BİLİM TEKNOLOJİ * Hatalı park edenlerin yeni kabusu: BARNACLE

Hatalı park edenlerin yeni kabusu: BARNACLE
ABD’nin bazı bölgelerinde hatalı park sorununu çözmek için,
hatalı park eden otomobillere yönelik yeni bir çözüm bulundu.

cumhuriyet.com.tr – 10.06.2024

ABD’de hatalı park eden araçları engellemek amacıyla yeni bir önlem uygulanmaya başlandı.  Barnacle Parking adlı bir şirket tarafından tasarlanan “Barnacle” ismindeki düzenek, hatalı park eden araçların ön camına vantuzları vasıtasıyla yapıştırılarak sürücünün görüş açısını kapatıyor ve aracın kullanmasını engelliyor.

MÜDAHALE EDİLDİĞİNDE ALARM ÇALIYOR
Barnacle, tekerlek kilidine göre çok daha kısa sürede uygulanabildiği için daha avantajlı bir çözüm olarak pazarlanıyor. Mucidi Colin J. Heffron Sr, CBS News’e tekerlek kelepçelerinin verdiği zahmetten bıktığını, arabasının çekilmesi için bütün gün beklemek zorunda kaldığını belirtiyor. Ayrıca, tekerlek kelepçelerinin alüminyum jantlara da zarar verdiğini ifade ediyor.
Chip’in aktardığına göre Barnacle, herhangi biri tarafından kurcalanması halinde devreye giren sesli bir alarma sahip ve cihaz, GPS ve SIM kart desteğiyle hareket tespit ettiği anda bir uyarı gönderiyor.
Barnacle’ın resmi internet sitesinde yazana göre göre, “Eğer bir sürücü Ace Ventura gibi davranıp kafasını camdan çıkararak uzaklaşmaya çalışırsa, Barnacle’ın hareket sensörleri alarmı tetikleyecek ve bir uyarı gönderecek.”
Sürücülerin Barnacle’dan kurtulmasının tek yolu çevrimiçi olarak şehrin trafik ceza sistemine ödeme yapması. Bunun ardından şoförün telefonuna gönderilen şifre Barnacle’ın üzerinde bulunan klavye üzerinden cihaza giriliyor ve cihazın vantuzları aracı serbest bırakıyor.
CBS News’e göre NYPD şu anda Barnacle cihazlarını yasadışı park etmiş kamyon ve araçları belirlemek üzere bir pilot programın parçası olarak kullanıyor, ancak cihaz ABD’deki diğer polis departmanları ve üniversiteler tarafından halihazırda kullanılıyor.
Barnacle Parking, şu anda on binlerce ünitenin kullanımda olduğunu belirtiyor.
Posted in Bilim ve Teknoloji | Leave a comment

ERMENİ YALANLARINI DESTEKLEYEN URUGUAY’A PROTESTO MEKTUBU

Konu: Türkiye, Uruguay tarafından 1915 olaylarını
“soykırım” olarak tanıyan yasayı reddetti ve kınadı.
Tarih: Sun, 9 Jun 2024 22:56:01 +0300
Kimden: Orhan Tan <orhantan41@gmail.com>
Kime: DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI <arty@mfa.gov.tr>

Dışişleri Bakanlığımızın Ermeni Masası Sayın İlgilisine,
Uruguay’ ın kararını reddettiğinizi ve kınadığınızı belirttiğiniz mesajı okudum. Protestonuza aynen katılıyorum. Ancak, sıradan bir vatandaş olarak benim tepkim de bundan farksızdır. Bu standart tepki Türk karşıtlarının konuya bakış açılarını kesinlikle değiştirmemektedir. Ülkelerin bu haksız ve hukuksuz kararlarını boşa çıkaracak yöntem ve hareket tarzları belirlemeliyiz.Bu konuda yoğun gayret içinde faaliyet gösteren kişi ve sivil toplum kuruluşlarımız var. Bakanlığımız, bu büyük gücü disipline edip etkin bir mücadele planı yapmalı ve uygulamalıdır.
Saygılarımla öneriyorum.
Orhan Tan
E.Tümgeneral
FEYM Grubu Danışmanı
Dışişleri Bakanlığı, Uruguay’ın 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımasını kınadı (aa.com.tr)
Posted in ERMENİ SORUNU, FEYM GRUBU ÇALIŞMALARI | Leave a comment

FEYM Grubu ve AYAcademy Bilgilendirme Bülteni (10 Haziran 2024)

FEYM Grubu ve AYAcademy
Bilgilendirme Bülteni
(10 Haziran 2024)


1. Ermeni Meselesi / Ermeni Haberlerindeki İddialar / Azerbaycan ile İlgili Gelişmeler:
a.  ABD’nin Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı James C. O’Brien, 10-12 Haziran tarihleri arasında Ermenistan’ın başkenti Erivan’ı ziyaret edecek. Bakan Yardımcısı O’Brien, ABD -Ermenistan arasındaki ikili ilişkilerin derinleştirilmesinde kaydedilen önemli ilerlemeyi gözden geçirmek ve sonraki adımları tartışmak için ABD-Ermenistan Stratejik Diyalog Sonuç Toplantısına liderlik edecek. Bakan Yardımcısı O’Brien, sınır belirleme sürecinde Alma Ata deklarasyonunun temel olarak kullanılması da dahil olmak üzere, Ermenistan ile Azerbaycan arasında kalıcı ve onurlu bir barış anlaşmasına ilişkin ilerlemeye ABD’nin verdiği desteği görüşmek üzere üst düzey hükümet yetkilileriyle bir araya gelecek. Bakan Yardımcısı O’Brien ayrıca iş dünyasının üyeleriyle ve de sivil toplumla etkileşimde bulunacak.  https://www.panorama.am/en/news/2024/06/08/US-assistant-secretary/3013693
https://en.armradio.am/2024/06/08/us-assistant-secretary-jim-obrien-to-travel-to-armenia/
https://massispost.com/2024/06/us-assistant-secretary-james-obrien-to-visit-armenia/
b.  ABD ve Fransa Başkanları Joe Biden ve Emmanuel Macron, Normandiya çıkarmasının 80’inci yıl dönümü törenleri sonrasında yaptıkları ortak açıklamada, ABD ve Fransa’nın Güney Kafkasya’da adil ve kalıcı bir barışın tesis edilmesini desteklediğini söylediler.  https://en.armradio.am/2024/06/09/france-and-us-support-establishment-of-fair-and-lasting-peace-in-the-south-caucasus-macron-and-biden-say/
c.  Amerika Ermeni Konseyi (ACA), 2025 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nda Ermenistan yanlısı hayati önem taşıyan değişiklikler için yayınladığı mesajda toplumsal destek talep etti. ACA tarafından “Bu değişiklikler ABD’nin Azerbaycan’a askeri yardımını ve ihracat lisanslarını durdurmayı, Azerbaycan’ın yaptırımlardan kaçınmadaki rolünü araştırmayı ve ABD’nin Ermenistan’ın egemenlik ve güvenliğine verdiği desteği güçlendirmeyi amaçlıyor. Ayrıca ACA, ABD’nin Türkiye’ye yaptığı silah satışlarının gözetimini ve şeffaflığını sağlamayı ve Türkiye’nin bölgedeki istikrarsızlaştırıcı eylemlerini araştırmayı amaçlayan, ABD-Türkiye ilişkilerine yönelik değişiklikleri de destekliyor.” açıklaması yapıldı. https://massispost.com/2024/06/aca-supports-crucial-pro-armenia-2025-ndaa-amendments/
ç.  Ermenistan Parlamentosu Sözcüsü Alen Simonyan, üst düzey bir Rus yetkilinin, Ermenistan’ın Batılı güçlere yaklaşması ve onlarla “hassas” bilgiler paylaşması halinde Rusya ile ilişkilerine onarılamaz zararlar vereceği yönündeki uyarısına karşı tepki gösterdi. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Galuzin, Rus TASS haber ajansına verdiği röportajda, Ermeni hükümetinin Rusya ile geleneksel ittifakı pahasına Güney Kafkasya’da Batı ile güvenlik bağlarını derinleştirmeye çalıştığını ileri sürmüştü.  https://massispost.com/2024/06/parliament-speaker-alen-simonyan-rejects-russian-threats-to-armenia/
d.  Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile yaptığı ortak basın açıklamasında Aliyev’in Güney Kafkasya’da “barışı tesis etme” yönündeki “çabalarına” destek verdiğini ifade etti.  https://news.am/eng/news/828009.html
e.  AVİM: Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) ve Konrad-Adeneur-Stiftung (KAS) Türkiye, 22 Şubat 2024 tarihinde Ankara’da, Asya ve Avrupa arasındaki enerji ve ulaşım bağlantıları açısından Güney Kafkasya ve Orta Asya’nın öneminin ve Avrupa Birliği ve Türkiye arasında bu bölgelerde yürütülebilecek iş birliklerinin tartışılmasını sağlayacak bir platform oluşturmak amacıyla “EU-Türkiye Cooperation in Central Asia and South Caucasus: Towards a Sustainable Engagement in Energy and Connectivity” başlıklı bir konferans düzenlemiştir. AVİM’in KAS-Türkiye ile iş birliği içinde yayımladığı bu yeni konferans kitabı, bu konferansta yapılan konuşma ve sunumların metin ve özetlerini içermektedir. Kitabın son bölümünde konferans katılımcıları tarafından öne sürülen ortak noktaların genel bir özeti de sunulmuştur. Kitaba aşağıdaki linklerden erişim sağlanabilmektedir. https://avim.org.tr/tr/Duyuru/AVIM-IN-KAS-TURKIYE-ILE-IS-BIRLIGI-ICINDE-YAYIMLADIGI-YENI-KONFERANS-KITABI-EU-TURKIYE-COOPERATION-IN-CENTRAL-ASIA-AND-SOUTH-CAUCASUS-TOWARDS-SUSTAINABLE-ENGAGEMENT-IN-ENERGY-AND-CONNECTIVITY
https://avim.org.tr/tr/Rapor-KonferansKitaplari/105/pdf
2.  Yunan Sorunları / Yunan Haberlerindeki İddialar “” işareti içinde gösterilmiştir / Kıbrıs ile İlgili Gelişmeler:
a.  Yunan haberleri: “GKRY’de siyasi deprem: Yapılan anketine göre YouTuber Phidias GKRY’de üçüncü siyasi güç. 24 yaşındaki YouTuber Phidias Panagiotou tüm tahminleri boşa çıkaracak gibi görünüyor ve iki büyük parti olan Demokratik Alarm (DİSY) ve AKEL’in ardından anketlerde üçüncü sırada yer alıyor. Phidias geleneksel siyasi partileri geride bırakarak seçim sürecine tek bağımsız aday olarak katıldı.”  https://www.pentapostagma.gr/kosmos/7246326_politikos-seismos-stin-kypro-triti-politiki-dynami-o-youtuber-feidias-leei-exit-poll
3.  AYAcademy Bülteni
“Eter Fiziği Modelinin (APM) Görelilik Teorileriyle Tutarlılığı” başlığı ile yayınlanan akademik makaleye ilişkin bilgiler AYAcademy’nin aşağıdaki sosyal medya kanal linklerinde yayınlanmaktadır.
https://www.instagram.com/ayacademy.org.tr/ – https://www.facebook.com/ayacademy.org.tr/ https://www.linkedin.com/company/ayacademy/https://www.threads.net/@ayacademy.org.tr  https://www.tiktok.com/@ayacademy.org.trhttps://twitter.com/ayacademy_tr https://t.me/AYAcademyTelegramhttps://www.youtube.com/@AYAcademy_TR
Saygılarımla,
Serkan KORKMAZ
Posted in Uncategorized | Leave a comment

İki yüz değil, iki bin yıl öncesine götürülüyoruz

İki yüz değil, iki bin yıl
öncesine götürülüyoruz

CUMHURİYET – Emre Kongar – 09 Haziran 2024

Osmanlı’nın 18. ve 19. Yüzyıllardaki “Değişme” adımlarını başlangıç sayan yazarlar, “İki yüz yıldır neden bocalıyoruz” diye sorarlar. (Niyazi Berkes’i yeniden okumanın zamanıdır.)
Şimdiki iktidarın, Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti olan Cumhuriyetimizi, Osmanlı Dönemi’nin din devletine doğru geri götürdüğüne işaret etmek isteyenler de “İki yüz yıl öncesine gidiyoruz” derler.
Aslında belki de Osmanlı-Türk değişme ve gelişme çizgisinin son dönemine bakıldığında, bu yorumlar anlamlıdırlar da.
Ama bana kalırsa, bugünkü sorunlarımızın saptanmasında ve çözümlerin önerilmesinde sadece Osmanlı dönemi değil, bütün insanlık tarihi ve sadece İslam Dünyası değil, başta Hıristiyan Dünyası olmak kaydıyla, bütün uygarlıklar dikkate alınmalıdır.


Ben bugün, iktidarın ülkeyi, Roma İmparatorluğu’nun bile gerisine götürdüğüne işaret etmek istiyorum.
Bilindiği gibi bugünkü çağdaş hukukun temelleri Roma İmparatorluğu tarafından atılmış sayılır. Her ne kadar Hammurabi Kanunları da insanlık tarihinin bilinen en eski yazılı hukuk belgelerinden biriyse de Roma Hukuku’nun ilkeleri, günümüzü daha çok etkilediği için Hukuk Fakültelerinde ders olarak bile okutulur.
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, Ceza Hukuku dersimizin hocası Sevgili Prof. Burhan Köni’nin karatahtaya yazarak belleğimize kazıdığı, Roma Hukuku’nun en iyi bilinen ve uygulanan iki ilkesi şudur:
Nullum crimen sine lege (kanun yoksa suç da yoktur; kanunsuz suç olmaz)
ve
Nulla poena sine lege (kanunsuz ceza olmaz; kanun yoksa ceza da yoktur)
Çağımızın hukuk anlayışı da bu ilkeleri benimsemiş ve bazı ünlü uluslararası ve ulusal davalarda bu ilkeler defalarca dile getirilmiştir.

Ne yazık ki bugünkü iktidar, ne Hukuk Devleti’in tanıyor ne Anayasa’yı ne de yasaları… 
Anayasa Mahkemesi’ni de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de ve bu mahkemelerin kararlarını da tanımıyor ve uygulamıyor.
Üstelik bunu da açıkça ifade ediyor ve “Şahsım Devleti”ni, Cumhurbaşkanı’nın bunlara aykırı olan kararları ve uygulamalarıyla yönetiyor.
Böylece ülkemiz, siyaseten ve hukuken “tam hukuksuzluk” ve “tam gayri meşruluk” dönemi yaşıyor. Çünkü iktidar, gücünün kaynağı olan Anayasa’yı tanımıyor! 
Oysa bakınız Anayasa Madde 6 ne diyor:
Madde 6 – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.
Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

İktidarın kanun ve hukuk tanımazlığının pek çok örneği var.
Ama Cumhurbaşkanı’nın aşağıdaki sözlerinde belirttiği son örnek, bir “Hukuk Devleti” olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, Roma İmparatorluğu’nun bile öncesine, iki bin yıl geriye götürüyor:
AKP’li Cumhurbaşkanı Beştepe’de, 5 Haziran 2024 tarihinde Anadolu Medya Ödülleri Töreninde, Hakkâri Belediye Başkanı’nın yerine kayyım atanması konusunda “Yargı burada kanunu değil hukuku konuşturmuştur” diyor.
Tam cümlesi şöyle:
“Özellikle yargının Hakkâri ile ilgili vermiş olduğu karar kusura bakmasınlar ama kimseyi rahatsız etmesin. Yargı burada kanunu değil hukuku konuşturmuş ve kararını da buna göre vermiştir.”
Oysa yukarıda açıkladığımız üzere, Roma Hukuku’nda bile, yani iki bin yıl önce dahi, “kanunsuz suç olmaz” ve “kanunsuz ceza olmaz”.
Üstelik bizim Anayasa’mız da 38. Madde’de bunu ifade etmiştir:
Madde 38 – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Tarih, haksızlıkları ve hukuksuzlukları, çıkardıkları “hukuka aykırı” kanunlara dayandıran iktidarları görmüştür…
Ama galiba ilk kez, kendi çıkardığı kanunlara bile uymayan ve bunu olmayan bir “hukuka” dayandırmak isteyen bir iktidar ile karşı karşıyayız!
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, RADİKAL İSLAM, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

HİTLER VE ERDOĞAN’IN İKTİDARA GELİŞ SÜRECİNDEKİ EŞBENZERLİKLER * Hitler 46. maddesi ile verilen, “bütün Üst Kademe Kamu Yöneticileri (Beamte) ve memurların atanması ve azledilmesi” yetkisini kullanarak devlet kadrolarını kendisine biat edenlerle doldurdu. * YENİ SİVİL ANAYASA GİRİŞİMİ ÜZERİNE

Değerli Dostlarımız,
Son yapılan yerel seçimlerden CHP’nin birinci parti olarak çıkması üzerine önemli oy kaybı yaşayan AKP, 22 yıldır iktidarda olmanın yarattığı “gündem belirleme” tecrübesini konuşturarak, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş vasıtasıyla hızla “yeni sivil anayasa” yapılması için Meclis’te temsil edilen partileri ziyaret ederek bu konuda görüşmeler yapmaya başlamıştır.
1980 faşist askeri darbesi sonrasında 29 Haziran 1981 tarih ve 2485 sayılı “Kurucu Meclis Hakkında Kanun” ile oluşturulan Kurucu Meclis tarafından hazırlanan 1982 Anayasası, 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan referandumda yüzde 91,4 “evet” oyu ile kabul edilmiştir. Ancak geçen yıllar içinde; başlangıçta toplam 177 asıl maddeden oluşan Anayasada bu maddelerden 58 tanesi hiç değişmemiş, 96 maddede değişiklik olmuştur. Değişen 96 maddenin 31’i yeniden yazılarak tümden değiştirilmiş, 20’sinde esaslı, 45 maddede ise tali değişiklik yapılmıştır. 23 madde ise tamamen yürürlükten kaldırılan Anayasada şu aşamada 154 asıl madde yürürlüktedir.[[1]]
Bilindiği üzere 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum ile anayasanın “kuvvetler ayrımı” ilkesi önemli ölçüde yok edilerek; Bakanlar Kurulu kaldırılmış, yürütme yetkisi partili cumhurbaşkanına verilmiş, TBMM’nin yetkileri budanmış ve yürütme (cumhurbaşkanı) üzerindeki bütün denetim yetkisi, bütçe yapma yetkisi Meclis’ten alınarak, anayasada tanımlanmamış bir “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adı altında “tek adam” rejimi kurulmuştur.
Tek Adam rejimi nereden esinlenmiş?
Yazılı ve görsel medyada boy gösteren iktidar yanlısı gazeteci, akademisyen, siyaset bilimciler(?), kurulmuş olan bu yeni yönetim sistemi için genel olarak Amerikan Başkanlık sistemini örnek gösterirlerken, muhalif kesiminkiler ise “şahsım devleti”, “patrimonyal sultanizm” gibi isimler kullanarak daha ziyade Amerikan kaynaklı; demokrasi, insan hakları vakıflarının yayınlarındaki sınıflamayı ve isimlendirmeyi tercih ederek “sahra altı – sub sahara” Afrika ülkelerindeki totaliter rejimlere atıf yapmışlardır…Konuyla ilgili olarak yazmış olduğum makalemi ekte bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla,
Haluk Dural
Milli Merkez Genel Sekreteri

YENİ SİVİL ANAYASA GİRİŞİMİ ÜZERİNE

Haluk Dural – 8.06.2024
Milli Merkez Genel Sekreteri

Son yapılan yerel seçimlerden CHP’nin birinci parti olarak çıkması üzerine önemli oy kaybı yaşayan AKP, 22 yıldır iktidarda olmanın yarattığı “gündem belirleme” tecrübesini konuşturarak, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş vasıtasıyla hızla “yeni sivil anayasa” yapılması için Meclis’te temsil edilen partileri ziyaret ederek bu konuda görüşmeler yapmaya başlamıştır..
1980 faşist askeri darbesi sonrasında 29 Haziran 1981 tarih ve 2485 sayılı “Kurucu Meclis Hakkında Kanun” ile oluşturulan Kurucu Meclis tarafından hazırlanan 1982 Anayasası, 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan referandumda yüzde 91,4 “evet” oyu ile kabul edilmiştir. Ancak geçen yıllar içinde; başlangıçta toplam 177 asıl maddeden oluşan Anayasada bu maddelerden 58 tanesi hiç değişmemiş, 96 maddede değişiklik olmuştur. Değişen 96 maddenin 31’i yeniden yazılarak tümden değiştirilmiş, 20’sinde esaslı, 45 maddede ise tali değişiklik yapılmıştır. 23 madde ise tamamen yürürlükten kaldırılan Anayasada şu aşamada 154 asıl madde yürürlüktedir.[1]
Bilindiği üzere 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum ile anayasanın “kuvvetler ayrımı” ilkesi önemli ölçüde yok edilerek; Bakanlar Kurulu kaldırılmış, yürütme yetkisi partili cumhurbaşkanına verilmiş, TBMM’nin yetkileri budanmış ve yürütme (cumhurbaşkanı) üzerindeki bütün denetim yetkisi, bütçe yapma yetkisi Meclis’ten alınarak, anayasada tanımlanmamış bir “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adı altında “tek adam” rejimi kurulmuştur.
Tek Adam rejimi nereden esinlenmiş?
Yazılı ve görsel medyada boy gösteren iktidar yanlısı gazeteci, akademisyen, siyaset bilimciler(?), kurulmuş olan bu yeni yönetim sistemi için genel olarak Amerikan Başkanlık sistemini örnek gösterirlerken, muhalif kesiminkiler ise “şahsım devleti”, “patrimonyal sultanizm” gibi isimler kullanarak daha ziyade Amerikan kaynaklı; demokrasi, insan hakları vakıflarının yayınlarındaki sınıflamayı ve isimlendirmeyi tercih ederek “sahra altı – sub sahara” Afrika ülkelerindeki totaliter rejimlere atıf yapmışlardır.
Halbuki 16 Nisan 2017 referandumu ile kabul edilen değişikliklerle kurulan rejimin nereden esinlendiğinin ipucunu en doğru şekilde Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan vermiştir. 31 Aralık 2015 Perşembe günü Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye dönen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, havalimanında gazetecilere yaptığı açıklamada “Üniter devlette başkanlık sistemi yoktur diye bir şey yok. Şuan zaten dünyada bunun örneği var geçmişten buyana da var. Yani Hitler Almanya’sına baktığınızda orada da bunu görürsünüz. Daha sonra değişik ülkelerde bunun örneğini görürsünüz.” [1] : https://www.odatv.com/guncel/mehmet-ucum-paylasti-kac-madde-degisti-1982-anayasasi-verileri-120002390

Bu sözler hem ulusal hem de uluslararası basında geniş yer tutmuş, İngiltere Daily Telegraph haberinde, “dünyada ilk kez Erdoğan’ın, anayasal reformları için Hitler Almanya’sını pozitif bir rol modeli olarak kullandığını” yazmış, Independent ve Guardian, “Erdoğan’ın Hitler Almanyası’ndan etkili bir yönetim örneği olarak bahsettiğini” belirtmiştir.[2]
Gerçekten de yaşanmakta olan süreci, Hitler Almanyasında faşist diktatörlüğün inşaası süreciyle karşılaştırdığımızda ortaya çıkan ilginç benzerlikler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı doğrular niteliktedir:
Almanya Süreci Türkiye Süreci 
Avusturya doğumlu Adolf Hitler 1919’da Alman İşçi Partisine (Deutsche Arbeiterpartei-DAP) üye olmuş, parti 1920’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisine (Nationalsozialistische DeutscheArbeiterpartei-NSDAP) dönüşmüş ve Hitler 1921’de parti içinde darbe yaparak başkan olmuştur.
Saadet Partisi üyesi Recep Tayyip Erdoğan, bir kısım üyelerle birlikte Saadet Partisi’nden ayrılarak, 14 Ağustos 2001’de AKP’yi kurdular ve R. Tayyip Erdoğan parti genel başkanı oldu.
1925’te Avusturya vatandaşlığından çıkan Hitler’in Şansölye seçilmesi için önündeki engel, 1932’ye kadar vatansız statüde olmasıydı. Adolf Hitler, dönemin İçişleri Bakanı ve aynı zamanda Thule Cemiyeti’nin[3] üyelerinden olan Dietrich Klagges tarafından 25 Şubat 1932’de Berlin’de bulunan Brunswick temsilciliğine atanarak devlet memuru statüsü kazandı ve Alman vatandaşlığına geçti. Böylece Başbakan (Şansölye) olma yolu açıldı.
12 Aralık 1997’de Siirt’te topluluğa yaptığı konuşmada, Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesinden “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçunu işlediği için hüküm giyip hapis yattı. Bu suçu Anayasanın 76. Maddesinde sayılan suçlar kapsamında olduğundan 3 Kasım 2002 seçimlerine katılamadı. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın girişimiyle Recep Tayyip Erdoğan için Anayasa değişikliği yapılarak yenilenen Siirt seçimlerinde Siyasi Partiler Kanununun 25. Maddesine aykırı şekilde aday olup, milletvekili seçilerek, Başbakanlık yolu açıldı.
Adolf Hitler’in başkanı olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi 6 Kasım 1932’de yapılan seçimlerde %33,1 oy alıp, 196 milletvekili kazanarak 1. parti olmuştur. R. Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde %34,43 oy alarak 365 milletvekili kazanarak 1. Parti olmuştur.
30 Ocak 1933’te A. Hitler Başbakan olmuştur. 15 Mart 2003’te R. T. Erdoğan Başbakan oldu. 27 Şubat 1933’de Alman Meclisi yakılmıştır. 15 Temmuz 2016’da TBMM bombalandı. 28 Şubat 1933’de Hükümet Olağanüstü Hal ilan etmiştir. 20 Temmuz 2016’da Hükümet Olağanüstü Hal ilan etti.
[2] : https://www.odatv.com/guncel/hitler-almanyasinda-da-vardi-87259#google_vignette
[3] : Thule Cemiyeti veya Thule Tarikatı (Alm. Thule-Gesellschaft), 17 Ağustos 1918’de Vier Jahreszeiten (Dört Mevsim) Oteli’nde tüm Nazilerin manevi babaları ve başöğretmenleri olarak gördüğü Rudolf von Sebottendorff tarafından kurulan Alman milliyetçi topluluğu. Thule ismini ilk kez Massilialı Piteas kullandı. Piteas’a göre Thule, İngiltere’ye 6 günlük yelken mesafesinde bir adaydı.

Olağanüstü Hal Kararnameleriyle devleti düzenlemeye başladı.
Olağanüstü Hal altında Kanun Hükmünde Kararnamelerle devleti düzenlemeye başladı. Olağanüstü Hal bahanesiyle, orduda tasfiye yapıp, komünist, sosyalist, sosyal demokrat aydın ve gazetecileri tutuklayarak muhalif sesleri kıstılar.
Olağanüstü Hal bahanesiyle ordu, bürokrasi ve yargıda FETÖ’cüleri temizlerken, Atatürkçüleri de tasfiye ederek, muhalif aydınları, gazetecileri ve muhalefet milletvekillerini tutuklayarak muhalif sesleri kıstılar.
Fırsattan yararlanan Hitler, Olağanüstü Hal şartlarında milliyetçi, küçük Alman Ulusal Halk Partisi’nin (Deutschnationale Volkspartei-DNVP) desteğini alarak ülkeyi seçimlere götürmüş, kendi partisi NSDAP ve DNVP dışındaki partilerin seçim çalışmalarını durdurmuş, 5 Mart 1933 günü yapılan seçimlerde %44 oy almıştır. Hitler seçim kampanyası sırasında pek çok Alman sanayi, banka ve sigorta şirketlerinden mali destek almıştır.
Fırsattan yararlanan R. T. Erdoğan, OHAL şartlarında, küçük Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğini alarak, anayasa değişikliği yapmış ve referandumda devletin bütün imkânlarını kullanarak ve Türk büyük sermayesinin medyasını kesintisiz kullanarak ve YSK’nun tam kanunsuzluk kararıyla onaylatmıştır.
23 Mart 1933 tarihinde Meclise “Halk ve İmparatorluğun Sıkıntılarını Ortadan Kaldırmaya Yönelik Yasa” (Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reich) isimli bir yetki kanunu tasarısı sundu.
10 Aralık 2016 tarihinde Meclise başkanlık hedefli Anayasa Değişiklik kanunu teklifi sunuldu. 24 Mart 1933’te Yetki Kanunu Teklifi 441 evet, 94 hayır oyu ile kabul edilerek, Reichstag’ın (Alman Meclisinin) tüm yetkilerini dört yıl süre ile (1 Nisan 1937’ye kadar) Kabineye, dolayısıyla Başbakan Hitler’e devrediliyor ve Meclisin çalışmalarına bu süre için ara veriliyordu.
21 Ocak 2017 günü TBMM’nde kabul edilen 6771 sayılı 18 maddelik Anayasa Değişiklik Kanunu ile Anayasa değiştirilerek, Meclisin önemli bazı yetkileri Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’a devredildi. Bu beş (5) maddelik Yetki Kanunu ile Anayasa değişikliği yapılmış;
1. Maddesi ile Weimar anayasasının 88-2. ve 87. maddelerindeki Parlamentoya ait “Bütçe” yapma yetkisi Hükümete devredilmiştir.
2. Madde ile Hükümetin yayınlayacağı kanunların anayasadan sapsa bile Parlamento
kurumlarını etkilemeyeceği, cumhurbaşkanının haklarının saklı olduğu belirtilmiştir.
3. Madde ile Hükümetin çıkarttığı kanunların resmî gazetede yayınlandığında yürürlüğe
girecek ancak anayasanın 68-77. maddeleri (yürürlükle ilgili) uygulanmayacaktır.
4. Madde ile Hükümetin yabancı devletlerle yapacağı uluslararası andlaşmalar için
Bu 18 maddelik Anayasa Değişikliği yapılmış;
– Anayasanın 162. Maddesi ile Bakanlar Kuruluna verilmiş olan “Bütçe” yapma yetkisi
Cumhurbaşkanına devredilmiştir.
– Anayasanın 7. Maddesine göre Meclise ait olan yasama yetkisi bölünerek, cumhurbaşkanına Kanun Hükmünde Kararname çıkartma yetkisi verilmiştir.
– Anayasanın 90. Maddesine göre Meclise ait olan Uluslararası Andlaşma yapma yetkisi, cumhurbaşkanına devredilmiştir. Parlamento onayı gerektirmez ve Hükümet bu andlaşmaların uygulanması için gerekli yasal düzenlemeleri yapar.
5. Madde ile bu kanun yayım tarihinde yürürlüğe girer, Hükümet başka bir yasa yapınca veya 1 Nisan 1937’de sonlanır.
2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg şaibeli şekilde vefat etmiş, bunun üzerine Hitler Cumhurbaşkanlığı makamını da üstlenmiştir. Fiili durumu, hukukileştirmek için yapılan Anayasa Değişikliği Kanunu 19 Ağustos 1934 tarihinde bir referanduma sunularak %89,93 “evet” oyu ile onaylanarak, Başbakanlık ile Cumhurbaşkanlığı birleştirilip Hitler, FÜHRER ilan edilmiştir.
Cumhurbaşkanı seçildiği günden itibaren, yürütmeye devamlı müdahale eden R. Tayyip Erdoğan’ın durumu için MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “anayasayı fiili duruma uydurmak gerekir” diyerek, anayasa değişikliği istemiş ve 16 Nisan 2017 referandumu ile Başbakanlık ile Cumhurbaşkanlığı birleştirilip, başkanlık rejimine geçilmiştir. Henüz resmi şekle dönüşmemişse de Erdoğan için “führer”in benzeri bir unvan olan REİS unvanı Cumhur İttifakı tabanında yerleştirilmeye çalışılmıştır. Cumhurbaşkanı da olan Hitler Weimar anayasasındaki[4] yetkileri kullanmıştır.
– 46. maddesi ile verilen, “bütün Üst Kademe Kamu Yöneticileri (Beamte) ve memurların atanması ve azledilmesi” yetkisini kullanarak devlet kadrolarını kendisine biat edenlerle doldurdu.
Anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanı;
– 104. Madde, 8. Fıkra: Bütün Üst Kademe Kamu Yöneticilerini şahsen tayin etmekte ve görevden almaktadır. 9. Fıkra: Yabancı devletlere Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcilerini tayinde zaten son sözü söylemektedir. Devlet kadrolarını kendisine siyaseten yakın olanlarla doldurmaktadır.
– 47. maddeye göre Alman silahlı kuvvetlerinin tam yetkili başkomutanı oldu.
– 104. Madde, 13. Fıkra: Cumhurbaşkanı, TBMM adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil eder. 14. Fıkra: TSK’nin kullanılmasına, karar verir.
– 48. Madde ile devletin yükümlülüklerine yerine getiremediği veya kamu güvenliğinin tehlikeye düştüğü hallerde Silahlı Kuvvetleri kullanma yetkisini fütursuzca ve sonuna kadar kullandı.
– Madde 119: Kamu güvenliğinin tehlikeye düştüğü hallerde Olağanüstü Hal ilan edebilecek. Hitler, bu anayasal yetkileri kullanarak kamu yönetimini ve orduyu Nazilerle doldurmuş ve son olarak yargıyı Nazi diktatörlüğüne göre şekillendirmiştir. Hâkimler 1936 Kasım ayında düzenlenen törenlerde Hitler’e bağlılık (biat) yemini etmeye zorlanmışlardır. Yemin metni şu şekildedir:
“Alman İmparatorluğunun Führer’i olan Adolf Hitler’e ve Alman ulusuna gönülden bağlı ve sadık olacağıma, hukuku gözeteceğime, makamımın gereği olan görevimi vicdanımla ifa edeceğime yemin ederim.”
– Cumhurbaşkanı tek başına 13 üyeli Hâkimler ve Savcılar Kurulunun 6 üyesini (Adalet Bakanı, Müsteşarı ve 4 üye) doğrudan, 7 üyesini ise TBMM’deki üyesi ve başkanı olduğu iktidar partisi çoğunluğu eliyle, yani tamamını kendisi tayin edecektir.
– Cumhurbaşkanı tek başına 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin 12 üyesini doğrudan, 3 üyesini ise [4] :
Weimar Anayasası: http://www.zum.de/psm/weimar/weimar_vve.phphttp://www.zum.de/psm/weimar/weimar_vve.php

Kuvvetler Ayrılığı olan Weimar Anayasasının Yasama-Yürütme-Yargı yetkileri Hitler’in elinde toplanmış, Hitler Almanya’sı yenilip, teslim olana kadar Alman Parlamentosu fiilen işlevsiz kalmıştır.

Kuvvetler Ayrılığı olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Yürütme yetkisi doğrudan, Yargı yetkisi dolaylı olarak iktidar partisi genel başkanının elinde toplanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin 7.12.2023 tarihli ve 2023/212 sayılı Karar’ı 1982 Anayasasında en köklü değişiklik, parlamenter sistemin kaldırılıp, anayasada  tanımlanmamış “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçişi sağlayan 21.01.2017 tarih ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur.
Meclis’te kabul edilen bu anayasa değişikliği kanunu ile Başbakanlık kaldırılıp, bütün yürütme yetkisi partili cumhurbaşkanına verilmiştir. Bu değişiklik sonrasında yürürlükteki kanun, yönetmelik, tüzük ve tebliğ gibi yasal mevzuatın yeni sistemle uyumunu sağlamak üzere 10.05.2018 tarihli 7142 sayılı kanunla “6771 Sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Çeşitli Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Konusunda Yetki Kanunu” çıkarılmıştır.
Bu yetki kanuna dayanılarak, Cumhurbaşkanı tarafından 2.07.2018 tarih ve 703 sayılı “Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” yayınlanarak, bir garabet örneği olarak, cumhurbaşkanı kendisi tarafından çıkartılan ve kendi kendisini yetkilendiren bir Kararname yayınlamıştır.
Bahsi geçen 703 sayılı Kararnamenin tümünün iptali için 135 CHP milletvekilinin Anayasa Mahkemesine açtığı iptal davası, AYM’nin 7.12.2023 tarihli 2018/117 Esas ve 2023/212 sayılı Karar’ı ile karara bağlanmış ve anılan Karar 4/6/2024 tarih ve 32566 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bu karar ile cumhurbaşkanına tanınmış olan “yürütme” ile ilgili olanlar dışında kalan, ancak kanunla değiştirilmesi gereken yetkiler iptal edilerek, gerekli düzenlemeler için bir yıllık bir süre tanınmıştır.[5]
Buna göre, AYM, “Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçe kaymakamlıklarında ayrıca dernekler birimi oluşturulamayacağı” yönündeki düzenlemeyi, Anayasa’da yapılan değişikliklere uyum sağlamak amacı taşımadığından iptal etti. İptal edilen yetkilerin bazıları:
Yüksek Mahkeme, 112 Acil Çağrı Merkezi’ni arayarak asılsız ihbarda bulunanlara valilikler tarafından 250 lira ceza verilmesi, eylemin tekrarlanması halinde cezanın iki katı kadar uygulanması düzenlemesinin de iptaline karar verdi. Düzenlemenin KHK ile [5] : https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/norm-denetimi-basin-duyurulari/703-sayili-kanun-hukmunde-kararname-nin-bazi-kurallarinin-iptali/
düzenlenemeyecek konular kapsamında olduğunu tespit eden AYM, iptal kararının 12 ay sonra yürürlüğe girmesini kararlaştırdı. Milli Mayın Faaliyet Merkezi Başkanlığınca mayın faaliyetlerine ilişkin yapılacak mal ve hizmet alımlarına ilişkin düzenleme ve bu kapsamdaki her türlü araç, makine, teçhizat ve mayın aramak üzere eğitilmiş hayvanların alımında gümrük vergilerinden muafiyet getiren düzenleme de KHK ile düzenlenemeyecek konular kapsamında olduğu gerekçesiyle Anayasa’ya aykırı bulundu.
Bazı emeklilerin göreve atanmasında aylıklarının kesilmemesi ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanınca atanan İdari İşler Başkanlığı personeli hakkında kamu görevine atanma için yaş haddini 65 yaş olarak düzenleyen 5434 sayılı Kanun’un 40. maddesinin uygulanmayacağı”na ilişkin düzenleme de iptal edildi.
Anayasa’nın 70. maddesinde, her vatandaşın kamu hizmetlerine girme hakkına sahip olduğu, hizmete alınmada görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayrım gözetilemeyeceğinin kurala bağlandığı anlatılan gerekçede, kamu hizmetine girme hakkına ilişkin KHK ile düzenleme yapılmasının mümkün olmadığı vurgulandı.
Cumhurbaşkanı tarafından atanan İdari İşler Başkanlığı personeli için belirtilen yaş sınırını ortadan kaldıran kuralın, kamu hizmetlerine girme hakkına ilişkin bir düzenleme öngördüğünden Anayasa’nın mülga 91. maddesi uyarınca KHK ile düzenlenemeyecek yasak alan içinde kaldığı belirtildi.
TRT Genel Müdürüne en yüksek devlet memuru aylık ve sözleşme ücreti ödenmesine ilişkin düzenleme, 9 ay sonra yürürlüğe girmek üzere Yüksek Mahkemece iptal edildi. Mali ve sosyal haklara ilişkin düzenlemelerin, Anayasa’da yer alan “mülkiyet hakkına ilişkin” olduğu ifade edilen kararda, bu konuda KHK ile düzenleneme yapılamayacağı kaydedildi.
Subayların terfiye hak kazanabilmek için her rütbede beklenecek sürelerinin Cumhurbaşkanı tarafından uzatılabilmesi ve kısaltılabilmesine ilişkin düzenleme de KHK çıkarma yetkisinin amaç ve kapsamı içinde değerlendirilmeyerek, 12 ay sonra yürürlüğe girmek üzere iptal edildi.
Görüleceği üzere, kanunlarla düzenlenmesi gereken, özellikle “üst kademe kamu yöneticilerinin” atamaları, liyakatsiz personel tarafından hazırlandığı anlaşılan bir kararname ile düzenlenmiş, bu iptal kararından sonra ise kamu yönetiminde kargaşaya yola çma ihtimali doğurmuştur.
“Yeni sivil anayasa” ile ne amaçlanmaktadır?
1982 Anayasası, askeri rejim altında “siviller” tarafından yapılmış olmasına ve bugüne kadar yapılan değişikliklerle ilk halinden eser kalmadığı halde “sivil” ifadesi, kurulduğu günden beri AKP iktidarına destek vermiş olan dönek solcu ve aydınlara şirin görünmekten ibaret, anlamsız bir çabadır.
“Yeni anayasa” yapılması ihtiyacı ise bozulan ekonominin artık hızla dibe yuvarlandığı gerçeği karşısında, durumu fark eden dar gelirli, işsiz, emekçi, esnaf, çiftçi ve emekli kesimlerin son yerel seçimlerde ana muhalefet partisini CHP’ni birinci parti yapması ve AKP tabanından CHP’ne oy kaymasının devam etmesi üzerine bir “erken seçim” ihtimalinin yaklaşmasıdır.
Eğer bu koşullar altında cumhurbaşkanlığı dâhil bir erken genel seçime gidilirse Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın %50+1 ile seçilme şansı olmayacaktır. Bu nedenle, muhalefete “parlamenter rejime” dönüş ödünü karşılığında, cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilmesi veya daha zayıf bir ihtimalle yetkileri daraltılmış ve %40+1 ile seçilecek cumhurbaşkanı gibi seçenekler önerilebilecektir.
Meclis aritmetiğine bakılırsa, milletvekillerinin partilere dağılımı mevcut 594 milletvekili için:
Adalet ve Kalkınma Partisi 265
Cumhuriyet Halk Partisi 127
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi 57
Milliyetçi Hareket Partisi 50
İYİ Parti 36
Saadet Partisi (10 MV Gelecek Partili) 20
Demokrasi ve Atılım Partisi 15
Yeniden Refah Partisi 4
Hür Dava Partisi 4
Demokrat Parti 3
Türkiye İşçi Partisi 3
Demokratik Bölgeler Partisi 2
Emek Partisi 2
Demokratik Sol Parti 1
Bağımsız 5
Toplam 594
Anayasa değişikliği için referandum şartı için en az 360, Meclis’te kabul için en az 400 milletvekili gerekmektedir. AKP tarafından hazırlandığı belirtilen 100 maddelik anayasa taslağına MHP’nin 57 maddesine “hayır” dediği basına sızmıştır.[6]
AKP’nin anayasa tasarısına DEM ve MHP’in hayır oyu kullanması durumunda, evet oyu verebilecek milletvekili sayısı için kaba bir tahmin yürütülecek olursa;
AKP 265, İYİP 18 (Meral Akşener’in külliye lehine milletvekillerinin yarısını ikna ettiği durum),
Saadet+Gelecek 20, DEVA 15, Yeniden Refah 4, Hüdapar 4 ve gizli oylamada CHP içinden 20 cıvarında oy çıksa bile toplam 346 olup, Meclis çoğunluğu için gereken 360’ın altında kalmaktadır. Resmi değiştirecek olan durum, DEM partiye verilecek olan “açılım” ve devamında özerk eyalete geçiş gibi ödünler ile DEM’in 57 oyu kazanılabilirse AKP’nin “yeni sivil anayasası” yola çıkabilir.
[6] : https://www.odatv.com/guncel/devlet-bahceli-sinsi-oyuna-dikkat-cekiyor-57-hayir-43-evet-ankarada-neler-konusuluyor-numan-kurtulmus-ve-meral-aksener-detayi-120047137

Anayasa değişiklik çalışmalarının Meclise gelmesi durumunda yaşanacak esas tehlike, Anayasanın değiştirilemez olan ilk üç maddesini koruyan ama kendisi korumasız olan 4. Maddesinin bir oldu bittiye getirilerek iptal edilmesi tehlikesidir.

Yazılı ve görsel medyada sıklıkla görülen pekçok siyasetçi, gazeteci, akademisyen “anayasanın ilk 4 maddesi değiştirilemez” diyerek halkı yanlış bilgilendirmekte veya bilerek yanıltmaktadır. Hâlbuki aşağıda görüleceği üzere:
MADDE 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Dördüncü madde sadece ilk üç maddeyi korur, ancak dikkat edilirse, 4üncü madde kendisini korumamaktadır. Bu nedenle, yapılacak bir anayasa değişikliği ile 4üncü madde iptal edilirse, korumasız
kalacak ilk üç maddede istenen değişiklikler yapılabilecektir:
– Anayasanın 2inci maddesinden lâiklik çıkartılacak, din devletine dönüşün yolu açılacaktır.
– Anayasanın 3üncü maddesinin birinci fıkrası muhtemelen “Türkiye Devleti Türk ve Kürt halkları tarafından kurulmuş, resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe olan federal bir devlettir.” şeklinde tanımlanarak, uygulamaya sokulacak Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı Sözleşmesi uyarınca Doğu ve Güneydoğu illerini kapsayacak şekilde ilan edilecek özerk bölgeyi müteakiben, Kürt halkını temsil ettiğini iddia edecek bir siyasi parti tarafından Birleşmiş Milletler’e Türkiye’den ayrılma talebiyle “kendi kaderini tayin hakkı” için BM gözetiminde bir referandum yapılması hakkında başvuru yapılabilecektir.
Böylece, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde kurmayı düşlediği Hür Kürdistan için Türkiye’den talep ettikleri toprakların kopartılmasının hukuki yolu açılacaktır.
CHP Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’e Çağrı:
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 11 Haziran Salı
günü saat 16.00’da CHP Genel Merkezi’ni ziyaret edeceğini açıklamıştır.
Sayın Özel;
Cumhurbaşkanı ile yapacağınız görüşmede lütfen “önce anayasaya uyun” söyleminizden
başka “anayasa değişikliği” konusunda hiçbir görüşme yapmayınız. Bu sefer yapacağınız görüşmeler hakkında kamuoyunu ve özellikle CHP’ne oy vermiş milyonlarca yurttaşı eksiksiz olarak bilgilendirerek, yerel seçimlerde size zafer kazandıran milyonların umut ve güvenini tazeleyiniz.
Posted in ANAYASA | Leave a comment

TSK’nın KOMUTA YAPISI ANAYASAYA AYKIRIDIR


TSK’nın KOMUTA YAPISI ANAYASAYA AYKIRIDIR

Cihangir Dumanlı / Em. Tuğgeneral, Hukukçu

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı’na yasaya aykırı yetki veren 703 no’lu KHK’yı iptal etti. İptal kararının gerekçesi yasa ile yapılmış bir düzenlemenin KHK ile değiştirilmesinin normlar hiyerarşisine aykırı olması ve Cumhurbaşkanı’nım yetki aşımında bulunmasıdır.
Benzer bir durum 15 Temmuz hain darbe girişiminin hemen ardından 31 Temmuz 2016’da yayınlanan 669 sayılı KHK için de geçerlidir. 669 sayılı KHK’nın 35.maddesi ile Kara, Deniz ve Hava kuvvetleri Milli Savunma Bakanı’na (MSB) bağlanmıştır. (Bakanlığa değil)
KHK ile yapılan bu düzenleme anayasaya açıkça aykırıdır. Kara, ,Deniz ve Hava kuvvetleri Türk Silahlı Kuvvetlerinin bütününü (TSK) oluşturur. Anayasanın 117.maddesi;

“Genelkurmay Başkanı Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanı olup savaşta başkomutanlık görevini cumhurbaşkanlığı namına yerine getirir”. demektedir.

Anayasaya göre TSK’nın komutanı Milli Savunma Bakanı değil, Genelkurmay Başkanıdır. Düzenleme binlerce yılık savaş deneyimlerinden ortaya çıkan ilkelerden “komuta birliği” ilkesine de aykırıdır. Komuta yapısının bozulmasının inandırıcı bir nedeni açıklanmamıştır.

Sakıncalar:
1. 669 nolu KHK ile yapılan komuta düzenlemesi anayasaya açıkça aykırıdır. Milli Savunma Bakanı anayasanın 6. maddesine aykırı olarak kaynağını anayasadan almayan devlet yetkisini kullanırken Genelkurmay Başkanı anayasal görevini yapamaz duruma getirilmiştir.
2. Yapılan düzenleme TSK’nın üst düzey komuta ilişkilerinde belirsizlik oluşturmuştur. Komutan anayasaya göre Genelkurmay Başkanı KHK’ya göre Milli Savunma Bakanıdır. Emir komutada belirsizlik askerlikte yapılabilecek en büyük yanlıştır. Harp tarihi bunun acı örnekleri ile doludur.
3. Düzenleme ile kuvvet komutanlıkları Mili Savunma Bakanına bağlanmıştır. Kuvvet komutanlıklarının iki komutanı olamayacağına göre Genelkurmay Başkanı kuvvetlere emir veremez duruma getirilmiştir. Barışta kuvvetlere komuta edemeyen, harbe hazırlıklarını geliştirip denetleyemeyen, personeli tanımayan Genelkurmay Başkanı’nın savaşta cumhurbaşkanlığı namına başkomutanlık görevini yerine getirmesi olanaksız duruma getirilmiştir. Bir birliği savaşa hangi komutan hazırladı ise savaşta o birliğe aynı komutanın komuta etmesi temel bir kuraldır. Bu durumda barışta MSB kuvvetleri savaşa hazırlatacak, savaşta genelkurmay başkanı yönetecektir. Bu yanlıştır.
4. Son iki MSB asker kökenlidir. İleride askerlik bile yapmamış, askeri bilgi ve deneyimi olmayan sivil bir politikacı Mili Savunma Bakanı olarak atandığında bilgi ve deneyim gerektiren komutanlık görevini yerine getirmesi olanaksızdır. Bu durum ulusal güvenliğimizi tehlikeye sokar. Öte yandan Genelkurmay Başkanlarının görev süreleri sonunda MSB olarak atanmaları alışkanlık durumuna getirilerse diğer büyük bir yanlış olan orduya siyaset sokulmuş olur.

Değerlendirme:
Bu bir ulusal güvenlik sorunudur. Ulusal güvenlik ulusu oluşturan yurttaşların güvenliklerinin toplamıdır. Soluduğumuz hava gibi, özgürlükler gibi varlığı pek duyumsanmaz, tehlikeye girdiğinde, kısıtlandığında veya yokluğunda önemi ve değeri anlaşılır.
Tarih bize bu coğrafyada hayatta kakabilmenin güçlü silahlı kuvvetlerle olanaklı olacağını öğretmiştir. Güçlü silahlı kuvvetlerin ön koşulu barıştan başlayarak yetkin ve kuşkuya yer bırakmayan komuta yapısı ile savaşa hazırlanmaktır. Çevremizdeki güvenlik ortamının ulusal çıkarlarımız aleyhine bozulmakta olduğu günümüzde konu önem ve öncelik kazanmaktadır.

Öneri:
AYM son kararında yasaya aykırı KHK’yı iptal etmiştir. Burada daha üstün bir norm olan anayasaya aykırı bir KHK söz konusudur. TSK’nın üst düzey komuta yapısını anayasaya aykırı olarak bozan ve ulusal güvenliğimizi tehlikeye sokan 669 No’lu KHK’nın ilgili maddesi iptal edilmelidir.
Posted in TSK | Leave a comment

POLİTİKA GÜNDEM * ORTALIKTA PİS KOKULAR VAR * Devlette görev bitmez

Devlette görev bitmez

CUMHURİYET – Miyase İlknur – 08 Haziran 2024

Öğrendiğimize göre görüşme talebi Akşener’den gitmiş. Cumhurbaşkanına, 
“Bir maniniz yoksa size beş çayına gelmek istiyorum” demiş galiba.


Biri biter biri başlar. Tam “Görevimi tamamladım” dersin, yenisi başlar. Devlet dediysek bildiğimiz devlet değil elbette. Bu devlet, “Devlet benim” anlayışıyla devlete çökmüş başka bir örgütlü yapı. Bu örgütün, sanıldığı gibi komiteler, kurullar ve politbüro gibi organları yok. Tek kişilik bir devletten bahsediyoruz. Adı da zaten bunu kanıtlıyor: “Şahsım Devleti”


İşte “Şahsım Devleti”, kendisine hizmet edecek isim havuzunu belirler; en uygun zamanda onlara bazen tek bazen toplu olarak sefer görev emrini tebliğ eder. Klasik devlette sefer görev emri verilenler, devletin âli menfaatlerini düşünerek canları pahasına bu görevi karşılıksız yerine getirirler. “Şahsım Devleti”nde görev alanlara bedeli ne ise ödenir. Bu ödeme maddi bir ödeme olmayabilir. Bazen maddi, bazen makam vererek ödenir. Kimi zaman da o kişiyi mahkûm ya da kamuoyunda rüsva edecek dosyaların kapatılması karşılığında hizmet alınır.
Yerel seçim sonuçları gösterdi ki şahsım devleti çatırdıyor. Çöküşü engellemek için yeniden bir sefer görev emri çıkarıldı. Eskimiş ve yıpranmış görevliler bu çöküşü durduracak çapta değil. O nedenle daha önce görev almış kullanışlı elemanlar yeniden göreve çağrıldı.
Önce Abdullah Gül, ardından Meral Akşener göreve çağrıldı. Ya da tersi olabilir. Daha önce kullanılıp bir kenara atılmış bu elemanların kendileri yeniden göreve talip oldu.
2018 seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ın karşısında cumhurbaşkanı adayı olmak için kolları sıvayan Abdullah Gül’ün geçen hafta Erdoğan’la Saray’da başbaşa üç saat görüştüğü söyleniyor. Hayırlara vesile olsun. Tahminim görüşme talebi Gül’den gitmiştir.
Olası bir erken seçimde Saadet Partisi ve FETÖ artıklarının oyuna ihtiyacı olduğu aşikâr olan Erdoğan, minnacık da olsa bir fayda görecekse Gül’le ilişkileri düzeltmek ister.
YAKINDA ÇIKAR KOKUSU
Asıl bomba önceki gün eski İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Saray’a çıkmasıydı. Abdullah Gül’ün adaylığına barikat kuran Akşener’in birkaç gün arayla da olsa aynı mekânda cumhurbaşkanı ile görüşmesi enteresan.
Öğrendiğimize göre görüşme talebi Akşener’den gitmiş. Özer Çiller’in cenazesinde cumhurbaşkanına, “Bir maniniz yoksa size beş çayına gelmek istiyorum” demiş galiba. Cumhurbaşkanlığı İletişim Ofisi de bunu büyük keyifle kamuoyuna duyurdu.
Eski genel başkan da olsa şu anda İYİ Parti’nin sıradan bir üyesi olan Meral Akşener, giderken genel başkanından izin istemediği, ancak ziyaretten sonra genel başkan Dervişoğlu’nu arayıp bilgilendirmiş. Bu bilgilendirme de dişe dokunur bir şey yok. Sadece Türkiye meselelerini konuştuğunu söylemiş.
Akşener eğer bu ziyareti nezaketen yaptıysa bunu açıklamada sakınca görmezdi. Ama görüşmenin içeriği hakkında bırakın kamuoyunu partisinin genel başkanına bile usulen kabataslak bir bilgi vermiş o kadar.
Geçen yıl yapılan cumhurbaşkanı seçiminde “Devlete karşı görevimi yaptım” diyen Akşener, acaba devlete görevinin bitmediğini mi düşünüyor? Görev derken de öyle söylendiği gibi İçişleri Bakanlığı, cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ya da oğluna büyükelçilik gibi görevleri kastetmiyorum. Yani kendisinin kazanacağı bir görevlendirme olmayabilir. Zaten Akşener’in yapısına ters bir durum bu. Akşener siyasi hayatında kazanmaya değil kaybetmeye ve kaybettirmeye programlamış kendisini.
Yine birilerine kaybettirmek üzere ortaya atılmış olabilir. Madem “Bana kaybettirdiler, görürsünüz gününüzü” deyip intihar bombacısı gibi ortaya çıkmış olabilir.
Bir şeyler dönüyor ama ne?
Erdoğan, anayasayı değiştirmek için hamle yapıyor desek kendisi himmete muhtaç olan Akşener, partisine hâkim olamaz.
O halde içinde anayasa değişikliğini de içeren başka bir plan var. Yakında çıkar kokusu.
Posted in Politika ve Gundem, Uncategorized, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Rockefeller’ın Trilateral İmparatorluğu: ‘Dünya Gölge Hükümeti’ * David Rockefeller’in yeni düşünce kuruluşu, Orwell’in anlattığı gibi demokrasi kılıfı altında dünya otoriterliği gündemini ilerletmeye adanmıştı.

David Rockefeller’in yeni düşünce kuruluşu, Orwell’in anlattığı gibi
demokrasi kılıfı altında dünya otoriterliği gündemini ilerletmeye adanmıştı.


Değerli Dostlarımız,
Değerli gazeteci-yazar Hüseyin Vodinalı’nın sitesinde yayınlanan; başını Amerikalı büyük sermaye sahiplerinin çektiği, başta ABD, Avrupa ülkeleri ve Japonya olmak üzere, çokuluslu şirketlerin dünya halklarını sömürmesi üzerine inşaa ettikleri gizli örgütlenmeler hakkında F. William Engdahl tarafından yazılan makaleyi bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla,
Haluk Dural
Milli Merkez Genel Sekreteri

Rockefeller’ın Trilateral İmparatorluğu: ‘Dünya Gölge Hükümeti’

F. William Engdahl yazdı.
07/06/2024·huseyin8888

Kelimenin tam anlamıyla özenle seçilmiş çalışanlarını dünyanın dört bir yanındaki, özellikle ABD ve AB’deki önemli hükümetlere yerleştiren, gizli bir küresel düşünce kuruluşundan bahsetmek istiyorum.
Bugün Joe Biden’ın Dışişleri Bakanı Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Sullivan ve diğer birçok önemli yetkili bu özel düşünce kuruluşunun üyeleridir.
Adı, yarım yüzyıl önce Rockefeller ailesi ve müttefikleri tarafından oluşturulan Üçlü Komisyon’dur (Trilateral Commission). Bazıları tarafından “dünyanın gölge hükümeti” olarak adlandırıldı.
Aşağıda, çalışanlarını Jimmy Carter’dan Joe Biden’a kadar her ABD Başkanının en üst pozisyonlarına yerleştirmeyi başaran, hala “belirsiz” olan bu küresel düşünce kuruluşunun olağanüstü etkisine ilişkin The Think-Tanks (Manifest Destiny) adlı kitabımdan bir bölüm ekliyorum.
2020’deki sahte sahte salgından ve şimdi de Ukrayna’daki savaştan bu yana özel kurumsal sosyal medya şirketlerinin internete ve sosyal medyaya uyguladığı amansız sansür endişe vericidir ve yalnızca Ortaçağ Engizisyonu ve 1930’ların Almanya’sındaki kitap yakma olaylarıyla karşılaştırılabilir.

Rockefeller’ın Üçlü İmparatorluğu: ‘Dünya Gölge Hükümeti’

Bilderberg Grubu’nun Mayıs 1973’te, OPEC petrol fiyatlarında %400 manipüle edilmiş bir artış kullanarak küresel bir ekonomik paradigma değişikliği yaratma girişimi, bir noktaya kadar muhteşem bir şekilde işe yaradı. Bu nokta, 1970’lerin başlarında dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri olan Japonya’ydı.
Petrol şoku küresel bir dolar kıtlığı yaratmayı başardı; bu da Wall Street’in ve Arap OPEC petrol fonlarına para yatıran müttefik City of London uluslararası bankalarının beklenmedik milyarlarca dolar kar elde etmesine neden oldu.
Exxon, Mobil, Arco, Chevron, Gulf, Texaco, British Petroleum, Royal Dutch Shell ve diğer Anglo-Amerikan petrol devleri için de benzer bir beklenmedik kazanç yarattı.
Bu aynı zamanda Batı Avrupa’nın endüstriyel olarak gelişen ekonomilerinden, özellikle de Federal Almanya Cumhuriyeti ve Fransa’nın Latin Amerika, Güney Asya veya Afrika’nın gelişmekte olan ekonomilerine yönelik ekonomik yatırım beklentilerine de ciddi şekilde zarar verdi.
David Rockefeller ya da Fransız Baron Edmond de Rothschild gibi Wall Street uluslararası bankacıları için bu oldukça iyi bir sonuçtu, çünkü artık Batı Avrupa, özellikle de güçlü Alman sanayi ekonomisi gibi yükselen rakipler tarafından kendilerine meydan okunamayacaktı.
Ancak, 1973 itibariyle bir ihracat devi olarak yükselen sanayi devi Japonya, yeni ortaya çıkan Üçüncü Dünya devletleriyle tek başına hareket ederek Bilderberg’in Atlantikçi stratejisinin tamamını raydan çıkarabilirdi.
Bunu önlemek için Japon elitleri, kabul edilen ilk beyaz olmayan ulus olarak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin “büyük başları” ile masaya oturmaya davet edilecekti.
David Rockefeller’ın Bilderberg Grubu’nun güç simsarları ve Rockefeller’in etkili uluslararası çevrelerindeki diğer adamları, 1973’te Üçlü (Trilateral) Komisyon adında yeni bir düşünce kuruluşu kurdular.
Komisyon daha sonra sıklıkla “Dünya Gölge Hükümeti” olarak anılmaya başlandı,[i] Son kırk yılda dünya siyaseti üzerindeki gizli etkisi de böyle oldu.

1973 Büyüme Paradigması Değişimi

Bilderberg’in etrafında gruplanan güçlü adamlar, 1973 yılının Mayıs ayında, güç dengesini yeniden ABD dolarına, Chase Manhattan ve Citibank’ın yanı sıra bankalara bağlı büyük petrol şirketlerine doğru çevirmek için büyük bir ekonomik şokun, bir büyüme paradigması değişiminin gerekli olduğu kararına vardılar.
Bunu yapmak için, doların artık altınla desteklenmediği bir dünyada, Bilderberg elitleri, güç dengesini tekrar Amerikan Dolar sisteminin mali çıkarlarına çevirmek amacıyla dünyadaki endüstriyel büyümeye karşı devasa bir saldırı başlatmaya karar verdiler.
Bunu yapabilmek için en değerli silahlarını, dünyadaki petrol akışının kontrolünü kullanmaya karar verdiler. Wall Street’in ve Londra City’nin önde gelen bankacıları için iç ekonomilerinin durumu pek endişe verici değildi.
Onlar, kredileri ulusal ekonomik güvenliği teşvik etmek için değil, en büyük kazanımları emmek için kullanılan asalaklardı. Aslında, daha sonra “ekonomik küreselleşme” olarak adlandırılacak olan küresel yağmalamayı kolaylaştırmak için ulus devletin yok edilmesi onların esas gündemiydi.
Mayıs 1973’te İsveç’in Saltsjöbaden kentinde yapılan Bilderberg toplantısında Chase Manhattan Bank’tan David Rockefeller, Baron Edmond de Rothschild, Standard Oil çevresindeki Rockefeller petrol grubunun bir parçası olan Atlantic Richfield Oil Co.’dan Robert O. Anderson, Rockefeller Exxon Oil Corporation’ın başkan yardımcısı E. G. Collado, British Petroleum’un yöneticisi ve İngiliz Diplomatik Servisi’nin başkanı Sir Denis Greenhill, Royal Dutch Shell’in başkanı Gerrit A. Wagner, Eurobond’ların yaratıcısı S.G. Warburg’dan Sir Eric Roll, Lehman Brothers Wall Street yatırım bankasından George Ball, yakında Başkan Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı olacak ve David Rockefeller’in yeni Üçlü Komisyonu’nun ilk Direktörü olacak Zbigniew Brzezinski, Rockefeller ailesinin yakın bir ortağı olan İtalyan Fiat’tan Gianni Agnelli ve Almanya’dan dönemin Maliye Bakanı Helmut Schmidt davet edildi. Rockefeller’in Üçlü Komisyon grubunun kurucu üyesi ve etkili Alman Sanayi ve Ticaret Odası’nın (DIHT) başkanı Otto Wolff von Amerongen, daha sonra Helmut Kohl’ün Treuhand başkanı olacak Hamburglu Birgit Breuel, Egon Bahr (SPD), bakan, Theo Sommer, Die Zeit’ın yayıncısı ve OPEC’in petrol ambargosunu tetikleyen Ekim 1973 Yom Kippur Savaşı’nı manipüle eden ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger da davetliler arasında yer aldı. [ii]
Bilderberg’in politikası, daha doğrusu Rockefeller’in politikası, dünya petrol fiyatlarında dramatik bir artışa neden olmak için küresel bir petrol ambargosunu tetiklemekti.
1945’ten bu yana, Amerikan petrol şirketleri savaş sonrası pazara hakim olduğundan, dünya petrolü uluslararası geleneklere göre dolar cinsinden fiyatlandırılıyordu. Bu nedenle, dünya petrol fiyatındaki ani ve keskin bir artış, gerekli petrolün ödenmesi için ABD dolarına olan dünya talebinde de aynı derecede çarpıcı bir artış anlamına geliyordu.
Bilderberg’in cesur petrol fiyatı şok stratejisinde bir sorun vardı. Petrolü olmayan ülkeler, gelişmekte olan ülkelerle kendi para birimleri üzerinden ekonomik ve ticari bağlar kurma yönünde baskı altında olacak, bu da ABD dolarının dünya merkez bankası rezerv para birimi olarak rakipsiz rolünü ortadan kaldıracaktı.
Eğer bu gerçekleşirse, Washington hükümeti kronik bütçe açıklarını, yabancı ülkelere Devlet tahvili şeklinde ABD Hazine borçlarını satarak finanse edemezdi. O noktada endüstriyel gelişimi Wall Street hakimiyetine ve sarsılan dolar sistemine tehdit oluşturan iki ülke vardı.
Bunlardan biri olan Almanya, büyük ölçüde Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun içindeydi ve önemli ölçüde Bilderberg kontrolü altındaydı. Diğeri Japonya ise dolar sisteminin güvertesinde “serseri mayın” olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
David Rockefeller, Japon sanayi ve bankacılık elitlerini “kulübe” katmak için benzersiz bir küresel gündeme sahip tamamen yeni bir düşünce kuruluşu yarattı. Bu, Avrupa’daki Rockefeller ve Bilderberg’cilerin etrafındaki çevreler açısından muhteşem bir başarı, dünyanın büyük bir kısmı için ise bir felaketti.

Rockefeller’ın Üçlü Teknokrasisi

1973 yılında David Rockefeller yeni organizasyonu kurmaya karar verdiğinde, New York Chase Manhattan Bank’ın Başkanı ve New York Federal Reserve Bank’ın yöneticisiydi.
Amerikan Yüzyılını kontrol etme vizyonunun devam etmesi ve Japonya ya da Almanya gibi yeni ortaya çıkan ülkeler tarafından tehdit edilmemesi için, küresel güç mimarisi üzerine acilen üçüncü bir ayak inşa etme ihtiyacının farkına vardı.
Bu, bir ayağı Avrupa’da, bir ayağı Kuzey Amerika’da ve üçüncüsü Japonya’da olan, Üçlü (Trilateral) Komisyon adı verilen ve yalnızca davetle üye kabul edilen gizli bir düşünce kuruluşu olacaktı.
Rockefeller’ın ilk Üçlü İcra Direktörü olarak seçtiği adam, o zamanlar Columbia Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Zbigniew Brzezinski adında Cizvit eğitimi almış Polonyalı bir göçmendi. Brzezinski teknokratik ve politika odaklıydı.
1970 yılında Brzezinski, kendisini David Rockefeller’a sevdiren bir kitap yayınlamıştı ve bildirildiğine göre Rockefeller, bu kitabı sayesinde Brzezinski’yi yeni Üçlü Komisyonunun başına atamıştı.
Brzezinski’nin kitabı demokrasinin geleceğine dair tüyler ürpertici bir vizyon sunuyordu.  “İki Çağ Arasında: Technetronik Çağında Amerika’nın Rolü” başlıklı kitapta, o zamanlar Columbia Üniversitesi profesörü olan Brzezinski şunları savundu:
“Teknetronik çağı, daha kontrollü bir toplumun kademeli olarak ortaya çıkmasını içeriyor. Böyle bir toplum, geleneksel değerlerin sınırlamasından uzak bir elit kesimin hakimiyetinde olacaktır. Yakında her vatandaşın neredeyse sürekli gözetim altına alınması ve vatandaş hakkındaki en kişisel bilgileri içeren dosyaların güncel tutulması mümkün olacak. Bu dosyalar yetkililer tarafından anında geri alınabilir. … Beynin çevresel ve biyokimyasal manipülasyonu yoluyla tüm insanların davranışlarını ve entelektüel işleyişini manipüle etme araçlarına ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak cazibeye sahip olacağımız zamanı öngörüyorum.” [iii]
Edward Snowden’ın 2013 yılında ABD Hükümeti’nin Ulusal Güvenlik İdaresi ile ilgili şok edici casusluk ve küresel gözetim ifşaatları, Snowden’ın ifşaatlarından kırk yılı aşkın bir süre önce Rockefeller çevreleri tarafından zaten tartışılıyordu.
Brzezinski, İki Çağ Arasında adlı kitabının başka bir yerinde şunu ilan etti:
“İnsanın örgütlü yaşamının temel birimi olarak ulus-devlet, temel yaratıcı güç olmaktan çıktı: Uluslararası bankalar ve çokuluslu şirketler, ulus-devletin siyasi kavramlarının ilerlemesini çok farklı terimlerle yönetiyor ve planlıyorlar.” [iv]
David Rockefeller ile onun Bilderberg ve Üçlü Komisyon çevrelerinin ortaya çıkarmayı amaçladığı küreselleşme gündemi tam olarak buydu: Ulusal kültürlerin, ulusal hukukun üstünlüğünün, ulusal savunmanın yok edilmesi ve bunun yerine en büyük küresel bankalar ve şirketler tarafından kontrol edilen uluslarüstü kurumların dayatılması.  Mussolini’nin İtalya’sında 1920’ler ve 1930’larda bu, Korporatizm ya da İtalyan Faşizmi olarak biliniyordu.
Rockefeller Üçlü versiyonu, sıradan vatandaşların Brüksel’de, Cenevre’de veya başka yerlerde oturan meçhul (Rockefeller tarafından atanmış) bürokratlar lehine hayatları üzerindeki her türlü kontrolü kaybettiği bir tür küresel korporatizm veya küresel faşizm olacaktır.

Seçenlerin seçilmesi

Rockefeller, Brzezinski’den sekiz seçilmiş kişiden oluşan bir komiteye başkanlık etmesini ve bu komitenin daha sonra Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya’dan yaklaşık üç yüz etkili önde gelen kişiyi aday göstermesini istedi. Çok elit, çok özel bir kulüp olacaktı. Yeni Japon üyelerin seçiminden sorumlu olan bu sekiz kişi;
Yakın zamanda ABD’nin Tokyo Büyükelçisi olarak görev yapmış Harvard Üniversitesi’nden Japonya uzmanı Edwin Reischauer, McCloy için Batı Almanya’da hukuk danışmanı olarak çalışan ve daha sonra CIA Ulusal İstihbarat Direktörü olarak görev yapan John J. McCloy’un sırdaşı Robert Bowie, Rockefeller Üçlü Komisyon’un entelektüel çerçevesini oluşturanlardan biri olarak kabul edilen ve o zamanlar Columbia profesörü olan Brzezinski’yi, bakanlığın düşünce kuruluşu olan Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Konseyi’ne katılması için işe alan Henry Owen, Salt-I silahsızlanma müzakerecisi ve Rockefeller’ın kayınpederi Gerard Smith, BM Büyükelçisi olan eski Pensilvanya Valisi William Scranton, David Rockefeller’in Harvard Üniversitesi’ndeki eski oda arkadaşı ve Dış İlişkiler Konseyi’nin önde gelen üyesi George S. Franklin, siyasi açıdan etkili Wilmer, Cutler ve Pickering isimli Washington hukuk firmasının kurucusu Marshall Hornblower ile Hollanda Kraliçesi Wilhelmina’nın özel sekreteri olan ve Savaştan sonra Hollanda Schuman Planı heyetinin Başkan Yardımcısı olan Hollandalı Max Kohnstamm idi.
Kohnstamm, Avrupa’daki Üçlü Komisyon’un ilk başkanı ve aynı zamanda Bilderberg grubunun yöneticisi oldu. [v]
Bu sekiz kişilik grup, David Rockefeller ile birlikte modern tarihin en güçlü ve en gizli entrikalarından birini oluşturdu. Trilateral Komisyon, Japonya ve Asya’yı kendi seçici “kulüplerine” entegre ederek, kız kardeşi Bilderberg Grubu’nun etkisini büyük ölçüde artırdı.
Seçtikleri Üçlü Komisyon kurucu üyeleri arasında; ABD’den Alan Greenspan, Paul Volcker, Çelik İşçileri Sendikası başkanı I.W. Abel; Coca Cola CEO’su J. Paul Austin; Dışişleri Bakanlığı ve Bilderberg üyesi George W. Ball, Robert R. Bowie, Harold Brown, Zbigniew Brzezinski, Jimmy Carter, Warren Christopher, Bank of America başkanı A.W. Clausen, Time-Life’tan Hedley W. Donovan ve elbette David Rockefeller vardı.
Avrupalı kurucular arasında Belçikalı bankacı Baron Leon Lambert, Fransa Başbakanı Raymond Barre, bankacı Baron Edmond de Rothschild, Britanya’nın Baring bankacılık hanedanından Cromer Kontu, Londralı bankacı, Ipsden’li Lord Roll, SG Warburg bankasının başkanı ve Bank of England’ın yöneticisi, FIAT’tan Gianni Agnelli,Hollandalı Max Kohnstamm ve Rothschild bağlantılı Royal Dutch Shell petrol grubunun başkanı John Loudon vardı. [vi]
En hafif deyimle, etkileyici güç simsarlarından oluşan bir düşünce kuruluşuydu. Aynı zamanda oldukça gizliydi. Arşivleri ilgili toplantının sona ermesinden sonraki on altı yıl boyunca mühürlenecek ve yalnızca seçilen araştırmacılara gösterilecekti.

Üçlü ‘Demokrasi Krizi’

Yeni Üçlü Komisyon düşünce kuruluşunun ilk projelerinden biri, “Demokrasi Krizi” olarak adlandırdıkları durumla başa çıkmak için stratejiler geliştirmekti. Örgüt, 1975 yılındaki ikinci Yıllık Toplantısında “Demokrasinin Krizi” başlıklı bir rapor yayınladı.
Rapor, “krizin” Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya’nın fazla demokratik olması veya vatandaşlarına karşı çok duyarlı olmasından kaynaklandığını ileri sürüyordu; aslında gerçek de buydu.
Daha ziyade, dünyanın önde gelen üç gelişmiş sanayi ekonomisinin fazla demokratik hale geldiğini savundular. Şöyle yazdılar: “Siyasi demokrasi, bugünkü haliyle Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’nın sanayileşmiş ülkeleri için geçerli bir yönetim biçimi midir?”
Yazarlar uyardı:
“Şu anda, demokrasinin yolsuzluğundan, materyalizminden ve verimsizliğinden ve demokratik hükümetin ‘tekelci kapitalizme’ boyun eğmesinden tiksindiklerini ileri süren aydınlar ve ilgili gruplardan önemli bir meydan okuma geliyor. ‘Düşmanca bir kültürün gelişimi’ sözü öğrencileri, akademisyenleri ve medyayı etkiledi… Aslında bir sistem ne kadar demokratikse, içsel tehditlerle tehlikeye girme olasılığı da o kadar yüksektir. Bu anlamda içsel zorluklar dışsal zorluklardan daha ciddidir.” [vii]
Üçlü Komisyon’un Demokrasi Krizi raporu, Rockefeller’in yeni seçkin Üçlü düşünce kuruluşunun üç üyesi tarafından yazılmıştır: Fransız sosyolog ichel Crozier, daha sonra İslam ile Hıristiyan Batı arasında öngörülen küresel çatışmaya odaklanan tartışmalı Medeniyetler Çatışması kitabını yazan Harvard Profesörü Samuel P. Huntington ve Üçlü Komisyon adına Japonya’dan Joji Watanuki.
Trilateral Raporu, savaş sonrası endüstriyel demokrasilerde, aşağı yukarı sonraki on yıllarda ortaya çıkan yeni bir totaliterliğe doğru büyük bir paradigma değişikliğine yönelik bir çağrıydı. Raporda, ABD, Avrupa ve Japonya’nın, özellikle de ABD’nin yönetim sorunlarının “aşırı demokrasiden kaynaklandığı” ifade edildi.
“Merkezi hükümet kurumlarının prestijini ve otoritesini yeniden tesis etmeye” yönelik adımlar atılması çağrısında bulundular. [viii]
1970’lerden günümüze kadar hükümetin dönüşümü için bir tür politika planı haline gelen Üçlü raporun bir bölümünde Huntington, eleştirmen Noam Chomsky’nin, kralların ve lordların kölelere, serflere ve toprak sahiplerine hükmettiği feodal bir siyasi düzene dönüş olarak nitelendirdiği şeyi savunuyordu.
“Güç ve özgürlük, otorite ve demokrasi, hükümet ve toplum arasında uygun bir denge kurulması talep edilir. Aşırı dalgalanmalar ya çok fazla hükümete ya da çok az otoriteye neden olabilir.” [ix]
Önemli bir şekilde, Huntington ve Rockefeller’in Üçlü Komisyonu çevrelerinin 1970’lerde korktuğu en büyük tehditlerden biri, gücü giderek artan ulusal Amerikan medyasıydı.
Huntington şunu gözlemledi: “Truman, nispeten az sayıda Wall Street avukatı ve bankacısının işbirliğiyle ülkeyi yönetmeyi başarmıştı” bu, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki siyasi gücün gerçeklerinin ender görülen bir kabulüdür.
Ancak Huntington, 1960’ların ortalarına gelindiğinde, hükümetin küçük bir güç çevresi tarafından sıkı kontrolünün artık mümkün olmadığını, çünkü “toplumdaki güç kaynaklarının muazzam bir şekilde çeşitlendiğini, en dikkate değer yeni güç kaynağının” medya olduğunu açıkladı.[X]
Pentagon Belgelerinin New York Times’a sızmasının hararetli bir tartışmayı ateşlediği Vietnam Savaşı zamanıydı. Bu tartışma medyaya giderek daha fazla yansıyordu ve bu, çoğu kişinin sağlıklı olarak değerlendireceği bir şeydi. Ancak Üçlü Komisyon çevrelerinin değil.
Tomás de Torquemada’nın ve 15. Yüzyıl İspanyol Engizisyonu’nun baş gerici geleneğini onurlandıran bir açıklamada Huntington, “demokrasinin yönetilebilirliğine yönelik ikinci bir tehdidin, nüfustaki önceden pasif veya örgütsüz gruplar tarafından oluşturulduğu” uyarısında bulundu.
“..Siyahlar, Kızılderililer, Chicano’lar, beyaz etnik gruplar, öğrenciler ve kadınlar – hepsi eylemden ve ödüllerden kendilerine uygun düşen payı elde etmek için yeni yollarla örgütlendi ve harekete geçti.”[xi]
Son olarak Huntington, “demokrasinin yolsuzluğundan, materyalizminden ve verimsizliğinden ve demokratik hükümetin ‘tekelci kapitalizme boyun eğmesinden tiksindiklerini ileri süren aydınlar ve ilgili grupların” oluşturduğu bir başka tehdit konusunda uyardı. [xii]
Entelektüelin iki kutupsal farklı çeşidini tanımladı. Bunlardan birincisi, iktidara sorgusuz sualsiz itaat etmeleri ve sosyal yönetimdeki hizmetleri nedeniyle takdir edilmesi gereken “teknokratik ve politika odaklı entelektüeller” olarak adlandırdığı kişilerdi.
Diğer tipe ise “değer odaklı entelektüeller” adını verdi. Onlar küçümsenmeli ve korkulmalıdır çünkü “yerleşik kurumların maskesini düşürerek ve meşruiyetini ortadan kaldırarak” yerleşik düzene meydan okuyorlardı. [xiii]
Bunlar, Üçlü Komisyon’un yeni bir tür “sapkınlık” olduğunu, her bakımdan İspanyol Engizisyonu kadar tehlikeli olduğunu savunuyordu. David Rockefeller’in yeni düşünce kuruluşu, Orwell’in anlattığı gibi demokrasi kılıfı altında dünya otoriterliği gündemini ilerletmeye adanmıştı.

Üçlü Başkan

Yeni Üçlü grubun amacı, Batı Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’dan (dünyanın sanayi devleri) çok uluslu şirket yöneticilerini, politikacıları ve birkaç uysal ama etkili sendika liderini, politika yapıcı bir ittifak halinde bir araya getirmekti.
Kurumsal ve finansal güçlerini modası geçmiş olarak gördükleri ulusal sınırların ötesine taşıyacak dünya politikalarını dikte ediyorlardı. Planlarının ilk adımı ABD başkanlığının kontrolünü ele geçirmekti. Üçlü Komisyon etkisini göstermek için hiç vakit kaybetmedi.
Kuruluşundan bir yıl sonra, 1975 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlenen Üçlü Komisyon yıllık toplantısında Rockefeller ve Brzezinski, Jimmy Carter adında az tanınan Georgialı fıstık çiftçisini valiliğe davet etti.
Carter, bir yıl önce Brzezinski tarafından Üçlü’nün kurucu üyesi olması için davet edilmişti ve şimdi diğerleri, muazzam nüfuzlarının onu Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Trilateral/Üçlü Başkanı yapmak için kullanıp kullanmayacağına karar vereceklerdi.
Carter’ın Üçlü Komisyon üyeliği, sahip olduğu tek dış politika deneyimiydi ve bu onu Brzezinski’ye ve Üçlü Komisyonun içindeki diğer kişilere bağımlı kılıyordu. Gerçek Amerikan demokrasisi yerine sahtesi konuyordu.
Güç komisyoncuları özel olarak toplantı yaparak karara vardılar ve herşeyden habersiz Amerikalı seçmenlerin nasıl manipüle edildikleri hakkında hiçbir fikri yoktu. Rockefeller Üçlü Grubu’nun, Georgia’daki tanınmamış fıstık çiftçisini dünyanın en güçlü ulusunun Başkanı yapmasındaki rolü, halktan gizli çalışmasında yatıyordu.
ABD ana akım medyası bundan neredeyse hiç bahsetmedi.
Ancak Carter Ocak 1976’da göreve başladığında kabinesinin neredeyse tamamı Rockefeller’in Üçlü Komisyonu saflarından oluşuyordu ve öyle şaşırtıcı derecedeydi ki, Washington’daki bazı kişiler buna “Rockefeller Başkanlığı” adını verdiler.

Carter Yönetimindeki üçlüler şunları içeriyordu:

Jimmy Carter (Başkan), Walter F. Mondale (Başkan Yardımcısı), Cyrus Vance (Dışişleri Bakanı, CFR’nin ilk Başkanı olan J.P. Morgan bankasının John W. Davis’in yeğeni, W. Michael Blumenthal (Hazine Bakanı), Harold Brown (Savunma Bakanı), Zbigniew Brzezinski (Ulusal Güvenlik Danışmanı), Andrew Young (Birleşmiş Milletler Büyükelçisi), Paul A. Volcker (Federal Rezerv Kurulu Başkanı), Sol Linowitz (Panama Kanalı Anlaşmaları Başmüzakereci/Orta Doğu Elçisi), John C. Sawhill (Enerji Bakan Yardımcısı), Hedley Donovan (Başkanın Özel Asistanı), Lloyd N. Cutler (Başkanın Danışmanı), Gerald C. Smith (Nükleer Enerji Müzakereleri Büyük Elçisi, Richard N. Gardner (İtalya Büyükelçisi), Elliot L. Richardson (BM Deniz Hukuku Konferansı Delegesi), Henry Owen (Ekonomik Danışman), Warren Christopher (Dışişleri Bakan Yardımcısı), Paul C. Warnke (Silah Kontrolü ve Silahsızlanma Dairesi Direktörü), Richard N. Cooper (Ekonomik İşlerden Sorumlu Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı), Lucy Wilson Benson (Güvenlik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı), Anthony Solomon (Para İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı, Robert R. Bowie (CIA Direktör Yardımcısı), W. Anthony Lake (Politika Planlamadan Sorumlu Dışişleri Müsteşarı), Richard Holbrooke (Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı), C. Fred Bergsten (Uluslararası İşlerden Sorumlu Hazine Müsteşar Yardımcısı), Leslie Gelb (Siyasi-Askeri İşler Bürosu Direktörü ve daha sonra CFR Başkanı), Theordore C. Sorenson (Merkezi İstihbarat Teşkilatı Direktörü), Richard Moose (Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı), Brock Adams (Ulaştırma Bakanı), Leonard Woodcock (ABD’nin Pekin Büyükelçisi), Joseph Califano (Sağlık, Eğitim ve Refah Bakanı). [xiv]
Rockefeller’ın Trilateral’lerinin görevlendirilmediği önemli bir ABD Hükümeti makamı neredeyse yoktu. Medyada gizli Rockefeller darbesinden bahsedilen nadir yerlerden biri, aslında bir seks dergisi olan Penthouse olacaktı!
Craig S. Karpel’in Kasım 1977’de Penthouse dergisinde yazdığı, “Cartergate: Demokrasinin Ölümü” başlıklı bir makalede şunlar anlatıldı:
“Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanlığı ve federal hükümetin kilit kabine departmanları, Amerika Birleşik Devletleri’nin iç çıkarlarını çok uluslu bankaların uluslararası çıkarlarına tabi kılmaya adanmış özel bir kuruluş tarafından devralındı ve Üçlü Komisyonun Carter Yönetimine hakim olduğunu söylemek haksızlık olur; Carter Yönetiminin Üçlü Komisyonun bizzat kendisi olduğunu söylemek daha doğrudur.” [xv]
Washington Post veya New York Times gibi ana akım medya, Carter’ın görev süresi boyunca Trilateral’lerin şok edici hakimiyetinden hiç bahsetmedi. Merhum İngiliz tarihçi Antony Sutton, David Rockefeller’ın öne sürdüğü asil kamu hizmeti hedeflerinden çok uzakta olduğunu yazdı.
Sutton, Üçlü Komisyon’u “ABD Anayasasını ve demokratik siyasi süreci reddeden; Amaçları, ‘kamu hizmeti’ kisvesi altında dünyanın zenginliğini kendi kullanımları için elde etmek ve sonuçta kendilerinin kontrol edeceği tek dünya totaliter hükümetini hedefleyen bir oluşum” olarak tanımladı. [xvi]
Vizyonları, kontrolün kendilerinde olduğu ve toplumun daha büyük kısmının ödeme yapan sosyal borçlu olduğu bir tür bankacı sosyalizmiydi. Carter’dan bu yana ABD Hükümeti’nin tüm önemli dış ve ekonomi politikası görevleri bir Trilateral üyesi tarafından yürütülüyor.
Ronald Reagan olmasa da, Başkan Yardımcısı ve daha sonra Başkan olan George H.W. Bush, Bill Clinton ve Clinton’un iki Dışişleri Bakanı Madeline Albright ve Warren Christopher gibi Trilateral üyesiydi.
George W. Bush’un 2000-2008 yılları arasındaki Başkanlığı sırasında, Üçlüler arasında Richard B. Cheney (Başkan Yardımcısı), Robert B. Zoellick, Brent Scowcroft, Henry A. Kissinger, Stephen J. Friedman, Bush’un 2003’teki Irak işgalinin neo-muhafazakar mimarı Richard N. Perle, Colin L. Powell (Dışişleri Bakanı) ve Donald H. Rumsfeld (Savunma Bakanı) vardı.[xvii]
Illinois’de az tanınan bir Demokrat olan ve ilk Afro-Amerikan Başkanı olan ABD Senatörü Barack Obama da bir istisna değildi. “Değişim” vaat eden kampanyasına rağmen tahtın arkasındaki güçlerde hiçbir değişiklik olmadı.
Carter gibi Obama da Üçlü Komisyon’un kilit üyeleri, en önemlisi Zbigniew Brzezinski tarafından Başkanlığa hazırlandı.
Obama Üçlü Komisyonu üyeleri arasında Hazine Bakanı Tim Geithner, Birleşmiş Milletler Büyükelçisi ve daha sonra Güvenlik Danışmanı Susan Rice, Ulusal Güvenlik Danışmanı, Orgeneral James L. Jones, Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Thomas Donilon, Ekonomik İyileşme Komitesi Başkanı Paul Volker, Ulusal İstihbarat Direktörü Amiral Dennis C. Blair, Asya ve Pasifik Dışişleri Bakan Yardımcısı Kurt M. Campbell, Dışişleri Bakan Yardımcısı James Steinberg, Dışişleri Bakanlığı Özel Temsilcisi Richard Haass, Dışişleri Bakanlığı Özel Temsilcisi Dennis Ross, Dışişleri Bakanlığı Özel Temsilcisi Richard Holbrooke vardı.[xviii]
Gizli özel iş gücü ve hükümetin grupla birleşimi devasa çıkar çatışmalarına kapı açtı.  Bunun bir örneği, Obama yönetiminin ilk dönemlerinde Chrysler Corporation’ın iflas etmesiydi.
İtalyan otomobil üreticisi Fiat’ın Chrysler’i devralmasına hemen karar verildi. Anlaşma, Üçlü Komisyon üyesi Hazine Bakanı Timothy Geithner tarafından düzenlendi. Fiat’ın başkanı Luca di Montezemolo da Trilateral üyelerden biriydi bu, ABD Kongresi ve ABD medyasının görmezden gelmeyi seçtiği bir şeydi. [xix]

Trilateral Almanya mı?

Almanya’daki Üçlü Komisyon vakası, David Rockefeller’in Alman dış ve iç politikalarını nasıl etkilediğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Rockefeller’ın Üçlü Komisyonu kuruluşundan bu yana son derece etkili Almanları içeriyordu.
Tipik olarak, hem Almanya’daki muhafazakar CDU/CSU’daki hem de Sosyal Demokrat SPD’deki kilit aktörleri seçiyorlardı bu, parti ayrımlarının temel Alman dış ve iç politikaları açısından ne kadar anlamsız hale geldiğinin bir göstergesiydi.
Emeklilik yardımlarının geri alınması, sağlık sigortası kapsamı, savaştan sonra Ludwig Erhard başkanlığında kurulan sosyal refah modeli ve sendikaların zayıflaması, bunların hepsi Üçlü Komisyon’un ulus devletin savunmasını aşındırmaya ve temel devlet işlevlerini özelleştirmeye yönelik gündeminin bir parçasıydı.
Temel amaç, Üçlü Komisyon veya Bilderberg Grubu’nun üyelik listelerinde temsil edilen aynı şirketler olan seçkin çokuluslu şirketlerin ülkeyi yağmalamasına izin vermekti.  Komisyon, bir başkan ve iki başkan yardımcısından oluşan, Berlin merkezli resmi bir Sekretaryası olan ve kendi deyimiyle Üçlü/Trilateral Komisyon Alman Grubu’na sahipti.
2014 yılında Üçlü Alman Grubuna, Alman Federal Meclisi CDU/CSO fraksiyonunun Başkan Vekili olarak etkili bir görevde bulunan Dr. Michael Fuchs (MdB) başkanlık etti.  Kendisi Alman Toptancı ve Dış Ticaret Federasyonu’nun (BGA) eski Başkanıydı.
Fuchs, yalnızca Alman Grubu Başkanı ve Avrupa Grubu Başkan Vekili olarak değil, aynı zamanda küresel Üçlü Komisyon İcra Komitesi üyesi olarak da hareket eden önemli bir Trilateral figürdü.
2013 yılında Alman Stern dergisi, Fuchs’un, MI6 İngiliz istihbaratının birkaç eski üyesi tarafından kurulan özel bir istihbarat firması olan Hakluyt & Company’den düzenli ödeme kabul ettiğini ortaya çıkardı.
Hakluyt’un kurucuları, “ülke için yaptıklarını sanayi için de yapmayı” hedeflediklerini belirtti. Hangi ülke veya hangi sanayi olduğunu ise söylemiyorlar. Fuchs’un 2008’den beri Hakluyt maaş bordrosunda olduğu ortaya çıktı. [xx]
Fuchs, Üçlü Alman Grubu Sekreterliğine, CDU/CSU’nun Sosyal Demokrat koalisyon ortağı SPD’den Başkan Yardımcısı Edelgard Bulmahn (MdB) katıldı.
Eskiden Federal Eğitim Bakanı olan Buhlman, Üçlü görevlerinin yanı sıra, daha sonra inceleyeceğimiz ABD merkezli Atlantik-Brücke düşünce kuruluşunun Başkan Yardımcısı ve Brüksel Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nin Yönetim Kurulu üyesiydi.
Üçlü Alman Grubu liderliğini tamamlayan Dr.h.c. Heinrich Weiss, Alman Grubu Başkan Yardımcısı ve Üçlü Komisyon İcra Komitesi Üyesi.
Weiss, Alman büyük endüstrisinin etkili BDI derneğinin ve New York CFR’nin Alman kardeşi Präsidium der Deutschen Gesellschaft für Auswärtige Politik’in eski Başkanıydı.[xxi]
Yalnızca davetle kabul edilen 2014 Alman Üçlü Komisyon üyeleri arasında, Almanya’nın siyasi ve bankacılık seçkinlerinin önde gelen isimleri de, özellikle de Bilderberg Grubu faaliyetlerinde öncü bir rol oynayan Deutsche Bank’tan isimler yer alıyordu.
Alman Üçlüleri arasında Daimler AG Denetleme Kurulu Başkanı Manfred Bischoff, Denetim Kurulu Başkanı Franz Fehrenbach, Deutsche Bank AG Eş CEO’su Robert Bosch, Alman Bankacılık Birliği (BDB) Başkanı Jürgen Fitschen, Frankfurter Allgemeine Zeitung Dış Politika Editörü Klaus-Dieter Frankenberger, Allianz SE’den Wolfgang Ischinger vardı. Ischinger aynı zamanda Münih Güvenlik Konferansı Başkanı, Almanya’nın eski ABD ve Birleşik Krallık Büyükelçisi idi.
Alman Üçlüleri arasında ayrıca Siemens AG’nin CEO’su Joe Kaeser, DZ Bank’ın CEO’su Wolfgang Kirsch, Atlantic-Brücke Başkanı Friedrich Merz, Berlin Commerzbank Yönetim Kurulu Başkanı Klaus-Peter Müller, Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) Başkanı ve Alman Sanayileri Federasyonu Başkan Yardımcısı ve Oetker Holding Genel Müdürü Dr. Arend Oetker, Alman Federal Meclisi Üyesi ve Helmut Kohl Bilimsel Araştırma Bakanı Heinz Riesenhuber, Almanya’nın eski Çin Büyükelçisi ve BMW Vakfı Herbert Quandt Yönetim Kurulu Başkanı Michael Schaefer vardı.
Listede ayrıca Alman Otomotiv Endüstrisi Birliği (VDA) Başkanı ve Riesenhuber’den sonra eski CDU Araştırma ve Teknoloji Bakanı Matthias Wissmann da yer alıyor.

Üçlü/Trilateral Avrupa mı?

Alman Üçlü Grubu, Avrupa çapındaki Üçlü üyelere bakıldığında daha büyük bir politik önemi üstlenmektedir. Bilmeniz gereken ve önemli olan, bunun demokratik, gönüllü bir dernek olan Üçlü Komisyon olmadığıdır.
Dünya çapında Üçlü Komisyondaki hiçbir pozisyon demokratik olarak seçilmemiştir.  Hepsi komite tarafından seçiliyor ve komitenin fahri başkanı hala David Rockefeller’dır (2017’de öldü, Engdahl’ın kitabı 2018’de yayımlandı. Muhtemelen yazılırken hala hayattaydı. HV). Aynı durum Avrupalı üyelerin yanı sıra Alman üyeler için de geçerlidir.
AB’deki her ulusun yanı sıra Norveç ve şimdi de Sırbistan’ın Alman Grubuna benzer ulusal gruplara sahip olduğu Avrupa Üçlü Komisyonu’nun genel merkezi Paris’te bulunuyor.
Avrupa Üçlü Başkanı, Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Jean-Claude Trichet’tir.
Başkan Yardımcısı, Çek eski bakanı ve Orta ve Doğu Avrupa’da Goldman Sachs’ın uluslararası danışmanı Vladimir Dlouhy’dir.
İkinci Avrupa Başkan Yardımcısı yukarıda adı geçen Alman Michael Fuchs’tur.
2014’ün sonundaki Avrupa Üçlü üye listesi merkez bankacılığı, sanayi ve siyasetteki tüm önemli politika yapıcıları içeriyordu.
2014 resmi Avrupa Üçlü Komisyon üyeliğinde yukarıdaki isimlere ek olarak, yine yalnızca davetle dahil olanlar da vardı: Polonya Ulusal Bankası Başkanı ve eski üst düzey IMF yetkilisi Marek Belka, Shell Hollanda Başkanı Dick Benschop, İsveç eski Dışişleri Bakanı Carl Bildt, Danske Bank CEO’su Thomas Borgen, UBS Yatırım Bankası Birleşik Krallık eski Başkan Yardımcısı Spennithorne’lu Lord Brittan, Fransa Cumhurbaşkanlığı’nın AB Terörizmin Finansmanı Takip Programı (TFTP/SWIFT) Temsilcisi Jean-Louis Bruguière, eski İrlanda Başbakanı John Bruton, Avrupa Komisyonu’nun Amerika Birleşik Devletleri Delegasyonu Başkanı Luc Coene, Devlet Bakanı, Vali, Belçika Ulusal Bankası, BP Genel Müdürü Iain Conn, Aspen Institute Italia Marta Dassù, Londra Financial Times Caroline Daniel, eski İtalya Savunma Bakanı ve NATO Askeri Komitesi eski Başkanı Amiral Giampaolo Di Paola gibiler.
2014 Avrupa Üçlü üyeleri arasında Rabobank Nederland Yönetim Kurulu Başkanı Wiebe Draijer, Genel Müdür Karsten Dybvad, Danimarka Sanayi Konfederasyonu Başkan John Elkann, Fiat Grubu, İtalya; Annemiek M. Fentener van Vlissingen, Denetim Kurulu Başkanı, SHV Holdings N.V., Utrecht; Franz Fischler eski AB Tarım Komiseri (1995-2004) burada AB tarımının küreselleşmesinde kilit bir rol oynadı; Louise Fresco, Unilever yönetim kurulu üyesi; NATO Genel Sekreter Yardımcısı Kolinda Grabar Kitarović; Simon Henry, CFO, Royal Dutch Shell, Londra; Klaas Knot, Hollanda Merkez Bankası Başkanı; BNP Paribas Yönetim Kurulu Başkanı Danışmanı Jean Lemierre; Bank of Finland Yönetim Kurulu Başkanı Erkki Liikanen; David Miliband, CEO, Uluslararası Kurtarma Komitesi ve eski Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı; Mario Monti, eski AB Komiseri ve İtalya Başbakanı; Avusturya Ulusal Bankası Başkanı Ewald Nowotny; Yunan Merkez Bankası eski başkanı ve Avrupa Merkez Bankası başkan yardımcısı Lucas Papademos, 2001’deki Yunan krizi sırasında IMF’nin acımasız kemer sıkma politikalarını dayatmak için Yunan hükümetinin başına getirilmeden önce.
Ayrıca, Londra’daki Goldman Sachs International Yönetim Kurulu Başkanı ve DTÖ eski Genel Direktörü Peter Sutherland, Investor AB Başkanı İsveçli Peter Wallenberg Jr., N.M. Rothschild Kıdemli Danışmanı Panagis Vourloumis, Royal Dutch Shell Başkan Yardımcısı Hans Wijers. [xxiii]

‘Dünya Gölge Hükümeti’

Avrupa Üçlü Komisyon elitinin özenle seçilmiş bu üyelerinin etkisi göz önüne alındığında, David Rockefeller’ın ABD Üçlü Birliği’nin önde gelen üyeleri ve Asya Üçlü Üyeliği ile birleştiğinde, bu büyük ölçüde görünmez düşünce kuruluşunun “Dünya Gölge Hükümeti” olarak adlandırılması pek de şaşırtıcı değil. [xxiii]
Eski Alman Savunma Bakanlığı yetkilisi ve eski NATO Genel Sekreteri Manfred Werner’in danışmanı Dr. Johannes B. Koeppl, 11 Eylül’ün ve George W. Bush’un Teröre Karşı Savaş ilanının hemen ardından 2001’de verdiği bir röportajda şunları söyledi:
“Bush’un arkasındaki çıkar grupları CFR, Üçlü Komisyon ve Bilderberger Grubu gibi yönetimler önümüzdeki beş yıl içinde açık dünya diktatörlüğünü uygulamaya hazırlanıyor ve şimdi artık teröristlere karşı savaşmıyorlar, yurttaşlara (sıradan insanlara) karşı savaşıyorlar.” [xxiv]
NATO’daki üst düzey görevi sırasında Koeppl sık sık Washington’a gitti ve John J. McCloy, ekonomist Milton Friedman ve Beyaz Saray yetkilileri gibi Rockefeller’in etkili isimleriyle tanıştı.
Kabaldan kopup halka açılmadan önce sık sık Üçlü Komisyon’un çeşitli toplantılarına ve bir Bilderberg toplantısına konuşmaya davet edildi.[xxv]
1983’te Koeppl, Newsweek’te ve başka yerlerde yayınlanan köşe yazıları aracılığıyla, Üçlü Komisyon’un Brzezinski ve CFR’nin küresel bir diktatörlük dayatma çabasının parçası olduğu konusunda uyardı:
“Uğraştığım bir suç toplumuydu. Sözde saygın yayınlarda artık yayın yapmam mümkün değildi. Otuz yıllık siyaset kariyerim sona erdi. Batı dünyasının insanları iyi tüketici olmak üzere eğitildi; paraya, spor arabalara, güzelliğe, tüketim mallarına odaklanmalıydılar. İnsanlarda karakter aramak üzere eğitilmediler… 1983-1984’te bu insanlar tarafından dünya hükümetlerinin ele geçirilmesi konusunda uyarıda bulundum. Gerçek demokrasileri yıkmak için seçilen liderler, karakterlerine göre değil, seçkinler tarafından yönetilen ve kendilerini güçlerini korumaya adamış bir ekonomik sisteme olan bağlılıklarına göre seçiliyordu. Şu anda sahip olduğumuz tek şey sahte demokrasiler.” [xxvi]
Rockefeller Atlantikçilerinin kontrolündeki düşünce kuruluşlarının matrisi, üyelik profilinin genelini gördükçe daha da netleşmeye başlıyor. Her birinin (New York CFR, Bilderberg, Üçlü Komisyon) ördükleri etki ağı bağlamında yöntemleri ve yol gösterici hedefleri var.
Küresel totaliter bir dönüşüm için çalışan düşünce kuruluşlarının bir diğer ağı olan Atlantik-Brücke’yi daha sonra incelediğimizde bu daha da netleşecek.

NOTLAR:

[i] Tanjug, Trilateral European group meeting starts Friday in Belgrade, October 31, 2014,
http://www.tanjug.rs/news/151543/trilateral-european-group-meeting-starts-friday-in-belgrade.htm
[ii] January 8, 1973 memo from US Bilderberg official, Robert D. Murphy, contains the US proposed list of May 1973 participants, including Henry Kissinger although Kissinger’s name does not appear on the official participants list at Saltsjöbaden, either because his attendance need be discreet, or he was unable to attend. He clearly was informed of the proceedings in either case. The Murphy memo was obtained by the author from the papers of Murphy at the Hoover Institute at Stanford University, Palo Alto.
[iii] Zbigniew Brzezinski, Between Two Ages: America’s Role in the Technetronic Era, Viking Books, 1970, p.12
[iv] Ibid., p. 246.
[v] David Allen Rivera, Final Warning: A History of the New World Order—The Trilateral Commission, 1994, http://modernhistoryproject.org/mhp?Article=FinalWarning&C=9.1
[vi] F. William Engdahl, Mit der Ölwaffe zur Weltmacht, Kopp Verlag, 2014 edition, Appendix I.
[vii] Michel Crozier, Samuel P. Huntington, and Joji Watanuki, The Crisis of Democracy: On the Governability of Democracies, The Trilateral Commission, 1975, New York, pp. 1-4.
[viii] Ibid., p. 123.
[ix] Noam Chomsky, The Carter Administration: Myth and Reality, Excerpted from Radical Priorities, 1981, http://www.chomsky.info/books/priorities01.htm
[x] Ibid.
[xi] Ibid.
[xii] Ibid.
[xiii] Ibid.
[xiv] David Allen Rivera, op. cit.
[xv] Ibid.
[xvi] Ibid.
[xvii] Ibid.
[xviii] Patrick Wood, Obama: Trilateral Commission Endgame, August Review.com, January 30, 2009, http://www.projectcensored.org/22-obamas-trilateral-commission-team/
[xix] Ibid.
[xx] Lobbypedia, Michael Fuchs, https://lobbypedia.de/wiki/Michael_Fuchs
[xxi] Trilateral Commission website, The Trilateral Commission: The German Group, http://www.trilateral.org/go.cfm?do=Page.View&pid=39
[xxii] Trilateral Commission website, European Membership, http://www.trilateral.org/go.cfm?do=Page.View&pid=6
[xxiii] Tanjug, op. cit.
[xxiv] Michael C. Ruppert, Interview with Dr. Johannes Koeppl, From the Wilderness, November 7, 2001, http://www.fromthewilderness.com/free/ww3/zbig.html
[xxv] Ibid.
[xxvi] Ibid.

Rockefeller’ın Trilateral İmparatorluğu: ‘Dünya Gölge Hükümeti’

 

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM | Leave a comment

KLEPTOKRASİNİN SAHTE TASARRUF BELGESİ * BALLI BÖREKLİ İHALELER

BALLI BÖREKLİ İHALELER

Naci Kaptan

Gazeteci Deniz Zeyrek AKP’nin müteaahhitlerine verilmekte olan BALLI/ BÖREKLİ hatta üzeri de KAYMAKLI ADRESİNE İHALELERİN perde arkasını yazmış, kalemine sağlık. AKP büyük bir çıkar grubu haline gelmiştir. Düşününüz ki devlet ihale sistemini 200 kez değiştiren iktidar bu yöntemle kendi zenginlerini yaratmış ve ihaleleri verenler de kamudaki makamına göre aşağıdan yukarıya aldıkları büyük komisyonları paylaşmışlar, 5 birime yapılacak olan bir işi 25 birime vererek devleti acımasızca soymuşlar  ve de akıl almazcasına zenginleşmişlerdir.
Devleti soyan sisteme KLEPTOKRASİ diyorlar. İddia ederim ki dünyada bu işi en iyi bilen en baba, en  acımasız KLEPTOKRATLAR bizim ülkemizdedir. İşin bir başka acaip yönü de bu kleptokratlar, genelde din eğitimi almış olup, topluma; ahlak, namus, fazilet, erdem dersleri verirken en büyük yolsuzluk ve hırsızlıkları yapıyor.   Şeytanın dahi aklına gelmeyecek yöntemlerle kasalarını doldururken devleti gelecek olan 30-40 sene ileriye borçlandırıyorlar. İktidarı kaybetseler bile para hortumları bu “Çok yüce, çok namuslu!!!” insanların kasalarına para akıtacak.
Aşağıda hiç bir devlete, ahlaka yakışmayan ve ihaleyi alana ekonomik yük bindiren sözleşmelerin ucu yine bizlere, devlete sürekli vergi ödeyen ve fakat bu vergilerin nerelere harcandığını sormak hakkı olmayan garibanın sırtına yüklenecektir. Müteaahitlerin ihale şartnamesini düzenleyen kleptokratlara verdiği/ vereceği her bir kör kuruş ihalenin gözükmeyen sayfalarında yine biz garibanlara yük olacaktır. Bu şartnameleri düzenleyenler bunu bilmezler mi? Hakkımızı yiyenlere haram olsun.

Sanmayın ki bu devran böyle devam eder,
Bir babayiğit çıkar, hesabınızı yerle yeksan eder.
Bilin ki Devletin hakkı kalmaz mahşere…

Sahte tasarrufun belgesi!

Deniz Zeyrek –  07 Haziran 2024

Daha önce bir kulis aktarmıştım.
Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, kendilerine tasarruf tedbirlerini anlatan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e şöyle seslenmişti:
“Makam aracı almayın diyorsunuz ama kurumlar ihaleleri alan şirketlere istedikleri kadar makam aracı aldırıyorlar.” Bu önemli ipucunun peşine düşünce, 2020 tarihli belgesine yani sözleşmesine de ulaştım.

Malumunuz, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Almanya’daki bir toplantıya Rönesans isimli şirketin uçağıyla gittiği ortaya çıkınca, Rönesans’ın ihale sözleşme kapsamında bunu ücretsiz yaptığını iddia etmişti.
Uraloğlu’nun kastettiği ihalenin “Mersin-Adana-Osmaniye-Gaziantep yüksek standartlı demir yolu hattı inşaatı ile elektromekanik sistemlerin temini” ihalesi olduğu kısa sürede ortaya çıkmıştı.
O ihalenin sözleşmesini detaylıca incelediğimde gördüm ki Bakanlık birçok ihtiyacını “yüklenici” olan Rönesans’a karşılatmış ve bunu da ihale kapsamında göstermiş.

Gelin, sözleşmedeki maddelere ve ne anlama geldiklerine bakalım:
– Her türlü masrafı yükleniciye ait olmak üzere şehir içinde kullanılabilecek 20 adet binek/arazi aracı (5 adedi temsile uygun 3.0 lt üzeri olacaktır) idareye tahsis edecektir. (Temsile uygun ve 3.0 litre üstü araçların makam aracı olarak Bakanlığa istendiğini anlamakta zorlanmamışsınızdır. Diğer 15 araç da bakanlık çalışanlarına tahsis ediliyor.)

– Ayrıca bunlara bölge müdürlüğü için de şu ulaşım araçları temin edilecektir:
* En az 16 artı 1 yolcu ve minimum 150 hp güç kapasiteli, yüksekliği 2,8 metreyi geçmeyen klimalı minibüs, üç adet şoförlü.
* En az 19 artı 1 yolcu ve minimum 150 hp güç kapasiteli, yüksekliği 2,8 metreyi geçmeyecek klimalı minibüs, 1 adet şoförlü.
(Gördüğünüz gibi, tasarruf tedbirleri gereğince servis araçları kaldırılıyor ama dört adet servis aracı Ulaştırma Bakanlığı bölge müdürlüğüne Rönesans tarafından veriliyor.)

– Araçların üzerlerinde plaka, imalatçı adı ve modelle alakalı detaylar dışında ayırt edici herhangi bir işaret bulunmamalı ve bu araçlar ilk tahsisleri sırasında yeni olmalıdır. Araçların hepsi klimalı olmalıdır. Tüm araçlarda herhangi bir sürücü için tam araç kasko sigortası temin edilmiş olmalıdır. Bütün araçlarda yolcu koltuğu sigortası temin edilecektir.
(Hani eskiden bütün bakanlık araçları ve plakaları siyah olurdu, ön kapılarında okunur şekilde “resmi hizmete mahsustur” yazardı ya…
Artık o araçları göremememizin nedeni işte bu tür maddeler. Bakanlıklarda kullanılan araçlar ihale alan şirketlere ait olduğu için üzerlerinde hiçbir ibare bulunmuyor.)

Durun daha bitmedi. İhale süresi uzarsa, inşaatlar zamanında tamamlanamazsa, bakanlıkların makam aracı olarak kullandığı araçlar eskirse bakın ne oluyor:
– Araçlar 150 bin kilometreyi doldurursa birebir aynı özelliklere haiz sıfır kilometre araçla değiştirilecektir.
– Araçlar arızalanırsa, onarım tamamlanana kadar aynı ulaşım imkanları sağlanacaktır.
– Yüklenici Araçların yağı yakıtı ve başka tüketim malzemeleri ile ilgili maliyeti, köprü, otoyol, Avrasya Tüneli ve feribot geçiş ücretlerini karşılayacaktır.
– Yüklenici tüm kontrol kabul personelinin tüm ulaşım konaklama iaşe ve ibate bedellerini karşılayacak, personeli layıkıyla ağırlayacaktır.

Sözleşmeye göre ihaleyi alan şirket bakanlık personelinin haberleşme ve iletişim ihtiyaçlarını 24 saat kesintisiz olarak karşılamak zorunda. Aynı sözleşmede bakanlık personeli için (70 kişilik) gerekli iletişim sistemleri (telsiz alıcı-vericileri, cep telefonları ve bunların herhangi bir kombinasyonu) tedariki de var. İşte bakanlığa alınacak diğer araç gereçler:
“(Tüm lisanslı yazılımları yüklü olmak kaydıyla) ADSL bağlantılı 90 bilgisayar, 4,5 G modem bağlantılı 50 adet notebook/ultrabook bilgisayar, 60 Adet dokunmatik tablet bilgisayar (en az 256 GB ve 8 inç), 20 dış hatlı otomatik çağrı karşılamalı en az 40 aboneli PBX dijital telefon santrali ve her abone için dijital telefon, 8 adet bilgisayar donanımlı projektör (full HD) ve çoklu kullanıcı aparatı, perde takımı, 12 adet yazıcı fonksiyonlu üst düzey fotokopi makinesi/yazıcı, 15 adet renkli lazer A3 yazıcı, tarayıcı, fotokopi özellikli yazıcı, tarih atan 4 adet 14 megapiksel ve üstü dijital fotoğraf makinası, geniş kapasiteli 4 cilt makinası, 6 adet evrak imha makinası, 4 adet kesintisiz merkezi güç kaynağı (UPS)…”

Yerim olmadığı için hepsini aktaramıyorum. Rönesans’ın ihale kapsamında bakanlığa alacağı bu tür malzemeler tam dört sayfa tutuyor. Sizce bu kadar pahalı araç gereçler ve bunların yüksek maliyetini Rönesans babasının hayrına mı karşılıyor?
Elbette hayır. Alması garanti olan ihalenin teklifine bunları da “maliyet” olarak yansıtıyor. Bakanlık da ihale bütçesinden kendi ihtiyaçlarını karşılamış oluyor.
Adı da tasarruf oluyor.
Ha!.. Bu arada şirkete de birtakım jestler de yapılıyor.
Örneğin bakanlık daha önce hiçbir sözleşmede uygulamadığı halde, bu sözleşmede, ihrazat konusu malzemeler sipariş edildiğinde yüzde 10, yola çıkmak üzere kamyonlara yüklendiğinde yüzde 10, şantiyeye indirildiğinde yüzde 20 ödeme yapıyor (Rönesans 900 milyon lirayı bu madde sayesinde kısa sürede alıyor).
Posted in Uncategorized, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Avrupa’da 2023’te nüfusa göre en fazla mahkum ve tutuklu bulunan ülke Türkiye oldu

© AP/Copyright 2020 The Associated Press. All rights reserve

Avrupa’da 2023’te nüfusa göre en fazla mahkum
ve tutuklu bulunan ülke Türkiye oldu

Euronews – 06/06/2024

Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerde 31 Ocak 2023 itibarıyla toplam mahkum ve tutuklu sayısının en yüksek olduğu ülkeler içinde Türkiye (348.265) yine ilk sırayı aldı.


Avrupa Konseyi’nin 2023 yılı cezaevi raporuna göre, nüfusa göre en fazla mahkum ve tutuklu bulunan ülke sıralamasında Türkiye yine ilk sırada yer aldı.
Lozan Üniversitesi’nin desteğiyle hazırlanan rapora göre, 100 bin kişi içinde 408 mahkum ile Türkiye Avrupa Konseyi ülkeleri içinde ilk sırada.
Türkiye’yi sırasıyla Gürcistan (256), Azerbaycan (244), Moldova (242), Macaristan (211), Polonya (194), Slovakya (183) ve Arnavutluk (179) izliyor.
31 Ocak 2023 itibarıyla toplam mahkum ve tutuklu sayısının en yüksek olduğu ülkeler içinde Türkiye (348.265) yine ilk sırayı aldı.
Türkiye’yi bu sıralamada, İngiltere (3 cezaevi idaresinde toplam 90.964), Fransa (72.294), Polonya (71.228), Almanya (56.294) ve İtalya (56.127) izledi.
Personel başına mahkum oranının en yüksek olduğu ülke
31 Ocak 2023 itibarıyla personel başına mahkum oranının en yüksek olduğu cezaevi idareleri sıralamasında ise Türkiye (4,5) yine ilk sırada.
Bu klasmanda Türkiye’yi Kuzey Makedonya (2,7), Gürcistan (2,7), Sırbistan (2,6), Kıbrıs (2,6), Polonya (2,5), Moldova (2,5) oldu. 2,4), Yunanistan (2,4), İspanya (2,2) ve Macaristan (2,2) izledi.
Nüfusu 500 binin üzerinde olan ülkelerde 2005’ten 2023’e cezaevlerindeki tutuklu ve mahkum sayısında en yüksek yüzde değişimi gösteren ülke yine Türkiye. Bu süre içinde Türkiye’de mahkum ve tutuklu sayısı yüzde 439 artış gösterdi.
Posted in FAŞİZM | Leave a comment