30 AĞUSTOS BÜYÜK ZAFER KUTLU OLSUN * AMERİKAN ARŞİV VESİKALARINDA BÜYÜK TAARRUZ

Tarihe meraklı değerli okur,
Dünya’da askeri okullarda örnek gösterilen 30 AĞUSTOS BÜYÜK ZAFERİN 100. YILINDA, Amerikan arşiv vesikalarında kayıt altına alınmış olan BÜYÜK ZAFER’in özetini çıkartarak okumanıza ve arşivinize sunuyorum.
Türk Devletini kuran, Türk’leri bir araya toplayarak, yoktan bir ordu yaratarak özgürlüğümüzü, bayrağımızı vatan toprağımızı bizlere armağan eden  muzaffer komutan, Mareşal Mustafa Kemal’i, Dünyaca saygı gören bilge, entellektüel devlet adamı ATATÜRK’ü ve kahraman silah arkadaşlarını, şahadete ermiş tüm askerlerimizi minnet duygularıyla saygı ve sevgiyle selamlarım.
Naci Kaptan – 30 Ağustos 2022

Yaralı, yorgun, yoksul bir ulusun işgal güçlerine karşı yokluklar içinde savaştığı, köle olmamak için olağanüstü bir destana dönüşen kutlu ve destansı mücadelesinin zaferle taçlandığı gün bugündür.
“Yunan mitralyözleri, dalga dalga gelen Türk askerlerini ot gibi biçti. Biraz sonra, ölüler tel örgülerin önünde ehramlar gibi üst üste yığılmış, katı toprağın yüzünde akan kanlardan kızıl gölcükler oluşmuştu. Ancak arkadan gelenler, arkadaşlarının ölüleri üzerine basarak tırmanıyor ve tel örgüleri aşıyordu. (Lord Kinross “Atatürk” adlı kitabından)
Savaş yalnızca iki ordunun silahlı çatışması değildir. Milletlerin maddi ve manevi tüm güçlerinin çatışmasıdır. (Mustafa Kemal Atatürk)
Türkler Yunanlılarda olmayan bir şeye “esprit de corps” birlik ruhuna sahiptiler. Önemli bir davaları vardı, anavatanları, doğdukları topraklar, evleri için savaşıyorlardı. Bir gaspçının ülkelerini işgal ettiğini düşünüyorlardı ve bir bilge adam onların haklı davasına liderlik ediyordu. Yeni Ulusal Hükümetlerine güveniyorlardı, düşmanı Anadolu’dan kovmaya kararlıydılar.(Amerikan arşivinden)
Kütahya-Eskişehir savaşlarında “kahvemi Talas’ta [Kayseri Amerikan Koleji] içeceğim” (Komutan Trikopis)

Türkiyat Mecmuası, c.27/2, 2017, 207-238
AMERİKAN ARŞİV VESİKALARINDA BÜYÜK TAARRUZ
Hikmet ÖKSÜZ* İsmail KÖSE**

NARA Report American Military Attache, Athens, Greece, War Detp. G-2 Reports, Covering the Greco-Turkish War during the Years 1921-22.

BÖLÜM I

Amerikan Ulusal Arşivleri’nde (NARA) bulunan ve erişime açık olan tarihi vesikalardaki Büyük Taarruz ile ilgili kayıtlar ele alınacaktır. NARA Arşivi’nde saha raporlarına ek olarak, Büyük Taarruz hakkında Amerikalı Piyade Yüzbaşı Carl B. Wilson tarafından 1930’lu yıllarda kaleme alınan bir değerlendirme ile Taarruz esnasında Anadolu’da bulunan Amerikalı askerî görevlilerin raporları, el çizimi harita ve cephe krokileri de yer almaktadır.
Milli Mücadele esnasında Anadolu’daki gidişatı takip eden Amerikalı subaylar Yunan Ordusunu yakından, Türk Ordusunu ise elde edebildikleri bilgiler ve ikincil kaynaklardan izlemişlerdir. Piyade Yüzbaşı Carl B. Wilson, Büyük Taarruz ile ilgili değerlendirmesini hazırlarken; Halide Edip Adıvar, İstanbul’daki Ermeni Askeri Ataşesi, Edward M. Earle, Grace Wilson, Winston Churchill, Sir Valentine Chirol ve Amerika’nın Atina Askeri Ataşesinin kayıtlarından yararlanmıştır. Saha raporlarıysa, olayların gerçekleştiği anda büyük oranda gözlem ve birinci elden bilgiler değerlendirilerek kaydedilmiştir.
Yukarıda açıklanan bilgiler ışığında bu çalışmanın amacı; Milli Mücadele ile ilgili farklı bir kaynağı, Amerikalı bir subay tarafından yazılan değerlendirmeyi ve dönemin saha raporlarını araştırmacıların dikkatine sunmaktır.
Anadolu’da Yunan işgali, 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusu’nun İzmir’e çıkmasıyla başlamıştır. Yunan Kralı Konstantin, İzmir işgalinden 18 ay sonra, 1920 yılının sonunda Venizelos seçimleri kaybedince tahta çıkmıştır. Amerikan arşiv kayıtlarına göre; tahta yeni çıkan Kral Konstantin, İmparator I. Konstantin’e özenerek ondan 16 asır sonra Doğu Roma’yı (Bizans’ı) yeniden kurma hayalleri içindeydi.
Yunanistan, İngiltere’nin kışkırtmasıyla Anadolu’ya yeni birlikler göndermeye başladı. Bu takviyelerle işgalci Yunan Ordusunun asker sayısı 180.000’e ulaştı. Yunan takviyelerine karşın, ilk başta Türk Ordusu Yunan işgal güçleri karşısında batı cephesinde 60.000; Fransa’ya karşı güney cephesinde (Kilikya) mücadele eden birlikler 25.000 olmak üzere toplam 85.000 askerden ibaretti.
Amerikan askerî belgeleri tarafından da hemen hemen teyit edilen bu durum, Sakarya Meydan Muharebesi’nde Türk gücünün Yunan Ordusunun yarısından bile daha az olduğunu göstermektedir.
Üstün kuvvetler karşısında savaşarak Sakarya nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kalan Türk Ordusu, Eskişehir-Kütahya savaşları esnasında 60.000 rakamını aşmamıştır, Yunan Ordusu 180.000 asker civarında olduğu için simetriden yoksun kuvvet dengesi üçte biri oranındadır. Bu durum Amerikan arşiv vesikaları tarafından da teyit edilmektedir.
Dönemin Amerikan vesikaları; İzmir’in işgalinden itibaren Anadolu içinde kuş uçuşu 500 km. ilerleyerek ana üsten uzaklaşan işgalcilerin önünde iki seçenek bulunduğunu bildirmektedir. İlk seçenek: İzmit-Seyitgazi-Afyonkarahisar hattında durarak güçlü bir savunma kurup daha sonra ileri harekâta girişmekti.
İkinci seçenek ise zafer rüzgârını değerlendirerek Anadolu içine doğru ilerleyip Türk Milliyetçilerine [Milli Mücadele] ölümcül son darbeyi vurmaktı.
Kütahya-Eskişehir Savaşları sonrasında Yunan güçleri Sakarya nehrinin doğu yakasına geçerek birkaç önemli müstahkem mevkii ele geçirmeyi başardı. Yunanlıların hedefi Milli Mücadele’nin kalbi Ankara’ydı. Sakarya’nın güneyinde toplanan Türk Ordusu Yunan ilerleyişini durdurarak düşmanın moral motivasyonunun bozulmasını sağladı. İki hafta süren şiddetli çarpışmalar sonrasında Yunanlılar, Afyonkarahisar, Eskişehir hattına geri çekilmek zorunda kaldı.
Yunan güçleri 23 Eylül’de işgal ettikleri yerlerin tamamın İngilizlerin yönlendirmesindeki Yunanlılar kararlarını ilerlemeden yana kullanarak 1921 yılı 12-13 Ağustos’unda yeni bir saldırı başlattı. Amerikan gözlemcileri tarafından Washington’a gönderilen raporlarda, Eskişehir işgal edilirken 5.000 Türk askerinin esir alındığı, bir o kadarının de öldürüldüğü kaydedilmektedir. Raporda metni kaleme alan subayın Yunan ilerleyişinden duyduğu memnuniyet ve şevk açıkça görülür. Rapor, Yunan Ordusu’nun çok iyi savaştığını ve moralinin yüksek olduğunu kaydetmiştir.
Sakarya muharebeleri 23 Ağustos 12 Eylül tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Amerikan vesikalarındaki bilgiler muharebeler öncesindeki kısa süreli çatışmalar olmalıdır. Amerikan vesikalarının Sakarya Savaşı öncesindeki bu çarpışmalardan Yunan zaferi şeklinde bahsetmesi, Yunan propagandasına Atina’daki Amerikan Askeri Ataşesinin de inandığını göstermektedir. Oysa Yunanlılar, Eskişehir-Kütahya Muharebeleri ve Afyonkarahisar çarpışmalarındaki küçük çaplı birkaç başarı haricinde ve bir bütün olarak Sakarya Muharebelerinde herhangi bir zafer kazanamamışlardır.
Genelkurmay Başkanlığı tebliğlerinde, Yunan Ordusunun Kral Konstantin tarafından verilen ilk hedef Ankara emriyle, 14 Ağustos’ta Eskişehir hattından ileri doğru harekete geçtiği, 22 Ağustos’ta Ilıca Deresi güneyine ulaşan Yunan birliklerinin ertesi gün Türk birliklerini kuşatmaya çalıştığı kaydedilmektedir. Bu tarihten itibaren 22 gün ve gece aralıksız süren çarpışmalar neticesinde iki taraf da önemli kayıplar vermiştir.
Mustafa Kemal Paşa tarihi, “Hattı müdafa yoktur, sathı müdafa vardır, o satıh bütün vatandır…” sözünü Sakarya çarpışmaları esnasında söylemiştir. Bundan sonra başlayan karşı taarruzlarla Yunan ordusu Sakarya Nehri’nin batısına atılmıştır.

BÖLÜM II

1921 yılının Mart-Eylül ayları arasında yaşanan çarpışmalarda Yunan ordusunun taarruz gücü kırılmıştır. Yunan kamuoyuna Afyonkarahisar’daki küçük çaplı zaferler büyük başarılar gibi yansıtılarak, Sakarya mağlubiyeti önemsizleştirilmeye çalışılmaktaydı.
Amerikan kayıtları, Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybeden Yunan Orduları Başkomutanı General Papulas’ın, güçlerini Sakarya Nehri’nin batısına çekip, Sakarya’yı Türk Ordusu ile kendi birlikleri arasında doğal bir hat olarak kullanmak zorunda kaldığını kaydetmektedir.
İngiliz yardımıyla güçlendirilen Yunan Ordusu, Sakarya’dan güneye bir sur gibi dizildi. Yunanlıların kuzeydeki birlikleri Mudanya’dan Afyonkarahisar’a, güney kısmı ise İzmir’e doğru yayıldı ve yaklaşık 650 km. uzunluğunda bir hat oluşturuldu. Mevcut cephane ile 65 km’lik bir hat oluşturabilen Türk Ordusunun, büyük kısmı İngilizler tarafından sağlanan makineli tüfek ve topçularla tahkimli düşmanın bu demir surunda gedik açabilmesi hemen hemen imkânsız görünüyordu.
Amerikan vesikalarına göre; Türkler için en etkili saldırı noktası Yunanlıların harp stratejileri açısından sene başında General Trikopis’in de öngörüde bulunduğu Afyonkarahisar’dı. Türkler açısından bu kentin alınabilmesi durumunda bol miktarda askerî malzeme ele geçirilebilir, düşmanın iletişim hatları da koparılabilirdi. Bu süreçte Trikopis haricindeki Yunan askeri erkânı Türk Ordusunun kendilerine taarruz edebilecek kudretten yoksun olduğunu düşünüyordu.
Sakarya’daki zafer sonrasında Yunan Ordusu takip edilip ona kesin darbenin vurulması düşünülmüştür. Fakat gerek cephane yetersizliği gerekse askerî eksiklikler nedeniyle bu düşünce hayata geçirilememiştir. Sakarya Meydan Muharabesi sonrası, Ekim 1921 ile 1922 yılı ayları arasındaki dönemde iki ordu arasında resmen savaş durumu devam etmesine rağmen fiilen ciddi bir çatışma yaşanmadı. Her iki taraf da bulunduğu hattı koruyarak beklemeyi tercih etmekteydi. Bu dönemde Yunanistan’da Kral taraftarları ve karşıtları arasındaki siyasi bölünmüşlük hüküm sürüyordu.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları da bu dönemde eş zamanlı olarak Milli Mücadele karşıtlarıyla mücadele etmekteydi. TBMM’deki Muhalifler, Türk Ordusu’nun taarruz kudretinde olmadığı iddialarını ortaya atarak Mustafa Kemal’i yıpratmaya çalışıyorlardı.
Mustafa Kemal, zaferi kazanırsa lider olacaktı, kazanamazsa O ve Türk milleti sonu belli olmayan bir savrulma daha yaşayacaktı. Son savaşta sığınak Anadolu idi, Milli Mücadele başarısız olduğunda büyük olasılıkla Hint Müslümanları ve Orta Asya Türklerinden başka Türk milletine yardım edecek hiç kimse olmayacaktı.
Anadolu’da kanlı çarpışmaların yaşandığı esnada Arapların bir kısmı; İngiltere ve Siyonistler tarafından kendilerine biçilen sömürge rolünden habersiz Osmanlı’dan kurtuluş kutlamaları yapıyordu.
Sakarya’nın batısında güçlü bir savunma hattı oluşturan Yunan Ordusu Türk Genelkurmay tebliğlerine göre; 180.000 asker, 88.000 tüfek, 3.000 makineli tüfek/mitralyöz ve 300 toptan oluşuyordu. Son yüzyılı savaşlarla geçirmiş ve Büyük Harp yorgunu Türk askerinin hemen yarısı zaferden ve gelecekten ümidini keserek firar edip köyüne dönmüştü. Bu nedenle Türk Ordusu, 92.000 asker, 48.000 tüfek, 819 makineli tüfek/mitralyöz ve 145 toptan oluşuyordu. İki ordu arasındaki asimetrik güç farkı Sakarya sonrasında biraz daha artmıştı.
Amerikan arşiv kayıtlarına göre; 1922 yılı Ağustos ayında ne Yunan Ordusu ne de Türk Ordusu diğerine karşı kesin zafer kazanabilecek bir üstünlüğe sahipti. Yunan Ordusu’nun Sakarya’daki mağlubiyetine rağmen işgalciler doğuya doğru ilerleyerek Ankara’yı işgal etmek için büyük bir istek duyuyorlardı. Yunan Ordusu üç yıldır Anadolu’daydı.
Lloyd George’un, Halifeliği hâlâ elinde tutan Türkleri yenme hırsına aldanıp intikam rüzgârına kapılmış, sonu belirsiz bir maceraya atılmışlardı. İşgalin haftalık maliyeti 300.000 İngiliz Sterlini tutuyordu. Bu yüzden Yunan maliyesi iflas etmişti, subayların ve askerlerin maaşları ödenemiyordu. Askerlerin aylarca maaş alamadıkları oluyordu.
Amerikan kaynaklarında Anadolu’daki Yunan işgaliyle ilgili önemli bir tespitte bulunularak, “Yunanlılar koparabileceklerinden fazlasını ısırmışlardı.” denilmektedir. Amerikalılara göre; Yunan Ordusu ve Hükümeti Sakarya yenilgisi sonrasında ikiye ayrılmıştı:
1) Savaşın çok maliyetli olduğu, bu yüzden barış yapılarak asgari kazanımların korunması gerektiğini düşünenler.
(2) Üç yıldır harcanan para ve ölen Yunan askerlerinin anısına saygısızlık yapılıp İzmir terk edilerek Yunanistan’a dönmemeye kararlı olanlar. İkinci görüşteki Yunanlı subaylar, kendilerine çekilme emri verilse bile Anadolu’dan çıkmayacaklarını Atina’ya bildirmişlerdi.
Şayet Atina, geri çekilme emrinde ısrarcı olursa, bu subaylar Anadolu’da kalıp Mustafa Kemal’in yaptığı gibi gönüllülerden oluşan bir ordu kuracaklar ve Türklere karşı savaşarak işgale devam edeceklerdi.
Amerikan belgelerinde yer alan bu bilgi dikkat çekicidir. Hükümetinden emir almayan ya da bu emre karşı çıkan bir ordu siyasi ve askerî literatürde asi, başıbozuk güç kategorisine girer. Oysa subayların isyan kokan söylemleri Atina’daki savaş taraftarlarınca kahramanlık ve vatanseverlik olarak karşılanıyor, isyan emareleri gösteren subaylar çoğunluk tarafından destekleniyordu.
BÖLÜM III

Bu gelişmeler içinde Anadolu işgal güçlerine komuta eden General Anastasios Papulas görevden alınarak, yerine Yorgo Hacıanestis getirildi. Yunan Hükümeti, Papulas’ın yaş haddinden dolayı emekliliğini istediğini ilan etti. Oysa, görev değişikliği tamamen siyasi gerekçelerle yapılmıştır. Zira Yunan Orduları Başkomutanı Papulas, Atina’ya savaşın bitirilmesini ve siyasi çözüm aranmasını tavsiye eden bir rapor göndermişti.
Böyle bir gelişme Başbakan Gunaris liderliğindeki Yunan Hükümeti için kabul edilebilir olmadığından Papulas istifaya zorlanmıştı. Amerikan arşiv belgeleri; Papulas’ın yetenekli bir komutan olduğunu, görevden alınması üzerine Yunan Ordusundaki altı kabiliyetli generalin daha değişikliği protesto ederek emekliliklerini istediklerini kaydetmektedir.
Altı generalin talebi kabul edilip, yerlerine yüksek komuta ve kurmay pozisyonlarından atamalar yapıldı. Amerikan arşiv kayıtları, bu değişiklikler sonucunda Yunan Ordusu’nun 1922 yılı baharında moralini kaybetmiş, kendisini ittifak halinde destekleyen bir hükümetten yoksun, çarpışma ve savaş konusunda çok az bilgi sahibi generaller tarafından idare edilen bir durumda olduğunu kaydetmektedir.
Amerikan arşiv vesikaları bir yıllık dönemde Türk güçleri Yunan Ordusuna saldırmadığı için Yunanlıların savunma hattını kolaylıkla kurup tahkim edebildiğini belirtmektedir. Bütün Yunan hattı boyunca sadece güney-kuzey grupları arasında 32 km. uzunluğundaki bir alan hariç, iki kademeli hendek siperler yapılmış, siperlerin önüne bol miktarda dikenli tel örülmüştü. Yunan cephesinin pek çok yerinde, siperlerin önüne makineli tüfekler yerleştirilmişti. Makineli tüfekler ağaçlar tarafından saklanmakta ve korunmaktaydı. Ağaç olmayan yerlerde üçüncü, bazen dördüncü hendek siperler oluşturularak makineli tüfekler gizlenmişti.
Bu siperlerin önünde de bol miktarda dikenli tel vardı. Türk Ordusu, bir yıl gibi uzun bir süre düşmana saldırmayarak bu kadar güçlü ve müstahkem cephenin Eskişehir civarlarından Bilecik ve İznik’e kadar kurulmasına fırsat vermişti. Yunanlılar birkaç makineli tüfeği taş duvarlar arkasına saklayarak tepelere yerleştirmişlerdi.
Amerikan arşiv belgeleri Büyük Taarruz öncesinde Yunan güçlerinin açık ara avantajlı bir konumda bulunduklarını yazmaktadır. Zira Nazilli’den Afyonkarahisar’a, buradan da Marmara’ya uzanan Yunan savunma hattı, aşılması imkansız çelik bir duvar gibiydi. Yunanlıların Menderes nehri boyunca uzanan güney hattı demiryoluna paraleldi ve hemen bütün hat, iaşe ve cephanenin kolaylıkla sevk edilebileceği şekilde demiryolları yakınında kurulmuştu.
Balacık’tan Söke’ye uzanan alt kolun ucunda liman bulunuyordu. Oysa, Eskişehir civarındaki hatlar hariç Türk güçlerinin elinde değil demiryolu, nakliyede kullanılacak kamyon, kamyonların gidebileceği doğru dürüst karayolu bile yoktu. Cephane ve malzemeler kağnılarla, öküz arabalarıyla taşınıyordu.
Amerikan arşiv belgeleri Yunan Ordusu’nun Büyük Taarruz öncesindeki durumu hakkında detaylı bilgi vermektedir. Nazilli ile Afyonkarahisar arasındaki Yunan cephe hattı da demiryollarından kolaylıkla iaşe ve nakliye için faydalanabilmekteydi. Savunma hattının bu kısmı, İzmir-Alaşehir-Uşak demiryolu tarafından besleniyordu.
Amerikan arşiv belgeleri Yunanlılar’ın, İzmir’den demiryolunu kullanarak Afyonkarahisar’a yığınak yaptığını göstermektedir. Afyonkarahisar’da, 100.000 askeri 15 gün süreyle besleyip donatabilecek büyük bir depo kurulmuş, gerekli malzemeler demiryoluyla buraya nakledilmişti. Afyonkarahisar’da bir de büyük askerî giyim malzemesi bulunan depo vardı. Harita üzerinde bakıldığında, Yunan ordusu Afyonkarahisar’dan Bilecik’in kuzeyine kadar uzanan Bağdat demiryolunu da kontrol etmekteydi.
Bu yol da, savunma hattına paralel bir şekilde uzanıyordu. Bu kısımda demiryolu ile ön cephe arasında belli bir mesafe mevcuttu. Ön cepheye malzeme aktarılırken belli güçlüklerle karşılaşılmaktaydı. Amerikan arşiv kayıtlarına göre; ileri cephe hattı oluşturulurken hâkim konumlar tercih edildiğinden savunma hattı tren yolundan uzağa kurulmuştu. Demiryolu malzemesi eksikliği nedeniyle Eskişehir etrafındaki birliklere ve kuzey grubuna İzmir’den iaşe ve cephane gönderilememişti.
Yunan Ordusunun Uşak, Afyonkarahisar, Kütahya ile Bursa’da uçuş pistleri, Anadolu’da 30’a yakın uçağı vardı. Atina’da yedekte bekletilen 39 uçak daha eklendiğinde Yunanlıların 69 uçaklık bir hava gücü olduğu görülür. Bu uçakların bir kısmı bombardımanda da kullanılabiliyordu.
Yunan Ordusundaki ağır atış gücüne sahip top sayısı Amerikan belgelerine göre 155’dir. Ellerinde Afyonkarahisar ve Eskişehir’in her iki yanına yerleştirilmiş sayıları tam bilinmeyen birkaç İngiliz Howitzer topu da vardı. Yunan savunma hattının büyük kısmında 75’lik dağ topları bulunuyordu. Yunan topçuları, hâkim tepelerdeki konumları sayesinde Türk makineli tüfekleri tarafından rahatsız edilmeden toplarını doldurabilmekteydiler.
Yunanlılar, sahip oldukları coğrafi avantajlar ve silah üstünlüğü nedeniyle hemen her noktasını savundukları hattın geçilmez olduğuna inanıyordu. Amerikan arşiv belgeleri; 1922 yılı Haziran-Temmuz ayında cephedeki Yunanlı generallerin, güney cephesi komutanı hariç Türk Ordusunun genel bir taarruz yapmasına ihtimal vermeyip, böyle bir taarruzu beklemediğini yansıtmaktadır.
Oysa Türk Ordusu, 1922 yılı baharında genel taarruza karar vermiş, fakat imkânsızlıklar nedeniyle taarruz önce 20 sonra da 26 Ağustos’a ertelenmişti. Yunan generalleri içinde Türk Ordusunun genel bir taarruza hazırlandığını ve her an Yunan hatlarına saldırabileceğini öngören yegâne general, Yunan güney grubuna komuta eden I. Kolordu Komutanı Nikolas Trikopis idi.
BÖLÜM IV

Amerikan belgelerine göre Trikopis; Türk Ordusunun Fransız ya da İtalyanlardan veya her ikisinden bol miktarda ağır top aldığını tahmin ediyordu. Trikopis ayrıca Türk karşı saldırısının, Bağdat demiryoluyla taşınacak ağır toplar eşliğinde Afyonkarahisar’dan başlaması halinde başarılı olabileceğini düşünüyordu.
Türkler Yunanlılarda olmayan bir şeye “esprit de corps” birlik ruhuna sahiptiler. Önemli bir davaları vardı, anavatanları, doğdukları topraklar, evleri için savaşıyorlardı. Bir gaspçının ülkelerini işgal ettiğini düşünüyorlardı ve bir bilge adam onların haklı davasına liderlik ediyordu. Yeni Ulusal Hükümetlerine güveniyorlardı, düşmanı Anadolu’dan kovmaya kararlıydılar.
Türkler için tek seçenek, hazırlanmak ve en uygun an için sabırla beklemek ve ilk fırsatta Yunanlılara saldırmaktı. Yunanlılardan farklı olarak Türkler, Yunan mevzileri karşısında müstahkem savunma hatları inşa etmemişlerdi. Belli yerlerde savunma mevzileri vardı. Türk Ordusunun gücü 120.000 askerdi ve bunların 90.000’i silahlıydı.
Yunan cephesinde 65.000 Türk askeri vardı ve bunların 55.000’ni savaşçı, 10.000 kadarı da destek birliğiydi. İki ordu ve bir bağımsız ordu grubu oluşturulmuştu. Yunan [Türk Batı] cephesindeki askerlerin tamamına İsmet Paşa komuta ediyordu.
Amerikan belgeleri burada, Milli Mücadele için yerinde bir tahminde bulunmaktadır. Buna karşın Milli Mücadele en başından itibaren, işgalcilerin yanında çok sayıda zorlukla da savaşılarak kazanılmıştır. Zira bir yıl önceki Sakarya Meydan Muharebesi, hem mali kaynaklara hem de askerî idare kapasitesine büyük darbe vurmuştur. Savaş bittiğinde Ordunun elindeki cephane hemen hemen tükenmiştir.
Biri İstanbul’da diğeri Ankara’da olmak üzere iki başlı bir hükümet vardı. Ankara’da Mustafa Kemal’e karşı önemli bir muhalefet mevcuttu. Halk; vergilerden, bitmeyen savaşlardan bıkmıştı, düzenli orduya geçilirken çok sayıda sorun ve isyan yaşanmıştı. Ülkenin yarısı işgal altında, kalan yarısı yoksulluk içindeydi. Deniz gücü yoktu ve sahil şeritleri Yunanlılara karşı savunmasızdı.
Bütün olumsuzluklara rağmen Türk halkı Milli Mücadelesini yürütüyor, geleceğe güvenle bakan ve ümidini kaybetmemiş bir lider önderliğinde varoluş mücadelesi veriyordu. Türk Ordusunun en büyük avantajı, son kaleyi savunurken, ömrü cephelerde geçmiş bir kurmay kadrosuna ve Mustafa Kemal Paşa gibi askerî bir dehaya sahip olmasıdır.
Amerikan arşiv belgeleri; Yunan Ordusu’nun Trakya’daki planlarının Mustafa Kemal Paşa’nın uzun süredir beklediği fırsatı sağladığını kaydetmektedir. İki Yunan tümeninin Trakya’ya kaydırılmasıyla Türk birliklerinden daha güçlü olan Yunan cephesi zayıflamış, iki ordu arasındaki güç makası daralmıştı.
Amerikan belgelerine göre; Mustafa Kemal Paşa bunlara ek olarak Yunan işgal Orduları komutanı Hacıanestis ile komuta kademesindeki diğer generallerin ve kurmay heyetinin taktik durumlar hakkında deneyim sahibi olmadıklarını, Yunan ordusunda morallerin bozuk olduğunu, savaştan bıkan Yunan askerlerinin bir an önce eve dönmek istediğini, Türk Ordusu karşısındaki Yunan Ordusu’nun artık hemen hemen eşit güçte olduğunu bildiğini kaydetmektedir. Mevcut avantajları değerlendiren Mustafa Kemal, taarruza karar verdi. Fakat ne zaman ve nereye saldırılacaktı. Yunanlılar bu bilgiye tam manasıyla sahip değillerdi.
Ankara Hükümetinin elinde deniz gücü yoktu, donanma İtilaf Devletleri tarafından Haliç’te enterne edilmişti. Balıkçı tekneleri ve eldeki iki gambot yardımıyla Karadeniz’de bin bir zorlukla silah sevkiyatı yapılabiliyordu. Buna karşın Yunan Ordusu’nda irili ufaklı 24 savaş gemisi vardı. Bu gemiler, Karadeniz’deki Türk ulaştırmasını engellemek için zaman zaman iskele ve limanları bombalıyorlardı. Şartlar hiçbir şekilde eşit olmadığı gibi, Yunanlıların mezalim ve katliamları Batı kamuoyu tarafından ya görmezden geliniyor ya da Türklere mal ediliyordu.İngiliz subaylar Yunan işgal birliklerinin eğitim, sevk ve idaresine aktif olarak katılmakta, işgalcilerin istihbarat açıklarıyla silah ve cephane ihtiyaçları karşılanmaktaydı.
Amerikan arşiv vesikaları, Büyük Taarruz’un zamanlamasının mükemmel olduğu konusunda hem fikirdir. Arşiv vesikalarına göre; Türklerin 1922 yılı bahar başında bir genel taarruz yapacağı bekleniyordu. Taarruz yapılmayınca İstanbul’daki askerî gözlemciler söylentilerin blöf olduğunu ve Türklerin genel bir saldırı başlatabilecek güce sahip olmadıklarını düşünmeye başladı.
Yunanlılar, saldırının bahar başında yapılacağını düşünerek buna göre hazırlandılar. Fakat zaman geçip de hiçbir saldırı yapılmayınca, boşuna cephe hattında teyakkuzda beklediklerini düşünmeye başladılar. Amerikan belgelerine göre; Mustafa Kemal’in amacı, düşmanı her an bir şey olacakmış gibi teyakkuzda bekletmek ve tam düşmana bir şey olacağı yok boşuna bekliyorum fikri hâkim olduğunda, sonuç alıcı vuruşu yapmaktı. Mustafa Kemal bu planı mükemmel şekilde uyguladı.
Fakat yağmurlu mevsim yaklaştığından genel taarruzu çok fazla ertelemesi riskliydi ve ayrıca şartlar bir daha bu kadar müsait olmayabilirdi. Mustafa Kemal Paşa, Amerikan vesikalarının kaydettiği şekilde bir taarruz planı uygulamamıştır. Zira Ordu tebliğleri ve bizzat Nutuk’ta Mustafa Kemal Paşa tarafından açıklandığı üzere, düşmana taarruz için hazırlıkların tamamlanması bekleniyordu. Hazırlıklar Haziran ayında tamamlanmış olsaydı, iki Yunan tümeni Trakya’ya kaydırılmadan taarruz başlayacaktı.
Taarruzun ertelenmesinin asıl nedeni askerî hazırlıkların tamamlanamaması, Anadolu’daki isyanlar, cephane ve silah eksikliğidir. Sakarya Savaşı’nın insan kaynakları ve maddi açılardan yıpratıcılığını telafi etmek kolay olmamıştır. Amerikan arşiv belgelerine göre;
Büyük Taarruz öncesinde, 1922 yılı Ağustos ayında Yunan Ordusu yaklaşık 400 mil (ortalama 600 km.) uzunluğunda bir cephe hattı kurmuşken Türk Ordusu 40 mil (ortalama 60 km.) bir cephe hattına sahipti. Mustafa Kemal taarruzun başlamasına karar verdi ve İsmet Paşa [İnönü] da en uygun yeri tespit etti. İsmet Paşa, Afyonkarahisar’ın kuzeyinden Mudanya’ya kadar uzanan Yunan Ordusu’nun kesintisiz bir cephe kurduğunu belirlemişti. Cephedeki yegâne boşluk noktası kuzey ve güney ordu grupları arasındaki yaklaşık 20 millik (30 km.) alandı.
BÖLÜM V

Büyük Taarruz
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Trakya’da İstanbul’u işgali içeren kapsamlı bir hazırlık yürüten Yunanlıların, birliklerini tekrar Anadolu’ya kaydırmadan önce yenilmesi gerektiğinin farkındaydı. Amerikan arşiv vesikalarının da kaydettiği gibi taarruz için zaman ve şartlar müsaitti.
Taarruz’un önündeki en önemli engel ihtiyaçların halen tamamlanamamış olmasıydı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından 16 Ağustos’ta Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya taarruz için gerekli hazırlıkların ivedilikle tamamlanması emredildi. Hazırlıklar devam ederken, İtilaf Devletleri
Gerekli eksiklikler giderildikten sonra birlikler, büyük bir gizlilik ve sessizlik içinde taarruz planına göre yerleştirildi. Birlikler, görev yerlerine gece yürütülüp, gündüz ağaçlık alanlarda dinlendirilerek planlanan noktalara intikal ettirildi. Kocaeli’ndeki birliklere düşmanı gözetleme ve gerektiğinde batıya doğru sürme görevi verildi.
Mustafa Kemal Paşa 25 Ağustos günü Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa ile birlikte Kocatepe’de kurulan karargâh çadırlarına yerleştiler. Taarruz bir baskın ve stratejik plan çerçevesinde yapılacağından gizlilik başarının ön şartıydı.
Mustafa Kemal Paşa ve komuta kademesinin Kocatepe’ye geldiği gün Ankara’nın denetimindeki tüm limanlara gemi girmesi ya da limandakilerin çıkışı yasaklandı. Yunanlılar, Türk taarruzunun güneyden değil, batıdan ya da kuzeybatıdan geleceğini düşünüyorlardı.
Taarruz, 26 Ağustos sabaha karşı başladı. Sis nedeniyle yarım saat gecikme ile 05.00’da toplar Yunan cephesine doğru atışa başladı. Toplardan hemen sonra Skoda Obüsleriyle atış yapılarak Yunan Cephe hattındaki savunma engelleri tahrip edilmeye çalışıldı. Obüslerin bu tür bir görev için yeterli olmadıkları görüldü.
Büyük Taarruz’un gelişmesi ve Türk birliklerinin cephelerdeki ilerleme düzeniyle lgili bilgiler Genelkurmay Başkanlığı tarafından basılan üç ciltlik Türk İstiklal Harbi Batı Cephesi, Büyük Taarruz adlı eserde detaylı bilgi mevcuttur. Amerikan arşiv vesikalarına göre ise Büyük Taarruz aşağıdaki şekilde başlamış ve devam etmiştir;
İsmet Paşa, taarruz başlamadan iki gün önce, 24 Ağustos’ta iki aldatma keşif birliğinin birini İzmir-Aydın-Ortacık [Ortakçı?] demiryoluna; diğerini Bilecik Bölgesine göndererek, Yunanlıların asıl saldırı noktasını anlayamamalarını sağladı. Böylece düşman kuvvetleri Türk birliklerinin görüldüğü noktalara kaydırıldı. Bir taarruz bekleyen Yunan Ordusu, saldırının nereden geleceğini kestiremeden aldatma harekâtlarına kanarak düzenini bozdu.
Yunanlıların Afyonkarahisar’daki güç merkezi bozulan kuvvet dengesiyle zayıfladı. Yunanlılar bir tabur süvari ve bir alay piyade birliğini Ortacık’a [Ortakçı’ya] kaydırdılar. Son gelişmeler üzerine Yunan komuta kademesi Türk Ordusu’nun kendilerine Bilecik bölgesinden saldıracağından emin oldu.
Aldatma harekâtları esnasında İsmet Paşa, bütün kuvvetini Afyonkarahisar bölgesine yerleştirdi. Amerikalılar, İngiliz terminolojisinden etkilenerek Milli Mücadele kadrolarına “Türk Milliyetçileri” ismini vermişlerdir.
Belgelere göre Türk Milliyetçileri yüksek komuta kademesi, taarruz birliklerinin yer değiştirmesini büyük gizlilik içinde gerçekleştirdi. Türk planı, Yunan Ordusu’nu Afyonkarahisar’dan çıkartarak İzmir’e kadar sürmekti. Bu amaçla İsmet Paşa, ordunun altı kıtasını, buradaki Yunan savunma cephesini yarmak için Afyonkarahisar etrafına yerleştirdi.
Kocaeli Ordu grubuna Yunan Kuzey Ordusu’nu kontrol altında tutma görevi verildi. Türkler, taarruzun ilk başında beş kıtayı kullanmayı planlıyorlardı. Bir kıtanın görevi, taarruz eden Türk Ordusu’nun sağ kanadını Yunan Kuzey Ordusu’nun saldırısından korumaktı.
Türk Ordusu, I. ve II. Kolorduları Afyonkarahisar önündeki taarruzu yürütmekteydi. Amerikan vesikaları Yunan Ordusu’nun moralinin düşük olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşın ayağında çarığı bile olmayacak kadar büyük bir yokluk içinde mücadele eden Türk Ordusu’nun morali oldukça yüksekti. Top atışından bir buçuk saat sonra, 06.20’de Türk hücum taburu Yunan siperlerinin 200 m. yakınına kadar ilerlemiştir. 06.45’te sarp arazide hâkim noktalara Yunanlılar tarafından yerleştirilmiş tel engelleri makaslarla kesilerek buradaki tepeler ve Kalecik ile Poyralıkaya tepeleri ele geçirildi. Yunanlıların Maginot hattının ön örneği görüntüsü veren mevzileri bir saatten az bir sürede Türk birlikleri tarafından aşıldı. Bu hızlı başarı ve cephe hatlarının ardına sarkan süvari taburu Yunanlıların direnme ve moral gücünü yok etti.
Görünüşe göre, Yunan Ordusu Afyonkarahisar’da gafil avlanmış ve çok hızlı bir şekilde çökmüştü. Amerikan vesikalarına göre çöküşün nedeni istihbarat zafiyeti ve komuta kademesinin yetersizliğidir. Oysa asıl neden, en temel askerî kural olan koordinasyon ve direnme gücünün sağlanamamış olmasıydı.
Türk Ordusu’nun Yunan mevzilerini aşmasını kısa cümlelerle geçiştiren Amerikan arşiv vesikaları, teessür içinde Yunan ordu istihbarat hizmetlerinin yetersiz olduğunu kaydetmektedir. Türkler, bütün ordu birliklerini gizlice, Yunanlıların haberi olmadan Afyonkarahisar bölgesine konuşlandırmayı başardılar.
Amerikalılara göre; yeterli bir süvari birliği ya da keşif uçağı gözetlemesiyle Türk Ordusunun harekât planı kolaylıkla tespit edilebilirdi. Yunanlılar, Türk birliklerinin hareketlerini bilselerdi durum farklı olabilirdi. Bu durum Türklerin başarısı kadar Yunanlıların dikkatsizliğinin yaratmış olduğu bir sonuçtur.
BÖLÜM VI

Arşiv vesikaları; Ağustos’ta Yunanlıların, bir Türk taarruzunun gerçekleşeceğine ikna olduğunu, fakat taarruz başlayıncaya kadar ana hedefin neresi olduğunu bilemediklerini kaydetmektedir. Sandıklı’da kapsamlı bir ordu hareketi olduğu söylentileri Yunan karargâhına ulaşmış, ancak bu bilgi teyit edilememiştir.
24 Ağustos’ta Türk süvari birlikleri Burhaniye’de, Aydın demiryolu üzerinde Yunan cephesini yararak Yunan köprübaşına arkadan saldırmıştı. Bu saldırıyla köprübaşındaki karargâh ele geçirilmiş, Yunan alay karargâhı tepelere taşınmak zorunda bırakılmıştır. Bahsedilen olay 19 Ağustos’taki Ortakçı baskınıdır.
Yunan Ordusunun 27 Ağustos akşamı dağınık bir şekilde çekildiği tespit edilince, akşam 17.00’da Türk karargâhından tümenlere taarruzun şiddetinin artırılması emri verildi. Amerikan kayıtlarında yer alan yılgınlık bu durumdan kaynaklanıyordu.
Türk Başkomutanlık Karargâhı, Dumlupınar’ın acil durumlarda kullanılmak üzere tahkim edilmiş bir cephe olduğunu 27 Ağustos akşamı bilmediğinden Yunanlıların Afyonkarahisar’dan bu kadar kolay vazgeçmesini şaşkınlıkla karşılamıştır. Bu nedenle ihtiyatlı hareket ediliyordu.
Akşam 21.45’te Yunan Ordusu’nun Uşak, Dumlupınar, Altıntaş hattına doğru çekildiği kesin olarak anlaşılmıştır. Amerikan vesikaları, geri çekilmekte olan Yunan cephesinin ortasında geçilmesi imkânsız ormanlık ve dağlık alan olan Murat Dağı’nın bulunduğunu kaydetmektedir. Bu nedenle geri çekilen Yunan birlikleri dağın kuzeyindeki dar bir geçitten geçebilirlerdi.
27 Ağustos’ta Yunan Başkomutanlığı, 1921 yılında tutmuş oldukları Dumlupınar hattına genel bir geri çekilme emri verdi. Afyonkarahisar’ın güney kanadındaki dört Yunan bölüğü Dumlupınar hattına çekilebildi, fakat 30 Ağustos’ta Yunan Güney Ordusu telafi edilemeyecek ağır bir mağlubiyet aldı.
Amerikan arşiv vesikalarının da belirttiği gibi, Yunan Ordusu’nun büyük kısmı, 29 Ağustos’ta kuzey, doğu, güney ve güneybatıdan kuşatılmıştı. Tek çıkış yolu General Franko’nun bulunduğu batıydı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa harp meclisi toplayarak taarruzun şiddetle devamına karar verdiler. Türk Orduları 30 Ağustos’ta düşmana esaslı bir darbe vurma emrini aldı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bizzat kendisi cephe ilerisine, I. Ordu karargâhına giderek taarruzu yönetti.
Yunan Birlikleri, Murat Dağı’nı geçemeden 30 Ağustos günü Uşak istikametinde ilerleyen Türk takip kuvvetleri tarafından Dumlupınar’ın güneydoğusunda kuşatılarak savaşa zorlanmıştır. Yunan işgal birliklerinin diri halde geri çekilip İzmir’e varması durumunda burada yeni bir cephe kurulup Türk Ordusu zorda bırakılabilirdi. Bu nedenle, düşmanın kuşatılan birliklerinin imha edilmesi gerekiyordu.
Yunan Birliklerinin başında I. Kolordu Komutanı Trikopis ve II. Kolordu Komutanı Diyanis bulunmaktaydı. Türk Ordusu, cephe ilerisinde bulunan Mustafa Kemal Paşa tarafından idare ediliyordu. Yunan kuvvetlerinin geri çekilebileceği yegâne boşluk Amerikan arşiv vesikalarında da bahsedilen Murat Dağı’nın Kızıltaş Deresi tarafıydı. Derenin karşısında Türk süvarileri bulunduğu için burası da Yunan kurtuluşu için güvenli değildi. Yunan güçleri, arka kısımları Kızıltaş Deresi yönünde olmak üzere Çalköy’ün batısında Aydemir-Adatepe-Ağaçköy hattında savunma hattı oluşturmuştur.
Türk saldırısı karşısında tutunamayan Yunan birlikleri ağır bir mağlubiyet alarak, kurtulmayı başaranlar askerî disiplinden uzak bir şekilde savaş alanını terk etmişlerdir. Başkomutanlık Meydan Muharebesi adını alan bu çarpışma Büyük Taarruzun kesin başarısını da ilan etmiştir.
Amerikan kayıtlarına göre; Yunan geri çekilişi 31 Ağustos’tan sonra o kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir ki, Türk birlikleri Yunanlılara yetişememiştir. Bu tarihten itibaren Yunan Ordusu’nun harekâtları herhangi bir askerî değere sahip değildir. Bununla birlikte harekâtlar insani açıdan önemlidir.
General Trikopis ve kurmay heyeti 2 Eylül’de Uşak’ta Türklere esir düştü. Anlaşıldığı kadarıyla Türk süvari birliğinin birkaç kıtası tarafından şaşırtılmışlar ve esir alınmışlardı. Mustafa Kemal’in [Paşa] nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu ve esir düşen General Trikopis ve kurmay heyetine yaptığı muameleyi savaş hukuku açısından tespit etmek son derece
önemlidir. Amerikan vesikaları esirlere askerî kurallara uygun bir şekilde, büyük bir nezaketle muamele edildiğini kaydetmektedir.
Uşak, 2 Eylül sabahı Yunanlılar tarafından boşaltıldı ve aynı günün akşamı Türk I. Kolordusu buraya yerleşti. Yunan Ordusu kuşatıldığı ve askerler savaşmak istemediği için Trikopis ve generalleri teslim olmak zorunda kalmıştır. Trikopis, bir yıl önce, Kütahya-Eskişehir savaşlarında “kahvemi Talas’ta [Kayseri Amerikan Koleji] içeceğim” demiş, ordularının Kayseri’yi bile işgal edebileceğini dile getirmişti. Mustafa Kemal Paşa tarafından Talas’a gönderilerek kendisine kahve ikram edilmiştir.
1 Eylül’de Yunan Orduları Başkomutanı olarak atanan General Trikopis, esir düşmesini şu şekilde nakletmektedir: “1 Eylül gecesi Küçükler Köyü’nde kaldıktan sonra, 2 Eylül sabahı 04.00’da güneye doğru çekilme yürüyüşüne başladık. Bir müddet sonra, açlık ve yorgunluktan birlikler dağıldı. Uşak bir gün önce Türklerin eline geçmişti, akşama kadar savunma yapıp, gece Mesudiye-Kapaklar üzerinden çekilmeye karar verdik. General Franko burada bulunuyordu. Erler savaşmak istemediğinden teslim olmak zorunda kaldık”.
BÖLÜM VII

Amerikan vesikalarına göre; Yunanlılar, geri çekilişlerini devam ettirerek, 3 ve 4 Eylül’de Alaşehir’e, 5 Eylül’de de Salihli’ye ulaştılar. Ertesi gün Salihli ile Karataş arasında Ahmetli’den geçtiler. Bu tarihten sonra Yunan Ordusu’nun büyük bir kısmı askerî disiplinden yoksun bir şekilde dağınık gruplar halinde başıbozuk bir şekilde geri çekildi. Yunan askerleri küçük gruplar halinde ya da ferdi olarak İzmir’e doğru kaçmaktaydı.
Türkler, bu birliklere yetişerek savaşma şansını elde edemedi. Eylül’de Ana Türk Ordusu İzmir’in 30 mil (48 km.) uzağındaki Karataş’a ulaştı. Türk Ordusu zorlu bir savaştan sonra kesintisiz takip ile üç günde yaklaşık 100 mil (160 km) yol kat etmişti.
İzmir, 9 Eylül’de 9. ve 14. Türk Süvari Tümenlerinin eline geçti ve şehir aynı anda Yunanlılar tarafından İtilaf Devletleri temsilcilerine devredildi. Yunan Ordusu’nun İzmir’e girişini bir gözlemci şu şekilde nakletmektedir:
“Yunan Ordusu, İzmir’e başıbozuk bir şekilde silahlarını ellerinden fırlatarak hiçbir şekilde askerî olmayan bir düzenle girdi. Bir süvari taburu ve iki top bataryası İzmir’den askerî disiplinle geçen yegâne Yunan kuvvetiydi. Ordunun kalan kısmı dağınık, kalabalıklar halinde hareket ediyordu.”
Yunan askeri personel ve mültecilerin boşaltılması belli bir düzen içinde yapıldı. Fakat Türkler İzmir’e ulaştığında bu işlemin sadece bir kısmı tamamlanabilmişti. Türkler, geri kalan iki Yunan Güney Grup Kolordusundan 50.000 esir talep ettiler.
Şehre girdiklerinde sıkı bir askerî disiplinle hareket ediyorlardı, her şeyin düzgün bir şekilde gerçekleşeceği sanılıyordu. Böyle bir şey olmadı. 14 Eylül’de şehirde yangın çıktı ve kontrol edilemeyen bu yangın bir felakete dönüştü. Türkler, Rumlar ve Ermeniler yangını kimin başlattığı konusunda birbirini suçladılar. Fakat bunlardan hangisinin yangını başlattığı konusunda kesin delil bulmak şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Yangın kontrol altına alınıncaya kadar şehrin önemli bir kısmı yandı. Bu esnada mültecilerin nakliyesine devam edildi. Şehirden 260.000 kişi boşaltıldı.
Amerikan arşiv vesikaları, Türk Ordusu’nun ileri harekâtında geri aldığı yerleri ve şehirleri ifade ederken “işgal/occupation”, Yunanlılar bir şehri işgal etmiş ise “almak/take” sözcüğünü kullanmıştır. Bu önyargılı tutum İzmir yangını ile ilgili kayıtlarda da göze çarpar.
Nitekim Batılı kaynakların kahir ekseriyeti, İzmir yangınını Türklerin başlattığını ileri sürerler, oysa yangını Ermeniler çıkarmıştır. İstanbul Emniyet Müdürü Ekrem Bey, Amerika’nın İstanbul’daki Yüksek Komiseri Amiral Bristol ile görüşmesinde İzmir yangının başladığı dönemde Ermeni Kilisesi’nde bulunan cephane ve silahların Türklerin eline geçmemesi için şehrin Ermeniler tarafından yakıldığını, yangın bölgesine giren birliğin başında bulunduğunu ve semte ulaşamadan yangının çıktığını söylemiştir.
Bristol da günlüğüne, Ekrem Bey’in söylediklerini başka farklı kaynaklardan da duyduğunu, fakat Ermenilerin tüm İzmir’i değil, Türklerin eline geçmemesi için kilise ile bazı evleri yakmak niyetinde olduklarını düşündüğünü not etmiştir. Her iki durumda da İzmir’in Türkler tarafından yakılmadığı ortaya çıkmaktadır.
Amerika’nın İzmir Konsolosu George Horton, İzmir Yunanlılardan geri alınıncaya kadar görevinde kalmış, Yunanlılar ile birlikte şehirden ayrılmıştır. Yunan yanlısı tutumu ile tanınan Horton, 2 Eylül’de Yunanlıların panik halinde kaçarken Uşak ve Kütahya’yı yaktıklarını, III. Yunan Kolordusunun Eskişehir’den çekilirken burayı da yakmasının kuvvetle muhtemel olduğunu, İzmir’deki Yunan subaylarının panik halinde sürekli şehri yakmak tehdidinde bulunduklarını rapor etmektedir.
Arşiv vesikalarında Yunan tedhiş hareketleriyle ilgili hiçbir bilginin yer almaması ilginçtir. Zira bu tür mezalimler sadece Yüksek Komiser Bristol tarafından raporlanmıştır. Bristol’un raporlarına göre; Yunanlılar sürekli aksini iddia etseler de ordu içinde bulunan tedhiş birlikleri geçtikleri kentleri özellikle yakmakta, kent sakinlerini öldürmekteydiler.
İzmir’in işgalinden bir yıl sonra Yunan birlikleri Trakya’daki Bulgar topraklarını işgal etmiş ve dindaşları Hristiyan Bulgarların köylerini yakmış, savaş mağduru köylülerin mallarını da yağmalamışlardı. Kuzey Yunan Ordusu, Güney Ordusu’ndan daha az hasarla yenilmişti. Bu ordu da düzenden yoksun bir şekilde Mudanya’ya geri çekildi ve buradan Yunanistan’a gitmek üzere tahliye edildi.
15 Eylül’de, Türk taarruzu başladıktan sadece üç hafta sonra, Trakya’dakiler hariç, Türk topraklarında Yunan askeri kalmadı.102 Trakya’ya geçebilmek için tarafsız bölgenin aşılması gerekiyordu ve bunun için İtilaf güçlerinin yerlerini terk etmesi lazımdı.
BÖLÜM VIII

Amerikan Arşiv vesikaları, Yunanistan’ın Anadolu işgalini dolayısıyla da sonuçlarını şu şekilde değerlendirmektedir:
(1) Yunanlılar, İtilaf Devletleri’nin tam desteğine sahip olmadan Küçük Asya’da kalmaya kesinlikle teşebbüs etmemeliydiler.
(2) Küçük bir ülkenin büyük bir orduyu haftada bir çeyrek milyon sterlin maliyetle düşman toprağında tutması, üstelik dünyanın geri kalanı da bu tutumu desteklemiyorsa, rasyonel bir tercih değildir.
(3) Açıkça görüldüğü üzere Yunanlılar etkin bir istihbarat desteğinden yoksundular. Bir ordunun ölüm uykusuna yatmış gibi, düşmanının bütün güçlerini bir noktada toplayıp büyük bir taarruza hazırlanmasından haberdar olmaması ve böyle bir harekâta izin vermesi akla aykırıdır.
Amerikan arşiv vesikalarına göre; 1922 yılı Mayıs ayında Yunan generallerinden sadece bir tanesi, kendilerine soru soran bir gözlemciye Türklerin taarruz yapabilecek güçte olduğunu; şayet böyle bir şey olursa başarı şansının bulunduğu söylemiştir.
General Trikopis, Türklerin Afyonkarahisar’a saldırması halinde olabilecekleri önceden öngörmüştür. Peki neden bu görüşünü, Atina’yı Afyonkarahisar cephesinin zayıflatılmaması için uyarabilecek Başkomutan Hacıanestis’e kabul ettirmeye çalışmamıştır.
Trikopis’in görüşünde ısrarcı olmama nedeni açıktır. Atina, General Papulas gibi yetenekli ve deneyimli bir komutanı görevden alıp yerine, bir general olmasına rağmen Anadolu’daki durumdan habersiz olan ve bu kritik görev için yeterli olmayan Hacıanestis’i getirirken askerlik bilgisini hiçbir şekilde dikkate almamıştır. Bu atama, Yunan Ordusu’nda geniş çaplı bir memnuniyetsizliğe neden olmuş, askerlerin subay ve hükümete olan güvenlerini sarsmıştır.
Arşiv vesikalarının Hacıanestis ile ilgili bu olumsuz yargısına ve mağlubiyetin- faturasını Hacıanestis’e kesmesine karşın, Genelkurmay Başkanlığı harp cerideleri, Hacıanestis’in göreve gelmesiyle Yunan askerlerinin maaşlarının düzenli ödendiğini, ordudan firarların azaldığını ve disiplinin sağlandığını kaydetmektedir.
Vesikaların değerlendirmesine devam edilirse; Yunanlılar, iki tümeni Afyonkarahisar’dan Trakya’ya kaydırırken büyük bir zamanlama hatası ve olay değerlendirme yanlışlığı yapmışlardır. Öncelikle, Küçük Asya’daki cephenin zayıflatılması tehlikeli bir hareketti. Buna karşın bazen, diğer bölgede büyük bir başarı kazanma şansı varsa bir bölgenin zayıflatılmasına değer.
Bu olayda bahsedilen türden bir başarı şansı yoktur. Yunanlılara, iki tümen ile İtilaf Devletleri’nin rızası olmadan İstanbul’a yürümeleri halinde bu hareketlerinin meşru olacağı mı söylenmiştir? Yunanlılar şehri almak için yeterli güce sahipti. İtilaf Devletleri söyledikleri gibi gerçekte de Yunan işgaline karşı etkin bir direnç gösterecek miydi?
Her durumda Yunanlılar, iki tümeni kaydırmadan önce iyi bir hesaplama yapmak durumundaydılar. İtilaf Devletleri’nin izni olmadan şehri işgal edemeyeceklerinden emin idiyseler, bu izni almadan asker kaydırma işlemi yapmamalıydı.
Arşiv vesikalarında açık ve satır arası olarak yer alan bu mülahazalara ihtiyatlı yaklaşmak gerekmektedir. Arşiv vesikalarına göre; Türk Taarruzu başladığında, Yunan ordusu hızlı bir şekilde parçalanmıştır. Çünkü çok kötü bir şekilde idare edilmekteydi, anavatandan desteği yoktu, moral açıdan çökmüş, davasının gerçekleştirileceğine inancını kaybetmişti.
Bir ordunun bu kadar hızlı ve ani çöküşü şaşırtıcıdır. Bu dönemde Atina’da bulunan Amerikalı bir gözlemci şu bilgileri kaydetmektedir: “her ikisi de gerçekleşmesine rağmen, dağılma askerî olmaktan daha çok psikolojik nedenlerden ötürü meydana gelmiştir.”
Yunan ordu grup karargâhlarının Afyonkarahisar’da şehrin içinde kurulması önemli bir askerî hatadır. Karargâh cephe hattının gerisinde olsaydı, Türk taarruzundan bu kadar fazla etkilenmeyecek, bütünlüğünü muhafaza ederek emir
verebilecekti.
Amerikan vesikaları Türk Ordusuyla ilgili de şu değerlendirmede bulunur:
[Mustafa] Kemal’in ordusunu idaresi üst düzey komutanlık vasıflarıyla mükemmeldir. Türk Ordusu’nun harekâtları büyük bir ustalıkla planlanmıştır. Yunanlılar, bahar süresince bir taarruz beklemiş fakat bu saldırı bir türlü gelmemiştir. Mustafa Kemal, düşmanın sabırsızlığını bilerek beklemiş, en uygun anda harekete geçmiştir.
/Türk Ordusu bekledikçe, Yunan Ordusunun cesaret ve azmi kırılmıştır. Mustafa Kemal, yaza kadar diplomasinin sorunları çözebileceği ümidiyle taarruzu geciktirmiştir. Zira taarruz yapabilecek mevsimsel zamana sahipti. Afyonkarahisar’a saldırılması askerî açıdan en akıllı yoldu. Sadece burada düşmanın İzmir ile iletişimi kesilebilirdi ve bu da yapılmıştır. Yunanlıların bol miktarda cephane ve iaşesi Türklerin eline geçmiştir.
Türk Ordusunun gizliliği ve kuvvetlerini düşmana hissettirmeden Afyonkarahisar’da toplayabilmesi ise büyük bir başarıdır. İsmet Paşa’nın Bilecik ve Burhaniye’ye yaptığı aldatma saldırıları taktiksel açıdan mükemmeldir. Düşman asıl saldırının nereden geldiğini tespit edememiştir.

Sonuç
Yunanistan, Venizelos tarafından I. Dünya Savaşı’na büyük hülyalarla sokulmuştur. Venizelos, I. Balkan Savaşı’ndaki kazanımları uygun şartlar altında Anadolu işgaliyle taçlandırmak istiyordu. Nitekim Balkan Savaşı’nda Ege’deki adaların önemli bir kısmı ve Batı Trakya Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Venizelos ile destekçisi Lloyd George’un öngöremediği tarihsel hadise; Harbi Umumi sonrası değişen dünya dengesi, Anadolu’daki kararlı direniş ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderlik kabiliyetidir.
Bu nedenle Yunanistan’ın Anadolu işgali I. Balkan Savaşı’nın aksine Yunanistan için hezimetle sonuçlanmıştır. Amerikan Arşiv vesikaları Yunan yenilgisiyle ilgili önemli tespitlerde bulunmaktadır. Arşiv vesikalarına göre, Yunanlıların ortak bir amaç, ortak bir hedef ve iyi bir idareden yoksun olması mağlubiyeti kaçınılmaz hale getirmiştir.
Dünya tarihindeki hemen her savaşta, savaşan taraflar çok sayıda zafiyet göstermiştir. Bu doğal bir durumdur. Önemli olan, düşmanın zafiyetini avantaja dönüştürebilecek kurmay becerisine sahip olabilmektir. Her ne kadar Amerikan Arşiv vesikaları açıkça itiraf etmekten kaçınsa da Türk Ordusu, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının idaresinde bu beceriyi yerinde ve zamanında gösterebilmiş, bu sayede büyük bir zafer kazanabilmiştir.
Arşiv vesikaları Yunan Ordusu’nun yaz boyunca, bir taarruz olasılığına inanmayı reddettiğini göstermektedir. Aslında Yunan Ordusu 1922 yılı Baharı sonrasında bir taarruz beklemiştir, fakat nereden saldırıya uğrayacaklarını kestirememişlerdir. Temel askerî kural, gerçek bir askerin kendisinin şaşırtılmasına izin vermemesidir.
Amerikan vesikalarına göre; Yunanlıların Trakya’ya tümen kaydırılması büyük bir hatadır. Amerikalılara göre; Yunan Ordusu’nun Atina’daki hükümeti Küçük Asya işgalinin zorlukları ve Türk direnişi hakkında sağlıklı bilgilendirmemesi ve başarısızlıkları saklaması ise affedilir bir hata değildi.
Amerikalılara göre Türkler, güçlerini çok başarılı ve ekonomik bir şekilde kullanmıştır. Kocaeli Ordu Grubu’nu Yunan Kuzey hattını meşgul edecek şekilde tutmuşlar ve diğer bütün güçleriyle ana taarruz alanına yönelmişlerdir. Afyonkarahisar’ın güneybatısında Yunan cephe gerisine saldıran Türk süvari birliği büyük bir başarı göstermiştir. Kısaca Türk askerleri ihtiyaç duyuldukları yere, ihtiyaç duyuldukları sayıda gönderilmiştir.
Türklerin hedefi İzmir idi ve bu hedef için her türlü ayrıntı çalışılmıştı. Bu uygulama kesin zafer prensibine güzel bir örnektir. Türk Ordusu’nun gizliliği sağlayabilmesi de takdire şayandır. Türk ordusunun, Aydın hattının yakınına, Bilecik hattının kuzeyine saldırması; bunun daha iyi barış şartları elde etmek amacıyla yapıldığı zannını uyandırmıştı.
Yunan tarafında bu saldırının genel bir taarruz olduğu birkaç subay hariç çok geç fark edilmiştir. Büyük Taarruzun başarısı yapılan planlar doğrultusunda alınan riskin büyük bir gizlilik içinde ve hızla uygulanmasına bağlıdır. 26 Ağustos’tan üç gün önce eldeki limanlar kapatılmış, düşmanı şaşırtacak şekilde Anadolu’daki iletişim kesilmiştir.
Ordu büyük gizlilik içinde Afyonkarahisar’a kaydırıldı. Bilecik ile Burhaniye’deki aldatma saldırılarıyla düşmanın dikkati dağıtılmıştır. Afyonkarahisar’da ağır bir mağlubiyet alan Yunan Ordusu, panik halinde geri çekilmeye başlamıştır. Düzenden yoksun çekilme esnasında Yunan tedhiş birlikleri geçtikleri Türk köylerini ateşe vermişlerdir.
Oysa Arşiv vesikaları bu tedhiş faaliyetleri hakkında hiçbir kayıt içermemektedir. İlginç şekilde cephedeki ve cephe gerisindeki hemen her şeyi gözlemleyebilen Amerikalı saha görevlileri Yunan mezaliminden bahsetmemektedir. Yine Amerikan saha görevlileri Yunan Ordusu’na İngiltere tarafından sağlanan eğitim ve yönlendirme desteğini de göz ardı etmektedir

Yazının tamamı- Dip notlar – Kaynakçalar için; https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/389469
This entry was posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, SAVAŞLAR-ÇATIŞMALAR, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *