II. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası

II. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası

Mahfi Eğilmez – Mayıs 24, 2022
Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahı Sultan II. Abdülhamid 1842 yılında doğdu, 1876 yılında tahta çıktı, tahttan indirildiği 1909 yılına kadar 33 yıl Osmanlı padişahı olarak hüküm sürdü. 1918 yılında kalp yetmezliği sonucunda hayatını kaybetti. Onun uzun hükümranlık süresinde Osmanlı Devleti yaklaşık olarak 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetti. Kayıplar yalnızca topraklarla kalmadı, Osmanlı Devleti mali bağımsızlığını da kaybetti.
Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu, Padişah Sultan Abdülmecid zamanında, 1854 yılında, Kırım Savaşını finanse edebilmek için aldı. Dış borçlanmalar, sonraki padişahlar Abdülaziz ve V. Murad dönemlerinde devam etti. Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı dış borçları bir süredir ödenemez durumdaydı, o nedenle sürekli olarak faizleri de üzerine eklenip yeni vadelerle yenilenerek döndürülmeye çalışılıyordu. O sıralarda 1873’de başlayan ve adına sonradan Uzun Depresyon denilen kapitalizmin ilk büyük finansal krizi yaşanıyordu.
Osmanlı’ya borç veren İngiltere ve Fransa da dâhil olmak üzere Avrupalı devletler bu krizin etkisiyle finansal açıdan sıkıntılı bir süreç içindeydiler ve Osmanlı’ya borçlarını ödemesi için baskı yapıyorlardı. Alınan dış borçlar Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı gibi verimsiz alanlara yatırıldığı için geri ödeme konusunda bir kaynak yaratmıyordu. Bir yandan da Galata Bankerlerinden alınan iç borçlar ödenmeyi bekliyordu. Sonunda 1877 – 78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte imparatorluk borçları ödeyemeyeceğini açıklayarak moratoryum[i] ilan etmek zorunda kaldı.[ii] Ardından yeniden masaya oturuldu ve Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya vardı.
Osmanlı Devleti, 1879’da yaptığı anlaşmayla damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak Galata Bankerlerine bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti.
Osmanlı dış borçlarının alacaklısı konumundaki Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler.
Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye-i Varidatı Muhassasa İdaresi’ni (kısa adıyla Düyun-u Umumiye İdaresi) kurdu. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye İdaresinin yönetim kurulu biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebaasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. Böylece Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.
1883 yılında Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi (kısaca Reji İdaresi) adı altında yabancı sermayeli bir şirket kuruldu. Osmanlı Devleti, 30 yıl süreyle en önemli gelir kaynakları olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergileri, alacaklı ülkelerin kurduğu Reji İdaresine bıraktı. Şirketin sermaye sahiplerinin çoğu Rotschild ailesinin sahibi olduğu bankalardı. Reji İdaresinin kurulması, Düyun-u Umumiye İdaresinin kurulmasıyla büyük ölçüde elden çıkmış olan mali bağımsızlığın yitirilişinin tescili oldu.
Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümeti Düyun-u Umumiye İdaresinin topladığı bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşmasıyla bu kurumun işleyişine son verildi. Reji İdaresi, özel şirket olduğu için onun paylarının satın alınarak işleyişine son verilmesi gerekiyordu, o da 1925 yılında tamamlandı.
Osmanlı borçları Lozan Antlaşmasıyla imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. 1928’de yapılan Paris Sözleşmesiyle belirlenen ödeme planı çerçevesinde borçlar, 1929 yılında ödenmeye başlayacaktı. 1929 yılında çıkan Büyük Depresyon bütün dünyayı ciddi biçimde etkileyince Türkiye, borçlar meselesini yeniden gündeme getirdi, indirim yapılmasını, ödeme taksit ve sürelerinin yeniden belirlenmesini istedi, aksi takdirde bu borçların ödenemeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine borçlar meclisi toplantıları 1930 yılında yeniden başladı, 1933 yılında imzalanan Paris Sözleşmesiyle Türkiye’nin ödemesi gereken Osmanlı borçları tutarı ciddi oranda düşürüldü. Türkiye, bir süre sonra bu sözleşmeye de itiraz ederek ödeme sürelerinin yeniden düzenlenmesini istedi.  1936 yılında borçlar yeniden bir ödeme planına bağlandı ve bu yeni şekliyle ödenmeye başlandı. Osmanlı borçlarının ödenmesi 1954 yılına kadar sürdü.
Osmanlı Maliyesinin kendi vergilerini toplama yetkisini kaybetmesi sonucu koskoca imparatorluğun mali bağımsızlığından olması Sultan II. Abdülhamid zamanında kurulan Rüsum-u Sitte İdaresi, ardından da Düyun-u Umumiye İdaresi ve Reji İdaresiyle olmuştur. Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.
Bu anlattıklarımız, günahıyla sevabıyla bizim tarihimizdir. Tarihi, sanki bunlar hiç yaşanmamış da Sultan II. Abdülhamid döneminde büyük başarılar varmış gibi anlatmaya çalışmak yerine, hatalarımızı kabul edip onlardan ders çıkarmaya çalışırsak Cumhuriyetin kurucularının yarattığı başarıları yeniden yakalayabiliriz.

[i] Moratoryum, bir ülkenin borçlarını ödeyemeyeceğini açıklamasıdır. Genellikle bir antlaşmayla ve yeni bir ödeme planıyla sonuçlanır.
[ii] Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdur. İkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.

https://www.mahfiegilmez.com/2022/05/ii-abdulhamid-ve-osmanl-maliyesinin.html
Posted in Ekonomi, Tarih | Leave a comment

HAYVANLAR ALEMİNDEN GÜZEL GÖRÜNTÜLER

Posted in DOĞAL YAŞAM, HAYATIN İÇİNDEN, VİDEOLAR | Leave a comment

DIŞ POLİTİKA – ORTADOĞU * Suriye’de harekât: Rus flörtü mü, tuzak mı, NATO testi mi?

Suriye’de harekât: Rus flörtü mü, tuzak mı, NATO testi mi?

Murat Yetkin – 24 MAYIS 2022 ·

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 26 Mayıs’ta yapılacak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında Suriye’de yeni bir askerî harekât konusunun görüşüleceğini duyurdu. Erdoğan’ın 23 Mayıs’taki kabine toplantısı ardından yaptığı bu açıklama pek alışıldık değil. Cumhurbaşkanı daha önce de sınır ötesi askerî harekâtları önceden haber vermişti ama böyle gün veriyor olması dikkat çekici.
Erdoğan harekâtın amacını “güney sınırlarımız boyunca”, ki bu hem Suriye hem Irak sınırı demek, 30 kilometre derinliğinde güvenli bölgeler oluşturma çalışmalarını tamamlamak olarak açıkladı. Asker, istihbarat ve emniyet hazır olduğunda operasyonun başlayacağını söyledi. Bu da aslında Suriye’de (ve muhtemelen aynı anda Irak’ta) girişilecek kapsamlı bir harekâtın hazırlıklarının tamamlandığı, MGK’da üzerinden geçilip düğmeye basılacağı anlamına geliyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak topraklarında yeni tamamladığı “Pençe” serisi harekâtın bu birleşik harekâta hazırlık olduğu anlaşılıyor.
Muhtemel harekât, Suriye ve Irak’taki PKK ve türevlerini Türk sınırlarından topçu menzilinin de ötesine itmeyi amaçlıyor. Zamanlama açısından da dış politikadaki birkaç gelişmeyle eş zamanlı ve onları etkileyecek özellikler taşıyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 23 Mayıs Cumhurbaşkanlığı Kabinesi toplantısı sonrası açıklama yaparken. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)
Rusya, PKK, NATO
Erdoğan’ın harekât açıklamasından bir gün önce Türkiye gazetesi, Ankara destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) kaynaklarına dayanarak Rusya’nın İdlib, Hama, Lazkiye’nin yanı sıra Halep civarı, Menbiç, Tel Rifat, Haseke, Kobani (Ayn el-Arab) gibi PKK/PYD’nin etkin olduğu yerlerde konuşlu askerlerini çektiğini bildirdi. Habere göre bu birlikler takviye olarak Ukrayna’ya gönderilecekti. Bu haberden kısa süre önce Times of Israel gazetesi de Rus birliklerinin Ukrayna’ya çekilip yerini İran devrim Muhafızları ve Hizbullah’ın almasının İsrail hükümetini tedirgin ettiğini yazmıştı. Rusya’nın Suriye’de 60 binden fazla askeri olduğu tahmin ediliyor.
Acaba Vladimir Putin, Ukrayna’yı takviye ederken aynı zamanda ABD ve NATO müttefiklerinden (ve şimdi NATO’ya girmek isteyen İsveç ve Finlandiya’dan PKK’ya karşı destek bekleyen) Erdoğan’a “Buyurun, vurun” türü bir destek mi veriyordu? Yoksa bu aynı zamanda Türkiye’yi sadece ABD değil İran ile de karşı karşıya getirebilecek şekilde, Suriye’ye daha derin girmesine yol açacak bir tuzak mıydı?
ABD ve İsveç-Finlandiya testi
Ancak kısa süre önce ABD, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG tarafından kurulan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kontrolündeki bölgeleri Suriye’ye uygulanan Amerikan yatırım yasaklarının dışına çıkardı. Ayrıca NATO müttefiki Türkiye’nin bütün “O silahlar bize karşı kullanılıyor” beyanlarına rağmen, IŞİD’e karşı mücadele gerekçesiyle silah dahil desteğe devam kararını duyurdu.
O zamandan bu zamana İsveç ve Finlandiya’nın Rusya korkusuyla NATO’ya üyelik başvurusu yapması konusu ortaya çıktı. Türkiye iki şart öne sürdü. PKK ve türevlerine verilen destek sözde değil, icraatta kesilecek ve Türkiye’ye PKK’ya karşı Suriye’de yürütülen harekât nedeniyle uygulanan askerî ambargolar kaldırılacaktı.
İşte (muhtemelen Irak’la birlikte) Suriye’de başlaması muhtemel askerî harekât, Ankara için Stokholm ve Helsinki’nin PKK faaliyetine karşı tutumunu sınama fırsatı da olacak. Ve tabii ABD’nin de.
Uluslararası politikada dikkatler Rusya-Ukrayna krizinde ve şimdi de Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’ya NATO vizesi verip vermeyeceğindeyken Suriye’de yeni bir harekâta batı ne tepki verecek? Özellikle İsveç ve Finlandiya ne tepki verecek?
Suriye’de dengeler nasıl değişebilir?
Ankara, “PKK’ya karşıyız, terör listemizde” deyip PYD’ye, SDG’ye ondan bağımsız örgütlermiş gibi yardım edilmesini ağır bir ikiyüzlülük ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın vurguladığı üzere “aklımıza hakaret etmeyin” tepkisiyle görüyor.
Rusya hala Suriye’de 6-7 bin asker tutacak. Bunların da Şam-Lazkiye-Tartus hattında Beşar Esad rejimini ve Tartus deniz üssüyle Hmeymim hava üssünü korumakla görevli olacağı anlaşılıyor.
Peki, PKK yardım çağrısı yaptığında ABD’nin ve Türkiye’yi İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine olur vermeye çağıran diğer müttefiklerinin, örneğin Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, Hollanda’nın tutumu ne olacak? Ülkelerindeki PKK destekçisi lobilerin etkisiyle Türkiye’yi, yeni yaptırımlarla mı tehdit edecekler? Mevcut askeri ambargoları tutacaklar mı, yoksa tam da bu sırada kaldıracaklar mı? Ya da âdet yerini bulsun kabilinden tepkilerle mi yetinecekler?
Erdoğan’ın bu bölgelere 100 bin sığınmacıyı daha yerleştirmek için Suriye’de yerleşim birimleri kurma planına Şam tepki gösterdi ama Esad’ın Batı Suriye’de kendi etki alanı dışında ülkenin çoğu yerinde bir yaptırım gücü görünmüyor.
Böyle bir harekât Türkiye’nin iç politikasında da dikkatleri bir süre ekonomik krizden dağıtıp üzerine toplayacaktır. Ama her halükârda sıcak geçecek 2022 yazına bir gerilim etkeni daha eklenmiş bulunuyor.

https://yetkinreport.com/2022/05/24/suriyede-harekat-rus-flortu-mu-tuzak-mi-nato-testi-mi
Posted in DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, Politika ve Gundem | Leave a comment

BİR ÜLKE NASIL ÇÖKERTİLİR? AKP İKTİDARINDAN ÖĞRETİLER!!!

SADE BİR VATANDAŞIN DİLEKLERİ

Cumhuriyetin kuruluşundan buyana hem Osmanlı’nın borçlarını ödeyen, hem de tuğla üzerine tuğla koyarak inşa edilen tüm Cumhuriyet birikimlerimiz ABD/İsrail tarafından iktidara getirilen Erdoğan tarafından değerlerinin çok altında yabancılara ve iktidar yandaşlarına satıldı.  Ülkemizin elinde yok denecek kadar az ekonomik varlığı kaldı. Sıra, vadilere, yaylalara, deniz kıyılarına geldi. Bunlar da haraç mezat satışta.
Birileri, satılan her bir devlet varlığından büyük komisyonlar alarak zenginleşti.  Komisyon alanlar ise şimdilerde mal varlıklarını yurt dışına kaçırıyor. Türkiye ekonomik olarak çok yoksullaştı. Ülkemiz inanılmaz büyüklükte borçlandı. Ülke varlıkları siyasetçilere ve yabancılara aktarıldı. Borç alan artık emir alıyor…Türkiye evrensel sıralamalarda en diplere düştü. Saygınlığı kalmadı.
Yaklaşan seçimle birlikte, demokrasi ve hukuk içinde büyük HESAPLAŞMA günü yaklaşıyor. Çalanlar, çırpanlar, özelleştirme masalları ile halkın zenginliklerini yabancılara ve kendilerine aktaranlar. Hak yiyenler, Ah alanlar, güce güvenerek sürekli suç işleyenler ve İktidarın tepeden aşağıya tüm yönetici ve siyasetçileri ve bu düzenin kurulmasına kamu görevlisi olmaktan vazgeçerek görev onurunu satarak bu suçlara katılan tüm kamu  görevlileri ve iktidarın, yandaşların suç eylemlerini örten tüm hukukçular bağımsız mahkemelerde  işledikleri suçları nedeniyle yargılanacaktır.
Bu güzel ülke ancak kendi içinde yetişen ayrık otlarını temizleyerek düze çıkabilecektir.
Naci Kaptan
Posted in Ekonomi, ÖZELLEŞTİRMELER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

SADAT DOSYASI- 7 * FAŞİZM * GEÇMİŞİN KARA GÖMLEKLİLERİNDEN GÜNÜMÜZÜN BEYAZ GÖMLEKLİLERİNE * HÖH -SADAT

SADAT DOSYASI -7

FAŞİZM VE GEÇMİŞİN KARA GÖMLEKLİLERİNDEN
GÜNÜMÜZÜN BEYAZ GÖMLEKLİLERİNE * HÖH -SADAT

Naci Kaptan – 24 Mayıs 2022

“Bir defa iktidarı aldıktan sonra onu asla vermeyeceğiz.
Bakanlıklardan bizim ancak ölülerimizi çıkarabilirler.”
(Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels,1932)

Faşist, Totaliter yönetimler tarihin içinden buyana iktidarlarını güç ile pekiştirmek için Lidere/Öndere/Başkana/ Sultana/Reise v.b bağlı faşist, baskıcı, teröre yatkın, sadist, psikopat kimlikli kişilerden oluşturdukları yapılanmalarla toplum üzerinde baskı oluştururlar. Bunların 3-5’i biraraya gelerek muhalifleri kenar, köşede kıstırarak döverler, yaralarlar ve kaçarak kaybolurlar. İktidara karşı düzenlenen demokratik toplum hareketlerinde ise yönetimden aldıkları güç ile insanları darp ederek, gazlayarak, coplayarak, hatta mermi sıkarak terör estirirler. Bunların bir kısmı üniformalıdır, bir kısmı da üniformasız faşistlerdir. Üniformalı ile üniformasızlar aynı güce hizmet etttiklerinden birlikte çalışırlar.
Bunlar tarih içinde KARA/KAHVERENGİ GÖMLEKLİLER olarak anıldı. Günümüzde DEMOKRATİK BİR HAK OLAN GEZİ EYLEMLERİNDE, bu kez BEYAZ GÖMLEK giyerek ortaya çıktılar. Ellerinde uzun palalar, çivili sopalar ve hatta silahlar vardı. Arabalarına “Polis/şerif işaretlerine benzer işaretler koydular. 15 Temmuz kalkışmasında her şeyden habersiz olan masum askeri öğrencilerin, erlerin başlarını kestiler. İşin acı olanı hukuk içinde hak arayanların önü tıkandı ve hatta 15 Temmuzda suç işleyenlerin yargılanmasını önleyen yasa çıkartıldı.
Diktatörler, Otokratlar var oldukça faşizm de var olacaktı. Ve unutmayalım ki diktatörler iktidara demokrasi ve seçim ile geldiler fakat demokratik, seçim yoluyla gitmediler.  kendiler ve aileleri acı sonlarla karşılaştılar.

FAŞİZM NEDİR?
Faşizm, egemen sınıfların güdümündeki asker, polis ve sivil bürokrasinin, emekçileri, işçi, köylü ve ilericiler üzerindeki baskı rejimi demektir. Faşizm, bir, askeri darbelerle gelen “açık faşizm”, bir de “parlamenter faşizm” olarak ikiye ayrılabilir. Parlamenter faşizmde partiler vardır, ancak düzen, emekçi sınıflara örgütlenme hakkı tanımaz.
Azgınlaşan faşizmin kökü dışardadır. Sermayenin diktatörlüğü olan faşizm, sermaye uluslararası nitelikteyse bu “dinamik faşizmin” doğasında saklıdır. Üstelik, siyasal ilişkiler de bunu doğrulamaktadır. Türkiye’nin yüzakı, saygın hukukcu ve bilim insanı Prof. Rona Aybay’ın 45 yıl önce Murat Sarıca ile birlikte yazdığı kitap bugünlere ışık tutuyor, günceliğini ve değerini koruyor. “Gerici diktatörlüklerin amacı, içinde bulunulan ekonomik ve sosyal düzeni, zor kullanarak muhafaza etmektir. (AYBAY, s.12)
Faşizmin iktidara gelmesinin, hükümet otoritelerinin yardımı ve desteği ile olduğunu faşistler de kabul etmişlerdir, özellikle, mahkemeler ve polis örgütü, faşistlerin korkutma ve sindirme hareketlerini hoşgörü ile karşılamışlardır. (AYBAY, s.19) Faşizm,  devlet kavramının yüceltilmesine çok önem verir. Devletin üzerinde hiç bir şey yoktur. Böylece faşizm bütün siyasal özgürlükleri ortadan kaldırmaktadır.

The Economist dergisi, “2019 Demokrasi Endeksi Raporu”nu yayımladı. 167 ülkenin değerlendirildiği raporda Türkiye geçen yılki sıralamasını koruyarak 110. sırada yer aldı ancak demokrasi puanı 4,37’den 4,09’a geriledi.“hibrid demokrasi” ve 0 ile 2 puan alanlar ise “otoriter rejimle” yönetilen ülkeler olarak değerlendirildi. 110. sıradaki Türkiye 4,09 puanla “hibrid demokrasi” (melez demokrasi) ile yönetilen ülkeler içinde yer aldı.
Türkiye bu sıralama ile Nijerya, Uganda, Zambiya, Lübnan, Sri Lanka gibi ülkelerin gerisinde kaldı. Böylece Türkiye’deki yönetimin de demokrasi ve hukukla bir bağı olmadığı, Yek buyurganın hukuka saygı duymadığı tescillendi.
Dünyada demokrasi adına örnek alınan GEZİ DİRENİŞİNDE polisle birlikte tıpkı polis gibi davranan, direnişe katılanları acımasızca darp eden ve BEYAZ GÖMLEKLİ olarak isimlendiren kişiler ortaya çıkmıştı. Polis bunlara yol açıyor ve bunlar da direnişe katılanları linç edercesine dövüyorlardı. Daha sonra AKP gençlik örgütünden olanlara polis üniforması verildiğine dair haberler sosyal medyada yayıldı.
Bundan sonra ortaya HÖH, (Halk Özel Hareketi) isimli, yurt dışında silahlı eylemler de yapan, Polis arabasına benzer boyalı Osmanlı tuğrası taşıyan bir dernek çıktı. ve 15 Temmuz’da ise emirle kışladan çıkartılmış, dünyadan haberi olmayan erlerin ve askeri öğrencilerin kafasını acımasızca kesen gaddar vandallar çıktı. Bunların da Sadat oluşumunun milis gücü olduğu yazıldı çizildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkardığı bir yasa ile bu kafa kesenlerin yargılanamayacağı hakkında bir kanun yürürlüğe girdi.
Partili cumhurbaşkanı Erdoğan geçmişten ders çıkartarak AKP bağlısı sivil milisleri yasal hale getirmek için aynen Duçe Mussoloni’nin kara gömleklileri gibi devlete değil, iktidara bağlı polis gücü oluşturmaya başladı. Emniyete alınanların büyük kısmı özel imbiklerden geçirilerek, partiye bağlı bir oluşum yaratıldı. Emniyet genel müdürleri, silsile ile aşağıya doğru Devletin, kamunun görevlisi değil, AKP’ye bağlı bir güvenlik gücü yaratıldı. Valiler ve kaymakamlar da aynı kadro içinde yapılandırıldı.
İşte bu nedenle Boğaziçi Üniversitesinin öğrencilerinin Anayasaya uygun demokratik, barışçıl hak aramalarına karşı polisin acımasızca, aşırı güç kullanarak öldüresiye dövmelerinin nedeni budur. Polisin arasına karışan sivil giysili canavar ruhlu, vandal kişilerin yerde yatan, polise direnmemiş öğrencilere hayvanca tekme, yumruklarla vurması insanlık dışıdır. Bu kişiler kimdir? Polis ise suç işlemişlerdir. Polis değilse, polis bunlara neden yol veriyor.?
Öğrencilere karşı sözde siyasetçilerin kullandığı ağır dil, öğrencilere yüklenen sıfatlar ve polisin tutumu, yaklaşan seçimde Türkiye’nin daha ağır tablo ile karşılaşacağının işaretidir. Bu karanlık derin sarmaldan ancak güç birliği ile çıkılabilir. Tüm muhalefet partilerinin güç birliğine acilen gitmeleri gereklidir.
Kara Gömlekliler (İtalyanca: Camicie nere ya da Squadristi), I. Dünya Savaşı sırasında ve II. Dünya Savaşı’nın sonlanmasına kadar İtalya’da hüküm süren yarı askeri faşist örgüt. 1919 – 1923 arasında Squadre D’azione (Eylem Mangaları), 1923 – 1943 arasında Milizia Volontaria Fascista Per La Sicurezza Nazionale (Ulusal Güvenlik İçin Gönüllü Faşist Milisi) olarak adlandırılan, Benito Mussolini yönetimindeki Ulusal Faşist Parti’nin üyeleri olan silahlı birliklerdir. Bu paramiliter yapılanmaya milliyetçi görüşleriyle bilinen aydınlar, eski ordu subayları ve bazı toprak sahipleri destek vermiştir.

Faşizm böyle geldi
Bugün, 20. yüzyılın karabasanı faşizmi anlatacağım. 1922’de İtalya’da Mussolini’nin liderliğinde ortaya çıkan “faşizm”, ortaya çıkışından on yıl sonra 1933’te Almanya’da Hitler’in liderliğinde Nazizm’e evrildi. Hitler, Mussolini’nin Roma’ya yürüyüşünden çok etkilendiğini itiraf ediyordu.
1922’de iktidara gelen Mussolini, 1923’te federasyon sekreterleri, sendika liderleri, belediye başkanları dahil 5000 komünisti tutukladı. Kooperatiflerin ve belediyelerin bütün paralarına el koydu. Sol görüşlü 3000 demiryolu işçisinin işine son verdi. 1 Mayıs bayramını yasakladı. 1923’te gazete yöneticisi Piero Goberti ve 1924’te milletvekili Mateotti faşistlerce katledildi. Mussolini, bu ikinci cinayet hakkında ileri geri konuşanları “kurşunu yiyecekler” diye tehdit etti. 1924’te çıkarılan basın yasasıyla faşist hükümete sansür ve gazetelere el koyma hakkı tanındı. 1926’da olağanüstü yasalar çıkarıldı. Muhalefet konuşamayacak duruma getirildi. Milletvekilleri tutuklanıp hapse atıldı. Örneğin muhalif yazar milletvekili Antonio Gramsci, 8 Kasım 1926’da yakalanıp hapsedildi.
1927’de faşist hükümet, faşizm karşıtlarını cezalandırmak için özel bir mahkeme kurdu. Bu mahkemenin hakimi, Garamsci’yi “Bu beyni yirmi yıl çalışmaktan alıkoymak gerekir” diyerek hapse mahkum etti.
Mussolini, okulları, üniversiteleri kontrol etti. Öğretmenleri ve üniversite profesörlerini faşist üyelik kartı almaya ve faşizme bağlılık andı vermeye zorladı. 1250 profesörünün sadece 12’si bunu reddetti. Faşizmin safına geçen profesörler kara gömlekle ders vermeye başladılar.
Aydınların partiye yazılması zorunlu kılındı. Üyelik kartı olmayan hocalar ve aydınlar işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldılar. Mussolini tehlikeli gördüğü aydınları ise öldürterek ortadan kaldırdı. Matteotti, Piero Gobetti, Nello, Carlo Roselli ve Giovanni Amedola’nın öldürülmelerine karar verildi. (Maria A. Macciocchi, Faşizmin Analizi, çev. Cemal Süreyya, s. 47-50, 268,289.)
FAŞİZM İÇİN DEMOKRASİ BİR ARAÇTIR
İtalya’da faşizm demokrasiyi kullanarak iktidar oldu. 17 Nisan 1925 seçimlerinde Mussolini’nin faşist partisi yaklaşık 7.5 milyon oyun 4.5 milyonunu alarak meclisteki 536 sandalyeden 400’ünü elde etmişti. Bu seçimlerde meclisteki üç sol parti toplam 1.200.000 oy almış, toplam milletvekili sayıları 142’den 62’ye düşmüştü. Faşistler oylarını köylerde yüzde 100, hatta bazı yerlerde yüzde 100’den fazla artırmışlardı. Çünkü ölülere ve ülkeyi terk eden göçmenlere de oy kullandırmışlardı. (Macciocchi, age, s. 46).
İşini “milli iradeye” bırakmayan faşist Mussolini, seçim sistemini değiştirdi. Yeni seçim yasasına göre faşistler, sadece yüzde 25 oyla meclisteki 535 sandalyenin 356’sını ele geçirecekti. Mussolini, 1926’da çıkardığı olağanüstü yasalarla tüm İtalyanların oy hakkını elinden aldı. Artık İtalya’da seçim yapılmayacaktı. Mussolini, 20 yıllık faşist iktidarı döneminde -üstelik faşist rejimi destekleyen ‘evet’ basılı pusulalarla- yalnızca bir kez plebisit yaptıracaktı.
Mussolini, propagandaya büyük önem veriyordu. Faşist rejimin en güçlü propaganda araçlarından biri radyoydu. 1928’den beri faşist hükümetin kontrolünde olan E.I.A.R (Ente Italiano Audizioni Radiofoniche) adlı devlet radyosu faşist propagandanın merkeziydi. Beş milyon İtalyan, tamamen Mussolini’nin denetimindeki bu radyoyu dinliyordu. Ayrıca her şehrin, yine faşist hükümetin kontrolünde, kendi radyo istasyonu vardı. Maria A. Macciocchi’nin ifadesiyle “Milyonlarca kişi 1943 Temmuz’una dek rejimin radyosuyla serseme çevrildi.” (Macciocchi, age, s.193,287,288).
Faşist propagandanın özünü Mussolini’nin konuşmaları oluşturuyordu. Halk büyük bir coşkuyla Duçe’yi (Mussolini’yi) alkışlıyordu. Faşist propagandayı yandaş aydınlar, yandaş sanatçılar yürütüyordu. O günlerin tanıklarından Maria A. Macciocchi şöyle diyor: “Yeryüzünde, gökyüzünde ve her yerde karşımıza dikilen Duçe’nin görüntülerine, aydın yağcılığının, köleliğinin en aşağılık örneğini veren sözler eşlik etmekteydi. Ozanlar, yazarlar, ressamlar, mimarlar kullukta birbiriyle yarışıyorlardı.” (Macciocchi, age, s. 289.)

https://www.toplumcudusunceenstitusu.org/fasizm-nedir/
Naci Kaptan / 04.02.2021 – https://nacikaptan.com/?p=86271
Sinan Meydan – https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/fasizm-boyle-geldi-2309766/
Posted in FAŞİZM, İNSAN HAKLARI - DEMOKRASİ, İrtica, SİYASİ TARİH, SUÇ DOSYALARI, TERÖR, VANDALLIK, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

KISSADAN HİSSELER * KUYRUK

KISSADAN HİSSELER * KUYRUK


Doğu Alman Devlet adamı Honecker yürürken gençlerin uzun bir kuyrukta beklediğini görür.
Sorar, “Bu neyin kuyruğu?”. “Ülkeyi terk etme kuyruğu diye yanıt alır.”
Honecker de merak ederek kuyruğa girer ve beklemeye başlar.
Az sonra kalabalık ve uzun kuyruk yavaş yavaş dağılmaya başlar…
Birine sorar, “peki şimdi niçin dağılıyor kuyruk?”
Cevabını alır, “efendim siz gidecekseniz, Artık bizim gitmemize gerek kalmadı.”
Bazen bir kişinin gitmesi yeterli olur…

Erich Honecker (1912 -1994), 1971’den 1989’a değin eski Doğu Almanya’yı yöneten devlet adamı. Toplum üzerinde baskı kurması ve Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçmaya çalışan 49 kişinin vurularak öldürülmesinden sorumlu tutuldu.
Honecker, reformcu lider Mihail Gorbaçov yönetimindeki SSCB’nin desteğini yitirdikten sonra, Doğu Alman kentlerinde yükselen demokrasi yanlısı kitle gösterileriyle karşı karşıya kaldı. 18 Ekim 1989’da, Almanya Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından parti genel sekreterliği, devlet başkanlığı ve silahlı kuvvetler komutanlığı görevlerinden alındı.
Görevlerinden ayrıldıktan sonra yolsuzluk, iktidarı kötüye kullanma, Doğu Almanya’dan kaçmaya çalışan 49 kişinin öldürülmesi doğrultusunda emir vermesi gibi suçlamalarla karşılaştı. Nisan 1990’da Berlin yakınlarındaki bir Sovyet askeri üssüne sığındı. Mart 1991’de, Sovyet hükümeti, Alman yönetiminin iade istemini geri çevirerek hasta olan Honecker’i Moskova’ya getirerek ona siyasi sığınma hakkı tanıdı. Ama o yıl sonunda SSCB’nin dağılması ve komünist yönetimin sona ermesi üzerine Honecker 1991 yılı sonunda Moskova’daki Şili büyükelçiliğine sığındı. Yeni birleşik Almanya hükümetinin diplomatik girişimleri sonucunda 29 Temmuz 1992’de bu ülkeye iade edildi.
Berlin’de gözaltına alınan Honecker 12 Kasım 1992 tarihinde Moabit Hapishanesi yargılanmaya başladı. Kısa süre sonra Honecker’in bozulan sağlık durumu gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi. Serbest bırakılan Honecker eşi Margot Honecker ile beraber kızı ve damadının yaşadığı Şili’ye gitti. 29 Mayıs 1994’te, uzun zamandır mücadele ettiği karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Posted in KISSADAN HİSSELER | Leave a comment

SADAT DOSYASI – 6 * “Erdoğan Perinçek’i kandırdı mı?” Michael Rubin’den çok konuşulacak Perinçek iddiası * Alman basını: SADAT’ın, Erdoğan’ın ‘gizli ordusu’ olarak hareket ettiğine inanılıyor

Naci KAPTAN – 23 Mayıs 2022

BAĞLANTILI YAZILAR;
https://nacikaptan.com/?p=96875 – SADAT DOSYASI- 1 * Pusudaki şeriat ordusu, SADAT!
https://nacikaptan.com/?p=99963 – SADAT DOSYASI-2 * Devletin kasasından milyonlar SADAT’a akmış * 10 YILDA TAM 545 MİLYON TL
https://nacikaptan.com/?p=99992 – SADAT DOSYASI -3 * Sokak eylemlerine SADAT hazırlığı
https://nacikaptan.com/?p=100022 -SADAT DOSYASI -4 * Sunday Telegraph, Adnan Tanrıverdi’yi şöyle tanımlıyordu: “Kimilerinin gözünde İslam dünyasının en güçlü kiralık katili, emrinde binlerce savaş tecrübesine sahip Suriye’den paralı askerler olan eski bir general.
http://nacikaptan.com/?p=100050 – SADAT DOSYASI -5 * KARMAŞIK İLİŞKİLER; ERDOĞAN, SADAT, RUBİN, PEKER
http://nacikaptan.com/?p=100113 –  SADAT DOSYASI – 6 * “Erdoğan Perinçek’i kandırdı mı?

“Erdoğan Perinçek’i kandırdı mı?”
Michael Rubin’den çok konuşulacak Perinçek iddiası


ABD’li neo-con yazar Micheal Rubin sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i hedef aldı. Rubin “Eğer Perinçekgiller emekli edilirse, Perinçek darbe sırasında SADAT’ın işlediği cinayetleri ifşa eder mi?” ve “Erdoğan Perinçek’i kandırdı mı?” sorularını sordu.
ABD’li neo-con Micheal Rubin sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i hedef aldı.Rubin; paylaşımlarında, “Eğer Perinçekgiller emekli edilirse, Perinçek darbe sırasında SADAT’ın işlediği cinayetleri ifşa eder mi?” ve “Erdoğan Perinçek’i kandırdı mı?” sorularını sordu.
Cumhuriyet – 30 Temmuz 2017 – https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdogan-perinceki-kandirdi-mi-michael-rubinden-cok-konusulacak-perincek-iddiasi-792373
Cumhuriyet Gazetesindeki haberde,  Micheal Rubin tarafından 15 Temmuz kalkışmasında işlenmiş olan korkunç  cinayetleri konu eden iddialar ürpertici. Sorular havada uçuşuyor. Perinçekgiller kimdir?  Doğu Perinçek 15 Temmuz’un karanlıklarına saklanmış olan cinayetler hakkında bilgi sahibi midir? Doğu Perinçek’in 15 Temmuz sonrası Erdoğan ile yakınlaşması ve Perinçek ve Partisinin Erdoğan’a destek vermeye başlamış olmasının ardında acaba bu iddialar mı vardır?

Devam edelim;

Alman basını: SADAT’ın, Erdoğan’ın ‘gizli ordusu’ olarak hareket ettiğine inanılıyor

Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. veya kısa adıyla SADAT A.Ş, yurtdışında haber olmaya devam ediyor. Alman Die Welt gazetesi üç gün önce ‘Erdoğan’ın ikinci ordusu’ başlığıyla SADAT hakkında bir haber yapmıştı. Almanya’da yayınlanan Business Insider da bu haberden yola çıkarak bir yorum yazısı yayınladı.
Yazıda, “Erdoğan ne yapıyor?” diye sorularak, “Türk gölge ordusu giderek daha fazla ülkede ortaya çıkıyor” denildi. Haberin girişinde, “Türk şirketi SADAT, kendisini resmî olarak, ’güvenlik politikası danışmanlık hizmeti’ veren bir kurum olarak görüyor. Ancak, SADAT bundan çok daha fazlası… Uzmanlar, SADAT’ın hem yurtiçinde hem de yurtdışında Erdoğan’ın ‘gizli ordusu’ olarak hareket ettiğine inanıyor. SADAT’ın şu anda hem Libya’da hem de Suriye’de aktif olduğu söyleniyor. Sadece bu da değil, geçmişte Avrupa’dan askerler topladığı söyleniyor,” yazıldı.
Die Welt gazetesinin haberine referanslar verilen Business Insider‘deki haberde şu ifadeler yer aldı:
“Türk şirketi Sadat A.Ş. veya kısaca SADAT, İngilizce web sitesinin ana sayfasında kendisini oldukça zararsız bir şekilde sunuyor: Güvenlik politikası, eğitim ve bakım konusunda tavsiyelerde bulunan özel, uluslararası bir hizmet sağlayıcı… Ayrıca SADAT’ın, 28 Şubat 2012 tarihinde, 23 emekli ve astsubay tarafından, İslamcı duruşuyla nam salmış eski tuğgeneral Adnan Tanrıverdi önderliğinde kurulduğu belirtiliyor. O tarihten beri, şirket Türk ticaret siciline kayıtlı.
‘Misyon’ başlığı altındaki yazılanlar, çok daha az zararsız görünüyor. SADAT’ın amacının Müslüman ülkeler arasında güvenlik işbirliğini güçlendirmek olduğu söyleniyor. Şirket, İslam dünyasının süper güçler arasında hak ettiği yeri almasına yardımcı olmak istiyor. Özellikle ‘süper güçler’, Türkiye’de genellikle ’emperyalistler’ ve ‘haçlılar’ olarak suçlanan ABD ve muhtemelen Avrupa anlamına geliyor olsa gerek.
Türk gözlemciler, artık SADAT’ın zararsız değil, daha ziyade tehdit olarak görüyor. 40 bin adamın bu oluşumda olduğu söyleniyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük güç iddiasını askeri yollarla ileri sürmek istediği, ancak Türk askerlerinin hayatını riske atmaktan korktuğu her yerde buna destek olmaları gerekiyor. Uygulama alanları Suriye’den Libya’ya kadar uzanıyor. Kısaca: Erdoğan’ın, SADAT’ta – şahsen onu dinleyen ve başka hiç kimseyi dinlemeyen – yeni bir, çok amaçlı silah bulduğu görülüyor.
Erdoğan bunu başkalarından öğrenmiş olmalı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve paralı asker birlikleri Wagner Grubu, Libya ve Suriye’de konuşlanmış durumda. Ve ABD’den (öğrenmiş olmalı)… Die Welt gazetesi, emekli yüksek rütbeli, adı belirtilmemiş bir generalle yaptığı görüşme de dahil olmak üzere bu konuda bazı araştırmalar yaptı. Buna göre SADAT şirketinin başlangıcı, ABD’nin Blackwater askeri şirketinin yardımıyla Irak diktatörü Saddam Hüseyin’i devirdiği 2003 yılına kadar dayanıyor.
Blackwater’in yükselişi, görünüşe göre Türkiye’de bir etki yaratmış. Bu oluşumun, aralarında Tanrıverdi de olduğu eski generallerin yanı sıra Erdoğan’ın da yurtiçi ve yurtdışındaki Türk operasyonları için kendi özel askeri grubunu kurmasını sağladığı söyleniyor.
SADAT’ın, 2012 gibi erken bir tarihte, Suriye lideri Beşar Esad’a karşı savaşacak Sünni-Arap savaşçıları eğitmek için Marmara bölgesinde bir dizi eğitim kampı kurduğu söyleniyor. Temmuz 2016’da ise şirketin askeri birliklerinin, Türk ordusunun bazı kesimleri tarafından Türkiye’de başlatılan darbe girişiminin bastırılmasına katıldığı.
Erdoğan da buna müteşekkirdi. Daha sonra İslamcı olduğu bilinen emekli askeri personelin Türk ordusuna yeniden entegre olmalarına izin verdi. Hatta Sadat-Grüner Tanrıverdi, Erdoğan’ın baş askeri danışmanı oldu.
ABD’li düşünce kuruluşu American Enterprise Institute’tan Türkiye uzmanı Michael Rubin, Mayıs 2017’de yayınlanan bir blog yazısında, alarma geçti. SADAT’ın, İslamcı Esad karşıtı terör örgütleri için Avrupa’dan çok sayıda savaşçı aldığını yazdı. Askeri şirket, muhtemelen Türk hükümetinin yardımıyla Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa ve İsveç vatandaşlarının geçerli Türk pasaportları almalarına yardımcı olmuştu.
Rubin şu sonuca varıyordu: “SADAT’ın – bir devlet kurumunun tabi olduğu kısıtlamalar olmadan- Erdoğan’ın gündemini takip ettiği ve uyguladığı açıktı” ve: “Görünüşe göre Erdoğan SADAT’ı, İran Yüksek Lideri’nin İran Devrim Muhafızlarını gördüğü gibi görüyordu: silahlı bir güç olarak yurt içinde siyasi sadakati sağlamak ve yurt dışında terörist faaliyetler yürüten silahlı bir güç olarak. “
Erdoğan’ın avantajı, Türk cumhurbaşkanının hassas girişimlerin sorumluluğunu reddedip bir şeyler ters gittiğinde başkalarını suçlayabilmesidir. Sonuçta SADAT, Türk ordusu değil özel bir şirkettir.
Bu arada SADAT’ı artık sadece Suriye’yi bilenler tarafından değil, Libya uzmanları tarafından da biliniyor. Kuzey Afrika’da iç savaşın yaşandığı ülkede Türkiye, Trablus’ta Birleşmiş Milletler tarafından tanınan hükümeti destekliyor. Onları Türk askerleri ve görünüşe göre SADAT’ın paralı askerleriyle savunuyor.
Ama SADAT gerçekte ne kadar güçlü? Die Welt’e konuşan eski general “SADAT’ın Türk ordusundan farklı olarak ne altyapısı ne de kışlası var,” diyor. Bunun için özel bir ordunun var olmasına izin veren yasaların eksik olduğunu ekliyor.
Tanrıverdi’nin bu yılın başında Erdoğan’ın baş askeri danışmanlığından istifası, bu değişikliği biraz daha az olası hale getirdi. Tanrıverdi haftalar önce, şirketinin, geleneksel İslami inanışlara göre dünyayı adaletsizlikten kurtarması gereken bir kurtarıcı olan Mehdi’nin önünü açması gerektiğini açıklamıştı. Türk muhalefetinin tepkisi büyük oldu. Öyle büyük ki Erdoğan bile kendisini Tanrıverdi’den uzaklaştırmaya mecbur hissetti.”
(KRONOS DÜNYA) 21 Ağustos 2020 – https://kronos35.news/tr/alman-basini-sadatin-erdoganin-gizli-ordusu-olarak-hareket-ettigine-inaniliyor/
Değerli okur,
Görüldüğü gibi işler araştırdıkça, okudukça karmaşıklaşıyor. Fakat görülen odur ki SADAT yabancı ülkeler tarafından da karanlık ve terörle, karmaşa ile bağlantılı bir kuruluş olarak değerlendiriliyor.
Naci KAPTAN – 23 Mayıs 2022 – DEVAM EDECEK
Posted in FAŞİZM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, SUÇ DOSYALARI, TERÖR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

TÜRKLERİN SOYAĞACI – GEN HARİTASI

Posted in Tarih | Leave a comment

İKTİDARIN YALANLARI UÇUŞUYOR * GERÇEKLER ŞÖYLE; BUGÜNÜN ABDÜLHAMİD’İ

BUGÜNÜN ABDÜLHAMİD’İ

Suay Karaman * Azim ve Karar, 23 Mayıs 2022.

27 Nisan 2022 tarihinde partisinin grup toplantısında konuşan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener Gezi Davası’na değinerek; “1908’de istibdata karşı koyan ruh neyse, Gezi de odur, kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” demişti. Meral Akşener, 20 Mayıs Cuma günü Halk TV’de katıldığı bir programda da; “Bugünün Abdülhamid Han’ı, Recep Tayyip Erdoğan’dır” ifadesini kullandı.
AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan 21 Mayıs 2022 tarihinde AKP Gençlik Kolları tarafından Yeni Adana Stadyumu’nda düzenlenen etkinlikte yaptığı konuşmada; “
Abdülhamid Sultan’a dil uzatan, laf atan hanımefendiye şunu sormak lazım; 33 yıl hasta dev diye takdim edilen Osmanlı’yı bir karış toprak kaybetmeden yöneten Sultan Abdülhamid’e hakaret haddini aşmazlıktır. Ve bu haddini aşanlara bu millet 2023 seçimlerinde haddini bildirecektir. Meral hanım, sen kim, Sultan Abdülhamid’e saygısızlık kim? Abdülhamid Han, devrinin emperyalistleriyle ve onların içerdeki maşalarıyla mücadele etmiş bir medeniyet ve millet sevdalısıdır. Varsın birileri Gezi olaylarını Abdülhamid Han’ın devrilişine benzeterek emperyalistlere selam dursun. Biz ecdadın izinden yürümeyi sürdüreceğiz.” dedi.
Gerekli bilgi birikimine, donanıma ve kültüre sahip olmayanların yaptıkları konuşmalar, insanları güldürmekten başka işe yaramamaktadır. Bunun yanında ülkenin ne kadar bilgisiz kişiler tarafından yönetildiği de açıkça görülmektedir.
1876 ile 1909 tarihleri arasında 33 yıllık saltanatında “bir karış toprak kaybetmedi” denilen 16 eşli, 34. Osmanlı Padişahı Abdülhamid (1842-1913), Tunus, Girit, Mısır, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kıbrıs, Erzurum, Kars, Ardahan, Batum olmak üzere 1,5 milyon kilometrekare toprak kaybetmişti. En çok toprak kaybeden padişah olarak bilinen baskıcı Abdülhamid’i iyi tanımak gerekir.
“Emperyalistlerle mücadele eden” Abdülhamid, hazinede para kalmayınca 1891 yılında, daha önceki padişahlar gibi ünlü Yahudi banker Rothschild’e başvurur. Rothschild; %4 faizle, ödeme süresi 60 yıl olan, 6 milyon 316 bin 920 Sterlin borç verir. Hazine iyice boşalınca, tam takır olunca 1894 yılında Abdülhamid, yine Rothschild’e başvurur. Rothschild, %3,5 faizle, ödeme süresi 61 yıl olan 8 milyon 212 bin 340 Sterlin borç verir. Osmanlı Devleti, bu borcu yıllık 330 bin Sterlin taksitlerle ödemek üzere borç senetleri imzalar.
“Emperyalistlerle mücadele eden” Abdülhamid’in bu borçlarını ödemek, ilk kez emperyalizmi yenen Mustafa Kemal Atatürk’e kalmıştır. Yok olan, yıkılan Osmanlı’nın borçları, Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödenmiştir. Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi padişahlarından Abdülhamid’e “ulu hakan” diyenler; büyük kurtarıcımız Atatürk’e hakaretler yağdırmaktadır.
Eşsiz liderimiz Atatürk’ün adını her yerden silmek isteyenlerin, “iki ayyaş” diyenlerin, Atatürk Havalimanı’nı kapatarak, pistleri yok etmeye çalışanların, Atatürk’ten ve laik, demokratik cumhuriyetimizden intikam almak isteyenlerin, baskıcı yönetim kuran Abdülhamid’e sarılmaları doğaldır. Çünkü hepsi aynı yolun yolcularıdır.
Abdülhamid döneminin baskılarına benzer olaylar, günümüzde de yaşanmaktadır. O yüzden Meral Akşener’in “bugünün Abdülhamid Han’ı, Recep Tayyip Erdoğan’dır” sözünde yadırganacak, eleştirilecek bir durum söz konusu değildir. Eleştirilmesi gereken konu, büyük Atatürk’e karşı yapılan hakaretlerdir. Kurtarıcısını eleştirenler, özgürce yaşadıkları topraklara yabancılaşan vatan hainleridir, bölücülerdir, yobazlardır, çıkarcılardır, dış güçlerin maşalarıdır. Ancak er ya da geç hepsine hak ettikleri yanıtın verileceğinden kimse şüphe duymamalıdır.

BUGÜNÜN ADBÜLHAMİD’İ

Posted in Tarih, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment