TSK ATAMALAR VE TERFİLER *** “YAŞ”ta bir ilk gerçekleşti!.. 4 dakikada kuvvet komutanı atandı…* Yaş, Yaş Olmaktan Çıktı!

Yeniçağ
Ahmet TAKAN
05.08.2017

“YAŞ”ta bir ilk gerçekleşti!.. 4 dakikada kuvvet komutanı atandı…

​Bu “YAŞ” pilavı daha epey su kaldıracak gibi görünüyor. Kararlar açıklandı, Başbakan Binali Yıldırım gazetecilere “tatile çıkın” önerisi yaptı ama kazın ayağı pek öyle görünmüyor. Ankara kasvetli… Koyu gri ağır bulutlar üzerinize çökecek gibi duruyor. Hava kurşun gibi ağır.. Meteoroloji raporu vermiyorum. Ne zaman nerede bir haber bombası patlayacağı belli değil. Haydi, sıkıysa tatile çık!.. Meclis tatile girdi ama saray hummalı bir şekilde çalışıyor. Devlet koridorları alabildiğine yoğun, sıkıntılı. Klimalar kafi gelmiyor!..
“YAŞ”ın artçı sarsıntıları bir süre deha devam edecek. Dün, Genelkurmay Karargâhı başta olmak üzere TSK’daki nabzı biraz da olsa yansıtmaya çaba göstermiştim. Çankaya Köşkü’ndeki “ilk”lerin gerçekleştiği o 4 saatlik toplantıya tekrar dönelim. Devlet koridorlarına sızan kulislere.. “Off the record” kaydı konulamayan ince(!) ayrıntılara…

Kaynakların verdiği bilgilere göre, sarayda hazırlandıktan sonra YAŞ heyetinin önüne getirilen listelerden sadece bazı isimler üstünde en fazla 3-4 dakika süren görüşmeler yapılabildi. Bundan sonrasını varın siz düşünün!.. Hani şu, bendenizin sürpriz olduğuna katılmadığı “denizde sürpriz atama” var ya… Hani, herkeslerin, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına, Donanma Komutanı Oramiral Veysel Kösele’nin atanmasını beklerken 5’inci sıradan Koramiral Adnan Özbal’ın getirilmesi… Evet bir “ilk” gerçekleşti YAŞ’ta… “Karar” açıklaması YAŞ üyelerine Başbakan Binali Yıldırım tarafından tebliğ edilince o soru sorulur; “Neden Veysel Kösele değil?”. Cevap verilir; “FETÖ ile mücadelede yeterince etkin değil…” Küçük bir itiraz yapılır; “Elinden ne geldiyse yaptı, somut örnekleriyle ortada.” Karşı cevap hemen yapıştırılır, “Tamam doğru da. Kanaat, yeterince etkili olmadığı yönünde…”

Evet!.. Bir “ilk” gerçekleşir “YAŞ”ta. Dünyanın en güzide ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na yapılacak atama şipşak gerçekleşir. Dosya üzerindeki görüşme süresi, kaynakların ifadesine göre 4 dakikayı geçmez…

Ya diğer dosyalar!.. Dün de dikkat çekmiştim; bence bu “YAŞ”ın en büyük sürprizi Mete Han’dan bu yana Kara Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde ilk defa 1 Generalin terfi ettirilmiş olması. Diğer bir çarpıcı gelişme ise 20 Generalin emekliye sevk edilmesi. Bu Generaller içinde öyle isimler var ki; hain darbe girişimi sırasında FETÖ’cülere karşı en ufak bir tereddüt göstermeden harekete geçmiş, birliklerini onlara karşı sevk ve idare etmiş, silahını çekerek çatışmaya girmiş, her riske katlanarak, darbe girişiminin emir-komuta zinciri içinde yapılmadığını ve bu kalkışmanın hainler tarafından düzenlendiğini yazılı emirlerle tüm birliklere iletmiş ve hainlerin püskürtülmesinde hayati rol oynamış… İçinde bulunduğumuz nazik ortam ve kendilerinden de müsaade almadığım için hiç birinin ismini tek tek zikretmeyeceğim. Ancak şu kadarını söyleyebilirim; kırgınlar ama küskün değiller, “ne yaptıysak vatanımız ve devletimiz için yaptık…” diyorlar. Gerisi bende saklı!..

Çankaya Köşkü’ndeki “YAŞ”ta bu Generallerin dosyaları görüşülürken ve emekli edilmelerine ilişkin “karar”a “neden” sorulurken gerekçenin benzer olduğunu öğrendim;

“Kanaat, FETÖ ile mücadelede yeterince etkili değiller…”

TSK’da moral ve motivasyon iyice dibe doğru sürülürken şimdi şu konuşuluyor;

“Bu sene 3 yıllık rütbe bekleme süresini doldurmadıkları için yasa gereği emekli edilemeyen isimler de gelecek sene tırpan yiyecek. Bu yıl yapılanları da emsal alırsak, yine FETÖ ile gerçek mücadele edenler TSK dışına atılacak.”

“YAŞ”ın artçı sarsıntıları devam ederken devlet koridorlarında beyinleri kuşkular kemiriyor ve şu soruya cevap aranıyor; “acaba bir şeylerin izleri mi silinmeye mi çalışılıyor?”

Bu kargaşa içinde en çok kim seviniyor?.. Tekrar ediyorum; “ulusalcı” geçinen çete. Neden bu kadar ısrarlıyım?.. Yuvalanıp güçlenmek istedikleri bir yer daha var. “YAŞ” kararları dışına çıkarılan Jandarma. 2 Ağustos öncesi, İçişleri Bakanlığı bünyesinde alınan bazı emeklilik kararları ile Jandarmada başlayan tartışmalar yoğunlaşarak devam ediyor. Yaşar Güler’in Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmasının ardından Jandarma Genel Komutanlığı’na kimin getirileceği konusunda spekülasyonlar muhtelif. Bazı isimlere yönelik emeklilik furyasının devam edeceği konuşuluyor. Görüşlerine başvurduğum Kuvvet içindeki bir kaynağımın şu tespiti çok çarpıcı;

“Jandarmanın siyasallaşmasıyla emir-komuta zincirinde zafiyetler yaşanmaya başlandı. Bizim için en büyük tehlike PKK/YPG. IŞİD’in ortadan kaldırılmasıyla ABD’nin tüm silahları bu terör örgütüne verilecek. Allah esirgesin!.. Sınırlarımız içinde yeni bir hendek savaşı tehlikesinde olabilecekleri düşünmek bile istemiyoruz.”

“Ulusalcı” geçinen çete, devlet içinde çöreklenip semirmek için var gücüyle saldırıyor. Farkında mısınız bilemem? Bu saldırılar ellerindeki küçük bir yayın organı ve bazı küçük internet sitelerinin üzerinden sürüyor. Hem de FETÖ ile mücadele kamuflajıyla!.. Oyuna ve kirli tezgaha çok dikkat etmek lazım…

“YAŞ”ın artçı sarsıntıları devam edecek diye yazıya başlamıştık. Noktayı koyarken; Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “veda”sından sonra saray kulislerinde “3 kellenin daha da yolculanacağı” konuşuluyor. Siz, dikkatli okurlar 2’sini tahmin edersiniz. 3’üncü konuşulan ismi de ben söyleyeyim; YSK Başkanı Sadi Güven… Bu pilava su dayanmaz!.. Haydi, gel de tatile çık!..

Türker Ertürk
erturkturker@gmail.com
4 Ağustos 2017

Yaş, Yaş Olmaktan Çıktı!

Yüksek Askeri Şura (YAŞ) bitti ama hala General-Amiral atamaları ortada yok. Bu yazıyı kaleme alırken aldığım son bilgi; atamalar üzerinde çalışıldığı şeklinde idi. Kimlerin emekli olduğu konusu ve özellikle Donanma Komutanı Oramiral Veysel Kösele’nin de durumu net değil. Milli Savunma Bakanlığı; “Önümüzdeki günlerde netlik kazanacak” diyor. Bu, tam anlamıyla komedi! Ülkemiz, adeta bir kabile devleti anlayışıyla ve dedikoduyu bilgi olarak değerlendiren kafayla yönetilmeye çalışılmaktadır!
YAŞ esasında teknik bir ekip, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin General-Amiral atama ve terfi işleri en önemli görevleri arasında. Tüm dünyada bu işler üç aşağı beş yukarı böyle yapılıyor. Ama bu askeri teknik ekip, siyasi bir ekip haline getirildi. Yani YAŞ, askeri olmaktan çıkarıldı.

Parti Ordusu

Artık YAŞ, içinde askerler olan siyasi bir ekip haline getirilmiştir. Artık aldığı kararlar iliklerine kadar siyasidir. YAŞ’ın YAŞ olmaktan çıkarılması ve siyasi bir ekip haline getirilmesi; “Allah’ın lütfu” bir darbe girişimi sayesinde olmuştur. Bu lütuf OHAL’in, OHAL de KHK’ların, KHK’lar da tek adam rejimine gidişin ve TSK’yı parti ordusu haline getirebilme şansının önünü açmıştır.

Bu plan gerçekleşebilir mi? İmamın hesabı gerçek yaşama uyar mı? Meydan bu kadar boş mu? Yaşayarak göreceğiz ama kafa budur; Türk Silahlı Kuvvetleri’ni İhvan’ın ordusu yapmaya çalışmaktadırlar!

Bugün İtiraz Etmelisiniz

Tabii ki parti ordusu dünden bugüne, bir günde olmaz. Ama ülkemizi gayri anayasal bir biçimde yöneten iktidar iradesinin amacı budur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gelenekleri tahrip edilmekte ve genetik kodları ile oynanmaktadır.

Aklınıza şu soru gelebilir; “Kuvvet Komutanları olarak atananlara itirazınız var mı?” Hepsini tanıyorum, yok! Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak atanan Adnan Özbal’ı yakından tanıyorum. Atatürkçü, yurtsever, başarılı ve dürüst bir asker ve denizci! Ama sorun bu değil! Büyük kurumlar gelenekleri ile yaşarlar. Türk Silahlı Kuvvetleri de böyle! Geleneklerde gedik açılmasına müsaade edilemez. Bugün bu gedikten tepki çekmemek için doğru isimler geçirebilirler. Ama buna bugün itiraz etmelisiniz. Yarın açılan bu gedikten yanlış isimleri geçirecekler, hiç şüpheniz olmasın. O zaman itiraz etme şansınız da olmayacak.

Şaibeli Darbe Girişimi

15 Temmuz 2016’nın Kuvvet Komutanlarını emekli etmişler. Halbuki esas emekli edilmesi gereken; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’dı. Çünkü şaibeli darbe girişiminin merkezindeydi. Darbenin yapılacağı istihbaratı alınmasına rağmen yapması gerekenleri yapmamış, TSK’yı alarma geçirmemiş, belli reaksiyonları göstermemiş ve vermesi gerekli emirleri vermemişti Hulusi Akar. Ezcümle; darbe girişiminin “Allah’ın lütfu” olarak gelişmesini sağlayan kilit isimlerden birisiydi Akar! Bu yıl emekli edilen Deniz Kuvvetleri Komutanı ile 81 ilde teşkilatı olan ve geçen yıl emekli edilen Jandarma Genel Komutanı’na sormak lazım “Hulusi Akar 15 Temmuz 2016’da darbe girişimine karşı tedbir alınması konusunda sizi aradı mı?” diye! Şaibeli zurnanın zırt dediği yerlerden birisi de burada!

“Dere geçilirken at değiştirilemezdi”, onun için değişiklikler bu yıla bırakılmıştı. TSK’ya çok ciddi darbeler vurulduktan ve tahribatlar yapıldıktan sonra yıpranmış isimler, yıpranmamış yenileriyle değiştirildi. Ama Hulusi Akar farklıydı! Onun “Siyasal İslam” ile dansı küçük yaşlarda Kayseri’de başladı, Londra’ya uzandı ama bağlılığı hep devam etti ve gizledi. Bu nedenle menzili daha uzun. Eğer 2019’da becerebilirlerse, başkan yardımcılarından birisi de o! Diğerleri de halen payandalık görevi yapan malum isimler!

Bu Gidiş Afganistan Rotası

Halen ülkemizi gayri anayasal biçimde yöneten iktidar iradesi “Siyasal İslamcı” ideolojisi, “Yeni Osmanlıcı” hayali ve mezhepsel bakış açısı ile ülkemizi felakete sürüklemektedir. Bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetleri’ni adım adım siyasetin içine çekerek dönüştürmeye ve parti ordusu haline getirmeye çalışmaktadır. Bu irade; Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, onun temsil ettiği çağdaşlaşmaya, aydınlanmaya, bilim egemen kafalı ve eleştirel akla sahip toplumun yaratılmasına karşıdır. Amaçları din devletidir. Bu rotada gitmeye devam edersek, olacağımız yer Afganistan’dır.

İskilipli Atıf Hoca 1920’de; “Mustafa Kemal eşkıyadır ve öldürülmesi farzdır” diyor. Çorum’un AKP’li Belediye Başkanı, şehrin en görkemli yerinde bulunan ve Cumhuriyetimizin onur abidelerinden olan “Hıfzı Veldet Velidedoğlu” adını taşıyan parkın ismini “İskilipli Atıf Hoca” olarak değiştiriyor. Bu değişikliğin, halen ülkemizi yönettiğini sanan iradenin bilgisi dışında olduğu söyleyebilir misiniz? ABD’de, Fransa’da, Almanya’da, Çin’de, bırakın çağdaş ülkeleri Suudi Arabistan’da veya dünyanın herhangi bir ülkesinde bile devletin kurucusu için bu sözleri söyleyen birisinin ismi herhangi bir yere verilebilir mi? Bunun sorumlusu kim sizce?

Hüseyin Hakkı Kahveci’nin “Atatürk’ün Yasaklanan Kitabı, Yahudi Casus Suzy Liberman’ın Anıları” kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı – Yazar

RESMİ İNTERNET SİTESİ:
http://www.turkererturk.com.tr

Yaş, Yaş Olmaktan Çıktı!

Posted in Politika ve Gundem, TSK | Leave a comment

Hayatın içinden * SAYGI ve JAPONLAR

Posted in HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

perde Arkasından * KÜRESEL BİR SOYGUNUN ÖYKÜSÜ * Wash to black money * Reza Zarrab’ın hikayesi….

Reza Zarrab’ın hikayesi….

Sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım,

Hiç uzatmadan, sallanmadan konuya doğrudan gireceğim. Efendim, bu hafta konumuz Reza Zarrab. Şöyle bir araştırayım dedim. Vay vay vay vay… Ben hayatımda böyle bir yolsuzluk, rüşvet, kara para düzenbazlığı ne duydum ne de işittim.

Reza ailesiyle birlikte Miami’ye turistik bir seyahat (!) için gittiğinde ABD’de tutuklandı. Ne turisti be? Resmen Amerika’ya sığındı. Çünkü ortağı ya da patronu Zanjani’nin İran’daki mahkemesi sonuçlandı. İdama mahkûm oldu. Savunmasında Türkiye’de dağıtılan rüşvetin 8,5 milyar dolar olduğunu açıkladı. Açık açık söyledi. “Yalnız üç bakana 137 milyon dolar rüşvet verdim” dedi. Reza fena halde korkuyordu. Ya İranlılar onu kaçırıp ülkelerine götürecekler, yargılayacaklar ve o da idama mahkûm edilecek, ya da rüşveti alanlar onu susturmak için indireceklerdi.

Şimdi size bu heriflerin ne yaptıklarını, nasıl yaptıklarını dilim döndüğü kadar anlatmaya çalışacağım.

Önce Zanjani ile tanışmamız lazım. Babek Murteza Jancani. 1974 doğumlu. Sorient Grup holding yönetim kurulu başkanı. Tahsilini Ege üniversitesinde yaptı. Ticaret hayatına deri sektörüyle başladı. Ahmedinejad’ın döneminde, eski bir asker olduğu için devrim muhafızlarıyla çabucak iyi ilişkiler kurdu. Ahmedinejad’ın yürüttüğü siyaset ve nükleer program nedeniyle İran, uluslararası toplumun uyguladığı ekonomik ambargo ile çıkmazda idi. Bu darboğazı bir şekilde aşan becerikli Zanjani, ülkesinin Bakanlar Kurulu toplantısına katılacak kadar büyük bir siyasi güce ulaştı. Milyarlarca dolarları çeviren esrarengiz bir beyine dönüştü.

Zanjani, BM tarafından İran’a ekonomik ambargo uygulandığı dönemde ambargoyu delmekle suçlanmış, ABD ve AB tarafından kara listeye alınmıştı. “Sarışın Oligark, Sarışın Milyarder” olarak anılıyordu. Zanjani için işler, Amedinejad’ın seçimleri kaybetmesiyle bozuldu. İran’da politik değişimler başladı. Yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Amerika ile iyi geçiniyordu. Ambargoları gevşetmesiyle birlikte artık İran’da Zanjanilerin, Zarrabların dönemi kapanıyordu. Yeni döneme İran, kendi göbeğini keserek başladı. Zanjani, Aralık 2013 de İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin talimatıyla tutuklandı. Uluslararası dengeleri bile bozabilecek 22 aylık yargı süreci başladı.

Tahran Devrim Mahkemesi Zanjani’ye 26ıncı duruşmada idam cezası verdi. Duruşma süreci, Zencani’nin Türkiye’de kurduğu sistemi aydınlatması bakımından oldukça önemliydi. Ancak enteresan olan, böylesine önemli yargı sürecini hiçbir Türk gazeteci izlememişti. Bu nedenle Zanjani’nin Türkiye’de dağıtılan rüşvet ve Reza Zarrab hakkında söyledikleri Türkiye’de basına pek yansımadı.

Savunma sırası davanın iki numaralı sanığı M.Ş.’ye ve üç numaralı sanığı H.F.H geldi. Bu isimleri İran gizli tuttu. Onun için sadece baş harflerini biliyoruz. Bunlar kimdir, görevleri ne idi bilmiyoruz.

M.Ş. ve H.F.H., (Bu iki kişi İran devletinde önemli isimler) Zanjani’yi, İran istihbaratı, İran Bankacılık sistemi yöneticileri ve Petrol Bakanı’yla nasıl tanıştırdığını ve onların bu suçların ne kadarının içinde olduğunu anlatmaya başladılar. Zanjani’nin daha önce talep ettiği ama mahkemenin reddettiği gizlilik kararı H.F.H. konuşunca kabul edildi. Yirmi birinci duruşmaya gelindiğinde Türkiye’de “çapraz sorgu” denilen yöntem başladı. Yargı, petrol parasının kayıp kısmının nerelerde olduğuna ilişkin daha detaylı sorguya geçti. Bunaltıcı sorgu sonucunda, Zanjani ülkesine borcunu ödemek istediğini ancak SWIFT sistemine(Tüm dünyadaki bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan sistem…) dâhil olmamaları nedeniyle parayı İran’a getirmesinin fiilen imkânsız olduğunu dile getirdi.

Bu noktada kritik bir uluslararası hamle gerçekleşti ya da denk geldi. Amerika Birleşik Devletleri, ambargonun en güçlü ayağını ortadan kaldırdı ve İran’ı tekrar SWIFT sistemine dâhil ediverdi. Bu hamle İran yargısı karşısında Zanjani’yi köşeye sıkıştıran en güçlü darbe oldu. Zencani sözünü ettiği paraları getiremedi. Tahran yargısı bunun bir oyalama olduğuna hükmetti ve davayı karara bağlayacağını duyurdu. Babek Zanjani’nin Tahran Devrim Mahkemesi’ndeki yargılanma maratonu 5 ay sürdü. Zencani, 3 Ekim 2015’te başlayan davada, İran’da cezası idam olan “Fesat Fil Arz”, yani yeryüzünde yolsuzluğu yaymak ile suçlanıyordu. Zanjani’nin birlikte yargılandığı ve eski iş ortakları olan iki kişiye de idam cezası verildi. Zanjani çıkarıldığı 26’ncı duruşmada idama mahkûm edilirken gözyaşları içinde kaldığı fotoğraf ertesi gün birçok gazetenin birinci sayfasında yer alacaktı.

Zencani’ye idam kararı verilmesi ülkede iki farklı biçimde yorumlanıyor. Bir tarafta “adalet yerini buldu!” diyenler var. Diğer tarafta ise “Zanjani feda edildi, asıl suçlular korunuyor” diyenler. Asıl suçlulardan kasıt İranlı pek çok üst düzey devlet görevlisi ve uluslararası sistemdeki bağlantıları… Dava boyunca İran medyasında, yargılamanın Türkiye’yi de kapsayan bir süreç olduğuna ilişkin haberler çıktı. Haberler ‘ismini vermek istemeyen İranlı yetkililere dayandırıldı. Haberdeki yetkililer, Babek Zanjani’nin İran’dan çaldığı paranın büyük bir kısmının Türkiye’de olduğunu vurguluyorlardı.

4 Nisan 2016 tarihinde Amerika’da başlayan Zarrab davası bu iddianın doğruluğu hakkında yeni bir aşama olacak. Çünkü Zanjani, Zarrab’dan Türkiye’deki kolu olarak net biçimde söz etti. Duruşmalarda ve iddianamede Türkiye’nin adı sıkça geçti. Zanjani, rüşvet verdiğini inkâr etmedi hiçbir zaman. Bin 500 kilo altının İstanbul’da uçakta yakalandığında rüşvet vererek uçağı nasıl havalandırdığını açık açık anlattı. İran’ın petrol paralarını Türkiye’deki ortağı Reza Zarrab’a verdiğini de aynı açıklıkla dile getirdi.

Zanjani ve Zarrab olayını anlayabilmek, İran’a ambargo ile birlikte oluşturulan kayıt dışı ekonominin işleyişini bilmekten geçiyor. İran, 37 yıldır ambargolarla yaşayan bir ülke. Önceki Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, nükleer programı yeniden başlattığını duyurunca Amerika mevcut ambargoyu daha da ağırlaştırdı. Alınan uluslararası kararlıların yanısıra daha boğucu ekonomik ambargo yöntemleri de lobi/baskı gücüyle fiilen uygulandı. Ambargo, İran’ın petrol ihracatı yaptığı ülkelere dönük baskıya da dönüştü. Bir enerji devi olan İran, dünya petrol rezervinde dördüncü; doğalgazda ise dünya ikincisi konumunda. Ülke ekonomisinin temeli petrol ve doğalgaz satışı üzerine kurulu. Uzun vadeli anlaşmalar nedeniyle doğal gaz, ambargo dışı tutuldu. Ancak petrol ihracatında İran neredeyse “kımıldayamaz” duruma geldi. Günlük üretilen 3 milyon varil petrol satışından gelecek gelir, İran halkının ihtiyaçlarını karşılamak için vazgeçilemez konumdaydı. Ambargo dayanılamaz hale gelince İran “B Planlarını” devreye soktu. Ambargo sadece devletleri kapsadığı için İran, özel şirketler üzerinden bunu delme yoluna gitti. Ahmedinejad’a yakın kişilere dünyanın çeşitli ülkelerinde onlarca ithalat/ihracat şirketi kurduruldu. “B Planı” sistemin işleyişi özetle şöyleydi:

1- Ulaşım sektöründen tanker filoları, havayolu şirketleri ve limanlar satın alınmaya başlandı.

2- Küçük tankerler, İran’dan petrolü alıp Malezya açıklarına götürmeye başladı.

3- Petrol burada büyük tankerlere aktarılarak; Kore-Singapur-Hindistan ve spot petrol piyasasına satıldı.

4- Dolar olarak alınan para altına çevrildi.

5- Altın, Malezya İslam Bankası başta olmak üzere farklı ülkelerdeki bankalar üzerinden dolaşıma sokuldu.

Peki, bu tonlarca altın İran’a nasıl dönecekti? Sistemde dönen para oldukça büyüktü. Zanjani’nin duruşmada verdiği bilgiye göre bazen günde 2 milyon varil (250 milyon dolar) petrol satıldığı olmuştu. İran’ın petrol üretim kapasitesini düşündüğümüzde yıllık 80-90 milyar dolar büyüklükten söz ediyoruz. Bu kadar “kara parayı” dolaşıma sokmak büyük bir zorluktu. “Zanjani Çarkı” tam bu noktada devreye girdi. “Sarışın Oligark” tek başına iki yılda 170 milyar dolarlık kara parayı aklayıp dolaşıma soktu.

7- Satın aldığı havayolu firmaları (İddiaya göre Türkiye’de Onur…) ya da kiraladığı uçaklarla bu altınları Türkiye’ye soktu.

8- Altın, “değerli taş” ya da başka isimlerle gümrüklenerek Dubai’ye nakledildi. Böylece Türkiye çok büyük “altın ve değerli taş ihraç eden ülke” olarak gözükmeye başladı.

Türkiye’de sanki cari açık kapanıyordu.

9- Dubaili mücevherat üreticileri bu altınları eritip ziynet eşyasına dönüştürdü.

10- Ziynet altınları teknelerle İran’a gönderildi.

11- Ziynet altınları İran’da tekrar eritilip külçeye dönüştürüldü. İran elindeki altınları ülke ihtiyacı için kullanıma sokuyordu. Kara para aklanmıştı.

Zanjani’ye göre oluşturulan bu dev kayıt dışı ekonomide komisyonlar kaçınılmazdı. İfadesine göre; para trafiğinde yüzde 20-25’lik kısmı “aklanma komisyonu” olarak dağıtıldı. Kendi payı ise; yüzde 2 idi. Zanjani komisyonun yüzde 5’inin Dubai’de, yüzde 5’inin ise Türkiye’de kaldığını söylüyordu. Mahkeme bu noktada daha net sorular yöneltiyordu tabi. Zanjani, kendisine ait havayolu şirketleriyle Türkiye’ye soktuğu altın/paranın çıkarılması sırasında Türkiye’deki ortağı aracılığıyla Türk yetkililere yüksek miktarda rüşvet verildiğini itiraf etti. Zanjani üç Türk bakana bizzat ne kadar para verdiğini isimlerini vererek anlattı. Verdiği rakam toplamda 137 milyona denk geliyordu. Zanjani, Türkiye’de dağıtılan rüşvetin toplam rakamını da verdi: 8,5 milyar dolar! İddia ettiği 8,5 milyar dolar “komisyonun” asıl büyük kısmının dağıtımını ise“Türkiye’deki kolunun” bildiğini söylüyordu. Kimdi bu Türkiye’deki sağ kolu. Reza Zarrab…

Şimdi size çarpıcı bir görüşmeyi aktaracağım. Bu görüşme Reza Zarrab ile eski iç işleri bakanı Muammer Güler arasında 11 Ekim 2013 günü saat 19.51 de yapılıyor.

Reza Zarrab :
Sayın bakanım, sadece insanın ailesini zedeliyorlar, başka bir şey yok.

Eski iç işleri bakanı Muammer Güler:
Abicim sen o konuda rahat ol. Vallahi öyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım yaaa. Senin iç işleri bakanlığında bir şeyin yok, MİT’te bir şeyin yok, mali’de (maliyede) bir şeyin yok.

…. Ne diyeceğini şaşırıyor insan…

Zanjani savunması boyunca yaptığı tüm faaliyetlerin İran’a uygulanan ambargoyu delmek, ülkesini ve halkını rahatlatmak için olduğunu söyledi. Ancak İran mahkemesi tüm bunlara rağmen idam kararı verdi. Mahkeme, Zanjani’nin para akışında Petrol Bakanı ile birlikte sahte alındı makbuzlarıyla en az 14 milyar doları “iç ettiği” görüşünde. Hatta mahkemenin elinde bu çarkın içinde dönemin devlet başkanı, dini lideri ve çok sayıda devlet yetkilisinin olduğuna ilişkin deliller var. Mahkemenin bu yetkililere doğru uzanma ihtimali Ruhani yönetiminin elindeki çok büyük bir koz. Nitekim Ruhani hükümeti idam kararının ardından “Zanjani idam edilerek asıl suçlular izini kaybettirmek istiyor” açıklamasında bulundu.

Ruhani’nin bir kritik hamlesi de “Asıl suçluların bulunmadığı ve diğer ülkelerdeki bağlantılarının ortaya çıkarılacağı güne kadar mücadelenin devam edeceği” şeklindeki açıklamasıydı. Bu uluslararası paslaşmaların eşliğinde Reza Zarrab, eşi ve çocuğunu yanına alarak Amerika’ya gitti ve FBI tarafından gözaltına alınıp tutuklandı.

Bu hamlede ABD’nin 2 amacı var:

1-Reza Zerrab üzerinden ilk etapta kendi ulusal çıkarlarına yönelik tehdidi yok etmek.Çünkü muhakkak ABD’de de rüşvetler verildi. Orada da pislikler var. ABD bu pislikleri deşifre etmek istemiyor. En azından şu aşamada. Belki sonra onlar da kendi göbeklerini kendileri kesecekler…

2-İkinci etapta ise; İran iç siyasetinde Ruhani’nin yapamadığını yaparak, İran ekonomisi ve siyaseti üzerinde etkin olan derin gücü çökertme peşinde.İran-Batı anlaşması gün geçtikçe gelişirken masadaki Zarrab davası, ABD’nin İran karşısında elini güçlü tutacak sağlam bir koz aynı zamanda.

Birçok otoriteye göre dava, tarihte iz bırakan siyasi davalardan birine dönüşebilir. ABD tarafından ele geçirilip delil niteliği kazanan Zarrab’ın mektubundaki “ekonomik cihat” kavramı, CIA’in İran Devrimi’nden bu yana mücadele ettiği bir kavram.

Bu davada, birkaç ülkeyle birlikte Türkiye’nin de, özellikle bir kamu bankası (Halkbank) Hazine Müsteşarlığı ve bazı siyasiler üzerinden sıkıştırılması muhtemel.

Türkiye temelde bir rüşvet soruşturması olan 17 Aralık’ı bağımsız biçimde yargılayamadı, Zarrab’a karşı hukuku işletmedi. Cezaevinde olması gereken Zarrab, şimdi yaban ellerde güçlü bir koz. Türkiye ise uluslararası sistem önünde “kara para aklama ve bankacılık sisteminde sahtekârlık” gibi büyük suçlamalarla yüzleşme riski ile karşı karşıya…

İran başta da dediğimiz gibi yeni dönemi çok iyi okudu ve kendi göbeğini kendi kesti. Türkiye ise “yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklamada” büyük bir başarıya imza atarak 149 ülke arasında 12nci sıraya yükseldi. Hele son 2-3 yılda bu başarı öyle küçümsenecek bir başarı değil. Boru mu bu? Ukrayna, Irak, Bangladeş, Katar, Mısır hatta Venezüella’yı bile solladık. Küresel Finansal Dürüstlük Örgütü Türkiye’nin son bir yılda 14 basamak birden yükselerek kara para aklamada dünya 12nciliğine yükseldiğini duyurdu. Bir evvelki raporda Türkiye 26ncı sırada yer alıyordu. Aklanan miktar yılda ortalama 15-16 milyar dolar… Vay bee!

Bakalım işin sonu nereye kadar varacak…

Bu hafta da bu kadar sevgili kardeşlerim, yeğenlerim ve dostlarım…
Bu yazımı büyük oranda nokta dergisinden aldım. (4 Nisan 2016) Hatta bir kısmını aynen kopyaladım.

Ayrıca Cumhuriyet gazetesi arşivlerinden faydalandım. Özellikle eski içişleri bakanı Muammer Güler ile Reza Zarrab arasındaki konuşmayı 15 Şubat 2014 tarihli Cumhuriyet.com.tr. den aldım. Ayrıca Vikipedia ansiklopedisinden de faydalandım.

Hoşça kalın sevgiyle kalın…

Aaron Baruch (Ankaralı)

NOT : Bu yazımı Reza Zarrab konusunda araştırma yapmam için bana Miami’den yazan 40 senelik dostuma ithaf ediyorum. O kendisini biliyor.Ben de onun bildiğini biliyorum. Bu da bize yetiyor… Çok yaşa sevgili dostum.

Posted in Ekonomi, PERDE ARKASI, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Merve Hanım Ensar Beyler! * Cumhuriyet tarihinin gizli ve en tehlikeli aktörleri olarak Nakşiler ve Nurcular, uzun yıllar boyunca ülkeyi kanser gibi sardı. Adım adım ilerleyip devlete sızdı, toplumu hegemonyası altına almaya çalıştı. Neden sonra, küresel emperyalizmin “ılımlı İslam” projesiyle iktidara aday olunca el ele verdi.

BirGün
Ayşenur Arslan
05.08.2017

Aslında tüm parçalar ortalığa saçıldı. Şimdi yapılması gereken, puzzle örneğindeki gibi parçaları yerli yerine koyup “büyük resmi” ortaya çıkartmak. Bu yapılmadığı sürece Ahmet Hakan gibi meslektaşlarımız ve belki memleketin çoğunluğu “RTE’nin FETÖ ile mücadele ettiğini” zannedecek. Ve hatta bunu yapan tek lider olduğu düşüncesiyle alkış tutacak.

Oysa, durum çok net: Her iki taraf da birbirini kullandı. Kullanım süresi dolduğunda da “kaçınılmaz” bir kavgaya tutuştu.“Kaçınılmaz” diyorum, zira, iki taraf birbirine zıt / rakip / hasım iki akımı temsil ediyor: Nakşibendi Tarikatı ve Nurculuk.

Fethullah Gülen, Said Nursi’nin kurucu önderi olduğu Nurculuk hareketinin mirasçısı. Elbette bu miras iki oda bir salon gayrımenkul değil! Son derece yaygın bir hareketten… Bediüzzzaman, yani “zamanın eşsizi” unvanı verdiği bir ismin yerini almaktan söz ediyoruz.

Bu yazının amacını ve alanını aşar. Ancak kısaca belirtmeden de geçilemez. Bediüzzzaman unvanı, Said Nursi’yi zamanın ötesinde… Daha önemlisi, ezeli ve ebedi olarak “eşsiz” diye tanımlıyordu. Ki bu tanımlama, tahmin edeceğiniz üzere, Said Nursi’yi peygamber ilan etmek ve hatta Allah’a şirk koşmak anlamına geliyordu.

Gülen işte bu posta oturmuştu… Bu mirasa talipti… İnananlarının gözünde de zaten doğal mirasçıydı.

Şimdi… Bizlerin bilip anladığını AKP/ RTE bilmiyor, anlamıyor muydu! Dahası, Gülen ile birlikte yürüdükleri yıllar hariç, bu anlayış İslam dışı diye eleştirilip lanetlenmiyor muydu! Nurcular’ın tarihi rakibi /hasmı Nakşibendiler açısından bu tavır zaten “doğal” değil miydi! Başka türlü bir tavır mümkün olabilir miydi!

Cumhuriyet tarihinin gizli ve en tehlikeli aktörleri olarak Nakşiler ve Nurcular, uzun yıllar boyunca ülkeyi kanser gibi sardı. Adım adım ilerleyip devlete sızdı, toplumu hegemonyası altına almaya çalıştı. Neden sonra, küresel emperyalizmin “ılımlı İslam” projesiyle iktidara aday olunca el ele verdi. Cumhuriyet’in tasfiye yolunda birlikte hareket etti. İki taraf da gücünün zirvesine geldiğine inanınca kavga tazelendi. Bu kez, sadece Cumhuriyet’i değil, birbirini de tasfiye için atağa kalktı.

Kavganın son perdesinde miyiz, bilmiyorum. Ama bugün itibariyle görünen şu: Gülen / Nurcular “out” Nakşibendi Tarikatı “in”.

Bu resim, her geçen gün gün yeni bir örnek, yeni bir kanıtla daha net hale geliyor. Meslektaşlarım nereye bakıyorlar da fotoğrafı, işaretleri göremiyor, bilmiyorum. Oysa olan biteni de, fotoğraflardaki yüzleri de bizden iyi biliyorlar.

Örneğin Merve Kavakçı… “Dışarıdan” ve ilk türbanlı kadın olma özelliğiyle Malezya’ya büyükelçi atanması ne anlatıyor?

“Türkiye ve Malezya siyasal İslam bağlamında birbirinden çok etkilenen iki ülke. Türkiye’deki İslamcı gençlik hareketleri ideolojik ve örgütlenme modeli olarak Malezya’dan “besleniyor”. Malezya’daki muhalif / özgürlükçü gençlik hareketleri de, Gezi sürecinde olduğu gibi, Türkiye’yi izliyor, destekliyor.

“AKP içinde, Malezya ekolü oluşturduğunu söyleyebileceğimiz isimler de dikkat çekici! Geçmişte Ahmet Davutoğlu… Bugün de RTE’nin çekirdek grubunda yer alan, saray sözcüsü İbrahim Kalın.

“ Gelelim, belki de gelecekteki Türkiye’yi temsil eden Malezya’ya gönderdiğimiz isme, Merve Kavakçı’ya. Bu atamadan sonra hem Meclis’teki o protesto görüntüleri çıktı arşivden, hem de çok konuşulan fotoğrafı. Merve Hanım, fotoğrafta Şeyh Nazım Kıbrıs’ının dizinin dibine oturmuş, huşu içinde ona bakarken görünüyor. Peki kim bu Nazım Bey?

Elcevap: Nakşibendi tarikatının şeyhi. Bir kesim, o fotoğrafta Türkiye’nin ilk türbanlı büyükelçisini görüyordu… Bir kesim de Nakşibendi Şeyhi’ni… Oysa önemli olan resmin bütünüydü ve iki isim birlikte, bize Erdoğan Türkiye’sini anlatıyordu.

“Ya Ensar Beyler! Bize Erdoğan Türkiye’sini asıl onlar anlatıyor. Hassas ayrıntıları paylaşmadan önce şunu belirtmeliyim: vakıflar, özellikle yasalarla arası iyi olmayan her hareket için bereketli bir alandır. İslamcılar içinse fazlasıyla öyledir. Ensar Vakfı, işte bu tür örgütlenmelerden. Ve Nakşibendi hareketinin de amiral gemilerinden. AKP’nin kurucuları / yöneticileri ile vakfın kurucuları arasında çok sayıda “ortak” isme rastlıyorsunuz. Vakıf çocuklara cinsel taciz iddiaları ile gündeme geldiğinde, Nakşibendi Tarikatı ve AKP’ye mensup veya yakın 150 kadar vakıf ortak açıklama yaparak destek verdi. Doğal olarak tabii!

Birkaç örnek, Ensar Vakfı’nın anlam ve önemini daha iyi anlatacaktır. Hele o örneklerde ABD, Erdoğan, Kadir Topbaş gibi isimler geçiyorsa.. Ve hepsinde de “akçeli” işler söz konusu ise!

“2009: ABD Türkiye Büyükelçiliği Ensar Vakfı’na 129 bin 400 dolar YARDIMDA BULUNDU.

“2013: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, vakıftan yaklaşık 150 bin lira değerinde kitap satın aldı. Hem de ihalesiz, şartnamesiz falan.

“2014: Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen Urla Villaları’nın yanındaki, 20 milyon lira değer biçilen Hazine arazisi Ensar Vakfı’na takdim edildi.

“2015: Gençlik ve Spor Bakanlığı vakfa toplam 1 milyon 382 bin liralık proje desteğinde bulundu.

Malum, kısa bir süre önce de Milli Eğitim Bakanlığı, Ensar Vakfı ile bir protokol imzaladı. Buna göre, Vakıf, bakanlığa bağlı 1000 (yazıyla bin!) kadar halk eğitim merkezinde kurs açabilecek. Tıpkı, vaktiyle Gülen Cemaati’nin / Nurcular’ın açıktan ve iktidar desteğiyle yaptığı gibi, artık AKP İktidarı / Nakşiler çocukları, gençleri ele geçirecek, yoğuracak.

Bu kurslarda ve dahi resmi okullarda çocuklarımız CİHAD EĞİTİMİ görecek.

Ve biz hala parçaları birleştirmeye üşendiğimiz / korktuğumuz için resmi bütünleyemeyeceğiz. Güya tarafsızlık adına da iktidarın eylemlerini parça parça kâh eleştirecek kâh alkışlayacağız!

FETÖ’ye lanet okuyup Nakşiler’e ses çıkartmayacağız!

Nurcular’ın kamudan tasfiyesini olumlayıp Nakşiler’in, Menzilciler’in, İsmail Ağacılar’ın boşlukları doldurmasına ve devleti tümüyle ele geçirmesine seyirci kalacağız!

UYANIN hanımefendiler beyefendiler… Merve hanımlar, Ensar Beyler, RTE’nin 16 Nisan referandumu sonrasında söylediği gibi, Üsküdar’ı geçti geçiyor!

http://www.birgun.net/haber-detay/merve-hanim-ensar-beyler-173351.html

Posted in DİN-İNANÇ, DIŞ POLİTİKA, Fetullah Gülen, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

İRTİCA

Posted in EĞİTİM, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Irak’ın derin örgütü Kesnizani * Artık ülkeleri ele geçirme teknikleri o denli gelişti ki, bir ülkeyi içten fethetmek, askeri harekat ile fethetmekten daha kolay, daha ucuz ve daha -insani- kayıpsız hale geldi.

Prof. Dr. Ata ATUN
15 Haziran 2017

Irak’ın derin örgütü Kesnizani

1963 yılında katledilen John F. Kennedy, suikastten önceki son konuşmasında, bundan tamı tamına 54 yıl önce üst aklı ve vekalet savaşlarını aşağıdaki gibi tanımlamış;

Kesnizani de John F. Kennedy’in bahsettiği gizli yapının, bölgemizde PKK ile başlayan ve gittikçe gelişen vekalet savaşlarını uygulamakta çok başarılı olan Üst Akıl ve Dış Güçler tarafından yapay olarak yaratılmış tarikat görünümlü bir örgüt. Bu Üst Akıl ve Dış Gücün kimler olduğunu söylemeye gerek yok. Kim oldukları ve kaç tane oldukları zaten belli.

Kesnizani, Kürtçe’de “Ben hiçbirşey bilmiyorum” manasında olup, Süleymaniye civarında bir Kürt aşiretinin adı. Bu örgüt bizlere çok yabancı. Basınımızda veya da günlük hayatımızda faaliyetleri neredeyse hiç yer almadı ama gerçekte Saddam’ı deviren, Irak’ı içten kemirerek bitiren FETÖ benzeri bir kuruluş. Buna tarikat da diyebilirsiniz, örgüt de.

Amerikan tanklarının 9 Nisan 2003 günü Bağdat’a ellerini kollarını sallayarak bir tek mermi atmadan girmesinin perde arkasında Kesnizani yatıyor. Dönemin en gelişmiş MIG savaş uçaklarını ABD ordusuna karşı kullanılacağına, çölün engin kumlarının altına gömülmesinin emrini veren de Kesnizani üyeleri Generaller.

Kesnizani Tarikatı’nın başı Şeyh Muhammed Kesnizani. Kesnizani’nin adları Gandhi ve Nehru olan 2 oğlu bulunuyordu. Gandhi 1980’li yıllarda meçhul bir cinayete kurban gitti. Kesnizani Şeyhi Muhammed, özellikle Körfez Savaşından sonra stratejisini tekrar gözden geçirip Saddam’a yöneldi. Saddam’ın karısı Sacide Hayrullah, maç kaybettikleri için futbolcuları falakaya yatıran oğlu Uday, Saddam’ın kardeşleri Vatban ve Barzan, Saddam’dan sonra gelen devletin ikinci adamı İbrahim İzzet El- Duri, Genelkurmay Başkanı Mareşal Ayat Fetih El-Rayi, Hava kuvvetleri komutam Mareşal Hamid Shaban, Umumi Askeri İstihbarat Başkanı Mareşal Vefik El-Samahrayi ve istihbarat birimi El Muhaberat’m elemanları Şeyh Muhammed Kesnizani’nin ayağını öpüp tarikatın müridi olmuşlardı. Saddam’ın ağzından çıkan her kelime anında Tarikat Şeyh’inin oğlu Nehru’ya, oradan babasına, babasından da Üst Akıl’a gidiyordu.

Üst Aklın bir parçası Bağdat’ı işgal etmekten vazgeçince, diğer parçası kolları sıvadı ve Kuzeydeki Kürtlerle sıkı ilişkiler kurabilmek için Kesnizani vasıtası ile Irak’ı 3 parçaya bölmeyi başardı. Üst Akıl Güneyde Şii’lere, Merkezde Irak Devletini elinde tutsan Araplara ve Kuzeyde de Kürtlere kendi bölgelerinde kendi yönetimlerini kurdurdu. Her üç yönetim de şimdi Üst Aklın akıttığı Dolarlarla Üst Aklın uşağı olmuş durumda.

Bu üçlünün arasında, Kuzeydeki Kürt Yönetiminin bağımsızlığını ilan etmesi Üst Aklın ikinci yarısının, bölgede kendisine akraba ve destek olacak bir devletin kurulması işine geldiğinden şimdi Üst Aklın hedefi Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti kurulması…

Hep birlikte göreceğiz bu yöndeki gelişmeleri…

Prof. Dr. Ata ATUN
ata.atun@atun.com
ata.atun@gmail.com

Irak’ın derin örgütü Kesnizani

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İSTİHBARAT KURUMLARI | Leave a comment

YUNANİSTAN’ın İŞGAL ETTİĞİ ADALAR

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR | Leave a comment

KENDİMLE BİR SÖYLEŞİ!… * Emekçiler ve laiklik ilkesini savunanlar, OHAL kapsamında ve KHK’ler ile baskı altına alınmıştır. Örneğin; grev yapmak bu yasalar çerçevesinde engellenmiştir. * son günlerde artan dini söylemleri nasıl değerlendirmek gerek diye sorduğunuzda da vereceğim yanıt şudur; bu konu din ve vicdan özgürlüğü kisvesine büründürülerek adım adım Siyasal Dinci kadrolara yol verilmesi gerçeğidir

Erdal Akalın
e.akalin016@hotmail.com
16.08.2017

Kendimle Bir Söyleşi!.. 

Gündem o denli karıştı ki, vatandaş olarak neleri sorgulayacağımızı ve ne sonuçlara varacağımızı bilemez olduk.  Tabii bu benim kanaatim.   Şahsen kendimle konuşarak güncel olayları ve ülkemin geleceğini irdelemeye çalışıyorum.   Kimin umurunda ise!

AKP’nin 16. Kuruluş yılı kutlanıyor.  Altı bin kişilik bir çağrı yapılmış törene.   Dikkati çeken bir nokta, Sayın Abdullah Gül’ün katılmayacağını bildirmesi olmuş.  Diğer davetliler ise tarihimizin ünlü Türk Büyükleri olarak ön koltuklarda yerlerini almışlardır.  Bu konuyu fazlaca sormuyorum kendime, çünkü nasılsa Abdülkadir Selvi Bey yarın köşesinde anlatacaktır diye düşünüyorum.   Üstelik sürgün yaşamı sona erdirilmemiş Sayın Ruhat Mengi de yorum yapamayacağına göre, bizler Sayın Selvi ile yetineceğiz!

Şimdi kendime soruyorum, AK-ŞAKA diyerek; 15 Temmuz olgusundan bu yana neler oldu ülkemizde ve sen nasıl yorumluyorsun gelişmeleri?

Öncelikle 15 Temmuz olgusunu bir felaketten öteye  “Bu bize Allah’ın lütfudur” yorumu ile anımsıyor ve bu söylemin şifresini halen anlamaya çalışıyorum.   Acaba bu gelişme bazılarınca anlatılmaya çalışıldığı gibi önceden bilinen bir kalkışma mıdır sorusuna kendimce yanıt veremiyorum.  Eğer böyle idi ise, yani gerçekten kontrollü bir darbe yaşamış isek, bu yaşananın daha vahim olabileceği kuşkusuna kapılıyorum.   Kanımca, biz yaştakiler görecek miyiz bilemem ama bu kalkışmanın gerçek arka planı bir gün mutlaka ortaya çıkacak ve gerçekten bilgilenmiş olabileceğiz diye düşünüyorum.

AK-ŞAKA, bu olguyu takiben OHAL uygulamasını nasıl değerlendiriyorsun diye sorarsanız, Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu gelişmeye karar verirken kafasındaki bazı plan ve programları bir sıraya koymuş olabileceğini düşünmekteyim.   Sadece FETÖ örgütü üyelerini değil, bu başlık altında kendisine muhalif gördüğü insanları da bir düzen içerisinde bertaraf etmek niyetini hızla devreye sokması kanımca rastlantı olamazdı.  Özellikle bazı medya unsurlarını aylar boyu mağdur etmesini de böylece değerlendirmek gerekir kanısındayım.  Mantık yıllar önce belirtilmişti; “Bitaraf olan, bertaraf olur!”

Emekçiler ve laiklik ilkesini savunanlar, OHAL kapsamında ve KHK’ler ile baskı altına alınmıştır.  Örneğin; grev yapmak bu yasalar çerçevesinde engellenmiştir.   Buna karşılık muhalif görülen İzmir BŞB’ne karşı başlatılan İZDENİZ sendikasının grevine engel olunmamış ve İzmirliler bir tür cezalandırılmıştır.  Oh olsun ‘Gâvur İzmir’e’ denmiş olsa gerektir!

AK-ŞAKA, son günlerde artan dini söylemleri nasıl değerlendirmek gerek diye sorduğunuzda da vereceğim yanıt şudur; bu konu din ve vicdan özgürlüğü kisvesine büründürülerek adım adım Siyasal Dinci kadrolara yol verilmesi gerçeğidir.  Okul müfredatlarına cihat kavramı yerleştirilirken, Evrim Teorisi konusu yasaklanmaktadır.  Atatürk Devrimleri ve yakın tarihimiz yok sayılır boyuta indirgenmiştir.  Atatürk büstlerine ve heykellerine yapılan yobaz saldırıları, saldırganların hemen hepsinin ‘meczup’ oldukları gerekçesine sığdırılarak önemsiz olgular sınıfına sokulmaktadır.   Kaldı ki, çeşitli devlet kurumlarınca gençlik kamplarında ve bazı yaz okullarında dinci ve dogmatik eğitim yoğunlaşmıştır.  ‘Kindar ve Dindar Kuşak’ için yollara papatyalar döşenmektedir sanırım!

Laiklik ilkesini sormadan geçemeyeceğini biliyorum.  Laiklik kavramı ve bu kavramla at başı giden kadınlara saldırılar, taciz ve tecavüzler ve hatta kadın cinayetleri artmış görünmektedir.  Çünkü Medeni Kanun nerede ise raflarda kalmıştır, ilgi alanından çıkarılmıştır.  Kadın, Siyasal Dinci kadroların gözünde ikinci sınıf varlık olduğundan, kadınlara yönelik aşağılamalar görülmezden gelinmektedir.  Buna karşılık İslam dini adına belki de komedi denecek yanlışlıklar gırla gitmektedir.  Örneğin; iskelede gezinen bikinili bir hatun kişi, orada ve o kisve ile namaza durmakta sakınca görmemektedir.  Otobüs şoförleri araçlarında yolcular varken ve seyahat devam ederken aracını kenara çekerek araç içinde namaz kılmak sorumsuzluğunu yapabilmektedir.  Buna karşın toplu taşıma aracına şortla binen bir kızımıza dini söylemlerle saldırı olabilmektedir.   Bu eylemlere karşı bırakın devlet yetkililerinin ne oluyor şeklinde bir tepkilerini, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da bir uyarı bile gelmemektedir.   Bu zihniyetle yıllarca Diyanet İşleri Başkanlığı yapan zat ise emeklilik konuşmasında bir tür özür dilerek aymazlıklarını itiraf etmektedir.  Gel de gülme!

Özetle, önceleri küçük adımlarla götürülen dinci yaklaşımlarla oluşturulmaya çalışılan rejim değişikliği çabaları artık ivmelenmiştir.  Küçük adımlar yerini hızlı sıçramalara bırakmıştır.  Hatta bir AKP MKYK üyesi, TV ekranlarında “yeni bir devlet kuruyoruz ve kurucusu ise Sayın Tayyip Erdoğan’dır” demek sorumsuzluğunu ve rahatlığını kendisinde bulmuştur.  Umulur ki, bu söylemin sahibi olan kişi, gelecek seçimde liste başından aday olarak gösterilecektir.

Özetlersek; maalesef Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşları teker teker sökülmekte ve yerine Siyasal Dinci kadrolar ve yeni cemaatler monte edilmektedir.   Bunun gerekçesi ise 2019 yılında (belki de erken ve baskın) seçimde % 50 + 1 oy alabilmek olarak artık açıktan ifade edilmektedir.

İşte aziz dostum, küçük bir alana sahip olan AK-ŞAKA köşesinde artık bu özetlemelerle yetinerek ve birbirimizle parti ve inanç ayrımı gözetmeden kenetlenerek önümüze bakmamız gerekir diye düşünüyorum.  Şahsen endişe içinde yakın geleceğimizi izlemenin üzüntüsünü de yaşıyorum!..

Kıssadan hisse:  “Karşına çıkan küçük bir yavruyu güçsüz sanarak sakın küçümseme.  Çünkü bir süre sonra vahşi bir kaplanla karşılaşabilirsin!”  (Moğol atasözü).

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, FAŞİZM, Politika ve Gundem | Leave a comment

Kooşş Vatandaş Kooşş!… * Son 15 yılda, 10 liman, 81 santral, 40 işletme, 3 bin 483 taşınmaz, 3 gemi ve 36 maden sahası satıldı. Bunların arasında yıllarca devlet kasasına önemli gelir getiren kuruluşlar da var.

18 Ağustos 2017 Cuma
Arzu KÖK


Kooşş Vatandaş Kooşş!…
Kooşş Vatandaş Kooşş!…

Biliyor musunuz?

Kızılay’da yola tükürenlere kızmıyorum artık, sanata tükürenleri gördükten sonra…

Pavyon kapatanlara kızmıyorum, AKM’ yi, tiyatroları kapatanları gördükten sonra…

Özelleştirme Haritası
Falanca partinin ‘kanlı mı gelsek kansız mı?’ sözüne kızmıyorum, Anıtkabir’de Ulu Önder’in huzurunda şeriat şovu yapanları, heykelini parçalamaya çalışanları gördükten sonra…

El feneriyle hırsızlık yapanlara kızmıyorum artık, Deniz Feneriyle hırsızlık yapanları gördükten sonra…

Rahmetli Cumhurbaşkanımıza kızmıyorum artık, özelleştirmede ilk köprüleri sattı diye, özelleştirme adına ülkeyi, geleceğini satanları gördükten sonra…

Haydi yok mu alan, batan geminin malları bunlar…
Santral alana Orta Anadolu linyitleri bedava…
Yetişen alıyor…
Kooşşşş…

Süt Kurumunu alana on Montofon on da Holstein cabası…

Petlas’ ı, Botaş’ ı, T.E.K. ‘i, P.T.T’ yi alana başbakan yardımcısı bedava…

Şimdi müşteri beklemenin tam zamanı…

Bunları falanca şehir esnafından bir işadamı mı alacak sanıyorsunuz. Zor alır… Sen kamuoyuna zarar ediyorlar diyeceksin, sonra da var mı alan diye çıkacaksın. Zararlı olanı kim alır? Tabi ki yabancı sermayeler ve Türkiye için ağzı sulanan kapitalist ülkeler. Kâr eden şirketler ithal kenelere, zarar edenlerse emeklilik yaşının artmasıyla yerli dedelere, ninelere…

Son 15 yılda, 10 liman, 81 santral, 40 işletme, 3 bin 483 taşınmaz, 3 gemi ve 36 maden sahası satıldı. Bunların arasında yıllarca devlet kasasına önemli gelir getiren kuruluşlar da var. Evet bu satışlardan toplam 60 milyar dolar gelir sağlanmış ama cumhuriyetin kuruluşuna da tanıklık eden ve para basan birçok kurum ve tesis, artık Hazine’ye düzenli gelir getiremeyecek.

TÜRK TELEKOM’un yüzde 55’i Arap sermayesi Ojer Telekom’a, TÜPRAŞ’ın yüzde 51’i 4.1 milyar dolara İngiliz Shell- Koç ortaklığına satıldı. 2006’da PETKİM’in yüzde 51’i 2 milyar dolara Azer Socar’a, TEKEL’in 6 adet sigara fabrikası 1.7 milyar dolara Hollanda merkezli British&American Tobacco’ya satıldı. TEKEL’in içki bölümünü 2003’te alan yerli Mey, 3 yıl sonra aldığı fiyatın 2,5 katına hisseleri ABD’li fon TPG’ye devretti. Fon 5 yıl sonra Mey’i özelleştirdiği fiyatın yaklaşık 10 katı fiyata İngiliz Diageo şirketine sattı. Özelleştirmelerin üzerinden geçen 10 yıllık süre içerisinde her iki kurum da yüksek kârlara ulaşarak değerlerini katladı. Ancak devlet stratejik öneme sahip bu şirketlerde kontrolü kaybetti. İşin en acı yanı ise bunların ortalama %70’i yabancıların eline geçmiş oldu.

İşin ilginç yanı ise ”Yapılan özelleştirmeler bizlere ne getiriyor, ne götürüyor?” diye gerçek anlamda sorup, üzerinde duran da yok. Her zaman olduğu gibi düz mantık kuruluyor: Para geliyor ya, gerisini boş ver…

Son 15 yılda yabancı şirketler başta kamu kuruluşları olmak üzere, finanstan enerjiye, sağlıktan eğitime, perakendeden gıdaya kadar birçok sektörde ağırlığını artırdı. Bankacılık sektörünün yüzde 50’si, sigortacılık sektörünün yüzde 70’i yabancı şirketlerin kontrolüne geçti. İlaç pazarında hali hazırda 106 yabancı şirket var ve pazar payları yüzde 70 düzeyinde. Akaryakıt sektöründeki yabancıların payı yüzde 65, doğalgazda yüzde 15 olurken, 2008’de sıfır olan elektrik piyasasındaki yabancı sermaye payı, yapılan özelleştirmelerin ardından yüzde 20 seviyesine çıktı. Artık en önemli kaynaklar üzerindeki tasarruf hakkını kaybeder duruma geliyoruz. Zira yabancılar istedikleri zaman bütün yaşamsal kaynaklarımızı bizlere yasaklayabilirler…

Şimdi ise en çok gelir getiren bir kurumun özelleştirilmesi gündemde: Milli Piyango.

Kooşşş vatandaş koooşşş…
Batan geminin malları bunlar…
Alın, kârınızı üçe katlayın.
Piyango ikramiyesinden farksız bunlar…
Koşşşş…

TEKEL’in 17 fabrikasını 292 milyon dolara alan Limak-Özaltın-Çarmıklı, bir yıl sonra, tek bir çivi bile çakmadan, 820 milyon dolara Amerikan şirketi Texas Pasific Group’a sattı. O da 2.5 milyar dolara İngiliz Diego şirketine devretti. Gördünüz değil mi aradaki kâr farkını. Piyango ikramiyesi değil de nedir bu?

Cumhurbaşkanı’nın Isparta’da Amerikan merkezli Coca Cola fabrikasını açtığı gün 86 yıl önce kurulmuş TEKEL TEKİRDAĞ Rakı Fabrikası kapatıldı. Fabrikanın 102,5 dönümlük arazisi üzerinde konut-rezidans-alışveriş merkezi yapılacakmış. Yine aynı gün TEKEL’in 17 fabrikasından biri olan ve Atatürk döneminde Atatürk Orman Çiftliği’nde kurulu Bira Fabrikası’nın arazisinin hemen bitişiğindeki arazinin TOKİ tarafından Amerikan Büyükelçiliği’ne satıldığı çıktı ortaya. Bütün değerlerimizi yitiriyoruz bir bir…

Özelleştirmeyi sadece bir üretim tesisinin el değiştirmesi veya tesisin kamudan özel sektöre geçmesi olarak algılayanlar var. Oysa bundan ibaret değildir durum. Özelleştirme ekonomiyi çok sayıda olumsuz etkilerle karşı karşıya bırakan bir uygulamadır. Peki nelerdir bunlar:

-Arsa spekülasyonu
-Beşerî sermaye kaybı
-Borçların kamunun üzerine yıkılması
-Dış bağımlılığın artması
-Döviz kaybı
-Ekonomik yolsuzluk (hortumlama, soygun, rant yaratma, kayırma)
-Gelir kaybı
-Görevi ihmal
-Görevi kötüye kullanma
-Haksız rekabete yol açma
-Halkı kandırma
-Halkın malının sermaye kesimine aktarılması
-Hukuk ihlali (usulsüzlük, usulsüz işlem, sözleşmeye uyulmaması)
-İşsizliği artırma
-Kamu kaynaklarına zarar verme (halkın malını gasp, devlet malını çarçur etme)
-Kamunun borç yükünü artırma
-Kamu kaynaklarını peşkeş çekme
-Kartel oluşturma
-Pahalılığa yol açma
-Sermaye stoku kaybı
-Taahhütlere uymama
-Tarıma darbe (hayvancılığa darbe )
– Ulusal güvenliğin tehlikeye atılması)
-Ulusal kaynakların ya da piyasanın yabancıların eline geçmesine sebep olma
-Üretim kaybı (üretimi durdurma)
-Vergi kaybı

Ülkemizde bu saydıklarım içerisinde görmedikleriniz var mı? Peki ülkemizde yaşanmaya başlanmış bu sonuçlar bile artık özelleştirmelere son vermemiz gerektiğinin ispatı niteliğinde değil midir? Ama kimin umurunda…

Daha sırada satılacak birkaç tesisimiz kaldı ya, para getirecek ya hemen satılmalı değil mi? Hazineye girecek düzenli para kimin umurunda ki? Yukarıda bahsettiğim gibi Milli Piyango ile devam edecekmiş satışlar. Sonrasında TCDD, enerji santralleri varmış…
Biz şimdiden bağıralım yeniden:

Koooşşş vatandaş koooşşşş!…

http://arzu-kok.blogspot.com.tr/2017/08/kooss-vatandas-kooss-arzu-kok.html

Posted in Ekonomi, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, KAPİTALİZM - LİBERALİZM, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

AKP’nin DIŞ POLİTİKASININ NASIL İPOTEK ALTINDA OLDUĞUNU ANLATAN BU YAZIYI DİKKATLE OKUYUNUZ * AB alacakmış gibi yaptı – AKP girecekmiş gibi yaptı ve ULUS DEVLET KİMLİĞİNİ , LAİK CUMHURİYETİ BİRLİKTE KIRDILAR * “Kendim ettim, ‘kendim’ buldum, kime ne?

Yeniçağ
Sadi SOMUNCUOĞLU
19 Ağustos 2017

“Kendim ettim, ‘kendim’ buldum, kime ne?

Halimize bakıp soruyoruz; “Kendim ettim, ‘kendim ‘buldum kime ne?” deyip işin içinden sıyrılabilir miyiz? Eğer kendimizle ilgiliyse, belki mümkün; ama milletimiz ve milyonlar söz konusuysa, hayır… Bizim derdimiz beka meselesi… Bıçak kemiğe dayanmış; sıyrılmak öyle kolay değil. Bu defa da, “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” deyip ümide kapılabilir miyiz? Ne mümkün; bir değil bin musibet olmuş da “yola devam” inadı değişmemiş! Hani, “Nuh der de peygamber demez” sözü var ya, işte öyle. Bir de, “senden büyük yok” çığlıkları atan, şakşakçı, mürai güruh var; insanı dinden imandan eder. Neyse konumuza dönelim.

Buradan biraz geçmişe gidelim,

AB, 17 Aralık 2004 zirvesinde Türkiye’den ne istemişti?

1) MGK’ya ulusal güvenliği koruma ve psikolojik savunma ile TSK’nın Cumhuriyetini koruma ve kollama yetkisinin kaldırılması. (Yapıldı.)

2) Anadillerde yayınlarda süre sınırı ile devletin bölünmez bütünlüğüne saygı gibi kesin sınırların kaldırılması. (Yapıldı.)

3) Öcalan’ın yeniden yargılanması. (Yapıldı.)

4) Dini topluluklara tüzel kişilik verilmesi. (Beklemede.)

5) Katolik ve Protestan topluluklara vakıf kurma hakkının tanınması. (Yapıldı.)

6) Ekümenlik sıfatının aleni kullanılması. (Yapıldı.)

7) Alevilerin Müslüman azınlık olarak kabul edilip korunması. (Beklemede.)

8) Anadillerde bölgesel yayın ve eğitim yapılması.(Yapıldı.)

9) Siyasi partilerin Türkçe dışında dil kullanabilmeleri.(Yapıldı.)

10) Kürt azınlıkların diğer azınlıkların hak ve özgürlüklerinden yararlanması. (Böyle bir azınlığımız yoktur. Ama yine de yapıldı.)

11) AB ile ilişkilerde, Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde bulunan kayda değer Kürt azınlıklar ile AB’deki mevcut Kürt diasporasının dikkate alınması. (Kısmen yapıldı.)

Tamamı 53 maddedir. Bu örneklere dikkat edilirse; hepsinin de Devletin egemenliği, Milletin birliği ve Vatanın bütünlüğünü hedef aldığı görülmektedir. Bu bakımdan da AB yetki alanına girmemekte ve müktesebatına da aykırıdır. Ortak olacağınız AB’nin böyle bir yetkisi olabilir mi? Asla. Zirveden sonra, Dışişleri Bakanımız bakın ne diyor: “Bunların hepsi de gerçekçi istekler. Az bile yazılmış, hepsinin gereğini yapacağız.” Aynı sözleri Başbakan da, bir şekilde tekrarlıyor. AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Gunter Verheugen ise; “Tam üyeliğe inanmıyorum. Bunu Türkler de biliyor tabii. Buna rağmen Türkler, ‘İhtiyacımız var, bize bu perspektifi sunmalısınız” diyor. Buna tiyatro diyebilir miyiz? Ama hedefsiz değil.

İnanarak söylüyoruz ki Türkiye’nin beka noktasına sürüklenmesinde AB’nin payı diğerlerinden çok fazladır.

Uçurulma ve kıskanılma

Resmi rakamlar elinizde ise karşılaştırma çok kolay. Bazı göstergelere bakalım:

Ortalama yıllık büyüme hızı: 1946-2002 yüzde 5,1; 2003-2016 yüzde 4,6; 2007-2016 yüzde 3,3; 2016 yüzde 2.9 büyüdük.

Millî Gelir (GSMH) 2002 yılı 280 milyar dolar; 20016 yılı 520 milyar dolar.

Kişi başına millî gelir: 2002 yılı 4.261; 20016 yılı 6,600 dolar.

Toplam borç durumu 2002 yılı 201 milyar dolar; 2016 yılı 733 milyar dolar.

Yatırımların GSMH’ye oranı: 2002 yılı toplam yüzde 17,3; 2016 yılı toplam yüzde 20,6. İşsizlik: 2002 yılı toplam yüzde 10; genç 19,2; 2016 yılı toplam yüzde 12,1, genç yüzde 20,7 (Kaynak İlhan Kesici).

Ekonomist Hakan Özyıldız, başka bir noktaya dikkat çekerek; ekonominin en önemli göstergesi işsizliktir; İş yaratmayan bir model ne kadar büyüme sağlarsa sağlasın başarılı sayılamaz; Buna bir de iş yaratmayan büyümenin borçla finanse edilmesi saçmalığını eklenmektedir.

Ekonomiden hiç anlamayan, ama bakkal hesabını bilen biri bu tabloya bakınca; Türkiye’nin uçamadığını, ekonominin büyüyemediğini, aksine borç batağına ve işsizlik felaketine düştüğünü görecektir. Bunun kıskanılacak bir tarafı olamaz.

Referandumda ne denildi, ne oldu?

Referandumdan sonra hızlı kararla terör ve ekonomi başta her sıkıntı halledilecekti. Ne oldu? Aksine yıkım hızlandı. Her gün şehit cenazeleri geliyor. Ocaklar yanıyor. Kaçırılan muhtarların, Güvenlik/Köy Korucularının, öğretmenlerin, vatandaşların cesetleri yollarda. Terör Maçka’ya sıçramış. Terörün amacı ve ideolojisi hedef alınınca sonuç böyle oluyor. Bela yurt dışında da kol geziyor. Irak’ta, PKK yuvaları ve Barzani küstahlığı, Suriye’de, İsrail ve ABD’ye yaslanan PKK/PYD terör örgütü kantonlar kurmuş; güneyden ve Hatay’ın doğusundan kuşatılmışız. Hedef, İskenderun üzerinden Akdeniz’e inmek. Ege’de adalarımız açıkça işgal ediliyor, Kıbrıs cephesi tehlikede. Hasılı tam bir beka meselesi.

Kurtarıcı Cumhurbaşkanın Başdanışmanları da bir alem. Biri çıkmış, “1924’teki Kuruluş Felsefesi, yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. İkinci kuruluş dönemi diyebileceğimiz bu sürecin felsefesi, kapsayıcı ve özgürlükçü millet yaklaşımıdır. Türkiye Toplumunun bugün oluşturmaya çalıştığı millet, artık Türkiye Milletidir. … Sessiz değil halkımız gümbür gümbür bir devrim yapıyor farkında mısınız? Halk kendi devletini kurmak için adım atıyor, 16 Nisan Kutlu Olsun”. Öteki biri de “federasyona geçilmeli” fetvası veriyor.

Cumhurbaşkanı bu yıkıcılara ne yaptı? Kendisi de böyle düşündüğünden, hiçbir şey. Anlayana sivrisinek saz, gerisine davul zurna az…

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/kendim-ettim-kendim-buldum-kime-ne-43938yy.htm

Posted in AB, ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR | Leave a comment