ÖBÜR DÜNYADAN HABER VAR!!!

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

1 Mart tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkileri

1 Mart tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkileri

Mehmet Ali Güller
En iyi Bahçeli bilir: Ecevit’in koalisyon hükümeti, ABD’nin Irak saldırısına destek vermediği için yıkılmıştı.
Sıcak para operasyonu ile tetiklenen ekonomik krizle devirememişlerdi. TÜSİAD’ın uygulamaya koyduğu “sağlık sorunları üzerinden” Ecevit’i Cem-Derviş’le değiştirme planı işe yaramamıştı. Hatta Özkan-Cem ikilisinin DSP’yi bölerek yeni parti kurması da o koalisyonu yıkamamıştı.
Ta ki Bahçeli son darbeyi vurup, kendi yardımcılarının bile bilgisi olmadan, 7 Temmuz 2002’de gelen bir telefon üzerine erken seçim ilan edinceye kadar!
ABD Ecevit hükümetine neden karşıydı?
Ecevit hükümeti, tüm hatalarına ve zaaflarına rağmen, Türkiye’nin ABD’den bağımsızlaşmasını savunan 28 Şubat ikliminin iktidarıydı. Türkiye’nin bölge merkezli dış politika uygulamasının, Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğinin savunulduğu bir siyasal iklimdi.
ABD ise Ortadoğu’ya yerleşme hesapları yapıyordu. Irak işgaliyle başlayarak bölge ülkelerinin haritalarını yeniden çizmeyi, rejimlerini değiştirmeyi planlıyordu. Dahası bu işler için kendisine bir de Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı arıyordu.
Ankara ise tersine ABD’nin planlarına karşı “stratejik özerklik” ilanı anlamına gelen işler yapıyordu: Rusya Genelkurmay Başkanı Kvaşnin Türkiye’ye geliyor, Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Çin’e gidiyordu. Sonra Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Rusya’ya, Cumhurbaşkanı Sezer İran’a gidiyordu.
Özetle Türkiye ABD’nin Irak üzerinden bölgeye müdahalesini, ikili işbirliği modelleri geliştirerek engellemeye çalışıyordu.
Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in 14 Temmuz 2002’de getirdiği, “Irak’a saldırı için Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planını reddediyordu.
Amerikan tezkeresini reddeden TBMM
İşte o plan için Ecevit koalisyonu yıkıldı ve yerine görülmedik bir medya desteğiyle sandıktan AKP çıkartıldı: ABD nihayet kendisine Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı bulmuştu!
Ancak yine de o günler bugünkü gibi değildi. AKP çoğunlukta olsa da, TBMM vardı, TBMM’nin onayı lazımdı. “ABD’nin Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planı, Abdullah Gül’ün başbakanlığındaki birinci AKP hükümeti tarafından 1 Mart tezkeresi şeklinde meclise getirildi.
İki partili TBMM’de CHP tezkereye karşıydı. Türkiye’nin sosyalist partileri, sendikaları, demokratik kitle örgütleri Türk topraklarına 89 bin ABD askerinin gelmesini sağlayan ve o askerlere üsleri, hava ve deniz limanlarını veren tezkereye karşı alanlarda her gün eylem yapıyordu.
İşte o siyasal iklimde AKP’nin “milliyetçi” milletvekilleri de CHP ile birlikte onurlu ret oyu verdi ve 1 Mart tezkeresi geçmedi.
Erdoğan-Gül’ün anlaşmaları
Bunun üzerine yasal bir düzenlemeyle Erdoğan’ın önü açıldı ve ikinci AKP hükümeti kuruldu.
Erdoğan BOP eşbaşkanı olarak TBMM’nin etrafından dolanacak, hükümet anlaşmalarıyla ABD’ye 1 Mart tezkeresindeki talepleri parça parça sağlayacaktı!
Hemen Washington’la “dokuz üs” anlaşmasını yaptı, ABD askerlerine hava sahasını açtı, hava alanı ile limanlar tahsis etti. Dışişleri Bakanı Gül, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “iki sayfalık 9 maddelik bir plan” üzerinde anlaştı.
Şimdi unutuldu ama Erdoğan ABD medyasında, Irak’ı işgal eden ABD askerilerinin sağlığına duacı olduğunu belirttiği bir mektup bile yazdı!
Problemin kaynağı çözüm bulamaz
Tüm bunları yalnızca 1 Mart tezkeresinin yıldönümü olduğu için anımsatmadık; problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağını belirtmek için anımsattık.
ABD’nin “turuncu sandığından” çıkarak iktidar olanlar, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkanı olanlar Türk-Amerikan ilişkilerindeki derin sorunları Türkiye yararına çözemezler.
Kendi iktidarının devamını esas alarak pazarlığa ve tavize açık konumlanırlar: S-400’ü salgın bahanesiyle çalıştırmayıp Halkbank ve Rıza Zarrap konularında ABD’ye karşı pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışırlar. Karadeniz’de Rusya’ya karşı ABD ve Ukrayna’yla işbirliği yaparlar. ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrısı yaparlar.
Mehmet Ali Güller – Cumhuriyet Gazetesi – 1 Mart 2021
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, DIŞ POLİTİKA, MEHMET ALİ GÜLLER | Leave a comment

İKİ DOSYA – SURİYE VE HALKBANK

ARTI GERÇEK

Erdoğan kapatmaya çalıştıkça açılan iki dosya var:
Biri Suriye, diğeri Halkbank dosyası…


İki dosya da, üstleri örtüldükçe “Biz buradayız” diye bağırıyor, gömüldüğü yerden kabarıyor adeta…
Suriye’yle ilgili olan, malum silah nakli dosyası…
Erdoğan, 8 senedir, konuyu takip eden savcıları, hüküm kesen yargıçları, haber yapan gazetecileri tutuklatıyor, sansür koyuyor, gizlilik kararı çıkarttırıyor, işin araştırılmasını, yazılmasını engelliyor, olmuyor, olmuyor. Bir yanını örttükçe öbür taraftan açılan bir yorgan gibi, her çırpınış, iktidarın yeni bir açığını ortaya koyuyor.
Heysem Topalca’nın Konya’da bir TIR’ın altında can vermesi, elbette Türkiye’nin yakın tarihini bilen hiç kimseye sıradan bir trafik kazası gibi gelmedi. Topalca’nın Reyhanlı katliamı ile Niğde Ulukışla’daki saldırıların kilit ismi olduğunu, IŞİD’in ‘Hayalet Komutanı’ diye anıldığını bilen herkes, çok şey bilen bu ismin ortadan kaldırılmış olabileceği inancında… Medyada fazla yazılmamasına bakmayın, meraklılar, eski dosyaları kurcalamaya başladı. Bu süreç, Suriye suçlarını saklamaya çalışanların umduğunun tam tersi sonuç verebilir.
Aynısı Halkbank dosyası için geçerli…
Erdoğan, Zarrap dosyasını içerde kurnazca kapattı. Bakanların rüşvet dosyalarını unutturduğunu sandı. Ancak bunun uluslararası alanda başına iş açacağını bildiği için ısrarla Trump’tan savcılara baskı yapmasını istiyordu; Trump gidince dosya, Biden’ın eline kaldı. Beyaz Saray’daki yeni kadronun, bunu Erdoğan’ı sıkıştırmak için kullanacağı anlaşıldı. Der Spiegel’in son sayısındaki ayrıntılı analiz, “bu dosyanın, Erdoğan’la birlikte Türkiye ekonomisini de korkunç bir duruma sokabileceği”ni öngörüyor.
Davanın bugünlerde başlaması bekleniyor. Lobi şirketlerine işi kapatmak için harcanan milyonların pek işe yaramadığı anlaşılıyor.
“ABD bizi devirmek için harekete geçti” vaveylasının başlaması yakındır. Ama bu propagandanın kez işe yarayacağı şüpheli… Hükümetin yumuşak karnını oluşturan bu iki dosyayı yurtdışında kapatmak, içerdeki kadar kolay olmayacak.
Can Dündar ile Günün Yorumu – Erdoğan’ın iki belalısı – YouTube

#CanDündar #ArtıTV #Erdoğan

Can Dündar ile Günün Yorumu – Erdoğan’ın iki belalısı
Posted in SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

KADIN HAKLARINA SAYGI * Feminizm özgürleştirir

Feminizm özgürleştirir

Ayşe DÜZKAN

O çok sevdiğimiz deyimle, 365 günün sultanı, kadın kurtuluşunun mücadele, eylem, bayram, şenlik günü 8 mart’a şunun şurasında ne kaldı. bize her gün 8 mart ama sizler, feminist mücadelenin varlığını 8 mart’tan 8 mart’a hatırlamaya meyyalsiniz. onda da ne dediğimize kulak vermeye pek hevesiniz yok, daha ziyade kararlılığımıza, topladığımız kalabalığa meftun oluyorsunuz.
Sitem faslını burada kesiyorum.
Cumartesi günü, sosyal medyada son zamanların en güzel sloganlarından biri paylaşıldı: feminizm özgürleştirir. bunun üzerine biraz konuşmak istiyorum.
Feminizm tek başına kurtuluş olmadığını bilir, patriarkaya karşı kadınların toplu mücadelesini örer. ama aynı zamanda her kadının özgürleşme mücadelesinin, bağımsız, bireysel ve biricik olduğunu da bilir. çünkü her kadın, genellikle tek erkekte bir araya gelen kendi özel patronundan ve kendi özel devletinden özgürleşmek zorundadır. kendi özel patronu, çamaşırını yıkatan, yemeğini yaptıran, zaman zaman dışarıda çalışıp aldığı ücrete el koyan bir baba, severek evlenilmiş bir koca olabilir. kendi özel devleti de aynı adamdır; kararları verir, şiddete başvurur, güvensizlik aşılar. tek kişide birden fazla işlev! şiddet tabii evde bitmiyor, evin dışına adımını attığı an, bir tehdit olarak karşısına çıkıyor. o yüzden hemen her kadının hayatı bir direniş, başını kaldırmış her kadın bir kahraman.
Örgütlü mücadele gövde gösterisinden ibaret değildir. tek başına imkânsız, zor olan şeyi mümkün kılan, kolaylaştıran, yalnız olmadığını, korksa bile tek korkan olmadığını gösteren şey feminist örgütlenme. her birimizin ayağına dolanan yasaları birer birer değiştirmek, her birimizin önünü kesen yasaklardan birer birer kurtulmak, halkın değerleri diye sunulan toplumun ikiyüzlülüklerini teşhir etmek, sokakta, evde, sanatta, siyasette birlikte verilen mücadelenin sonucu. o mücadele tek tek her kadının hayatına değiyor, her kadının, feminizmden hiç haberi olmayan, hatta belki feminizmi bir öcü sayan kadınların da hayatını değiştiriyor.
Burada feminist örgütlenmelere has bir şeye dikkat çekmek istiyorum. feminizm içinde de farklı akımlar, fikir ayrılıkları, birçok farklı örgüt, hatta rekabet ve çekişme var. ama politik söz, bir özne olarak kadınları odağına alıyor. tek tek feminist örgütlerin adlarını bilmiyor olabilirsiniz ama derdini, davasını herkes biliyor. mücadelenin odağına örgütü değil özneyi koymak çok önemli bir fark yaratıyor. pervin buldan’la meral akşener’e aynı maskeyi, istanbul sözleşmesi yaşatır yazılı maskeleri taktırmak dava adına büyük bir başarı -nitekim mhp milletvekili mehmet taytak’ı çok rahatsız etmiş- ve bu başarıyı sağlayan öznenin odakta olması.
Feminizm, erkeklerin iktidarının işgal ettiği bir coğrafyayı temizleyerek, dönüştürerek, kendi yolunu aça aça ilerliyor. feminist olmak, kendisine dayatılan hayattan başkasını hayal edebilmek, başka bir hayat seçebilmek demek. feminist olmak, teker teker hepimize özgürleşmenin ve mutlu olmanın yolunu gösterir. kendini karanlıkta, yapayalnız hisseden her kadına uzanır ve bunu soyut bir söylemin ötesine taşır. binlerce kadının günbegün verdiği emekle ayakta duran sığınmaevleri, danışma merkezleri her şeyden önce özgürlüğün ilk adımı. toplumun aileye hapsettiği kadınlara uzanan birer el, çalabilecekleri birer kapı. gösterişsiz, günlük işler ama kelimenin gerçek anlamıyla hayat kurtarırlar.
Yani feminizm, sadece bir politik hareket, insanın içini heyecanla doldursa da ancak uzun vadede gerçekleşecek bir kurtuluş projesi değil; aynı zamanda bugün, hemen şimdi özgürlüğe doğru atılan adımlar anlamına geliyor. o adımların hepsinin aynı zamanda mutluluğa atıldığını da hatırlatmak isterim. çünkü sadece eşitlik ve özgürlük değil mutluluk da politik bir mesele ve politik bir talep.
Sadece bu kadar mı? hayır! patriarka kadınların sömürülmesine ve baskı altına alınmasına sebep olur ama erkeklerin de hayatını kısıtlar. kadınları baskı, sömürü ve tahakküme mahkum eder ama erkekleri de erkekliğe hapseder. o yüzden kadınların kurtuluşu erkeklerin de özgürleşmesi anlamına gelecek; bunun kadınların özgürleşmesi ve kurtuluşu konusunda erkeklerin söz sahibi olması anlamına gelmediğini haırlatmama gerek yok sanırım.
Çok değil bir hafta sonra, türkiye’nin her yerinde, eşitlik, özgürlük, cesaret, başka bir hayat imkânı, başka bir siyaset tahayyülü, en güzel kıyafetiyle yani aklınıza gelebilecek her kıyafetle, yasını unutmadan ama şenlikten vazgeçmeden sokağa dökülecek. dünyanın başka yerlerindeki kadınlarla omuz omuza duracak. şöyle bir durup geriye bakacağız, on yılda ne çok şeyi değiştirdik, yirmi yılda ne çok şeyi değştirdik, gelecekte ne çok şeyi değiştireceğiz. bundan hepimize bir parça gurur, bir parça onur, bir parça hayat çünkü feminizm özgürleştirir!
Posted in Calisma Dunyasi - Is ve Emekciler, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, HAYATIN İÇİNDEN, KADIN HAKLARI | Leave a comment

TÜRKİYE’yi İŞGALE AÇACAK OLAN 1 MART TEZKERESİNİN PERDE ARKASI * (Dönemin başbakanı) Abdullah Gül’ün kabinesi, talebimizi onaylamıştı.

TEZKERE REDDEDİLDİ
“TBMM’den, gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Anayasanın 117’inci maddesine göre milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Yüce Meclise karşı sorumlu bulunan hükümet tarafından belirlenecek şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a gönderilmesine; etkili bir caydırıcılığın sürdürülmesi amacıyla Kuzey Irak’ta bulunacak bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına ve muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını Türk makamları tarafından belirlenecek esaslara ve kurallara göre kullanmaları için gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından yapılmasına, Anayasanın 92’inci maddesi uyarınca 6 ay süreyle izin verilmesi istendi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu. Yabancı kuvvetlerin hava unsurları 255 uçak ve 65 helikopteri aşamayacaktı.”
Tarih, 1 Mart 2003…
Irak Savaşı’nın hazırlıkları en kritik aşamada… Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi günlerinden birini yaşıyordu… Yukarıda içeriği anlatılan tezkere ile koalisyon güçleri kuzeyden Irak’a girecek, Saddam direnemeyecek ve işi çabucak bitirilebilecekti…
Meclis’te iki parti vardı; AK Parti’nin sandalye sayısı 361, CHP’ninki 178’di…
Oylamaya 533 milletvekili katıldı… Ve evdeki hesap çarşıya uymadı: 264 kabul oyuna karşılık, 250 ret oyu çıktı ve 268 salt çoğunluk sağlanamadığı için tezkere reddedildi… Savaş gemilerini İskenderun Limanı’nda bekleten ABD ve oylamada 95-100 civarında fire verdiği tahmin edilen AK Parti şaşkındı. Kamuoyu ikiye bölünüyor, ekranlarda ve gazete köşelerinde gelir-gider tabloları hazırlanıyordu.
“TÜRKİYE ABD’Yİ YARI YOLDA BIRAKTI”
Koalisyon güçlerine Türkiye topraklarını, Türk askerine de Irak’ın kapısını açacak tezkerenin reddedilmesi, okyanus ötesinde adeta deprem etkisi yaratıyordu.
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesine kadar uzanan süreci ve o dönemde yaşananlara ilişkin düşüncelerini yıllar sonra yazdığı “Decision Points” adlı kitabında şöyle anlatacaktı:
“Türklere, topraklarını kullanmamıza izin vermesi için aylardır baskı yapıyorduk, böylece 4’üncü Piyade Tümeni’nden 15 bin askeri kuzeyden Irak’a sokabilecektik. Ekonomik ve askeri yardımda bulunma, Türkiye’ye Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kilit programlarına erişim sağlaması için yardım etme ve Türkiye’nin AB’ye katılımına güçlü desteğimizi sürdürme sözü vermiştik. Bir noktada, izni alacağız gibi görünüyordu. (Dönemin başbakanı) Abdullah Gül’ün kabinesi, talebimizi onaylamıştı. Ancak TBMM 1 Mart’ta tezkereye ilişkin nihai oylamayı yaptığında, tezkere az farkla kabul edilmedi. Hayal kırıklığına ve hüsrana uğramıştım. Şimdiye kadar yaptığımız en önemli taleplerimizden birinde, NATO müttefikimiz Türkiye, Amerika’yı yarı yolda bırakmıştı.”
“SİYASİ BİR UTANÇ…”
Şaşkınlığa uğrayan sadece Bush değildi. Dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de ‘Bilinen ve Bilinmeyen’ isimli kitabında 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle ilgili şunları yazacaktı:
“Amerikan yönetimi emindi. Ancak TBMM, jilet farkıyla ABD’nin geçiş talebini onaylamamıştı. Bölgedeki kilit bir NATO müttefikinden destek alınamaması, operasyonel açıdan ciddi terslik olmasının yanında, siyasi bir utançtı…”
ABDULLAH GÜL İLE HİLMİ ÖZKÖK ARASINDA TARİHİ DİYALOG
1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Türkiye’de de uzun süre tartışıldı. Tezkerenin reddedilmesi savaş karşıtlarını memnun ederken, bir kesim ise Türkiye’nin tarihi bir fırsatı kaçırdığını savunuyordu.
Dönemin Başbakanı Abdullah Gül, tezkere sürecinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile aralarında geçen tarihi diyaloğu, yıllar sonra şu sözlerle anlatıyordu:
“Askerlerin Başbakanlığa o kadar çok geldiği dönem olmamıştır. Kıbrıs çıkarması hariç. Genelkurmay Başkanı’na soruyordum, ‘Sabahtan öğlene kadar bakıyorum bardağın dolu tarafını görüyorum, öğleden sonra akşama kadar bakıyorum boş tarafını görüyorum’ diyordu.”
“ONDA DA BİR HAYIR VAR”
O dönem siyasi yasağı nedeniyle Başbakanlık koltuğuna oturamayan ve süreci dışarıdan yöneten AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ise 1 Mart tezkeresinin redddedilmesinden 9 yıl sonra şu açıklamayı yapıyordu:
“Ben 1 Mart tezkeresini savunanlardandım. O zaman Başbakan değil, genel başkandım ve 1 Mart tezkeresinde yeterli oy alınamadığı için malum, Irak’a girilmedi. Onda da bir hayır var. Daha sonra Başbakanlığım döneminde parlamentoda güven oyunu aldık. Tezkereyi geçirdik. Bu tezkereyi geçirdiğimiz zaman da oradaki kardeşlerimiz ‘Türkiye buraya girmesin’ dediler. Girmesin deyince ki; Sayın Bush o zaman beni arka arkaya telefonla önce arıyordu. Meclisten bunu geçirmem için. Daha sonra da aynı Bush yine beni telefonla aradığında şunu söyledi; ‘Bunu erteleyelim’. ‘Niye’ dedim. ‘Görüyorsunuz dedi, halk dedi şu anda istemiyor. Kuzeydeki kardeşlerimiz istemiyordu aslında. Biz dedik, ‘istenmediğimiz yere zorla girmeyiz.”
“PKK’YA KARŞI AVANTAJ KAZANACAKTIK”
Sürecin en çok tartışılan isimlerinden biri de dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’tü. Özkök, yıllar sonra Radikal Gazetesi’nden Murat Yetkin’e verdiği röportajda süreçle ilgili şunları söyleyecekti:
“Tezkere geçseydi çok farklı olurdu. ABD ile çok güzel bir ‘Mutabakat Muhtırası’ hazırlamıştık. Pürüzler küçük ayrıntılardaydı. Herkes işin parasal boyutuna bakıyordu, ama para o kadar önem taşımıyordu; güvenlik ve idare boyutunda çok avantajlı olacaktık. Tezkere geçseydi Irak’a çok miktarda yani 4-5 tugay (20-25 bin asker) Irak topraklarına girecekti. Zaten Özel Kuvvetlerimiz oradaydı, onlar da takviye edilecekti. Sınır boyunca, özellikle geçiş alanlarında tampon bölge kurulacaktı. Ve uzun süre orada kalacaktık. Hem geçişler kontrol altında olacak, hem de gerektiğinde harekâtı oradan sürdürecektik. Kürt meselesi ayrı bir konudur, ancak PKK konusunda bugünden çok daha avantajlı konumda olacağımızı söyleyebilirim. Tezkere geçmeyince, anlaşma da imzalanamadı.”
TUTANAKLAR AÇIKLANACAK MI?
TBMM’nin reddettiği Irak Tezkeresi’nin hikayesi ve yıllar sonra dönemin aktörlerinden gelen değerlendirmeler bu yöndeydi. Kamuoyunun, yakın tarihin en çok tartışılan konularından biri olan 1 Mart oylamasıyla ilgili bildikleri, bunlarla sınırlıydı.
Çünkü oylama kapalı oturumla yapıldı. Meclis’te yapılan kapalı oturumlarda kimin ne dediği, kimin hangi yönde oy kullandığı sır olarak kalıyor ve 10 yıl süreyle açıklanamıyor. İşte o 10 yıllık süre de 15 gün sonra doluyor. Görüşmenin tutanakları, Danışma Kurulu’nun teklifi ve Meclis Genel Kurulu’ndaki oylamanın ardından yayınlanabiliyor. CHP gizli oturumun tutanaklarının açıklanması için harekete geçti bile. Kemal Kılıçdaroğlu, kurmaylarına tutanakların açıklanması için çalışma başlatmaları talimatı verdi. CHP Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e başvurarak, 1 Mart tezkeresi tutanaklarının açıklanmasını talep edecek. AK Parti de kabul ederse, Türkiye kamuoyu 10 yıl aradan sonra 1 Mart Tezkeresi’nin görüşüldüğü oturumda kimin hangi konuşmaları yaptığını, hangi milletvekillerinin ne yönde oy kullandığını öğrenebilecek. Görüşmenin kayıtlarının tutulduğu çuvalda 153 sayfa tutanak, 4 bant, 5 sayfa stenograf notu, açık oylamaya ilişkin 24 sayfalık oy tablosu bulunuyor.
TBMM TARİHİNDE 266 KAPALI OTURUM YAPILDI, 60 TANESİ GİZLİ KALDI
TBMM’de gerçekleştirilen kapalı oturumlar, Kurtuluş Savaşı’nın sürdürüldüğü dönemlerden beri uygulanıyor. TBMM tarihindeki ilk kapalı oturum, Meclis’in açılmasından bir gün sonra, 24 Nisan 1920 tarihinde yapılırken, son kapalı oturum ise 4 Ekim 2012’de Suriye tezkeresinin görüşmelerinde gerçekleştirildi. TBMM’nin 93 yıllık tarihi boyunca tam 266 kapalı oturum yapıldı. Kapalı oturumların kamuoyuna açıklanması için üzerinden 10 yıl geçmesi ve TBMM Genel Kurulu’nda oturumun kapalı durumunun kaldırılmasına yönelik karar alınması gerekiyor. Bu kapsamda TBMM tarihi boyunca yapılan kapalı oturumların 206’sı kamuoyuna açıklanırken, 60 kapalı oturum ise halen gizli tutuluyor. 23 oturum, 10 yıl olan süreyi tamamlamadığı için kapalıyken, 10 yıllık süre geçmesine karşın kapalı tutulan 37 farklı oturum bulunuyor.

Meclis’teki tezkere görüşmeleri sırasında CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın konuşmasından ilgili bölüm:
“(…)Tezkere görüşmeleri sırasında CHP “hayır” çıkması için büyük çaba harcadı. CHP’lilerin tamamı “hayır” oyu verdi. Oylamaya katılmayan AKP milletvekillerinin hiçbiri bir daha seçilecek yerden listeye konulmadı.
Sanıyorum AKP’liler o gizli toplantıda, tezkerenin çıkması için bugün öğrenildiğinde rahatsızlık yaratacağına inandıkları sözler söylediler, şimdi açıklanmasından endişe ediyorlar. Ben de bu gizli toplantının artık açıklanmasında sakınca olmayan tutanaklarından bazılarına ulaştım. Toplantıda CHP adına konuşan dönemin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kürsüde kullandığı bazı cümleler elime geçti. Bunların bir bölümünü sizlere açıklıyorum:
Korsan devlet
Türkiye bir korsan devlet değildir. İyi komşuluk anlayışına daima özen göstermiş sorumlu bir devlettir. Irak’a karşı da aynı sorumlu davranış içinde olmalıyız.
Amerikan düşmanlığı
Biz, ilkel bir Amerikan düşmanlığı anlayışı içinde siyaset yapmıyoruz; biz Türkiye’nin yararlarını her şeyin üzerinde tutan bir anlayışla siyaset yapıyoruz… ABD’nin her istediğine “evet” demeden de Amerika’nın ciddi bir dostu olarak kalmanın mümkün olduğuna inanıyoruz.
Kesinlikle ‘hayır’
Irak tezkeresine biz CHP milletvekilleri olarak “hayır” diyoruz… Meclis ne karar verirse versin, biz kesinlikle “hayır” diyeceğiz. Biz bu “hayır”ı CHP’ye oy vermiş, vermemiş milyonlarca insan adına, bir umutla, “dürüst, namuslu, barışçı, adaletli bir iktidar kurar umuduyla” AKP’ye oy vermiş milyonlar adına da diyoruz.
Kaybedilecek savaş
Bu savaşı Irak kaybedecektir, Türkiye kaybedecektir; ama, bu savaşı ABD de kaybedecektir, insanlık da kaybedecektir. Bu savaşa girmek istemiyoruz, ama bu savaşa sürükleniyoruz. Bu savaşta bizi kullanmak istiyorlar. Türkiye’nin coğrafyasını, toprağını istiyorlar…
Meşruiyeti yok
Irak’taki bu savaşın uluslararası hukuki bir meşruiyeti yoktur. Dünya ülkeleri bu konuda hemfikiridir. Baskılara boyun eğilmiştir; ama baskılara boyun eğen bu hükümettir. Baskılara boyun eğen Türkiye değildir, Türk halkı değildir.
Bu aldatmacadır
Hükümet, “savaş kararı almıyoruz, yabancı askerlerin Türkiye’de yerleşmesine izin veriyoruz” demekte. Peki, o askerler, bir süre sonra Irak sınırından geçecekler de, Bağdat’a hurma toplamaya mı gidecekler? Bu bir aldatmacadır. Alınacak olan karar çok açık bir şekilde “savaş” kararıdır.
Yazıklar olsun
“Çaresiziz” diyorlar, “çaremiz yok, mecburuz, yapacak bir şeyimiz yok, onun için kabul ediyoruz” diyorlar. “Amerikan askerlerinin Türkiye’de yerleştirilmelerine izin veren tezkereyi, başka türlü davranma imkânımız olmadığı için kabul ediyoruz” diyorlar… Yazıklar olsun!
Çaresiz değildik
Biz, 1919 yılında çaresiz değildik. Türkiye’ye girmek isteyenler karşı Türkiye çaresiz değildi. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesini istedikleri zaman da çaresiz değildi. 1974’te de çaresiz değildik. Ama şimdi anlıyoruz ki, AKP iktidarında, 2003 yılında Türkiye çaresizdir ve çaresiz olduğu için ABD askerlerini kabul etmektedir. Bu bir itiraftır, bu bir aczdir.

Türkiye’nin onurunu koruyacak olanlar, Türkiye’nin şerefini yüceltecek olanlar, Türkiye’yi bu savaşa sokanlar değil, Türkiye’nin bu savaşa girmesine “hayır” diyenler olacaktır.”
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PERDE ARKASI | Leave a comment

1 MART 2003 TESKERE OLAYINDA UNUTULMAMASI GEREKENLER

1 Mart 2003 Tezkeresi’nin 18.yıldönümünde unutmaması gerekenler


* 1 Mart 2003 Tezkeresi’nde TBMM’den yanlışlıkla çıkan doğru kararla Türkiye emperyalist işgalden kurtulmuştu.
* ABD’nin Irak işgali süreciyle iktidar yapılan AKP, gelir gelmez Irak Tezkeresi’yle karşılaştı.
* Abdullah Gül başkanlığındaki hükümet, tüm imkânlarını kullanarak 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin geçmesine çalıştı. …
* ABD, Türkiye’nin güneydoğusuna 65 bin asker konuşlandıracak, liman ve havaalanlarını da kullanacaktı.
* 1 Mart günü TBMM’de (Evet:264,Hayır:250,Çekimser:19 oyla)Tezkere reddedilince Türkiye emperyalist işgalden kurtulmuştu.
ve milletimiz rahat bir nefes aldı.
TEZKERECİ BASINA PARA DAĞITILDIĞI İDDİASI
– Tezkere öncesi, ABD’nin Türkiye’de 125 milyon dolar dağıttığı yazıldı.
– Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi, 18 Şubat 2003 günü kaleme aldığı yazıda “Amerikalılar artık nezaketi bırakmış görünüyorlar” diyerek, tanıştığı bir ABD’li diplomatın şu sözlerini aktardı: “İsteklerini Aralık ayında Türkiye’ye iletirken bunu bir ‘rica’ şeklinde değil daha ‘dayatmacı’ bir ifade ile söylediklerine çoktan pişman olmuşlar. Şimdi ya bu ayın 18’ine kadar Meclis’ten gerekli izni çıkartırsınız, yahut 50 yıllık dostluğu unutursunuz, diyorlar.”
IRAK’A MÜDAHALE BÖLÜNME GETİRİR
– Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, 25 Aralık 2001 günü yaptığı açıklamada, “Irak’a müdahale bölünmeyi de beraberinde getirir. Bunu, Türkiye’nin yanı sıra İran ve Rusya da istemez. Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin kaybı daha ziyade ekonomikti. Bu kez büyük olur. Kürt devletinin kurulması gündeme gelebilir” uyarısında bulundu.
TEZKERE ÖNCESİ VEKİLLERE TEHDİT
– Tezkere öncesi iknâ etmek için AKP’li milletvekilleri yakın markaja alındı.
– ABD büyükelçisi bile Meclis kulislerine gelerek nabız yokladı.
– O günlerde bir AKP’li Aydınlık’a “Cüneyt Zapsu, Amerikan askerlerinin Türkiye’ye gelmesine karşı çıkan bakanları üstü kapalı tehdit etti. ‘Elimizde sopa var ha’ dedi.”
– Tezkere geçmeyince Erdoğan Siirt’ten oldu bittiyle aday yapıldı ve hızlı bir süreçle Başbakan oldu.
– İlk iş özel bir yasayla uçuş koridoru açıldı ve Irak halkının üzerine tonlarca bomba yağdırıldı.
– Tezkereye en açık tavır alan Ertuğrul Yalçınbayır, Nevzat Yalçıntaş, Abdüllatif Şener ve Turhan Çömez gibi vekiller 2007’de aday yapılmayarak AKP’den tasfiye edildi.
ABD’NİN KARŞILIĞI
– ABD’nin bağımsızlık gününde 4 Temmuz 2003 günü, Irak’ın Süleymaniye şehrinde bulunan Türk Özel Harekat Timi merkezine baskın yapma küstahlığını gösterdi. ABD askerleri, 11 Türk subayının (3 subay 8 astsubay) başına çuval geçirmiş ve sorgulamıştı
TÜRKİYE TARİHİNE KARA BİR LEKE OLARAK GEÇEN OLAYA,
– Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün tavır koyacağı yere ertesi günü görev süresi biten Pearson’un veda ziyaretini kabul etmesi herkesi şaşırtmıştı.
– Özkök’ün veremediği tepkiyi, ABD’de bulunan Org. Hurşit Tolon vermiş ve olay duyulur duyulmaz Türkiye’ye dönmüştü.
– Zamanın TBMM Başkanı Bülent Arınç ise hiçbirşey olmamış gibi Pearson ailesine veda yemeği verdi.
– ‘Nota verecek misiniz’ diye soran gazetecilere ise AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan “Bizim bir devlet tecrübemiz var. Ne notası veriyorsun, müzik notası mı?” diye azarlamıştı .
– Dışişleri Bakanı Gül ise “Büyük devletler özür dilemez” tepkisi vermişti.
– Tepki veren ve “İğrenç bir olay. Bunu bir yere yazdık” diyen Org. Tolon’un bu açıklaması Türk milletini rahatlatırken, rahatsız olanlar da Tolon’u Ergenekon tertibinde gözaltına almıştı…
ÖZET:
Yanlışlıkla 1 Mart 2003’de rededilen “TEZKERE”nin üstünden geçen 17 yılda çok önemli gelişmeler oldu.
1-Türkiye Tezkere’yi 1 Mart 2003’de reddetti.
2- Ardından 4 Temmuz 2003 günü, Irak’ın Süleymaniye şehrinde bulunan Türk Özel Harekat Timi merkezine baskın yapma küstahlığını gösterdi. ABD askerleri, 11 Türk subayının (3 subay 8 astsubay) başına çuval geçirmiş ve sorgulamıştı.
3- 2008 yılında başlayan Ergenekon tertibi sürecinde yüzlerce general ve subay tutuklandı, tasfiye edildi. TSK’ya darbe indirilmeye çalışıldı.
4- Asıl hedef TSK idi. Onlarla birlikte İşçi Partisi ve vatansever aydınlar da…
5-Bu tertip 2014 yılında yıkıldı.
6- ABD’nin FETÖ destekli 15 Temmuz 2016 darbe girişimini de yerle bir etti.
7- 24 Temmuz günü de Irak ve Suriye’de ABD destekli PKK ve IŞİD gibi örgütlere karşı operasyona başladı.
8- Irak’ta 1991 yılından bu yana kurmaya çalıştığı kukla Kürt devletinin Suriye üzerinden Akdeniz’e çıkmasını engelledi.
9- Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarıyla ABD’ye silah gösterdi.
10- Şimdi de Suriye’nin tamamından çıkarmak için doğusuna operasyona hazırlanıyor.
11- Türkiye, ABD ekseninden hızla çıkarak; Rusya-Çin ve İran ekseninde Kurtuluş Savası ve sonrasında olduğu gibi onurlu yerini almaya başladı.
12- Görünen şu ki, Türk-ABD Savaşı sürüyor ve kazananı Türkiye!
13- Türkiye çuvaldan çıktı; ABD’nin başına en büyük çuvalı geçiriyor…
Duyarlı kesimler gibi izlemeye devam ediyoruz.(*)

(*)Bu derlemede Ercan Dolapçı’nın 1 mart 2019 günlü yazısından istifade edilmiştir.
mehmet boz <bomemed@yahoo.com>
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, SİYASİ TARİH | Leave a comment

EKONOMİ 14 SENE GERİYE GİTTİ * Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 2007 seviyesine geriledi

Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 2007 seviyesine geriledi

 Euronews

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK),Türkiye’nin 2020 yılı ve 4’üncü çeyreğine ilişkin büyüme rakamlarını açıkladı. Buna göre, Türkiye ekonomisi 2020’de yüzde 1,8, geçen yılın son çeyreğinde yüzde 5,9 büyüme kaydetti.
Üretim yöntemine göre cari fiyatlarla GSYH, 2020’de bir önceki yıla göre yüzde 16,8 artarak 5 trilyon 47 milyar 909 milyon lira olarak gerçekleşti. 2013’te 12 bin 519 dolar ile rekor seviyeye çıkan kişi başına GSYH değeri, 2020’de cari fiyatlarla 60 bin 537 liraya (8 bin 599 dolar) düştü.
Dünya Bankası verilerine göre 2019 yılında Türkiye’de kişi başına düşen yıllık gelir 9 bin 42 dolar olarak açıklanırken TÜİK’e göre ise kişi başı milli gelir yıllık 9 bin 127 olarak belirlendi.
2018 yılının ikinci yarısında TL’nin yabancı para birimleri karşısında değer kaybetmesiyle beraber faiz oranları, işsizlik ve enflasyon oranlarında da artış oldu.

https://tr.euronews.com/2021/03/01/turkiye-de-kisi-bas-na-dusen-milli-gelir-2007-seviyesine-geriledi
Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN * “ÇESTİTA BABA MARTA!”

“ÇESTİTA BABA MARTA!”

Balkan ve Trakya halklarının bahar süsü: Marteniçka
Balkan ve Trakya halkları, baharı kırmızı ve beyaz yünlerden yapılan marteniçkalarla kutluyor. Farklı türleri olan marteniçkalar, “Pijo ve Penda” adındaki kuklalardan ilham alıyor. Beyaz uzun ömrü, kırmızı ise sağlığı temsil ediyor. Baharın gelişi, dünyanın birçok yerinde farklı biçimlerde kutlanıyor. Bahar, hemen herkes için bereketin ve doğanın yeniden uyanışının simgesi.
Balkan ve Trakya halkları, yarından itibaren kendilerine özgü bir gelenekle baharı kutlamaya başlayacak. Marteniçkalar sokakları süsleyecek, Baba Marta dilekleri kabul edecek ve Pijo ile Penda kuklaları salgının gölgesinde de olsa kent kent dolaşacak.
Peki Marteniçka nedir, Baba Marta kimdir, Pijo ile Penda neyi temsil eder?
Baba Marta geliyor
Kırmızı ve beyaz yünlerden yapılan bahar süsü marteniçka (martenitsa), esasen bir Bulgaristan geleneği. 1 Mart’tan itibaren ay boyunca kentleri, sokakları, giysileri renklendiren bu süsler; bir mit olan Baba Marta’nın (Marta Nine) günleri diye de anılan baharda ortaya çıkıyor. Zira Baba Marta, inanışa göre, yeni başlayan tarım yılının bereketli ve verimli olması için iyi dilekleri kabul ediyor.
Pek çok farklı türü olan marteniçkalar, “Pijo ile Penda” adıyla bilinen kırmızı ve beyaz ipten yapılmış bebeklerden ilham alıyor. Beyaz renk uzun ömrü, kırmızı ise sağlık ve gücü temsil ediyor.
Eskilere dayanan bu geleneğin, Bulgaristan’a özgü olduğu düşünülse de Doğu Trakya, Yunanistan ve kimi Balkan halkları da günümüzde martın gelişini böyle kutluyor.
Kırlangıç, leylek, karınca yuvası…
Bulgaristanlılar, 1 Mart geldiğinde yakınlarına ve arkadaşlarına marteniçka hediye ediyor ve onlar için sağlık diliyor. Bu dönem, Bulgarcada “Çestita* Baba Marta! (Честита Баба Марта!)” ifadesiyle kutlanıyor.
Marteniçkaları hazırlamak da epey kolay. Kırmızı ve beyaz renkteki ipler saç örgüsü şekilnde örülüyor ya da iplerin iki ucu ters yönlere döndürülerek burgu haline getiriliyor. Bunlar, yaka süsü ve bileklik olarak kullanılabiliyor.
Marteniçkalar kırlangıç, leylek, karınca yuvası görülünceye dek taşınıyor. Bunlardan en az biri görüldüyse ay başında tutulan dileğin gerçek olacağı düşünülüyor. Daha sonra da bileklerdeki marteniçkalar, çiçek açmış bir ağaca çaput niyetine bağlanıyor.
Kutlamalar başladı
Bu gelenek 2017’de Bulgaristan, Romanya, Kuzey Makedonya ve Moldova’nın ortak adaylığıyla UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine dahil eklendi.
Bulgaristan Radyosu’nun aktardığına göre; Kuzeydoğu Bulgaristan’ın Lovets köyünde insan boyunda “Pijo-Penda” yapıldı, Tırgovişte’de ana meydan kırmızı-beyaz süslerle donatıldı ve başkent Sofya’da kutlamalar başladı.
*Fotoğraf: BNR
Kırcaali’deki bir ortaokulun öğrencileri ise, sosyal hizmetler yurduna büyük bir marteniçka hediye etti. Merkezin başhemşiresi Mariya Panayotova da “İlk leyleği görünce tüm hayalleriniz gerçekleşsin” diyerek teşekkür etti.
*Öğrencilerin yurda hediye ettiği Pijo ve Penda bebekleri
*Çestita, Türkçede “Tebrikler” anlamına geliyor.
*Bu derlemede Bulgaristan Radyosu’ndan faydalanıldı. 
Dilek Şen – 28 Şubat 2021 –
Posted in Genel Kultur, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN * Teşkilat-ı Mahsusa’nın ardındaki sır perdesi aralanıyor

Teşkilat-ı Mahsusa’nın ardındaki sır perdesi aralanıyor

Barış Doster – Odatv.com – 17.03.2013

Ülkemizin en yetkin tarihçilerinden, en seçkin Cumhuriyet aydınlarından, en üretken araştırmacılarındandır Orhan Koloğlu. Tek başına adeta bir enstitü, bir tarih kurumu, bir araştırma merkezi gibi çalışır. Heyecanını hiç yitirmez. Her çalışmasına genç bir doktora öğrencisiymiş gibi tutkuyla emek verir. Gazetecidir. Uzun yıllar basın ataşeliği yapmıştır. İki kez (1974’te ve 1978- 1979’da) Basın Yayın Genel Müdürü olarak hizmet vermiştir. 1980 öncesinde Başbakan Bülent Ecevit’in dış politika danışmanlığını üstlenmiştir. Libya’da ve Türkiye’de çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapmıştır. Kısacası çok yönlü bir kariyeri vardır. Osmanlı tarihi, özellikle de Abdülhamit dönemi en yoğun çalıştığı alanların başında gelir. İttihat Terakki’den Abdülhamit’in masonlarla ilişkilerine, Atatürk’ün 3. Dünya üzerindeki etkisinden Avrupa basınında Türk Kurtuluş Savaşı’nın nasıl yansıtıldığına, Jön Türkler’den Basın Tarihi’ne, Türk-Arap ilişkilerinden İslam dünyasında çağdaşlaşmaya dek geniş bir alanda çalışır.
TEŞKİLAT-I MAHSUSA’NIN KÖKLERİ
“Curnalcilikten Teşkilatı Mahsusa’ya” (Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2013) adlı son kitabında da çok iyi bildiği, çok çalıştığı, çok eser verdiği bir konuyu inceliyor Koloğlu. Teşkilatı Mahsusa’nın köklerine iniyor. Kimilerinin MİT’in atası saydıkları, kimilerinin Ergenekon’un kurucusu ilan ettikleri, kimilerinin derin devletle özdeşleştirdikleri, kimilerinin tüm kötülüklerin anası olarak gördükleri bu önemli örgütün tarihini mercek altına alıyor. Üstelik bu işi de, bu alanda kalem oynatan, söz söyleyen, yorum yapan pek çokları gibi kulaktan dolma, yüzeysel bilgilerle, sınırlı kaynaklarla yapmıyor. Hakkını veriyor. İşin kolayına kaçmıyor. Meseleyi temelinden, “curnal” teriminin tarihinden kavrıyor. Teşkilatı Mahsusa’nın kuruluş sürecini, Çin’den Kafkaslara, İran’dan Hindistan’a dek nerelerde, neleri, nasıl yaptığını anlatıyor.
“Teşkilat”, “Fedai Zabitan”, “Umuru Şarkiye” gibi değişik isimlerle de anılan ve 1914’te, yani Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıl resmen kurulduğu öne sürülen Teşkilatı Mahsusa’nın varlığının daha eskilere, 1903 – 1907 yılları arasında dayandığına işaret ediyor. Kimi kaynaklarda 30 bin üyesi olduğu yazılan örgüt hakkındaki bilinmezleri, dahası farklı, hatta birbiriyle çelişen bilgileri sıralıyor. “İstihbarat örgütü mü? İhtilal örgütü mü? Askeri eylem örgütü mü?” sorularına yanıt arıyor. Doğrudan şahsına bağlı bir istihbarat teşkilatı kuran Sultan Abdülhamit’in curnal teşkilatına, istihbarata verdiği öneme değinirken, kimlere, niçin, ne zaman curnalci dendiğini anlatıyor. Hangi Jön Türklerin Abdülhamit tarafından maaşa bağlanarak, mevki makam, memuriyet verilerek devşirildiğini, etkisiz kılındığını, saf değiştirdiğini anımsatıyor. “Yıldız Rejimi”ne hizmet eden istihbarat sisteminin kuruluşunu, Meşrutiyet yandaşı örgütlerin çalışmalarını etkisiz kılmak için yaptıklarını sıralıyor. İkinci Meşrutiyet öncesinde İttihatçıların nasıl haberleştiklerinden örnekler veren Koloğlu, 1908’e dek çoğunlukla Avrupa’da, Balkanlar’da ve Mısır’da örgütlenen Jön Türklerin sürgüne gönderilseler de, yurt dışına kaçsalar da hummalı bir faaliyet içinde olduklarını vurguluyor.
Bir yandan da parasızlıkla boğuştuklarını, beş parasız biçimde örgütlenip, yayın faaliyetinde bulunmaya çalıştıklarını belirtiyor. İstanbul ile haberleşmek için kapitülasyonların sağladığı imtiyazlardan yararlanan, Avrupa devletlerinin postanelerini kullanan, şifreli isimlerle haberleşen, kulüp kurmak yasak olduğundan Selanik’teki sahil kahvelerinde bir araya gelen İttihatçıların, toplanmak için Mason localarından (Mason olmayan İttihatçılar dahil) faydalandıklarını ifade ediyor.
KUŞÇUBAŞI EŞREF VE ENVER PAŞA
Olağanüstü bir “örgüt ustası” olan Talat Paşa’nın da, genç yaşta hızla yükselen Enver Paşa’nın da, Cemal Paşa’nın da (İttihat Terakki’nin lideri olan üç paşaya triumvira veya paşavat da denir) kendilerine bağlı kişisel istihbarat örgütleri kurduklarını anlatıyor Koloğlu. Teşkilat için Kuşçubaşı Eşref’in önemini kabul etmekle birlikte, onun örgütü kurucusu olduğu yönündeki iddiaya karşı çıkıyor. Kuşçubaşı Eşref’in Arap ve Kürt ayrılıkçı hareketleriyle yakınlığına dikkat çekiyor. Onun bir teşkilatçıdan ziyade, liderlik tutkusu içinde tek başına mücadele veren birisi olduğunu, istihbarat alanında merkezi bilgilendirme gibi bir yönünün bulunmadığını vurguluyor. Osmanlı Devleti’nin bütünlüğü konusunda İttihat Terakki ile aynı duyarlılığa sahip olmadığını, tersine Arap İhtilal Cemiyeti gibi ayrılıkçı bir girişime öncülük ettiğini ifade ediyor. Bu yüzden de adeta İngilizlere hizmet ediyormuş durumuna düştüğünü anımsatarak “1909’da 36 yaşındayken bütün eylemlerinden vazgeçip ticarete yönelmesi, geçmişinin bir bireysel macera süreci olduğunun farkına varmasıyla açıklanır ancak” diyor.
Koloğlu, Teşkilatı Mahsusa’nın gerçek kurucusu sayılan Enver Paşa’nın, 1911’de Trablusgarp Harbi dolayısıyla Kuşçubaşı Eşref’ten yararlanmayı tasarlamasını, Eşref’in özellikle Arap alemi konusunda, İttihatçıların da bilmediği bilgilere sahip olmasına bağlıyor. Teşkilatı Mahsusa’nın, Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı olduğu dönemde, 1914 yılında resmen kurulduğu öne sürülse de, devletin böyle bir örgüte çok daha önce gereksinim duyduğunu yazıyor. Orduyu temel alan bir örgütlenmeye Enver Paşa’nın daha önce başladığını, Teşkilatı Mahsusa’yı kurmasında Alman etkisinin önemli olduğunu söylüyor.
“ENVER PAŞA NASIL ORTAYA ÇIKTI”
Koloğlu, henüz 27 yaşındayken “Hürriyet Kahramanı” ilan edilen Enver Paşa’nın komitacılıktan devrimciliğe yükselişini Kazım Karabekir ve Fahrettin Altay’ın tanıklığıyla anlatırken, Şevket Süreyya Aydemir’den şu alıntıyı yapıyor: “Eğer Makedonya yerine Erzincan’daki orduya atansaydı, tarihin tanıdığı Enver Paşa ortaya çıkmazdı”. İttihat Terakki’nin genel merkez yöneticisi olan, iş yoğunluğu nedeniyle istihbarat alanında uğraşmaya çok fazla zamanı olmayan Enver Paşa’nın Berlin’e ataşe atanması, Almanlarla ilişkilerini daha da geliştirirken, hanedanın damadı olması da kariyerinde hızla yükselmesini kolaylaştırıyor. Kitapta Fedai Zabitan’ın kendi içinde bölünmesi de anlatılıyor. İmparatorluk yönetiminde oldukça güçlü olan Enver Paşa’nın Teşkilatı Mahsusa’nın yöneticiliğine Süleyman Askeri Bey’i atamasına, her şeye hakim olmaya çalışmasına, zaman zaman İttihat Terakki’yle derin anlaşmazlıklar yaşamasına, hatta kimi bölgelerde ordunun sevk ve idaresinde bu nedenle çok başlılık görülmesine değiniliyor. Teşkilatın Kafkaslarda, İran’da, Afganistan’da, Hindistan’da, Libya’da, Lübnan’da, Hicaz’daki faaliyetlerine yer veriliyor.
TEŞKİLATI MAHSUSA ERMENİLERE KARŞI MI KURULDU?
“Teşkilatı Mahsusa Ermenilere karşı kuruldu” şeklindeki teze karşı çıkan Koloğlu, Osmanlı’nın öncelikle Balkanlar ve Arap bölgelerinde yoğunlaştığını, bu zorlu ortamda Ermeni meselesinin ikinci planda kaldığını belirtiyor. İngiliz istihbaratıyla çetin bir mücadeleye giren örgütün başına, mütarekeden sonra Hüsamettin Ertürk’ü tayin ediyor Enver Paşa. Ve teşkilat kısa süre sonra Karakol Cemiyeti’ne dönüşüyor. İttihatçı kadrolar ve Karakol Cemiyeti, Milli Mücadele’ye her türlü katkıyı, en büyük desteği veriyorlar. Ama Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Kuvayı Milliye örgütlenmesi ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile tam olarak da iç içe geçmiyorlar. Hatta aralarında kimi anlaşmazlıklar da yaşanıyor. Gazi, önde gelen İttihatçı kadrolara, özellikle de Enver Paşa ile bağını sürdürenlere karşı mesafeli duruyor. Maceracılığa ve iki başlılığa karşı tavır alıyor. Mücadelenin çatı örgütünün Müdafaa- i Hukuk Cemiyeti olduğunu, millet iradesinin TBMM’de vücut bulduğunu vurguluyor. Karakol Cemiyeti liderlerinden Kara Vasıf Bey’e, teşkilatın ilga ve iptal edildiğini sert bir ifadeyle söylüyor. Sonrasında da çeteci değil, istihbaratçı bir kuruluş olarak Milli Müdafaa Grubu (M.M) faaliyete geçiyor.

Kısacası Koloğlu’nun kitabı, Teşkilatı Mahsusa’yı merak edenlere zengin bilgiler sunuyor. Geçmişte neyi nasıl yaptığımızı, neleri neden yapamadığımızı öğrenmek isteyen tarih meraklılarına ufuk açıyor.

https://odatv4.com/teskilat-i-mahsusanin-ardindaki-sir-perdesi-aralaniyor-1703131200.html
Posted in GEÇMİŞİN İÇİNDEN, İSTİHBARAT KURUMLARI, Tarih | Leave a comment

ÜÇ CUMHURİYET, ÜÇ TELLİ KURŞUN

ÜÇ CUMHURİYET, ÜÇ TELLİ KURŞUN

Hüseyin Mümtaz – 27.02.2021

Kitaplar şöyle yazar;
”Teşkîlât-ı Mahsûsa, İttihat ve Terakkî Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır. İttihat ve Terakkî’nin Türkçü ve İslâmcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunmuştur. Çeşitli şahit ifadelerine göre 1911’den itibaren etkin olmuş, 5 Ağustos 1914’te Harbiye Nezareti’ne bağlı resmî bir örgüte dönüştürülmüştür. 8 Ekim 1918’de İttihat ve Terakkî hükûmetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilât-ı Mahsusa da resmen tasfiye edilmiştir.
Teşkilât-ı Mahsusa’nın Trablusgarp’ta İtalyanlara, Batı Trakya’da Bulgar ve Yunanlara, Mısır ve Irak’ta İngilizlere karşı direniş örgütleme çalışmaları kısmen belgelenmiştir…
Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’da oluşturulan Kuvâ-yi Milliye ve Müdafaa-i Hukuk gruplarının önde gelen liderlerinin hemen hepsi Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olduğu bilinen kişilerdir. Buna rağmen Teşkilât-ı Mahsusa ile Millî Mücadele arasındaki örgütsel ilişki yeterince incelenmemiştir. Teşkilatın kurucusu Enver Paşa’dır. Başında ise Hüsamettin Ertürk bulunmaktaydı”.
Geçen yüzyılın başındaki 1913-23 zaman dilimi, Kafkaslardan-Balkanlara uzanan geniş bir coğrafyada yeni Türk devletlerinin doğumuna tanıklık eden kutlu bir devredir.
Peki ne yapmış ITC ve “Teşkilât”?
Tarihte “İlk Türk Cumhuriyeti”ni kurmuş olma şerefi konusunda Batı Trakya Türkleri ile Azerbaycan Türkleri arasındaki tatlı bir rekabet vardır.
12 Eylül 1913’te Batı Trakya Türklerini Yunan-Bulgar bıçağı ve kucağına bırakmak istemeyen Teşkilatı Mahsusa, Enver Paşa’nın emri ve Süleyman Askeri ile Eşref Sencer Kuşcubaşının çalışmalarıyla “Garbi Trakya Müstakil Hükümeti”ni kurar. Yeni Devletin bayrağı ay yıldızlı ve yeşil, beyaz renklerde idi. Siyah matemi, yeşil Müslümanlığı, beyaz ise aydınlık günleri temsil etmekteydi. Türkçe ve Fransızca yayın yapan bağımsız anlamına gelen ‘independant’ isimli bir gazete çıkarılmış, Süleyman Askeri Bey tarafından Batı Trakya için milli bir marş bile kaleme alınmıştır. Yunan ve Bulgar posta pulları geçersiz sayılmış ve yeni hükümet tarafından yeni pullar bastırılmıştır.
Batı Trakya’nın Bulgarlara karşı savunulması amacıyla savunma planları yapılmış ve askeri kuvvetler buna göre tertiplenmiştir. İstanbul’dan Eylül sonlarında 3.000 tüfek ve 500 sandık mermi getirilmiş, Ekim ayında ise devlet bütçesi hazırlanmıştır. Devletin asker sayısı 30.000 kadardı. Başkent Gümülcine idi. Neticede Bulgarlar, zayıf duruma düşmüş olan askeri kuvvetleri ile Batı Trakya’yı alamayacaklarını değerlendirdiklerinden, Osmanlı Devleti ile siyasi ortam oluştuktan sonra anlaşma yoluna gittiler ve 29 Eylül 1913’de, Osmanlı – Bulgar heyetleri arasında İstanbul Anlaşma’sı imzalandı.
Buna göre bütün Batı Trakya Bulgarlara bırakıldı. Kötü günler başlıyor. Osmanlı Hükümetinin, İstanbul Anlaşma’sıyla Batı Trakya’yı bırakması, Batı Trakya’da şok tesiri yaptı. Batı Trakya Hükümetinin başındakileri ve halkı, Bulgarlara karşı silahlı mukavemetten vazgeçirmek ve teskin etmek üzere, anlaşmanın yapıcılarından olan Albay Cemal (Bahriye Nazırı Cemal Paşa) Ekim 1913 başlarında, İstanbul’dan Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe’ye giderek Bulgarların kan akıtmadan Batı Trakya’yı işgal etmelerini sağlamaya muvaffak oldu. Ekim 1913 ortalarında başlayan Bulgar işgali, olaysız, 30 Ekim 1913’de sona erdi. Batı Trakya Müstakil Hükümeti de 25 Ekim 1913’de kendini feshetti. Hükümet ileri gelenleri ile subaylar ve birlikler İstanbul’a döndüler. Mevcut silah ve cephane, ileride yine Batı Trakya davası için kullanılmak ümidiyle saklandı. Bu; ilk Cumhuriyet ve 55 günlük yavrunun başına kendi ellerimizle sıktığımız ilk kurşundur.

Bundan tam beş sene sonra, İmparatorluğun öteki ucunda Kafkaslarda 28 Mayıs 1918 tarihinde Çarlık Rusyası’ndan bağımsızlıklarını kazanmış olan vilayetlerin birleştirilmesi ile “Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti” kurulur ve Cumhurbaşkanlığı’na da Mehmet Emin Resulzade getirilir.
Osmanlı İmparatorluğu yeni Azerbaycan Devletini derhal tanır. Bu dönemde yeni Azerbaycan Devleti bir taraftan iç karışıklıklarla uğraşırken, diğer taraftan da Rusya, Ermenistan ve İran’ın saldırıları karşısında direnmeye çalışır ve Osmanlı Devleti’nden yardım ister. Bu dönem aynı zamanda Batılı Devletlerin Azerbaycan’ın zengin petrol kaynaklarını keşfetme dönemine rastladığından Azerbaycan’daki Türk unsurunu ortadan kaldırmak için Ermenistan, Rusya ve İran’ın yanında ‘müttefik’ Alman ve İngilizler de Türklere karşı cephe almışlardır.
“Teşkilat“ın ve Kafkas İslâm Ordu”sunun bu zaman aralığında Enver Paşa’nın talimatıyla ve Halil ve Nuri Paşalar komutasında yaptığı hizmetler Azerbaycan’da hala dillere destandır. 1918’de Bakü İngiliz-Rus ve Ermenilerin elinde olduğundan Gence ‘geçici başkent’ yapılır. Halil Paşa 15 Eylül 1918’de Baku’ye girer ve şehri Resulzade’ye teslim edip çekilir. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesini imzalayınca da 15’inci madde uyarınca 1914 sınırlarına çekilmek zorunda kalır. Azerbaycan’ın bu bağımsızlığı ancak 23 ay devam eder. 1920 yılında 27 Nisan’ı 28 Nisan’a bağlayan gece Sovyet Kızılordu’sunun Azerbaycan’ı işgali ile de bağımsız Azerbaycan Devleti sona erer. Bu da 23 aylık ikinci bebeğe sıkılan ikinci kurşundur.
Balkanlar ve Kafkaslardan yıllar sonra yine Türkiye sınırları dışına, bu defa güneye Kıbrıs’a dönelim.
1 Ağustos 1958’de, İngiliz Sömürgesi altındaki Kıbrıs Adası’nda Rum mezalimi altındaki Türklerin can ve mal güvenliğini sağlamak için Türk Mukavemet Teşkilâtı kurulur. Bayrağa, Kuran’a ve Silaha el basarak üye olunabilen TMT’nin mücadelesi sonunda 1983’de Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulur. Devlet kuran bu “teşkilat”ın arkasında ise hangi “Kurul”un bulunduğunu engin ferasetinize bırakıyorum.
2004’de ise, yâni bu yeni Türk Devleti’nin kuruluşundan 21 yıl sonra, yirmi bir yaşındaki delikanlının şakağına Annan modeli/yapımı üçüncü kurşun sıkılmak istenir.
Zaman içinde, çağın güç merkezi konumunda olan devletlerin dünyanın her köşesinde kendi amaçları doğrultusunda etki alanları yaratmak, genişlemek için çeşitli teşkilatlar kurduklarını görüyoruz.
“Derin devlet”, “devlet aklı” kavramları bu tartışmanın dışındadır.
İkinci dünya savaşından sonra bu yolda en dikkat çekici örnek Amerika’nı yaptıklarıdır.
O halde bu kadar örnekten sonra yüzyılın sorusunu pat diye sorabiliriz.
Amerika’nın “Gladyo”sunun ilham kaynağı, acaba yüzyıl önceki Teşkilât-ı Mahsusa olabilir mi?
Biraz düşünün bakalım…
Eliniz değmişken, Eşref Sencer Kuşçubaşı ve Süleyman Askerî’yi de bir araştırmanızı öneririm.
Posted in GEÇMİŞİN İÇİNDEN, Tarih | Leave a comment
Top