İstikbal gökdelenlerde değil!

İstikbal gökdelenlerde değil!

CUMHURİYET – Dr. Doğan HASOL – 15 Ağustos 2022 Pazartesi

Alışılmışın çok üstünde yüksekliği olan yapılara, ABD’de “skyscraper”, Fransa’da “gratte-ciel” deniyor. Bugün genelde, 100 metrenin üzerindeki yüksek yapılar gökdelen sayılıyor.

Gökdelenlerin tarihi için başta Şikago ve New York olmak üzere ABD’ye bakmak gerekir. Yapısal çeliğin endüstriyel bir şekilde üretilmesi, betonarmenin, asansörün, öteki kaldırma araçlarının ve su pompalarının gelişmesi yüksek yapılara olanak veriyordu. Bunlara ek olarak kent merkezlerinde toprağın az ve pahalı olması, insanların yüksek yapı yapma eğilimi ve mühendislerin marifet gösterme hırsıyla birleşince ABD’de gökdelenler yarışı başladı.
TOPRAĞI ÜRETMEK
Bize gelince… Ülkemizde gökdelen sayılabilecek ilk yüksek yapı Ankara’da yapılmış olan Kızılay Emek İşhanı’dır. 1959-65 arasında mimar Enver Tokay tarafından tasarlanan yapı 24 katlı ve 76 metre yüksekliğindeydi. Bu yapı, o tarihlerde halk tarafından “gökdelen” adıyla anıldı. Sonraki örnek İstanbul’daki Odakule oldu. Bu yapılar denendikleri tarihte, Türkiye’de henüz gökdelen yapımına uygun yeterlilikte teknoloji ve malzeme yoktu. Örneğin tutarlı bir giydirme cephe, doğru çözülmüş iklimlendirme sistemleri vb… Bu ilk denemeleri teknolojinin de gelişmesiyle onlarcası izledi.
“Üretilemeyen tek şey topraktır” denir. Bizde toprağın da üretilmesinin bir yolu bulundu: Yapılaşma iznini iki katına çıkardığınızda arsanın değeri de iki katına çıkıyordu. Arsa sahipleri o nedenle yüksek yapılara yönlendiler. Özellikle, İstanbul’da olduğu gibi, hızlı nüfus artışıyla karşılaşan kentlerde, yapıların yükselmesi bir çözüm haline geliyordu.
20. yüzyılın sonlarına doğru, gelişmiş ülkelerdeki ekonomik yapının değişmeye başlaması, bilginin ve bilişimin giderek sermayenin ve sanayinin önüne geçmesi, işyeri konseptine de değişiklikler getirmeye başladı. Bilişim devrimi, gökdelen özentisini geri plana itmiş görünüyor. Büro çalışanlarının kent merkezinde pahalı bir yerde topluca tutulmaları düşüncesi giderek değerini yitirdi. Sanal iletişim olanakları sayesinde büroların kolay ulaşılabilir, daha ucuz banliyölerde yer alması yeğlenir oldu. Örneğin bir otomotiv firmasının merkezi artık New York’ta 319 metre yükseklikteki ünlü Chrysler gökdeleninde değil, Detroit’te yeşillikler içinde… Bir perakendecilik firması da kendi gökdeleninden ayrılarak Şikago’nun uzak banliyölerinden birine taşındı… Ürettiği bilgi sistemleriyle dünyanın en varsıl şirketlerinden biri haline gelen bir bilişim firmasının merkezi ise Washington eyaletinde Redmond adlı yörede; binalarının yüksekliği ise yalnızca 20 metre.
RANT HIRSI
Bu durum karşısında “Gökdelenlerin sonu mu geliyor” sorusu akla gelebilir. Ancak hiç sanmıyorum; insanlardaki “büyüklük, gösteriş ve rant hırsı” sönmedikçe yükselme tutkusu sürüp gider. Buna, kent merkezinde yoğunlaşma eğilimi ve arsa azlığı gibi gerekçeleri de eklemek gerekir.
Arsa sahipleri o nedenle yüksek yapılara yönlendiler. Ülkemizdeki kentsel planlama ve kentsel tasarım konularındaki yetki kargaşası; parçacıl planlarla, parsel bazında verilen kararlar, gelişigüzel yoğunluk artışlarının ve yükselmelerin yolunu açtı. Bu tür yapılaşmanın sonucu birçok şehrimizde görülebilir. Ne var ki bugün ülkemizdeki gökdelenlerin birçoğunda doluluk oranları giderek azalıyor.
Atatürk, “İstikbal göklerdedir” demişti. Kimileri, bunu “İstikbal gökdelenlerdedir” şeklinde algılamış olabilir mi? Kısaca söyleyelim: İstikbal göklerdedir, gökdelenlerde değil!
DR. DOĞAN HASOL – Y. MÜH. MİMAR
Posted in HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

Tarikatların güdümünde iktidar..

CUMHURİYET – Erdal Atabek
15 Ağustos 2022 Pazartesi

Tarikatların güdümünde iktidar..


Burhaniye Zeytinli Rock Festivali kaymakamlık eliyle yasaklandı.
Belediyelerin şenlikleri “kadın şarkıcılar” bahanesiyle yasaklanıyor.
Son yıllarda ortaya çıkan bu “sistemli yasaklamalar” ne anlama geliyor?
Yıllardır yapılan bu şenlikler, festivaller neden bu dönemde sakıncalı oldular?
Nedeni, artık iktidarın tarikatların güdümüne girmesidir. Tarikatlar, cemaatler bu konularda yıllardır karşı çıkıyorlardı. Ama AKP iktidarı ve Erdoğan, tarikatlar ve cemaatlerle içli dışlı olmasına karşın güdümüne girmeye direniyordu.
Özellikle Erdoğan iktidarını paylaşmaz. İktidarın gücü Erdoğan’ın varoluş nedenidir. Onun için “iktidar gücü” devredilebilir bir emanet değil, bırakılması felaket olan bir ganimettir. Ancak son yıllarda, özellikle ekonominin çıkmaza girmesiyle arkasındaki desteğin zayıflaması AKP yönetiminin ve Erdoğan’ın tarikatlara, cemaatlere yaslanmasına neden oldu.
Toplumun desteği azaldıkça iktidar tarikat ve cemaatlere daha çok yaslandı, sonra da güdümüne girdi. Bu yeni durum, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasıyla işaretini verdi.
TARİKAT-CEMAATLERİN GÜCÜ
Tarikat ve cemaatlerin gücü, iktidarda olanın gücüyle ters orantılıdır. Osmanlılar dönemi de böyledir. Osmanlı sultanının güçlü olduğu zamanlarda dinsel cephe geride durur. Sultanın gücü zayıfladıkça öne çıkar ve harekete geçerler. III. Selim, II. Mahmut, Abdülmecit dönemlerinde bu çatışma yaşanmıştır.
Cumhuriyet döneminde çalışmaları yasaklanan tarikatlar ve cemaatler, yeraltına girerek fırsat kollamışlardır. Bu fırsat 1950 yılında Demokrat Parti iktidarıyla ellerine geçmiştir. Celal Bayar-Adnan Menderes’in Demokrat Partisi döneminde de Süleyman Demirel’in Adalet Partisi döneminde de tarikatlarla, cemaatlerle sıcak ilişkiler kurulmuş ancak iktidara ortak olmalarına izin verilmemiştir.
AKP iktidarında, 2002 yılından beri, siyasal iktidar, tarikat ve cemaatlerle iç içe çalıştıkları izlenimini vermiştir. Her tarikat, her cemaat iktidarın içinde olmaya, iktidar gücünden pay almaya çalışmıştır.
Bunların içinde en sistemli çalışan Fethullah Gülen cemaati olmuş, iktidar ortağı olarak her alana yayılmıştır. Ordu, yargı, yürütme, eğitim alanları onların denetimine geçmiş, yıllarca iktidardan yararlanmışlardır. Ancak, FETÖ “iktidar olma” zamanının geldiği kanısıyla harekete geçtiği zaman özellikle Erdoğan tarafından yenilgiye uğratılmışlardır. FETÖ’den boşalan yerlere öteki tarikatların ve cemaatlerin yerleşmesi uzun sürmemiştir. Ancak Erdoğan, son yıllara kadar kendi gücüne güvenmiş, onların iktidarı gütme niyetlerine izin vermemiştir.
AKP İKTİDARI ZAYIFLAYINCA
İşte, AKP’nin arkasındaki güvenilir destek azalınca kaybedilen güç tarikatlarla cemaatlerde aranır olmuştur. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, medreselerin açılması ve bakanlık denetimi dışına çıkılması, küçük çocuklara din eğitimi verilmesi, her kademe okullarında din derslerinin zorunlu olması müzikli eğlencelerin yasaklanması, üniversitelerin iktidarın denetimine sokulması. her alanda fetvaların geçerli kılınması…
Bu değişim artık iktidarın tarikat ve cemaatlerin güdümüne girmesinin işaretleridir.
Şimdi sıra “şeriat uygulamaları” ve “hilafetin geri getirilmesi” taleplerine gelmiştir.
Bunlar olabilir mi?
Laik Cumhuriyet yerine şeriata dayalı İslam devleti kurulabilir mi?
Son dönemeç yoktur
Tarihte “son dönemeç” yoktur.
Tarihte “yengiler” ve “yenilgiler” vardır.
Laiklik, uygarlık tarihinde yıllar süren din ve mezheplerin kanlı çatışmalarının sonunda uygarlığın vardığı bir eşiktir. “Laiklik eşiği”, barışçı ortak yaşamın, özgür akılla yönetilen dünya yaşamının simgesidir. Bu eşiğin altı olan “dogmatik yaşam”, din ve mezheplerin kanlı savaşlarının, bitmeyen kinlerin, dogmaların intikamcı baskılarının simgesidir. Laik Türkiye ve laik dünya, kendisini yok edecek güçleri tanır, bilir ve onlara geçit vermez.
AKP yönetimi ve Erdoğan da elbette gerçekleri görerek ve bilerek “iktidar emanetini” seçimle devredecektir. Atatürk Cumhuriyeti bu demokrasi sınavını da başarıyla verecek güvenle uygarlık yolunda yürüyecektir…
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, SİYASAL İSLAM, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

ÖSO KARARGAHI DAĞITILMALI

ÖSO KARARGAHI DAĞITILMALI

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet – AĞUSTOS 13 2022

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Erdoğan-Esad telefon görüşmesi olabilir” iddiasının söz konusu olmadığını açıkladı. Ancak Çavuşoğlu, kesilen istihbarat örgütleri arası görüşmelerin yeniden başladığını, hatta Belgrad’daki Bağlantısızlar Toplantısı’nda, kendisinin de Suriye Dışişleri Bakanı ile “ayak üstü sohbet” ettiğini söyledi.
Çavuşoğlu’nun asıl dikkat çeken açıklaması ise “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barışın olması gerektiğini, Türkiye olarak da böyle bir durumda destek olabileceğimizi söyledik” demesiydi.
ÖSO içinde rahatsızlık
Çavuşoğlu’nun bu açıklaması, Türkiye’nin “Esad rejimini yıkma” hedefiyle kurduğu ve sahaya sürdüğü ÖSO içinde rahatsızlık yarattı.
Açıklamanın hemen ardından Türkiye’nin protesto edildiği yürüyüşler yapıldı, Türk bayrağı yakıldı.
Suriye Milli Ordusu Siyasi Büro Şefi Mustafa Secari, Çavuşoğlu’nu suçladı: “Çavuşoğlu, halkımın duygularını ve hassasiyetlerini dikkate almadan bir açıklama yaptı. Açıklamalarına daha fazla özen ve dikkat göstermesi gerekiyordu.”
Ardından “Suriye Milli Ordusu Manevi Rehberlik Heyeti” bir açıklama yayınlayarak, Türk bayrağını yakanları “cahiller” diye suçladı ve “cahillerin bilgilendirileceklerini” belirtti.
Sözcüden Bakanın açıklamasına açıklama
ÖSO içindeki rahatsızlığın benzerinin Ankara’da da oluştuğu görüldü. Nitekim Çavuşoğlu’nun “Esad yönetimi ile ÖSO barışmalı” özetli mesajını yorumlayan pek çok AKP’li, sosyal medyada “bunun Kılıçdaroğlu’nun politikasının kabulü anlamına geldiğini” belirterek eleştirdi.
Daha çarpıcı olanı ise Dışişleri’nin, Dışişleri Bakanı’nın açıklaması üzerine ertesi sabah açıklama yapmasıydı. Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, “Türkiye’nin Anayasa Komitesi’nin kurulmasında öncülük yaptığını, muhalefete ve Müzakere Heyeti’ne siyasi süreçte tam destek verdiğini ama rejimin ayak sürümesi nedeniyle bu sürecin ilerleyemediğini, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun dün ifade ettiği hususların buna işaret ettiği” söyledi.
Sözcünün Bakanının açıklamasına açıklama yapması da böylece kayıtlara geçti.
ÖSO değil, Ankara Şam’la barışmalı
Aslında Çavuşoğlu’nun açıklaması, öyle üzerinde fırtına koparılacak bir çıkış değildi. Zira Esad yönetimi ile o yönetimi devirmeye çalışan ÖSO’yu “barıştırma” işi oldukça sorunludur: Hem ABD’nin geçmişteki “Ankara ile Kandil’i barıştırma” girişimlerinin bir benzeridir ama hem de mesele ÖSO’nun değil, Ankara’nın Şam’la barışmasıdır.
Çünkü ÖSO, Suriye yönetimini devirmek üzere “yabancı topraklarda/Türkiye’de” kurulmuş, Türkiye tarafından Esad’ı devirmesi için sahaya sürülmüş, 10 yıldır Suriye topraklarında Suriye ordusuna karşı çarpışmış bir terör grupları çatı örgütüdür.
Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar.
Taktik değil stratejik ihtiyaç
Peki Şam’da girişim nasıl algılanmaktadır? Esad’a yakın Vatan gazetesi, durumu “Erdoğan’ın güvenli bölge oluşturma bahanesiyle yarattığı krizi yatıştırma çabası” olarak yorumluyor.
Erdoğan’ın “güvenli bölge” ile bir “ÖSO nüfuz bölgesi” kurmak istediği, “briket ev projesi” ile sığınmacıların bir bölümünü oraya taşıyarak bir taşla iki kuş vurmaya çalıştığı, yani aynı zamanda seçim sürecinde “sığınmacı sorununu çözen parti” imajı çizmeye çalıştığı sır değil.
Peki AKP bu hedefinden artık vaz mı geçiyor?
Moskova’nın PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliğine işaret etmesi ile AKP’nin seçim sürecinde sığınmacı sorununa çözüm üretme ihtiyacı çakışmış durumda. Son mesajlar bu “taktik düzlemin” gereği…
Ancak Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme ihtiyacı “stratejik düzlemde” bir ihtiyaçtır. O nedenle “ÖSO’nun karargâhını dağıtarak” açık ve net bir tutumla pozisyon alabilmek kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ağustos 2022
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, SİYASAL İSLAM, TERÖR | Leave a comment

EGE’DE YUNAN İŞGALİ DEVAM EDİYOR * ERDOĞAN SESSİZ! * Yunanistan’dan Bodrum karşısında çirkin tahrik, her kayalığa bayrak dikmeye başladılar

Yunanistan’dan Bodrum karşısında çirkin tahrik,
her kayalığa bayrak dikmeye başladılar

Yaşar ANTER – 12 Ağustos 2022

Yunanistan’ın Bodrum açıklarındaki Kardak kayalıklarına yakın bölgede ve Keçi Adası (Pserimos) yakınlarındaki kayalıklara bayrak dikme kampanyası sert tepkilere neden oldu. Milli Savunma Bakanlığı eski genel sekreteri Ümit Yalım SÖZCÜ’ye yaptığı açıklamada “Keçi Adası zaten bizim o kayalıklarda bizim, Yunanın oraya bayrak dikmesine gözetleme kulesi yapmasına asla izin verilmemeli, Dışişleri Bakanlığı acilen nota verip o bayrakların indirilmesini sağlamalı” diye konuştu.
Muğla’nın Bodrum ilçesine bağlı Turgutreis Mahallesi’ne 4 mil uzaklıktaki Keçi Adası (Pserimos) ‘un Türkiye bakan bölümündeki kayalıklara belde halkının, Yunanistan bayrakları dikerek gözetleme kulesi yapmaya başlaması büyük tepkilere neden oldu.

TÜRKİYE’YE BAKAN KAYALIKLAR VE ADACIKLARA
YUNAN BAYRAĞI DİKİP GÖZETLEME KULESİ KURDULAR
Bodrum’un Karşısı’ndaki Kilimli (Kalimnos) Adası’nda yayın yapan “www.kalymnosnews-gr.” haber sitesinin bugün okuyucularına duyurduğu haberde, Lozan Antlaşması’na göre kesinlikle yerleşimin olmaması hatta tek bir çivi dahi çakılmasının mümkün olmadığı Keçi Adası’na yaklaşık 300 kişinin yaşadığı turistik köy kuran, ardından askeri birlik yerleştiren Yunanistan’ın bu kez adanın kuzeyinde kalan kayalıklara dev Yunan bayrakları dikerek gözetleme kulesi inşa edildiğini duyurdu.
ADAYA YAKIN KAYALIKLARA BAYRAK DİKME KAMPANYASI BAŞLATTILAR
Haber sitesi ayrıca haberinde Pserimos kırsalında yaşayanların 15 gün önce başlattığı operasyonda, adanın kayalıklarını Yunan bayraklarıyla doldurmak için kampanya başlattığını duyurdu. Kampanyaya öncülük eden Kaptan Michalis Arvithis , adada devamlı yaşayan Yiannis Anatolitis ve Mike Mavros’un yardımıyla Pserimos’un kuzey tarafındaki kayalıklara çıkarak yabani kuş gözlem evi olarak inşa edilen beton bloklara bölgeden geçen tüm gemi ve deniz taşıtlarının görebileceği Yunan bayraklarının dikildiğini duyurdu.

YUNANİSTAN 30 YILDIR ADIM ADIM KARASULARINI GENİŞLETMEYİ PLANLIYOR
Milli Savunma Bakanlığı eski genel sekreteri Ümit Yalım SÖZCÜ’ye yaptığı açıklamada “Keçi Adası zaten bizim o kayalıklarda bizim, Yunanın oraya bayrak dikmesine gözetleme kulesi yapmasına asla izin verilmemeli, Dışişleri Bakanlığı acilen nota verip o bayrakların indirilmesini sağlamalı. Yunanistan Ege’de Lozan Antlaşması’na göre bizim olan adalarda ve kayalıklarda karasularını genişletmek amacıyla uluslararası arenada kendisini haklı çıkartıp bakın burada Yunan bayrağı var diyerek, kendisini göstermek istiyor, Türkiye’ye ait kayalıklarda Yunan bayrağını gösterenlere en iyi yanıt verilmeli” diye konuştu.
Posted in DIŞ POLİTİKA, TSK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK, YUNANİSTAN - EGE SORUNU | Leave a comment

FETÖCÜLERİ AYIKLAYAN PAŞA “YAŞ”TA TASFİYE EDİLDİ * Korgenerallik beklerken emekliye sevk edildi! FETÖ’cü subayları tek tek tespit edip listelemişti

Korgenerallik beklerken emekliye sevk edildi!
FETÖ’cü subayları tek tek tespit edip listelemişti

15 Ağustos 2022
Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tümgeneral Dr. Fuat Güney, Korgenerallik beklerken ve emekliliğine 8 yıl kala sürpriz biçimde emekliye sevk edildi. Tümgeneral Güney, 2013-2015 yılları arasında Personel Başkanlığı yaparken FETÖ’cü subayların tasfiyesine yönelik isim listesi hazırlayıp hükümete sunmuştu. Güney’in bu sebeple kızıyla tehdit edilerek şantajlara maruz kaldığı da ortaya çıktı.
Korgenerallik beklerken emekliye sevk edildi! FETÖ’cü subayları tek tek tespit edip listelemişti
Tümgeneral Fuat Güney 2013-2015 yıllarında Jandarma Genel Komutanlığı Personel Başkanlığı yaparken FETÖ’cü subayları tek tek tespit edip liste halinde hükümete sundu. Bunu öğrenen FETÖ’cü subaylar, panik halinde örgütün sosyal medya fenomeni ‘Fuat Avni’ye Güney Paşa aleyhine yazılar yazdırdı.
Twitter’da, ‘Fuat Avni’ hesabından, 22 Ekim 2014’te “Fuat Avni’den General Fuat bombası” başlıklarıyla yapılan paylaşımlarda “General Fuat hazırladığı tasfiye listesini hayata geçirecek. General Fuat’ın Mayıs ve Haziran’da Ala’nın taleplerini yerine getirirken gösterdiği performans dar oligarkları çok memnun etmişti. Ala ve müsteşar onun sayesinde Jandarma generallerini kısa zamanda tek tek fişlemişti” ifadeleri kullanıldı.
Bununla da kalmayan FETÖ’cüler Tümgeneral Fuat Güney’i sindirmek için onu bu kez kızıyla tehdit etti.
KIZINI ARAYIP “BABAN ÖLDÜRÜLEBİLİR” DEDİLER
FETÖ’cülerin ihracına ilişkin liste hazırladığı tarihte Güney Paşa’nın öğrenci olan kızı E.G’yi patates bir hattan (Kişilerin bilgisi dışında kimlik bilgileri kullanılarak adlarına açılan sahte telefon hatları, halk arasında “açık hat” veya “patates hat” olarak biliniyor.) arayan FETÖ’cü, “Sözümü kesme. TSK’dan babanız yüzünden atılan bir personelin eline bir ajanda geçmiş. Bu ajandayı PKK veya DHKP-C’ye verebilir. Babanız bir suikasta kurban gidip hedef olabilir. Sizi önceden uyaralım” dedi.
Kızıyla 31 Mart 2015’te Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunan Güney Paşa, aynı gün mağdur sıfatıyla savcıya verdiği ifadesinde, “Kızımı arayıp benimle tehdit eden bu kişilerin nihai amaçları benim Jandarma Genel Komutanlığı Personel Başkanı olmamdan kaynaklanmaktadır. Kamuoyunda paralel yapı olarak adlandırılan gizli yapılanma tarafından yönlendirilmektedir. Şahsımı bu şekilde yıpratarak görevimi kendilerinin istekleri doğrultusunda yapmamı istedikleri ve onların kontrolünde hareket etmemi istedikleri için beni kızımla tehdit eden bu kişilerden şikâyetçiyim, tüm delilerimi sunuyorum” dedi.
ŞANTAJ MEKTUBU GÖNDERDİLER SORUŞTURMA AÇTIRDILAR
Bu kez sahte bir hesaptan Fuat Güney’e tehdit-şantaj mektubu gönderildi. “Fuat Güney’in dikkatine. Bu mektup ilgilisine henüz gönderilmemiştir. Haftaya gönderilecektir” başlıklı mektupta, Muş’ta babası PKK tarafından öldürülen Abdülkerim adlı kişiye hitaben yazılan bir mektuba yer verildi.
Kendisini muvazzaf bir asker olarak tanıtan kişiden gelen mektupta şu ifadeler yer aldı; “Muş’ta 1993 yılında Merkez İlçe Jandarma Komutanı Üsteğmen Fuat Güney’in yönettiği operasyonda babanız öldü. 22 yıldır sakladığım defterdeki bilgileri size gönderiyorum. Bir avukatla birlikte Fuat Güney’e hemen dava açmalısınız. Soruşturma açılırsa hemen tutuklanır. Aynı zamanda olayı basına taşıyarak tüm Türkiye’ye duyurup peşinden büyük miktarlarda tazminat davası açmalısınız. Soracağınız hususlar olursa yardımcı olabilirim, mailime yazın”
Bu mektubu yazanlar, Tümgeneral Güney’e bir hafta süre tanıyarak ya isteklerini yerine getirmesini ya da bu mektubu ölen kişinin oğluna gönderecekleri tehdidinde bulundu. Güney Paşa bu tehditleri dikkate almadı, nihayetinde Güney hakkında Muş’ta teröristlerce öldürüldüğü sabit olan bu kişi ile ilgili soruşma açıldı.
FETÖ TEHDİDİ ALTINDA DİYE KORUMA STATÜSÜNE ALINDI
Güney Paşa, Jandarma Genel Komutanlığı karargâhı ve taşrada kritik kadrolara çöreklenmiş FETÖ’cü subayların 2015 yılı atamalarında ve terfilerinde pasif kadrolara atamalarını sağladı. 2015 yılı terfilerinde generallerin FETÖ’cü olmayan personelden seçilmesini sağladığı için aynı yıl FETÖ tehdidi altında olduğu için koruma statüsüne alındı.
Hazırladığı FETÖ’cü subaylardan oluşan listedeki isimlerin tamamının ise 15 Temmuz darbe girişimine katıldıkları için tutuklanıp ihraç edilen isimlerden oluştuğu öğrenildi. Personel Başkanı olduğu için Adana’da MİT tırlarını durduran askeri personelin Yüksek Disiplin Kuruluna sevk edilerek meslekten ihraç edilmeleriyle ilgili sürece önemli katkıları olan Güney Paşa, 2015’te Genelkurmay’daki FETÖ’cü kadroların da yönlendirmesiyle Asayiş Başkanlığından önce Batman’a ardından Genel Komutanlık karargâhından uzak tutmak için Bitlis ve Diyarbakır Bölge Komutanlıklarına atanarak emekli olmaya zorlandı.
GAZİ VE AYNI ZAMANDA MÜTEVAZİ BİR YAŞAM
Geçen yıl korgeneralliğe terfi etmesi beklenirken bu yıl emekliliğe sevk edilmesi teşkilat içinde sürpriz olarak değerlendirilen Fuat Güney’in, jandarmada yönetim ve organizasyon üzerine doktora tezi bulunuyor.
Fuat Paşa 1994’te Muş’ta çıkan bir çatışmada yaralandığı için kendisine yara işareti beratı verildi. Muş Şenyayla kırsalında Ocak-Şubat ayında bir operasyon sırasında el ve ayak parmakları karda donan Güney Paşa’nın Ankara Anıttepe’de 1956 yılında inşa edilmiş 100 metrekare bir evi ve üç çocuğu bulunuyor.
Güney Paşa, görev yaptığı Diyarbakır, Mardin, Batman ve Şanlıurfa’da operasyon bölgelerindeki köy ve mezralarda yaşlılarla sohbet edip, çocuklara hediyeler dağıtarak devlet-millet arasındaki bağın pekişmesi için yoğun çaba sarf ediyordu.

https://www.sozcu.com.tr/2022/gundem/korgenerallik-beklerken-emekliye-sevk-edildi-fetocu-subaylari-tek-tek-tespit-edip-listelemisti-7308663/
Posted in Fetullah Gülen, TSK | Leave a comment

YOZLAŞAN YÖNETİM * HER AĞACIN KURDU…

HER AĞACIN KURDU…

Habip Hamza ERDEM – 15 Ağustos 2022

“Her ağacın kurdu kendinden olur” biçiminde bir uzsözümüz var, değil mi?
Şimdilerde ise, ‘kendisi pür-i pak, ama çevresi kötü’ biçimindeki ve aptalların inandığı anlayışın çürüdüğüne tanıklık ediyoruz. Çünkü nasıl ‘her ağacın kurdu kendinden’ oluyor ise, Dr Recep iktidarının kurdunun da bizzat ‘kendisi’ olduğu, her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor.
Sözde ‘demokrat’ların şiir okumakla bir insan hapse atılır mı diye sızlandığı ‘kahraman’ınımızı, hapiste korumak için ondan önce hapse giren yaratığa bakıyorsunuz, ‘Cumhurbaşkanlığında fahri danışman’.
O hapishanenin savcısı, sonradan Ankara Cumhuriyet Başsavcısı oluyor, oradan da Yargıtay’a üye…İlişkiler 2000’lere değil, 1990’lara ve hatta 1980’lere değin uzanıyor.
Yani bu ağacın fidanı daha 1980’lerde dikilmiş. AKP’nin bir 1980 Darbesi ürünü olduğu söyleniyordu da, kimse oralı olmuyordu. Oysa Dr Recep’in 1980’lerden itibaren sulanarak yetiştirildiği artık yavaş yavaş anlaşılmaya başlanıyor denilebilir.
Ve kuşkusuz Sedat Peker’in ifşaatlarının bu ‘aydınlanma’da çok önemli payı var.  Sözkonusu ‘iddia’lar zaten biliniyor, ‘Devlet’te kesin kaydı var diyen safdillerin, özde ‘dünyadan haberleri olmadığı’ da böylece ortaya çıkmış oluyor.
O kişi ya da bu kişinin zerre önemi yok.
Bu ‘kötülük iktidarı’, bu ‘sahtekârlar ittifakı’, bu ‘halk düşmanı’, bu ‘insanlık düşmanı’ yapıya, ‘Ben Devletime laf söyletmem’ diyerek, onu ‘Devlet’ sanan aptallara da acımaktan başka elimden bir şey gelmiyor.
Kuşkusuz bir anlamda koca bir ‘Devlet’ kurulmuş. Başlangıçta ‘çek/senet mafya’sı, ardından ‘uyuşturucu mafyası’ ve 2003’ten itibaren de ‘ihale mafyası’ tarafından bir ‘kara para Devleti’ kurulmuş bulunuyor.
Kimimiz de, bu nasıl ‘savcı’, bu nasıl ‘vali’, bu nasıl ‘komutan’, bu nasıl ‘milletvekili’ ya da bu nasıl ‘bakan’ diye şaşkınlığımızı dile getiriyoruz. Oysa bu nasıl ‘Başkabakan’, bu nasıl ‘Cumhurbaşkanı’ diye sorulması gerekiyordu.
Hani ‘muhtar bile olamaz’dı.
Hani ‘diploması yok’tu.
Hani ‘seçimi kazanmadığı halde’ idi.
Hepsi birer birer oldu.
Hani, hem de Rahmi Koç 2000’lerin başında bu adamın ‘Milyar Dolar’ı var demişti de, kimsenin umurunda olmamıştı. Şimdi kapıcısının, berberinin, şoförünün ve bilmem kiminin ‘Milyar Dolar’ı var dense kimse inanmazlık edemiyor. Ki bunların bir kesimi de ‘emaneten’ onlarda deniyor.
ABD Başkanı ‘kafamı bozarsan malvarlığını açıklarım’ dediğinde,
acaba kaç ‘Milyar Dolar’ı oldu diye merak bile edilmedi idi.
Ama gün gelip çattı gibi görünüyor.
Bu ‘ağacı’ kendi kurdu kemirmeye başladı artık.
Seccade/meccadenin pek önemi kalmayacak gibi.
Kaldı ki, alnı seccadeye değenlerin en uzun süre seccade üzerinde kalan kesimleri mabatlarıdır. Bunların alınlarının da, makak maymunlarının gerisi gibi kızaracağı günler yaklaşmakta. Çünkü, önce ‘Milyar Dolar’ları emaneten taşıyanlar gemiyi terkedeceklerdir.
Kimisi kaçırabildikleri kadarıyla kaçacak, kimisi de içettiklerinin dışındakilerinin ‘asıl sahibi’ni ifşa edecektir. O arada ‘kim vurdu’ya gidecek olanlar olacaktır, ki sakın ‘faili meçhul’ olarak değerlendirilmesinler.
‘İç savaş’ önce bu ‘seccadeci’ler arasında başlayacak demektir.
‘Devlet’in tuğlası, duvarı, bacası biribirine girecektir yani.
‘Eski bakan’, ‘eski milletvekili’, ‘danışman’, ‘fahri danışman’
falanın koynundan ne haçlar çıkacak, bekleyip göreceğiz.
Bence acı olan ise, başta ‘siyasî’ler olmak üzere, bunları ‘Devlet’ olarak görmek alışkanlığının hâlâ sürdürülüyor olmasıdır. Oysa bunlar irili ufaklı ‘seccadeli mafya’dırlar, mafya… Hele ‘kendisi iyi ama çevresi kötü’ diyenler var ki, bunlara aptallık madalyası takmak gerekiyor.
Posted in Politika ve Gundem, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Antlaşması LOZAN

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Antlaşması LOZAN


Değerli tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı bugünkü Hürriyet’te, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Antlaşması LOZAN” başlığıyla yayımlanan yazısında “Mudanya Mütarekesi’nde Türk ordusu nereye girmişse orada kaldı. Lozan’da toprak bıraktığımız doğru değildir. Kurtardığımız bütün memleket parçaları Lozan’da elde kalacaktır,” diyor.
Ortaylı, “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki antlaşmalar içinde, tarafların egemenlik ve eşit şartlar altında müzakere ettikleri ve Türkiye’nin ileri sürdüğü tezlerin, İtilaf Devletlerince, başta İngiltere olmak üzere, kabul edildiği bir antlaşmadır “ görüşünü dile getiriyor.
Kısa bir süre önce yayınlanan Çöküşten Zafere Lozan kitabıma da atıfta bulunan Prof. Ortaylı, kitapla ilgili olarak şunları belirtiyor:
“Büyükelçi Onur Öymen Çöküşten Zafere Lozan adlı eserinde Osmanlı Devleti’nin son dönem tarihinin bir özetini veriyor. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndan söz ediyor ve Lozan’a geliyor. Lozan’da en büyük mücadele Kapitülasyonlar konusundadır. İktisadi menfaatlerini Avrupa devletlerinin hiçbiri kaybetmek istemedi fakat yeni Türkiye bu konuda hiçbir taviz vermedi ve kapitülasyonların kaldırıldığını tasdik ettirdi.
Büyükelçi Onur Öymen Lozan’ı önemli noktalarında anlatan, yorumlayan bir eser hazırladı. İki bölüm halindeki Lozan Antlaşması’nın bu kitabın okunmasıyla daha iyi anlaşılacağı açık. Faydalı bir çalışmanın sonucudur. Bazı noktaların, rahatça okunan bu kitapla daha iyi aydınlatılacağı bellidir.”
Saygılar, sevgiler,
Onur Öymen
Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

GEÇMİŞİN İÇİNDEN * NE GÜZELDİ O GÜNLER

NE GÜZELDİ O GÜNLER

Naci Kaptan

Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Hatta gazeteler Anadolu şehirlerine ertesi gün giderdi.
Anadolu’ya giden kara trenler bozkırlardan geçerken köylüler, çocuklar trenin yanında koşarak “gazete, gazete” diye bağırırlar, gazete isterlerdi. Radyo ise ancak zengince olanların evlerinde vardı. Akşam vakti radyosu olan kahveler dolar ve insanların ajans (haber) dinlemeye geldiği zamanlardı.
Akşam gezmeleri için evin çocuğunun gönderilerek; “bir maniniz yok ise bu akşam annemgiller size gelecek” dendiği, kış gecelerinde mısır patlatıldığı, kestanenin soba üzerinde pişirildiği zamanlardı.
Yolsuzlukların, yalan söyleyen siyasetçilerin, devletin malını yiyen yöneticilerin, kadın cinayetlerinin, beşli çetelerin olmadığı güzel zamanlardı. Devleti yönetenlerin namuslu, ahlaklı, liyakatli, hakim amcaların adil, komiser amcaların mahalle halkını dövmeden koruduğu zamanlardı. Devlet babanın kör kuruşu bile harcanırken savurganlık yapılmazdı. Geceleri sokaklarda düdük çalarak dolaşan bekçi amcalar ise güvencemizdi. Bilirdik ki komşu komşunun külüne muhtaçtır.  Yeni taşınan komşuya, cenaze evine sinilerle yemek götürüldüğü, cenaze çıkan sokakta oturanların saygısızlık olmasın diye gülmekten kaçındığı radyoların kısık sesle açıldığı zamanlardı.
Kimse diğerine dinini, inancını, ırkını sormaz, sorsa da farklı olanları da dışlamaz, sadece iyi insan olup olmadığına bakılırdı. Rumlar, Ermeniler, Türk’ler, Sünniler, aleviler aynı sokakta barış içinde yaşardı. Birbirilerinin dini bayramlarını kutlandığı zamanlardı. Camilerde din adamları cemaatı bölmez, birleştirici vaazlar verilir, cuma hutbelerinde Atatürk ve silah arkadaşları  dualarla ve saygı ile anılırdı. Devletin çivisinin çıkmadığı zamanlardı.
Çoğumuz yoksulduk  ama keyfimiz bozulmazdı, paylaşmayı bilirdik.
Dışarıda kar… Kuzine çıtır çıtır yanardı. Kuzinenin üzerinde fokurdayan çaydanlığın yanında demir maşa, maşanın üzerinde de ekmek dilimleri olurdu. Buz kesen aydınlık bir kış sabahında kızarmış ekmek kokusu evin içinde dolanırdı…
Sucuk lükstü. Sabah kahvaltısında yumurta her evde vardı. Ekmekler her zaman bereketli ve ekmek gibi idi…Hele anneler üstüne yağ, reçel sürdüğünde. Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar, çelik çomak, uzun eşek, misket oynamanın tadını bilemediler.
Dışarıda kar…
İçeride kanaat…
İçeride huzur…
İçeride yaşam sevgisi…
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel vicdanlı ve saftık. Keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal, elma kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, masallar, hatıralar…Zümrüdüanka kuşu Kaf dağının ardına uçar, keloğlan padişahın kızını alırdı. Ağzından ateş çıkartan ejderhaların rüyalarımızda gezindiği zamanlardı.
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası… Her gün merakla beklediğimiz arkası yarın radyo tiyatroları.
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı. Yere düşen ekmeği öpüp başımıza koyarak, yüksek bir yere bırakırdık. Buğdaya, emeğe, ekmeğe saygımız vardı.
Çay da kokardı… Domates de… Bütün bu lezzet karmaşasına, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği, Ahmet dayının manav dükkanı yeterdi. 5 kuruşa tipi tipler alır, içinden çıkacak manileri okurduk. Gazoz kapakları biriktirir, ütmece oynardık… Sopalardan yapılmış atlarımız, telden yapılmış arabalarımız vardı.
Dışarıda kar…
İçeride huzur…
Yüreklerde sevginin olduğu zamanlar…
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi yoktu.  Hepimiz Atatürk sevgisi ile doluyduk. Öğretmenlerimiz geçerken hazır ola geçer ve selamlardık. Ne güzel vicdanlı, yardımsever idik. Mutluluğun resmini hep birlikte çizerdik…
Posted in GEÇMİŞİN İÇİNDEN, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

İSLAMCI FAŞİZM

Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, SİYASAL İSLAM, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment