SİYASİ TARİHİN SAYFALARINDAN * Turgut Özal’ın günahları ve Türkiye’nin İşgali

29 Temmuz 2013 – Güncellendi 03 Ağustos 2021 – Güncellendi 23 Nisan 2022

Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanlarından Turgut Özal’dan bir kesim övgüyle bahseder.Acaba Özal gerçekten övgüyü hak eden bir politikacı mıdır ?

Özal ve Türkiye’nin İşgali

Turgut Özal Türkiye’nin sömürgeleştirilmesini hızlandıran iki adımı attı gerici örgütlenmeyi ve ekonomik işgali kurumsallaştırdı.


A. Gerici Örgütlenme:

Turgut Özal Mustafa Kemal devriminin temel öğelerinden biri olan laiklik ilkesini koruyup şeriatçı akımların önlenmesi amacıyla konulan 163. maddeyi kaldırdı. Böylelikle dinî amaçlı toplantı yapılmasının ve kılık kıyafet serbestliğinin ve sonuçta dinî örgütlenmenin önündeki engel kaldırılmış oldu.
Biz ve ötekileri yaratan görünürdeki farklılıklar toplumun birbirine yaklaşmasını engelliyordu. Etnik ve dinî giysilerimizi üzerimizden atarak millet olduk. 163. Madde’nin kaldırılmasıyla Anayasa’nın değiştirilemezlerinden laiklik ilkesine aykırı olarak boneli Hristiyan başörtüsünün-Kur’an’da bone ve başörtüsü anlamına gelecek hiçbir sözcük olmamasına karşın-mü’min bayanın kafasına takılması sözde dinî giysiler geriye getirilerek milleti ayrıştıran ben ve öteki hortlatıldı.

B. Ekonomik İşgal:

Turgut Özal sözde serbest piyasa ekonomisini başlattı. .
(Serbest piyasa ekonomisi ekonomik faaliyetlerin tam rekabet şartları içinde serbestçe yapılabildiği ekonomik sorunların çözümünün devletin ekonomiye müdahalesiyle değil fiyat mekanizması aracılığı ile gerçekleştirildiği ekonomi. Arz ve talebin temel belirleyici olarak kabul edildiği bu tür ekonomilerde fiyat mekanizmasının iyi işlemesi zorunludur. İdeal serbest piyasa ekonomisinde üreticilerin ve tüketicilerin pazarda aynı şartlar altında bulunduğu varsayılır.).
Ancak serbest piyasa ekonomisini herkesin istediği fiyattan ürün satması olarak sundu. Daha önce kimse istediği fiyattan satamıyordu. Vitrinde ürünün alış ve satış fiyatı belirtiliyordu. En yüksek oran yüzde 47 ile baraj inşaatında vardı. Çünkü barajen erken 17 yılda bitiriliyordu. Özal asgari kâr hadleri yasasını kaldırdı. Vitrinlerdeki alış ve satış etiketi de kaldırıldı. Sözde serbest piyasa ekonomisine geçildi. Serbest piyasa1 liralık malın tüketicinin kazıklanarak 10 liraya satılması sanıldı.
Asgari oranlar kaldırılınca ilk başta bol kazanç satıcılara çok tatlı geldi. Ancak bu sabit gelirlinin cebini de zorlamaya başladı. Tüketim tutarı azaltıldı. Bir yerine yarım kiloluk satış kazancı da düşürdü. Kazancın düşmesi alınmış kredilerin geri ödemesini ve işçi aylıklarının ödenememesini zorlaştırdı. Rafta duran mala zam yapıldı.
Rafa konulan ürünün satılarak üreticiye kazanç olarak geri dönüş döngüsü yavaşladı. Raftaki mallar durduk yerde zamlanıyordu. Öteki deyişle stagflasyon (durgunlukta şişkinlik) dönemine girildi. Durduk yerde zamlanan 100 liralık malı alamayan tüketici102 lirada da zorlanacaktı. Malını satamayan esnaf bu kez yüzde seksenlere varan indirimlere gitmeye başladı.
Senetli satışların arkasından kredi kartı sanki imdada yetişti. Vadeli satışlar altı ertelemeye o da yetmeyince iki yıla kadar yükseldi. Tüketici geleceğini satın alır oldu. Kimi firmalar geleceğini satın almaktan sıfırı tüketmiş kredi kartı sahiplerine eskiye döner gibi senetli satışlara başladı. Küçük işletmeler zorlanıp kepenk kapatma sınırı büyük şirketlerimizi de zorlayamaya başladı… Üretici ve esnaf aldığı kredileri ödemekte zorlanıyordu… Böylece Türkiye uluslararası şirketlerimizin yabancılara satılması anlamına gelen kısır döngü yolculuğuna başladı.
Özetle Özal ekonomisinin kumaşı dikiş tutmamaya başladı. Sonuç olarak uluslararası ölçekte bankalarımızın ve yerli şirketlerimizin dörtte üçü yabancılara satıldı. Türkiye’nin ekonomik işgali büyük ölçüde tamamlandı.

1. Madde 163- (Değişik 2787-21.1.1983)

Laikliğe aykırı olarak devletin sosyal veya siyasi veya hukuki teme! düzenini kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis teşkil tanzim veya sevk ve idare eden kimse sekiz yıldan onbeş yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.Böyle cemiyetlere girenler veya girmek için başkalarına yol gösterenlere beş yıldan on iki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Şahsi nüfuz veya menfaat temin etmek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri veya dini kitapları alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse iki yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiilleri devlet daireleri belediyeler veya sermayesi kısmen veya tamamen devlete ait olan iktisadi teşekküller sendikalar işçi teşekkülleri okullar yüksek öğretim müesseseleri içinde veya bunların memur müstahdem veya mensupları arasında işleyenler hakkında verilecek ağır hapis cezası üçte bir nispetinde arttırılır.
Üçüncü ve dördüncü fıkralarda yazılı fiiller yayın vasıtaları ile işlendiği takdirde verilecek ceza yarı nispetinde arttırılır.”.

C. Hıyanet-i Vataniye Kanunu kaldırdı

‘Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ ilk olarak 29 NİSAN 1920’’de “Dini kullanarak devletin şeklini değiştirmek ve bozmak isteyenler vatan haini sayılır” saptamasıyla kabul edilmiş. Daha sonra yasada değişikliğe gidilerek milli egemenliğe, milli devlete, birlik ve bütünlüğüne, laikliğe karşı durmak vatana ihanet sayılır şeklinde son halini almıştır.Ferit Paşa kabinesine karşı konan Vatana İhanet Yasası, daha sonra bazı dini ve bölücü ayaklanmalara karşı, milli devleti korumak maksadı ile konmuş ve ülke korunmasında bu yasa ta ki “12 NİSAN 1991″e kadar bir emniyet supabı gibi hainlere karşı görevini yerine getirmiştir. Turgut Özal hükümeti, “Terörle Mücadele Kanunu’yla” ve yine Turgut Özal’ın talimatıyla yasa yürürlükten kaldırılmış, ülke bugünkü bulunduğu karanlık döneme itilmiştir.

ÖRNEK İNSAN!!!

Türkiye’nin bir zamanlar laik okulları vardı. O okullarda ulusal egemenliğin çok basit, ancak çocuklar ve yurttaşlar için en iyi anlaşılır tanımı öğretilirdi:
“Yetkinin gökten yere indirilmesi.”
Yani yönetme gücünün Tanrı gücüne dayandığını ileri süren zorbadan (kutsallaştırılmış insan) alınıp özgür, eşit yurttaşlara (insanlara) verilmesi. Çocuk aklının bile anlayabileceği tanımla 1923 devriminin özü budur. Karşıdevrimin 100 yıldır “millet iradesi” diye diye kemirmeye çalıştığı tanım da budur.
Bugün yetki, yine gökle bağlantı üzerinden şatafatlı Saray’a indirilmek isteniyor. Bu yüzden, Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal, Saray’da oturan AKP’li için boşuna “seçilmiş kişilik” dememişti… Saray anlayışına göre, seçimler ve demokratik yöntemler, gerektiğinde inilen tramvay gibi bir araç. Amaçsa, Tanrısallaştırılmış insanın, Tanrı adını kullanarak insanları kabile gibi yönetmesi. Türkiye’de olup biten budur.
Bunu sonlandırmak, ancak ve ancak laik bir bakış açısıyla olabilir. Bu çağda köhnemiş medreseyi açan birini, yeni medreseler açılmasına olanak sağlayan yasaları kabul ederek karşıdevrimcilere hoş görünerek alt etmeye kalkışmak, insanları aldatmak ve onların haklarını, dolayısıyla insancı egemenliği yok saymak anlamına gelir.
Ulusal egemenliğe yeniden dönüş, ona içtenlikle ve bilinçle bağlı olanların işidir.
Ölüm yıldönümünde Turgut Özal’ı adeta övgülere boğarak ananlar oldu. Hem de devleti, bürokrasiyi ciddiye alan örnek insan diye…Genç kuşak Turgut Özal’ı bilmez. Onlara, Özal’ın kişiliğini birkaç örnek ile açıklamakta yarar var:
DPT müsteşarı iken, devlet içinde örgütlenen tarikatçıları tanımlamak için kullanılan deyimle “takunyacılar”dandı. 12 Eylül faşist cuntasında ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı yaptı. Cuntanın her türlü gerici ve baskıcı uygulamalarının altına imza attı.
ANAP ile iktidara geldiğinde, kardeşini bakan yaptı. Eşi “Papatyalar” diye bilinen “Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı”nı kurdu, devlete iş yapanların eşleri, vergi muafiyeti de tanınan vakfa üye edildi. Devletin en önemli kamu iktisadi teşebbüslerini haraç mezat sattı. Bugün 5’li çeteye kullandırılan yap-işlet-devret gibi yöntemleri Türkiye’nin başına bela etti.
Çok önemli konularda, özellikle ABD yetkilileri ile yaptığı görüşmelerde, devlet bürokrasisine danışmaya bile gerek duymadı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay ile Dışişleri Bakanı Ali Bozer bu yüzden görevlerinden istifa ettiler.
Bürokrasiyi ve devlet geleneklerini o denli ciddiye alırdı ki askeri törenlere şortla katılırdı.
Hukuk anlayışı, “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözü ile ünlendi. “Benim memurum işini bilir” sözü ile de rüşveti meşrulaştırdı.
“Ben zenginleri severim” diyen Turgut Özal’a emekçilerin çok geniş eylemlerde taktığı ad, “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” oldu. Özetle: Kendisini halktan yana tanımlayanlar, Turgut Özal’a haklarını helal etmezler. (Cumhuriyet – Işık Kansu – 23 Nisan 2022)
This entry was posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İrtica, Politika ve Gundem, SİYASİ TARİH, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK. Bookmark the permalink.

1 Response to SİYASİ TARİHİN SAYFALARINDAN * Turgut Özal’ın günahları ve Türkiye’nin İşgali

  1. emin says:

    Ülkemiz (başlangıç1946 Marshall yardımı)1950 yılından beri emperyalizm in kuklaları tarafından yönetilmektedir.ne yazıkki işbirlikçi parti liderlerine anıt mezar yapmak enayiliğine sahip bir azgelişmiş ülke nin insanlarıyız.hala devam ediliyor.sırada bekleyenler vardır!12 eylül yasalarının uyğulaması özal denen ucubeyle sürdülmüştür.çekilen sıkıntıların ortakları olarakta muhalelefeti gösterebilirim…akılları nın başlarına
    gelmelerini ,,başta tam bağımsızlık olmak üzere anayasanın ilk 4 maddesinin maddesinin hayata geçirilmesinin özlemini. de yaşamak istiyorum.sayğılar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *