TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ONUR TAPUSU LOZAN * ALİ NACİ KARACAN’IN GÖZÜYLE LOZAN KONFERANSI ve İSMET PAŞA * Bölüm I

Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra Türk heyeti

Değerli okur,

24 Temmuz 2022 tarihi LOZAN KONFERANSINDA Türkiye’nin savaş meydanlarında kazandığı şanlı zaferleri, masada işgalci İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a karşı diplomasi ile ONAYLATARAK kurulan yeni Türkiye Cumhuriyetini tescil ettirdiği büyük kazanımın  99. yıl dönümüdür. KUTLU OLSUN…

Günümüz Türkiye’si yine içten ve dıştan saldırı ve işgal altındadır. Düşman/lar, Lozan’ın intikamını almak için sözleşmişlerdi.  Geçen zaman içinde savaşların dinamiği de değişmiş ve psikolojik harp yöntemleri ilk kez ayrıntılı olarak Türkiye üzerinde uygulanmıştır. Düşman bu kez savaş uçakları, top, tüfek, orduları ile değil demokrasi vakıfları, ,insan hakları, kültürel çalışmalar, kadın hakları, eğitim destekleri v.b. deyişlerle ülkeye sızarken kendisine rahat oyun alanları yaratacak işbirlikçi kişileri de iktidara getirmişlerdir. İşbirlikçi iktidar ülkemizin temel yasalarını işgalci emperyallerin istek ve ihtiyaçlarına göre düzenlemişler, anayasada buna göre değişiklikler yapmışlar ve hatta AB+D’den gönderilmiş olan anayasa taslaklarını kendilerine referans almışlardır. İHANET derinlemesine başlamıştır.

Toplumun büyük bölümünün farkına varmadığı gizli bir işgal başlamıştır.  Bir ülkeyi çökertmek için önce yoksullaştırarak borçlandırmak gerektir. Ekonomik varlıklarını ele geçirmek gerektir.  AKP iktidarında tüm Cumhuriyet hükümetlerinin yapmış olduğu kamu varlıkları talan edilerek yabancılara, yandaşlara devredilmiştir. Türkiye artık yoksul bir ülkedir. 

Anayasa değiştirilerek TBMM işlevsiz kılınmış, parlamento ve demokrasi askıya alınmıştır. Hileli bir referandum ile OTOKRATİK tek adam yönetimi başlamış, ülke yasalarla değil, otokrasinin yayınladığı kararnamelerle yönetilmeye başlanmıştır.

Kamu yönetiminin temel yapısını değiştirilmiş ve yargı iktidarın yönetimine alınmıştır. Adaletin olmadığı ülkeler zayıflarlar, yozlaşırlar, soygunlar, çeteler, mafya ülkeye egemen olur ve ülke çöker. Ne yazık ki ülkemiz AKP/Erdoğan’ın politikalarıyla bu evreye varmıştır.

Ulus ordumuzun hiyerarşik yapısı değiştirilmiş, Askerin komuta gücü kırılmış, Gen.Kur.Başkanı sadece emir subayına ve sekreterine komuta edecek duruma getirilmiştir. Gen.Kur.Başkanın komutanları, komutanların ise orduları yoktur. Hiyerarşi ortadan kaldırıldığından arada sivil siyasi makamlar vardır. Ve artık kışlalara da siyaset ve tarikatlar/cemaatlar girmiştir. Askerler arasında tarikat, inanç, mezhep bölünmeleri başlamıştır. 

Ordusu güçsüz olan ve ekonomisi zayıf olan ülkeler diğer ülkeler için bir avdır. Hele hele stratejik bir konumda bulunan Türkiye üzerinde emperyallerin yüzlerce yıllık hayalleri vardır. Türkiye AKP iktidarının öncülüğünde yabancılar için ziyafet sofrasındaki ana menüdür. 

Bir ülkenin, halkının tarih ve kültür kök bağlarını zayıflatarak  yok etmek için geçmişinden kopartmak gerektir. Bu da öncelikle eğitimin çağdaşlıktan, bilimden, kopartılması ile gerçekleşiyor. Toplumu kökünden kopartmak için tarihinin de çarpıtılması gerektir. Günümüz iktidarı bu nedenle tarih kitaplarından Atatürk’ü, aydınlanma devrimlerini, inkilâp tarihini kaldırıyor, siliyor.

Okumayan cahil halk arasında Atatürk’e, Lozan’a, ait yalanlar çıkartılarak yayılıyor. Tarihimiz ve zaferlerimiz değersizleştiriliyor. Dini kendilerine bir çıkar aracı olarak kullanan yobazlar toplumu yalanlarla zehirliyor.  Bu çarpıtmalardan LOZAN ZAFERİMİZ DE payını alıyor. Bu nedenlerle TARİHİN GERÇEKLERİNE not düşmek ve yeni kuşaklara TARİHİMİZİN GERÇEKLERİNİ aktarmak bir görev oluyor.

LOZAN KONFERANSINI gözlemleyen ve bu konuda “LOZAN”  Kitabını yazan Gazeteci Ali Naci Karacan’ın bu kitabının makalesini yazan  Yrd. Doç. Dr. Fatih TUĞLUOĞLU’nun çalışmasını, konunun akışını bozmadan özetleyerek okumanıza ve arşivinize sunuyorum.

