6 EKİM 1990, İRAN DESTEKLİ “KUDÜS KOMANDOLARI” TERÖRİSTLERİ, DEĞERLİ AYDIN BAHRİYE ÜÇOK’U KATLETTİ

İSLAM SEVGİ VE  BARIŞ DİNİ MİDİR?
Müslümanlığın temel ilkelerinden birisinin de sevgi, hoşgörü ve barış olduğu zaman zaman dile getirilir. Fakat Ortadoğu’da olanlara ve farklı ülkelerde meydana gelen terör eylemlerine bakıldığında durumun öyle olmadığı görülür. İslam dininin mücahitleri olduğunu söyleyenler din adına ölüm fetvaları vererek insanları öldürüyor, bombalar patlatıyor ve hatta aynı dinin farklı mezhepleri acımasızca savaşarak birbirlerini katlediyorlar. Hatta islam adına kutsallığı olan camileri basarak cinayetleri gerçekleştiriyorlar. Dinlerin tutucu bağnazlığına karşı çıkan aydınlar da öldürülüyor, katlediliyor. Bu durumda İslamın bir barış ve sevgi dini olduğunu düşünmek bile zorlama olur…
Naci Kaptan – 06 Ekim 2022

BAHRİYE ÜÇOK’un KATLEDİLMESİ OLAYI
Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ekim 1990
Kasım 1988’da televizyonda yapılan bir açık oturumda, “İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığı” iddialarına dayanan açıklamalarından sonra üzerine birçok tepki çekti ve tehditler almaya başladı.
Üçok, 6 Ekim 1990 günü Ankara’nın Çankaya ilçesindeki Köroğlu Caddesi’nde bulunan evine, Ekspres Kargo tarafından ulaştırılan ve gönderici olarak İlmî Araştırmalar Vakfı’nın göründüğü kitap paketini saat 16.30’da aldı. Bomba olabileceği şüphesiyle paketi kapısının önünde açmaya çalışırken, paketin içine yerleştirilmiş olan bomba patladı. Ağır yaralı olarak Hacettepe Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne kaldırılan Üçok, saat 20:00 sularında burada yaşamını yitirdi. Cenazesi 9 Ekim günü Maltepe Camii’nden kaldırılmış ve Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilmiştir. Cinayeti İslâmi Hareket adlı örgüt üstlendi. Ertesi gün Cumhuriyet Gazetesi’ndeki haberde, olay şöyle aktarılmıştı:
Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun’dan sonra türbana karşı tavrı ve laikliği savunmasıyla tanınan Bahriye Üçok da suikast sonucu öldürüldü. İstanbul’dan Ankara Çankaya’daki evine özel bir kargo şirketiyle yollanan kitap paketini açan Üçok, içindeki bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. İki kolu ve bir bacağı kopan Üçok kaldırıldığı hastanede ameliyata alınamadan öldü. Cinayeti İslami Hareket adlı örgüt üstlendi. Cumhuriyet Gazetesini telefonla arayarak İslami Hareket Örgütü adına konuştuğunu bildiren bir kişi Üçok’u “tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden” cezalandırdıklarını söyledi. Aynı kişi “İslam’a sınır koyanları öldürmeyi borç bildiklerini” belirtti.
—Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ekim 1990

MUSTAFA YILDIRIM – ZİFİRİ KARANLIKTA CİLT 1
İLAHİYATÇI BAHRİYE ÜÇOK’a GAZAP BOMBASI
“Münafık seni cehenneme göndereceğiz o…pu”
Toplu harbe başlamadan önce de İslama sövmeyi adet haline getiren ,etrafa saçtıkları pisliklerden insanları korumak , müminlerin izzetini ayakta tutmak için katletmek caizdir. Peygamberin pak sünnetinde buna benzer örnekler görülmüştür. (Mehmet Sümbül) Sayfa 413 ………………………………………
Bahriye Üçok dinin siyasal amaçlarla iktidarları elde etmek için kullanılmasına karşı savaşıyor yasaların kutsal kitaplara dayandırılmasına ,cumhuriyet devletinin parçalanmasına yol açacak İslamcı örgütlenmelere karşı çıkıyor , konferanslarla , yazılarıyla, rejim değişikliğine direniyordu ……… Kurandan bölümler okuyarak kadınların ” türban” denilen başörtüsünü kullanmak zorunda olmadıklarını anlattıkça tehdit mektupları alıyordu (sayfa 414)………….
Manavgat’tan gelen mektuplar ölüm kusuyordu ;
“Allah belanı versin münafık,seni cehenneme göndereceğiz o…pu. Seni kanı bozuk ! katline karar verildi .Ağlasan zırlasan faydası yok , dışarı çıkma . Her an senin gözünü iğne ile patlatacağız . İsmini ve resmini dağıttım. Öleceksin köpek … Bu soysuz kanı bozulmuş Bahriye Üçok isimli ,onun dilini kesmek (isteyenler) hazır bu vatanda.”(sayfa 414)  ………………………………………
Ferhan Özmen (ki daha sonra Mumcu, Üçok, Kışlalı ve Aksoy’un katili olduğunu itiraf eden kişi) suikast hazırlıklarına başlamıştı …… Dört ay önce Diyanet kitapevini bombalarken yaptığı gibi ciltli kitap kullandı .ADAP isimli iki kitaptan birinin kapağını kaldırdı .sayfanın ortasına bir dikdörtgen çizdi. 2.5 cm derinliğinde bir oyuk açtı .İstanbul’dan getirdiği C4 plastik patlayıcıyı oyuğa yerleştirdi.Ateşleme devresini kitabın kalın kapağına misina ile bağladı . Kitabı kalın bir paket kağıdına sardı. 3 Ekim 1990 Çarşamba günü Ekspres kargonun Perşembe Pazarı şubesinden gönderdi (Sayfa 416)

Hürriyet – 20.05.2000 –
Ben öldürdüm – Özmen’den şok itiraflar
Ankara’da sorgusu süren Kudüs savaşçıları adlı örgütün üyesi ”Tekin” kod adlı Ferhat Özmen şok açıklamalarda bulundu. Özmen; Mumcu, Üçok, Kışlalı ve Aksoy’u kendisinin öldürdüğünü söyledi.
ANKARA Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulanan ‘Kudüs Savaşçıları’ adlı örgütün üyesi Ferhan Özmen; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Ahmet Taner Kışlalı suikastlarını bizzat organize ettiğini itiraf etti. Mumcu’nun arabasına bombayı kendisinin yerleştirdiğini, Üçok ve Kışlalı cinayetlerinde kullanılan bombaları kendisinin hazırladığını itiraf eden ‘Tekin’ kod adlı Özmen, Prof. Dr. Muammer Aksoy’u da kendisinin öldürdüğünü söyledi.
Ankara Emniyeti’nde oluşturulan 15 kişilik özel bir ekip, gözaltında bulunan 9 zanlının sorgulamasına dün de devam etti. Zanlıların itirafları doğrultusunda Terörle Mücadele Şubesi ekipleri Ankara içinde operasyonlarını sürdürüyor. Ankara DGM tarafından tutuklanan Hasan Kılıç’ın itirafları sonucu yakalanan Necdet Yüksel ve Ferhan Özmen, sorgu sırasında şok itiraflarda bulundu. Her iki zanlının da İran’a 3’er kez gitti belirlenirken, ‘Tekin’ kod adlı Ferman Özmen’in, örgütün bombacısı olduğu ortaya çıktı.
YÜKSEL GÖZCÜLÜK YAPTI
Özmen, sorgusu sırasında Ankara polisini şaşırtan itiraflarda bulundu. Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy’u Bahçelievler’deki evinin girişinde kendisinin vurduğunu anlatan Özmen, olay sırasında Necdet Yüksel’in kendisine gözcülük yaptığını itiraf etti. Özmen, ifadesinde; Bahriye Üçok’un öldürülmesi amacıyla gönderilen bombalı paketi de kendisinin hazırladığını söyledi. Bu arada Üçok’a gelen bombalı pakette tespit edilen parmak izi, Özmen’in parmak izi ile örtüşmüştü.
BOMBAYI YERLEŞTİRDİM
Gazeteci-yazar Uğur Mumcu’nun evinin önündeki arabasına C-4 tipi bombayı kendisinin yerleştirdiğini itiraf eden Ferhan Özmen, olayda gözcülük yapan Yusuf Karakuş’un ifadelerinde geçen Ali kod adlı kişinin kendisi olduğunu aktardı. Özmen, İsrail Büyükelçiliği Güvenlik Amiri Ehud Sedan, ABD’li Çavuş Marvich’in öldürülmesi, Musevi uyruklu Yuda Yürüm’ün yaralanmasına yönelik bombalı saldırıyı doğrudan kendisinin düzenlediğini itiraf etti.
ARABADA HAZIRLADIM
Ferhan Özmen, sorgusu sırasında Ankara polisini oldukça şaşırttı. Gazeteci-yazar ve Kültür eski Bakanı Ahmet Taner Kışlalı’nın arabasına konulan bombayı da kendisinin hazırladığını itiraf eden Özmen, Kışlalı ile ilgili örgütün ayrıntılı istihbarat yaptığını söyledi. Olay günü Çayyolu’na Necdet Yüksel, ‘Cihad’ kod adlı Oğuz Demir ve adı açıklanmayan 4. kişi ile gittiklerini belirten Özmen, ‘‘Bomba düzeneğini arabanın içinde tamamlayıp Necdet’e verdim. Necdet yerleştirirken biz çevreyi gözetledik’’ dedi.
Özmen, örgütü ‘Kudüs Savaşçıları’nın, Çorum ve Aksaray’da toplam 3 İranlı’yı öldürdüğünü de itiraf etti. Özmen’in şok ifadelerini, daha sonra sorguya alınan Necdet Yüksel de teyit etti. Ankara’da meydana gelen cinayet ve yaralama ile sonuçlanan olaylarla ilgili de yarın tatbikatlar yapılacak.
TALİMATLAR İRAN’DAN
Örgütün bomba uzmanı olan Özmen, bomba eğitimini İran’da aldığını itiraf etti. İran’da temasta olduğu kişileri de ayrıntılarıyla polise bildiren Özmen, cinayetlerin talimatlarını İran’dan aldıklarını söyledi. Özmen, İranlılar’ın hedef olarak somut isimler vermediklerini ancak, ‘‘Laik siyasetçi olsun, laik gazeteci olsun’’ talimatını aldıklarını itiraf etti.
HEDEFTE İSRAİLLİLER VARDI
Zanlıları sorgulayan özel ekip, örgütün bomba uzmanı Özmen’e, Sincan’da geçen hafta yakalanan bol miktarda patlayıcının nerede kullanılacağını da sordu. Özmen, yakalanmadan önce aldıkları son talimatta İsrailliler’e yönelmelerinin istendiğini belirterek, ‘‘Her hangi bir hedef verilmemişti. Bu büyük illerde bulunan diplomatlar da olabilirdi, oranın vatandaşları da olabilirdi’’ şeklinde konuştu.
Zanlılar, sorgulamaları sırasında, eylemlerde kullandıkları silahları Çubuk Barajı’na attıklarını söyledi. Bunun üzerine Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, atılan silahların yer göstermesini yaptırarak bu silahları bulmak için harekete geçti.
Emniyet yetkilileri, Özmen’in itiraflarıyla çözülen cinayetlerle ilgili bazı İranlılar’ın kimliklerinin tespit edildiğini açıkladı. Yetkililer, konuyla ilgili olarak Milli İstihbarat Teşkilatı’nın da çalışmalara katıldığını söyledi.
Mumcu’nun arabasına bombayı ben koydum
Muammer Aksoy’u ben öldürdüm
Prof. Üçok bombasını ben hazırladım
Kışlalı’yı öldüren bombayı yolda yaptım
Mumcu suikastı sanığı avukat cezaevinde
Kılıç tutuklandı
UMUT operasyonunda yakalanan Tevhid Selam örgütü üyelerinin İran ile bağlantılarını sağlayan Selam Gazetesi eski sahibi Avukat Hasan Kılıç, dün DGM’ce tutuklandı. Kılıç, dün Ankara DGM’ye getirildi. Kılıç’ın ifadesi, halen soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Hamza Keleş tarafından alındı. Kılıç, Uğur Mumcu’nun katillerinin yakalanmasına yönelik operasyonda gözaltına alınmış, daha sonra Ahmet Taner Kışlalı cinayetine karıştığı gerekçesiyle gözaltı süresi uzatılmıştı.
Nöbetçi Ankara 1 No’lu DGM’nin Yedek Hákimi Rüstem Çiloğlu tarafından sorgulanan Kılıç, ‘‘Uğur Mumcu cinayetine karıştığı’’ ve ‘‘Yasadışı Tevhid Örgütü üyesi olduğu’’ gerekçesiyle tutuklandı. Kılıç, işlemlerinin tamamlanmasının ardından Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’ne konuldu. Bu arada Kılıç hakkında, kayıtlı bulunduğu İstanbul Barosu tarafından soruşturma başlatıldı. Kılıç’ın, avukatlık mesleğiyle bağdaşmayan davranışları nedeniyle meslekten ihraç edilebileceği belirtildi.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/ben-oldurdum-39155613
Posted in İrtica, SİYASAL İSLAM, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

İSTANBULUN KURTULUŞ GÜNÜ: 6 EKİM 1923, KUTLU OLSUN * İSTANBULUN KURTULUŞU: UNUTULMAMALI, UNUTTURULMAMALI

İstanbulun İkincii Fethi, Türk ordusu İstanbulda

Unutmayınız ki; Gazi Paşa Mustafa Kemal ve silah arkadaşları Sakarya’dan,  Dumlupınar’dan yokluk ve yoksulluk içinde yarattıkları ordunun yarattığı destansı kahramanlıklar sonucunda kazandığı zaferler İstanbul’un da müttefik düşman  ordularından geri alınarak fetih edilmesi sonucunu doğurmuştur.
Şüphesiz ki bu kıyasıya savaşların zaferlerle taçlanmış olmasının yaratıcısı Gazi Mustafa Kemal Paşanın büyük dirayeti, komutanlık vasfı, usta bir satranç oyuncusu gibi her bir hamleyi önceden hesaplayan akılcı bilgeliği ve engin vatanseverliğidir.
İrticanın yeniden hortlamasından buyana siyasal islamcılar İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından zaptedilmesini anarlar fakat büyük kurtarıcı Gazi Paşa’yı anmazlar. Bir toprağı, ülkeyi fethedebilirsiniz fakat önemli olan bu elde ettiğiniz yerleri muhafaza etmektir. Osmanlı İmparatorluğu çok büyümüş ve genişlemişti. Kılıç gücüne bağlı olan bu genişleme, elde edilen toprakları muhafaza etmeye yetmedi. Bu iş için kılıç gücü kadar aklı ve bilgi gücüne gerek vardı. İşte bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu zaman içinde zayıflayarak, güç kaybederek kazandığı topraklardan çekilerek küçülmek zorunda kaldı. Ve iş en sonunda payitahtın, İstanbul’un da düşmana teslim edilmesine geldi.
Tarih Türkiye’ye Gazi Mustafa Kemal Paşayı/Atatürk’ü armağan etti. Gazi Paşa olmasa idi; Türk’ler Orta Anadolu’ya sürülecek ve orada enterne edilerek yaşamak zorunda kalacaklar ve asimile edileceklerdi. Gazi Paşa sadece Türkiye’yi var etmekle kalmadı, Türk Milletinin, var olmasını ve neslinin devamını sağladı.
Siyasal islamcılara sorulduğunda önce müslüman olduklarını sonra da Türk olduklarını söylerler. Ve hatta bazıları Türk olmayı ret ederler. Kök ve ırk kimliksiz olmak ne kadar da acıdır. İşte bu islamcıların dillerinden düşürmedikleri ezan sesi, namaz kılmak ritüellerini de büyük ATA’ya borçlu olduklarını unutmaları, bilmezden gelmeleri ise tarihe ve kendi atalarına ihanettir.
Naci Kaptan – 06 Ekim 2022

İSTANBULUN KURTULUŞ GÜNÜ: 6 EKİM 1923, KUTLU OLSUN 

Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen milletler, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Değerli Arkadaşlar,
24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti.
6 Ekim 1923’te ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul’a girdi ve işgal resmen sonlandı. İşgal 4 yıl 10 ay 23 gün sürdü.
Yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzü ve onunla birlikte İngiliz, Yunan, Fransız ve İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele eden, hayatlarını veren tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi, sevgi ve saygı ile anıyoruz.
Güzel ülkemizde her yılın 6 Ekim’i İstanbul’un kurtuluş günü olarak belirlendi ve yıllardır kutlanmaya başlandı. Emperyalist ülkelerin Osmanlıya uyguladığı ekonomik ve askeri politikalar ile onu aciz bırakarak, ne kadar vahşi ve gaddarca yaptığı işgali unutmamak ve de unutturmamak gerekir. Bunun için de umarım her yıl, bu gün kutlamalara devam ederiz.
Sevgi ve saygılarımla (6.10.2022)
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

6 Ekim 1923 – İSTANBULUN KURTULUŞU:
UNUTULMAMALI, UNUTTURULMAMALI

Dr. Noyan UMRUK

İstanbul’un yedi düvelin işgalinden kurtarılması, 4 koca yıl büyük yokluklar ve acılar içinde bir milletin dişiyle tırnağıyla fakat onurla sürdürdüğü tüm dünyaya örnek olan “İSTİKLAL SAVAŞI” sonucu müstevlilerin Gazinin dediği gibi al sancağı selamlayarak “ Geldikleri gibi gitmeleriyle…” gerçekleşti.
Bu süreci hepimiz biliyoruz… Belki bilmediğimiz bu sürecin isimsiz kahramanları… Taksim meydanında görkemli olarak kutlanırdı bir zamanlar… Bari kurtuluşun kahramanlardan birinin aziz hatırası ile analım İstanbul’un kurtuluşunu:
TOPKAPILI CAMBAZ MEHMET…
Topkapı’daki üç sınıflı mahalle mektebinden haylazlığı yüzünden ayrılan Cambaz Mehmet, Topkapı’nın tulumbacıları arasında gösterdiği başarıları, deli yüreği ve gözü karalığıyla çevrenin sayılı külhanbeyleri arasında hızla sivrilir. Kısa sürede namı bütün İstanbul’a yayılır. İstanbul’un ünlü kabadayıları kendilerine bağlılıklarını bildirir..
Topkapılı Cambaz Mehmet Çanakkale Savaşlarında sıradan bir erdir. Gösterdiği kahramanlıklardan dolayı er iken onbaşı olur. “Göreyim seni Topkapılı “denildikçe Topkapılının kahramanlıkları sürer, çavuşluğa terfi ettirilir… Çanakkale’de dökülen kanlara rağmen Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması ile silâhları bırakıp düşmana teslim olmuştur.
Anafartalar kahramanı Mustafa Kemâl Pasa da, Topkapılı Cambaz Mehmet de artık işgal altındaki İstanbul’dadırlar. Mustafa Kemâl Pasa, üç kez Padişah Vahdettin ile birçok kez de Osmanlı hükûmetinin Başbakanı Damat Ferit Pasa ve kabine üyeleriyle konuşmuş, vatani düşman elinden kurtaracak önerilerde bulunmuş ama sonuç alamamıştır. Şişli’deki evinde en yakın arkadaşlarıyla sık sık gizli toplantılar yapan Mustafa Kemâl Paşa, Anadolu’ya geçip, Kurtuluş Savaşı’nı orada başlatmanın yollarını aramaktadır.
Mustafa Kemal bu gözü pek, yiğit insanın yeteneklerini Çanakkale’deyken keşfetmiştir. Kafasında, Anadolu’da bir “Milli Hükümet” oluşturma fikri kesinleşen Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçmeden kısa süre önce Cambaz Mehmet’i çağırır ve emirlerini bildirir. Sonra omuzlarını sıvazlar ve “Göreyim seni Cambaz Mehmet Bey” der.
13 Kasım 1918 günü itilaf devletlerinin savaş gemilerinin İstanbul limanına geldiği haberi alınmıştır. Cambaz Mehmet “Arkadaşlar bu millet asla uşak olamaz” diye söze başlar. Mustafa Kemal’in emirlerini arkadaşlarına da anlatır. Önce İstanbul’da örgütleneceğiz sonra depo ettiğimiz silah ve cephaneleri Anadolu’ya kaçıracağız. Bunun yanında Kurtuluş mücadelesine katılacak cesur Türk gençlerini Anadolu’ya kaçıracağız.
Şeytana külahını ters giydirecek kadar zeki, tazı gibi koşan, silâh atmada, bıçak sallamada rakibi bulunmayan, zalimlere karşı gaddar, ezilenlere karşı ise merhametli biri olarak tanınan Topkapılı Cambaz Mehmet ise, İstanbul’da kurulmuş MM Grubu adlı gizli örgütünün önemli bir unsuru olur. Çünkü Topkapılının İstanbul’da binlerce silahlı bıçkını vardır.
Ancak, Topkapılı Mehmet’e, Şişli’deki evinde Mustafa Kemâl Paşa ile görüştükten sonra, bu binlerce adam, vatan için ölmeye ant içmiş birer kelle koltukta savaşçı olmuşlardır. Mustafa Kemâl Paşa’nın koruma işini bizzat üzerine alan Topkapılı 5.000 silahlı adamıyla Şişli çevresinde gerekli önlemleri alır.
15 Mayıs 1919 günü, İstanbul Galata Rıhtımında olağanüstü bir kalabalık seyyar satıcılardan, ayakkabı boyacılarından, polislerden, jandarmalardan ve hamallardan oluşuyordu… Bunlar, gizli örgüt MM Grubu’nun tepeden tırnağa silahlı adamlarıydı. Görevleri, Mustafa Kemâl Paşa ile 19 kişilik maiyetinin Bandırma Vapuruna sağ salim binmesini sağlamaktı.
Operasyonu rıhtımda yöneten Topkapılı Cambaz Mehmet, iyi yüzme bilen, iyi silâh kullanan 50 İnebolulu fedai genci de Bandırma Vapurunun içine yerleştirmiş, bunlara gerekli talimatı vermiş ve Samsun’a kadar sürecek yolculuğun tüm güvenlik önlemlerini almıştı.
Mustafa Kemâl Pasa, Samsun’a çıktıktan sonra Ulusal Güçleri örgütleme çalışmalarına başlarken, Topkapılı Cambaz Mehmet de İstanbul’da tarihe geçecek kahramanlıklar yaratır. İngiliz Gizli Servisi’nin en tehlikeli ajanı Papaz Fru’nun güvenini sağlayarak bu teşkilâtın içine sızar ve çok yararlı istihbarat bilgilerini elde ederek Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırır.
Bu sırada Miralay İsmet Bey’in İstanbul’daki Harbiye nezareti müsteşarlığına getirilmesi haberi M.M. grubu üyelerini çok memnun etmişti. Çünkü bu sayede, terhis olan erlerin adreslerini ve ordudan alınan silahların nerede depolandığını öğrenmiş olacaklardı.
Osmanlı ordusu dağıldıktan sonra el konulan ve cephanenin büyük çoğunluğunun depolandığı Maçka Kışlası’nı soyar ve tüm silâh ve cephaneleri Anadolu’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırır. Belki tarihte bir benzeri görülmemiş bir olayın da kahramanıdır Topkapılı Mehmet.
İstanbul’u işgal etmiş olan İngiliz Kuvvetlerinin Komutanı General Harrington’un makam otomobilini de çalar. Akşehir’e kadar sürer ve orada kuvvacılara teslim eder. Bu otomobil daha sonra Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya tahsis edilir.
Düşünün…
İşgal kuvveti komutanısınız…
Altınızdaki araç çalınıyor…
Düşman komutana makam aracı oluyor…
Bundan büyük rezalet olur mu ???!!!…
Bu sırada Miralay İsmet Bey’in İstanbul’daki Harbiye nezareti müsteşarlığına getirilmesi haberi M.M. grubu üyelerini çok memnun etmişti. Çünkü bu sayede, terhis olan erlerin adreslerini ve ordudan alınan silahların nerede depolandığını öğrenmiş olacaklardı.
Anadolu’ya Silah Kaçırmanın Yolları: Birinci yol olarak Karadeniz Kanalı. Küçük deniz araçlarıyla silahlar önce Mürsel’e oradan da İç Anadolu’ya gönderilecek. Ağır silahlar ise İtalyan tüccarlar tarafından taşınacak.
Silah, silah, silah; Anadolu’da Türk Ordusu Büyük Taarruza hazırlanıyordu. Bunun için silaha ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı karşılayacak yer Maçka kışlasıydı. Burası bir İngiliz taburu tarafından korunuyordu. Kışlanın cephaneliğini boşaltacak emin bir yol aranıyordu. Nihayet Topkapılı düşüncesini açıkladı: Cephanelik tünel kazılarak boşaltılacaktı.
Plan başarıyla uygulandı. İngiliz askerlerinin çok iyi koruduğu cephanelik içten içe boşaltıldı. Boşaltılan sandıkların içine toprak yerleştiriliyordu. Bütün Depolar İnceleniyor: Topkapılının İstanbul’da binlerce bıçkını görev başındaydı. Anadolu’ya tez elden top gönderilmesi gerekiyordu. Gelen raporlara göre Rami kışlası bu konuda gerçekten yararlıydı. Bir gece yarısı Fransızların gözü önünde Fransız askeri üniforması giymiş Türkler tarafından boşaltıldı.
General Harrington istihbarat başkanlığına Yüzbaşı Bennet’i getirmişti. Bennet İngiliz hükümeti adına önemli işler yapıyor, bu da Topkapılı Cambaz Mehmet’in hoşuna gitmiyordu. Bunun üzerine Yüzbaşı Bennet’e bir suikast düzenlendi. Bennet ölmedi ama bacağından aldığı darbe ile tedavisine İngiltere’de devam edildiğinden etkisiz hale getirilmiş oldu. Bu olay üzerine Topkapılı ve arkadaşları idama mahkûm edildi. Fakat Topkapılının üye olduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti başkanı Papaz Fru bu kararı engelledi.
Bundan 95 yıl önce 24 Haziran 1923’te TBMM aşağıdaki kararı oy birliği ile almıştı:
“TBMM Başkanlığından:
İstanbul’un düşman altında bulunduğu sırada, Osmanlı ordusunun depolanan silâh ve teçhizatını her an ölümle karşı karşıya kalarak Anadolu’ya kaçıran, düşmanın gizli istihbarat teşkilâtının içinde yuvalanarak, millî kuvvetlere çok yararlı bilgiler sağlayan M.M.Grubu Başkanı Topkapılı Mehmet Bey’e, Vatana Üstün Hizmet faslından ayda 1.500 lira maaş bağlanması Büyük Meclis’in 24 Haziran 1923 tarihli toplantısında oy birliği ile kararlaştırıldı.”
1932 yılının haziran ayında hayata gözlerini kapayan Cambaz Mehmet, BMM’nin 24 Haziran 1923 tarihli oturumunda oybirliğiyle kendisine bağlanan 1500 liralık maaşı kabul etmedi. 1500 liralık maaşı getiren yaveri Nurettin Bey’e hayret dolu gözlerle bakarak şöyle der:
1500 liralık maaşı getiren yaveri Nurettin Bey’e hayret dolu gözlerle bakarak şöyle der:
“Ben bir şey yapmadım. Vatanım için, Mustafa Kemal Paşam için üzerime düşen görevi yerine getirmeye çalıştım. Hizmetleri gerçekleştiren arkadaşlarımdır. Ben buna layık değilim. Hayır, bana bunu yapamazlar.” Ve Nurettin Bey’e son emrini verir: “Hemen gidin ve aylık iradı [maaşı] Hilal-i Ahmer’e [Kızılay] devir muamelesini yapın.” Topkapılı Cambaz Mehmet, maaşını Kızılay’a devreder. Tek kuruşunu bile almaz.
Topkapılı 1932 yılı Haziran ayında ölür… Milli mücadeledeki hizmetlerine mükâfaten İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Kurtuluş savaşı ve İstanbul’un kurtuluşunun adsız kahramanlarından sadece biri Cambaz AHMET…
Kurtuluş ve kahramanları unutulmamalı, unutturulmamalı… Minnet, şükran ve rahmetle…
Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

EYVAH EYVAH-4

Kemal Kılıçdaroğlu Hakkında Bilinmesi Gereken 25 Bilgi

EYVAH EYVAH-4


Başrollerini Demet Akbağ ve Ata Demirer’in oynadıkları,
Geyikli’de yaşayan klarnetçi Hüseyin’in yaşam öyküsünü anlatan film!

Hüseyin her şaşırdığında “Ne yapıyo bu be ya, eyvah eyvah” diye bağırması, filmin ismi olmuş. Eyvah eyvah’ın 1-2-3’ncü bölümleri çekilmişti. Dün tüm vatanseverlere, demokratlara, Cumhuriyetçilere “Eyvah-Eyvah” dedirten 4’ncü serinin fragmanını izledik!
Günlerdir, “Tek Adam” denen ucube sistemi başımıza bela eden 2017 referandumu sırasında yapılan “Oy Hırsızlığını” belgeleriyle anlatıyoruz, çözüm yolunu gösteriyoruz ve uyarımızın algılanıp algılanmadığına bakıyoruz!
Derken dün sabah Halk TV’nin yeni prensi İ. Küçükkaya’nın programına çıkan Kılıçdaroğlu;
“Evet, bazı hatalarımız oldu. 10 BİN sandıkta gözlemci bulunduramadık”dedi! Eyvah, eyvah, diye bağırmışım!
Peki, sonra ne yaptınız Sayın Kılıçdaroğlu? Sandıklar neden boş bırakılmış? Araştırdınız mı? 10 BİN sandık dediğiniz, portakal sandığı mı? Onların içinde en az 3,5 Milyon oy olduğunu size söylemediler mi? Eyvah- Eyvah…
Dün saat 21.00 de Kemal Bey “Çok önemli bir açıklama yapacağım, Erdoğan bile şaşıracak” diye hepimizi TV başına davet etti! Saat 21.00 oldu, Kemal Bey konuşmaya başladı; “Bu yarayı sonsuza kadar kapatacağım. Yarın, başörtüsünü siyasetçilerin iki dudağının arasından çıkaracak, kanun teklifini veriyoruz, helalleşip barışacağız” deyince, bende bir feryat daha; Eyvah-Eyvah…
Demek, başörtüsünün kamuya girmesi, sıkmabaşlı Yargıç-Asker-Polis olmasının, yasal dayanağı yokmuş?
Türk Milletinin tüm problemleri çözüldü, hepimizin keyfi gıcır, hiçbir sıkıntımız yok, geriye bir başörtüsü kaldı, öyle mi Kemal Bey?
Eliniz ermişken, kara çarşafı hatta burka’yı da özgür bırakın! Anayasamızın 174’cü maddesini ve “Devrim Yasalarını” da çöp sepetine atıverin! Eyvah- Eyvah…
Bize sürekli olarak, demokrasi-laiklik dersi veren gazetecilere ve saçları bembeyaz olmuş “Siyasetçi Eskilerine” bakıyorum, kahroluyorum!
Ey Büyük Atatürk; Görüyor musun? Kurdurduğun parti, nasıl adım-adım, yavaş-yavaş cemaate dönüştürülüyor!
Önce Ekmelettin, sonra MV dokunulmazlığının kaldırılmasını kolaylaştırmak, sonra Diyanet Akademisinin kurulmasına oy vermek, şimdi de türban! Eyvah- Eyvah…
Siyasetin değişmez bir kuralını hatırlatıp, yazıyı bağlayalım. Çünkü sinirlerim daha fazlasını yazmama imkan vermiyor. “Esası varken, kimse taklidine oy verecek kadar salak değildir. Böyle düşünen cahil-beceriksiz siyasetçiler var ya! İşte esas salak onlardır!”
Şşşşttt, susun bakayım! Muhalefete muhalefet yapmaya utanmıyor musunuz?
Sağlık, başarı ve aklın kullanıldığı günler dileğiyle
04 Ekim 2022 – Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı
Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları | 1 Comment

ENERJİ VE DOĞA * Cezayir güneş enerjisi potansiyeli sayesinde yenilenebilir enerjiye geçişini hızlandırmak istiyor

Cezayir güneş enerjisi potansiyeli sayesinde
yenilenebilir enerjiye geçişini hızlandırmak istiyor


Cyril Fourneris • 05/10/2022
Önemli hidrokarbon kaynaklarına sahip Cezayir, özellikle fotovoltaik potansiyeli sayesinde Afrika’nın yenilenebilir enerjilere geçisinde kilit bir rol oynamak istiyor.
Cezayir’in başlıca güneş enerjisi santrallerinden biri Lagvat kentinde. Sahra çölündeki 60 megawatt peak (MWp) kapasiteli El Kheneg güneş enerjisi santrali, 240 bin güneş panelinden oluşuyor. Burada üretilen enerji bölgedeki ihtiyacın yaklaşık yedide birini karşılıyor.
2016 yılında tamamlanan proje, fosil yakıt kullanımı sınırlandırmaya ve sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik bu enerji geçişinde bir prototip görevi görüyor.
Cezayir’de elektrik ve doğal gaz dağıtımından sorumlu kuruluş Sonelgaz’ın yenilenebilir enerjiler bölümü mühendislik sorumlusu Houari Mahi, “Cezayir yılda 3 bin saat güneş ışığı alıyor. Lagvat özelinde bu sürenin yılda 1800 saat olduğu tahmin ediliyor. Bu da bizi fotovoltaik yapıların inşasına yatırım yapmaya itecek büyüklükte bir rakam. Fosil yakıtlardaki basit megawatt ya da kilowatt saatlere, fotovoltaikte de sahip olmalıyız.” şeklinde konuşuyor.
Cezayir büyük ölçüde doğalgaz ve petrol hakimiyetindeki enerji profilini çeşitlendirmek için 2035 yılına kadar 15 bin megawatt güneş enerjisi üretmeyi amaçlıyor. Çeşitli bölgelerde güneş enerjisi santralleri kurmak için ihaleler açılıyor.
Lagvat bölgesi bu dönüşümde ön saflarda yer alıyor. Burada uzak köylere ve bedevi topluluğa güneş enerjisi kitleri dağıtıldı.
Aïn Madhi’de sokak lambaları güneş enerjisiyle aydınlatılıyor
Lagvat’tan biraz uzakta, dünya çapında yüz milyonlarca takipçisi olan sufi kardeşliği Ticâniyye tarikatının merkezi Aïn Madhi kenti yer alıyor. Enerji geçişi bu kentin de gündeminde. Caminin karşısındaki Kuran kursunun çatışına kısa süre önce güneş enerjili su ısıtıcısı kuruldu.
Soltech şirketinin müdürü Muhammed Akmi, “Allaha şükür bu kültür cemaatimizin zihnine yerleşti. İnsanlar yenilenebilir enerjinin yararlarını soruyor. Sonra da bu yönde ilerliyor. Allah izin verirse fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçeceğiz.” ifadelerini kullanıyor.
Cezayir Sahra Çölü’ndeki kum tepelerini sebze bahçelerine dönüştürdü
Cezayir’in büyüyen ilaç sektörü ülkede ihtiyacın yüzde 70’ini karşılıyor
Cezayir’in turizm merkezleri binlerce yıllık tarihini anlatıyor
Aïn Madhi’de girişimler çoğalıyor. Sokak aydınlatmalarında enerji güneş panellerinden sağlanıyor. Gece çöktüğünde sokakları LED ampuller aydınlatıyor. Cezayir’in en büyük ikinci kenti Vahran’ın yılda 3,5 milyon yolcu kapasiteli yeni havaalanı terminali, gücünü devasa çatısındaki 4 bin 500’den fazla güneş panelinden sağlıyor. Toplam kapasitesi 1,7 megawatt.
Cezayir Avrupa’ya hidrojen tedarik etmeyi planlıyor
Başkent Cezayir’de araştırmacılar, bir başka umut veren alan, geleceğin enerjisi olarak anlatılan hidrojen üzerinde çalışıyor. Cezayir, Almanya’yla da bir ortaklık anlaşması imzaladı. Amaç, yoğun talep olan yeşil enerji hidrojen üretimi yapmak ve sonra onu boru hatlarıyla Avrupa’ya taşımak.
Yenilenebilir Enerji Geliştirme Merkezi’nden (CDER) araştırmacı Abdelhamid M’raoui, “Hidrojeni elektrolizle üretiyoruz. Elektroliz için de elektriğe ihtiyaç var. Cezayir’de yenilenebilir enerjiyi çok düşük maliyetlerle üretebiliriz. Bu nedenle hidrojen üretimi de düşük maliyetli olacak. Hidrojeni, termik yöntemler gibi başka yollarla da üretebiliriz. Cezayir’in bir diğer avantajı da büyük güneş enerjisi potansiyeli. Çok az su kullanılan ya da hiç su kullanılmayan süreçlerle, rekabetçi fiyatlarla hidrojen üretebiliriz.” şeklinde konuşuyor.
Sahra bölgesine zarar vermeden yeşil hidrojen üretimi için pilot projeler üzerinde çalışılıyor. Büyük ölçekli deneyler 2030 gibi erken bir tarihte başlayabilir.

Gizem Sade * https://tr.euronews.com/2022/10/03/cezayir-gunes-enerjisi-potansiyeli-sayesinde-yenilenebilir-enerjiye-gecisini-hizlandirma
Posted in DOĞA - ÇEVRE, DOĞAL YAŞAM, ENERJİ | Leave a comment

ENERJİ VE DOĞA * Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını rüzgâr ve güneş çözebilir

Güneş Enerjisi hakkında bunları biliyormuyuz?

Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını rüzgâr ve güneş çözebilir

İstanbul – BİA Haber Merkezi – 05 Ekim 2022

Düşünce kuruluşu Ember tarafından yayımlanan yeni çalışmada, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra enerjide dışa bağımlılığın ne denli tehlikeli olabileceğine dikkat çekildi.
Enerji alanındaki faaliyetleriyle bilinen düşünce kuruluşu Ember’in bugün yayımladığı çalışma, 2021 yılında Türkiye’deki elektrik üretiminin yüzde 50’sini sağlayan ithal fosil kaynakların payının, rüzgâr ve güneş enerjisi sayesinde 2030 yılına kadar yüzde 25’in altına indirilebileceğini ortaya koyuyor. Türkiye’nin bunu sağlayabilmesi için ise rüzgâr ve güneş enerjisi kapasitesinde ciddi bir artışa gitmesi gerekiyor.
Enerji bağımsızlığının yöntemleri
Yeni enerji planında belirlenecek rüzgâr ve güneş enerjisi hedeflerinin ülkenin yalnızca karbonsuzlaşmasını değil, aynı zamanda enerji bağımsızlığını da sağlayabileceğini gösteren çalışmada, özellikle güneş enerjisinin enerji bağımsızlığına giden yolda hayati bir rol oynadığı vurgulandı.
Araştırmada öne çıkan bulgular şöyle:
Türkiye 2030 yılına kadar rüzgâr ve güneş enerjisinde atacağı adımlarla elektrik üretimindeki dışa bağımlılığını yarıya indirebilir. 2021 yılında elektriğinin yüzde 50’sini ithal kömür ve doğalgaz ile üreten Türkiye, sekiz yıl içinde bu oranı yüzde 25’in altına düşürebilir.
Türkiye’nin 2030 yılına kadar güneş enerjisi kapasitesinin 40 GW’a ulaşması gerekiyor. İthal fosil yakıtların payını yarıya indirmek için, 8,8 GW seviyesinde olan güneş kapasitesine 2030 yılına dek her yıl ortalama 4 GW’lık kapasite eklenmesi gerekecek. Yatırımcıların güneşe ilgisi yüksek seviyelerde, her yıl düzenlenen güneş enerjisi ihalelerine ihale kapasitesinin 10-15 katı talep geliyor.
2030 yılına kadar rüzgâr enerjisi kapasitesinin en az 30 GW’a ulaşması gerekiyor. Mevcut kapasitesi 11 GW seviyesinde olan rüzgar enerjisinin sekiz yıl içinde yaklaşık üç katına çıkması gerekecek. Bunun gerçekleşebilmesi için her yıl 2,5 GW’lık rüzgâr santrali kurulumu yapılması gerekiyor. Ancak Türkiye’de her yıl yaklaşık 1 GW’lık rüzgâr kapasitesi devreye alınıyor.
Fosil yakıtlara bağımlı olmanın tehlikeleri
Çalışmada Türkiye’nin geçtiğimiz yıl Paris Anlaşması’na taraf olarak 2053 yılına kadar “net sıfır” hedefi belirlediği ve bu hedefe uygun olarak yeni bir enerji planı açıklayacağına da değinildi ve güneş enerjisinin faydalarına ayrı bir yer verildi.
Verilere göre güneş enerjisinin ucuz ve ülkedeki potansiyelinin yüksek olmasının yanı sıra başka avantajları da var. Güneş enerjisiyle üretilen elektrik, yaz aylarında artan klima kullanımı nedeniyle zirve yapan ülke çapındaki elektrik tüketimini karşılayabilir.
Güneş enerjisi sayesinde, barajlı hidroelektrik santralleri kış aylarında da değerlendirilerek doğalgaz santrallerine olan ihtiyaç ve doğalgaz tüketimi azaltılabilir. Ember’in Türkiye, Ukrayna ve Batı Balkanlardan sorumlu Bölge Lideri Ufuk Alparslan, enerjide dışa bağımlılığın neden olabileceği krizlere dair şöyle dedi:
“Kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtlara bağımlı olmanın ne kadar riskli ve güvenilmez olduğu son aylarda dünyada yaşanan gelişmelerle iyice ortaya çıktı. Buna karşı çözüm ucuz ve temiz enerji kaynakları olan rüzgâr ve güneş. Rüzgâr ve güneş önümüzdeki yıllarda Türkiye gibi enerji kaynakları kısıtlı olan ülkelerin enerjide bağımsızlıklarını sağlamasında öncü rol oynayacak.”
Araştırmanın tamamını okumak için tıklayın.
Posted in DOĞA - ÇEVRE, DOĞAL YAŞAM, ENERJİ | Leave a comment

Karşıdevrimin yolunu açan muhalefet

Karşıdevrimin yolunu açan muhalefet

CUMHURİYET – Zülal Kalkandelen – 05 Ekim 2022 Çarşamba

Türkiye’nin ihtiyacı, dinin hukuk sisteminden çıkarılmasıyken… Türban konusunda kısıtlama yokken…
Aksine türban ilkokula kadar inmişken, laik kesimin yaşam tarzına, giyimine saldırılar yoğunlaşmışken…
Bu ülkede şort giydiği için kadın dövülürken…
Anayasadaki laik devlet ilkesine aykırı bir şekilde yargı, Emniyet ve TSK mensupları da türban takarken…
Tarikatlar ve cemaatler devlet kurumlarına çökmüş hilafet çağrıları yaparken…
Kadınlar ve LGBTİ’ler gericiler tarafından hedef haline getirilirken…
Mahalle, işyeri baskısı ve evlilik nedeniyle türban takmak zorunda bırakılan milyonlarca kadın varken…
Dinci baskı toplumun her yerine nüfuz etmişken…
CHP, türbanı yasal güvenceye almak için yasa teklifi verdi!
Önerileri şu: “Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cüppe, önlük, üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal  edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”
NEREDE SİZDE O YÜREK...
Bu durumda çarşafla ya da rahibe kıyafetiyle kamu kurumlarında çalışmak isteyenler çıkabilir, çarşaflı savcı, hâkim, doktor olabilir; çarşafın üzerine geçirir cüppeyi girer mahkeme salonuna… Erkekler de sarık ve şalvarla çalışmak isteyebilir.
Nasıl önleyecekler bunu? Önleme gibi bir düşünceleri yok belli ki; zira Kılıçdaroğlu’na göre laiklik tehlikede değil! Ne rastlantı ki türban açıklamasını yaptığı günün sabahında, kendisini ziyaret eden Nurcularla birlikte fotoğrafları da medyadaydı.
“Helalleşme” diye tutturup sağdan oy alacağını sanan CHP, kendi partisinin kurucusu ve şeriata karşı durup kadınların örtünme zorunluluğunu kaldıran ülkenin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün tersi yönde ilerliyor!
Yanı başımızda İran’da Mahsa Amini’nin başörtüsünden saçı göründüğü için ahlak polisince katledildiği ve milyonlarca kadının örtünme zorunluluğuna karşı canları pahasına şeriata direndiği bir dönemde yapıyor bunu!
İranlı kadınlara destek için Türkiye’de eylem yapan kadınlara sokaklarda şiddet uygulanırken yapıyor bunu!
4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren laik hukukun simgesi olan Medeni Kanun’un 96. yıldönümünde yapıyor bunu!
Kılıçdaroğlu, “Bazı şeyler yürek ister” diyerek kamu kurumlarında türbanı yaygınlaştıracak bir yasa teklifi sunuyor. Bunu yaparak türbanı yine siyasetin merkezine koyuyor.
Bazı şeyler yürek ister gerçekten. Din dersini zorunlu olmaktan çıkarmak için yasa teklifi verecek yüreğiniz var mı?
Din adamlarının dini kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giymelerine dair yürürlükte olan yasanın uygulanmasını isteyecek yüreğiniz var mı?
1925 tarihli devrim kanunu ile kapatılan tarikat ve cemaatler dağıtılsın diyecek yüreğiniz var mı?
TAKLİT DAİMA ASLINI GÜÇLENDİRİR
CHP yönetimi, laikliği yok sayan politikalarıyla kendi partisinin tüzüğünü çiğniyor olabilir; onun hesabını kendi parti kurullarında ve sandıkta verirler. Ancak yasa teklifi anayasaya aykırıdır. Çünkü bu anayasanın ikinci maddesinin dolaylı yoldan değiştirilmesi anlamına gelir. 
Nitekim önceki Adalet Bakanı Abdulhamit Gül“Mutlak ve kalıcı özgürlük için anayasa değişikliği yapılması milletimizin hakkıdır” yorumunu yaptı.
CHP’nin sağı taklit etme yöntemi, sonuçta AKP politikalarının kazanmasını sağlıyor. Altılı masanın bildirisinde geçen “özgürlükçü laiklik” ifadesini de ilk kullanan Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Siyasal İslamcıların politikalarını benimsemek cesaret değil, laik Türkiye’yi sonlandırmayı hedefleyen karşıdevrimin yolunu açmaktır. 
Geçen ay CHP milletvekili avukat Turan Aydoğan’ın, tekke ve zaviyeleri kapatan 1925 tarihli devrim kanunu için “kadük” demesi gibi, gericiliğe omuz vermektir.
Laiklik kimsenin bu kadar kolay harcayabileceği bir ilke değildir. Bu Cumhuriyetin üzerine oturduğu en önemli sacayaklarından biridir. Onu çekerseniz hepimiz altında kalırız. 
Cumhuriyet devrimlerini çiğneyerek AKP’yi yenmiş olmuyorsunuz, AKP zihniyetinin dayatmalarına teslim oluyorsunuz.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/karsidevrimin-yolunu-acan-muhalefet-1988713
Posted in İrtica, LAİKLİK - CUMHURİYET - DEMOKRASİ, Politika ve Gundem, SİYASAL İSLAM, SİYASİ PARTİLER, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Laiklik ve Medeni Kanun

Kadın Hakları Günü mesajları 2022 - Atatürkün Kadın Hakları sözleri, resimleri | 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü nedir, nasıl ortaya çıktı

Cumhuriyet BAŞYAZI


Laiklik ve Medeni Kanun
05 Ekim 2022 Çarşamba


Atatürk’ün Aydınlanma Devrimleri’nin en önemli adımlarından birisi olan Medeni Kanun, 96 yıl önce, 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi. Atatürk, çağdaş bir toplum yaratmak amacını gerçekleştirmek için laiklik ilkesini birinci hedef olarak kabul etmişti.
Medeni Kanun, yurttaşlar yasası olup, günlük yaşamda şeriata dayalı hükümler yerine laik bir düzenleme getirmiştir. Böylece sosyal yaşamın şeriat hükümlerine olan bağı kesilerek hukuk alanındaki en büyük devrim gerçekleştirilmiştir.
Medeni Kanun’un gerekçesinde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, şu tarihsel ve önemli saptamayı yapmıştır:
“Kanunları dine dayalı devletler kısa bir zaman sonra memleketin ve halkın istemlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez kurallar koyar. Hayat yürür, gereksinmeler hızla değişir, din kanunları mutlak olarak ilerleyen hayat karşısında şekilden ve ölü sözcüklerden fazla bir değer, bir anlam ifade etmezler…”
Türk Medeni Kanunu başlı başına büyük bir devrimdir. Toplum yapımızın büyük dönüşümlerini sağlayan en önemli yasadır.
Medeni Kanun, kadın ve erkeği birer yurttaş olarak eşitledi. Erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine yasak getirdi ve tek eşliliği “resmi nikâh” şartı ile kabul ederek Türk kadınına onurlu bir yer kazandırdı.
Medeni Kanun, kadın haklarını korudu.
Miras konusunda kız ve erkek çocuklar arasındaki adaletsizliği kaldırdı.
İslam dünyasında bir ilk gerçekleşti. Din kurallarından kaynaklanan ve bin yıllık geçmişe dayalı sistem ortadan kaldırılıyordu.
Atatürk, Medeni Kanun’u kadınlarla ilişkilendirerek şöyle diyor:
“Siyasi ve sosyal hakların kadınlar tarafından kullanılmasının mutluluğunu yaşıyorum.”
Bugün İran’da kadınlar başörtülerini çıkarmak için mollalara karşı bir savaş veriyorlar.
Türk-İslam dünyasında, kadınlara haklarını tanıyan ilk devlet Türkiye’dir. Laiklik ilkesi aslında uygar Türkiye’nin tüm dünyada en önemli gücüdür. Bu nedenle laik ilkelere dayalı hukuk sistemini titizlikle korumalıyız.
Siyaset dünyasında yer alanlar, günlük siyaset dalgalanmalarına kapılmadan, laiklik ilkesini savunmalı ve titizlikle korumalıdırlar.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/cumhuriyet/laiklik-ve-medeni-kanun-1988699
Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, İNSAN HAKLARI - DEMOKRASİ, KADIN HAKLARI, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

OTOKRASİ * Seçim öncesi ifade özgürlüğüne darbe: Dezenformasyon yasası

 

Cartoon by Sergey Elkin

Seçim öncesi ifade özgürlüğüne darbe: Dezenformasyon yasası

Nermin Pınar Erdoğan / 28 Mayıs 2022

AK Parti ve MHP milletvekillerinin imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan yeni yasa tasarısı ile, dezenformasyon olarak da bilinen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suç olarak tanımlanırken, internetten yayınlanan haberlere, sosyal medyaya ve WhatsApp, Signal gibi haberleşme uygulamalarına yeni kısıtlamalar getiriliyor.
Bir süredir “dezenformasyon yasası” olarak tartışılan “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” 26 Mayıs’ta Meclise sunuldu. Teklif, basın kanunu, internet kanunu ve elektronik haberleşme kanunlarında geniş kapsamlı değişiklikler getirirken “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suç kapsamına alınıyor.
Bilişim Hukuku uzmanı ve İfade Özgürlüğü Derneği kurucularından hukukçu Yaman Akdeniz, tasarıyı “seçimler öncesi internet medyasını ve sosyal medya platformlarını zapturapt altına alma hazırlığı” olarak tanımlıyor. Akdeniz’e göre bu teklifin yasalaşması durumunda internete erişim yasaklarının kapsamı genişleyecek, sosyal medya platformlarına ek yükümlülükler gelecek, WhatsApp, Telegram gibi uygulamalar denetime tabi tutulabilecek. Bu durumda Youtube, Twitter gibi sosyal platformlar da Türkiye’deki pozisyonlarını “tekrar gözden geçirebilir.”
Yeni suç tanımı
Teklifin en çok tartışılan 29. maddesi ile “dezenformasyon” olarak tartışılan “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suç olarak tanımlanıyor. Bu maddeye göre “sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla” cezalandırılacak. Buna ek olarak “failin gerçek kimliğini gizlemesi veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi” durumunda ceza yarı oranda arttırılacak.
Akdeniz, özellikle bu suçun “savcılıklar elinde yeni bir suç tipi olarak hem muhalif kişiler hem de basın mensupları açısından yeni bir yaptırım olarak ifade ve basın özgürlüğünü tehlike altına alacak yaptırımlar arasına ekleneceğini” belirtiyor.
Suçun tanımı ve kapsamı ile ilgili ayrıntıların tanımda verilmemesinin uygulamada ne şekilde kullanılacağı konusunda soru işareti yarattığını belirten Akdeniz, “çok sayıda soruşturma açılması mümkün. Vatandaşlar da suç duyurusunda bulunabilir. Savcılar reisen soruşturma başlatabilir. Uygulamada ne şekilde kullanılacağını bilmiyoruz. Basın kuruluşları ve sosyal medyayı kullanan muhalif kişiler bundan etkilenebilir,” değerlendirmesinde bulunuyor.

İnternet haberciliği kontrol altında
Yasa teklifinin ilk maddeleri internet haber sitelerini ve basın kartı ile ilgili düzenlemeleri Basın Kanunu kapsamına alıyor. Bununla, internet haber sitelerinde çalışanlar basın kartından yararlanabileceği gibi internet siteleri de Basın İlan Kurumu’ndan ilan desteği alabilecek.
Şimdiye kadar internet haberciliği “gazetecilik” olarak tanımlanmıyor, bu konuda kanuni bir düzenleme bulunmuyordu. Basın örgütleri internet haberciliği ile ilgili bir düzenleme olmamasının ve basın meslek yasasına dahil edilmemesinin çalışanlar açısından hak kaybı yarattığını belirtiyordu.
Meclise sunulan yasa teklifi bu açıdan olumlu görünse de, internet haberciliğinin basın kanunu kapsamına alınması internet siteleri için “bir dizi soruna” da kapı açıyor.
Bir hafta tekzip yayınlanacak
İnternet siteleri üzerinde baskıyı arttırabilecek uygulamaların başında “tekzip” uygulaması geliyor. Tasarının yasalaşması halinde haberlere erişim engeli kararı verilmesinin veya içeriklerin kaldırılmasının yanında aynı zamanda “hiçbir düzenleme ve ekleme yapılmadan tekzip metinlerinin internet haber sitelerinde yayınlanması” zorunlu kılınıyor.
Erişim engellemeleri ile bir haberin yayınlandığı gün içinde kaldırılabildiği düşünüldüğünde, tekzip metinlerinin bir hafta kadar o sitede yayınlanması Akdeniz’in tanımıyla “ciddi bir yaptırım” olarak sitelerin karşısına çıkacak.
Erişim engellerinin kapsamı genişliyor
Tasarıyla birlikte internet sitelerinin erişime engellenmesi, içerik kaldırılması gibi uygulamaları düzenleyen 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi” kanununda da değişiklik yapılıyor. Yeni suç tanımları ve eklemelerle daha önce internet yasasında yer almayan konulardaki içerik ve haberler erişime engellenebilecek ve yayından kaldırılabilecek.
5651 sayılı kanun 2007 yılında çıktığında yalnızca çocukları koruma amacı taşıyordu. Kanunun Madde 8-1 a)’da intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, müstehcenlik, fuhuş gibi 8 suç tanımlanıyordu. Bu konularda mahkemelere ve Bilgi Teknolojileri Kurumu’na (BTK) erişim engeli kararının çıkartılması veya engel kararı verebilmesi yetkisi veriyordu. Diğer suçlara istinaden verilemiyordu.
Akdeniz, şimdi “bu ayrım ortadan kaldırıldı” diyor ve ekliyor: “2, 5, 6 ve 7. maddeler gidiyor. MİT kanununda yer alan iki suç ve yeni tanımlanan dezenformasyon suçu buraya ekleniyor. Şimdi bu suçlarla ilgili de BTK erişime engelleme kararı verebilecek. BTK’nın erişime engelleme yetkisinde eskiden bazı kısıtlamalar vardı, yurt içi yurt dışı ayrımı vardı. Şimdi bu ayrım da ortadan kalkıyor.”
Sosyal medyaya yeni yaptırımlar
Twitter Youtube gibi sosyal medya platformları 2020’de yapılan yasa değişikliği ile gündem olmuştu. Türkiye, bu platformlara Türkiye’de zorunlu temsilci bulundurma şartı getirmiş, şarta uymayanlar için bant genişliğinin yüzde 98’e kadar daraltılmasına kadar varan yaptırımlar getirmişti.
Akdeniz, şimdiye kadar platformların bir yaptırımla karşılaşmadıklarını ancak geçtiğimiz yaz değişimin sinyallerinin verildiğini belirtiyor: “Özellikle orman yangınları sonrasında sosyal medyadan gelen eleştiriler sonrasında tekrar bir düzenlemeye gidileceği sinyali verilmişti. Şimdi Türkiye’deki yükümlülüklerini yerine getirmezlerse ciddi cezalarla karşılaşacaklarını anlıyoruz.”
Kullanıcı bilgileri verilmek zorunda
Yeni tasarıda sosyal ağ sağlayıcılarına “algoritmaların raporlanması zorunluluğu, içerik kaldırma, içerikler ve içerik oluşturana ilişkin bilginin yetkili kolluk birimleriyle paylaşılması, ek idari yaptırımlar” gibi düzenlemeler getiriliyor.
Akdeniz, bu durumun sosyal medya platformları açısından baskı oluşturacağını söylüyor: “TCK’da yer alan bazı suçlarla ilgili kullanıcı bilgileri talep edildiği zaman verilmesi zorunlu. Türkiyenin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri anonim hesapların kimlere ait olduğunu tespit edememesi veya hesaplarla ilgili bilgi alamamasıydı. Dolayısıyla şimdi bazı suçlara ilişkin ki buraya ‘dezenformasyon’, Anayasal düzene karşı işlenmiş suçlar da eklenmiş. Baskı oluşturacaktır sosyal medya platformları açısından.”
Twitter, Youtube gözden geçirebilir
Bu durumun Twitter Youtube gibi platformların 2020 yılındaki kararlarını “tekrar değerlendirmesine” de yol açabilir. Yaman Akdeniz, bu platformların, “bu koşullara boyun eğip eğmeyeceklerini bu yaptırımlar meclisten geçip kanunlaşacağı zaman anlayacağız ancak burada gidişat sosyal medya platformları açısından iyi değil,” diyor.
Bunlara ek olarak şebekeler üstü hizmet sağlayıcılar maddesi ile Whatsapp, Signal, skype gibi uygulamlar da regülasyon kapsamına girebilecek. Böyle olursa uygulamalar, Türkiye’deki aktif bireysel ve kurumsal kullanıcı sayısı, sesli arama sayısı ve süresi, görüntülü görüşme sayısı ve süresi, anlık mesaj sayısı gibi bilgileri BTK’ya bildirmekle yükümlü olacak.
2023 seçimlerinin git gide daha da önemli bir gündem maddesi olduğu bu günlerde, böylesi bir tasarının kanunlaşması, ifade ve basın özgürlüğünün Türkiye’de bir seviye daha gerilemesine sebep olacak. Bu sebeple de Akdeniz, konunun siyasi ayağının pas geçilmemesi gerektiği görüşünde:
“Bu yasa hükümetin vatandaşın hakkını korumak için değil, kendini korumak için hazırladığı bir tasarı.”

https://yetkinreport.com/2022/05/28/secim-oncesi-ifade-ozgurlugune-darbe-dezenformasyon-yasasi/
Posted in FAŞİZM, MEDYA | Leave a comment

Müslüman ülkeler neden geri?

ISIS Wilayat Iraq May 2020

Müslüman ülkeler neden geri?

YENİÇAĞ * Naim BABÜROĞLU * 5 Ekim 2022 Çarşamba

Zengin enerji kaynaklarına sahip olmalarına rağmen, demokrasi ve gelişme yolunda bir türlü mesafe alamayan ülkelere en iyi örnek Orta Doğu‘dur. Orta Doğu ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürge anlayışına devam etmiş, otoriter siyasi rejimlerle yönetildiklerinden demokratik yönetimi ve ekonomik başarıyı sağlayabilecek kurumlar oluşturamamıştır. Oysa yüzyıllarca İslam dünyası uygarlık ve başarının öncüsüydü, Müslümanlar, yüzyıllar boyu dünyadaki en büyük askerî ve ekonomik gücü temsil etti. 9’uncu ve 12’nci yüzyıllar arasında İslam Dünyası, Bizans’ın ilerisindeydi. Farabi, Al Khwarizmi, Ömer Hayyam, Al-Razi, Al Rawandi, İbn-Sina, İbn-Rüşd gibi filozoflar ve bilim insanları, bilim ve sanatta insanlık tarihindeki en büyük başarılara imza attı. İslam dünyası, bu dönemde altın çağını yaşadı.
Osmanlı Devleti 600 yıl boyunca İslam coğrafyasında yaşamış olan İbn-Sina ve İbn-Rüşd düzeyinde tek bir filozof ve bilim insanı yetiştiremedi. Osmanlı; uygarlığa gözünü kapadı, bilime ve felsefeye geçit vermedi. Oysa Avrupalılar, 15-16’ncı yüzyılda Rönesans’ın oluşturduğu yeniden doğuş sayesinde bilim, sanat ve teknolojide İslam dünyasını geride bırakan büyük gelişmeler sağladı. Müslümanlar ise, uzun süre bu gelişmelerin farkına varamadı. 18’inci yüzyıla kadar, yalnızca Frengi hastalığı ile ilgili bir kitap Avrupa dillerinden Orta Doğu dillerine çevrildi. 1699’da, Karlofça Anlaşması ile Osmanlı Devleti büyük toprak kaybına uğradı. Karlofça, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde, yenilmiş bir Osmanlı’nın zafer kazanmış Hristiyanlarla yaptığı ilk anlaşma olması nedeniyle önem taşır.
Kâfir icatlarını öğrenmenin veya kâfir öğretmenlerden ders almanın dinen caiz olup olmadığı tartışıldı. 1450’lerde icat edilen Matbaa, 300 yıl sonra Osmanlı Devleti tarafından kullanılmaya başlandı. 1729’da kurulan matbaa çoğu tarih, coğrafya ve yabancı dil alanında 17 kitap bastı ve 1742’de kapatıldı. 1784’te padişah fermanıyla yeniden açıldı ve ancak 1796 yılından sonra Türkçe ve Arapça baskı yapabilen matbaalar kurulabildi.
Bin yıllık rakibi Hristiyan dünyasıyla karşılaştırıldığında, İslam dünyası yoksul ve bilgisiz kaldı. 20’nci yüzyılın özellikle ikinci yarısında, İslam ülkeleri için çöküş daha da hızlandı. Beş Müslüman devlet, yarım milyon Musevi’nin 1948’de Filistin’de bir devlet kurmasını önleyememiş, 1967, 1973 Arap-İsrail savaşlarında, İsrail’den daha güçlü olmalarına rağmen Arap ülkeleri varlık gösterememişlerdi.
Yaygın ve kabul gören bir görüşe göre, Batı ülkelerinin gelişmesinin temel nedeni, kilise ve devletin ayrılması; toplumun laik yasalarla yönetilmesidir. Müslümanlarca kutsallığın kaynağını oluşturan ve yaşamın her alanını düzenleyen tek yasa ise şeriattır. İslam ülkeleri ile Batı’nın yaklaşımlarındaki bu farklılık, önlenemeyen yolsuzluk yöntemlerinde de açıkça görülür. Batı’da para piyasada kazanılır ve iktidarı satın almakta kullanılır. Doğu’da iktidar ele geçirilir ve öylece para kazanılır.
Müslümanlar, laiklikle ilk kez Fransız Devrimi’nde tanıştılar. Ama sadece bir Müslüman ülke, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Mustafa Kemal Atatürk‘ün stratejik öngörüsü sayesinde laikliği bir ilke olarak kabul etti. İslam’ı anayasadan çıkardı, şeriatı yasal alan dışına koydu ve çağdaşlaşma yolunda hızla ilerledi. Sonuçta, Müslüman ülkelerde yaygın olan kökten dinci yönetim sistemi ile Mustafa Kemal Atatürk‘ün kurduğu Laik Demokrasi örneği karşımıza çıktı. Birincisinde, biat kültürü ile şuursuz bir itaat gelişmiştir. Bu sistemde; ülkenin yolsuzluklardan ve kötü yönetilmekten kurtulma mücadelesi, konuşma ve araştırma özgürlüğü, kadın erkek eşitliği yoktur. İslam dünyasının bugünkü geri kalmışlığının nedenleri, işte bu özgürlüklerin yokluğudur. Mustafa Kemal Atatürk‘ün Laik Demokrasi sisteminde, akılcılık ve bilim ön plandadır; biat kültürü değil sorgulama kültürü gelişmiştir. Türkiye’de Atatürk‘ün mirası da korunamadı. Laiklik, başörtüsü tartışmaları düzeyine indirgendi. Türkiye; Irak, Suriye, Yemen, Afganistan, Libya olmamışsa, bunun ana nedeni Atatürk‘ün devrimleri ve özellikle laiklik sayesindedir.
1923’te Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, sorgulayan akıl; erdemli duruşu, insan onurunu, doğal hak ve özgürlükleri belirledi. Toplumda, kadın eşit duruma getirildi. Atatürk, Türk kadınına seçme ve seçilme özgürlüğünü 1934 yılında verdi. Fransa ve İtalya 1946’da, İsviçre ancak 1971 yılında kadınlara bu hakları verdiler. Türkiye, diğer Müslüman ülkelere örnek olacak şekilde modern, çağdaş bir yapıya kavuşturuldu.
Özetle, Batı’da siyasi iktidarlar topluma hesap vererek, denetlenirler.  Müslüman ve otoriter ülkelerde ise ele geçirilen siyasi iktidar, hesap vermeden tek kişi ya da belirli bir grup tarafından kontrolsüzce kullanılır. Güney Kore ve Kuzey Kore gibi dünya üzerinde coğrafi olarak yan yana olup da politik, ekonomik ve sosyal açıdan birbirinden çok farklı birçok ülke var. Oluşturulan politik kurumların farklı oluşu, sınırın iki yanına tümüyle değişik yaşamlar sunmakta ve ekonomik refah açısından kıyaslanamayacak bir fark yaratmakta.
Gelinen noktada, Orta Doğu; tarihten hiç ders almayan, aşiret yaşamından toplum düzenine bir türlü geçmeyi başaramayanların coğrafyası olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemekte kararlı. Başkalarından satın aldığı silahla birbirini öldüren ve başkalarının bulduğu ilaçla iyileşmeye çalışan bir geri kalmışlığın öyküsüdür Orta Doğu…
İtalyan düşünür, Giordano Bruno, 1600’lerde; “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır, yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı kullanırlar.” demişti. Çok doğru söylemiş…
……..

Özet Kaynakça:
Francis Fukuyama, Siyasi Düzenin Kökenleri, 2011; D. Acemoğlu, J. A. Robinson, Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri, 2013; Bernard Lewis, What Went Wrong? (Yanlış Giden Ne Oldu?), 2002.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/musluman-ulkeler-neden-geri-584139h.htm
Posted in DİN-İNANÇ, EĞİTİM, İrtica | Leave a comment

YOLSUZLUKLAR HER YERİ SARDI * Borsada manipülasyonun ayrıntıları ortaya çıktı: Sert düşüşler nedeniyle yaklaşık 1 milyar TL zarar

Borsada manipülasyonun ayrıntıları ortaya çıktı: Sert düşüşler nedeniyle yaklaşık 1 milyar TL zarar

Borsada manipülasyonun ayrıntıları ortaya çıktı:
Sert düşüşler nedeniyle yaklaşık 1 milyar TL zarar

CUMHURİYET – 04 Ekim 2022

İstanbul merkezli 4 ilde “borsada manipülasyon” soruşturmasına ilişkin operasyonda yakalanan 8 şüpheli adliyeye sevk edilmişti. Borsada vurgun olayının ayrıntıları da ortaya çıktı. Organize şekilde hareket ettikleri belirlenen şüphelilerin banka paylarında yükseliş olacağı beklentisi ve algısını oluşturduğu tespit edildi.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Borsa İstanbul’da manipülasyon yaparak haksız kazanç elde ettikleri tespit edilen 10 kişinin yakalanması için çalışma başlatmış, yürütülen soruşturma çerçevesinde geçen pazar günü İstanbul, Ankara, Muğla ve Balıkesir’de 17 ayrı adrese eşzamanlı operasyon düzenlenmişti. Operasyonda aralarında Mehmet Akdere ile T.K. (23), E.K. (54), N.K.K. (44), A.C.T. (55), B.A. (45), H.G. (65) ve B.A. (23) isimli 8 şüpheli yakalanarak gözaltına alınırken, 2 kişinin ise yurtdışında olduğu tespit edilmişti.
DOLANDIRICILIĞIN AYRINTILARI ORTAYA ÇIKTI
Soruşturma çerçevesinde organize şekilde hareket ettikleri belirlenen şüphelilerin özellikle Borsa İstanbul’da banka endeksini oluşturan bankacılık sektörü paylarında ve bu paylara ait vadeli işlem piyasalarında yoğun işlem yaptıkları 3 aylık dönemde BIST Banka Endeksi paylarında ve bu payların dayanak varlık olduğu vadeli işlem sözleşmelerinde grup hesaplarından gerçekleştirilen işlem hacimlerinin yaklaşık 30 milyar TL olduğu, fiyat yükseltici ve kendinden kendine karşılığı işlemler yaparak oluşan pay piyasasının yapay bir piyasa haline getirildiği belirlendi.
SÜREKLİ SATIM İŞLEMLERİYLE PİYASADA HAKİMİYET KURULDU
Böylece bankacılık sektörü paylarına yüksek olduğu izlenimine veren şüphelilerin, yoğun ve sürekli alım satım işlemleri ile piyasada hakimiyet kurduğu, pay fiyatlarının belirlenmesinde etkin hareketlerde bulundukları, eşzamanlı olarak ilgili bankacılık sektörü payları vadeli işlem piyasasında uzun pozisyon aldıkları ortaya çıktı.
YÜKSELİŞ OLACAĞI BEKLENTİSİ VE ALGISI OLUŞTURULDU
Banka paylarından yükseliş olacağı beklentisi ve algısının oluşturulduğu, pay piyasasında paralel yapılan alımlarla aynı payların spot piyasa değerlerinin suni bir biçimde artırıldığı, yatırımcılara fiyatların spot piyasada da yükseleceği beklentisinin verildiği tespit edildi. Bu yolla her iki piyasanın birbirini etkileyecek fiyatların yükseltilmesine yol açıldığı da ortaya çıkarıldı. İlgili paylar ve paylara ait vadeli işlem sözleşmelerinin büyük çoğunluğunun şüphelilerin mülkiyetinde olduğu iddia edildi.
SERT DÜŞÜŞLER NEDENİYLE PİYASADA 1 MİLYAR TL ZARAR OLDU
Şüphelilerin realize kârlarının 2.5 milyar TL, elde edilen toplam kârın ise yaklaşık 5 milyar TL oldu. Ancak piyasada yaşanan sert düşüşler nedeniyle yaklaşık 1 milyar TL zarar olduğu kaydedildi.

https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/borsada-manipulasyonun-ayrintilari-ortaya-cikti
Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | 1 Comment