EĞİTİM VE NİTELİK

Posted in Uncategorized | Leave a comment

ŞİİR MOLASI * SELAM YALNIZLIĞIM


SELAM YALNIZLIĞIM


Ben en çok, kendimle konuştum
Laf lafı açıyor İnsan kendiyle konuşunca
En acımasız günahları kendime yükledim
Çarptım, çıkardım, böldüm ikiye
Bir yanımı affetsin, diğer yanım diye
Ben en çok kendi koluma girip,
Kendimle dolaştım
Yürüdükçe ayağıma dolandı yollar
Hep içine dönme telaşında
Yol içinde pir olunur bilmez miyim?
Bilirim kanın ağızdaki tadını
Giriştiğim her kavgada yendim kendimi
Dilsizdim, kalbimle konuştum
Düşerken vicdan uçurumundan
Acımı bir ceylanın gözlerinde gördüm
Siz zahmet etmeyin,
Ben kendimi yeterince kandırdım
Bile bile yenildi aklım yüreğime
Tembihledim kıçımı artık gülmeyecek
Şu çokbilmiş ulaşılmaz hallerinize
Yollar yürüdüm gayem varmak özüme
İnsanlığım da düşmedim acze
Sanmayın hedefe vardım
Naz Makamına Ermiş Ehil değilim
Ben hançerimi kendime sapladım

Şair/ Yazar Hüseyin Çelikten – https://www.edebiyatdefteri.com/siir/986808/selam-yalnizligim.html
Posted in Uncategorized | Leave a comment

İZLEYİN * ATATÜRK’ÜN DERİN ÖNGÖRÜSÜ

Posted in Uncategorized | Leave a comment

21.YÜZYIL ERDOĞAN DÖNEMİNDE KAPİTÜLASYONLAR YİNE BAŞLADI

21.YÜZYIL ERDOĞAN DÖNEMİNDE KAPİTÜLASYONLAR YİNE BAŞLADI

Naci Kaptan – 03. Ekim. 2023

Kapitülasyon, bir devletin bir anlaşmaya bağlı olarak başka devletlere tanıdığı iktisadi ve sosyal ayrıcalıklara denir. Kapitülasyon kelimesinin kökeninde Latince caput sözcüğü vardır. Geniş anlamıyla kapitülasyon baş eğmek, teslim anlaşması yapmak anlamlarını taşır.
Osmanlı Devleti içerisinde ise devletin dağılma dönemlerinde yaşadığı sıkıntılarından ötürü kapitülasyonlar her zaman sorun konusu olmuştur. Kapitülasyonlara örnek verecek olursak ; Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan yabancıların kendi aralarında çıkan anlaşmazlık ya da sorunlarda konsolosluklara yargı yetkisinin tanınması , taşımacılık alanında yabancıların serbest bırakılması gibi haklardır diyebiliriz. 24 Temmuz 1923 yılında İsviçre’nin Lozan şehrinde bir çok devletin imzaladığı Lozan Barış Antlaşması ile kapitülasyonlar tamamen ortadan kaldırılmıştır. Kapitülasyonların kesin olarak kaldırılması ile Türkiye Cumhuriyeti ekonomik olarak özgürlüğünü de ilan etmiştir.

21. YÜZYILDA TÜRKİYE’NİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİ
Erdoğan’ın başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye aynen Osmanlı’nın son döneminde yaşadığı çöküş ve dağılma sürecine girdi. Ülkenin hazinesi son kuruşuna kadar, özelleştirme masalları ile birlikte milli yatırımlarla birlikte talan edildi.  Bunlar yetmedi Türkiye’nin kefen parası da lüks ve israfa harcandı. onlarca dünyanın en pahalı uçakları, yüzlerce lüks arabalardan, saraylardan, saltanattan hiç bir şekilde tasarruf edilmedi. İstihdam ve üretim sağlayan tüm ekonomik ulusal varlıklarımız siyasetçilerin katkısı ile yabancılara, uluslararası şirketlere devredildi.
Borç alanın emir aldığı dünyada Türkiye’nin senelik MİLLİ GELİRİ kadar dış borç olarak  500  MİLYAR dolar alındı, borçlar vadesinde ödenemedi. Türkiye kredisi olmayan itibarsız ülkeler sınıfına düştü. yabancılar Kredi vermez oldu. Türkiye yavaş yavaş morotoryuma yol almaya başladı. Batı ülkeleri Türk pasaportu taşıyanlara sınırlarını kapattı, vize vermez oldular.
Erdoğan’ın 1400 yıl öncesinin dinci NAS politikaları ile ekonomi çöktü. Türkiye dünyanın en yüksek enflasyonlu, en pahalı, yoksulluğun, işsizliğin en yüksek olduğu ülke oldu. Demokrasi, hukuk iflas etti. Eğitim çöktü. Yolsuzluklar ansiklopedilere sığmayacak kadar arttı. Tüm kamu yönetimi sadece din eğitimi almış olan liyakatsız, bilgisiz insanlara teslim edildi.
Türkiye Diyanet eliyle araplaştırılmaya ve din devleti olmaya yönlendirildi. Eğitim ve sağlık tarikatlara ve cemaatlere teslim edildi. İmamlar okullarda öğretmenin yerini aldı. Laik demokratik sosyal devlet yok edildi. AKP’liler zenginleştiler ve yeni bir kast sınıfı oluşturdular. Ülke aydınları ise düşman olarak bellendi. Gözünün üzerinde kaşın var diyen yurtsever aydınlar hapishaneye gönderildi. Ülkede aydın düşmanlığı başladı. Cehalet başa geçti. “Doktor dövme özgürlüğüne” kavuştuklarını utanmadan söylediler.
Derin yoksullaşma ile birlikte sosyal toplumsal çöküşler başladı. Toplum etnisite ve inanç üzerinden çatlatılarak bölündü. Toplumsal çatışmalar başlatıldı. Kardeşi kardeşe düşman ettiler.
Erdoğan’ın eşbaşkanı olduğu BOP; insan hakları, demokrasi diyerek Türkiye’yi işgal etti. 10 milyon mülteci sınırları kevgire dönmüş olan ülkemize girdiler ve yuvalandılar. Türkiye’nin demografisi, sosyal bütünlüğü,  sağlık sistemi, ekonomisi, yaşam huzuru yok edildi. Ülke aydınları, doktorlar, iyi eğitimli insanlarımız ülkemizi terk ederek yabancı ülkelere çalışmaya giderek o ülkelere yerleştiler. Türkiye yavaş yavaş bilimde, aydınlamada, sanatta, kültür ve çağdaşlaşmada küme düşmeye başladı.
Türkiye Kurtuluş savaşının kutlu zaferlerinden sonra  ilk kez Erdoğan döneminde savaşmadan toprak verdi. Toprağımız olan Süleyman Şah türbesi düşmana terk edildi. Yunanistan’a gizli anlaşmalar ile 14 ada ve adacık verildi. Bunlar yetmedi şimdi de Erdoğan döneminin KAPİTÜLASYONLARI başladı. Erdoğan Ruslar’a Mersin’de toprak ve liman bağışladı.  Bu anayasal bir suçtur.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin Rus CEO’su şöyle dedi;
“Bu nükleer santral, Rusya’ya aittir” Bu durum AKP döneminde kapitülasyonun en gerçek, yalın halidir. Rusya topraklarımızda kendisine ait olan bir nükleer santral yapmış ve üretilen elektriği bize değerinin üzerinde satacaktır. Santralda olası bir nükleer kazanın tüm olumsuzlukları ise Türkiye’yi vuracaktır. Özetle davul bizim boynumuzda, tokmak Rus’lardadır.
Bu da yetmemiş tesiste yapılan liman ile Kabotaj hakkımız da Rusya’ya devredilmiştir. Bu limanda Rus’ların bir de RADAR SİSTEMİ kurduğu iddia ediliyor. Bu radar ile Rusya tüm Akdeniz’i gözetleyebilecektir. Bu santralda bulunan liman Türk otoritelerinin denetimi dışında olup, doğrudan Rusya’nın denetim ve kontrolu altındadır. Rus’ların açıklaması şöyle devam ediyor:
“Akkuyu Nükleer A.Ş. CEO’su ve Yönetim Kurulu Başkanı Anastasia Zoteeva’nın, Rus basınına “Akkuyu Nükleer Santrali“ne ilişkin açıklamalarda bulundu. Zoteeva, Mersin’in Gülpınar ilçesinde inşa edilen santral için “Biz, kendi topraklarımızda değil, kendimiz için inşa ediyoruz. Bu nükleer santral, Rusya’ya aittir. Bu, başka bir ülkenin topraklarında bulunan kendi santralimizdir” ifadesinde bulundu. “İnşaatın ihtiyaçları için Türkiye’nin en büyük beton fabrikası kuruldu” ifadesinde bulunan Zoteeva, “reaktör bileşenlerinin teslim edildiği kendi limanı mevcut” dedi. Zoteeva, limana ilişkin “Burası bizim limanımız. Burası tamamen organize bir gümrük bölgesi. Kargoların gümrük işlemleri burada yapılıyor. Burada sadece Rusya Federasyonu’ndan değil, dünyanın farklı ülkelerinden gelen gemileri de kabul ediyoruz” açıklaması yaptı.”
Posted in Uncategorized | Leave a comment

GERÇEKLER

İbrahim’in Melkisedek ile karşılaşması ve sunu vermesi.

GERÇEKLER

Muazzez İlmiye Çığ

Mekke Allah’ın evi değildir. Allah kişi değildir ki evi olsun. O ev Hz. İbrahim’in Hacer ile ondan doğan İsmail için yaptığı evdir. Hiçbir kutsallığı yoktur.

Peki, Hacer kimdir?
Kuran’da ismi geçen Mısırlı kadındır. Çocuğu olmayan Sare tarafından İbrahim’e sunulduğunda henüz genç yaştaydı, İsmail’i doğurdu. Arapların devamı buradan gelir.
Hacer İslam kaynaklarına göre, Mısır firavunlarından Senan bin Ulvan’ın İbrahim’in karısı Sare’ye hediye ettiği bir köledir. İbrahim, çocuğu olmayan Sare’nin izniyle Hacer’le evlenir. Sare’nin yıllar sonra İbrahim’den İshak adında çocuğu olur. Yahudilerin devamı buradan gelir.
Peki, İbrahim kimdir?
Aramidir. Mezapotamya’da, Sümer topraklarında, Ur şehrinde doğmuştur. (Şimdiki Irak). Hz. İbrahim’in babasının adı Târahdır (Azer).
Hz İbrahim Hz. Muhammed’den 2500 yıl önce yaşamış Yahudilerin atası, İsrail’in kök kurucusudur. O dönemde İslamiyet yok ki Müslüman olsun. Putperestti.
Peki, herkesin ona tapmasını istediği putunun adı neydi? El-ilah(Allah).
Peki, Erkeklerde sünneti çıkaran kimdi?
İbrahim.
Peki, Sünnet olmayan kişi kimdi?
İbrahim? (Abraham)
Peki! Sünnet ne anlama gelir?
Ben de İbrahim’in putuna inanıyorum demektir.
Peki, Biz kimiz?
Türk.
Neden sadece Yahudi ve Müslüman erkekleri sünnetlidir?
Hani namaza dururken ‘döndüm kıbleye’ diyorsun ya kardeş, İşte o aslında döndüm, Kibele ‘ye demektir.
Gerçi namaz da İslamiyetten bin yıllar önce pagan (putperest) dinlerinde yapılan bir tür tapınma ayinidir de o konuya hiç girmeyeceğim şimdilik.
Kibele ise Friglerin bereket tanrısının adıdır. Cennetten gelmiş diye ağlayarak kafanı içine soktuğun, Hacerul Esved isimli taş da, Kibele’nin vajinasını {doğurganlığı} temsil eder. Şekline bakarsan anlaman zor olmayacaktır.
Sonra cehennem diye bir yerin varlığına inanıyorsun. Yok öyle birşey.. Senin cehennem dediğin şey, bugünkü İsrail topraklarında bulunan ve tabanından petrol ve metan gazları çıktığı için sürekli yanan G-hinnom isimli vadinin adıdır, ve ‘azap verici yer’ anlamına gelir.
Sümerler döneminde ağır suçluları oraya atıp yakarlarmış. Sonra bu vadinin ismi Sümerlerden Tevrat’a ordan da senin inandığın kitaba kopyalanmış. Zaten inandığın dinin tamamı Sümer, Mısır ve Yunan mitolojilerinden kopyalanmış.
Azıcık okusan, merak etsen anlayacaksın ama işte. Neyse..
Bir de Allah var tabi İslamiyet öncesi arapların çok tanrılı dinlerindeki en kudretli tanrısı olan El-ilah. Namıdiğer ay tanrısı. Yani bugün senin Allah diye inandığın şey aslında Ay tanrısı El-ilah’tan başkası değildir. Hani şu minarelerin tepesindeki ay var ya… Hah işte o ay tanrısını temsil eder…
Muhammed çok tanrılı dinlere son verdi ve kabedeki en kudretli put olan El-ilah’ı tek tanrı olarak kabul ettirdi yaşadığı topluma. Allah diye bir yaratıcının olduğu Muhammed’e ayetlerle bildirilen yeni bir durum olsa babasının adı “Abdullah’ olmazdı.
Aynı şeyi zamanında, Mısır firavunu, Akheneton da yapmak istedi. Çok tanrılı dinleri ve firavunların kutsiyetini yok etmeye kalkıştı ama sarayın ileri gelen rahipleri ve yobaz halkı tarafından linç edildi maalesef.. Tüm firavunların ihtişamlı mezarları varken, Akheneton’un mezarı dahi yoktur.
Ha bir de Yahudilerden nefret ediyorsun, kullandığın isimler bile onların isimleri
Josef – Yusuf
Jackop – Yakup
Abraham – İbrahim
Tothmoses- musa
Elyesa – İlyas
Daha liste uzar gider…
Ne Arap, ne de Yahudi soyuyla hiçbir ilgimiz yoktur.
Peki, neden onların efsanelerine uyup bu tür tapınım işlerini yapıyoruz?
Bir Arap ile Yahudi inancı ki Cumhuriyetimizi batırıyor.
Biz halen gerçekleri göremiyoruz.
Yerin dibine batsın kör cehalet.
Bir dinin ayakta kalabilmesi, onun ekonomik olarak da güçlü olmasına bağlıdır.
Çorak bir arazide olan Mekke’nin gelir kaynağı da, kutsal olan Kâbenin tavaf edilmek için dünyanın her yerinden gelen müslümanların ziyaretiyle sağlanıyor.
Velhasıl, bir şeye inanıyorsun ama neye inandığını bile bilmiyorsun. Merak edip araştıranlar da fikrini söylediği zaman kuduz gibi saldırıyorsun. Çünkü verecek mantıklı bir cevabın yok.
Sen, gerçekler yerine bağnazlığı tercih ediyorsun. İnancın başkalarının haklarına, özgürlüklerine ve yaşamına müdahale ediyor. İşte sorun da burda başlıyor
Yoksa kimse senin dinine, inancına düşman felan değil.
Neye inanırsan inan, nasıl ibadet edersen et, beni ilgilendirmez.
Yeterki inancını başkalarına diretme.
Kendin gibi düşünmeyenlerin fikirlerine ve yaşamlarına saygı duy..
İyi ve ahlaklı bir insan olmanın senin inandığın din kitap ile bir ilgisi olmadığını idrak et artık. Unutma, sahip olduğun din yaşadığın topluma zarar vermediği sürece saygıyı hak eder…
Posted in Uncategorized | 1 Comment

21. yüzyılda siyaset

CUMHURİYET – Örsan K. Öymen – 02 Ekim 2023 Pazartesi

21. yüzyılda siyaset


Antik Yunan filozofu Aristoteles, insanın doğası gereği toplumsal bir canlı olduğunu söyler. Dolayısıyla erdemli olmak da ancak toplumsal bir bağlamda olanaklıdır. Bu nedenle toplumsal yaşamı iyi bir biçimde düzenlemek ve iyi bir siyasetçi olmak yaşamsal önemde bir konudur.
Ancak siyasetçilerin, siyaseti bir kariyer ve/veya çıkar nesnesine dönüştürdükleri yerde; siyasetin halk için değil, siyasetçiler için yapıldığı bir ortamda, iyi bir siyasetten söz edilemez.
Siyasetin halka, halkın da siyasete yabancılaştığı bir ortam, toplum için en tehlikeli ortamdır. Halk ile siyaset arasındaki bağlantının koptuğu yerde, monarşik, oligarşik, teokratik yapılar doğar. Siyasetin halkla örtüştüğü yerde ise demokrasi oluşur.
Halkla siyasetin örtüşmesini popülizm sananlar büyük bir yanılgı içindedirler. Halkla siyasetin örtüşmesi, siyasetin halkın iyiliği için yapılmasıyla olanaklıdır.
Monarşik, oligarşik ve teokratik yapılar da cumhuriyetçilikle, halkçılıkla ve laiklikle yıkılır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılında kavranması gereken en önemli konulardan birisi budur.
İdeolojisiz siyasetin yaygın olduğu bir ortamda, siyaset bir yandan makam ve koltuk kapmaca oyununa, bir yandan da retorik ve polemik tiyatrosuna dönüşür.
Retorik “güzel” ve “etkili” konuşma sanatı ve hitabet yeteneği olarak da bilinir. Antik Yunan filozofları Sokrates ve Platon, retoriğin çok tehlikeli bir şey olduğunu ve insanın bilgelik yolunda bir engel olduğunu düşünürler.
Çünkü retorik ikna etmek amaçlıdır ve sadece insanların algılarını yönetmeye yarar. Oysa önemli olan algılar değil, doğrular ve gerçeklerdir. Bunun için de gerekli olan şey retorik değil, felsefedir, kavramsal ve kuramsal akıl yürütmedir.
Retorik aracılığıyla insanlar doğru olanın yanlış olduğu veya yanlış olanın doğru olduğu konusunda ikna edilebilirler. Retorik, gerçeği tersyüz etme aracına dönüşebilir.
Polemik de bundan farklı bir sonuç doğurmaz, insanın akıl yürütmelerini zayıflatmaktan başka bir işe yaramaz. Polemik akıl yürütme içermediği gibi, sık sık Ad Hominem mantıksal yanılsamalara yol açar.
Örneğin, ortaya bir akıl yürütme konduğunda, bu akıl yürütmeye karşı başka bir akıl yürütme ortaya koymak yerine, bu akıl yürütmeyle ilgisiz kişisel bir damgalama ve karalama yoluna gidildiğinde, buna Ad Hominem yanılsama denir.
Mantık, insanın doğru düşünmesini ve geçerli çıkarımlar yapmasını sağladığı gibi, insanların arasındaki anlaşmazlıkların önemli bir ölçüde çözülmesi için de çok değerli bir araçtır. Ancak Türkiye gibi eğitim seviyesinin çok alt düzeyde olduğu bir ülkede, bu konuda daha yapılacak çok şey vardır.
Öğrenciler dinselleşmiş bir sözde eğitim sisteminin esiri haline getirileceklerine, felsefe ve mantık gibi derslerle donatılsalar, bambaşka bir ülkede yaşıyor olacaktık.
Eğitim, yeryüzündeki en önemli ve değerli şeylerden birisidir. Eğitimin dinselleştiği ve/veya ezberlemeye dayandığı bir ülke, hiçbir açıdan gelişemez. Böyle bir ülke, ekonomik açıdan da, siyasi açıdan da, kültürel açıdan da geri kalmaya mahkûmdur.
Siyasetin eğitimle bütünleşmesi de bu açıdan son derece önemlidir. Siyaset eğitim için yeni olanaklar açmalı, eğitim de siyaset için yeni olanaklar açmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılına girilirken üretilecek siyasetin temelinde bu anlayışlar olmalıdır. İkinci yüzyıla girerken yapılacak en iyi şey, siyasetin niteliğini geliştirmektir.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

ŞİİR MOLASI * YERYÜZÜ TANRILARI


YERYÜZÜ TANRILARI

Çok güçlüsünüz!
Kanatlarınız yok ama aklınız var,
Uçaklar yaptınız sesten hızlı.
Yüzgeçleriniz yok ama aklınız var,
Gemiler yaptınız çeşit çeşit,
Aşarsınız okyanusları.
Pençeleriniz yok ama aklınız var,
Silahlar yaptınız korkunç mu korkunç.
.
Çok güçlüsünüz!
Namınız, servetiniz,
Kuş sütü sofralarınız,
Yıldız Yıldız Saraylarınız,
Söğüt Alayı askerleriniz,
Kapı Kulu ordularınız var.
İsterseniz sıyırabilirsiniz;
Kırmızıyı kandan, canı candan.
.
Çok güçlüsünüz!
İstanbul da ‘Sultan’,
Arap Çöllerinde ‘Emir’,
Washington’da tımarlı sipahisiniz.
Ne tuhaf değil mi?
Bu kadar kıyımdan berî,
Bu kadar kusurdan âri,
Bu kadar aziz olmanız !
.
Ne yazık ki;
Yoksulsunuz ruhsal bilinçten.
Akla ziyan oyunlarınız,
İnsan kurnazlığına dayanan imanınız,
Kötülükten korkmayan bir kalbiniz var.

Şair/ Yazar Hüseyin Çelikten – https://www.edebiyatdefteri.com/siir/1423512/yeryuzu-tanrilari.html
Posted in Uncategorized | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN SELMA RIZA

SELMA RIZA


Korkmadan evinin penceresinden bakan bir kadın ve dışarıda evi kuşatan bir sürü insan. Şeriat naraları atan bu kalabalık, büyük bir öfke içinde. Tek amaçları birazdan dışarı çıkacak olan bu kadını öldürebilmek.
Bu kadın ki kızların okumasını savunmuş, bir erkeğin 4 kadınla evlenmesine karşı gelmiş ve mirastan eşit pay alınmalı demiş. İki dudak arasından çıkan sözle bir kadını boşayamazsın demiş. İşte 31 Mart Ayaklanması’nın patladığı saatlerde Meşrutiyet karşıtı softaların, onun kapısının önünde belirmesi için bu sebepler yeterliydi.
İlklerin ve teklerin kadını Selma Rıza. İlk kadın gazetecimiz ve Sorbonne’da okuyan ilk Türk kadını Selma Rıza. Kızılay’ın kurucularından ve 20 yaşında Uhuvvet adlı romanı yazan Selma Rıza.
Belki de bilmemiz gereken en önemlisi, Milli Mücadele yıllarında Halide Edip mandayı savunurken, Halide Edip’e haddini bildiren Selma Rıza.
“Halide sen kapa bakayım bir çeneni. Bu vatanın her karış toprağı kuvvanın, Türk askerinin kanı ile sulanmıştır. Mandayı kafandan çıkar Halide. Türk devleti tam bağımsız bir Cumhuriyet olacaktır.”
Selma Rıza bu kadar kararlı ve nettir. Yaşamış olduğu hayatı boyunca da “Cumhuriyet Devrimlerinin” yılmaz savunucusu olmuştur. Selma Rıza’yı bugün ülkemizde kaç kişi biliyor? Oysa Selma Rıza demek tam bağımsız Türkiye demektir.
Selma Rıza Feraceli, Jön Türklerin lideri Ahmet Rıza Bey’in kızı olup, ilk Türk kadın gazeteci ve ilk Türk kadın romancılardan birisi olarak kabul edilir. Selma Rıza Feraceli, yaşamının 10 yılını Paris’te sürdürmüş, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olmuştur, cemiyetin tek kadın üyesidir. İlk Türk kadın gazeteci unvanını Paris de bulunduğu yıllarda almıştır. O dönemde Fransızca yayınlanmış olan Meşveret Gazetesi’nde ve Türkçe olarak yayımlanan Şurayı-ı Ümmet Gazetesi’nde çalışmıştır.
Selma Rıza 2. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a dönmüş bu yıllarda gazetecilik yapmamış, ancak sosyal hayatta rol almaya devam etmiştir. Meşrutiyet’in ilanından sonra yeniden teşkilatlandırılan Hilal-i Ahmer cemiyeti (Kızılay)’ inde beş yıl süre ile genel sekreterlik yapmıştır. Selma Rıza, 1892 yılında Uhuvvet adlı romanı ile Türk Romanının ilk kadın temsilcilerinden birisi de olmuştur. Oldukça verimli bir yaşamın ardından Selma Rıza 1931 yılında vefat etti.
Kaynak: Dilara Çelik
Selma Rıza, Selanik Yayınevi, alıntı
Posted in Uncategorized | Leave a comment

DİLERİM TARİH TEKERRÜR ETMEZ * Ekonomik iflasını açıklayan Osmanlı Devleti’nin 1881 yılında bütün varlıklarına İğneden ipliğe ne varsa el konuldu. Yahudi, İtalyan, Ermeni, Fransız tüccarlar-İş adamları İstanbul’a dolmuştu.

DİLERİM TARİH TEKERRÜR ETMEZ

Nazım Peker – 01 Ekim 2023

Yazıma üzülerek başladığımı bilmenizi isterim.
Avrupa ilim ve bilimle uğraşırken; Osmanlı, şeytan, melek, cin, sakal, sarık, ahret, Huri, Saray yapımı ile uğraşırmış.
Aldığı borçların faizini bile ödeyemeyen saray:
Ekonomik iflasını açıklayan Osmanlı Devleti’nin 1881 yılında bütün varlıklarına İğneden ipliğe ne varsa el konuldu. Yahudi, İtalyan, Ermeni, Fransız tüccarlar-İş adamları İstanbul’a dolmuştu.
Ulu hakan(!)Abdülhamid, aldığı ve ödeyemediği borçlar yetmezmiş gibi; bu kadar borcun üzerine yeni borçlar ekledi. Osmanlı 15 kez büyük borç aldı. Ama bırakın anaparasını, faizini bile ödeyemez olmuştu. Çünkü üretim yoktu. Saray ve ulema sınıfı din soslu bir açmazın ve lüksün içindeydi.
Osmanlının hazinesine el koyan Avrupa:
Bugün “İstanbul Erkek Lisesi” olan binaya “Duyun-u Umumiye” yi yerleştirip borçları tahsil etmeye çalıştı.
Yani hazine (bir gram dahi toprak kaybetmemiş Abdülhamit’in döneminde) ecnebilerin yönetimine geçti.
Borçlar ödenmedikçe Abdülhamid Avrupalı tacir ve tefecilere tekeli verdi; teker teker milli varlıkları kaybetmeye başlamıştık; tıpkı kumar masasında kaybeden kumarbaz misali.
Demir yolları, iplik, fındık, pamuk, kömür, tekstil, demir çelik, tuğla, kireç!. Yani ne kadar gelir kaynağı, iş varsa Avrupalı tüccar ve tefecilere satıldı.
Ne ilginç ki, bizim ulemanın dinen caiz demeye korktukları; modern fabrikalar açıldı.
Haliç ecnebi fabrikalarla doldu. Tarlabaşı, Avrupa’dan gelen tüccarların görkemli evleriyle bezendi.
Zenginler İstiklal Caddesi ve Sıraselviler’e yerleşti. Bugün İstanbul’da gördüğünüz şahane binaların çoğu o dönemlere aittir. Ne acı değil mi?
Türkler ise yüzlerce yıldır tamir gören yamalıklı bohçaya benzer baraka tahta evlerde otururdu.
Bu evler, Fatih ve Süleymaniye’nin arka sokaklarında bulunurdu.
Abdülhamid döneminde kimi fabrikalara karşın, yüzlerce kilise ve sinagog açıldı.
İşte o tarihte Avrupa’dan gelen zenginleri ağırlamak için 5 yıldızlı bir otel yaptılar: Pera Palace.
Pera Palas: Rumca, “Yokuş Sarayı” demek.
Bir acı gerçeği yazmadan edemeyeceğim: Fransa’dan trene binip Sirkeci’de inen Avrupa’nın “Jet sosyetesi” tren garından bu otele, Türk hamalların sırtında özel tahterevallilerle taşınırdı.
Bir hakikati de belirtmek gerekirse: aslında Batı emperyalizmi, İstanbul’u Vahdettin döneminde değil, Abdülhamit döneminde çoktan ele geçirmişti.
“Atan ne yaptı?” diyen tarih bilmez, sürme akıllılara tarihi bir yanıt olsun:
Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda Türklerin elinde sadece ÇARIK, KARASABAN ve bir de CEHALET kalmıştı.
Sanayi ve tarım hamlesi başlattı. Yerli malı haftası o tarihte başladı, çocuklarımız milli üretimin ve milli kalkınmanın önemini anlasın diye.
Türklere ait banka bile yoktu. Adı Osmanlı Bankası olan banka bile yabancılarındı. İş Bankası bu yüzden kuruldu.
Osmanlı Devletinin iflas ilan ettiği meşhur
RAMAZAN KARARNAMESİ (Nisan 1876)ni duydunuz mu, bilir misiniz? Vergi gelirlerinin devredildiği
MUHARREM KARARNAMELERİ (1879 ve 1881’deki iki kararnamedir) Her nedense pek bilinmez, gündeme de getirilmez, Türk düşmanı siyasal İslamcılarla ve Osmanlı torunlarınca, hep saklanır.
Asker yiyecek bulamazken, Batı sanayileşirken milyonlarca paraya mal olan: Dolmabahçe sarayı 1856, Çırağan sarayı 1863, Beylerbeyi sarayı 1864, Yıldız sarayı 1880’de yapılmıştır.
Çok acı ama: bu tarihler, Osmanlı’nın çöküş döneminde.
Dünya; Eğitime, bilime, sanayiye, modernleşmeye ağırlık verirken; senin ATAN, çöküşü gizlemek için SARAYLAR yapımına ağırlık vermiş. Yani algı ile ülke yönetmeye çalışmış.
Kaçınılmaz sonuç: Türkiye yüzyılında zam ve vergilerle, ülke dışından gelecek dövizlerle, kendi çocuklarını göndermedikleri İmam-Hatip Liseleri açmakla ülke yönetmeye çalışmak
Umarız, sonumuz aynı olmaz! Dost acı söyler.
Esen kalınız.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

YAZIŞMALAR * ATATÜRK’ÜN HEYKELİNİ ORMANA, RESMİNİ ÇÖPE ATANLAR, FESLİ KADİR’İN YUNAN TOHUMU OLAN HAİNLERDİR * Özellikle Atatürk’e düşmanlık yapanlar bilmeli ki; Atatürk’ün zaferleri ve devlet adamlığı olmasa idi; Üzerinde yaşadığımız vatan toprakları, bağımsız devletimiz , Türk ulusu, Dalgalanan şanlı bayrağımız, camiler, ibadet özgürlüğü olmayacaktı. 

Kuzenim BEKİR COŞKUN’un 18.10.2008’de kaleme aldığı
“Yine bir sonbahar…” başlıklı yazısına Kemalden yanıt:
Siyasal islamcıların rehin aldığı vatanda tüm mevsimler dönüştü sonbahara,
Kasvet, hüzün, korku sardı dört bir yanımızı, yüreğimizde açıldı yara.
Önümüz kış, daha da karanlık, acılı günler bekliyor bizi,
Örgütlü cehalet ortaçağ karanlığına sürüklerken ülkemizi.
Kemal Rastgeldi – 30.09.2023
——————————————————————-
ANTALYA’da ORMANA ATILMIŞ OLARAK BULUNAN ATATÜRK HEYKELİ
“Necip milletimiz” yüce kurtarıcımız Atamıza karşı nasıl bu denli hain ve nankör olabiliyor? Düşünmesini, utanmasını bilenler için yanıt hiç de zor değildir: İnsanların aklını başından alan, onlara her türlü çılgınlığı yaptırabilen en büyük, en korkunç güç kör inançtır. Kemal Rastgeldi – 29.09.2023
———————————————————————
Nevzat Çömlek: İŞTE saygısızların İKİ AYYAŞ DEDİĞİ, TÜRKİYEMİZİ DÜŞMANLARDAN TEMİZLEYEN DAHA SONRA VATANIMIZIN GEREK SOSYAL YÖNDEN, GEREKSE ENDÜSTRİYEL YÖNDEN HATTA POLİTİK YÖNDEN DÜNYA SIRALAMASINA GETİRMEYE ÇALIŞAN İKİ KAHRAMAN.. ŞİMDİ ONLARIN TÜRKİYEYE KAZANDIRDIKLARINI BİR BİR YOK ETMEYE ÇALIŞAN zamane siyasileri KENDİLERİNİ KAHRAMANA BENZETMEYE ÇALIŞIYOR. KAZANIMLARI, hazırları SATMAKLA, HATTA VATANIMIZI PARSEL PARSEL, FABRİKA, TESİS NE VARSA pazarlamakla KAHRAMANLIK OLMAZ.. BU vatan hainlerine TÜRKİYEM ELBETTE PEK YAKINDA artık yeter DİYECEKTİR.. BU VATAN ASLA SAHİPSİZ DEĞİLDİR..
————————————————————–
Kemal Rastgeldi: “BU VATAN ASLA SAHİPSİZ DEĞİLDİR” belki, fakat “yüce” denilen dinimizi kurnazca, şeytanca kullananlar, halkı Allahla kandıranlar yüzünden, 1950’den beri ülke yavaş yavaş siyasal islamcıların eline geçmiştir ve onlar artık her şeye sahiptir. Sahipsiz kalanlar ise en çok bizler, yani Kemalist yurtseverlerdir. CHP öncülüğünde örgütlenip toparlanamadık, hep savunmada kaldık, yobazlara karşı (barışçı, akılcı yöntemlerle) karşı taarruza geçemedik. Bu yüzden “Yoktan var edilen bir ülkenin vardan yok edilmesini” kahrolarak, dövünerek, utanarak hep birlikte izlemekteyiz!! 29.09.2023

Atatürk ile ilgili rahatsızlık duyanlar, hakaret edenler, saygısızlık yapanlar, fotoğraflarını yırtan, çöpe atan, heykellerine saldıranların tamamı biliniz ki emperyalizme, işgalci hristiyan dedelerine hizmet etmektedir.
Bunların tamamı Yunan, İngiliz, Fransız artıklarıdır. Türkiye’de mevcut tarikat ve cemaatlerin tamamına yakının yabancı istihbarat servislerinin kontrolünde olduğu biliniyor.1918’den 1923’e kadar Türkiye’yi işgal eden devletlerin istihbarat örgütleri, şimdi tarikatlar ve kontrol ettikleri siyasiler ile Türkiye’ye karşı savaşıyor. Yüce kahraman, büyük devlet adamı Atatürk işgal ordularını mağlup etmese idi Osmanlı’nın imzaladığı SEVR ANLAŞMASI yürürlüğe girecek, Türk’ler Orta Anadolu’ya toplanacak ve sonra da Asya’ya sürülerek TÜRK MİLLETİ tarih içinde eriyerek yok olacaktı.
Özellikle Atatürk’e düşmanlık yapanlar bilmeli ki; Atatürk’ün zaferleri ve devlet adamlığı olmasa idi; Üzerinde yaşadığımız vatan toprakları, bağımsız devletimiz , Türk ulusu, Dalgalanan şanlı bayrağımız, camiler, ibadet özgürlüğü olmayacaktı.  (Naci kaptan)
Posted in Uncategorized | Leave a comment