Naci Kaptan / 24 Temmuz 2022


Lozan’daki ABD heyetinin başındaki isimlerden, 1919’da altı ay süren Paris Konferansı’nda yer almış ve üç yıl sonra da ABD Büyükelçisi olarak Türkiye’ye gelecek Joseph C. Grew’in Lozan Günlüğü’nden; Lozan’ın sonucunun Türkiye açısından zafer mi hezimet mi olduğunu da yine objektif bir kaynak olarak Grew’den okuyalım:
“Ülkemizde yayınlanan gazetelerin başyazılarına baktığımızda İsmet Paşa’nın Lozan’da büyük bir diplomatik zafer kazanmış olduğundan ve -Amerikalılar şöyle dursun- bütün müttefik diplomatlarını baş aşağı ettiğinden bahseden yorumları görüyoruz. Bu hususu inkâr etmenin bir faydası yoktur… İsmet’in başlangıçtan itibaren bütün kartları elinde tutmuş olduğunu düşünmekten vazgeçmedikçe de başka şekilde neticelenmesi de pek mümkün değildi. Daha işin başında elinde dört as mevcuttu… Her şeyden önce arkasında Türkiye’nin Sevres Antlaşması esnasında sahip olduğu yenilmiş ordudan çok farklı bir biçimde daha yeni zafer kazanmış muzaffer bir ordu bulunmaktaydı. İkinci olarak bu ordu neredeyse mükemmel bir durumda olup savaşa girmek için hazır ve hevesli bir hâlde beklemekteydi. Üçüncü olarak büyük devletlerden hiçbiri savaş istemiyor ve bu İsmet tarafından biliniyordu. Dördüncü sırada müttefikler bir arada savaşmak şöyle dursun diplomatik müzakerelerde dahi sağlam bir cephe ortaya koyamamışlardı…”

ALİ NACİ KARACAN’IN YAZDIĞI “LOZAN” KİTABI
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ONUR TAPUSU LOZAN * ALİ NACİ KARACAN’IN GÖZÜYLE LOZAN KONFERANSI ve İSMET PAŞA * Bölüm I – http://nacikaptan.com/?p=91698
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ONUR TAPUSU LOZAN * ALİ NACİ KARACAN’IN GÖZÜYLE LOZAN KONFERANSI ve İSMET PAŞA * Bölüm II – http://nacikaptan.com/?p=91737
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ONUR TAPUSU LOZAN * ALİ NACİ KARACAN’IN GÖZÜYLE LOZAN KONFERANSI ve İSMET PAŞA * Bölüm III – http://nacikaptan.com/?p=91804

Çalışmamızın konusunu oluşturan Lozan Barış Konferansını gözünden anlattığımız Ali Naci Karacan, Türk basın tarihinde önemli bir mevkie sahiptir. 1896-1955 yılları arasında yaşayan ve lise çağlarından itibaren yazıları Servet-i Fünun ve Rubab Dergilerinde yayınlanan Karacan, Mondros Mütarekesi’nden sonra Akşam Gazetesinde Milli Mücadeleyi destekleyen yazılar kaleme almıştı. Lozan’a giden Türk heyeti ile birlikte Konferansın ikinci döneminde Lozan’da bulunmuştu. Daha sonraları İkdam, Tan, İnkılap ve Bugün Gazetelerini çıkarmış ancak asıl şöhretini 1950’li yıllarda kurduğu ve bugüne kadar gelen Milliyet Gazetesi ile elde etmiştir
Ali Naci Karacan  ikinci dönemine katıldığı Lozan Konferansına ait hatıralarını yazmaya karar vermiştir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Lozan Barış sürecinin yeni kuşaklarca ve geniş kitlelerce bir roman tadında okunacak tarihinin yazılmasını arzu etmekteydi. Bu düşüncesini Ali Naci Karacan’a açarak dönemi yaşayan bir gazeteci olduğu için konferansta yaşanan gelişmeleri yazmasını istemişti.
Karacan’ın hatıralarını kaleme alan Sadun Tanju’ya göre kitabın yazılması istenen tarih tesadüf değildi. İkinci Dünya Savaşının zorluk ve mahrumiyetlerinin yaşandığı bir dönemde devletin temelini oluşturan Lozan Barış Antlaşmasının vatandaşlara hatırlatılması faydalı görülmüştü. Karacan kitap için çalışmaya arşiv araştırmasıyla başlamıştı. Lozan’dan Akşam Gazetesine gönderdiği haber ve yorumları derlemiş, konferans ile ilgili kitap ve diğer yayınları temin etmişti. 2.5 ay içerisinde hazırlanan kitap Ankara’da büyük ilgi ile karşılanmış ve Hasan Ali Yücel’in başkanlık ettiği bir komisyon ile kitabın yeni kurulan Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü tarafından basılmasına karar verilmişti.
Kitap, 1943 yılında “Lozan Barış Konferansı ve İsmet Paşa” adıyla yayınlanmıştı. Kitabın ilk baskısı dolayısıyla Başbakan Şükrü Saraçoğlu ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel birer önsöz yazarak Karacan’ı övmüşlerdi. Saraçoğlu, “Lozan Konferansının etraflı bir tarihini yazmakla, siz, hadiseler içinde yaşayan neslin borçlu olduğu bir vazifeyi yapmış oluyorsunuz” derken Hasan Ali Yücel ise kitabın muhtevası ve özellikleri hakkında bilgi vermiştir.
Yücel’e göre eser her bakımdan Lozan Konferansının tüm safhalarını ve onun büyük kahramanın, yüksek şahsiyetini en doğru, en sade ve fakat en heyecan verici bir tarzda anlatan tek eserdir. Ona göre; bu eser ile gelecek nesiller o dönemi yaşayanlar gibi okuyacak ve hissedeceklerdir. Karacan ise kendi yazdığı önsözde İstiklal Savaşı yapılırken henüz doğmuş veya doğmamış nesillere “bir efsaneyi, andıran büyük Türk mucizesini” anlatmak için kalem aldığını bu kitabın Lozan Konferansının resim yerine yazı kullanılmış bir projeksiyonu olduğunu belirtmiştir.
Kitabın yayınlanmasının amacını Türkiye’ye karşı düşman ülkelerin toplandığı konferansta, tek milletin haklarının hangi siyasal ve ahlaki vasıflarla korunabileceği konusunda Türk heyetinin ortaya koyduğu başarıyı anlatmak olduğunu yazmıştır. İsmet İnönü ise kitabın 1971’de Milliyet yayınları tarafından yapılan ikinci baskısına bir önsöz yazmıştır. İnönü yazısında Karacan’ın bir görev adamı olması sıfatıyla konferansın tüm ayrıntılarına sahip olduğunu açıklamıştır.
Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’de ilk olarak Hariciye Nezareti tarafından eski yazı ile 164 büyük sayfa halinde basılmıştı. 1933’de Mehmet Cemil (Bilsel) tarafından yazılan ve Ahmet İhsan Matbaası tarafından basılan iki ciltlik Lozan adlı eser bu konuda ilk telif eserdir. Karacan’ın bu kitabı Lozan hakkında cumhuriyet tarihinde yazılan en kapsamlı ikinci kitap özelliği taşımaktadır. Karacan’ın kitabı 1943 yılında “Lozan Konferansı ve İsmet Paşa” adıyla yayımlanmış iken ikinci baskısı 1971’de “Lozan” ismiyle basılmıştır. Çalışmamızda 1971 yılında “Lozan” adıyla basılan kitap kullanılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta Lozan Barış Antlaşmasını başta Sevr Projesi olmak üzere müttefiklerce yapılan barış teklifleriyle karşılaştırmıştır. Sevr Projesinin ardından diğer tekliflerden ilki Birinci İnönü Savaşının sonrasında toplanan Londra Konferansında yapılan teklif, diğeri 22 Mart 1922’de Sakarya Savaşı ve Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşmasının ardından yapılan tekliftir. Mustafa Kemal Paşa, bu mukayese ile Lozan Barış Antlaşması ile elde edilen kazanımların büyüklüğünü vurgulamak istemiş ve Milli Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu gözler önüne serebilmek için bu dört teklif arasından en önemli noktalar üzerinden kısa bir karşılaştırma yapmıştır. Gazi Paşa’ya göre; Lozan, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış olan ve Sevr Projesi ile tamamlandığına inanılan suikast davasının tamamen yok olduğunu göstermektedir. Ayrıca Lozan Barış Antlaşmasının, Osmanlı tarihinde benzerinin olmadığını iddia etmiştir.

ALİ NACİ KARACAN’IN GÖZÜYLE
LOZAN KONFERANSI ve İSMET PAŞA

Yrd. Doç. Dr. Fatih TUĞLUOĞLU∗

Özet
Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Dünya Savaşının galip devletleri tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınması ve medeni dünya içinde yer almasının kesin belgesidir. Yıllarca süren bir ölüm-kalım mücadelesini galibiyetle sona erdiren Türk halkına dayatılan projelerin yerine şerefli bir barış antlaşması yapılmıştır. Barışı tesis etmek amacıyla konferansa katılan Türk heyetinde yer alan gazeteci Ali Naci Karacan, İsmet Paşa’nın yakınında bulunmuş, müzakereleri ve kulis faaliyetiyle anlatan bir kitap yazmıştı. Bu kitap Lozan görüşmelerinde bulunan tüm tarafların beklenti ve amaçlarını ele almış ve görüşmelerle ilgili yorumlara da yer vermiştir. Çalışmamız, Lozan Konferansı’nı Ali Naci Karacan’ın izlenimleri üzerinden anlatmayı ve ona has yorumları ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır.
TBMM Hükümetinin bir barış konferansının hadiselerin merkezinde, Türkiye’de ve İzmir’de toplanmasını tercih ettiği bilinmekteydi. Ancak Lord Curzon, İzmir’de toplanmanın Yunanlıların milli duygularını incitebileceğini ayrıca İzmir’de toplanan bir konferansa Türkler’in başkanlık yapmak isteyeceğini ve bu durumun Türkler’e Konferansta psikolojik üstünlük sağlayacağını düşündüğü için tarafsız bir şehir konusunda ısrarcı olmaktaydı.
Sonuçta barış konferansının 13 Kasım 1922’de Lozan’da toplanması hakkında Müttefikler kendi aralarında anlaşmışlar ve İstanbul ve Ankara hükümetlerine iki ayrı nota ile durumu bildirmişlerdi. Ancak Konferans davetiyesinin İstanbul hükümetine de gönderilmiş olması barış görüşmelerinde Türkiye’yi hangi hükümetin belirleyeceği heyetin temsil edeceği sorusunu gündeme getirmiştir. Her ne kadar Mustafa Kemal Paşa bu konuda yaptığı açıklamalarda TBMM Hükümetinin milletin yegâne temsilcisi olduğunu iddia etse de yaşanan gelişmeler bu konuda daha ciddi adımların atılmasını gerektirmekteydi. Milli mücadele yıllarında halkın büyük saygı duyup itibar ettiği Osmanlı saltanatına karşı herhangi bir girişimde bulunulmamış ve milli hareketin amacının padişahı kurtarmak olduğu ısrarla anlatılmaya çalışılmıştır.
TBMM’de Dr. Rıza Nur ve arkadaşları bir kanun teklifi hazırlamışlar ve saltanat ile hilafetin birbirinden ayrılması ve hilafetin TBMM’nin görevlendireceği kişiye verilebileceği kararlaştırılmış, 1 Kasım 1922’den itibaren saltanat ilga edilmiştir.
Barış Konferansı öncesinde delege heyetinin belirlenmesi ve bu heyete takip etmesi verilecek talimatnamenin hazırlanması gerekmekteydi. Lozan’a gidecek heyette yer alacak isimleri hakkında bir isim basında yer almaktaydı. TBMM’de yapılan tartışmaların ardından Mudanya görüşmelerini yürüten İsmet Paşa’nın baş delegeliğe, Maliye Vekili Hasan (Saka) Bey ve Sağlık Vekili Dr. Rıza Nur Bey de delegeliklere seçilmişlerdi.(3 Kasım 1922)
İsmet Paşa Dışişleri Bakanı ve Başdelege olarak TBMM’de yaptığı konuşmada konferansta yapılacak müzakerelerde Misakı Milliye uygun hareket edeceklerini ifade etmişti. İsmet Paşa ve ekibi 13 Kasımda başlayacağı ilan edilen Konferansa zamanında katılmak için 8 Kasım Çarşamba günü İstanbul’dan Lozan’a doğru Şark Ekspresi ile saat 12.10’da hareket etmiş ve 11 Kasım akşamı Lozan’a ulaşmıştır.
İsmet Paşa ve Türk heyetini Konferansa götüren şark ekspresi Lozan’a doğru yol alırken İstanbul’da ve Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde Milli Mücadelenin yankıları sürmekteydi. Yunanlılar’ın Anadolu’dan uzaklaştırılmasının ardından Türk ordusunun büyük bir hızla İstanbul ve Çanakkale’ye ulaşması çeşitli dedikodu ve kara propagandaları ortaya
çıkarmaktaydı. Lozan’da Türk heyetinin aşırı isteklerde bulunacağı, Müttefiklerin yakın doğudaki menfaatlerinin yıkılacağı iddia edilmekteydi.
Hatta Karacan, bu propagandalarda Türkler’in Mudanya’da yapılan ateşkesi tanımayıp ve barış Konferansının sonucunu beklemeden İstanbul’a gireceklerini, İstanbul’da kendilerine karşı düşmanlık gösteren bilhassa gayrimüslim unsurlara karşı intikam politikası takip edeceklerini ve yabancı okulları kapatacakları şeklindeki haberlerin bilinçli bir şekilde yayılarak Müttefiklerde Konferans öncesinde Türkler aleyhinde bir hava oluşturulmak istendiğini düşünmektedir.
İsmet Paşa 11 Kasım akşamı Lozan’a ulaştığında konferansın 20 Kasım tarihine ertelendiğini öğrenmişti. Paşayı karşılamaya gelen Fransız Konsolosu seyahatin Paris’e kadar uzatılmasını önermişse de İsmet Paşa Lozan’a inme kararı almıştı. Türk heyeti Lozan’da bulunan Türk ve Mısırlı öğrencilerin alkışları arasında ikametlerine ayrılan Lozan Palas’a yerleşmişti. 13 Kasımda Konferansın başlayacağı beklentisiyle Lozan’a gelen İsmet Paşa, müzakerelerin ertelenmiş olması nedeniyle Müttefiklere bir nota vererek Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu olmadığını belirterek gecikmenin Türk tarafında hoş karşılanmadığını göstermek istemişti.
O dönemde İsviçre kamuoyu, Türkiye konusunda hiç iyi olmayan düşüncelere sahipti. Montreux, Lozan ve Cenevre gibi şehirlerde varlıklı Yunan armatörlerinin yaşadığı bilinmekteydi. Bu grupların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasını eskiden beri amaç edinen diğer gayrimüslim gruplar da İsviçre ve diğer Avrupa şehirlerinde Konferans sürecinde Türkiye aleyhine sürekli olarak propaganda yapmaktaydılar. Lozan’a gelen Amerikalı ve Avrupalılar da bu propagandalardan etkilenmekteydiler.
İsmet Paşa Lozan’a ulaştığı gün, kendisini Paris’e davet eden Fransa Devlet Başkanı Raymond Poincare ile görüşmek üzere 14 Kasım’da beraberine Münir, Tevfik ve Atıf Beyleri alarak Paris’e gitmişti. Paris Crillon Hotel’e yerleşen İsmet Paşa ertesi gün Poincare’i Elyzee’de ziyaret etmiş ve Konferansta gündeme gelecek meseleler üzerinde Fransa’nın düşüncelerini öğrenme imkânı elde etmişti. Poincare özellikle Fransa’yı alakadar eden borçlar, imtiyazlar ve okullar üzerinde durmuştu. Karacan’a göre bu görüşmede taraflar müzakereler öncesinde birbirlerinin zayıf ve kuvvetli noktalarını anlamaya çalışmışlardı.
19 Kasım 1922’de Fransız ve İngiliz delegelerin Lozan’a ulaşacakları haber alınmış ve Konferansın 20 Kasım’da başlaması kesinleşmişti. Barış konferansından istediği sonucu alamaz ise kuvvet kullanma taraftarı olan İngilizlere karşın Türkiye’de büyük yatırımları olan ve Düyun-ı Umumiye’nin en büyük alacaklısı olan Fransa’nın uzlaşmacı bir yol
izleyeceği düşünülmekteydi.

Konferansın açılışı
Lozan Konferansı, 20 Kasım 1922 Salı günü Mont Benin Gazinosunda saat 16.00’da açılmıştı. Konferans, Birinci Dünya Savaşında mağlup olan ülkelerle yapılan büyük toplantıların sonuncusu olacaktı. Müttefikler, dünya savaşının sonucunu kabul etmeyen ve giriştiği mücadeleyi kazanarak karşılarına muzaffer olarak çıkan yeni Türk devletinin temsilcileri ile muhatap olacaklardı.
Konferansın bu özelliği, Avrupa basının toplantılara büyük önem vermesine neden olmaktaydı. Yunanlılara karşı savaş alanlarında şaşırtıcı başarılar kazanan Türk ordusunun kumandanını görmek isteyenler tarafından doldurulan salon, delegelerin içeriye girmesi ile dalgalanmış, özellikle İsmet Paşa’nın Lord Curzon ile kol kola bir şekilde yürüyerek görünmeleri dikkat çekmişti.
İngiliz Başdelegesi Lord Curzon uluslar arası siyasetin en kurt politikacılarından biri olmakla bilinmekte, her şeye yukarıdan bakma ve yüksekten konuşma meraklısıydı. Curzon’un yardımcısı ise uzun yıllar Türkiye’de bulunan Sir Horace Rumbold’du.
İtalya’yı Konferansta temsil edecek olan ilk diplomat Camille Garroni ve Mussolini ekolünde yetişmiş olan Jules Cesar Montagna idi. Fransa ise Camile Barrere ve Maurice Bompard tarafından temsil edilmekte, Japonya’yı Baron Hayachi ve Otchiai, Bulgaristan’ı Stambuliski, Romanya’yı Duca ve Diyamandis, Yugoslavya’yı Nintchitch temsil etmekteydi. Yunanistan adına Konferansta Eleftherios Venizlos, Dimitrios Caclamanos, ABD adına ise Richard Washburn Child ve Joseph C. Grew bulunmaktaydı. Boğazlar ile ilgili görüşmelere Sovyetler Birliği adına G.V. Tchicherin dâhil olacaktı.
Konferans saat 16’da İsviçre Konfederasyonu Başkanı Habb tarafından yapılan konuşma ile açılmıştı. Bu konuşmanın ardından Lord Curzon bir konuşma yapmıştı. Curzon bu konuşmasında savaşın facialarından bahsetmiş Karacan’ın ifadesiyle tüm delegelerin her meseleyi halletmek ve barış yapmak arzusu ile hareket etmeleri halinde barışa ulaşmanın kolaylaşacağını söylemişti.
Curzon’un konuşmasının ardından İsmet Paşa’nın konuşma yapmak üzere kürsüye ilerlemesi delegeler için büyük bir sürpriz olmuştu. İsmet Paşa, Lord Curzon’un konuşma yapacağını öğrendiğinde kendisi de bir açılış nutku hazırlamış ve İngiltere’nin karşısında ikinci planda kalmamak ve Türk davasını dünyaya anlatmak istemişti. O tarihe kadar barış konferanslarında hep bir taraflı toplanmaya alışmış olan Avrupa’nın büyük devletlerinin karşısında, Türkiye’nin iddia sahibi ve eşit haklara sahip bir ülke sıfatıyla kendini hissettirmesi dikkat çekmekteydi.
Türkiye’nin Trakya’daki sınırlarının ve Anadolu sahiline yakın adaların statüsünün konuşulacağı müzakereler 22 Kasım 1922 Çarşamba günü açılmıştı. Oluşturulan komisyonlardan arazi komisyonu ve öneminden dolayı başkanlığını üstlenen Lord Curzon görüşmelerde Türk heyetinin görüşünü açıklaması için Türk heyetine söz vermişti.
İsmet Paşa, Doğu Trakya için 1913 sınırını (Karadeniz’den Meriç’in dökümüne kadar) ve Batı Trakya’da halkın oylarına başvurulmasını talep etmişti. Mudanya Mütarekesiyle Müttefiklerin Doğu Trakya’yı Edirne içinde olduğu halde Türkiye’ye vermeyi kabul ettiklerini, ayrıca Edirne istasyonunun bulunduğu Karaağaç Mahallesi’nin Türkiye bırakılması gerektiğini ilave etti. Konferansın bu ilk toplantısında İsmet Paşa, Türkçe konuşmakta ve Dr. Nihat Reşat Bey, Fransızcaya tercüme etmekteydi.

Türkiye’nin Avrupa Sınırları
Türkiye’nin Doğu Trakya’yı Edirne ve Karaağaç’ı kapsayacak şekilde talep etmesi Batı Trakya Müslümanları için halkoylaması önermesi üzerine başta Balkan ülkeleri olmak üzere Müttefik ülkelerin tepki gösterdiği görülmüştü. Özellikle Yugoslavya Delegesi Türkiye’nin Batı Trakya konusunda talepte bulunmasını eleştirip “Türklerin Meriç’in ilerisinde topraklar istemeleri komşularında düşünce ve endişe uyandırdı!” diye tepkisini dile getirmişti
.
Karaağaç Mahallesi’nin Rumlarla meskûn olduğunu söyleyerek İsmet Paşa’nın iade teklifini reddetmek isteyen Lord Curzon’a karşılık Türk heyeti Mudanya Konferansında General Harrington ve General Monbelli’nin Karaağaç’ın Türkiye’ye iadesi konusundaki beyanatlarını resmi zabıtlardan göstermek istemişti. Fakat Türk heyetinin talebine Balkan ülkelerinin endişeleri üzerinden cevap veren Curzon ayrıca ilgili bölgelerde(Karaağaç) gayrimüslimlerin çoğunluğu oluşturduğunu iddia edince İsmet Paşa şu cevabı vermiştir. “…dünyanın her tarafındaki milletler kendi mukadderatlarını kendileri tayin edebilselerdi, dünya sulhuna daha iyi hizmet edilmiş olurdu!
Chateau d’Ouchy Otelinde devam eden “Yakındoğu işleri için Lozan Konferansı”nda Başdelegeler kendi aralarında müzakerelere devam ederken üç ana komisyon ve onun tali komisyonları da çalışmalarına devam etmekteydi. Komisyonların ve Konferansın görüşmelerini takip eden gazeteciler her gün telgraf ve telefon hatlarıyla tüm dünyaya gelişmeler hakkında bilgi vermekteydiler. Şifreli ve açık raporlar, izahatlar, talimatnameler hükümetler ile Lozan’daki delegeler arasında gidip gelmekteydi.
Ali Naci Karacan, Müttefik başdelegelerinin kendi aralarında toplanması ve önemli konularda ortak hareket etmek için anlaşmaya çalışmalarının sebebi olarak; İsmet Paşa’nın Türk tezini savunurken büyük ve küçük devlet ayrımı yapmadan ve kendisini diğer devletlerle eşit mesafede kabul ederek konuşmasını göstermekteydi. Açık görüşmelerde İsmet Paşanın takip ettiği serbest hareket tarzının Müttefikleri zor duruma düşürmesini önlemek için ilerleyen günlerde İsmet Paşa’nın da özel toplantılara davet edilerek bir “dörtler meclisi”nin oluşturulmasına karar verilmişti.
Bu süreçte Sovyet Delegasyon Heyetinin Lozan’a gelmesinin Müttefikler arasında hoşnutsuzluğa yol açtığını söyleyen Karacan, Sovyetlerin konferanstan sonuç almak için değil, Bolşevizm propagandası yapmak için geldikleri düşüncesinin Müttefiklere hâkim olduğunu düşünmektedir. Ayrıca Sovyet Rusya delegelerinin konferansta bulunacak olması Müttefiklerin karşısında tek başına durmaya çalışan Türkiye’ye destek olarak algılanmaktaydı. Sovyet Rusya’nın Türkiye ile beraber batı emperyalizmine karşı ortak hareket ettikleri bilinmekteydi.
Rus Başdelegesi Tchitcherin ile İsmet Paşa arasında bir görüşme gerçekleşmiş ve bu görüşmede İsmet Paşa, Konferans sırasında nasıl bir yol izleyeceğini sorarak Türkiye’ye destek verip vermeyeceğini öğrenmek istemişti. Tchitcherin ise yardım vaat etmekle beraber özellikle boğazlar meselesinde bağımsız hareket edeceğini hissettirmişti.
Sovyet temsilcilerinin Lozan’a gelmiş olması konferans gündeminde kısa süreli değişikliklere neden olmuşsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi ile ilgili konular sırasıyla görüşülmekteydi. Mali komisyonun raporunda yer alan Duyun-ı Umumiye, işgal masrafları ve Yunanistan’dan istenen tamirat masrafı konuları görüşülmeye başlanmıştı. İsmet Paşa özellikle Müttefiklerin Türkiye’den istedikleri askeri işgal masrafı taleplerine ve Yunan ordusunun Anadolu’da yaptıkları tahribata ilişkin sert cevaplar ve açıklayıcı bilgiler vermişti.
Türkiye’de yaptıkları işgalleri Mondros Mütarekesinin 7. Maddesine, işgal masraflarını da Türkiye’nin imzaladığı diğer antlaşmalara dayandıran Fransız Başdelegesi Mösyö Barrere Türkiye’de yaşayan Müttefik devletler tebaasının zararlarının karşılanmasının zorunda olduğunu ifade etmiştir.
İsmet Paşa Türkiye’nin işgal masrafı diye bir mesele tanımadığını, Türkiye’nin Konferanstaki mevcudiyetinin Mudanya Mütarekesine dayandığını açıklamıştır. İsmet Paşa Yunan ordusunun Anadolu’da yaptığı tahribatın bilinçli bir hareket olduğunu söylerken şu örneği vermişti: “…harb edenler cepheden kaçtı, fakat tahribat yapanlar bu tahrib vazifesini sonuna kadar ifa için yerlerinde kaldılar. Ricat gayrimuntazam oldu. Fakat tahribat usul-ı dairesinde muntazam yapıldı. Tahribata memur olan zabitler vazifeleri hitam olmadıkça çekilmediler”.
Ali Naci Karacan’a göre Müttefikler bu işgal masrafları meselesini Yunanistan’ın tamirat masrafına karşılık bir pazarlık konusu olarak kullanmayı düşünüyorlardı. İsmet Paşa gündüz Müttefik delegeleri ile gece ise o günkü görüşmeler hakkında bilgi vermek ve talimat almak için Ankara ile görüşmekteydi.

Kapitülasyonların Geleceği Tartışması
Türkiye’de uzun bir geçmişe ve geniş bir uygulama alanına sahip olan kapitülasyonların geleceği şüphesiz ki Konferansın en önemli gündemini oluşturacaktı. Çünkü diğer konular bir veya birkaç ülkeyi ilgilendirirken kapitülasyonlar tüm ülkelerin gündemindeydi Kapitülasyonlardan istifade eden tüm Avrupalı ülkelerin karşısında Türk ekonomisine ve hâkimiyet anlayışına zararı tartışma götürmez olan bu imkânların ilgasını savunmak İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti için konferansın en zor ve çetin görevi idi.
İtalyan Başdelegesi Marki Garroni’nin başkanlığında 2 Aralık’da yapılan toplantıda kapitülasyonlar meselesi konuşulmuştu. Bu konuyla ilgili ülkeler Konferansta büyük bir kalabalık teşkil etmekteydi. Karacan’ın ifadesiyle “Bütün Avrupa’yı, yarı Amerikayı, Asyanın büyük bir parçasını temsil eden bu küçük mahşerin karşısında Türkiye adına İsmet Paşa ile iki arkadaşı ve bir iki danışman vardı…”.
Görüşmede açılış konuşması yapan Garroni Türkiye’nin kapitülasyonların kaldırılması yönündeki talebini anlayışla karşılamakla beraber Türkiye’ye bu imkânların verdiği güvence ile yerleşip çeşitli müesseseler kuran müteşebbislerin ticari durumlarını bozmadan devam ettirebilecekleri bir güven ortamına ihtiyaç duyulduğunu belirtip bu ortamın bazı hak ve imtiyazlarla muhafaza edilmesi konusunda Müttefiklerle hem fikir olduklarını belirtti. Bu ifadelerden Müttefiklerin kapitülasyonları bir başka isim ve şekil altında sürdürmeyi amaçladıkları anlaşılmaktaydı.
Ayrıca Müttefikler, kapitülasyonların, Türkiye tarafından 1914’de yapıldığı gibi tek taraflı olarak kaldırılmasının mümkün olmadığını, bu tür imtiyazların Türkiye’nin kaynaklarını ve zenginliklerini değerlendirdikleri için vazgeçilmez olması gerektiğini söyleyen Lord Curzon, ayrıca Türkiye’de yaşayan yabancıların Türk adliyesinin yetersizliği nedeniyle Türk kanunlarına tabi olamayacağını ifade etmişti.
O oturumda hazır bulunan Japon Delegesi, Japonya’nın uzun yıllar kapitülasyonlarla idare edildiğini bu nedenle Japonya’nın Türkiye’yi anlayabilecek tek ülke olduğunu belirttikten sonra ülkesinin bile adli teşkilatını tamamlamadan, kanunları hazırlamadan kapitülasyonları kaldırmadığını söylemişti.
Fransız Delege Bompard “adli kapitülasyonlar olmadıkça Osmanlı İmparatorluğunda…” oturulamayacağını iddia etmişti. Müttefikler yeni bir isimle adli, hukuki ticari imtiyazları sürdürme gayreti İsmet Paşa tarafından hiçbir şekilde kabul edilmemekteydi. Adli ve hukuki kapitülasyonların olmadığı bir ortamda Osmanlı coğrafyasında yabancıların yaşayamayacağını savunan Fransız Delegelerine karşı İsmet Paşa “…bir milletin en mühim ve itiraz götürmez hakkı kaza hakkıdır, herhangi bir ecnebiye millet namına adalet yapmak hakkı verilemez… Hiçbir devlet ülkesi üzerinde kaza işine yabancı müdahale ettirmez!” demekte ayrıca “…eğer iddia edildiği gibi konferanstaki bütün işlerde hâkimiyetimize ve yasama hakkımıza riayete olunursa barışın önünde hiçbir maninin kalmayacağını…” ifade etmektedir.
İsmet Paşa son ifadesiyle yalnız kapitülasyon meselesinin değil, bütün Konferansın iyi ve tatmin edici bir şekilde sonuçlanmasının anahtarını göstermiş olmaktaydı. Karacan’a göre Lozan’da tartışılan asıl mesele Türkiye’nin hâkimiyetini tanıma davasıydı. Konferanstaki gelişmeleri gün be gün takip eden İngiliz gazeteleri Türk heyetinin kendisine önerilen teklifleri kabul etmemesine şaşırmakta ve Times Gazetesi 29 Aralık 1922 tarihinde “Türkler’in boyuna zorluk çıkardığını” anlatan baş makalesinin son cümlesi şu şekilde sona ermekteydi;
“Herhalde Türkler iki şeyden birini seçmek mecburiyetindedirler: Ya Türkler kendilerine teklif edilen alicenabe teklifleri kabul ederek memleketlerinin ihyası için kuvvetli müzaheret temin ederler yahut Türkiye’yi Asya’nın çöllerinde erişilmesi imkânsız bir memleket haline sokarlar !”
Bu tür yorumların yazıldığı İngiliz gazeteleri ayrıca yeni bir savaş tehlikesinin de yaklaştığını haber vermekteydi. Daily Mail Gazetesi savaşa karşı olmakla birlikte Türkiye’nin batı ile münasebetlerinin kesilmesini yeterli bir ceza kabul etmekte ve Türkiye’nin Doğu Trakya’yı koruması için Balkan Devletleri ile iyi geçinmek zorunda olduğu iddiasındaydı.
Konferansın kapitülasyonlar toplantısı heyecanlı geçmekteydi. Müttefikler yaşanan Milli Mücadeleden sonra yeni bir anlayışla yeni bir devletin ortaya çıktığını kabul etmek istememekte ve eski alışkanlık ve düşüncelerini sürdürmek için gayret sarf etmekteydi. Müttefikler birçok konuda olduğu gibi Balkan ülkelerini de beraberlerinde harekete zorlayarak onları yardımcı kıta/birlik gibi kullanmaktaydı.
Müttefikler tarafından delege ve uzmanların kaldıkları otellerde Konferansın Türklerin anlaşmaz tutumu nedeniyle çıkmaza girmek üzere olduğunu ve konferansta bir bir buçuk aylık tatil düşünüldüğü şeklinde dedikodular yayılmaktaydı. Müttefiklerin şikâyet ettikleri husus olan Türk heyetinin anlaşmazlık çıkaran davranışlarının, İsmet Paşa’nın sert ve alışık olunmayan tutumu olduğu bilinmekteydi. Paşanın her teklife itiraz ederek sorgulaması imparatorluğun son döneminde görülen ve bu tür Konferanslarda uzlaşmacı bir tavır sergileyen eski diplomatlardan farklı bir durumdu.
Karacan’a göre 1922 yılı Aralık ayının son günlerine kadar yapılan görüşmelerde müzakere edilen konular meseleler askıda bırakılmıştı. Bu durum Lord Curzon’un bilerek takip ettiği bir taktikten kaynaklanmaktaydı. Curzon kendi lehine masada çözümlenemeyen meseleleri sonraya bırakılmasını ve birikmesini istemekteydi. Böylece meselelerin hepsi bir araya yığılacak ve toptan bir pazarlıkla tüm meseleler kendileri tarafından hazırlanan bir proje ile zamanın tükendiği gerekçesiyle imzaya zorlanacaktı.
Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin Türk kanunlarına tabii olması Müttefikler tarafından asla kabul edilmek istenmemekteydi. Lord Curzon bu sorunu Lozan’da Türkiye aleyhinde bir propaganda aracı olarak kullanmaya çalışmakta ve bu konunun Konferansın kesintiye uğratılması için mükemmel bir bahane olabileceğini düşünmekteydi. Ona göre Konferans sonuçsuz olarak dağılırsa Türkiye’nin bu nedenle hiçbir taraftan destek bulamayacağını söylemekteydi.

Boğazlar Meselesi
Kapitülasyonların geleceği konusu çözümlenmeden Türk boğazlarının barıştan sonra kavuşacağı statünün tartışılmasına başlanmıştı. Konferansın en zor davalarından biri olan boğazlar meselesinde üç farklı tez bulunmaktaydı. Bu tezler İngiltere, Rusya ve Türkiye tarafından savunulmaktaydı. İki büyük devlet birbiriyle asla bağdaşmayan tezleriyle adeta çarpışmaya hazırlanırken Türkiye’nin arzu ettiği statünün iki tez ile bir ilişkisi bulunmamaktaydı. 19 yy boyunca Boğazların statüsü konusunda İngiliz-Rus rekabeti yaşanmıştı.
O dönemde İngiltere boğazları Rusya’ya kapatmaya çalışırken Rusya ise her vesile ile boğazların açılmasında ve serbest geçişte ısrar ederdi. Fakat Lozan günlerinde tarafların pozisyonu değişmiş ve beklentileri de farklılaşmıştı. Sovyet Rusya, boğazlardan geçişi sınırlayarak Karadeniz üzerinden kendisine gelecek muhtemel tehlikeleri önlemeye çalışmakta Lord Curzon’un temsil ettiği İngiltere ise boğazların serbestliğini aynı zamanda askerden arındırılmasını savunmaktaydı.
Konferansın tatile gireceği söylentileri arasında Rus Delegelerinin de katılımı ile boğazlar meselesi ilk kez müzakere edilecekti. Türk heyetini bu konuda zor doruma düşürmek için Müttefikler zaman zaman Türk toprakları üzerinde bir Ermeni yurdu kurulması konusunu sık sık gündeme getirmekteydi. . İşte bu ortamda Lord Curzon’un başkanlık ettiği askerlik ve topraklar komisyonu(1.Komisyon) boğazlar meselesinin ilk görüşmesine 4 Aralık 1922’de başlamıştı. İlk olarak İsmet Paşa’ya söz verilmesine karşın diğer ülkeleri dinledikten sonra karar vereceğini açıklama yapacağını söylemişti. Daha sonra kendisine söz verilen Rusya Delegesi Tchicherin özetle boğazların Türk hâkimiyetinde olması gereğinden hareketle Türk sahilleri ve Karadeniz ülkelerinin korunması için boğazların tüm ülkelerin savaş gemilerine her zaman kapalı olmasını savunmaktaydı.
Ayrıca “boğazlar meselesinde Türkiye ve Rusya’nın nokta-i nazarlarına zıt herhangi tesviye şekli[nin] dünya sulhunu tehlikeye…” düşüreceğini iddia etmekteydi. İsmet Paşa, Türkiye’nin Rusya’nın vesayeti altına girdiğini ima eden Lord Curzon’a verdiği cevapta Rus önerilerinin Türk tezine en yakın tez olduğunu açıklamıştı.
Balkan ülkelerinin desteğini alan Müttefikler ise boğazların askerden arındırılarak bir komisyon tarafından yönetilmesini, savaş gemilerinin geçişinin Türkiye’nin savaştaki pozisyonuna göre belirleneceği bir teklifi önermekteydi. Boğazlar konusu iki rakip ülkenin çarpışmasına neden olmuş, iki taraf arasında kalmış olan Türkiye ise kendi menfaatlerine en uygun teze ikna edilmek durumundaydı. Artık boğazlar meselesi Konferansın en çok tartışılan konusu haline gelmişti. Bir yandan görüşmeler devam ederken bu konu ile ilgili dedikodular da eksik kalmamaktaydı. İngiltere’nin boğazlar konusunda Türkiye’yi memnun ederek Türk-Rus münasebetlerini bozmaya çalıştığı söylenmekteydi.
Müttefikler, 6 Aralıkta boğazlar mıntıkasının askerden arındırılmasını öngören bir proje vermişlerdi. Buna göre; boğazlarda serbest geçişe mani olacak hiçbir askeri tesisin kurulamayacağını Türk heyetinin kabul etmesini istemişlerdi. İsmet Paşa, boğazların savunmasının aynı zamanda başkentin,Marmara Denizinin ve Doğu Trakya’nın savunması olduğunu, boğazlarda savunma tedbirleri almamanın Türkiye’nin en hassas bölgesine yapılacak bir saldırının cevapsız kalması anlamına geleceğini söylemiş ve Müttefiklerin teklifinde değişiklik talep etmişti.
İsmet Paşa, Gelibolu bölgesine yerleştirilmek üzere beş bin kişilik bir kuvvet bulundurulmasını istemekteydi. Ayrıca boğazlar bölgesinde askerden arındırılacak mıntıkalar haricinde, Marmara denizine yerleştirilecek savunma imkânlarının sınırlandırılmamasını önermekteydi. Bu durum kabul edilse bile bölgeye yönelecek herhangi bir saldırıya karşı Milletler Cemiyeti tarafından verilen teminatın işlevsiz ve yetersiz olacağını söylemişti.
Fakat Lord Curzon, İngiliz Deniz Subaylarını Londra’ya göndererek Boğazlar projesinde bir değişiklik yapılmayacağını Türk heyetine anlatmaya çalışmaktaydı. Karacan’ın anlattığına göre İsmet Paşa, boğazların özellikle Çanakkale boğazının silahsızlandırılmasının ve Türkiye’ye yakın adaların Yunanistan’a ait olması nedeniyle Yunan donanmasının Türkiye’ye karşı üstün bir konuma geleceğini anlatmak istemekteydi.
Toprak ve askerlik komisyonunun 9 Aralık’ta yaptığı toplantıda İsmet Paşa, boğazlar konusundaki Türk tezini açıklamıştı. Paşa’ya göre; boğazlar bölgesinin silahsızlandırılması Marmara, Trakya ve İstanbul’un güvenliğini tehlikeye düşürecekti. Bu durumun özellikle Karadeniz ve Akdeniz devletleriyle Türkiye arasında çıkacak bir savaşta Türkiye’yi savunmasız bırakacağı düşünülmekteydi. Buna karşın ticaret gemilerinin gece ve gündüz geçmeleri hususunda herhangi bir itirazlarının olmadığını beyan etmişti. Boğazlar toplantısının sonucunda Türkiye kendi güvenliğini sağlamak şartıyla boğazlardan geçişin serbest olmasını kabul edeceğini açıklamaktaydı.
İsmet Paşa, Türk heyetinin barışın tesis edilmesi için yaptıkları fedakârlığın son sınıra vardığını daha fazla ısrar edilmesi halinde konferansı bırakıp Lozan’dan gitmeye hazır olduğunu söylemişti
Müttefikler, özellikle İngiltere, Türk heyetinin itirazları ve en ince ayrıntıya bile dikkat eden tavırlarından rahatsız olmakta ve görüşmelerin bir an önce sonuçlanmasını istemekteydi. Karacan’a göre; İngilizlerin bu düşüncelerinin altında Türk heyetinin ekonomik, adli, mali meselelerde Müttefik projelerini kabul etmemesi yer almaktaydı. Karacan, Müttefiklerin karşılarında müzakere eden Türk heyetinin imparatorluk zihniyetiyle ilgisini kesmiş olduğunu anlamak istemediğini, konferansa galip bir devlet sıfatıyla geldiğini kabul etmeyip eski alışkanlıklarını sürdürmeye çalıştığını ifade etmekteydi.
Türk heyetinin boğazlar, kapitülasyonlar konusunda gösterdiği direnç nedeniyle konferansın yarıda kalma ihtimali belirmeye başlamıştı. Ancak Müttefiklerden ve Balkan ülkelerinden hiçbir delege müzakerelerin kesilmesi sorumluluğunu üzerine almak istemediğini söyleyen Karacan, Lord Curzon’ın bile kendisinden barış haberi bekleyen İngiliz milletine yeni bir savaş haberi vermekten kaçındığını belirtmişti,

Yrd. Doç. Dr. Fatih TUĞLUOĞLU – Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi – S 53, (Lozan Antlaşması Özel Sayısı), 2013, s. 285-328 – https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/590450

Naci Kaptan – Devam edecek
This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, DIŞ POLİTİKA, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *