SİYASAL ÜMMETÇİLİK VE TÜRK ORDUSU DÜŞMANLIĞI

SİYASAL ÜMMETÇİLİK VE TÜRK ORDUSU DÜŞMANLIĞI

Rıfat Serdaroğlu: 19 Haziran 2022


Aklı ve bilimi rehber edinme olarak tanımlayabileceğimiz “Aydınlanmanın” Anadolu’da yeşermesi olan Kemalizm, emperyalizmin elinden son anda kurtardığı Türk Milletine, Türk Ordusu ile birlikte Anadolu’da tekrar bir devlet kurarken “Laikliği” yönetim biçiminin temeli olarak almıştı.

Hiçbir İslam Devletinde yapılamayan bu işin adı, AYDINLANMA DEVRİMİDİR!

İslam’ın yalnızca bir İNANÇ olarak değil, günlük hayatımızın her anının ve ülkenin yönetim şeklinin belirleyicisi olarak kabul edilmesinin adı Siyasal İslam-Siyasal Ümmetçiliktir! Bunun adı da KARŞI DEVRİMDİR!

Osmanlı “Siyasal Ümmetçiliğe” uygun olarak Halife-Sultan tarafından yönetilen teokratik bir monarşi idi. Her türlü haksızlığın, ahlaksızlığın, yalanın, hırsızlığın, soygunun “Dinle Aklanması” sebebiyle bu yüzden battı.

AKP, Siyasal Ümmetçiliği hayatımızın her anında uygulamak isteyen karşı devrimci, dini kullanan bir partidir. Başta Erdoğan olmak üzere, AKP’li Bakanlar, AKP’li Milletvekilleri, AKP’li Diyanet İşleri Başkanı, Erdoğan’ın Başdanışmanları bu talep ve hedeflerini defalarca söylediler. Tüm bu söylemler ve söylemlere uygun eylemler nedeniyle, daha önce “Laiklik Karşıtı Eylemlerin Odağı” olduğu gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi tarafından suçlu bulunan sabıkalı parti AKP’nin defalarca kapatılması gerekirdi!

AKP’nin, Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı bir Türk Ordusundan nefret etmesinin, Atatürkçü, Anayasa ve demokrasiye bağlı Komutanlarımıza, yargıyı haksız ve usulsüz bir şekilde kullanarak eziyet-işkence etmesinin kökeninde bu yatar. Türk Ordusu, her zaman irticanın korkulu rüyası olmuştur. Bugün, yaşları 74-90 arasında olan Emekli Paşalarımızın, FETÖ elemanı olan Savcı ve Yargıçlarca sahte belgelerle zindanda tutulmalarının sebebi AKP’nin Türk Ordusuna olan bitmeyen kininin sonucudur.

20 Haziran 2022’de yani yarın, “DARBE YAPTIKLARI” gerekçesiyle 303 gündür zindanda tutuklu olan Komutanlarımızın Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde duruşmaları var. Ben o mahkemede Komutanlarımızın için şahitlik yapacağım. Bu benim vatan ve vicdan borcumdur.

Gelin beraberce olayı inceleyelim;
Askeri Darbe nedir? Silahlı Kuvvetler mensuplarının SİLAH ZORU ile ülke yönetimine el koymasıdır!
28 Şubat’ta, Asker yönetime el koydu mu? Hükümet değişti mi? Hayır!

Nedir 28 Şubat? Pozitif Hukukun yerine Şer’i Hukuku getirip, demokratik rejimin yerine bir Siyasal Ümmetçi Din Devleti kurmak amacında olan İrticaya karşı, Türk Devletinin Anayasal Kurumları eliyle kendisini savunmasının adıdır, 28 Şubat!

Anayasal bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu 28 Şubat 1997’de tüm üyeleriyle toplanmış ve 460 sayılı kararları almıştır. Karar tüm üyelerin oybirliğiyle imzalanmıştır.

Bakanlar Kurulu, MGK’nın tavsiye kararlarını 13 Mart 1997’de imzaladı. Başbakan Erbakan, Bakanlar Kurulu Üyelerine 14 Mayıs 1997’de kararları uygulayın yazılı direktifini gönderdi.

Tüm Bakanlar yönetmelikler çıkararak, MGK Kararlarının uygulanmasını emrettiler. Özellikle İçişleri Bakanı AKŞENER, uygulama yönetmelikleri çıkardı ve MGK Kararlarının eksiksiz uygulanmasını emretti!

Buraya kadar, herhangi bir darbe var mı? YOK!
Başbakan Erbakan, 30 Haziran 1977’de (28 Şubattan 122 gün sonra) istifasını Cumhurbaşkanı Demirel’e sundu!

Demirel Erbakan’a sordu; Neden istifa ediyorsunuz?
Erbakan; Koalisyon gereği, Başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek için!
Buraya kadar bir darbe var mı? YOK!

Demirel, Anayasal görevi olarak, dilediği kişiye hükümet kurma talimatını kullanarak, Hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Yılmaz hükümeti TBMM’de güvenoyu aldı ve görevine başladı.
Yılmaz Hükümetine, DYP’den istifa ederek bizler oy verdik. Daha açık anlatımla, Refahyol Hükümetini BİZLER YIKTIK!

Çünkü bunu yapacağımızı, Çiller’in yüzüne karşı hem DYP GİK’da hem de TBMM Grup toplantısında söylemiştik. Türk Milletinden “Ben Atatürk’ün ürünüyüm” diyerek oy alan bir Genel Başkanın, birbirlerinin mal varlıklarının aklanması için, Erbakan’ın Başbakan yapılmasına karşı idik!

Şimdi size soruyorum; Anayasa, yasalara ve siyasi teamüllere tamamen uygun olan bir siyasal işlemi hangi akıl, hangi vicdan, hangi hukuk DARBE olarak niteler?
Buraya kadar bir darbe var mı? Yok!

Yarın; Türk Tarihi-Türk Milleti-Türk Adaleti önünde doğruları anlatmak için mahkemedeyim!
Yargıçlar insafa gelip, Kahraman Komutanlarımızı sevdikleriyle buluştururlar mı bilemiyorum!

Ama şunu adım gibi biliyorum. DOĞRU Parti siyasi sorumluluk aldığında, bunları hesabını soracak ve Kahraman Komutanlarımızdan Türk Milleti adına özür dileyecektir! Bu kadar mı? Elbette hayır!
Atatürk’e, onun annesine en ağır, en alçakça hakaretleri yapanları ziyaret eden resmi görevlilerden ve cübbelerini Siyasi Ümmetçilere kiraya verenlerden de Türk Adaleti önünde hesap soracağız…

Sağlık ve başarı dileklerimle 

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, İrtica, Rifat SERDAROĞLU yazıları, YOBAZLIK - GERİCİLİK | 1 Comment

TARİHİN İÇİNDEN * Abdülhamit mi dediniz?

Abdülhamit mi dediniz?

Cumhuriyet – Mine G. Kırıkkanat – 19 Haziran 2022 Pazar

Muhafazakâr kesimin önde gelen yazarlarından Peyami Safa*’nın Milliyet gazetesindeki Objektif köşesinde yayımlanan 26 Nisan 1956 tarihli yazısıdır:
Ayşe Hanıma Açık Mektup
Size inananlar, babanız için tarihin yalan söylediğine hükmedeceklerdir. Bize merhametin, şefkatin ve bütün iyi insan vasıflarının bir müstesna adamda toplandığını söylemek istiyor ve bu fazilet abidesine “Sultan Hamit” adını veriyorsunuz. Türkiye’nin en güzel magazini “Hayat” da bazı klişelerin altına yazdıklarından anladığımıza göre, yazık ki sizin gibi düşünüyor. Öyle olmasaydı, hatıralarınızı neşretmezdi.
Fakat Osmanlı tarihi, zalim ve müstebid Sultan Hamit için veya, Avrupalıların diliyle “Kızıl Sultan” için, sizler gibi düşünmüyor.
Muhterem pederiniz bir kaatildir. Ayşe hanım! Hem de bir defa değil, birkaç defa kaatil! Mithat Paşa’yı Taif’te boğdurmuştur, babam İsmail Safa’yı Sivas’ta öldürmüştür. İki yaşımda yetim kaldığım tarihtenberi başıma gelen felaketlerin de müsebbibi haşmetlû ve faziletlû pederindir, Ayşe hanım. 
SUÇLARI HÜRRİYETE İNANMAKTI
Mithat Paşa’nın da İsmail Safa’nın da suçu hürriyete inanmaktı. Onlar Namık Kemal gibi babanızla pazarlığa girişip rahat döşeklerinde ölmediler. İnandıkları mukaddes mefhum için kayıtsız şartsız mücadele ettiler. Muhterem pederiniz, onları siyasi tarihin en kahpece metodlarını kullanarak öldürmekle kalmadı, “vatan”, “millet”, “hürriyet” mefhumlarını da katletti, lügatlardan sildi ve onları fısıldaşan memleket evlatlarını uzak diyarlara sürdü.
Kardeşi kardeşten ettin, validi evlattan
Ey Halife. Söyle, farkın var mıdır cellattan
Tarihle muvazi olarak hür edebiyatımızın babanız hakkında verdiği hüküm de budur, muhterem Ayşe hanım.
Sizden bütün bu hakikatleri yazmak cesaret ve faziletini beklemek hatırımızdan geçmez. Böyle bir mahlukun kızı olmak talihsizliği, kolayca kabul edebileceğimiz bir mazerettir. Memleket de bunu kabul ettiği için, sinesinde barınmanıza razı olmuştur. Fakat ona karşı bir tek vazifeniz vardı: Susmak! İşte bunu bile yapmadınız. 
TARİHTE İSTİBDAT, TAHRİFTE FAZİLET
Bütün hür milletlerin istibdatla kollektif bir mücadeleye girdikleri ve Türkiye’de babanızın pençesinden zorla koparılan demokrasinin betonlaştırılmak istendiği bir tarih anında Osmanlı İmparatorluğu’nun en müstebid, cahil ve en hain hükümdarına Türk milletini ısındırmaya çalışıyorsunuz. 
Eğer hatıralarınızın tarihi bir vesika değerini taşıyan doğru tarafları varsa ve bunların sadece sizin müşahedelerinizden ve iddialarınızdan ibaret olmadığını gösteren delillere sahipseniz, bunları Türk Tarih Kurumu’nun incelemesine tevdi edebilirdiniz. Bunu yapmayıp da hakikate uygunluk derecesi meçhul hatıralarınızı büyük okuyucu kitlelerine anlatmayı tercih etmeniz, tarihe hizmetten başka niyetlerle hareket ettiğinizi elbette hatıra getirir, Ayşe hanım.
SUSMAK ERDEMDİR, O DA BUNLARDA YOK!
Görülüyor ki faziletlû pederiniz, size haksız olduğunuz hallerde susmayı ve başınızı öne eğmeyi de öğretmemiş. Öyle yapsaydınız, ızdıraplarına hâlâ saygı göstermediğiniz bir milletin kalbinde, otuz üç sene süren kanlı bir istibdat devrinin yarasını tırnaklamaz ve korkunç hatıraları ayaklandırmazdınız. 
Susunuz, Ayşe hanım, susunuz. Meşhur mesele göre, bazan susmak, babanızın memleket ve hürriyet düşmanlarına, hafiyelere ve jurnalcılara dağıttığı altınlardan çok daha kıymetlidir, Ayşe hanım.

(Y.N. Devamı haftaya)
* PEYAMİ SAFA (1899-1961) Muhafazakâr, milliyetçi, antikomünist yazar ve gazeteci. Server Bedi takma adıyla çok sayıda roman yazmış; Fatih Harbiye ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserleri MEB tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen 100 temel eser listesinde yer almış, bazıları sinemaya ve dizilere uyarlanmıştır.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/abdulhamit-mi-dediniz-1948807
Posted in FAŞİZM, MİNE KIRIKKANAT, Tarih | 1 Comment

BİZİ KİM GÖZETLİYOR -3

BİZİ KİM GÖZETLİYOR -3

ARAŞTIRMA YAZISI
NACİ KAPTAN – 16 Haziran 2022

BAĞLANTILI YAZILAR
https://nacikaptan.com/?p=100572 – BİZİ KİM GÖZETLİYOR -1
https://nacikaptan.com/?p=100589 – BİZİ KİM GÖZETLİYOR -2
https://nacikaptan.com/?p=100612 –  BİZİ KİM GÖZETLİYOR -3
http://nacikaptan.com/?p=100705   – BİZİ KİM GÖZETLİYOR -4

DEZENFORMASYON YASASI KOMİSYONDAN GEÇTİ
GERÇEK DEZENFORMASYONU KİM YAPIYOR?
SARAYDA KURULAN 143 EKRANLI İZLEME MERKEZİ 
ANKARA – 16 Haziran 2022, bugün “Dezenformasyon Yasası” isimli, basın ve sosyal medya üzerinde baskı kurarak sansür uygulamakla ilişkili yasa tasarısı komisyonda kabul edildi. Tasarı hapis cezaları içeriyor.  Bu sansür yasası ile yaklaşan seçim öncesi toplumun sağlıklı haber almasının önlenmek istendiği gözüküyor. Gerçekte, asıl dezenformasyon sürekli olarak iktidar hükümeti yöneticileri tarafından yapılmaktadır. AKP genel başkanı Erdoğan tarafından aynı konular bir gün ara ile tamamen farklı olarak söyleniyor. Toplum gerçek olmayan haberlerle yönetilmeye çalışılıyor. En basitinden TÜİK verilerinin bile gerçekliği  sorgulamaya açıktır.
George Orwell, “BIG BROTHER” 1985, günümüz Türkiye’sinde 2022 yılında artık yeniden rüştünü ispat etme noktasına gelmiştir. Gobbelss yöntemleri, 21. Yüzyılda Mcharty’nin ruhu üzerinden Türkiye’de dolanıyor.
Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 2002 yılında 99. sırada bulunan Türkiye 2021 yılında 154’üncü sırada yer aldı. Raporda Türkiye’de internet üzerinden sansürün arttığı vurgulanıyor. Ülkemiz tüm değerlendirme endekslerinde sürekli küme düşüyor. Tüm bunlar yetmiyor, partili cumhurbaşkanı şimdi de tekrar SOSYAL MEDYAYI, hedef aldı ve  öfke ile yeni yaptırımların haberini verdi!!!

SAVAŞ BARIŞTIR. ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. BİLGİSİZLİK KUVVETTİR.
“…. Kurulan bakanlıklar tamamı ile içerdikleri anlamın tam tersi bir amaca hizmet etmektedir. Örneğin, Sevgi Bakanlığı işkence ve zulümlerle, Bolluk Bakanlığı insanları daha çok nasıl sefalete düşürebilir; bunların tespitiyle, Barış Bakanlığı ise savaşlarla ilgilenmektedir. Buna çiftdüşün adı verilmektedir. Çiftdüşün, bir kavram ile ilgili olarak bir şeyin hem yanlış hem doğru olması olabileceği gibi, kavramın sizin içi yararlı bir şeyi ifade etmesi yararlı; sizin için her hangi bir yararı yok ise zararlıdır, olarak tanımlayabiliriz. Çiftdüşün yöntemi sayesinde Parti, her alanda istediği gibi oyunlar oynamaktadır…..” *  George Orwell / 1984

Televizyonun yapımı ve aynı aygıtın, hem alıcı hem verici olarak kullanılmasını sağlayan teknik gelişmeler, özel hayata son verdi. Her yurttaşın ya da en azından gözetlenmesi gerekecek kadar önemli herkesin, hiç aralıksız polis denetimi ve başka iletişim yolları bulunmadığından, sürekli bir resmi propaganda bombardımanı altında tutulabilmesi sağlandı. Böylece tarihte ilk kez herkesin devletin isteklerine boyun eğmesi ve her konuda düşünsel bir birliğin oluşması sağlandı. Karşıt olayların ve kavramların birbirine bağlanması, Okyanusya toplumunun en belirgin yanıdır. George Orwell / 1984

Orwell’in betimlediği toplumda her bir birey tele-ekranlar aracılığıyla yetkililerin sürekli göz hapsi altındadır. Gözetim altında oldukları durmaksızın insanlara “Büyük Birader seni izliyor” sloganıyla anımsatılmakta ve bu, ülkede uygulanan propagandanın özünü oluşturmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bağlı Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı kuruldu. KRONOS 18 Eylül 2020
‘Propaganda Bakanlığı’: Saray’dan ‘algı operasyonu mücadele birimi’ Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bünyesinde, “Türkiye’ye karşı yürütülen psikolojik harekat, propaganda ve algı operasyonu, manipülasyon ve dezenformasyonla mücadele etmek” amacıyla Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı kuruldu.
Resmî Gazete’nin bugünkü sayısında yer alan ve 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde değişiklik yapan kararnameye göre, “Türkiye’ye karşı yürütülen psikolojik harekat, propaganda ve algı operasyonu faaliyetlerini belirleyerek her türlü manipülasyon ve dezenformasyonla mücadele edilmesine” karar verildi.
Bu faaliyetler, Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı görevleri arasında sayıldı. Başkanlık ayrıca, kriz, afet, olağanüstü hal dönemleri ile yakın savaş tehdidi, seferberlik ve savaş halinde devletin belirlediği hedeflere ulaşmak için stratejik iletişim ve kriz yönetimi faaliyetlerinde de bulunacak. (https://kronos35.news/tr/sarayda-algi-operasyonu-mucadele-birimi-kuruldu)

BÜYÜK BİRADER ANKARA’DA – SARAYDA TÜM TÜRKİYE’Yİ
GÖZ ALTINDA TUTABİLECEK BİR İZLEME MERKEZİ KURULDU
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda tüm MOBESE ile İHA görüntülerinin toplandığı bir merkez oluşturulacak. Erdoğan, tüm operasyonları bu merkezden yönetecek. (HÜSEYİN ÖZAY / TARAF – 12 Mart 2015)
Türkiye’nin gündeminden 1.4 milyar liralık maliyeti ile düşmeyen Cumhurbaşkanlığı Sarayı, 77 milyon Türk vatandaşını izleyecek bir “gözetleme merkezi” kurmaya hazırlanıyor. Teknik alt yapısı tamamlanan projeye göre, 81 ildeki MOBESE kameralarının görüntüleri, İHA’ların çektiği fotoğraflar ile tüm güvenlik kameralarının kayıtları Saray bünyesinde oluşturulacak “Canlı Yayın Merkezi”nde toplanacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu merkezden, “toplumsal olayları”, “askerî operasyonları” hatta trafik ihlallerini bile takip edebilecek. Merkezde 143 ekran bulunacak. Saray’daki “gözetleme merkezinin” ayrıntıları şöyle:
“OPERASYON” MERKEZİ
Hollywood filmlerinde sıkça rastlanan, “ABD Başkanı’nın, askerî operasyonları yönettiği her tarafı ekranlarla kaplı merkez”, Türkiye’de hayata geçiriliyor. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda, 77 milyon Türk vatandaşını izleyebilecek, hatta özel bilgilerine anında ulaşabilecek bir birim kuruluyor. “Canlı Yayın Merkezi” adı verilen projenin tüm teknik çalışmaları tamamlandı. Önümüzdeki günlerde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, merkezle ilgili bir sunum yapılacak. Test çalışmaları tamamlanan sistem, şu anda çalışmaya başladı.
143 EKRANLI İZLEME MERKEZİ
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda oluşturulan gizli ve özel Canlı Yayın Merkezi, 11 çarpı 13 ekran büyüklüğünde olacak. Yani merkezde 143 ekran aynı anda görüntü sağlayabilecek. Buraya Türkiye’deki tüm görüntüler iletilebilecek (TV-Mobese-3G-IHA) ve aynı anda AFAD-POLNET-JANDARMA-MİT sistemlerinden bilgi aktarımı yapılabilecek. Aynı zamanda üç büyük server ile bütün MOBESE kayıtları arşivlenecek. Ayrıca BTK’nın merkeze kurduğu iki dev Work Station sayesinde kurum bünyesindeki her türlü özel bilgiye kolaylıkla ulaşabilecek. Operasyon durumlarında da, Genelkurmay ekranlarındaki tüm bilgiler Saray’daki Canlı Yayın Merkezi’nde toplanacak. Cumhurbaşkanı olarak aynı zamanda “Başkumandanlık” yetkisi bulunan Erdoğan, bu merkezden operasyonları izleyecek ve yürütebilecek. Örneğin, basında yer alan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nın Süleyman Şah Türbesi operasyonunu takip ettiği Genelkurmay’daki operasyon merkezinin bir benzeri Saray da kurulmuş olacak.
ŞİFRELER TESLİM EDİLDİ
Sistemin kurulmasıyla ilgili tüm çalışmalar üst düzey bir gizlilikle yürütülüyor. Merkeze kendi personeli dışında hiç kimse giremiyor. Birimin bulunduğu yere yakın bir noktada Emniyet, MİT ve jandarmaya ayrı odalar tahsis edildi. Buradaki yetkililer bile izleme ünitesinin bulunduğu merkeze giremiyor ama gereksinim duyulması halinde koordine olunabilmesi için yakın bir noktada konumlandırılmış bulunuyorlar. Emniyet’in MOBESE ve 3G şifreleri de Canlı Yayın Merkezi’nin yetkililerine teslim edildi. Bu sayede sistem Türkiye’nin dört bir yanındaki MOBESE kameralarına erişim yapılabilme yeteneğine kavuşmuş oldu. (14 Nisan 2015 – https://nacikaptan.com/?p=18389)

George Orwell, “BIG BROTHER” 1985
Toplum var olan tek partinin görevlileri ve proletarya(prol) olarak anılan işçi sınıfından oluşur. Parti üyeleri de iç ve dış parti üyeleri olarak ikiye ayrılır: iç parti üyeleri, siyaseti yönlendiren ve hükümeti kuran kesimdir. Dış parti üyeleri ise titizlikle seçilen, toplumun orta sınıfını oluşturan memurlardır. Sadece sigara ve Zafer Cini tüketme ayrıcalığı olan dış parti üyeleri, sürekli gözetim altındadır. Nüfusun %85’ini oluşturan işçi kesimi ise alt sınıfı oluşturur. Düşüncesi kıt olan proller görevlerini yerine getirdikleri sürece partinin söylediği kadar işçilik, ev işi, çocuk bakımı, komşu kavgaları, sinema, futbol, bira ve kumar ile yaşar.
Halk iletişim araçları ile gerçekten farklı durumlara inandırılır. Devletin yenilgileri bile propaganda yayınlarıyla birer destan gibi gösterilmektedir. Parti her türlü bilginin kontrolünü elinde tutarak her bilgiyi değiştirebilir. Anlık olaylar için geçmişteki yayınlar ortadan kaldırılarak tarih yazımı da söz konusudur. Bu yolda dil bile değiştirilmiş. Kelimelerin anlamları partinin isteğine göre belirlenmiştir. “Yenikonuş” adında kurgusal bir dil oluşturulmuştur. Bilinci daraltmak, herhangi bir başka düşüncenin ve konuşmanın ortaya çıkmasını engellemek için özgürlük, karşı çıkış, isyan gibi kavramlar dilden silinmiştir.
“Çiftedüşün” yaklaşımıyla karşıtlık içeren sözcüklerin anlamları birleştirilerek karışıklık oluşturulmuştur. Böylelikle iktidarın aksine düşünceler oluşamayacaktır. Sözcükler partinin kast ettiği şeyi anlatmaktadır. Mesela: Barış Bakanlığı savaşları düzenler. Bolluk Bakanlığı yiyecek kısıtlamalarını, Sevgi Bakanlığı isyan ve işkenceyi, Doğruluk Bakanlığı ise ülkede tele ekranlarla yapılan gözetimi sağlar. “Düşünce Polisi” otoritenin aleyhinde düşüncelere sahip olanları yakalar, etkisiz hale getirir. Zaten her yerde bulunan “Büyük Birader Seni izliyor” mesajları ve kameralar ile insanın sakıncalı bir eyleme kalkışması engellenmektedir.
Orwell’in betimlediği toplumda her bir birey tele-ekranlar aracılığıyla yetkililerin sürekli göz hapsi altındadır. Gözetim altında oldukları durmaksızın insanlara “Büyük Birader seni izliyor” sloganıyla anımsatılmakta ve bu, ülkede uygulanan propagandanın özünü oluşturmaktadır.
“Büyük Birader diye biri var mı?”
“Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader, Parti’nin
cisme bürünmüş halidir.”
“Peki, ama benim var olduğum gibi mi var?”
“Sen yoksun ki,” dedi O’Brien.
(Orwell, 294)

Naci Kaptan – 16 Haziran 2022 / Bölüm 3 / Devam edecek
Posted in BİLİŞİM - İNTERNET -, FAŞİZM, İSTİHBARAT KURUMLARI | Leave a comment

ORGANİZE İŞLER * YOLSUZLUKLAR *  Vakıfbank’taki enerji vurgunu. ‘Sayıştay’dan dahi ismi saklanan bir şirket var’

 Vakıfbank’taki enerji vurgunu

cumhuriyet.com.tr – 18 Haziran 2022

CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, AKP’nin ranttan vazgeçmediğini sosyal medya hesabından paylaşmıştı. “Şimdi okuyacağınız satırlar, ülkenin nasıl talan edildiğinin ötesinde vahim bir durumu gösteriyor”
2020 yılında Vakıfbank’ta yönetim kurulunun önde gelen ismi Abdülkadir Aksu’nun zamanında ‘zarar niteliğinde kredi ve diğer alacaklar’, ‘Tahsili şüpheli krediler’ ve ‘tahsil imkanı sınırlı krediler’ ile birlikte 17.4 milyar TL’nin yurttaşların cebinden çıktığını ifade edilmişti.
 Vakıfbank’taki enerji vurgunu
Sayıştay’da dahi ismi saklanan, Vakıfbank’ın iştiraki olan şirketlere milyonlarca lira aktarıldı Karabat, “Vakıf Enerji ve Madencilik AŞ’nin 2020’deki dönem zararı 1.3 milyon TL oldu. Şirketin ayrıca ödenmiş sermayesi 85 milyon TL. Ama ülkeye katma değer sağlayacak, istihdam yaratacak tek bir iş dahi yapmıyor” ifadelerini kullandı.
“HEPSİNİN HESABINI SORACAĞIZ!”
Karabat’ın açıklamaları şöyle:
“Anayasal bir kurum olan Sayıştay’dan dahi ismi saklanan bir şirket var. Bu şirketin 2020 yılında 58.6 milyon TL büyüklüğünde mevduat hesapları var. Ama ilginç olan 2 nokta bulunuyor. AKP’li banka yönetiminin çevirdiği işe şaşacaksınız… İlki, bu şirketin ticari faaliyeti yok. İkincisi, bu şirketin şüpheli 27.5 milyon TL’lik ticari alacağı var. Hangi ticari faaliyetten bu alacak oluşmuş? Kimlerden alacak var? Şüpheli bir durum söz konusuysa neden banka yönetimi adım atmadı?
Vakıfbank’ın iştiraki olan 2 şirket var. Güney Ege Enerji Ltd. Şti. ve Vakıf Enerji ve Madencilik AŞ. Aynı sektörde yer aldıkları için 2001 yılında Güney Ege şirketi Vakıf Enerji bünyesine katılıyor. Buraya kadar her şey makul. Ancak sonrası ilginç… Güney Ege Enerji şirketinin Muğla’daki Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerini alıp işletmek üzere kurulduğu ifade ediliyor. Hatta şirket burada ihaleyi de alıyor. Daha sonra “sihirli bir el” devreye giriyor ve ihale iptal ediliyor.
2014 yılına geldiğimizde bu 3 önemli termik santral özelleştiriliyor. AKP yönetimindeki Vakıfbank, iştiraki olan şirketleri pasifize ederek, özelleştirme sürecinin yapı taşlarını örüyor. Burada kamu varlıkları savunulacağına, adeta sermayeye yem ediliyor. Yatağan santrali 1 milyar 91 milyon dolara, Yeniköy ve Kemerköy santralleri de 2 milyar 671 milyon dolara özelleştirildi. Özelleştirmede vaat edilen kesintisiz ve ucuz enerjinin yalan olduğu geçen 8 yılda anlaşıldı. Çevreye verilen zarar da cabası!
Güney Ege 2020 yılında tasfiye edildi. Peki, Vakıf Enerji ve Madencilik AŞ ne yapıyor? Koskoca şirketin çalıştırdığı personel sayısı sadece 2 ve bunlara 2020’de 242 bin TL para ödenmiş. Şirketin 2 personeline karşılık 7 tane de yönetim kurulu üyesi var. Vakıf Enerji ve Madencilik AŞ’nin 2020’deki dönem zararı 1.3 milyon TL oldu. Şirketin ayrıca ödenmiş sermayesi 85 milyon TL. Ama ülkeye katma değer sağlayacak, istihdam yaratacak tek bir iş dahi yapmıyor.
Kamuda benzer işleri yapan çok sayıda şirket varken, Vakıf Enerji ve Madencilik AŞ’nin de varlığı ayrı bir soru işareti. Birilerine maaş aktarmak için bu dev sermayeli şirket boşta bekletiliyor. Sayıştay da zaten kapatılması yönünde fikir bildirdi. Kamu bankası, sermaye ve siyaset arasındaki oyun daha bitmedi. 2008-2014 arasında Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) Başkanı olan Hasan Köktaş, şu anda Yatağan Termik Santrali’nin sahibi olan Aydem Enerji’nin yönetim kurulu üyesi.
Dönemin EPDK Başkanı Köktaş, adeta kendi geleceğine yatırım yapmış. Yatağan’da ihaleyi kazanan Elsan Elektrik, Denizli merkezli Bereket Enerji bünyesinde bulunuyor. Bu şirket tüm Ege Bölgesi’ne elektrik dağıtımı yapıyor. Dönemin EPDK Başkanı Köktaş, adeta kendi geleceğine yatırım yapmış. Yatağan’da ihaleyi kazanan Elsan Elektrik, Denizli merkezli Bereket Enerji bünyesinde bulunuyor. Bu şirket tüm Ege Bölgesi’ne elektrik dağıtımı yapıyor.
AKP döneminde bu şirket öyle kontrolsüzce büyüdü ki, işleri ve bütçeyi yönetemez bir hal alıp iflas noktasına geldi. Bereket Enerji’nin, aralarında Vakıfbank’ın da olduğu bankalara milyarlarca TL borcu var. Kamu bankası Vakıfbank’tan ballı krediyi al.
Bu parayla kamu şirketini ucuza kapat. Sonra kredinin üzerine yat. Tam bir AKP klasiği. AKP bu şirkete daha ne ayrıcalıklar tanıdı elbet ortaya çıkacak.
Şimdi diğer santrallere bakalım… Yeniköy Kemerköy Termik Santralleri’ni alan şirketler ise çok tanıdık. IC İÇTAŞ Enerji ve LİMAK Enerji.
Her taşın altından çıkıyorlar. AKP döneminde aldıkları ihalelerle onlarca kat büyüdüler. Bu iki santralde de kıyak geçildi. Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy santralleri özelleştirilmeden önce kapasiteleri düşürülüyor.
Böylece daha ucuza satışlarının temeli atılıyor. Satıldıktan sonra da turizm bölgesindeki artan talep bu santrallere kaydırılıyor. Dini ve milliyetçi söylemleri ağzından düşürmeyen AKP, söz konusu kamu varlıkları olunca “vatan sevgisini” bir kenara bırakıyor. AKP rant için gözünü karartarak milli servetimizi nasıl yağmalıyor görüyorsunuz. Hepsinin hesabını soracağız!”

https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/chpli-ozgur-karabat-akpnin-vakifbanktaki-vurgununu-acikladi-sayistaydan-dahi-ismi-saklanan-bir-sirket-var-1948718
Posted in YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

SEVGİLİ ÖĞRENCİLERİMİZE İYİ TATİLLER

Posted in EĞİTİM, KARİKATÜR | Leave a comment

Atatürk’ü Unutturmaya Çalışanlar Türkiye’yi Sömürgeleştiriyor

Atatürk’ü Unutturmaya Çalışanlar Türkiye’yi Sömürgeleştiriyor

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 03 Eylül 2019

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, hâlâ bu ülkede tartışma konusu. Kimisi onu çok seviyor, kimisi hiç sevmiyor. İşin ilginç yanı onu sevenler de sevmeyenler de iyi tanımıyor, ne yaptığını kavrayamıyor.

Önce farklı bir bakış açısıyla Atatürk’ü size kısaca anlatmaya çalışacağım. Sonra günümüze geleceğiz. Atatürk ilkelerinden, Altı Ok’tan falan bahsedeceğimi zannetmeyin. Bugünü görmek takiben geleceği kurmak için klişelerden kurtulmamız gerekiyor.
Atatürk’ü Anlamak
Atatürk, 1’inci Dünya Savaşı’nın yarattığı bir liderdi. 1’inci Dünya Savaşı niçin çıkmıştı? Savaşın amacı neydi. Kısaca hatırlayalım. Bütün savaşlarda olduğu gibi 1’inci Dünya Savaşı’nın da temelinde ekonomik paylaşım kavgası yatıyordu. Batılı devletler, Osmanlı’yı ve Afrika’da boşta kalan toprakları sömürgeleştirmek için savaştılar. Savaşın en önemli amaçlarından bir tanesi de 20’nci yüzyıla şekil verecek Ortadoğu petrollerinin paylaşımıydı.
Savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu parçalanınca topraklarından 19 devlet çıktı. Türkiye hariç, parçaların tamamı sömürge oldu. Osmanlı, parçalanmadan önce yarı sömürgeydi. Sevr Anlaşmasıyla ekonomik ve askeri anlamda tam sömürge yapılmış olacak, Anadolu’da Konya civarında küçücük bir toprak parçasına hapsedilecekti.
Türkler, tarihin hiçbir döneminde boyunduruk altında yaşamadılar. Atatürk, Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin lideriydi, emperyalizm ile savaştı ve Sevr Anlaşmasını yırtıp attı. Daha da önemlisi Lozan Anlaşması ile Osmanlı’nın yarı sömürge durumuna son verdi. Ekonomimizi sömüren kapitülasyonları kaldırdı. Maliyemizi kontrol eden Duyun-u Umumiye’yi ülkeden kovdu. Böylece yıkılan devletimizin yeniden tam bağımsız olarak ayağa kalkmasını sağladı. 1’inci Dünya Savaşında toprak kaybetmiştik, bu kaçınılmazdı ama sömürge olmadık, bağımsız bir devlet olarak yeniden doğduk.
Bağımsız olduğumuz dönemde inanılmaz bir ilerleme kaydettik. Anadolu halkının karnı doydu. Nüfus arttı. Vatandaş okuma yazma öğrendi. Atatürk, devleti tarikatlar ve cemaat üzerine yapılanmış menfaat ve çıkar gruplarından alıp sokaktaki yurttaşa verdi. Dergâhtan şeyhin atadıkları değil okulunu başarıyla bitiren bu milletin çocukları yönetim kadrolarına gelmeye başladı. Atatürk, hanedanlığı kaldırıp parlamenter cumhuriyetle yönetimi halka teslim etti.
Bütün bunları yaparken Atatürk’ün kafasında tek bir düşünce vardı: Önce benim devletim, önce benim milletim. Atatürk’ün yaptığı her şey Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ve vatandaşlarının refah ve mutluluğu içindi. Atatürk çok ciddi bir başarıya imza attı. Batı’nın 500 yılda gerçekleştirdiği devrimi O, 15 yılda hayata geçirmeyi başardı. Onun döneminde ülke bir anlamda çağ atladı.
Atatürk, devletin tek hâkimiyken, kendisi için servet biriktirmedi; akrabalarını kayırıp devletin kilit noktalarına getirmedi, eşine-dostuna, yandaşlara, sipariş ihaleler verip onları devletin-milletin sırtından zengin etmedi. Kendisi hanedan olup saraylarda yaşayabilecekken, saraylara hiç tenezzül etmedi.
Atatürk, bir devletin itibarının, liderinin lüks içinde şaşaa ile yaşamasıyla değil, o devletin ekonomik gücü ve vatandaşlarının yaşam standartlarının artması ile dünyaya gösterilebileceğini biliyordu. O yüzden israfa hiç kaçmadı. Devletin malını hiç savurmadı. O savurmadığı için altındaki kadrolarda aynı davranış biçimini izlemek zorunda kaldı. Tasarrufu vatandaş değil önce devlet yaptı.
Atatürk’ün yaptığı en büyük şey ise hiç kuşkusuz düzen kurmaktı. Türkiye Cumhuriyeti devletini, başta Büyük Millet Meclisi olmak üzere tüm kurumlarıyla, anayasası, kanun ve yönetmelikleriyle öyle bir düzene kavuşturdu ki, her şey kurallar zincirinde bir saat gibi işlemeye başladı. Kurulan hukuk düzeni en tepedeki Cumhurbaşkanından en aşağıdaki memura kadar herkesi keyfilikten mahrum bırakmıştı. Hiç kimse kafasına göre bir şey yapamazdı. Her şeyin dayandığı bir hukuk, bir kanun veya bir kural vardı. Böylece belki de Türk tarihiden ilk defa liderden bağımsız işleyen bir devlet düzeni oluştu. Ondan sonra gelen liderler inanılmaz büyük hatalar yapmalarına rağmen, kurulu düzen sayesinde Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman sıkıntılı dönemler geçirse de tökezlemeden yoluna devam etti. Hiçbir zaman beka tehlikesi yaşamadı. Bir devlet ne zaman düzeni kaybeder, tek adamın iki dudağı arasına kalırsa işte o zaman beka tehlikesi ile karşı karşıya kalır.
Yeni Sömürgecilik
Kısacası Atatürk, düzen, özgürlük, bağımsızlık ve sömürülmeye karşı koymak demektir. Atatürk antiemperyalist bir liderdi, emperyalizme karşı savaş verdi. Bu noktadan hareketle konuyu biraz açalım.
Kaynak: CNN
Amerikalılar yüzlerce yıl ucuz işçi olarak köle çalıştırdılar. 1600’lü yıllardan itibaren başlayan kölelik sistemi, 1860’larda sonlandırıldı. Köleliğin kaldırılmasının gerçek sebebi belki de sistemin kârlılığının son bulmasıydı. Bir köleniz var diyelim. Onu yedireceksiniz, içireceksiniz, giydireceksiniz, barındıracaksınız, evlendireceksiniz, hastalanınca bakacaksınız, hatta yaşlanınca önüne bir kap yemek koyacaksınız. Bütün bu işler para gerektirir. Nereden bakarsanız pahalı bir yatırım. Vahşi kapitalizmin beşiği Amerika’da yeterince çalışacak iş gücü oluşunca kölelik birdenbire ortadan kalkıverdi. Kölelere artık özgürsünüz dediler. Kölelik boyut değiştirmişti. Kölelerin yerini asgari ücretle çalışan işçiler aldı. Çiftlik sahiplerinin yerini alan şirketler ve fabrikalar artık çalışanlarının temel ihtiyaçlarıyla bile ilgilenmek istemiyordu. Özgürlüklerini kazanan köleler, aldıkları asgari ücretle her türlü ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundaydı. Acımasız kapitalist dünyada fakir ailelerin çocukları için asgari ücretle çalışmaktan başka çare yoktu. İş seçmek özgürlük olmuştu. Bir de bir gün zengin olma umudu.
Bir toplumun içerisinde kaçınılmaz olarak çeşitli sınıflar olacaktır. Birileri diğerlerine göre daha düşük ücretle daha zor işleri yapmak zorundadır. Doğanın kanunu maalesef böyle. Komünizm denendi olmadı. Aslına bakarsanız toplum içerisindeki sınıfsal farklılıkların benzeri ülkeler arasında da kendini tekrarlıyor. Kölelik gibi sömürgecilik de şekil değiştirdi. Asgari ücretle çalışan insanların kendi hür iradelerine sahip olduklarını zannetmeleri gibi bazı ülkeler de kendilerinin sömürge olmadığını, sadece az gelişmiş veya gelişmekte olan ülke olduklarını zannediyor.
Gelişmiş ülkeler artık az para getiren, insan gücü gerektiren, iş kazası veya iş hastalıkları sebebiyle insan hayatını tehdit eden, çevreyi kirleten sanayi kollarını sömürge ülkelere kaydırıyor. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan az gelişmiş ülkeler, işsizler ordusuna bir lokma ekmek bulabilmek için sermayeyi ve yatırımı kendisine çekmek için her türlü teşviki, yani her türlü tavizi veriyor. Küçük bir yatırımla büyük teşvikler koparan küresel şirketler, az gelişmiş ülkelerin asgari ücretli işçileriyle büyük paralar kazanıyor. Kazandıkları paraları ise doğru düzgün vergi ödemeden yurt dışına götürüyorlar. İşte bu kâr transferi ülkelerin yarı sömürge olarak kalmalarını sağlayan mekanizmanın belki de en önemli parçası.
Bir örnekle konuyu somutlaştıralım. Günümüzde Kaz Dağlarında siyanürle altın çıkarılması, kamuoyunu meşgul eden en önemli tartışma konularından biri. 2001 yılında Kanadalı Teck Cominco Metals şirketi ihaleyle bölgede maden arama imtiyazını almış. Daha sonra 2010 yılında da bu hakkı 65 milyon dolar bedelle yine bir başka Kanadalı şirket Alamos Gold’a satmış. Alamos Gold kendisine yandaş bir taşeron bulmuş. Doğu Biga Madencilik şirketi, Alamos Gold adına bölgeden altını çıkartacak. Alamos Gold belki 100 milyon dolarlık küçük bir yatırımla milyarlarca dolar değerindeki altınımızı alıp götürürken geriye mahvedilmiş bir doğa bırakacak.
Altından elde edecek kâr, bizim ülkemize kalsa belki ihtiyacımız var diye doğa katliamına ses çıkarmayabilirsiniz. Ama durum öyle değil. Bu işten taşeron şirket biraz para kazanacak, kazandığı paranın bir kısmını sus payı olarak siyasete aktaracak, bir de madende asgari ücretle çalışan işçiler, iş buldum diye sevinecek. Hepsi bu.
Kanada’da asgari ücret 2848 Kanada Doları. Bugünkü kurdan Türk Lirasına çevirecek olursak 12 bin TL eder. Bizdeki asgari ücret 2020 TL. Yani sıradan bir Kanadalı işçi benim işçimin tam 6 katı maaş alıyor. Bir başka deyişle Kanadalı işçinin hayat standardı benim işçimden 6 kat daha iyi. Satın alma gücü paritesini hesaba katsanız dahi bu oran 4-5 katın altına inmez. Sıradan Batılı işçi, aldığı asgari ücretle gelip benim ülkemde 5 yıldızlı bir tatil köyünde bir hafta tatil yapabiliyorken, o tatil köyünde asgari ücretle yabancıya hizmet eden benim garsonum, aldığı parayla bayramda memleketine gitmek için yol parasını denkleştiremiyor.
Ülkenin Sömürge Kendinin Köle Olduğunu Nasıl Anlarsın?
Küresel sistem az gelişmiş ülkelerin doğal kaynaklarını ve insan gücünü sömürmek üzere kurulmuş. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, BM ve NATO gibi örgütler ve dolar ve avro gibi rezerv para birimleri bu sistemi devam ettiriyor. Günümüzde bir ülkenin sömürge olup olmadığını anlayabilmek için ülkedeki asgari ücretle çalışan işçi sayısına ve asgari ücretin ne kadar olduğuna bakmak gerekir.
2017 yılı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ülkede istihdam edilen 28 milyon 83 bin kişiden 18,9 milyonu ücret ve yevmiyeyle çalışıyor. Yine TÜİK verilerine dayanan Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Araştırma Dairesinin 2018 yılında hazırladığı rapora göre, Türkiye’de 10 milyon işçi asgari ücret civarında, 1 milyon 800 bin işçi ise asgari ücretin altında bir ücretle çalışıyor. Tabi bu veriler kayıtlı işçiler üzerinden yapılan hesaplamaları yansıtıyor. Kayıtsızları katarsanız çok daha vahim bir tabloyla karşılaşırsınız.
Şimdi gelelim Türkiye’deki asgari ücretin diğer ülkelerle kıyaslamasına. 27 Avrupa ülkesi arasında yapılan sıralamada Türkiye 22’nci sırada. Mesela 1’inci sıradaki Lüksemburg’da asgari ücret Türkiye’nin 5,6 katı. AB ülkeleri arasında en kötü durumda olan komşumuz Yunanistan’da bile asgari ücret neredeyse Türkiye’nin 2 katı. Söz gelimi bir Yunanlı, aldığı asgari ücretle yanında bir Türkü hizmetli olarak çalıştırabilir.
Türkiye’nin borçları ciddi boyutlara ulaşmış. Kısa vadede ödenmesi gereken milyarlarca dolar borç var. Bu borcu geri çevirmek ve iktidarda kalabilmek için kaynağa ihtiyaç var. Ekonomik sistemimizi döviz kazanma üzerine kurmadığımız için para bulabilmek adına sürekli varlıklarımızı satıyoruz. Madenlerimizi, dağlarımızı, taşlarımızı, fabrikalarımızı, şirketlerinizi yok pahasına satıyoruz. Sıra silah fabrikalarımıza geldi. 50 milyon dolar para bulamadığımız için tank ve palet fabrikamızı dahi sattık. Bu düzen değişmezse satılacak hiçbir şey kalmayana kadar bu süreç devam edecek.
Durumun vahametinin daha iyi anlaşılması amacıyla açık konuşacak olursak, Türkiye, çalışan nüfusunun neredeyse yarıdan fazlasının asgari ücret ve altında bir maaşla çalıştığı, asgari ücretin ise gelişmiş ülkelerden 4-5 kat daha az olduğu, yarı sömürge bir ülke haline gelmiştir. Türk insanı ise gelişmiş ülkelere mal ve hizmet üreten modern köleler durumuna düşmüştür.
Atatürk, 1919’da Samsun’a çıktığında, Türkiye’yi sömürge, vatandaşlarını ise köle olmaktan kurtarmak için mücadeleye başlamış ve bunu başarmıştı. Bugün geldiğimiz noktada maalesef Türkiye, Osmanlının son döneminde olduğu gibi yarı sömürge haline gelmiştir. Gayet tabi bu yaşanan felakette Atatürk’ten sonra iktidara gelen bütün hükümetlerin payı vardır. Ama en büyük pay hiç kuşkusuz 18 yıldır tek başına iktidarda olan AKP Hükümetlerine aittir.
Atatürk’ün mücadelesi unutuldukça, ülke geriye gitmektedir. Ülkeye yapılan hizmetler, yol, köprü, tünel inşa etmekle ölçülemez. Tek ölçü; ülkedeki asgari ücretli çalışan sayısı ve asgari ücretin diğer ülkelere göre ne olduğudur. 
Asgari ücret savaşında bir başka deyişle özgürlük ve bağımsızlık savaşında Reis, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük yenilgisini almıştır. Ülke, sömürge olma yolunda vatandaş ise köleleşmektedir. AKP’nin yürürlüğe koyduğu, “betona para gömerek siyaseti finanse etme politikası”nın sonuçları daha yeni yeni kendini göstermeye başladı. Aslına bakarsanız bu iyi günlerimiz. Türk milleti, bu yanlış yatırımın gerçek sonuçlarını önümüzdeki 3-5 yılda görmeye başlayacak.
Türkiye’de Ciddi Bir Yönetim Zafiyeti Var
İşin daha da kötüsü, ülkedeki devlet düzeni her geçen gün daha da zayıflamaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan pragmatik, yani çıkar odaklı bir liderdir. Muhalefet olmayı asla kabul edemez. İktidarını korumak için her şeyi yapacak, her yolu deneyecek bir siyaset anlayışına sahiptir.
Onun bu siyaset anlayışı, kendisini hep gücü tek elde toplamaya itmiştir. Gücü elde toplamak için önce denge ve fren mekanizmalarından Milli Güvenlik Kurulu (MGK) gibi kurumları etkisizleştirmiş sonra Genelkurmay’ı saf dışı bırakmış, takiben Dışişleri Bakanlığından yargıya kadar devletin her noktasını, aykırı ses çıkaramayacak şekilde denetim altına almıştır. En son Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisini de devre dışı bırakarak bütün yetkileri tekelinde toplamıştır. Mevcut durumda devletin hiçbir noktasında onsuz karar vermek mümkün değildir.
Kendi tabanını sıkı tutmak için hep bir düşman yaratma yolunu seçmiş, bunu yaparken “ya bendensiniz ya da düşman” taktiğini kullanarak toplumu sürekli kutuplaştırmıştır. Kendisine biat derecesinde bağlı olmayan, beraber yola çıktığı dava arkadaşlarını dahi birer birer tasfiye ederek, inanılmaz büyüklükte bir düşman kitlesine sahip olmuş, böylece ülkeyi patlamaya hazır bir bomba haline getirmiştir.
Erdoğan’ın bu uygulamaları ve siyaset anlayışı, aynı zamanda devleti onsuz yönetilemez hâle getirmiştir. Bir benzetmeyle mevcut durumu anlatacak olursak; devleti ayakta tutan bütün kolonları birer birer yıktığı için kubbeyi tek başına kendisi ayakta tutmaya çalışmaktadır. Erdoğan’ın otoritesi ve yarattığı korku, şimdilik devletin çarklarının dönmesini sağlamakta, problem yokmuş gibi bir hava yaratmaktadır.
En büyük destekçisi, devlete yakınlığı ile bilinen MHP lideri Devlet Bahçeli’nin hâlâ onu desteklemeye devam etmesinin arkasında yatan gerekçe, büyük ihtimalle Erdoğan sonrası ülkenin kaosa sürüklenebileceği korkusudur. Benzer şeyi küçük destekçisi Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek için de söylemek mümkündür. Diğer yandan Perinçek, Erdoğan’ı ABD ile yolları ayırmaya çalıştığı ve Avrasya’ya yöneldiği için desteklemektedir. Aslına bakarsanız bu iki lider ve onlar gibi düşünenler, ülkeyi yarı sömürge, vatandaşını köle ve devleti yönetilemez hale getiren Erdoğan’a, devletin bekası kaygısıyla destek vermeye devam ederek, başarısız bir lideri ödüllendirme yolunu seçmektedirler.
Erdoğan her seçimde, her referandumda, yapılan her anayasa ve kanun değişiklikleriyle kendisine daha fazla güç verilmesini talep etmiş, ne var ki kendisi güçlendikçe devlet zayıflamıştır. İşler iyiye gideceğine maalesef hep kötüye gitmiştir. Bundan sonra da bu eğilimin değişme ihtimali yoktur. Yok, Amerikancılar yeniden iktidara gelecekmiş, yok PKK yönetimde söz sahibi olacakmış, yok FETÖ yeniden canlanacakmış gibi vehimlerle Erdoğan’ın iktidarını uzatmak, kurumsal yapının sürekli zayıflamasına sebep olmakta, devlet her geçen gün daha da yönetilmez hâle getirmektedir. İki kötüden birini tercih etmek çözüm değildir. Çözüm doğru iktidarı yaratmakta yatıyor.
Erdoğan da bir fanidir. Hiç seçim kaybetmese de Allah geçinden versin, bir gün Erdoğan’sız bir Türkiye’ye uyanacağız. O zaman ne olacak? Gerçekle ne kadar erken yüzleşirsek, zarardan o kadar erken dönmüş oluruz. Erdoğan sağlıklıyken, onsuz bir Türkiye’ye hazırlanmak mecburiyetindeyiz. Daha akıllı, daha uyanık, dış odakların güdüm ve akıl hocalığından kurtulmuş, devletin bekası ve milletin refahı için çalışacak, etnik ve mezhep temelinde kimlik siyaseti yapmayacak, kısacası Atatürkçü yeni bir iktidar için çalışmak zorundayız. Yıkılmakta olan, yanlış bir iktidarı zorla ayakta tutmaya çalışarak devletin bekasını sağlayamayız; olsa olsa onunla birlikte kaybederek oyunda saf dışı kalırız. Doğru strateji Atatürkçü bir iktidar için çalışmaktır. Yeni kurulacak hükümette söz sahibi olmak isteyen, aynı zamanda yarı sömürge ve modern köle olmak istemeyen herkesin artık bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.
Bütün bu tespitlerden sonra Atatürk ile başladığımız yazıyı “Atatürkçü kime denir” tanımımla bitirelim:
“Liderden bağımsız saat gibi işleyen bir devlet düzeni inşa etmeye çalışana; devlet ve milletin çıkarını her zaman ve her şartta kendi ve akrabalarının çıkarlarından üstün tutana; yaptığı icraatlarla devletin gücünü ve milletin refahını artırmada başarılı olana Atatürkçü denir.” Gerisi hikâyedir…

https://www.sunsavunma.net/ataturku-unutturmaya-calisanlar-turkiyeyi-somurgelestiriyor
Posted in ATATURK, SUN SAVUNMA NET, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

EĞİTİMSİZ TOPLUMLARIN SONU TUTSAKLIK VE YOKSULLUKTUR.

EĞİTİMSİZ TOPLUMLARIN SONU TUTSAKLIK VE YOKSULLUKTUR.

Yazan: Fatih Bengi, SunSavunma.Net, 7 Eylül 2019

Dikkat edersek tarihteki diktatörlerin çoğu kötü eğitim almış veya eğitimini yarım bırakmış demogoglardır. Elbette diktatörler içinde eğitimli olanlar da vardır.Ancak insanlığa zarar vermiş olanlar genellikle eğitimsiz ve cahil cesaretine sahip olanlardır.
Eğitim;
▪bir toplumun geleceğini,
▪yönetim sistemi ile ilgili tercihlerini,
▪biat kültürünü ve
▪potansiyel kalkınmayı etkilemenin şifrelerini barındırır.
▪Eğitim, demokrasi bilincini artırır.
Eğitimsiz bir toplumda Demokrasinin tüm kurallarıyla yerleşmesi ve sağlıklı sürdürülmesi mümkün değildir. Fakat hangi ülke ve hangi sosyo- ekonomik sitem olursa olsun, iktidara gelenler önce eğitimi kendi hedefleri, ideolojileri ve iktidarda kalma hesapları içinde değerlendirip, planlamaya çalışır.Eğitimsiz olan bu toplumlarda söz konusu biat kültürü yaygınlaşır siyasiler milli duyguları, toplumun inancını ve fakir halkın duygularını istismar eder. Kamuoyundan etkili bir tepki olmayınca sonuç otokrasiye kadar gider.
Otokratik yönetimlerde, kamu kaynakları etkin kullanılmaz. Zira diktatörler kendi gelecekleri için kamu kaynaklarını ve devlet imkânlarını kullanmak zorundadır. Bu durum hem haksız rekabet yaratır hem de kamu kaynaklarının etkin kullanılmasını önler. Aynı şekilde, haksız rekabet ve haksız zenginleşme yaratılır, piyasa etkinliği azalır.Bu durum yatırımları ve kalkınma projelerini de olumsuz etkiler.
Otokrasi varsa, otokrasinin devamı için, kısa sürede katma değere dönüşecek, ekonomiyi canlı tutacak konut yatırımları, karayolları gibi kısa dönemli yatırımlar öne çıkar. Daha yüksek teknoloji getiren ve daha çok katma değer yaratan ve fakat üretime daha uzun dönemde geçen, uzun vadeli yatırımlar yapılmaz.
Birçok ülkede yaşanan Dikta rejimlerin kısa sürede meyvesini verecek yatırımları tercih etmesi, halkın tepkisini bastırmak ve halk desteği almak içindir. Bu nedenle otokraside genel olarak iktisadi planlama yoktur.
Etkin bir eğitim için neler yapılmalıdır?
İngilizlerin bilinen atasözüdür.’’George’’u eğitmek için , anne annesinden başlamak gerekir. ‘’ Eğitim uzun bir süreç olduğu için, kalkınma açısından da etkileri daha uzun dönemde ortaya çıkar.Eğitimden en yüksek verimin alınması için;
●Bir ekonomide katma değer yaratmada etkili olacak insan gücü eğitiminde, eğitim yapacakların en geniş tabandan ve en yetenekli olanlar arasından seçilmesi,
●Zorunlu eğitim sırasında ve sonrasında, insan gücü planlaması yapılması ve ihtiyaca, piyasa talebine göre eğitim yapılması,
●Eğitimin , siyasi ve ideolojik hedeflerden uzak tutulması gereklidir.
Neden insana yatırım yapılmalıdır?
Eğitimin İnsana yatırım olarak görülmesi, iktisat tarihi kadar eskidir. Insana yatırımın büyüme ve gelişmeye net katkıları 1960’lı yıllardan sonra daha kapsamlı olarak anlaşılmış ve literatüre girmiştir. Adam Smith, ‘’çok fazla emek ve zaman maliyeti ile eğitilen insan, pahalı bir makina ile karşılaştırabilir’’ demiştir.
Adam Smith, 1776 yılında Milletlerin Zenginliği kitabında, Eğitimin toplumsal refahı olumlu etkilediğini,üretimde iş bölümüne imkân sağladığını,üretim kapasitesini artırdığını ve kaliteyi etkilediğini vurgulamıştır. Smith eğitimin insanları daha bilinçli kıldığını ve bu nedenle sermaye sahibinin kamu çıkarlarına aykırı ve gelir dağılımını bozucu uygulamalarına karşı çıktığı ve denge sağladığını belirtmiştir. Ayrıca eğitilmiş insanların batıl itikatlar ve yanlışlara karşı da daha duyarlı olacağını vurgulamıştır.
•İnsan sermayesi, maddi sermayeden farklı etkiye ve öneme sahiptir. Maddi sermaye, konjonktürün iyileşme dönemlerinde, insani sermayeden daha hızlı büyür. Buna karşılık şoklara karşı dayanıksızdır, depresyon ve kriz dönemlerinde küçülür. Beşeri yatırım sermayesi nesillere bilgi ve teknoloji aktarılması nedeniyle, kümülatif olarak büyür.
•Kişilerin bilgi ve becerilerinin artması, onlara daha iyi iş olanakları ve hayat güvencesi, kişilere sosyal statü sağlar.
•Ruhsal nitelikleri artırır. Eğitilmiş insan topluma daha kolay uyum sağlar.Sosyal ilişkileri daha dengeli olur.
•Eğitimle nitelikli ve vasıflı iş gücü oluşur. Bu durum Ekonomide toplam verimlilik artışı yaratır. Eğitilmiş ve uzmanlaşmış insanların iş verimi artar. Verimlilik artışı, daha yüksek katma değer yaratır ve milli gelirde fert başına büyüme artar, kalkınma hızlanır. Ekonomide Ar-ge araştırmaları, teknolojik gelişme artar.
•Eğitilmiş toplumlarda Popülizm, kayırmacılık, yolsuzluğa karşı toplum daha bilinçlidir. Bu gibi sorunlar ve siyasi istismarlara tepki oluşur ve daha kolay önlenir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde çağdaş topluma geçiş hızlanır.
•Toplumda sosyal ilişkiler daha düzgün işler. Eğitilmiş insan, ideolojik ve terör etkisi altına daha zor girer. Sosyal sorunlara daha doğru ve daha objektif bakar. Topluma karşı olan görevlerinde daha titiz, daha saygılı ve daha sorumlu davranır. Bu tür toplumlarda toplumda insan ilişkileri, insan hakları ve demokratik özgürlükler daha iyi gelişir. İnsanların daha mutlu olmasının önü açılmış olur. Çevre bilinci gelişir. Eğitimli toplumlar, çevrenin daha iyi korunmasında ve çevreye verilen zararlara karşı durmakta daha hassastır.
•Eğitim demokrasi ve demokratik kurumların yerleşmesi ve gelişmesine yardımcı olur. Eğitim insanların analiz kapasitelerini artırır. Eğitimsiz insanlar, ideolojik saplantılara, hurafelere, daha kolay inanır ve daha hızlı militanlaşır.
•Eğitim suç işleme eğiliminin azalmasına yardımcı olur.
•Eğitim bilgi ve beceri kazandırmakta, vasıflı işgücünü artırmaktadır. Vasıflı işgücü ekonomide verimliliği ve üretilen malın kalitesini artıran bir faktördür. Ar-ge, teknolojik gelişme, büyümenin ve kalkınmanın en kritik öğesidir.
•Eğitim beşeri yatırım ve beşeri sermayedir. Son asırda beşeri sermayenin kalkınma da artı bir değer yarattığı anlaşılmıştır. Bir insan yetiştirmek, uzman yapmak, bir fabrika kurmaktan daha zordur. Daha da önemlidir. Hele hele çağımızda. Artık makine ikinci planda kalmıştır. Zaten vasıflı insan olmazsa, sermaye de olsa, fabrika kuramazsınız. Teknoloji üretemezsiniz.Maddi sermaye, konjonktürün iyileşme dönemlerinde, insani sermayeden daha hızlı büyür.Buna karşılık şoklara karşı dayanıksızdır, depresyon ve kriz dönemlerinde küçülür. Beşeri yatırım sermayesi ise nesillere bilgi ve teknoloji aktarılması nedeniyle her zaman kümülatif olarak büyür.
Eğitime yönelme eğilimine etkisi yanında bir toplumun hayatında ve dünya için lobi oluşturmada, kültür ve sanatın etkisi yüksektir. Bazı sanatçılar ülkelerinden daha çok tanınır. Çoğu insan İngiltere’den daha çok Shakespeare hakkında bilgi sahibidir ya da Rusya hakkında çok az bilgisi olanlar dahi Leo Tolstoy’un Harp ve Sulh’unu okumuş veya seyretmiştir. Maalesef bu konuda da almamız gereken çok yol var
Ülkemizin eğitim sorunları nelerdir?
•Üniversite eğitimi önünde en büyük engel YÖK’tür. YÖK 1980 darbesinin eğitim sistemini kontrol etmek ve taraflı eğitim için getirilmiş bir kurumdur.YÖK’ te görev yapanlar en iyi bilim adamları değildir. Ama bilim kararı verirler. Üstelik bu güne kadar YÖK, değişen iktidarlara göre hep ideolojik gurupların, siyasi partilerin ve hatta tarikatların hakim olduğu bir kurum oldu. Yüksek öğrenim kurumları, idari ve bilimsel anlamda bağımsız olmadıkları sürece, her siyasi parti kendi ideolojisi doğrultusun da burayı kullanıyor. Bu nedenle de objektif ve tarafsız bir YÖK’ istemeleri mümkün görünmüyor. Sonuçta Üniversitelerde reform yapmak olanağı da kalmıyor.
•Eğitim sisteminde, Orta öğrenimde ve orta öğrenime girişte o kadar sık değişiklik yapılıyor ki bu yüzden etkili bir eğitim imkanı kalmıyor, tedrisat değişikliği eğitimi geriye götürüyor.
•Her millet kendi geçmişini iyi bilmek zorundadır. Ancak tarihimizde doğru anlatılmıyor.
•Türkiye’nin kaynak harcayarak eğittiği gençler, Beyin göçü ile başka ülkelere gidiyor. Kaldı ki gençler arasında işsizlik oranının yüksek olması , demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda yaşanan gerileme de beyin göçünü hızlandırıyor.
•OECD her yıl 35 üye ülke itibariyle gençlerde ‘’işsiz ve eğitimsiz genç ‘’ oranlarını açıklıyor. İşsiz ve eğitimsiz genç oranı en yüksek olan ülke Türkiye çıkıyor. Türkiye için bu oranlar 2013 yılında yüzde 29.8, 2015 yılında yüzde 28.4 olarak açıklandı. Türkiyeden sonra ikinci sırada Yunanistan ve İtalya geliyor. En iyi durumda ise yüzde 6.5 oranıyla Lüksemburg, yüzde 7.1 oranıyla Norveç geliyor. TÜİK’ te 2017 Ağustos ayı için 15-24 yaş gençlerde işsizlik oranını yüzde 20.6 ve İstihdamda ve Eğitimde olmayan gençler oranını da yüzde 28 olarak açıkladı.
•Eğitimde ve ekonomide iş gücü planlaması yapmadığımız için, birçok Üniversitelerden mezun ettiğimiz gençlere iş veremiyoruz. İşsiz kalınca da ilk fırsatta ABD ve Almanya gibi gelişmiş ülkelere gidiyorlar. Zaman zaman, yabancı ülkelerde, özellikle ABD, Avrupa ve sanayileşmiş ülkelerde, Türk uzmanların her alanda dünya çapında isim olduklarını görüyoruz.
•Yetişkin eğitimi yetersiz.18 yaş ve üstü fertlerin mesleki veya kişisel alanlarda bilgi ve becerilerini geliştirmek amacıyla örgün veya yaygın eğitim faaliyetleri ile gayri resmi öğrenme yollarına katılma oranları, TÜİK’in açıklamasına göre, ortalama yüzde 22.7 oldu. Bu oran kadınlarda yüzde 18.9, erkeklerde ise yüzde 26.6 oldu. Yani yetişkinlerin yalnızca dörtte birden azı, kişisel bilgi düzeyini ve mesleki becerilerini geliştirmek istemişlerdir.
•Açık öğretimde mezuniyet oranı çok düşük.
•Kalkınmanın önemli bir şifresi, insan gücü potansiyelinin etkin kullanılmasıdır. Bunun için de mesleğe yönelme orta öğrenimde başlamalı, yüksek öğrenimde devam etmelidir. Herhangi bir alanda ihtiyaçtan fazla insan eğitmek kaynak israfı demektir.
•Eğitim sistemi FETÖ ideolojik çetesinden büyük darbe yedi.Geçmişte, Hitler Almanya’sında ve Sovyetlerde ideolojik eğitimin, toplumları nasıl çökerttiği de tarihi gerçeklerdir. Bu nedenle, önce eğitimi ideolojiden uzak insana yapılan bir yatırım olarak görmeliyiz.
•Türkiye’de ara elemana ve teknisyene ihtiyaç var… Meslek liseleri ve teknik liselerin artırılması hem bu ihtiyaca cevap verecek, hem de Üniversite önünde yığılmayı önleyecektir.
Sonuç olarak gelecek yüzyılı da ıskalamamız için çok geç olmadan mevcut eğitim politikaları gözden geçirilerek doğru eğitim politikaları tespit edilip uygulanmalı ve bundan asla taviz verilmemelidir.
”Her toplum layık olduğu şeklide yönetilir.” Yaklaşık üç yüz yıl önce söylenmiş ve tarihte defalarca sınanarak doğrulanmış bir sözdür. İnsanlar her zaman layık oldukları yönetim tarzıyla yönetilirler, kendileri iyi olurlarsa yöneticileri de iyi olur, kötü olurlarsa yöneticiler de kötü olur. Zira yöneticiler halkın içinden çıkarlar ve onların bir parçasıdırlar. Şunu unutmamak gerekir; “eğitimsiz toplumların sonu tutsaklık ve yoksulluktur”. ve “her birey özellikle eğitimli bireyler kötü yönetimlerin mesuliyetine de ortaktır”.

https://www.sunsavunma.net/egitimsiz-toplumlarin-sonu-tutsaklik-ve-yoksulluktur
Posted in EĞİTİM | Leave a comment

BU GÜZEL ÜLKE NE HAİNLER GÖRDÜ, NE İHANETLER YAŞADI * KOZMİK ODA

KOZMİK ODA

Mustafa Zihni Selvi, Sun Savunma Net, 10 Eylül 2019

90’lı yılların başında “ulusal tehdit algısı” değişti, Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi göbeğini kendisi kesmeye karar verdi.

“En kritik ve tartışmalı döneminizi ‘Kozmik Oda’ sürecinde yaşadınız. Arama izniniz yıllardır tartışılıyor. Pişman mısınız?” sorununa ise İlker Başbuğ şöyle yanıt verdi:
“Hayır, gerekeni yaptığımızı düşünüyorum. Bugün olsa yine Kozmik Oda’yı açardım. Kozmik Oda olayı basında gereğinden fazla büyütüldü. TSK’ya gerçekten samimi duygularla güvenen, seven insanlarımızın psikolojik olarak yüreklerini dağlayan bir olay oldu, üzüntü yarattı. Tenkit edenler olabilir, samimi tenkitlere saygımız var. Ama olayı saptırarak yanlış noktalara götürenlere karşı da pek saygı duyduğumu söyleyemem. Bizim prensibimiz şu oldu: Biz o gün doğru yaptığımızı düşündük, bugün hâlâ öyle düşünüyorum.”

50 metrekarelik bir oda, retina taramasıyla giriliyor, 17 haneli kapı şifresi üç günde bir değiştiriliyor, sadece genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları ve burada görevli 12 subayın girebilme yetkisi var, kamuoyunda kısaca “kozmik oda” olarak biliniyor.
1950’li yılların başında NATO (North Atlantic Treaty Organization) talimatıyla Seferberlik Tetkik Kurulu oluşturulmuştu. Türkiye işgal edilirse, kendi topraklarımızdaki direnişi örgütleyecek olan birimdi. Barış zamanında silahı, mühimmatı, insan gücünü temin edecek, işgal olursa, bunları devreye sokacaktı. Sovyetler dağılınca, soğuk savaş sona erdi, gene NATO talimatıyla, Seferberlik Tetkik Kurulu lağvedildi. Artık gerek yok denildi. ABD’nin isteğiyle kurulmuş, ABD’nin isteğiyle kaldırılmıştı.
90’lı yılların başında “ulusal tehdit algısı” değişti, Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi göbeğini kendisi kesmeye karar verdi. Silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırmaya başladı. Seferberlik Dairesi’ni Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı olarak yeniden kurdu.
Görevi neydi? Memleket işgal edilirse, Türk silahlı kuvvetleri herhangi bir sebeple çökerse, özgürlük direnişini örgütleyecekti. Bu amaçla, kritik şehirlerde seferberlik bölge başkanlıkları tesis edildi. Kısaca “kozmik oda” olarak bilinen yer, bunlardan biriydi.
Ordunun silah depoları, cephanelikleri imha edilirse, gizlenmiş sivil depoların adresleri kimlerde olacak? Havaalanları zarar görürse, hangi şehirlerarası yollar pist olarak kullanılacak? İşgalcilerin ilerlemesini engellemek için hangi demiryolları havaya uçurulacak, hangi viyadükler patlatılacak? Bölgeyi bataklığa çevirmek için hangi barajların kapakları açılacak? Kozmik odada bunların planları vardı.
Kimlerin teknesi, hangi balıkçı barınakları kullanılacak? Hangi kahvehane, hangi park, hangi bakkal… Mazotu nereden alacağız? Adresler, kapı numaraları, kodlar… Yaralananlar olacak, hastaneye gidemezsin, hangi doktorlar gizli ameliyatlar için yeraltına inecek, hangi eczacılar ilaç temin edecek? Elektrik kesik, telefon yok, hangi taksici, hangi çiçekçi kuryelik yapacak? Hangi mühendis, hangi mimar, hangi avukat hangi işe yarayacak? Senin o kırtasiyeci zannettiğin, mobilyacı zannettiğin, aslında kim? Vatan için hayatını ortaya koyacak olan sivil kahramanların isim isim listesi vardı.
(Demokrasi nöbetinde dombıra söylemekle olmuyor bu işler.)
Kozmik oda…
Nefsi müdafaaydı.
Kuvayı millîyeydi.
Bülent Arınç… İşte bu kozmik odanın kapısını kırıp, bu milletin Kuvayı milliyesini imha etmek için kullanılan levyeydi. Suikast ayağıyla, kozmik odaya 1,5 terabaytlık bilgisayar hafızasıyla daldılar, 125 milyon Word sayfası ebadında devlet sırrı çaldılar. FETÖCÜLER Bülent Arınç levyesiyle girdikleri kozmik odayı talan ederken, Bülent Arınç hâlâ alay ediyor, “kozmetik oda” diyordu.

Atatürk dâhil tüm cumhurbaşkanlarımız sanki dinsizmiş gibi “dindar cumhurbaşkanı seçeceğiz” diyordu, FETÖ mahkemeleri inşa edilirken gevrek gevrek gülerek “kurban olduğum Allahım, verdikçe veriyor” diyordu, FETÖCÜ savcı adliyeyi basıp, başsavcı İlhan Cihaner’i tutuklarken, FETÖCÜ savcıyı eleştirenlere tükürüyordu, “adliye basıldı diyorlar, buna baskın denir mi, tuuu size” diyordu.
Onuncu Yıl Marşı’nı duyduğunda “asabım bozuluyor, kapatın şunu” diyordu, sırf Mustafa Kemal’i hatırlatıyor diye Vardar Ovası türküsüne bile kafayı takıyordu, bebek katili Apo için “namazında niyazında masum bir çocuk” diyordu.
Kendisi gibi düşünmeyen özgür kadınlara “pornocu” diyordu, muhalefet partisinin kadın milletvekiline “yaratık” diyordu, “bir kadın olarak sus” diye bağırıyordu, kahkaha atan kadınlara “iffetsiz” diyordu.
Laik eğitime saldırıyor, “çok şükür satanist olanlar, memleketi soyanlar imam hatipten yetişmedi” diyordu, madalyalı kahramanlarımız asrın iftirasıyla hapislere tıkılırken, kahırdan canlarına kıyarlarken “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyordu.
Tek başına hükümet olmanın şımarıklığıyla, cumhuriyet değerlerine hakaret ediyordu, Atatürk devrimlerinin kendisine tanıdığı imkanları, Atatürkçüleri aşağılamak için kullanıyordu, hukukçu olmasına rağmen, dinciliği yüceltiyor, eğitimli olmasına rağmen, lümpen küstahlığını cesaretlendiriyordu, güya edepten ahlaktan dem vururken, daima belden aşağı vuruyordu.

Boş süt şişesi gibi kapının önüne koyuldu. Şimdi çıkmış, cemaat beni kullanmış olabilir filan diyor. İnsanın kendisini bu kadar kaybetmesi için “iktidar sarhoşu” olması yetmez… “İktidar ayyaşı”ydı bunlar!

“İki gün sonra diyeceklerdi ki ‘Biz suçüstü yakalamıştık, imha ettiler, izin vermediler’ vs. Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle Özel Kuvvetler arasında ilişki kurulması tüylerinizi ürpertmez mi? Biz bu iddiaların çürütülmesinin gerekli olduğu kanaatine vardık. İddialar çok vahimdi. Ciddiye almadan aratmamak olabilir miydi, olabilirdi. Ama iddiaların daha güçlenerek, bugün değil ama yarın Silahlı Kuvvetler’in karşısına getirilmeyeceğinin garantisi var mı? Bu iddianın ortadan kaldırılması bizim için hayatiydi. Kozmik Oda’daki arama 19 Aralık 2009’da başladı, 20 Ocak 2010’da bitti. Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda bakılan her şey, Genelkurmay Destek Kıtaları Komutanlığı’nın kasasına çift mühürle kitlendi. Bu süreçte Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’ndan bir tek kâğıt parçası, belge, bilgi dışarıya çıkmadı. Ne zaman çıktı, 16 Mart 2013… Hassasiyet gösterenler bu konu üzerinde dursunlar. 16 Mart 2013’te bu bilgiler verildi, dönemin Genelkurmay Savcısı da Muharrem Köse’ydi. Tamamen yasadışı. Bu bilgiler nereye gitti, ne oldu? Bunun üzerinde durulmalı. Biz Kozmik Oda’yı açarak aslında FETÖ’nün oyununu bozduk.” İlker Başbuğ

https://www.sunsavunma.net/kozmik-oda
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Fetullah Gülen, TSK | Leave a comment

EMPERYALİZM – BOP – ORTADOĞU * Türkiye’nin Kürt Sorunu Yoktur, Kürt Görünümlü Yahudi Devleti Sorunu Vardır

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 17 Haziran 2022

Türkiye’nin Kürt Sorunu Yoktur, Kürt Görünümlü Yahudi Devleti Sorunu Vardır

Kripto Yahudi Barzani aşiretini “ortakçı, toplumcu ve paylaşımcı Nakşibendî aşireti” diye insanlara yutturmaya devam edersek daha çok Türk ve Kürt delikanlısını toprağa vermeye devam ederiz.

Yunanistan maşa olmaya dünden hazır
Son bir haftadır ana akım medyanın gündeminde Türkiye-Yunanistan gerginliği var. Her iki ülkede de öyle abartılı yorumlar duyuyoruz ki, sanki birileri bu iki komşunun savaşmasını canı gönülden istiyor.
Türkiye ile Yunanistan arasında tarihi kökleri olan önemli sorunlar var. Geçtiğimiz senelerde Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımından kaynaklanan bir gerginlik yaşanmıştı. Fakat bu seferki gerginliğin zamanlaması çok ilginç. Türkiye’nin Suriye’ye yapacağı operasyonun öncesine denk geldi. Suriye operasyonu ile Yunanistan gerginliği birbiri ile bağlantılı gibi gözüküyor.
NATO’nun askeri karargâhı SHAPE’te (Strategic Headquarters Allied Powers in Europe) görev yaparken Yunanlı bir subay ile tanışmıştım, üç-beş kere sohbetimiz oldu. Özel Kuvvetler mensubu Yunanlı albay çok açık sözlüydü. Bir gün Kürt meselesini tartışırken açık açık yüzüme, “biz PKK’yı destekliyoruz, karşımızda koskoca 70 milyonluk bir Türkiye görmek yerine bölünmüş, zayıflamış, gücü azalmış bir Türkiye görmeyi tercih ederiz” demişti.
Yunanistan’ın Kürt meselesine bakışı aslında bu kadar basit değil, olayın bir de kripto boyutu var, anlatalım. Her şey Irak’ın kuzeyi ile bağlantılı.

Arz-ı Mev’ud – Vadedilmiş Topraklar
Einstein’ın “Dünyayı kurtarmak için bir saatim olsaydı; ellibeş dakikasını problemi tanımlamaya, kalan beş dakikayı da çözümü bulmaya ayırırdım” dediği söylenir. Biz hâlâ Kürt meselesini tanımlayamadığımız için sorunu çözmekte bir santimetre yol alamıyoruz. Araştırmacı gazeteci yazar rahmetli Uğur Mumcu’nun 1993 yılında PKK-Barzani-Yahudi-ABD ilişkilerini deşifre etmesinin üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen halen karşı karşıya olduğumuz sorunu Kürt sorunu zannediyoruz. Bunun ana sebebi ana akım medyanın Türk halkının uyanmasını istememesidir. Türkiye’nin bir Kürt sorunu yoktur. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun: Güney sınırlarında Irak ve Suriye’nin kuzeyini içine alan Kürt görünümlü bir Yahudi devleti kurulma çabasıdır.
Şaşırmayın, bakın eski ABD dışişleri bakanlarından Yahudi asıllı Henry Kissinger, 27 Ekim 2011 tarihinde İngiliz DailySquib gazetesine “Savaş Davullarını Duyamıyorsanız Sağır Olmalısınız” başlığıyla bir röportaj vermişti. Kissinger, röportajında yaklaşan savaştan bahisle “bu savaşta İsrail’in, mümkün olduğu kadar çok Arap’ı öldürmek için tüm gücü ve silahlarıyla savaşmak zorunda kalacağını ve her şey yolunda giderse Ortadoğu’nun yarısının İsrail’in olacağını söylüyordu.” Kissinger, bu röportajı verdiğinde Arap Baharı rüzgârı Suriye’ye gelmişti, 15 Mart 2011 tarihinde başlayan gösteriler ülkede de iç savaşa dönüşmüştü. İsrail, planlandığı kadar Arap’ı belki öldüremedi ama en az 5 milyonunu Türkiye’ye bir o kadarını da başka ülkelere gönderdi. İşte karşı karşıya olduğumuz soruna bu açıdan bakmamız gerekiyor.
Tevrat ve Zebur olarak adlandırılan Eski Ahit’e göre Yahudiler, Arz-ı Mev’ud kavramına inanmaktadır. Vaat Edilmiş Topraklar anlamına gelen bu kavrama göre Mısır’ın Nil nehri ile Türkiye’nin Fırat nehri arasında kalan topraklar inanışa göre Yahudilere aittir. Siyonist Yahudiler ve onların bir eseri olan İsrail Devleti, inanış gereği bu toprakların peşinde.
Kuzey Irak eskiden Yahudilerin New York’u imiş
Peki, Kürtlerin bu oyundaki rolü nedir? İşte püf noktası burada yatıyor. Kendisi Iraklı bir ailenin çocuğu olan ve Frankfurt am Main gazetesinin siyasi editörlerinden Majid SattarYahudiliğin yazılı kutsal metinleri olan Talmud ve Tevrat’ın sürgün sırasında Mezopotamya’da ortaya çıktığını yazıyor. Bu manada Irak’ın Kürdistan olarak adlandırılan bölgesi Yahudilerin yazılı tarihi ve kültürleri açısından önemli bir coğrafya konumundaymış; Babil, eski çağlarda Yahudilerin New York’u olarak görülebilirmiş.[1]
VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR      
Gerçekten de Irak’ta ve özellikle Kürtlerin yaşadığı kuzeyde ciddi bir Yahudi nüfusu vardı. 2’nci Dünya Savaşı esnasında antisemitizmin yükselmesi, 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ve sonrasında yaşanan Arap-İsrail savaşları sebebiyle Irak’ta yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı peyderpey İsrail’e göç ettiler. Bu yapılan göçlerden en toplu olanlarından biri 1950–1951 yılları arasında gerçekleşmiştir ve yaklaşık 80.000’i Kuzey Irak’ta yaşayan Yahudi olmak üzere toplam 130.000 civarında Yahudi, Irak topraklarından ayrılarak yeni kurulan İsrail devletine göç etmiştir. 1950 – 1988 yılları arasında yapılan göçlerin toplam sayısının ise iki yüz bin civarında olduğu öne sürülmektedir.[2] İsrail’e götürülen iki yüz bin Kürt Yahudi’sinin arasında Suriye’den götürülenler de vardır.[3] Ayrıca bölgeyi terk eden Kürt Yahudilerinin bir kısmı ise Türkiye ve İran’a yerleşmiştir. Yani Türkiye’de de Kürt Yahudileri vardır. Geride kalan çok az bir kısım ise ya Müslümanlığı benimsemiş veya ülkenin geneline göre göreceli olarak daha güvende oldukları kuzey bölgelerindeki Kürtlerle kaynaşarak ve bu kimliği benimseyerek dikkat çekmeden hayatlarını idame ettirmişlerdir.
Daha açık yazacak olursak, her Yahudi göçünde olduğu gibi inançlı Yahudiler göçü tercih etmiş, geriye kriptolar kalmıştır. Kriptolar içinde yaşadıkları halkın kültürünü benimseyerek dışarıda başka içeride başka kimlikle yaşamaktadır. Bu kriptolar yine her zaman olduğu gibi göç eden inançlı insanların mallarının tasfiyesi üzerinden zengin olmuştur.

Irak Kürdistanı Lideri Massoud Barzani, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve 1970’li yıllarda Türkiye’den kaçan Kürt şair ve şarkıcı Sivan Perwer, Diyarbakır’da düzenlenen bir törende halkı selamlarken, 16 Kasım 2013. Kaynak: REUTERS

Bu arada bir noktanın altını çizelim. Kürt Yahudi’si, Türk Yahudi’si veya Yunan Yahudi’si olmaz. Yahudilik bir ırkı ifade eder. Yahudilikte soyun devam etmesi ulusun ve dinin devamı bakımından çok önemlidir. Tora’ya göre Yahudilerde karışık evliliğe izin verilmez.[4] Dolayısıyla Kürt Yahudi’si denildiği zaman kendi aralarında evlenerek Yahudi soyunu ve inancını devam ettiren ama dışarıdan bakıldığında Kürt kültürünü yaşayan Kürt dilini konuşan bir Yahudi anlaşılmalıdır. Bu durum kripto Yahudiler için de geçerlidir.
Kuzey Irak’ın kripto aşireti
Kuzey Irak’tan İsrail’e yönelen Yahudi göçünü düzenleyen en önemli aile Barzani ailesidir. Molla Mustafa Barzani, Washington Post gazetesine verdiği bir demecinde, bu göçler esnasında MOSSAD tarafından yardım ricasında bulunulduğu ve kendilerinin de kabul ederek Yahudilerin göçlerini organize ettiklerini ifade etmiştir.[5]
Bugün Kuzey Irak yönetimini elinde bulunduran Barzani ailesinin Yahudi kökenli kripto bir aile olduğu biliniyor. Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan Los Angeles’teki Californiya Üniversitesi’nde (UCLA) görev yapan Prof. Yona Sabar, 1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan ‘‘The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) başlıklı kitabında bu gerçeği yazmıştır. Ayrıca tarihçi Ahmet Uçar da Osmanlı arşivlerindeki belgelere dayanarak bu gerçeği ortaya koymaktadır.[6] Bu bilgilerden yola çıkarak Barzani aşiretinin de birçok mensubunun kripto Yahudi olduğunu kabul edebiliriz.
Guam Adasına ulaşan Kürt mülteciler. Kaynak ARSOF History
Şimdi bir olaydan daha bahsedelim sonra kilit noktaya gelelim. 1996 yılında Saddam’ın Cumhuriyet muhafızları Erbil’e saldırınca ABD beş bin kadar Peşmergeyi Silopi-Diyarbakır-İncirlik üzerinden Guam Adası’na götürmüştü. İlk kafilelerden bir tanesini götüren Boeing 747 uçağı Diyarbakır’dan havalandıktan sonra pist kapanmıştı. Çünkü 4 motorlu uçağın dış motorları bir askeri meydan olan 8’inci Ana Jet Üssü’nün pistinin dışında kalmış ve pilotun kalkış için gaz açmasıyla birlikte kenarlardaki bütün taş ve toprak pisti kaplamıştı. O sırada ben de meydan harekât nöbetçisiydim. O dönemde yurt dışına götürülen peşmergelerin kaydı yapılmadı. Kim olduklarının bilinmesi istenmiyordu. Büyük ihtimalle gelecekte Barzanistan Yahudi devletinin güvenlik alt yapısını oluşturacak bu peşmergelerin büyük çoğunluğu kripto Yahudi’ydi. Özel kuvvet eğitimi alan bu peşmergelerin bir kısmı 2003 yılı Irak’ın işgali öncesinde bölgeye sızdırılmıştı. Irak’ın işgali tamamlandıktan sonra da geri kalanlar bölgeye geldi. Geri dönüş kripto peşmergelerle sınırlı kalmadı. 2003 yılından itibaren İsrail’e giden Kürt Yahudileri de bölgeye dönmeye başladı. Gelen Yahudiler bölgeden toprak satın almaya ve iş kurmaya başladılar. 2010 yılına gelindiğinde Kuzey Irak’ta yayın yapan “İsrail-Kürt” dergisi açık açık İsrail’deki Kürt Yahudilerini Kuzey Irak’a dönmeye çağırmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda Barzaniler gemi o kadar azıya almışlardı ki, 2017 yılında İsrail bayrakları sallayan peşmergeler eşliğinde bağımsızlık referandumu yaptılar. Türkiye, İran ve Irak’ın baskılarıyla şimdilik Barzani Yahudi devleti engellenmiş oldu.
Kuzey Irak’ta Barzanistan Yahudi Devleti Kuruluyor
Şimdi geldik işin püf noktasına. Kuzey Irak’ta Kürtler kendilerine bir devlet kurduklarını zannediyorlar. Kurulan devletin güvenlik birimlerinden, bürokrasisine; üniversitelerinden, medyasına, yargı organlarından siyasi partilerine kadar bütün kilit noktaları Kürt görünümlü kripto Yahudilerin ele geçirdiği bir devlet kuruluyor. Kürtler, kurulmakta olan devlette ancak işçi, memur ve ölüme gönderilecek asker olabilirler. Kuzey Irak’taki Barzani aşireti merkezli bu kripto yapı, bölgeyi Arz-ı Mev’ud’a hazırlıyor. Tabi bunu yaparken de her devlet içinde var olan kripto ortaklarıyla işbirliği yapıyorlar. Böylece bölge halklarını birbirine karşı kışkırtmak kolay oluyor. Bölgedeki Yahudi nüfusunun Vadedilmiş Topraklar  olarak tanımlanmış coğrafyayı kontrol etmeye nüfusu yetmez. Şimdilik kendilerine asker olarak Kürtleri seçmişler. Kürtlerin içine sızmış kripto elemanlar zavallı Kürtleri, Türklere, Araplara ve Farslara karşı asker olarak kullanıyor. Kürtlerin bilinçsizce yaptığı bu fedakârlık karşı tarafı da yıpratarak onların içinde zaten var olan kripto yapıların güçlenmesini sağlıyor. Biz kripto Yahudi Barzani aşiretini “ortakçı, toplumcu ve paylaşımcı Nakşibendi aşireti” diye insanlara yutturmaya devam edersek daha çok Türk ve Kürt delikanlısı toprağa vermeye devam ederiz.
Bölge ülkeleri için ölüm koridoru
Vatansız Para, Kuzey Irak’ta yeterli ilerleme sağlandığına karar vermiş olmalı ki 2011 yılında Arap Baharı başladı. Bahar rüzgârları kısa sürede Suriye’ye ulaştı. Amaç Suriye’de Esad rejimini devirmeye çalışarak istikrarsızlık yaratmak ve bu istikrarsızlıktan faydalanarak Türkiye-Suriye sınırına paralel Kürtlerin yaşadığı bölgeden Akdeniz’e bir koridor açmaktı. Kuzey Irak’ın petrolü ve el değmemiş doğalgaz yataklarındaki servet başka türlü dünya piyasasına çıkarılamaz, kurulacak Kürt Yahudi devleti yaşayamazdı. Bu operasyonun bir parçası olarak Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) icat edildi. 2015’den günümüze defalarca yazdık. Bir kez daha yazalım. Mekanizma şöyle işliyordu:
Önce IŞİD bir Arap veya Türkmen şehrine saldırıyor, yaptığı katliamlarla halkı göçe zorluyordu. Halkın bir kısmı bölgeden uzaklaşıyor bu esnada Koalisyon uçakları devreye giriyor; IŞİD’i yok etmek adına şehir, köy ve kasabaları bombalıyordu. Bu bombalamalar halkı korkutarak asıl göçü sağlıyordu. IŞİD’ten temizlenen, aynı zamanda halkını kaybetmiş yerleşim yerlerine PYD/PKK yerleşiyor, daha sonrada bölgeyi terk etmeyen, geride kalan yerel halkın köylerini, evlerini yakarak, katliamlar yaparak göçü tamamlıyordu. Böylece bölge PYD/PKK kantonlarına hazır hale getirilmiş oldu.[7]
Kaynak: Washington Institute
Bütün bu yapılanlar bölgede demografik yapıyı değiştirerek önce Akdeniz’e bir koridor açmak sonra bütün Suriye’yi de içine alacak Vadedilmiş Topraklara ulaşmak içindi. Operasyonun kilit elemanları Kürt görünümlü kriptolardı. Bu operasyona Türkiye’deki kriptolar da yardım etti. Türkiye’nin kapılarını açarak Arap ve Türkmen nüfusun ülkeye kabulü için ellerinden geleni yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Sonuçta hem Suriye’nin kuzeyinde hem de Türkiye’de demografik yapı değişmiş oldu.
Türkiye bu işe uyandığında neredeyse iş işten geçmek üzereydi. Aceleyle Akdeniz’e ulaşacak koridoru kesmek maksadıyla bölgeye Fırat Kalkanı (2016), Zeytin Dalı (2018) ve Barış Pınarı (2019) isimli bir dizi operasyon yapıldı. Fakat bu operasyonların yapılması ve bölgede Türk askerinin olması bir çözüm değildir. Zaman geçtikçe uluslararası destek alan kripto kontrolündeki bölgedeki Kürt yapılanması yerleşik hale gelecek ve Türk askerinin uzun süre bölgede tutunması mümkün olmayacaktır. Barzanistan Yahudi devletinin Doğu Akdeniz’e uzanması sadece zaman meselesidir. Bu planı durduracak tek çare bölgeden silah zoruyla göç ettirilen ve Türkiye’de sığınmacı olarak bulunan Suriye halkının tekrar bölgeye iskân edilmesidir. Zaman geçtikçe bu çözüm yolu kaybolacaktır.
Türkiye’ye gelen Suriyeli mülteciler. Kaynak: Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği
Sayıları 5 milyonu bulan Türkiye’deki Suriyeli göçmenler nüfus artış oranlarıyla birlikte Türkiye için bir beka tehdidi oluşturmaktadır. Ülkemizi daha derinden etkileyen küresel hayat pahalılığı ve gıda krizinde şimdiden münferit olaylar başlamıştır. Hayat şartlarının gidecek zorlaşacağı önümüzdeki günlerde sığınmacılardan kaynaklanan olayların arkasının gelmesi kaçınılmazdır. Bu tehlikeleri önceden gören ve yaptığı açıklamalarla halkı uyandıran Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Ümit Özdağ, toplumda çok ciddi bir karşılık bulmuştur. Bu karşılık sonucu oy kaybettiğini düşünen ve iktidarda kalmak isteyen AKP Hükümeti, ister istemez geri dönüşü hızlandırmak maksadıyla Suriye’ye yönelik bir operasyonu gündeme getirince, önce Türkiye içindeki sonra dünyanın her tarafındaki kripto yapıdan ses gelmeye başlamıştır. İçeride ve dışarıdaki kripto yapılar var güçleriyle Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonunu engellemeye çalışmaktadır. Medyaya biraz dikkat ederseniz kimin kim olduğunu görürsünüz.
Önceki operasyonları ABD’ye rağmen yapmıştık. Ama Rusların bölgedeki varlığı, ilerleyişimizi durdurmuş ve harekâtların amacına ulaşmasını önemli ölçüde engellemişti. Fakat bu sefer Ruslar, Ukrayna’da zor durumda ve bize muhtaçlar. Şimdi yapacağımız harekât ölüm koridorunu en az 20-30 yıl kesebilir.
Skandal Görüntüler, Kaynak: Akşam
Anlaşılan o ki Rusya ve ABD’nin Türkiye’yi durduramayacağını düşünen güçler, Yunanistan’daki kripto yapıyı harekete geçirdiler. Yine zavallı Yunanlıları Türklere karşı piyon olarak kullanmayı planlıyorlar. Bakın Yahudi asıllı Volodimir Zelenski ülkesini Rusya ile savaşa sürükleyerek Ukrayna halkına ne yaptı?
Amerikan Kongresinde 37 kere alkışlanarak sırtı sıvazlanan Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis sen kimsin?
Buradan İsveç’e de bir söz edelim. Ülkenin başkenti Stockholm’de belediye binasına ve kentin sembol yapılarından Avicii Arena’ya projeksiyonlarla PKK’nın paçavrası ve terörist başı Abdullah Öcalan’ın fotoğrafları yansıtmışlar, yanlarına da birer de İsrail bayrağı koysalar iyi olurmuş.

[1] Yrd. Doç. Dr. Enes Bayraklı, “Kuzey Irak-İsrail İlişkileri”, Türk Alman Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü,
[2] Doç.Dr. KÖYLÜ Murat, “İsrail’in Kuzey Irak İlgisi ve Yahudi Kürtler”, Hukuk Tarihi Bölümü, Hukuk Fakültesi, Çağ Üniversitesi, Hakemli Araştırma Makalesi, 30.06.2020
[3] https://www.odatv4.com/siyaset/barzaniler-ve-israil-2803101200-9411
[4] https://www.odatv4.com/siyaset/barzaniler-ve-israil-2803101200-9411
[5] Doç.Dr. KÖYLÜ Murat, “İsrail’in Kuzey Irak İlgisi ve Yahudi Kürtler”, Hukuk Tarihi Bölümü, Hukuk Fakültesi, Çağ Üniversitesi, Hakemli Araştırma Makalesi, 30.06.2020
[6] https://www.hurriyet.com.tr/dunya/barzani-ailesinin-yahudi-oldugu-ortaya-cikti-128488
[7] https://www.odatv4.com/analiz/abd-osoyu-nasil-kullanmisti-3001181200-132297

https://www.sunsavunma.net/turkiyenin-kurt-sorunu-yoktur-kurt-gorunumlu-yahudi-devleti-sorunu-vardir
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, İSRAİL - SİYONİZM, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, Politika ve Gundem | Leave a comment

“Milli Kimlik ve Çıkarları Koruma”

“Milli Kimlik ve Çıkarları Koruma”

KORKUSUZ – İbrahim Daş – 16 Haziran 2022

Türkiye’de rejim değişti derken sadece tüm kararların tek elden alınmasını kastetmiyorum. Türkiye’nin idari, siyasi yönetim biçiminin değiştiğini kastediyorum. İleri demokrasi, çözüm süreci, açılım, saçılım dönemlerini hatırlamak gerekiyor.
Önce köy, nahiye, belde, ilçe ve il yapısı değiştirilerek, şehirler büyükşehir yapıldı. Köyler mahalle yapıldı. Şehirlerde trafik polisi yerine trafik zabıta geldi. Emniyet, güvenlik hizmetleri oldu. Ehliyetler, kimlikler değişiyor. Seçmen bilgileri, adresler değişiyor. Düzenli bir şekilde getirilen sözde mülteciler vatandaş yapılıyor. Kimliklerde bilgiler kaldırıldı. T.C. ve Andımızı hatırlatmaya gerek yok. Uzatmamak adına kısa kesiyorum.
Sayın Kılıçdaroğlu üzerinden başlatılan etnik ve mezhepsel tartışmanın tesadüf olduğu düşüncesinde değilim. Hem Millet ittifakı içinde etnik ve mezhepsel tartışma başlatmak hem de Türkiye’nin kimliksizleştirilme programının sürmesi için ortaya atıldığını düşünüyorum. Devamında gelen Türk Hava Yolları’nın Türkiye hava Yolları olması çalışması bunun göstergesidir.
Profesyonel bir çalışma yürütülüyor. Uygulanan politikalar, milli çıkar gibi gösteriliyor ve bu milli çıkarların da milli kimlik olduğu algısı veriliyor! Evet, bu 16 Nisan sonrası getirilen rejimin Türkiye’si için geçerlidir. Unutulmamalıdır ki 16 Nisan’da emperyalizme karşı halkını ve bölge halklarını koruyan rejim değişmiştir…
Millik vurgusuna gelince ne de olsa Türk Milleti’nin %95’i millicidir! En önemlisi de % 20’ye yakın olan kararsız seçmen özünde millicidir! İşte hedef kitle burasıdır.
“Milli kimlik ve çıkarları koruma” ile ABD politikalarına destek vermek aynı şey değildir. Örneğin Rusya-Ukrayna savaşında tarafsızım deyip Ukrayna’nın yanında durmak milli çıkar değildir. Yine Yunanistan, resmi anlamda ülkesindeki ABD üslerinin, Ukrayna’ya destek için kurulduğunu açıklamasına rağmen yok bizim için kurdun demek milli çıkar değildir. Eğer milli çıkar önde olsaydı adaların işgaline göz yumulur muydu? Cevabı size bırakıyorum…
Bölgedeki milli çıkarımız ve milli kimliğimizi korumamızın tek yolu ABD’ye destek vermemektir! Nedeni ise hepimizin bildiği ve yıllardır tıkır tıkır işleyen BOP’tur! Eğer milli isen BOP’a destek vermezsin değilsen milli kılıf bulur BOP’a hizmet dersin.
Milli çıkarlar ile ABD çıkarları örtüşüyorsa ya ABD’ye hizmet ediliyordur ya da ABD bize hizmet ediyordur. ABD’nin bize hizmeti mümkün müdür? Koca bir zokayı yutarsan her şey mümkündür…
Tespihin ipi milli kimliktir, milli iradedir. Koparırsan taneler dağılır bir daha bir araya getiremezsin. Anayasada tespihin ipi; değiştirilemez maddeler, millet tanımı ve dil birliğidir. Anayasadan çıkarırsan hiçbir şey kalmaz.
Parlamenter sistem, bunu koruyan sistemdir.
15 Haziran 2022’de, Milli Gazete’de yer alan “Anayasa çalışmaları başladı” başlıklı habere göre Millet İttifakı’nın anayasa hazırlıklarında, anayasanın ilk 75 maddesinde değişiklik öngörülmüyor!
Yani tespihin ipini kopartmayız deniyor!

https://www.korkusuz.com.tr/milli-kimlik-ve-cikarlari-koruma.html
Posted in Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER | Leave a comment