Atatürk’ü Unutturmaya Çalışanlar Türkiye’yi Sömürgeleştiriyor

Atatürk’ü Unutturmaya Çalışanlar Türkiye’yi Sömürgeleştiriyor

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 03 Eylül 2019

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, hâlâ bu ülkede tartışma konusu. Kimisi onu çok seviyor, kimisi hiç sevmiyor. İşin ilginç yanı onu sevenler de sevmeyenler de iyi tanımıyor, ne yaptığını kavrayamıyor.

Önce farklı bir bakış açısıyla Atatürk’ü size kısaca anlatmaya çalışacağım. Sonra günümüze geleceğiz. Atatürk ilkelerinden, Altı Ok’tan falan bahsedeceğimi zannetmeyin. Bugünü görmek takiben geleceği kurmak için klişelerden kurtulmamız gerekiyor.
Atatürk’ü Anlamak
Atatürk, 1’inci Dünya Savaşı’nın yarattığı bir liderdi. 1’inci Dünya Savaşı niçin çıkmıştı? Savaşın amacı neydi. Kısaca hatırlayalım. Bütün savaşlarda olduğu gibi 1’inci Dünya Savaşı’nın da temelinde ekonomik paylaşım kavgası yatıyordu. Batılı devletler, Osmanlı’yı ve Afrika’da boşta kalan toprakları sömürgeleştirmek için savaştılar. Savaşın en önemli amaçlarından bir tanesi de 20’nci yüzyıla şekil verecek Ortadoğu petrollerinin paylaşımıydı.
Savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu parçalanınca topraklarından 19 devlet çıktı. Türkiye hariç, parçaların tamamı sömürge oldu. Osmanlı, parçalanmadan önce yarı sömürgeydi. Sevr Anlaşmasıyla ekonomik ve askeri anlamda tam sömürge yapılmış olacak, Anadolu’da Konya civarında küçücük bir toprak parçasına hapsedilecekti.
Türkler, tarihin hiçbir döneminde boyunduruk altında yaşamadılar. Atatürk, Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin lideriydi, emperyalizm ile savaştı ve Sevr Anlaşmasını yırtıp attı. Daha da önemlisi Lozan Anlaşması ile Osmanlı’nın yarı sömürge durumuna son verdi. Ekonomimizi sömüren kapitülasyonları kaldırdı. Maliyemizi kontrol eden Duyun-u Umumiye’yi ülkeden kovdu. Böylece yıkılan devletimizin yeniden tam bağımsız olarak ayağa kalkmasını sağladı. 1’inci Dünya Savaşında toprak kaybetmiştik, bu kaçınılmazdı ama sömürge olmadık, bağımsız bir devlet olarak yeniden doğduk.
Bağımsız olduğumuz dönemde inanılmaz bir ilerleme kaydettik. Anadolu halkının karnı doydu. Nüfus arttı. Vatandaş okuma yazma öğrendi. Atatürk, devleti tarikatlar ve cemaat üzerine yapılanmış menfaat ve çıkar gruplarından alıp sokaktaki yurttaşa verdi. Dergâhtan şeyhin atadıkları değil okulunu başarıyla bitiren bu milletin çocukları yönetim kadrolarına gelmeye başladı. Atatürk, hanedanlığı kaldırıp parlamenter cumhuriyetle yönetimi halka teslim etti.
Bütün bunları yaparken Atatürk’ün kafasında tek bir düşünce vardı: Önce benim devletim, önce benim milletim. Atatürk’ün yaptığı her şey Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve vatandaşlarının refah ve mutluluğu içindi. Atatürk çok ciddi bir başarıya imza attı. Batı’nın 500 yılda gerçekleştirdiği devrimi O, 15 yılda hayata geçirmeyi başardı. Onun döneminde ülke bir anlamda çağ atladı.
Atatürk, devletin tek hâkimiyken, kendisi için servet biriktirmedi; akrabalarını kayırıp devletin kilit noktalarına getirmedi, eşine-dostuna, yandaşlara, sipariş ihaleler verip onları devletin-milletin sırtından zengin etmedi. Kendisi hanedan olup saraylarda yaşayabilecekken, saraylara hiç tenezzül etmedi.
Atatürk, bir devletin itibarının, liderinin lüks içinde şaşaa ile yaşamasıyla değil, o devletin ekonomik gücü ve vatandaşlarının yaşam standartlarının artması ile dünyaya gösterilebileceğini biliyordu. O yüzden israfa hiç kaçmadı. Devletin malını hiç savurmadı. O savurmadığı için altındaki kadrolarda aynı davranış biçimini izlemek zorunda kaldı. Tasarrufu vatandaş değil önce devlet yaptı.
Atatürk’ün yaptığı en büyük şey ise hiç kuşkusuz düzen kurmaktı. Türkiye Cumhuriyeti devletini, başta Büyük Millet Meclisi olmak üzere tüm kurumlarıyla, anayasası, kanun ve yönetmelikleriyle öyle bir düzene kavuşturdu ki, her şey kurallar zincirinde bir saat gibi işlemeye başladı. Kurulan hukuk düzeni en tepedeki Cumhurbaşkanından en aşağıdaki memura kadar herkesi keyfilikten mahrum bırakmıştı. Hiç kimse kafasına göre bir şey yapamazdı. Her şeyin dayandığı bir hukuk, bir kanun veya bir kural vardı. Böylece belki de Türk tarihiden ilk defa liderden bağımsız işleyen bir devlet düzeni oluştu. Ondan sonra gelen liderler inanılmaz büyük hatalar yapmalarına rağmen, kurulu düzen sayesinde Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman sıkıntılı dönemler geçirse de tökezlemeden yoluna devam etti. Hiçbir zaman beka tehlikesi yaşamadı. Bir devlet ne zaman düzeni kaybeder, tek adamın iki dudağı arasına kalırsa işte o zaman beka tehlikesi ile karşı karşıya kalır.
Yeni Sömürgecilik
Kısacası Atatürk, düzen, özgürlük, bağımsızlık ve sömürülmeye karşı koymak demektir. Atatürk antiemperyalist bir liderdi, emperyalizme karşı savaş verdi. Bu noktadan hareketle konuyu biraz açalım.
Kaynak: CNN
Amerikalılar yüzlerce yıl ucuz işçi olarak köle çalıştırdılar. 1600’lü yıllardan itibaren başlayan kölelik sistemi, 1860’larda sonlandırıldı. Köleliğin kaldırılmasının gerçek sebebi belki de sistemin kârlılığının son bulmasıydı. Bir köleniz var diyelim. Onu yedireceksiniz, içireceksiniz, giydireceksiniz, barındıracaksınız, evlendireceksiniz, hastalanınca bakacaksınız, hatta yaşlanınca önüne bir kap yemek koyacaksınız. Bütün bu işler para gerektirir. Nereden bakarsanız pahalı bir yatırım. Vahşi kapitalizmin beşiği Amerika’da yeterince çalışacak iş gücü oluşunca kölelik birdenbire ortadan kalkıverdi. Kölelere artık özgürsünüz dediler. Kölelik boyut değiştirmişti. Kölelerin yerini asgari ücretle çalışan işçiler aldı. Çiftlik sahiplerinin yerini alan şirketler ve fabrikalar artık çalışanlarının temel ihtiyaçlarıyla bile ilgilenmek istemiyordu. Özgürlüklerini kazanan köleler, aldıkları asgari ücretle her türlü ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundaydı. Acımasız kapitalist dünyada fakir ailelerin çocukları için asgari ücretle çalışmaktan başka çare yoktu. İş seçmek özgürlük olmuştu. Bir de bir gün zengin olma umudu.
Bir toplumun içerisinde kaçınılmaz olarak çeşitli sınıflar olacaktır. Birileri diğerlerine göre daha düşük ücretle daha zor işleri yapmak zorundadır. Doğanın kanunu maalesef böyle. Komünizm denendi olmadı. Aslına bakarsanız toplum içerisindeki sınıfsal farklılıkların benzeri ülkeler arasında da kendini tekrarlıyor. Kölelik gibi sömürgecilik de şekil değiştirdi. Asgari ücretle çalışan insanların kendi hür iradelerine sahip olduklarını zannetmeleri gibi bazı ülkeler de kendilerinin sömürge olmadığını, sadece az gelişmiş veya gelişmekte olan ülke olduklarını zannediyor.
Gelişmiş ülkeler artık az para getiren, insan gücü gerektiren, iş kazası veya iş hastalıkları sebebiyle insan hayatını tehdit eden, çevreyi kirleten sanayi kollarını sömürge ülkelere kaydırıyor. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan az gelişmiş ülkeler, işsizler ordusuna bir lokma ekmek bulabilmek için sermayeyi ve yatırımı kendisine çekmek için her türlü teşviki, yani her türlü tavizi veriyor. Küçük bir yatırımla büyük teşvikler koparan küresel şirketler, az gelişmiş ülkelerin asgari ücretli işçileriyle büyük paralar kazanıyor. Kazandıkları paraları ise doğru düzgün vergi ödemeden yurt dışına götürüyorlar. İşte bu kâr transferi ülkelerin yarı sömürge olarak kalmalarını sağlayan mekanizmanın belki de en önemli parçası.
Bir örnekle konuyu somutlaştıralım. Günümüzde Kaz Dağlarında siyanürle altın çıkarılması, kamuoyunu meşgul eden en önemli tartışma konularından biri. 2001 yılında Kanadalı Teck Cominco Metals şirketi ihaleyle bölgede maden arama imtiyazını almış. Daha sonra 2010 yılında da bu hakkı 65 milyon dolar bedelle yine bir başka Kanadalı şirket Alamos Gold’a satmış. Alamos Gold kendisine yandaş bir taşeron bulmuş. Doğu Biga Madencilik şirketi, Alamos Gold adına bölgeden altını çıkartacak. Alamos Gold belki 100 milyon dolarlık küçük bir yatırımla milyarlarca dolar değerindeki altınımızı alıp götürürken geriye mahvedilmiş bir doğa bırakacak.
Altından elde edecek kâr, bizim ülkemize kalsa belki ihtiyacımız var diye doğa katliamına ses çıkarmayabilirsiniz. Ama durum öyle değil. Bu işten taşeron şirket biraz para kazanacak, kazandığı paranın bir kısmını sus payı olarak siyasete aktaracak, bir de madende asgari ücretle çalışan işçiler, iş buldum diye sevinecek. Hepsi bu.
Kanada’da asgari ücret 2848 Kanada Doları. Bugünkü kurdan Türk Lirasına çevirecek olursak 12 bin TL eder. Bizdeki asgari ücret 2020 TL. Yani sıradan bir Kanadalı işçi benim işçimin tam 6 katı maaş alıyor. Bir başka deyişle Kanadalı işçinin hayat standardı benim işçimden 6 kat daha iyi. Satın alma gücü paritesini hesaba katsanız dahi bu oran 4-5 katın altına inmez. Sıradan Batılı işçi, aldığı asgari ücretle gelip benim ülkemde 5 yıldızlı bir tatil köyünde bir hafta tatil yapabiliyorken, o tatil köyünde asgari ücretle yabancıya hizmet eden benim garsonum, aldığı parayla bayramda memleketine gitmek için yol parasını denkleştiremiyor.
Ülkenin Sömürge Kendinin Köle Olduğunu Nasıl Anlarsın?
Küresel sistem az gelişmiş ülkelerin doğal kaynaklarını ve insan gücünü sömürmek üzere kurulmuş. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, BM ve NATO gibi örgütler ve dolar ve avro gibi rezerv para birimleri bu sistemi devam ettiriyor. Günümüzde bir ülkenin sömürge olup olmadığını anlayabilmek için ülkedeki asgari ücretle çalışan işçi sayısına ve asgari ücretin ne kadar olduğuna bakmak gerekir.
2017 yılı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ülkede istihdam edilen 28 milyon 83 bin kişiden 18,9 milyonu ücret ve yevmiyeyle çalışıyor. Yine TÜİK verilerine dayanan Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Araştırma Dairesinin 2018 yılında hazırladığı rapora göre, Türkiye’de 10 milyon işçi asgari ücret civarında, 1 milyon 800 bin işçi ise asgari ücretin altında bir ücretle çalışıyor. Tabi bu veriler kayıtlı işçiler üzerinden yapılan hesaplamaları yansıtıyor. Kayıtsızları katarsanız çok daha vahim bir tabloyla karşılaşırsınız.
Şimdi gelelim Türkiye’deki asgari ücretin diğer ülkelerle kıyaslamasına. 27 Avrupa ülkesi arasında yapılan sıralamada Türkiye 22’nci sırada. Mesela 1’inci sıradaki Lüksemburg’da asgari ücret Türkiye’nin 5,6 katı. AB ülkeleri arasında en kötü durumda olan komşumuz Yunanistan’da bile asgari ücret neredeyse Türkiye’nin 2 katı. Söz gelimi bir Yunanlı, aldığı asgari ücretle yanında bir Türkü hizmetli olarak çalıştırabilir.
Türkiye’nin borçları ciddi boyutlara ulaşmış. Kısa vadede ödenmesi gereken milyarlarca dolar borç var. Bu borcu geri çevirmek ve iktidarda kalabilmek için kaynağa ihtiyaç var. Ekonomik sistemimizi döviz kazanma üzerine kurmadığımız için para bulabilmek adına sürekli varlıklarımızı satıyoruz. Madenlerimizi, dağlarımızı, taşlarımızı, fabrikalarımızı, şirketlerinizi yok pahasına satıyoruz. Sıra silah fabrikalarımıza geldi. 50 milyon dolar para bulamadığımız için tank ve palet fabrikamızı dahi sattık. Bu düzen değişmezse satılacak hiçbir şey kalmayana kadar bu süreç devam edecek.
Durumun vahametinin daha iyi anlaşılması amacıyla açık konuşacak olursak, Türkiye, çalışan nüfusunun neredeyse yarıdan fazlasının asgari ücret ve altında bir maaşla çalıştığı, asgari ücretin ise gelişmiş ülkelerden 4-5 kat daha az olduğu, yarı sömürge bir ülke haline gelmiştir. Türk insanı ise gelişmiş ülkelere mal ve hizmet üreten modern köleler durumuna düşmüştür.
Atatürk, 1919’da Samsun’a çıktığında, Türkiye’yi sömürge, vatandaşlarını ise köle olmaktan kurtarmak için mücadeleye başlamış ve bunu başarmıştı. Bugün geldiğimiz noktada maalesef Türkiye, Osmanlının son döneminde olduğu gibi yarı sömürge haline gelmiştir. Gayet tabi bu yaşanan felakette Atatürk’ten sonra iktidara gelen bütün hükümetlerin payı vardır. Ama en büyük pay hiç kuşkusuz 18 yıldır tek başına iktidarda olan AKP Hükümetlerine aittir.
Atatürk’ün mücadelesi unutuldukça, ülke geriye gitmektedir. Ülkeye yapılan hizmetler, yol, köprü, tünel inşa etmekle ölçülemez. Tek ölçü; ülkedeki asgari ücretli çalışan sayısı ve asgari ücretin diğer ülkelere göre ne olduğudur. 
Asgari ücret savaşında bir başka deyişle özgürlük ve bağımsızlık savaşında Reis, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yenilgisini almıştır. Ülke, sömürge olma yolunda vatandaş ise köleleşmektedir. AKP’nin yürürlüğe koyduğu, “betona para gömerek siyaseti finanse etme politikası”nın sonuçları daha yeni yeni kendini göstermeye başladı. Aslına bakarsanız bu iyi günlerimiz. Türk milleti, bu yanlış yatırımın gerçek sonuçlarını önümüzdeki 3-5 yılda görmeye başlayacak.
Türkiye’de Ciddi Bir Yönetim Zafiyeti Var
İşin daha da kötüsü, ülkedeki devlet düzeni her geçen gün daha da zayıflamaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan pragmatik, yani çıkar odaklı bir liderdir. Muhalefet olmayı asla kabul edemez. İktidarını korumak için her şeyi yapacak, her yolu deneyecek bir siyaset anlayışına sahiptir.
Onun bu siyaset anlayışı, kendisini hep gücü tek elde toplamaya itmiştir. Gücü elde toplamak için önce denge ve fren mekanizmalarından Milli Güvenlik Kurulu (MGK) gibi kurumları etkisizleştirmiş sonra Genelkurmay’ı saf dışı bırakmış, takiben Dışişleri Bakanlığından yargıya kadar devletin her noktasını, aykırı ses çıkaramayacak şekilde denetim altına almıştır. En son Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisini de devre dışı bırakarak bütün yetkileri tekelinde toplamıştır. Mevcut durumda devletin hiçbir noktasında onsuz karar vermek mümkün değildir.
Kendi tabanını sıkı tutmak için hep bir düşman yaratma yolunu seçmiş, bunu yaparken “ya bendensiniz ya da düşman” taktiğini kullanarak toplumu sürekli kutuplaştırmıştır. Kendisine biat derecesinde bağlı olmayan, beraber yola çıktığı dava arkadaşlarını dahi birer birer tasfiye ederek, inanılmaz büyüklükte bir düşman kitlesine sahip olmuş, böylece ülkeyi patlamaya hazır bir bomba haline getirmiştir.
Erdoğan’ın bu uygulamaları ve siyaset anlayışı, aynı zamanda devleti onsuz yönetilemez hâle getirmiştir. Bir benzetmeyle mevcut durumu anlatacak olursak; devleti ayakta tutan bütün kolonları birer birer yıktığı için kubbeyi tek başına kendisi ayakta tutmaya çalışmaktadır. Erdoğan’ın otoritesi ve yarattığı korku, şimdilik devletin çarklarının dönmesini sağlamakta, problem yokmuş gibi bir hava yaratmaktadır.
En büyük destekçisi, devlete yakınlığı ile bilinen MHP lideri Devlet Bahçeli’nin hâlâ onu desteklemeye devam etmesinin arkasında yatan gerekçe, büyük ihtimalle Erdoğan sonrası ülkenin kaosa sürüklenebileceği korkusudur. Benzer şeyi küçük destekçisi Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek için de söylemek mümkündür. Diğer yandan Perinçek, Erdoğan’ı ABD ile yolları ayırmaya çalıştığı ve Avrasya’ya yöneldiği için desteklemektedir. Aslına bakarsanız bu iki lider ve onlar gibi düşünenler, ülkeyi yarı sömürge, vatandaşını köle ve devleti yönetilemez hale getiren Erdoğan’a, devletin bekası kaygısıyla destek vermeye devam ederek, başarısız bir lideri ödüllendirme yolunu seçmektedirler.
Erdoğan her seçimde, her referandumda, yapılan her anayasa ve kanun değişiklikleriyle kendisine daha fazla güç verilmesini talep etmiş, ne var ki kendisi güçlendikçe devlet zayıflamıştır. İşler iyiye gideceğine maalesef hep kötüye gitmiştir. Bundan sonra da bu eğilimin değişme ihtimali yoktur. Yok, Amerikancılar yeniden iktidara gelecekmiş, yok PKK yönetimde söz sahibi olacakmış, yok FETÖ yeniden canlanacakmış gibi vehimlerle Erdoğan’ın iktidarını uzatmak, kurumsal yapının sürekli zayıflamasına sebep olmakta, devlet her geçen gün daha da yönetilmez hâle getirmektedir. İki kötüden birini tercih etmek çözüm değildir. Çözüm doğru iktidarı yaratmakta yatıyor.
Erdoğan da bir fanidir. Hiç seçim kaybetmese de Allah geçinden versin, bir gün Erdoğan’sız bir Türkiye’ye uyanacağız. O zaman ne olacak? Gerçekle ne kadar erken yüzleşirsek, zarardan o kadar erken dönmüş oluruz. Erdoğan sağlıklıyken, onsuz bir Türkiye’ye hazırlanmak mecburiyetindeyiz. Daha akıllı, daha uyanık, dış odakların güdüm ve akıl hocalığından kurtulmuş, devletin bekası ve milletin refahı için çalışacak, etnik ve mezhep temelinde kimlik siyaseti yapmayacak, kısacası Atatürkçü yeni bir iktidar için çalışmak zorundayız. Yıkılmakta olan, yanlış bir iktidarı zorla ayakta tutmaya çalışarak devletin bekasını sağlayamayız; olsa olsa onunla birlikte kaybederek oyunda saf dışı kalırız. Doğru strateji Atatürkçü bir iktidar için çalışmaktır. Yeni kurulacak hükümette söz sahibi olmak isteyen, aynı zamanda yarı sömürge ve modern köle olmak istemeyen herkesin artık bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.
Bütün bu tespitlerden sonra Atatürk ile başladığımız yazıyı “Atatürkçü kime denir” tanımımla bitirelim:
“Liderden bağımsız saat gibi işleyen bir devlet düzeni inşa etmeye çalışana; devlet ve milletin çıkarını her zaman ve her şartta kendi ve akrabalarının çıkarlarından üstün tutana; yaptığı icraatlarla devletin gücünü ve milletin refahını artırmada başarılı olana Atatürkçü denir.” Gerisi hikâyedir…

https://www.sunsavunma.net/ataturku-unutturmaya-calisanlar-turkiyeyi-somurgelestiriyor
Posted in ATATURK, SUN SAVUNMA NET, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

EĞİTİMSİZ TOPLUMLARIN SONU TUTSAKLIK VE YOKSULLUKTUR.

EĞİTİMSİZ TOPLUMLARIN SONU TUTSAKLIK VE YOKSULLUKTUR.

Yazan: Fatih Bengi, SunSavunma.Net, 7 Eylül 2019

Dikkat edersek tarihteki diktatörlerin çoğu kötü eğitim almış veya eğitimini yarım bırakmış demogoglardır. Elbette diktatörler içinde eğitimli olanlar da vardır.Ancak insanlığa zarar vermiş olanlar genellikle eğitimsiz ve cahil cesaretine sahip olanlardır.
Eğitim;
▪bir toplumun geleceğini,
▪yönetim sistemi ile ilgili tercihlerini,
▪biat kültürünü ve
▪potansiyel kalkınmayı etkilemenin şifrelerini barındırır.
▪Eğitim, demokrasi bilincini artırır.
Eğitimsiz bir toplumda Demokrasinin tüm kurallarıyla yerleşmesi ve sağlıklı sürdürülmesi mümkün değildir. Fakat hangi ülke ve hangi sosyo- ekonomik sitem olursa olsun, iktidara gelenler önce eğitimi kendi hedefleri, ideolojileri ve iktidarda kalma hesapları içinde değerlendirip, planlamaya çalışır.Eğitimsiz olan bu toplumlarda söz konusu biat kültürü yaygınlaşır siyasiler milli duyguları, toplumun inancını ve fakir halkın duygularını istismar eder. Kamuoyundan etkili bir tepki olmayınca sonuç otokrasiye kadar gider.
Otokratik yönetimlerde, kamu kaynakları etkin kullanılmaz. Zira diktatörler kendi gelecekleri için kamu kaynaklarını ve devlet imkânlarını kullanmak zorundadır. Bu durum hem haksız rekabet yaratır hem de kamu kaynaklarının etkin kullanılmasını önler. Aynı şekilde, haksız rekabet ve haksız zenginleşme yaratılır, piyasa etkinliği azalır.Bu durum yatırımları ve kalkınma projelerini de olumsuz etkiler.
Otokrasi varsa, otokrasinin devamı için, kısa sürede katma değere dönüşecek, ekonomiyi canlı tutacak konut yatırımları, karayolları gibi kısa dönemli yatırımlar öne çıkar. Daha yüksek teknoloji getiren ve daha çok katma değer yaratan ve fakat üretime daha uzun dönemde geçen, uzun vadeli yatırımlar yapılmaz.
Birçok ülkede yaşanan Dikta rejimlerin kısa sürede meyvesini verecek yatırımları tercih etmesi, halkın tepkisini bastırmak ve halk desteği almak içindir. Bu nedenle otokraside genel olarak iktisadi planlama yoktur.
Etkin bir eğitim için neler yapılmalıdır?
İngilizlerin bilinen atasözüdür.’’George’’u eğitmek için , anne annesinden başlamak gerekir. ‘’ Eğitim uzun bir süreç olduğu için, kalkınma açısından da etkileri daha uzun dönemde ortaya çıkar.Eğitimden en yüksek verimin alınması için;
●Bir ekonomide katma değer yaratmada etkili olacak insan gücü eğitiminde, eğitim yapacakların en geniş tabandan ve en yetenekli olanlar arasından seçilmesi,
●Zorunlu eğitim sırasında ve sonrasında, insan gücü planlaması yapılması ve ihtiyaca, piyasa talebine göre eğitim yapılması,
●Eğitimin , siyasi ve ideolojik hedeflerden uzak tutulması gereklidir.
Neden insana yatırım yapılmalıdır?
Eğitimin İnsana yatırım olarak görülmesi, iktisat tarihi kadar eskidir. Insana yatırımın büyüme ve gelişmeye net katkıları 1960’lı yıllardan sonra daha kapsamlı olarak anlaşılmış ve literatüre girmiştir. Adam Smith, ‘’çok fazla emek ve zaman maliyeti ile eğitilen insan, pahalı bir makina ile karşılaştırabilir’’ demiştir.
Adam Smith, 1776 yılında Milletlerin Zenginliği kitabında, Eğitimin toplumsal refahı olumlu etkilediğini,üretimde iş bölümüne imkân sağladığını,üretim kapasitesini artırdığını ve kaliteyi etkilediğini vurgulamıştır. Smith eğitimin insanları daha bilinçli kıldığını ve bu nedenle sermaye sahibinin kamu çıkarlarına aykırı ve gelir dağılımını bozucu uygulamalarına karşı çıktığı ve denge sağladığını belirtmiştir. Ayrıca eğitilmiş insanların batıl itikatlar ve yanlışlara karşı da daha duyarlı olacağını vurgulamıştır.
•İnsan sermayesi, maddi sermayeden farklı etkiye ve öneme sahiptir. Maddi sermaye, konjonktürün iyileşme dönemlerinde, insani sermayeden daha hızlı büyür. Buna karşılık şoklara karşı dayanıksızdır, depresyon ve kriz dönemlerinde küçülür. Beşeri yatırım sermayesi nesillere bilgi ve teknoloji aktarılması nedeniyle, kümülatif olarak büyür.
•Kişilerin bilgi ve becerilerinin artması, onlara daha iyi iş olanakları ve hayat güvencesi, kişilere sosyal statü sağlar.
•Ruhsal nitelikleri artırır. Eğitilmiş insan topluma daha kolay uyum sağlar.Sosyal ilişkileri daha dengeli olur.
•Eğitimle nitelikli ve vasıflı iş gücü oluşur. Bu durum Ekonomide toplam verimlilik artışı yaratır. Eğitilmiş ve uzmanlaşmış insanların iş verimi artar. Verimlilik artışı, daha yüksek katma değer yaratır ve milli gelirde fert başına büyüme artar, kalkınma hızlanır. Ekonomide Ar-ge araştırmaları, teknolojik gelişme artar.
•Eğitilmiş toplumlarda Popülizm, kayırmacılık, yolsuzluğa karşı toplum daha bilinçlidir. Bu gibi sorunlar ve siyasi istismarlara tepki oluşur ve daha kolay önlenir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde çağdaş topluma geçiş hızlanır.
•Toplumda sosyal ilişkiler daha düzgün işler. Eğitilmiş insan, ideolojik ve terör etkisi altına daha zor girer. Sosyal sorunlara daha doğru ve daha objektif bakar. Topluma karşı olan görevlerinde daha titiz, daha saygılı ve daha sorumlu davranır. Bu tür toplumlarda toplumda insan ilişkileri, insan hakları ve demokratik özgürlükler daha iyi gelişir. İnsanların daha mutlu olmasının önü açılmış olur. Çevre bilinci gelişir. Eğitimli toplumlar, çevrenin daha iyi korunmasında ve çevreye verilen zararlara karşı durmakta daha hassastır.
•Eğitim demokrasi ve demokratik kurumların yerleşmesi ve gelişmesine yardımcı olur. Eğitim insanların analiz kapasitelerini artırır. Eğitimsiz insanlar, ideolojik saplantılara, hurafelere, daha kolay inanır ve daha hızlı militanlaşır.
•Eğitim suç işleme eğiliminin azalmasına yardımcı olur.
•Eğitim bilgi ve beceri kazandırmakta, vasıflı işgücünü artırmaktadır. Vasıflı işgücü ekonomide verimliliği ve üretilen malın kalitesini artıran bir faktördür. Ar-ge, teknolojik gelişme, büyümenin ve kalkınmanın en kritik öğesidir.
•Eğitim beşeri yatırım ve beşeri sermayedir. Son asırda beşeri sermayenin kalkınma da artı bir değer yarattığı anlaşılmıştır. Bir insan yetiştirmek, uzman yapmak, bir fabrika kurmaktan daha zordur. Daha da önemlidir. Hele hele çağımızda. Artık makine ikinci planda kalmıştır. Zaten vasıflı insan olmazsa, sermaye de olsa, fabrika kuramazsınız. Teknoloji üretemezsiniz.Maddi sermaye, konjonktürün iyileşme dönemlerinde, insani sermayeden daha hızlı büyür.Buna karşılık şoklara karşı dayanıksızdır, depresyon ve kriz dönemlerinde küçülür. Beşeri yatırım sermayesi ise nesillere bilgi ve teknoloji aktarılması nedeniyle her zaman kümülatif olarak büyür.
Eğitime yönelme eğilimine etkisi yanında bir toplumun hayatında ve dünya için lobi oluşturmada, kültür ve sanatın etkisi yüksektir. Bazı sanatçılar ülkelerinden daha çok tanınır. Çoğu insan İngiltere’den daha çok Shakespeare hakkında bilgi sahibidir ya da Rusya hakkında çok az bilgisi olanlar dahi Leo Tolstoy’un Harp ve Sulh’unu okumuş veya seyretmiştir. Maalesef bu konuda da almamız gereken çok yol var
Ülkemizin eğitim sorunları nelerdir?
•Üniversite eğitimi önünde en büyük engel YÖK’tür. YÖK 1980 darbesinin eğitim sistemini kontrol etmek ve taraflı eğitim için getirilmiş bir kurumdur.YÖK’ te görev yapanlar en iyi bilim adamları değildir. Ama bilim kararı verirler. Üstelik bu güne kadar YÖK, değişen iktidarlara göre hep ideolojik gurupların, siyasi partilerin ve hatta tarikatların hakim olduğu bir kurum oldu. Yüksek öğrenim kurumları, idari ve bilimsel anlamda bağımsız olmadıkları sürece, her siyasi parti kendi ideolojisi doğrultusun da burayı kullanıyor. Bu nedenle de objektif ve tarafsız bir YÖK’ istemeleri mümkün görünmüyor. Sonuçta Üniversitelerde reform yapmak olanağı da kalmıyor.
•Eğitim sisteminde, Orta öğrenimde ve orta öğrenime girişte o kadar sık değişiklik yapılıyor ki bu yüzden etkili bir eğitim imkanı kalmıyor, tedrisat değişikliği eğitimi geriye götürüyor.
•Her millet kendi geçmişini iyi bilmek zorundadır. Ancak tarihimizde doğru anlatılmıyor.
•Türkiye’nin kaynak harcayarak eğittiği gençler, Beyin göçü ile başka ülkelere gidiyor. Kaldı ki gençler arasında işsizlik oranının yüksek olması , demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda yaşanan gerileme de beyin göçünü hızlandırıyor.
•OECD her yıl 35 üye ülke itibariyle gençlerde ‘’işsiz ve eğitimsiz genç ‘’ oranlarını açıklıyor. İşsiz ve eğitimsiz genç oranı en yüksek olan ülke Türkiye çıkıyor. Türkiye için bu oranlar 2013 yılında yüzde 29.8, 2015 yılında yüzde 28.4 olarak açıklandı. Türkiyeden sonra ikinci sırada Yunanistan ve İtalya geliyor. En iyi durumda ise yüzde 6.5 oranıyla Lüksemburg, yüzde 7.1 oranıyla Norveç geliyor. TÜİK’ te 2017 Ağustos ayı için 15-24 yaş gençlerde işsizlik oranını yüzde 20.6 ve İstihdamda ve Eğitimde olmayan gençler oranını da yüzde 28 olarak açıkladı.
•Eğitimde ve ekonomide iş gücü planlaması yapmadığımız için, birçok Üniversitelerden mezun ettiğimiz gençlere iş veremiyoruz. İşsiz kalınca da ilk fırsatta ABD ve Almanya gibi gelişmiş ülkelere gidiyorlar. Zaman zaman, yabancı ülkelerde, özellikle ABD, Avrupa ve sanayileşmiş ülkelerde, Türk uzmanların her alanda dünya çapında isim olduklarını görüyoruz.
•Yetişkin eğitimi yetersiz.18 yaş ve üstü fertlerin mesleki veya kişisel alanlarda bilgi ve becerilerini geliştirmek amacıyla örgün veya yaygın eğitim faaliyetleri ile gayri resmi öğrenme yollarına katılma oranları, TÜİK’in açıklamasına göre, ortalama yüzde 22.7 oldu. Bu oran kadınlarda yüzde 18.9, erkeklerde ise yüzde 26.6 oldu. Yani yetişkinlerin yalnızca dörtte birden azı, kişisel bilgi düzeyini ve mesleki becerilerini geliştirmek istemişlerdir.
•Açık öğretimde mezuniyet oranı çok düşük.
•Kalkınmanın önemli bir şifresi, insan gücü potansiyelinin etkin kullanılmasıdır. Bunun için de mesleğe yönelme orta öğrenimde başlamalı, yüksek öğrenimde devam etmelidir. Herhangi bir alanda ihtiyaçtan fazla insan eğitmek kaynak israfı demektir.
•Eğitim sistemi FETÖ ideolojik çetesinden büyük darbe yedi.Geçmişte, Hitler Almanya’sında ve Sovyetlerde ideolojik eğitimin, toplumları nasıl çökerttiği de tarihi gerçeklerdir. Bu nedenle, önce eğitimi ideolojiden uzak insana yapılan bir yatırım olarak görmeliyiz.
•Türkiye’de ara elemana ve teknisyene ihtiyaç var… Meslek liseleri ve teknik liselerin artırılması hem bu ihtiyaca cevap verecek, hem de Üniversite önünde yığılmayı önleyecektir.
Sonuç olarak gelecek yüzyılı da ıskalamamız için çok geç olmadan mevcut eğitim politikaları gözden geçirilerek doğru eğitim politikaları tespit edilip uygulanmalı ve bundan asla taviz verilmemelidir.
”Her toplum layık olduğu şeklide yönetilir.” Yaklaşık üç yüz yıl önce söylenmiş ve tarihte defalarca sınanarak doğrulanmış bir sözdür. İnsanlar her zaman layık oldukları yönetim tarzıyla yönetilirler, kendileri iyi olurlarsa yöneticileri de iyi olur, kötü olurlarsa yöneticiler de kötü olur. Zira yöneticiler halkın içinden çıkarlar ve onların bir parçasıdırlar. Şunu unutmamak gerekir; “eğitimsiz toplumların sonu tutsaklık ve yoksulluktur”. ve “her birey özellikle eğitimli bireyler kötü yönetimlerin mesuliyetine de ortaktır”.

https://www.sunsavunma.net/egitimsiz-toplumlarin-sonu-tutsaklik-ve-yoksulluktur
Posted in EĞİTİM | Leave a comment

BU GÜZEL ÜLKE NE HAİNLER GÖRDÜ, NE İHANETLER YAŞADI * KOZMİK ODA

KOZMİK ODA

Mustafa Zihni Selvi, Sun Savunma Net, 10 Eylül 2019

90’lı yılların başında “ulusal tehdit algısı” değişti, Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi göbeğini kendisi kesmeye karar verdi.

“En kritik ve tartışmalı döneminizi ‘Kozmik Oda’ sürecinde yaşadınız. Arama izniniz yıllardır tartışılıyor. Pişman mısınız?” sorununa ise İlker Başbuğ şöyle yanıt verdi:
“Hayır, gerekeni yaptığımızı düşünüyorum. Bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım. Kozmik Oda olayı basında gereğinden fazla büyütüldü. TSK’ya gerçekten samimi duygularla güvenen, seven insanlarımızın psikolojik olarak yüreklerini dağlayan bir olay oldu, üzüntü yarattı. Tenkit edenler olabilir, samimi tenkitlere saygımız var. Ama olayı saptırarak yanlış noktalara götürenlere karşı da pek saygı duyduğumu söyleyemem. Bizim prensibimiz şu oldu: Biz o gün doğru yaptığımızı düşündük, bugün hâlâ öyle düşünüyorum.”

50 metrekarelik bir oda, retina taramasıyla giriliyor, 17 haneli kapı şifresi üç günde bir değiştiriliyor, sadece genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları ve burada görevli 12 subayın girebilme yetkisi var, kamuoyunda kısaca “kozmik oda” olarak biliniyor.
1950’li yılların başında NATO (North Atlantic Treaty Organization) talimatıyla Seferberlik Tetkik Kurulu oluşturulmuştu. Türkiye işgal edilirse, kendi topraklarımızdaki direnişi örgütleyecek olan birimdi. Barış zamanında silahı, mühimmatı, insan gücünü temin edecek, işgal olursa, bunları devreye sokacaktı. Sovyetler dağılınca, soğuk savaş sona erdi, gene NATO talimatıyla, Seferberlik Tetkik Kurulu lağvedildi. Artık gerek yok denildi. ABD’nin isteğiyle kurulmuş, ABD’nin isteğiyle kaldırılmıştı.
90’lı yılların başında “ulusal tehdit algısı” değişti, Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi göbeğini kendisi kesmeye karar verdi. Silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırmaya başladı. Seferberlik Dairesi’ni Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı olarak yeniden kurdu.
Görevi neydi? Memleket işgal edilirse, Türk silahlı kuvvetleri herhangi bir sebeple çökerse, özgürlük direnişini örgütleyecekti. Bu amaçla, kritik şehirlerde seferberlik bölge başkanlıkları tesis edildi. Kısaca “kozmik oda” olarak bilinen yer, bunlardan biriydi.
Ordunun silah depoları, cephanelikleri imha edilirse, gizlenmiş sivil depoların adresleri kimlerde olacak? Havaalanları zarar görürse, hangi şehirlerarası yollar pist olarak kullanılacak? İşgalcilerin ilerlemesini engellemek için hangi demiryolları havaya uçurulacak, hangi viyadükler patlatılacak? Bölgeyi bataklığa çevirmek için hangi barajların kapakları açılacak? Kozmik odada bunların planları vardı.
Kimlerin teknesi, hangi balıkçı barınakları kullanılacak? Hangi kahvehane, hangi park, hangi bakkal… Mazotu nereden alacağız? Adresler, kapı numaraları, kodlar… Yaralananlar olacak, hastaneye gidemezsin, hangi doktorlar gizli ameliyatlar için yeraltına inecek, hangi eczacılar ilaç temin edecek? Elektrik kesik, telefon yok, hangi taksici, hangi çiçekçi kuryelik yapacak? Hangi mühendis, hangi mimar, hangi avukat hangi işe yarayacak? Senin o kırtasiyeci zannettiğin, mobilyacı zannettiğin, aslında kim? Vatan için hayatını ortaya koyacak olan sivil kahramanların isim isim listesi vardı.
(Demokrasi nöbetinde dombıra söylemekle olmuyor bu işler.)
Kozmik oda…
Nefsi müdafaaydı.
Kuvayı millîyeydi.
Bülent Arınç… İşte bu kozmik odanın kapısını kırıp, bu milletin Kuvayı milliyesini imha etmek için kullanılan levyeydi. Suikast ayağıyla, kozmik odaya 1,5 terabaytlık bilgisayar hafızasıyla daldılar, 125 milyon Word sayfası ebadında devlet sırrı çaldılar. FETÖCÜLER Bülent Arınç levyesiyle girdikleri kozmik odayı talan ederken, Bülent Arınç hâlâ alay ediyor, “kozmetik oda” diyordu.

Atatürk dâhil tüm cumhurbaşkanlarımız sanki dinsizmiş gibi “dindar cumhurbaşkanı seçeceğiz” diyordu, FETÖ mahkemeleri inşa edilirken gevrek gevrek gülerek “kurban olduğum Allahım, verdikçe veriyor” diyordu, FETÖCÜ savcı adliyeyi basıp, başsavcı İlhan Cihaner’i tutuklarken, FETÖCÜ savcıyı eleştirenlere tükürüyordu, “adliye basıldı diyorlar, buna baskın denir mi, tuuu size” diyordu.
Onuncu Yıl Marşı’nı duyduğunda “asabım bozuluyor, kapatın şunu” diyordu, sırf Mustafa Kemal’i hatırlatıyor diye Vardar Ovası türküsüne bile kafayı takıyordu, bebek katili Apo için “namazında niyazında masum bir çocuk” diyordu.
Kendisi gibi düşünmeyen özgür kadınlara “pornocu” diyordu, muhalefet partisinin kadın milletvekiline “yaratık” diyordu, “bir kadın olarak sus” diye bağırıyordu, kahkaha atan kadınlara “iffetsiz” diyordu.
Laik eğitime saldırıyor, “çok şükür satanist olanlar, memleketi soyanlar imam hatipten yetişmedi” diyordu, madalyalı kahramanlarımız asrın iftirasıyla hapislere tıkılırken, kahırdan canlarına kıyarlarken “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyordu.
Tek başına hükümet olmanın şımarıklığıyla, cumhuriyet değerlerine hakaret ediyordu, Atatürk devrimlerinin kendisine tanıdığı imkanları, Atatürkçüleri aşağılamak için kullanıyordu, hukukçu olmasına rağmen, dinciliği yüceltiyor, eğitimli olmasına rağmen, lümpen küstahlığını cesaretlendiriyordu, güya edepten ahlaktan dem vururken, daima belden aşağı vuruyordu.

Boş süt şişesi gibi kapının önüne koyuldu. Şimdi çıkmış, cemaat beni kullanmış olabilir filan diyor. İnsanın kendisini bu kadar kaybetmesi için “iktidar sarhoşu” olması yetmez… “İktidar ayyaşı”ydı bunlar!

“İki gün sonra diyeceklerdi ki ‘Biz suçüstü yakalamıştık, imha ettiler, izin vermediler’ vs. Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle Özel Kuvvetler arasında ilişki kurulması tüylerinizi ürpertmez mi? Biz bu iddiaların çürütülmesinin gerekli olduğu kanaatine vardık. İddialar çok vahimdi. Ciddiye almadan aratmamak olabilir miydi, olabilirdi. Ama iddiaların daha güçlenerek, bugün değil ama yarın Silahlı Kuvvetler’in karşısına getirilmeyeceğinin garantisi var mı? Bu iddianın ortadan kaldırılması bizim için hayatiydi. Kozmik Oda’daki arama 19 Aralık 2009’da başladı, 20 Ocak 2010’da bitti. Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda bakılan her şey, Genelkurmay Destek Kıtaları Komutanlığı’nın kasasına çift mühürle kitlendi. Bu süreçte Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’ndan bir tek kâğıt parçası, belge, bilgi dışarıya çıkmadı. Ne zaman çıktı, 16 Mart 2013… Hassasiyet gösterenler bu konu üzerinde dursunlar. 16 Mart 2013’te bu bilgiler verildi, dönemin Genelkurmay Savcısı da Muharrem Köse’ydi. Tamamen yasadışı. Bu bilgiler nereye gitti, ne oldu? Bunun üzerinde durulmalı. Biz Kozmik Oda’yı açarak aslında FETÖ’nün oyununu bozduk.” İlker Başbuğ

https://www.sunsavunma.net/kozmik-oda
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Fetullah Gülen, TSK | Leave a comment

EMPERYALİZM – BOP – ORTADOĞU * Türkiye’nin Kürt Sorunu Yoktur, Kürt Görünümlü Yahudi Devleti Sorunu Vardır

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 17 Haziran 2022

Türkiye’nin Kürt Sorunu Yoktur, Kürt Görünümlü Yahudi Devleti Sorunu Vardır

Kripto Yahudi Barzani aşiretini “ortakçı, toplumcu ve paylaşımcı Nakşibendî aşireti” diye insanlara yutturmaya devam edersek daha çok Türk ve Kürt delikanlısını toprağa vermeye devam ederiz.

Yunanistan maşa olmaya dünden hazır
Son bir haftadır ana akım medyanın gündeminde Türkiye-Yunanistan gerginliği var. Her iki ülkede de öyle abartılı yorumlar duyuyoruz ki, sanki birileri bu iki komşunun savaşmasını canı gönülden istiyor.
Türkiye ile Yunanistan arasında tarihi kökleri olan önemli sorunlar var. Geçtiğimiz senelerde Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımından kaynaklanan bir gerginlik yaşanmıştı. Fakat bu seferki gerginliğin zamanlaması çok ilginç. Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı operasyonun öncesine denk geldi. Suriye operasyonu ile Yunanistan gerginliği birbiri ile bağlantılı gibi gözüküyor.
NATO’nun askeri karargâhı SHAPE’te (Strategic Headquarters Allied Powers in Europe) görev yaparken Yunanlı bir subay ile tanışmıştım, üç-beş kere sohbetimiz oldu. Özel Kuvvetler mensubu Yunanlı albay çok açık sözlüydü. Bir gün Kürt meselesini tartışırken açık açık yüzüme, “biz PKK’yı destekliyoruz, karşımızda koskoca 70 milyonluk bir Türkiye görmek yerine bölünmüş, zayıflamış, gücü azalmış bir Türkiye görmeyi tercih ederiz” demişti.
Yunanistan’ın Kürt meselesine bakışı aslında bu kadar basit değil, olayın bir de kripto boyutu var, anlatalım. Her şey Irak’ın kuzeyi ile bağlantılı.

Arz-ı Mev’ud – Vadedilmiş Topraklar
Einstein’ın “Dünyayı kurtarmak için bir saatim olsaydı; ellibeş dakikasını problemi tanımlamaya, kalan beş dakikayı da çözümü bulmaya ayırırdım” dediği söylenir. Biz hâlâ Kürt meselesini tanımlayamadığımız için sorunu çözmekte bir santimetre yol alamıyoruz. Araştırmacı gazeteci yazar rahmetli Uğur Mumcu’nun 1993 yılında PKK-Barzani-Yahudi-ABD ilişkilerini deşifre etmesinin üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen halen karşı karşıya olduğumuz sorunu Kürt sorunu zannediyoruz. Bunun ana sebebi ana akım medyanın Türk halkının uyanmasını istememesidir. Türkiye’nin bir Kürt sorunu yoktur. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun: Güney sınırlarında Irak ve Suriye’nin kuzeyini içine alan Kürt görünümlü bir Yahudi devleti kurulma çabasıdır.
Şaşırmayın, bakın eski ABD dışişleri bakanlarından Yahudi asıllı Henry Kissinger, 27 Ekim 2011 tarihinde İngiliz DailySquib gazetesine “Savaş Davullarını Duyamıyorsanız Sağır Olmalısınız” başlığıyla bir röportaj vermişti. Kissinger, röportajında yaklaşan savaştan bahisle “bu savaşta İsrail’in, mümkün olduğu kadar çok Arap’ı öldürmek için tüm gücü ve silahlarıyla savaşmak zorunda kalacağını ve her şey yolunda giderse Ortadoğu’nun yarısının İsrail’in olacağını söylüyordu.” Kissinger, bu röportajı verdiğinde Arap Baharı rüzgârı Suriye’ye gelmişti, 15 Mart 2011 tarihinde başlayan gösteriler ülkede de iç savaşa dönüşmüştü. İsrail, planlandığı kadar Arap’ı belki öldüremedi ama en az 5 milyonunu Türkiye’ye bir o kadarını da başka ülkelere gönderdi. İşte karşı karşıya olduğumuz soruna bu açıdan bakmamız gerekiyor.
Tevrat ve Zebur olarak adlandırılan Eski Ahit’e göre Yahudiler, Arz-ı Mev’ud kavramına inanmaktadır. Vaat Edilmiş Topraklar anlamına gelen bu kavrama göre Mısır’ın Nil nehri ile Türkiye’nin Fırat nehri arasında kalan topraklar inanışa göre Yahudilere aittir. Siyonist Yahudiler ve onların bir eseri olan İsrail Devleti, inanış gereği bu toprakların peşinde.
Kuzey Irak eskiden Yahudilerin New York’u imiş
Peki, Kürtlerin bu oyundaki rolü nedir? İşte püf noktası burada yatıyor. Kendisi Iraklı bir ailenin çocuğu olan ve Frankfurt am Main gazetesinin siyasi editörlerinden Majid SattarYahudiliğin yazılı kutsal metinleri olan Talmud ve Tevrat’ın sürgün sırasında Mezopotamya’da ortaya çıktığını yazıyor. Bu manada Irak’ın Kürdistan olarak adlandırılan bölgesi Yahudilerin yazılı tarihi ve kültürleri açısından önemli bir coğrafya konumundaymış; Babil, eski çağlarda Yahudilerin New York’u olarak görülebilirmiş.[1]
VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR      
Gerçekten de Irak’ta ve özellikle Kürtlerin yaşadığı kuzeyde ciddi bir Yahudi nüfusu vardı. 2’nci Dünya Savaşı esnasında antisemitizmin yükselmesi, 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ve sonrasında yaşanan Arap-İsrail savaşları sebebiyle Irak’ta yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı peyderpey İsrail’e göç ettiler. Bu yapılan göçlerden en toplu olanlarından biri 1950–1951 yılları arasında gerçekleşmiştir ve yaklaşık 80.000’i Kuzey Irak’ta yaşayan Yahudi olmak üzere toplam 130.000 civarında Yahudi, Irak topraklarından ayrılarak yeni kurulan İsrail devletine göç etmiştir. 1950 – 1988 yılları arasında yapılan göçlerin toplam sayısının ise iki yüz bin civarında olduğu öne sürülmektedir.[2] İsrail’e götürülen iki yüz bin Kürt Yahudi’sinin arasında Suriye’den götürülenler de vardır.[3] Ayrıca bölgeyi terk eden Kürt Yahudilerinin bir kısmı ise Türkiye ve İran’a yerleşmiştir. Yani Türkiye’de de Kürt Yahudileri vardır. Geride kalan çok az bir kısım ise ya Müslümanlığı benimsemiş veya ülkenin geneline göre göreceli olarak daha güvende oldukları kuzey bölgelerindeki Kürtlerle kaynaşarak ve bu kimliği benimseyerek dikkat çekmeden hayatlarını idame ettirmişlerdir.
Daha açık yazacak olursak, her Yahudi göçünde olduğu gibi inançlı Yahudiler göçü tercih etmiş, geriye kriptolar kalmıştır. Kriptolar içinde yaşadıkları halkın kültürünü benimseyerek dışarıda başka içeride başka kimlikle yaşamaktadır. Bu kriptolar yine her zaman olduğu gibi göç eden inançlı insanların mallarının tasfiyesi üzerinden zengin olmuştur.

Irak Kürdistanı Lideri Massoud Barzani, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve 1970’li yıllarda Türkiye’den kaçan Kürt şair ve şarkıcı Sivan Perwer, Diyarbakır’da düzenlenen bir törende halkı selamlarken, 16 Kasım 2013. Kaynak: REUTERS

Bu arada bir noktanın altını çizelim. Kürt Yahudi’si, Türk Yahudi’si veya Yunan Yahudi’si olmaz. Yahudilik bir ırkı ifade eder. Yahudilikte soyun devam etmesi ulusun ve dinin devamı bakımından çok önemlidir. Tora’ya göre Yahudilerde karışık evliliğe izin verilmez.[4] Dolayısıyla Kürt Yahudi’si denildiği zaman kendi aralarında evlenerek Yahudi soyunu ve inancını devam ettiren ama dışarıdan bakıldığında Kürt kültürünü yaşayan Kürt dilini konuşan bir Yahudi anlaşılmalıdır. Bu durum kripto Yahudiler için de geçerlidir.
Kuzey Irak’ın kripto aşireti
Kuzey Irak’tan İsrail’e yönelen Yahudi göçünü düzenleyen en önemli aile Barzani ailesidir. Molla Mustafa Barzani, Washington Post gazetesine verdiği bir demecinde, bu göçler esnasında MOSSAD tarafından yardım ricasında bulunulduğu ve kendilerinin de kabul ederek Yahudilerin göçlerini organize ettiklerini ifade etmiştir.[5]
Bugün Kuzey Irak yönetimini elinde bulunduran Barzani ailesinin Yahudi kökenli kripto bir aile olduğu biliniyor. Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan Los Angeles’teki Californiya Üniversitesi’nde (UCLA) görev yapan Prof. Yona Sabar, 1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan ‘‘The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) başlıklı kitabında bu gerçeği yazmıştır. Ayrıca tarihçi Ahmet Uçar da Osmanlı arşivlerindeki belgelere dayanarak bu gerçeği ortaya koymaktadır.[6] Bu bilgilerden yola çıkarak Barzani aşiretinin de birçok mensubunun kripto Yahudi olduğunu kabul edebiliriz.
Guam Adasına ulaşan Kürt mülteciler. Kaynak ARSOF History
Şimdi bir olaydan daha bahsedelim sonra kilit noktaya gelelim. 1996 yılında Saddam’ın Cumhuriyet muhafızları Erbil’e saldırınca ABD beş bin kadar Peşmergeyi Silopi-Diyarbakır-İncirlik üzerinden Guam Adası’na götürmüştü. İlk kafilelerden bir tanesini götüren Boeing 747 uçağı Diyarbakır’dan havalandıktan sonra pist kapanmıştı. Çünkü 4 motorlu uçağın dış motorları bir askeri meydan olan 8’inci Ana Jet Üssü’nün pistinin dışında kalmış ve pilotun kalkış için gaz açmasıyla birlikte kenarlardaki bütün taş ve toprak pisti kaplamıştı. O sırada ben de meydan harekât nöbetçisiydim. O dönemde yurt dışına götürülen peşmergelerin kaydı yapılmadı. Kim olduklarının bilinmesi istenmiyordu. Büyük ihtimalle gelecekte Barzanistan Yahudi devletinin güvenlik alt yapısını oluşturacak bu peşmergelerin büyük çoğunluğu kripto Yahudi’ydi. Özel kuvvet eğitimi alan bu peşmergelerin bir kısmı 2003 yılı Irak’ın işgali öncesinde bölgeye sızdırılmıştı. Irak’ın işgali tamamlandıktan sonra da geri kalanlar bölgeye geldi. Geri dönüş kripto peşmergelerle sınırlı kalmadı. 2003 yılından itibaren İsrail’e giden Kürt Yahudileri de bölgeye dönmeye başladı. Gelen Yahudiler bölgeden toprak satın almaya ve iş kurmaya başladılar. 2010 yılına gelindiğinde Kuzey Irak’ta yayın yapan “İsrail-Kürt” dergisi açık açık İsrail’deki Kürt Yahudilerini Kuzey Irak’a dönmeye çağırmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda Barzaniler gemi o kadar azıya almışlardı ki, 2017 yılında İsrail bayrakları sallayan peşmergeler eşliğinde bağımsızlık referandumu yaptılar. Türkiye, İran ve Irak’ın baskılarıyla şimdilik Barzani Yahudi devleti engellenmiş oldu.
Kuzey Irak’ta Barzanistan Yahudi Devleti Kuruluyor
Şimdi geldik işin püf noktasına. Kuzey Irak’ta Kürtler kendilerine bir devlet kurduklarını zannediyorlar. Kurulan devletin güvenlik birimlerinden, bürokrasisine; üniversitelerinden, medyasına, yargı organlarından siyasi partilerine kadar bütün kilit noktaları Kürt görünümlü kripto Yahudilerin ele geçirdiği bir devlet kuruluyor. Kürtler, kurulmakta olan devlette ancak işçi, memur ve ölüme gönderilecek asker olabilirler. Kuzey Irak’taki Barzani aşireti merkezli bu kripto yapı, bölgeyi Arz-ı Mev’ud’a hazırlıyor. Tabi bunu yaparken de her devlet içinde var olan kripto ortaklarıyla işbirliği yapıyorlar. Böylece bölge halklarını birbirine karşı kışkırtmak kolay oluyor. Bölgedeki Yahudi nüfusunun Vadedilmiş Topraklar  olarak tanımlanmış coğrafyayı kontrol etmeye nüfusu yetmez. Şimdilik kendilerine asker olarak Kürtleri seçmişler. Kürtlerin içine sızmış kripto elemanlar zavallı Kürtleri, Türklere, Araplara ve Farslara karşı asker olarak kullanıyor. Kürtlerin bilinçsizce yaptığı bu fedakârlık karşı tarafı da yıpratarak onların içinde zaten var olan kripto yapıların güçlenmesini sağlıyor. Biz kripto Yahudi Barzani aşiretini “ortakçı, toplumcu ve paylaşımcı Nakşibendi aşireti” diye insanlara yutturmaya devam edersek daha çok Türk ve Kürt delikanlısı toprağa vermeye devam ederiz.
Bölge ülkeleri için ölüm koridoru
Vatansız Para, Kuzey Irak’ta yeterli ilerleme sağlandığına karar vermiş olmalı ki 2011 yılında Arap Baharı başladı. Bahar rüzgârları kısa sürede Suriye’ye ulaştı. Amaç Suriye’de Esad rejimini devirmeye çalışarak istikrarsızlık yaratmak ve bu istikrarsızlıktan faydalanarak Türkiye-Suriye sınırına paralel Kürtlerin yaşadığı bölgeden Akdeniz’e bir koridor açmaktı. Kuzey Irak’ın petrolü ve el değmemiş doğalgaz yataklarındaki servet başka türlü dünya piyasasına çıkarılamaz, kurulacak Kürt Yahudi devleti yaşayamazdı. Bu operasyonun bir parçası olarak Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) icat edildi. 2015’den günümüze defalarca yazdık. Bir kez daha yazalım. Mekanizma şöyle işliyordu:
Önce IŞİD bir Arap veya Türkmen şehrine saldırıyor, yaptığı katliamlarla halkı göçe zorluyordu. Halkın bir kısmı bölgeden uzaklaşıyor bu esnada Koalisyon uçakları devreye giriyor; IŞİD’i yok etmek adına şehir, köy ve kasabaları bombalıyordu. Bu bombalamalar halkı korkutarak asıl göçü sağlıyordu. IŞİD’ten temizlenen, aynı zamanda halkını kaybetmiş yerleşim yerlerine PYD/PKK yerleşiyor, daha sonrada bölgeyi terk etmeyen, geride kalan yerel halkın köylerini, evlerini yakarak, katliamlar yaparak göçü tamamlıyordu. Böylece bölge PYD/PKK kantonlarına hazır hale getirilmiş oldu.[7]
Kaynak: Washington Institute
Bütün bu yapılanlar bölgede demografik yapıyı değiştirerek önce Akdeniz’e bir koridor açmak sonra bütün Suriye’yi de içine alacak Vadedilmiş Topraklara ulaşmak içindi. Operasyonun kilit elemanları Kürt görünümlü kriptolardı. Bu operasyona Türkiye’deki kriptolar da yardım etti. Türkiye’nin kapılarını açarak Arap ve Türkmen nüfusun ülkeye kabulü için ellerinden geleni yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Sonuçta hem Suriye’nin kuzeyinde hem de Türkiye’de demografik yapı değişmiş oldu.
Türkiye bu işe uyandığında neredeyse iş işten geçmek üzereydi. Aceleyle Akdeniz’e ulaşacak koridoru kesmek maksadıyla bölgeye Fırat Kalkanı (2016), Zeytin Dalı (2018) ve Barış Pınarı (2019) isimli bir dizi operasyon yapıldı. Fakat bu operasyonların yapılması ve bölgede Türk askerinin olması bir çözüm değildir. Zaman geçtikçe uluslararası destek alan kripto kontrolündeki bölgedeki Kürt yapılanması yerleşik hale gelecek ve Türk askerinin uzun süre bölgede tutunması mümkün olmayacaktır. Barzanistan Yahudi devletinin Doğu Akdeniz’e uzanması sadece zaman meselesidir. Bu planı durduracak tek çare bölgeden silah zoruyla göç ettirilen ve Türkiye’de sığınmacı olarak bulunan Suriye halkının tekrar bölgeye iskân edilmesidir. Zaman geçtikçe bu çözüm yolu kaybolacaktır.
Türkiye’ye gelen Suriyeli mülteciler. Kaynak: Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği
Sayıları 5 milyonu bulan Türkiye’deki Suriyeli göçmenler nüfus artış oranlarıyla birlikte Türkiye için bir beka tehdidi oluşturmaktadır. Ülkemizi daha derinden etkileyen küresel hayat pahalılığı ve gıda krizinde şimdiden münferit olaylar başlamıştır. Hayat şartlarının gidecek zorlaşacağı önümüzdeki günlerde sığınmacılardan kaynaklanan olayların arkasının gelmesi kaçınılmazdır. Bu tehlikeleri önceden gören ve yaptığı açıklamalarla halkı uyandıran Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Ümit Özdağ, toplumda çok ciddi bir karşılık bulmuştur. Bu karşılık sonucu oy kaybettiğini düşünen ve iktidarda kalmak isteyen AKP Hükümeti, ister istemez geri dönüşü hızlandırmak maksadıyla Suriye’ye yönelik bir operasyonu gündeme getirince, önce Türkiye içindeki sonra dünyanın her tarafındaki kripto yapıdan ses gelmeye başlamıştır. İçeride ve dışarıdaki kripto yapılar var güçleriyle Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonunu engellemeye çalışmaktadır. Medyaya biraz dikkat ederseniz kimin kim olduğunu görürsünüz.
Önceki operasyonları ABD’ye rağmen yapmıştık. Ama Rusların bölgedeki varlığı, ilerleyişimizi durdurmuş ve harekâtların amacına ulaşmasını önemli ölçüde engellemişti. Fakat bu sefer Ruslar, Ukrayna’da zor durumda ve bize muhtaçlar. Şimdi yapacağımız harekât ölüm koridorunu en az 20-30 yıl kesebilir.
Skandal Görüntüler, Kaynak: Akşam
Anlaşılan o ki Rusya ve ABD’nin Türkiye’yi durduramayacağını düşünen güçler, Yunanistan’daki kripto yapıyı harekete geçirdiler. Yine zavallı Yunanlıları Türklere karşı piyon olarak kullanmayı planlıyorlar. Bakın Yahudi asıllı Volodimir Zelenski ülkesini Rusya ile savaşa sürükleyerek Ukrayna halkına ne yaptı?
Amerikan Kongresinde 37 kere alkışlanarak sırtı sıvazlanan Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis sen kimsin?
Buradan İsveç’e de bir söz edelim. Ülkenin başkenti Stockholm’de belediye binasına ve kentin sembol yapılarından Avicii Arena’ya projeksiyonlarla PKK’nın paçavrası ve terörist başı Abdullah Öcalan’ın fotoğrafları yansıtmışlar, yanlarına da birer de İsrail bayrağı koysalar iyi olurmuş.

[1] Yrd. Doç. Dr. Enes Bayraklı, “Kuzey Irak-İsrail İlişkileri”, Türk Alman Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü,
[2] Doç.Dr. KÖYLÜ Murat, “İsrail’in Kuzey Irak İlgisi ve Yahudi Kürtler”, Hukuk Tarihi Bölümü, Hukuk Fakültesi, Çağ Üniversitesi, Hakemli Araştırma Makalesi, 30.06.2020
[3] https://www.odatv4.com/siyaset/barzaniler-ve-israil-2803101200-9411
[4] https://www.odatv4.com/siyaset/barzaniler-ve-israil-2803101200-9411
[5] Doç.Dr. KÖYLÜ Murat, “İsrail’in Kuzey Irak İlgisi ve Yahudi Kürtler”, Hukuk Tarihi Bölümü, Hukuk Fakültesi, Çağ Üniversitesi, Hakemli Araştırma Makalesi, 30.06.2020
[6] https://www.hurriyet.com.tr/dunya/barzani-ailesinin-yahudi-oldugu-ortaya-cikti-128488
[7] https://www.odatv4.com/analiz/abd-osoyu-nasil-kullanmisti-3001181200-132297

https://www.sunsavunma.net/turkiyenin-kurt-sorunu-yoktur-kurt-gorunumlu-yahudi-devleti-sorunu-vardir
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, İSRAİL - SİYONİZM, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, Politika ve Gundem | Leave a comment

“Milli Kimlik ve Çıkarları Koruma”

“Milli Kimlik ve Çıkarları Koruma”

KORKUSUZ – İbrahim Daş – 16 Haziran 2022

Türkiye’de rejim değişti derken sadece tüm kararların tek elden alınmasını kastetmiyorum. Türkiye’nin idari, siyasi yönetim biçiminin değiştiğini kastediyorum. İleri demokrasi, çözüm süreci, açılım, saçılım dönemlerini hatırlamak gerekiyor.
Önce köy, nahiye, belde, ilçe ve il yapısı değiştirilerek, şehirler büyükşehir yapıldı. Köyler mahalle yapıldı. Şehirlerde trafik polisi yerine trafik zabıta geldi. Emniyet, güvenlik hizmetleri oldu. Ehliyetler, kimlikler değişiyor. Seçmen bilgileri, adresler değişiyor. Düzenli bir şekilde getirilen sözde mülteciler vatandaş yapılıyor. Kimliklerde bilgiler kaldırıldı. T.C. ve Andımızı hatırlatmaya gerek yok. Uzatmamak adına kısa kesiyorum.
Sayın Kılıçdaroğlu üzerinden başlatılan etnik ve mezhepsel tartışmanın tesadüf olduğu düşüncesinde değilim. Hem Millet ittifakı içinde etnik ve mezhepsel tartışma başlatmak hem de Türkiye’nin kimliksizleştirilme programının sürmesi için ortaya atıldığını düşünüyorum. Devamında gelen Türk Hava Yolları’nın Türkiye hava Yolları olması çalışması bunun göstergesidir.
Profesyonel bir çalışma yürütülüyor. Uygulanan politikalar, milli çıkar gibi gösteriliyor ve bu milli çıkarların da milli kimlik olduğu algısı veriliyor! Evet, bu 16 Nisan sonrası getirilen rejimin Türkiye’si için geçerlidir. Unutulmamalıdır ki 16 Nisan’da emperyalizme karşı halkını ve bölge halklarını koruyan rejim değişmiştir…
Millik vurgusuna gelince ne de olsa Türk Milleti’nin %95’i millicidir! En önemlisi de % 20’ye yakın olan kararsız seçmen özünde millicidir! İşte hedef kitle burasıdır.
“Milli kimlik ve çıkarları koruma” ile ABD politikalarına destek vermek aynı şey değildir. Örneğin Rusya-Ukrayna savaşında tarafsızım deyip Ukrayna’nın yanında durmak milli çıkar değildir. Yine Yunanistan, resmi anlamda ülkesindeki ABD üslerinin, Ukrayna’ya destek için kurulduğunu açıklamasına rağmen yok bizim için kurdun demek milli çıkar değildir. Eğer milli çıkar önde olsaydı adaların işgaline göz yumulur muydu? Cevabı size bırakıyorum…
Bölgedeki milli çıkarımız ve milli kimliğimizi korumamızın tek yolu ABD’ye destek vermemektir! Nedeni ise hepimizin bildiği ve yıllardır tıkır tıkır işleyen BOP’tur! Eğer milli isen BOP’a destek vermezsin değilsen milli kılıf bulur BOP’a hizmet dersin.
Milli çıkarlar ile ABD çıkarları örtüşüyorsa ya ABD’ye hizmet ediliyordur ya da ABD bize hizmet ediyordur. ABD’nin bize hizmeti mümkün müdür? Koca bir zokayı yutarsan her şey mümkündür…
Tespihin ipi milli kimliktir, milli iradedir. Koparırsan taneler dağılır bir daha bir araya getiremezsin. Anayasada tespihin ipi; değiştirilemez maddeler, millet tanımı ve dil birliğidir. Anayasadan çıkarırsan hiçbir şey kalmaz.
Parlamenter sistem, bunu koruyan sistemdir.
15 Haziran 2022’de, Milli Gazete’de yer alan “Anayasa çalışmaları başladı” başlıklı habere göre Millet İttifakı’nın anayasa hazırlıklarında, anayasanın ilk 75 maddesinde değişiklik öngörülmüyor!
Yani tespihin ipini kopartmayız deniyor!

https://www.korkusuz.com.tr/milli-kimlik-ve-cikarlari-koruma.html
Posted in Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER | Leave a comment

O KAPI BABANIN EVİNİN KAPISI MI?

O KAPI BABANIN EVİNİN KAPISI MI?

Rıfat Serdaroğlu: 17 Haziran 2022

“TÜSİAD bu gidişiyle devam ederse, bu iktidarın kapısını hiç çalmasın!
Bu kapı, yerli milli duruş sergileyene açıktır, sergilemeyene kapalıdır!”
AKP TBMM Grup toplantısında böyle buyurdu hem AKP Genel Başkanı, hem Türkiye Varlık Fonu Başkanı, hem Türkiye Havayolları sahibi, hem Başkomutan, hem tüm dini Vakıfların hamisi, hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan!
Hadi Erdoğan’a beraberce soralım;
Devletin Kapısı, size rahmetli babanızdan miras mı kaldı? Komşu kızına küfrettiğiniz için sizi boğazınızdan asan babanız sağ olsaydı, sadece bu sözünüzden dolayı, sizi nasıl cezalandırırdı, biliyor musunuz?
Sizin olmayan kapıyı, kapatmakla tehdit ettiğiniz TÜSİAD’ın ne olduğunu bilir misiniz?
TÜSİAD’ı sakın ola ki, haram paralarla kurulan TÜRGEV-ENSAR-SADAT gibi dandik kuruluşlarla karıştırmayın.
TÜSİAD, 4.500 şirketi ve Kamu Dışı Milli Gelirin YARISINI oluşturur.
Dış Ticaretimizin (Enerji İthalatı Hariç) %85’ini gerçekleştirir.
Kayıtlı İSTİHDAMIN (Kamu ve TARIM hariç) YARISINI sağlar.
KURUMLAR VERGİSİNİN YARISINI öder.
Peki, siz ömrünüz boyunca kaş kişiye iş verdiniz?
Ömrünüz boyunca Türk Devletine kaç lira VERGİ ÖDEDİNİZ?
Daha doğrusu, hiç vergi ödediniz mi?
Sayın Erdoğan;
Sizin gücünüz, 301 Vatandaşımızın can verdiği Soma’da, bir vatandaşı yüzlerce koruma-danışmanla kovalayıp tokatlamaya yeter! Size, aynı şekilde karşılık vermekten çekinen korkaklara yeter.
Sizin gücünüz, hırsızlık yapan Bakanlarınızı yargıdan kaçırmaya yeter!
Tecavüze uğrayan bebelerin mahkemesine, “Bebelerin rızası vardı” diye yazı göndereni, Bakan yapmaya yeter. Kapattığı koy ’un yanındaki 25 bin metrekare Devlet Arazisini, kendine kiralayan utanmazları, Bakan yapmaya yeter!
Size bir büyüğünüz olarak nasihat edeyim;
Çağdaş insan, fikirleriyle ve gerçekleri anlatarak konuşur. Lütfen siz de öyle yapın. Bulunduğunuz makamın gereği budur. Ne o öyle tehdit etmek falan? Sizi yanlışa danışmanlarınızın ittiğini biliyorum. Uymayın o şapşiklere…
Saray’ın danışmanları neye benzer, ben bir türlü anlayamadım!
“Kiliseye yeni bir Papaz atanmış. Gelir gelmez ilk işi eski çanı temizleyip, parlatmak olmuş. Ertesi gün, bir karganın çana pislediğini görmüş. Tekrar temizlemiş ama ertesi gün yine aynı şey olmuş! Komşusundan aldığı aklı uygulamış! Çanın yanına çok tuzlu bir peynir parçası ve bir tas şarap koymuş. Peyniri yiyen karga susayınca şarabı içmiş ve sızmış! Kargayı yakalayan Papaz, kargaya sormuş;
Be hayvan, Yahudi olsan Kiliseye gelmezsin, Hıristiyan olsan çana pislemezsin, Müslüman olsan şarap içmezsin. Sen nasıl bir yaratıksın yahu…”
Adi danışmanlar Her ay 5-10 yerden maaş alırsınız. Lojmanda bedava oturur, kira ödemezsiniz. Devletin arabasını, benzinini, şoförünü, telefonunu ücretsiz kullanırsınız. Ulan, zaten hiçbir b.ka yaramazsınız, hiç olmazsa haza doğuştan bir Beyefendi olan Cumhurbaşkanımızı yanlış yönlendirip, kötü-kötü konuşturmasanız ya? Yazdırmayın cama öyle küfür hakaret gibi şeyler! Siz promter denen cama yazdırıyorsunuz, adamcağız mecburen okuyor yahu! Siz nasıl bir mahlukatsınız?
Sağlık ve başarı dileklerimle
Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları | Leave a comment

POLİTİKA-GÜNDEM * Hangisine güvenirsiniz?

Hangisine güvenirsiniz?

Yeniçağ – Orhan Uğurluoğlu

Bir yanda; Anayasayı bir kez daha çiğneyeceğini açıkça vurgulayarak
“Cumhurbaşkanlığına 3. kez adayım” diyen Recep Tayyip Erdoğan…
Bir yanda; “6’lı birliktelik onay verirse Cumhurbaşkanlığına adayım” diyen Kemal Kılıçdaroğlu.
Bir yanda; yüzde 51,41 oyla yani sadece yüzde 1,41 oyla, “Verin bu kardeşinize yetkiyi,
görün nasıl uçuracak Türk Halkını” diye kandırılan Türk Halkı…
Bir yanda; Ortada Demokles’in Kılıcı olması gereken ancak yasasını çiğneyerek
mühürsüz oyları kabul edip Tek Adam rejimine onay veren Yüksek Seçim Kurulu… (YSK)
Tablo Türkiye’de budur…
AKP+MHP+YSK Haziran 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde yeni kumpasların hazırlığındadır.
Türkiye’ye kurulmak istenen kumpaslar çok net şekilde ortaya çıkmıştır:
* Demokrasiyi yok etme kumpası,
* Anayasa’yı yok etme kumpası,
* Cumhuriyetin temeli olan “hukuk devleti” ilkesini yok etme kumpası,
* Yüksek Seçim Kurulu’nu yandaş yapma kumpası,
* Halkın iradesine ipotek koyma kumpası,
* Diktatörlük kumpası…
Değerli okurlarım,
Bir yanda; Recep Tayyip Erdoğan;
Anayasa ve yasaları çiğneyen,
İktidarda kalabilmek için aklıyla değil hırsıyla hareket eden,
Demokrasiye asla inanmayan,
Millî Görüş gömleğini çıkaran,
20 yılda tek bir fabrika açmayan,
Çiftçiye, “ananı da al git” diyen,
Gezi Parkı direnişçilerine, “Çürük, sürtük” diye küfreden,
Somalı vatandaşa tokat atan,
Kumpas davalarının, “savcısıyım” diyen,
FETO örgütünü devletin askeriyesine, yargısına, emniyetine, bürokrasisine ve partisine yerleştirip
“Paralel Yapı” oluşturarak 15 Temmuz hain darbe girişimine neden olan,
Amerikan Başkanının, “Ahmaklık etme” sözüne muhatap olan,
PKK uzantısı PYD/YPG’ye karşı yürütülen “Barış pınarı” askerî harekâtını, Amerikan Temsilciler Meclisi’nin, “Erdoğan ailesinin yurt dışındaki mal varlıkları bloke edilsin” kararı alması üzerine durduran,
Kozmik Oda sırlarının FETÖ’cülerin eline geçmesine neden olan,
Ekonomiyi çöküntüye uğratan,
Yurt dışına giden doktorlara, “varsın gitsinler” diyen,
Her seçimde milleti, “Türkiye gelişmiş 10 ülke arasına girecek” diye kandıran,
Tek alyansı ile gelip saraylarda yaşayan, aile vakıflarına topladığı
bağışlar ile Amerika’da bina ve çiftlik sahibi olan,
Türk milletinin birikimlerini sığınmacılara peşkeş çeken,
Türkiye’yi Suriye batağına sokan,
S-400 inadından Türkiye’yi Amerikan ambargosu sonucu F-35 savaş uçağı projesinden dışlanmak zorunda bırakan,
Emeklilikte yaşa takılan EYT’lilerin haklarını yiyen,
Atanmayan öğretmenler ordusu yaratan,
Emekli maaşlarını kuşa çeviren, Türk çiftçisi yerine yabancı ülke çiftçilerini zengin eden,
Kur Korumalı faiz sistemi ile fakirden alıp zengine veren,
Saraylarda uçak filoları ile şatafatlı yaşamı tercih eden,
AKP’li memurlarına aylık 4’er, 5’er maaş alma imkânı veren,
5 müteahhide dünyada devlet ihaleleri alma rekoru kırdıran,
“Şerefsiz, 15 Temmuz müsebbibi” denilen Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’la can ciğer kuzu sarması ekonomik ilişkiler kuran, Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi için hukuki yolları kullanmayan,
Rahip Brunson için, “Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi (Rahip Brunson) alamazsınız. Ver papazı, al papazı” demesinden sonra Trump’ın, “ABD yaptırımlar uygulayacak” tehdidi üzerine papazı serbest bıraktıran,
Alman Şansölye Merkel’in tehdidi üzerine Almanya vatandaşı Deniz Yücel’i de serbest bıraktıran, Rus savaş uçağının düşürülmesi talimatını verip Türkiye’nin milyarlarca dolar turizm gelirinin kaybına neden olan,
Türk askerinin başına çuval geçirilmesi sonrası Amerika’ya nota verilmesi talebine, “Ne notası? Müzik notası mı?” diye yanıt verip Türkiye’nin itibarını yerle bir eden,
Bakanlarını bürokratlarını istifa ile değil, “af” yolu ile görevden alan,
Damadı Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı bırakıp kaçmasını dahi hazmeden,
163 bin kişiye dava açan,
Basın özgürlüğünü yok eden,
İfade özgürlüğünü askıya alan,
Korku devleti haline getiren,
Meclis’in yasa çıkartarak kabul ettiği İstanbul Sözleşmesini
tek imza ile yayınladığı KHK ile iptal eden,
Diplomasının aslını hâlâ ispat edemeyen,
Tek Adam rejimi ile demokrasinin askıya alınmasına neden olan,
Devlet mallarını ihalesiz peşkeş çeken,
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmak için bebek katilinin mektubuna muhtaç olan, Terörist Osman Öcalan’ı seçim kazanma uğruna TRT’ye çıkartıp oy devşirmeye kalkan, 15 milyon vatandaşı sosyal yardımlarla yaşamaya mahkûm eden,
Milleti kutuplaştıran,
Nefret ve kin dili kullanan,
Aile vakıflarına milyonlarca dolar bağış toplayan siyasetçidir…
Bir yanda;
Demokrasiye inanan,
İnsan haklarına önem veren,
Parlamenter Rejim isteyen,
Medya özgürlüğünü savunan,
Millet İttifakı ile İstanbul ve Ankara başta 25 yıllık AKP saltanatını yıkan,
Şeffaf belediye ihaleleri dönemini başlatan,
Cumhuriyet tarihinde ilk kez, “Uzlaşmacı Siyaset” çerçevesinde birbirinden farklı siyasi görüşleri olan 5 partiyi bir araya getiren, Hoşgörü siyaseti ile milleti kucaklayan, “Tek Akıl” değil, “Ortak Akıl” siyaseti yürüten Kemal Kılıçdaroğlu’dur…
Farkı fark ettiniz mi?
Hangisine güvenirsiniz?
Posted in Politika ve Gundem, SEÇİM - SEÇSİS, SİYASİ PARTİLER | Leave a comment

Laiklikten ayrılarak şeriata gidiş çabaları! 

Laiklikten ayrılarak şeriata gidiş çabaları! 

Cumhuriyet – Av. Kemal ONUR – 17 Haziran 2022 Cuma


Yirmi yıldan bu yana Cumhur İttifakı olarak iktidarını sürdüren “Otokratik tek şahıs yönetiminin” laiklik karşıtı bazı yandaşları,  yüzyıla yaklaşan çağdaş Türkiye Cumhuriyetini ‘parantez arası kayıp süre’ olarak değerlendirmektedir. Oysa ki devletimizin siyasal ve evrensel düzeyde büyük itibar ve saygınlık kazandıran kuruluş özelliği, demokratik, laik ve devrimci devlet felsefesidir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyetimizin laik ve devrimci yasaları anayasamızın 174. Maddesi ile koruma altına alınmıştır.
Devrim yasalarının başında da 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu yani “Öğretim Birliği Yasası” gelmektedir. Elbette laiklik, art niyetli şeriat yanlısı dinci insanların ön yargılı olarak değerlendirdikleri gibi, kesinlikle dine karşı olmak da değildir. Laiklik, saygı ile andığım usta ve gerçek gazeteci İlhan Selçuk’un tanımı ile; “aklın inançtan, bilimin dinden tam bağımsızlaştırılmasıdır.”
Türkiye Cumhuriyetimizin kurucu lideri Atatürk, laik ve çağdaş Türkiye’nin iç düşmanının; tarikat, cemaat ve dinci yobaz vakıflar olduğunu iyi bildiğinden, “tekke ve zaviyeler” TBMM tarafından 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen, 677 sayılı devrim yasasıyla yasaklanıp kapatılmıştır.  Bu nedenle, aklını inancına kurban etmiş, bilimsel mantığını da hurafelerle yok etmiş olan, toplumun özgür düşüncesi, din bağnazlığına esir olmaktan kurtarılmıştır.
BİLİM DIŞI YÖNELİM
Öte yandan son vergi uygulamalarıyla altından kalkılamayacak düzeye ulaşan akaryakıt zamlarından sonra taşımalı eğitim ücreti olarak, öğrenci velilerine parasal açıdan daha fazla yük binmiştir. Oysa ki bu köylerin hepsinde okulları açık olsaydı, yüz binlerce görev bekleyen öğretmenin bu okullarda daha etkili eğitim yapmaları sağlanacaktı.
Bilim dışı bir değerlendirme ile lise ve ortaokul yerine, mesleki gereksinme varmış gibi, kız ve erkek imam hatip ortaokul ve liseleri mantar gibi yaygınlaştırılmıştır. Böylece siyasi iktidar yetkilileri, bu okullar kanalı ile “dindar ve kindar nesiller” yetiştireceklerinden övünerek söz etmektedirler. Oysa, böyle bir eğitim anlayışı, anayasamızın 174. maddesi ile koruma altına alınmış olan, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Öğretim Birliği Yasası’nın ruhuna da aykırıdır. Cumhuriyet anayasamızın özünü oluşturan laiklik felsefesine aykırı eğitim sistemi ile birbirine karşıt düşüncede bireyler yetiştirmek, gelecekte ülkemizin milli çıkarları açısından toplumsal yapımızı tehlikeli bir şekilde ayrıştıracaktır!
SÖZ BİTTİ
Stratejik eğitim planlaması, geleceğe dönük ülke gereksinmesi hiç düşünülmeden, yurdumuzun çeşitli bölgelerinde 108 İlahiyat ve 38 İslam ilimleri fakültesi açılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “Diyanet Akademisi” açma girişimi,  şeriata dönük medrese özentisi olma yanında, laikliğin çiğnenmesi; anayasamızla koruma altına alınan “Öğretim Birliği Yasası’nın” açıkça yok sayılmasıdır! Üstelik iktidarın geniş hoşgörüsü altında, şapka devrimi yapılmamış gibi, dinsel icazet töreni ile öğrenim yaşındaki kavuklu öğrencilerin, akın akın sokaklarda gövde gösterisi yapmaları, anayasamızda, uyulması zorunlu olan laik ilke ve devrim ruhu ile bağdaşmamaktadır. Kısaca, bu iktidar döneminde dinsel eylemler konusunda sözün bittiği, tuzun koktuğu noktadayız!
AV. KEMAL ONUR – EM.MEB TEFTİŞ KURULU MÜŞAVİR MÜFETTİŞİ
Posted in EĞİTİM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN GERÇEKLER – Adalar Lozan’da kaybedilmedi

Adalar Lozan’da kaybedilmedi

Sözcü – Sinan Meydan


Adalar, 1912-1914 arasında kaybedildi. Lozan’da fiilen elimizde olan hiçbir ada kaybedilmedi. Tam tersine Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları Lozan’da kurtarıldı
Yunanistan anlaşmalara aykırı olarak yıllardır Ege’de adaları silahlandırıyor ve Türkiye’ye ait adaları, adacıkları işgal ediyor. Yıllardır bu durumu ses çıkarmayan AKP’li Cumhurbaşkanı, geçen hafta “Şaka yapmıyorum… Sonu felaket olur!” diyerek sesini yükseltti.
Adalar konusu açılır açılmaz Cumhuriyet düşmanları hemen harekete geçip o klasik “Adalar Lozan’da kaybedildi!”  yalanını dillendirmeye başladılar.
ADALARIN KAYBEDİLMESİ (1912-1914)
1911’de İtalya Osmanlı’ya saldırdı. Trablusgarp Savaşı başladı. 1912’de 12 Ada İtalyanlar tarafından işgal edildi. 1912’de Birinci Balkan Savaşı başlayınca Yunanistan da Ege Adalarını işgal etti. Donanması Haliç’te çürütülmüş olan Osmanlı, bu işgallere seyirci kaldı.
1912 yılı sonunda Kuzeydoğu Ege Adaları Yunanistan, 12 Ada ise İtalyan işgali altındaydı.
1912-1914 arasında İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya-Macaristan’ın katılımıyla Londra’da Büyükelçiler Konferansı toplandı. Konferansta Yunan işgali altındaki Ege Adaları ile İtalyan işgali altındaki 12 Ada’nın geleceği konuşuldu.
Büyük devletler, 14 Şubat 1914’te Meis hariç 12 Ada’yı İtalya’ya; Bozcaada ve Gökçeada hariç Kuzeydoğu Ege Adaları’nı da Yunanistan’a verdiler. Osmanlı, 15 Şubat 1914 tarihli bir notayla bu durumu protesto etti.

İsmet İnönü, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’le birlikte…

Birinci Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda Adalar
Birinci Dünya Savaşı başladığında Osmanlı’nın elinde “fiilen” sahip olduğu hiçbir ada yoktu. 14 Şubat 1914 tarihli kararda “resmen” Osmanlı’ya ait olduğu belirtilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis Adaları da Osmanlı’da değildi. Adalar, İtalyan ve Yunan işgali altındaydı.
Birinci Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri, 12 Ada’dan ve özelikle de Ege Adaları’ndan olabildiğince yararlandılar. Örneğin, 1915 Çanakkale Muharebeleri sırasında Limni Adası İtilaf Devletleri’nce etkili bir üs olarak kullanıldı. Yine, 1914’te kâğıt üzerinde Osmanlı’ya bırakılan Gökçeada İtilaf Devletleri’nin savaş sırasındaki üslerinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı’nda İtalyanların elindeki 12 Ada’dan Astypalaia, Rodos ve Leros gibi adalar da İtilaf Devletleri’nce üs olarak kullanıldı.
Osmanlı Devleti, 1918’de Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanan ateşkes antlaşmasıyla Birinci Dünya Savaşı’ndan çekildi.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’yu işgal eden İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan, adaları üs olarak kullanmaya devam etti. Örneğin, İtalyanlar Güneybatı Anadolu’yu işgal ederken Rodos Adası’nı üs olarak kullandılar. 1919-1922 arasında Kurtuluş Savaşı devam ederken 12 Ada İtalyanların, Ege Adaları da Yunanistan’ın elindeydi. Bu nedenle 28 Ocak 1920’de Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilen Misak-ı Milli’de adaların açıkça milli sınırlar içinde olduğu belirtilmedi. Misak-ı Milli’de sınırlar belirlenirken 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanırken Türk askerinin bulunduğu yerler esas alınmıştı. Adalar ise 1912’de kaybedilmişti. 1918’de mütareke imzalanırken adalarda Türk askeri yoktu. Buna rağmen Türkiye Lozan’da Çanakkale Boğazı’nda yakın adaları kurtarmak için elinden geleni yapacaktı.
10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması 84. maddeye göre Gökçeada ve Bozcaada dâhil Ege Adaları Yunanistan’a, 122. maddeye göre de Meis Adası dâhil 12 Ada ve ona bağlı ada ve adacıklar da İtalya’ya verilecekti.
Lozan’da Adalar Mücadelesi
Kasım 1922’de İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti Lozan’a giderken 12 Ada ve Ege Adaları yaklaşık 10 yıldır İtalyan ve Yunan işgali altındaydı.
Lozan’a giden İsmet Paşa heyetine verilen 14 talimattan 4. talimat adalarla ilgiliydi. Buna göre “Müzakere sırasında politika belirlenerek Çanakkale’ye yakın adalar istenecek, güçlük çıkarsa Ankara’dan talimat beklenecekti.” Yani adalar konusunda gerçekçi amaç Çanakkale’ye yakın adaları kurtarmaktı.
İsmet Paşa, Lozan’da, tam da kendisine verilen talimata uygun olarak Çanakkale Boğazı’na yakın adaları istedi. Lozan’da 25 Kasım 1922 tarihli oturumda İsmet Paşa, 1914’te Büyükelçiler Konferansı ile Türkiye’ye bırakılan Gökçeada, Bozcaada ve Boğazlara yakın durumdaki Semadirek Adası’nı istedi. Ayrıca daha önce Yunanistan’a bırakılan Limni, Midilli, Sakız, Sisam, Nikerya Adaları’nın “genel barış için” bütünüyle askerden arındırılmasını, buralardaki istihkâmların yıkılmasını, deniz ve hava üssü kurulmamasını ve asayişi sağlayacak miktarda jandarmadan başka hiçbir silahlı kuvvet bulundurulmamasını istedi. Ayrıca Limni, Midilli, Sakız ve Nikerya Adalarının Yunanistan’dan alınarak özel bir rejimle yönetilmesini istedi. İsmet Paşa sonraki görüşmelerde de Meis Adası’nı ve Bozcaada’ya bağlı Merkep (Tavşan) Adalarını da istedi.
Özellikle Yunanistan, İtalya, İngiltere ve Fransa, bu adaların 1914’ten beri Türkiye’den koptuğunu ve adalardaki demografik yapıyı (Rum nüfus çoğunluğu) gerekçe göstererek İsmet Paşa’nın bu isteklerini kabul etmek istemediler.
Lozan’da Meis Adası Mücadelesi
Balkan Savaşları sırasında Yunanistan‘ın işgal ettiği Meis Adası, 1914’te kâğıt üzerinde Gökçeada ve Bozcaada ile birlikte Osmanlı’ya bırakılmıştı. Ancak, 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığında Meis Adası fiilen Yunan işgali altındaydı. Meis Adası, 1915’te Fransa tarafından işgal edildi. Meis, Birinci Dünya Savaşı boyunca etkin bir üs olarak  kullanıldı. Fransızlar, Meis Adası’ndan Anadolu kıyılarına saldırdılar. Fransızlar Meis Adası’nı 1921’de İtalyanlara bıraktılar.
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın 122. maddesinde “Türkiye halihazırda İtalyan işgalinde bulunan 12 Ada ile birlikte (…) Meis Adası üzerindeki haklarından İtalya lehine feragat eder” deniliyordu.
Türk heyeti Lozan’da 31 Ocak 1923’te konferansa sunduğu karşı teklifin 15. maddesinde “Meis Adası Türkiye’nin egemenliğinde kalacaktır” dedi.
İsmet Paşa, 8 Mart 1923’te çağıran devletlerin Dışişleri Bakanlarına gönderdiği bir mektupta, “Büyük devletlerin 1914’te Türk egemenliğine bıraktıkları Meis’in Türkiye’ye verilmesini” istedi.
Lozan’da 25 Nisan 1923 tarihli oturumda Meis konusu görüşüldü. İngiliz temsilci Sir Horace Rumbold, “Türkiye’nin Meis’i istemesinin Misak-ı Milli ile açıklanamayacağını” söyledi. “İngiliz temsilci heyeti kendi hesabına Türk teklifi kabul edilemez” dedi.
İsmet Paşa söz aldı: “Meis Adası’nın Türk karasuları içinde olduğunu ve bu adanın her zaman Türkiye’nin tamamlayıcı bir parçası sayıldığını” söyledi. “1914 Büyükelçiler Konferansı’nda bu adanın Türkiye’ye verildiğini” belirtti. İsmet Paşa sözlerini şöyle sürdürdü: “Karasuları içinde bulunan adaların, bu kara parçası üzerinde egemenliği elinde tutan devlete ait olması genel bir kuraldır. Bu istek Misak-ı Milli’ye aykırı değildir. Ada, Anadolu’nun tamamlayıcı bir parçasıdır ve Türkiye’nin güvenliği için gereklidir.”
İtalyan temsilci M. Montagna, Misak-ı Milli’nin 1. maddesini okuyarak bu isteğin Misakı Milli’ye uygun olmadığını söyledi: “Adadaki 6-7 bin kişilik nüfus içinde tek bir Müslüman ve Türk yoktur” dedi. “Durum böyle olunca sorunu tartışmanın hiçbir anlamı yoktur” diye de ekledi. İtalyanlar ayrıca Nisan 1923’te Meis Adası’nda yaşayanların 791 dilekçeyle İtalya’yı tercih etiklerini belirttiler.
Rıza Nur ise Meis’in, anlaşma tasarısının 6. maddesinde yer alan “Kıyıya 3 milden daha yakın adalar ve adacıklar kapsamına girdiğini” belirti.
Türkiye, Meis’i isterken güvenlik konusuna ek olarak kaçakçılık konusunu da gündeme getirdi. Türk heyeti, Meis ve Kaş arasındaki yoğun kaçakçılığın önlenmesi için adanın Türkiye’de kalması tezini savundu.
İngiliz ve Fransız temsilciler de Türkiye’nin Meis isteğini “kabul edilemez” bulduklarını belirttiler. Meis konusunda İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar birlikte hareket ettiler. Meis’e karşı Fransızlar Meriç sınırını tartışmaya açtılar. İtalyanlar ise Müttefik tazminatları konusunu gündeme getirdiler. Konferansın sonuna kadar çözülememiş bir sorun olarak kalan Meis, barışın önündeki en önemli engel haline geldi. Kanla kazanılan vatanı ve 10 yıldır beklenen barışı Meis için riske atmak olmazdı.
İsmet Paşa, 4 Haziran 1923 tarihli oturumda Meis ısrarından vazgeçtiklerini belirtti. Meis Adası’nın Anadolu karasuları içinde bulunduğunu, bu kıta parçasından ayrılmayacağını, Anadolu’nun huzuru ve askeri açıdan güvenliği için bu adanın Türkiye’ye bağlı olmasının zorunlu olduğunu; Türk temsilci heyetinin Meis isteğinin pek haklı nedenlere dayandığını belirttikten sonra Meis konusunda “çok ağır fedakârlık yaptıklarını” söyledi. Meis’e karşılık Türk heyeti Çanakkale Boğazı’na yakın Merkep (Tavşan) Adaları’nın Türk topraklarına katılmasını sağladı.
24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı. Türkiye Lozan’da Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adaları’nı ve Asya kıyılarına 3 mil uzaklıktaki adaları, adacıkları kurtardı. Ayrıca Yunanistan’a ait olduğu kabul edilen Limni, Semadirek, Midlli, Sakız, Sisam ve Nikerya Adalarının “gayri askeri statüde” olmasını kabul ettirdi. (Lozan Antlaşması Md. 12, 13, 15, Ek XV)
Lozan Antlaşması’nın 12. maddesinde, Yunan egemenliğine bırakılan adalardan söz edilirken “13 Şubat 1914 tarihli Londra Konferansı’nda alınıp 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan hükümetine duyurulan karar doğrulanmıştır” denilmiştir. Yani Yunanistan’a bırakılan adaların 1914’te kaybedildiği Lozan’da açıkça belirtilmiştir.
Sonuç olarak Türkiye Lozan’da fiilen elinde olan hiçbir adayı kaybetmediği gibi fiilen elinde olmayan adalardan ikisini (Gökçeada ve Bozcaada) kurtarmayı başardı.
1932 Meis Antlaşması
Lozan Antlaşması’nın imzalandığı gün, İtalyan ve Türk delegeleri Meis’in silahsızlandırılması için mektup teatisinde bulundu. Buna göre İtalya, adadaki Fransız askeri üslerini yıkacaktı. Adayı silahlandırmayacak ve adada güvenliği sağlamak dışında kolluk kuvveti bulundurmayacaktı.
Türkiye, Lozan Antlaşması’nı onayladıktan kısa süre sonra Meis Adası’nın etrafındaki adacıkların kendisine ait olduğunu iddia etti. Türkiye, Lozan’ın 15. maddesinde Meis Adası etrafındaki adacıklara özel ve ayrı bir atıf olmadığından bu adacıkların kendisine ait olduğu tezini savunuyordu. Buna karşın İtalya, Meis etrafındaki adalar Meis’e bağlıdır ve İtalya’ya aittir diyordu. Türkiye haklıydı ve haklı olduğu bu davayı sonuna kadar savunacaktı.
Türkiye, 1923’te bölgedeki adacıklara çıkarma yaptı. Halka bölgedeki adacıkları terk etmesi için 15 gün süre verildi. Aralık 1923’te Meis Adası civarındaki birçok adacıkta Türk bayrağı dalgalanıyordu. İtalya, Türkiye’yi protesto etti. Bir adacığı da işgal etti. Bunun üzerine Türkiye, İtalya’yı Lozan’a uymamakla suçladı. 1924’te Türkiye ve İtalya bu konuyu görüşmek için bir araya gelmek istedilerse de görüşme sağlanamadı.
1924’ten itibaren İtalya’nın 12 Adayı silahlandırması Türkiye’yi tedirgin etti. Türkiye, 1924’te bir taraftan 12 Ada’dan gelecek bir İtalyan saldırısına karşı hazırlık yaparken diğer taraftan Lozan’da çözülemeyen Musul sorunuyla uğraşıyordu. Bu nedenle hem Batı, hem Doğu sınırlarına asker yığıyordu. 1926’da Musul sorunu Türkiye’nin istemediği biçimde de olsa çözülünce Türkiye, Doğu sınırındaki birliklerini Batıya kaydırdı.
Haziran 1927’de bir grup Türk askeri, Rum kaçakçıların Meis’e bağlı bazı adacıkları üs olarak kullandıkları gerekçesiyle bu adacıklara çıktı. Türkiye’nin bu çıkışı, Türkiye ve İtalya arasında diplomatik görüşmeleri hızlandırdı. Türkiye, diplomatik süreç devam ederken kontrol ettiği adacıklardan çekildi. Türkiye ve İtalya, Anadolu sahilleri ve Meis arasındaki sınırı belirlemek için görüşmelere başladılar. Türkiye, sorunu gerekirse Lahey’e götüreceğini belirtiyordu. Sonunda sorun Lahey’e götürüldü. Ancak Lahey’de bir karar alınamadı.
1929’da Meis civarındaki “bayrak savaşları” yeninden başladı. Türkiye,  Meis’e bağlı adacıklara yeniden Türk bayrağı dikmeye başladı. Meis’in tam karşısındaki kasabaya da asker ve silah sevk etti. İtalya da bölgedeki bazı adacıklara İtalyan bayrağı dikmeye kalkınca ilişkiler yeniden gerildi. Ancak kısa süre içinde sorunun çözümü için yeniden diplomasiye başvuruldu.
Sonunda 4 Ocak 1932’de Ankara’da “Anadolu Sahilleri İle Meis Adası Arasındaki Ada ve Adacıkların ve Bodrum Körfezi Karşısındaki Ciheti Aidiyeti Hakkında İtalya Hükümeti İle Aktolunan İtilafname” imzalandı.
1932 “Meis Antlaşması”nın 1. maddesine göre Volo (Çatal Ada), Ochendra (Uvendire), Fournachia (Furnakya), Kato Volo (Katovolo), Prasoidi (Prasudi), Tchatallota, Pighi, Nissi, Tis Pighi, Recif Agricelia, Prousseclisse (Kaya), Pano Makri, Kato Makri (kayalıklar dâhil); Marathi, Roccie Voutzaky (Rocci Vutchaki), Dacia (Dasya), Nissi-Tis-Dacia, Alimentarya (Alimentaria), Caravola (Karavola) ve Karaada Türkiye egemenliğine giriyordu. Bunun karşılığında Türkiye de 8 adacık üzerinde İtalyan hâkimiyetini kabul ediyordu. 5. maddeye göre bölgedeki sınırlar da belirlendi.
İtalya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1947’de 12 Ada ile birlikte Meis Adası’nı da Yunanistan’a devredecekti. Ancak Paris Antlaşması’na göre adalar silahsızlandırılacaktı. (Md. 14)

Görüldüğü gibi 1923 Lozan Antlaşması ile Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adalarını ele geçiren ve Yunanistan egemenliğindeki adaların askerden arındırılmasını sağlayan Türkiye, Lozan sonrasında da Meis bağlamında adalar mücadelesini sürdürmüş, 1932 Meis Antlaşması ile Meis Adası civarındaki pek çok adacığın egemenliğini ele geçirmiştir.
Diyeceğim o ki, Adalar Lozan’da kaybedilmedi. Adaların kaybı konusunda Cumhuriyeti kuranları suçlamaktan vazgeçin. Gerçek sorumluları arıyorsanız, donanmayı Haliç’te çürüten sultandan başlayabilirsiniz!

Bakınız: Seha L. Meray, Lozan Konferansı, C. 1,II, III, İstanbul, 2013; Hazal Pabuççular, Türkiye ve 12 Ada 1912-1947, İstanbul, 2019.
Posted in ATATURK, SİNAN MEYDAN, SİYASİ TARİH, Tarih, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

Oyunuzu bu kardeşinize verin, Ekonomi nasıl yönetilirmiş görün!!! “GÖRDÜK” * “VAHİM SONDAN” ÖNCE SON ÇIKIŞ …

“VAHİM SONDAN” ÖNCE SON ÇIKIŞ …

Dr. Noyan UMRUK – 13 HAZİRAN 2022 – noyanumruk@hotmail.com

Evet… Keşke haftaya güzelliklerle başlayabilseydik… Maalesef… Neden mi? Nedenlere birlikte göz atalım:
*Günümüzün evrensel düzeyde stratejik sektör olarak tanımlanan, tüm ülkelerde ciddi ölçülerde desteklenen tarım ve hayvancılık yükselen maliyetler ve yetersiz destekler nedeniyle çöküntü sürecini yaşamakta…
*Bilinen nedenlerle aşırı desteğe mazhar olan inşaat ve bir bölüm savunma sanayi dışında reel üretim hızla gerilemekte, sınai yatırımcı ya yurt dışına yatırım yapmayı tercih etmekte, ya da rantiye-getirimci haline dönüşmekte…
*Ülke ekonomisine yıllık 40 milyar dolar civarında katkısı olan turizm sektörü dünyanın en ucuz ülkesi haline gelmenin sağladığı avantajla ayakta durmaya çalışmakta…
*Ekonomik bunalım zaten işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, kayıt dışılığa ve yasaklarla yaşamaya alıştırılmış olan gelişmekte( Yıllardır yükselmekte, gelişmekteler…) olan ülke halklarını, onların refah düzeyinden çok uzakta oldukları ve sosyopolitik bilinç düzeyi daha düşük olduğu için gelişmiş ülke halkları kadar derinden etkileyip, sarsmıyor. Bir yandan aile ve akrabalık sosyoloji ve ekonomileri çerçevesinde yaralar sarılmaya çalışılıyor. Ancak bu aile desteği – sosyolojik yardımlaşmanın da sonuna gelinmiş gibi görünüyor. 84 milyon nüfusun14.8 milyonu açlık sınırında ya da bu sınırın altında yaşıyor…
*Öte yandan sosyal, fiziki stoklar, ülkenin doğal ve yıllarca halklarının büyük özverileriyle edinilmiş varlıkları hızla tüketilerek ve ekonomik tercihler artık hukuk da işlemediğinden keyfi ve çıkarcı kararlarla, kendi lehlerine işletilerek yeni, reel üretimden uzak “özellikle beton sever” yandaş oligarşiler yaratılıyor…
Bütün bunların sonucu, FBMG 12000 dolardan 7500-8000 dolar aralığına sıkışmış, onunculuğa yükseleceğimiz vaat edilen dünyanın en büyük 20 ekonomisi liginde 21’inciliğe inerek küme düşmüş bir ülke olmaktayız…

2021- DÜNYANIN EN BÜYÜK İLK 20 EKONOMİSİ

Şimdi gelelim “zurnanın asıl zırt dediği” yere…
*Merkez Bankasının kullanılabilir rezervi 10,35 milyar dolar… Ancak emanet paraları çıkardığınızda (yükümlülükler ve swaplar) net rezerv eksi 52,95 milyar dolar. Bankalardaki tüm rezerv 8,5 milyar dolar civarında. Dış şubelerde ithalat vb. garantiler için 19 milyar dolarları var. Toplam bankalar dolar toplamı 27,5 milyar dolar. Yılsonu beklenen cari açık 50 milyar dolar (yalnızca Mayıs ayı 10,7 milyar dolar).
Kısa vadeli yılsonuna kadar borç ödemesi 181,4 milyar dolar. İç ve dış borç batağı 500 milyar doları aştı.
Dış borçlanma yapmaya yönelseniz CDS(Kredi risk primi, bir kredinin geri ödenmeme riskinin tespit edilmesini ve bu riske karşı kredinin sigortalanmasını sağlayan bir değerleme enstrümanıdır. Sigorta şirketleri borçların ödenememesi halinde alacaklının alacaklarını sigortalayan bir sözleşme satar ve bu sözleşmenin fiyatı da ülkenin CDS primidir.) endeksiniz (borcu geri ödeyebilme yeteneği diyelim) Bugün pris priminin (CDS)birkaç gün önce 791 baz puana yükselmesi ise iflas riskinin artması anlamına geliyor. (300 puanın üzerinin anlamı bu ülke temerrüde düşebilir yani borçlarını ödeyemeyebilir, dikkat edin demek). 2008 yılından bu yana kaydettiği zirve seviyeyi yenileyen 5 yıllık risk primi (CDS) 816 baz puan seviyesine ulaştı.

CDS, en son küresel finans krizi sırasında Ekim 2008’de bu seviyelere çıkarak Ekim 2008’de gün içi işlemlerde Türkiye’nin risk primi 904 baz puanı görmüştü.
CDS’nin bu seviyelere çıkması Türkiye’nin dış borçlanmada ödeyeceği faizi etkileyeceği düşünülürken Hazine’nin dolar cinsi borçlanmalarında faizin yüzde 10’un üzerine çıkması bekleniyor.
Türkiye’nin CDS’si en son etkisini derinden hissettiren 2001 ekonomik krizinde 1300 seviyelerindeydi.
Sözü kısası %10 un altında dış borçlanmanız mümkün değil… Buna rağmen borç vermeye de nazlanacaklar, çünkü bazı yorumlarda yılsonuna doğru Türkiye’nin temerrüde düşeceği, Türkçesi ile iflas edeceği, borçlarını ödeyemeyeceği öne çıkmaya başladı.
*Satacak bir şey kalmadı devlet arazilerini imara açmaya çalışıyorlar. Kentsel dönüşüm adı altında vatandaşı zorla mütevazi evlerinden zorla çıkarıyorlar…
*Çıkarmaya çalıştıkları oyuncakların (artık oyuncak demek doğru) toplamı asla 10-15 milyar doları geçemeyecek, çünkü TL’ler ya bağlı, ya ihtiyaç için gerekli ve o kadar TL mevduatı yok. Tüik’e göre bile yıllık enflasyon %73,5. Bunun üzerinde bir taahhüt vermeden para toplayamazsınız.
*Vatandaş kartı kartla ödeyerek ayakta durmaya çalışıyor. Şimdi o da sınırlanıyor. Borcunu ödeyemeyenlerin icralık sayısı günde 16.000 kişi artıyor ve 23 milyonu aştı. Yeni kredi ve kart limit ve ödemeleri açıklamalarıyla piyasada TL sıkıntısı yaratıp, insanları döviz bozdurmaya yönlendirmeye çalışıyorlar. Sanki yılbaşından bu yana likiditeyi 1 trilyon TL üzerinde arttıran onlar değilmiş gibi. Ocaktaki 5 trilyon likiditeyi 6,25 trilyona ben mi çıkardılar…
*20 yılda 1185 milyar dolar dış ticaret açığı oluşturup, 650 milyar dolar cari açık verenler aklımızla alay edip saçma sapan önlemleri ballandıra ballandıra anlatıyorlar.
*Ülkenin kaynaklarını betona gömdükleri yetmezmiş gibi Kanal İstanbul gibi ucube projeleri gündeme sokuyorlar.
*İhracat seferberliği adı altında ne var ne yok satmaya çalışıyorlar. Zaten üretim maliyetleri yükseldiği için üretim düşüyor, ihracat çılgınlığı da stokları da eritiyor…
Talep karşılanamadığı için piyasa ekonomisinin gereği olarak fiyatlar artıyor. Buna da komik bir gerekçe uydurdular, stokçuluk. Birkaç göstermelik cezayla kapitalist ekonominin arz-talebe dayalı normal seyrini durdurmaya çalışmak boşun çaba…
*Şimdi ne olacak görüldüğü gibi kısa vadede birileri dolar satacak, sonra belli bir yere kadar doları düşürüp yeniden alacaklar ve dolar olması gereken gibi tekrar yükselmeye devam edecek. Aynı Kur Korumalı Mevduattaki oyun tekrarlanacak. Yukarıdaki tabloya göre dövizi uzun vadede değil düşürmek, durdurmak bile mümkün değil.
*Yetmiyor, Yunanistan’a 20 yıldır susanlar (sanki adalar bu gün silahlandırılmış gibi) savaş çığırtkanlığına da başladılar. Kendi çocukları askere bile gitmiyor, yine Memet’i nöbete çağırıyorlar. Gündem de Suriye de var…
*Dış güçler diyorlar, bir an için doğru kabul edelim. Eğer dış güçlerin oyuncağı olmayı engelleyemiyorsanız, bu ülkeyi yönetemiyor ve koruyamıyorsunuz demektir bu ve bu olguyu siz açıkça söylüyorsunuz bu açıklamanızla.
*Gidin artık demek bile çözüm olmaktan çıkıyor, çünkü tüm köprüleri atarak gidiyorlar, gelen ne yapacak bilinemiyor…
*Bu aşamada onarımı çok güç ve ciddi bir stratejik planlama ile mümkün olabilecek bir yıkım bırakmaktalar…
*Ekonomik bunalım zaten işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, kayıt dışılığa ve yasaklarla yaşamaya alıştırılmış olan Türkiye gibi gelişmekte( Yıllardır yükselmekte, gelişmekteler…) olan ülke halklarını, onların refah düzeyinden çok uzakta oldukları ve sosyopolitik bilinç düzeyi daha düşük olduğu için gelişmiş ülke halkları kadar derinden etkileyip, sarsmıyor, tepkileri yoğunlaştırmayabiliyor. Bir yandan aile ve akrabalık sosyoloji ve ekonomileri çerçevesinde yaralar sarılmaya çalışılırken, öte yandan sosyal, fiziki stoklar, ülkelerin doğal ve yıllarca halklarının büyük özverileriyle edinilmiş varlıklar hızla tüketiliyor. Ekonomik tercihler artık hukuk da işlemediğinden keyfi ve çıkarcı kararlarla, kendi leyhlerine işletilerek yeni, reel üretimden uzak örneğin “beton sever” yandaş oligarşiler yaratılabiliyor…
*Ve de bu vahşi gidişata dur denilemezse, senaryo “cehalet içinde yoksulluk” diz boyu hale getirilerek, küçük yemlemelerle beslenmekle yetinen geniş toplumsal kesimler yaratılarak senaryo toplumsal çöküşle sonlanmaya hızla gidiyor…
*Bu ülkelerin, köktenci ve bütüncül önlemler almazlarsa, geçmişte yaşananlara göre daha acı günler yaşamaları, yoksullaşmaları kaçınılmazlaşıyor…
İşte, bu nedenle, her türlü emtia, altın ve dövizin şaha kalktığı, yoksulluğun, yolsuzluğun, işsizliğin diz boyu olduğu bu vahim ortamda Türkiye, Arjantin’in yakın geçmişte başına geldiği gibi “Moratoryum-Borçlarını ödeyemeyeceğini tüm dünyaya ilan etme durumuna” düşmemek için, sonu bir türlü getirilemeyen “21nci Yüzyıl Krizine” stratejik bir planlama anlayışı ile karşı geliştirebileceği özgün bir modeli, süratle, açıkça ve içtenlikle tartışmak, ortaya koymak ve de yaşama geçirmek zorunda…
Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment