AFORİZMALAR

Posted in Uncategorized | Leave a comment

DOĞA ÇEVRE EKOLOJİ * DSİ GERÇEKLERİ NEDEN SAKLADI * DSİ, İliç’e 400 metre mesafedeki Fırat Nehri’ni görmemiş!

DSİ, İliç’e 400 metre mesafedeki Fırat Nehri’ni görmemiş!

EVRENSEL – 24 Şubat 2024

İliç’teki madene verilen ÇED raporuna sunulan yazısında DSİ, 400 metre mesafedeki Fırat Nehri’ni görmeyerek, “Bölgede herhangi bir içme-kullanma havzası olmadığı” yönünde görüş bildirilmiş.


İliç’te yaşanan maden faciasında 9 işçi yaklaşık 2 haftadır toprak altında çıkarılmayı beklerken dönemin Çevre Şehircilik ve İklim Değişikli Bakanı Murat Kurum’un onay verdiği ikinci kapasite artışı raporunda DSİ’ye ait bir belge ortaya çıktı.
Erzincan ilçesi Çöpler köyü mevkiindeki altın madenciliği projesine ilişkin 2021 yılında kapasite artırımı için ikinci defa ÇED olumlu kararı verildi. Gazete Duvar’dan Duygu Kıt’ın haberinde yer verdiği belgeye göre ise ÇED olumlu kararına dayanak olarak ÇED raporuna sunulan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 8. Bölge Müdürlüğü’nün yazısında “Bölgede herhangi bir içme-kullanma havzası olmadığı” ifadeleri yer aldı.
FIRAT NEHRİ MADENE 400 METRE UZAKLIKTA
Avukat Barış Yıldırım, İliç’teki madenin aldığı ‘ÇED gerekli değildir’ kararına karşı dava açmıştı. Yıldırım, kapasite artırımı için DSİ tarafından verilen raporun, ÇED raporunun dahi aksine görüş verdiğini ifade etti. Yıldırım konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Devlet Su İşleri Müdürlüğü, İliç Çöpler Altın madeni için verdiği görüşte bölgede herhangi bir su havzası ve içme suyu yoktur demiş. Ancak Türkiye’nin en büyük akarsuyu olan Fırat Nehri madene 400 m uzaklıkta. Raporda şunlar denilmiş: ‘İliç ilçesi Çöpler köyü mevkiine tarafımızca yapılması planlanan Çöpler madeni ikinci kapasite artışı ve flotasyon projesinin ÇED Değerlendirme sürecinde olduğu belirtilmiş olup bu kapsamda Su Yönetim Genel Müdürlüğü’nün talebi üzerine bölge sahasının herhangi bir içme kullanma suyu havzasında kalıp kalmadığına dair kurum görüşümüz istenmektedir. Kurulumuzca yapılan değerlendirmede ekte belirtmiş olduğumuz proje sahasında herhangi bir içme kullanma suyu havzasının olmadığı belirlenmiştir.’”
Proje alanın birkaç yüz metre altında bulunan Fırat Nehri’nin 21 ilden geçtiğini belirten Yıldırım şunlara dikkat çekti: “Projenin yürütüldüğü alan, Munzur dağlarının yanı başında. Yine Fırat Nehri’nin hemen yanı başında. Bu karar önemli bir ekosistem olan, bu kadar önemli bir havzanın bulunduğu sahaya ilişkin ‘Burada içme ve kullanma suyu havzası olmadığı belirlenmiştir’ şeklinde cevap vermek hukuka da vicdanına da aykırı.” (HABER MERKEZİ)
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Kölelik hazzı

Kölelik hazzı

CUMHURİYET – Mine G. Kırıkkanat – 25 Şubat 2024 Pazar

“1838 yılında İngiliz sömürgesi Barbados Adası, özgün ve kanlı bir ayaklanmaya sahne oldu. Köleliği kaldıran Mart Kararnamesi’yle özgürlüklerine henüz kavuşan kadınlı erkekli sekiz yüz zenci, bir sabah eski beyaz sahipleri Glenelg adlı efendiye gelerek, eskisi gibi köle kalmak istediklerini bildirdiler. Yanlarında, İngiliz rahibe yazdırdıkları bir dilekçe de getirmişlerdi. 
Dilekçe okunduktan sonra, görüşmeler başladı. Sahip Glenelg, ya utandığından ya da düpedüz yasalardan çekindiği için, ahalinin gönüllü kölelik istemini reddetti.
Sekiz yüz zenci, önce yalvarmak için eline koluna yapıştıkları Glenelg’i itip kakmaya başladılar. Sonunda, ailesiyle birlikte katlettiler. 
Katliam gecesi hepsi eski köle kulübelerine yerleşmiş, işleri ve ritüelleriyle tutsaklık konumlarına dönmüşlerdi. 
Olay, Barbados Valisi MacGregor tarafından telaşla hasıraltı edildi ve köleliğin kaldırılma süreci kesintiye uğramadan tamamlandı. Köleliklerini sürdürmeyi talep eden sekiz yüz zencinin dilekçesi ise asla bulunamadı.”
O’NUN HİKÂYESİ
Fransız yazar, eleştirmen ve yayımcı Jean Paulhan’nın insanların zorbalığa boyun eğmekten aldığı zevki inceleyen uzun makalesi, yukarıdaki gerçek öyküyle başlar.
“Kölelikte Mutluluk” başlıklı bu makale, bizzat Jean Paulhan’nın kölesi olmak isteyen Dominique Aury’nin eseri “O’nun Hikâyesi” romanına önsöz olarak kaleme alınmıştır.
Dominique Aury’nin Pauline Reage mahlasıyla yayımladığı “O’nun Hikâyesi”, erotik edebiyatın bir başyapıtı, kadın kaleminden çıkma en ince ve cesur ilk örneğiydi. İlk basımı 1954 yılında yapıldı, edebiyat dünyasının altını üstüne getirdi, yasaklandı, toplatıldı, el altından satıldı ve Saint-Exupéry’nin “Küçük Prens”inden sonra en çok okunan Fransızca eser oldu.
Yazarı, takma isimlere alışık ve Dominique Aury bile gerçek adı değildi. 1908 yılında Anne Desclos olarak dünyaya gelmişti. O zamanki Fransa’da edebiyat dalında yüksek eğitim almış ender kadınlardandı.
GÖNÜLLÜ KÖLELİK
Aşk kölesi “O” ve efendisi Jean Paulhan, İkinci Dünya Savaşı sırasında tanışmış; işgalci Almanlara karşı savaşan Direniş (La Résistance) saflarında yer almışlardı. Jean Paulhan, efsane edebiyat dergisi NFR’nin yönetmeniydi, Dominique Aury de yardımcısı…
“O’nun Hikâyesi”, bir kadının kendisinden 24 yaş büyük âşığına, hafta sonları ve tatillerde asla göremediği, çünkü başka kadınla evli “efendisi”ne yazdığı eşsiz bir aşknameydi. Edebiyat çevreleri, uzunca bir süre romanı Jean Paulhan’nın yazdığını sandılar. Gerçeği anladıklarında ise yazarına itiraf ettiremediler.
Dominique Aury, eserine ancak 1994’te “O’nun Hikâyesi”nin 40. yılını kutlayan The New Yorker’a verdiği röportajda sahip çıktı: “Jean Paulhan’ya âşıktım. Genç değildim, güzel değildim. Başka silahlar bulmam gerekiyordu. Beyin de bir silahtı. Bana bu tür kitaplar yazamazsın demişti. Deneyebilirim, demiştim…”

ATATÜRK’E NİÇİN SALDIRIYORLAR?
Yaşadığımız günlerde çakma tarikat şeyhlerinin ellerini yalayıp ayaklarını vb. huşuyla yıkayan müritlere şaşıyoruz. FETÖ lideri Fethullah Gülen’in sümüklü mendilini kutsal hazine gibi saklayanlara hayret ediyoruz. Tecavüzcü işkenceci Adnan Oktar’a içeri tıkıldıktan sonra bile “maşallah aşkım, inşallah aşkım” diye deli divane olan kediciklerin, övgüler düzen hasta ruhların çokluğuna inanamıyoruz… Bunca insanın alçalmak, aşağılanmak, yok sayılmaktan duyduğu hazzı anlayamıyoruz.
Hatta skalotofil* eğilimlerine bakarak, iğrençlikten zevk aldıklarını düşünmek zaten zor, kabullenmek ise olanaksız…
Oysa onlarin hepsi “O”nun zır cahil birer avatarı. Dominique Aury gibi entelektüel olmadıkları için ne efendiye aşklarını güzel anlatabiliyorlar ne de efendinin aşağılamasından duydukları erotik hazzı.
Köle ruhların tatmin olabilmesi için sevecen ya da zalim, bir efendiye kulluk etmeye, paspas olmaya ihtiyaçları var.
Soyadı bile olmayan kulları “özgür yurttaşsınız” diye azat eden Atatürk’ün anısını bugünlerde linç eden güruh, efendi olmayı reddeden efendiyi ve onun fikir soyundan gelen özgür yurttaşları katletmek için kalkışan köle ruhlardır, sevgili okurlarım.

* Cinselliği idrar, dışkı gibi salgılarla uyarılan.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

TARİHTEN GERÇEKLER * II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ; 20. YÜZYILA DONANMASIZ GİREN OSMANLI – BÖLÜM III


TARİHTEN GERÇEKLER * II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ;
20. YÜZYILA DONANMASIZ GİREN OSMANLI – BÖLÜM III


BÖLÜM   I https://nacikaptan.com/?p=111648
BÖLÜM II https://nacikaptan.com/?p=111703

Değerli okur,
Emperyalizmin temel amaçlarından birisi de ULUS DEVLETLERİ parçalayarak yerine küçük, güçsüz, dışa bağımlı, mandacılığı özümsemiş kabile devletçikler yaratmaktır.  Böylece parçalanan ulus devletin topraklarına ve ekonomik zenginliklerine el koymanın, bu kabile devletçiklerin halkını da ucuz işgücü olarak sömürmenin yolu açılmış olur.
Parçalamanın temel araçları ise etnik, inanç, din, mezhep farklılıkları olup bu konuda aykırılıklar yaratarak toplumu bölmekten geçiyor. Tüm bunlarla birlikte ulus devletin ana harcı olan tarihi çarpıtarak değiştirmek, kültür ve dil yozlaşması yaratmak da gerek.
AKP iktidarının göreve başlaması ile birlikte ,Türkiye yukarıdaki olguları yaşamaya başlamıştır. Ekonomik işgal tamamlanmış ve ülkemiz derinlemesine yoksullaşmış ve tüm ulusal ekonomik kaynaklarımız yabancılara, kapital sermayeye devredilmiştir. BOP kurgusu sonucu dünyada hiçbir ülkenin yaşamadığı sayısı 10 milyona yakın sığınmacı Türkiye’nin demografik yapısını değiştirmiş, ülkemizin sosyal dokusu ve güvenlik zinciri bozulmuş, sağlık sistemi çökmüştür. Emperyalizm İŞBİRLİKÇİLERİN döşediği taşlardan geçerek tüm gücü ile saldırı halindedir.
İşte bu nedenlerle ülkemizin tarihi de değiştirilmeye çalışılıyor. Hainler yüceltilirken ULUSAL KAHRAMANLARIMIZ kötüleniyor. Bu yazı dizisinin amacı Sultan Abdülhamid üzerinden saptırılan tarihin gerçekleri hatırlatmaktır.
Naci Kaptan / 25.02.2024

SULTAN II. ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE DONANMANIN DURUMU

Buhar gücü ve zırhlılarla tanışmış bir deniz gücü geliştirilmiş bir mali sistemi de gerekli kılmaktaydı. Oysa 1881 yılında kurulan Düyûn-ı Umûmiyye, Osmanlı’nın sadece deniz gücü değil ama diğer birçok alanda hareket kabiliyetini daraltmaktaydı; kasası olmayan bir devlet, donanmasına harekât gücü desteği sağlamakta zayıf düşecekti.
Tüm 19. yüzyıl boyunca Osmanlı Donanması’nın iyileştirilmesi için hem yabancı danışman ve subaylar İstanbul’a gelmeye devam etmiş hem de Osmanlı Devleti yabancı ülkelere eğitim amacıyla subay ve öğrenci göndermiştir. Bazı durumlarda mali yetersizlik karşısında yurt dışında açlık tehlikesi geçiren subaylar olduğu gibi yurt içinde de maaşı ödenemeyen ve bu sebeple istifa edip görevinden ayrılan yabancı danışmanlar olmuştur.
II. Abdülhamid’in uyguladığı politikaların yanında uygun bir bahri eğitim ve bahri kurumlar içinde kontrol sisteminin eksikliği çoğunlukla liyakat sahibi personelin yetişmesini engellemiş olduğundan bahri yapının operasyon gücü de yetersiz kalmış, böylece Osmanlı Bahriyesi’nde gelişim sağlanamamıştır.
Modern donanmalardaki teknoloji alanında ilerleme mali gücün olmadığı devletlerde, özellikle teknolojiyi ithal eden ülkelerden biri olan Osmanlı Devleti’nde, mümkün olamamıştır. Teknik olarak gelişmeye çalışan Osmanlı Donanması’nda yaşanan mali yetersizlikler, lojistik faaliyetlerde sorunlar yarattığı kadar işleyişi gerçekleştiren personelin ve yabancı danışmanların maaşlarında geç ödeme ya da maaşların ödenememesi problemleri kurumsal gelişimi de sekteye uğratmıştır. Yetenek sahibi ve kabiliyetli donanma mensuplarının sayıca yeterli seviyeye ulaştırılamaması sonucu etkin bir donanma teşekkül edememiştir.
Genel olarak Osmanlı Devleti’nin ayakta kalma başarısı gözler önünde olsa da, güçlü bir donanmanın varlığı onun iç isyanlar karşısında daha güçlü görünmesine destek olabilir ve dolayısıyla donanması siyasi bir manevra niteliği taşıyabilirdi.
Birinci Dünya Savaşı’na kadar bir dizi savaş yaşamış olan Osmanlı Devleti’nde güçlü bir donanmanın yaratılamaması onun büyük devletler nezdinde belirgin bir güç kazanamamasında dahi etkili olmuştur.
İngiltere, Osmanlıya gizlice Amiral Mckerr’i gönderip gelişmeleri araştırmasını istemişti. Araştırmanın sonucunu gören İngiltere rahatlamıştır: “Türk Donanma ve Denizciliğinden söz edilemez; Türk Donanması bir kuvvet değildir”
1867 yılında kurulan Bahriye Nezareti’ni yöneten Bahriye Nazırı, 1922’ye kadar bazı nazırların birden çok kez görev yapmasıyla birlikte 55 kez değişmiştir. Nazırların arasında en uzun nazırlık yapan ise Amiral Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa olup toplam yirmi iki yılı aşkın görev süresiyle II. Abdülhamid dönemi bahri teşkilat yapısında önemli bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bozcaadalı, 1881 yılında Bahriye Nazırı ve Kumandanı oldu, 1887’de padişah yaveri olup 1888’de İdare-i Mahsusa Nezareti görevini de aldı. II. Abdülhamid’in istediği tarzda bir idareci olduğu için ölene kadar görevinde kalabilmişti.
Bahriye mektebinde teorik ve pratik eğitim zaman zaman değişime uğramıştır. Rauf Orbay anılarında 1898 yılında 2 yıllık eğitimden sonra 2 yıl talim gemisinde bulunduğunu belirtmiştir. Abdülhamid’in vehmine kurban gemilerin demirde kaldığını yazan Orbay, iki yıllık tecrübe seyirlerinde en çok beş defa kısa mesafelere çıkıldığını ve hakiki mermi kullanmadan atışlar yaptıklarını belirtmiştir. II. Abdülhamid’in, silah talimleri için Harbiye öğrencilerine uzun bir süre cephanesiz eğitim izni vermesi, onun subay yetiştirme kurumları üzerindeki sıkı kontrolünü göstermektedir.
Mali yetersizlikler donanmanın hareket kabiliyetini kısıtlamış ve yabancı danışmanlardan faydalanan kurumsal yapının zarar görmesine neden olmuştu. Bu durum yalnız yabancı danışmanların talihsizliği değildi. Osmanlı subaylarının da boş vakitleri kahvede geçiyor, maaş alamayan bazı subaylar Mahmudiye kalyonundan okka hesabı kurşun veya bakır levhaları söküyordu.
İngiliz Deniz Ataşesi Albay Kerr’in 1904 yılında Osmanlı Donanması, personeli ve gemileri hakkında yazdığı raporda maaşların ödenmediğini ve bu durumun bahriyenin isyan etmesine sebep olduğunu yazmıştır. Bununla birlikte gemilerin hurda vaziyette olduğu, önemli parçalarının sökülüp Yıldız’da tutulduğu, tersanede malzeme yönetiminin olmadığı, personelin çalışmadığı ve gemilerde mürettebatın sayıca az olduğu ifade edilmiştir.
Bu hususta, eğitim alanındaki eksikliklerin esas nedeninin maaşların ödenmemesi sonucu boş gezen personel mi, yoksa eğitim zafi yeti kaynaklı mı olduğu sorulmalıdır. Bu sorunun cevabı Von Hofe Paşa’nın raporunda bulunabilir. Yaver-i Fahrilik de yapmış olan Alman Von Hofe Paşa tarafından 1893 yılında mevcudun iyileştirilmesi üzerine kaleme alınan rapor göstermektedir ki, zabitan tecrübesiz ve bilgisizdir. Bu sebeple, gerek mevcut gemiler gerekse yapılacak yeni gemiler için zabitanın eğitilmesi ve fen tahsilinin üzerinde durulması önemlidir. Bahriye zabitanının mesleki bilgi elde etmesi gerekli görülmekte ve bahri devletlerde görülen eğitimin sonuçlarından bahsedilmektedir.
Cezâyir-i Bahri Sefîd sularında devamlı bir şekilde seyyar ve teçhizat bakımından noksansız bir zırhlı talim gemisi bulundurulması ve öğrencilerin bu talim gemisinde programlı bir şekilde melekelerini geliştirmesi gerekli görülmüştür. Ayrıca, askerliğin esası olan terbiye ve intizamın bu tahsilin muhafazası için önemli olduğu belirtilmiştir.

ÖZET; Funda Songur* II. Abdülhamid Dönemi Donanması’nda Teknoloji, Lojistik ve
Kurumsal Yapı – https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2022/03/23-FundaSongur.pdf

Naci Kaptan 25.02.2024 / Devam edecek
Posted in Uncategorized | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Dinciler için adalet dersleri

Dinciler için adalet dersleri

CUMHURİYET – Emre Kongar – 25 Şubat 2024 Pazar

Sevgili okurlarım, insanlar, ahlak ve adalet bilinçleri olmadan doğarlar. Gerek kimlikleri gerekse ahlak ve adalet bilinçleri, onlara sonradan, önce aileleri, sonra da içinde bulundukları toplum ve ilişkiler tarafından verilir.
Elbette bütün dini, etnik ve milli kimlikler, kendilerine has ahlak ve adalet anlayışlarına sahiptir.
Tarihsel olarak ahlak ve adalet kavramları, insanlığın Toplayıcı Avcı dönemlerinde Aşiretler, Tarım Devrimi döneminde Tek Tanrılı Din devletleri tarafından oluşturulmuştur.
Daha sonra gelen Endüstri Devrimi dönemi, ulusal kimlikleri oluşturmuş, ahlak ve adalet kavramları da “milli” nitelikler kazanmıştır.
Çağımızdaki Bilişim Devrimi, Endüstri Devrimi döneminde filizlenmeye başlayan Demokrasi ve İnsan Hakları kavramlarına dayalı olarak bütün insanları doğuştan eşit sayan bir ahlak ve adalet anlayışını geliştirmeye çalışmaktadır.
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti aşamasına erişmeye çalışırken, bu iktidar yönetiminde, insanlığın Tarım Devrimi dönemindeki “Din Devleti” anlayışına doğru, geri götürülmek tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Çağımızda, “dindarlık” elbette inanca dayalı bir kimliktir ve aynen “dinsizlik” gibi, bir insan hakkıdır.
Buna karşılık, “dincilik” bir inancın, menfaat elde etmek için, özellikle siyasette ve hukuk gibi, tıp gibi mesleklerin icrasında, kötüye kullanılmasıdır; Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti Anayasası’na ve rejimine de aykırıdır üstelik de suçtur!

“İslam felsefesinde adalet”, öncelikle ontolojik bir kavram olarak ele alınmış ve bu kavram, varoluş/yaradılış/doğum sırasında her varlığın, kendi mertebesine göre “İlk Varlık”tan (el Vücudü’l-evvel, Allah) bir varlık payı alması şeklinde açıklanmıştır.
İslam filozofları ilahi iyiliğe/yaradılışa bağlı olarak adaletin, varlık sahnesinde yer alan her varlığın bütün gelişim safhalarında ve hatta her parçasında meydana geldiğini söylemişlerdir.
(Yani İslama göre adalet, her insanın doğuştan sahip olduğu bir bilinçtir. E.K.)
Eflatun’dan beri devam eden ve İslam ahlakçılarınca bazı değişikliklerle benimsenen görüşe göre, insan nefsinin düşünme veya bilgi gücü, öfke gücü ve şehvet gücü olmak üzere üç temel gücünden üç fazilet/erdem doğar.
Bunlar sırasıyla hikmet (bilim ve akılla gerçeğe ulaşma), şecaat (cesaret, yiğitlik) ve iffettir (namus).
Adalet ise bu üç faziletin/erdemin gerçekleşmesiyle kazanılan ve hepsini içine alan dördüncü temel fazilettir/erdemdir.
(Dikkat, İslama göre “Adalet”, hikmeti, şecaati ve iffeti, yani gerçeğe ulaşmayı, cesareti ve namusu da içerir. E.K.)
Gazali şöyle der: “Adalet sıfatı kaybolursa bundan fazlalık veya eksiklik (ifrat-tefrit) şeklinde iki taraf doğmaz; sadece zıddı ve karşıtı doğar ki o da cevrdir.”
(Cevr, zulüm demektir; Gazali, “Adalet yoksa zulüm vardır” diyor sevgili okurlarım. E.K.)

Yazdıklarımda, söylediklerimde, suç unsuru arayan “dinciler” olursa “İslam felsefesinde adalet” konusunda, alıntı ve açıklama yaptığım Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ne bakmalarını öneririm.
Ama onlara asıl önerim, “dinciliği” bırakıp mesleklerini, Anayasa’nın öngördüğü, çağdaş laik Hukuk Devleti kurallarına göre icra etmeleridir. Yoksa “suçlu” ararken, kendileri “suç işleyen” durumuna düşeceklerdir!
Posted in Uncategorized | Leave a comment

Şeriat çıkmazı

Şeriat çıkmazı

CUMHURİYET – Özdemir İnce – 25 Şubat 2024 Pazar

Şeriatı övmek ve onu dokunulmaz saymak “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçudur. Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinin birinci bendi bu suçu şöyle tanımlar: “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Bunu bir kenara yazalım. Yazdık! Bir de şu satırları okuyalım: 8 Nisan 1924 tarihli ve 469 sayılı Mehakimi Şeriyenin İlgasına ve Mehakimin [Mahkemelerin] Teşkilatına Ait Ahkâmı Muaddil Kanun var, ki Cumhuriyetimizin yargı alanında gerçekleştirdiği en önemli devrimlerden biridir. Ve bu yasaya göre şeriatı savunmak ve istemek yasal suçtur.
469 sayılı kanun ne yapmış? TBMM çıkardığı 469 sayılı yasa ile “şeriye (şeriat) mahkemeleri”ni kaldırmış. Bu mahkemelerin dayandığı din kurallarının yasa olarak kullanılmasını yasaklamış. Bu yasadan sonra Kuran ayetleri, hadisler, icmai ümmet ve kıyas-ı fukaha esasları üzerine kurulmuş olan din kuralları artık YASA değildir.
TBMM’nin çıkardığı yasa ile şeriat mahkemeleri kaldırılmış, yerine Cumhuriyet mahkemeleri kurulmuştur ve bu mahkemeler TBMM tarafından çıkarılan yasalara göre karar vermektedir. Buna göre adliye binaları içinde “Yaşasın şeriat!” diye bangırdayarak gösteri yapmak hem anayasaya hem de 8 Nisan 2024 günü 100. yılını kutlayacağımız yasaya ve TCK’nin 216. maddesinin birinci bendine göre suçtur. Ayrıca bir adalet sarayında “Yaşasın şeriat!” diye böğürerek Cumhuriyete karşı isyan suçu işleyen güruh hakkında dava açmamak da büyük bir suçtur.
Şeriye mahkemelerinin kaldırılmasının ve çağdaş mahkemelerin kurulmasının 100. yıldönümünü 8 Nisan 2024 günü kutlayacağız. Şeriat sistemi tamı tamına 100 yıldır ölüdür. Bu cesedi diriltmeye çalışmak 100 yıldır suçtur.
Demokratik, laik ve devrimci Cumhuriyetin yasalarına göre, “Yaşasın şeriat!” diye haykırmak “Kahrolsun Cumhuriyet!” diye nara atmaya eşdeğerdir ve “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmektir” ki “Kahrolsun laikler!”, “Gebersin Cumhuriyetçiler (Cumhuriyet)!” anlamına gelmektedir.
Şeriat nedir? Bizzat İslam dini midir? Eğer İslam olsaydı birden fazla şeriat olmazdı. İslam dini tektir ama şeriat tek değildir. Zaman içinde eklemeler ve çıkarmalar yapıldığına göre kutsal da değildir. Öte yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve yapısını kabul etmez; başta ikinci maddesi olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşıdır, onu kabul etmez. Durum böyle olduğuna göre şeriatın dokunulmaz nitelikli bir kutsallığa sahip olduğu gibi bir yorum yaparak vatandaşlar hakkında dava açmanın uygun olmaması gerekir.
Kuran’ı, hadisi, şeriatı 2024 yılında bir demokratik ve laik ülkede yasa ve kural haline getirmek bu statüko içinde kesinlikle mümkün değil. Haydi bakalım, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün” diyen Tevbe Suresi 5. ayete göre herhangi bir müşriki (Tanrı’ya ortak koşan) öldürün de görelim!
Bir de şu var: AKP ve Genel Başkanı “totaliter” bir rejim kurmuşlardır ama “teokratik” bir düzen kurmaya özenip Cumhuriyetin demokratik devletini “teokratik” bir düzene dönüştürebilirler mi? “Deneyemezler” diyemem ama olacakların altında kalırlar.
Şeriat konusunun kuramsal yanına burada nokta koyup bazı şeri örnekleri ele alalım:
Şeriat sistemi köleliği savunur: “Beğendiğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın…” (Nisa, 3)
Şeriat sistemi eşitsizliği savunur: “Allah rızk verirken kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur.” (Nahl, 71)
Şeriat sistemi kadını aşağılar: “Erkekler kadınlara üstündür.” (Bakara, 228)
Son söz: Şeriat, Osmanlı’nın şeriat devletinde kutsaldı. Ama Cumhuriyet döneminde 100 yıldır kutsal değil!
Posted in Uncategorized | Leave a comment

ÖZELLEŞTİRME MASALLARI İLE BİR DEVLETİN KAYNAKLARI NASIL ÇALINIR? * Devletten 336 milyon TL’ye aldı. Yüzde 29’unu 1 milyar 857 milyona sattı

Devletten 336 milyon TL’ye aldı.
Yüzde 29’unu 1 milyar 857 milyona sattı

YENİÇAĞ – Remzi Özdemir – 07 Şubat 2024

Eşi benzeri dünyada olmayan bir özelleştirme olayı. Şirketin adı: Bor Şeker Fabrikaları. Şirket Türkiye Şeker Fabrikası tarafından 1983 yılında kuruluyor. Sadece Niğde değil tüm Türkiye’nin şeker ihtiyacını karşılıyor.

AKP 2018 yılında Bor Şeker Fabrikası’nı özelleştiriyor.
5 Mayıs 2018 yılında Resmî gazete ’de yayımlanan karar ile fabrika 336 milyon tl bedelle satılıyor. Fabrikanın yeni sahipleri tam 5 yıl sonra fabrikayı halka arz etmek için SPK’ya başvuruyorlar.
Yani devlet eliyle halktan aldıkları Bor Şeker Fabrikası’nın yüzde 29’unu geri halka satmak için izin alıyorlar.
Şirketin her 1 hissesi 26.54 TL’den halka satılacak. Buraya kadar her şey normal değil mi?
Sermaye tabana yayılıyor ve şirket banka yerine kaynağı halktan buluyor. Hem de ne kaynak!
Rakamları inceleyelim:
Şirketin tamamı 2018 yılında 336 milyon TL’ye özele satılıyor. Bugün itibariyle fabrikanın sadece yüzde 29’unu 1 milyar 857 milyon 800 liraya halka satıyor.
Diyelim ki, dolar bazında olsun. O gün yani Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihe bakalım. 5 Mayıs 2018’de 1 dolar 4 lira 33 kuruş. Satın alan firma tamamına 77 milyon doları ödemiş.
77 milyon dolar verilerek satın alınan fabrika bugünkü dolar kuruyla 208 milyon dolar piyasa değeri ile satılıyor.
Satın alan firmanın tamamına verdiği 77 milyon doları şirketin sadece yüzde 29’unu halka satarak geri alıyor. Geri kalan yüzde 70.1’lik bölümün ise tamamı kendine kar kalıyor.
Şimdi tekrar soruyorum: 77 milyon dolar 5 yılda dünyanın hangi ülkesinde 208 milyon dolar oluyor?
Ülke Cumhuriyet tarihinin en ağır krizini yaşarken dolar bazında böyle bir kar mühendislik hesabı mı?
Posted in Uncategorized | Leave a comment

FAŞİST, OTOKRATİK, BASKICI YÖNETİCİLERİN “HİÇ YAŞAMAMIŞ GİBİ” ONURSUZLAŞTIRILARAK TARİHTEN SİLİNMESİ * Damnatio memoriae

Damnatio memoriae


Eski Roma’da, ”Damnatio Memorai – Hatıraların Lanetlenmesi” denilen bir terim ve uygulama  vardır. Bu uygulama; Sulla, Nero, Commodus gibi bir kaç imparatora ölümlerinden sonra uygulanmıştır. Yaptıkları eserleri, koydukları kanunları, evleri-barkları, mezarları, heykelleri ve yazıtları günlük yaşamdan, usulca ve sinsice sistematik olarak silinmiştir. Bu uygulamalar sonunda sanki onlar hiç yaşamamış gibi olmuşlar!
Damnatio memoriae, Latince bir deyim olup, tam olarak anlamı “Hatıranın Lanetlenmesi” ya da hatıradan çıkartma olgusudur. Onursuzlaştırmanın bir formu olup, Roma Senatosu’ndan vatan hainleri ya da Roma Devletinin itibarıyla oynayanlar için uygulandı. Bir ifade ve yaptırım olarak Damnatio Memoriae’nin anlamı, kişinin asla var olmamış gibi tüm izlerinin devletin kamusal onuruna uygun olarak ülkenin tarihinden çıkartılmasıdır.
Damnatio memoriae’nin daha modern bir örneği ise Büyük Temizlik sırasında Josef Stalin’in muhaliflerine ait portrelerin, kitapların, insanların silindiği resimlerin ve diğer izlerin kaldırılmasıdır. Damnatio memoriae nin modern konseptlerinden bir örnekte, George Orwell’in ünlü distopik roman’ı Bindokuzyüzseksendört te “unperson”ların (görmezden gelinen kişilerin) “buharlaştırılması”‘dır; “yoktu; hiç var olmadı”. (“He did not exist; he never existed”.)
Hikaye sorunlu bir öğrenci ile öğretmeni arasında geçer.
Öğretmeni öğrenciye; -“Neden arkadaşlarını kıskanıyor ve onların yaptıklarını bozuyorsun” diye sorunca, Çocuk; -“En iyi ben olmalıyım, en başarılı ben görünmeliyim” diye cevap verir. Bunun üzerine öğretmen tahtaya bir çizgi çizer ve; -“Bu çizgiyi nasıl kısaltabilirsin” der.
Kıskanç çocuk hemen atılıp bir kısmını siliverir. -“Olmadı” der öğretmen, “silmek yok”. Bu sefer çocuk eliyle bir kısmının üzerini kapatır. Öğretmen; -“Yine olmadı, kapatmak yok” der. -“Başka nasıl yaparsın” diye soran öğretmen, bakar ki cevap yok, daha uzun bir çizgi çizer diğerinin yanına ve; “Bak öteki kısaldı” der. -“Başkalarının çizgisiyle uğraşacağına, sen daha büyük bir çizgi çiz” der yaramaz öğrencisine.
Bugün de bunların benzerlerini görüyoruz Türkiye’de. 21 y.y.’ın elverişli koşulları ve çok gelişmiş imkanları, durmadan 1930’ların Türkiye’si ile karşılaştırılmaya çalışılmaktadır. O yılların zor şartlarında imkansızı gerçekleştiren bir liderle, 90 yıl sonrasının elverişli koşullardaki değerleri çarpıştırmanın altındaki hastalıklı psikoloji en hafifiyle kıskançlık olmalıdır.
Onuncu yıl marşını duyunca sinirlenenlerin, İzmir marşını duyunca salon terk edenlerin, İstiklal marşında ayağa kalkmayanların, TC’leri silenlerin, üniversitelerin, hava limanlarının, caddelerin, stadyumların adlarını değiştirenlerin bitmeyen hesaplarının motivasyonu, bu kıskançlık olmalıdır.
Aslında bugünün yöneticileri çok şanslıdırlar. Onu anlayabilseler ve özümseyebilselerdi, 21. yüzyılın olanaklarıyla, en az O’nunki kadar uzun ve kalıcı çizgiler çizmenin mümkün olacağını tahmin edebilirlerdi. Eğer göz bebeklerine sinen o kıskançlık perdeleri olmasaydı, ”Seni geçtik ey Mustafa” diye bağırdıklarında,
 “En çok O’nun sevineceğini bilirlerdi!”

Yakın gelecek günlerde, seçimden sonra iktidar el değiştirdiğinde, demokrasi ve hukuk geri geldiğinde, inanıyorum ki 2002/202? tarihleri arasında iktidar olan AKP ve yöneticileri de Anayasayı ilga etmek, Parlamentoyu değersizleştirmek, Devlete, topluma, kamuya, halka yaptıkları kötülükler, ülkeyi yoksullaştırmak,   ulusal varlıklarımızı satmak, Dünyanın en büyük yolsuzluklarını yapmak, ülkemizi dışa bağımlı kılmak, sömürgeleştirmek, toplumsal bölünme yaratmak,  toplumsal huzuru ve kardeşliği yok etmek nedenleriyle sadece mahkemelerde yargılanmak değil, akan zaman içinde toplum nezdinde Damnatio memoriae ile cezalandırılacaklardır. Akılda kalacak olan sadece ülkemize yapmış oldukları kötülükleri olacaktır.
Posted in FAŞİZM, Tarih | 1 Comment

Türkiye hâlâ laik mi?

Türkiye hâlâ laik mi?

CUMHURİYET – Ali Sirmen – 23 Şubat 2024 Cuma

Avukat Feyza Altun’un şeriatı İslamın hukuku olarak gösteren görüşleri eleştiren sözleri üzerine adli kontrol şartına bağlı olarak tahliye edilmesi üzerine o korkunç soru yine gündeme geldi: “Türkiye İran olur mu, Türkiye ve laiklik yıkılır mı?”
Şuradan başlayalım isterseniz: Türkiye, İran olur mu?
Bu ve benzeri sorular çok soruldu. Sonradan da alınan “hayır” yanıtından hoşnut olarak insanlar kulaklarının üzerine yattılar.
Oysa Türkiye İran olarak değil kendine özgü yoldan şeriatın pençesine düşebilirdi. Öyle de oldu. Türkiye, İran olmaz diye diye antilaik bir iktidarın işbaşında olduğu dönemi yaşamaya başladı. Şimdi avukat Feyza Altun hakkında verilen yargı kararı Türkiye’nin laiklik karşıtı güçlerin eline geçtiğinin kanıtıdır.
Artık size kim ne güvence getirirse getirsin Türkiye laiklik karşıtlarının iktidar oldukları bir ülkedir. Ve anayasa ve yasalar çiğnenerek laiklik hukuka aykırı olarak cezalandırılmaktadır. Yargıda, yürütmede, yasamada laiklik karşıtları köşe başlarını tutmuşlardır. Türkiye yalnız kâğıt üzerinde laik görünmekte, bu anayasal güvencenin de herhangi bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır.
– Toplumsal yaşam din kurallarına göre şekillendirilmektedir.
– Yargıda zaman zaman hatta kimi yerde çoğu zaman şeriat hükümlerine göre hareket edilmektedir.
– Milli eğitimde gençlerimiz tarikat ve cemaatlerin eline bırakılmıştır. Tarikat ve cemaat temsilcileri de devletin temsilcisi Diyanet İşleri Başkanlığı ile bu alanda eşgüdüm halinde çalışmaktadırlar.
– İnsanlar karşısındakilere görüşlerini inanışlarını dayatabilmektedirler.
– Milli ordu kendi üniformasının üzerine laiklik karşıtlığının libası olan cüppeyi fütursuzca giyebilmektedir. Bu durumda Türkiye’nin hâlâ laiklikten sapıp sapmayacağı konusunda kuşku duymak abestir.

Türkiye artık laik bir ülke değildir.
Bu konudaki tek teselli toplumun henüz tam olarak teslim olmaması ve direncini korumasıdır. Ama sivil darbeyle devletin erklerini ellerine geçirenler laik güçler karşısında ne kadar gerileyebilirler?
Bunun için ne yapmak lazım?
Her şeyden önce yaşadıklarımız bugüne kadar tutulan yolun geçerli olmadığını göstermiştir. Yapılan antilaik hamlelerin demokrasiye ve anayasaya aykırı olduğunu söylemek, bunlara tepki göstermek yetmez. Demokratik direniş hakkını kullanmak gerekir.
Laik düzen üretimin baş tacı olduğu üretim biçimleri için geçerlidir. Onunla demokrasiye, sürdürülebilir kalkınmaya erişmek mümkündür. Din kurallarını devlet düzeninin egemeni haline getirenler ise üretmeyen, talancı ve yağmacı sistemlerdir. Biliniz ki onlar her zaman el ele kol kola gezerler. Laikliğe saldırılarla talan ve yağma düzeni birlikte ele alınmalıdır. İrtica, toprak ağaları, komprador burjuvazi ve emperyalizmin kol kola girerek saldırıp laikliği geriletmeleri İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO döneminin edimidir. Bu işbirliğinin ürünü olan “cici demokrasi” kimseyi aldatmasın. O dönemde demokrasi, özgürlük falan yoktu. “Cici demokrasi” tek sesli çok enstrümanlı müziğin bize çoksesli gibi gösterilmesi benzeri bir durumdu. Yukarıda sözü edilen güçlerin vurucu kısmı siyasal İslamın 22 yılda elde ettiği bütün mevzileri almak için topyekûn bir saldırı başlatmış bulunuyor.
31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere giderken bu oylamanın gerçek yüzünü iyi görmek lazımdır.
Evet boş hayallerle avunmanın anlamı yok. Türkiye’nin laik kalması isteniyorsa bunun için lafta kalmayan, acemi tutkuların esiri olmaktan kurtulmuş, tıpkı Kuvvacılarınkine benzeyen bir diri mücadele vermek zorundayız.
Posted in Uncategorized | Leave a comment