BİLİM, DİN VE GERÇEKLER

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

İRAN’DA ŞERİAT DEVLETİNİN GERÇEKLERİ VE ŞERİATIN ELİ KANLI DİKTATÖRLERİ * Cumhurbaşkanı Ebrahim Raeisi

İRAN’DA ŞERİAT DEVLETİNİN GERÇEKLERİ
VE ŞERİATIN  ELİ KANLI DİKTATÖRLERİ


56 yaşına kadar ki tüm iş tecrübesi ve memuriyet hayatı İran Yargı Kurumunda geçen ilkokul eğitimli bu zalim kişi,  Cumhurbaşkanı Ebrahim Raeis, İran’da her yıl yağmur gibi açık ve gizli yapılan tüm idamlarda da en yetkili karar sahibidir.. Eli çok kanlıdır.


İran’da helikopter kazasında ölen Cumhurbaşkanı Ebrahim Raeisi, bildiğimiz
Pozitif ve modern eğitim süreçlerinden sadece ilkokulu bitirmiştir..
Ortaokul ve Lise tahsili bile yoktur..
Güya ilkokulu bitirdikten sonra “hozei elmiye” yani MEDRESE’ye devam etmiş.. Yani Papazlık mektebine gitmiştir.
Ömrü hayatında 1 saat bile modern hukuk tahsili yapmadığı halde devrimin hemen sonrasında Tahran’a yakın Karaj کرج şehrinde Cumhuriyet Savcısı yapılmıştır..Ondan sadece 2 yıl sonra ise 22 yaşında iken Emam Khomeini’nin onayı ile Tahran Savcı Yardımcısı olarak atandı..
Bu tarihten itibaren yüksele yüksele 50 li yaşında İran yargı kurumunun en tepesine kadar yükseldi. Öyle ki, Seyed Ali Khamenei tarafından “Raeisi Ghovei Ghazaeye” رئیس قوه قضائیه ) (yani Yargı Kurumunun Başkanı) olarak atandı..Dikkatinizi çekerim; tek 1 saat bile modern hukuk tahsili görmeden bu makama getirildi.
Şhamsi 1367 senesi (37 yıl önce) yaz mevsimindeki toplu katliamlarda en önemli rolü oynayan 4 zalim kişiden birisidir.
1367 yazında Emam Khomeini denen zalim, bir gece yarısı Allah’tan geldiğini varsaydığı bir ilhamla uykusundan uyanıp derhal 4 kişilik bir tim (takım) kurdu..Oluşturulan bu 4 kişilik tım sonraki yıllarda “ölüm timi تیم مرگ” olarak adlandırıldı..Bu ölüm timinin en asli unsurlarından birisi de daha yeni 25-26 yaşlarına basmış olan ölen Cumhurbaşkanı Ebrahim Raeisi idi..
Emam Khomeini’den aldıkları talimat çerçevesinde ülkenin muhtelif cezaevlerinde o gün için kesinleşmiş hapis cezalarını yatmakta olan rejim muhalifi binlerce genç 15 gün gibi çok kısa bir süre içinde cezaevi bahçelerine çıkarılıp kurşuna dizilmek suretiyle idam edilmişlerdir..Idam edilen gençlerin cesetleri ülkenin muhtelif bölgelerinde bugün bile tespit edilemeyen yerlerde açılan çukurlara topluca gömülmüşlerdir..Aradan 37 yıl geçmiş olmasına rağmen aileler hala gizliden gizliye çocuklarının hangi çukurlara gömüldüklerine dair iz sürmektedirler..
1367 yazında icra edilen bu idamlarda, idam edilen gençlerin sayısı konusunda bir kaç binli rakamlar zikredilmektedir.. Bu rakamlardan en düşüğüne göre 3.500 kişi; bir diğerine göre 5 bin kişi; bir diğerine göre 10 bin genç; yurt dışında yerleşik İran muhalifi insan hakları örgütleri ise tam 30 bin gencin toplu olarak idam edildiğini ve idam edilenlerin isimlerinin de kendi ellerinde var olduğunu söylemektedirler.. Devlet resmi olarak bu konuda bugüne kadar hiçbir açıklama yapmamıştır.
İşte gerçekleştirilen bu idam  kararlarının altında Khomeini tarafından 1 gecede oluşturulan işbu ÖLÜM TİMİ تیم مرگ nin imzası vardır. Bu ölüm timinde yer alan 4 asli unsurdan birisi ve en önemlisi de dün ölen Cumhurbaşkanı Ebrahim Raeisi’dir..Yani kendisi bizzat büyük bir katil’dir..
56 yaşına kadar ki tüm iş tecrübesi ve memuriyet hayatı İran Yargı Kurumunda geçen bu zalim kişi Iran’da her yıl yağmur gibi açık ve gizli yapılan tüm idamlarda da en yetkili karar verici ve karar sahibidir..
Şunu bir kez daha vurgulamakta büyük fayda mülahaza ediyorum: Tüm bu cinayetlere ve idamlara hukuk adına karar veren ve uygulayan ya da uygulatan Ebrahim Raeisi 1 saatlik bile “pozitif hukuk eğitimi” almamış bir kişidir. Bu kişi ortaokul ve Lise eğitimi de görmemiştir.
Daha çok yakınlarda, yani sadece yaklaşık 2 sene önce Mehsa Amini’nin işkencede öldürülmesi üzerine yapılan sokak gösterilerinde devletin resmi açıklamasına göre 550; gerçek olan duruma göre ise 3.500 kişi derin devlet güçlerince öldürülmüştür..Bu dönemde Ebrahim Raeisi İran’da Cumhurbaşkanıdır ve sokak gösterilerini bastırma talimatı bizzat kendisi tarafından verilmiştir..Bu katliam listelerini çok daha da uzatmak mümkündür.
Hülasa Ebrahim Raeisi’nin başı,gözü,eli-ayağı yani her tarafı kana ve katliama bulanmıştır..Bundan sonraki ebedî mekanı muhtemelen “cehennem” olacaktır..
Çok güzel bir Atasözü vardır Türkçede..; “Su destisi su yolunda kırılır.”
…Veya da “etme bulma dünyası..”
100 binlerle ifade edilen insanın kanı elinde iken sen de aynen dün ki gibi vuku bulan bir kazada “diri diri yanar ve kül olursun..” Allah’ın elinin tecellisi de bazan böyle oluyor işte..!
Ebrahim Raeisi’nin cesedi kömürleşmiş bir vaziyette bulunmuştur..
Çok iyi tanıdığıma inandığım başta İrandaki benim dostlarım olmak üzere tüm İran halkı Beklenmeyen bir zamanda vuku bulan bu ölüm dolayısıyla yurt içinde yaşayan İran halkının en az %90’ı ve yurt dışında yaşayan İran diasporasının ise %100’ü olmak üzere büyük bir mutluluk ve keyif içindedirler..
İzlediğim yurt dışı haber sitelerinde bugün pek çok kutlama ve bayram tasvirleri de gördüm.. 5 yıl önce Ghasem Sokeymani’nin öldürülmesi de böylesi büyük bir mutlulukla karşılanmıştı..
1979 şubat ayında Emam Khomeini önderliğinde gerçekleştirilen İran İslam Devrimi İran’a asla mutluluk ve refah değil; kan, gözyaşı ve zulüm getirmiştir. Açlık, fakirlik, yoksulluk ve geri kalmışlık getirmiştir.. Şahlık yönetimi büyük bir özlemle halk tarafından aranır olmuştur. Yapılan gösterilerde sıklıkla “Reza Şah, rohet şad” yani “Rıza Şah, ruhun şad olsun” sloganları atılmaktadır..
Allah memleketimizi İran benzeri bir din aldatmacasından ve zalimliğinden ebediyen korusun..!

Yazar bilinmiyor
Posted in FAŞİZM | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN GERÇEKLER, OLAYLAR * İŞTE İHANETİN BELGELERİ; ‘Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının idam kararları’

CUMHURİYET – Sinan Meydan – 22 Mayıs 2024 Çarşamba

İŞTE İHANETİN BELGELERİ;
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının idam kararları


Padişah-Halife Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve arkadaşları hakkında 4 ayrı idam kararını onayladı. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi (Çakmak) Paşa, İsmet (İnönü), Refet (Bele) ve arkadaşları, boyunlarında idam fermanıyla Kurtuluş Savaşı’nı kazandılar. Bu vatan, sarayın/sultanın açık ihanetine rağmen kurtarıldı.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı yine ulusça büyük bir coşkuyla kutladık. Her 19 Mayıs’ta olduğu gibi bu 19 Mayıs’ta da birileri yine Mustafa Kemal Paşa’yı, Padişah-Halife Vahdettin’in, -Milli Mücadele’yi örgütlemesi için Samsun’a gönderdiği yalanını söyledi.
Birincisi: Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a Padişah-Halife Vahdettin değil, İstanbul Saray Hükümeti (Damat Ferit Paşa Hükümeti) gönderdi. Padişah-Halife Vahdettin, bu kararı onayladı. Vahdettin, 1923’te Mekke’de yayımladığı beyannamesinde, “Mustafa Kemal’i Samsun’a ben gönderdim” demiyor; “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen kabineye uydum!” (1) diyerek bugünün Vahdettincilerini yalanlıyor.
İkincisi: Damat Ferit Paşa Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’yı, Samsun’a, düşmana karşı direnişi örgütlemesi için değil, tam tersine başlamakta olan milli direnişi sonlandırması için gönderdi. Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi olarak görevi, dağıtılmamış orduları dağıtmak, silahları toplamak, şûralara son vermek ve Türk direnişini susturmaktı. (6 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yönergeye bakınız.)
MİLLİ MÜCADELE’YE KARŞI İÇ SAVAŞ
Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçip de kendisine verilen görevin tam tersine milli direnişi örgütlemeye başlayınca, önce İngilizlerin isteğiyle İstanbul Saray Hükümeti 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a geri çağırdı; sonra 9 Temmuz 1919’da Padişah-Halife Vahdettin Mustafa Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişliği görevinden aldı. Aynı gün askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa’nın bir süre sonra tutuklanmasına karar verildi.
5 Nisan 1920’de kurulan 4. Damat Ferit Hükümeti Milli Mücadele’ye karşı bir “iç savaş” başlattı. (2)
11 Nisan 1920’de İstanbul Saray Hükümeti’nin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah, Sadrazam Damat Ferit’in isteği ve Padişah-Halife Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” diyen bir fetva yayınladı.
11 Nisan 1920’de İstanbul Saray Hükümeti’nin sadrazamı Damat Ferit, milli hareketi, “fitne ve fesat”, millicileri ise “isyancılar” diye adlandıran bir “hükümet bildirisi” yayımlandı. Bildiride “pişman olanların affedileceği” milli harekete katılmaya devam edenlerin ise cezalandırılacağı belirtiliyordu.
Sadrazam Damat Ferit, 8 Nisan 1920’de Ahmet Anzavur’a “paşalık” rütbesi verip Balıkesir Mutasarrıflığı’na atadı. Anzavur, 16 Nisan’da Kuvayı Milliye kuvvetleriyle savaştı, ancak yenilerek geri çekildi. Böylece resmi iç savaşın ilk muharebesinde saray yenilgiye uğradı, ancak vazgeçmedi. (3) 10 Mayıs 1920’de Adapazarı’nı işgal eden Anzavur kuvvetleri, 22 Mayıs’ta Kuvayı Milliye’ye yenilip dağıldılar. 23 Mayıs 1920’de Adapazar’ı geri alındı.
İstanbul Saray Hükümeti, 18 Nisan 1920’de Kuvayı Milliye’ye karşı Kuvayı İnzibatiye’yi kurdu. Kuvayı İnzibatiye’nin iki önemli özelliği vardı: Birincisi, doğrudan doğruya Padişah Vahdettin’e bağlıydı. Bu nedenle “Halifelik Ordusu” adıyla anılıyordu. İkincisi, bu bir paralı orduydu. Kuvayı İnzibatiye için tam 1 milyon 250 bin 836 liralık olağanüstü bir ödenek ayrılmıştı. (4) 14 Haziran 1920’de Kuvayı İnzibatiye İzmit’te Kuvayı Milliye’ye saldırdı, yenildi; silahlarını İzmit’teki İngilizlere teslim edip İstanbul’a geri döndü.
İstanbul Saray Hükümeti, 28 Nisan 1920’de, Milli Mücadele’yi bastırmak için “Anadolu Fevkalade Müfettişi Umumiliği”ni kurdu.
İstanbul Saray Hükümeti ve Padişah-Halife Vahdettin, Milli Mücadele’ye karşı sadece fetvalar, bildiriler, Anzavur ve Kuvayı İnzibatiye tertipleri, müfettişlikler ile yetinmediler; bunlara ek olarak gıyabi idam kararları çıkardılar.

DİVANI HARBİ ÖRFİ VE NEMRUT MUSTAFA PAŞA
16 Aralık 1918’de İstanbul’da olağanüstü askeri mahkeme “Divanı harbi Örfi” kuruldu. Mahkemenin kuruluş amacı “tehcir suçlarına” bakmaktı.
Divanı Harbi Örfi, 8 Nisan 1919’da işgal kuvvetlerine yaranmak için düzmece deliller, yalancı tanıklarla Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in “tehcir suçlusu” diye idamına karar verdi. Kemal Bey, 10 Nisan 1919’da idam edildi. (5)
Sadrazam Damat Ferit, 16 Nisan 1920’de bu mahkemenin başkanlığına Nemrut Mustafa Paşa’yı getirdi. Damat Ferit’in, daha önce, 25 Eylül 1919’da Bursa Valiliği’ne tayin ettiği Nemrut Mustafa Paşa, Bursa’ya giderken yanında Anzavur’u da götürüp orada Milli Mücadele karşıtı bazı tertipler düzenlemişti. Nemrut Mustafa Paşa, Bursa Valiliği’nin onuncu gününde Bursa’dan kovulmuştu. Çünkü Bursa’da yaptığı bir konuşmada I. Dünya Savaşı’nda şehit düşen Türk subaylarının ve erlerinin “köpek ölüsünden” farkları olmadığını söylemişti. Nemrut Mustafa Paşa, buna benzer açıklamaları ve bazı suiistimalleri nedeniyle 20 Ocak 1920’de yargılanmaya başlanmış, ancak beraat etmişti. (6)
Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki Divanı Harbi Örfi, önce eski Zor Mutasarrıfı Zeki Bey’i “tehcir suçlusu” diye 28 Nisan 1920’de “gıyaben” idama mahkûm etti. Sonra eski Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’i, yalancı Ermeni şahitlerin iftiralarıyla 15 yıl kürek cezasına çarptırdı. Ancak Nemrut Mustafa Paşa bu kararı beğenmeyerek bazı mahkeme üyelerini değiştirdi, yeni yalancı şahitler buldu. Sonunda “tehcir suçlusu” ilan edilen Nusret Bey, 5 Ağustos 1920’de idam edildi. (7)
Divanı Harbi Örfi’deki suiistimalleri ayyuka çıkan Nemrut Mustafa Paşa ikinci kez yargılandı. 21 Aralık 1920’de sona eren yargılamada Nemrut Mustafa Paşa ve bazı arkadaşları suçlu bulundu. Nemrut Mustafa Paşa’ya 7 ay, arkadaşlarına da 3 ile 5 ay arasında hapis cezaları verildi. Divanı Temyizin de onayladığı kararı Padişah-Halife Vahdettin onaylamadı. Padişah Halife Vahdettin, 6 Şubat 1921’de söz konusu kişilerin tutukluluk sürelerini dikkate alarak cezalarını affetti. Oysaki Nemrut Mustafa Paşa ve arkadaşları sadece 85 gün tutuklu kalmıştı. (8)
Mahkeme kararlarını hiçe sayıp Nemrut Mustafa Paşa ve arkadaşlarının cezalarını affeden Padişah-Halife Vahdettin, aynı Nemrut Mustafa Paşa’nın başkanlığındaki Divanı Harbi Örfi’nin Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları hakkındaki idam kararlarını ise affetmemiş, onaylamıştı.

MUSTAFA KEMAL PAŞA VE BAZI ARKADAŞLARININ İDAM KARARI
Daha önce sadece “tehcir” davalarına bakan Divanı Harbi Örfi, 23 Nisan 1920 tarihli bir kararnameyle Osmanlı’nın iç ve dış güvenliğini ihlal eden bütün suçlara bakacaktı. Mahkemenin kararları kesin olup temyiz edilemeyecekti. Mahkemeler kapalı yapılacak ve mahkemede avukat bulundurulmayacaktı. (9) Böylece Divani Harbi Örfi, ne tesadüftür ki tam da Ankara’da TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920’de Milli Mücadele’ye karşı bir “hukuk silahı” haline getirildi.
25 Nisan 1920’de Ali Kemal, “İdam! İdam” diye haykıran bir yazıyla “Ankara’daki haydutlar” dediği “millicilerin” idamını istedi.
Padişah Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşları hakkında verilen gıyabi idam kararını onaylayan 24 Mayıs 1920 tarihli iradesi (BOA, İ.DUİT. 175 I 46 I 1, Takvimi Vekayi, 27.5.1336-1920) TERCÜMESİ
Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki 1 numaralı Divanı Harp, 11 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarının gıyaben idamlarına ve mallarının haczine karar verdi. Karara göre suç, “Kuvayı Milliye” adı altında “fitne ve fesat” düzenlemek, buna özendirmek, ayrıca anayasaya aykırı olarak halktan zorla para ve asker toplamak, bu isteğe uymayanlara “işkence ve eza” yapmak ve “tahribi bilada” yani “ülkeyi yıkmaya” kalkışmaktı. İdam kararında Mustafa Kemal Paşa’dan “Üçüncü Orduyu Hümayun Müfettişliği’nden mazul ve askerlik mesleğinden çıkarılmış Selanikli Mustafa Kemal Efendi” diye söz ediliyordu. Mustafa Kemal Paşa, askerlikten istifa etmiş olmasına rağmen “askerlikten çıkarıldığı” ifade ediliyor ve Mustafa Kemal’e “paşa” değil, “efendi” deniliyordu. Karara göre Mustafa Kemal Paşa’nın yanında, eski 27. Fırka Komutanı İstanbullu Kara Vasıf Bey, eski 20. Kolordu Komutanı Salacaklı Ali Fuat Paşa, eski Ankara Mebusu ve Washington Sefiri Midillili Alfred Rüstem Bey, eski Sağlık Müdürü İstanbullu Dr. Adnan Bey, eski Darülfünun Batı Edebiyatı Öğretmeni İstanbullu Halide Edip Hanım da idama mahkûm ediliyordu. (10)
Alemdar gazetesi bu haberi, “Mustafa Kemal ve Hampalarının İdam Kararı” diye duyurdu. (Alemdar, 13.5.1336).
Padişah Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının idam kararını 24 Mayıs 1920’de onayladı. (Takvimi Vekayi, 27.5.1336). (11)
Vahdettinciler, Vahdettin’in bu idam kararını onaylayan iradesindeki “gıyaben verilen idam ve karar, tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir” cümlesine dayanarak Vahdettin’i aklamaya çalışır. Ancak birincisi, sanıklar ele geçirilemediği için yargılama mecburen “gıyaben” yapılmıştır. İkincisi, o zamanki Osmanlı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 382. maddesine göre gıyaben verilen kararlarda sanıklar yakalandığında yeniden yargılanmaları zorunludur. (12)

FEVZİ (ÇAKMAK) PAŞA’NIN İDAM KARARI
Divanı Harbi Örfi, 24 Mayıs 1920’de Fevzi (Çakmak) Paşa’yı da “gıyaben” idama mahkûm etti. Kararda, Fevzi Paşa’nın asilere katılmak üzere “firar ettiği”, asilerin meclislerine girip “fesat bir söylev” verdiği ve “Harbiye Nezaretini üstlenerek” hilafet ve saltanata karşı “bilfiil düşmanlığa kalkıştığı” belirtiliyordu. Padişah Vahdettin, bu idam kararını da 27 Mayıs 1920’de onayladı. (Takvimi Vekayi, 30.5.1336). (13)

İSMET (İNÖNÜ) VE BAZI ARKADAŞLARININ İDAM KARARI
Divanı Harbi Örfi, 6 Haziran 1920’de bir grup Kuvayı Milliyeciyi daha “gıyaben” idama mahkûm etti. İdamlıklar Miralay İzmirli İsmet (İnönü), 3. Kolordu Komutanı Miralay Hüseyin Selahattin, 12. Kolordu Komutanı Miralay Fahrettin, 14. Kolordu Komutanı Mirliva Yusuf İzzet, 10. Fırka Ahzı Aker Kalemi Reisi Miralay Yanbolulu Abbas Hilmi, 56. Fırka Komutanı Miralay Bekir Sami, Mütekait Ferik İsmail Fazıl, eski Erzurum Mebusu Celalettin Arif, Beyrut ve Halep eski valisi ve eski Amasya Mebusu Bekir Sami, eski Antalya Mebusu Hamdullah Suphi, eski Aydın Mebusu Cami, eski Isparta Mutasarrıfı ve eski Denizli Mebusu Hakkı Behiç, eski Sinop Mebusu Rıza Nur, Yusuf Kemal, yeni Eskişehir Mutasarrıfı Fatin, eski Karacabey Müftüsü Mustafa Fehmi ve eski Ankara Müftüsü Mehmet Rifat (Börekçi)’ydi. Padişah Vahdettin bu idam kararlarını da 15 Haziran 1920’de onayladı. (Takvimi Vekayi, 21.6.1336. Alemdar, 22.6.1336). (14)
İdamlıklar içinde Rauf (Orbay) ve Kazım (Karabekir) yoktu. Saray, belli ki Milli Mücadele’nin öncü kadrosu arasına “nifak sokmayı” hesaplıyordu. Ayrıca Rauf Bey Malta’ya sürüldüğü için onu İngilizler cezalandıracaktı.

REFET (BELE) VE BAZI SUBAYLARIN İDAM KARARI
Divanı Harbi Örfi, 14 Temmuz 1920’de aralarında Refet (Bele)’nin de olduğu çeşitli rütbelerden 63 subayı daha idama mahkûm etti. Padişah Vahdettin bu idam kararını 25 Temmuz 1920’de onayladı. (Takvimi Vekayi, 29.7.1336). (15)
19 Haziran 1921’e kadar tam 823 Kuvayı Milliyeciye çeşitli oranlarda cezalar verildi. Ancak “Mevcut Osmanlı hükümeti ve İslam hilafeti aleyhine çeşitli suçlar işleyen Mustafa Kemal’in ve onun hareketinin teşvikçisi olanların tutuklanıp idam edilmelerinin şart olduğu” vurgulandı. (ATASE Arşivi, İSH Koleksiyonu, 1085, 36, 36-1). (16)
Gerçek şu ki: İstanbul Saray Hükümeti ve Padişah-Halife Vahdettin, İngilizlerin desteği ile Milli Mücadele sırasında bir “iç savaş” başlattı. Saray, ihanet fetvaları, Anzavur ve Kuvayı İnzibatiye tertipleri yanında düzmece bir mahkemeyle Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını idama mahkûm etti. Bütün bu idam kararlarını, Padişah-Halife Vahdettin onayladı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları boyunlarında halife padişahın idam fermanı ile onca iç isyanla boğuşarak Milli Mücadele’yi örgütleyip Kurtuluş Savaşı’nı kazandılar. Bu idam fermanları “ihanetin belgesi” olarak hep hatırlanmaya devam edecek.

KAYNAKLAR, DİPNOTLAR:
1. Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 6. Bas., Ankara 2007, s.246
2. Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, İstanbul, 2010, s. 4
3. Akşin, s. 25, 26.
4. Akşin, s. 27, 28.
5. Bilal Şimşir, Malta Sürgünleri, Ankara, 2012, s. 101
6. Ferudun Ata, Süleymaniyeli Nemrut Mustafa Paşa ve Bir İşbirlikçinin Portresi, İstanbul, 2009, s.42, 45.48.49, 53-61.
7. Ata, s.64, 65.
8. Ata, s. 78.
9. Akşin, s. 30, Ata, s. 22, 85.
10. Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C.3, Ankara, 1995, s. 35,36. Akşin, s. 32,33, Ata, s.85, 86; Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C.III, İstanbul,1991, s.106.
11. Akşin, s. 32, Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul, 2006, s.159.
12. Bardakçı, s.160,161
13. Akşin, s. 33. Sarıhan, C.3, s. 54, 58.
14. Sarıhan, C. III, s.72, Akşin, s. 33.
15. Akşin, s. 33.
16. Ata, s. 86.
Posted in ATATURK | Leave a comment

DEVLET ADAMLIĞI VE SAYGINLIK

Posted in ATATURK | Leave a comment

DOĞA ÇEVRE EKOLOJİ * Biyoçeşitlilik: Kaybolan türlerin sessiz çığlığı

“Her yıl 22 Mayıs’ta kutlanan “Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü” doğayı kutlamak için mükemmel bir fırsat olmanın yanı sıra, bu gezegende tek yaşam formu olmadığımızı hatırlatan bir gün olarak da önemli. İnsan nüfusunun 20. yüzyılda dört kat, ekonomik çıktısının ise 40 kat arttığı düşünülürse, doğanın bu büyümeyi desteklemek için nasıl sömürüldüğünü anlamak zor değil.”

Biyoçeşitlilik: Kaybolan türlerin sessiz çığlığı

Utku Perktaş /  22 Mayıs 2024, Çarşamba /  Oda: Hayat

Biyoçeşitlilik, gezegenimizin 3,8 milyar yıllık geçmişinden gelen, çeşitli yaşam biçimlerinin bir araya gelerek oluşturduğu benzersiz bir koleksiyondur. Her bir canlı türü, bu geniş koleksiyonun bir üyesi ve biyoçeşitliliğin en temel basamağı olan genetik çeşitlilik ise her bir türün içindeki benzersiz kelime kombinasyonları gibi tanımlanabilir. Ekosistemler, bu türlerin bir arada oluşturduğu düzeni temsil eder.
Biyoçeşitlilik, gezegenimizin sağlığını ve istikrarını koruma, ekosistem hizmetleri sağlama ve tüm canlılar için refahı destekleme açısından hayati öneme sahiptir. Bugün ne yazık ki, biyoçeşitlilik koleksiyonundaki türler, insan eliyle birer birer yok oluyor. Bu kayıp, sadece biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına gelmiyor, aynı zamanda geleceğimiz için büyük bir tehlike oluşturuyor.
Biyoçeşitliliğin teknik açıdan değerlendirilmesi
Biraz daha teknik bir bakış açısıyla biyoçeşitlilik, basit sayısal terimlerle de değerlendirebilir: Daha fazla tür, daha fazla biyoçeşitlilik anlamına gelir. Batı dünyasındaki koruma yasalarının çoğu, finansmanın ve politikaların izin verdiği ölçüde çok sayıda türü koruyacak şekilde tasarlanmıştır. Ancak bir insan popülasyonundaki çeşitlilik, ten renginden daha fazlasıyla ölçülebildiği gibi, hayvan ve bitki toplulukları içindeki çeşitlilik de çeşitli yollarla ölçülebilir. Bazı türlerin benzersiz bir evrimsel tarihi vardır ve çoğu tür ekosistemlerinde olağandışı ve hatta yeri doldurulamaz işlevler yerine getirir.
Modern teknolojinin rolü ve vatandaş bilimi
Bugünlerde dijital fotoğrafçılığın ve dronlar gibi uzaktan görüntüleme teknolojilerinin yaygınlaşması ve vatandaş bilimine olan ilginin artması, daha fazla kişinin daha fazla türü çok daha yakından izleyebildiği anlamına geliyor. Bilim insanları biyoçeşitlilik açısından büyük bir düşüş yaşadığımızı söylerken, son on yılda her türden veride de bir patlama yaşandığının altını çiziyorlar, dolayısıyla şimdi bunları kullanmanın tam zamanı.
Verilerdeki artıştan yararlanan bilimciler görece güncel bir çalışmada , yaklaşık on beş bin kuş ve memeli türü için küresel koruma durumunu değerlendirmiş. Çalışmanın sonuçları korunan alanların boyutunda küçük ama stratejik bir artışın (örnek olarak dünya çapında sadece yüzde beş diyebilirim), korunan kuş ve memeli çeşitliliğinin miktarını üç katına çıkarabileceğini ve bu alanların çoğunun biyoçeşitliliğin farklı basamaklarını içerecek şekilde topyekun bir koruma sağlayabileceğini belirlemişler. Gezegenimizin geleceğini düşünerek biyoçeşitlilik gibi zor bir kavram için çok hassas, çok dikkatli adımlar atmak zorundayız ama önce bu kavramı doğru anlatmalıyız.
Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü ve farkındalık
Her yıl 22 Mayıs’ta kutlanan Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü doğayı kutlamak için mükemmel bir fırsat olmanın yanı sıra, bu gezegende tek yaşam formu olmadığımızı hatırlatan bir gün olarak da önemli. İnsan nüfusunun 20. yüzyılda dört kat, ekonomik çıktısının ise 40 kat arttığı düşünülürse, doğanın bu büyümeyi desteklemek için nasıl sömürüldüğü anlamak zor değil. Sanayi Devriminden bu yana fosil yakıt kullanımı 16 kat, balıkçılık faaliyetleri 35 kat ve su kullanımı 9 kat artmış durumda, burada tatlı su kaynaklarının da yenilebilirliğinin çok düşük olduğunu da hatırlatmakta fayda var.
Zira gezegen için bir sonraki pandeminin kuraklık olacağı konusundaki bilimsel gözlemler aşikar bir şekilde ortada. Aynı zamanda, türlerin ve doğal yaşam alanlarının küresel ölçekte alarm verici bir hızla yok oluşuna tanıklık ediyoruz. Ormansızlaşma yaşam alanlarının kaybı konusunda en önemli anahtar kelimelerden biri. Ormanlarımızın yok edilmesi, atmosferdeki karbondioksit ve oksijen dengesinin de bozulmasına yol açtığı için küresel ısınmaya bağlı iklim değişimi etkisini çok hızlı bir şekilde ve aşırı hava olayları eşliğinde gösteriyor.
Felakete giden yol: Yok olan türler ve ekosistem çöküşü
Dünya genelinde türlerin yok olma oranı insanın olmadığı döneme göre yaklaşık 1.000 kat artış durumda. Örneğin, Avrupa Birliği’nde hayvan türlerinin dörtte biri tehdit altında ve balık stoklarının %88’i aşırı avlanma baskısıyla yok oluyor. Ekosistem hizmetlerimizin çoğu ‘bozulmuş’ durumda, yani temiz hava ve su ile mahsul tozlaşması ve erozyon kontrolü gibi hayati hizmetler artık sağlanamaz duruma doğru gidiyor.
2050 yılına kadar dünya nüfusunun 9 milyara ulaşacağı öngörülüyor. Bu, ekolojik bir felakete doğru hızla ilerlediğimizin açık bir göstergesi. Doğayı korumak birçok anlamda etik bir zorunluluk olarak algılanmalı. Gezegenimizdeki bizim dışımızdaki her bir türü korumak zorundayız, hem gezegenin iyiliği için hem de biyoçeşitliliğin her bir bileşenin gelecek nesilleri için. Toplumlar ölçeğinde düşünecek olursak, ekonomik olarak da bu koruma oldukça önemli; doğayı her anlamda koruma, daha sonra kaybedilen yaşam ortamlarını geri getirmeye çalışmaktan çok daha az maliyetlidir.
Ekosistem sağlığını düşündüğümüzde bu ekonomiyi kalkındıran, zararı önleyen bir eylem olarak algılanabilir. Burada üzülerek söylemem gereken bir şey, kaybolan türleri geri getirme şansımızın ne yazık ki olmadığı. Giden gidiyor ve milyarlarca yıllık evrim yolculuğunun mirası olan türler günümüzde gezegenin hiç tanık olmadığı bir hızla yok oluyor.
Ekosistem sağlığı ve ekonomik değer
Ekosistem sağlığı ve ekonomi arasındaki ilişkiyi farklı coğrafyalardan örneklerle açıklamak mümkün. Mesela, New York şehri, Catskills havzasındaki doğal su arıtma hizmetlerini koruyarak, bir arıtma tesisi kurmadı ve toplam 6,5 milyar dolar tasarruf etti. Böcek tozlaşmasının toplam ekonomik değeri yılda 153 milyar dolar olarak tahmin ediliyor ve bu, dünya tarımsal üretiminin yaklaşık %10’unu temsil ediyor. Küresel balıkçılığın aşırı düzeye ulaşması, sürdürülebilir balıkçılığın önüne geçtiği için balıkçılık sektöründe yıllık zararın 50 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Çok sıra dışı rakamlar, değil mi?
Uluslararası anlaşmalar ve biyoçeşitlilik stratejileri
Neredeyse 200 ülkenin çevre bakanları yaklaşık 14 yıl önce bir gece geç saatlerde, dinozorların yok olmasından bu yana gezegenimizdeki en kötü can kayıplarını durdurmayı amaçlayan yeni bir Birleşmiş Milletler stratejisini kabul etme konusunda anlaşmaya varmıştı. Nagoya Sözleşmesi ile liderler biyoçeşitliliğin karşı karşıya kaldığı önlemez kriz üzerine küresel bir strateji geliştirmişlerdi. Birleşmiş Milletler biyoçeşitlilik görüşmelerinin Japon başkanı, doğal yaşam alanlarının kaybını en azından yarıya indirmeyi ve doğal rezervleri dünya kara alanının yüzde 17’sine genişletmeyi amaçlayan Aichi hedeflerini uygulamaya koydu. Bugün yüzde 10’un altında olan oran 2020’ye kadar artacaktı, ama maalesef olmadı. Ancak şimdi bu hedefleri hayata geçirmek gerekiyor.
Biyoçeşitlilik kaybını durdurmak sadece çevre bakanlarının değil, tarım, balıkçılık, sanayi, ulaşım, araştırma ve ticaret bakanlarının da gündeminde olmalı. Bu konu parlamentolarda, üniversitelerde, iş dünyası içinde, yönetim kurullarında ve evlerimizde tartışılmaya başlanmalı. Esasında topyekun bir şekilde herkes “ne yapabilirim?” diye kendi kendine sorup, adım atmalı. Ünlü bir Kızılderili sözü şöyle der: “Son ağaç kesildikten, son nehir kirletildikten ve son balık yakalandıktan sonra, paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız.”
Kritik türleri koruma: Küba’dan Anadolu’ya stratejik biyoçeşitlilik yaklaşımları
Biyoçeşitliliğin korunması için stratejik yaklaşımlar geliştirilmek zorunda. Örneğin, Küba’nın nadir bir türü olan solenodon gibi türler daha inatçı bir kararlılıkla korunmalı. Solenodonlar, evrimsel olarak benzersiz bir grubu temsil eder ve ekosistem içinde önemli işlevlere sahiptirler. Ancak, bu canlıların korunması için daha fazla çaba gösterilmelidir. Bu, sadece mümkün olan en fazla sayıda türü korumak anlamına gelmez; aynı zamanda, ekosistem işlevlerini yerine getiren ve evrimsel olarak benzersiz olan türleri de korumak anlamına gelir. Küba biyoçeşitlilik anlamında sıra dışı coğrafyalardan biri ve örnek verdiğim grup Küba’ya da dikkat çekmek açısından önemli.
Peki ya kendi coğrafyamız, Anadolu!… Dünya’da üç farklı biyoçeşitlilik sıcak noktasının çakıştığı tek yer Anadolu. Biyolojik açıdan bu inanılmaz bir özellik ve kendi coğrafyamızda ekosistemlerimizin sağlığını düşünerek asla hareket etmiyoruz. Binlerce endemik bitki türümüzü tehlikeye soktuk ve hatta bazılarını kaybettik. Tuz Gölü havzasını düşünün ; bu bölgeyi neredeyse her ay bir yeni bitki türünün tanımlandığı bir yer olarak tanımlayabilirim. Ama yeraltı sularına insan müdahalesi nedeniyle Tuz Gölü kuraklığın eşiğinde , tarım alanlarının açılması sonucunda da türlerin yaşam alanları hızla kayboluyor.
Çeşitlilik, birlikte yaşamanın olmazsa olmazı!
Sonuç olarak, biyoçeşitliliği koruma çabaları, sadece mevcut türlerin sayısını artırmakla kalmamalı, aynı zamanda ekosistem işlevlerini ve evrimin milyarlarca yıllık ürünü olan çeşitliliği de göz önünde bulundurmalıdır. Unutmamız gereken bir şey çeşitliliğin her anlamda birlikte yaşamanın olmazsa olmazı olduğu. Biyoçeşitlilik Günü’nde, bu önemli konulara dikkat çekmek ve gezegenimizin doğal zenginliklerini koruma sorumluluğunu hep birlikte üstlenmek için bir araya gelmeliyiz.
Posted in DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim | Leave a comment

DEĞERLİ BİLİM İNSANI MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ DİYOR Kİ; İNSANLIĞIN İLK DİLİ TÜRKÇEDİR

DEĞERLİ BİLİM İNSANI
MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ DİYOR Kİ;
“İNSANLIĞIN İLK DİLİ TÜRKÇEDİR”


Dün gece geç saatte kişinin biri boyundan büyük söz etmiş:
“Türkçeden arapça ve farsça sözcükleri çıkarırsanız Türkçe kalmaz!”
Gibi köksüz bir söz savurmuş…
Bayramı da unutmamış, kutlamış.
(Önce yine farsça, arapça sanılan
Bayramını BAY’ladım!
Bey BAY Eden,
Ay gibi görünen ışık/kişi olur.
AY-ET (delil-kanıt) olur!
RAM rama’dan gelir. Barış/Mutluluk…
Bu sözcüğün doğuşunu da açıklarım! Ama şimdilik kalsın.
UR gibi ortaya çıkan Çuk-UR-a gömülür.
Ona HOP DEDİK başlığıyla
aşağıdaki yanıtı verdim.
Akıl vermek değil, BİLginin karanlığı AKLAMASI için, yerleri/İL’leri AKlayın! AKIL-Ak-il, AKLANMIŞ İLLER/yerler çoğalsın! Karanlık yok olsun.

İNSANLIĞIN İLK DİLİ TÜRKÇEDİR

Türkçe insanlığın dilidir.
Diyelim ki hiç konuşma bilmeyen insansınız.
Ağzınızı açın ve ses çıkarmayı deneyin;
Doğaçlama ilk ses olarak
Aaaa… dersiniz!
A harfinin önüne abc.deki tüm sessiz harfleri koyup okuyun:
Ab,
Aç,
Ad,
Af,
Ağ,ag,
Ah,
Ak,
Al,
Am,
An,
Ap,
Ar,
As,
Aş,
At,
Av,
Ay,
Az…
Diğer sesli harflerin önüne de sessiz harfleri koyup aynı yöntemi uygulayın.
Sonra dünya dillerinde bu kök sözcükleri araştırın.
Büyük çoğunluğu Türkçe kök sözcüklerden türemiştir.
Arapça diye bildiğiniz bir çok sözcük kök olarak Türkçe’dir!
KUR-an
TEK-bir
AY-et (ay gibi açık edilmiş bilgi.)
KAL-em (kalıcı olarak emilmiş olan, alet)
AR-AF-AT
(Arınma, af edilme, Taş ATma… )
Farsça: OR-UÇ
OR: orta, ordu, güçlü nokta…
UÇ: Yükselmek, uçmak…
OR-UÇ
Güçlü ruhsal yükseliş.
NAM: ün…
AZ: azalma…
Nam-az: Benlik duygusunun azalması durumu (Ben yokum TEK olan var bilincine ulaşmak)
En az 2.500 yıldır kullanılan GÖKTÜRK yazıtlarındaki dil varken arapça yazılı dil bile değildi!
İngilizce dil yapısının ana çatısı da Türkçedir:
ON: on the table..
üstünde;
Onunca, konunca, üstünde…
İN: içinde; in the box.
Yapınca, edince…
AT: at the… havada
AT’layarak…
OK: okey, Ok atınca dönüşü olmayan ONaylama anlamında.
SİN: Günah, saklanan…
Sinmek, örtülen…
Brother: erkek Kardeş
BİR AD ER…
Bir ad almış er(erkek kardeş)
Rusça’nın yüzde 70’i Türkçe kök sözcüklerden oluşmuştur.
Yazı dili yokken Taşlara kazılmış, insanların duygu ve düşüncelerini TAMGA’larla anlattığı simgelere bakın:
Hepsi TÜRK ESERİDİR!
10 binlerce yıl öncesine gidin Türkleri ve Türkçeyi görürsünüz!
700 yıl önce Rus ve Rusça yoktu.
1.500 yıl öncesinde ingiliz ve İngilizce,
1.800 yıl önce Fransız ve Fransızca,
2.000 yıl önce de Alman ve Almanca yoktu!
Almanların, isveçlilerin, Slavların eski Runik GÖKTÜRK alfabesini
Kullandıklarını da biliyor muydunuz?
Yabancı dil bilimcilerin:
“Sanki yüzlerce matematik profesörü bir araya gelip Türkçeyi yazmışlar.” Deyişinden de haberiniz yok anlaşılan…
“Tarihten Türkü çıkarırsanız Tarih kalmaz!” (Prof. Noumark) deyişini de bilmiyorsunuz anlaşılan…
Bu konuda buraya kitap yazacak değilim.
Anlayan anlasın…
BAYramımız BAY olsun!.:

Muazzez ILMIYE ÇİĞ
Posted in Uncategorized | Leave a comment

KISSADAN HİSSE * CELLAT VE MAHKÜMLAR

CELLAT VE MAHKÜMLAR


Eski Çin’de idam mahkûmlarının son gecelerini hep birlikte neşe içinde geçirmelerine izin verilirmiş. Mahkûmlar, cellât da aralarında olmak üzere, hep birlikte sabaha kadar şarkılar söyler, en sevdikleri yemekleri yer ve pirinç rakısı kadehlerini peş peşe yuvarlayıp mutlu olurlarmış. Kural gün doğmadan mahkumların öldürülmeleri, fakat mutlu ölmeleriymiş.
Yine böyle bir infaz ayininde mahkûmlar, sabahın ilk ışıklarına kadar pek güzel eğlenmişler, şarkılar söyleyerek yiyip içmişler. Derken güneşin ilk ışıkları dağların arasından görünmüş.
Mahkûmlardan biri, cellâda sormuş: “Bizi neden öldürmedin, gün doğuyor?”
Cellât; Öldürdüm demiş.
Mahkum; Fakat kellelerimiz yerli yerinde duruyor” demiş.
Cellat; Size öyle geliyor, demiş ve palasına bulaşan kanı göstererek devam etmiş. Sizin başınızı öyle ince bir kılıçla öyle hızlı kestim ki öldüğünüzden haberiniz yok. Ayağa kalktığın anda kellen kucağına düşecek demiş.
Ve ayağa kalkan her mahkumun kellesi düşmüş.
Kelleniz çoktan gitmiş olabilir ve siz bunu henüz fark etmemiş olabilirsiniz. Bir şey olmuş, ama siz olan şeyi henüz idrak edemediğiniz için olmamış gibi davranıyor olabilirsiniz. Ve kellenizin hâlâ yerinde olduğunu sanıyor olabilirsiniz.
Gerçeği anlamanız için ayağa kalkmanız gerekiyor..
13 milyon savaş kaçkını Suriyeli, Afgan ve Pakistan’lı 30 milyon olduğunda.
Eşiniz ve çocuklarınızla el ele bile sokağa çıkamadığınızda.
Yüzlerce milyar dolarlık bütçe açığı ve israfın faturası önünüze zam fırtınası olarak geldiğinde, aslında çoktan öldüğünüzü anlayacaksınız.
Alıntı

Değerli arkadaşım Dr. Mustafa Ataç’a teşekkürlerimle
Posted in KISSADAN HİSSELER | Leave a comment

KKTC’de Türkler üç ev satın alabilecek…

KKTC’de Türkler üç ev satın alabilecek…

Necdet Buluz – 22 Mayıs 2024

Daha önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’den bir ev satın alabilen Türk vatandaşları şimdi isterlerse üç ev satın alabilecek. Bu uygulamanın turizme destek anlamına gelebileceği ifade ediliyor.
Daha önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’den bir ev satın alabilen Türk vatandaşları şimdi isterlerse üç ev satın alabilecek. Bu uygulamanın turizme destek anlamına gelebileceği ifade ediliyor.
Kuzey Kıbrıs’ta hükümet yeni bir adım attı. Kuzey Kıbrıs’ta Türkler artık üç ev satın alabilecek. “Taşınmaz Mal Edinme ve Uzun Vadeli Kiralama (Yabancılar) (Değişiklik) Yasa Tasarısı” KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde kabul edildi.
Yabancılara mülk satışına “KKTC yüzölçümüne” göre ülke bazında yüzde 3, ilçe bazında ise yüzde 7 kota getirildi. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının konut alma hakkı birden üçe çıkartıldı.
Muhalefet, “Bu yasa yabancılara mülkiyet sınırlaması değil, kriter artırımıdır” diyerek “Hayır” oyu kullandı.
“Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan ve aynı hakkı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşlarına veren devletlerin uyruğunda olan gerçek kişiler” tanımıyla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına konut edinme hakkının birden üçe çıkartılması da tartışma yarattı.
Yasaya göre “yabancılar” en fazla 1 dönüm arazi ya da konut alabilecek. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları ise tek konut sınırlamasının dışında tutularak üç konut alabilecek. Yabancılar müstakil ev satın alacaksa en fazla 2.5 dönüm içerisinde yer alacak.
KKTC Meclisi’ndeki tartışmada, yabancılara mülk satışına sınırlamaya yönelik yasanın “acil” olarak gündeme gelmesinin sebebinin, Türkiye’nin Mali Eylem Görev Gücü (Financial Action Task Force – FATF) listesinden çıkartılması olduğu öne sürüldü.
Yeni yasada neler var buna da bir göz atalım.
Tarımsal arazilerde ve orman arazilerinde, yabancı gerçek veya tüzel kişilere taşınmaz mal satışı yapılamaz.
 İlçelerin yüz ölçümünün yüzde 7’sinden ve her halükârda ülke yüzölçümünün yüzde 3’ünden fazlası yabancılara satılamaz.
Bakanlar kurulu, alacağı bir kararla, bazı yabancıların taşınmaz mal satın almalarını veya uzun vadeli kiralama yapmalarını güvenlik gerekçesi ile kısıtlayabilir.
Yabancıların taşınmaz mal satışı ve uzun vadeli kiralamalar güvenlik araştırmasının olumlu gelmesi koşuluyla bakanlar kurulunun iznine tabidir.
Yabancılar, bakanlar kurulu izniyle bir adet taşınmaz mal satın alabilir.
Satın alınacak taşınmaz malın arazi olması halinde yüzölçümü 1338 metrekareden fazla olamaz ve bu alan içerisine sadece bir adet konut yapılabilir.
Apartman dairesi olması halinde bir adetten fazla olamaz.
KKTC’yi tanıyan ülke yurttaşları üç adet konut satın alabilir.
Satın alınacak taşınmazın müstakil ev olması halinde arazinin yüzölçümü 3300 metrekareden fazla olamaz.
Yabancılara satılan malların devir işlemleri altı ay içerisinde yapılır. Aksi halde taşınmaz alımına izin veren bakanlar kurulu Kararı iptal olur ve geçersiz sayılır.
Sözleşme marifetiyle fazla mal edinen kişiler altı ay içinde başvuru yaparak bir malın tapusunu alırken, diğer edindiği malları 24 ay içerisinde satacak.
Yabancı gerçek veya tüzel kişiler hisse koçanlı taşınmaz mal alımı yapamazlar.
İmara açık alanlarda yapılan konut projelerinin en az yüzde 20’si Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşları ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan ve aynı hakkı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yurttaşlarına veren devletlerin uyruğunda olan gerçek kişilere satılabilir.
Kıbrıs’ta Türkler Artık Üç Ev Satın Alabilecek
Yatırım amaçlı olarak en fazla 80 bin 280 metrekare arazi satın alabilir.
Yatırım amaçlı satın alma izinleri en az 20 milyon avro yatırım şartına bağlandı; ancak bu yöndeki başvurular yap-sat konut projelerini içermeyecek; turizm, eğitim, sağlık, sanayi, tarım, teknoloji veya Ar-Ge alanlarında olacak.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

SURİYELİLERLE AFGANLARLA 19 MAYIS RUHU! * Keşke Yunan galip gelseydi” veya “Keşke İngiliz sömürgesi olsaydık” diyenleri, fikri önder kabul edenlerin 19 Mayıs ruhuna sahip olması mümkün müdür?

SURİYELİLERLE AFGANLARLA 19 MAYIS RUHU!

YENİÇAĞ – Arslan BULUT – 20 Mayıs 2024

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla yayınladığı mesajda, “19 Mayıs ruhu, bu milletin en büyük varlığı, en büyük sermayesidir. Zorluklara karşı durmanın, azimle, inançla, kararlılıkla hep beraber mücadele etmenin anlamı bu ruhta gizlidir.” dedi.
Bir milletin ortak bir ruha sahip olabilmesi veya var olan böyle bir ruhu sürdürebilmesi için millet olmanın gereklerini yerine getirmesi gerekir…
Bu gerekleri, Atatürk 1929’da şöyle anlatmıştır:
“Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan, sahip bulunan mirasın korunmasına beraber devam etmek hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma millet adı verilir. Bir millet meydana geldikten sonra, kişilerin devlet hayatında, ekonomik ve fikirsel hayatta ortak çalışması sayesinde meydana gelen millî kültürde şüphesiz her milletin her ferdinin çalışma payı, katkısı, hakkı vardır. Buna göre aynı kültüre sahip olan insanlardan oluşan topluma millet denir, dersek milletin en kısa tanımını yapmış oluruz.”
Görüldüğü gibi asıl olan beraber yaşamak arzusudur! Kim kimle beraber yaşayacaktır?
Birlikte tarih yapanların beraber yaşama arzusu olabilir. Peki AKP döneminde Türkiye’ye sokulan milyonlarca Suriyeli, Afgan, Pakistanlı ve Afrikalının 19 Mayıs ruhuna sahip olması mümkün müdür?
Ayrıca, “Keşke Yunan galip gelseydi” veya “Keşke İngiliz sömürgesi olsaydık” diyenleri, fikri önder kabul edenlerin 19 Mayıs ruhuna sahip olması mümkün müdür?
Türkiye’nin “ensar-muhacir” söylemi kullanılarak işgal ettirilmesiyle, 19 Mayıs ruhunun ne ilgisi vardır?
AKP’nin gerçek düşüncesini, Başbakanlık Müsteşarlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı da yapan Ömer Dinçer, 19-21 Mayıs 1995’te Sıvas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşmada, ortaya koymuş ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu bulunduğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” demişti.
Dolayısıyla bu düşüncelere sahip olanların 19 Mayıs ruhundan bahsetmesi, “takiye”, yani “asıl hedefe ulaşana kadar gerçek düşüncesini gizlemek” değil midir?
Peki bu durum karşısında ne mi yapmalı?
Bir milletin, milletler ailesi içinde başarılı olması, tıpkı bireyin kendi hedefine yoğunlaşmasında olduğu gibi, toplum olarak ortak hedeflere, millî hedeflere yoğunlaşmasına bağlıdır. Millî kimlik, millî hedeflere ulaşmanın temelidir. Millî kimliği zayıflatmaya çalışmak, yerine başka kimlik yerleştirmeye çalışmak ise bugünkü dünyada, toplu intihar demektir.
O hâlde, Türk Milleti, ensar-muhacir söylemlerine aldanarak, kendisiyle hiçbir ortak hedefe sahip olmayan insanlarla karıştırılıp millet olmaktan çıkarılmasına izin vermemelidir. Bunun yolu da bu işte bir suçu olmayan sığınmacılara kötü davranmak değil, onların kendi ülkelerinde huzur ve barış ortamı içinde yaşamalarını sağlayacak adımlar atmak, dolayısıyla iktidarı ve muhalefeti bu yöne sevk etmektir…
Gerçi 31 Mart seçimlerinde iktidara bu yönde de bir uyarı verilmiştir ama yeterli değildir…
Atatürk diyor ki, “Hükümetlerin icraatı menfi olup da millet itiraz etmezse ve iktidarı düşürmez ise bütün bu kusur ve kabahatlere katılmış demektir…”
Tabii bu iş artık kusur ve kabahat olmaktan çıkmış, millî varlığa yönelik topyekûn bir saldırıya dönüşmüştür…

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/suriyelilerle-afganlarla-19-mayis-ruhu-799273h.htm
Posted in GÖÇLER-GÖÇMENLER, Politika ve Gundem | Leave a comment