KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – BÖLÜM I

BÖLÜMLER
Bölüm I                 http://nacikaptan.com/?p=67366
Bölüm II               http://nacikaptan.com/?p=67944
Bölüm III – IV    http://nacikaptan.com/?p=68535
Bölüm V   – VI     http://nacikaptan.com/?p=69317

Naci Kaptan / 25.03.2019
Bölüm I

KÖY ENSTİTÜLÜ ÖĞRETMEN EĞİTİMCİ YAZAR
MUSTAFA ASLAN AKSUNGUR’UN ANILARI


Değerli okur ,

Kurtuluş savaşından sonra yoğun bir eğitim savaşı gerekiyordu .Cumhuriyeti kuranlar aslında en büyük savaşın EĞİTİM ve ÖĞRETİMDE yapılmasının gerekli olduğunu biliyordu . Bir eğitim devrimine gerek vardı . Bu ulu devrim KÖY ENSTİTÜLERİnin yapılmasıyla ve köy çocuklarının eğitimsiz ve cahil yoksulluğundan aydınlar yaratacak bir eğitim savaşı olarak  başladı .

Bu yazı dizisinde bu büyük eğitim devriminin içinden yoğrularak gelen Anadolu bozkırının bir çocuğu , Köy Enstitülü bir öğretmen , araştırmacı yazar ve eğitimci değerli Mustafa Aslan Aksungur’un kaleminden yaşam öyküsünü sunacağım . geçmişi ve yaşam öyküsünü günlüklerle kaleme alan ve adeta bir kuyumcu titizliğiyle geçmişi bize aktaran değerli öğretmenimize gönülden selam olsun.

Öğretmen Aksungur’un bana göndermiş olduğu ve yayımına izin verdiği , eğitim tarihimize not düşen , yoksul bir Anadolu çocuğunun yaşam öyküsünü paylaşmadan önce KÖY ENSTİTÜLERİNİN tarihçesini tekrar anımsamakta yarar var. Daha sonra yazının akışı içinde kalemi değerli Öğretmen Aksungur’a teslim edeceğim.

KÖY ENSTİTÜLERİ

Devrimci düşüncenin adamı Köy Enstitülerinden yetiştirilecekti.
Peki devrimci düşüncenin adamı bunu nasıl başaracaktı?

Bunun yolunu da, adı enstitülerle bütünleşen Tonguç şöyle özetliyordu:

“Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.”

Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde eğitim alanında hiç de iç açıcı bir durum yoktu. Osmanlı döneminden 2345 ilkokul ve bunlarda görevli 3.061 öğretmen devralınmıştı. 1926 yılına gelindiğinde ilkokul sayısı 4.770’e, öğretmen sayısı da 9.062’ye yükseldi ama ilköğretim sorunu çözülemedi. Özellikle köylerde ilkokul ve öğretmen gereksinimini giderilemiyordu. Mustafa Necati Bey’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, 1926 yılında Denizli ve Kayseri’de birer Köy Öğretmen Okulu açılarak soruna çözüm bulunmaya çalışıldı. Ancak, bu okullardan olumlu sonuç alınmadı ve 1932’de kapatılmalarına karar verildi.

1933-1934 yılında kent çocuklarının %75’i ilkokula gidebiliyorken, köy çocuklarının ancak %20’si bu olanaktan yararlanabiliyordu.

Eğitim devriminin üç adımı

Türk aydınlanmasının omurgası eğitim devrimidir. Eğitim devriminin üç ayağından ilki 3 Mart 1924’te gerçekleştirilen Öğretim Birliği Yasası, ikincisi, 1 Kasım 1928’de yapılan harf devrimidir. Bunlar, Türk aydınlanmasının hayata geçmesi için “olmazsa olmaz” koşullardandı. Ancak Türk aydınlanmasının kalıcılığı, devrimlerin benimsenmesi ve aydınlanma dalgasının ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmesiyle mümkündü.Bu da nüfusun yüzde seksenini oluşturan köylünün eğitilmesini gerektirmekteydi.

Ülke genelinde yüzde 6-7 civarında olan okuryazarlık oranı köylerde çok daha düşüktü. Harf devrimine rağmen okuryazarlığın düşünülen hızda yayılmamasında en büyük etken öğretmen sorunuydu. 1930’lu yılların ortalarında, 40 bin köyün 35 bini öğretmensizdi. Öğretmen okulları yılda 300-350 kadar mezun verebiliyordu. Basit bir hesaba göre, sorunun çözümü için on yıllarca beklemek gerekiyordu. Peki bu sorun nasıl aşılabilecekti?

Önce köy eğitmen kursları

Çözüm, Cumhuriyetin kurucusu ve Türk devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ten geldi. Çözümün ilk adımı, “Köy Eğitmen Kursları” uygulamasıydı. Böylece eğitim devriminin üçüncü ayağının temeli atılmıştı. Büyük önderin ömrü, projeyi tamamlamaya yetmedi. Bayrağı devralanlar projeye sahip çıktılar. Türk devriminin gerçekleşmesinde Mustafa Kemal’in hep yanı başında olan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, projenin sahipleri, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’a destek oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan yasa ile, dünyanın en özgün eğitim atılımı uygulamaya geçirildi.

Köy Enstitülerinin Açılış Nedenleri

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi.

Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi.

Bu çalışma Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığını üstlenmesiyle birlikte daha da genişletildi. Başlatılan yeni programın mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının enstitüye dönüştürülmesini ve ayrıca 17 yeni köy enstitüsü açılmasını öngörüyordu. Bu okulların her birinin bir çevresi olacak ve bu çevre içinde yer alan illere, nüfusa göre öğrenci kontenjanı ayrılacaktı. Enstitülere, beş yıllık köy okullarını bitirenlerle üç yıllık okulları bitirenlerden iki yıllık hazırlık sınıfını başarıyla tamamlayanlar alınacaktı. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı.

Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar öteki köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’yla Enstitüler sağlam bir yapıya kavuştu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ayırdığı ödenekle, öngörülen 21 Köy Enstitüsü’nün kısa sürede kurulup tamamlanması olanaksız olduğundan, gerek yapım, gerekse öğretim ve uygulama harcamalarının karşılanmasında köy bütçelerine ve imeceye de başvuruldu. Enstitülere alınan öğrenciler okulun yapım işlerinde ve örnek tarım uygulamalarında da görev aldılar. Köy Enstitülerinde okutulan derslerin %50’si kültür, %25’i tarım, %25’i de teknik dersleriydi.

Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla 1942-43 öğretim yılında Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne bir Yüksek Köy Enstitüsü eklendi. Köy Enstitülerinin en başarılı öğrencileri, öğretmenler kurulu kararı ve sınavla üç yıllık bu okula alındı, ilk yıl Kızılçullu ve Çifteler Köy Enstitülerini bitirenlerin tamamı Yüksek Köy Enstitüsü’ne alındı. Diğer Köy Enstitüleri henüz mezun vermemişti. Köye yönelik bir araştırma enstitüsü olması da amaçlanan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde Türkiye’nin en seçkin eğitimcileri, üniversite öğretim üyeleri ve devlet yöneticileri görev aldı. Derslerin bir bölümü Ankara’daki bazı fakülte ve yükseköğretim kurumlarında görülüyor, bazı uygulamalı dersler ise ilgili devlet kuruluşlarında işleniyordu. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kısa sürede başlı başına bir kültür çevresi durumuna geldi. Bu enstitü, kapatıldığı 1947 yılına değin 209 mezun verdi.

Köy Enstitüsü mezunu ilk 1941 öğretmen 1944 yılında köy okullarında görev aldı. 1948’de Van’a bağlı Erciş’te açılanla birlikte toplam sayısı 21’e ulaşan köy enstitülerinden kapatıldıkları 1953 yılına kadar 1.398’i bayan, 15.943’ü erkek olmak üzere 17.341 köy öğretmeni diploma aldı. 1936-1947 yılları arasında faaliyet gösteren eğitmen kurslarından ise 8.675 eğitmen mezun oldu. Sağlık bölümlerinden de 1.248 sağlık memuru yetişti.

Çok partili rejime geçildikten (1946) sonra, yeni kurulan Demokrat Parti’nin (DP) yoğun eleştirileriyle karşılaşan Köy Enstitüleri bu dönemde belirgin bir duraklama geçirdi. 1947’de, Reşat Şemsettin Sirer’in milli eğitim bakanlığı sırasında, eğitim programları temelli yitikliklere uğradı ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı, Köy Enstitülerinin yönetici ve öğretmenleri değiştirildi. İbrahim Hakkı Tonguç görevden alındı.

Türkiye’yi aydınlanmaya bilime ve çağdaşlığa taşıyacak olan bu büyük eğitim projesinin YOK EDİLMESİNİN ardında toprak ağaları ve siyasetçilerin iktidar kaygısı , oy kazanma hırsları vardır. Ne yazık ki Türkiye gibi ülkelerde kişisel çıkarlar , iktidar olmak hırsı ülkenin büyük çıkarları önüne geçmiştir. Bu güzel ülke kişisel çıkarlarını ülke çıkarları önüne koyan politikacılardan dolayı gelişememiş , çağdaşlığa ve bilime yönelememiştir. KÖY ENSTİTÜLERİNİN kapanmasına neden olanları nefretle anıyorum.

Köy enstitülerinde okuyan ünlü yazar Mahmut Makal şöyle der ;

“Bu okulların kapatılması Cumhuriyet’e karşı bir devrimdir. ABD’nin
dünyaya ektiği en lanet tohum, o dönem üretilen yalan propagandalardır”

1948 yılında İnönü hükümeti zamanında başlamış olan ve 1950 yılında başbakan olan Adnan Menderes zamanında artarak devam eden Marshall yardımı kapsamında Türkiye’nin ABD’ye olan borcu sürekli artmaktaydı. Bu süreci ABD şöyle tanımlar ;

“Marshall yardımıyla Türk insanı asfalt yollarla ve köprülerle tanıştı ( Bu yardımı neden yapıyorlardı ? ; Bakınız BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI) Fakat Menderes çok fazla masraf yapıyor parayı hesapsız harcıyordu. Fabrikalar yapıyor ve heryere camiler dikiyordu. o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı.”

Marshall yardımıyla Türkiye sürekli borçlanmaktadır. Toprak ağalarının ve Türkiye’yi borçlandıran Amerikan hükümetinin baskısıyla KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılmıştır. Şimdilerde bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı şeklinin ilk örneğidir..

İşte bu süreç içinde Amerika Köy Enstitülerini de mercek altına almış ve büyük bir aydınlanma projesi olduğunu farkına varmıştı. Amerikan hükümetinin hazırladığı bir istihbarat raporunda ‘Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor’” denilmektedir.

1940’lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem, Hasan Ali Yücel’in dönemine, Köy Enstitülerinin kurulduğu döneme denk gelmektedir, ki bu dönemde Köy Enstitüleri UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir.

John Dewey, 1859-1952 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir eğitim filozofudur. Eğitim felsefesinin temelinde yaparak öğrenme adını verdiği problem çözme yaklaşımı yani deneyim kavramı yer alan Dewey, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ve tecrübeye önem veren pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak geliştirmiş; deneycilik, işlevsellik ve aletçilik olarak da bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü filozof ve eğitim teorisyenidir.

Köy Enstitülerinin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan, köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmıştır. Maalesef ülkemiz o günün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, Batı’nın baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı.

Köy Enstitüleri temel esprisi şuydu: Bu eğitim modeli kişiye kendi farkına varabilirliğini kazandırıyordu. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutlulukla yaşamına anlam katabiliyordu. Bu günlerde de Milli Eğitimin içeriğinin boşaltılarak değiştirilmesi ve en değerli okulların bile imam-hatip okullarına dönüştürülmesi ANLAMAYAN – SORGULAMAYAN – ÜRETMEYEN kuşaklar yetiştirecek ve ne yazık ki ülkemiz yine sanayi ve bilişim devrimlerinde son sıralarda kalacaktır .

KÖY ENSTİTÜLERİ NEDEN KAPATILDI

Bu soruya cevap olabilecek en saydam açıklamalardan biri, dönemin CHP Milletvekili Kinyas Kartal’dan gelmişti. Aynı zamanda toprak ağası olan Kinyas Kartal, yıllar sonra, Köy Enstitülerinin neden kapatıldığına ilişkin soruya şu açıklamayı getirmişti:

“Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.”

* Köy Enstitüsü yasasının görüşülmesinde TBMM nde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler.

* Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi..

* Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, yasayı destekliyor ve “Kitap mermi gibidir” veciz ifadesiyle taraf olduğunu belirtiyordu.

Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propaganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.

CHP “Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti.

Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkilaplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz. Hatta CHP’sinde kalanlar içinde de, Köy Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı. . Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı.

Bir gün, Kepirtepe Köy Enstitüsüne ziyarete giden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir kız öğrenciye, çantasında neyin olduğunu sorar. Kız çantayı açar, göstererek, “ Bir parça ekmek, bir parça köfte ve birde Dünya Klasiklerinden Antigone isimli kitap “der. İnönü mutlu olur. Etrafındakilere dönerek, “ Ne zaman Türkiye’de, erinden generaline, sade vatandaşından Cumhurbaşkanına kadar, herkes, ekmekle kitabı bir araya getirebilirse, gerçek kalkınma başlamıştır demektir “ diyen İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak,1946 seçimleri sonrasında kurulan Recep Peker hükümeti sürecinde Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc’u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi.

Tonguç, önce Talim Terbiye kuruluna, sonra da bir okula öğretmen olarak atanır. Sirer, 1947 de, “tüm Köy Enstitülerinin kuruluş özelliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu okulların sıradan bir köy okulu olduğunu “ söyleyerek, müfredat programını değiştirdiler. Böylece, erimekten korkan İnönü’nün sırtından da yük kalkmış oldu. İşte bu dönem, sağcılara yaranmak, CHP’yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının açılması dönemidir.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa , ile uygulamaya tamamen son verdi. İkinci Dünya Savaşı’nın zor koşullarına karşın ülke coğrafyasına eşit aralıklarla serpiştirilen 21 aydınlanma ocağı ışık saçan okullar 20 bine yakın mezun verdi. Ancak eğitim devriminin üçüncü adımının tamamlanması için en az 40 bin mezun yani 10-15 yıl daha gerekliydi. Olmadı, buna izin verilmedi. Demokrasiye geçişle birlikte, Cumhuriyetin en ışıltılı eğitim atağı olan Köy Enstitüleri projesi yarım bırakıldı.

Bu büyük aydınlanma projesinin kurucuları Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u saygı ve sevgiyle anıyorum.

Naci Kaptan / 25.03.2019
Devam edecek

KAYNAKLAR

http://www.serenti.org/koy-enstitusu-sistemine-toplu-bir-bakis/
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/55204/
Naci Kaptan / 29.01.2018

This entry was posted in CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, Dizi Yazilari, EĞİTİM, KÖY ENS.ÖĞR. MUSTAFA AKSUNGUR ANILARI, KÖY ENSTİTÜLERİ. Bookmark the permalink.

1 Response to KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – BÖLÜM I

  1. Zeki Kentel says:

    Tüm Yazıları
    Zeki Kentel
    Köy Enstitüleri nasıl kuruldu, neden ve kim tarafından kapatıldı?
    17.04.2017 00:00

    SEVGİLİ NACİ KAPTAN ÖZÜR DİLEYEREK SAĞLIK İÇİNDE NİCE GÜZELLİKLERE NİCE BAŞARILARA SELAM VE SAYGILARIMLA

    1940’lı yılların başındayız… Alman orduları; Volga kıyılarında Stalingrad’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da Türkiye sınırlarında, Meriç kıyılarında.

    Türkiye; yurdun savunması ve bir Alman işgali yaşamamak için 20 yaş kesimi (1317 – 1336 / 1901 – 1920 doğumluları ) insanını silâh altına alınmıştı.

    Kahraman ordu, Trakya’da insan boyu kar, diz boyu çamurda yüzbinlerin üzerinde Mehmetçiği ile çadırlı ordugâhta… Ordugâhın savaş hazırlıkları ve yer değişimleri Mehmetçik yayan, malzeme ve mühimmat öküz arabaları, talikalar ve katırlar ile büyük zorluklar içinde yapılıyor.

    Milli Mücadele’nin yaralarını saramamış yeni devlet, İkinci Dünya Savaşı’na girmeden savaşa girmiş kadar zor koşullar içinde.

    Ekmek yok, aş yok… Hayvana sap yok, saman yok… Kışın soğuğundan, yazın sıcağından barınacak yer yok…! Cephane var mı, yok mu bilmem ama asker süngü hücumu ile saldırı ve savunma ağırlıklı talim ve terbiye görüyor…!

    Haydarpaşa Asker Hastanesi ( GATA ) tüm katları, koğuşları ve koridorları; iki katlı ranza, iki katlı kereste raflarda ot yataklarda; soğukların, yoklukların hastalıkları içinde ( tifus, ciğer, uyuz, sıtma, zafiyet vb) şifa bekleyen Mehmetçiklerle koyun koyuna dop dolu. Yeni gelen hastalara boş yatak yok.

    İlâç yok. Yerli aspirin taklitleri. Kaputbezinden sargılar. Şifayap olan da yok. Eli ayağı tutan memleketine 6 aylık hava değişimi ile gönderiliyor.

    Babam Trakya’da bu çadırlı ordugahta çevresinin diz boyu çamur ve insan boyu karla kaplı o çadırda iki yıl geçirdi ve ömrünü tamamladı. Şehirde yaşama şansımız kalmamıştı. İlkokul diplomamı babama göstermek kısmet olmadı. Annem ile köye, eğitmen olan dayımızın yanına döndük… Dayımın çocuklarıyla birlikte kendilerine zor yeten çorbasına şehirden iki kaşık daha katılmıştı.

    Babasız yetim kalışının ardından okumak için çırpınan, ailenin de okutmak için çırpındığı, tek suçum şehir ilkokulu mezunu olduğum için, “Kepirtepe Köy Enstitüsü”nün kapısından geri döndürüldüm…
    Bu yokluk ve yoksulluk içinde devlet, bu yokluk ve yoksulluğu kırmak için köye okul götürmek, köylüyü okutmak istiyor. Cumhuriyetle birlikte ülkenin gelişip zenginleşmesinin, kalkınmasının başlangıç noktasının köy olacağı kafalara dank etmiş durumda.

    17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM’de kabul ediliyor.
    Cumhuriyet Türkiyesi’nin ülke gerçeğine, kendi öz kaynaklarına dayalı olarak kurduğu bir eğitim sisteminin adıdır Köy Enstitüleri. Yabana muhtaç olmadan kendini yeniden üreten, kendini, kendi kendine üretken bilgi ve beceriyle donatan bir eğitim kurumunun adıdır Köy Enstitüleri.
    O günlerin Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün basit yün-aba giysileri içinde köy çocukları, Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün temelinde, kerpicinde, duvarında, çatısında emeği olan köy çocukları, ülkenin imarına ellerinin nasırlarını bıraktıkları, yeni nasırlar kazandıkları, ülkede büyük bir hızın, büyük bir değişimin kıvılcımları olmuşlardır.

    Her yıl 17 Nisanlarda panelde, söyleşide, köşe yazısında,ekranda Köy Enstitüleri üzerine konuşulanları dikkatle izlerim ama sadece izlerim. Bu izlediklerimden kendi dağarcığıma hemen hemen hiç bir şey girmez. Onlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan nostaljilerini, özlemlerini, masallarını anlatırlar.

    30-40 senedir bu konuda Köy Enstitüleri hakkında sadece özlemleri dile getirenleri yadırgadığımı da, belki yazımın en sonunda söylenmesi uygun olacak bir sözü yeri geldiğinde yazımın başında da söylemekten çekinmeyeceğimi ve aykırı olacağımı belirtmeliyim.

    1936’larda askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan köy çocukları 6 ay süreli tarımsal uygulamalı kurslarda yetiştirilerek köylerinde eğitmen oldular.

    Bu deneyimlerin ardından, uygulamaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine ülke eğitimine daha köklü çözüm getirmek amacıyla 17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM’de kabul edilmiştir.

    Köye okul girişimi 1937 ve 1939 yıllarında Saffet Arıkan’ın ve Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı ve İsmail Hakkı Tonguç’un ilköğretim Müdürlüğü dönemlerinde etkin olarak ülke gündeminde kendine lâyık olduğu yeri almıştır.

    Köy Enstitüleri’ne 5 yıllık köy ilkokulunu bitirenlerle, köyün kendi, sadece okuma yazma bilen insanından 6 ayda eğitmen olarak yetiştirilenlerin okuttukları 3 yıllık köy okullarından çıkan 2 yıllık hazırlık sınıfı okuyan sadece ve sadece köy çocukları alınıyordu.

    Sayıları 20’ye ulaşan Köy Enstitüleri’nde genel bilgi ve kültür derslerinin yanı sıra tarımsal ve teknik üretken bilgi ve beceriler kazandırmaya yönelik uygulamalı dersler ağırlıklı idiler. Böylece enstitülerin kendi alt yapı sorunları da devlete yük olmadan kendi üretkenliği içinde çözülmüş oluyordu.

    İdealler güzeldi. Fakat bu güzel ideallerin yanında sosyal güvenlik başta olmak üzere birçok eksiklikler vardı. Bu çocuklar kendilerini vatan ve millet için bir kurbanlık görmenin ezikliği içinde idiler. Yasada, zorunlu yirmi yıllık göreve karşılık olarak, değişmez 20 TL. aylık ile ( gerçi zamanın devlet memur baremi başlangıcı da 35 ! TL. idi) hiç bir zaman uygulamaya konulamayan, ekip biçebileceği kadar arazi, hayvan ve araç – gereç verileceği yazılı idi.

    Fakat bu gençler cumhuriyetin üzerine kurulduğu mantık içinde, içinden çıktıkları köyün geleneğinden, örflerinden koparıldılar. Milleti tümden değiştirme ve dönüştürme içinde bir yönetim ve eğitim anlayışı ile köye rağmen köy için mantığı ile yetiştirilmişlerdi. Sanki köydeki kalkınma köylüsüz olacaktı. Köyde bir şeyleri kökten değiştirmek, kırmak hedeflenmişti.

    Kendilerine öğretilenlere göre belki haklıydılar ama alacakları yoktu. Kendi öz köyünde kendi öz köylüleri ile, kendi insanları ile çatışmalar yaşadılar. Köy ile, Anadolu ile bütünleşmeleri zayıf kalmıştı. Ayni dili konuşamıyorlardı.

    Aslolan köyünden kopmadan köylü ile birlikte olmanın sırrı öğretilememişti. Köylünün, kendi çocuklarına sahip çıkması için gerekli ortamın sırrı, davranış biçimi henüz keşfedilmemiş ve öğretilememişti. Millete mal edilemediler. Kendilerini içinden çıktıkları köye kabul ettirebilmelerinde karşılarına büyük zorluklar çıktı.

    Bunun için de daha yeşermeden, çevresini yeşertmeden Anadolu’nun dinamiğini ülkenin kalkınmasına katacak Anadolu kırsalının gençlerine karşı acımasız saldırılar yapıldı. Bu acımasız saldırılara karşı hiç kimsenin ama hiç kimsenin gıkı çıkmadı. Evet bir yanlışlık ve bir eksiklik vardı ama kimse buna kafa yormadı, kimse bu soruya yanıt vermek için kendisini üzmedi…

    Anılan süreçte, ülkede sürüp giden komünist suçlamasından bu okullar en ağır şekilde nasiplerini aldılar. Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

    Türk Milli Eğitimine büyük destek veren ve bu okulların kuruluşuna büyük katkısı olan İsmet Paşa bile Hasan Ali Yücel’i ve kendi eseri olan okulları savunmadı. Hasan Ali Yücel bu okullar yüzünden komünizmden suçlu bulundu ve ceza yedi.

    Bulunduğum okula, amacı ülkeye kaliteli ve kalifiye işçi yetiştirmek olan bir okula, mezunu olmakla kıvanç duyduğum bir okula, bir spor karşılaşması için beyaz yün ceket-pantolon içinde gelen kız-erkek Köy Enstitüleri köy çocukları karşılaşma süresince, onlar kadar çulu olmayan sınıf arkadaşlarım tarafından Moskof …., vb. hakaretlere maruz kaldılar. Köylülük bilinci ile karşı çıkışıma bir meydan dayağım eksik kalmıştı.

    Bugün kuruluş yıldönümlerinde ağıtlar yakan gazetelerin köşelerinin ve manşetlerinin 1950 öncesinde ve sonrasında Kenan Öner’den geri kalan yanları yoktu. Demokrat Parti’den mebus olmak isteyen, hızlı Atatürkçüler açıktan veya sessiz kalarak bu saf Anadolu çocuklarına ve okullarına en ağır suçlamaları yaptılar.

    Bu pırlantalar, askerlik görevini yapmak üzere geldikleri yedek subay okullarında komünist ön yargısı ile “Gözün üstünde kaşın var” kabilinden suçlamalarla birçokları kıtalara onbaşı – çavuş olarak çıkarıldılar. Ne yani ayak takımı başımıza bir de subay mı, amir mi olacaktı…!

    1946’lı yıllarda İsmet Paşa’nın ülkeye getirdiği demokrasi! ilkönce bu okulların başını yedi. Öyle ki, Köy Enstitüleri’ne karşı yapılan acımasız saldırılarda okulların kurucusu olan CHP hükümetleri bu okulların yıkımlarının öncüsü oldular.

    Köy Enstitüleri kapatılırken bu kurumlarla bütünleşmiş olan bir avuç insanın ve Anadolu çocuğunun içine düştükleri acılarından hiç kimsenin ama hiç kimsenin haberi olmadı.

    İsmet İnönü başta olmak üzere, Halide Edip Adıvar, Nadir Nadi, Fethi Okyar, Makbule Atadan, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Şemsettin Günaltay, Celal Bayar ve başka birçok Milli Mücadele adamının (Gazi Mustafa Kemal’in devrimlerinin en yakın arkadaşlarının) hiçbiri Köy Enstitülerini savunmadılar.
    Bugünkü Köy Enstitüleri savunucularının hepsi, o günleri yaşamayanların hepsi sadece bir nostaljiyi, bir hayali, bir özlemi, bir hikayeyi savunuyorlar.

    Köy Enstitüleri, Türkiye’nin çağdaşlığı yakalaması için gerekli Samurayları yetiştirecek kurumlar olmamaları için bir neden yoktu… Ama bildiğiniz gibi Japon mucizesi, kaynağını kendi dinamiklerinden, kendi geleneğinden, örfünden alıyordu.

    Köy Enstitüleri, köylü veya Anadolu halkı istedi diye kurulmamıştı. kapatılmaları da yine köylü veya Anadolu insanı istedi diye kapatılmadı.

    Burada bazıları anadolu gerçeğinden soyut ağalardan, kırsalın ağalarından söz ederler.
    Burada sözü edilecek ağa kırsalın kendisinden hesap soracağı korkusunu yaşayan egemen oligarşinin ağasıdır.

    Kimler kurdu ise kapılarına kilit vurulması da onlar eliyle oldu…..! Köy Enstitülerinin başarısızlıkları köye rağmen köy için yanlışlığından kaynaklanmaktadır.

    Biz seksen yıldır bir çuvaldız boyu yol alamadıysak, bunun en başta gelen nedeni milletten soyut, onun dinamiğinden habersiz kendi içimizden çıkardığımız, özümüze yabancı yetiştirdiğimiz egemen oligarşidir.
    Demokratlığı kimseye bırakmayanlar, Köy Enstitüleri’ne ağıt yakanlar durumu bir kere de Anadolu insanının bakış açısından yeniden değerlendirilmelidir.

    Köy Enstitüleri’nin bunu gerçekleştirememelerinin nedeni, Anadolu’yu çağa dönüştürme yolunda, kurucuların hareket noktalarının maddi gerçekleri doğru olmakla birlikte, Anadolu’nun sahip olduğu dinamikten, bu dinamiğin çıktığı kültür, örf ve gelenekten soyut olmalarından kaynaklanmaktadır. Hasan Ali Yücel’de CHP iktidardan düştükten sonra yayınladığı yazılarda bu somut gerçeğe uzak olduklarını vurgulamıştı.

    Anadolu’dan soyut bir radikal hareketin, zayıf da olsa var olan demokratik koşullarda başarılı olması mümkün değildir.

    Sonuç olarak bilmemiz gereken, eğer tarihten ibret alacaksak, Köy Enstitüleri’ni neden sahiplenmedi? O saf Anadolu çocuklarını Yd. Sb. okullarından gözünün üstünde kaşın vardır denilerek kıtalara er veya onbaşı olarak çıkarılmalarının sebebi nelerdi ve kimlerdi? Hasan Ali Yücel`i bu okullar nedeniyle komünizmden mahkum olmasına neler ve kimler sebep oldular?

    Köy Enstitüleri kapatılırken tek bir kişi evet tek bir kişi karşı çıkmadı. Bugün Köy Enstitüleri gerçeğini çok az da olsa kıyısından, köşesinden özlemle AAHHH..AAAHHH….! edebiyatını yapanlar işte o suçluların torunlarıdır.

    Dün ülkede egemen oligarşinin iç düşman olarak gördüğü komünist yuvaları Köy Enstitüleri ile komünizm temizlendi. Nazım, Said-i Nursi, vb. iç düşmanlar zindanda çürütüldüler.

    Bugün hala aydınımız baş örtüsü, çobanın oy hakkı sarmalında ise aşacak daha çok engellerimiz var demektir. Bu kafa hala, ülkenin kalkınması yolunda, Anadolu kırsalının dinamiğinin ülkenin kalkınmasına katma yolunda gündeminde etkin bir önerisi bulunmamaktadır.

    Köy Enstitüleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük ve en parlak başarılarından biri olacaktı. Fakat çok yazık ki, aynı zamanda da en büyük bozgunlarından biri olmuştur.

    Milleti, milletin değerlerini özümsememiş ve de millet iradesine saygısız bu kafa, bu egemen anlayış devam ettiği sürece mehter bu yürüyüşüne devam edecektir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *