1 MART TEZKERESİNİN PERDE ARKASI, IRAK’IN İŞGALİ ve BİR DEVLETİN YOK OLUŞU

1 MART TEZKERESİNİN PERDE ARKASI,
IRAK’IN İŞGALİ ve BİR DEVLETİN YOK OLUŞU

Naci KAPTAN / 06 HAZİRAN 2021

GİRİŞ

Siyasi tarihe meraklı değerli okur,

Tarih meraklıları ve araştırmacılar için okumanıza sunduğum bu araştırma yazısı uzundur. Irak’ın işgali nedeniyle büyük kırılmalar yaşadığımız yakın siyasi tarihimize not düşmek amaçlıdır. Sabırla ve nefeslenerek okumanızı dilerim.

Bir zamanlar Osmanlı hakimiyeti altında olan sınır komşumuz Irak 2003 yılında yapay nedenlerle ve kurgulanmış olan BOP gereğince Emperyal güçler tarafından başlatılan savaş sonucunda  işgal edildi, bölündü, parçalandı  ve yok edildi. Suriye ve Libya da aynı süreci yaşıyor.

Geçmişi MÖ 3200 yılına kadar giden ve birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Irak , tarihi, kültürü, töreleri, sosyal geçmişi ve insanları ile birlikte tarihten silindi. Tüm kültür varlıkları, müzeleri soyuldu. Geçmişle olan tüm bağı kopartıldı. 5100 yıllık bir kültür sanki hiç yaşamamışçasına, hiç  olmamışçasına tarihin kirli emperyal bataklığına gömüldü. Geçmişle günümüz arasında bağ oluşturan tüm nesneleri, varlıkları çalındı, talan edildi. Ülkeden götürüldü.

Sayısı tam bilinmemekle birlikte 1 milyon civarı Irak’lı sivilin savaşta öldüğü ve 1.5 milyon insanın da ev ve topraklarını terk ederek göç etmek zorunda kaldıkları yazıldı. Müslüman olan bir komşu ülkenin yok oluşuna ne yazık ki gizli görüşmeler sonucu Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP milletvekillerinin büyük bölümü destek vermiştir. Aynı dinden olan Irak’lılar ölürken zamanın başbakanı Erdoğan’ın “Irak’ta savaşan ABD’li askerlerin ülkelerine sağ-salim dönmeleri için” yapmış olduğu dua hatırlardadır.

Irak’taki bilinen ilk Uygarlık Sümer medeniyeti idi. Sümer medeniyeti MÖ 3200 yılında yazıyı keşfederek tarihi Çağlar’ı başlattılar. Dicle ve Fırat nehirleri arasında varlık gösterdi. Birçok dinde bulunan Tufan hikâyesi ilk defa Sümerlilerde geçti ayrıca Sümer medeniyeti bölgedeki inançların gelişiminde büyük bir rol oynadı , Babil ve Asur inançlarında hatta Anadolu ve Yunan inançlarına kadar etkisi vardı.

Sümer medeniyeti matematik, astronomi gibi birçok bilimde gelişme yaşamışlardı. Daha sonraları Arabistan’dan gelen Akadlar belli bir süreden sonra Sargon döneminde Sümer medeniyeti, Suriye şehir devletleri , Kenan diyarı ve İran’ın bir kısmını alarak Akad İmparatorluğunu kurdu. Akadlar, Sümerlilerin etkisinde kalmıştı ama tarihin ilk İmparatorluğunun kurucularıydı.

Akadlar gibi Arabistan’dan göçmüş Babil’ler, Irak’ta Babil şehrini kurdular. Babil şehri daha sonraları dahada genişleyerek Babil devleti kuruldu. Kral Hammurabi döneminde ünlü Hammurabi kanunları yazıldı. Babil medeniyeti sanat ve mimari alanında çığır açmıştı. Ünlü Babil kulesi ve Babil’in Asma bahçelerini yapan gene Babil medeniyeti idi. Babil medeniyeti, Asur medeniyeti tarafından yıkıldı. Daha sonrasında Neo-Babil medeniyeti kuruldu. Neo-Babil, Ahameniş hanedanlığı tarafından yıkılıp bir satraplık haline getirildi. Makedonyalı İskender tarafından Ahameniş devleti yıkıldı. Büyük İskender’in ölümünün ardından Irak , Selevoski hakimiyetine girdi.

Irak sırasıyla Part ve Sasani hakimiyetine girdi. Arap fetihleri sonucunda bölge araplaşmaya ve İslamlaşmaya başladı. Abbasi hanedanlığı tarafından Bağdat başkent ilan edildi. Abbasi hanedanlığı döneminde Irak, alimlerin toplandığı yer oldu. Bağdat’taki Bilgelik evi özellikle bilginleri çeken yerdi. 11. Yüzyılda Selçuklu hakimiyetine giren bölgede daha sonraları Irak Selçuklu kuruldu. Bağdat’ın , Hülagu Han tarafından işgali ile İslam’ın altın çağını ve Abbasi hanedanlığı bitirdi . Bölge önce Memlük’lerin  daha sonraları ise Karakoyun’ların ve İran’ın hakimiyetine girdi. Osmanlı bölgeyi ele geçirdi. Irak eyaleti o dönemlerde Kuveyt ile birleşikti. 1. Dünya savaşında Osmanlı kontrolünden çıktı.

1.Dünya savaşından sonra Irak , Birleşik Krallık sömürgesi oldu. Kuveyt, Irak’tan ayrıldı. Birleşik Krallık mandasını çektikten sonra İslam Birliği ve Arap Birliğine girdi. Saddam Hüseyin iktidara geldikten sonra diktatörlüğünü ilan etti. Ülke Dünyanın en güçlü 5. kara ordusuna sahip oldu. İran ile aralarında Körfez Savaşları yaşandı. Körfez savaşları, Irak’ı güçsüz düşürdü bunun üzerine gücünü geri toplamak ABD tarafından tuzağa düşürülerek Kuveyt’i işgal etti.

Irak BM tarafından uyarıldı ve geri çekilmeyince ABD önderliğinde toplanmış bir ordu ile Kuveyt’ten çıkarıldı. ABD-Irak savaşı sonucunda Irak iç savaşa sürüklendi.

Büyük bir yalan üzerine kurgulanmış olan Irak’ın işgali ve yok edilmesi ABD ve suç ortağı İngiltere başta olmak üzere emperyalizmin el birliğiyle işlediği bir cinayet ve soykırımdır.

Naci Kaptan / 06 haziran 2021

BÖLÜM I

11 Eylül 2001 tarihinde, ABD’de ikiz kulelere düzenlenen terörist saldırıların
ardından, ABD uluslar arası terörizmle mücadele etme politikasını uygulamaya koydu.

Pearl Harbour’dan sonra evinde ilk kez vurulan ABD’nin yeni tehdit algılamalarında; terör, radikal İslam örgütleri ve ulus-aşırı siyasi İslam hareketleri ön plana çıkmıştır. Bu kapsamda terör örgütlerini barındırdığını idda ettiği ve “Şer Ekseni” olarak adlandırdığı Irak, İran ve Suriye ile mücadele edeceğini açıkladı.


Hürriyet gazetesi 11 Eylül 2001 tarihinde “Dünya Şokta” “ABD’de üst üste
yaşanan kamikaze terörist saldırılarında en az 10 bin ölü var”

Milliyet gazetesi “Dünyanın Kalbine Kamikaze” “ABD, dün dehşetle uyandı. İki uçağın çarptığı Dünya Ticaret Merkezi’nin iki dev gökdeleni yerle bir oldu. Pentagon alevler içinde. ABD Ordusu kırmızı alarmda”

Sabah gazetesi “Kıyamet Günü” haberlerini baş sayfadan vererek ABD’ye yapılan terörist saldırılarını Türk kamuoyuna bildirirken,

New York times “ABD’de saldırıya uğradı- Newyork-Washington’da korkunç terör”

Los Angeles Times “Manhattan’dan yükselen dumana rağmen ABD ayakta kalacaktır”

New York Post “savaş eylemi”, Times “Amerika’ya savaş açıldı”

Financial Times “ABD’ye büyük darbe”

Daily Telegraph “Amerika’da savaş”

manşetleri ile dünyaya Eylül terör saldırılarını bildiriyorlardı. ABD, tarihinde ilk kez kendi evinde vurulmuştu ve hem yönetim hem de halk gerçek anlamda bu şoku yaşıyordu. Şiddet ve dehşeti Hollywood filmlerinde görmeye alışmış bir neslin kolayca kaldırabileceği bir yük değildi bu. Bir travma yaşıyordu Amerika. Halk, İkinci Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbour baskını hariç 11 Eylül 2001 tarihine kadar sınırları içinde savaş yüzü görmemişti.

Amerikan yönetimi, 2002 yılının Eylül ayında “The National Security of the United States” başlığıyla George W.Bush imzalı yeni Amerikan milli güvenlik stratejisini yayınlamıştır. Başkan Bush, Amerika’ya yönelik tehdit oluşturduğunu düşündüğü hedeflere önleyici saldırılarda bulunma hakkını kullanacağını bu belge içerisinde beyan etmiştir.

Bu belge uluslararası ilişkileri hem teorik hem de pratik olarak değiştirecek radikal unsurlar içermektedir. Doktrinin en çarpıcı noktasını şu cümle oluşturmaktadır;

“ABD, haydut devletleri ve onların terörist dostlarını, bizi ve müttefiklerimizi kitle imha silahlarıyla tehdit eder hale gelmeden önce durdurmaya hazır olmalıdır.” Diğer bir deyişle, Amerika kendisine yönelik doğrudan bir saldırı olmadan da tehdit olarak algıladığı hedefleri vurma hakkını kendinde görmektedir.

Buna karşılık ABD’deki saldırıların baş zanlısı Suudi terörist Usame Bin Ladin, harekâttan hemen önce El -Cezire televizyonuna yaptığı açıklamada, ABD’nin İslam’a karşı savaş açtığını savunarak “cihad” çağrısında bulundu.

Ladin, “Amerika, terörizmle savaş adına İslam’a savaş açtı. Her Müslüman, dinini savunmalıdır. Yüce Allah adına yemin ederim ki, Amerikan halkı, biz topraklarımızda güvenlik içinde olduğumuzu hissedinceye kadar, Amerikan topraklarında güvenlik içinde olduğunu hissedemeyecek. Şimdi Amerikalıların içi korkuyla doldu” diyerek İslam ülkelerini ABD’ye karşı savaşa çağırmış ve meydan okumuştur.


Mayıs 2004’te, yaklaşık 20 İngiliz askeri, Irak’taki büyük Basra kenti yakınlarında, El Amara’nın 15 mil güneyinde

BÖLÜM II

ABD Başkanı Bush tarafından 20 Eylül 2002 tarihinde açıklanan “önleyici eylem” stratejisi ile ABD’nin istediği zaman, istediği yere, ister NATO çerçevesinde, mümkün olmazsa tek başına güç kullanabileceği belirtilmiştir. Bu açıklamadan sonra ABD Afganistan’a müdahale etmiştir. Bunun bir son olmayacağını ispatlarcasına, Afganistan’a yapılan müdahalenin ardından, BM Güvenlik Konseyi tarafından bu yönde bir karar alınmamasına rağmen, bütün uluslar arası hukuk kurallarını hiçe sayarak, 20 Mart 2003 tarihinde ABD ve İngiliz askerlerinin oluşturduğu koalisyon güçleri ile Irak’ı İşgal etmiştir. Özellikle bölgeye yakınlığı ve tarihi bağları nedeniyle Türkiye, her iki Körfez Savaşı’ndan da etkilenen ülkelerin başında gelmiştir.

ABD, 11 Eylül’den sonra NATO da dahil olmak üzere uluslar arası kurum ve kurallara daha az bağlı bir şekilde hareket edeceğini açıkça ortaya koymuş, “Kitle imha silahlarının terör şebekelerince kullanılması ve petrol kaynaklarına erişim imkanlarının sınırlanması” gibi tehditlerin gerçekleşmesini beklemeyeceğini açıklamıştır.

ABD’ye göre mukabelede bulunmak için, klasik uluslar arası hukukun gerektirdiği saldırının ortaya çıkmasını beklemek anlayışı dönemi artık uygun değildir ve saldırı gerçekleştiğinde çok geç kalınmış olacaktır. Bu nedenle ABD Başkanı Bush tarafından 20 Eylül 2002 tarihinde resmen açıklanan “Önleyici Askeri Müdahale Doktrini” ile ABD’nin istediği zaman, istediği yere, NATO çerçevesinde eğer bu mümkün olmazsa tek başına güç kullanabileceği belirtilmiştir. Bu anlayış klasik uluslar arası hukukun da bir bakıma sonu anlamına gelmektedir.

İkinci Körfez Savaşı Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak sıkıntılı olduğu bir döneme rastlamıştır. ABD’nin Irak’a düzenleyeceği harekât öncesi Kuzey Cephesi’ni Türkiye üzerinden açmak istemesi, ABD ile diplomatik ve politik problemler yaşanmasına sebep olmuştur. ABD askerine, Türkiye’de konuşlanmasına izin veren 1 Mart tezkeresinin TBMM’de kabul edilmemesi mevcut sorunu büyütmüştür. Irak’a ikinci defa yapılan müdahale, birincisinde olduğu gibi Türkiye’yi hem ekonomik hem de siyasi yönden etkilemiştir.

Amerika, Irak’ı işgal öncesi Türkiye’den hem asker ve askeri malzeme geçmesi için hem de asker bulundurmak için izin istedi. Aslında bu izin hiç bir yetkisi  ve Başbakan olmamasına rağmen Recep Tayyip Erdoğan tarafından ABD’de gizli bir görüşmede verilmişti. ABD Türkiye’nin yeni başkanını belirlemiş ve seçilmeden önce görevlendirmişti. BOP Eşbaşkanı yeni görevine hazırdı.

Bu sadece Irak’ın değil, Türkiye’nin de işgali olacaktı.

ABD İskenderun ve Trabzon limanından Irak’a asker ve askeri malzeme sevkedebilmek için belirlediği güzergâh üzerinde transit geçiş/konaklama noktalarında arazi alıyor ve buralara gerekli düzenleme ve inşaat için ön çalışmalar yapıyordu.

Başbakan Abdullah Gül, liman ve askeri üslerin olası bir Irak savaşına hazırlık amacıyla Amerikalı askeri uzmanlarca incelenmesi için izin verdiğini açıkladı. Üs ve limanlarda inceleme yapılmasına ilişkin kararın imzalanmasıyla birlikte 150 kişilik Amerikan askeri heyetinin gelecek hafta Türkiye’ye gelmesi bekleniyor.

İncelemelerin bir ay önce başlatılması hedefleniyordu, ancak Türk tarafının Amerikan heyetinin tabi olacağı hukuk kurallarıyla ilgili çekinceleri nedeniyle Amerikalı uzmanlar planlanan tarihte Türkiye’ye gidemedi. NTV televizyonunun haberine göre Amerikalı personel, görev başındayken bir suça karışması durumunda Amerikan hukukuna göre yargılanacak. Türkiye’de görevi dışında suç işleyen personel ise Türk hukukuna göre yargılanacak.

Gazetecilerin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Başbakan, iznin ABD’yle ikili savunma işbirliği anlaşmaları çerçevesinde verildiğini, bu konuda Meclis kararına gerek olmadığını söyledi.


BÖLÜM III

IRAK’IN İŞGALİ İÇİN GEREKÇE LAZIMDI!

11 Eylül saldırısından El-Kaide’yi sorumlu tutan ABD’nin, Afganistan’da giriştiği işgal harekatının ardından yeni hedefi, zaten Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra uygulanan ambargo yüzünden zor günler geçiren Irak oldu.

ABD işe, Saddam Hüseyin’in elinde kitlesel ölümlere neden olabilecek biyolojik silahlar olduğu yaygarasını kopartarak başladı.

Biyolojik silah yalanıyla başladı

Irak’ın büyük bir tehdit olduğunu savunan ABD Başkanı George W. Bush iddialarını, “Irak, ileri derecede konsantre edilmiş alimünyum tüpler ve uranyumu zenginleştirecek teknik donanım satın alarak, nükleer silah geliştirme girişiminde bulundu. Aldığımız istihbaratlar hiçbir şüpheye yer bırakmıyor. Irak rejimi, şimdiye kadar hiç denenmemiş ölümcül bazı silahlara sahip bulunmaktadır ve yenilerini de üretmektedir” diye sıralıyordu..

Büyük Krallık Başbakanı Tony Blair ise “Irak kimyasal ve biyolojik silahlara sahiptir. Saddam bunları üretmeye devam etti ve şimdi de kullanmak niyetindedir” diyerek onu destekliyordu.

Blair’in parlamentoya sunduğu istihbarat raporları içeren dosyada, Saddam Hüseyin’in 45 dakika içinde bir kitle imha silahını harekete geçirebileceği öne sürülüyor.

5 Şubat 2003’te BM Güvenlik Konseyi’nde konuşan ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, “Saddam Hüseyin’in biyolojik silahlara sahip olduğundan hiç şüphe yok ve daha fazlasını üretebilecek kapasiteye sahip” diyordu.

Powel, Irak’ın BM silah müfettişlerine yakalanmamak için bir kamyon filosunu kimyasal ve biyolojik silah laboratuarlarına dönüştürdüğünü ileri sürüyordu.

BM Silah Denetleme Komisyonu’ndan gelen açıklama ise bu iddiaların aksini söylüyordu. Komisyon Başkanı Hans Blix, Irak’ta incelemelerde bulunan ekibinin herhangi bir biyolojik silah bulamadığını açıklıyordu.

ABD ve Birleşik Krallık, kimseyi ikna edemedi. Biyolojik silah iddiasına güvenmeyen Avrupa ülkeleri bu sözde özgürlük ve demokrasi savaşında ABD ve Birleşik Krallık’ın yanında yer almadı.

Dünya “Savaşa Hayır” dedi

Dünya kamuoyu da bu yalanlara en baştan inanmıştı. Savaş planlarına tepki gösteren büyük kitleler protesto gösterilerine başladı. Washington’da 100 bin, San Francisco’da 200 bin insanın katıldığı ‘Savaşa Hayır’ diyen protestolar düzenledi.

Londra’da Hyde Park’da 2 milyon insan toplandı. İtalya’nın Floransa kentinde 1 milyon, İspanya’da Milano’da 400 bin, Barselona’da 300 bin, Madrid’de 120 bin Sydney’te 200 bin kişi sokaklara çıktı.

Tokyo, Moskova, Paris, Londra, Dublin, Montreal, Ottawa, Toronto, Köln, Bonn, Göteborg, Floransa, Oslo, Rotterdam, Kahire…. Gösteriler tüm dünyayı sardı. Türkiye’de da halk Irak’ta savaş istemiyordu. Yurdun dört bir köşesinde Bush ve Blair’i protesto eden barış isteyen gösteriler düzenlendi. Günlerce sokakları dolduran Türk halkı savaşa karşı sloganlar atıyordu.

Dünyaya rağmen vurdu

Irak’ın işgali için yeterli delil sunamayan ABD ve Birleşik Krallık öncülüğünde kurulan koalisyon gücü, BMGK’den onay çıkmasını beklemeden saldırı kararı aldı.

Bush, 17 Mart 2003’te Saddam Hüseyin ve ailesine 48 saat içinde ülkeyi terk etmeleri, aksi takdirde askeri müdahaleyle karşı karşıya kalacakları uyarısında bulundu. Sürenini sonunda ise koalisyon güçlerinin Irak’a karşı askeri operasyon başlattığını duyurdu.

20 Mart’ta “Özgürlük Operasyonu” adı verilen işgal harekatı başladı. Irak’a ait askeri ve siyasi merkezler, Baas rejiminin önemli noktaları ani hava saldırılarıyla hedef alındı. Savaş ABD ordusuna iliştirilen basının gözüyle dünyaya nakledildi.

Irak güçleri tutunamadı

Irak’ın düzenli ordusu kısa bir süre içinde tamamen çöktü, birçok asker savaşmadan teslim olmayı seçti. Paramiliter grupların ağırlıklı olarak yer aldığı lokal çatışmaların ardından, 9 Nisan’da başkent Bağdat tamamen düştü. Saddam’ın heykellerinin yıkıldığı anlar savaşın unutulmaz görüntüleri oldu. Saraylar, devlet kurumları yağmalandı, yıkıldı.

Kuzeyde de TBMM’nin tezkereyi geçirmemesi nedeniyle yaşanan gecikmelere rağmen 10 Nisan’da Kerkük, 11 Nisan’da Musul ele geçirildi. Saddam’ın çocukları Uday ile Kusay da 22 Temmuz’da Musul’da Amerikan kuvvetleri tarafından öldürüldü.

1 Mayıs’ta ABD başkanı Bush savaşın büyük kısmının sona erdiğini ilan etti. Kısa bir süre sonra, 13 Aralık tarihinde Saddam Hüseyin yakalandı. Irak’ın devrik diktatörünün, saçı sakalı birbirine karışmış görüntüsü dünyaya servis edildi. Saddam yaklaşık 3 sene sonra, 30 Aralık 2006 tarihinde idam edildi.

İç savaşa neden oldu

Petrol zengini ülkede işgalle birlikte fitillenen mezhepçilik, kısa süre içerisinde iç savaşa dönüştü. 22 Ocak 2006’da, Bağdat’ın kuzeyindeki Sammara’da Şii imamlarının mezarının havaya uçurulmasıyla sivillere ağır bedeller ödetecek Şii-Sünni mezhep savaşının başlangıcını oluşturdu.

Yaklaşık 8 yıllık savaşın ardından Birleşik Krallık askerleri 22 Mayıs 2011’de, ABD askerleri ise aynı yıl 18 Aralık’ta Irak’tan ayrıldı.

Ülkede meydana gelen mezhepsel savaş ve terör eylemleri, ülkeyi adeta kan gölüne çevirdi. Şiddet yorgunu yüz binlerce Iraklı, yaşanan güvensiz ortamdan kaçarak, başka ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

İşgal sürecinde hava saldırılarında ölen siviller, Ebu Gureyb gibi cezaevlerinde yapılan işkenceler, yaygın insan hakları ihlalleri, yasaklı silahların kullanımı gibi birçok olay akıllara kazındı.

Biyolojik silah yalanı ortaya çıktı

Irak savaşı başlar başlamaz savaş gerekçesi olarak gösterdiği kitle imha silahlarını aramaya başlayan ABD bir şey bulamadı. Amerikan ordusunun kimyasal ve biyolojik silah arayan 75’inci araştırma gücü komutanı Albay Richard McPhee, kendisine bağlı uzman ekiplerinin bir şey bulamadığını ve çalışmalara son vereceklerini açıkladı.

Albay McPhee, “Kimyasal silahlardan korucuyu elbiselerden başka bir şey bulamadık. Eğer ellerinde bu silahlar olsaydı ve kullanmaya hazırlansalardı en azından aletlerini bulurduk. Onlar da yok” dedi. Böylece Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu iddialarının temelsiz olduğu ABD yöneticileri tarafından da kabul edilmiş oldu.

Iraklı kimya mühendisinden itiraf

Amerikan yönetiminin ifadesini biyolojik silahlara delil olarak gösterdiği Iraklı kimya mühendisi Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi,yalan söylediğini savaşın ardından itiraf etti. Cenabi, Irak’ın biyolojik silahlara sahip olduğu ve bu silahların kamyonlarla taşınabildiği gibi yalan haberler üreterek Amerikalılara Irak’ın işgali için gerekçe verdiğini ve bundan pişman olmadığını söyledi.

Cenabi, Guardian gazetesine verdiği röportajda, “Bana bir yalan söyleyerek Irak rejimini devirme şansı verilmişti. Ben ve oğullarım Irak’a bir parça da olsa demokrasinin gelmesine neden olmaktan gurur duyuyoruz” dedi. Acaba Irak’a nasıl bir demokrasi gelmişti?

İddialarından vazgeçti

Birleşik Krallık, istihbarat teşkilatı MI6, 2002’de hazırlanan Irak Dosyası’ndaki “Saddam Hüseyin 45 dakika içinde kimyasal ve biyolojik silahları aktif hale getirecek askeri planlar hazırladı” iddiasını geri çekti. Başbakan Tony Blair ise, parlamentoda yaptığı konuşmada, “Saddam’ı alaşağı ettik diye özür dileyecek değilim” diyerek kendini savundu.

Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’i ilk sorgulayan eski CIA Ajanı John Nixon, iki aydan fazla süren sorgulamalardan sonra bu ülkede kimyasal silah olmadığı sonucuna vardıklarını söyledi.

ABD’nin çekilmesinin ardından Irak, işgalin sebep olduğu çatışma ve kaos ortamından halen kurtulabilmiş değil. 2003 yılında başlayan ve etkileri günümüze dek süren işgalin doğrudan ve dolaylı olarak milyonlarca sivilin ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.


BÖLÜM IV

Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Louis Michel ve Savunma Bakanı Andre Flahaut, ABD’nin Irak’a müdahale kapsamında yaptığı yığınaklanmaya işaret ederek, ABD’nin BM kararı olmadan Irak’a askeri müdahalede bulunması halinde, Amerikan askerlerinin ve askeri malzemesinin Belçika’dan geçişine son verileceğini açıkladılar. ABD, başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’da bulunan bazı silah, araç ve askerlerini, Belçika üzerinden geçirerek yığınaklanmaya devam ediyordu.

Belçika’daki Amerikan üsleri ve limanlar ile kara ve demiryolları, bu amaçla kullanılmaktaydı. Zaten ABD ve İngiltere, Ağustos 2002’den itibaren, Ortadoğu’da askeri yığınağa başlamıştı. 13 Ağustos 2002’de iki askeri malzeme yüklü gemisini Basra Körfezine sevk etmiş, Merkez Komutanlığı Karargâhını, Tampa Florida’dan Katar’ın Başkenti Doha’ya yakın Hava Üssü El-Udeid’e nakletmişti.
.
ABD’li kaynaklar, Irak’a karşı savaşın en geç 20 Mart gecesinden itibaren başlayabileceğini belirtirken, savaşa aktif olarak katılacak ABD ve İngiliz birliklerinin toplam sayısının 280 bin olduğu, açıklandı.

ABD ve İngiltere Irak’a askeri harekât için son hazırlıklarını yaparken, 1970’lerde Irak’tan çıkarılan, Amerikan Exon Mobil, Chevron Texaco, İngiliz Shell ve British Petroleum, petrol şirketlerinin, Irak’ın henüz dokunulmamış rezervler ile milyar varil olduğu tahmin edilen petrol rezervlerinin işletim hazırlıklarını yaptığı ve Irak’ın kara altınını tekelleri altına alacakları iddia edildi.

ABD Başkanı Bush Irak’a müdahale konusunda 1441 sayılı BMGK kararını yeterli görerek 18 Mart 2003 tarihinde, Irak lideri Saddam Hüseyin’e iki oğlu Uday ve Kusay ile birlikte 48 saat içinde Irak’ı terk etmesi için ültimatom verdi. Saddam Hüseyin ise askeri üniformasını giyerek ültimatomu ret ederek, Irak’ın ABD’ye karşı zafer kazanacağını açıkladı. Bu arada ABD’nin silah denetçilerinin Irak’ı terk etmeleri yönündeki tavsiyeleri neticesinde BM Genel Sekreteri Kofi Annan BM görevlilerinin ülkeyi terk etmeleri talimatı verdi.

Almanya Başbakanı Gerhard Schröder , “ABD’nin Irak’a başlattığı savaşın, yanlış bir karar olduğunu karşılıklı suçlamalar ile zaman kaybedilmemesini, savaşı en kısa sürede sona erdirilmesi için gayret sarf etmeliyiz” dedi. Bu açıklamaların yanında dünyanın her yerinde savaş karşıtı gösteriler yapıldı.

Yapılan açıklamalara ve gösterilere rağmen ABD askeri müdahale için hazırlıklarını sürdürmeye devam etti. Amerika birliklerindeki asker sayısı bölgede 20 MART 2003 itibariyle 250 bine ulaştı.


                                           Paul Wolfowitz

BÖLÜM V

IRAK SAVAŞI ÖNCESİ ABD-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

ABD’nin Irak’a yapacağı operasyonla ilgili olarak Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu, 2002 Haziran ayı ortalarında, Ankara’ya gönderdiği kriptolu mesajda dört hususa dikkat çekmiştir;

1- ABD Irak’ı mutlaka vuracak,
2- BM kararı olsa da olmasa da vuracak,
3- Türkiye’yi yanında isteyecek,
4- Ama Türkiye yanında olmasa da vuracaktır.

Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu’nun bu mesajının Ankara’ya ulaşmasından yaklaşık 1 ay sonra, dönemin ABD savunma bakan yardımcısı Paul  Wolfowitz, Irak konusunda görüşmeler yapmak üzere, 14 Temmuz 2002’de İstanbul’a geldi. Yanında ABD Dış ilişkiler Bakan Yardımcısı Mark Grossmanile, NATO Kuvvetleri ile ABD Hava Kuvvetleri Komutanı Joseph Ralston bulunan Wolfowitz, olası Irak operasyonu için Türkiye’den destek istediklerini iletti. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, Ankara’yı ziyareti esnasında şu hususları vurgulamıştır;

1- ABD, Irak’taki rejimi, terörizme desteği ve KİS alanındaki faaliyetleri nedeniyle bir tehdit olarak görmektedir, değiştirilmesinde kararlıdır. Bir harekâtın nasıl ve ne zaman yapılacağı henüz kararlaştırılmamıştır,

2- Bölgede, demokratik, çok etnik unsurlu, KİS’siz, toprak bütünlüğü korunan, ABD ve Türkiye ile barış içinde yaşayan bir Irak istenmektedir.

3- Olası bir harekâtın Türkiye’ye etkileri olacağı bilinmektedir. Bu harekât Türkiye’siz de yapılabilecektir. Ancak bu güç olacaktır. Bu da Türkiye’nin kaygılarının dikkate alınması kadar, yeni Irak’ın şekillendirilmesinde Türkiye’nin isteklerini sınırlayacaktır.

4- ABD, Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarının bilincindedir. Lakin müdahalenin başlangıcından itibaren harekâta katılması tarafımızdan arzulanmaktadır. MGK’ya sunulan raporda Wolsfowitz aracılığıyla ABD Başkanı George W.Bush’un Ankara’ya verdiği sözler de şunlar yer alıyordu;

1- Askeri harekât yarım bırakılmayacak, ABD işi tamamlayacaktır.

2- Saddam rejiminin yıkılmasından sonra, ABD Irak’ta, Türkiye ve uluslararası toplumla birlikte, Türkmenler dahil, azınlıklara saygılı, demokratik bir rejimin teşkilini sağlayacaktır. Türkmenlerin hakları korunacaktır.

3- Bir Kürt devleti kurulmayacak, Kürtler ile bu konuda bir anlaşma yapılmayacaktır. ABD, Irak için sadece birkaç muhalif partiyle değil, bütün gruplarla irtibattadır. Kerkük ve Musul’a yönelik Kürt emellerinin gerçekleşmesine izin verilmeyecektir.

4- Kürt partileriyle Irak’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde işbirliği yapılacaktır.

5- Askeri harekât Türkiye için mülteci sorununa yol açmayacak şekilde planlanıp icra edilecektir.

6- ABD Türkiye’nin uğrayacağı zararları tazmin etmeye çalışacaktır. Birinci Körfez savaşı’nda bu gerektiği kadar yapılamamıştır. Türkiye Irak’taki rejim değişikliğinden en çok yararlanacak ülkelerden biri olacaktır.

7- KİS’ler konusunda en etkili bilgi değişimine hazır olacağız.

8- Türkiye’yi Irak füzelerinden korumak için Patriot füzeleri konuşlandırmaya hazırız.

Temmuz 2002’de MGK’ya sunulan raporda, ABD’nin Türkiye’den hemen bir karara varmasını beklemediği, ancak Irak konusunda yoğun diyaloga ve birikimlerinin paylaşılmasına ihtiyaç duyduğu belirtilmişti. Raporda ayrıca Wolfowitz’in Türkiye’den özel bir talebi de gizli görüşme kanalları oluşturmaktı.

Bu arada zaman ilerledikçe ABD’nin ek talepleri de artmaya başladı. Bu talepler Dışişleri Bakanlığı’nın değerlendirme ve önerilerini de içeren 15 Ekim 2002 tarihli ve gizli kayıtlı belgesinde ABD, Türkiye’ye 80 bin asker, 250 uçak konuşlandırmak istiyor, bunun için 14 havaalanı, 5 liman kullanmayı talep ediyordu. Bunun açılımı ise; Türiye’nin tüm havaalanları ile önemli ve stratejik 5 limanın, 80 bin ABD askeri ile birlikte ABD’nin denetim ve kontroluna girmesi demekti.

Türkiye’de 3 Kasım seçimleri sonuçlandı. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP yüzde 34 oranında oy alarak, tek başına iktidar oldu. Ancak Erdoğan milletvekili olmadığı için başbakanlık görevini 16 Kasım 2002’de, Abdullah Gül üstlendi. Gül, 58.Hükümeti 19 Kasım 2002’de kurdu ve 28 Kasım 2002’de güvenoyu aldı.

Kuşkusuz Gül Hükümetinin devraldığı en önemli sorun, Irak kriziydi. ABD, taleplerinin karşılanması için yeni hükümeti bekliyordu. Açık kaynaklarda yer aldığı gibi, Wolfowitz ve Grossman, 28 Kasım’da güvenoyu almış olan Başbakan Gül ile 3 Aralık’ta görüştüler. ABD’li yetkililer Olası harekât esnasında Türkiye’deki üslerin kendilerine açılması durumunda IMF, AB, Kıbrıs sorunu ve ekonomik sıkıntılar konusunda destek sözü verdiler. Uzun süren 3 Aralık 2002 gününün özetle Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış açıkladı; “Irak’a operasyonu arzu etmeyiz, ama kaçınılmaz olursa hava sahamızı ve askeri tesislerimizi müttefikimiz ABD’nin kullanımına açarız.” dedi. Ancak Körfez Savaşında olduğu gibi bu kez İngiliz askerlerine üsler açılmayacaktı.

ABD, savaşa kararlı olduğundan, Türkiye’nin olanaklarından ve coğrafi avantajından yararlanmak istiyor; hava alanlarını, limanlarını, lojistik desteğini talep ediyor, Türkiye üzerinden Irak’a girmek istiyordu. Ama Türk askerinin Irak’a girmesini istemiyordu.

Destek istiyor ama Türkiye’nin Kuzey Irak’ta etkin bir askeri güç bulundurmasını istemiyor, Irak’ı kendine göre şekillendirmek istiyor ama buna Türkiye’nin karışmasını istemiyordu. ABD’nin savaşa kararlı görünümü karşısında, Türkiye savaş istemiyor ama ABD ile ilişkileri de bozmak istemiyordu. ABD’nin Türkiye topraklarında on binlerce asker bulundurmasını ve sınırından Irak’a kuzey cephesi açmasını istemiyor ama savaş sonrasında ortaya çıkacak şartlar ve Irak’ın yeniden yapılanmasında devre dışı kalmak istemiyor, ABD’nin isteklerini tümüyle geri çevirerek savaş sonrasında ABD’nin bölgeyi istediği gibi şekillendirmesinden ve Türkiye’ye karşı bir politika izlemesinden endişe duyuyordu.

Rahatsızlık yaratan bir konu da, Türkiye ile ABD arasında yürütülen ekonomik-mali pazarlıklardı. Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ve zaman zaman da Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın yürüttüğü bu pazarlıklarda, Başkan Bush’un Washington ziyaretlerinde iki bakana işin “at pazarlığına” dönüştüğünü söylediği basına yansımıştı.

ABD basınında, Türkiye’yi aşağılayan, orasına burasına ABD tarafından para sıkıştırılan dansöz gibi gösteren karikatürler yayımlanıyordu. Türkiye’ye yapılacak ekonomik yardımın ne kadarının hibe olacağı, ne kadarının kredi olarak verileceği haftalar süren pazarlıklara konu olmuştu. Sonuçta 2 milyar doları hibe ve 4 milyar doları yardım karşılığı 26,5 milyar dolara varan kredi kullanılması üzerinde anlaşmaya varıldığı yansıtılıyordu.

Müzakereler görüşülmeye devam ederken, hükümet 4 Şubat’ta yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında ABD’ye verilecek izin tezkerelerini bölme kararı aldı. Başbakan Gül, bunun nedenini, üs modernizasyonu dışında ki şartların yoğunlaşmaması olarak gösterdi. Şüphesiz bu durum, müzakerelerin çetin bir süreçte devam etmesi ve Türkiye’nin ABD’ye karşı zaman kazanması anlamına gelmekteydi. Bu kararın ardından da ABD askerlerinin Türkiye’de üs modernizasyonuna izin verecek olan bir Birinci Tezkere 6 Şubat 2003’te, Mecliste 193 ret oyuna karşı 308 oyla kabul edildi. Bu tezkere, Türkiye’ye üs modernizasyonu amacıyla gelecek ABD askerlerinin 3 ay süreyle Türkiye’de bulunmalarına izin vermekteydi.

Irak’ın geleceği ile ilgili 7 Şubat 2003 tarihinde Ankara’da yapılan toplantıda İKDP temsilcisi Neçirvan Barzani’nin ABD’nin olası Irak harekâtında Türk askerlerinin Kuzey Irak’a insani yardım kapsamında da olsa girmesini istemediklerini belirtti. Bölgede yaşanacak göç dalgasına karşı gerekli önlemleri kendilerinin alacağını açıkladı.
.
Irak’a yapılacak olası harekâtta, ABD yetkilileri ile Türk yetkilileri arasında çoğu konuda anlaşma sağlanırken, Kuzey Irak’a girecek Türk birliklerinin komutası konusunda, ABD’nin Türk askerlerini ABD’li komutana bağlama ısrarı, görüşmeleri düğümledi. ABD’nin bu isteği Türk Silahlı Kuvvetlerinde çok büyük bir rahatsızlık yaratmıştı.

Başbakan Gül, 24 Şubat 2003 günü Bakanlar Kurulu’nu topladı. Bakanlar Kurulu uzun süren tartışmalardan sonra Başbakan Abdullah Gül’ünde katkıları ile tezkere imzaya açıldı ve aynı gün akşam geç saatlerde TBMM’ye gönderildi. Cumhurbaşkanı Sezer ve Meclis Başkanı Arınç, Amerikan askerinin Türkiye’de konuşlanmasına meşruiyet bulunmadığı gerekçesiyle karşı çıktı. Ayrıca Arınç “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine ve bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına” ilişkin madde ile “62 bin Amerikan askeri, 255 uçak ve 65 helikopterin Türkiye’de konuşlandırılması ve Irak’a transit geçişini” öngören maddenin ayrı ayrı oylanmasını daha uygun olacağını belirtti.

Bu esnada, Barzani ve Talabani’nin hazır bulunduğu Kürt parlamentosu Erbil’de yaptığı toplantıda, Kuzey Irak’a yabancı asker sokmama kararı aldığını, Türk askeri bölgeye girerse karşı duracaklarını açıkladı. Bakanlar Kurulu tarafından Meclis’e gelen tezkerenin 26 Şubat’ta oylanabileceği düşünülüyordu. Ancak, bu yapılmadı ve tezkerenin 1 Mart’ta oylanacağı açıklandı.

Oylamanın ertelenmesinin çeşitli nedenlere bağlanırken AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın  tezkerenin; 28 Şubat günü yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında görüşülmesi talebi idi. AKP lideri Erdoğan ve başbakan Gül, MGK’dan çıkacak bildiride tezkerenin geçirilmesini kolaylaştıracak bir tavsiye kararının yer almasını istiyorlardı.

Böylece, AKP yönetimi ve hükümet AKP grubuna ve kamuoyuna, tezkereyi asker istedi diyebileceklerdi. Bu yaklaşımdan TSK rahatsız oldu. Nitekim 28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı sonucunda yayımlanan bildiride tavsiye kararı çıkmazken, tezkere ile ilgili karar Meclise bırakıldı.

Tarihi bir karar niteliğinde olan ikinci tezkere, 1 Mart 2003’te Mecliste oylamaya sunuldu. Tezkere, Evet oylarının fazla çıkmasına rağmen, Salt çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle kabul edilmedi. Oturuma 553 Milletvekili katıldı. 264 kabul, 250 ret ve 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasanın 96. Maddesi ve Meclis İç Tüzüğünün 146’ncı Maddeleri Meclis kararlarının katılanların salt çoğunluğuyla kabul edilebileceğini öngördüğünden dolayı, 267 salt çoğunluk rakamı sağlanamadığından, tezkere, evet oylarının çok olmasına rağmen, kabul edilmedi. AKP içinden de 110 milletvekili hayır oyu kullandı.

Böylece AKP, parti içi grup kararı almayarak, sivil ve askeri bürokrasinin Türkiye’nin bölgede etkisinin devamı yönünde istekliliği ile birlikte dış politikanın demokratikleşmesi sürecinde, halkın taleplerinin ve duyarlılığının dış politikaya etkisinin tam olarak yansımasına da imkân vermiştir. İkinci tezkerenin reddedilmesinin anlamı, bir anlamda, demokratik bir şekilde Milletin iradesini temsil eden Meclis iradesinin ABD ile bu denli yoğun bir askeri işbirliği sürecine girmesine karşı durması demekti.


BÖLÜM VI

II KÖRFEZ SAVAŞININ BAŞLAMASI

Koalisyon güçleri hava kuvvetleri ise 1150 savaş Uçağında oluşmaktadır. ABD 1. Körfez Savaşı’nda olduğu gibi öncelikle hava taarruzları ve akıllı füzeleri ile Bağdat’ı ve kritik askeri tesisleri hedef almıştır.

20 Mart 2003 sabahı saat 04.30’da ABD ve İngiliz savaş gemilerinden atılan 40’a yakın Tomahawk 316 Füzesi ile ABD hava kuvvetlerine mensup F-117A317 hayalet uçakları ve B–52318 ağır bombardıman uçakları, Bağdat ve Çevresini vurdu.

CIA’nin yönlendirmesi ile Saddam Hüseyin ve üst düzey Irak yöneticilerine yöneltilen saldırıların hemen ardından, ABD Başkanı Bush Türkiye saati ile saat 05.15’te yaptığı konuşmada “ Benim emrimle koalisyon kuvvetleri, Saddam Hüseyin’in savaşma kabiliyetine zarar verecek askeri önem taşıyan hedefleri vurmaya başladı.” İfadesini kullandı. “

ABD koalisyon güçlerinin, masum sivillere zarar vermemek için elinden gelen her türlü çabayı göstereceğini, ancak savaşın uzun süreli ve zor olacağını” söyledi. Savaşın başlamasından 3 saat sonra televizyona çıkan Irak lideri Saddam Hüseyin 3 kez besmele çektikten sonra;

“ Soylu Arap halkının temsilcileri olarak sizlere, bu konuda daha önce söylemiş olduklarımı tekrarlamak istiyorum. Bu değerli vatanı savunma ilkeleri konusunda, daha öncede sizlere çağrılarda bulundum. Şu anda Irak’taki ailelerden her birinin bu şer güçlerine karşı bu zorlu günlerde onurumuzu korumak konusunda, Allah’ın huzurundaki sorumluluğumuza sahip çıkarak, Allah’ın düşmanlarına karşı sizler Iraklılar olarak zaferi elde edeceksiniz.” Diyerek halkı cihada çağırdı

Irak askerinin direnci kırıldıktan sonra kara harekâtına başlanmıştır. Bu nedenle ABD hava gücünü çok geniş ve üstün teşkil etmiştir. Uzay teknolojisi ile desteklenen ve daha önce kullanılmamış silahlar II. Körfez Savaşı’nda kullanılmıştır. ABD ile koalisyon kuran ülkelerin Körfez’e yolladıkları kara birlikleri ise aşağıdaki gibidir.

İngiltere; 26.000 askerden oluşan kara birliği: 7 Zırhlı Tugay, 2 Tank Tugayı, 4 Mekanize Piyade Tugayı, 1 Kundağı Motorlu Topçu Alayı, 2 İstihkâm Alayı, 2 Paraşüt Alayı 2 Piyade Alayı, 1 Topçu Alayı,1 Helikopter Alayı, 1 Keşif Alayı, 1 Zırhlı Keşif Bölüğü, Muharebe Destek Tümeni, 45.000 personelden oluşan Kraliyet Deniz Ve Kraliyet Hava Birlikleri.

Avustralya; 2.000 personelden oluşan Deniz, Hava ve Kara Birlikleri; Özel
Kuvvetler, CH–47 Chinook Helikopter, Nükleer ve Kimyasal Tespit Uzman Birliği.

Kanada; 25 kişilik Askeri Hareket Planlama Timi

Çek cumhuriyeti; 50 kişilik NBC Keşif Birliği

Almanya; Kuveyt’te 190, Almanya’da 90 kişilik NBC araçlı Ani Müdahale
Birliği,

Körfez ülkeleri (sadece Kuveyt‘in savunulması için): Suudi Arabistan 3.300
personel, BEA, Umman, Katar ve Bahreyn 6.700 personel.

Polonya; 200 kişilik Muharebe Destek ve NBC Birliği

Romanya; NBC Birliği.

Slovakya; 69 uzmandan oluşan NBC Birliği.

Ukrayna;1 Radyo Aktif Taburu, 1 NBC Taburu

Ve BOP’un cehennem ateşi yanmaya başladı. Irak halkını büyük acılar ve ölümler, göçler bekliyordu.  Bir ülke, bir devlet düşmeye görsün, yukarıda olduğu gibi birçok devlet akbaba gibi üşüşerek pay almaya çalışır. 


BÖLÜM VII

1 Mart tezkeresi, Irak krizi konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükûmet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi” olan tezkere.

TBMM’den, gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Anayasanın 117’nci maddesine göre millî güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Yüce Meclise karşı sorumlu bulunan hükûmet tarafından belirlenecek şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a gönderilmesine; etkili bir caydırıcılığın sürdürülmesi amacıyla Kuzey Irak’ta bulunacak bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına ve muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını Türk makamları tarafından belirlenecek esaslara ve kurallara göre kullanmaları için gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından yapılmasına, Anayasanın 92’nci maddesi uyarınca 6 ay süreyle izin verilmesi istendi.

Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu. Yabancı kuvvetlerin hava unsurları 255 uçak ve 65 helikopteri aşamayacak.

TBMM’deki oylama
CHP’den Önder Sav, yaptığı konuşmada tezkereye karşı çıktı ve Amerikan gemileri için düşman gemileri ifadesini kullandı. Abdullah Gül’ün danışmanlığını yapan Ahmet Sever kaleme aldığı bir eserde AK Parti içindeki durumu şöyle anlatıyordu:

“Özellikle, Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Ertuğrul Yalçınbayır, Bülent Arınç, Zeki Ergezen, Azmi Ateş ve Kemalettin Göktaş gibi önemli isimler tezkereye karşıydı ve parti içinde açıkça bunun kulisini yapıyordu. Recep Tayyip Erdoğan ise, tezkerenin mutlaka meclisten geçmesi gerektiğini vurguluyordu.”, “Cüneyt Zapsu, Ömer Çelik ve Egemen Bağış tezkerenin kabulü için çırpınıyorlardı. Özellikle Zapsu ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile telefonda sürekli temas halindeydi.” Yapılan oylamaya 533 milletvekili katıldı, 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanıldı. Ancak, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Bu durumda, tezkere kabul edilmemiş sayıldı.

Reddi ve etkileri
Tezkerenin reddedilmesi Amerikalılarda hayal kırıklığı yaratmıştır. Türk hava sahasını, liman ve topraklarını kullanamayan ABD, Irak işgali sırasında büyük bir başarısızlığa uğramış ve ağır bir ekonomik ve sosyal fatura ödemek zorunda kalmıştır.

Bununla birlikte, ABD’nin maruz kaldığı askeri güçlükleri tamamen 1 Mart tezkeresine bağlamak hatalı olur. Çünkü ABD silahlı kuvvetleri, Irak’ın işgali için gerekli transit noktaları farklı ülkelerdeki askeri üslerden hava yolu ile ve ülkenin güneyinden yapılan amfibik harekâtlarla gerçekleştirmiştir. Av-bombardıman ve yakın-destek hava operasyonları tamamen uçak gemileri ve Suudi Arabistan’daki hava üslerinden; uzun menzilli stratejik bombardıman operasyonları ise İngiltere Lakenheath ve Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia üssünden gerçekleştirilmiştir. İncirlik, (aynı 1. Körfez Savaşı’nda olduğu gibi) ABD Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının kalkış noktası olması itibarı ile değil, lojistik ve transit noktası olma itibarı ile önemlidir.

Başkan Bush ve ekibi Amerikan toplumu tarafından dahi büyük ölçüde tepki almış, umduğunun aksine Irak’ta hiç beklemediği ölçüde sivil direnişle karşı karşıya kalmıştır. Tezkerenin reddinin ardından yaşanan Çuval Olayının, meclis kararına misilleme olarak gerçekleştirildiği iddia edilmektedir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuyla ilgili 2016 yılında yaptığı bir açıklamada “Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyoruz. Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım, karşı olanlar bunu açıkça söylemediler. Birileri de gizli kulisler attılar. O insanların kimler olduğunu araştırır bulursunuz. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye, Irak’ta olsaydı, Irak’ın durum böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresi ilk anda geçseydi, Türkiye masada olacaktı” değerlendirmesinde bulundu.


BÖLÜM VIII

Sovyet düzeninin dağılmasından sonra ABD için geniş Ortadoğu denilen bölgedeki statükonun dağıtılması, büyük birimler halindeki İsrail ve ABD karşıtı devletlerin kaos ve karmaşaya sürüklenmesi, bölgenin piyasa ağlarının içerisine dahil edilmesi ve başta petrol ve doğal gaz olmak üzere bölgenin zenginliklerinin kontrolünün ele geçirilmesi öncelikli hale gelmişti.

İran-Irak savaşında Saddam’ı destekleyen ABD ve Batı onun hırslarına göz yumup Kuveyt’i işgal etmesine göz yumduktan sonra şu yukarıda bahsettiğimiz hedeflerine ulaşmak için Irak’a yönelik işgal ve operasyonlarını arttırmıştı. Özellikle 11 Eylül saldırılarını kendisine sıçrama tahtası yapan ABD ve o dönem bu devletin politikalarında etkili olan Neocon anlayış Irak’a müdahale etmek için kendisine iyi bir gerekçe bulmuştu.

Türkiye’de ise Milli Görüş’le bağlarını kopardığını söyleyen, küresel güçlerle uyum içinde davranacağına dair sözleri bu ülkelerin merkezlerine daha kurulurken fısıldamış olan AKP, 3 Kasım seçimleriyle iktidara gelmişti. Erdoğan’ın siyasi yasakları nedeniyle milletvekili dahi olmadığı sadece Genel Başkanlık görevini yerine getirdiği bu dönemde Başbakan Abdullah Gül’dü. ABD Irak müdahalesi için Türkiye üzerinden bir cephe açmak istiyordu. Yapılan pazarlıklarda 60 bin ABD askerin Türkiye’ye gelmesi, tüm büyük limanların kullanıma açılması ve havaalanlarının sınırsızca kullanılması talep ediliyordu. Daha Ecevit’in Başbakanlığı döneminde konuşulan bu işlere onun soğuk baktığı ve bakacağı anlaşıldığından kendisi korkunç bir yıpratma kampanyasının hedefi haline getirilmiş ve partisi içine nifak sokulmuştu.

AKP önünde bulduğu bu mesele karşısında ikircimliydi. Bir taraftan kendisini Müslüman dünyasının hamisi ve ağabeyi olarak gören bir gelenekten gelmenin getirdiği zihni alışkanlıklar vardı diğer taraftan bu kadar ABD askerinin ülke içindeki varlığı her türlü olumsuz siyasi senaryoyu akla getiriyordu. Uzun yıllar ABD ile ya doğrudan yada NATO üzerinden çalışmaya alışmış asker sınıfı ise meseleye bir taraftan AKP iktidarını yıpratacağı hesabıyla yaklaşıyor diğer yandan da kendi geleneklerinin baskısı altında bu kadar yabancı askerin ülke topraklarında boy göstermesinin yaratacağı tablodan ürküyordu. Dolayısıyla AKP ile askerler topu birbirlerine atarak bir diğerini politik olarak güç duruma düşürmenin taktiklerini üretiyorlardı.

Bu yıllarda müdahaleyi önlemek için dünya çapında büyük bir savaş karşıtı cephe oluşmuş, Washington’dan Londra’ya oradan Berlin ve Türkiye’ye kadar milyonlarca insan ayağa kalkmıştı. Bu insanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü en büyük savaş karşıtı hareketin oluşması demekti. O dönemlerde Türkiye’de güçlü bir hareket vardı. Bu hareketin önderliğini solcular yapmakla birlikte emek örgütleri, sivil toplum kurumları, İslamcı dernek ve hareketlerde güçlü bir destek veriyorlardı. Çünkü işgal komşu bir ülkeyi hedef almıştı ve milyonlarca müslümanın ölmesi anlamına gelecekti. Parlamentodaki tek muhalefet partisi CHP liderliği de Türkiye’nin ABD askerlerince istilası planlarına karşı sert bir muhalefet yapıyor, Müslüman imajını kullanan AKP’nin bu girişimler karşısındaki samimiyetsizliğini deşifre eden yüksek sesli politik itirazlar ileri sürüyordu.

İşte böylesi daha sonra gizli darbeler, darbe girişimleri, yargı operasyonları süreçlerinin önünü açacak bir sahnenin önünde binlerce insan Ankara sokaklarında Meclis’te yapılan görüşmelere seslerini duyurmak için sloganlar haykırırken tezkerenin gerekli nisabı bulamadığı için geçmediği haberini almıştık. Çok rastlanmayacak biçimde sokaktaki muhalefet ile parlamentodaki siyasi muhalefet ortak bir ses çıkarmış sonradan Türkiye’nin alnına kara bir leke olarak geçecek bir yanlışın önüne geçilmişti.

Ama bunun faturası elbette birilerine kesilecekti. Aslında bu süreç AKP liderliğini de ortadan çatlatmıştı. Bir tarafta Erdoğan gibi tezkerenin geçmesini ABD’nin desteğini almak için isteyenler diğer tarafta ise Arınç gibi milli görüş gömleğini çıkardık deseler de hala o reflekslerin etkisinde olan aktörler vardı. Şimdi sonuca doğru ilerleyelim.

1-Erdoğan partisi içindeki milli görüşçü damarı bu olaydan sonra kesip attı. Koşulsuz biçimde kendisine bağlı, böylesi tarihi anlarda sıkıntı çıkartmayacak uysal bendeleri daha sonra milletvekili yaptı. Açıkça hayır diyen ve dediği anlaşılan hiç kimse Erdoğan tarafından bir daha milletvekili yapılmadı.

2-ABD 1 Mart tezkeresinin faturasını iki kuruma kesti. Bunlardan ilki silahlı kuvvetlerdi. ABD politikalarının operasyonal gücü olan cemaat üzerinden siyasi iktidarın da onayı ve teşvikiyle askerlere yönelik tutuklama ve itibarsızlaştırma sürecinin düğmesine basıldı. Bunun sonucu ordunun önce savunmaya geçmesi sonrasında ise sindirilmesiydi. Ordu büyük bir itibar kaybına uğradı ve rejim içindeki güç ve etkinliğini ağır ağır kaybetmeye başladı.3-1 Mart tezkeresine en net karşı duruşu gerçekleştirmiş CHP içindeki ulusalcı ve yurtsever unsurlar ABD politikalarına ayakbağı olmuştu.

Baykal ve sonrasında Sav’ın tasfiyelerinin arkasındaki en önemli amillerden biri herhalde bu süreçte gösterdikleri performansın bu çevrelerce kaydedilmiş olmasıdır.4-ABD bu süreçte Erdoğan ve AKP’ye hiç kızmadı ve önüne politik bir fatura çıkarmadı. Şimdi yerli ve milli edebiyatı yapanlar bunları unutmuş olabilirler, ancak balık hafızalı olmayanlar bu gerçeği unutmamıştır. Bu süreçten Schmitc’ci anlamda ‘’politik kar’’ elde ederek çıkan tek siyasi özne AKP oldu.


BÖLÜM IX

AKP’nin iktidara gelmesinin ardından 1 Mart 2003’te gerçekleşen Kuzey Irak’a asker gönderilmesini amaçlayan teskere TBMM’de reddedildi. AKP’de o dönemde Abdullah Gül Başbakan, henüz milletvekili seçilemeyen Recep Tayyip Erdoğan ise Genel Başkanlık görevini üstleniyordu. Tezkere;

TSK’nın Kuzey Irak’a gönderilmesini ve gerektiğinde kullanılmasını, ve de muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını kullanmalarına 6 ay süreyle izin verilmesini öngörüyordu. Buna göre en fazla 62 bin yabancı askeri personel Türkiye’de bulunabilecek ve yabancı kuvvetler 255 uçak ve 65 helikopteri aşmayacaktı.

1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Irak savaşında İncirlik Üssü ve Türk limanlarını ve topraklarını kullanacak olan ABD’yi şok etti. Reddin üzerine, savaş gemilerini İskenderun açıklarında bekleten ABD; İngiltere’deki Lakenheath, Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia ve Suudi Arabistan’daki üslerini kullandı.

Erdoğan, Başbakan olabilmek için; 4 Kasım 2002’de ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz’e gizli bir mektup yazarak “Geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkelerimizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim. Bu amaçla Hilmi Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Bu yardım için ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkür ederim. Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.” demişti.

Erdoğan bu mektubuyla, Başbakanlığı üstlenebilmesi için Wolfowitz’ın desteğini açıkça talep etmiş ve sonrasında bu talep kapsamında da hem kendisi hem de Hilmi Özkök, Washington’u ziyaret etmiştir. Sonuçta; TSK’nın Kuzey Irak’a asker gönderilmesini amaçlayan tezkerenin kabul edilmesi koşuluyla, Erdoğan’ın Başbakanlığı üstlenmesinde ABD ile Erdoğan arasında gizli mutabakata varılmıştır. Daha kapsamlı 9 maddelik Colin Powell ile Abdullah Gül arasında bir mutabakat belgesi de Nisan 2003’de imzalanmıştır. Erdoğan Başbakanlığı’nı tam garantiye almak için tezkere oylamasına katılacak milletvekillerinden imzalı boş kağıtlar almış ve onlara yemin ettirmiştir. Ancak bunlara rağmen Meclis’teki elekronik oylamada tezkere reddedilmiştir. Tezkere’nin reddedilmesinde ileride yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmayı planlayan Refah partisi milletvekilleri üzerinde önemli gücünü yeterince kullanmayan Abdullah Gül’ün de önemli rolü olmuştur.

Tezkerenin reddiyle şok yaşayan ABD, o günden sonra Erdoğan’a, Gül’e ve onların dış politikaları nedeniyle Türkiye’ye düşman muamelesi yapmaya başlamıştır.

Tezkere konusunda en fazla bilgiye sahip olan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Tezkere’nin kabul edileceğinden o kadar emindi ki, Washington’da Şerif Egeli’ye yaptığı açıklamada bunu “Ben Tezkere’nin geçmesinden yanaydım. Tezkere geçseydi ordumuz Irak’ta görev alacak, o zaman PKK’da bitecekti.”demiştir. (Hürriyet, 19 Ekim 2010)

Tezkere konusunda en etkin konumda olan ve yoğun çaba harcamış olan eski ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney “Benim Zamanımda” (In My Time) adlı kitabında, Türkiye’nin analizini yaptığı bölümde; İslamcı parti olarak nitelendirdiği AKP’nin İktidarı’na olan intikam duygusunu, Erdoğan’ın adını dahi kullanma gereğini duymadan kısaca şu ağır cümlelerle ifade etmiştir: (Tolga Tanış, Hürriyet, 31 Ağustos 2011)

Derin Bir Şeyler Oluyor:“2002 Kasımı’nda İslamcı AK Parti parlamentoda çoğunluğu kazanacak, bir sonraki Mart’ta da partinin lideri Erdoğan’ı Başbakan yapacaktı. Yeni seçilen parlamento; Saddam Hüseyin’e karşı operasyonları başlatma zamanı geldiğinde, 4. Piyade Tümeni’ni Türkiye’ye konuşlandırma talebimizi reddedecek biz de sonunda bu birliği Kuveyt’e yollayacaktık.”

Tehlikeli Geçişin Ortasında: “Genel olarak, sanırım Türkiye’de yaşanan kaymanın şiddetini anlamada başarısız olduk. Amerika’nın en önemli NATO müttefikinden birinde İslamcı bir hükümetin iktidara gelmesinin ne anlama geldiği, o sırada karşı karşıya olduğumuz diğer meseleler yüzünden belirsiz kaldı. Bugün Türkiye, anahtar rolündeki NATO müttefikliğinden, ABD ve İsrail ile ilişkileri pahasına İran ve Suriye gibi ülkelerle yakın ilişki geliştiren İslamcı devlet yönetiminde bir ulus olmaya doğru tehlikeli bir geçişin ortasında gözüküyor.”


BÖLÜM X

1 Mart 2003 ABD Tezkeresi kısa yoldan sözde ‘Kürdistan’ın
ABD koruması altında çabucak inşasını hedefliyordu. 

Irak işgali için iktidar yapılan AKP, gelir gelmez ABD’nin Irak Tezkeresi’yle karşılaştı. Abdullah Gül başkanlığındaki hükümet, tüm imkânlarını kullanarak 1 Mart 2003 Tezkeresi’nin geçmesine çalıştı. Irak’a, Türkiye üzerinden cephe açmayı düşünen ABD, Türkiye’nin Güneydoğu’suna 65 bin asker konuşlandıracak, liman ve havaalanlarını da kullanacaktı. Tezkere reddedilince halkımız rahat nefes aldı. Hükümet ise, Hürriyet’in 2 Mart tarihli manşet haberindeki fotoğrafın durumuna düştü.

TEZKERE NEYİ HEDEFLİYORDU?

1 Mart 2003 ABD Tezkeresi kısa yoldan Diyarbakır’dan Musul-Kerkük’e uzanan bir Kürdistan’ın ABD koruması altında çabucak inşasını hedefliyordu. Türkiye bu plana direndi… TBMM 1 Mart Tezkeresi ve planı çöpe attı… Oysa ABD, BOP planını Erdoğan üzerinden AKP iktidarı aracılığı ile gerçekleştirmeye çalışıyordu.

BASINA PARA DAĞITILDI İDDİASI

Tezkere öncesi ABD’nin Türkiye’de 125 milyon dolar dağıttığı yazıldı. Hürriyet gazetesi başyazarı Oktay Ekşi 18 Şubat 2003 günü yazdığı yazıda “Amerikalılar artık nezaketi bırakmış görünüyorlar” diyerek tanıştığı bir ABD’li diplomatın şu sözlerini aktardı: “İsteklerini Aralık ayında Türkiye’ye iletirken bunu bir ‘rica’ şeklinde değil daha ‘dayatmacı’ bir ifade ile söylediklerine çoktan pişman olmuşlar. Şimdi ya bu ayın 18’ine kadar Meclis’ten gerekli izni çıkartırsınız, yahut 50 yıllık dostluğu unutursunuz.”

ANAYASA SUÇU

İP Genel Başkan Yardımcısı Suphi Karaman, Anayasanın 92’nci imaddesinin ihlal edildiği gerekçesiyle 18 Şubat günü Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Sözkonusu maddeye göre Türkiye’de yabancı asker bulundurulmasına ancak milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde izin verilebileceğini vurguladı. Cumhurbaşkanı Necdet Sezer de BM kararı olmadığını hatırlattı. ABD’liler, tezkere çıkmadan 5 Şubat günü İskenderun’a gelerek üs ve limanlar için çalışmaya başladı. Asker çıkardı. Güneydoğu illerinde depolar kiraladı.

IRAK’A MÜDAHALE BÖLÜNME GETİRİR

Zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, 25 Aralık 2001 günü yaptığı açıklamada, “Irak’a müdahale bölünmeyi de beraberinde getirir. Bunu, Türkiye’nin yanı sıra İran ve Rusya da istemez. Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin kaybı daha ziyate ekonomikti. Bu kez büyük olur. Kürt Devleti’nin kurulması göndeme gelebilir” uyarısında bulundu.

MİLLETVEKİLLERİ TEHDİT EDİLDİ

Tezkere öncesi AKP’li milletvekilleri yakın markaja alındı. İknâ edilmeye çalışıldı. ABD elçisi bile Meclis kulislerine gelerek nabız yokladı. O günlerde bir AKP’li Aydınlık’a “Cüneyt Zapsu, Amerikan askerlerinin Türkiye’ye gelmesine karşı çıkan bakanları üstü kapalı tehdit etti. ‘Elemizde sopa var ha’ dedi.” ABD’liler tezkereyi ‘cepte keklik’ sanıyorlardı. Tayyip Erdoğan, AKP grubunda yaptığı konuşmada “Hayır derseniz Doğu Perinçek’e oy vermiş olursunuz” dedi. Tezkere geçmeyince Abdullah Gül’ün yerine, Erdoğan Siirt’ten oldu bittiyle aday yapıldı ve daha sonra özel yasayla uçuş koridoru açıldı ve Irak halkının üzerine tonlarca bomba yağdırıldı. Tezkereye en açık tavır alan Ertuğrul Yalçınbayır, Nevzat Yalçıntaş, Abdüllatif Şener ve Turhan Çömez gibi AKP’li vekiller 2007’de aday bile yapılmadı. Tezkerenin red edilmesi başta Arap dünyasında olmak üzere Asya ülkelerinde Türkiye’ye büyük itibar kazandırdı. Rusya lideri Putin, “Şaşırmadım. Türkiye’den böyle bir karar zaten bekliyordum” dedi.

TEZKERECİ BASIN NELER YAZDI?

Irak işgali öncesi ve sonrası ‘Tezkere medyası’nda köşeleri tutan yazarlar hararetle ABD işgalini savundular:

Mehmet Barlas: “Amerikalı uzmanlara göre, Türkiye Amerika’ya kesin olarak ‘Hayır’ derse, Akdeniz’deki birliklerin Basra’ya nakledilmesi, işi 1,5 hafta uzatacak. Ancak Ankara’dan gelen haberler, Türkiye’nin ‘Hayır’ demesi ihtimalinin azaldığını gösteriyor. Demek 3 Mart’tan itibaren savaşı bekliyoruz.” (Akşam, 24 Şubat 2003)

M.Ali Birand: “TBMM reddederse ne olur? Hele tek partinin hakim olduğu bir Meclis’ten red oyu çıkmasının faturası kime kesilir? AKP iktidarına mı, yoksa Türkiye’ye mi? Bence öncelikle AKP’ye kesilir. Ardından da, Türk-Amerikan Stratejik Ortaklığına son gelir. Türk ABD ilişkileri sürer, ancak eski yakınlık biter. Türkiye, Kuzey Irak’ta etkinliğini kaybeder ve Kürt sorunu yeniden kabarır. Ekonomik göstergeler hemen bozulur.” (Hürriyet, 26 Şubat 2003)

Hasan Cemal: “Soğukkanlı, akılcı düşünme zamanı! Savaşa karşıyım. Barışçı çözümden yanayım. Ancak Türkiye’nin çıkarlarıyla real politika, tezkerenin TBMM’den geçmesini gerektiriyor sayın milletvekilleri…” (Milliyet, 27 Şubat 2003)

Ertuğrul Özkök: “Soruyorum, bu bölgede bizi, “Saddam’ı kurtarmaya çalışan ülke” veya daha da kötüsü “Saddam’ı kurtaran ülke” olarak nasıl bir gelecek bekliyor? Veya Saddam’ın artık ebediyen komşu olmadığı bir gelecek? TBMM’nin bugünkü tercihi, savaşla barış arasındaki tercih değil, işte yukarda belirttiğim ihtimaller arasındaki tercihtir.” (Hürriyet, 27 Şubat 2003)

Güngör Mengi: “İktidarda hangi parti olsa bu mecburiyetin sorumluluğunu yüklenecekti. Çünkü öncelik Türkiye’nin çıkarı ve geleceğidir. Böylesine hayati bir dönemeçte AKP’nin iktidarda olması kaderin oyunudur belki ama Türkiye’yi kayıran bir oyunudur. İyi yürütülen bir pazarlığın galibiyeti, AKP’nin son dakikada kendi kalesine atacağı bir golle kaybedilirse yıkıcı bir rezalet olur.” (Vatan, 24 Şubat 2003)

ABD’nin I.Körfez Savaşı’nda Türkiye’den çeşitli talepleri olmuş, Türk Hükümeti de bu talepleri karşılama yoluna gitmiştir. Bölgede kurulan “çekiç güç” iki ülke arasında küçük sorunlara neden olsa da, ABD’nin ASALA ve PKK terörüne karşı Türkiye tarafında tavır alması, Yunan isteklerine karşı Türk yönetiminden yana tavır koyması da ikili ilişkilerin gelişmesine neden olmuştur.

1999’da Clinton Başkanlığı döneminde Türkiye ile ABD arasında “Stratejik Ortaklık” kavramı benimsenmiş, bu çerçevede çeşitli adımlar atılmıştır. Bakü- Ceyhan Petrol Boru Hattı, TAİ bünyesinde Modern F-16 üretimi, Cobra Atak helikopteri alımı bunlardan bazılarıdır. Hiç şüphe yok ki, PKK lideri Abdullah ÖCALAN‘ın ABD tarafından Türk yetkililerine teslim edilmesi, Türk-ABD ilişkilerini yeni bir boyuta taşımıştır. Bu süreçte Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinde yapılan Türk-ABD anlaşmaları stratejik ortaklık aşamasında önemli adımlardır.

Ancak Türk-ABD ilişkileri W. Bush Başkanlığında Amerika’da şahinlerin iktidara gelmesiyle, yeni bir döneme girmiştir. 11 Eylül saldırıları sonrası ABD yönetimi müdahaleci bir politika belirleyerek çeşitli ülkelerle birlikte Türkiye’nin de desteğiyle Afganistan’a müdahale etmiştir. Sonrasında da ABD kendine tehdit olarak gördüğü ülkelerden olan komşumuz Irak’a müdahale kararı almıştır. Bu karardan sonra Türk- ABD ilişkilerinde soğuk bir döneme girilmiştir. Toplumda hâkim olan ABD imajı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de köklü bir dönüşüme uğramıştır.

ABD, terör ve kimyasal silahları gerekçe gösterip Irak’a bir askeri müdahale kararı aldı. Bu müdahalede Türkiye’nin desteğini almak için çeşitli girişimlerde bulunan ABD, Türk Hükümeti’nden Irak Savaşı’nda kullanılmak üzere çeşitli illerde kurulacak üslere izin vermesi, gerekli görüldüğü vakit Türk askerinin desteğini istemesi ile Türk-ABD ilişkilerinde yeni bir döneme girildi. Ancak Türkiye başta Cumhurbaşkanı olmak üzere birçok resmi kanaldan Birleşmiş Milletler onayı olmaksızın böyle bir müdahaleye sıcak bakmayacağını ABD yönetimine iletti.

Uzun görüşmeler sonunda Türk Hükümeti konuyu 01.03.2003 tarihinde yurt dışına asker gönderme ve yabancı askerlerin Türkiye’de konuşlanması için yetki almak üzere TBMM’ye başvurdu. Ancak meclis oylaması öncesi iktidar partisi bağlayıcı bir grup kararı da almayıp, oylamada milletvekillerini yönlendirici bir karar da almadı. Meclis’te gizli görüşmelerden sonra yapılan oylamaya katılan 533 milletvekilinden 264’ü yetki tezkeresinin kabulü yönünde oy kullanırken, 250 milletvekili red oyu verdi. 19 milletvekili çekimser kaldı. Böylelikle gereken çoğunluk sağlanamadığı için hükümetin istediği yetki tezkeresi meclisten geçmedi (www.tbmm.gov.tr).

Tezkere konusuna ilişkin Radikal Gazetesi ise olayı sür manşetten “MECLİS SAVAŞI     REDDETTİ” (85, kalın, koyu punto) tarzında okuyucularına aktarmıştır (Radikal, 02.03.2003 )

ABD yönetiminin aldığı kararlar doğrultusunda 20 Mart 2003 tarihinde tek taraflı olarak Irak’a müdahale süreci başladı. Amerika, 2. Dünya Savaşı’ndan beri yaptığı askeri müdahalelerde olduğu gibi Irak‘ta da savaş ilan etmeksizin ülkede askeri faaliyetlere girişmiş oldu. Bu müdahale sonrası tüm dünya ile birlikte Türkiye için de ABD- Türkiye ilişkileri pek de yapıcı olmayan yeni gelişmelere yol açtı.

Uluslararası Af Örgütü’nün, ABD saldırısının ardından Irak’ta “insani felaket” yaşanacağını, BM’in de bu felaketin büyümemesi için mültecilere sınırların açılması yönünde tüm dünyaya yaptıkları çağrı gazetenin gündem sayfasında “SINIRLARI AÇIN ÇAĞRISI” başlığı ile verilirken, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “SİVİL HALK KORUNSUN” söylemi de alt başlık olarak yer almıştır.

Politika sayfasında ise “TEZKERE KABUL EDİLDİ” ana başlığı ile ABD’ye hava sahasının açılmasını ve Türk askerinin Kuzey Irak’a girmesini öngören tezkerenin Meclis’te 332 oyla kabul edildiği haberi ile birlikte Başbakan Erdoğan’ın: “Hayırlı olsun. Beklediğimiz bir sonuç” şeklindeki açıklamasına yer verilmiştir.(Yenişafak 21.03.2003)

Radikal Gazetesi’ne baktığımızda ABD’nin II. Irak Müdahalesi gazetenin 20.03.2003 tarihli sayısında “HAVADA BULUT SEN PARAYI UNUT” manşeti ile verilmiş ve “hava sahası açılacak ama para gelmeyecek” şeklinde manşet yapılmıştır. Olaya ekonomi boyutu ile yaklaşan bu gazetenin tavrı, tezkere öncesi ABD ile işbirliği yapmamız gerektiğini savunan görüşleri ile paralellik taşımaktadır.

Politika sayfasında yer alan “ABD KALICI GİBİ” başlığı ile verilen haberde Amerikan askerlerinin bölgede kalıcı olacağına vurgu yapılmıştır. Yine aynı sayfada yer alan “ORTADOĞU’ DA YENİ HARİTALAR” başlığı ile verilen yazı dizisinin 6. ve son bölümü işgalin başladığı güne denk gelmektedir. Ortadoğu coğrafyasının zaman içinde değişen konumunun anlatıldığı yazı dizisinde, ABD’nin II.Irak Harekatı ile haritaların yeniden değişeceği üstü kapalı olarak anlatılmaktadır.

ABD’nin II.Irak Müdahalesi 22.03.2003 tarihli Yenişafak Gazetesi’nde “SİVİLLERE BOMBA” sür manşeti ile verilmiştir. Manşet altı haberde: “Akşam saatlerinde başlayan ve gece boyu süren bombardımanda Bağdat kent merkezinden yoğun dumanlar yükseldi. Saldırılar nedeniyle ölü sayısı konusunda kesin bilgi verilmezken, bu sayının binleri bulmasından endişe ediliyor” şeklinde sivil kayıplar dile getirilmiştir. Haber, yaralı bir anne-çocuk fotoğrafı ve yanmakta olan bir Bağdat resmiyle desteklenmiştir.

Manşet üstü haberde ise “KORİDORDA AYAK OYUNU” başlığı ile Powell‘ın Türkiye aleyhinde göstermiş olduğu olumsuz tavra dikkat çekilmiştir. Gazetenin dünya sayfasında “BOMBALAR SİVİLLERİ HEDEF ALIYOR” başlıklı haber ile “BAĞDAT ALEV ALEV” başlıklı başka bir haberde de yapılan bombalamanın sivil halkı hedef alan bir kıyım olduğuna vurgu yapılmıştır. “İKİNCİ MOĞOL SALDIRISI” başlığı ile verilen haberde ise, Amerika ve İngiltere’nin II. Irak saldırısı tarihteki acımasız istila ve yakıp yıkmalarıyla bilinen Moğollara benzetilmiş ve haber içeriğinde: “…Bağdat düşerse 1258’den bu yana ilk kez yabancı işgaline uğramış olacak. Bir zamanlar İslam’ın başkenti olan Bağdat barbarların saldırısı altında” söylemiyle, ABD ve İngiltere’nin barbar işgalcilerin günümüzdeki mirasçıları olduğu şeklinde eleştiri getirilmiştir.

ABD’nin II.Irak Müdahalesi 22.03.2003 tarihli Radikal Gazetesi’nde şöyle yer almaktadır: “AMERİKA İLE EN ZOR GÜN” (85 punto, kalın, koyu) sürmanşeti ile verilen haberde hava koridoru ile ilgili alınan tezkere kararı ile ABD ile yapılan pazarlıklarda yaşanan krize değinilmektedir.

Beyaz Saray, “Irak’a girmeyin, gerilim çıkar” diyor, üstelik, “Mevcut güçlerinizi de çekin” mesajı veriyordu Türkiye’ye. Dış haberler sayfasında yer alan “ABD, kontrol dışı faaliyet istemiyor “ başlıklı haberde ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher, Kuzey Irak’ta tek taraflı, ABD ile koordine edilmeden hiçbir askeri faaliyeti desteklemediklerini belirterek, Irak’ın artık bir savaş bölgesi olduğunu, kimsenin, savaş bölgesinde yanlış anlama olmasını istemeyeceğini beyan eden sözlerine yer verilmiştir.

“Dünya savaşa karşı ayakta” başlıklı haberde çeşitli ülkelerden gelen savaş protestolarına değinilirken, tepkilere yer verilmiştir. “Özgürlükler ülkesi tutuklu” başlıklı haberde ise ABD’den gelen savaş karşıtı gösterilere yer verilmiştir. “ŞOK VE DEHŞET BAŞLADI “ başlıklı başka bir haberde ise ABD Savunma Bakanlığı yetkililerinin, Irak’a yönelik başlatılan “şok ve dehşet” saldırısını Irak liderini teslim almaya zorlamaya yönelik olduğu yolundaki açıklamalarına yer verilmiş ve haberin devamında bu saldırıda ABD’nin Bağdat’a 21:00’e kadar Basra Körfezi ve Kızıldeniz’deki savaş gemilerinden 320 Tomahawk füzesinin fırlattığı, ağır bombardıman uçaklarının da katılımı Bağdat’ı tamamen yangın yerine çevirdiği yazılmıştır. “50 YILLIK ORTAKLIĞIN ZOR GÜNÜ” başlıklı haberde de Türkiye ABD arasında yapılan hava sahası krizine değinilmekte ve sorunun akşama doğru hava sahasının açılması ile son bulduğuna değinilmiştir.

Politika sayfasında “ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ ÖNÜNDE PROTESTO” başlıklı haberde, ABD’ye karşı yapılan protesto girişimine yer veren Radikal, aynı sayfada Powell’ın “TÜRKİYE’YE AÇIKÇA SÖYLEDİK” şeklindeki açıklamasına yer vermiştir. Konuyla ilgili detay haber içeriklerinde de ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın, öğlen saatlerinde Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker göndermemesi konusunda bir kez daha uyarıda bulunduğu, Powell’ın ABD medyasına da, Türk Hükümeti’ne Kuzey Irak’a girmemelerinin en iyisi olacağı yolunda tavsiyelerde bulunduğu yolundaki söylemlerine vurgu yapmıştır.


BÖLÜM XI

İstanbul Milletvekili Korutürk, hazırladığı önergede; “Mutabakat Muhtırası ile AKP Hükümeti’nin ABD’nin Irak Harekatına katılma gerekçeleri arasında PKK ile mücadelenin yer almadığını açıkça ortaya konulduğuna göre, Hükümetin Irak’ın işgaline katılmak istemesinin ve bunun için TBMM’den Tezkere ile onay talep etmesinin gerçek sebebi ne idi?” diye sordu.

İstanbul Milletvekili Korutürk, Meclis Başkanlığına sunduğu önergede şu ifade ve sorulara yer verdi:

“Bazı siyasi ve askeri çevreler, 1 Mart 2003 tezkeresi TBMM tarafından kabul edilmiş olsaydı, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK/KADEK terör unsurlarıyla etkili bir mücadele yapabileceğini ve bunun neticesinde Türkiye’deki terör sorununun üstesinden gelinmiş olunacağını söylene gelmektedirler. Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da, son dönemde bu görüşü çeşitli vesilelerle yeniden dillendirmeye başladığı dikkati çekmektedir.

Buna karşılık 1 Mart 2003 tezkeresine giden süreçte Türkiye ile ABD arasında, Irak’a yönelik bir kuzey cephesi kurulması ve bu cephenin ana gücünü oluşturacak ABD kuvvetleri ile silah, teçhizat ve ağırlıklarının Türkiye’de konuşlandırılması için yürütülen müzakerelerde üzerinde çalışılan, ancak tezkerenin 1 Mart 2003 tarihinde TBMM’ce kabul edilmemesi üzerine gündemden düşen Mutabakat Muhtırasında yer alan bir hükmün bu söylemi doğrulamadığı görülmektedir.

22 Eylül 2003 tarihinde Milliyet Gazetesinde Fikret Bila tarafından yayımlanan ve 1 Mart Tezkeresinin 10. yılı münasebetiyle basında tekrar geçtiğimiz günlerde gündeme gelen, açık adı “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Irak’a Karşı Türkiye’de Geçici Olarak Konuşlandırılacak Olan Kuvvetlerin Durumunu Saptamak ve Temel Politika, Prensipler ve Sürecin Oluşturulması Hakkındaki Anlaşma Metni” olan mutabakat muhtırasının 7.Maddesinin “Kuzey Irak’taki faaliyetler” başlıklı b Fıkrasının, 3. Paragrafında “Alıcı taraf özel harekat kuvvetleri terörist saldırılara (PKK/KADEK, kendini savunma hakkı ya da 4.paragrafta belirtilen durumlar dahil) cevap vermek dışında Irak kuvvetleri veya muhalif gruplarla herhangi bir silahlı çatışmaya girmeyecektir” şeklinde bir yazım içermektedir. Sözü edilen 4. Paragraf ise mutabakat muhtırası aleyhinde düşmanca bir saldırı durumunda ancak gönderici taraf konumundaki ABD’nin talebiyle alıcı taraf olan Türkiye’nin devreye girmesini hükme bağlamaktadır. Görüleceği üzere, bu yazımlar TSK’nın, meşru savunma dışında, bölgedeki PKK/KADEK unsurlarına karşı silahlı harekat gerçekleştirmesini engeller niteliktedir.

Bu bağlamda aşağıdaki soruların yanıtlanması hem yukarıda sözü edilen söylemin geçerliliğinin, hem de, bundan da öteye, baştan itibaren PKK terörüne son vermenin AKP hükümeti için arz ettiği önceliğin belirlenmesi açısından önem arz etmektedir:

1) Mutabakat Muhtırasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak’ta girişeceği silahlı harekat, gerçekten yukarıdaki hükmün öngördüğü şekilde sınırlandırılmış mıydı?

2) Öyle ise, Irak’a yönelik ABD harekatına katılmasının en önde gelen gerekçesini PKK ile mücadele olarak açıklayan AKP Hükümeti böyle bir sınırlandırmayı hangi baskılar karşısında kabul etmiştir?

3) TSK’nın Irak’taki harekatı Mutabakat Muhtırasıyla bu şekilde sınırlandırıldığına göre, Sayın Başbakanın tezkerenin TBMM tarafından kabul edilmiş olması hâlinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yönelik PKK terörünü engelleyebileceği yolundaki söylemi neye dayanmaktadır?

4) Mutabakat Muhtırası ile böyle bir sınırlandırmanın altına imza atılması, AKP Hükümetinin ABD’nin Irak Harekatına katılma gerekçeleri arasında PKK ile mücadelenin yer almadığını açıkça ortaya koyduğuna göre, Hükümetin Irak’ın işgaline katılmak istemesinin ve bunun için TBMM’den Tezkere ile onay talep etmesinin gerçek sebebi ne idi?

5) Yok eğer yukarıda sözü edildiği şekilde basında yayınlanan ve hiçbir aşamada tekzip edilmeyen Mutabakat Muhtırası metninin sonradan değişikliğe uğradığı ve ilgili hükümlerinin TSK’nın Irak’taki olası harekatının sınırlandırılmadığı iddia ediliyorsa, tezkere TBMM’ce kabul edilmiş olsaydı yürürlüğe girecek olan nihai metninde TSK’nın Irak’ta yürüteceği faaliyet ne şekilde belirleniyordu?

6) Öte yandan hatırlanacağı üzere Hükümetin TBMM’den müteaddit kereler aldığı yetkiye ve 2003 yılından bu yana bu bölgeden Türkiye’ye yönelik terör tehdidinin giderek artmasına rağmen TSK 21 Şubat 2008 tarihindeki Güneş Harekatına kadar Irak’ın kuzeyine sınır ötesi kara harekatı yapmamıştır. Hal böyle olunca, Mutabakat Muhtırasının TSK’nın PKK/KADEK unsurlarına karşı Kuzey Irak’ta harekat yapmasını sınırlamak üzere Mutabakat Muhtırasında bize karşı dayatılmak istenen esaslar, tezkerenin meclisten geçmemesine rağmen fiilen geçerli mi kalmıştır?”


BÖLÜM XII

ABD Savunma Bakanı Rumsfeld kitabında TBMM tarafından reddedilen 1 Mart tezkeresiyle ilgili çarpıcı veriler yazdı. Rumsfeld, “Emindik ama tezkerenin TBMM’de reddedilmesi siyasi bir utançtı” dedi. Irak savaşının mimarlarından biri olarak görülen Rumsfeld, kitabının bazı bölümlerinde Türkiye’yle ilgili konuları da ele aldı.

Rumsfeld’in en dikkat çekici ifadesi 1 Mart tezkeresiyle ilgili oldu:

“Amerikan yönetimi emindi. Ancak TBMM, jilet farkıyla ABD’nin geçiş talebini onaylamamıştı. Bölgedeki kilit bir NATO müttefikinden destek alınamaması, operasyonel açıdan ciddi terslik olmasının yanında, siyasi bir utançtı…”

ABD’nin eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in anılarını kaleme aldığı, merakla beklenen yeni kitabı “Known and Unknown” (Bilinen ve Bilinmeyen) piyasaya çıktı.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan sorunlarla ilgili ve ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan’a operasyon hazırlıklarından bahsedildiği bölümde Türkiye’nin adı geçerken, en dikkat çeken 1 Mart tezkeresiyle ilgli bölüm oldu.

2003 yılı Mart ayında ABD ve Türkiye arasında yaşanan “tezkere krizi”nin anlatıldığı bölümlerde Rumsfeld şunları yazdı:

“TBMM’nin kritik oylamasına uzanan aylarda, Amerikan yönetimi, istediğimiz onayın bize verileceğinden emindi. Hiç kimse, tezkerenin geçmeyeceğini beklemiyordu. (ABD’nin eski başkanı George) Bush döneminin ilk aylarında, Türklerle yakından çalışmanın bizim için önemli olduğunu, çünkü onların işbirliğine ihtiyacımız olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. O gün gelmişti. Ancak TBMM, jilet farkıyla ABD’nin geçiş talebini onaylamamıştı.

Bölgedeki kilit bir NATO müttefikinden destek alınamaması, operasyonel açıdan ciddi terslik olmasının yanında, siyasi bir utançtı ve büyük ihtimalle de bundan kaçınılabilirdi. (ABD Dışişleri Bakanı Colin) Powell, durumumuzu şahsen izah etmek için Ankara’yı ziyaret ederek çabalarımıza yardımcı olabilirdi. Ben de bu kritik haftalarda Türkiye’yi ziyaret edebilir ya da Başkan Bush’u veya (o dönemki) Başkan Yardımcısı Dick Cheney’yi Türk yönetimine kişisel çağrıda bulunmaları için teşvik edebilirdim.

Saddam’ın ülkenin kuzeyi ve batısındaki güçlerine karşı, Türk topraklarından ilerleyecek Amerikan askerlerinin tehdidinin olmaması, düşman savaşçılara, kuzeye kaçma ve o dönemde hiçbir koalisyon askerinin bulunmayacağı Sünni ağırlıklı bölgelerde faaliyet gösterme fırsatını verebilecekti. Irak’ı Türkiye’den işgal edemememiz, büyük muharip operasyonların sona ermesinden sonraki Sünni destekli isyanın yükselişinde kilit bir faktör olmuş olabilir. Türkiye’nin kararı, (dönemin ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Tommy) Franks’ın koalisyon güçlerinin Bağdat’a ve Irak’ın kuzeyine mümkün olduğu kadar erken ulaşmasının ve Irak ordusunun kaçış rotalarını kapatmanın başka yollarını bulmasını gerekli kıldı”.


BÖLÜM XIII

“TBMM ASKER GÖNDERMEYİ KABUL ETTİ AMA…”

Kitabın ilerleyen bölümlerinde, “1 Mart tezkeresinin” sonuçlarına tekrar değinen Rumsfeld, direnişin merkezinin, Irak’ın batısındaki Sünni bölgelerde toplandığını belirterek, “Çünkü 3’üncü Piyade Tümenine Türkiye üzerinden Irak’ın kuzeyine giriş izni verilmediği için, savaşın ilk günlerinde Sünni bölgelerin çoğu Amerikan askerlerinin kapsamı içine girmemişti.

ABD askerleri buralara ulaştığında büyük çaplı muharip operasyonlar sona ermişti. Bu şu anlama geliyordu, Felluce, Tikrit ve Ramadi gibi (Sünni) kentler, Amerikan askerleriyle büyük muharebeler yaşamamıştı ve isyancılar için barınak olmuştu” ifadesini kullandı.

Rumsfeld, “Irak operasyonu devam ederken El Cezire kanalında yayınlanan, ‘Amerika, İslam’a karşı savaş yürütüyor’ şeklindeki propogandayı yalancı çıkarmak için, bir Müslüman askeri birliğin Irak’a gitmesi için büyük gayret gösterdiğini” kaydederken, bir noktada TBMM’nin iki tümen asker göndermeyi kabul ettiğini, ancak Iraklı liderlerin, Irak’ın güvenliği ve Türk-Amerikan ilişkilerinin zararına olacak şekilde, bunu reddettiğini belirtti.

KİTAPTAN DİĞER NOTLAR

— Kitabında, Irak savaşıyla ilgili olarak “özür dilemez” bir tavır sergilediği gözlenen Rumsfeld, savaşın, maliyetine değdiği görüşünü dile getirdi.

Rumsfeld kitabında, — “Bush’un, Irak savaşı konusunda verilen çabalara zararı dokunan şekilde, karar alma süreçlerinde tutarsızlıklara sahne olan bir ulusal güvenlik sürecine başkanlık ettiğini” belirtti.

— ABD yönetiminin savaş tutuklularına muamelesine de geniş yer ayıran Rumsfeld, “Ebu Garib skandalından sonra, 2004 yılı Mayıs ayında görevinden istifa etmemiş olmaktan büyük pişmanlık duyduğunu” belirtti.

— Rumsfeld, “Geçmişe baktığımda, savaş sırasındaki gözaltılarla ilgili olarak, ABD yönetiminin daha farklı ve daha iyi yapabileceği şeyler olduğunu görüyorum” ifadesini kullandı. Rumsfeld kitabında, Bush yönetiminde görev alan bazı isimlere de eleştiriler yöneltti.

— Rumsfeld örneğin, eski dışişleri bakanlarından Condoleezza Rice’ı, bazı ülkelerle ilişkilerde demokrasi ve insan haklarını ABD’nin güvenliğinin üzerinde çok fazla tutmakla, Irak’taki eski Amerikalı sivil yönetici Paul Bremer’i de, niyetleri konusunda ABD Savunma Bakanlığını bilgilendirmemekle eleştiriyor.


BÖLÜM XIV

Eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır, 1 Mart tezkeresine hayır diyen 48 milletvekiline SMS ile çağrı yapıldığını, grup başkanvekilleri tarafından fırçalandığını açıkladı. Yalçınbayır, Tayyip Erdoğan’ın 14 Mart’ta başbakanlığı devralmasının ardından yeni tezkerenin 20 Mart’ta Meclis’te kabul edildiğini hatırlattı.

AKP kurucularından Ertuğrul Yalçınbayır, 1 Mart 2003 tarihinde Meclis’in reddettiği Irak’a askeri sevkiyatı isteyen tezkerenin yıl dönümü öncesi, süreçte yaşananları tüm detayları ile anlattı.

O süreçte sürekli toplantılar yapıldığını söyleyen Yalçınbayır, şunları dile getirdi: “Bir tarafta MGK toplantıları, diğer tarafta parti içi toplantılar. 28 Şubat 2003’de MGK toplantısı yapıldı. O toplantıda askerin desteği bir noktada istendi. Çünkü 29 Aralık 2002 günlü MGK’da bir tezkere söz konusu olduğunda uluslararası meşruiyet şartının aranması gerektiği tavsiye edilmişti, o tavsiye kararı tabi bakanlar kurulunu bağlamaz ama önemli bir karardı. Burada o tavsiye kararından dönülmesi yönünde bir talep oldu hükümet kanadından ama Cumhurbaşkanı (Ahmet Necdet Sezer) toplantının başında buna gerek olmadığını, konuyla ilgili Meclis’in karar vereceğini söyledi. 1 Mart tezkeresinin görüşülmesinden bir gün önce bunlar oldu.”

DAVUTOĞLU, “IRAK’A GİRİLMEMESİNDE TÜRKİYE’NİN SAYISIZ MENFAATLERİ VAR” DEMİŞ!

Gece Başbakan Abdullah Gül’ün makamında MGK’ya giren bazı üyelerle toplantı yapıldığını anlatan Yalçınbayır, şunları ifade etti:

“Benim bakanlık odam da Sayın Gül’ün odasının yanındaydı. Sayın Gül’ün danışması Sayın Ahmet Davutoğlu, Gül’ün odasına girmeden önce kendileri saygı ile ‘Sayın Bakanım, yarın tezkere görüşülecek, şimdi onları konuşacaksınız, lütfen eski görüşlerinizi yineleyin, Irak’a girilmemesinde Türkiye’nin sayısız menfaatleri var’ dedi. Sayın Gül’ün makamında konu ile ilgili görüşmeler yapıldı. Gül, orada Putin ile de bir telefon görüşmesi yaptı. Hatta o gece yarıma doğru Sayın Ali Babacan çağrıldı, Türkiye’nin ekonomik durumu ile ilgili bilgi alındı. Sayın Tayyip Erdoğan, Siirt seçimi nedeniyle Siirt’teydi, telefonla arandı ama ulaşılamadı. Ertesi gün grup toplantısı yapıldı, 1 Mart sabahı saat 10.00’da. Ardından tezkere ile ilgili bir oylama yapıldı, o oylamada tezkerenin geçtiği yolunda bir sonuç vardı. Ama o oylamada tezkereye ‘hayır’ diyenler oy kullanmamışlardı.”

“1 MART TEZKERESİ İLE İLGİLİ TOPLANTI TUTANAKLARI AÇIKLANMALI”

1 Mart günü Meclis açıldığında kapalı oturum istendiğini hatırlatan Yalçınbayır, şöyle devam etti:

“Kapalı oturumda konuşulanlar 10 yıl süre ile yayınlanmıyor, devlet sırrı olarak nitelendiriliyor. Şimdi 10 yıldan fazla zaman geçti, 13 yıl oldu. İç tüzüğün 70 ve 71. maddeleri uyarınca, bu toplantı tutanaklarının açıklanması, demokrasinin, halkın bilgi edinme hakkının gereğidir. Sanıyorum ki muhalefet bu günlerde danışma kurullarında bu konuyu gündeme getirecektir, çoğunluk sağlanamayınca CHP grubunun önerisi olarak TBMM’de görüşülecektir. O toplantı tutanaklarının açıklanması lazım. İkincisi, MGK kararlarının da açıklanması lazım. O toplantı tutanaklarının dayanakları var, istihbarat raporları ve Amerika ile istişareler de açıklanmalı, çünkü Amerika o süreçte dünyayı yanılttı.”

“IRAK’A GİRSEYDİK TÜRKİYE KAN GÖLÜNE DÖNERDİ” SÖZÜ

Bir bakanlar kurulu toplantısında bir bakanın, “Generallerin bildiğini ben bilmiyorum, benim bildiğimi milletvekilleri bilmiyor, milletvekillerinin bildiğini halk bilmiyor, bu ne biçim demokrasi” dediğini vurgulayan Yalçınbayır, şu ifadeleri kullandı: ”İşte hem başkanlık sisteminin hem sistemin tartışıldığı bu süreçte bunlar çok önemli. Umuyorum ki o tutanaklar, o tutanağın dayanağı MİT raporları, istihbarat raporları açıklanır, Türkiye şeffaf bir yönetime kavuşur. Irak’a girseydik iyi olurdu diyenlere karşı, ‘Irak’a girseydik Türkiye kan gölüne dönerdi’ diyen, zamanın tepesindeki en önemli kişinin sözünü de hatırlatmak istiyorum.”

“1 MART TEZKERESİNE ‘HAYIR’ DİYEN 48 MİLLETVEKİLİ FIRÇALANDI”

1 Mart tezkeresinden hemen sonra 48 milletvekilline SMS ile çağrı yapıldığına dikkat çeken Yalçınbayır, şunları kaydetti:

“’Grup başkan vekilleri çağırıyor’ diye SMS ile çağrı yapıldı. 48 kişi niçin çağrıldı, çünkü 48 kişi getirilen tasarıya aykırı oy kullanmıştı. Onlar aykırı oy kullandı diye çağrıldı, grup başkan vekilliğinde fırça atıldı. Bu, milletvekillerine müdahale. Bakın 1 Mart tezkeresini Meclis reddetti, Tayyip Bey 14 Mart’ta başbakan oldu, 18 Mart’ta Meclis’e, 1 Mart’ta reddedilen tezkerenin yerine yeni bir tezkere gönderdi. Meclis karar vermiş, siz Meclis’i yok sayıyorsunuz, yeni bir durum yok, şart yok, yine kendi iktidarınızı, kendi iradenizi, kendi yönteminizi Meclis’e hakim kılmaya çalışıyorsunuz. Milletvekillerinin iradesini dışlıyorsunuz. Ne oldu o zaman, 18 Mart’ta verilen ikinci tezkerede ki o da 20’sinde görüşüldü, o 99 kişiden çok kişi fire verdi. O baskının tesiri altında kaldı.”


Irak’ta görev tamamlandı

BÖLÜM XV

O dönemde tezkereye şiddetli bir şekilde karşı çıkan TBMM’deki tek muhalefet partisi olan CHP’ydi. Can Ataklı Meclis’teki tezkere görüşmeleri sırasında CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın sözlerini köşesinden yayınladı. İşte Ataklı’nın köşesindeki ilgili bölüm:

“(…)Tezkere görüşmeleri sırasında CHP “hayır” çıkması için büyük çaba harcadı. CHP’lilerin tamamı “hayır” oyu verdi. Oylamaya katılmayan AKP milletvekillerinin hiçbiri bir daha seçilecek yerden listeye konulmadı.

Sanıyorum AKP’liler o gizli toplantıda, tezkerenin çıkması için bugün öğrenildiğinde rahatsızlık yaratacağına inandıkları sözler söylediler, şimdi açıklanmasından endişe ediyorlar. Ben de bu gizli toplantının artık açıklanmasında sakınca olmayan tutanaklarından bazılarına ulaştım. Toplantıda CHP adına konuşan dönemin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kürsüde kullandığı bazı cümleler elime geçti. Bunların bir bölümünü sizlere açıklıyorum:

Korsan devlet

Türkiye bir korsan devlet değildir. İyi komşuluk anlayışına daima özen göstermiş sorumlu bir devlettir. Irak’a karşı da aynı sorumlu davranış içinde olmalıyız.

Amerikan düşmanlığı

Biz, ilkel bir Amerikan düşmanlığı anlayışı içinde siyaset yapmıyoruz; biz Türkiye’nin yararlarını her şeyin üzerinde tutan bir anlayışla siyaset yapıyoruz… ABD’nin her istediğine “evet” demeden de Amerika’nın ciddi bir dostu olarak kalmanın mümkün olduğuna inanıyoruz.

Kesinlikle ‘hayır’

Irak tezkeresine biz CHP milletvekilleri olarak “hayır” diyoruz… Meclis ne karar verirse versin, biz kesinlikle “hayır” diyeceğiz. Biz bu “hayır”ı CHP’ye oy vermiş, vermemiş milyonlarca insan adına, bir umutla, “dürüst, namuslu, barışçı, adaletli bir iktidar kurar umuduyla” AKP’ye oy vermiş milyonlar adına da diyoruz.

Kaybedilecek savaş

Bu savaşı Irak kaybedecektir, Türkiye kaybedecektir; ama, bu savaşı ABD de kaybedecektir, insanlık da kaybedecektir. Bu savaşa girmek istemiyoruz, ama bu savaşa sürükleniyoruz. Bu savaşta bizi kullanmak istiyorlar. Türkiye’nin coğrafyasını, toprağını istiyorlar…

Meşruiyeti yok

Irak’taki bu savaşın uluslararası hukuki bir meşruiyeti yoktur. Dünya ülkeleri bu konuda hem fikiridir. Baskılara boyun eğilmiştir; ama baskılara boyun eğen bu hükümettir. Baskılara boyun eğen Türkiye değildir, Türk halkı değildir.

Bu aldatmacadır

Hükümet, “savaş kararı almıyoruz, yabancı askerlerin Türkiye’de yerleşmesine izin veriyoruz” demekte. Peki, o askerler, bir süre sonra Irak sınırından geçecekler de, Bağdat’a hurma toplamaya mı gidecekler? Bu bir aldatmacadır. Alınacak olan karar çok açık bir şekilde “savaş” kararıdır.

Yazıklar olsun

“Çaresiziz” diyorlar, “çaremiz yok, mecburuz, yapacak bir şeyimiz yok, onun için kabul ediyoruz” diyorlar. “Amerikan askerlerinin Türkiye’de yerleştirilmelerine izin veren tezkereyi, başka türlü davranma imkânımız olmadığı için kabul ediyoruz” diyorlar… Yazıklar olsun!

Çaresiz değildik

Biz, 1919 yılında çaresiz değildik. Türkiye’ye girmek isteyenler karşı Türkiye çaresiz değildi. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’na girmesini istedikleri zaman da çaresiz değildi. 1974’te de çaresiz değildik. Ama şimdi anlıyoruz ki, AKP iktidarında, 2003 yılında Türkiye çaresizdir ve çaresiz olduğu için ABD askerlerini kabul etmektedir. Bu bir itiraftır, bu bir aczdir.

Türkiye’nin onuru

Türkiye’nin onurunu koruyacak olanlar, Türkiye’nin şerefini yüceltecek olanlar, Türkiye’yi bu savaşa sokanlar değil, Türkiye’nin bu savaşa girmesine “hayır” diyenler olacaktır.”


KAYNAKLAR

[1] DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ ENSTİTÜSÜ I. VE II. KÖRFEZ SAVAŞI’NIN TÜRKİYE’YE ETKİLERİ YÜKSEK LİSANS TEZİ – ALPTAN ULUTAŞ
https://acikerisim.deu.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12397/6711/186302.pdf
[2] 10 Ocak 2003 – https://www.amerikaninsesi.com/a/a-17-a-2003-01-10-9-1-87901912/809794.html
[3] Dündar Kale – https://www.indyturk.com/node/332831/20-mart-yalanlarla-başlayan-operasyon-abdnin-irak-işgali
[4] tr.wikipedia.org/wiki/1_Mart_tezkeresi#
[2] 1 Mart Tezkeresi ve Hafıza – Hacı Hüseyin Kılınç – https://www.kucuksaat.com/1-mart-tezkeresi-ve-hafiza-375yy.htm
[3] Erol BİLBİLİK, 27 Şubat 2013 https://www.guncelmeydan.com/anasayfa/index.php
[4] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/219347
[5] https://odatv4.com/1-mart-tezkeresi-gecse-tsk-pkkyla-mucadele-edemeyecekti-2203131200.html
[6] https://www.istanbulhaber.com.tr/abdnin-1-mart-tezkeresi-utanci-haber-72171.htm
[7] 11.02.2016 – https://haber.sol.org.tr/turkiye/1-mart-tezkeresine-hayir-diyen-48-akpli-vekil-sms-ile-cagrilip-fircalandi-145547
[8] 12.03.2013 – https://odatv4.com/1-mart-tezkeresi-tutanaklari-1203131200.html
This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PERDE ARKASI, PKK TERÖRÜ. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *