DİN VE LAİSİZM * İspanya Devrimci Süreci ve laiklik mücadelesi * Sosyal hayatı da denetleyen Katolik Kilisesi’nin özellikle kadınlar üzerindeki etkisi güçlüydü ve erkek hegemonyasında mahallenin papazı kadının kocasından önde gelmekteydi. Sahip olduğu gazeteleri, kooperatifleri, gençlik örgütleri ve siyasi partileriyle, orduyla olan bağlarıyla Katolik Kilisesi, İspanya’da her şey demekti.

Sendika.Org
Kutay Meriç
07 Ağustos 2018

İspanya Devrimci Süreci
ve laiklik mücadelesi

Türkiye solunda laiklik mücadelesinin sosyalizme ait bir şey olmadığı devrimcilerin laiklik mücadelesi diye bir görevi olmadığına dair çeşitli görüşler mevcut. Üstelik ülkemizde İslamcı faşist bir diktatörlük kurulurken hala bu görüşlerinde ısrar edenler var. Oysa dünyanın birçok yerinde laiklik mücadeleleri sınıf mücadelesinin bir parçası olarak sürdürülmüş ve bu deneyimler bugünümüze ışık tutmakta. 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında muazzam bir deneyim yaratan İspanya Devrimci Süreci laiklik mücadelesi açısından zengin bir deneyim sunuyor.

20. Yüzyıl’ın başında İspanya Devrimci Süreci, 1909 Barselona ayaklanması ile başlayıp 1936’daki iç savaşın ardından 1939 Mart’ının sonuna kadar sürdü. İspanya İç Savaşı, birçok yönüyle incelenmiş ve tartışılmıştır. Bunlar arasında İkinci Dünya Savaşı’nın ve faşist saldırganlığın ilk provası olması, enternasyonalist tugaylar, Halk Cephesi politikası gibi unsurlar solun ilgisini çeken önemli başlıklar arasında yer alır. Hakkında binlerce kitap yazılmış İspanya İç Savaşı sürecinin/devrimci sürecinin, geri planda kalan ve pek üstüne düşülmemiş önemli bir boyutu daha var: İspanya Devrimci Süreci’nin sınıf mücadelelerine eşlik eden proleter halkçı karakterli laiklik mücadelesi.

19. Yüzyıl boyunca ve 20. Yüzyıl başlarında İspanya’da sınıf mücadeleleri, dine ve kiliseye karşı verilen mücadelelerle iç içe geçti. Bu süreç ile yüzyıllar süren engizisyon uygulamalarına karşı oluşan nefret, kilisenin toprak sahibi ve rahiplerin sömürücü ruhban sınıf olması arasında yakın bir ilişki var.

İspanyol kilisesinin sınırsız gücü
Katolik İspanyol Kilisesi ve ruhban sınıfı, 1900’lerin başında 24 milyon nüfusa sahip ülkede (okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 45 dolayındayken) 30 bin rahip, 20 bin keşiş ve 60 bin rahibeden oluşmaktaydı.[i] Bin yıl boyunca ülke yönetiminde söz sahibi olan İspanyol Kilisesi, sömürücü bir sınıf durumundaydı.

Kendi bankasına sahip olan kilise, çeşitli bankalarda ortaklıklardan Madrid Tramvay şebekesinin işletmeciliğine, gemi taşımacılığına kadar birçok alanda faaliyet göstermekte, birçok maden şirketinin hisse sahibi konumundaydı, ayrıca uçsuz bucaksız arazilerin mülkiyeti ile önemli bir mal varlığına sahipti. Sahip olduğu arazilerde köylüleri çalıştırmakta ya da bu arazileri topraksız köylülere kiraya vermekteydi. Bir topraksız köylü yılda 200 peseta kazanırken, Toledo Başpiskoposu’nun yıllık geliriyse 600 bin pesetayı bulabilmekteydi.

İspanya’da bu kadar güçlü olan kilise eğitime de hakim durumdaydı. Yüzyılın başında kilise okullarında eğitim gören İspanya vatandaşlarının sayısı 5 milyon civarındaydı. Kilisenin içindeki en güçlü tarikat olan Cizvitler, eğitime özel bir önem veriyordu. Basklı bir soylu tarafından kurulan bu tarikatın etkileri ve geleneği, İspanya’da yüzyılın başında güçlü şekilde sürmekteydi.

Sosyal hayatı da denetleyen Katolik Kilisesi’nin özellikle kadınlar üzerindeki etkisi güçlüydü ve erkek hegemonyasında mahallenin papazı kadının kocasından önde gelmekteydi.

Sahip olduğu gazeteleri, kooperatifleri, gençlik örgütleri ve siyasi partileriyle, orduyla olan bağlarıyla Katolik Kilisesi, İspanya’da her şey demekti.

Tarihsel arka plan
Bugünkü İspanya’nın toprak bakımından bütünleşik bir şekilde kuruluşu; Müslüman Endülüs Devleti’nin dağılması, iki bölgesel krallığın (Kastilya ve Aragon krallıklarının) 1469 yılında evlilik yoluyla birleşmesi ve 1492’de Gırnata Müslüman Devleti’nin yıkılması ile sonuçlanan son savaşla başlar. Monarşinin ve toprak bütünlüğünün sağlamlaştırılmasının yolu “tek ülke, tek hükümdar, tek inanç” şiarının pratik aracı olarak İspanyol engizisyon mahkemeleri, 1480 yılından itibaren kurulmaya başlandı. Hıristiyanlık içinde “sapkın” akımlarla mücadele söylemiyle kurulan Ortaçağ’ın engizisyon mahkemeleri, İspanya’da İber yarımadasından Müslümanları ve Yahudileri tasfiye etmek amacıyla kullanılmıştır. Özellikle ticaret ve zanaatkarlığı elinde tutan Müslümanlar ve Yahudiler hedef alınmıştır.

1808 yılında Fransız İmparatoru Napolyon’un, İngiltere (Birleşik Krallık) ile girdiği sömürge ve ticaret yollarını ele geçirme savaşı sonucu İspanya, Fransız ordularınca işgal edildi. Aynı yılın mayısında gerçekleşen bir ayaklanma ile İspanyol bağımsızlık savaşı başladı. Beş yıl süren savaş sonunda Napolyon’un orduları, İngiliz ordusunun desteği ve yerel bölgesel meclislerin temsilcileri olan liberallerin organize ettiği “gerilla savaşı” [ii] ile yenildi. Bağımsızlık savaşı sürecinde, gerilla savaşlarına liberallerin önderlik etmesi ile liberallerin ülke siyasetinde öne çıktığı bir dönem başladı. Dağılan imparatorluk ordusunun genç subayları da liberal düşünceden etkilenmişlerdi.

19. Yüzyılın ikinci yarısında Sanayi Devrimi artık İspanya’ya da ulaşmıştı. İspanya, yekpare bir ülkeden çok bölgesel farklılıklar ve eşitsiz gelişme içeren birçok ülke ve bölgeden oluşmaktaydı. Liberaller, kapitalist gelişmenin önündeki feodal ilişkileri ve kiliseden kaynaklı engelleri kaldırmayı hedefleyen sınıfsal bir hat izliyorlardı. İşgal ve direniş koşullarında doğan 1812 Anayasası, bu doğrultuda yapılmıştı. Engizisyonu kaldıran bu anayasa; erkeklere seçme ve seçilme hakkı, toprak reformu, basın özgürlüğü, ulusal egemenlik, serbest girişimin esasları, idari düzenlemeler (belediye) gibi yeni hak ve düzenlemeler getirmiş, kralın yetkilerini azaltmıştı. Bu anayasa, Avrupa’daki liberallere örnek oluşturacak bir belge olarak ortaya çıktı.

İşgal sonrasında Fransa’nın elinde rehine olan İspanya Kralı VII.Fernando ülkeye geri döndü ve 1812 Anayasası’nı yürürlükten kaldırdı, engizisyonu geri getirdi. Kral, liberallerin etkisi altındaki ordunun askeri müdahalesi (Pronunciamiento) [iii] sonucunda. 1820’de bu anayasayı geri getirecekti. 1876 Anayasası’na kadar, liberaller ve muhafazakarlar arasında süren mücadelede çok sayıda anayasa girişimi de olacaktı.

1823’te darbecilerin Fransa’nın yardımıyla yenilgiye uğratılması bir cadı avını da beraberinde getirmiş, çok sayıda liberal ya öldürülmüş ya da yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştı. Liberallerin etkisindeki ordu eliyle ülke yönetimine yapılan askeri müdahaleler yüzyılın sonuna kadar sürdü.

Fransız işgali ve sonrasındaki iç karışıklığın da etkisi ile sömürgelerdeki bağımsızlık eğilimleri artmış, 1826 yılına gelindiğinde İspanya, Küba ve Porto Riko hariç Güney Amerika’daki bütün sömürgelerini kaybetmişti.

Kral Fernando’nun 1933’te ölümüyle kızı İsabel II ve kralın kardeşi Don Carlos arasında tahta kimin geçeceği tartışması, bir iç savaşa dönüştü. Çatışmanın esas nedenini ise monarşinin geleceğinin ne olacağına ilişkin görüş ayrılığı teşkil etmekteydi. Koyu muhafazakar bir Katolik olan ve kilisenin desteğini alan Carlistler (Don Carlos taraftarları ) ile İsabel II’yi destekleyen liberaller arasında ilki 1833-1839, ikincisi 1872-1876 yılları arasında meydana gelen iç savaşta Carlistler yenildi. İspanya, 1834 yılında dünyada engizisyon mahkemelerinin kaldırıldığı son ülke oldu.

Liberallerin yaydığı kilise karşıtı fikirler, engizisyon altında yüzyıllarca ezilmiş İspanya halkı arasında güçlü şekilde gelişmeye başlamıştı. 1835’te keşişlerin içme suyuna kolera mikrobu karıştırdıkları söylentisi, çok sayıda kilise binasının yakılması ve rahiplerin öldürülmesiyle sonuçlanacaktı.

1868’de bir “Pronunciamiento” ile İsabel II’nin tahtan düşürülmesi ile kurulan liberal monarşi 7 yıl sürdü. Bu monarşinin son döneminde, 1873-74’te bir yıl kadar süren ve daha sonra “1. Cumhuriyet” olarak adlandırılan bir cumhuriyet deneyimi oldu.

Bu kaotik dönemde Katalan ve Bask bölgelerinde bağımsızlaşma eğilimleri güçlendi. 1840’tan itibaren ilk işçi birliği kuruldu, gizli işçi dernekleri ve ilk büyük grevler görülmeye başladı. Sürece egemen sınıfların çatışmaları arasından sıyrılan düzen dışı bir güç olarak anarşistlerin müdahaleleri ile çeşitli bölgelerin özerkleşme eğilimleri, yüzyılın başından bu yana Carlistlere karşı mücadelede ordunun sürdürdüğü ilerici rolü terk etmesine ve askeri müdahalelerin gerici bir işlev görmeye başlamasına yol açtı. Eski toprak sahiplerinin, gelişmelerden ürken büyük burjuvazi, ordu ve kilise ile 1923’e kadar sürecek ve siyasi kriz, çalkantılar, sürekli hükümet değişiklikleri ile geçecek olan 48 yıllık ittifakı başladı. 19. Yüzyıl boyunca monarşi, ordu ve kilise üçlüsünden hiçbiri, ülkedeki sorunları çözebilecek bir güç olarak öne çıkamamıştı.

1900’lü yılların başında 111 bin kişilik ordu mevcudunda 471 general ve az sayıda gemiye sahip donanmada 192 amiral bulunmaktaydı. Ordunun dörtte biri subaylardan oluşmaktaydı. Sömürge savaşlarını yenilgilerle geçiren ordu, sadece İspanyol halkına zulüm eden çürümüş bir yapıya dönüşmüştü.

1898 Amerikan-İspanyol savaşıyla birlikte İspanya, 19. Yüzyıl sonunda Fas dışında bütün sömürgelerini kaybetti. Sömürgeciliğin getirdiği ayrıcalıkları kaybeden İspanya, sömürgeci bir devletten sömürge durumuna sürüklenen, siyasi ve ekonomik açıdan geri bir ülke olarak emperyalizm çağına 20. Yüzyıl’a adımını attı. Yüzyılın başında İspanya’da hakim üretim biçimi artık kapitalizm olmuştu. Kırsal kesimde yine de feodal üretim ilişkileri varlığını sürdürüyordu.

İspanyol devrimci süreci laiklik mücadeleleri
Yüzyılın başına gelindiğinde İspanyol işçi hareketinde Bakunin’in anarşizmi hakimdi. 1. Enternasyonal’de Marx ve Bakunin arasındaki bölünmede İspanyol işçi hareketi, Bakunincilerin etkisi altında kalmıştı.

1909 Temmuz ayında çalışma koşullarını protesto amacıyla Katalan başkenti Barselona’da başlayan genel grev, İspanya sömürgesi Fas’ta başlayan isyanının bastırılması için hükümetin ilan ettiği genel seferberliğe, askere almaya karşı ortaya çıkan anti-sömürgeci direnişle birleşerek, 26 Temmuz-1 Ağustos arası silahlı bir ayaklanmaya dönüştü. Kentin yoksul mahallelerinde kurulan barikatlarda isyancılar, hükümetin ağır silahlarla saldırısına bir hafta direnebildi. “Trajik hafta” olarak tarihe geçen süreçte yüzlerce Barselonalı katledildi. Ayaklanma sırasında kentteki kilise ve manastırların üçte biri (60’dan fazlası) yakılmış ve tahrip edilmişti. 1909 Barselona ayaklanması, İspanya’da sömürgeciliğe, militarizme ve kiliseye karşı sınıf mücadelesinin birçok cephesinin bir bileşimi olarak ortaya çıkan, modern anlamda ilk büyük işçi/halk ayaklanmasıydı.

1909 ayaklanmasının bölgesel kalması, işçi organizasyonlarını ülke çapında örgütlenme fikrine itti. İspanya’nın birçok bölgesinden gelen delegeler ile 1910 yılında yapılan kongrede, anarko-sendikalist Ulusal Emek Konfederasyonu’nun (Confederación Nacional del Trabajo-CNT) kuruluşu ilan edildi. CNT, anarşist militanların ve işçi önderlerinin liderliğinde kurulan bir emek örgütüydü. Şehir ve kırlardaki bütün emekçileri örgütlemeyi hedefleyen CNT, birkaç yıl içinde yüz binlerce üyeye ulaştıysa da kurulduktan bir ay sonra yasadışı ilan edildi.

Barselona ayaklanmasını takip eden yıllar küçük çaplı ayaklanmalar, grev ve genel grevler, çatışmalarla geçti.

Çarlık Rusyası’nda gerçekleşen 1917 Ekim devrimi, İspanya halkı tarafından coşkuyla karşılandı. Öyle ki, Lenin’in gizlice İspanya’ya geldiği ve İspanyol devrimini örgütlediği dedikodusu yaygın olarak dolaştı. 1923 yılında Rivera diktatörlüğünün ilan edilmesine kadar süren bu döneme,“tetikçiler savaşı” denilen bir mücadele dönemi eşlik etti. Katalonya valisi tarafından CNT’nin kökünü kazımak için kiralık katillerle başlatılan savaşta anarşist militanlarla, işverenlerin ve devletin örgütlediği silahlı katillerin karşılıklı misillemelerinde CNT liderleri ve dönemin başbakanı dahil binlerce kişi öldü.

13 Eylül 1923’te, Katalonya kumandanı General Miguel Primo de Rivera, darbeyle yönetime el koydu. Ülkede bütün demokratik haklar askıya alındı. Askeri rejim, CNT’yi baskı altına alıp, işçilerin çalışma şartlarını düzelten kimi uygulamalara giderken ilginç bir şekilde sosyalistlerin (PSOE) işçi örgütlenmesi olan Genel İşçi Sendikası’nın (Union General de Trabajadores -UGT) önünü açmış oldu. İspanya Sosyalist İşçi Partisi (Partido Socialista Obrero Español – PSOE), 1888’de kurulmuş olmasına karşın işçi sınıfı içinde ciddi bir güç olamamıştı. Sınıf uzlaşmacı bir çizgiye sahip olan UGT’nin başkanı Francisco Largo Caballero, askeri rejimin yeni hükümetinde (kısa bir dönem de olsa) Çalışma Bakanı olmayı bile kabul etti. PSOE-Sosyalistler giderek güçlendiler. 1932 yılına gelindiğinde PSOE üyeleri 20 bine, UGT üyeleri ise 1 milyona ulaşmıştı. İlk defa CNT’yi sayısal olarak geçmişlerdi.

İspanya’nın siyasi krizi monarşi karşıtı, cumhuriyetçi fikir ve akımları da güçlendirmişti. Ülkede farklı siyasal eğilimlerden, kimisi eskiden kurulmuş çok sayıda cumhuriyetçi grup ve parti vardı.

Primo de Rivera diktatörlüğünün egemen oligarşinin talebi ve Kral’ın onayı ile düşürüldüğü 1930 yılı başından yerel seçimlere kadar ülke grevler, sokak çatışmaları, küçük çaplı ayaklanmalarla sarsıldı. Ordu, monarşistler ile cumhuriyetçiler arasındaki bölünmede genel olarak kayıtsız kaldı. Ancak 1930 Aralık ayında ordu içinden küçük bir grup, sosyal devrim talebiyle “pronunciamiento” girişiminde bulundu. Darbe lideri olduğu belirtilen bir yüzbaşı idam edildi. Bu yüzbaşı, cumhuriyetçiler tarafındansa kahraman olarak görülecekti.

12 Nisan 1931 tarihinde yapılan yerel seçimler, mevcut rejime karşı bir referandum olarak görüldü. Cumhuriyetçi-Sosyalist ittifakı oyların yüzde 61’ini almıştı. Seçimden iki gün sonra Cumhuriyet ilan edildi ve kral ülkeyi terk etti. Cumhuriyetçiler, liberaller ve sosyalistlerden oluşan geçici hükümet kuruldu. Haziran ayında yapılan kurucu meclis seçimleri, yine Cumhuriyetçi-sosyalist ittifakının büyük zaferi ile sonuçlandı. Rivera diktatörlüğünün ardından temel siyasi ayrımlar yerel seçimlerde monarşi yanlıları ve cumhuriyetçiler olarak şekillenirken, kurucu meclis seçimleri ve sonrasında sol ve sağ olarak karşıtlaşmaya başlayan bir hal almıştı.

1. Cumhuriyet
Kurucu meclis yeni özgürlükçü bir anayasa hazırladı. 9 Aralık 1931’de onaylanan anayasa ile İspanya’nın “işçilerin demokratik cumhuriyeti” olacağı ilan edildi. Yeni anayasa kilise ve devlet işlerinin ayrılmasını sağlarken, yeni cumhuriyet kiliseyi kapatmıyor ancak iktidarını kısıtlıyordu.

1931 Anayasası ile kadın ve erkek, 23 yaş ve üzeri bütün İspanyollara oy hakkı verildi, ifade ve toplantı özgürlüğü güvence altına alındı, medeni hukuka geçildi, boşanma kolaylaştırıldı. Laik bir eğitim sistemine geçileceği, Kilise’nin elinden sağlık kurumlarının alınacağı, binlerce yeni okulun kurulacağı açıklandı. Okullardaki haç gibi dini simgelerin kaldırılması kararlaştırıldı.

“İspanyol devletinin resmi bir dini olmadığını” ilan eden yeni anayasa, din özgürlüğünü getiriyor, dinsel ayinlerin de iç mekânlarda icra edilmesi gerektiğini belirtiyordu. İspanya toplumsal yaşamında geleneksel olan açık hava ayinleri yasaklanıyordu. Dinsel kurumların ülkenin genel yasalarına tabi kurumlar olduğu açıklanıyor, “devletin meşru otoritesinden ayrı bir otoriteye özel bir antla bağlılığı” gerektiren bütün dini tarikatlar yasadışı ilan ediliyordu. Vatikan’a bağlılık yemini eden Cizvit tarikatının varlığına son veriliyordu. Geriye kalan dini tarikatlarınsa “varlıklarını sürdürmeleri için gerekli olandan fazla mülkiyeti” elinde bulundurmaları, tarikatların ticaret ve sanayi ile uğraşmaları yasaklanmıştı. Birçok tarikat müridi zanaatçılıkla geçindiği için bu önlem onlar açısından ağır bir darbe oldu. Dini tarikatlar, vergi yasalarına tabi olacak ve devlete yıllık mali hesap vermek zorunda kalacaklardı. Devletin güvenliğine bir tehdit olarak görüldüklerinde dağıtılabileceklerdi. Kilise ve tarikatlar İspanya’nın eğitim sisteminde tekelci bir role sahipti; yeni anayasa açıkça rahipleri devlet okullarında eğiticilik yapmaktan men ediyordu. Hükümetin ruhban sınıfını yok etme girişimi, Mayıs 1933’te çıkarılan Dinsel Mezhepler ve Cemaatler Yasası’yla doruğa vardı. Yasayla birlikte tarikatların, ticaret, endüstri ve eğitim konularında faaliyet göstermesi yasaklandı.

Anayasa özel mülkiyete dokunmadı. İspanya’daki bütün zenginlik kaynaklarının İspanyol ulusu adına devlete ait olduğu ve özel mülkiyetin yerini aşamalı olarak mülkiyetin sosyalizasyonuna bırakacağı açıklandı. Hükümet bir toprak reformu programını uygulamaya girişti.

Monarşinin yıkılmasından sonra Kurucu Meclis, aslında bir burjuva devriminin klasik önlemlerini almıştı. Sorun şuydu; burjuvazi bu önlemleri desteklemiyordu. Cumhuriyetçi hükümet ve Katolik Kilisesi arasında devletin laikleştirilmesi ve Kilise’nin elindeki mal varlığının alınması gibi önlemler nedeniyle büyük bir mücadele yaşanmaya başladı. Kilise, Cumhuriyet’i Kilise’yi yok etmeye çalışan tanrı düşmanı bir güç olarak tanımlayarak yaygın bir propagandaya başladı. Bu propaganda etkili oldu ve birbiri ardına çok sayıda monarşist, sağcı parti ve milis örgütleri kurulmaya başladı. Avrupa’da faşizmin yükselişinin de etkileriyle en önemli paramiliter örgüt falanj “Falange Espanola”,[iv] darbeci general Rivera’nın oğlu Jose Antonio tarafından kuruldu. Daha çok orta sınıf gençleri örgütleyen bu yarı askeri örgüt cumhuriyetçilere, işçilere karşı çok sayıda suikast ve katliama imza atacaktı.

Bir başka çelişki de CNT’nin temsil ettiği devrimci halk kesimlerinin hükümette yer almamasıydı. Kurucu meclisin yaptığı anayasanın, her iki tarafı da memnun eden bir içeriği yoktu.

Koalisyon hükümeti iki yıl iktidarda kaldıktan sonra 1933’te dağıldı. Toprak reformu programı toprak sahipleri sınıfını korkutmuştu ama bu reform gerçekleştirilememiş, köylülerin desteği de sağlanamamıştı.

Ordu ve devlet cihazı monarşiye aitti, bu cihaza dokunulmadı. Faşist-falanjist subaylar bile yerlerini korudu. Laiklik uygulamaları ve mallarına el konulması üzerine Kilise, açık bir cumhuriyet karşıtlığına geçti. Geleneksel gericilik, iki unsuru (dayandıkları ekonomik temel ve ideolojik hegemonyayı) kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Burjuvazinin ekonomik faaliyetlerine ilişkin hiçbir ciddi karşı önlem alınmadığı gibi işçi sınıfını ve topraksız köylüleri memnun edecek esasa dair işler de yapılamamıştı.

2. Cumhuriyet’in başardığı tek şey, Kilise ve ruhban sınıfına karşı aldığı önlemlerdi. Bu da sadece hükümetin yukarıdan aşağı yasalarla aldığı önlemler olarak değil aşağıda süren devrimci mücadelelerin etkisiyle fiilen uygulanan bir durumdu.

Karanlık iki yıl…
Ağustos 1932’de, General José Sanjurjo’nun hükümet hakkındaki açıklamalarının ardından Sevilla ile Madrid’teki kimi askeri birliklerde başkaldırılar oldu. Ancak ordunun isyan girişimi, CNT’nin örgütlediği genel grev ile ülke çapına yayılmadan engellendi. Sanjurjo çareyi Portekiz’e kaçmakta buldu. Bu gelişme sol içinde devrimci fikirlerin yayılmasına yol açtı. PSOE ve UGT, sola kaymaya başladı ve CNT ile bir rekabet içine girdi. CNT, hükümetin dağılacağı güne kadar çok sayıda grev, genel grev ve üç büyük ayaklanma gerçekleştirdi.

Koalisyon hükümeti, 1933 Kasım ayında yapılan genel seçimleri kaybetti. Hükümetin halka söz verdiği vaatleri yerine getirememesi CNT’nin seçimi boykotuyla birleşerek solun seçimleri kaybetmesine neden oldu. Kurucu meclisin ilk kez oy hakkı tanıdığı kadınlar rahiplerin etkisi ile sağı destekledi.

Amacı Katolik Kilisesi’ni, ailenin kutsallığını, özel mülkiyeti savunmak ve Kilise’nin eski ayrıcalıklarını geri getirmek olan gerici-muhafazakar ittifak İspanyol Bağımsız Sağcılar Konfederasyonu (Confederación Española de Derechos Autónomos, CEDA), 110 milletvekili ile zafer kazanarak kurulacak sağcı koalisyonun ana gövdesini oluşturdu. Kilise, burjuvazi ve toprak sahiplerinin önemli bir bölümü CEDA’yı destekliyordu. CEDA ve diğer sağ partiler koalisyon hükümeti kurdu.

CEDA’nın hükümete giriyor olması solda karşıdevrim olarak algılandı. Ekim 1934’e kadar olan dönemde CNT’nin önderlik ettiği kimi ayaklanmalar meydana gelirken, Ekim ayında Sosyalistlerin ve UGT’nin öncülüğünde bir genel greve gidildi. CNT bu genel greve destek vermemişti. Başarısız genel grev sadece maden ve sanayi bölgesi Asturias eyaletinde sosyalistlerin, komünistlerin ve anarşistlerin birleşebilmeleri nedeniyle başarılı olabildi. Basit silahlar ve dinamitlerle silahlanmış madencilerin (dinamitero’lar) militanlıklarıyla birçok kışla ve silah fabrikaları ele geçirildi. Bölgedeki birçok kent işçilerin eline geçti. Asturias işçileri İspanya işçi sınıfının en deneyimli, örgütlü ve militan kesimini oluşturuyordu. Asturias bölgesinde kömür ve demir madenlerinde çalışan 110 bin işçi bulunmaktaydı ve bunların 45 bini UGT’ye, 25 bini CNT’ye üyeydi. Kentlerde yönetimi üstlenen komiteler ve halk meclisleri kuruldu. Bu Paris Komünü’nden sonra Avrupa’da ortaya çıkan, o güne kadar eşi görülmemiş bir proleter ayaklanmaydı. Bölgede yaşayan insanların yüzde 85’i komün tarafından yönetilmekteydi. Teknik olarak iyi örgütlenmiş (sağlık, eğitim, ulaşım, gıda tedariki gibi alanlarda ) bu komün, iyi bir deneyim yaratmıştı.

Burjuvazi dehşete kapılmıştı. Fas’tan getirilen Müslüman askerlerden oluşan ve General Francisco Franco’nun komutanı olduğu Afrika Ordusu, deniz yoluyla işçi sınıfının elindeki kentlere çıkarıldı. Askeri olarak iyi örgütlenememiş ve silahlanamamış bu ayaklanma bastırıldı.

Asturias devrimci komitesi, ayaklanmanın yenileceğini anlayınca daha fazla can kaybı olmaması için kentlerdeki devrimci güçleri dağıttı. Tanınmış önemli militanlar dağlara çekildi ve direniş kırsal kesimde gerilla savaşıyla sürdürüldü. Ayaklanmanın insan kaybı büyüktü. Üç bin işçi katledilirken, kırk bin kişi hapse atıldı. Asturias ayaklanmasının önemi askeri açıdan kazandığı başarı ya da direnişi değildi. 4 Ekim’de başlayıp 19 Ekim’de biten, sadece 15 gün yaşayabilen Asturias komünü, İspanyol solunun düşün dünyasındaki sağ-reformist fikirlerin kırılmasına, devrim fikrinin egemen hale gelmesine yol açtı. İşçi sınıfı açısından devrim bir hayal değil gerçek, elle tutulur bir şey olarak önlerinde duruyordu. Asturias ayaklanması uzun yıllar İspanyol solunda küçük bir parti olarak kalan Komünist Partisi’nin de gelişmesini sağladı; 1933’te 3 bin olan üye sayısı ayaklanma günlerinde 20 bine çıkmıştı.

Gerici koalisyon hükümeti, toprak reformunu reddetti, Cizvitlere ait mülkleri iade etti, cumhuriyetçi laik eğitim sistemine mâli açıdan destek vermedi, varlıklı ve ayrıcalıklılar lehine vergi sistemini yeniden yapılandırdı. Katalan özerklik yasası iptal edildi, bölgeye vali atandı. Solcu ya da cumhuriyetçi olduğundan şüphelenilen subaylar tasfiye edilerek ordu yeniden örgütlendi. General Francisco Franco, Asturias ayaklanmasını bastırmasının ödülünü genelkurmay başkanı yapılarak aldı.

Fakat gelişmeler koalisyonun içinde çatlaklara da neden olmuştu. Koalisyonun büyük ortaklarından Radikal Parti ve onun başbakan yapılan lideri yolsuzluklara karışıp büyük toprak sahiplerini kızdıran bir vergi yasası çıkarmaya çalışınca, CEDA ile aralarındaki koalisyon bozuldu. Cumhurbaşkanı, geçici bir başbakan atayarak ülkeyi yeniden genel seçimlere götürme kararı aldı. “Kara iki yıl” olarak adlandırılan bu dönem sona ermişti.

Halk Cephesi ve iç savaş
Genel seçim, 16 Şubat 1936’da gerçekleştirildi. Komintern’in politikalarına uygun olarak İspanya solu, seçimlere Halk Cephesi adı altında birlikte girdi. CNT-FAİ seçimlere girmemiş ama boykot da etmemişti, taraftarlarını serbest bırakmıştı.

Seçim süreci boyunca Kilise, Halk Cephesi’ne oy vermenin günah işlemek olduğunu ve muhafazakâr bir aday tercih etmenin İsa’yı tercih etmek anlamına geleceğini söyleyerek açıkça karşıdevrimci cepheyi destekleyen bir politik tutum aldı.

Halk Cephesi, dokuz milyon oyun yarıdan biraz fazlasıyla iktidar oldu. Parlamentoda 286 milletvekili kazanarak çoğunluğu sağladı. Sağ 132, merkez 42 milletvekili kazanmıştı. Bir önceki seçimde sağın işine yarayan çoğunluğu gözeten seçim sistemi, şimdi cumhuriyetçilerin işine yaramıştı.

Katolik inanışın çok güçlü olduğu Bask milliyetçileri de sağcıların özerklik taleplerine yanıt vermemesi üzerine Halk Cephesi hükümetini destekledi.

Sosyalist, komünist ve cumhuriyetçilerden oluşan Halk Cephesi hükümetinin ilk işi genel af ilan etmek oldu. Halk, hükümet kararlarının uygulanmasını beklemeden hapishaneleri basarak boşalttı.

Toprak işgalleri tüm hızıyla sürüyordu. Toprak sahiplerinin mülkiyeti de, otoritesi de elden gidiyordu. Grevler hiç olmadığı kadar etkili ve kitlesel olmaya başlamıştı. Karma eğitime son veren önceki hükümetin uygulamaları kaldırılarak tekrar başlandı. Kilise okulları kapatıldı. Bu arada Mayıs ayında Madrid’de papazların çocuklara zehirli şeker dağıttığı söylentisi, çok sayıda kilisenin tahrip edilmesine ve din görevlilerinin saldırıya uğramasına neden oldu. Suya zehir karıştırılması söylentisinden yüzyıl sonra Kilise aleyhine söylentilerin halkı kiliseye karşı saldırıya geçirebilmesi, derinlerde yatan nefretin göstergesiydi. Seçimden Haziran ayının ortasına kadar 160 kilise yakılmıştı.

Genelkurmay Başkanı Franco, Kanarya adalarına tayin edildi. Birçok önemli monarşist veya faşist subay göstermelik sürgüne gönderilirken ordunun ana gövdesi yerinde kaldı. Faşist falanj örgütü işçi mahallelerine ve sosyalist örgütlerin üyelerine silahlı saldırılar düzenliyordu. İşçiler ve devrimci örgütlerse hükümetin bir yardımı olmadan silahlanarak savunmaya geçmişler, karşılık veriyorlardı. Solun bütünü, faşizme karşı silahlı milis gruplarının kurulması çağrısı yapıyordu.

1936 yılının 16 Temmuz gecesi, Fas’taki askeri birlikler Halk Cephesi hükümetine karşı ayaklandı. Kanarya adalarında bulunan Franco, Fas’a geçerek ayaklanmanın başına geçti. Bunu İspanya içinde birçok kentte faşist silahlı örgüt falanj ve Carlistlerin askeri örgütlenmesi olan kırmızı berelilerin desteğinde askeri ayaklanmalar izledi. İsyan Carlistlerin tarihsel olarak kök saldığı kuzeyde güçlüydü. Bu bölge, Carlistlerin hanedanlık için 19. Yüzyıl’da liberallerin elindeki ordu ile girilen savaşta kökleştikleri bir yerdi. Şimdi faşistleşmiş bir ordu ile birlikte Halk Cephesi hükümetine karşı savaşıyorlardı. Cizvitler ve bir başka güçlü tarikat olan Dominikanlar, Franco kuvvetlerini destekliyordu.

Hükümetin ve yerel yöneticilerin halka silah dağıtma konusunda ikircikli davranmaları isyanın bastırılmasını engellediği gibi faşistlerin birçok kenti ele geçirmesine ve mevzi almasına yol açtı. İç savaş süreci aynı zamanda dine ve kilise egemenliğine karşı bir mücadele süreci olarak derinleşiyordu. Ülkedeki kiliselerin birçoğu tahrip edilmiş, din görevlileri öldürülmüştü. Cumhuriyetçileri destekleyen Bask hariç, bütün İspanya’da kilisenin faaliyetleri hükümet tarafından yasaklandı ve ekonomik gücüne kamulaştırma yoluyla son verildi.

Kilisenin yasaklanması ve dinin toplum üzerindeki etkilerini sınırlayan önlemlerin alınması kadın kurtuluşu mücadelelerinin de önünü açtı. Kürtaj, doğum kontrolü, işyerinde taciz, Kilise nikahı yerine gönüllü birlikteliğe dayalı evlilikler gibi konular artık rahatça tartışılabilir ve uygulanabilir olmuştu. Kilise’nin kadınlar üzerindeki denetimini yitirmesi kadınların akın akın devrimin ön saflarına kadar elde silah yer almasına yol açtı.

İç savaş süreci ülkedeki siyasal güçlerin ağırlıklarında değişimlere yol açtı. İspanyol Komünist Partisi solun hep küçük gücü olarak kalmışken, iç savaş sürecinde Sovyetlerin hükümeti destekliyor oluşu ve Sosyalistlerle yapılan birleşmelerle solun büyük güçlerinden biri haline geldi. Asturias ayaklanması sırasında 20 bin olan üye sayısı iç savaşın sonuna doğru bir milyona ulaştı. Yine Troçkistler (Partido Obrero de Unificacion Marxista: Marksist Birleşik İşçi Partisi -POUM) sürecin büyüyen sol güçlerinden olmuştu.

Gericiliğe, Kilise’ye ve dine karşı mücadele İspanyol solunda farklılıklarla sürdü. Komünistler, kilise yakma, din adamlarının öldürülmesi gibi eylemlerin devrim sürecine ve iç savaştaki Halk Cephesi politikasına zarar verdiğini düşünüyordu. Din ve kilise karşıtı politikanın bu kadar sert sürdürülmesine karşı çıktılar. Hükümetin kiliseye karşı almış olduğu tedbirleri destekleseler de kilise yakma ve rahiplerin öldürülmesi eylemlerini desteklemediler. Bu eylemlerin karşı devrimci olduğu ve faşist propagandaya hizmet ettiği söyleniyordu. Bu bakış açısının sonucu Halk Cephesi hükümeti tarafından geri adım atılarak 1937 yılının Ağustos ayı başında kiliselerin yeniden açılmasına ve dini törenlere izin verildi. CNT-FAI ise çoğu kere bir toprak sahibi sömürücü sınıf konumundaki kiliseye karşı sınıfsal nefretle köylülerin/halkın kendiliğinden gerçekleştirdiği kilise yakma ve rahiplerin öldürülmesi eylemlerini destekliyor hatta öncülük ediyordu. CNT-FAI egemen olduğu alanlarda bütün dinsel faaliyetleri yasaklıyordu.

İç savaş 1939 yılı Mart ayına kadar sürdü. İspanya solunun, Troçkistler (POUM), Sosyalistler (PSOE), Anarşistler (CNT/FAI) ve Komünistler (İspanyol Komünist Partisi) olarak tarihsel bölünmesi, devrimin niteliği ve iç savaşın nasıl sürdürüleceğine dair temel farklılıklar/iç çatışmalar, Almanya ve İtalya’nın faşist güçlere büyük desteği ile Halk Cephesi yenildi.

Dünya devrim tarihine çok özel bir deneyim bırakan İspanya devrimi, bugün bile İspanya’nın kadın ve erkek işçilerinin kahramanlıklarıyla anılıyor.

Sonuç
20. Yüzyıl’ın başında İspanya’da, kapitalizmin egemen üretim biçimi haline gelmesine karşın Kilise’nin siyasi ve ekonomik egemenliği hüküm sürmeye devam ediyordu. Liberallerin 19. yüzyılda öncülük ettiği Kilise’nin siyasal egemenliğini kırmayı hedefleyen mücadeleler dışında İspanya, aydınlanma ve dinde reform hareketlerinin zayıf kaldığı bir ülkeydi.

Engizisyon mahkemelerinin 1836’da ancak kaldırılması ülkede dinin devlet yönetiminde ve toplum yaşamındaki egemen rolünü göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir. Katolik Kilisesi’nin hakim bir güç olduğu İspanya’da, diğer ülkelerdeki uygulamalarından farklı olarak engizisyon mahkemeleri, özellikle İber yarımadasının Müslüman ve Yahudilerden arındırılması için kullanıldı. Kilise’nin Müslümanlara karşı nefreti ve tutuculuğu öyleydi ki İslamiyet 1989 yılına kadar, İspanya topraklarında devlet tarafından resmen tanınmadı.

20. Yüzyıl’ın başlarında İspanyol devrimi, güçlü bir kilise ve din karşıtlığının eşlik ettiği bir süreç olarak yaşandı. Ruhban sınıfı, egemen sınıf ittifakının temel bileşenlerindendi ve din bütün emek süreçlerini baskılayan burjuva egemenliğinin ana birleştirici unsuru olarak hep kullanıldı.

İspanya’da Kilise ve din (hem ideolojik, hem ruhban sınıfı aracılığıyla), sermaye egemenliğinin/sömürücü sınıfların açık ve doğrudan aracı olduğundan, 19. Yüzyıl başından İspanya İç Savaşı sonuna kadar halkın yıkıcı mücadelelerinin hedefi olmuştur.

Dipnotlar:

[i] Bir karşılaştırma yapılabilirse 80 milyon nüfusa sahip Türkiye’de 150 bin diyanet çalışanı vardır. Kuşkusuz Türkiye için buna tarikat ve cemaatlerin yönetici ve görevlilerini de eklemek gerek.

[ii] İspanyolların dünya savaş literatürüne kazandırdıkları “Gerilla savaşı” kavramı düzenli bir işgal ordusuna karşı bir savaş/direniş yöntemi olarak ilk defa bu dönem ortaya çıkmıştır.

[iii] Pronunciamiento-bizdeki muhtıra ve darbenin karışımı. Bazen sadece bir muhtıra yayınlamakla, bazen sadece bir askeri kışlanın ayaklanması, bazen de ordunun bütünün katıldığı bir darbe şeklinde de olabiliyor. Bu yolla monarşiye istenilen yaptırılmaya çalışılıyor.

[iv] Bu para-militer örgüt İspanyol egemenleri ve İtalya tarafından silahlandırılarak aktif olarak desteklenmiştir. 1936’da CEDA’nın gençlik kolunun katılımıyla etkili bir askeri faşist örgüt durumuna gelmiştir.

İspanya Devrimci Süreci ve laiklik mücadelesi – Kutay Meriç

This entry was posted in AKIL FİKİR YAZILARI, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, DİN-İNANÇ. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *