ve ancak Türk’e yakışan bir niteliktedir. İşte Atatürk’ün başarısının sırrı da aslında Türk kimliğinde gizlidir.

Bu itibarla da Türk İhtilali, kansız, kavgasız bir halk iradesi sonucu Dünya da bir eşi daha olmayan ve bir milletin ve onun Devletinin yeniden doğuşu inkılabıdır. Yani herhangi bir fikrî/siyasi bir müdahaleden bağımsız tertemiz bir milli ihtilaldir aslında. Ve ihtilalin milli olabilmesi için önce milletinin olması şarttır. Batı her ne kadar kabul etmekte zorlansa da yüzbinlerce yıllık bu millet, TÜRK MİLLETİDİR, Devleti de TÜRKİYE CUMHURİYETİDİR…

Serendip Altındal

serendipaltindal.blogspot.com
serendipaltindal@gmail.com

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI | Leave a comment

Cumhuriyetçi Merkez Gerekliliği

Yazıya Yorum:

Bir insanın titrinden önce, ikircikli olup olmadığına, kendisini inkar edip etmediğine bakılmalıdır ki aydın olup olmadığı da anlaşılabilsin. Çünkü yetiştiği kaynakta ve kendisini var kılan anavatanda, ulusal milliyetçi olmayan bir vatandaşın, titri ne olursa olsun aydın kabul edilebilmesi mümkün değildir. Ve salt ırkçılara aydın diyebilmek de eşyanın tabiatına aykırıdır. Dolayısıyla da Sayın Anıl Çeçen, ülkemizin sayılı aydınlarından birisidir. Bize de kendisini kutsamak yakışır…

Serendip Altındal


Prof. Dr. Anıl Çeçen

Prof. Dr. Anıl Çeçen’in Özgür Sanat Dergisi Ekim sayısına verdiği yazıdır.

Cumhuriyetçi Merkez Gerekliliği

29 Ekim 2019 yılında Cumhuriyetimizin 96. Yılını kutlayacağız. Türkiye Cumhuriyeti’mizin, kurucu önderimiz büyük Atatürk’ün cumhuriyetin genç kuşaklarına emanet ettiği çağdaş uygarlık çizgisinde ilelebet var olabilmesi için, uluslararası güç dengelerinin Türk ulusunu içine sürüklenmiş olduğu çıkmazdan Türk devletinin kurtulabilmesi amacıyla yeniden vatansever bir çizgide milli mücadele görevi olduğunu anımsatmak istedim. Aslında günümüz koşullarında bu bir sorumluluk haline gelmiştir.

Küresel emperyalizmin işbirlikçi ve mandacı bazı aydın kesimlerin aracılığı ile ikinci cumhuriyetçilik maskesi altında Türkiye’ye girmesi ve sermaye çevrelerinin dışa açılma bahanesi ile böylesine bir dönüşümü desteklemesi yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti büyük bir siyasal çıkmazın içine girmiştir. ABD yönlendirmesiyle küreselleşme, Avrupa ülkeleri öncülüğünde Avrupa Birliği ve İsrail’in zorlamalarıyla Büyük İsrail Projeleri, Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı cumhuriyet devletini fazlasıyla sarsmış ve zayıflatmıştır. Soğuk savaş yıllarında ABD- Avrupa Birliği ve İsrail üçgeninde bir Batı emperyalizminin kıskacına alınan Türk devleti, çeşitli küresel ve bölgesel projelerin batı dünyasından zorla dayatılması nedeniyle küçülerek tasviye edilme aşamasına getirilmiştir. Dış merkezli emperyal oyunlara Türkiye alet olurken, hegemonya peşinde koşan batılı devletler ve şirketler ile yakınlık içine giren işbirlikçi ve mandacı kesimler, fazlasıyla zenginleşerek ülkenin yeni patronu konumunda oligarşik bir düzen yaratmışlardır.

Eski Nato komutanları bundan beş yıl önce, önümüzdeki süreçte merkezi coğrafyadaki on devletin yıkılacağı açıkça ifade edilmişler, Türkiye dahil Ortadoğu devletlerini için düşündükleri projeleri açıklamışlardır. Değişim kılığında öne sürülen projeleri ile her geçen gün Türkiye Cumhuriyeti batılı emperyalist güçlerin daha etkin konuma geldiği bir yarı sömürge ülke durumuna getirilmiştir. Dünyanın merkezi gücü Osmanlı İmparatorluğu önce yarı sömürgekonumuna getirilmiş ve daha sonra da teslim alınarak tasfiye edilmiştir. Bugün aynı oyun Osmanlı sonrasında bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetine karşı oynanmak istenmektedir. Osmanlı İmparatorluğu yarı sömürge konumundan kurtulabilmek için son yüzyılında büyük modernleşme hamlelerine girişmiş ama dış müdahaleler yolu ile bunlar önlenerek, merkezi imparatorluğun çöküşü gerçekleştirilmiştir. Dün merkezi imparatorluğu çökerten batılı emperyalistler, bugün de Osmanlı topraklarına kurulmuş olan ulus devletleri iç karışıklıklar ve savaş yaratarak ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Arap Baharı girişimleri beraberinde yeni terör olayları ve iç savaşlar yaratarak, bu yönde merkez ülkelerin tasfiyesini hızlandırmıştır.

Uluslararası gelişmeler doğrultusunda reform isteyen ikinci cumhuriyetçiler, mandacı işbirlikçiler, alt kimlikçi federasyoncular, ılımlı İslamcı görünen şeriatçılar ile emperyalizm ve Siyonizm ile her türlü işbirliğine açık olan oportünistlerin oluşturduğu hukuk dinlemeyenler koalisyonu üyeleri ortaklaşa Atatürk’ün çağdaş cumhuriyetine saldırmaktadırlar. Emperyalizm desteklediği kayıt dışı ekonomi sayesinde elde edilen sıcak paralar, mafya örgütleri sayesinde yer altı dünyasının ülkede daha da güçlenmesine yol açmıştır. Kaynağı belli olmayan sıcak para trafiği ile Türkiye iyice sömürgeleştirilmektedir. Bu kesimler ile işbirliği yapan siyasal çevrelerde, hem bu kültür ilişkilerden paylarını almakta, hem de çıkar ilişkisi içinde oldukları yer altı dünyasına karşı hiçbir önlem almayarak bir anlamda dolaylı destek vermektedir. Küresel sermaye medya alanını bütünüyle denetimi altına alarak kamuoyunda aykırı seslerin çıkmasına izim vermemekte ve halk kitlelerinin eskisi gibi uyutulması misyonunu daha gelişmiş yöntemler ile devam ettirmektedir. Bir anlamda, dünya ülkelerinde demokrasilerin halk egemenliğinden sermaye egemenliğine doğru kaydırıldığı ve bu doğrulta gündeme gelen sermaye egemenliği anlamında kapitokrasilerin demokrasilerin yerini aldığı görülmektedir.

Bu kadar çok yönlü olumsuz gelişmeler karşısında nüfusu seksen milyona yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti devletinin silkinerek toparlanması ve kendine gelmesi gerekmektedir. Küresel sermaye daha da küçük devletler istediğinden bütün dünya uluslar arası terör örgütleri aracılığı ile bir kargaşa dönemine doğru sürüklenmektedir. Emperyalizmin desteğindeki terör örgütleri aracılığı ile bilinçli bir biçimde kaos ortamı yaratılmakta ve kaostan sonra yeni düzen arayışı öne çıkarılmaktadır. Kentlerde gökdelenlerin yapıldığı merkezi alanlardaki eski evler nasıl yıkılıyorsa ve gökdelenler aracılığı ile geleceğin kent devletleri yaratılmaya çalışılıyorsa, benzeri bir biçimde bölgesel federasyonların oluşturulabilmesi için de ulus devletler parçalanarak tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Yeni demokrasi plan ve projeleri doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalışılan bu dağıtma operasyonunda emperyal güçler yerli ortakları ile devletlere karşı savaş açmışlardır. Bir anlamda demokrasi adına sivil toplumlar öne çıkarılırken, diğer yandan da toplumlar ile devletlerin geçmişten gelen bağları kopartılmaktadır. Daha önceleri toplumlar kendi devletlerini kurarken, şimdi sivil toplumculuk adına toplumlar kendi devletlerine karşı ayaklandırılmaktadır. Geleneksel demokrasiler yeni demokrasilere dönüştürülürken, milletler sivil toplumlara dönüştürülmekte ve bu yoldan devlet millet birlikteliği ortadan kaldırmaya çalışılmaktadır.

Yunanistan devleti, küresel emperyalizmin modeline uygun olarak kurulan Yeni Demokrasi partisinin uzun süreli iktidarları döneminde yarı sömürge konumuna düşerek iflas etmiştir. Türkiye’de de bir zamanlar iş adamları derneği başkanı Yeni Demokrasi adıyla bir parti kurmuş, boğazdaki zenginlerin temsilcisi olarak ekonomi üzerinden devleti yönetmeye kalkışmış ama Anadolu halkının sağduyusu nedeniyle yüzde bir bile oy alamamıştır.

Para basma hakkı elinden alınan her devlet piyasaya mahkûm edilirken, ekonomik oyunlar ile tasfiye edilme aşamalarına getirilmektedir. Bölgesel para projesi yüzünden Avrupa Birliği Büyük Almanya’ya dönüşmüş ve diğer Avrupa devletleri piyasa üzerinden yönetilir hale getirilerek gerçek anlamda bir devlet olma durumundan uzaklaştırılmışlardır. Yeni demokrasi adı altındaki emperyal projeler devletleri dağılma noktasına getirdiği gibi cumhuriyet rejimlerini de çökme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti böylesine bir emperyal projenin tehdidi altındadır. Büyük Atatürk’ün kurmuş olduğu çağdaş cumhuriyet rejimi ulusal, üniter ve merkezi bir konumda geleceğe dönük yaşamını sürdürürken, dıştan kumandalı emperyal manüplasyonlar yüzünden ilelebet payidar olamama tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle, yeni demokrasi projelerinin çökerttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayabilmesi için, cumhuriyet rejimine tam anlamıyla sahip çıkacak bir yeni cumhuriyetçilik akımına acilen gereksinme bulunmaktadır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

https://prof-dr-anil-cecen.blogspot.com/2019/10/cumhuriyetci-merkez-gerekliligi-prof-dr.html
Posted in AKIL FİKİR YAZILARI | Leave a comment

DİLİMİZİ VE DÜŞÜNCEMİZİ ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞTURAN YAZI DEVRİMİMİZ 91. YAŞINDA;

Prof. Dr. Özer OZANKAYA / 4.11.2019

DİLİMİZİ VE DÜŞÜNCEMİZİ ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞTURAN YAZI DEVRİMİMİZ 91. YAŞINDA;

KUTLU OLSUN!

Yazı devrimi, Türk ulusal düşüncesini özgürleştirmiş, Türk ulusal
birliğine de çimento olmuştur. Dış ve iç sömürgecinin gocunması bundandır!


Eğer yazı devrimimiz, demokrasinin bu zorunlu gereği yapılmamış, Türk ulusu, zorla tutsak edildiği ve kendi diline hiç uymayan, çünkü “elif” dışında sesli harfi bulunmayan, buna karşın iki ayrı “t”si, üç değişik “s”si, iki değişik “k”si, üç ayrı “z”si … olan Arap yazısına bağımlı kalsaydı, ne okur-yazar bir ulus olabilir, ne de bilim, sanat ve uygulayımın herhangi bir alanında bir varlık gösterebilirdi; ne de kendisi dışındaki tüm müslüman halkların bugünkü derbeder durumundan kurtulabilirdi.

Atatürk, 1 Kasım 1928 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Türk Abecesi’nin kabulü görüşülürken şu açıklamayı yapıyordu:

“Bizim uyumlu, zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardanberi kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gerçeği anlamak zorundayız. Anladığınızın izlerine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır.”

Atatürk, yasa tasarısı Meclis’e gelmeden, kamuoyunu bilgilendirme toplantılarından birinde de şu noktaları vurgulamıştı:

“Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Türk harflerini her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ve ulusseverlik ödevi biliniz.

“Bu ödevi yaparken düşününüz ki, bir ulusun, bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma-yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse, bu ayıptır. Bundan insan olarak utanmak gerekir. Bu ulus, utanmak için yaratılmış bir ulus değildir. Övünmek için yaratılmış, tarihi övünçlerle doldurmuş bir ulustur. Ama ulusun yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa, bu yanlış bizde değildir. Türkün özyapısını anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır.

“Artık geçmişin yanlışlarını kökünden temizlemek dönemindeyiz. Yanlışları kökünden temizleyeceğiz. Yanlışların temizlenmesinde bütün yurttaşların çalışmasını isterim. Ençok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir.

“Ulusumuz yazısıyla, kafasıyla, bütün uygarlık dünyasının yanında olduğunu gösterecektir.”

Yazı devriminin 91. Yılını, başta Atatürk olmak üzere, dilimize doğru yazılma, doğru okunma ve bilim, düşün, yasa, tüze, sanat, uygulayım, … dili düzeyine yükselme olanağı veren, böylece kafalarımızı ve ruhlarımızı da tutsaklıktan kurtaran, yazımızın ulusal birliğimize çimento olmasını sağlayan ve Türk ulusunu tüm insanlık uygarlığına katkılarda bulunma olanağına kavuşturan tüm emeği geçen atalarımızı saygı ve gönülborcuyla anarak kutluyoruz.

(Bknz.: Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı – Mustafa Kemal’i “Atatürk” Yapan Uygarlık Tasarımı, CEM Yay.)

Posted in ATATURK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

DOĞU TÜRKİSTAN’DA (ırk ayrımı) APARTHEID REJİMİ * ÇİN’in SİNCAN’da BASKI POLİTİKALARININ BELGELERİ YAYIMLANDI

DOĞU TÜRKİSTAN’DA APARTHEID
(ırk ayrımı) REJİMİNE SON VERİN


Çin güçleri, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Ekim 1949 yılında Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni işgal etti. Doğu Türkistan’ın işgali ve ilhakı sırasında halka karşı sayısız katliamlar ve infazlar yürütüldü.

Çin başlangıçta, Çin’li olmayanlara yerinde yönetim, özerklik, hatta bağımsızlık vaat etmiş, ama işgalden sonra, “Sincan eski çağlardan beri Çin’in ayrılmaz bir parçası olmuştur” diyerek sözünden dönmüş ve 1955’te “Sincan Uygur Özerk Bölgesi”ni kurmuştur. Pekin’in iddiasının aksine, Doğu Türkistan Eski çağlardan beri Çin’İn parçası olmadığı gibi, “Sincan (Xinjiang)”’ın Çince kelime anlamı “Yeni Topraklar” demektir ve binlerce yıldır orada yaşamış yerli Uygur Türk Halkına yapılmış düpedüz bir hakarettir.

Uygur Türkleri, tıpkı Tibetliler ve Moğollar gibi Çin’in sözde özerk bölgelerinde asla herhangi bir özerklik yaşamamıştır. Bütün siyasi, askeri, polis ve ekonomik karar alma gücü ve yetkisi, bölgesel başkanlar dahil Çinli yetkililer ve birkaç kukla yöneticinin elinde bulunmaktadır.

İslam ülkeleri dahil, Uluslararası toplum ve uluslararası şirketler, büyük Çin pazarına girmek için ve Çin’in BM’deki Veto yetkisi dolayısıyla, Doğu Türkistan’ın Türk ve Müslüman Uygur halkının on yıllardır uğramaya devam ettiği sert ve baskıcı Çin politikalarına göz yummaktadır.

UYGUR “APARTHEID”

Çin’in Doğu Türkistan’ı ilhakından beri, Çin ve yerli Uygurlar arasındaki ilişki, kolonize edenle (sömürgeci) kolonize edilen (sömürgeleştirilen) arasındaki ilişkidir. “Yeni Topraklar”ı kontrol etmek amacıyla, Çin, en küçük Uygur huzursuzluk belirtisini şiddetle bastırmış ve iş, konut, banka kredileri ve Uygurlara verilmeyen ekonomik fırsatlar  sağlayarak, milyonlarca sadık Çinli vatandaşını Doğu Türkistan içine transfer ederek yerleştirmiştir.

Aynı zamanda, Çin devlet şirketleri Doğu Türkistan’ın zengin doğal kaynaklarını  yağmalayıp Uygurlara hiç bir şey bırakmadan, Çin ana vatanına transfer etmiştir. Yüzölçümü İran kadar olan Doğu Türkistan, doğal gaz, petrol, altın, uranyum, kömür ve diğer minerallerin büyük rezervlerine sahipken, Uygurların yaşam standardı Çin’de en düşük standartlarından biridir.

1949’da işgal edildiğinde, Doğu Türkistan’ın nüfusu %90 Uygur Türk iken bugün bu oran, %45’e düşmüştür. Tıpkı İsrail’in Filistin’de yaptığı gibi, Çin Devleti sponsorluğunda yürütülen kitlesel yerleşim ve Çinli nüfus politikaları sonucu, 1953’te %6 olan Çinli nüfus oranı bugün %40 olmuştur. (Bu rakama Çinli askeri personel, mevsimlik işçiler ve hareket halindeki nüfus dahil değildir). Birçok Uygur, Çinliler’in nüfus çoğunluğunu elde ettiklerine inanıyor bile. Pekin, devlet eliyle teşvik ettiği Çin yerleşimleriyle, Doğu Türkistan’ı etkin bir şekilde Filistin statüsüne döndürmüş bulunmaktadır.

‘ETNİK TEMİZLİ’K VE ‘KÜLTÜREL SOYKIRIM’

1964 ve 1996 arasında Çin, yer altında ve yerüstünde, resmi rakamlarla 45 ayrı nükleer test yaparak, Doğu Türkistan’ın bazı bölgelerini radyasyona boğmuş, yüzyıllarca sürecek bir ekolojik ve genetik vahşete mahkum etmiştir.

Çin devletinin halihazırdaki Doğu Türkistan politikası, Uygur kimlik, kültür, dini inançlar ve geleneklerine dönük sistematik asimilasyon ve “kültürel soykırım”dır. Buna ilave olarak, Uygur erkek, kadın ve çocukları düzenli olarak Çinli askerlerin yargısız infazları ve keyfi cinayetleriyle katledilmektedir.

Uygur Alfabesi işgalden beri 4 kez değiştirildi. Bugün Doğu Türkistan’da kamu görevlilerinin, Komünist Parti üyelerinin, işçiler, emekliler, kadınlar ve öğrencilerin oruç tutması ve camilerde ibadet etmesi yasaktır. Hatta dini eğitime katılan çocukların tutuklandığı bile bildiriliyor.

Çin Devlet güçleri tarafından öldürülen Uygur sayısı Filistin, Irak ve Suriye’de bildirilen tüm katliamlardaki ölü sayısının toplamından daha fazladır.

#FreeEastTurkistan

Uygurlar kendi tarihsel vatanlarını, yaşam biçimlerini, kimlik, kültür, dil ve dinlerini Pekin’in sürekli ve yoğun saldırılarına ve bir zamanlar kendilerine ait her şeyi ele geçiren Çinli yerleşimcilere karşı savunmak için güçsüzler. Profesör İlham Tohti ve Dilbilimci   Abdulveli Eyüp gibi uzlaşmayla çözüm arayışındaki ılımlı sesler bile tutuklandı.

Bazı Uygurlar, çaresizlik içinde Çin güvenlik güçlerine ve yerleşimcilere karşı siyasal şiddet eylemlerine bile yöneldiler. Bu tür saldırıları derhal ustaca dünya kamuoyunda sessizlik elde etmek amacıyla bir algı kampanyası için kullanan Pekin, “Çin de terörizmin kurbanı oldu”, “Çin, Müslüman Uygurların terörist tehdidiyle karşı karşıya” gibi anlatılarla istismar ederek ardından uyguladığı katliamlara eleştirileri engellemiştir. Ne olursa olsun, Çin hikayeyi nasıl anlatırsa anlatsın, Uygurların salt çoğunluğu barışçı insanlardır ve barışçıl bir değişim umudu beslemektedirler.

Sincan’ın barışçıl kurtuluşu“, Pekin’in Uygurlara uyguladığı kitlesel cezalandırma ve katliamları örtbas etmek için tasarlanmış propagandadan başka bir şey değildir.

Kolonyalist Çin hükümeti, Doğu Türkistan’ın yerleşimciler için bir fırsat ve refah ve yerli Uygur halkı için bir ölüm ve yıkım yurdu olamayacağını anlamak zorundadır.

Biz aşağıda imzası olanlar, Uluslararası Toplumu ve Çin Devleti’ni Doğu Türkistan’da uygulanan ‘Apartheid’ (ayrımcı, ırkçı, etnik temizlik) sistemini durdurmaya çağırıyoruz. Çin derhal Doğu Türkistan Halkının yaşamak ve ibadet etmek gibi temel insan haklarına saygılı bir eşitlik hukuku uygulamaya başlamalı, Çin kendi anayasasının Bölgesel Etnik Özerklik Yasalarına saygılı davranmalı ve Uygurlar’ın kendi siyasi, kültürel ve ekonomik geleceklerini kendilerinin tayin etmesine izin vermelidir.

(Buradaki bilgiler çeşitli haber bültenleri, raporlar ve makalelere dayanmaktadır. İlgili linkler metin içinde yer almaktadır.)

Alternatif bir okuma için buraya tıklayabilirsiniz: http://bit.ly/uygurlar

https://www.change.org/p/china-stop-apartheid-rule-in-east-turkestan-freeeastturkestan

Çin hükümeti Doğu Türkistanlı müslümanları öldürüyor
18 Haziran tarihinde Kaşgar Belediyesine bağlı 18. Okulun 2. Sınıfında okumakta olan 8 yaşındaki Doğu Türkistanlı Müslüman kız, Çin polisi tarafından tecavüze uğradı. Polis tecavüz ettikten sonra kız çocuğunu boğarak öldürdü. Daha sonra parçalara ayırıp bir sokağa terk etti. Polis halen görevine devam ediyor.

Olayın ardından ayaklanan Doğu Türkistanlı Müslümanlar, Çin polisiyle çatışmaya başladı. Bugün de dahil çıkan olaylarda 50’den fazla Doğu Türkistanlı hayatlarını kaybetti.

Çin Hükümeti’nin Doğu Türkistan’daki baskıları son yıllarda artmaya başlamıştı. Peçe takmak isteyen kadınlara 1500 yuan(470tl) ceza veriliyor ve 10 gün hapse atılıyor. Bu fiyat Doğu Türkistan’da bir aylık asgari maaştan daha fazla.Olayların yaşadığı Turfan bölgesine Çin Hükümeti tarafından 6 milyon Çinli yerleştirilmiş. Gelen Çinliler Müslüman halkın dükkanlarına ve arazilerine el koymuşlar.

http://www.gokbayrak.com/haberler/dogu-turkistanda-kafir-cin-zulmu

Kemal Simsek / 19.11.2019

Çin’in Sincan’daki politikalarını içeren belgeler yayımlandı

New York Times Çin yönetimine ait, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki azınlıklara uygulanacak politikaları içeren resmi belgeleri yayımladı. Belgelere göre Devlet Başkanı Şi, “merhamet göstermeyin” ifadesini kullanıyor.

New York Times’ın yayımladığı resmi belgelere göre Uygurlara yönelik uygulamalar, Chen Quanguos’un bölge valiliği görevine getirilmesiyle daha da sertleşti. Haberde valinin 2017 yılında Komünist Parti’nin bölgesel bir etkinliğinde yaptığı açıklamada Uygurlara yönelik “saldırı savaşı”na geçildiği ifadesini kullandığı belirtildi.

Belgeler bunun yanı sıra Uygurlara yönelik sert uygulamalara karşı olanların cezalandırıldığını da ortaya koyuyor. Buna göre uygulamaların etnik gerginliğin tırmanmasına yol açmasından endişe eden Çinli yetkililer ya görevinden alındı ya da cezalandırıldı.

https://www.dw.com/tr/%C3%A7inin-sincandaki-politikalar%C4%B1n%C4%B1-i%C3%A7eren-belgeler-yay%C4%B1mland%C4%B1/a-51283285

THE XINJIANG PAPERS

‘Absolutely No Mercy’: Leaked Files Expose
How China Organized Mass Detentions of Muslims

More than 400 pages of internal Chinese documents provide an unprecedented inside look at the crackdown on ethnic minorities in the Xinjiang region.

BY AUSTIN RAMZY AND CHRIS BUCKLEY

NOVEMBER 16, 2019

https://www.nytimes.com/interactive/2019/11/16/world/asia/china-xinjiang-documents.html

Çin Dışişleri Bakanlığı, New York Times’in Şincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki kamplara dair haberine tepki gösterdi. Dışişleri Sözcüsü Şuang, haberin arkasındaki ‘gizli ajanda’yı sorguladı.

https://haber.sol.org.tr/dunya/cinden-new-york-timesin-haberine-tepki-274555
Posted in EMPERYALİZM, FAŞİZM | Leave a comment

ŞİİR MOLASI * Bir Şey Var Aramızda

Bir Şey Var Aramızda

 

Birşey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimizde aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Birşey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Birşey var aramızda
Senin gözlerin ışıldıyor
Benimse dilimin ucunda

Nahit Ulvi Akgün

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR | Leave a comment