SOYTARI ve DALKAVUK

SOYTARI ve DALKAVUK

Prof. Dr. Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com) 26 Ocak 2022


Devletleri kral ve padişah gibi muktedirlerin yönettiği Ortaçağ’da Batı’daki saraylarda soytarı, Doğu’daki saraylarda ise dalkavuklar olurdu.

Soytarının görevi muktediri güldürerek eğlendirmekti. Bu nedenle esprili ve hazırcevap olur, yeri geldiğinde muktediri bile iğneler, eski deyimle hicvedebilirdi.

Gülmenin hafiflik sayıldığı, üstelik muktedirlerin eleştiriden hoşlanmadıkları, hatta hicvedenlerin bile kellesini kestirdikleri Doğu’da soytarı olmaz, dalkavuk olurdu. Dalkavuk muktedirin hınk deyicisiydi. Onların sözlerini onaylar, “isabet buyurdunuz, devletlüm” der; ya da duymak istediklerini söylerdi…

Batı, Aydınlanma devrimi ile Ortaçağ’dan çıktı, akıl çağına girdi. Herkes kendi aklına güvendiği için yaşamını sürdürmek üzere başkasının aklına gereksinimi kalmadı. İnsanlar arasında fark olmadığı; dinsel söylemle, “herkesin Tanrı’nın kulu olduğu” algılandı.  Dolayısıyla insanların peşinden gidecekleri, dinsel ya da siyasal  önderlere/  kılavuzlara/ mürşitlere gereksinimi kalmadı. Akıllarını kullanarak bilimi kılavuz edinip yaşamlarını sürdürmeye başladılar. Bazı ülkelerde sembolik kral/kraliçeler hala var olmakla birlikte, bunların hiçbir işlevi olmadığı için, soytarı da kalmadı.

 Aydınlanma devriminin gerçekleşmediği DoğuOrtaçağ karanlığından çıkamadı. Dolayısıyla, kendi akıllarına güvenemeyen insanlar, hala dinsel ve siyasal (sözde) önderlerin peşinden koşuyorlar. Bazı ülkelerde padişahlık/ şahlık dönemi sona erdi; hatta bazıları demokratik olduklarını öne sürüyorlar. Ancak sözde demokrasi var, ama  demokratik kurumlar olmadığı gibi parti içi demokrasi hiç yok. Dolayısıyla her partinin lideri kendi partisinde muktedir, iktidara gelen de ülkenin muktediri oluyor…

Muktedirler olunca da çevrelerini dalkavuklar, günümüzdeki deyimle yalakalar  sarıyor…

Samsun’a ikinci gelişinde, öğretmenler Atatürk’ü, birlikte çay içip söyleşi yapmaya davet ederler.  Öğretmenlerle birlikte olmaktan her zaman mutlu olan Atatürk, daveti memnuniyetle kabul eder. Söyleşi İstiklal Ticaret Okulu’nda yapılır. Önce, ev sahibi olarak öğretmenler konuşur. Sorunlarını anlatırlar. Atatürk not alarak dinler. Ancak konuşmalar  övgü yarışına girince, kendisi söz alır ve daha sonra “hayatta en hakiki mürşit (kılavuz) bilimdir” özdeyişine dönüşecek aşağıdaki konuşmayı yapar (22 Eylül 1924).


“Muhterem Hanımefendiler, Muhterem Beyefendiler,

Bana Samsun’da, siz değerli öğretmenlerle bir arada bulunma mutluluğunu sağladıkları için, bu toplantıyı düzenlemiş olanlara çok teşekkür ederim.

Benden önce konuşanlar uzak geçmişi çok güzel anlattılar. Yakın geçmişte yaşadığımız acıları da yürekleri kanatacak kadar açıklıkta açıkladılar. Bu arada beni de övmek/ yüceltmek inceliğinde bulundular. Bu övgünün içten/ yürekten geldiğini bildiğim için çok teşekkür ederim. Ancak sizin gibi bir insana sizden üstün bir değer vermek, her şeyi bir tek insanın kişiliğinde toplamak; düne, bugüne ve geleceğe ilişkin tüm toplumsal sorunların saptanıp çözülmesini, böyle büyük bir milletin sıradan bir bireyinden beklemek doğru değildir ve milletimize haksızlıktır…

Muhterem kardeşlerim! Ulusumuzun ve yurdumuzun yaşamını ve geleceğini ilgilendirmesi nedeniyle bir gerçeği açıklamak zorundayım. Yurttaşınız olan herhangi bir kimseyi istediğiniz gibi sevebilirsiniz. Kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, çocuğunuz gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Ama bu sevgi size, ulusal varlığınıza olan bağlılığınız ile yurt ve millet sevginizi unutturacak kadar, o kişiye bağlanıp, onun ardından gitmek sonucunu doğurmamalıdır. Bu şekilde davranmak kadar büyük  yanılgı  olamaz. Bir ulus için, bir ulusun varlığı, onuru ve büyüklüğü için bundan daha kötü bir şey olamaz.  Türk milleti geçmişte bunun neden olduğu çok büyük acılar/ yıkımlar yaşadı. Ben, mensup olduğum büyük milletimin böyle bir hatayı artık yapmayacağına, yani bir kişiye tapınırcasına bağlanma yanlışına bir daha sapmayacağına güvenip inanmakla ancak rahatlayabilirim. 

Kardeşlerim, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, yaşam için, başarı için en gerçek kılavuz bilimdir, fendir. Bilimin ve fennin dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, densizliktir, cehalettir, sapkınlıktır. Ancak bilimin ve fennin sürekli olgunlaşıp geliştiğini, sürekli yenilendiğini kavramak ve ilerlemelerini gözden kaçırmamak gerekir. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki bilimsel kuramları, yasaları, kuralları günümüzde olduğu gibi uygulamaya kalkmak, elbette bilime ve gerçeğe aykırıdır. Çok mutlu bir sezişle anlıyorum ki sizler bu gerçekleri kavramışsınız. Öğrencilerinizi de bu doğrultuda eğiteceğinize inanıyorum…” (Kaynak: Atatürk’ün Bütün Eserleri, 17. Cilt S. 44)


Başka bir konuşmasında da “benim manevi mirasım akıl ve bilimdir. Aklını kullanarak bilimi kılavuz edinenler manevim mirasçılarım olur” demiştir.

Bu görüş, Aydınlanmacı dünya görüşüdür. Bu bakımdan yaptığı devrimlerin son ereği, Aydınlanma devrimini gerçekleştirmek ve ülkemizi Ortaçağ karanlığından çıkarmaktı…

Bilimi kılavuz edinenler, “isabet buyurdunuz, efendim” diyen yalakaları sevmez. Tersine  karşıt görüşte olanları dinlemek, onlarla tartışmak ister. Çünkü bilim “kuşku” demek, “sorgulama” demek, “eleştiri ve tartışma” demektir. Ancak bu yolla doğrular bulunur/ sorunlar çözülür…

Atatürk, okullarda ders kitabı olarak da okutulan iki kitap yazdı. Biri, Arapça terimlere Türkçe karşılıklar türeterek yazdığı “Geometri”, diğeri “Yurttaşlar İçin Medeni Bilgiler”. Fakat bu kitaplara yazar olarak kendi adını yazdırmadı. “Yazarın benim olduğunu görenler kitapları eleştirmekten kaçınırlar. Bu da varsa yanlışların düzeltilmesini engeller” dedi. Yani kitapların eleştirilmesini istedi.

Atatürk yaşamı boyunca çevresinde dalkavuk barındırmadı, tersine eleştiriden hoşlandı, eleştirel bir yaklaşımla kendisine karşı çıkanları cezalandırmak bir yana, ödüllendirdi. Örneğin, 1924 Anayasası hazırlanırken, “cumhurbaşkanına yasaları veto edebilme   yetkisi” istedi; ancak iki genç milletvekili, Mahmut Esat Bozkurt ve   Şükrü  Saraçoğlu, “Meclis’in üzerinde hiçbir makamın olamayacağını” savunarak, buna karşı çıktılar ve bunların dediği oldu…

Bu iki genç milletvekili daha sonra bakan, hatta Şükrü Saraçoğlu Başbakan oldu.

Bu olay, Cumhuriyet’in henüz başında yaşanmış olduğu için “Atatürk daha muktedir olamamıştır” diye düşünenler olabilir. O zaman 1932’de yaşanmış bir örnek daha verelim: Reşit Galip olayı!…

Genç bir milletvekili olan Reşit Galip’in Atatürk ile sert tartışmasını herkes bilir (bilmeyenler, internetten arayıp bulabilir). Günümüzde bundan daha hafif bir tartışma yaşansa, tüm parti liderleri böyle bir milletvekilinin siyasal yaşamını bitirir. Oysa Atatürk onu bakan yaptı.

Atatürk kuşkusuz, tüm dünyanın kabul ettiği gibi, büyük bir dahi idi. Ancak yol arkadaşları da zeki insanlardı. Hepsi parlak kurmay subay ya da aydınlardı. Hatta çoğu kolejlerde okumuş, Atatürk’ten daha iyi eğitim almış/ daha iyi yabancı dil bilen, zengin çocuklarıydı. Atatürk’ün farkı, onlardan çok kitap okumuş ve dolayısıyla onlardan çok daha bilgili olmasıydı.

Ne yazık ki Atatürk ülkeyi sadece 15 yıl yönetti. 15 yılda yeni bir kuşak bile yetiştirilemez.  Bu nedenle Aydınlanma Devrimini yaşama geçiremedi. Ondan  sonra ülkeyi yönetenlerin ise insanlığın geçirdiği evrimden, uygarlık tarihinden, bilim tarihinden, Aydınlanma savaşımından haberleri yoktu. Yapılanları Atatürk’ün hobisi sandılar ve işi oluruna bırakarak karşıdevrimin kapısını açtılar.

Aydınlanma Devriminin gerçekleşmediği, yani insanların kendi akıllarına güvenmedikleri toplumlarda demokrasi olamayacağı için, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra zoraki geçilen demokrasi sözde demokrasi oldu. Bunu en güzel Menderes, “listeye odunu koysam milletvekili seçtiririm” sözleriyle ifade etmiştir. Şimdikiler onu “Demokrasi Kahramanı” ilan ettiklerine göre, demek ki demokrasi anlayışımız değişmemiş! Sonuç, liderlere biat etmiş milletvekilleri ve partilerin kemik oyları oranında  mürit seçmen ile demokrasi oyunu devam ediyor. Mürit olmayanlar ise kararsız olarak ortada dolaşıyor; ya seçimde “kerhen” partilerden birine oy veriyor ya da oy kullanmıyor…

Bu nedenle dalkavukluk hala en gözde meslek. Aslında fazla bilgiye/ birikime gerek yok; yakın geçmişi anımsamak bile gösterir ki yalakalar her devrin adamıdır ve kendisi iktidardan düşünce onu bırakacak, hemen yeni muktedirin çevresinde yerlerini alacaklardır. Dün Baykal’ın çevresinde olanların bugün nerelerde olduklarına bakın!..

Daha çarpıcı bir örnek olarak bizim dalkavukların ustası (duayeni) olan gazeteci yazara bakalım. Babası Tek Parti Devri’nde İsmet Paşa’nın bakanı olan bu kişi, 1960’larda Kemalist  solcu Cumhuriyet’te köşe yazarı olarak gazeteciliğe başladı. Daha sonra,   Ecevit döneminde İsmail Cem ile birlikte TRT’de, 12 Eylül döneminde evinde ağırlayacak kadar Kenan Evren’in yanındaANAP döneminde Özal’ın en yakınında gördük. Şimdi de AKP’nin Havuz Medyasının Amiral Gemisi’nde  Başyazar olarak hizmetini sürdürüyor!..

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Posted in ATATURK, SÜLEYMAN ÇELİK | Leave a comment

Örtülü ödenek nedir, son 15 senede nasıl arttı?

Örtülü ödenek nedir, son 15 senede nasıl arttı?

 euronews


Türkiye’de muhalefet partileri örtülü ödenek kullanımının Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarında giderek arttığını ve suiistimal edildiğini savunuyor. Peki, örtülü ödenek nedir? Son 15-20 yılda örtülü ödenek bütçesi ne kadar arttı? Örtülü ödeneğin merkezi bütçenin gider ve gelirleri içindeki payı kaç? Bu oran yıllar içinde nasıl değişti?

Örtülü ödenek 2013 tarihli Kamu Mali Yönetimimi ve Kontrol Kanunu’nun 24. maddesinde şöyle tarif ediliyor: “Örtülü ödenek; kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Devlet ve Hükümet icapları için kullanılmak üzere Cumhurbaşkanlığı bütçesine konulan ödenektir.” Bu maddeye göre “kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen görevlerin gerektirdiği istihbarat hizmetlerini yürüten diğer kamu idarelerinin bütçelerine de örtülü ödenek” konulabiliyor

Şahsi ve siyasi amaçla kullanılamaz

Kanun maddesine göre örtülü ödenek, “bu amaçlar dışında, Cumhurbaşkanının ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamaz.” Örtülü ödenekler toplamı, genel bütçe başlangıç ödenekleri toplamının binde beşini geçemiyor.

Örtülü ödeneğin kullanılması konusunda kanun cumhurbaşkanına tam yetki veriyor. Buna göre “Cumhurbaşkanlığı ve diğer ilgili idare bütçelerinde yer alan örtülü ödeneklerin kullanılma yeri, giderin kimin tarafından yapılacağı, hesapların tutulma ve kapatılma yöntemi, gideri yapanın değişmesi halinde yeni yetkiliye hangi belgelerin aktarılacağı Cumhurbaşkanı tarafından” belirleniyor. Örtülü ödeneklere ilişkin giderler Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen esaslara göre gerçekleştiriliyor ve ödeniyor.

Örtülü ödenek yıllar içinde nasıl yükseldi?

Bütçeye “Gizli Hizmet” olarak kaydediliyor

Örtülü ödeneğin her yıl ne kadar olduğu ise sır değil; tam tersine Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın internet sitesinde yayımlanan bütçe dökümlerinde bu bilgi yer alıyor. Bütçedeki karşılığı ise “Gizli Hizmet Giderleri”. Kanunun 24 üncü maddesinde belirtilen iş ve hizmetlerle ilgili giderler, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun gerektirdiği giderler ve gizli haber alma giderleri bütçede “Gizli Hizmet Giderleri” olarak gösteriliyor.

2006 ve 2015’te örtülü ödenek artışı dikkat çekici

2005 yılında örtülü ödenek bütçesi 155 milyon 99 bin TL idi. 2015’ten sonra örtülü ödenek 2014, 2016 ve 2018 ve 2020 yılları haricinde hep artış gösterdi. 2006 en fazla artışın yaşandığı yıllardan birisi oldu. Örtülü ödenek 2006’da önceki yıla göre yüzde 110 artarak 327,4 milyona çıktı. 2011’de 951 milyonu geçen örtülü ödenek bütçesi 2012’de bir milyar 175 milyonu aştı. 2014’te 1 milyar 78 milyon lira olan örtülü ödenek giderleri 2015’te yüzde 65 artışla bir milyar 773 milyonu geçti. 2019 yılında 2 milyar 73 milyona ulaşarak iki milyar barajını aşan örtülü ödenek 2021 yılında 2 milyar 714 milyon lirayı aştı.

Örtülü ödenekte 16 yılda artış yüzde 1640

Buna göre örtülü ödenek 2005-2021 yıllarını kapsayan son 16 senede yüzde bin 640 arttığını gösteriyor. Ancak enflasyon ve döviz kurları dikkate alındığında bu artıştan ziyade örtülü ödeneğin merkezi bütçenin gider ve gelirlerindeki payına ve bunun yıllar içindeki değişimine bakmak daha anlamlı bir karşılaştırma oluyor.

Bütçe giderleri içindeki payı ne kadar?

Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri-Harcamaları 2005 yılında 159 milyar 686 milyon idi. Buna göre örtülü ödeneğin bu harcamalar içindeki payı 2005 yılında binde 0,98 idi. Ancak bu oran 2006’da binde 1,83’e; 2007’de binde 2,13’e çıkarken 2010 yılında binde 2,39 oldu. 2011 senesinde bu oran binde 3,02’e kadar çıktı. 2014’te binde 3,24’ü gören bu oran 2015’te ise binde 3,5’i geçti. Örtülü ödeneğin Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri-Harcamalardaki payı 2018’de binde 2,07’ye düşerken 2021 yılında bu oran binde 1,7 oldu.

2005’te merkezi yönetim harcamalarında örtülü ödeneğin payı binde 1’den birazcık düşük (0,98) iken bu pay 2021 yılında binde 1,7’e kadar yükseldi. Oransal bazda 2005-2021 yılları arasındaki artış yüzde 74 oldu.

Örtülü ödeneğin genel yönetim bütçe giderleri içindeki payına da bakmak mümkün. Ancak Hazine ve Maliye Bakanlığı sitesinde 2021 verileri henüz tamamlanmış değil ve 2011’den önceki yıllar görünmüyor. Genel bütçe giderleri içinde örtülü ödeneğin 2020 yılındaki payı binde 1,22 idi.

Bütçe gelirleri içindeki payı nasıl değişti?

Örtülü ödeneğin merkezi yönetim bütçesi gelirlerine oranı 2005 yılında binde 1,02 idi. Bu oran 2015 yılında binde 3,67’ye kadar çıktı. 2021 yılında ise binde 1,93 oldu. Yani örtülü ödeneğin bütçe gelirlerine oranı son 16 senede yüzde 89 artış gösterdi.

Nominal olarak bakıldığında 2005-2021 yılları arasında örtülü ödenek yüzde 1640 artarken bu dönemde merkezi yönetim bütçe giderleri yüzde 902; gelirleri ise yüzde 889 artış gösterdi. Bu da örtülü ödeneğin bütçe gider ve gelirlerinden çok daha fazla arttığını gösteriyor.


https://tr.euronews.com/2022/01/27/ortulu-odenek-nedir-son-15-senede-nas-l-artt

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

3. HAVALİMANI * Delirtici bir iş bilmezlik, cehalet.

Delirtici bir iş bilmezlik, cehalet.


3. Havalimanında Londra uçuşu yapacak uçak Aprondan ayrılıyor.
Pist uçağın hareket edemeyeceği kadar karlı olduğu için uçak kara saplanıyor.

Sonra?

Aprondan yeni ayrılmış 500 metre gitmiş uçağa, otobüsle ulaşıp yolcuları tam 9 SAAT boyunca alamıyorlar. 9 SAAT insanlar uçakta bekliyor. Sonra otobüs geliyor, terminale dönerken o da kara saplanıyor, bu defa da otobüste saatlerce bekliyorlar. Kimse de kapıyı açıp yürüyün demiyor, Sonuçta bir yolcu kafayı bozup kapıyı kanırtarak açıyor.

Diğer yolcular da onu takip edip terminal kapısına geliyorlar. Ne oluyor? Kapıyı açan yok! Yolcular galeyana gelince polis çağırıyorlar, kapı açılıyor. Buradaki asıl sorun ne?

Dünyanın sözde en iyi en müthiş havalimanı ama uçaklara piste çıkmayın diyen yok. Piste çıktıktan sonra uçağı boşaltabilecek bir afet planı yok. orada yangın çıksa yanarak ölecek insanlar.

Hiç bir afet durumunu yönetemediler, bir tane bile yönetemediler. Terminalden maksimun 500 metre uzaklaşmış uçağı 9 SAAT boşaltmıyorlar, delirtici bir işbilmezlik, cehalet…

Rehan Gündoğmuş

Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | 1 Comment

BİR ZAMANLAR BEYOĞLU – Grand Rue De pera, İSTİKLAL CADDESİ

Canerhan Tipi – BİR ZAMANLAR BEYOĞLU

Posted in GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM, HAYATIN İÇİNDEN, VİDEOLAR | Leave a comment

1952 – 2022 * ZAMAN İLERİ GİDERKEN, GERİ GİDEN TÜRKİYE’M

Posted in DİN-İNANÇ, EĞİTİM, İrtica, SİYASAL İSLAM, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

TİRANLAR VE SANATÇILAR

TİRANLAR VE SANATÇILAR

Naci Kaptan – 26 Ocak 2022


YAZI ÜÇLEMESİ
http://nacikaptan.com/?p=96681 – TİRANLAR VE AYDINLAR
http://nacikaptan.com/?p=96733 – TİRANLAR VE SANATÇILAR
http://nacikaptan.com/?p=96742 – TİRANLAR VE AYDIN AKADEMİSYENLER

Olay aslında şöyle başladı;

Victor Jara faşizme başkaldıran Şili’li bir şarkıcı idi. Onu da tutuklayarak  Santiago (Estadio Chile) stadyumuna getirdiler. Faşizm karşıtı olan binlerce insan da tutuklanarak stadyuma getirilmişti.  Jara’ nın Gitarı yanındaydı. Stadyuma girer girmez Unidad Popular (Venseremos) şarkısını çalıp söylemeye başladı.

Stadyumun yönetimi vahşi bir faşist olan Albay Mario Manriquez Bravo’nun elindeydi. Victor Jara’nın Venseremos’u söylemesi ve stadyumdaki sayısı binlerce olan diğer tutukluların da buna eşlik etmesi, albayı çok rahatsız etti. Emrinde, en az kendisi kadar faşist ve gaddar olan iki subayını çağırdı.

Victor Jara’nın gitar çalmasını engellemelerini istedi. Subaylardan biri, “Ne olursa olsun engellememizi mi istiyorsunuz komutanım,” diye sorunca, albay Bravo başıyla “evet” anlamında yanıt verdi. İki subay hızla Jara’nın yanına ulaştılar. Jara’nın etrafı yığınla vatansever tarafından kuşatılmış olduğundan, dipçik darbeleriyle kendilerine yol açıyorlardı. Sonunda Jara’nın yanına ulaşmayı başardılar.


SANATÇILAR VE SANAT

Tiranların, despotların, faşizmin yönetimde olduğu ülkelerde aydınların ve sanatçıların yaşam alanları daralır. Konuşamaz, yazamaz, toplum kanaat önderliği yapamaz  duruma getirmek için  baskılar başlar. Tutuklanırlar, hapse atılırlar. 

Sanatçılar toplumun kültürünü yücelten ve yaşamı güzelleştiren önderlerdir. Tiranların kol gezdiği, faşizmin egemen olduğu monarşi veya teokrasi ile yönetilen ülkelerde sanatçıların da yaşam ve sanatlarını yapma alanları daralır. Heykeller yıkılır, şarkılar yasaklanır, tablolar yırtılır, kitaplar yasaklanır, yakılır. Toplum yaşamı rengini kaybeder, yaşamın rengi solar. 

Sanatçı şöyle tarif ediliyor; 

Sanatçının ruhu vardır. Sanatı bu ruh yaratır. Sanatçı, duygularının dünyası yanında ruh ve ihtiyaçlardan doğmuş bir âleme de biçim verir. Sanatçı herkese benzemez. O duyar ve duyurur. Kelimenin en gerçek anlamı ile özgür olan insandır. Her yeni bilgi, sezgi ile başladığı için, sanatçı, bilginin ve filozofun daima önünde yürür; çünkü sanatçının görevi; bilgiyi aşarak, hayatı ve evreni saran sırrı aramaktır. Sanatçı, görmediğimizi görerek, sonra bize göstererek, çizgilerin, seslerin, müziğin, şarkıların, türkülerin, renklerin ve biçimlerin büyülü dilini bize öğreterek, tabiatı güzelleştirir.

Sanatçı,  bütünün çıkarlarını dile getirmelidir. Büyük sanatçı kuvvetini bütünden alır. Sanatçı toplumu yansıttığı orantıda değer kazanır; Gerçek sanatçı yaratıcıdır, imgelemesini diğer insanlarda yaşatmak için yapıtlar yaratır. Kişiliğini kazanmak isteyen bir sanatçı, uzun yıllar hazırlanır, başka sanatçıların etkilerinden kurtulur, kendine özgü bir estetik yaratmasını bilir.  Sanatçı, zekası ve sezgileriyle çağının önünde giden insandır. Sanatçı, gerçekleri estetik öğelerle birleştirerek insanların zihnine kazıyan ve aydınlık çağların başlamasına destek olan kişidir. Bunu da bazen bir heykel bazen bir şiir bazen de bir beste ve şarkı ile yapar.

Sanat en genel anlamıyla, yaratıcılığın veya hayal gücünün ifadesidir. Sanat, bir duygu veya düşüncenin en güzel ve en estetik haliyle görsel ve işitsel olarak ortaya çıkmasıdır. Sanatta estetik değerlerin yanı sıra toplumun öz benliği vardı. Bu benlik ise; sanatın estetiğini ortaya koyan insanın içinde yaşadığı milletin zekası hayat felsefesi, ahlak nizam, maddi manevi duygu ve istekleridir.. Sanat, toplumun öz değerlerinden doğar ve gelişir. Onun içindir ki sanat hiçbir şekilde toplum dışında, ondan ayrı olarak düşünülemez. Güzelliğin yerine anlatımı öne çıkarır. Sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir.


VENSEREMOS

yırtıyor fırtına sessizliği
ufuktan bir güneş doğuyor
gecekondulardan geliyor halk
tüm şili türküler söylüyor

venseremos, venseremos!
kıralım zincirlerimizi.
venseremos, venseremos!
zulme ve yoksulluğa paydos.

Şili’de halk bugün savaşıyor
cesaret ve halkın gücüyle.
kahrolsun halkın katili cunta
yaşasın “unitad popular”!

Jara gitarıyla şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar”  Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. ( Rus gazeteci Vladimir Çernisev)

Hiç uyarmadılar, tek kelime bile etmediler. Subaylardan biri gitarı Jara’nın kucağından alıp yere çaldı. Büyük bir uğultu yükseldi. Ardından kolundan tutup Jara’yı yere yatırdılar. Yüzün koyu yatıyordu ünlü müzisyen. Şili’nin bağımsızlık savaşçısı, devrimcisi. Subaylardan biri kollarından birinin üzerine ayağıyla basarak kıpırdamasını engelledi. Diğeri ise tüfeğinin dipçiğiyle Jara’nın parmaklarını kırdı. Defalarca vurdu, yılmadan vurdu, acımadan vurdu… Sonra subay öteki koluna geçti. Dipçik darbesiyle sağ elini paramparça eden diğer subay bu kez sol eline vurmaya başladı. Jara hala mırıltı halinde Venseremos’u söylemeye çalışıyordu.

Kısık bir çığlık şeklinde çıkıyordu sesi, ama söylüyordu. Kalabalık dehşet içindeydi ve susmuştu. Herşeye rağmen şarkısını mırıldanmaya çalışan Victor Jara’ya “sahibinin sesi” olan subaylar çok sinirlenmişlerdi. Kollarına basan subay da tüfeğini kavramış, dipçiğini Jara’ya doğrultmuştu. Jara hafifçe katillerine doğru döndü. O anda şimşek gibi bir dipçik darbesi ağzının tam ortasına yapıştı. Dişlerinden bir iki tanesi kırılmıştı. Ağzından kan fışkırdı. Daha ne olduğunu bile anlayamadan ikinci dipçik darbesi burnuna geldi. Burnu kırılmıştı. Acı ile, ama hala Venceremos’u mırıldanmaya çalışarak yeniden yüzün koyu yere uzandı. Artık kafasını kaldıracak hali kalmamıştı.

Subaylardan biri tüfeğini bir sopa gibi namlusundan tutarak, tüm gücüyle Jara’nın kafasına vurdu. Ses kesilmişti. Kalabalık da donakalmıştı. Saniyeler sonra, diğer subay da tüm gücüyle Jara’nın kıpırtısız başına vurdu. Artık Jara kıpırdamıyordu. Subaylar defalarca vurdular. Jara’nın başı paramparça olmuş, beyninden fırlayan kanlı küçük parçalar etrafa yayılmıştı. Kalabalıktan birkaç kişi kusmaya başladı. Victor Jara ölmüştü… İyi de, kimdi bu yürekli adam.

Faşistlerin tam ortasında özgürlük şarkıları söyleme cesareti gösteren ve son nefesine kadar da söylemeyi sürdüren? Öylesine bir nefret vardı ki subaylarda, Albay Bravo ne olur ne olmaz diye herhalde, Jara’nın kırık ellerini bileklerinden kestirip stadyumda herkesin görebileceği bir yere astırdı. Kimdi bu adam? Neden bu kadar tehlikeliydi? Neydi bu kinin arkasındaki vahşet? Tuhaftır, ama Şili’nin başkenti Santiago’da doğan Victor Jara, bir çiftçi ailesinin oğluydu. Din eğitimi görmesi sonraki yaşamı ile tam bir çelişkidir.

İlahiyat okumak istemesine rağmen, toplumsal hareketlerdeki uçurumlar onu müziğe doğru itmiştir. Şili folkloruyla ilgilenmeye başladığında henüz çok gençtir. Tiyatro ile de ilgilenmesine rağmen müzik 1970’li yılların başından itibaren hayatının en önemli uğraşısı olmuştur.

Yirminci yüzyılın en devrimci, en taviz vermez sanatçılarından biri olarak tüm Şili müziğini dünyaya tanıtmayı başarmış bir sanatçıdır Victor Jara… Bundan sonrası ansiklopedilerde bulunabilecek bilgilerdir. Victor Jara’yı tanımak için onun müziklerini dinlemek gerek, ağıtlarına kulak vermek gerek. Sanatçı denilen kimliğin köşe tutmanın çok ötesinde bir sorumluluk olduğunu görmek gerek…

Sanatçı, çağını yansıtabildiği ölçüde sanatçıdır. Sanatçı aykırıdır, sanatçı kurulu düzenin karşısındadır, sanatçı devrimcidir… Bir erken bahar öncesi bu insanları anmak gerek, onlar baharı görmediler bir daha… 

16 Eylül 1973 tarihinde yaşanmıştı bunlar, Victor Jara sadece gitar çalıp şarkı söylüyordu, ama korkuyorlardı ondan. Çünkü onun şarkılarının en büyük düşmanı darbeci Pinochet idi. Jara Şarkıları susmasın istiyordu, hatta o daha güzel bir dünya istiyordu. İnsanların yoksulluktan ölmediği bir dünya…

Ama Pinochet bunların hepsine karşıydı. İnsanlar köle olmalıydı onun için, herkesten vazgeçebilirdi ve Pinochet`e göre yaşamak sadece egemen sınıfın hakkıydı.


Karanlık bir geçitten büyük bir salona çıktık.. Zemini kaplayan, köşelere yığılı , çoğu baştan aşağı yaralı , kimisinin elleri hala arkasından bağlı çıplak cesetlerin yanından geçerken yeni arkadaşım Hector koluma girdi.. Genci, yaşlısı.. Yüzlerce ceset vardı.. Çoğunluğu işçi görünüşlüydü.. Yüzlerce ceset, suratlarına kokuya karşı bez maskeler takılı morg çalışanlarınca ayaklarından sürüklenerek getiriliyor , yığınların üstüne fırlatılıyordu.. Salonun ortasından, Victor’ u bulmamak istercesine durdum.. İçimi öfke kaplamıştı.. Haykıracağımı, sövmeye başlayacağımı fark eden Hector, ‘Lütfen ,’ dedi, ‘Hiçbir şey belli etmemelisiniz..’ Başımız belaya girebilir.. Lütfen sessiz kalın.. Gidip ne tarafa bakacağımızı sorayım.. Burası değil galiba..’

Yukarı çıkmamız söylendi.. Bina öylesine cesetle dolmuştu ki idari ofisler bile boş değildi.. Uzun bir koridor.. Kapılar.. Kapılar.. Yerlerde yatan, bu sefer giyimli, öğrenci görünüşlü on, yirmi, otuz, kırk, elli ceset.. Ve işte orada, dizili cesetlerin ortasında Victor’ u buldum..

Zayıf, kupkuru görünüyordu.. Ama victor’ du.. Bir haftada bu kadar çökertecek neler yapmışlardı aşkıma.. Gözleri açıktı ve kafasındaki ürkütücü yarayla yanaklarındaki morluklara rağmen meydan okurcasına hiddetle ileri bakar gibiydi.. Giysileri yırtılmıştı.. Pantolonu ayak bileklerine indirilmiş, kazağı koltuk altlarına sıyrılmıştı.. Lacivert donu bir bıçak veya süngüyle delinmiş gibi görünüyordu.. Göğsü delik deşikti ve karnında kocaman bir yarık vardı.. Elleri, bileklerinden kırılmış gibi tuhaf bir açıyla duruyordu.. Ama bu victor’ du.. Kocamdı.. Aşkımdı..

Bir yanım o anda ölüverdi.. Orada dikilirken içimdeki bir şeyin ölüşünü hissettim.. Kıpırdayamıyor, konuşamıyordum..


Sanatçı, çağını yansıtabildiği ölçüde sanatçıdır. Sanatçı aykırıdır, sanatçı kurulu düzenin karşısındadır, sanatçı devrimcidir… Bir erken bahar öncesi bu insanları anmak gerek, onlar baharı görmediler bir daha.

Victor Jara, yaşamı ve şarkıları ile güçlü bir şekilde insanlara seslenen entelektüel, vatansever antiemperyalist bir şarkıcıyı tarih sahnesine çıkartmıştır. Bu yüzden şarkıları tüm Şili’yi saran  devrimci gücünün imzası haline gelmiştir.


Ve tarih baba yine görevini yaptı. Faşist diktatör Pinoche nefretle anılırken seneler sonra devlet tarafından şarkıcı VİCTOR JARA’ya saygınlığı geri verildi.

Şilide Pinochet`in yaptığı darbe sonrasında tutuklanan, gitar çalmasın diye parmakları kesilen ve daha sonra öldürülen şarkıcı Victor Jaranın cenaze töreni ölümünden 36 yıl sonra Estadio Chile stadyumunda büyük bir katılımla düzenlendi.

Eylül 2003 tarihinde öldürülmesinin 30. yıldönümünde öldürüldüğü Estadio Chile stadyumunun ismi Estadio Víctor Jara olarak değiştirildi.

Değerli okur, tarih faşistleri, tiranları, diktatörleri kara sayfalarına kaydederken, Victor Jara örneğinde olduğu gibi dudaklarında şarkısı ile katledilen sanatçıları, şarkıcıları unutmadan saygı ve sevgi ile anıyor.


Naci Kaptan 26 Ocak 2022


KAYNAKLAR;

VİCTOR JARA DUDAKLARINDA ŞARKIYLA ÖLDÜ ve SALVADOR ALLENDE

21.03.2012 – Mümtaz İdil – Odatv.com

Victor JARA , Yarım Kalan Şarkı – Joan JARA
Çeviri: Algan SEZGİNTÜREDİ, VERSUS KİTAP, Mayıs 2010..

Posted in FAŞİZM, GEÇMİŞİN İÇİNDEN, Sanat Edebiyat ve Kultur | Leave a comment

TIMARHANEDE BU HAFTA -6 ‘AMAN HA, ÇALDIRMAYIN!’

TIMARHANEDE BU HAFTA -6 ‘AMAN HA, ÇALDIRMAYIN!’

Şule AYDIN – Jun 5, 2021

Bir hafta daha Sedat Peker’in iddialarına yanıtla geçti. Şimdi 9. videosu bekleniyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu sessiz kaldı bu hafta ama ekranlarda Cumhurbaşkanı Erdoğan vardı…Bir gün sonraya kalmayan gündem hızla akarken bu haftayı derlemeye çalıştım. Yıl sonunda bunların hepsini biz mi yaşadık diye sorup, nasıl sustuğumuza birlikte şaşıracağız. Haftalık özetlerin anlamı bu… Yine birbirinden yorucu ve anlamsız gelişmelerle karşınızdayım….

Posted in TIMARHANEDE BU HAFTA, VİDEOLAR | Leave a comment

AKP DERHAL KAPATILMALIDIR

AKP DERHAL KAPATILMALIDIR

Rıfat Serdaroğlu


Sayın Cumhuriyet Savcıları;

Bırakın Sedef Kabaş’la, Uğur Dündar’la, Tele-1 ile uğraşmayı, kapatmayı!
Kapatacak bir yer arıyorsanız, İşte size AKP! Kapatın, sevap işleyin!

AKP, Cumhuriyetin önemli kurumlarımızı bilerek planlayarak, bozdu, kapattı.

Atatürk’ün Ordusu; Ruhsuz-duyarsız-özündeki vatan sevgisi ve saygınlığı alınarak, tarikatçıları Askeri Okulların başına getirerek, El-Kaide gibi kafa kesicilerle birlikte operasyon yapmaktan çekinmeyecek ve kendisini bile korumaktan aciz güvenlik gücü haline getirildi! Gerekçe “Askeri Vesayet” idi!

-TSK’nın Komuta Heyeti, normal demokratik düzende asla Genelkurmay Başkanı olamayacak, Özel-Akar gibilerin eline geçti ve TSK tarihinde ilk kez SAVAŞMADAN TOPRAK KAYBETTİ.
Ege Adaları, Yunanistan’a teslim edildi! Adalar, yarın bizi vuracak ağır silahlarla dolduruldu!
-Bu ihanet, AKP’nin AYM’de (Anayasa Mahkemesinde) kapatılmasının yeterli sebebidir.

AKP, Bağımsız Türk Yargısını, “Adalet Bakanı Sadullah Ergin” döneminde 2011 yılında FETÖ’ye teslim etti. FETÖ’nun belirlediği listeden Yargıtay’a 108 adaydan 107’si, Danıştay adayları listesinin ise tamamı seçildi!

-Bu ihanet, AKP’nin AYM’de kapatılması için yeterli sebeptir.

DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), AKP tarafından 8 Haziran 2011 tarihinde kapatıldı. Gerekçe aynı idi “Bürokratik Vesayet!” DPT, bu ülkenin gözbebeği kadar önemli bir kuruluşu idi. DPT, akıllı siyasetçilerin çok yararlandıkları ve dinledikleri bir kuruluştu!

DPT, iktidarları yanlış yatırımlar yapmaktan ve Türk Milletinin parasının salakça harcanmasını engellerdi. DPT olsaydı, Hazine garantili soygunlar yapılmazdı. Türk ekonomisi batak durumunda olmazdı! DPT’nin kapatılması, AKP’nin kapatılması için yeterli sebeptir.

Maliye Teftiş Kurulu ve Hesap Uzmanları Kurulu Temmuz 2011 yılında AKP tarafından kapatıldı! Gerekçe bu kuruluşların “Bürokratik Vesayet ve Ayakbağı Olması” gösterildi. Gerçek neden ise, denetimden kaçmak, rahatça hırsızlık yapabilmek idi! Türk Devletinin rahatça soyulmasına neden olan bu davranış AKP’nin kapatılması için yeterli sebeptir.

Hıfzısıhha Enstitüsü, AKP tarafından 2011 yılında kapatıldı.
Gerçek sebep, aşıların kendimiz tarafından üretilmesi halinde, hırsızlık yapmak mümkün değildi. İthal etmek ise çok büyük kazanç kapısı oldu! Hıfzısıhha kapatıldı kapatılmasına ama, aşı ithalinde ve dağıtımında yaşadığımız beceriksizlik nedeniyle 250 binden fazla insanımızı kaybettik! (Kamuoyundan saklanıyor) Bu olay, AKP’nin kapatılması için yeterli sebeptir…

Aziz Türk Milleti;
Eğer bugün ülkemizdeki tüm üretim, ulaşım durduysa, fakirleşti isek, itibar kaybı yaşıyorsak, T.C Devleti “Kara Para Aklama-Uyuşturucu Satışı ile yeterli mücadele etmeme-Teröre destek verilmesini engellememe” ile suçlanıyorsa, hayal kurmak bile elimizden alındı ise, sebebi bir kısmını yukarıda yazdığım uygulamalardır. Bunların her biri AKP gibi Siyasal İslamcı bir partinin kapatılması için yeter sebeplerdir.

Anayasa Mahkemesine “Kapatma Davası” açılması usulleri, süreleri ile elbette ki bilgi sahibiyim.
DOĞRU Parti Genel Başkanı olarak, tarihe not düşüyorum ve diyorum ki;
Sevgili Türk Milleti;

Tüm bunlar yapılırken; Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan “Başbakan- Başbakan Yardımcısı-Dışişleri Bakanı-Ekonomiden ve Bankalardan Sorumlu Devlet Bakanı” idiler. Bu yıkımın taşeronları oldular, bırakın istifayı, itiraz bile etmediler. CHP, Ana Muhalefet Partisi olarak, AYM’ye başvuru hakkı olan bir parti idi. Meral Akşener, MHP adına TBMM Başkan Vekili idi.

Bu şahısların ve partilerin ne yapıp ne yapmadıklarını, Türkiye, adım-adım felakete götürülürken ne söyleyip ne söylemediklerini, Türk Milletinin takdirine bırakıyoruz! Biz o dönemde elimizdeki tek imkan olan yazılarımızla bir taraftan uyarmaya, karşı çıkmaya gayret ederken, gerek FETÖ’nun gerekse AKP’nin tetikçi Savcı ve Yargıçları ile hapse girmek pahasına Türk Milletinin menfaatlerini korumak için boğuşuyorduk…

DOĞRU Parti Genel Başkanı olarak derim ki;
Denenmişi, deneyimsizleri, bilgisizleri, mücadele gücü olmayanları, başarısızları, Cumhuriyetin Temel değerlerini hazmetmeyenleri tekrar denemek, sizi çok ama çok üzer. Hele çocuklarınızı! Cumhuriyeti ise geri dönülmez bir noktaya götürür.

Büyük Atatürk’ün emaneti Türkiye Cumhuriyeti, AKP tarafından saldırıya uğrarken, Türk Milletinin kurumları, üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından, işçi sendikalarından, işveren kuruluşlarından, esnaf ve çiftçi kuruluşlarından hiç ses çıkmadığını, aksine yalakalık seviyesinde işbirliği yapıldığını da hatırlatmak isterim!

Her millet layık olduğu şekilde yönetilir. Demokrasiyi ve Cumhuriyeti korumak, uğruna savaşılması, bedel ödenmesi gereken kıymetlerdir. Tıpkı Atatürk ve arkadaşlarının yaptıkları gibi!

Türk Milleti kaderine el koymaz, kendi evlatlarına sahip çıkmaz ise demokrasiyi yaşatma şansımız, çok az olur. Vesselam…

Sağlık ve başarı dileklerimle 26 Ocak 2022

Posted in Politika ve Gundem, Rifat SERDAROĞLU yazıları | Leave a comment

DEVASA YOLSUZLUK * CHP’li Erdoğdu: ‘Rusya ile yapılan Mavi Akım anlaşmasında 12 milyar dolar yolsuzluk yapıldı

CHP’li Erdoğdu: ‘Rusya ile yapılan Mavi Akım
anlaşmasında 12 milyar dolar yolsuzluk yapıldı

euronews • Son güncelleme: 26/01/2022


Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Rusya ile yapılan Mavi Akım doğalgaz anlaşmasında, 12 milyar doları aşan yolsuzluk yapıldığını öne sürdü. Ayrıca Samsun-Ceyhan boru hattının yapım işinin ihalesiz olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak tarafından yönetilen Çalık şirketine verildiğini dile getirdi.


“Soğuktan donanlar bilsinler, doğalgaz ve elektrik faturaların yapılan fahiş zamlar ekonomik zorunluluklar yüzünden yapılmadı. Bu zamlar yolsuzlukların ağır faturası yüzünden yapıldı. Sizler kullandığınız doğalgazın değil yapılan yolsuzlukların faturasını ödüyorsunuz.” ifadesini kullanan Erdoğdu, Twitter hesabı üzerinden iddialarını sıraladı.

“Şimdi sizlere Ruslarla yapılan Mavi Akım Doğalgaz anlaşmasında hangi yolsuzlukların yapıldığını, Türkiye’nin nasıl 12 Milyar doların üzerinde soyulduğunu ve milli çıkarlarımızın Damat Albayrak’ın yönettiği şirketin çıkarlarına kurban edildiğini anlatacağım” diyen CHP Milletvekili, ileti zincirinin devamında şunları yazdı:

“Ülkeler arasında doğalgaz anlaşmaları yapılırken alınacak doğalgazın fiyatı bir formül ile belirlenir. Bu formülde doğalgaza alternatif petrol ve fuel oil gibi maddelerin fiyatlarıyla, doğalgazın fiyatı bir formül içinde kullanılarak doğalgaz fiyatı belirlenir. İşte büyük yolsuzluk Türkiye ile Rusya arasında yapılan Mavi Akım Anlaşmasında yer alan bu formülün, Türkiye aleyhine Rusya lehine değiştirilmesiyle yapıldı. Şimdi Türkiye’ye milyarlarca dolar zarar veren bu formül yolsuzluğunun nasıl yapıldığını anlatayım.
15 Aralık 1997’de Rusya ile Türkiye arasında Mavi Akım gaz projesi ile ilgili bir anlaşma yapıldı. Anlaşmaya göre ilk gaz 1 Kasım 2003’de Türkiye’ye gelecek ve anlaşma 2026 yılında sona erecekti. Yani biz hala bu anlaşmaya göre Rusya’dan gaz almaya devam ediyoruz. Bu anlaşmada doğalgazın fiyatıyla ilgili bir de formülde vardı. Fiyat bu formüle göre belirlenecekti. İki taraf devlet uzun görüşmelerden sonra bu formül üzerinde anlaştıktan sonra on milyarlarca dolarlık bu anlaşmayı imzalamışlardı. Ancak Ruslar ilk faturayı Türkiye’ye gönderdiklerinde olması gerektiğinden çok daha yüksek bir fiyat istediler.
Bizim taraf anlaşmada belirtilen fiyat formülüne uyulmadığı için önce bu faturayı kabul etmedi ve ödemedi. Ancak 19 Kasım 2003 tarihinde anlaşılmaz bir biçimde Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından Rusların formül değişikliği talebi kabul edildi. Bu formül değişikliği 2026 yılına kadar Rusya için milyarlarca dolar kar Türkiye için zarar demekti. Şimdi bu formülde nasıl bir değişiklik yapıldığını anlatayım. İlk formüle göre petrol ve türevlerinin cari fiyatı ve formül katsayıları Türkiye lehineydi. Eğer petrol varil fiyatları 13 – 18 dolar civarına düşerse BOTAŞ zarar ediyordu. Ancak petrol fiyatları 50 – 140 dolar aralığında gezindiği ve 13-18 dolar bandına düşmesi mümkün olmadığı için anlaşmada yer alan formül Türkiye’nin lehine Rusya’nın aleyhineydi. Bu yüzden milli çıkarlarımız gereği iki devletin uzun görüşmeler sonucunda anlaştığı ve Türkiye’nin lehine olan formülün değiştirilmemesi gerekiyordu. Ancak AKP yönetimi tarafından formül aleyhimize değiştirildi. Dönemin Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Raporuna göre yapılan değişiklik sonucunda 2003 – 2007 yılları arasında alınan gaz dolayısıyla BOTAŞ’ın yani Türkiye’nin ödemesi gereken ek fatura yani zarar 526 Milyon dolar.”

Erdoğdu: Zarar 12 milyar doları aşabilir

CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu,’anlaşmanın bitiminde Türkiye’nin zararının 12 milyar doları aşmasının bekleneceğini’ belirterek, iddialarını şu şekilde devam ettirdi:

“Mavi Akım Anlaşması gereği ilk yıllar daha düşük sonraki yıllar daha yüksek gaz alınacak. Yani yapılan bu değişiklikle Türkiye’nin zararı her yıl katlanarak büyüyecek. Anlaşmanın 2026 yılında biteceği düşünülürse zararın 12 Milyar doları aşması beklenebilir. Hal böyle olunca 2007 yılında bu defa Türkiye adına BOTAŞ Rusya’dan fiyat revizyonu istedi. Rusya bu isteği geri çevirdi. Çünkü daha önce değiştirilen yeni formül Rusya’ya milyarlarca dolar kar elde ettirecek şekilde ayarlanmıştı. Türkiye’nin değişiklik talebinden sonra AKP BOTAŞ Yönetim Kurulu’na atama yapmadı. Yönetim Kurulu toplanamadığı için karar da alınamadı ve bir daha bu talep yenilenmedi. Bu tespite ilişkin Denetim Raporu’nun ilgili sayfası aşağıda.

“Samsun-Ceyhan boru hattının yapımı ihalesiz
Berat Albayrak’ın yönettiği şirkete verildi”

Erdoğdu, iddialarını şöyle devam ettirdi:

“Erdoğan ve Putin’in neden sürekli
başbaşa görüştüklerini anlıyor musunuz?”

“Sizler kullandığınız doğalgazın değil yapılan yolsuzlukların faturasını ödüyorsunuz” ifadesini kullanan CHP Milletvekili Erdoğdu, iddialarını şu şekilde sonlandırdı:

“Soğuktan donanlar bilsinler, doğalgaz ve elektrik faturaların yapılan fahiş zamlar ekonomik zorunluluklar yüzünden yapılmadı. Bu zamlar yolsuzlukların ağır faturası yüzünden yapıldı. Sizler kullandığınız doğalgazın değil yapılan yolsuzlukların faturasını ödüyorsunuz. Şimdi bu yazdıklarımdan Erdoğan ve Putin’in neden yanlarına hiç kimseyi almadan sürekli başbaşa görüştüklerini anlıyor musunuz? Bu görüşmeler sonrası milli menfaatlerimizin damadın menfaatlerine nasıl kurban edildiğini anlıyor musunuz?”

Öte yandan “Doğalgaz yolsuzlukları bunlarla sınırlı değil.” diyen Aykut Erdoğdu, “Çok yakında Azebaycan’la yapılan anlaşmalarda yapılan değişikliklerle bu Milletin nasıl milyarlarca dolar soyulduğunu sizlerle paylaşacağım. Ben son 20 yılda yaklaşık 1 trilyon dolar rüşvet verildi ve 5 trilyon dolar kamu zararı oluştu dediğimde şaşıranlar sadece bugün açıkladığım 25 – 30 milyar dolarlık yolsuzluklara baksınlar. Memlekette bunlar gibi yüzlerce dosya var. Siz dinledikçe ben anlatacağım.” açıklamasında bulundu.

Bu yazdıklarının kendisine açılması muhtemel davalarla ilgili ön savunma olduğunu belirten CHP’li milletvekili, bunların iddia olduğunu, yazdıklarının doğru olması halinde yolsuzluk yapanlardan, yanlışsa kendisinden hesap sorulmasını istedi. (1)


MAVİ AKIM PROJESİ NEDİR

Mavi Akım Rusya’dan Türkiye’ye doğal gaz nakletmek için Karadeniz geçişli büyük boru hattıdır. Boru hattı merkezi Hollanda olan Rus Gazprom ve İtalyan ENI ortaklığıyla kurulan Blue Stream Pipeline B.V. tarafından inşa edilmiştir. Blue Stream Pipeline B.V. boru hattının deniz bölümünün ve Beregovaya kompresör istasyonunun sahibidir, Gazprom boru hattının Rus topraklarında kalan bölümünün işletmesini üstenmiş olup Türk topraklarında bulunan bölümün işletmesi ise Türk enerji şirketi BOTAŞ tarafından gerçekleştirilmektedir. Gazprom’un boru hattını inşa etmesindeki amacı Rus gaz iletim hatlarını arttırmak ve Türkiye’nin üçüncü ülkelerle enerji anlaşmaları yapmasına engel olmaktır.

Mavi Akım hattının uzunluğu 1213 kilometre olup, Şubat 2003 tarihinde açıldı. Açılış törenine, Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte, Vladimir Putin ile Silvio Berlusconi katılmıştır.

Mavi Akım projesi, Ankara ile Moskova arasında 1997 yılında imzalanan anlaşmaya göre, 25 yıl süreyle, Türkiye’nin Rusya’dan yılda 16 milyar metre küp doğalgaz satın almasını öngörüyor.

1213 kilometre uzunluğunda doğalgazı taşıyan boru hattının, yaklaşık 380 kilometresi, Karadeniz’in altından geçmektedir. Deniz altındaki boru hattı, 2150 metre derinlikle, yeryüzünün en derindeki boru hattıdır. Hattın yapımını, İtalyan ENİ şirketi üstlenmişti. Yıllık 16 milyar metre küp kapasiteli boru hattından Türkiye, 2002 yılı sonundan bu yana gaz almaktadır.[2]


(1) https://tr.euronews.com/2022/01/26/chp-li-erdogdu-rusya-ile-yap-lan-mavi-ak-m-anlasmas-nda-12-milyar-dolar-yolsuzluk-yap-ld

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Mavi_Akım

Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

TIMARHANEDE BU HAFTA -5 ‘BUNLAR DAHA İYİ GÜNLER’

 Şule AYDIN


Tehditlerle dolu bir hafta geride kalırken Sedat Peker’in 8. videosu bekleniyor. Tüm hafta Peker’in iddialarına yanıtla geçti. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu gazetecilerin karşısına geçti iddialara yanıt vermek için. Korkut Eken, Galip Mendi konuştu. MHP lideri Devlet Bahçeli ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan beklenen açıklamayı yaptı. Mehmet Ağar çöküş hikayesinden ‘zorunlu’ ayrıldı… Bir gün sonraya kalmayan gündem hızla akarken 6 günü derlemeye çalıştım. Yıl sonunda bunların hepsini biz mi yaşadık diye sorup, nasıl sustuğumuza birlikte şaşıracağız. Haftalık özetlerin anlamı bu… Yine birbirinden yorucu ve anlamsız gelişmelerle karşınızdayım….

Posted in TIMARHANEDE BU HAFTA, VİDEOLAR | Leave a comment