POLİTİKA GÜNDEM ANALİZ *** UMUDUN ADINI İNCE KOYDUK!…

Yazar Prof. Dr. Tülay Özüerman
29 Haziran 2018

UMUDUN ADINI İNCE KOYDUK!…

Bir “kazanma”dır gidiyor. Şu parti, bu parti, şu kişi… Neleri kaybettiğimizi görenlerin sözcükleri boğazlarında takılı. Sandık sonucunu, daha sandık kurulmadan çok önceden söylediğimde, evrene olumlu dileklerini gönderen iyi eğitimli kişilerin mobbingi yanında, konuşmamı yasaklayanların mobbingi ile, adeta şom ağızlı muamelesi görüşüm üzerine, Aziz Nesin gibi mizahi yönüm olsa ne öyküler yazardım. Gelin görün ki, böyle bir yeteneğim yok. Sonuçtan sonra, “biz de biliyorduk ama umut işte!…” diyerek, sandıktan zaferle çıktığı söylenen İnce’nin asıl adını koymuş oldular. İnce’ye giden oyların adı “Umut”tu!…

Umut gitti, elde kaldı İnce!… Şimdi yandaş medya, sandık sürecince kendi adaylarını İnce üzerinden pazarladıkları gibi, yine İnce üzerinden bir CHP hücumu başlattılar. Medya iktidarın eline geçeli, iktidar ve tek kişi üzerine eleştiri yapamayanlar, CHP eleştirisi üzerinden AKP güzellemesi yaptılar. Aynı oyun yine sürerken, “bu CHP’den bir şey olmaz”, “CHP değişmeli” mesajları ile parti aleyhine propagandalarını sürdürmekteler. Şimdi, İnce onlara göre, ya parti başkanı olmalı; ya da İstanbul’a belediye başkan adayı.

Seçeneklerimizi de belirliyor yandaş denilen yanaşmalar… Yaratılmasında kendilerinin de katkıda bulundukları seçeneksizlik sorununu da çözmüş oluyorlar(!)… Aynı oyunu defalarca oynayanlar ile seyretmekten bıkmayanlarla, aynı davranışlarla, aynı sonuçlara sürüklendik. Sandıkla gitmeyecekler, sandıkla yerleşiyorlar ve muhalefetin içine her bir sandıkta sızdırılanlarla muhalefeti dönüştürüyorlar tespitini yapan yazılarımı okuyup, bana ders veren yanıtlar yazanlar şimdi de İnce üzerinden yürütülen kampanyaya kapılmış gidiyor ve etrafını da sürüklemeye çalışıyorlar. Rüzgar nereden eserse oraya savrulanlar çözümsüzlüğe katkılarının farkında da değiller.

Kazananı yok bu sandığın. Kuvvetler ayrılığına dayalı hukuk devletini sandığa gömüp, tek kişiyi yetkilendiren yasa devletine, keyfi yönetime geçiş yaptık. Özgürlük ve kurumsallık adına biriktirdiklerimizden ne kaldıysa elimizde, 24 Haziran sandığı ile terk ettik.

Demokrasiye inanmışlık, kurumsallaşmış demokrasilerde bile başa gelen yöneticiler açısından önemli. Nitekim, ABD’de Trump’ın, Clinton ve Obama ile karşılaştırınca demokrasiye inanmışlıkta geride kaldığını söylemek ileri bir iddia olmasa gerek. Bizim gibi demokrasinin kurumsallaşmasının tamamlanmadığı bir ülkede, yöneticilerin demokrasiye inanç ve bağlılığı çok daha önem taşıyor.

Demokrasi bir yana, ülkede artık çoğulcu sistem de yok. Fonda yer alan sözde muhalefet işlevini gören siyasal partiler tek parti sisteminin meşrulaştırılması ve güçlendirilmesine yarıyor. Yarış varmış gibi iki kampa ayrılmış yürütülen kampanyada en sönük ve yıpranmış olanın önde çıkması kadar, ülkenin yarısı evet dedi diye rejim nasıl değişir diye sorgula(ya)mayana muhalefet denir mi? En azından üçte iki (nitelikli) çoğunluk aranması gerekmez miydi?!… Ülkenin yarısı, parlamenter sistem istiyorken, ohal ile sandıktan çıkan yeterli kabul edildi. Oldu bitti havası içinde, kollar sıvandı.

Evet!… 1945’de İnönü’nün dirayeti ile alınan çok partili siyasal yaşama geçiş kararından sonra, Türkiye; bu kez açıkça ifade edilmeden, tek parti rejimine geçiş yapmıştır. Partiler yok edilmemiş, iç ve dıştan müdahalelerle biçimlendirilmiş, değişen sisteme ayak uyduracak (uydu) hale getirilmişlerdir. Muhalefetin en güçlü partisi CHP başta olmak üzere, oluşturulmaya çalışılan yeni sisteme karşı çıkmaya çalışacak partilerin işi artık daha zordur. Asıl işi olan muhalefeti yerine getirmesinin önüne geçmek için, hem parti içinde kargaşa, hem de partinin kimliğini, geçmişini çarpıtarak, kurucularını hedef alan ve tahkir eden söylemlerle parti yeni nesillerin gözünde itibar yitimine sürüklenmeye çalışılmıştır. Bundan böyle bu tür faaliyetlerin daha fütursuzca yürütüleceği açıktır. Nitekim İçişleri Bakanı resmen halkı tahrik eden bir dışlayıcı dille ilk günden bu adımı atmıştır. Açılım, çözüm, barış süreci, demokratikleşme diyerek HDP’yi Meclis’te var eden kendileri değilmiş gibi, zaman içinde CHP’ye enjekte edilen isimlerin çıkışlarını işaret ederek, açılımı CHP’ye giydirme çabaları, CHP’nin temel ilkelerine sıkı sıkı sarılan tabanını rahatsız etmektedir.

Türkiye’yi hayli sancılı günler beklerken, CHP üzerinden yapılacak tartışmalara ve CHP’nin cambaz olarak kullanılmasına daha fazla izin verilmemelidir. İnce, artık umut olmaktan çıkmıştır. “Adam kazandı” demek, “ben kaybettim” demektir. Artık CHP Başkanlığına aday olmayacağım demiştir. Söz veren arkasında durmalı. Örgüt istiyor diyerek bir çaba içine girmesi kendisini yıpratır. “Umut söndü; İnce’ye tutunalım” olmaz. İnce’yi değil, umudu canlı tutmayı başarmalıdır, alanlara umudunu taşıyanlar. Parti bu enerjiyi boşa harcamamalı, canla başla partiye sahip çıkanlarla görev seferberliği başlatmalıdır.

İstanbul’a aday olduğunda Kılıçdaroğlu’nu yerel seçimlerde yıldızlaştırıp, diğer illerin adaylarını görmeyen medya; aynı oyunu İnce’nin adaylığı esnasında yaptı. Akşener’i görmezden geldiler. İnce’nin İstanbul’dan aday yapılma önerisini CHP ciddiye almamalı, tarihi tekerrür ettirmemelidir. Parti kendi uygun gördüğü illerden birine aday gösterebilir İnce’yi. Son yerel seçimler incelenirse, İzmir’e İnce rüzgarı ile doping yapılabilir. İnce’nin; İstanbul yerine İzmir’den aday gösterilmesi daha büyük sinerji yaratır ve çabası boşa gitmemiş olur. CHP artık medya aracılığı ile kurulan oyunu bozabilmelidir. Önceki filmin aynını seyretmek yerine, kendisi oyun kurucu olmalıdır.

CHP’nin yenilenme gereksinimini sadece parti yönetimi ile ilgilendirmek yanlış; yapısal değişim gerekiyor. Aday etrafında kilitlenen umut; akın akın alanlara koşan coşkulu kitleler, seçimden seçime organize edilmemeli(ydi). Dersler çok; dillendirenler az olunca sorun katlanarak büyümekte. Parti kamuoyu önünde değil, kendi içinde muhasebesini acıtırcasına yapmakta geç bile kaldı. Partinin ilke ve felsefesi ile uyuşmayan, hatta normal koşullarda asla içinde yer almayacak isimlerin partiye monte edilmesi, bu kişilerle, etnik, mezhepsel söylemlerin dilendirilir hale gelmesi partiyi yeterince yıprattı. Birden “bilge” olduğu keşfedilen başkanı marifeti ile Saadet’in adaylarını listelere taşımasından söz etmeyeceğim. Taşıdıklarının parmaklarının kimin için kalkacağına dikkat diyeceğim esefle!…

Parti, kuruluş ayarlarına geri dönmezse, Türkiye’nin çıkış yolunun tıkayıcısı olacaktır. Devleti teslim alanlar Osmanlı’ya öykünürken, CHP’nin yeni söylem diyerek zamanın ruhuna teslim olması akıl alır gibi değil. Cumhuriyeti kuran partinin kuruluş ilkelerinden, içine sızan isimlerle uzaklaşmasının, Cumhuriyet ve kurumlarının eritilmesinde etkisi olmamıştır denilemez. CHP, toparlanmalı ve var gücü ile yerel seçimlere asılmalıdır.

Özellikle Türkiye gibi kurumsallaşmada gecikmiş ulus devletlerin, dinin siyasallaştırılıp fanatikleştirilmesi, mikro milliyetçilik ve kimliklerin kazınması ile egemenlik alanlarının daraltılması neo-liberal siyasetin en etkili araçları. Egemenliğin ulustan alınıp, tek kişiye delege edildiği bir sistem, ulus devlet üzerindeki tehditleri güçlendirir. Bir yandan ekonomisindeki olumsuzluklar, diğer yanda etnik terör ve siyaset ile kıskaç altına alınan bir ülkede siyasallaştırılan din özellikle yoksullaştırılan kitlelerin afyonu olarak kullanılıyorsa, devletin gücünden söz edilemez. Gücün tek elde toplandığı sistemde, diğerlerinin gücü alınmış olur.

Neden özgür ulusların devletleri daha güçlü? Neden, kapalı toplumlar gelişemiyor, üretemiyor?!.. Savaştaki bir ülkenin, toprağına karışmış kimyasallarla ürettiği patatese muhtaç hale getirilmiş bir ülke ekonomisi, tırmanan döviz karşısında eriyen Türk lirası, giderek artan işsiz sayısı, yoksullaşmanın artması, giderek düşen alım gücü, kronik enflasyon,….. bunlardan sadece biri bile iktidarın gönderilmesi için yeterli iken, rejimi değiştirecek gücü giydirerek yeniden iktidar yapılması Türkiye’nin küreselleşmenin olumsuz etkilerine direnemeyip, teslim olduğu anlamına gelmektedir. Küresel egemen güçler, kendi güçlerini korumak ve daha güçlenebilmenin yolu olarak bölgemizdeki ulus devletleri dönüştürme çabalarının sonuçlarını almaktalar. Türkiye, bu kıskaçtan çıkmayı konuşmak yerine, umudu, kişilere delege etme yanlışını sürdürmektedir.

Sandık öncesinde yapılması gereken; itiraz etmek ve koşulların tüm partiler için eşit olmadığı, olağan olmayan halin içinde seçime gidilemeyeceğini, medyanın tarafsız olmadığını bile bile yakına yakına kabullenip sandığa gitmek yerine, eşitliğin sağlanmasında direterek bunu topluma anlatmak gerekirken; “hodri meydan” diyenlerin muhasebe yapması ve geri çekilmesi gerekiyor. Hepimizin kaybettiği bir durumda, kaybetmenin sebepleri, kaybeden/kaybettirenlere sarılarak ortadan kaldırılamaz. CHP yerine, iktidara konuşlanan partinin marifetlerinin konuşulacağı bir Türkiye’yi yaratmadan kimse boşuna umutlanmasın. Partinin sıkıştırıldığı dar kadrodan çıkması için, yönetim kadrosunun acıtırcasına muhasebe ile çekilme iradesini göstermesi gerekiyor.

Mecliste parmaklar sayısal olarak arttı ama Meclis, 1 Mart tezkeresini çıkaran Meclis’in gücüne sahip değil. Görüntüde sandıktan çıkan parlamento ve içinde iki bloklu seçim ittifakı nedeniyle her partiden kişiler var. Parti sayısı çok ama Meclis tek sesli. Tıpkı kanal sayısının çoğaltılıp tek sesli hale getirilen medya gibi. Muhalefet etmek isteyenlerin sesi, sayısal çoğunlukta boğulup gidecek.

Ulus devletin hem yapısı, hem de işlevi değiştirilirken, Türkiyemiz, dış tehditlerin etki alanına artık daha yakın. Kocaman ünvanlı kişiler, sandık sonuçlarını, sanki olağan bir seçim süreci yaşamış gibi analiz(!) ederken, üniversitelerde biriktirdiğimizi zannettiğimiz akıl konusu içimi burkuyor. Ne de kendilerinden emin tavırlarla sonuç analizi yapıyorlar. “Al bu senin sonucun” sistemini görmezden gelerek!…

Uyarılarımda yine haklı çıkmaktan hoşnut değilim. Son yazımdaki özgürlük çağrımda ısrarlıyım. Tek anahtar kelime var: Vazgeçmemek…

Umut biziz, sizsiniz, hepimiziz… Biz ne kadarını sahiplenirsek, özgürlük o kadar var olacak. İlle bir koltukta oturayım çabasında olmayan, sadece kurumlar, ülke, ulus diyenler; sokaklara korkusuzca çıkıp geleceğine sahip çıkmaya çalışanlar…

Tüm baskılara karşın toplumun en az yüzde ellisi…

Umut, sizin adınız!…

UMUDUN ADINI İNCE KOYDUK!…

This entry was posted in Politika ve Gundem, SEÇİM - SEÇSİS, SİYASİ PARTİLER. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *