GÖÇLER PLANLI BOP PROJESİDİR * SESSİZ İSTİLA

Naci KAPTAN – 04 Mayıs 2022
GİRİŞ;
Devletimizin iyi yönetilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için bilime inanmış, aklını kullanabilen, liyakatlı, kültürlü, bilge, yurtsever, kendi tarihini-bölge ve dünya tarihini çok iyi bilen, bölge insanlarını çok iyi tanıyan, uzmanlığa saygılı, öğrenmeye ve tartışmaya açık ve danışan, ortak karar alabilecek olgunlukta yöneticilere ihtiyaç vardır. “Ben dedim olacak” denildiğinde hataların ve yanlışların sonu gelmez.
Ülkemizin son 20 senedir yaşamakta olduğu kırılma ve erimelerin, bozulan ekonominin, krılan  demokrasi ve insan haklarının, yok edilen hukuk ve adaletin,  derin yoksulluğun temelinde devleti yönetebilecek yetkinlikte kadroların olmaması ve var olan kadroların emperyalizmle işbirliği yapıyor olmalarıdır. Göçlerin temelinde BOP ve Türkiye’nin istikrarsızlaştırılarak zayıflatılması, ekonomisinin ve demografik yapısının bozulması, ekonomik olarak fakirleşmesi vardır.
Bu işbirliği başbakan/cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılmış olan ” BİZ BOP BÖLGE EŞBAŞKANIYIZ” açıklaması ile  ortaya çıkmıştır.  Bu yazıda BOP tanımının içerdiği GÖÇ KONUSU irdelenecektir.
Türkiye YÖNLENDİRİLEN GÖÇMENLER aracılığı ile işgal edilmektedir. Dünyada her bir miletten yaklaşık 7.9 milyon yabancının büyük kısmını kayıtsız ve kontrolsuz olarak kabul eden Türkiye’den başka bir ülke yoktur. Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR), yayınladığı 2020 yılı ‘’Küresel Eğilimler’’ raporunda, dünyada en fazla mültecinin kabul edildiği ülkenin Türkiye olduğunu açıklandı. Raporda, Türkiye’nin aralıksız olarak son yedi yıldır en fazla mülteci nüfusa ev sahipliği yapan ülke olduğu belirtildi.
Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan’dan gelen sığınmacılar yeterince denetilmeyen sınırlarımızdan kontrolsuzca geçerek Türkiye’ye girmekte ve ülkenin dört bir yanına dağılmaktadırlar. Özellikle son dönemlerde Afganistan ve Pakistan’dan gelen sığınmacıların tamamı erkektir ve yaşları gençtir. Bazı sığınmacı kafileleri binlerce kişiden oluşan gruplar halinde ülkemize girmektedir. Gelenlerin Taliban mensubu olmaları mümkündür. Teröristler el ve kollarını sallayarak ülkemizde uyuyan terörist grupları olarak görev emirleri gelinceye kadar bekleyecektir.
2011 yılında o gün Suriye’den 252 kişilik ilk sığınmacı kafilesi Hatay’ın Yayladağı sınırında tel örgüyü aşarak Türkiye’ye girmişti. 2022 yılı itibariyle Türk vatandaşı olan Suriyeli göçmen sayısı açıklandı. Bakan Süleyman Soylu, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“31 Aralık 2021 tarihine kadar 84 bin 152’si çocuk olmak üzere 193 bin 293 Suriyeli Türk vatandaşı oldu. Bunun içinde 2011 öncesi olanlar da var. Türkiye’de 700 binin üzerinde Suriyeli çocuk doğdu. 3 milyon 700 bin civarında Türkiye’de geçici koruma statüsünde Suriyeli var. 3 milyon 700 bin Suriyeliden 2020’de 37 bin 418 kişi   2021’de 50 bin 231 kişinin suça karıştığı belirlendi”
Ülkelerinin demografik yapılarını, kültürünü, sağlığını, ekonomisini, sosyal yaşamı ve toplumsal barışı düşünen ülkeler mültecilerin kimliklerini, geçmişlerini araştırarak kayda alıyor. Terör geçmişi olanları ve teröre eğilimli olanları geri çeviiriyor. Eğitim seviyesi iyi olanları ve topluma kültürel uyum sağlayabilecek olanları kabul ediyor.  Bizde olduğu gibi ELEK gibi olan denetimsiz sınır geçişlerine izin vermiyor.
İngiltere, ülkeye yasa dışı yollardan gelen göçmen ve mültecileri, ‘işlemleri’ tamamlanıncaya kadar Ruanda’ya gönderecek. Ruanda, Birleşik Krallık’a yasa dışı yollardan giden göçmenlerin kendi topraklarında tutulmasına ilişkin anlaşmayı imzalandı. Yeni plan kapsamında ülkeye gelen göçmen ve mültecilerin, iltica başvuruları ve kabul süreci tamamlanıncaya kadar yaklaşık 7 bin km ötede, ülke dışında tutulmaları öngörülüyor.
Göçmenleri denizaşırı bir noktada tutma uygulaması Avustralya tarafından da yapılıyor. Avustralya’daki aşırı sağcı, göçmen karşıtı hükümet, gelen göçmen ve mültecileri, iltica başvuruları tamamlanana kadar ülke dışındaki bazı adalarda tutuyor. Mülteciler, işlemleri tamamlanıncaya kadar Papua Yeni Gine ya da Güney Pasifik’teki Nauru Adası’nda kurulan kamplarda tutuluyor. Ancak muhalefet ve insan hakları aktivistleri, hükümeti inceleme sürecini yıllara yayarak kasten uzun tutmakla eleştiriyor. Bazı kişilerin dosyalarının kabulü yıllar sürdüğünden Avustralya hükümeti, yoğun eleştiri alıyor.

Sayın Zahide Uçar şöyle yazdı;
BOP çok yol aldı. Ülkemiz BOP’ne göre bölünecek 22 ülkeden biriydi. Türkiye’ye Irak, Suriye, Libya gibi açıktan saldıramadılar. Önce işbirlikçi bir iktidar buldular. İşbirlikçi ortakları için baston görevi yapan muhalefeti de oluşturdular. Cemaat görünümlü ajanlarını ülkemizin sinir ucu görevi yapan kurumlarına, yargıya, emniyete yerleştirdiler.
9 Milyon Suriyeli Türkiye’ye sürülerek yumuşak işgal sağlandı. Sınır mayınları bu proje için temizlendi. Sınıra mayın temizleme kılıfıyla İsraillileri yerleştireceklerdi. O dönem gösterilen direnç nedeniyle başaramadılar. Kendi askerlerimiz mayınları temizledi. Kayıplar verdik. Sonra ABD ile birlikte Doğu sınırımızdaki mayınlar temizlendi. Afgan göçüne hazırlandı… Afganistan’dan gelen genç erkekler ABD’nin birlikte çalıştığı Afganlılardı. Ailelerine ABD maaş ödüyordu. Şimdi Pakistanlılar geliyor…
Bunlar sığınmacı falan değil! ABD derin devleti ile yapıldığı anlaşılan gizli bir anlaşmanın uygulamaya konmasıdır! Suriyeliler gelmedi. Türkiye’ye kovalandı. Vaatler verildi. Onlar geçici sığınmacı olsaydı, bu kadar saldırgan olabilirler miydi? Kilis’te, İstanbul’un göbeğinde Türkçe konuşun” diyenlere, Suriyeli hastayaTürkçe konuş diyen doktora;
“Siz Arapça konuşun” diyebilirler miydi? Silahlarıyla İstanbul’un göbeğinde poz verebilir miydi?
Belli ki özel sözler verilmiş. Belli ki kuracağız dedikleri Astrika Devletinin dili Arapça olacak açıklaması Suriyeli Emperyalist lejyonerlere de fısıldanmış. Belli ki dönüşüm için görev de verilmiş. İşte o söz ve göreve güvenerek Türk Milletini aşağılayacak kadar cesur olabiliyorlar.
“Kilis artık bizim değil. Azınlık kaldık. Kilis esnafı, vergiye tabi olmayan Suriyeli esnafa yenildi. Tek tek kapandılar. Burada artık ticaret Suriyelilerin eline geçti. Kilis eğitimde iller arasında 4. Olmuştu. Şimdi eğitim kalitesi sıfırlandı. Okullar Arap okulu oldu. Çocuklarımız eğitim alamıyor. Suriyeli gençler 30’lu gruplar halinde geziyor. Kilisliler kızlarını, eşlerini eve kapattı. Dışarı çıkmaya, çıkarmaya korkuyorlar.”
İşte size açık bir ihanet tablosu… Bu mandacı kafalar, bile, isteye ülkemizi işgal ettirdiler. Basının satılık kalemleri, lejyoner askerleri, Türk düşmanı devşirmeler bu işgale karşı çıkanları “faşist” olmakla suçlayıp, bastırmaya çalışıyor. Mütareke basını, devşirilmiş kalemler görevini yapıyor. Türk düşmanlıklarını, yani faşist duygularını “hümanist” ayaklarıyla kapatmaya çalışıyorlar. Bunlar Turuncu Darbenin kiralık askerleri, küresel çetenin lejyoner kalemleridir!. Sakın susmayın!. Düşmana asker olan hainlerin karşısına gururla dikilin!.

Hande Karacasu – SESSİZ İSTİLA
GÖÇLER – TÜRKİYE’Yİ PLANLI “İSTİKRARSIZLAŞTIRMA ” OPERASYONLARI
BÖLÜM I
Göç “büyük insan topluluklarının yerlerini, yurtlarını bırakarak daha elverişli yaşam koşulları bulacakları yerlere gitmesi” (Türk Dil Kurumu, 2000, s. 397) olarak tanımlanmakta ve insanlık tarihi içerisinde sürekli gündeme gelmektedir.
Türkiye, Avrupa’dan gelenleri mülteci olarak tanımlarken Avrupa dışından Türkiye’ye gelenleri ara formül olarak ürettiği mültecilik durumu incelenen geçici koruma sağlanan kişileri ifade eden sığınmacı olarak tanımlamaktadır.
Uluslararası hukukta kabul edilen 1951 Cenevre Sözleşmesi kabul edilen mülteci tanımının önemli bir eksiği olarak görülen coğrafya ve zaman sınırlamaları 1967 New York protokolü ile kaldırılmıştır. Türkiye Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Cenevre protokolünü bölgedeki siyasi karışıklığın mülteci akınına neden olacağı ve Avrupa’nın Türkiye’yi tampon bölge olarak kullanma ihtimali nedeniyle coğrafi sınırlama şerhi koyarak kabul etmiştir. Gelişmeler Türkiye’nin çekincelerini haklı çıkarmıştır. Ancak Türkiye şerhe rağmen göç hareketlerinin önüne geçecek etkili önlemleri almamış ve hatta sınırları göçmen geçişlerine açmıştır. Acaba neden?
Türkiye ve AB arasında Geri Kabul Anlaşması imzalanmış ve buna göre Türkiye, toprakları üzerinden AB ülkelerine yasadışı yollarla gitmiş olan diğer ülkelerin vatandaşlarını geri alacaktır (Avrupa Birliği Bakanlığı, 2013).
Türkiye ile AB ülkeleri arasında yapılan Geri Kabul Anlaşması’na göre Danimarka ve İrlanda dışındaki tüm AB ülkelerine kaçak yollarla giren göçmenlerin Türkiye’ye gönderilebilmesi öngörülmektedir. Anlaşmanın son aşamasında vatandaşlık bağına bakılmaksızın Avrupa, Türkiye üzerinden kendi topraklarına giren istemediği her göçmeni Türkiye’ye gönderebilecektir. Türkiye geri kabul anlaşmasıyla üçüncü ülke vatandaşlarını veya vatansızları kabul etmeyi taahhüt etmiştir (Resmi Gazete Sayı 29076 2 Ağustos 2014). Türkiye, Avrupa’nın Türkiye’yi göçmenler önünde bir baraj olarak görmek istediğini düşünmekte (Deutsche Welle Türkçe, 2016) ve coğrafi çekincenin kaldırılması halinde ortaya çıkacak mali külfetten endişelenmektedir. Bu durumda Türkiye ekonomik destke karşılığı Avrupa’nın GÖÇMEN DEPOSU olmayı kabul etmiş ve milyonlarca göçmenin Türkiye’ye getireceği her türlü olumsuzluğu kabullenmiştir. Bu kabulleniş, Türkiye’nin geleceğini ipotek etmekle eş değerdir.
Suriye’de çatışma 2011’de başladığından beri Türkiye, Suriyeli mültecilere koruma sağlamıştır. Suriyelilerin kendi bölgelerine gelmesine izin verip onlara yardım etmek için finansal kaynaklar ve sosyal hizmetler tahsis eden diğer komşu ülkelerde olduğu gibi toplum, olumsuz ekonomik ve sosyal etkilere maruz kalmıştır. Türkiye diğer sığınmacılara olduğu gibi Suriyelilere de ücretsiz sağlık hizmeti yanında gıda, barınma, mesleki eğitim ve örgün eğitime erişim sağlamaktadır. Suriyeliler yarım kalmış eğitimlerini her seviyede tamamlama imkânına sahip olmaktadır.
Göç hareketleri özellikle nüfusun etnik, kültürel, dini ve dilsel bileşimini doğrudan değiştirerek toplumsal kimliği ve kültürü tehdit ettiği için bir noktaya kadar göçün getirdiği kültürel çeşitlilik kabul edilir ancak bir noktadan sonrası sorun haline gelmektedir. İşsizliğin nedeni olarak göçmenlerin gösterilmesi göçmen/mülteci karşıtlığını körükler.
Avrupa ülkelerinde yabancıların temel insan haklarından yararlanamaması normal görülebilmektedir. Yine ekonomiye katkısı olmayanlara kapıları kapatan Avrupa, mültecilere sağladığı sağlık hizmetlerini de içine alan faaliyetlerini ücretlendirmektedir.
Gelişmiş ülkelere yönelik göç hareketleri incelendiğinde ise göçün temel nedeni, gelişmiş ülkelerdeki işgücü ihtiyacının uluslararası göç ile karşılanmasıdır. Yaşlanan nüfus sorununun üstesinden gelmek için, birçok İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) ülkesi göçü, işçi ihtiyacını telafi etmek için potansiyel bir çözüm olarak görmektedir. Bu ülkeler yatırım yapmadan, yetişmiş ve ucuz işgücü sağlayarak önemli avantaj oluşturmaktadır. Çünkü gelişmiş ülkeler aldıkları mültecileri ihtiyaçlarına göre belirlemekte, çaresizliği fırsata dönüştürmek suretiyle ekonomilerine ivme kazandırmayı amaçlamaktadır.
Uluslararası birçok alanda olduğu gibi göç politikaları da Batı’nın kendi şartlarına göre oluşturduğu ve batı merkezli çözümler öneren bir süreci öngörmektedir. Aslında Avrupa’nın uyguladığı göç politikası işgücü pazarıdır. İhtiyaç duyduğu kadar göçmenleri istihdam eden Batı, kriz dönemlerinde işten ilk önce göçmenleri çıkarmaktadır. 1980’lerden itibaren batılı ülkeler işgücüne ihtiyaçları kalmadığını ilan ederek yasal göç hareketlerini imkânsız hale getirmiş ve yasa dışı göçlere zemin hazırlamıştır Yani göç hareketleri yine yaşanmış ancak bu durum insanların can güvenliği açısından daha tehlikeli hale gelmiştir.
Dünyada yaşanan çatışma, şiddet ve zulüm nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan insanların sayısı rekor seviyeye ulaşmıştır. Türkiye, dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke olmaya devam etmektedir (United Nations Refugee Agency [UNHCR], 2021b). Mültecilerin komşu ülkelerin kapılarına dayanması gerçeği Türkiye’de de yaşanmış, Arap Baharından sonra Arap ülkelerinden Türkiye’ye yönelik yoğun bir mülteci akımı oluşmuştur. Gelen sığınmacıların büyük bir bölümü yasal olmayan yollarla gelmeyi tercih etmektedir.
Göç olgusu, göç veren ülkeleri ilgilendirdiği kadar göç alan ve transit ülkeleri de ilgilendirmektedir. Uluslararası Göç Örgütünün açıkladığı 2020 yılı raporunda 272 milyon uluslararası göçmen vardır ve bu dünya nüfusunun % 3.5’idir. Günümüzde göçler, hayat seviyesinin daha yüksek olduğu güvenlik risklerinin minimize edildiği coğrafyalara, diğer bir ifadeyle istikrarsızlıkların yaşandığı ülkelerden Avrupa’ya yönelmektedir.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme aşamasında, uluslararası emperyalizm bütün dünya çapında bir büyük ayaklanmayı zaman içerisinde dolaylı yollardan örgütleyerek, bütün dünya ülkelerinde yaşamakta olan halk kitlelerini çeşitli nedenlerle ayağa kaldırarak bunların yeni ülkelere ya da bölgelere doğru yönelmelerini sağlamıştır. Çeşitli olumsuz koşulların ortaya çıkması ya da birikmesi üzerine birçok geri kalmış ülkedeki yoksul ve aç halk gruplarının ayağa kalkarak, başka ülkelere ya da bölgelere göç ettikleri görülmektedir.
Durduk yerde hiç kimsenin doğduğu toprakları terk etmesi ya da her şeyini satarak başka bir ülkeye doğru göçe yönelmesi mümkün olmayacağına göre ya uluslararası konjonktürde yeni rüzgarların esmesi ya da ülkesel ya da bölgesel olumsuz koşulların ortaya çıkarak mazlum halk kitlelerini rahatsız etmesi gibi durumların söz konusu olabildiği aşamalar da dünya sahnesinde göç olgusu ve beraberinde getirdiği olaylar dizisi öne çıkmaktadır. Bugün gelinen aşamada dünya tarihinin en büyük göç olayları ile dünya karşı karşıya gelmiştir.
Göç hareketleri bir anlamda, nüfusun bir kısmının yer değiştirmesi ya da bir ülkeden diğer ülkeye giderek sahip olunan vatandaşlık bağının, bir başka ülke üzerinden gündeme getirilmesi olarak görülmektedir. Dünya tarihi incelendiğinde insan topluluklarının sürekli bir göç halinde olduğu ve zaman içinde doğal koşullara ve ihtiyaçlara dikkat edilerek, yer değiştirme hareketlerinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Yıllar geçtikçe nüfusun artması insan gruplarının yer değiştirmesine yol açtığı gibi, göçler aracılığı ile ortaya çıkan yeni durumlara göre de yeryüzü kıtalarının üzerinde yeni yerleşim ve devletleşme olguları da birbiri ardı sıra öne çıkmıştır.
Genel olarak bireylerin ya da grupların, yaşamak, yerleşmek ve çalışmak gibi hedefler doğrultusunda, bir yerden başka bir yere hareket etmesi olarak göç olgusu tanımlanmaktadır. Göçler sadece bir yer değiştirme hareketi değildir ve aynı zamanda toplumsal bir değişim süreci olarak da ele alınabilir. Normal durumlarda göçler doğal değişim sürecine göre biçimlenmektedir. Ne var ki, insanların yer ve ülke değiştirmesi sadece doğal koşullara göre değil, daha çok ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların ya da düzenlerin geçirdiği değişim süreçleri içinde, ortaya çıkan yeni durumlara göre daha çok halk kitlelerinin ya da belirli etnik, dinsel ya da kültürel toplulukların topluca ülke değiştirmeleri olarak da ele alınabilir.
göç alan ülke fırsatlar yanında ciddi tehlikeyi de beraberinde barındırmaktadır. Sığınmacılar, sığındıkları ülkelerde eski statülerinden daha aşağıda yer bulduklarında kendilerine saygıları azalmaktadır. Ayrıca dil farklılığı hem mülteciler hem de göç alan ülkelerin iç yapısı içinde sıkıntılar oluşturmaktadır. Göç edenlerin etik değerleriyle göç alan ülkelerin etik değerleri uyuşmamaktadır. Gittikleri ülkelerde sığınmacıların yerli halk tarafından dışlanması en sık görülen vakalardandır. Göçmenler kültürel ve psikolojik etki yanında coğrafi ve iklim özelliklerinden de doğrudan etkilenmekte yeni bir dil öğrenme ve içine girdiği toplumun kültürüne adaptasyonda güçlükler yaşamaktadır.
Dil sorunu hemen her alanda hizmetlerden yararlanılmasına engel oluşturmaktadır. Ayrıca “dost-düşman olarak” yapılan sınıflandırmada yabancı olarak değerlendirilmekte ve dost gözükmediği için düşman kategorisinde yer verilmektedir. Yani yabancılar potansiyel düşman olarak görülebilmektedir. Bu durum bir anlamda ötekileştirme ve insanları birbirinden uzaklaştırmadır. Çünkü insanlar farklı oldukları düşüncesiyle, kendilerinin iyi tarafta karşısındakilerin de kötü tarafta olduğu varsayımıyla hareket ederken, karşılıklı anlayış ve iyi ilişkiler geliştirememektedir.
Barış içinde yaşamın getirdiği güvenceler sayesinde, devletler varlıklarını sürdürebilirler ve böylece vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini doğal yollardan karşılayabilirler. Ne var ki, böylesine bir düzenin kurulamadığı aşamalarda, yeryüzü aç ve yoksul insanların yollara düştüğü ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başladıkları kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedir. Bu tür oluşumlar açısından göç olgusu ele alındığında barış, savaş, düzen ve güvenlik gibi kavramların yardımlarıyla göç olgusunun ne olduğu ne gibi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlardan kaynaklandığı açıklığa kavuşturulabilir.
Her devlet kendi anayasal düzenini kurarken, hukuk devletinin gereklerini yerine getirmeye çalışmakta ve göç, mübadele ve sığınma gibi nüfus olaylarını uluslararası hukukun kuralları doğrultusunda kontrol etmeye çalışmaktadır. Konu ile ilgili olan Cenevre sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları ilkelerine, Birleşmiş Milletlere üye olan her devletin dikkat etmesi dünya düzeni ve evrensel barış açısından gereklidir.
Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin batı bölgelerinin üst düzey devlet yapılanmaları göçmenleri sınır kapılarında bekleterek, daha sonra geri göndererek bu saldırılardan kurtulmaya çalışmışlar ama geri kalmış Asya ve Afrika ülkelerinden binlerce göçmen ve sığınmacının göç etmek istemeleri üzerine, batılılar iyi okumuş yüksek tahsil sahipleri ile yabancı dil bilen ve dünyayı izleyebilen entellektüelleri vatandaş olarak almaya öncelik vermiş, dil bilmeyen ve okumamış cahil düzeydeki insanları geri göndermeye çaba göstermişlerdir.
Türkiye’nin emperyalizmin ilgi odağı olmasının ardında, kendi ülke zenginlikleri dışında Avrupa’dan Asya’ya ve özellikle zengin petrol kaynaklarının olduğu Ortadoğu ülkelerine giden köprü yolunda ve enerji hatları aktarım geçişinde bulunuyor olması vardır.
Ortadoğu bölgesi içerdiği zengin petrol kaynakları ve gittikçe önem kazanan zengin tarım alanlarına sahip olması, Fırat ve Dicle gibi akarsuların bulunuyor olması ,güçlü işgalci devletleri bu bölgede egemenlik arayışına ve güç gösterisine yönlendiriyor.
Ortadoğu bölgesi I. Dünya Harbinden bu yana emperyal devletlerin öldürücü ve yok edici savaş alanı olmaya devam ediyor. Bu nedenle bölgemizde bulunan tüm ülkeleri planlı ve sistematik olarak dönüştürmeye egemenlikleri altına almaya çalışıyorlar.
Dünyada gelinen noktada ise göçmenler adeta sratejik bir savaşın unsuru gibi kullanılmaya başlamıştır. Türkiye’nin yakın çevresinde ortaya çıkan gelişmeler Türkiye’deki düzensiz göçmenlerin sayısının artacağını göstermektedir. Özellikle Suriye’deki gelişmeler Türkiye üzerinde baskı aracı olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Binlerce kilometre uzaktan gelen güçler hak iddia edebilirken Türkiye’nin güvenlik endişeleri görmezlikten gelinmeye çalışılmaktadır.
BÖLÜM II
DEVLET ADAMLIĞI ve LİYAKAT
Bölgemiz ülkelerini yönetenlerde devlet adamı vasfı ve liyakati olmazsa, bu yöneticiler yurtsever, bilge, kültürlü olmazsa, işbirlikçi olurlarsa bugünlerde aynen ülkemizde olduğu gibi ülkeler ve toplumlar küresel emperyalist tuzaklara düşecek, kendilerine ait olmayan kaos ve savaşların içine sürüklenecektir. Ne yazık ki AKP iktidarının BOP görevi nedeniyle  Türkiye bu tuzağa düşürülmüş olup, Türkiye kendisine ait olmayan çatışmalara, savaşa, istikrarsızlığa ve bölünmeye sürüklenmektedir. Buna BOP görevde diyebiliriz.
Ortadoğu Bölgesinde çıkar çatişmalarında Emperyalizmin kullandığı üç ana kaldıraç var ;
1* Aynı ülkenin insanlarını ETNİSİTE İLE BÖLEREK KAVGALAŞMA/ÇATIŞMA yaratmak
2* Aynı ülkenin insanlarını DİN / İNANÇ / MEZHEP FARKLILIĞI ile ÇATIŞTIRMAK.
3* Ülkelerin yönetimine ABD ve İsrail’in politikalarına bağlı ve uyumlu olabilecek, bagajı dolu siyasetçileri görev başına getirmek ve bu ülkeyi ekonomik bağlamda borçlandırarak emir alır konuma getirmek.
CIA VE SÜNNİ Şİİ ÇATIŞMASI
Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatının (CIA) eski yetkililerinden Michael Scheuer’in 2015 yılında yaptığı açıklamalar sosyal medyanın gündemine geldi. Söz konusu kayıtta ABD’deki bir TV kanalının canlı yayınına konuk olan Scheuer;
Orta Doğu’dan Batı’ya yönelik tehditlerin geldiğini savunan Scheuer, bunu kaynağında durdurmak gerektiğini altını çiziyor. CIA’da 22 yıl ajanlık yapan Scheuer, “Ne biz Amerika olarak ne Batılı güçler oralara kendi askerimizi göndermek istemiyoruz. Sayın Obama ve Sayın Cameron (İngiltere eski Başbakanı) ve çoğu Batılı liderler, kendi kara kuvvetlerini göndermek yerine Sünnileri ve Şiileri, birbirleriyle, kanları kururcasına savaştırmak fikrine hayran kalacaklar gibi görünüyor. Şu an en büyük ümidimiz Sünniler ve Şiiler arasında bir savaştır” diyor.
Özellikle İslam ülkelerinde asırlardır oynanan küresel oyunun temeli budur. İşte bu durumdaki ülkeler artık küresel düzenin kölesi olmak üzere olabildiğince zayıflatılarak ehlileştirilmiştir. İstanbul’un işgalinde İngiliz komiser Ryan’ın yazdığı gibi “Ülkeyi yönetenler müslüman gözükecekler fakat bize hizmet edecekler” deyişi günümüzde de geçerlidir.
ORTADOĞU GÖÇLERİNİN ANA NEDENİ ; BOP VE GOP
7.8.2003 tarihli Washington Post gazetesinde o tarihte ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olan Condoleezza Rice şöyle diyor:
BOP ile Türkiye Dahil 22 Ülkenin Sınırları Değişecek
Condoleezza Rice’ın 7.8.2003 Washington Post gazetesinde yayınlanan “Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” Başlıklı yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu açıkça ifade ediyor.
2006 yılında ise ABD’li bir albay BOP dahilinde sınırlar değiştirilirken parçalanacak devletler ile yeni kurulacak devletleri gösterir ayrıntılı bir harita çiziyor ve bu haritanın kapsam ve gerekçelerini ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında ayrıntılı olarak anlatıyor.
E.Albay Erdal Sarızeybek bu konuda şöyle diyor:
BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Ralph Peter’s’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki “bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır.
BOP Haritasını çizen Amerikalı Albay Ralph Peter’s 2006 yılında çizdiği BOP haritasının ABD açısından stratejik öneminin izahını yaparken Türkiye ve bölgemiz için şunları söylüyor:
“Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır (bu rakamlar muğlaktır zira hiç bir devlet dürüst bir nüfus sayımı yapılmasına müsaade etmemiştir). Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan bu grup, düşük nüfus tahminini bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi. Korkaklık ve vizyon eksikliğinden bunu başaramadık ve Iraklı Kürtleri yeni Irak hükümetini desteklemeleri konusunda zorladık – ki bunu iyi niyetimize karşılık olarak isteyerek yapıyorlar. Ancak özgür bir halk oylaması gerçekleştirilecek olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki Irak Kürtlerinin neredeyse %100’ü bağımsız olmak için oy verirlerdi.
Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içerisinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi. Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.
“Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır. “ Son cümleye dikkat: “Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.”
Condoleezza Rice “BOP ile Türkiye Dahil 22 Ülkenin Sınırları Değişecek” açıklaması yaparken ve BOP Haritasını çizen Amerikalı Albay Ralph Peter, haritasının gerekçesini ““Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” olarak tanımlarken Türkiye de çok anlaşılmaz ve akıl dışı bir açıklama günün başbakanı R.Tayyip Erdoğan tarafından yapılıyordu, Erdoğan şöyle diyordu; BEN “BOP”un BÖLGE EŞBAŞKANIYIM”. Hangi ülkenin yöneticisi amacı Ülkesinin sınırlarını ve yönetimini kanla değiştirmeyi hedefleyen emperyalist bir projenin eş başkanı olmayı kabul eder? Emperyalizmin peşine takılan AKP, Türkiye’yi çökertecek, rejimi değiştirecek, Cumhuriyet ve laikliği tasfiye edecek karanlık bir yola girmişti.

BÖLÜM III
Dini köktenciliğin, laik toplumlarda yaratığı korkular, Afganistan ile en üst düzeye çıktı.
Ülkemiz yönetimini elinde bulunduran siyasal İslam’ın, Taliban ile kurabileceği ilişkilerin, ülkemize nasıl yansıyacağı, konusundaki korkular yükseldi. Afganistan’dan gelen mültecilerin, Suriye’den gelen mültecilerin gittikçe artıyor olmasının, verdiği iki korku var.
Birincisi, işini ekmeğini kaybetme korkusu, bu genellikle bedeni ile çalışan kesimlerde, ekmek korkusu, gelecek korkusu olarak ortaya çıkıyor. Bir diğer bir korku var ki, korkuların korkusu diyebiliriz.
Suriye’den gelen kimselerin kökten dinci yaşam anlayışları ve iktidarın da giderek, laiklik konusunda takındığı olumsuz tavır ve yönetim anlayışının, her gecen gün, daha çok kökten dinci anlayışa doğru kayması, korkuların tavan yapmasına sebep oldu. Cumhuriyet hepten yıkılır ve Taliban gibi kadına vahşice davranan bir anlayışla, karşı karşıya kalırsak, ne yapacağız?
Diyelim ki ulusumuz, Taliban gibi yönetimle yönetilmeye başladı. Afganistan’da olduğu gibi Cumhuriyet bitti. İslam Emirliği kuruldu. Ülkenin yarısı, Avrupa’ya veya başka yerlere kaçtı. Yani yaklaşık 20-30 milyon kişi gitti. Kalan laikler ile kökten dinciler, birbirleri ile çatışıyor.
Böyle bir ortamda ne kökten dinci kalır ne laiklik kalır ne de yaşanacak bir ülke kalır. Böyle bir duruma ne Avrupa, ne Rusya ne da başka bir ülke seyirci kalır. Türkiye Afganistan değil. Bundan yirmi yıl önce böyle düşünceler, bırakınız aklımızdan geçmesini, ülkemizdeki kökten dinciler bile, böyle bir iktidara varmayı, düşünemezdi.
II Abdülhamit ile başlayan kökten dinci bir anlayış geldikten sonra, Osmanlının içinde laiklik ve Cumhuriyet fikirleri ateşlenmişti. İttihat Terakki, arkasından Kurtuluş Savaşı ve Kuvayı Milliye ortaya çıktı. O zaman bile, kökten dinci bir düşüncenin tahakkümüne rıza göstermemiş halkımızın, Cumhuriyet deneyimini yaşadıktan sonra, Taliban gibi bir yönetim anlayışına rıza göstereceğini hiç sanmıyorum.
Elbette kökten dinciler, kadınımızı kara çarşafın içinde ki karanlığa sokmaya çalışacaktır. Nihai amaçlarının Taliban gibi bir yönetime ulaşma olduğunu biliyoruz. Korkmak ve korkuları çoğaltmak yerine, sahip olduğumuz Cumhuriyet ve onun imal ettiği insanımızın, böyle bir yönetimi, asla kabul etmeyeceği düşüncesiyle direnmek gerekir.
“Suriyeliler bir beka tehditidir”
Kültürlerarası İletişim Uzmanı Bahadırhan Dinçaslan, Suriyeli sığınmacılara ilişkin önemli açıklamalar yaptı. Dinçaslan, terör örgütlerinin göçten beslendiğini belirterek, Suriyeli sığınmacıların Türkiye için bir beka tehditi oluşturduğunu ifade etti.
Suriyelilerin neden olduğu toplumsal gerginlik gündemde her geçen gün daha fazla yer tutmaya başladı. Yurt dışında yaşayan Suriyelilerin Türk Bayrağı ve Atatürk resmine hakaret ederek hazırladıkları propaganda görselleri, özellikle sosyal medyada tartışmaların fitilini yeniden ateşledi.
Tarikatler ve mafyöz yapıların yanında örgütler de “göç”ten beslenirler. PKK’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da menfur faaliyetlerine başlamasını takip eden süreçte batı illerine yönelen Kürt göçü, bu illerde hem tarikatleri, hem mafyayı beslemiş, hem de özellikle 2000’li yıllarda PKK’nın hazır bir “şehir gerillası” kitlesine sahip olmasına neden olmuştu. İç göç nedeniyle hayata “sıfırdan” başlamak zorunda kalan Kürtler, ekseriyetle kentlerin “varoş”unu teşkil etmiş, gettolara hapsolmuş, bu varoşlarda da mezkur yapılar ava çıkmışlar ve yukarıda sayılan sebeplerden masun olmayan Kürtler üzerinde tesir sahibi olmuşlardır.
Radikal’de vaktiyle çıkmış bir dosya vardı, “PKK’nın Z Nesli ve Füzyon Radikalleşmesi”. Mutlaka okumanızı öneririm. Özellikle varoşta doğan ve klasik köy hayatının gelenek ve teamüllerinden tamamen kopuk, ancak kentli düzen içerisinde de kendine yer bulamamış Kürt gençleri, PKK’nın hareket ve düşünce pratiğini dahi etkileyen bir işlev üstlenmişlerdir.
Dr. Alex P. Schmid, Uluslararası Anti-Terör Merkezi (ICCT) için kaleme aldığı “Terörizm ve Göç Arasındaki İlişki” başlıklı çalışmasında, çok önemli hususların altını çizmiş. Buna göre, Sivillere yönelik terör faaliyetleri bazen kasti olabiliyor. Bu faaliyetler ne kadar şiddet içeriyorsa, göç oranı o kadar artıyor. Bu göç, çoğunluğu gelişmekte olan (ekonomisi ve standartları görece zayıf) ülkelerde yer alan mülteci kamplarının doğmasını sağlıyor.
Terör örgütleri bu kampları daha sonra militan devşirme sahaları olarak kullanıyorlar. İç savaş ya da terör sebebiyle göç eden insanların yerleştiği ülkeler, yeni terör faaliyetlerinin planlandığı üsler haline geliyorlar. Göçmenlerin bu ülkelerde doğan çocukları, kimlik karmaşaları sebebiyle, ait oldukları ülkenin teröristlerini kendilerine ikon olarak seçmeye meyyal oluyorlar. Göçmenler terörist, teröristler göçmen olabiliyor. Çok sayıda göçmen alan ülkelerde, doğru yönetim uygulanmazsa, hem uluslararası terörist faaliyetleri artıyor, hem de “yerli” teröristlerin etkinliğinde artış gözlemleniyor.
Şu halde, tarihi örneklere ve yapılan çalışmalara bakılınca, yaklaşık 5 milyon gibi devasa bir sayıya ulaşmış Suriyeli göçmene ev sahipliği yapan Türkiye, ekonomik, sosyal ve siyasi sorunların yanında, doğrudan güvenliğini tehdit eden bir beka tehdidiyle karşı karşıyadır. Halihazırda iç göçün dinamiklerinin doğrudan ve dolaylı olarak beslemesi nedeniyle kronikleşmiş terör ve “paralel yapı” sorunlarıyla uğraşan Türkiye, her gün giderek artan bir “Suriyeli radikalleşmesi” tehlikesine karşı politika üretmemektedir.
Kurulu düzeninden kopmuş, aile bağları zayıflamış, yeni bir düzen içerisinde varlık edinmeye çalışan Suriyelilerin hem çete/mafya yapılarına, hem yeni paralel devletler yaratacak tarikat tuzaklarına, hem de yerli ve uluslararası terör örgütlerine karşı yumuşak karın teşkil ettiği şüphe götürmez. Üstelik Türkiye’de doğan ve aynı “PKK’nın Z Nesli” gibi daha marjinal olması beklendik olan Suriyeli çocuklar gerçeği var. Bu veçhile, Suriyelilerin Türkiye’den gönderilmesini savunmak, yalnızca ideolojik Türk milliyetçiliğinin değil, ülkenin geleceği ve güvenliği ile ilgili kaygı duyan herkesin ajandasının bir numaralı maddesi olmalıdır.
Halihazırda etnik ve ekonomik çalkantıların sürekli kaşınmasından beslenen bir PKK ve kentlileşemeyen Müslümanın zaaflarını sömüren bir FETÖ örneği elimizde varken, hem tarikat, hem terör yapılarının (hatta iki yapının da özelliklerini tevhid eden El-Kaide, IŞID gibi yapıların) yeşermesi için elverişli bir petri kabı manzarası arz eden 5 milyon insanın varlığının savunulmasının hiçbir akli ciheti olmadığı gibi, hem Türklerin, hem Suriyelilerin selameti açısından çokça dile getirilen “insani” cihetten de, Suriyelilerin ülkelerine dönmeleri en doğru yol gibi görünüyor.

SONUÇ
Türkiye BOP KISKACINDADIR. Ülkemiz top ve tüfekle, füze ve bomba ile değil, yumuşak geçiş ile işgal ediliyor. Önce yönetime siyasal islamcı ve işbirliğine yatkın kişiler getirildi. Ardından  demokrasi, insani yardım, insan hakları, AB üyeliği, yeni vakıflar v.b. söylemleriyle gizli işgal başladı. Anayasa taslakları ABD’den geldi ve buna uygun anayasa yapıldı. Parlamento, Güçler ayrılığı tasfiye edildi. Başkanlık rejimi hileli bir referandum ile kabul edildi. Meclis işlevsiz oldu. Sarayda paralel bir devlet yönetimi kuruldu. 
Çöken ekonomi, 500 milyar dolar olan dış borç, Fare düşse başı yarılacak bom-boş eksiye düşmüş bir devlet hazinesi, derin yoksulluk, çöken tarım ve hayvancılık, Dünyanın en büyük enflasyon ve pahalılığı,  milyonlarca işsiz, ülke aydınlarının, yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin tutuklanması, iktidarın sopası haline gelen yargı, yok olan demokrasi,  hukuk ve adalet, milyonlarca göçmen ile kabuk değiştiren, demografik yapısı bozulan Türkiye, AKP/ERDOĞAN’nın  başarısızlığı ve iş bilmezliği değildir. Tüm bunlar planlı, programlı olarak yapılan  TÜRKİYE’yi çökertme operasyonudur. Ve bunun adı BOP’tur.
Naci KAPTAN 04 Mayıs 2022

KAYNAKLAR
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1790059 – Göç Olgusunun Çok Boyutlu Etkileri ve Türkiye’ye Yansımaları – Ayşegül GÜLER
https://tr.euronews.com/2022/04/05/ingiltere-ulkeye-gelen-gocmenleri-islemleri-tamamlan-ncaya-kadar-ruanda-ya-gondermeyi-plan
https://nacikaptan.com/?p=99600 – İŞGAL VE ŞİDDET – Zahide UÇAR – 29. 04. 2022
https://nacikaptan.com/?p=71958 – GÖÇLER – TÜRKİYE’Yİ PLANLI “İSTİKRARSIZLAŞTIRMA ” OPERASYONLARI
https://nacikaptan.com/?p=92449 – Bülent ESİNOĞLU 21 Ağustos 2021 – Afganistan ve yarattığı korkular
https://nacikaptan.com/?p=92272 – Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN – GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ
https://nacikaptan.com/?p=71850 – Bahadırhan Dinçaslan / 26.07.2019 – “Suriyeliler bir beka tehditidir”
This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, DIŞ POLİTİKA, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, KÜRESEL POLİTİKALAR, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, Politika ve Gundem, SİYASAL İSLAM, TERÖR. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *