EMPERYAL SİYASAL İSLAM VE AYDINLARIN KATLEDİLMESİ * Katledilen değerli aydın, akademisyen, yazar Necip Hablemitoğlu’nu ve katledilen tüm aydınlarımızı saygı ile anarak

EMPERYAL SİYASAL İSLAM VE
AYDINLARIN KATLEDİLMESİ

Naci Kaptan / 18 Aralık 2021


Aydınlanmanın öncüleri
Birer birer katlediliyordu…
Kimi zaman bir gazeteci,
Kimi zaman bir akademisyen,
Kimi zaman bir siyasetçi…


Siz bu satırları okuduğunuzda…

Almanlardan Fethullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!

…12 Eylül döneminden itibaren, intihal dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp, 3 kez üniversiteden uzaklaştırılan, toplam 76 ceza ve disiplin soruşturmasına ve de 100’e yakın idari ve adli davaya maruz ve muhatap bırakılan ancak tümünden onanmış yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi olarak…


(Köstebek Önsöz s:9,10,11,14)

Yıl 1925. Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz”…

Yıl 2002. Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor… Geçtiğimiz yüzyılın başında, Ingiliz işbirlikçisi Derviş Vahdeti, Sait Molla, Dürrizade Abdullah, Iskilipli Atıf gibi mürtecilerin tasfiyesi üzerine Cumhuriyet kurulmuştu. Bugün, küreselleştiği iddia olunan dünyada, gerçek anlamda küreselleşen Türkiye vatandaşı mürteciler, Ingiltere’nin yanısıra, A.B.D., Almanya, Libya, Suudi Arabistan gibi ülkelerden yönetilmeye, yönlendirilmeye devam ediyorlar.

Yalnız bir farkla ki, A.B.D.’den gelen kimi müritler, Türkiye’de milletvekili seçilip “türban krizi” yarattıktan sonra tekrar anavatanlarına geri dönerken, kimi dervişler de, milletvekili olmadıkları halde, Türk Hükûmeti’ne dışarıdan bakan olarak girebiliyor, yabancı taleplerinin takipçiliğini yapabiliyor. Ve bu araştırma konusu olan, yasadışı hocaefendi sanını (!) kullanmayı yeğleyen kimi şeyhler de, sanki gizli bir mübadele protokolü varmış gibi, kendi ülkesinden yeni vatan A.B.D.’ne rahatlıkla hicret edebiliyor…

Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat, iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı. Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor. Tam bağımsız bir devleti ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, düyunu umumiye döneminde olduğu gibi, ülkeyi uluslararası finans merkezlerinin denetimine sokmak da, geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.

Aynı şekilde, koşulsuz AB teslimiyetçiliğini savunarak, devlet egemenliğini kayıtsız şartsız ulusa değil, Brüksel’e bağlamaya çalışanlar da, Hürriyet ve Itilaf Fırkası’nın uzantıları olarak bu anlamda mürteciliği temsil ediyor. Anavatan kavramını Türkiye sınırlarından çıkarıp, AB sınırlarına mal edenlerin milliyetçi muhafazakârlığı ile, IMF, Dünya Bankası ve AB çıkarlarının sözcülüğünü, savunuculuğunu ve de tetikçiliğini yapanların yeni solculuğu, tıpkı Fethullah Gülen’in ve müritlerinin din ve vatan anlayışı ile birebir örtüşüyor…

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler.

Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. Işlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler, Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk yurtseveri!.. Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!..


Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, ulusalcı bir kesim var.

Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken, baba ocağına tabut içinde dönenler, Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz dağınık Türk yurtseveri!…

Karşı tarafta ise ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!..


Uğur MUMCU, Bahriye ÜÇOK, Muammer AKSOY ve A.Taner KIŞLALI gibi cumhuriyet aydını yurtseverleri kendi sınırları içinde korumayan-koruyamayan Emniyet’in Fethullah Gülen’i hem de yurtdışında kimden koruduğu ise apayrı bir araştırma konusudur.

Dr. Necip Hablemitoğlu

 

Değerli aydın, akademisyen, yazar Necip Hablemitoğlu, Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 18 Aralık 2002 tarihinde öldürüldü.

Bu suikastın failleri halen bulunamadı. Ancak Ergenekon Davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım ifadesinde Hablemitoğlu’nu Osman Gürbüz’ün öldürdüğünü ve Veli Küçük ile Muzaffer Tekin’in azmettirdiğini iddia etti. Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür ‘Hablemitoğlu, askerî ihalelerle ilgili (yolsuzluk.com’a) bilgi sızdırınca Ergenekon’un hedefi haline gelmiş olabilir.’ dedi. Ölmeden önceki son araştırması, Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetleri üzerine idi. Bu araştırma nedeniyle Alman GSG 9 timleri tarafından öldürüldüğü söylenir.

1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu ve 1977-1978 yıllarında ‘Dilde, Fikirde, İşde Birlik’ adlı aylık bir dergi yayımladı. Uzun yıllar eşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştı. Ardından Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora yaptı. Necip Hablemitoğlu Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürütmüş ve bu konularda çeşitli projelerde aktif rol almıştır. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi’nde doçent doktor öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.

Hablemitoğlu’nu saygıyla anarak ülkemizde işlenen siyasi cinayetleri anımsayalım.


Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Ahmed Arif “Otuzüç Kurşun”


Türkiye’nin kuruluşundan itibaren 1950’li yıllar sonrasında başlayan cumhuriyet düşmanlığı “sağ ve muhafazakar siyasi partiler iktidarları döneminde giderek yükseldi “Gerici yobaz sürüleri bugün de büyüyerek laiklik ve cumhuriyet düşmanlığı artarak büyüdü!.

1990 yıllar sonrasında KEMALİSTLER, yurtsever Atatürkçü devrimci aydınlar, hainler tarafından alçakça katledildi bugün bu katliamlar üzerinden yaklaşık 30 yıl geçmiş olmasına rağmen henüz failleri ve azmettiricileri tespit edilemedi! “1990’lı yıllar ise hala ülkemizin aydınlatılamamış en karanlık süreçlerden biri olarak önümüzde duruyor.”

1990 yılı, Prof. Dr. Muammer Aksoy’un laiklik ve antiemperyalizm mücadele etmeleri  sonucu öldürülmeleriyle başlamıştı. Ardından gelen günlerde Çetin Emeç, Turan Dursun ve Bahriye Üçok’un katledilme haberleri geldi. Artık günler çok karanlıktı, kapkaranlık…

Karanlıklara sığınmış olan katillerin cinayetleri henüz bitmemişti. Halkını uyaran aydınlar var oldukça bu siyasi cinayetler bitmeyecekti. Katledilen aydınların birleştiği temel nokta toplumu emperyalizme ve siyasal islama karşı uyarıyor olmaları idi. Tetiğin kimler tarafından çekiliyor olduğu da bu gerçeğin içinde saklı idi. Emperyalizm ve taşaronu siyasal islam, kendilerine oyun alanı yaratabilmek için  toplumun düşünce, akîl önderlerini hedefe alıyor, katlediyordu.

“Faili meçhul siyasi cinayetler genellikle cadde ortasında, şehrin en işlek yerlerinde, gündüz işleniyor… Güvenlik güçlerinin adi olaylarda işlenen cinayetlerin faillerini kısa sürede yakalaması veya tespit etmesine rağmen siyasal içerikli cinayetlerde failleri yakalayamaması vatandaş tarafından bu cinayetlere devletin göz yumduğu şeklinde algılanıyordu.”

Cinayetler bitmiyor ve ardı ardına ülkemizin değerli Atatürk’çü aydınları karanlık eller tarafından katlediliyordu. APDİ İPEKÇİ, KEMAL TÜRKLER, MUAMMER AKSOY, ÇETİN EMEÇ, BAHRİYE ÜÇOK, UĞUR MUMCU, AHMET TANER KIŞLALI, NECİP HABLEMİTOĞLU, TURAN DURSUN,  ÜMİT KAFTANCIOĞLU,  ONAT KUTLAR, kör kurşunlara VE BOMBALARA hedef olmuştu. Tüm cinayetler siyasi güçler, iktidar tarafından “Faili meçhul cinayet” olarak adlandırılıyor ve sonuçta cinayetlerin failleri bulunamıyordu.

“Faili meçhul cinayet” demek,  bir öldürme eyleminin kimin tarafından yapıldığının bilinmemesi durumudur. Özellikle Türkiye’de yakın tarihinde işlenen faili meçhul cinayetlerde amaç, şekil ve süreklilik olduğu görülmektedir. Bu cinayetler siyasi amaçla yapıldığı için siyasal cinayet demek daha uygun olacaktır.

Özellikle iç savaş, sıkı yönetim, olağan üstü hal  dönemlerinde “faili meçhul” siyasi cinayetlerde büyük bir artış yaşanıyordu. Bu dönemlerde mahkemeler, yasalar, yargıçlar, kolluk kuvvetleri, iktidara bağımlı düzenli birlikler, kamu yöneticileri, siyasetin doğrudan eklentisi haline geldiklerinden etkin, dürüst, adaletli soruşturmalar yapılmıyor, cinayetler karanlıkta bırakılarak dosyalar rafa kaldırılıyor ve kapatılıyordu. Ülkeler Yurtsever öncü aydınlarını bir bir kaybediyordu.

Siyasi cinayetler insanlık tarihinde her zaman var olmuştur. Emperyalizmin güçlenmesi ile sistematik olarak kullanılan esaslı yönteme dönüşmüş, soğuk savaş dönemlerinde ve günümüzde ABD tarafından sıkça kullanılan ve bir merkezden yönetilen bir politika hâline gelmiştir. Zamanla büyük teknik olanaklar ve teknolojiler kullanılmaya başlanmıştır.

Sabahattin Ali cinayetini, milat olarak niteler. “Cumhuriyet tarihinin bu ilk gazeteci katli aydınlatılsaydı, Uğur Mumcu öldürülmezdi” der. Her şey birbirine domino gibi yaslandı! Tarihimizin en acı, belki de en kalın sayfalarını ne yazık ki böylesi siyasi sonuçları olan cinayetler, toplu kıyımlar oluşturuyor. Siyasi kararla verilen bütün idamlar, sonuçta siyasi cinayetti. 1970’li yıllarda katledilen 5 bin gencin kanı, 12 Eylül darbesine giden yola akıyordu. Abdi İpekçi’den Prof. Cavit Orhan Tütengil’e onlarca aydın aynı dönemde söndürülen ışıklarımızdı.

Naci Kaptan


DİPNOTLAR

https://hablemitoglu.org/dusunce-evreni/https://tr.linkedin.com/pulse/uğur-mumcu-ve-diğer-atatürkçü-şeritlerimiz-ali-berham-şahbudak
https://hukukdefterleri.com/faili-mechul-siyasi-cinayetler-ve-turkiyegercegi
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mustafa-balbay/sanki-bu-ulkede-hic-siyasi-cinayet-olmadi-1877283
https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/09/150903_90lar_2_insan_haklari
This entry was posted in EMPERYALİZM, FAŞİZM, İSTİHBARAT KURUMLARI, SİYASAL İSLAM, TERÖR. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *