STRATEJİK MÜTTEFİK! “OLTADAKİ BALIK” TÜRKİYE’den SONRA GÜRCİSTAN DA ÖKSEYE DÜŞTÜ!!!

19 Ağustos 2019, 13:43

GÜRCİSTAN VE ABD ARASINDA
ASKERİ İŞ BİRLİĞİ ANLAŞMASI


Gürcistan, ABD ile askeri işbirliğini
öngören anlaşmayı imzalamaya hazırlanıyor.

Gürcistan Savunma Bakanı Levan İzoria, ABD’nin yeni askeri ataşesi Albay Stefani Begli ile yaptığı görüşmeden sonra bir açıklama yaparak, “Birkaç gün içinde, ana stratejik ortağımız ABD ile üç yıllık bir işbirliği anlaşması imzalama olanağımız olacak.” ifadelerini kullandı. İzoriya, ABD ile askeri işbirliği yapılmasının temel amacının Gürcistan’ın askeri yeteneklerini güçlendirmek olduğunu ifade etti.

https://qha.com.tr/haberler/gurcistan-ve-abd-arasinda-askeri-is-birligi-anlasmasi/69663/
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN BİR ÖYKÜ * Yumurta

Mine G. Kırıkkanat
kirikkanat@mgkmedya.com

Yumurta


İngiliz yazar Lawrence Durrell ile kendisinden on yaş büyük olduğu için değil, dehasından etkilendiği için “ustası” saydığı Amerikalı yazar Henry Miller arasında dünya edebiyatına yansıyan 45 yıllık bir yazışma ve sarsılmaz bir dostluk vardır. 

Yakınlaşmaları, Lawrence Durrel’in çok beğendiği Yengeç Dönencesi’ni okuduktan sonra Henry Miller’e yazdığı bir mektupla 1935 yılında başlar ve 1980’e kadar sürer. Her ikisi de sıra dışı karakterler olan Miller ve Durrel’in en benzeştikleri özellik, anayurtlarına değgin besledikleri aşk ve nefret çelişkisidir. Miller, iliklerine kadar Amerikalı olmasına karşın ABD’de duramamakta; her gittiği yerde Büyük Britanya’nın dışişleri bakanlığına hizmetten geri kalmayan Durrel de “ölü” diye nitelediği İngiltere’de yaşayamamaktadır.

Yıl 1939, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına birkaç ay kalmıştır. Henry Miller, 9 yıldır yaşadığı Paris’i terk edip dostu Lawrence Durrel’in daveti üzerine Korfu Adası’na gider. 
Ömrü boyunca Akdeniz’i mesken tutan, Kıbrıs’ta, İskenderiye’de ilham arayan ve bulan “vatansız” Lawrence Durrel, ailesiyle birlikte 1935’te Korfu’ya yerleşmiştir.

Yöresel tatlarda yoksulluk 
Henry Miller’in Korfu’da başlayıp Girit, Peleponez ve Attik’e uzanan bir yıllık Yunanistan yolculuğu, yazarlığı için bir dönüm noktası olup, “en iyi kitabım” dediği Marussi Devi’nin (The Colossus of Maroussi) esin kaynağıdır. 

Yunanistan gezisinde Miller’in yolu, bir ara kuş uçmaz kervan geçmez bir köye düşer. Köyün tek pansiyonu, yaşlı bir kadının evine yerleşir. Yazışmayı sürdürdüğü Lawrence Durrel de birkaç günlüğüne kendisini görmeye gelir. 

Dul kadının tek geliri pansiyon ve tek müşterisi Miller’dir. Eski taş evde boş oda boldur, bir odaya da Durrel yerleşince, yaşlı kadın çok sevinir. Savaş henüz başlamamış, ama kıtlığı başlamıştır. Tüm ülkeler gibi Yunanistan’da da halk açlık çekmektedir ve turistler için bile yiyecek bulmak kolay değildir. Ancak köylerde durum biraz daha iyidir. 

Pansiyon sahibi kadın, Tanrı’nın kendisine lütfettiği iki varsıl müşterisine “yokluğu” hissettirmemek için bulup buluşturuyor, öyle lezzetli yemekler yapıyordur ki, Miller ve Durrel tabaklarına konulan alaşımlardaki unun çokluğu, yağın ve etin yok denecek kadar azlığını, “yörenin mutfak alışkanlıklarına” bağlıyorlardır. Mevsimlerden kış, ama hava ılıktır ve kunt köy evinin ısıtılmadığı da pek fark edilmez.

Rafadan koşturmaca 
İki dost günlerini yazarak, söyleşerek ve her ikisinin de temkinli davranıp yanlarında getirdikleri içkileri pansiyon sahibinin un çorbası ve sade böreklerine, bazen de zeytinyağlı sebze yemeklerine katarak geçinip giderler. 

Bardaktan boşalırcasına yağmur yağan bir sabah, Henry Miller’in canı fena halde “rafadan yumurta” ister, kahvaltıda. Yaşlı kadın, sipariş edilen rafadan yumurtayı getirir, ama yumurta buz gibidir. Miller, “Rafadan yumurta soğuk yenmez!” der kadına. “Lütfen yeni bir yumurta pişirin ve sıcak getirin!” 

Gıkı çıkmaz kadıncağızın. Yeni bir yumurta pişirmek üzere kaybolur ortadan. Ne zaman sonra geri gelir, ancak yumurta yine soğumuştur. Henry Miller, sinirlenir. Pansiyon sahibine iyi bir zılgıt ve rafadan yumurta nasıl yenilir konulu nutuk çeker, üçüncü bir yumurta emreder. 

Miller, yeni rafadan atılımının sonucunu beklerken, Lawrence Durrel’in pencereye gidip dışarı bakacağı tutar. Yaşlı kadın, bir elinde şemsiye ötekisinde yumurta tenceresi, köyün çamurlu yollarında koşarak gelmeye çalışıyordur. 

Durrel ne olup bittiğini kavramış, altüst olmuştur. Henry Miller’i pencereye çağırıp, “Bak!” der, “Yumurtalar bu yüzden soğuk geliyor…” Evde odun bitmiş, mutfağın ateşi de sönmüştür. 

Müşterisini memnun etmek isteyen yaşlı kadın, yumurtaları pişirebilmek için çamurlara bata çıka köyün öteki ucundaki ekmek fırınına gidiyor, ama rafadan yumurtalar dönüş yolunda soğuyordur.

Aferin almak uğruna 
Henry Miller, yaşlı kadını köyün bir ucundan diğerine koşturan anlamsız kaprisinden çok utanmıştır. Üçüncü soğuk yumurtayı sessizce yer ve bir daha da rafadan yumurta, diye tutturmaz ev sahibine. 

İki yazar, Akdeniz insanlarının “aferin almak” ve konukseverlik uğruna yaptıkları fedakârlığa bağlıyarak düşünürler hep bu olayı. Öyle de yazar, Miller. 

Ama ben yıllar önce okuyup unutamadığım bu anekdotu başka türlü yorumluyorum. 
Geçmişte Yunanistan’daki köyün bir ucundan ötekine koşturan yaşlı kadın, bugün ikinci yumurtayı Miller’in suratının ortasına patlatır. Keza zengin ülkelerin tamamında daha birinci yumurtayı beğenmezliğinizde kapı dışarı edilirsiniz.

Ama Türkiye’de, Arnavutluk’ta, Romanya’da vb. hâlâ bulabilirsiniz varsıllardan “aferin almak” için çabalayan yoksulları… 

Çünkü yoksulluk, aynı zamanda ezikliktir. 
Eziklik ise geri kalmışlığın en açık göstergesi. 

Ve Türkiye’nin kanını iliğini sömürerek semiren muktedirler; emdikleri kemiği halka atarak, ülkeyi büyüttüklerini iddia edebilmektedirler! Oysa yarattıkları biat kültüründe, ancak eziklik büyür. Ezerek semirenler bile toplumsal ezikliğin, ortağı, paydası ve tutsağıdırlar.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1537924/Yumurta.html

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

FETÖ’nün  şifreleri

FETÖ’nün  şifreleri

18 Ağustos 2019


FETÖ’nün emniyet mahrem yapılanmasının 7 büyük bölge ile bunlara bağlı küçük bölgeler ile 10 ana temsilcilikten oluştuğu, mahrem imamlar arasındaki hiyerarşik yapıyı belirginleştirmek amacıyla sınıflandırmaya gittiği tespit edildi.


FETÖ’nün emniyet mahrem yapılanmasında yer aldığı belirlenen Ercan Şahin’e “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen 16 yıl 6 ay hapis cezasının gerekçeli kararı yazıldı.

Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesince verilen hükmün gerekçeli kararında, FETÖ’nün “emniyet mahrem yapılanması”nın, gizli tanık “Garson” un Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği iki SD karttaki bilgiler doğrultusunda deşifre edildiği bildirildi.

Karttaki verilerde örgütün yapısı, işleyişi, mali kaynakları, kamu kurumlarına sızma stratejisi ve kendisinden olmayanlar üzerinde oluşturduğu baskı, örgütün emniyet yapılanmasında yer alan mahrem imamlar ve üst düzey örgüt yöneticilerinin kod isimlerinin yanı sıra geçmişteki görevleri, operasyonel telefon hat numaraları ile özel hayatına ait bilgilerin yer aldığı belirtildi.

7 büyük bölge, 10 temsilcilik

Gerekçeli kararda, FETÖ’nün emniyet mahrem yapılanmasının, 7 büyük bölge (BB) ve bunlara bağlı küçük bölgeler ile 10 ana temsilcilikten oluştuğu ifade edildi.

Büyük bölgelerin Ankara BB, Ege BB, Erzurum BB, Gaziantep BB, İrfan Bey BB (Polis Akademisi ve Polis Koleji), Marmara BB ve Okul BB (Polis Okulları) olduğu belirtilen gerekçeli kararda, büyük bölgenin alt birimlerini oluşturan yapılanmalara ise küçük bölge (KB) denildiği anlatıldı.

Küçük bölgelerin il ve ilçelerden oluştuğu bildirilen gerekçeli kararda, “Emniyet Mahrem Hizmetler Yapılanması Kodlamaları” başlığı altında FETÖ’nün Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) içindeki yapılanmasına da yer verildi.

FETÖ’nün EGM bünyesinde örgütlenmesinin 10 ana temsilcilik şeklinde olduğuna işaret edilen kararda, şu tespitlerde bulunuldu:

“FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün Emniyet Genel Müdürlüğü içindeki yapılanması, Ankara Büyük Bölge Temsilciliği, İstanbul/Marmara Büyük Bölge Temsilciliği, İzmir/Ege Büyük Bölge Temsilciliği, Gaziantep Büyük Bölge Temsilciliği, Erzurum Büyük Bölge Temsilciliği, İrfan Bey Temsilciliği (Polis Akademisi ve Polis Koleji), Okul Büyük Bölge Temsilciliği (Polis Okulları), Dil Kursu Büyük Bölge Temsilciliği (İDB – Yıldız), Kimya Dersi Temsilciliği (KOM), Tarih Dersi Temsilciliği (TEM) olarak 10 ana kısımdan oluşmaktadır. Bu kısımların üstünde bunları yöneten bir birim abisi vardır. Bu kişi sözde EGM’yi yöneten imamdır.

Emniyet imamına bağlı çalışan bir sekreter vardır. Bu sekreter, FETÖ’nün mali ve personel yapısını takip eder. Temsilciliklere bağlı küçük bölge mesulü/genel müdürü vardır. Her temsilciliğin altında dörder küçük bölge bulunmaktadır.”

Mahrem yapının unvanları

Gerekçeli kararda, örgütün mahrem yapılanmasında görev alan imamlara sorumlulukları ve hiyerarşik konumlarına göre “temsilci”, “genel müdür”, “müdür”, “genel sekreter”, “küçük bölge sekreteri”, “il sekreteri”, “rehberlikçi/ramcı”, “bilişim/ATM/sosyal medya”, “zümre başkanı/müdür yardımcısı” ve “öğretmen” unvanı verildiği anlatıldı.

Kararda, gizli tanık Garson’un beyanı ve savcılığa teslim ettiği SD kartlarda yer alan bilgilere göre bu unvanları taşıyan mahrem yapıdaki imamların görev alanları ve sorumlulukları şu şekilde sıralandı:

“Temsilci: Türkiye genelindeki 5 büyük bölgenin en başındaki kişidir. Bu temsilciler doğrudan emniyet imamına bağlıdır ve kendilerine bağlı 4 küçük bölgeden sorumludur.

Genel müdür: Küçük bölgelerin en başındaki isimdir.

Müdür: Küçük bölgelere bağlı illerin en üstündeki kişidir.

Genel sekreter: Büyük bölgede amir ve memurlar için temsilci adına personel, izdivaç, mali konular, ümit (örgüte yeniden kazandırılması gereken kişi) ile ilgili işleri takip edip raporlayan kişidir.

Küçük bölge sekreteri: Küçük bölgede amir ve memurlar için genel müdür adına personel, izdivaç, mali konular, ümit ile ilgili işleri takip edip raporlar.

İl sekreteri: İl müdürü adına personel, izdivaç, mali konular, ümit ile ilgili işleri takip edip raporlar.

Rehberlikçi/ramcı: Hem öğretmenlerin (mahrem abilerin) hem de öğrencilerin (EGM personeli) yıllık faaliyette bulunması gereken dini konuları belirler, yönlendirir ve denetler. Bu kişiler temsilci adına faaliyet yürütür.

Bilişim/ATM/sosyal medya: Bu kişiler örgüt içinde temsilciye, genel müdüre ve müdüre bağlıdır. Bunlar adına örgüt üyelerinin dijital anlamda tedbirli olup olmadıklarını kontrol eder, tedbiri zayıflatabilecek konuları tespit edebilmek için arama tarama faaliyetlerinde bulunurlar. Örgütsel faaliyetler için sosyal medyayı da etkin kullanırlar.

Zümre başkanı/müdür yardımcısı: Müdür pozisyonundaki kişilere yardımcı olur ve ilin büyüklüğüne göre sayıları değişebilir.

Öğretmen: Örgüt üyesi EGM personeliyle birebir ilgilenen, toplantılar yapan ve örgütsel talimatları doğrudan ileten mahrem imamlardır.”

Mahrem imamlar da sınıflandırılmış

Kararda, emniyet mahrem yapılanmasındaki sözde üst düzey yönetici ve mahrem imamların sorumluluklarına göre ayrıca harflerle kodlandığı, böylece bu kişiler arasındaki hiyerarşinin belirgin hal kazandığı ifade edildi.

Gerekçeli karara göre “AAA” temsilciyi, “AA” genel müdürü, “A” müdürü, “BB” okul biriminde görevli müdür yardımcısını, “B” müdür yardımcısını ve zümre başkanını, “C” ise öğretmeni ifade ediyor.

Posted in Fetullah Gülen | Leave a comment

ASLINDA TÜRKİYE’NİN HER BİR YERİ KAZ DAĞLARI * ESKİŞEHİR’DE 200 BİNE YAKIN AĞAÇ KESİLECEK * MUNZUR’a DOKUNMA * Mahkeme Murat Dağı’nda keşif yapacak * Tüm doğa ve canlıları, ağaçlar, endemik bitkiler, akarsular ve yeraltı suları AKP’nin tehditi altında

ESKİŞEHİR’DE 200 BİNE YAKIN AĞAÇ KESİLECEK

Eskişehir’de, Krom Manyezit Ocağı kapasite artışı ve Demir Nikel ocağı kırma eleme tesisi projesi için ÇED raporuna gerek görülmedi. 31 bin hektarlık bir alanda 200 bine yakın ağacın kurban edileceğini ifade eden Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği Başkanı Sadık Yurtman, projeyle sadece ağaçların değil bölgede tarımın, hayvancılığın ve yaşamın da sona ereceğini ifade etti.

Sözcü’den Kemal Atlan’ın haberine göre Eskişehir’de Beylikova, Sivrihisar ve Mihalıççık ilçelerinde 5 köyü kapsayacak demir, magnezit ve nikel madeni alanı genişletmesi için ÇED gerekli değildir kararı verildiğini belirten Başkan Sadık Yurtman, “Proje hayata geçerse 31 bin hektarlık alanda ardıç, sedir, karaçam ve meşe ağaçlarının içinde yer aldığı 200 bine yakın ağaç kesilecek” dedi. (cumhuriyet.com.tr – 18 Ağustos 2019


MUNZUR’a DOKUNMA

 

WWF Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) tarafından #MunzuraDokunma etiketi ile yapılan paylaşımların ardından bu kez de Change.Org sitesi üzerinden #MunzuraDokunma çağrısı ile imza kampanyası başlatıldı. Kaz Dağları gibi, Munzur’daki ekolojik sistemler de madencilik faaliyetleri nedeniyle tehdit altında.

19. Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında gerçekleştirilen panellerde endemik bitkilerin yer aldığı ve doğal yaşamın korunduğu Tunceli Munzur Dağları’nın da aralarında bulunduğu birçok alanda maden faaliyetleri yeniden gündeme geldi. Halihazırda 145 maden projesinin bulunduğu kentte verilen ruhsatlardan bir kısmı Munzur Gözeleri, Munzur Suyu, Mercan Vadisi, Kırk Merdiven Şelaleleri, Tülin Tepe, Tepecik ve Pulur höyüklerinin yer aldığı 42 bin hektarlık alanda ilan edilen Munzur Milli Parkı’nın bir bölümünü de içine alıyor. Arama ruhsatı verilen saha 42 bin hektar büyüklüğündeki Munzur Milli Parkı’ndan daha büyük bir saha. Arama ruhsatı verilen sahanın bir kısmının, florasında bin 900 çeşit bitki tespit edilmiş, bunlardan 43 çeşidi Munzur Dağları’na, 227 çeşidi Türkiye’ye özgü endemik türlerden oluşuyor.

Kamuoyunda karara karşı tepkiler sürerken Change.org sitesi üzerinden de imza kampanyası başlatıldı. “Munzur Dağı maden ocakları kararı iptal edilsin Türkiyenin en sağlıklı içme suyu alanı” başlığıyla başlatılan kampanyada bölgenin doğal yaşamına dikkat çekilerek, maden ocaklarına verilen ruhsat kararının iptal edilmesi istendi. (Cumhuriyet*Kayhan Ayhan-16 Ağustos 2019)


Mahkeme Murat Dağı’nda keşif yapacak

ÇED olumlu raporu verilen Murat Dağı’ndaki siyanürlü altın madeni projesine karşı çevre örgütlerinin ve belediyelerin müdahil olduğu iptal ve yürütmeyi durdurma davasında Kütahya İdare Mahkemesi 19 Ağustos’ta keşif ve bilirkişi incelemesi yapacak. Konuya ilişkin açıklama yapan CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca 15 milyon insanın sağlığının tehlike altında olduğunu söyledi.

Murat Dağı’nda özel bir şirketin siyanürle altın ve gümüş arama tesisi kurmasına ilişkin Çevresel Etki ve Değerlendirmesi (ÇED) raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmasının ardından çok sayıda belediye ve kişi raporun iptal edilmesi için açılan davaya müdahil oldu.

GIDA GÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEYE GİRECEK:
Banaz Çayı, Murat Çayı, Orhaneli Çayı, Mustafa Kemal Paşa Çayı, Porsuk Çayı, Susurluk Çayı ve daha birçok irili ufaklı akarsu yine Murat Dağı ve bağlı tepelerden kaynağını almaktadır. Bu su kaynaklarında yüksek miktarda siyanür sızıntısına bağlı hava, su ve toprak kirliliği oluşacak. Bu kirliliğe bağlı olarak başta kanser olmak üzere sağlık problemleri baş gösterecek. Gediz Ovası, B. Menderes Ovası, Salihli Ovası, Sakarya Ovası, Menemen Ovası, Küçük Menderes Ovası, Aydın Ovası, Çivril Ovası, Buldan Ovası ve buna benzer birçok ova kirlilikle boğuşarak yok olmaya başlayacak ve gıda güvenliğimiz tehlikeye girecek.

15 MİLYONDAN FAZLA İNSANIN SAĞLIĞI TEHLİKEYE GİRECEK
Murat Dağı’ndaki maden, birçok şehrin kaderini belirleyecek büyüklükte. Kütahya, Uşak, Eskişehir, İzmir başta olmak üzere birçok şehrin en başta sularının kirlenmesi demek. Tüm bu olumsuz gelişmelere bağlı olarak 15 milyondan fazla insanın sağlığı tehlikeye girecek. (cumhuriyet.com.tr- 17 Ağustos 2019 Cumartesi)

Posted in DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, DOĞAL YAŞAM, Madencilik ve Yeralti Kaynaklari, ÖZELLEŞTİRMELER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

KAZ DAĞLARI TALAN EDİLİYOR * Bir yalancı, kışkırtıcı ve utanmaz CEO: McCluskey

Alamos Gold’un CEO’su John McCluskey

Orhan Bursalı / 18 Ağustos 2019 Pazar
obursali@cumhuriyet.com.tr


Bir yalancı, kışkırtıcı
ve utanmaz CEO: McCluskey


Adamın söylediği tek doğru, madenin kaymağını yiyecek, üç beş kuruş da taş öğütmekte,   hafriyat yapmakta, dağı altüst etmekte, kazmakta, taşımakta çokusta olan Türklere de çöpçülük işleri karşılığında verecek ve sonra basıp gidecek.

Gözümün önünde 1960’larda Almanya’ya giden Türk işçilerinin konumu canlandı. Kendi ülkende süpürücü, temizleyici ağır işçi pozisyonu almak, iktidar ve adamlarına dokunur mu?! Ulan burada da mı yabancı şirketlereuşaklık yapacağız mı diyeceklerdi.. Bir sürü iktidar şirketi hazır hamallığa! 

Sadece hamallık yaptırmayacaklar.. 
Aynı zamanda “bizimkilere” 20 ton siyanür ürettirecekler, onları taşıttıracaklar, havuzları hazırlattıracaklar.. Sadece altın değil gümüşleri de ayrıştırtacaklar.. Süreç içinde ortaya çıkacak başka ağır metalleri de.. Yani tüm pis işleri Türklere yaptıracaklar..

Yılda 100 milyon dolar cebe 
Kendileri de sadece beş yıllık sürecin sonunda 514 bin ons altın ve 3.5 milyon ons gümüşü kasalara doldurup dünya piyasalarına sürecekler. Yanlış hesap yapmadımsa, altının onsu yaklaşık 1500, gümüşün ise 17 küsur dolar. Yani kaba hesapla 850 milyon dolara yakın bir değer.. Tabii bu tahmini olarak ve sanırım milyar doları aşma olasılığı yüksek.. 

Kasasında Alamos Gold’a ne ne kadar kalır bilmiyorum.. Ama 5 yılın sonunda 500 milyon dolar kalsa, yıl başına 100 milyon dolar eder. Bizim toprağımız, dağlarımız, zenginliğimiz elimizden uçup gidiyor, geride ot bile yetişmeyecek ölü topraklar, rezil edilmiş dağlar kalacak.Ayrıca, 1 gr. altın için 4 ton su kullanılacak, düşünün zehirlenecek suların miktarını.. Kaz Dağları su deposu, bölge halkının yaşam damarı..

Düşük sermaye yüksek gelir 
Alamos Gold, şirket politikasını kendi internet sitesinde Kirazlı bölümünde açıklıyor: “..düşük sermaye ve üretim giderlerine sahip, ancak getirisi son derece yüksek..”  Alamos Gold CEO’su McCluskey adındaki yalancı, tek bir doğru bilgi veriyor:

Türkler taş toprak öğütmede, hafriyatta çok usta, yabancı işçi çalıştırmıyoruz.. Bizde bir bakan söylemişti: Bizden sadece ara eleman yetişir.. Tam işbirlikçi kafa böyle düşünür. Alamos’un patronu da öyle düşünüyor, bunu demek istiyor zaten.. 

CEO, siyasi kışkırtıcılık da yapıyor göstericiler karşısında: “Ben tüm bu saldırının gerçekte, çevreci bir kılıfa sokulmuş, çok derin bir siyasi gündem olduğuna inanıyorum… Kargaşa çıkarma amaçlı siyasi saldırılar”. 

Yani diyor ki, Ey iktidar, bu gösteriler ve göstericiler senin düşmanın, Kaz Dağları’nı korumak bahane, amacı seni yıkmak, şunları yok et!” 

Bunun arkasında söylemek istediği şu da var: Biz işbirliği yaptık, maden ruhsatı falan için durmadan iktidarlarınızı ve çeşitli makamlardaki elemanlarını doyurup durduk. Bizim işbirlikçimizsiniz, şimdi bizi koru..

Adam iktidarı tanıyor, Taksim Gezi Parkı olaylarını ve iktidarın tutumunu öğrenmiş… 
Bu soytarıya haddini bildirmek gerekir..

Yalanlarının bini bir para 
Altı buçuk yıl sonra yeniden ağaçlandırmaya odaklanılacak. Bir 10 yıl ya da biraz daha uzun bir süre sonra da bölge yeniden orman gibi görünecek..” Siyanür sızıntısı imkânsız” bile diyor.. Utanmaz adam! Çocuk kandırıyor! 

Kaz Dağları ormanlarına biçtiği değer de 5 milyon dolar.. “Peşin ödedik hükümete, ağaç diksinler diye.. Bunu da takdir etmeniz gerekir”.. Bir yalan da tabii ki kestikleri ağaç sayısında: 15 bin ağaç kesmişler. Oysa ÇED raporunda kesilecek ağaç sayısı 45 bin gözüküyor. 

Ama hesaplamalara göre gerçek sayı 195 bin! 
Alamos Gold’un yalanlarının doğrulayıcısı da tüm bu izinleri veren devletin memurları, halkına yalan söylemeyi gelenekselleştirmişler: 15 bin ağaç, diyor.. Hiç olmazsa ÇED raporuna bak ve 45 bin de! Ama işbirlikçilik böyle bir şey, patronunun tüm yalanlarını tekrar etmek zorunda kalırsın!

Hey McCluskey! Sana bu millet yaptığın harcamaların parasını peşin öder, kuyruğunu toplar, basar gidersin ülkeden!

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1537920/Bir_yalanci__kiskirtici_ve_utanmaz_CEO__McCluskey.html
Posted in DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, DOĞAL YAŞAM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, Madencilik ve Yeralti Kaynaklari, ÖZELLEŞTİRMELER, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

ADLİ YIL AÇILIŞI * Saraya sığınan ve biat eden bir yargı istemiyoruz!…* Adli Yıl açılışının sarayda yapılması, partili cumhurbaşkanın Anayasa’ya uygun olmayan ucube yönetim sistemini ve sarayı meşrulaştırma çabalarıdır * Yargıtay başkanı ise hem bu daveti kabul ederek hem de çay toplayarak partili cumhurbaşkanına diyet ödemektedir.


YAZIYA YORUM Aytekin Ertugrul / 18 Ağustos 2019


Sayın Av. Güner Yiğitbaşı Konuyu çok iyi açıklamıştır.

Nasıl ki TBMM nin açılışı sarayda yapılamaz TBMM de yapılır . Adlı yılın açılışı da Sarayda değil Yargıtay salonlarında yapılır. AKP dönemi Türkiye Cumhuriyeti tarihine Cumhuriyetin Anayasasının örf ve adetlerinin yerle yeksan edildiği bir dönem olarak geçecektir.

YAŞ üyeleri Şöyle idi: Başbakan+ Genelkurmay başkanı+ Milli Savunma bakanı. 4 Kuvvet komutanı. 4 ordu komutanı donanma komutanı. Şimdi ise sadece 4 asker var. Bakanları saymıyorum. Çünkü Milli Savunma Bakanı dışındakilerin YAŞ da ne işi var bilemedim. YAŞ toplantıları ise Genelkurmayda Özel YAŞ salonunda gerçekleşirdi.

Sayın Cumhurbaşkanımız da Başbakanlığı kaldırmadan önce Başbakan iken oraya gitti toplantıya başkanlık etti. Bol bol karşıt oylar yazdı. GATA ve o güzelim güzeli askeri hastaneleri birer sivil hastane moduna indirdiler ve darmadağın ettiler. Her şeyin ( Hukukun,örf ve adetlerin,Cumhuriyetimizi kuranlara karşı Türk milletinin beslediği derin ve yüce saygının, Para değerinin altın ve döviz değerinin)her geçen gün kötüye gittiği ve bozulduğu bir Cumhuriyet soruyorum sizce ne kadar yaşar.


17/08/2019 / Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu / Kemalın Askeri

Saraya sığınan ve biat
eden bir yargı istemiyoruz!…

Yargıtay Başkanlığı ve üyeliği, sizlere yeteri kadar şerefli gelmiyor mu, saraya şirin gözükmeniz, biat etmeniz, sarayın iltifatlarına mazhar olmanız, sarayın lüks ve şatafatlı..………

Anayasamıza göre, egemenlik kayıtsız şartsız Milletin olup, Türk Milleti; egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır, egemenliğin kullanılması hiçbir surette bir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

Bugün yürürlükte olan sisteme göre partili olabilen ve iktidardaki AKP’nin Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı; anayasaya göre Türk Milletini temsil etse ve tarafsızlık yemini etmiş olsa da, yürütme organına dahil olup, Türk Milleti adına sadece yürütme yetkisini kullanır. Bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı organının yetkilerini kullanma ve yargı organını temsil etme, onu himayesine emir ve talimatı altına alma işlevi ve misyonu olmadığı gibi, yargının kendi himayesinde, emir ve talimatı altındaymış gibi bir görüntü verme hak ve yetkisi de yoktur.

Aynı şekilde, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yargı organlarının temsilcileri de, bu kişi ülkenin cumhurbaşkanı da olsa, yürütme organının himayesinde, emir ve komutası altında olduğu şüphesini dahi doğuracak olan olumsuz davranışlardan kaçınmak ve uzak durmak zorundadırlar. Aksine bir davranış, zaten kalmayan yargıya olan güveni tamamen yok edecek olup, bu tür taraflı ve bağımlı davranış sergileyen, Cumhurbaşkanının ve sarayın uzantıları gibi hareket eden yargı mensupları, hele bu yargı mensupları Yargıtay gibi bir yüksek mahkemenin başkanı ve hakimleri iseler; adlarına yargı yetkisi kullandıkları Türk Milletine ihanet etmiş, onların emanetlerini kötüye kullanmış sayılacaklardır.

Sanırım, yazının bu girişinden sonra, ne demek istediğimizi anlamış olmalısınız.
Yargıtay Başkanlığı,2/9/2019 tarihinde Ankara’da yeni adli yılın açılışı nedeniyle düzenlediği töreni, Cumhurbaşkanlığı Sarayının salonlarında düzenleme kararı almış ve bu törene katılmaları için, Baro Başkanlıklarına da davetiyeler göndermiş olup; bu durumu, İzmir Baro Başkanlığının, bu davet için Yargıtay Başkanlığına gönderdiği, davet edildiği bu törene katılmama karar ve gerekçelerini içeren, sosyal medyaya da yansıyan yazılarından anlıyoruz ve İzmir’den sonra bazı baroların da almış oldukları bu katılmama kararlarını, yargı bağımsızlığı adına yerinde buluyor ve bu barolarımızı yürekten kutluyoruz.

Cumhurbaşkanına olan yakınlığı çok iyi bilinen, Cumhurbaşkanıyla birlikte çay toplayan şu anda görevdeki Yargıtay Başkanının; adli yılın açılışı törenini, Suriyeli bir sığınmacı gibi, Sarayın Salonlarında kutlama ihtiyacı duymasını, asla yadırgamıyoruz, kendisinden aksine bir davranış da beklemiyorduk.

Ancak, Yargıtay Başkanının Cumhurbaşkanına biat anlamına gelen bu tören yeri seçiminin, bizim için sürpriz olmaması, bizim bu konudaki ağır eleştiri hakkımızı kullanmamızı asla engelleyemez.

Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yerel mahkemelerin kararlarını denetleyen bir üst mahkeme konumundaki Yargıtay; anayasal bir kuruluş olup, bu kuruluşun başkanı ve hakimleri, mahkemelerin kadıya mülk olmadığının, bu makamların gelip geçici olduklarının bilincinde olarak, bu kuruluşun saygınlığına, bağımsız ve tarafsızlığına, anayasal görev ve yetkilerine uygun davranış sergilemek, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ayaklar altına alan, saraya biat eden bir görüntü dahi vermemek zorundadırlar.

Yargıtay’ın, adli yıl açılış törenini yapacağı bir salonu yok mudur?
Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılmadan önceki tarihlerde de, bir çok açılış törenleri Yargıtay’ın salonlarında görkemli bir şekilde yapıldı. Yasama ve yürütme organlarının temsilcileri Yargıtay’a gelerek bu törenleri onurlandırdılar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bu törenler için Yargıtay binasına geldiler, Yargıtay başkanları, görev icra ettikleri Yargıtay binasında, adli yılın açılışı münasebetiyle Yargıtay Başkanına yakışan, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını savunan ve yargının içinde bulunduğu sorunları açıklayan konuşmaları, kendi evlerinde bulunmanın rahatlığı ve huzuru içinde, yürütme organından bağımsız, sığınmacı ve biat eden psikolojisi taşımadan, hür bir şekilde yaptılar.

Şimdi ne değişti de, Yargıtay olarak, adli yılın açılışı törenini bir sığınmacı ve biatçı gibi, sarayın salonlarına taşıma ihtiyacını duyuyorsunuz?

Yargıtay Başkanlığı ve üyeliği, sizlere yeteri kadar şerefli gelmiyor mu, sizleri şerefli kılmıyor mu, bu şerefe nail olmak için saraya yaranmanız, yakınlık duymanız, saraya şirin gözükmeniz, biat etmeniz, sarayın iltifatlarına mazhar olmanız, sarayın lüks ve şatafatlı salonlarında tören yapmanız mı gerekiyor?

Öyle düşünüyorsanız, bu şerefli görevi hak edenlere bırakmak üzere istifa ediniz ve arzuladığınız ve layık olduğunuz size yakışan şerefi; Yargıtay’ın ve Türk yargısının saygınlığına, tarafsızlığına ve bağımsızlığına daha fazla zarar vermeden, başka kapılarda arayınız lütfen.

Şimdi, bazı insanlar bana, ne var bunda, Yargıtay’ın, sarayın salonlarında tören yapmasıyla, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok mu olacak? diye sorabilirler.
Evet, bu bir şekil gibi gözükmekteyse de, yargının kendi salonlarını bırakarak, yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanın sarayında, onun himayelerinde adli yıl açılış töreni yapmaları, görüntü olarak, işin esası olan yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını en azından şüpheye düşürür. Bu konuda, seksen milyon yurttaştan ufak bir azınlığın dahi şüpheye düşmeleri, yargıya olan güveni yok eder.

Törene, yargıya, Yargıtay Başkanı ve üyelerine değer ve anlam katacak olan şey; törenin, saray da yapılmasından ziyade, burada söylenecek olanların, içerikleri ve bu içeriklerin, ülke gerçekleriyle ve ülkemizdeki yargı uygulamalarıyla bire bir örtüşmüş olmalarıdır.

Yasama organının; örneğin 1.Ekim.2019 günü yapılacak olan açılış töreninin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel kurul salonu yerine, Sarayda yapılmasının mümkün olmaması gibi; yargı organının, 02/09/2019 tarihinde yapacağı adli yıl açılış töreninin de, Yargıtay’ın kendi salonları dışında, sarayın salonlarında yapılması, bize göre asla savunulamaz.

Yargının üç kurucu unsurundan biri olan savunma ayağını temsil eden avukatların üst kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği Başkanının; saraydaki tek adam istedi diyerek, bu törenlerdeki konuşma hakkının elinden alındığı bir törenin, sarayda yapılmasından da öte, bize göre yargısal hiçbir değeri ve anlamı asla yoktur.

Egemenlik hakkının gerçek sahibi olan Türk Milletinin bir ferdi olarak, Yargıtay’ın adli yıl açılışı münasebetiyle yapacağı töreni, sarayda yapacak olması nedeniyle, büyük bir üzüntü duyduğumuzu ve bu kararı alanları kınadığımızı ve yargının gerçek temsilcileri olamayacaklarını açıkça belirtmeyi, elli yıllık bir hukukçu olarak, kendimize bir görev ve sorumluluk sayıyoruz.

17.Ağustos.1999 depreminde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı da, bu vesileyle, rahmetle anıyoruz.

https://haberguncel.blogspot.com/2019/08/saraya-siginan-ve-biat-eden-bir-yargi-istemiyoruz.html
Posted in HUKUK-YARGI-ADALET, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN * 17 AĞUSTOS 1999 DEPREMİNİ FIRSATA ÇEVİRENLER

Ali ihsan Hasircioglu’ / 18.08.2019

17 AĞUSTOS 1999
DEPREMİNİ FIRSATA ÇEVİRENLER


17 Ağustos depreminde, yurt dışında bir Türk bankasının müdürü olarak görevliydim. Depremin boyutları ortaya çıktıktan sonra, burada yaşayan Türkler bankalara hücum etmiş, deprem yaralarının sarılmasına yardımcı olmak için Türkiye’ye para gönderme yarışına girmişlerdi. Bankamız önündeki kuyruklar uzayıp gidiyordu. Sırada, elinde kumbarası ile bekleyen çocuk bile vardı.

Para gönderenlerin tek kaygısı, paraların amaca uygun sarfedilmemesiydi. Bu konuda kuşkuları vardı ama, buna rağmen gönderiyorlardı.

19 Perşembe günü başlayan havale trafiği, hızını kaybetmeden sürüyordu. Haftasonu tatilinden sonra, Pazartesi günü bankanın önünde yeniden kuyruklar oluştu. Bankodaki arkadaşlar, tuvalete bile gidemiyorlardı. Bu gözyaşartıcı tabloya bir Alman firması da 100 bin Marklık bağışıyla katkıda bulunmuştu.

Herşey çok güzeldi. Bankanın giriş katındaki veznelerin önündeki bir gürültü üzerine aşağıya indim. Uzun süre sırada beklemenin sinirleri gerdiği bir ortam vardı. Orta yaşlı bir adam, elindeki bir kağıt parçasını göstererek kasadaki arkadaştan havale dekontunu istiyordu. Ne olduğunu sordum, havale göndermediği halde, havale dekontu istediğini söylediler. Sinirli adamı yukarıya davet ettim. Kendisine kahve ikram ettim, sakinleşti. Ne olduğunu sordum, anlattı:

“Müdür bey, hafta içi çalışıyorum. Deprem nedeniyle para göndermek istedim ama vaktim yoktu. Bir arkadaş, yahu “… bankası cumartesi günü de açıkmış, hatta kendisi de para göndermiş deyince buraya geldim. Banka kapalıydı ama, bankanın önüne bir masa konmuş birkaç görevli de işlem yapıyordu. Hafta sonu olduğu için yasal olarak bankayı açamadıklarını ancak vatandaşa hizmet için seyyar kasa açıp havale işlem yaptıklarını, para gönderenlerin, Pazartesi günü bankaya gelip havale dekontlarını alabileceklerini söylediler. Parayı kendilerine teslim ettim, bu kağıdı verdiler. Ben de bu gün havale dekontunu almaya geldim. Ama arkadaşlar vermiyor.”

Vatandaşı aşağıya indirdim, kasada işlem yapan arkadaşları gösterdim. Bunların arasında Cumartesi günü kendisinden para alanlardan herhangi birisinin olup olmadığını sordum. “Hayır bunlar değildi, başkalarıydı.” Dedi.

Bunlardan başka personelimiz olmadığını öğrenince dolandıldığını anladı. Bu vatandaşımızdan başka bize başvuran olmadığından o gün kaç kişinin ne kadar dolandırıldığını öğrenemedik.

Bi yanda elinde kumbarası ile yardıma koşan çocuk, bir yanda deprem acılarından para kazanmaya çalışan bir zihniyet.

Posted in HAYATIN İÇİNDEN, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

GÖRÜŞ VE YORUMLAR * Güvenlikli Bölge mutabakatının düşündürdükleri


Onur Öymen / 17 Ağu 2019
ooymen@hotmail.com


Güvenlikli Bölge mutabakatının düşündürdükleri


Güvenlikli bölge ile ilgili Türk-Amerikan ortak karargahı konusunda TELE 1’e verdiğim mülakatın özeti aşağıdadır:

Maalesef işin esası tartışılmadan ayrıntıları tartışılıyor. Güvenlikli bölge kaç kilometre olacak gibi ayrıntılar gündeme getiriliyor.

Aynı durum 1 mart tezkeresinden önceki müzakerelerde de yaşandı. Daha TBMM’den Amerikan askerlerinin Irak’ın kuzeyine operasyon yapması için gerekli yetki kararını alınmadan, sanki böyle bir karar varmış gibi, Amerikan askerlerine Türkiye’de lojistik tesisler kurma olanağı tanındı.

Bugünkü sorun da buna benziyor. PYD meselesinin özü konusunda Amerika’yla aranızda görüş birliği yok, ayrıntılar üzerinde tartışıyorsunuz.

Diyelim ki, güvenlikli bölge 30-40 kilometre genişliğinde bir alan olacak. Yani siz 30-40 kilometre ileride bir terör örgütüyle yan yana, adeta komşu gibi yaşamayı kabul ediyor musunuz?

Aynı şekilde 1 Mart tezkeresinden önceki müzakerelerde Türk askerlerinin gireceği alanın derinliği ne olsun tartışması yapılıyordu. Hiç kimse, Türkiye Kuzey Irak’taki teröristlerin tamamını ortadan kaldırmaya yetkili midir, değil midir konusunu tartışmadı. O müzakerelerle ilgili kitaplarda bile “biz Amerika’dan şu kadar kilometre içinde terör örgütüyle mücadele etmek için yetki aldık” deniliyordu.

Yani ülkemize saldıran bir terör örgütüyle mücadele etmek için yabancılardan yetki mi almak gerekiyordu? Ne kadar yetki alırsak o kadar mı mücadele edecektik? Böyle bir şey olabilir miydi? Bereket Meclis 1 Mart tezkeresini reddetti de bu gibi sorunlar ortadan kalktı.

Suriye’nin kuzeyindeki durumun esası şu: O bölgede Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği bir örgüt var. Bu örgüt Türkiye’nin güvenliğine zarar veriyor. Buna mukabil Amerika da Rusya da PYD’yi meşru bir örgüt olarak kabul ediyor. Amerika DAEŞ’e karşı kullandığını söylediği PYD’den “müttefik” olarak söz ediyor ve bu örgüte hala silah yardımı yapıyor.

Oysa ABD’nin eski Şam Büyükelçisi bile PYD’nin PKK tarafından kurulan bir terör örgütü olduğunu yazdığı bir makalede açıkladı. Uluslararası Af Örgütü de PYD işgal ettiği topraklardan yaşayanların evlerini yıktı, bu bir insanlık suçudur diyor.

Her ülkenin bölgede stratejik çıkarları var. Türkiye’nin stratejik çıkarlarıyla Amerika’nın stratejik çıkarları örtüşmüyor. Amerika’nın çıkarları İsrail’in menfaatleriyle örtüşüyor. Kuzey Irak’ta ve belki daha sonra Suriye’nin kuzeyinde adeta ikinci bir İsrail devletinin kurulmasına çalışılıyor.

Bu devletin denize bağlantısını sağlamak için bir koridor oluşturmaya çalışıyorlar. Onun için bizim Afrin’e, El Bab gibi bölgelere yaptığımız harekatlardan rahatsızlık duydular. Bütün bunları stratejik boyutlarıyla görmezsek, güncel boyutlarıyla değerlendirmeye çalışırsak eksik bir iş yapmış oluruz. Bu çelişkiler ortak karargahta nasıl çözülecek? Ortaya çıkabilecek bütün sorunlar düşünüldü mü? Ayrıca o karargahın oluşması için Meclisten yetki alınıp alınmaması gerektiği tartışıldı mı?

Suriye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi kuzeyindeki teröristlerin de bertaraf edilmesi esas olarak kimin görevi? O toprakların sahibi olan Suriye’nin görevi. Bence işin esası bu. Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kabul edersek bu sorunun çözümü kolaylaşır. Oysa başka ülkeler bu bölgeyi nasıl yönetebilirler, nasıl yönlendirebilirler, bu tartışılıyor. Türkiye’nin Suriye’yle daha etkili ve sonuç verici diyalog mekanizmaları kurmasında bence yarar var. Kaldı ki, Putin’in Adana mutabakatına işlerlik kazandırılması önerisi Türki hükümeti tarafından da benimseniyorsa Türkiye ile Suriye’nin işbirliği yapması gerekiyor. Zira Adana mutabakatı bunu gerektiriyor.

Suriye’nin de Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermesi, Hatay’ı kendi topraklarının bir parçası gibi göstermeye çalışmaktan vaz geçmesi gerekiyor. Uluslararası kuralları, ilkeleri, Birleşmiş Milletler Yasasının hükümlerini herkesin benimsemesi gerekiyor.

Suriye Hükümetini tanımıyoruz, onu meşru bir yönetim olarak kabul etmiyoruz diyorsanız orada demokratik bir yönetimin iş başına gelmesinde birinci görev Suriye halkına düşüyor. Yeni anayasanın yapılması da bence Suriye halkının hakkı ve görevi. Unutulmamalıdır ki, bugün Irak’ın kuzeyinde yaşanan sorunlar ve egemenlik tartışmaları dışarıdan dayatılan anayasanın yarattığı bir durum.

Saygılar, sevgiler.
Onur Öymen

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, Politika ve Gundem, TERÖR, TSK | Leave a comment

PANDORANIN KUTUSU * MATRUŞKA İHALELER * Ye yandaşım ye” devrinde yiyen yiyene

Ye yandaşım ye” devrinde yiyen yiyene


Murat AĞIREL / 17 Ağustos 2019

AKP tam anlamı ile hısım-akraba ve ahbap-çavuş ilişkilerine dayalı bir yönetim modeli kurdu. Bu modelde liyakat esası kayboldu ve “benden” mantığı ile AKP’li başkanların çevresindeki kişiler zengin edildi. Bugün sizlere bahsedeceğim isim Ekrem İmamoğlu seçilmeden önce İBB Genel Sekreteri görevini yürüten Hayri Baraçlı.

Ama önce başka birini anlatmak istiyorum.

İETT’nin eski Genel Müdürü Mehmet Öztürk…

Özelleştirme karşıtlığıyla tanınıyordu. Hatta 2008’deki aylık koordinasyon toplantısında “ulaşım bir kamu hizmetidir ve kamu eliyle yapılmalıdır” diyerek tavrını da açıkça koymuştu. Görevden alınacağını bilmesine rağmen bunları söyledi ve beklediği gibi de oldu.

2009 yılında İETT Genel Müdürü Hayri Baraçlı oldu.

Bakın neler var anlatayım…

Konu hakkında daha önce Cumhuriyet ve  Aydınlık gazetesinde haberler çıkmıştı.

Özetleyeyim.

İstanbul’da şehir içi turistik hat taşımacılığı 2002 yılında başladı. İETT de, hattın işletmesi için Plan Tours’la anlaştı. İki otobüsle bu hatta taşımacılık işine giren Plan Tours, 2013 yılına kadar İETT ile sözleşme yaptı. İETT, 2010 yılına kadar iki yeni hat daha açtı: Sultanahmet-Çamlıca ve Sultanahmet-Dolmabahçe. Bu iki hattın ihalesine ise tek şirket girdi. Bu şirketin Ticaret Sicili’ndeki adı Gök Global Turizm A.Ş. firmanın yönetim kurulu başkanı Ömer Gündoğdu. Aydınlık gazetesinde yer alan habere göre, şirketin SSK’ya ve çalıştığı Türkiye Finans Katılım Bankası’na gönderdiği resmi yazılarda ortaklar olarak Halil Aydın, Said Kavurmacı ve Abdülhamit Erbay’ın isim ve imzaları yer alıyordu.

Eski İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı’nın amcazadesi olan Said Kavurmacı’nın şirketi Gök Global Turizm A.Ş’nin tek başına girdiği ve aldığı ihalenin şartnamesine göre bu hatta 10 yıl boyunca 13 otobüs kiralayarak turist taşımacılığı yapacak ve bunun karşılığında İETT’ye 1 milyon 212 bin tam bilet karşılığı bir para ödeyecekti.

Bugünkü tam bilet bedeli üzerinden hesaplandığında Gök Global’in ödeyeceği miktar 3 milyon lira. İşte bu ihale yapıldığında İETT Genel Müdürü Hayri Baraçlı’ydı.

Kavurmacı’nın şirketi 2010 yılından itibaren bu hatta çalışmaya başlıyor. İETT’ye 10 yıl boyunca ödeyeceği miktar sadece 3 milyon TL. Aynı şirket şehir turu yaptırdığı her turistten aldığı bilet bedeli ise 33 Avro.

26.11.2015 tarihinde yapılan “İstanbul genelinde turizm sektöründe hizmet vermek üzere 7 adet otobüs ile tek hat üzerinde 10 yıl süreli turistik hat kiralama” ihalesine 16 şirket katılıyor. İhaleyi Globalist Turizm Seyehat Ltd. Şti. 23 milyon 900 bin tam bilet karşılığı kazanıyor. Bu rakamın bugünkü karşılığı ise 60 milyon lira ediyor. Otobüs sayısı Kavurmacı’nın şirketi Gök Global’ın işlettiği otobüs sayısının yarısı, İETT’ye ödeyeceği para ise Gök Global’ın 18 katı olmasına karşın İETT, 24.12.2015 tarihinde ihaleyi nedensiz iptal ediyor.

İETT iptal edilen bu ihale nedeni ile tam 60 milyon TL zarar ediyor.

Devam edelim…

Hayri Baraçlı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde uzun süre öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ekrem İmamoğlu seçildikten sonra tekrar Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesi oldu.

Hayri Baraçlı, İETT ve İBB Genel Sekreterliği döneminde üniversitedeki öğrencilerini unutmamış veya öğrencileri Sayın Baraçlı’yı unutamamış olmalı ki Baraçlı göreve gelince şirket kurup ticarete atılmışlar. Tesadüf bu ya işlerinin çoğunuda İBB ve iştiraklerinden almışlar.

Sarmal ağı sizlere anlatmaya devam edeyim…

ABE MEDYA

Sahibi ve aynı zamanda ortağı Atakan Genç gözüküyor. Atakan Genç, Yıldız Teknik Üniversitesinden Hayri Bey’in öğrencisi. Hatta Genç’in tez danışmanı da Baraçlı. Baraçlı’nın kitaplarının yayıncısı da ABE Medya.

ABE Medya, Yıldız Teknopark’ın, İBB, İSTAÇ, İETT, İSPARK, BİMTAŞ, AĞAÇ PEYZAJ, İstanbul Enerji gibi bir çok belediye şirketinin ve kamu kurumlarının işlerini yapıyor. Şirkete ait internet sitesini incelediğiniz zaman referanslar bilgisini görebilirsiniz.

ABE Medya, Baraçlı İETT’de görevli iken 239 bin TL değerinde iki ihale almış. İBB Genel Sekreteri olunca ise toplamda 12 milyon değerinde 14 ihale daha almış. Son ihalesini 31 Mart seçimlerinin 3 gün öncesinde 2019/140702 ihale kayıt numarası ile almış.

ABE Medya’nın adresi “Şişli/Kuştepe”de bir adres gözüküyor. Ne var bunda değil mi?

Ya ben size bu adreste başka bir şirket daha var ve bu şirkette sayın Baraçlı’nın akrabalarının şirketi var desem?

Evet.

ABE MEDYA’nın aynı adresinde bir şirket daha var adı da Stratejik Kurumsal Danışmanlık. Sahipleri kim peki ?

Hanife Baraçlı, Abidin Cüneyt Baraçlı, Sait Sağlam, Zekeriya Yüksel ve Atakan Genç.

Hanife Baraçlı, Hayri Baraçlı’nın eşi. Abidin Cüneyt Baraçlı ise Hayri Baraçlı’nın kardeşi, AKP İl Başkanlığı Disiplin Kurulunda görevli!..

Peki bu firma İstanbul Büyükşehir Belediyesinden iş almış mı?

Almaz olur mu, BİMTAŞ, İDO, İGDAŞ ve AYEDAŞ olmak üzere toplamda 2 milyon TL’lik iş almış.

Bu arada Hayri Baraçlı ile konuştum. Aydınlık gazetesinin ”Kavurmacılar’ın damadı” iddiasını yalanladı. Yazımda bahsettiğim eşinin ve öğrencisinin aynı adreste iş yeri olduğu bilgisini ise doğruladı. Söz konusu şirketler ile ilgili herhangi bir bağının bulunmadığını da belirtti.

Takdir kamuoyunun tabii ki.

Şair Orhan Veli sanki bugünler için söylemiş:

Bu düzen böyle mi gidecek?

Pireler filleri yutacak,

Yedi nüfuslu haneye,

Üç buçuk tayın yetecek…

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/ye-yandasim-ye-devrinde-yiyen-yiyene-52942yy.htm
Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

BOP GÖREV BAŞINDA * Komutanlar güvenli bölge için mi tasfiye edildi?

Komutanlar güvenli bölge için mi tasfiye edildi?


Arslan BULUT / 17 Ağustos 2019
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr


Bu defa ABD’nin “Suriye Demokratik Güçleri” adını verdiği ve “kara kuvvetlerimiz”  diye övdüğü PYD/YPG güçlerinin komutanı Mazlum (Abdi) Kobani ile Al Monitor adına Amberin Zaman konuştu.

Kobani, “Suriye’nin Kürt kontrolündeki kuzeydoğu bölgesini Türkiye’den ayıran sınırın tamamını içermeyen herhangi bir planı kabul etmeyeceğini” söyledi.  Kobani, “Türkiye’nin müzakere edilen bölge üzerindeki hava sahasının açılması isteği reddedildi.” dedi ve görüşmelerin devam ettiğini henüz kesin bir anlaşmaya varılmadığını belirtti.

Bir SDG yetkilisi de “Anlaşmanın bütün sınırı kapsaması gerekmesinin sebebi, aksi takdirde Türkiye’nin dışarda kalan bölgelere karşı tek taraflı eylem tehdidinin devam etmesidir” dedi.

Başka bir SDG yetkilisi ise  “ABD şu anda SDG adına Ankara ile konuşuyor, bizim taleplerimizi dile getiriyor ve bu gerçekten şaşırtıcı. Ankara kuzeydoğu Suriye’de uzun vadede bir YPG varlığını kabul etmeye kararlı görünüyor” diye konuştu.

Amberin Zaman‘ın verdiği bilgilere göre aynı yetkili, “Türk ordusunda, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de ve Kıbrıs’taki duruma müdahale edilmesini öneren komutanlar, son Yüksek Askeri Şura’da erken emekliliğe zorlandı.” dedi. Yetkili, ordudaki tasfiye konusundaki bilgileri Türk basınından aldığını da söyledi.

Biz başından beri söylediğimiz gibi “güvenli bölge” uygulamasının Irak’ın kuzeyinde 1991 yılında kurulan güvenli bölge gibi yeni bir devletçik kurulması için zemin hazırlamak anlamına geldiğini yazdık çizdik. 1991’de Türkiye’ye Amerikan baskısı ile davet edilen “Çekiç Güç”, bugünkü Barzani devletçiğinin ebeliğini yaptı. Şimdi Suriye’nin kuzeydoğusu için ABD ile kurulan “Müşterek Harekât Merkezi” de böyle bir doğumun ebeliğini yapmaktan başka bir işe yaramaz.

Turgut Özal döneminde, Amerika’nın Türkiye’den talepleri, kamuoyuna Türkiye’nin Amerika’dan talepleri olarak sunulmaktaydı.

Turgut Özal, Çekiç Güç’ü Türkiye’ye davet etmişti ve durum, Türk kamuoyuna “Türkiye’nin talebi” gibi sunulmuştu. Oysa Çekiç Güç’ü Türkiye’ye yerleştirmek isteyen ABD idi…

1 Mart 2003 tezkeresi sırasında da aynı durum söz konusuydu. Amerika’nın Türkiye’den talepleri, Türk kamuoyuna yine Türkiye’nin Amerika’dan talebi olarak sunulmuştu ama o zaman ordu, Türkiye’nin işgali demek olan tezkereyi kabul etmemişti. Kabul etmeyenler, sonradan Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları ile tasfiye edildi.

Şimdi de aynı durum söz konusu… “Güvenli bölge” önerisi için Tayyip Erdoğan “Benim önerim” diyordu. Oysa güvenli bölge demek, bu bölgenin güneyinde kurulmakta olan YPG devletini kabul etmektir. Türk ordusunun, terör yuvalarını dağıtmak için harekât yapmayacağını, karşı tarafa garanti etmektir.

O halde neden Türkiye’yi yöneten kadro, böyle bir projenin  “barış koridoru” olacağını propaganda ediyor?

Çünkü bu yapılan işler, Türkiye’nin güvenliğine aykırıdır. Halkın tepki göstermesini önlemek için bu yola başvuruyorlar.

Türk ordusundaki son tasfiye edilen komutanların, güvenli bölgeye itiraz edenler olduğu doğru. Ergenekon ve Balyoz’da yargılanmış subaylar, tasfiye edilenlerin Atatürkçü olduğunu yazıyor…

Türkiye, bu tasfiye ile kendi bindiği dalı kesmiş oluyor ama bu durum, kamuoyuna “başarı” gibi takdim ediliyor.

SDG yetkilileri, üzerinde görüşme yapılan bütün önerilerin kendi önerileri olduğunu, ABD’nin bu önerileri Türkiye’ye sunduğunu tekrar tekrar vurguluyor ama iktidar medyası hâlâ “barış koridoru” diyor.

Kimileri de Suriye’deki Amerikan askerleri yetmezmiş gibi, “NATO’yu çağıralım” diyor!

Türk Milleti bu badireyi de atlatır ama önce devleti bu zihniyetin elinden kurtarmak gerekiyor!

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/komutanlar-guvenli-bolge-icin-mi-tasfiye-edildi-52937yy.htm
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, TERÖR, TSK | Leave a comment