“TÜRKÇEYİ” ÖLDÜREN ARAP SEVİCİ MÜDÜR ve TÜRK DİLİ TETKİK CEMİYETİNİN KURULMASI

Değerli Okur,
Muzaffer komutan, bilge devlet adamı MUSTAFA KEMAL ATATÜRK‘ün derin öngörüsü  ve önerisi ile 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Bu konudaki öz bilgileri 3 ayrı kalemden okumanıza sunuyorum.
Fakat zihninize kazımanızı istediğim çok önemli bir konuyu da yazmak gerekti. Bilindiği gibi Ülkemiz Atatürk’ün sonsuzluğa uçmasından sonra sürekli olarak şeri islamı dayatan, laik cumhuriyeti kabul etmeyen islamcı arap kültürünün ve din devleti isteyenlerin saldırısı altında kaldı.
Anayasa Mahkemesi tarafından LAİK CUMHURİYETE KARŞI OLAN AKP, İRTİCAYA ODAK OLMAKTAN”  dolayı ceza alarak irtica ve şeriatla yönetilen bir devlet isteyen siyasi bir parti olarak hüküm giydi.
Ülkemiz sadece şeriat isteyenlerin saldırısı altında değil, arap kültürünün ve dilinin de ağır saldırısı altındadır. Her duyduğu ARAPÇA kelimeyi KUTSAL sananların çokça olduğu bir topluma dönüştük.
MEB GENEL MÜDÜRLERİNDEN NAZİF YILMAZ ŞÖYLE DEDİ;
“TÜRKÇE ÖLMÜŞTÜR”
İmam hatiplerde Türkçe yasaklandı. Sınıfta, derste, teneffüste Türkçe konuşulmamasını isteyen Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz, yaz tatillerini de Arapça öğrenimi için bir sorun olarak gördü. Bildirisinde “Türkçeyi yasaklamak” gibi uygulamaları kendisinin de uyguladığını belirten Yılmaz, aldığı sonuçları ise “Öğrencilerimiz Arapçayı çok sevdiler. Rüyalarında dahi Arapça konuşanlar oldu”
https://nacikaptan.com/2024/06/arap-dilini-kulturunu-inancini-topluma-dayatan-turkce-olmustur-diyen-seriat-isteyen-egitimciler/
Bu yobaz adam Eğitim sisteminin yönetim kadrosunda. Bu açıklamaya karşı devletin ve iktidarın hiç bir kademesinden bir itiraz ve uyarı gelmedi… Görünen odur ki; AKP iktidarı, cumhurbaşkanı Erdoğan, MEB Dünyanın en güzel dillerinden birisi olan “TÜRKÇEYİ EL BİRLİĞİ İLE ÖLDÜRMEYE ÇALIŞMAKTADIR.”
Bundan ötesi dilini kaybeden tüm milletlerin yaşadığı gibi, ULUSAL KİMLİK de kaybedilerek tarih içinde eriyerek YOK OLUP GİTMEKTİR!!!

Dil, millî hafızanın, millî hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddî ve manevî değerlerin, bütün buluş ve yaratışların ortak hazinesidir. Millet denilen insan topluluğunun en önemli sosyal varlığıdır. Kültürün ilk ve temel unsurudur.
İnsanlar arasındaki iletişimin en temel araçlarından biri olan dil, milletlerin geçmişten devraldıkları bir mirastır. Dil yoluyla insanların birbirlerini, geçmişten bu güne ve de geleceğe yönlendirmesi sağlanmaktadır. Ortak dil ortak kader birliği demektir. Aynı dili konuşan insanların aynı geçmişe sahip oldukları, aynı kültürü paylaştıkları, aynı alışkanlık ve değerlere sahip olduk bilinmektedir.
Dil bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Aynı dili konuşan insanlar millet denilen sosyal varlığın temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında duygu ve düşünce birliği olan bir toplum hâline getirir… Dolayısıyla dil ferde toplumunun bağışladığı en büyük miras ve donanımdır.
Bu donanıma yabancılaşma insanların içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmasını da beraberinde getirmektedir. Çünkü insanların yaşadıkları topluma yabancılaşmadan, ona uyum sağlayarak yani sosyalleşerek hayatlarını devam ettirmeleri, o toplumun kültürünü, inanç ve değerlerini benimsemeleriyle gerçekleşmektedir. Bu ise nesillere dil yoluyla aktarılabilmektedir. Bütün insan kültürünün temelini oluşturan ve insan topluluğunu yaratan dildir.
Dilini yüceltemeyen toplumların zamanla başka kültürlerin tutsaklığında debelenmesi ve kültürünü unutarak yabancılaşması kaçınılmazdır. Çünkü “dil ve kültürde bir şeyler iyi gitmediği zaman bütün kurumlarda da bir şeyler iyi gitmemeye başlar.”
Dil kültürü oluşturan önemli unsurların başında yer alır. Bu konumuyla dil, bir toplumun kültürü içinde şekillenen tüm birikimleri temsil edecek işlev yüklenmektedir. Günlük alışkanlıklar, öfkeler, sevinçler ve değer yargıları dil yoluyla ifade edilmekte ve tanımlanmaktadır. Bu işlevi nedeniyle de dil ve kültür arasında kaçınılmaz bir bağ bulunmaktadır. Bu nedenle de dil ile kültür sürekli etkileşim içindedir.
Sanatta ve edebiyatta kullanılan dilin anlaşılabilirliği, bu alanlarda verilecek eserlerle halka inilebilmeyi sağlayacaktır. “Dil ile ortaya konulan sanat eserleri, diğer alanlara göre daha belli ve göze çarpar nitelikte bir kültür taşıyıcısıdır.
Tarihte dilsiz yaşamış millet yoktur. Bir millet olarak yaşayabilmenin yolu dilden geçtiği gibi bağımsız bir toplum olmanın yolu da bağımsız bir dile sahip olmaktan geçer.
Dil, bir milletin diğer bir milletten farklı konuşmasıdır. Milletler duygularını, düşüncelerini, evrendeki, çevresindeki bütün varlıkları, nesneleri kendi dillerine göre seslendirirler. Dil bir milletin ses dünyasıdır. Millet bu anlamda dile kendi damgasını vurur.
Dil, milleti oluşturan fertleri birbirine bağlayan bir bağdır. Çünkü ifade aracı olarak dil, en yaklaştırıcı ve kaynaştırıcı bir temel unsurdur.
Dil, millet denilen toplumun en önemli sosyal varlığıdır. Milli kültürün ilk ve en önemli unsurudur. Kültür değerlerinin çoğu dille ifade edilir; dilde ifadesini bulur. Kendi dilimiz olmadan, tarihimizin, kültürümüzün, törelerimizin kendimize özgü edebiyatımızın, müziğimizin olması düşünülemez.
Naci Kaptan
https://dhgm.meb.gov.tr/yayimlar/dergiler/Milli_Egitim_Dergisi/160/ozkan.htm
https://www.turkedebiyati.org/dilin-millet-hayatindaki-yeri-ve-onemi/

Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir. Ne dersiniz?…Öyle ise
Türk Tarih Kurumu(TTK) gibi bir de ona kardeş dil cemiyeti kuralım.
——M.K.Atatürk


Atatürk’ün,10 Temmuz 1932’deki önerisi ile 12 Temmuz’da Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştu.
Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmişti.(1 )
• 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.
•TDK’nın çalışma kolları:
1)Sözlük Bilim ve Uygulama,
2)Gramer Bilim ve Uygulama,
3)Dil Bilimi Bilim ve Uygulama,
4)Terim Bilim ve Uygulama,
5)Ağız Araştırmaları Bilim ve Uygulama,
6)Kaynak Eserler Bilim ve Uygulama.

• 5000 yıl öncesinin Mısırlı ozanı “Güçlü olmak istersen söz ustası ol./ Dil yiğitlerin elinde kılıç gibidir.” mısrası ile dilin önemini vurgulasa da toplum olarak bunun bilincinden uzak olduğumuz aşikar!
• Kuruluşunun 92.yıldönümünde:
-Türkiye yabancı dilde işyeri tabelası istilası altındadır.
-Türkçe konuşan ancak Türkçeye saygısını yitirmiş milyonlarca üniversite mezunu vatandaş(*) var!
•12 Eylül1980 darbesini “sokağa ” karşı yapan diline ” Atatürk”ü pelesenk etmiş Amerikancı ordu üst komuta kadrosu Türk Dil Kurulu,Türk Tarih Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği başta olmak üzere Atatürk’ün maddi/manevi mirasına ihanet etmişti.
• 1983 sonrası süreçte Meclise doluşan mebusların bu konulardaki tutumları katmerlenerek arttı!
• Bu durumdan sorumluluktan kaçan okumuş seçmenin hiç sorumluluğu yok mu?
Başta Gazi Mustafa kemal Atatürk olmak üzere Türkçemizin gelişmesinde emeğini esirgemeyen dil öncülerinin saygı ile anıyorum.
Mehmet Boz / 12.7.2024. Cuma

“Türk Dil Kurumunun (TDK) 1932 de kurulması ve Atatürk tarafından görevlendirilmesi, mutlaka zorunlu idi. TDK’nın daha 1934 toplantısında sunduğu rapor Atatürk’ü memnun etmemişti, çünkü çalışmaların yönü Atatürk’ün bu kurumdan beklediğinden farklı olmuştu.
Atatürk’ün hedefi, vatandaşların konuştuğu Türkçe ile bürokratların kullandığı „Osmanlıca“ arasındaki farkları yok ederek, vatandaş ve devletin aynı dili konuşup yazması idi. TDK’nın 1934 de sunduğu rapor ise, çalışmaların bu hedefe yönelik olmadığını göstermişti.
Bu konuda 92 sene sonra duruma bakınca, bir arpa boyu yol almadığımız ortadadır. Örnek olarak, Noterliklerde her gün binlerce düzenlenen „Umumî Vekâletname“lere bir göz atmak yeter. Ben 1944 doğumlu bir vatandaş olarak çoğunu anlamıyorum. „Ahz u kabza“, „ibraya“ vs gibi yüzlerce kelimeyi ben ve yaşıtlarım anlamıyorsak, 2004 doğumlular nasıl anlasınlar?
Almanya’da, tarafların anlamadığı bir dilde yazılan sözleşmeler mahkeme huzurunda geçersiz sayılır.
Yıllar önce ilk Kültür Bakanımız merhum Talat Halman ile yaptığımız bir sohbette kendisi TDK’nın çalışmaları hakkında şunları demişti: „TDK 12000 arapça-farsça kelimeyi dilimizden çikarttı ama, aynı sürede 12000 ingilizce-fransızca kelime dilimize girdi. Mülteciler sayesinde şimdi arapça ve afganca kelimeler de dilimize girmekte.
Fransa kendi dilini korumak için iş yerlerinin tabelâlarını yabancı dilde yazmayı yasak etti.
Biz ise dilimizi daha da anlaşılmaz hale getirmek için, harflerin üst işaretlerini kaldırdık, televizyon konuşmacıları bile artık „Bâb-ı âli“ yi „babı ali“ olarak okuyor. Türkiyemizde tarihî kültürümüzün edebiyat eserlerini anlamak bir tarafa, doğru okuyabilen bile kalmadı sayılır.
Ülkemizde, „dil birliğini“ sağlamak, bir millet olabilmenin önemli bir şartıdır ve bunu „hedefini bilerek“ ve hızla gerçekleştirecek bir dil kurumuna, geçmişten çok daha fazla ihtiyaç vardır.”
Yavuz Dedegil
Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

YOKSUL HALKIN VERGİLERİYLE ULTRA LÜKS YAŞAM SÜREN CUMHURBAŞKANI VE ADAMLARI * Saltanatın böylesi Osmanlı’da bile yok

Saltanatın böylesi Osmanlı’da bile yok

Sözcü – Emin Çölaşan – 13 Temmuz 2024

Sevgili okurlarım, bu iktidar döneminde Türkiye’de akıl almaz saltanat olaylarına tanık olmanın utançlarını yaşıyoruz. Saltanatı spora bile soktular. Futbol sektöründe çok iyi para olduğunu görüp oraya bile el attılar. Aslında futbol başta olmak üzere bütün federasyonları ele geçirdiler.
Geçen hafta Almanya’da Türkiye-Hollanda çeyrek final maçı oynanacaktı. Ah bir kazanıp yarı finale çıkabilsek neler olacaktı neler! Toplumu örgütlediler, coşku ve umut aşıladılar.
Maçı kazandığımız takdirde milyonlarca insanımızı sokağa dökeceklerdi. Avrupa ve Türkiye’de milyonlarca insanımız bu zaferin gösterileriyle inleyecekti. Recep Bey bu amaçla atladı uçaklarına, Almanya’da maça gitti.
Hesap ortada idi…İlk tezahürat stadyumda gerçekleşecekti. İşin tantanası yandaş medyada günler öncesinden başlatıldı. Recep Bey şeref tribününe adım attığı anda tezahürat başlayacaktı…
Ve geldi…Ama umduğunu bulamadı.
Cılız ve göstermelik alkışlar dışında ses seda yoktu. Arkası inşallah maçı biz kazandıktan sonra gerçekleşecekti! Fakat gelin görün ki 2-1 yenildik…İktidarın propaganda ve siyasi gösteri umutları bir anda çökmüştü.
Size bir şey söyleyeyim…O maçı kazanmayı en büyük içtenlikle isteyen kesim bu iktidar ve onun başı olan partili cumhurbaşkanı idi. Kazandığımız takdirde kitleler sokağa dökülecek ve büyük gösteriler yaptıracaklardı.
Hesap belli idi.
Recep Bey birkaç gün ara sonrasında bu kez Almanya’ya yine gidip yarı final maçında şeref tribününde yerini alacak, bu kez örgütlü gösterilerin düzenlenmesi sağlanmış olacaktı!
Fakat gelin görün ki bu hülya gerçekleşmedi. Bana sorarsanız, Hollanda yenilgisine en çok üzülen Recep Tayyip Erdoğan ve Tayyipgiller iktidarı oldu. Onların üzüntüsü caddelere dökülen milyonlarca insanımızdan çok farklı idi. Bütün spor dallarında olduğu gibi futbola da siyaset sokmuşlardı ve onun meyvelerini bu yolla toplayıp kullanacaklardı.
Ama şansları yokmuş, olmadı. Başaramadılar.
Sevgili okurlarım, bizimkinin ikinci şanssızlığı son ABD gezisinde yaşandı. Oysa ABD’ye ne hayallerle gitmişti! Biden tarafından kabul edilecek, kendisiyle hem özel ve hem de uzun bir görüşme yapacaktı.
O görüşmede ABD Başkanına belki posta koyacak, belki de nasihatler verecek ve bizim yandaş medya yine esip gürleyecekti. İki dünya liderinin görüşmesi ilginç olacaktı ama yine kaderin cilvesiyle Biden tarafı sonucu önceden açıkladı:
“NATO toplantısı nedeniyle konuklarımız fazla. Bu durumda Recep Bey’in huzura kabul edilmesi ne yazık ki mümkün olmayacaktır!”
Bir dahaki sefere inşallah!
Ancak bu konuda önemli bir tesellimiz var. NATO liderlerine Biden tarafından verilen resmi akşam yemeğine katılmış, hem de onun masasına oturtulmuş. Bizi onore eden Beyaz Saray yönetimine teşekkür ederiz!
Bir cumhurbaşkanı düşünün ki ABD gezisine devletin beş adet ayrı süper lüks uçağı ile gidiyor. Aynı şeyi son maç gezisinde Almanya’da yapmıştı. Düzenlenen anormal gösterişli konvoyu Berlin caddelerinden geçerken herkes şaşkınlıkla izliyor, o şahsın kim olduğunu merakla soruyordu.
Peki, ama son NATO toplantısında ABD’ye götürdüğü
o uçaklarda kimler vardı, neler vardı?
Bizim gazetede dün yer alan habere göre Saray mensupları ve beyefendinin seçtiği bazı kimselerle birlikte korumaları ilk sırada. Uçaklardan birine de çeşitli zırhlı araçlar bindirilmiş. Adeta savaşa gider gibi!
Yine dün bizim gazetede yer alan fotoğraflı habere göre Finlandiya Cumhurbaşkanı ile İsveç Başbakanı, NATO toplantısına (tasarruf olsun diye) ikisi aynı uçakla gitmişler. Beter olsunlar, bu devirde ezik ve fakir ülke olmanın cezasıdır!
Sevgili okurlarım, özellikle yurt dışı haberlerini ekranlardan izlerken, Recep Bey için bir konuda gerçekten üzülüyorum. Son NATO toplantısında da bu duyguyu aynen yaşadım. NATO liderleri ABD’de bir arada, bütün liderler birbiriyle ayakta sohbet ediyor.
Tek istisna bizimki…
Her uluslararası toplantıda olduğu gibi yine yapayalnız.
Yanında tercümanları ile ortalıkta dolanıyor.
Kendisine ne söylendiğini anlamıyor, öteki liderlere derdini tercüman aracılığı ile anlatmaya çalışıyor. Allah kolaylık versin, zor iş!
Posted in FAŞİZM, Politika ve Gundem | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

KİLİT TAŞI * AZ GİTTİK, UZ GİTTİK… DERE, TEPE DÜZ GİTTİK…

AZ GİTTİK, UZ GİTTİK…
DERE, TEPE DÜZ GİTTİK…

Dr. Noyan UMRUK

Son günlerdeki gelişmeleri izleyince yarım asır,
tam 50-60 yıl öncesini anımsadım birdenbire…

İstihkâm okulu günlerini… Sene 67-68…Gencecik teğmenleriz…
Bir “İnşaat Teknolojileri” hocamız var… Yaşlıca ama ciddi, saygın ve de çok deneyimli bir inşaat mühendisi… “Kemerler” konusunu işlerken, her kemerin üst-orta noktasında bir “Kilit taşı” olduğunu, bu kilit taşı çekildiğinde kemerin yıkılacağını, çökeceğini, anlatırdı…

Kilit Taşı – Mimari Terim

Yaşadığımız günlerin sert tartışmaları bu kilit taşlarını hatırlattı birdenbire bana…Pek yakında yüzüncü yılını idrak ettiğimiz Cumhuriyetimizin de her tarafı kemerlerle dolu maşallah…
Ama şu güzel, lakin yalnızlaştırılmış, halkı ekonomik gidişattan bunalmış Türkiye Cumhuriyeti’nin üç kemeri ve kilit taşı var ki; üzerinde tartışılamayacak derecede hayati önemde…

Bunlardan birincisi Lozan kemeri…

Asırlardır Avrupa, Afrika, Ortadoğu’dan sürüldükten, ecdadımız Osmanlığı imparatorluğu egemenliği altındaki 1.000.000 metrekarenin üzerinde toprağı kaybettikten sonra, akıllara durgunluk veren, dünyanın mazlum ülkelerine örnek olan bir destansı bir kurtuluş, varoluş savaşından sonra yaşamını sürdürebilen 13 milyon atamızın, altından yoksul ama güzel bir vatana sahip olabilmenin coşku ve kıvancıyla geçtiği kemer…
Şimdilerde 80 milyonun üzerinde yurttaşın güvenle yaşadığı bu güzelim vatanın tapusunu, dünyanın sağlam tapusunu taşları arasına özenle sakladığımız kemer…

İkincisi Montrö kemeri…

Dünyanın en stratejik alanlarından biri olan Boğazlarımızı egemenliğimiz altına almamızı sağlayan, Karadeniz’i bir barış gölü haline getiren, ülkemizi denizlerden gelecek tehditlere karşı koruyan ve dünya barışına da hizmet ederek Lozan kemerini tamamlayan kemer…

Üçüncü hayati kemer ise Laiklik kemeri…

Binlerce yılın taş taş üzerine koyarak oluşturduğu güzelim Anadolu kültür, uygarlık, din, mezhep ve de geleneklerinin özgürce, barış ve hoşgörü içinde yaşanabilmesini sağlayan, ciddi sosyo-kültürel, sosyo-politik nitelikler taşıyan kemer…
Demem o ki; bu kemerlerin kilit taşlarıyla oynanmadıkça tanrıya şükür, yakın tarihimizde de görüldüğü üzere her türlü güçlüğün, sorunun, felaketin üstesinden gelecek kadar dayanaklı, dirençli bir milletiz…
Lakin atalarımızın oya gibi, özenle, canı, kanı pahasına oluşturduğu milletin altında güvenle yaşamak istediği, bu kemerlerin kilit taşlarıyla oynanmasının, rahmetli hocamın bizlere çok güzel açıkladığı gibi ne denli üzücü, vahim sonuçlara, çöküş ve felaketlere yol açacağını bilmem ki daha ayrıntılı biçimde açıklamaya gerek var mı?
İşte bu nedenle anayasal bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı Başkanlığında Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştı.
Kurul’un bu toplantısında, esasları ve nitelikleri Anayasada belirlenmiş, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimizi ve cumhuriyet rejimimizi yıkmak, onun yerine bir siyasal dini düzen kurmak amacıyla yürütülen yıkıcı faaliyetler ve yapılan beyanlar ile bunların oluşturduğu tehdit ve tehlikeler gözden geçirilerek değerlendirilmişti.
Yapılan bu değerlendirmeler sonucunda;
*Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslâm Cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasanın tanımladığı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yönlü bir tehdit oluşturduğu
*Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların lâik ve anti lâik ayırımı ile demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri Türkiye’de lâikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,
*Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların takipsiz kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı hususlarında görüş birliğine varılmıştı.

Bu görüş ve değerlendirmeler sonucunda;

Türkiye’de Şeriat hukukuna dayalı bir İslam Cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti olan Cumhuriyetimize karşı oluşturdukları çok yönül tehdidin önlenmesi amacıyla; aşağıdaki önlemlerin kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine, 2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanununun 9. maddesine uygun olarak MGK Genel Sekreterliği tarafından, aşağıda belirtilen önlemlere ilişkin Bakanlar Kurulup Kararları ile Bakanlar Kurulu Kararı haline getirilmeyen uygulamaların, sonuçları hakkında belli süreler içerisinde, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve MGK’na bilgi verilmesi kararlaştırılmıştı.

Öngörülen önlemler ise şöylece sıralanmıştı:

*Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
*Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.
*Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, Vatan ve Millet sevgisi Türk Milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından 8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalıdır.
*Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
*Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, Millî Eğitim kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat Kanununun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.
*Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.
*Mevcudiyetleri 677 Sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.
*İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
*İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasa dışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’den ilişkileri kesilen personelin diğer kamu ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir.
*Türk Silahlı Kuvvetlerine aşır dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
*Ülkemizi çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için, İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet, tutum ve davranışlarına mâni olunmalı, bu maksatla İran’a karış komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini önleyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.
*Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.
*T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasasına ve bilhassa Belediyeler yasasına aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.
*Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan Türkiye’yi çağ dışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurumu ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.
Bu önlemler herhalde itiraz edilebilecek önlemler değildi ve nitekim oy birliği ile kabul edildi…
Ancak bu gayet normal ve doğal anayasal süreç ve işleyişten sorumlu tutulan yüksek rütbeli askerlere yıllarca uygulanan zulüm ve bu zulmün yol açtığı ölümleri ise yaşadığımız günleri anımsatarak okurların vicdan ve takdirlerine sunuyorum…
Lakin az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik… Çeyrek asır sonra hala bu hayati kemer taşı ile uğraşılmaya, onu söküp atmaya yönelik çabalar artarak ve bu alandaki sorunlar ağırlaşarak maalesef devam ediyor…
Ne diyelim eninde sonunda yenilecek pehlivan güreşe doymazmış…
Posted in CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER | Leave a comment

GEÇMİŞTEN BUGÜNE; BAHÇELİ BAHÇELİ

BAHÇELİ BAHÇELİ

Metin Atamer

Ankara’da 1960 lı senelerinde trafik ışıklarının olmadığı günlerde, Kızılay meydanının tam ortasında trafik kulübesi vardı. Bu kulübenin içine giren trafik polisi ’Mustafa’ , bu kavşaktaki trafik düzenini sağlardı. Polis memuru Mustafa bu kavşağı o kadar güzel idare ederdi ki, Dikim evi yönünden gelip Bakanlıklar yönüne gidecek araçları idare eder, Maltepe istikametinden gelip Ulus’ istikametine dönecek araçlara yol verirken, her bir araca dönüşte nerede durmasını parmağı ile gösterirdi. Kendisini tanıyan şoförlerin verdiği selamı alıp, bilhassa mesai saatleri başlangıç ve bitişinde meydana gelen yoğunluğu maharet ile idare ederdi. Çok yorulduğunda yuvarlak kulübesinden çıkıp Ulus sinemasının yanında bulunan CEVAT restoranın önündeki sandalyesinde dinlenirdi.
Gençlik dönemimizi yaşadığımız o tarihlerde Ankara’da iki ana hat vardı. Biri Ulus Bakanlıklar. Diğeri ise Dikimevinden başlayıp Bahçelievler’de biten bir hat vardı. Dikimevi Bahçeli evler hattında ‘station vagon’ diye adlandırılan içine 7 yolcu alan araçlar çalışırdı. Bu araçların içinde şoför sadece aracı kullanır, yolculardan para toplanması ve yolcunun nerede ineceğini şoföre söyleyen muavinler bulunurdu.
Dikimevinden hareket eden aracın camından başını uzatıp yolcu toplama amacı ile ‘Bahçeli Bahçeli‘ diye bağırır, yolcuyu tespit edince şoföre hitaben ‘ ağır ol abi yolcu var‘ diye aracın durmasını sağlardı. Bütün bu güzergah boyunca ‘Bahçeli Bahçeli ‘ kelimesi aracın istikametini tayin ederdi. Araç Bahçeli evlere gelip , dönüş güzergahını başladığı zaman muavin bu sefer ‘ Dikim evi Dikim Evi ‘ diye bağırmaya başlardı.
Bizim mahalleden bu araçlara binip Ulus sinemasının önüne kadar yaptığımız bu yolculukta 60 kuruş öderdik. Araca ön koltuğa binmekten ziyade, arka geride bulunan üç kişilik koltuğa geçmek akrobatik maharet isterdi. Araca biner binmez araç, zaman kaybetmemek adına, hareket eder, başkasının kucağına düşmemek için yerinize çömelerek geçerdiniz. O tarihte delikanlılık olduğundan çömelerek araç içinde yerimize ulaşmak, zorda olsa yapabilirdik.
Bu gün bu akrobatik hareketi yapmaya cesaret bile edemem. Bu araçların hepsi Kızılay’daki göbekten geçerken kulübenin içinde, varsa Polis Memuru Mustafa , mutlaka selam verirlerdi. Bir gün Mustafa’nın dinlenme sürecinde kendisi ile sohbet etmiştim. Kısa hayat hikayesini dinlemiştim. Yeterli tahsili olmadığından memur olarak kalmak mecburiyetinde olduğunu söylemişti. Ancak biz kendisinin son derece başarılı bir trafik yönettiğini söyleyerek kutlamıştık. Kimi zaman, kış günlerinde, Ulus Sinemasının önünde arkadaşlarla buluşur, çeşitli etkinlik yapardık. Polis Mustafa’yı kulübenin içinde gördüğümüzde, kendisine çikolata götürür ikram ederdik. Çok teşekkür ederdi bize .
Bahçeli Bahçeli çığrışları arasında onun bu görevi düzgün yapmasını izlememiz , ışıklı trafik lambalarının kurulmasına kadar devam etti. Daha sonraları Mustafa’yı bir daha görmedik. Bu arada Dikimevi ile Bahçelievler arasına metro hattı inşa edilmesi , trafik ışıklarının devreye girmesi, bir birini takip etmişti. Bu nedenle Bahçelievler ile Dikimevi arasında çalışan dolmuşlarda tarihin sayfalarında yok olup gittiğine şahit olduk.
Ülkemde bu yaşıma kadar çok çarpıklıklara şahit oldum. Ama son on beş sene içinde olanlara hiç rastlamadım. Bu olayların unutulmaması ve tarihin tozlu sayfalarında yok olmaması için tarihe birkaç not bırakmak isterim :
Ülkemde 10 Ekim 2015 de Ankara Gar’ı önünde saat 10.04 de meydana gelen patlamayı istihbarat teşkilatı neden bilmiyordu ?
Temmuz 15, 2016 da yapay askeri ayaklanma adı ile 1 jet uçağının Beş tepedeki Saray yerine neden Meclisi bombalaması konusu, ve bunun arkasındaki sis perdesi için Meclis araştırmasına izin verilmedi ?
Türkiye’nin yıllık üretimi kümülatif olarak 1.28 trilyon doların sadece %10 u Ülkemin kalkınmasında kullanılmasını düşünürken, Merkez Bankasındaki 128 milyar dolar rezervin nasıl buharlaştığını Meclis Araştırmasına neden izin verilmedi ?
Ülkemin 80 senede kazandığı yatırımların neden yabancılara hangi koşullarda verildiğinin araştırılmasına neden izin verilmemekte?
Çorluda meydana gelen tren kazasında sorumlu olanlar hakkında meclis araştırmasına neden müsaade verilmedi ?
Maden ocaklarında hayatlarını kaybeden işçi kardeşlerimizin ölümüne sebep olanlar hakkında bir meclis araştırma önergesi neden ret edildi ?
Haziran 2016 da Atatürk Hava limanında meydana gelen saldırılar için Meclis araştırma önergesi neden ret edildi ?
Bazı siyasilerin oğullarının kurdukları işletmelerde vergi kaçırdıkları konusunda ciddi iddiaların var olduğu göz önüne alınması gerektiği üzerinde Meclis Araştırması önergesi neden mecliste ret edilir ?
Temmuz 2018 ve Fetullah Gülen hareketinin siyasi ayağının araştırılması önergesi Meclis gündemine alınması üzerinde yapılan çalışma, aynı zihniyetle ret edilmesini izah edebilir misiniz ?
Hayattan hunharca koparılan Sinan Ateş dosyasının araştırılmasını Meclis gündemine alınmasını kabul etmeyen bir zihniyeti Nasıl Kabul Edersiniz?
Tıpkı gazeteci CEMAL KAŞIKCInın, İstanbul’da Suud-i Arabistan Konsolosluğunda yok edilmesinin dava dosyasını elleri ile Suudi Arabistan’a götürüp sunanlar, gün gelecek bu bilinmeyenleri cevaplayacaklar diye bir sözüm geldi söyledim Hem Nalına Hem Mıhına.
Posted in HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

İSTANBUL ARABİSTAN’INDAYIM

İstanbul, Fatih çarşısından

İSTANBUL ARABİSTAN’INDAYIM

Zahide UÇAR – 03. 07. 2024

Bir gün Suriye Türkmenlerinden sevgili dostum Ali Öztürkmen’i aradım. Neredesiniz diye sorduğumda acı dolu bir cümle ile cevapladı beni. Dedi ki; “İstanbul Arabistan’ındayım.”

Ali Öztürkmen Suriye’de okuyup avukat olmuş ama Türk olduğu için denklik alamadı, avukatlık yapamıyor. Kendisi ile 2014 yılında Yalova’da Türk Dünyası Yazarlar Buluşmasında tanıştım. Artık Türk vatandaşıydı. Türklük bilinci, vatan aşkı, Atatürk sevgisi öyle farklıydı ki…
“ İstanbul Arabistan’ındayım” cümlesi acı ve sitemle doluydu. Konuya; “Biz Suriye’de 3. Sınıf vatandaştık. Suriye’de en fazla Türkler ezildi. Zindanlarda Türkler kaybolurdu. Bizler bazen Türkiye’den uçup gelen Türk gazeteleri bulurduk. Onlara kutsal bir kağıt gibi tutunurduk. Beni Avrupa ülkelerinden kabul eden ülkeler vardı. Ben ülkeme gideceğim diye Türkiye’ye geldim. Ne oldu? Ben gene ikinci sınıf vatandaş oldum. Arap geldi 1. Sınıf vatandaş oldu. Benim çocuğum üniversite kazanmak için gece gündüz çalışıyor, Türk olmayan Suriye vatandaşları sınavsız üniversiteye giriyor. Türkiye’deki Türklerin anlayamadığı şu; ‘Araplar asla asimile olmaz, asimile eder. Türkiye çok büyük tehlike altındadır. Suriye’de iç savaş çıkınca hapishaneler boşaldı. Ne kadar katil, sapık, ruh hastası, tecavüzcü varsa Türkiye’ye girdi. ‘ diye açıklık getirdi.
Türkiye’de geçici sığınmacı ne kadar Suriye vatandaşı var net olarak bilmiyoruz. Bakan’ın ağzından kaçırdığı sayı 17 milyon idi. Bence de gerçek sayı budur. Fabrikası, iş alanı olmayan Hopa’da bile Suriyeli varsa, bütün ülkeye dağıtılmasının bir amacı da vardır. Hem sayıyı saklamak, hem de Türklerden gizledikleri planı ülke çapına yaymak…

Ulus devletlerin bir özelliği vardı. Ortak tarih, ortak başarı, tasada-kıvançta birlik olmak… Bu paydalar koca bir milleti bir aile yapar. Kavga da etse, bayramı-toyu birlikte kutlar. Cenazesini birlikte gömer, düğününü birlikte yapar. İşte bu birlikteliği parçalayıp, Türkleri sindirmek, Suriye’nin Kuzeyi, Fırat’ın doğusunda Büyük İsrail’in 2. Parçasını kurmak için oralar bombalandı. Suriye’nin Kuzeyinde yaşayan(Türkler hariç) Araplar, Ermeniler, Kürtler BOP Eşbaşkanının oluruyla Türkiye’ye sürüldü. Küresel çete bir taşla çok kuş vurmuştu. Hem Türkiye için beka sorunu yaratmış, hem de Suriye’nin Kuzeyi’ni BOP için boşaltmıştır.
Bugün yaşadıklarımızı daha Suriye iç savaşı başlamadan yazdık ve uyardık. Çünkü bugünün hikayesi dün yazıldı. Tanrı Krallara tabii ki dinletemedik. Çünkü onlarla tasada, sevinçte, devletin adında, T.C. Devletinin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk adında, Ordu-Millet anlayışında bile bir ortak paydamız yoktu. BOP’un Türkiye ayağı İsrail diye bağırıp, Filistin diye ağlaşırken, namluyu Irak, Libya ve Suriye’ye doğrultmuştur. Garip olan gerçek şu ki, bu üç ülke lideri de Filistin’e sahip çıkıyordu. BOP’un Türkiye ayağı sadece Türkiye’ye değil, Ortadoğu ülkeleri içine de sürülmüş bir Truva atıydı.
Şayet farklı olsaydı, T. C. Devleti’nin çıkarı düşünülerek hareket edirdi… Kısacası;
Türkiye’yi yerli ve milli bir kadro yönetseydi;
Türkiye Suriye ile birlikte hareket ederdi. O zaman ne Fırat’ın doğusu, ne 17 milyon kontrolsüz geçici sığınmacı sorunumuz olurdu. Tam tersi oldu. ABD’deki Siyonist kadro ile İsrail’in gelecek planı(BOP) adına hareket edildi. Yahudi Cesaret madalyası boşa takılmadı değil mi?

Kayseri olayları bir sonuçtur. Baskılanan, ötelenen, aşağılanan Türk halkının patlamasıdır. Bir kabı doldurursun, doldurusun, en son bir bardak su taşar. Hatta kabı patlatır. Fizik bilmezsen, üfürükçülerden bu fizik kanununu da öğrenemezsin. Türk halkı uzun süredir öfkesini bastırıyordu. Bir yerde patlayacağını bilmek için çok akıllı falan olmaya gerek yok. Ancak badem olursan sadece sorun yaratır, sorunu çözecek aklın olmadığı için çamura yatarsın. Akıl danıştığın yabancı istihbarat elemanlarının verdiği akılla da bırak bataktan çıkmayı, daha çok batarsın.
Sevgili dostlar, şayet Suriye vatandaşı olsaydım, Türkiye’ye düşman olurdum. Çünkü ülkem Türkiye’nin desteklediği teröristler NEDENİYLE PARÇALANMIŞ olurdu. Konulara gerçekçi bakabilmeliyiz. AKP Hükümetinin Suriye ve Esat’a yaptığını Suriye bize yapsaydı ne hissederdik? AKP’nin Irak-Libya ve Suriye’de yaptığı ABD ayakçılığı büyük bir utanç ve kara lekedir. Cezayir’in bağımsızlık oylamasında hayır oyu kullanan Menderes hükümeti gibi.. Cezayir halkı bu yüzden Türkleri sevmez. Haklı değiller mi? ABD Libya’yı bombaladığında Özal da ABD’nin yanında yer aldı. Bir avuç Yunanistan Libya’ya uçak gönderip yaralıları aldırdı. Tedavi ettirdi. Kaddafi de o zaman; “ben artık dostumu da, düşmanımı da öğrendim” deyip, Türkiye’de bulunan Libya Kültürleri kapattı. Libya’da iş yapan müteahhitlerin parasını ödemeden kovaladı. Haklı değil mi?
Şimdi de AKP Suriye Halkını bize düşman etti. Biz nasıl Arapların ihanetini unutmuyorsak, misyonu mazlumların yanında olmak olan Türkler, ZALİMLER yüzünden Irak, Libya ve Suriye halkının geleceğinde mahkum oldu. O nedenle hesabı sorunu yaratanlardan sormalıyız. Sorunu yaratanlar hesabı ödemelidir.

ÖSO Türk bayrağı yaktı, bayrağımıza ayaklarıyla bastı. Yetmedi, yapılan alçaklıkları sosyal medyada servis ettiler. TÜRK TIR ve araçlarına saldırıldı. Paylaşımlar Türkiye’de büyük bir infiale neden oldu. İyi de güzel kardeşim, El Nusra, ÖSO bunu ilk defa yapmıyor ki…
2014 yılında ÖSO Kilis’te Türk Bayrağını indirip Suriye bayrağı dikmeye kalktı.
Türkiye yetkilileri ne zaman Esat ile görüşme sinyali verse, ÖSO ayağa kalkar. Neden? Çünkü onları Esat’ın Ordusuyla savaştırmışsın. Maaşa bağlamışsın. Esat ve Suriye Devleti için ÖSO hem vatan haini, hem terörist. Senin Esat ile anlaşman demek, ÖSO için hayat-memat sorunudur. Senin Esat ile anlaşman demek, BOP’ne çelme takman demektir. MOSSAD ve CİA, hatta MI5’in harekete geçeceği açıktır. Hem de çok rahat bir şekilde… Niye? Çünkü sen ülkeyi ajan cenneti haline getirmişsin. Ajanlar için en tehlikesiz ülke Türkiye olmuş. Yetmemiş, Amerikan askeri olan Afganları ülkeye almışsın. Şimdi yağmaladığın, adını söylemekten imtina ettiğin ülkenle BOP arasına sıkışıp kalmışsın. Sadece sen sıkışsan iyi de, öyle olmuyor. Ülkeyi de ateşe atmışsın.
Sahi, Hz. İbrahim’i ateşe kim atmıştı..?

BOP Eşbaşkanı bu işin üstesinden nasıl gelir bilmiyorum ama konu vatandır. Öfkelerimizi bu süreçte toprağa gömmeliyiz. Çünkü öfke aklı öldürür. Aklın öldüğü yer her türlü provokasyona açıktır.
Ülkemizde bir yerlerde akil değil, AKILLI DEVLET ADAMLARI KALDIYSA, bu soruna artık el atmalıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti;
FİTİLİ ATEŞLENMEYE HAZIR BİR BOMBA ÜZERİNDE OTURUYOR.

Not: 2014 ve 2015 yılında yazdığım bu yazıları okursanız, daha geniş çerçeveden konuyu irdelemenize katkısı olabilir. Yazı: 1. https://www.guncelmeydan.com/pano/suriye-turkmenleri-meselesi-sap-saman-birbirine-karisti-zahide-ucar-t40736.html
2. https://www.guncelmeydan.com/pano/suriye-ve-planlanan-yahudi-kurt-devleti-nin-sutannesi-zahide-ucar-t39785.html
3. Dün BOP İle Övünen, Bu Gün BOP İle Dövünen Uzun Adam… / Zahide UÇAR : Zahide UÇAR – GuncelMeydan
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM | Leave a comment

BAŞIMIZ SAĞOLSUN!!! , GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİNİ KAYBETTİK!!! * MEB YARDIMCISI “TÜRKÇE ÖLMÜŞTÜR, ARAPÇA KONUŞULACAK” demişti…

Posted in EĞİTİM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

KUL MU, BİREY Mİ * ÇAĞDAŞLIK VE BİLİM Mİ? * AKIL MI SOFTALIK MI?

ÖNCE ILIM, sonra ÖLÜM KALIM

İSLAM, bazen ILIMLI başlasa da, her zaman ılımlı bitmez.
ŞERİAT güçlendiğinde, asla aklın, bilimin peşinden gitmez.
Önce masum, şirin görünmek uğruna, takiyyede kusur etmez.
Güçlenip ayrık otu gibi yayılınca da,
Sökmeye kimsenin gücü yetmez.
Amerikalı “dostlar(!)” bir süredir tutturmuş,
İlla ki “ılımlı islam” diye.
Düşünür müsünüz, bu denli ısrar, baskı acaba niye?
Özgürlüğü bırakıp şeriata boyun eğen,
Daha kolay uşak olur “Coni”ye.
Kölelik yolunda görev verir Coni,
Dizginleri ele geçirmiş olan
“tescilli, takiyyeci dinci”ye.
Kemal Rastgeldi – Mersin 11 Şubat 2005

Bizim gibi yurtseverler istemese de, “Türkiye Cumhuriyetinde yobazlık isteyenler”, sayısal olarak yıllarca çoğunlukta kalabildiği için, Siyasal İslamcı (ve ona yandaş) Partiler (başlarındaki laiklik ve çağdaşlık düşmanı bir İmam Hatipli “Tek Adam”la beraber) ülkemizi ortaçağ karanlığına, (başta eğitim sistemi olmak üzere) her alanda yozlaşmaya, perişanlığa sürüklemeyi “başarmıştır(!)”.
Kurtulmak için tek seçeneğimiz, (şimdilik CHP öncülüğünde) muhalefetteki ilerici partilerin örgütlenerek ve iş birliği yaparak güçlenmesi, bir erken seçim gerçekleştirmek için gecikmeden seferber olmasıdır. Bunu desteklemek için de (sıkıntısı her gün artan ve kasten cahil bırakılan) halkımız artık harekete geçmeli, sokak ve meydanlara inerek mitingler, yürüyüşler, basın bildirileri, protestolar düzenlemelidir.
O uğursuz ampulü (kalıcı şekilde) söndürmek için (örneğin) ışıkları saat 21’de açıp kapamak bir ölçüde yararlı olsa da, asla yeterli değildir. Yüce Atatürk’ü ve başlattığı ölüm kalım mücadelesini örnek alırsak, O’na layık olmak için canla, başla (ve barışçı yöntemlerle) çalışırsak ancak güzel ülkemiz sözünü ettiğiniz “yobazlardan” belki kurtulabilir. Kandırılan halkımızın da desteğini almak için kolay anlaşılacak şekilde ve basılı, sözlü “medya” yardımıyla herkesi bilinçlendirmek gerekir; fakat ne yazık ki TV’lerin, radyoların, gazetelerin pek çoğu dinciler tarafından satın alınmış durumda.
Güvenebileceğimiz kanal olarak başta TELE 1’i tüm yurtseverlere tavsiye edebilirim (bilinen az sayıdaki diğerleri yanında). Prof. Emre Kongar’la Prof. Merdan Yanardağ’ın saat 20’de sunduğu 50 dakikalık programı çok ilginç, cesur ve yararlı bulmaktayım. Başka görüş (veya eleştiri) bildiren olursa sevinirim.

(Fakir olsa da) oy veren mutlu, çünkü oy alan zengin politikacı, bu gerçek dünyadaki adaletsizliğe, sefalete karşılık (hayal ürünü) “öbür dünya”da (hurilerle ve başka nimetlerle) ödüllendirileceği yönünde onu inandırmış.
AKP’nin 22 yıllık “başarısının” sırrı, din tacirliğinde bu denli usta olmasıdır. Dinsizlikle suçlanmaktan korktuğu için CHP gerekli tepkiyi gösterememiştir. Enflasyonun, açlığın, işsizliğin bu denli artmış olması, başımıza çöreklenen örgütlü cehaletin ve irtica belasının ülkeyi sürüklediği felaketten kurtulabilmemiz için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.
En kısa zamanda bir erken seçimi gerçekleştirmek için canla başla çalışmak tüm yurtseverlerin en “kutsal” görevi sayılmalıdır.
Kemal Rastgeldi – 10.07.2024
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

TÜRKİYE’Yİ İSLAM ÜZERİNDEN ARAPLAŞTIRMA PROJESİ ÇEDES * Anadolu imam hatip liselerinin sayısı artıyor

REHBERİMİZ ATATÜRK
Siyasal İslamcıların rehberi, asırlar öncesinden, etkileyici, cihatçı bir Arap;
Allah için savaşan ümmeti, aydınlanıp gelişememiş, günümüzde hali harap!..
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen ve “Cihanda barış” isteyen bir Türk
Aydınlığa yönlendirmiş, gönülleri fethetmiş, olmuş rehberimiz, adı ATATÜRK!


Aydınlık yerine orta çağ karanlığı saçan AKP ampulünü söndürmekte geç kaldığımız için çocuklarımızın, gençlerimizin geleceği söndürülmeye, yaşantımız karartılmaya devam etmektedir. Başta CHP ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere hepimiz eğitimdeki dinselleştirmeyi durdurmak, laik, bilimsel eğitimi gerçekleştirmek için bir an önce örgütlenip seferber olmalıyız.
Kemal Rastgeldi – 10.07.2024
Öğretmen ve yöneticilerin kadrolaştığı proje Anadolu imam hatip liselerinin sayısı artıyor

Öğretmen ve yöneticilerin kadrolaştığı proje
Anadolu imam hatip liselerinin sayısı artıyor

CUMHURİYET – Taylan Gülkanat – 09.07.2024

Eğitimci Maksut Balmuk, sadece geçen ay sekiz imam hatibin proje okul kapsamına alındığını söyledi. Balmuk, “dernek, vakıf protokolleri ve ÇEDES gibi projelerin sorunsuz uygulanabileceğine” dikkat çekti.

Yönetici ve eğitim kadrosu Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “liyakate bakılmadan, atama usül ve esasları uygulanmadan atandığı” eleştirilerinin hedefindeki “proje okulları”nın yaygınlaştırıldığı bildirildi. Bakanlığın son olarak sekiz imam hatip okulunu daha proje okul kapsamına aldığı ortaya çıktı. Cumhuriyet’e konuşan eğitimci Maksut Balmuk, “Bu okullarda (proje Anadolu imam hatip liseleri) öğretmen ve yönetici kadrolaşması gerçekleştirildiğinde cemaat ve tarikatların cirit atması da kolaylaşmakta, dernek, vakıf protokolleri ve ÇEDES gibi projeler daha sorunsuz uygulanabilmektedir” dedi. Balmuk, “Bu okullara kayıt olan çocuklar LGS sınav puanına göre kayıt olduklarından başarılı ve başka okul alternatifi bırakılmayan çocuklarımız olduğunu düşünebiliriz. Bugün gündemde olan ve çıkmaması için direndiğimiz Öğretmenlik Meslek Yasası (ÖMK) 22. madde de proje okulları ile ilgili ve aynı uygulamanın devam edeceğine yönelik düzenlenmiş” ifadelerini kullandı.
“SAYI ARTTI, SORUN ATTI”
Proje okulları uygulamasının Milli Eğitim Bakanı (MEB) Yusuf Tekin’in MEB müsteşarlığı döneminde kanunlaştığını anımsatan Balmuk, şöyle konuştu: “Zamanla taleplerin artması, TEOG’un kaldırılması ile az sayıda düşünülen proje okullarının sayısı 2 bin 700’lere dayandı. İmam hatip liseleri; proje okulu yapılmasına ve veliyi alternatifsiz bırakan zorunlu kayıtlara rağmen yine boş kalınca bu kez de tabelaları süslenerek ‘sosyal bilimler, fen lisesi, güzel sanatlar programı uygulayan Anadolu imam hatip liselerine’ dönüştürüldü. Buna rağmen veli ve öğrenci talebi istedikleri gibi olmadı. Sayı artıkça sorunlar da arttı çünkü bu okullara geçmek isteyen öğretmen ve yöneticilerin MEB’e bürokratik, sendikal baskıları başladı. İşin içinden çıkılamaz bir hal almaya başladı.” Tekin’in bakan olduktan sonra “proje okulu sorununa el atacağını” söylediğini anımsatan Balmuk, birkaç ay önce proje okulu sayısının azaltılmasının gündeme gelmesine rağmen artış yaşandığına dikkat çekti. Balmuk, “Haziranda Yalova, Kastamonu, Balıkesir, Giresun, Şanlıurfa, Konya (iki tane), Kırşehir’de bazı imam hatiplerin proje okulu yapıldığını tespit ettiklerini” kaydetti.
Posted in DİN-İNANÇ, EĞİTİM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment