ÖYLESİNE HİKÂYELER * İnşaat sektöründe sıfır risk!

İnşaat sektöründe sıfır risk!

Mine G. Kırıkkanat – 13 Mayıs 2022 Cuma

Kakao krizi, bitter çikolata yokluğundan başlayarak minnacık Mikronezya’nın zaten gıcırdayarak dönen ekonomi çarkını hepten durdurmak üzereydi. 

Muktedir Makropiç, Betonit Sarayı’nda artık rahat uyuyamıyor, ekstrafor sistol ve ytong kardi ritmiyle çarpan kalbi, zaten istim üstünde seyreden sinir sistemini sık sık manik ataklara gark ediyordu.
Eskiden, uykusunun kaçtığı geceler Betonit Sarayı’nın penceresinden egzotik ormanlarla kaplıyken üstüne kimsenin geçmediği yollar, altına iki tünel kazdırıp tepesine de “Eyy Yolcu! Geçmediğin bu yolları beton görme, iyi tanı, düşün altında yatan yolcu garantili ihale paranı!” yazdırdığı Kel Tepe’ye bakıp sakinleşirdi. Şimdi tam tersi oluyor, Kel Tepe’nin görüntüsü kutsal ruhunda ajitasyon yaratıyor ve şahsi uzuvlarında hart hart kaşınma isteği uyandırıyordu.
Çünkü kakao krizi, sonunda inşaat sektörünü de vurmuş, beton karıcılar neredeyse durmuştu. Oysa beton olmadan Yol Partisi, Yol Partisi olmadan ihale rantı, rant olmadan yozdaşlık, yozdaşlık olmadan yoldaşlık, yoldaşlık olmadan Muktedir Makropiç yok demekti!
Ne yapıp edip beton, yani inşaat, yani rant mekanizmasını yeniden çalıştırmak zorundaydı. Yol yapılacak yer mi kalmadı? O da yolların üzerine toplu konut yaptırırdı!
Ertesi gün Şeş Taahhüt Kumpanyası’nın en güvendiği üç müteahhidini Saray’a çağırıp kararını açıkladı:
“Konut inşa edin!”
Şeşli kumpanyanın soyu bücür, sopu büyük müteahhidi Cenabet Cenginski, bir iki yutkunup: “Çimentoyu nereden bulacağız, ulu çobanım?” diye sormaya cesaret etti.
Muktedir Makropiç hırladı: “O senin sorunun! Import export edecek pudraşekeri nasıl buluyorsan, çimento da bulacaksın!” Ötekiler mesajı almıştı. Pudraşekeri falan karşılığında biri demir, öteki de tuğla bulacaktı.
Zaten yarısı çökmüş yolların üzerinde çok geçmeden ilk toplu konut binası yükseldi. Tam Muktedir Makropiç’in kurdele keseceği açılış için hazırlıklar başlamıştı ki bina paldır küldür çökmesin mi?
Üç müteahhit, koşa koşa enkazın başına gittiler.
Mikron Mikropiç “Oyy tuğlalarım! Onca pudraşekeri ödediğim tuğlalar ziyan!” diye dövünüyor; Iron Tupovski “Demirlerim, hurda tüplerden çıkardığım demirler gitti!” diye feryat ediyordu.
Cenabet Cenginski yozdaşlarına acıyarak bakıp, başını bilgece salladı: “İyi ki çimento koymamışım. Yoksa ben de zarar edecektim!”

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/insaat-sektorunde-sifir-risk-1935414
Posted in HAYATIN İÇİNDEN, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DİPLOMAkatür

Posted in KARİKATÜR | Leave a comment

SADAT DOSYASI- 1 * Pusudaki şeriat ordusu, SADAT!

Naci Kaptan 15 Mayıs 2022
BAĞLANTILI YAZILAR;
https://nacikaptan.com/?p=96875 – SADAT DOSYASI- 1 * Pusudaki şeriat ordusu, SADAT!
https://nacikaptan.com/?p=99963 – SADAT DOSYASI-2 * Devletin kasasından milyonlar SADAT’a akmış * 10 YILDA TAM 545 MİLYON TL
https://nacikaptan.com/?p=99992 – SADAT DOSYASI -3 * Sokak eylemlerine SADAT hazırlığı
https://nacikaptan.com/?p=100022 -SADAT DOSYASI -4 * Sunday Telegraph, Adnan Tanrıverdi’yi şöyle tanımlıyordu: “Kimilerinin gözünde İslam dünyasının en güçlü kiralık katili, emrinde binlerce savaş tecrübesine sahip Suriye’den paralı askerler olan eski bir general.
http://nacikaptan.com/?p=100050 – SADAT DOSYASI -5 * KARMAŞIK İLİŞKİLER; ERDOĞAN, SADAT, RUBİN, PEKER

Birinci ASRİKA Kongresi, 23-24 Kasım 2017 tarihinde “Geçmişten Geleceğe Yönetim Biçimleri” başlığıyla İstanbul’da toplandı. Kongrenin sonunda bir anayasa taslağı kaleme alındı. 63 sayfa ve 181 maddeden oluşan, Türkçe, Arapça ve İngilizce hazırlanan “İslam Ülkeleri Konfederasyonu Anayasası” ayrı bir yönetim şekli, askeri gücü, yargısı, başkenti, bayrağı, dili olan “İslam Devletler Birliği” kurulması önerildi.
Bu anayasanın 6. maddesine göre, ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin resmi dili Arapça, bayrağı kırmızı-yeşil zemin üzerine beyaz ay ve milli devlet sayısı kadar yıldız, başkenti İstanbul/Türkiye olarak belirlendi. Madde 7’de ise “ASRİKA İslam Devletler Birliği’nin temel amacı; İslam şeriat ve akidesini hâkim kılarak…” sözleriyle, kurulacak devletin de şeriatla yönetileceği ifade ediliyordu.
Bu anayasa taslağıyla İslam birliğinin tamamlanması için dört maddelik bir yol haritası çizildi: 
“Birinci aşamada İslam ülkelerini konfederal bir yapıya kavuşturarak ‘İslam Ülkeleri Konfederasyonu’nun kurulması; ikinci aşamada ‘Bölgesel İslam Ülkeleri Meclisleri’ oluşturulması ve parlamentoların kararlarıyla bölgesel İslam ülkelerinin konfederal yapıya dönüştürülmesi; üçüncü aşamada ‘Bölgesel İslam Ülkeleri Konfederasyonları’nın teşekkülü tamamlandıktan sonra ‘Bölgesel İslam Konfederasyonları’nın merkezi yönetimleri güçlendirilerek federasyonlara dönüşmesi ve her federasyonun ‘İslam Ülkeleri Konfederasyonu’na konfedere birlik olarak bağlanması planlandı… Dördüncü aşamada ise ‘İslam Ülkeleri Konfederasyonu’nun ortak yargı, ortak savunma, ortak dış politika ve ortak icra organlarının kurulması önerildi.”
ORTAK PARA BİRİMİ: ASRİKA DİNARI  
İkinci ASRİKA Kongresi 1-2 Kasım 2018 tarihlerinde “İslam Ekonomisi ve Ekonomik Sistemler” başlığıyla yine İstanbul’da toplandı. Kongreye 15 ülkeden 66 akademisyen katıldı. Kongre sonunda da ASRİKA projesinde yer alan ülkelerin ekonomileriyle ilgili kararlar alındı. Bu kararlara göre (Y.N.özetle): İslam ülkeleri arasında gümrük birliği kurulacak, zekât müessesesine ülkelerin ortak fonuyla kurumsal bir kimlik kazandırılacak, ticaret odaları ve ticaret mahkemeleri kurulacak, ortak para birimi ASRİKA Dinarı olacak, İslam ülkeleri arasında dil, din, tarih bileşkesinde kültürel yakınlık geliştirmek için güçlü bir siyasi irade oluşturulacaktı, vb.
Üçüncü ASRİKA Kongresi, 19-20 Aralık 2019 tarihlerinde tabii ki İstanbul’da ve “İslam Birliği İçin Ortak Savunma Sanayi Üretiminin Usul ve Esaslarının Tespiti” başlığıyla toplandı… Adnan Tanrıverdi, bu üçüncü kongreye ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı unvanının yanı sıra Cumhurbaşkanı Askeri Danışmanı sıfatıyla katılıyordu. Tanrıverdi, “Mehdi’nin geleceği gün için hazırlık yapıyoruz” ifadelerini, yine bu kongrede kullandı.
ŞERİAT KONGRELERİNE KAMU SPONSORLARI 
Dördüncü ASRİKA Kongresi 12-13 Aralık 2020 tarihinde toplandı. “İslam Birliği İçin Ortak Savunma Sistemi Usul ve Esaslarının Tespiti”nin uzantısı “ASRİKA Konfederasyonu Savunma Sistemi” ana başlığı altında düzenlenen kongre, COVID-19 nedeniyle online yapıldı.
Adnan Tanrıverdi, bu kongrenin ardından her yıl müşterek dış politika, müşterek adalet sistemi, ortak asayiş ve güvenlik konularını sıra ile işleyerek 2023 yılı sonunda (Y.N. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıldönümünde!) İslam ülkelerini tek irade altında toplayacak bir modeli ortaya koymayı hedeflediklerini açıkladı…
Bu projelerin bir de sponsorları var. İslam devletleri kurmayı; hukuku şeriat, dili Arapça ve başkenti İstanbul olarak planlayan ASRİKA kongrelerinin sponsorluğunu Ziraat Katılım, Vakıf Katılım, Türk Havacılık ve Uzay Sanayi, HAVELSAN, AKP dönemi İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Bursa Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi, Bahçelievler Belediyesi, Esenler Belediyesi ve Sancaktepe Belediyesi gibi kurumlar yapıyor.
Cevaplanması gereken sorular:
Türkiye Cumhuriyeti’nde hukuku şeriat, dili Arapça, başkenti İstanbul olacak bir İslam Birliği Federasyonu kurma planları yapmak anayasal suç değil mi?
ASRİKA gibi hukuk dışı bir organizasyona sponsor ve halkın vergileriyle var olan kamu kurumları hakkında bir inceleme yapılmayacak mı?
Ersin EROĞLU ve Caner TAŞPINAR*

ANAYASAYI İHLAL VE DÜZENİ YIKMAYA TEŞEBBÜS DEĞİL MİDİR? 
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı alenen ihlal ederek kurulan şeriat ordusu SADAT’ın üzerindeki sır perdesini aralayan Gölge Ordu, gözleriniz dehşetle açılarak okuyacağınız bir araştırma, değerli okurlarım.
Çoğu TSK’den FETÖ bağlantıları yüzünden atılmış, laik cumhuriyet düşmanı eski/emekli subay ve astsubayların katıldığı bu şeriat ordusunun AKP iktidarı tarafından nasıl beslenip büyütüldüğünü de ortaya koyan kitap; Türkiye’nin sarmalandığı yeşil örümcek ağını mutlaka yırtıp atmak gereğini bir kez daha ortaya koyuyor. Araştırmacı yazarlar Ersin Eroğlu ve Caner Taşpınar’ın ciddi çalışmasının yanı sıra, cesur yurtseverliklerini de alkışlıyorum.

*GÖLGE ORDU/Kırmızı Kedi Yayınevi, 2022

Mine G. Kırıkkanat- 30 Ocak 2022 Pazar * https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/pusudaki-seriat-ordusu-sadat-1903790
Posted in FAŞİZM, İrtica, RADİKAL İSLAM, SİYASAL İSLAM, TERÖR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | 1 Comment

SADAT DOSYASI-2 * Devletin kasasından milyonlar SADAT’a akmış * 10 YILDA TAM 545 MİLYON TL

Devletin kasasından milyonlar SADAT’a akmış
SADAT’ın kurucu ortaklarının son 10 yılda devletten
545 milyon TL’lik 110 ayrı ihale aldıkları ortaya çıktı.

VeryansınTv- 15 Mayıs 2022

BAĞLANTILI YAZILAR;
https://nacikaptan.com/?p=96875 – SADAT DOSYASI- 1 * Pusudaki şeriat ordusu, SADAT!
https://nacikaptan.com/?p=99963 – SADAT DOSYASI-2 * Devletin kasasından milyonlar SADAT’a akmış * 10 YILDA TAM 545 MİLYON TL
https://nacikaptan.com/?p=99992 – SADAT DOSYASI -3 * Sokak eylemlerine SADAT hazırlığı
https://nacikaptan.com/?p=100022 -SADAT DOSYASI -4 * Sunday Telegraph, Adnan Tanrıverdi’yi şöyle tanımlıyordu: “Kimilerinin gözünde İslam dünyasının en güçlü kiralık katili, emrinde binlerce savaş tecrübesine sahip Suriye’den paralı askerler olan eski bir general.
http://nacikaptan.com/?p=100050 – SADAT DOSYASI -5 * KARMAŞIK İLİŞKİLER; ERDOĞAN, SADAT, RUBİN, PEKER

Tam adı Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. olan SADAT, kurulduğu 28 Şubat 2012 tarihinden itibaren ülke gündeminden düşmüyor.
Son olarak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürpriz bir çıkışıyla yeniden gündem olan SADAT, Tuğgeneral görevindeyken emekli olan ve Siyasal İslamcı kimliğiyle bilinen eski Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi ile 22 emekli subay ve astsubay tarafından 643 bin TL sermaye ile kuruldu. Sermayesi, kuruluşunun üzerinden henüz 8 yıl geçmişken 2020 yıl sonunda 1 milyon 548 bin TL’ye yükseltildi.
Önceki gün SADAT’ın İstanbul Beylikdüzü’ndeki merkezinin önüne giderek açıklama yapan CHP Lideri, “Önünde bulunduğumuz SADAT paramiliter bir kuruluştur… Burası terörist yetiştiren bir kurumdur” dedi. Seçim güvenliğinin önemli olduğunu vurgulayan Kılıçdaroğlu, “Seçimi gölgeleyecek, seçimin güvenliği sarsacak herhangi bir şey olursa sorumlusu burasıdır ve Saray’dır” ifadelerini kullandı.
10 YILDA TAM 545 MİLYON TL
Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre, SADAT’ın kurucuları ile ortaklarının ekonomik ilişkileri de oldukça dikkat çekici. Kurucuları ve ortakları arasında yer alan Mehmet Naci Efe ile Mehmet Tek aynı zamanda birçok şirketin sahibi veya ortağı. Kamu ihale bültenlerinde yer alan bilgilere göre, Efe ile Tek, kamu kurumlarından son 10 yılda toplam 545 milyon TL değerinde 110 ihale aldı.
‘KORUMADIKLARI’ KURUM YOK
Hatta Efe ve Tek ile ailelerinin sahibi olduğu şirketlerin kamu kurumlarından aldıkları ihaleler neredeyse saymakla bitmeyecek kadar uzun. Örneğin, Efe ile Tek’in sahibi olduğu şirketlerinden biri olan Ekol Grup Güvenlik Koruma ve Eğitim Hizmetleri Limited Şirketi, 2012 ile 2021 yılları arasından kamu kurumlarında tam 86 özel güvenlik ihalesi aldı. Bu 86 ihalenin toplam bedeli ise 453 milyon 258 bin TL’yi buluyor.
Şirketin en fazla ihale aldığı kamu kurumlarının başında ise TCDD ve TEİAŞ gibi kamu kurumları geliyor. Şirket, Çarşamba Şeker Fabrikası’nı, Sakarya Üniversitesi’nin, Fırat Üniversitesi’nin, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın, Kredi ve Yurtlar Kurumu’na (KYK) bağlı öğrenci yurtlarının, İstanbul Anadolu Adalet Sarayı’nın, Bakırköy Adalet Sarayı’nın, AKP’li Çekmeköy Belediyesi’nin ve AKP döneminde İETT’nin özel güvenlik işlerini de aldı. Şirket bu kamu kurumlarından aldığı özel güvenlik işleriyle de milyonlarca lirayı kasasına koydu.
GÜVENLİK YETMEDİ TEMİZLİK İŞİNE DE GİRDİ
Efe ve Tek ile ailelerinin sahibi olduğu bir başka şirket olan Ekol Grup Koruma Güvenlik ve Eğitim Şirketi de 2015 ile 2021 yılları arasında 18 ihale aldı. Bu 18 ihalenin toplam bedeli ise 85 milyon 252 bin TL’yi buluyor.
Mehmet Naci Efe’nin ortağı olduğu Mne Personel Hizmetleri Şirketi kamu kurumlarından 2012 ile 2021 yılları arasında yaklaşık 13 milyon TL değerinde 6 ayrı ihale aldı. Şirket son olarak geçen yıl İller Bankası’nın “temizlik hizmeti işi” ihalesini aldı.
AKP’Lİ İBB’DEN YOLUNU BULMUŞ
İstanbul Ticaret Odası’nın kayıtlarına göre, SADAT’ın 23 kurucusundan biri olan Ersan Ergür’ün de Truva Yapı ve Peyzaj Sanayi Ticaret Limited Şirketi adında bir şirketi var. Ergür, bu şirketi aracılığıyla da 2016 ile 2019 yılları arasından kamu kurumlarından toplam 512 bin TL değerinde 9 ayrı ihale aldı. Şirketin bu 9 ihaleden 8’ini AKP döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı İstanbul Ağaç ve Peyzaj A.Ş.’den alması dikkatleri çekti. Şirketin, İBB’nin şirketine yüzbinlerce liralık bitki ve çiçek sattığı bildirildi.
SADAT A.Ş. VE KURUCULARI HAKKINDA BİLİNENLER
2016’da Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak atanan Tanrıverdi, Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği’nin (ASSAM) organizasyonundaki şu sözlerine gelen tepkiler üzerine görevinden istifa etti: “İslam birliği Mehdi hazretleri geldiği zaman olacak. Mehdi hazretleri ne zaman gelecek Allah bilir. Bizim bir işimiz yok mu? Ortamı hazırlamamız gerekmez mi? İşte aslen bunu yapıyoruz.”
SADAT Başkanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’nin Adaleti Savunanlar Derneği’nde (ASDER) yaptığı bir konuşma da akıllara geldi. Tanrıverdi konuşmasında, 15 Temmuz’un ardından, TSK’nın yapısının talepleri doğrultusunda değiştiğini belirtiyor. Tanrıverdi, “Silahlı Kuvvetler’in dönüştürülmesi için sunduğumuz tüm öneriler, 15 Temmuz’dan sonra uygulamaya kondu” ifadelerini kullanmıştı.

https://www.veryansintv.com/devletin-kasasindan-milyonlar-sadata-akmis
Posted in FAŞİZM, İrtica, RADİKAL İSLAM, SİYASAL İSLAM, TERÖR, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

DİNİ SÖYLEMLERLE KANDIRILMAYA ÇALIŞILAN TOPLUM – Sığınmacılar Muhacir değildir, Türk Milleti de Ensar değildir.

Prof. Dr. Şahin Filiz – 10 Mayıs 2022
İnsanlık tarihi, insanı anlatan ve öznesi olduğu bir insanlık öyküsüdür. Bugünü yaşarken dündeki hikâyemize, bütün insanlık ailesi olarak geçmişimize bakarız. Hatalar, doğrular, yanlışlar, devrimler, felaketler, zaferler… her ne varsa insanlık öyküsünün tarihsel süreç içindeki en önemli olaylarına dönüp bakar, dersler çıkarırız.
Dinlerin tarihi de tarih biliminin bir parçasıdır. Tarih biliminin ilkeleri, yasaları ve doğurduğu sonuçlar tarih felsefesinin yardımıyla gözden geçirilir; din konusunda elde edilen doğrular ve yapılan yanlışlar tespit edilir. Tekrar edilmez. Tarih Ortaçağ’da din ve Tanrı merkezli bir yaklaşımla yazılıp öznesi Tanrı olarak belirlenmişti. İnsan, tarihi yapanın da yazanın da kendisi olduğunu anlamak için 19. Yüzyılı bekledi. Tarih artık insan merkezliydi ve insanın yaptığı tarih Tanrı’ya mal edilemezdi.
Ortaçağ’da din ve Tanrı, tarihin belirleyicisi gibi konumlandırılınca, kaza ve kader meseleleri de buna bağlı olarak,her şeyin Tanrı’dan beklendiği bir çağda, hep Tanrı’dan bilindi. Yanlışlık varsa kuldan, doğru ve doğruluk varsa Tanrı’dan kaynaklı sayıldı. İnsan kendi eliyle kendini ezdi. Kötülüğün ve şerrin, şeytanın ve günahın nesnesi oldu. Oysa yazgı vardı; insan iradesini aşan ve ona rağmen işleyen tanrısal otorite, iradesiz ve güçsüz bırakılan insanı, öznesi olmadığı şeylerden sorumlu tutuyordu. İyilikler ve doğruluklar ise, doğrudan Tanrısal bir lütuf olduğundan, insan nesnesinin bundaki payı, sadece Tanrının rahmeti ve merhametinden yine onun isteği doğrultusunda  reva görülen hissesiyle teselli bulmak idi.
Gerçi 1405’te ölen İbn Haldun tarihin öznesi olarak insanı çoktan keşfetmişti. Ne var ki 19. Yüzyılda tarih tam olarak bilim haline geldi. Belki pozitif bilimler gibi, tekrarlanabilen, yeniden deneylenebilen bir bilim türü değildi ama arkeolojiden, etnografyaya, kültür bilimlerinden epigrafiye kadar daha pek çok bilim, tarihe sağlam olgusal veriler sağlamaya başlamıştı. Tarih, bu çağdan itibaren artık bağımsız bir bilim oldu.

Ensar, Arapçada “yardım edenler, yardımcılar” demektir. Sıfat olarak, “herkesi seven, herkese yardım eden” demektir. Terim olarak, İslam dininin tarihsel gelişimi açısından büyük bir öneme sahip olan Hicret olayı ile bir topluluğa kimlik olarak terimleşmiştir.

Şimdi gelelim Ensar-Muhacir ilişkisi tarihine…
Kur’an’da bu konuyla ilgili yaklaşık 4-5 ayet geçer. Tevbe 100, 117; Haşr 9 ve Münafıkun 7’yi sayabiliriz. Ayetler doğrultusunda bu konuyu daha sonra iredeleyeceğim.
Tarihin bilim olmasıyla ulus devlet geleneğinin yerleşmesi birbirine koşuttur. Başka deyişle, tarih bilim olduktan sonra devletin ortaçağ anlayışıyla yorumlanması mümkün değildir; tarih yanılgısına düşmektir. Tarihin bilim; devletin Ortaçağ devleti olması büyük bir çelişkidir. Deneyim ve derslerin çıkarılacağı bilim, dinler tarihidir; yoksa din ve Tanrı merkezli teolojik tarih değildir. Ortaçağ’da öznesi Tanrı olan bir tarih ile bugün öznesi insan olan tarih arasındaki felakete varan çatışmalar artık sadece İslam ülkelerine has bir yaman çelişki olarak yaşanmaktadır. Dinler Tarihi ile din merkezli teolojik tarihi birbirinden ayırmalıyız.
İdeolojik tarih teolojik olmakla kendini tarih bilimi yerine koyma hakkına sahip olduğunu iddia edemez. İdeoloji, dini nasslarla ve ona ait tefsirle rahatlıkla kurulabilmektedir. Oysa ne nasslar ne de onların tefsirleri bilimsel tarihi vermez; üstelik dinsel-ideolojik inanç yaratırlar. İnanç ise bir tarih değildir. İnançtan tarih yaparak devlet yönetmek pek büyük bir tarihsel yanılgıdır. Çünkü inanç bir bilgi değildir; inançla kurgulanan tarih, bir ideolojidir; kurgusaldır. Her mezhep kendine göre tarih yazar. İslam dünyasında mezhepler sayısı kadar tarih  çeşitleri vardır. Şimdi düşünün: Eğer tarih bir bilim olarak algılanmış olsaydı, İslam’ın tarihi bu kadar çeşitli, bu denli birbiriyle çelişkili tarihleri olabilir miydi? Caferiler, Aleviler, Sünniler (bin bir çeşit mezhepleri ile), Şiiler, cemaatler, tarikatlar…daha yüzlercesi. Her birine bakın; birbiriyle rekabet halinde kurgusal ve ideolojik tarihler görürsünüz. Hz. Ali birinde kahraman, öbüründe lanetlidir. Ebu Bekir, Ömer ve Osman birinde Raşit halifeler, diğerinde Ehl-i Beyt hasmıdırlar. Şiilerin Kuran’a, Hadis’e bakışı farklıdır; Mehdilik inancına dayalı tarihleri vardır. Daha çok örnek sayıp dökebiliriz.
Peki, sebep nedir?
Sebep, 19 . Yüzyıldan beri bilim olarak evrensel bir kabul görmüş tarih bilimi yerine, Ortaçağ teolojik kurgularını tarihin yerine ikame etmektir. Bu kör döngü, önce Müslümanları birbirine kırdırmaktadır.
Şimdi, sığınmacılar, Ortaçağ’daki tarihte kalmış; ama yapanı ve yazanını insan öznesi olarak fark etmiş bir tarih bilimine göre kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde konukturlar. Zihinsel ve kültürel çatışma buradan başlıyor. Sığınmacılar, anakronik bir tarihin içinde bocalarken; Cumhuriyet, bilimsel bir tarihin gerçekleri üzerine kurulmuştur. Özneliği ele geçirmiş insandan bu otoritesini alıp zihinlerde kurgulanan ideolojik-teolojik bir tarihin nesnesi haline getirmek, dağdan gelip bağdakine “Şeriat istiyoruz, Hilafet istiyoruz” dedirten bir paranoyayı doğurmaktadır. 100 yıl önceki tarihsel yaklaşım üzerinden çok sular geçti.
Sığınmacılar Muhacir değildir, Türk Milleti de Ensar değildir.
Neden?
Bir an için sözü edilen ayetleri Ensar-Muhacir hakkında bilimsel bir tarihin dayanakları olarak kabul edelim.
Muhacirler, Mekke’den Medine’ye göçmüşlerdir. Bu günkü gibi bir ülkeden diğerine değil.
Muhacirler ve Ensar, aynı dine, aynı kültüre ve aynı ırka mensupturlar. Oysa Türk milletini oluşturan unsurlar arasında aynı ırktan, aynı dinden ve kültürden olmayan insanlar da vardır ve hepsinden vergi alınmaktadır. Türk milleti dememek için, Dinler bahçesi kurulduğu, her vesile ile 40’a yakın etnik köken sayıldığını anımsayalım.
Medine Vesikası’nda her dini topluluk, vergisi ve harcamasını kendi içinde işletirdi. Şimdi koskoca Türk Milletini küçük bir Ensar topluluğu olarak tanımlamak, ne dünün ne de bugünün gerçekleriyle hiçbir şekilde bağdaşmaz. 84 milyon Türk Milletinin emeği ve kazancı, yalnız ‘inananlara ya da inanmayanlara’ gibi son derece tartışmalı bir kategori için seferber edilmez.
Muhacirler, Mekke’de büyük bir tehdit altındaydılar ve öncelikle yaşamlarını güvence altına almak zorundaydılar. Onları Mekke’den kovan Mekkeli müşriklerdi. Peki, sığınmacıları ülkelerinden kovan kimler? Mekkeli müşrikler mi? Yoksa emperyalist müşrikler mi? İkincisi olduğuna göre neden aynı emperyalistler, Habeş Necaşi’si rolüne bürünüp bu sığınmacıların ülkemize akın etmelerini destekliyorlar?
Hiç mi düşünmüyorsunuz? Akletmez misiniz? ‘Allah, aklını kullanmayanlara pislik yağdırır’ buyruluyor. Yağanı hiç fark etmez misiniz?
Mekkeli Müslümanları Mekke’den çıkaran müşrikler, Medine’de güvenle yaşamaları için, tutup Ensar’a Muhacirler’e harcamaları için bir fon ayırmışlar mı?  Ama Batı, bir yandan bizim modern Muhacirleri bombalıyor bir yandan da bize maddi destek veriyor; onların ülkemizde kalıcı olmalarını sağlıyor.
Muhacirler fakir Müslümanlar değil miydi?
Peki sığınmacı modern Muhacirler fakir ve yurtsuz insanlar mı, yoksa 250 bin doları verip ev alabilenlerin, vatandaşlık elde edebilenlerin; Türk vatandaşının  gücünün yetmez olduğu astronomik kiraları bir yıllık peşin ödeyebilenlerin çoğunlukta olduğu kardeşlerimiz değil mi? Muhacirler yoksuldu; Ensar Medine’de yerleşik olduğu için nispeten varlıklı idi. Peki, sığınmacı kardeşlerine ev sahipliği yapan Türk Milleti mi zengin, yoksa bu ‘Muhacir’ kardeşlerimizin çoğu mu? Hangimiz daha muhtacız?
Hem Muhacirler, bir müddet sonra kendi şehirleri olan Mekke’ye dönmüşlerdi. Peki, bizim Muhacirlerimiz ne zaman kendi ülkelerine dönecekler? Hiç dönmeyeceklerse, biz Ensarlıktan onlar da Muhacirlikten çıkmış olacak mıyız?
Savaş sebebiyle çok zorda, darda kalan herkese kapılarımızı çok eskiden beri hep açık tuttuk. Yine de açık tutuyoruz. Türk Milleti’nin hoşgörüsü, merhameti ve yardımseverliği, sadece ‘Müslüman’ ve ‘belli bir ırktan’ olanlara değil, darda kalan herkese yöneliktir. Şimdi, “ancak inananlar kardeştir” ayetini yanlış kullanıp, “bu evrensel Türk yardımseverliğini neden aynı dinden olma şartına bağlıyorsunuz? Bunun insanlıkla nasıl bir ilgisi olabilir?
Muhacirler Medine’den Mekke’ye hicret ederken bu süreç içinde kurtarabildikleri  aileleriyle sığınmışlardır. Peki,  bizim ‘Muhacirler’den özellikle Afganistan’dan gelenler neden ailelerini bırakıp sivil muharipler gibi akın akın ülkemize koşuyorlar? İran’ı atlayıp gelmeleri, Ensar-Muhacir tarihine Şii olarak bakmak istemeyişleri midir? Demek ki aynı konuda ayrı tarihler var. İran, Ensar-Muhacir meselesine, bizim gibi, o da kendi teolojik tarihi açısından bakıyor.
Modern Muhacir’in Afganistan, Suriye, Pakistan adı verilen ülkeleri yok mu? Yoksa haritandan silindiler haberimiz mi olmadı? Ya da Pakistanlı, Afganistanlı müşrikler bunları öldürmek mi istiyor? Kimdir bunlar? Bu ülkelerdeki yönetimler zaten şeriat değil mi? Ülkelerindeki şeriatten  kaçıp Türkiye’de şeriat ve hilafet yaygarası yapmaları size normal geliyor mu? Geliyorsa nasıl? Siz bunu anlatın.
Hani “Taliban’la  aynı düşünüyor, aynı  inanıyoruz” demiştiniz. Mademki aynı düşünüp inanıyorsunuz da, oradaki kardeşlerimiz neden laik bir ülkeye geliyor? Normalde ‘aynı düşünenler”in oraya sığınması gerekmez mi? Bu kardeşlerimizin derdi nedir? Afganistan Taliban’la “şeriatine ve hilafetine kavuşmuşken”, sığınmacılar için güvenli bir ülke haline gelmiş olmuyor mu? Yoksa şeriat her ülkeye göre farklı bir rejim anlamına mı geliyor? Ya da emperyalistler ülkemizi, şeriat ve hilafet ideolojisiyle cehenneme çevirdikleri söz konusu ülkeler gibi yapıp, sonunda Türk milletini mi sığınmacı yapacaklardır?
Ensar, Hz. Muhammed başta olmak üzere Muhacirleri Medine’ye davet etmişti. Muhacirin başında Hz. Muhammed vardı. Peki, bizim Muhacirlerin başında kim var? Hem Türk milleti onları davet etmiş midir?
Görüyorsunuz, normal bir aklın asla kabul edemeyeceği birçok yanıt verilebilir. Verilen her yanıt, insan aklının doğasını yerle bir eder.
Türk milletine ne Ensar, ne Muhacirdir. Ne inanan, ne inanmayandır. Millet inancıyla ya da inançsızlığıyla ölçülmez. Çünkü inanç somut bir olgu değildir. Türk Milleti, vatan aşkını en yüksek düzeyde hisseder ve yaşar. Sığınmacıların da vatanlarına sahip çıkmasını en az kendisi kadar ister. Bu isteği ırkçılıkla suçlayanlar, öncelikle vatanlarını ıssız bırakanlara haksızlık etmektedirler.
Vatansız, milletsiz insan olmaz. Sığınmacıların geldiği ülkelerin bağımsız, laik, çağdaş bir  hukuk devleti olmasını en çok Türk Milleti ister. Yoksa onlar gibi zavallı duruma düşmek istemez. Türk milleti, sığınmacıları güçlü İslam ülkelerinin vatandaşları olarak görmek istiyor. Müslüman da olsa başkalarının sırtından, terinden, emeğinden ila nihaye geçinmek, Ensar-Muhacir ilişkisiyle açıklanamaz. Tam tersine, ‘Ensarı Muhacir’ lehine ezmektir. Böyle bir kardeşlik hukuku kurulamaz.
Müslüman olsun ya da olmasın, çok insani koşullar altında Türk Milleti kimseyi kapıdan çevirmemiştir. Ama kapısından girene de sahip gibi değil, misafir gibi davranmasını öğretmiştir.
Sığınmacıları ve Türk halkını karşı karşıya getirecek Ensar-Muhacir kurgusu, tarih dışı teolojik bir ideolojidir. Sığınmacılar için insani şartlarda geri dönüş, en makul yoldur. Geri dönmeleri kendi topraklarını yurt edinmeleri onların hem arzusu hem de görevidir. Bunu engellemek hem sığınmacılara hem Türk milletine zarar vermektir.
Irkçılık ve faşizm, sığınmacılar üzerinden Türk milletine baskı kurmak, yıldırmaya çalışmaktır. Türk milletinin hiç bir sığınmacıyla derdi veya hesabı olamaz. Asıl hesap, politik sahadadır. Öyle de olmalıdır.
Birincisi; Dinler Tarihine göre Ensar-Muhacir olgusu, kanıtlanamaz. Tek taraflı teolojik-ideolojik tarih yaklaşını tarih biliminin nesnel verileri olarak kabul etmemiz, bize tarih biliminin tarafsızlığını vermez. Bu ise, Ensar-Muhacir olayının tarih bilimine göre gerçekleştiğine dair hiçbir veri sunmaz.

https://www.veryansintv.com/adimiz-ensar-degil-turk-milletidir
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, Politika ve Gundem, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

FAŞİST LİDERLER VE HALKLAR

Posted in AFORİZMALAR, Tarih | Leave a comment

KÜRESEL POLİTİKALAR * Bugün aslında dündür: ABD’nin Yunanistan’ı rızaya dayalı işgali

Bugün aslında dündür: ABD’nin Yunanistan’ı rızaya dayalı işgali

Cem Gürdeniz – 15 Mayıs 2022

10 Mayıs 2022 tarihinde Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias, ABD’nin Dedeağaç’taki yığınaklanması ve Karşılıklı Savunma İş Birliği Anlaşmasının ikinci protokolünün imzalanması ile Dedeağaç’ta kurulan LNG depolama ve gazlaştırma istasyonuyla ile ilgili şunları söyledi: 
“Ülkenin çıkarına olduğuna inandığımız için anlaşmayı değiştirmeyi ve uzatmayı seçtik. Ulusal çıkarlar için güvenli bir konumdaymış gibi davranmadık. Bölgede ve Trakya’da bir NATO askeri varlığı istedik…Bu anlaşma kendimizi güvende hissetmek için bir araçtır… Anlaşmanın 10 yıl uzatılmasını görüştük. Önemli bir nokta Dedeağaç meselesiydi. ABD askeri varlığını burada istiyoruz. Dedeağaç limanının ticari olmasını istemiyoruz…Bunu Trakya için en büyük endişe olarak değerlendiriyoruz. Bölgenin tarihi, bir enerji merkezinin oluşturulmasıyla değişti. Jeopolitik olarak, Ukrayna’daki kriz ne yaptığımızı doğruladı.”
Bu açıklamalardan kısa süre sonra da medyada Amerikan F 35 uçaklarının Girit Suda üssünde konuşlanma kararı alındığına yönelik haberler yer aldı. Dendias, 5 gün daha beklese ve bu açıklamalarını 15 Mayıs günü yapmış olsaydı İzmir işgalinin tam 103. Yıldönümüne denk getirirdi. Biraz acele etmiş. Türk düşmanları çok üzülmüştür.
YUNAN HALKI ARTIK KÖLEDİR
Dendias’ın konuşmasında Ukrayna’yı örnek vermesi aslında Türkiye için Yunanistan isimli vekil devletin yönetimine ABD boyunduruğundaki köle bir devlet olarak neler söylettirildiğinin ipuçlarını veriyor. Kimsenin şüphesi olmasın, nasıl ki Ukrayna komedyen Zelenskiy liderliğinde, Polonya, Yunanistan ve Romanya üzerinden- özellikle European Defender Tatbikatı bahanesi ile- ağır şekilde silahlandırılıp bugün Rus ordusuna ciddi kan kaybı yaratacak ve enerjisini örseleyecek duruma getirilmişse benzeri Yunanistan üzerinden zamanı geldiğinde Türkiye’ye karşı uygulanacaktır.
UKRAYNA’DA NE OLDU?
Önce batının ve NATO’nun emperyalist yayılmacılığını perdeleyen sözde barışçı, insan hakları ve “Rules Based Order” soslu propaganda ve algı operasyonları  altında Ukrayna’da fiilen üslenme, ağır silahlarla yığınaklanma, hibrid savaş, özel kuvvetler ve istihbarat operasyonları ile harekat ortamını şekillendirme  sonucu karşı cepheyi kuşatma ve sıkıştırma (Donbas’ta Rusçanın yasaklanması ve 14,000 Rus asıllı Ukraynalının öldürülmesi, ekonomik yaptırım ve ambargolar, Rusya’nın şeytanlanlaştırılması vb.) uygulandı. Bir yandan da bağımsız bir devlet olarak Ukrayna’nın, Rusya’nın jeopolitik güvenliği aleyhine NATO zirveleri başta olmak üzere “AB ve NATO üyesi olmalıdır” tezi baskı ile savunularak Rusya’nın jeopolitik bu kuşatmaya rıza göstermesi için her türlü yöntem kullanıldı. Rusya’nın resmi ve gayri resmi hiçbir deklarasyonu ile önleyici askeri  caydırma tedbirlerinin hiç biri ciddiye alınmadı. Diğer bir deyişle NATO ve ABD, Rusya’nın son çare olarak askerî harekât ile jeopolitik manevra yapmasını adeta teşvik etti. Ukrayna halkı kolayca harcanabilir piyon olarak yoğun medya operasyonu ve algı bombardımanı altında öne sürüldü ve tek bir Amerikalı veya İngiliz asker kanı dökülmeden ucuz Ukraynalı ve serbest piyasa malı lejyoner ve neonazi kanı üzerinden uzun soluklu yeni bir jeopolitik kanser alanı yaratıldı.
ÇİN’İ KUŞATMAK HEDEFTİR
Bu süreçte jeopolitik hedef, Rusya’nın gelecekteki küresel bir çatışma ve nihai hesaplaşmada Çin’e yardım edemeyecek kadar zayıflatılması, oyalanması ve örselenmesidir. Son tahlilde Rusya’da Batı yanlısı bir rejimin iktidara getirilerek neoliberal batı ekonomilerinin ve NATO jeopolitiğinin emrine verilmesi Romanov iktidarının devrildiği 1917’den bu yana batının hedefidir.
FİNLANDİYA VE İSVEÇ’İN NATO ÜYELİĞİ
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin pişirilmesi Arktik’te makas açan ve NATO ile stratejik uçurum yaratan Rusya’ya dur denmesine katkı sağlamak içindir. Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya ve tarafsız statüdeki İsveç yeni konumları ile artık coğrafyalarını Arktik’te Rusya’nın kuşatılması emrine vermişlerdir. Yazılarımda başından bu yana savunduğum üzere her iki yeni üye, Avrasya Adasının batı Avrupa yarımadası ile  Arktik Okyanusunun Rus ve Çin etki alanından tamamen koparılarak ABD ve İngiliz Adalarının ayrılmaz parçaları haline dönüştürülmesine hizmet edecektir.
JEOPOLİTİK ÇEVRELEMEDE NATO GEÇ KALDI
Bu denklemde batının tüm çabalarına rağmen uzun dönemde Avrasya karşısında kazanması imkânsıza yakındır. Zaten amaç kazanmak değil, değişimi geciktirmek ve hem Rusya hem Çin’i yeni kurulacak dünya düzenine zayıf bir şekilde yani topal ördek olarak sokmaktır. Ancak ABD ve AB’nin kendisi daha şimdiden topal ördek konumundadır. Zira enerji kaynakları ve ham madde Avrasya’da. Seçilmiş teknolojik alanlarda batıya yetişmekte olan firmalar Avrasya’da. Deniz ticaret yoğunluğu ve stoklama Avrasya’da. Gıda Avrasya’da. Nüfus Avrasya’da. Güvenlik devletleri Avrasya’da. Seçilmiş silah alanlarında nicelik ve nitelik üstünlüğü Avrasya’dadır. Batının avantajları ise, seçilmiş teknik alanlarda ekonomik güç yaratma yeteneği; finansal üstünlük, baskın medya ve film sinema tekeli üzerinden algı yaratma yeteneği; dolar basma özgürlüğü üzerinden yandaş ve lejyoner toplama; yumuşak güç üstünlüğünü devam ettirme; son 70 yılda oluşan istihbarat ve Amerikan kuklası operasyonel batı istihbarat çevrimleri ile Soros benzeri STK’lar üzerinden hibrid savaş ve false flag operasyon yürütme yeteneğidir. Batı elinde kalan bu kozları son raddeye karşı kullanmak üzere her şeyi yapıyor. Yapmaya devam edecektir. İşte bu süreçte Ukrayna halkı ve liderleri gibi yeni gönüllü piyonlara ihtiyaç vardır. Polonya, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan bu süreçte gönüllü piyonlar olarak öne çıkıyor.
BU SÜREÇTE EN KRİTİK ÜLKE TÜRKİYE
Rusya’nın nefes borusu bu coğrafyadan geçiyor. Ancak ne ABD ne NATO Türkiye’den Rusya karşıtlığında emin değil. Olması da mümkün değil. Zira Türkiye Atlantik jeopolitiğine ait değil. Onunla doğmamış. Sonradan eklenmiş. Besleme, zoraki evlatlık, bir köle konumunda. Asya’nın steplerinden 1000 yıl önce Akdeniz kıyılarına giren bu kavmi Avrupa asla kendinden kabul etmedi. 1830’da Yunanistan’ı bu kavmin batıya genişlemesine karşı tampon ve vekil devlet olarak kurdu. Şimdi aynı tampon devleti Rusya, Çin ve Türkiye’ye karşı aynı sefer görev emri ile donatıyor. 200 yıl önce Türklerin karşısında Fransa, İngiltere ve Romanov’ların Batı Yanlısı Rusya’sı vardı. Bugün NATO ve AB var. O zaman Avrupa ile batıya yaklaşmış Türkler arasında mendirek bir devlete ihtiyaç vardı. Yunanistan kuruldu. Bugün Avrasya ve Arktik coğrafyasındaki Rusya ile Batı arasında tampon devletlere ihtiyaç var. NATO genişletilmesiyle yeni mendirekler kuruluyor. Balkanlar, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de yeni planlar devreye sokuluyor.
AMAÇ: TÜRK YUNAN DÜŞMANLIĞINI KALICI KILMAK
Yunanistan ile Türkiye arasındaki jeopolitik sürtünme alanları kullanılarak ABD, Türk Yunan düşmanlığı körüklüyor. ABD’nin Dedeağaç ve Girit’e bu denli yığınak yapmasının esas nedeni Yunanistan’a Türkiye’ye karşı ağabeylik yapıp, rızaya dayalı işgale ikna edip Ege ve Balkanlarda kendisine yeni bir kale elde etmektir. ABD bu yığınakla Rusya’yı ve gelecekte Bir Kuşak Bir Yol projesini hedef alarak Çin’i; olası bir Türk-Yunan krizinde Türk ordusuna karşı caydırıcı güç olmayı amaçlayarak da Türkiye’yi tehdit ediyor. Yunanistan’ı Türk tehdidine karşı koruma bahanesi ile Yunan yarımadasında muazzam bir askeri yığınaklanma yapılıyor. Bu malzeme ve yığınak ayrıca Ukrayna veya gelecekte Balkan ve Avrupa coğrafyasında Rusya’ya karşı yeni kanser alanlarında kullanılmak üzere el altında tutuluyor.
AMERİKAN CEPHESİ KULLANIMA HAZIR
Diğer yandan Türk Yunan krizi çıktığı anda bu malzemelerin üzerindeki USAF, US Army veya US Navy mülkiyet damgaları dakikalar içinde ABD Yunan Savunma İşbirliği Anlaşması usulleri içinde Yunan mülkiyetine geçirilebilir. Ya da ucuza Atina’ya kiralanabilir (Aynen geçen hafta ABD kongresinin Ukrayna’ya askeri malzeme kiralanmasına onay vermesi gibi.) Bu süreç içinde Mitsotakis ve Dendias gibi Amerika’nın yerli ve milli elçileri Türkiye’yi Ege ve Akdeniz’de ve hatta Gümülcine’de kışkırtma tonunu ve temposunu artırabilecektir. Amerikan finans çevreleri ve Atlantik takipçileri Türk ekonomisini her geçen gün ekonomik ve finansal zorluklarla karşılaşan mevcut iktidarı sıkıştırmak için baskı altına alabilecek ve Türkiye aynen Rusya’da yaşandığı üzere Ege ve Akdeniz’deki hayati çıkarlarını korumak için müdahaleye zorlanabilecek ya da 2023 seçimlerinde tamamen batı kölesi bir iktidar dizayn edilerek Türkiye Atlantik rotasına sokulabilecektir.
EMPERYALİZMİN JEOPOLİTİK HEDEFLERİ DEĞİŞMEZ
Atlantik durum değerlendirmesine göre Türkiye ekonomik ya da askeri kan kaybı ve içimizdeki Atlantikçilerin baskısı sonucu jeopolitik çıkar alanlarından vaz geçirilecek. Yani, KKTC’den çekilecek, Mavi Vatan sınırlarından vaz geçecek; güneyinde özerk Kürdistan’a ve deniz çıkışı olan kukla Kürdistan’a izin verecek. Putin karşıtı Navalny’ci yani Batıcı Rusya ile uzlaşırken, Atlantik karşıtı Rusya ile düşmanlaştırılacak.  Bu planın bırakalım ip uçlarını açık açık emare ve delilleri ortada. PKK, YPG ve PYD’ye verilen askeri destek; Amerikalı generallerin sırıtarak Kürt teröristlerle poz vermesi; Akdeniz’de Yunan, Kıbrıslı Rum ve İsrail üçlüsünün Amerikan ağabeyliği altında Türkiye karşıtlığında sınır tanımamaya devam etmesi. (5 Mayıs 2022 tarihinde dörtlünün istişare toplantısı yapması), Rusya’nın Suriye’ye hava trafiğine hava sahamızın kapanarak Amerikan ve İsrail Silahlı Kuvvetlerine Suriye’de tehdit oluşturmasının önlenmesi; FETÖ kaçaklarına NATO ülkelerinde kucak ve ocak açılması gibi örnekler ortada.
PENTAGON’UN 10 MİL HAVA SAHASI ŞAŞKINLIĞI
Son olarak Pentagon sözcüsünün Türkiye’nin 30 kez Yunan hava sahasını ihlal etmesini kınaması medyada yer aldı. O kadar iki yüzlü bir politika uyguluyorlar ki bu bile acz içinde olduklarının bir göstergesi. ABD, Türkiye’nin Yunanistan’ın Ege Denizinde akla ziyan 6 mil karasuyuna karşılık 10 millik hava sahasını tanımadığını biliyor. Kendi hava kuvvetleri de aynı şekilde 10 mil hava sahasını tanımıyor ve 6 mil hava sınırına kadar uçaklarını sokuyor. Onlar yapınca sorun yok, ancak Türk Hava Kuvvetleri bu uygulamayı yapınca saldırgan oluyor. Türkiye, Pentagon’un emekli Amiral sözcüsü Kirby tarafından küstahça azarlanıyor. Bu nasıl bir çifte standart uygulamasıdır anlamak zor. Dışişleri neden Amerikan Büyükelçisine bu durumu protesto eden bir nota vermez?  Bunu da anlamak zor.
SANKİ 1919 YENİDEN YAŞANIYOR
103 yıl önce bu hafta Osmanlı büyük güçlere teslim olalı 5,5 ay olmuştu. Memleketin her yerinde İngilizlere Mondros Mütarekesi gereği askeri malzemeler, kışlalar, toplar, tüfekler, gemiler  ve tersaneler teslim ediliyordu.  Halkta bir isyan veya karşı koyma yoktu. İngilizlere teslim olmaya 7. Ordu Komutanı Tümgeneral Mustafa Kemal’den başka isyan eden yoktu. Ne demişti İstanbul’daki Sadrazam İzzet Ahmet Paşa’ya 3 Kasım 1918 günü Adana’dan çektiği telgrafta: ‘’İngiliz İskenderun’a asker çıkarırsa ateş açarım’’. Bu sözü üzerine Vahdettin ve hükümeti ne yaptı? Korkudan derhal 7. Orduyu lağvetti ve Mustafa Kemali İstanbul’a geri çağırdı. Osmanlı idaresi emrindeki uysal ve savaşlar yorgunu halkı uyandıran en büyük etki 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e çıkan Yunan askeri oldu. Kurt siyasetçi Churchill hatıratında hislerini şöyle ortaya döküyor:
‘’Subaylarımız, ikişer, üçer Küçük Asya’nın her tarafında, Ateşkes çerçevesinde, ordularla, cephane ve silah teslimini gözetiyorlardı…Teslim olmuş Türklerden büyük miktarda tüfek, makinalı tüfek, top, mermi kolaylıkla toplanıyordu. Türkiye yenilgiyi kabul etmiş ve bunu da hak etiğini düşünüyordu: ‘Cezalandırılacaksak, bunu dostumuz İngiltere yapsın’…Fakat bu noktadan sonra, Türk milleti anladı ki ne Britanya ne de General Allenby’e değil, yüzlerce yıldır nefret edip küçümsedikleri, her zaman dövdükleri Yunanistan’a itaat etmek zorundalar.  Tamamen kontrolden çıktılar. İngiliz subaylarının önce emirleri dinlenmedi, sonra hakaret edildi ve sonunda hayatlarını kurtarmak veya esaretten kurtulmak için kaçmak zorunda bırakıldılar…Toplanan bu büyük miktarda silah ve cephane bir hafta içinde tekrar İngilizlerden Türklerin kontrolüne geçti. Mustafa Kemal, ‘’Kaderin Adamı’’, İstanbul’daki Türk hükümetine isyan etmiş bir asi olarak, savaşçı bir prensin tüm niteliklerine sahip olduğu gibi, artık iktidara da sahiptir…’’
GURURUNU YUNANA ÇİĞNETMEYEN TÜRK MİLLETİ
Yunanistan özgül ağırlığı ve boyutu ile ters orantılı bir maceraya kendi iradesi ile sürüklenmiş ve sonu hüsran olmuştu. İngiliz hayranı Türk halkı da Yunan üzerine sürülünce yok ve yoksul haliyle bile ‘’Durun Bakalım’’ diyebilmişti. Bugün de Ülkemizde kendi gücüne, bağımsızlık iradesine güvenmeyen, ABD’den daha Amerikancı; NATO’dan daha NATO’cu batı hayranı besleme ve evlatlıklar Yunan üzerimize sürülünce bakalım ne diyecekler!
VENİZELOS’UN BÜYÜK KUMARI
1919 yılında Kendini Pericles zanneden Giritli Başbakan Venizelos sonunun Napolyon gibi olacağını 3 Şubat 1919 günü tahmin edemezdi. O gün Birinci Dünya Savaşını bitiren Paris Barış Konferansında dörtlü konseye (ABD Başkanı Woodrow Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı George Clemenceau, İtalya Başbakanı Emanuele Orlando) birkaç saat süren ve Yunan tezlerini savunan tezini sundu. İstediği Adriyatik’ten neredeyse Batı Anadolu’nun tamamını kapsayan büyük bir coğrafi alanın Yunanistan’a bırakılmasıydı. Böylece sonuçları bugüne kadar uzanan büyük düşmanlığın tohumunu atmıştı. Bu durum İngiliz Başbakanı Lloyd George’un pek hoşuna gitmişti. Savaşın başından bu yana Türklere vurmak için fırsat kollayan ve sürekli yeni tekliflerle gelen Yunana fırsat doğmuştu.  Ancak ciddi bir sorun vardı. Gerek Arnavutluk gerekse Anadolu’nun paylaşımında İtalya ile büyük rekabet içindeydiler. İzmir hem Yunanlılara hem İtalyanlara teklif edilmişti. İtalya ile ekonomik ve ulusal güç perspektifinde aynı teraziye bile giremeyecek Yunanistan, şark kurnazlığı içindeydi.  Fransa ile İtalya; İngiltere ile ABD arasındaki jeopolitik rekabeti kullanarak büyük bir fırsatı yakalamaya çalışıyordu. Venizelos, jeopolitik kumar masasında Yunan halkının ve Türklerin kaderini değiştirecek zarları atıyordu. Zaten Yunanistan Londra Borsasında kumarla kurulmuş bir devlet idi. Zarlar bir daha atıldı. İtalyanlar, Barış Konferansı devam ederken 28 Mart 1919 günü Antalya’yı işgal edip, kuzeye doğru ilerlemeye başlayınca ABD ve İngiltere Yunanistan’a yeşil ışık yaktı. Sonuç 9 Eylül 1922 yani 100 yıl önce kan ve göz yaşı içinde aşağılanarak Anadolu’dan kovulan Yunan ordusu ve Küçük Asya Faciası.
BUGÜN ASLINDA DÜNDÜR
Bugün de Yunanistan jeopolitik satranç masasında Atlantik borsasının hisse senedine dönüştü. Türkiye, Yunanistan kullanılarak ABD ve AB tarafından terbiye edilmek isteniyor. Aynen Rusya’nın Ukrayna üzerinden terbiye edilmesi gibi. Ancak arada büyük fark vardır. Yunanistan Türk ordusu karşısında 1922 ve 1974’te hükümet ve rejim değişikliklerine neden olacak şekilde çok ağır yenilgiler almıştır. 1996 Kardak Krizi Hükümet krizi ve Genelkurmay Başkanının aşağılayıcı şekilde görevden alınmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’nin psikolojik özgül ağırlığı çok büyüktür. Güç faktörleri kıyaslanamaz. ABD askeri Yunanistan için ölmez. Ama Türk askeri kendi vatanı ve mavi vatanı için ölür. Ukrayna ve Yunanistan’ın nüfusları kıyaslanamaz. (Yunanistan 9 milyon Ukrayna 45 milyon) Yunanistan genç nüfusunu Türkiye ile çatışmada eritemez. Zira devletleri devam edemez. Bugün Yunanistan Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki tezlerini kabul etmekten başka seçeneğe sahip değildir. Savaş sadece yıkım ve acı getirir. Hayallerin bile ötesinde jeopolitik hırsın sonu Yunanistan’a kazanç değil yıkım yaratır. Giritli Pericles Venizelos ile Küçük Asya Faciası sonunda idam edilen Başbakan Gounaris’ten ders alın. Yunanistan tarihte İtalya ve Almanya’nın işgaline uğradı. Görünen o ki Yunanistan şimdi de Amerikan işgali altında. Bu işgalin belki hükümet için Türkiye karşıtlığında avantajları olabilir ama jeopolitik perspektifte Yunanistan gelecek yıllarını kaybedecektir. Yunanistan, Türkiye ile barış içinde birlikte yaşamak yerine Amerikan uydusu saldırganlığı tercih etmekle intihar ediyor. Amerikan yığınaklanmasının bir nevi işgal olduğunu görmüyor. ABD’nin askeri varlığı Yunan halkına bir referandumla sorulsaydı eminim ‘Hayır’ çıkardı.”
YUNANİSTAN’A TAVSİYELER
Buradan Yunan halkına tekrar sesleniyorum. Tarihinizi biliniz. Ders çıkarınız. Sizi maceraya sokacak ABD ve AB’nin satranç masasındaki piyonları olmayın. Türklerle Ege ve Doğu Akdeniz’de barış içinde birlikte yaşamanın yollarını arayın. Megali İdea rüyalarına dalmayın. Asla ve asla ABD çıkarları için Türkiye ile denizde ve havada çatışma tuzağına düşmeyin. Sözü yine 1919 yılındaki Churchill’in hatıratına  bırakalım: ‘’Yunanlıların Türkleri fethetmesi hiçbir Türkün kabul edebileceği bir kader yazgısı olamazdı… Hayallerle uyutulsa, cinayetlerle lekelense, kötü yönetimle çürüse, uzun yıkıcı savaşlarla, yenilgilerle sarsılsa ve İmparatorluğu parçalansa da Türk hala yaşıyordu.”
Bugüne, 103 yıl sonrasına tercüme edeyim: ‘’ ‘’Yunanlıların Türklere saldırması hiçbir Türkün kabul edebileceği bir kader yazgısı olamazdı… Hayallerle uyutulsa, cinayetlerle lekelense, kötü yönetimle çürüse, yolsuzluk ve usulsüzlüklerle boğuşsa, ekonomisi çökse, uzun yıkıcı kriz ve  yenilgilerle sarsılsa da Türk hala yaşıyordu.”
HÜKÜMETİMİZE TAVSİYELER
Türkiye Batı tarafından her alanda kuşatılmaktadır. Rusya ve Ukrayna krizi bu süreci daha da hızlandıracaktır. Hedef, Türkiye’nin kenar kuşakta tutulması ve sabitlenmesi; Coğrafyamızın kendi jeopolitik çıkarlarımız için değil, ABD jeopolitiği için kullanımının devam ettirilmesidir. Buna izin vermeyin. Rusya ile aramızın açılmasına ve düşmanlaştırılmamıza izin vermeyin.  Artık kendi coğrafyamızı kendi çıkarlarımız için, Türk dünyası ile bütünleşme için kullanın. Her geçen gün saldırganlaşan NATO’nun Türkiye’yi sadece Avrupa’da değil Asya’da da yeni maceralara sokmasına izin vermeyin. Başta İsveç ve Finlandiya olmak üzere yeni NATO üyelerini 30’lu ittifaka kabul etmek için öne çıkmayın. Güneydoğu, KKTC, Mavi Vatan ve Karadeniz’deki temel Jeopolitik çıkarlarımızı elde etmeden Rogers Planı tuzağına düşmeyin. Türkiye NATO olmadan da muhteşem coğrafyası, genç nüfusu, savunma sanayi ve Asya’da kuracağı geçici iş birlikleri içinde kendini ve geleceğini savunacak durumdadır. Bu yazıyı Profesör Bernard Lewis’in sözü ile bitirelim: “Geleceği görebilmek için tarihi bilmek çok önemli. Birey için hafıza ne ise, bir ulus için de tarih odur. Tarihini çarpıtan bir toplum nörotik bir kişi, tarihini bilmeyen toplum ise, hafızasını kaybetmiş bir insan gibidir.”

(Kitap Önerisi: 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı Kahramanı Nusrat Mayın Gemisi Komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı’nın büyük torunu Kaptan Cihat Gündoğdu tarafından yazılan 2022 – Kaşgar Yayınevi Basımı “Çanakkale Kahramanı Nusrat” kitabı tavsiye olunur.)

https://www.veryansintv.com/bugun-aslinda-dundur-abdnin-yunanistani-rizaya-dayali-isgali
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA, DÜNYA ÜLKELERİ, KÜRESEL POLİTİKALAR | Leave a comment

GÖÇ KAPILARINI YABANCI IRKLARA AÇAN ÜLKELERİN BAŞINA GELENLER * TARİHTEN DERSLER

14. yüzyıldan kalma el yazması, Karahanlıların lideri Ilıg Han’ın Gazneli Mahmud’a (Gaznelilerin Sultanı) boyun eğişini tasvir ediyor. Mahmud’un güçleri arasında Karahanlıları korkutan filler de vardı. Filler savaşta güçlü bir psikolojik faktördü.

Tarih hocası Ramazan Yetgin’in dersinde anlattıkları gündem oldu:

“Burada bir sürü ırk var. Bu ırklar senin ülkene girerse yakın bir zamanda hem onlara vatandaşlık verirsin hem de orduya alırsın. Etnik kültürel açıdan güzel ama ileride çok büyük sıkıntılar yaşanacak.

Gazneli Mahmud ile Abu ‘Ali Simjuri. arasındaki savaş
Mesela ordunun içerisinde örgütlenmeler olacak. Peştunlar diyecek ki “Biz bunlara karşı…”, Gurlular diyecek ki “Biz de bunlara karşı…” isyanlar çıkmaya başlayacak. En sonunda Gurlular, Hüsrev Melik diye bir Gazneli hükümdarını esir alacaklar ve 1187 yılında Gazneliler devletine son verecekler.
Gaznelilerin yıkılması birçok etnik unsurun ülkenin içerisine girmesiyle oldu. Acaba ben size hangi ülkeyi anlattım? Türkiye Cumhuriyeti değil ha, Gaznelileri anlattım.”
Posted in GÖÇLER-GÖÇMENLER, Tarih | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

İnşaat sektöründe sıfır risk!

Mine G. Kırıkkanat – 13 Mayıs 2022 Cuma

İnşaat sektöründe sıfır risk!


Kakao krizi, bitter çikolata yokluğundan başlayarak minnacık Mikronezya’nın zaten gıcırdayarak dönen ekonomi çarkını hepten durdurmak üzereydi. 
Muktedir Makropiç, Betonit Sarayı’nda artık rahat uyuyamıyor, ekstrafor sistol ve ytong kardi ritmiyle çarpan kalbi, zaten istim üstünde seyreden sinir sistemini sık sık manik ataklara gark ediyordu.
Eskiden, uykusunun kaçtığı geceler Betonit Sarayı’nın penceresinden egzotik ormanlarla kaplıyken üstüne kimsenin geçmediği yollar, altına iki tünel kazdırıp tepesine de “Eyy Yolcu! Geçmediğin bu yolları beton görme, iyi tanı, düşün altında yatan yolcu garantili ihale paranı!” yazdırdığı Kel Tepe’ye bakıp sakinleşirdi. Şimdi tam tersi oluyor, Kel Tepe’nin görüntüsü kutsal ruhunda ajitasyon yaratıyor ve şahsi uzuvlarında hart hart kaşınma isteği uyandırıyordu.
Çünkü kakao krizi, sonunda inşaat sektörünü de vurmuş, beton karıcılar neredeyse durmuştu. Oysa beton olmadan Yol Partisi, Yol Partisi olmadan ihale rantı, rant olmadan yozdaşlık, yozdaşlık olmadan yoldaşlık, yoldaşlık olmadan Muktedir Makropiç yok demekti!
Ne yapıp edip beton, yani inşaat, yani rant mekanizmasını yeniden çalıştırmak zorundaydı. Yol yapılacak yer mi kalmadı? O da yolların üzerine toplu konut yaptırırdı!
Ertesi gün Şeş Taahhüt Kumpanyası’nın en güvendiği üç müteahhidini Saray’a çağırıp kararını açıkladı:
“Konut inşa edin!”
Şeşli kumpanyanın soyu bücür, sopu büyük müteahhidi Cenabet Cenginski, bir iki yutkunup: “Çimentoyu nereden bulacağız, ulu çobanım?” diye sormaya cesaret etti.
Muktedir Makropiç hırladı: “O senin sorunun! Import export edecek pudraşekeri nasıl buluyorsan, çimento da bulacaksın!”
Ötekiler mesajı almıştı. Pudraşekeri falan karşılığında biri demir, öteki de tuğla bulacaktı.
Zaten yarısı çökmüş yolların üzerinde çok geçmeden ilk toplu konut binası yükseldi. Tam Muktedir Makropiç’in kurdele keseceği açılış için hazırlıklar başlamıştı ki bina paldır küldür çökmesin mi?
Üç müteahhit, koşa koşa enkazın başına gittiler.
Mikron Mikropiç “Oyy tuğlalarım! Onca pudraşekeri ödediğim tuğlalar ziyan!” diye dövünüyor; Iron Tupovski “Demirlerim, hurda tüplerden çıkardığım demirler gitti!” diye feryat ediyordu.
Cenabet Cenginski yozdaşlarına acıyarak bakıp, başını bilgece salladı: “İyi ki çimento koymamışım. Yoksa ben de zarar edecektim!”

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/insaat-sektorunde-sifir-risk-1935414
Posted in MİNE KIRIKKANAT, YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment