DÜNYADA İYİLİK KAZANIR

Posted in Uncategorized | Leave a comment

ONURLU 1 MART TESKERESİ ve SONRASI…

https://rothbardbrasil.com/politicos

ONURLU 1 MART TESKERESİ ve SONRASI…

Dr. Noyan UMRUK – 1.03.2024

Varlığınız, amire mutlak itaat ve sadakate bağlanmışsa zor dostum zooor. “Vazifelerinizi” ifa etmek zorundasınız…

“Mış” gibi yapılırsa yerler mi? Yemezler sanırım, çetele tutup, “büyük yanlışı” beklerler. Ama, sonuç Pinochet’den Mübarek’e değin hep aynıdır: Hüsran. Gelelim tevdi edilen vazifelere:
*Bir dizi Irak’a müdahale taşeronluğunu reddeden bir önceki iktidarın da dramatik sonunu getirdiği gibi, özellikle son yıllarda TBMM meclisinin tarihi ve onurlu çıkışlarından en önemli biri olan 1 Mart Teskeresinin TBMM’e reddedilmesi bir dizi manipülasyonla TSK üzerine atılıp, bir taşla iki kuş vurulmuş oldu…
TSK adına sonrası malum: Ergenekon, Balyoz operasyonları ve de hala devam eden süreç…
*Ama daha sonra hizmette kusurun telafisi çabaları hızla ve de eksiksiz sürdürüldü:*
*İlk görev olarak hevesle Annan planına sarılıp, tüm becerilerinizi sergilediğiniz Kıbrıs’ta, amirleriniz açısından Allah vere sonuç yok, not: Sıfır
*Ermenistan ile hemhal olma” projesinde de her 24 Nisan’da ABD başta olmak üzere yinelenen soykırım bildirimleri tam bir düş kırıklığı…
*Ya, İran’la nükleer takas anlaşmasında dünya âlem önünde ofsaytta düşülmesi…
*Murtaza’lık işlevi, asıl Suriye meselesinde iyice su yüzüne çıktı. TC’nin donanımlı diplomatları yerine liyakatsız bir kadroların “sufleleri” ile Suriye’yi kolay yutulur lokma sanarak mahalleyi ayağa kaldırmak ve ne yaman bekçi olduğunuzu göstermek için, düdük çalındı da çalındı. Şimdi düdük elinizde kaldı. Nerelere sokuşturulacak, bilenemiyor..
Rusya, Kazakistan ve Beyaz Rusya’nın oluşturduğu Avrasya Gümrük Birliği ile Suriye, “serbest ticaret bölgesi” çalışmalarını başlattı. İzvestiya, böylece Batı’nın Suriye’ye uyguladığı yaptırımların etkisiz kalacağı yazmıştı…
Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Beyaz Rusya ve Ermenistan’ın oluşturduğu Kollektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) Genel Sekreteri Bordyuzka, Suriye’de Barış Gücü konuşlandırmak için ön çalışmalara başlıyor, ilk aşamada 20 bin mavi berelinin Suriye’ye gönderiyordu (1)
Bu meyanda, Putin ülke dışına silahlı güç gönderilmesi hazırlığı için emir veriyor; gücün görev alanına Suriye’de dahil ediliyordu. Plan hem KGAÖ, hem de Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile iş birliği de işliyordu.(1)
Bu arada Clinton, Moskova’yı, Esad yönetimine askerî helikopter satmakla suçluyor; Lavrov da ABD’nin bir bölge ülkesinin muhaliflerine, askerî teknoloji desteği sağladığını ileri sürüyor; sonunda ABD Kürecik ‘de ve Rusya Suriye’de bölgeyi yakından izlemek üzere radar üsleri kuruyordu.
Süreç böyle devam ederken parlamento çoğunluğu tek iradenin eline geçtiğinden Suriye’ye silahlı güç kullanımına halkın karşı olması rağmen gerçekleştiriliyordu. 100.000 olacağı öngörülen sığınmacı rakamı ise milyonlarla ifade edilir hale geliyordu…
Asıl vazife:
Ancak, amirlerinizce ifa edilmesi beklenen asıl vazife Habur, Oslo, Açılım- Saçılım, PKK’nın YPG’i oluşturmak üzere topraklarımızdan güle oynaya geçirdiği militanlarla ve de ABD silahlı desteğiyle güney sınırımızda bir PYD adı altında bir oluşum gerçekleştiriliyordu…
Tüm bu seçmeli ders sınavlarında istedikleri ölçüde uyumlu ve de “başarılı” olamayıp, giderek onlara göre yüze göze bulaştırınca “beceri” ve “yeteneğiniz”den iyice kuşku duymaya başlıyordu amirler…
Artık “Staratejik Müttefik” “İttifak” lafları falan rafa kaldırılmıştı…
Sorunu kimlik ve kültürlerin birlikte özgürce ve kardeşçe yaşaması sorunu olmaktan, Ana dilde eğitim -demokratik özerklik- Türkiye ile federasyon oluşturacak Diyarbakır merkezli bir federe devlet ve nihayet komşu ülkelerden kopartılacak parçalarla oluşturulacak büyük Kürdistan süreci. Böylece Ortadoğu ve Kafkaslar’ın denetimi için İsrail- Kürdistan kuşağı tamamlanana kadar çıtanın her aşamada daha da yükseltilmesi sürecine evrilmesi öngörülüyordu…
Pekiyi, tüm toplumun, saçı bitmemiş yetimin hakkı olan, örneğin; başta GAP olmak üzere onlarca baraj, dünyanın gıda ambarı olmaya aday Harran ovası vb. ve de en önemlisi bunca şehit ne olacak?
Bu arada en uzun kıyılarına sahip olduğumuz denizlerimizi, D. Akdeniz’i, Ege’de ütülen adaları falan hiç sormayın…
Hooop dedik, demezler mi adama? Hep son kertede ortaya çıkan bir illet vardı: Millet.
Bu büyüdüğü söylenen ekonomiden, ne tarafa doğru büyüdüğünden hiç bir şey anlamayan millet…
Eveeet Mart kapıdan baktırıyor, lakin kazmayı da küreği de yaktırıyor…Ne dersiniz dostlar yine ortaya çıkar mı artık karnını bile zor doyuran bu millet…

(1) Sergey Konovalov, “Siriyskoye…”, Nezavisimaya G., 06.06.2012.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

ŞEYTAN BİLE TIRSTI!!!

Posted in Uncategorized | Leave a comment

FEYM Grubu ve AYAcademy Bilgilendirme Bülteni (01 Mart 2024)

FEYM Grubu ve AYAcademy Bilgilendirme Bülteni (01 Mart 2024)

FEYM Grubu ve AYAcademy
Bilgilendirme Bülteni
(01 Mart 2024)


1.  Ermenistan parlamentosu başkan yardımcısı ve Ermenistan’ın Türkiye ile normalleşme müzakerelerindeki özel elçisi Rubin Rubinyan, “Ermenistan, Azerbaycan’a toprakları dışından geçen bir koridor sağlamayı hiçbir zaman kabul etmedi” dedi. * https://www.panorama.am/en/news/2024/03/01/Ruben-Rubinian/2971385
2.  Ermeni ve Azerbaycan Dışişleri Bakanları, Ermenistan ve Azerbaycan arasında Barışın Tesisi ve Devletlerarası İlişkilere İlişkin ikili Anlaşma taslağının hükümlerine ilişkin perspektifleri Almanya’da görüştüler ve halen açık olan konularda müzakerelerin sürdürülmesi konusunda karşılıklı mutabakat sağlandığını ifade ettiler. * https://en.armradio.am/2024/02/29/armenian-azerbaijani-fms-agree-to-continue-talks-on-remaining-issues/
3.  Avrupa Parlamentosu Azerbaycan’a yaptırım çağrısında bulundu ve Ermenistan’a desteğini yineledi. Avrupa Parlamentosu, AB’nin dış, güvenlik ve savunma politikasına ilişkin, Konsey’i Azerbaycan’a yaptırım uygulamaya ve Ermenistan’daki AB misyonunun yetki alanını güçlendirmeye çağıran iki raporu kabul etti. * https://massispost.com/2024/02/european-parliament-calls-for-sanctions-against-azerbaijan-reiterates-support-to-armenia/
4.  Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zakharova basın toplantısında, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskyy’nin Erivan’ı ziyaret etme olasılığı hakkında “Ermenistan, Kremlin’in Ukrayna’nın mevcut hükümetine karşı tutumunun farkında.” yorumunu yaptı. * https://news.am/eng/news/809818.html
5.  Yunan haberleri: Türkiye’de, Yunanistan’ın da bir Dezenformasyonla Mücadele Merkezi kurarak kendilerini kopyaladığına inanıyorlar. Türk basınında Yunanistan’ın “Türk İletişim Modeli”nin başarısından esinlenerek Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’ne benzer bir platform oluşturacağı yönündeki haberler dikkat çekiyor. * https://www.pentapostagma.gr/en/national-affairs/greek-turkish-relations/7225811_turkey-they-think-we-are-copying-them-establishing
6. KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu, Rum tarafının ara bölge ihlallerine değinerek, bu ihlalleri engellemekle görevli Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün ise durumu ‘raporlamaktan’ öteye gitmediğini, bu bakımdan BM Barış Gücü’nün yetersizliğinin bir kez daha görüldüğünü söyledi. *
https://www.qha.com.tr/turk-dunyasi/kktc-disisleri-bakani-bm-baris-gucu-nun-yetersizligi-bir-kez-daha-goruldu-485860
7. Azerbaycan ve Avrupa Birliği (AB), “Hazar-AB Yeşil Enerji Koridoru” projesindeki süreci hızlandıracak ve enerji güvenliği için doğalgaz, hidrojen ve “yeşil enerji” alanlarında iş birliğini güçlendirecek.
https://www.azernews.az/business/222622.html
8. AVİM: TRT Haber’e atfen “Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, ‘Toprak bütünlüğümüzü ve egemenliğimizi sağladıktan ve Karabağ’da bölücülüğün yuvasını yok ettikten sonra saldırılara maruz kaldık. Macron, Borrell ve onlar gibi diğerleri tarafından suçlanıyoruz.’ dedi.”
https://avim.org.tr/tr/Bulten/ALIYEV-AZERBAYCAN-KARSITI-TUTUM-SERGILEYEN-AB-POLITIKACILARINA-TEPKI-GOSTERDI

9. “Nükleer riskin azaltılmasına ilişkin sahte vaat” başlığı ile yayınlanan akademik makaleye ilişkin bilgiler AYAcademy’nin aşağıdaki sosyal medya kanal linklerinde yayınlanmaktadır.
https://www.instagram.com/ayacademy.org.tr/ – https://www.facebook.com/ayacademy.org.tr/ https://www.linkedin.com/company/ayacademy/https://www.threads.net/@ayacademy.org.tr  https://www.tiktok.com/@ayacademy.org.trhttps://twitter.com/ayacademy_tr https://t.me/AYAcademyTelegramhttps://www.youtube.com/@AYAcademy_TR
Saygılarımla,
Serkan KORKMAZ
Posted in Uncategorized | Leave a comment

DEVLETİN ÇİVİSİNİ ÇIKARTANLAR * VALİ İLE KOMUTAN EL ELE AKP İÇİN OY İSTEDİLER

Tümgeneral ile vali, AKP’li
aday için seçim turuna çıktı

GAZETEPENCERE – Mart 1, 2024

Şırnak’ın İdil ilçesinde Şırnak Valisi Cevdet Atay ile İl Jandarma Komutanı Tümgeneral Murat Bulut, AKP’li aday ile birlikte seçim turuna çıkarak, esnaftan oy istedi.

Şırnak’ın İdil İlçesinde AKP’den belediye başkan adayı olan İkbalhan Haznedar için Şırnak’tan İdil’e giden İl Valisi Cevdet Atay ile İl Jandarma Komutanı Tümgeneral Murat Bulut esnaf turuna çıkarak AKP’li adaya destek istediler.
Bulut, Atay ve Haznedar çarşıda birlikte dolaşarak esnaflarla sohbet edip AKP’li adaya oy verilmesi için ziyaretlerde bulundular. İlçe merkezinde seçim çalışması yürüten 3’lü, daha sonra AKP gençlik kollarınca organize edilen gençlik buluşmasına katıldıktan sonra bu kırsal bölgedeki merkeze bağlı köy ve mahalleleri de ziyaret ederek vatandaşlarla bir araya geldiler.

İkbalhan Haznedar kimdir?
AKP’li belediye başkan adayı İkbalhan Haznedar Şırnak’ın önde gelen aşiretlerinden Keçan aşiretine mensup. 1990’lı yıllarda güvenlik nedeniyle köyleri boşaltıldığı için Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Süryanilere ait arazilerin gayrı resmi olarak kullandı. Halen binlerce dönüm araziye sahip olan Haznedar ilçede aynı zamanda akaryakıt istasyonu bulunuyor.
İdil’de hendek operasyonlarından sonra otel açan İkbalhan Haznedar bu oteli daha sonra kapatarak kısa süre önce Kredi Yurtlar Kurumu’na sözleşme yaparak öğrenci yurdu olarak kiraladı.
Kamu ihalelerine giren İkbalhan Haznedar’ın, kardeşleriyle mal varlığının paylaşımı konusunda yaşadığı husumetten dolayı Miroğlu olan soyadını Haznedar olarak değiştirdiği öğrenildi.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

İsmet İnönü * Atatürk telgrafında şöyle diyor: “Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşları’nda üzerinize yüklendiğiniz görev kadar ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs (tersine giden) talihini de yendiniz.

İsmet İnönü

CUMHURİYET – Alev Coşkun – 25 Aralık 2023

İnönü yaşamının her aşamasında ülkesi için çalışmış, üstün yetenekli bir kişiydi.
Mustafa İsmet’in yaşamında asker İnönü, diplomat İnönü, devlet adamı İnönü, çok partili siyasal sistemi sağlayan İnönü, muhalefet partisi lideri İnönü, 1961 sonrası darbeleri önleyen İnönü vardır.
Osmanlı döneminde, Yemen’de, Diyarbakır’da, Suriye’de cephelerde savaşlara katılarak “Kolordu Komutanlığı” düzeyinde görevler yapmıştır. Milli Mücadele’de ilk Genelkurmay başkanı olarak düzenli ordunun kuruluşunu sağladı. Batı Cephesi Komutanı olarak 3.5 yıl süren savaşlara bizzat katıldı.
II. İnönü Savaşı sonunda Atatürk’ün ona gönderdiği tarihi
telgraf çok önemli ve anlamlıdır. Atatürk telgrafında şöyle diyor:
“Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşları’nda üzerinize yüklendiğiniz görev kadar ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs (tersine giden) talihini de yendiniz.
Adınızı tarihin şeref abidelerine yazan ve bütün millete size karşı sonsuz bir minnet ve şükran duygusu uyandıran büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin ufkuna da baktığını ve hâkim olduğunu söylemek isterim.”
Bu telgraf hem tarihi gerçeği saptar hem de geleceği ortaya koyar. Son cümlede “yükselişle dolu bir gelecekten” söz eder.
DİPLOMAT İNÖNÜ
Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra İnönü için yeni bir dönem başladı. Diplomat İnönü dönemi…Lozan’da başlayan diplomatik görüşmelerde İnönü’nün aşağıdaki betimlemesi önemlidir.
“Ben Lozan’a gidinceye kadar çizmeden başka ayakkabı tanımıyordum. Sabahleyin kalkar kalkmaz ayağıma çizmeyi geçirirdim… Savaş meydanlarından çıkmış, oraya gitmiştim.”
Lozan için İngiliz Başbakanı Churchill “Sevr’in karşıtı oldu” der. Lozan’da ABD temsilcisi Joseph C. Grew de “İsmet Paşa Lozan’da büyük bir diplomatik zafer kazandı” der.
İnönü Lozan’da türlü baskılarla karşılaştı, sıkıştığı zaman “Ben savaş meydanlarından ve Mudanya’dan geldim” çıkışını yapmıştır. Ünlü siyaset bilimci Bernard Lewis, “İnönü Lozan’da kendi şartlarını Batı’ya kabul ettirdi” demiştir.
DEVRİMLERİN UYGULAYICISI
Cumhuriyetin ilanından sonra kesintisiz 12 yılı aşan bir süre başbakanlık yaptı. Bu dönem yeni Türk devletinin kuruluşu ve çağdaş bir toplumun yaratılış aşamasıdır. Atatürk’ün laik ilkelere dayalı Aydınlanma devrimleri birbiri ardınca gerçekleşiyordu. Laik hukuk devrimi, kadınlara haklarının verilmesi, giysi, alfabe, laik eğitim gibi zor dönemeçler gerçekleştirildi. Yürütmenin başında Başbakan İsmet İnönü bulunuyordu. Bu nedenle İnönü bu aşamada Aydınlanma devrimlerinin gerçekleşmesi için canla başla çalışan bir devrim uygulayıcısıdır. Bu nedenle Atatürk’e dil uzatamayanlar eleştiri oklarını İnönü’ye yöneltirler.
DEVLET ADAMI
Atatürk’ün yaşama veda edişinden sonra cumhurbaşkanı olan İnönü, bu dönemde Türkiye’yi II. Dünya Savaşı belasının dışında tutabilmek için yoğun diplomatik uğraşlarda bulundu. Savaş sonrası çok partili sisteme girilince bir gezi sırasında önüne çıkarılan çocuğa verdiği yanıt önemlidir: “Sizi şekersiz bıraktım ama babasız bırakmadım”.
İkinci Dünya Savaşı sürerken uyguladığı “tarafsızlık politikası” diplomasi dünyası için tarihe geçen bir ders niteliğindedir. Bu dönem için tezler ve kitaplar yazılmıştır.
DEMOKRASİYE GEÇİŞ
İnönü savaştan sonra yeni bir döneme, “Türkiye için çok partili sisteme girme” uğraşlarına girdi. Hukuka dayalı, gizli oy açık sayım esasını kabul eden seçim yasasının Meclis’te kabul edilmesini sağladı.
14 Mayıs 1950’de yargıç denetiminde dürüst seçimler yapıldı. Yeni kurulmuş olan DP seçimi kazanınca, barış içinde siyasal iktidar DP’ye devir edildi. İnönü, oğluna yazdığı mektupta şöyle diyor: “Bu seçim, memlekete yeni bir hayat tarzı kurmak için öngördüğümüz teşebbüste ne kadar ciddi ve samimi olduğunuzu ispat etmiştir. Memleket için, hepimiz için şeref olmuştur.”
1950 seçimleri konusunda birçok inceleme ve kitap yazıldı. Ünlü siyasal bilimci Prof. Dr. Dankwart Rustow bir yazısında bu iktidar değişimini şöyle yorumlar: “İsmet İnönü, demokrasiyi geliştirmek için diktatörlük gücünü gönüllü olarak terk eden dünyanın tek devlet adamı olma onurunu taşımaktadır.”
1950-1960 İnönü’nün muhalefet lideri olarak demokrasi için çalışmalar yaptığı süreçtir.
ASKERİ MÜDAHALELERİ DURDURAN LİDER
1961’den sonra İnönü tekrar başbakan oldu ve Türk siyasal yaşamında ilk koalisyon hükümetini kurdu. 1961-1966 arası Türkiye için son derece hassas bir dönemdir. Bu dönemde iki kez fiili askeri müdahale oldu. Başbakan İnönü bunları engelledi ve ikinci kez isyan eden Aydemir ve arkadaşları idam ile cezalandırıldı.
Eğer İnönü olmasaydı Türkiye birbiri ardından gelen askeri müdahalelerle karşı karşıya kalan bir Ortadoğu ülkesine dönecekti. Bu nedenle 1961-1966 arası İnönü’nün başbakanlığı son derece önemlidir ve takdirle anılmalıdır.
İnönü 25 Ekim 1937’de başbakanlıktan ayrıldığında, Atatürk’ün İnönü’ye yazdığı yazıda “devrim”in başlangıcından bu yana yaptığı tarihi hizmetleri Türk ulusunun daima takdir ve şükranla anacağını belirtmiş ve şunu da eklemişti: “Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da en büyük ve en önemli hizmetlere olan yüksek liyakatinizin takdirkârı olduğumu burada da tekrar etmekten haz duyarım.”
İnönü Aydınlanma devrimlerine içtenlikle bağlı Atatürk’e yüreği ve aklıyla inanmış gerçek bir cumhuriyetçiydi. Atatürk’ün ölümünde “Devletimizin kurucusu ve milletimizin fedakâr, sadık hizmetkârı, eşsiz kahraman Atatürk. Vatan sana minnettardır” cümlesiyle başlayan bildiri onun içtenliğini gösterir.
Son yıllardaki bir konuşmasında “40 yıldır devletçiyim. Devletçilik solculuktur diyorlar. Böyleyse evet solcuyum. Halkçılık solculuksa evet böyleyim” demiştir.
Bu kısa yazıda İnönü’nün tüm nitelikleriyle anlatılması olanak dışıdır. Ancak temel çizgiler verilmiştir. Vatanı için çalışan cephe komutanı, Lozan’ın baş delegesi, devrimlerin uygulayıcısı, çok partili sistemin ülkemizde gerçekleşmesini sağlayan demokrasi atılımlarını gerçekleştiren İnönü unutulmayacaktır.
Posted in Uncategorized | Leave a comment

AKIL FİKİR YAZILARI

AKIL FİKİR YAZILARI


Çare bulma, kurtulma, tedavi edilme şansı bulunmayan bir gönüllü kölelik şekli vardır ki çağımızın sunduğu tüm olanaklara, bilimsel ve teknolojik devrimlere rağmen egemenliğini, gücünü binlerce yıldır sürdürebilmektedir. Bunun nedeni, insanın bazı bilinmeyenler karşısında duyduğu ve kökleri derinlerde, genlerimizde bulunan ilkel, içgüdüsel korku mekanizmasıdır. Bu öyle bir korkudur ki, en gerçekdışı, (hastalıklı sayılabilecek) hayal ürünü masalları bile kutsalmış gibi kabul ettirip her türlü çılgınlığı insana yaptırabilmektedir, ki bunun sayısız örneklerini, bilim ve teknolojideki gelişmişliğe rağmen günümüzde hala görebilmekteyiz.
Ölümden sonraki belirsizliğin sebep olduğu derin korku, farklı coğrafyalara ve yaşam şartlarına göre insanların değişik dinlere, tanrılara sığınmasına, bir bakıma “inanç bağımlılığı” şeklinde köleleşmesine yol açmıştır. Çok zor, hatta bazen imkansız gibi görünse de, İskandinavya gibi halkının büyük çoğunluğu inançsız olan gelişmiş ülkeler Allah korkusunu ve “kutsallaştırılmış” gönüllü köleleşme güdüsünü yenerek zihinsel özgürlüğe kavuşabilmiştir.
Geri kalmış toplumların dışladığı, lanetlediği ateistlik, huzur ve özgürlüğe açılan en sağlam kapı işlevi görebilir. Yüce Atatürk’ün araladığı bu kapıdan sızmayı başaran aydınlanma ışığı, yıllardır siyasal İslamcılar tarafından zindan karanlığına çevrilmektedir. Bilimsel, laik eğitim yardımıyla mutluluğu doğru yerde, yani (inançsızlığa uzanabilen) zihinsel özgürlükte aramayı halkımıza öğretememişiz ve bunun bedelini ağır şekilde ödemekteyiz.
Kemal Rastgeldi – 28.02.2024
Posted in Uncategorized | Leave a comment

TARİHTEN GERÇEKLER * II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ; 20. YÜZYILA DONANMASIZ GİREN OSMANLI – BÖLÜM IV

TARİHTEN GERÇEKLER * II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ;
20. YÜZYILA DONANMASIZ GİREN OSMANLI – BÖLÜM IV


BÖLÜM   I https://nacikaptan.com/?p=111648
BÖLÜM  II https://nacikaptan.com/?p=111703
BÖLÜM III https://nacikaptan.com/?p=111955

II ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE DONANMANIN DURUMU

İngiliz Deniz Ataşesi Albay Kerr’in 1904 yılında Osmanlı Donanması, personeli ve gemileri hakkında yazdığı raporda maaşların ödenmediğini ve bu durumun bahriyenin isyan etmesine sebep olduğunu yazmıştır. Bununla birlikte gemilerin hurda vaziyette olduğu, önemli parçalarının sökülüp Yıldız’da tutulduğu, tersanede malzeme yönetiminin olmadığı, personelin çalışmadığı ve gemilerde mürettebatın sayıca az olduğu ifade edilmiştir.
Bu hususta, eğitim alanındaki eksikliklerin esas nedeninin maaşların ödenmemesi sonucu boş gezen personel mi, yoksa eğitim zafi yeti kaynaklı mı olduğu sorulmalıdır. Bu sorunun cevabı Von Hofe Paşa’nın raporunda bulunabilir. Yaver-i Fahrilik de yapmış olan Alman Von Hofe Paşa tarafından 1893 yılında mevcudun iyileştirilmesi üzerine kaleme alınan rapor göstermektedir ki, zabitan tecrübesiz ve bilgisizdir. Bu sebeple, gerek mevcut gemiler gerekse yapılacak yeni gemiler için zabitanın eğitilmesi ve fen tahsilinin üzerinde durulması önemlidir. Bahriye zabitanının mesleki bilgi elde etmesi gerekli görülmekte ve bahri devletlerde görülen eğitimin sonuçlarından bahsedilmektedir.
Padişah I. Abdülaziz, Birleşik Krallık gezisinde Kraliyet Donanması’nı görmüş ve çok etkilenmişti. Ülkeye geri dönünce hemen yeni bir donanma kurma hazırlıklarına girişti ve onun girişimleriyle birçok gemi satın alındı. Ahşap gemilerden oluşan bu yeni donanmanın o günlerde dünyanın en büyük üçüncü donanması olduğu söylenir. Ama bu donanma herhangi bir stratejiye veya savaş planına göre kurulmadığı için sadece dışarıdan satın alınmış “müzelik gemiler” topluluğu olarak kalmıştı. Gemileri kullanabilecek yetkinlikte, bilgide donanımlı mürettebat, komutan yoktur.
1876’da tahta geçen II. Abdülhamid döneminde ise Osmanlı Donanması, padişahın taht kaygıları ve İstibdat’ın genel yapısı yüzünden yok denilebilecek düzeye indi. Öyle ki Osmanlı Donanması’nı incelemeye gelen İngiliz Amirallik Birinci Lordu William Palmer Osmanlı Donanması hakkındaki raporunda donanma diye bir şey yoktu yazmıştır.
Dünya genelinde savaş gemileri evrim geçirip zırhlı gemiler öne çıkarken, Osmanlı Devleti’nde Abdülaziz’in donanması, daha sonra sultan Abdülhamit tarafından Haliç’te çürütülmüştür, dünyada ilk kez Osmanlı tarafından denenen ve denemelerde başarılı olan zırhlı denizaltılar Abdülhamid ve Abdülmecit bile Haliç’e terk edilmiştir, yani Osmanlı Devleti önde başladığı denizaltı yarışına I. Dünya Savaşı’nda elinde tek denizaltı bile olmadan devam etmiştir. Donanma komutanı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa da padişahın istekleri doğrultusunda donanmanın işlevsiz kalmasına ses çıkarmamıştır.
1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda donanmanın felâket durumu fark edilmişti. 1897’de savaş başlayınca donanmanın Haliç’ten Çanakkale’ye doğru halka karşı moral için bir gösteri seyri yapması düşünülmüştü. Fakat daha seferin başında Mesudiye zırhlısının 8 kazanından 3’ü patladı, Hamidiye’nin makine dairesi su doldu. Donanma, Yeşilköy Feneri açıklarında toplanacaktı, ama yağan yağmur gemilerin yolunu kaybetmesine yol açtı; Hamidiye Çanakkale yerine Lapseki’ye ulaştı, Hizber adlı zırhlı duba kayboldu, iki gün sonra İmralı adasında kıyıya oturmuş bulundu. Askerler bu gösteri seyrinde üniforma giymeyi akıllarına getiremeyecek kadar yetersizdi.
“Donanma Haliç’te hareketsiz bırakılmış, ateş talimi ve manevradan kaçınmakta, buna kalkışmak bile büyük suç sayılmaktaydı. Haliç’te donanmayı oluşturan gemilerin sayıları ve tipleri görülüyor, ancak personeli eğitim yapamıyor. Bakımları yapılmayan gemiler pastan çürüyorlardı.”
Sultan Abdülhamit tahta geçtiğinde Osmanlı Devleti, Sultan Abdülaziz devrinden kalan çok güçlü bir donanmaya sahipti. Aziziye, Orhaniye, Osmaniye, Mahmudiye ve Asar-ı Tevfik zırhlı gemileri, Avnillah, Hıfzırahman, Lütfucelil zırhlı korvetleri, bunların yanında gambotlar, skurlar, zırhlı dubalar, ahşap kalyonlar ve bunlarda görev yapan 26 bin 108 personelden oluşan bu muazzam donanma İngiltere ve Fransa donanmalarından sonra dünyanın en güçlü donanması olarak gösteriliyordu.
Fakat gemi mürettebatının doğru dürüst üniformaları yoktu. Maaş alamadıkları için gemilerine gitmiyorlar, başka işler yapıyorlardı. Gemi komutanları ise mürettebat sayısını ve isimlerini bile bilmiyorlardı. Yapılan içtimalara çok az asker katılıyordu.
Sultan Abdülhamit, tahttan indirilme endişeleri sonucunda bu güçlü donanmayı Haliç’e bağlatıp çürümeye terk etti. Gemiler çürümeye bırakılınca başıboş kalan askerler, kahvehanelerde, Kasımpaşa’nın meyhanelerde, kumarhanelerde, bitirimhanelerde zaman geçiriyor, çevreyi rahatsız ederek adi suçlar işliyorlardı. Donanma askerine başıbozukluk hakim olmuştu. Hatta, Bahriye Nazırı Hasan Rami Paşa hatıralarında çürümeye terk edilen gemilerin güvertelerinde tavuk beslendiğini, bunlara yem olsun diye sandıklar içinde yonca yetiştirildiğini anlatır ve devam eder:
“Tersane tesislerinin hiçbiri işlemiyordu. Bahriyece önemli olan havuz kapakları da haraptı, torpido istimbotları kıçtan karaya bağlanmıştı, alt tarafları pas tutmuştu, çürüyorlardı, bitiyorlardı. Bahriye Nezareti’ni borca boğulmuş buldum; ne para veriliyordu ne de itibar kalmıştı; ayrılan bütçenin ancak üçte birinin verilmesi adet haline gelmişti. Nihayet gemiler çürüdü, içlerinde asker barınamayacak hale geldi. Subaylar bile kamaralara şemsiyeleri açık olarak girer çıkar oldular.”
Dünyanın en güçlü donanmalarından biri iken tavuk çiftliği halini alan o donanmaya yirmi yıl sonra, 1897 Türk-Yunan Savaşı’nda sefer emri verildi.
18 Mart 1897’de Aziziye, Hamidiye ve Mesudiye, zırhlıları ile bir korvetten ve üç torpidodan oluşan filo Haliç’ten Unkapanı Köprüsü’ne doğru hareket etti. Mesudiye zırhlısı daha Eminönü Köprüsü’ne bile varamadan bakımı yapılmayan 8 kazanından 3’ü patladı.
Mürettebat çok zor durumda kalmasına rağmen, yaşanan olumsuzluğu donanmanın geçişini izlemeye çıkmış halka hissettirmemek için yolculuğa devam edildi. Çanakkale’ye doğru gidilirken Hizber Dubası gerek işaret feneri ve haberleşme eksikliğinden, gerekse personelin denizcilikten bihaber olmasından dolayı gece karanlığında kayboldu, dubanın İmralı Adası’nda karaya oturmuş olduğu ancak iki gün sonra anlaşılabildi.
Seyir halindeyken bozulup hareketsiz kalan torpido istimbotlarından birisi de başka bir torpidoya bağlanıp çekilerek yürütülebildi. Donanma, bütün bu olumsuzluklardan sonra Lapseki’ye mecburi demir atmak zorunda kaldı. Esasen sefere çıkıp, savaşmak için gönderilen bu gemiler savaşacak durumda da değillerdi.
Osmaniye zırhlısının 18 topundan 16’sı yıllardır atıl durumda bulunduğu için tamiri mümkün olmayacak şekilde hasar görmüştü. Orhaniye zırhlısı atış yapamaz hale gelmiş, Aziziye zırhlısının hidrolik silindirlerinin kapağı çatlamış, Hamidiye zırhlısının makine dairesine dolan 300 ton su, 400 erin 20 günlük çabası sonucunda boşaltılmış ve sızıntı yerleri çimento ile sıvanmıştı.
Donanma Komutanlığı’nca Bahriye Nezareti’ne sunulan raporda gemilerin sahip oldukları silah ve savaş gereçlerinin yetersizliği belirtmiş, donanmanın mevcut haliyle düşman karşısına çıkmanın mümkün olmadığı vurgulanmıştı. Zırhlı komutanlarından Hafız Hüseyin Bey Bahriye Nezareti’ne “Bu gemilerle harbe girmenin Osmanlı milletine ihanet olacağını” belirtecek kadar sert bir rapor göndermişti.
Hasan Rami Paşa’yı dinleyelim:
“Donanmanın mürettebatını birkaç gün önce memleketlerinden gelen acemi efrat oluşturuyordu. Gemiler Sarayburnu’ndan bin müşkülatla geçip Yeşilköy hizalarına geldiler ve durmak zorunda kaldılar. Artık gidecek halleri yoktu. Bu sefer de bir fırtına koptu. Herbez dubası tamamen gözden kayboldu. Gemilerde elektrikli işaret fenerleri ve projektörler dahi yoktu. Yirmi sene evvel kullanılıp artık terk edilmiş olan içlerine mum dikilen işaret fenerleri dahi tamam değildi. Hamidiye gemisinin kazanları patlamış ve su alıyordu.
Gemiler zor bela Lapseki’ye kadar gidip limana sığındılar. Hamidiye zırhlısında biriken suyu boşaltmak için pompa yoktu. 400 asker günlerce ellerindeki kovalarla suları boşaltmak için uğraştılar. Çanakkale’de bulunan komutanlar Padişaha korka korka raporlar göndererek gemilerin harp kabiliyeti olmadığını bildirdiler.” Abdülhamit devrinde donanmanın hali böyle idi.
İşte bu durumda olan donanmanın gemisi Ertuğrul da bu bakımsızlık ve çürümeden, paslanmadan etkilenecek ve sefere çıkamayacak duruma gelecekti. Tarihçi Enver Ziya Karal bu felaketler zincirini kısa ve öz olarak şöyle açıklıyor: “Abdülhamit’in müptela olduğu ve tedavisi mümkün olmayan korkuları nedeniyle donanma Haliç’te çürütüldü.”
Sonra ne mi oldu? 1911’de İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdıklarında çürümüş Osmanlı donanması İtalya’ya karşı koyamadı. İtalyanlar ellerini kollarını sallayarak 12 Ada’yı işgal ettiler. 1912’de de Yunan donanması Ege adalarını işgal etti. 1915’te İngiliz Fransız birleşik donanması hiçbir engelle karşılaşmadan gelip Çanakkale’yi zorladı. Osmanlı güçlü bir donanmaya sahip olsaydı ne adalar kaybedilir, ne de Çanakkale Savaşı olurdu. Çanakkale’de verdiğimiz şehitlerinin vebali Abdülhamit’in omuzlarındadır.
Burada bir parantez açarak II. Abdülhamit tarafından Haliç’te çürütülen donanmanın yarattığı bir başka olayın üzücü sonucu da yazmak gerektir;
Sarıkamış Harekatı için Erzurum’a nakledilecek asker, cephane ve askeri malzemelerin yol olmadığı için gemilerle Trabzon’a gönderilmesi gerekiyordu. Tüm askeri denizcilik nakliyatında asker, malzeme taşıyan kargo gemileri savaş gemileri tarafından korumaya alınarak sefere çıkarlar.
Tarih 1914 senesinin 5-6 Kasım ayıdır. Bezm-i Âlem, Mithat Paşa ve Bahr-i Ahmer nakliye gemileri asker, cephane ve askeri malzeme yüklü olarak İstanbul Boğazından karadeniz’e çıkarlar. Ne yazık ki bu asker ve malzeme taşıyan gemiler kendi kaderlerine terk edilmişlerdir. Gemilere güvenlik için refakat eden hiç bir zırhlı, fırkateyn yoktur. Bu ne büyük bir askeri planlama hatasıdır. Sorumlusu da Enver Paşa ve dolaylı olarak donanmayı Haliç’e hapseden Sultan Abdülhamit’tir…
Kasım ayında Karadeniz hırçın ve fırtınalıdır. Gemiler ise eski, yorgun ve bakımsız. Süratleri de düşüktür. Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında 3 gemi bir arada olabildiğince kıyı kıyı giderek taşıdıkları askerleri, Sarıkamış’ın soğuna karşı 60 bin kışlık üniforma ve askeri malzeme ile birbirlerine yakın yol almaktadır. Ve kader ağlarını örmektedir;
Hemen hemen aynı günlerde 4 Kasım’da bir Rus Filosu İstanbul Boğaz çıkışını mayınlamak için yola çıkmıştır. Fakat bu operasyon başarısız olur. Bu kez Rostislau ve Kaul isimli Rus savaş gemilerine Zonguldak’ı bombardıman etmeleri emri verilir. 7 Kasım sabahı 08.20’de Zonguldak’a ulaşan Rus gemileri saat 09.30’a kadar tek kömür nakil limanımız olan şehri bombardıman ettikten sonra, Sivastopol’e geri dönmek üzere yol verildiği esnada, önde bulunan kruvazör fırtınalı havada, sisler içinde önce iki, sonra üçüncü geminin de silueti ile karşılaşır. Bunlar Bezm-i Âlem, Mithat Paşa ve Bahr-i Ahmer Gemileridir. Korumasız olan üç nakliye gemisinin kaçmalarına imkan yoktur.
Rus Donanması hemen muharebe nizamı alır ve Kafkas Cephesi’ne İstanbul’dan asker, erzak, uçak, mühimmat, harita ve giyecek getirmekte olan 3 gemi Trabzon’a doğru yol alırken, Zonguldak – Ereğli açıklarında, batırılırlar. Rus’lar şanslıdır; 3 nakliye gemisini bir arada yakalamışlardır. Aslında bu gemilerin bir arada gönderilmesi de taktik bir planlama hatadır.
Bu gemilerin Başkomutanlık Karargâhı tarafından bir güvenlik düzeni alınmadan Karadeniz’e çıkarılması ve konvoya eskort yapılmaması felaketi hazırlamıştır. İlginç olan ise, Alman amiral Suşon’un daha önceden Karadeniz’de donanma gücümüz olmadığını, sorumluluk alamayacağını daha önceden Enver Paşa’ya söylemiş olmasıdır. Enver Paşa ise gemilerin güvenliğini önemsememiştir. Bu 3 gemiye eskort görevi yapacak savaş gemisi verilmemesinin bir nedeni de sultan Abdülhamit’in emri ile Haliç’te çürütülmüş ve savaş gücünü kaybetmiş olan Osmanlı donanmasının durumudur.
3 nakliye gemimizin batırılmasından sonra Enver Paşanın talimatı ile bu olay sansürlenmiş, basından ve halktan saklanmıştır. Fakat 11 Kasım tarihli “The Times” Gazetesi Rus resmi tebliğinde şu bilgileri veriyordu;
“Rus Karadeniz Filosu tarafından yapılan (07 Kasım) operasyonda Zonguldak açıklarında içerisinde top, uçak, cephane, otomobil ve 60 bin asker üniforması bulunan üç Türk gemisi batırıldı. Gemilerde bulunan bir albay, 248 asker ile birçok Alman subayı da Ruslar tarafından esir edildi.” Bu haberin en önemli cümlesi “60.000 takım asker üniforması” idi. Bu kışlık üniformalar keşke Sarıkamış’a kadar gidebilseydi.
Bu haber üzerine 13 Kasım’da Türk Başkomutanlığından cevap geldi; “Boş olarak gönderilen Bezm-i Âlem, Bahr-i Ahmer ve Midhat Paşa vapurları Zonguldak’ı bombalayan Rus filosuna rast gelerek batırıldığı, 219 kişilik mürettebatın Ruslar tarafından esir alındığı” doğrulanıyordu. Fakat saklanan bir gerçek vardı, Gemilerde asker ve malzeme olduğu halktan saklanmıştı…

Naci Kaptan – 29.02.2024 – Devam edecek
Posted in Uncategorized | 1 Comment

KARANLIĞIN AYAK SESLERİ * Şeriat çığlıklarının ardında kimler var?

Şeriat çığlıklarının ardında kimler var?

CUMHURİYET – Zülal Kalkandelen – 28 Şubat 2024 Çarşamba

Şeriatçılar dün yine Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde boy göstermiş. Laiklik karşıtı oluşum Hayırların Fethi Derneği (HAYFED), avukat Feyza Altun hakkında, şeriat karşıtı sözleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle suç duyurusunda bulunmuş.

Olaya dair haberi TV’de izlerken gördüm; sarıklı ve cüppeli grup adına açıklama yapan Nusret Oktar, zaman zaman Arapça konuşarak dünya genelinde Müslümanların zulme uğradığını, inançlarına küfredildiğini anlatıyordu. Taleplerini, “Nasıl Atatürk’ü koruma kanunu varsa, nasıl cumhurbaşkanına küfreden hapse atılıyorsa biz Allah için de koruma kanunu, resulullah için de, dinlerimiz, değerlerimiz için de koruma kanunu çıkarılsın istiyoruz” diyerek açıkladı.
Sanırsınız Türkiye’de gerçekten Atatürk’e küfreden ceza alıyor! Şevki Yılmaz denilen şahıs, Atatürk’e yönelik hakaretleri toplumda büyük bir infial yaratmamış gibi ortada geziyor.
Sanırsınız bu ülkenin anayasasında laik bir devlet olduğu yazmıyor ve bu nedenle şeriat talep etmek suç teşkil etmiyor!
Konuşmasının başında bu meselenin “Türkiye laiktir, laik kalacak” mevzusu olmadığını iddia eden Oktar, daha sonra “Türkiye laik midir? Laiktir. Laik mi kalacaktır? Allah bilir. Bu ülke yüzlerce yıl şeriatla yönetildi” diyerek kendi kendisini yalanladı.
HUKUK DEVLETİNDEN MONARŞİYE!
Anayasaya açıkça karşı olan böyle bir eylem adliyenin önünde hiçbir müdahale olmadan nasıl yapılabiliyor? Laiklik isteyen gruplara anında müdahale edilirken, şeriatçılar ülkede nasıl böyle rahatça toplanıp açıklama yapabiliyor?
Onun yanıtını da “Şeriat eşittir İslam” çarpıtmasını yineleyerek Oktar verdi; “Sayın cumhurbaşkanımız daha iki hafta önce şeriatın İslam olduğunu, Kuran olduğunu bizzat canlı yayında açıkladı!” dedi.
14 ve 28 Mayıs seçimlerinin ertesinde şeriat taleplerinin artmasının nedeni doğrudan AKP ve AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Bütün bunlar adliyelerin içinde ve önünde yaşanırken, tek bir cumhuriyet savcısının yetkilerini kullanmaması ibret vericidir; Türkiye’de hukuk devletinin sona erdiğinin en çarpıcı kanıtlarından biridir.
Çünkü devletin her kademesinde hukuk dışına çıkanlardan Cumhuriyet adına hesap soracak olan kamusal iddia makamı cumhuriyet savcısıdır. Ne utanç vericidir ki bu makamda oturanlar, şeriat talebinde bulunanlara yani devlet yönetiminde ve hukuk sisteminde şeri kanunların uygulanmasını isteyerek suç işleyenlere karşı sessizliklerini koruyor.
Cumhuriyet savcılarının bile görevlerini tam yetki ve sorumlulukla yerine getirmediği, getiremediği bir ülkede hukuk devletinden söz edilemez. Bu makam işlevsizleştirilmişse, tek bir kişinin direktifleri ile hareket ediliyorsa o ülkede monarşi vardır.
SAĞCI VE DİNCİ GERİCİLERİN NEFESİ
Osmanlı monarşisine özlem duyanların şeriat istemesi rastlantı değildir. Cumhuriyetin 100. yılında laiklik, kuruluş yıllarında olduğu gibi, en temel mücadele alanıdır. Atatürk’ün vefatından sonra bu cepheyi oy için boşaltanlar, tarikatlara ve cemaatlere ödün verenler ve dincilerle kol kola girenler, bugünkü şeriat çığlıklarına güç verenlerdir.
Sonra aralarına 28 Şubat’tan söz ederken, “Bir kadın mitingi yapılacaktı ve ‘Kahrolsun şeriat’ diyorlardı. İnancıma göre şeriat, İslam demektir. O geceyi hayatımdan silmek isterim. Anlatılamayacak bir acı hissettim” diye konuşan Meral Akşener ve 6 Temmuz 1993’te Sivas katliamı TBMM’de görüşülürken, “Şeriat İslam demektir” diyen, Sivas’ta “Şeriat isteriz!” diye bağırarak insan yakan kitlenin aslında şeriat düzeni istemediği, dini savunduğu anlamında konuşan Muhsin Yazıcıoğlu gibi siyasetçiler katılmıştır.
Bugünkü şeriat çığlıklarının ardında, Menderes’ten Demirel’e, Erbakan’dan Özal’a, Türkeş’ten Yazıcıoğlu’na, Çiller’den Erdoğan’a kadar tüm sağcı ve dinci gericilerin nefesi vardır.
Posted in Uncategorized | 1 Comment

KUDÜS GECESİ  ve 28 ŞUBATIN GERÇEKLERİ * 8 BÖLÜM ARDIŞIK DİZİ *

KUDÜS GECESİ  ve 28 ŞUBATIN GERÇEKLERİ * 8 BÖLÜM ARDIŞIK DİZİ *


Cumhurbaşkanı Demirel, ”Dini siyasete alet etmek
isteyenler hem suç, hem günah işliyor”

BÖLÜM I / II – Naci KAPTAN – 28 Şubat 2024

28 Şubat LAİK CUMHURİYET’i korumak için devlet tarafından alınmış olan karşı önlemler dizisidir. Bu konu devrim karşıtları, laiklik ve Cumhuriyet karşıtları tarafından sürekli olarak çarpıtılır. Çünkü, kamuda irticai kadrolaşmaları ve güçlenmeleri engellenmiştir. Sürekli olarak çarpıtılmakta olan  28 Şubat konusunu bir kez daha masaya yatırmanın ve gerçekleri paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm.
Devlete 40 yılı aşkın zaman içinde sadakatle ve özveri ile hizmet etmiş olan, MGK’da yasaların kendilerine verdiği görevi yapmış olan saygın komutanlar AKP iktidarında büyük baskı, eziyet görmüşler ve iktidarın sopası olan yargı tarafından hapis cezasına uğramışlardır. Bu saygın komutanlar 80 yaşın üzerinde olup, HAPİSTE TUTULMAMALARI yönünde sağlık raporları olmasına rağmen, aydınları yakanları, düşünceleri nedeniyle insanları domuzbağı ile öldürenleri ve hatta Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ı katledenleri affeden cumhurbaşkanı Erdoğan bu değerli komutanları görmezden gelerek “AF İŞLEMİ” yapmıyor.
Naci Kaptan / 04. Mart. 2021 – Güncellendi 21. 08. 2021 – 28. Şubat.2022 – 28 Şubat 2024


Eski bakanlardan sayın Rifat Serdaroğlu 28 Şubat’ı şöyle tanımlıyor ;
“Bu nasıl bir darbedir ki, Cumhurbaşkanı-Başbakan-Bakanlar yerlerinde, TBMM açık ve görevde-Anayasa ve yasalar yürürlükte-PARTİLER KAPATILMAMIŞ-SIKIYÖNETİM ve OLAĞANÜSTÜ HAL ilan edilmemiş, Sıkıyönetim Mahkemeleri kurulmamış-Askeri Konsey yok, YÖNETİM SEÇİLMİŞ SİVİLLERİN ELİNDE. Basın hür ve özgür. Hiçbir yayın organına baskı, tehdit yok.
28 Şubat’ta, hepsi Yargı Kararlarına bağlanarak sadece 3 bin 225 kişi işten çıkarılmıştır. Ordudan 243’ü FETÖ’cu olmak üzere toplam 753 kişi atılmıştır. (Şimdi, haklarında mahkeme kararı olmadan, KHK ile 150 binden kişi işinden çıkarılmış, açlığa mahkum edilmiştir. Esas FETÖ’cular ise AKP’dedir.) 28 Şubat, Laik Cumhuriyetin-demokrasinin-hukuk devletinin korunmasını sağlamış, karşı devrimci yobazların tekerine çomak sokmuştur. Dönemin Başbakanı ERBAKAN, 28 Şubat MGK toplantısından sonra aynen şunları söylemektedir;
“Duyduğum büyük sevinci ifade etmek istiyorum. MGK toplantısında saatlerce Türkiye’mizin her türlü meselesini baştan sona gözden geçirdik. Bütün konularda tam bir görüş birliği içinde olduğumuzu gördük. Hükümetiyle, Askeriyle devletin zirvesi birlik ve beraberlik içindedir.” Erbakan, 28 Şubat’tan sonra 14 yıl yaşadı. Aktif siyaset yaptı, Genel Başkan oldu. Bir tek gün, “BANA ZORLA İMZALATTILAR, İSTİFAYA ZORLADILAR” demedi!”

BÖLÜM I 

İktidarda Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasında 28 Haziran 1996’da kurulan 54. Hükümet vardı. İktidar siyasi islamcılara göz kırpmaya başlamış ve irticanın toplum içinde yeşermesine izin vermeye başlamıştı.  İşte bu günlerde, Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, 31 Aralık 1996 günü belediye başkanlığını yaptığı Sincan ilçesinde düzenlediği “Kudüs gecesi”nde Laik Cumhuriyet düzeni aleyhine kökten dinci güç gösterisi yapmaya çalıştı.
Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin karşıtları olan kökten dinciler, 28 Şubat’ı darbe olarak nitelerler. Bu sene de aynısı oldu. 28 şubat şöyle bir darbe olabilir; Kökten dincilerin laik Cumhuriyete karşı kurdukları gericiliği yok eden bir darbedir. Aslında, Laik Cumhuriyete karşı filizlenen devrim karşıtlarına karşı Devleti, Cumhuriyeti, Laikliği koruyan, belediyelerde başlamış olan kökten dinci kadrolaşmaları tasfiye eden bir DEVRİMDİR. Amacı Devletin varlığını, laik Cumhuriyeti kökten dincilere karşı korumuş olan bir eylemdir.
28 Şubat Devriminin başlangıcı Laik Cumhuriyete karşı irticanın baş kaldırması sonucu gerçekleşmiştir. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, İran Büyükelçisi ve konsolosunun da katılımı ile Laik Cumhuriyet’e karşı irticai bir güç denemesi yapmış ve ayrıca, Hamas ve Hizbullah terör örgütlerine övgüler düzmüştür.  Salona Hamas ve Hizbullah örgütü liderlerinin büyük boy portreleri asılmıştır.
Geceye Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın davetlisi olarak İran Büyükelçisi İran rejimini öven, Türkiye’nin laik devlet düzeni aleyhine bir konuşma yapmıştır. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, Başbakan Yardımcısı Çiller’in talimatıyla, İç İşleri Bakanı Meral Akşener tarafından görevinden alınmıştır. Bekir Yıldız ve görev alan belediye çalışanları hakkında hem Cumhuriyet Başsavcılığınca, hem de DGM Başsavcılığınca “Hizbullah Terör Örgütü üyeliği”, “Yardım ve yataklık” suçlarından iki ayrı adli soruşturma başlatılmıştır.
Tansu Çiller TBMM Grup toplantısında “Devletimizin bu vazgeçilmez niteliği denenecek olursa, buna teşebbüs edenlere de Türkiye’yi dar ederiz.”   demiştir. Adalet Bakanı Şevket Kazan, Bekir Yıldız’ı tutukluluğu sürecinde (Pazar Günü) ziyaret etmiş, Adalet Bakanı sıfatıyla yaptığı bu ziyareti Anayasa Mahkemesinde görülen Refah Partisi’nin Kapatılması davasının, kapatma gerekçelerinden birisini oluşturmuştur.
DGM Başsavcılığınca Bekir Yıldız dahil 11 sanık hakkında “Hizbullah Terör örgütüne üye olmak / propagandasını yapmak” suçlamasıyla dava açılmış, DGM de yapılan yargılama sonucu Bekir Yıldız’a verilen 4 yıl 7 ay mahkumiyet cezası Yargıtay tarafından onanmıştır. Bu süreçte Bekir Yıldız yurt dışına kaçmış 3 yıl sonra çıkan “af” tan yararlanarak yurda dönmüştür (Gerekçeli kararda, Müşteki sıfatı verilen Bekir Yıldız’la ilgili bu husus gizlenmiştir)
28 Şubat’a giden yolu açan Bekir Yıldız, sadece tutuklanmamış,  hakkında Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesinde “Hizbullah Terör Örgütü Üyeliği” iddiası ile açılan davada, “Hizbullah Terör Örgütü’nün propagandasını yapmak suretiyle yardım ettiği” gerekçesiyle TCK’nın 169’uncu maddesinden 3 yıl 9 ay ağır hapis, TCK’nın 312/2 maddesindeki, “Halkı sınıf, din ve bölge farklılığı gözeterek, kin ve düşmanlığa tahrikten” de 10 ay olmak üzere toplam 4 yıl 7 ay hapse mahkûm edilmiştir.  Bekir Yıldız ayrıca 3 yıl süreyle kamu hizmetlerinden yasaklanmış ve 716 bin 666 lira ağır para cezası almış, cezası Yargıtayca onanmıştır.
Hatırlatalım ki 31 Ocak  İran lideri Hümeyni tarafından “Kudüs Günü” olarak ilan edilen bir tarihtir. Salona Hamas ve Hizbullah örgütü liderlerinin büyük boy portreleri asılmıştır. Bekir Yıldız İranlı diplomatlarla bir olarak laik cumhuriyete karşı tertiplediği sözde tiyatro oyununda aynı zamanda Hamas ve Hizbullah terör örgütlerinin de propagandasını yapmıştır. Olayın ardından çıkan olaylar sonucu İran Büyükelçisi ve İran İstanbul Başkonsolosu Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştır.

Sincan Belediye başkanı Bekir Yıldız (sol başta)
Bekir Yıldız’ı daha iyi tanımak için hatırlatalım: Başkanlık döneminde ilçede içki satışını ve yılbaşı için hindi satışlarını yasaklatmasıyla da gündeme gelmişti. Yıldız’a göre toplum ancak islami kurallara göre yaşamalı, içki içmemeli, yılbaşı kutlamamalı, hatta hindi bile yememeli idi.
”Postmodern darbe” olarak da nitelenen ve yoğun tartışmalara neden olan 28 Şubat’a giden süreçte Türkiye, tarihinin en sıcak yıllarından birini 1997’de yaşadı. Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında 28 Haziran 1996’da RP-DYP koalisyonu şeklinde kurulan 54. Hükümette, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev aldı. Hükümet yetkililerinin 1996 sonbaharından itibaren yaptığı bazı konuşmalar nedeniyle Türkiye 1997’ye rejim tartışmalarının gerginliğiyle başladı. 3 Kasım 1996’da meydana gelen trafik kazasının ardından patlayan ”Susurluk” skandalıyla çalkalanan ülkede, Aczimendiler’in eylemleri de gündeme geldi.
Ramazan nedeniyle resmi dairelerdeki mesai saatlerinde mahalline göre yapılan düzenlemeler ve çalışanların iftar saatine yetişebilmeleri için bazı illerde öğle tatilinin kısa tutulması, bazılarında öğle tatili uygulanmaması tartışmalara yol açarken; dönemin Başbakanı Erbakan, tarikat tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada Başbakanlık konutunda bazı tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, RP Kayseri il örgütünün Siyasi Partiler Yasası’na aykırı olarak üniforma niteliğinde tek tip kıyafet giydirdiği görevlilerle ilgili olarak bu partiye 30 Ocak 1997’de uyarıda bulundu. Başsavcılık, RP Kayseri İl Yönetim Kurulunun 30 gün içinde görevden el çektirilmesini istedi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı fesih işleminin yapılmaması halinde RP hakkında kapatma istemiyle dava açılacağını bildirdi.

BÖLÜM II

Kudüs gecesi
Sincan’ın RP’li Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın 31 Ocak 1997’de düzenlediği ”Kudüs Gecesi”ne İran’ın Ankara Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri de katılarak bir konuşma yaptı. Gecede, ”intifada” hareketini canlandıran bir oyun sergilendi ve gösterinin yapıldığı çadıra Hizbullah ve Hamas örgütlerinin liderlerinin posterleri asıldı. Başbakan Erbakan, 1 Şubat 1997’de kamuoyundan gelen tepkiler ve DYP’deki bazı bakanların ”imza koymayız” direnişine karşın üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan kararnameyi Bakanlar Kurulu’nda imzaya açtı. Öte yandan, Susurluk’taki trafik kazasıyla ortaya çıkan karanlık ilişkileri protesto etmek amacıyla düzenlenen ”Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık” eylemi başladı.
Öte yandan Sincan’da düzenlenen ”Kudüs Gecesi”ne tepkiler yağmaya başladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve DGM Başsavcılığı Kudüs Gecesi ve geceyi düzenleyen RP’li Belediye Başkanı Bekir Yıldız hakkında 2 Şubat 1997’de ayrı ayrı soruşturma açtı. Sincan’daki açıklamasıyla tepkilere neden olan İran Büyükelçisi, 3 Şubat 1997’de Dışişleri Bakanlığına çağrılarak protesto edildi. Sincan’da Kudüs gecesiyle ilgili haber yapmak üzere bulunan Star muhabiri Işın Gürel, Recep Gülmez adlı bir kişi tarafından dövüldü. Recep Gülmez daha sonra iki günlük bir takipten sonra tutuklanarak Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konuldu.
Sincan’dan geçen tanklar…
Birçok çevrede bir askerlerin ”uyarısı” olarak algılanan ve kamuoyunun belleğinde 28 Şubatı ”sembolize” eden ”Sincan’dan tankların geçmesi” hemen bu olayın ardından geldi. Sincan’da 4 Şubat 1997’de 15 tank ve 20 kariyer, ilçeden geçerek Yenikent’teki tatbikat alanına gitti. Sabahın erken saatinde tankları gören Sincanlılar, ”darbe” olduğunu sanarak şaşkınlık yaşadı.
Dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener, Sincan’dan tankların geçtiği gün Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı görevden uzaklaştırdı. Ertesi gün Bekir Yıldız Ankara DGM’deki sorgusundan sonra Terörle Mücadele Şubesi tarafından gözaltına alındı. Yıldız DGM’deki iadesinden sonra 9 kişiyle birlikte yasa dışı silahlı çeteye yardım ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik iddiasıyla tutuklandı.

Gen:kur.Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı – Başbakan Erbakan
Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, ”Dini siyasete alet etmek isteyenler hem suç, hem günah işliyor” açıklaması yaptı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı 9 Şubatta yayımladığı bayram mesajında, ”Türk Silahlı Kuvvetleri laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğü uğrunda her türlü görevi yapacak azim ve kararlılığa sahiptir” dedi.
Başbakan Erbakan ”Sürekli Aydınlık İçin 1 Dakika Karanlık” eşlemine katılanları eleştirerek, ”Işık kapatan fesat” dedi. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın eylem için ”Elektrikleri söndürüp mum söndü oynuyorlar” dediği iddiası Alevi vatandaşların tepkisine yol açtı. Adalet Bakanı Kazan ise ”Mum söndürme Alevilerin ananesidir” dedi. Toplumun çeşitli kesimleri Kazan’ın istifasını istedi. Kazan, 14 Şubatta Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı cezaevinde ziyaret etti. Tepkilere neden olan ziyaret için Kazan ”Ziyaret medeni bir yaklaşım” dedi. Sivil toplum örgütlerinin kadın temsilcileri tarafından Ankara’da miting düzenlendi.

Tansu Çiller – Necmettin Erbakan
‘Hükümette çatlak…’
DYP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller, 17 Şubat 1997’deki GİK toplantısında ”RP’nin son çıkışlarından rahatsız olduğunu” söyleyerek, ”Başbakan Erbakan’ı bu konuda ikaz edeceğim” dedi. Adalet Bakanı Kazan’a ilk tepki hükümet ortağı partiden Devlet Bakanı olan Işılay Saygın’dan geldi. Saygın Medeni Kanun’un Kabulünün 71. yıldönümü nedeniyle Kazan’a yapılacak ziyareti iptal etti. Çiller, 19 Şubatta Başbakan Erbakan’dan habersiz BBP’ye hükümet ortaklığı önerdi. İran Büyükelçisi Bagheri, Kudüs Gecesi’ndeki konuşmaların ardından artan tepkiler nedeniyle ülkesine gitti.
 ‘Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a uyarı mektubu’
Sincan’daki Kudüs Gecesi’nden 4 gün sonra İçişleri Bakanlığına bir yazı gönderen dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, ”belediyelerdeki köktendinci kadrolaşmanın derhal incelenmesini’‘ istedi. Bu uyarı üzerine İçişleri Bakanı Meral Akşener valiliklere gönderdiği yazıda Cumhurbaşkanı’na bilgi verilmek üzere konunun araştırılması talimatı verdi. 21 Şubat 1997’de Cumhurbaşkanı Demirel ile görüşen Erbakan, ”Türkiye’nin rejim meselesi yok” açıklaması yaptı. Aynı gün bir başka açıklama da askeri kanattan geldi. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, Washington’da Türk-ABD Konseyi kapanış balosunda ”Sincan’da demokrasiye balans ayarı yaptık” dedi.
Adalet Bakanı Şevket Kazan, 24 Şubatta, RP yanlısı 15 derneğin temsilcilerini orduyu eleştirdikleri için makamından kovdu. ”Sıcak” günlerin ardından, 26 Şubatta Cumhurbaşkanı Demirel’in Başbakan Necmettin Erbakan’a ”rejim konusunda endişelerine dile getirene bir mektup gönderdiği” belirtildi. Ve iki gün sonra 28 Şubat 1997’de MGK, Cumhurbaşkanı Demirel’in başkanlığında toplandı. MGK tarihindeki en uzun toplantılarından biri olan ve bundan sonraki siyasal ve sosyal gelişmeleri belirleyen bu tarihi ”olağan” toplantı 8 saat 45 dakika sürdü.
Çankaya Köşkü’nde saat 15.10’da başlayan toplantı saat 23.55’te sona erdi. MGK toplantısına Başbakan Necmettin Erbakan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan, İçişleri Bakanı Meral Akşener ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman ve MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç katıldı. Toplantıda, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen, Emniyet Genel Müdürü Alaaddin Yüksel, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Bilican ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Necdet Seçkinöz, Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral Çetin Taner ile MGK Genel Sekreter Başyardımcısı Korgeneral Necdet Timur da hazır bulundu. Toplantıya katılan Emniyet Genel Müdürü Alaaddin Yüksel ile Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Bilican, saat 18.00 sıralarında MGK toplantısından ayrıldı.

MGK toplantısı
Toplantı sonrasında yayımlanan MGK bildirisinde ”Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların, laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerinin müşahade edildiği” belirtilerek, ”Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmeyeceği” vurgulanıyordu. 4 maddelik bildirinin son maddesinde şöyle deniliyordu:
 ”Toplantıda bilhassa Anayasa ile Atatürk milliyetçiliğine bağlı demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olarak belirlenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı çağdışı bir kisve altında zemin oluşturmaya yönelik rejim aleyhtarı faaliyetler de gözden geçirilmiş; Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş medeniyet yolunda, demokratik sistem içerisinde ilerlemesini teminat altına alan Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmemesi gerektiği; Anayasa’nın tanımladığı Cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal hukuk devlet ilkelerinin sağlıklı bir şekilde düzenlenmesine imkan sağlayacak güvenlik, huzur ve toplumsal barışın önem ve öncelik taşıdığı; Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri; Türkiye’de laikliğin sadece rejimin değil aynı zamanda demokrasinin ve toplumun huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu; devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalarla belirlenmiş kuralların gözardı edilerek yapılan çağdışı uygulamaların da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı; Türkiye’nin 1997 yılı içinde AB’ye tam üye olacak ülkeler listesine girmeyi öncelikli bir hedef alarak sürdürdüğü, böyle bir dönemde resmi ve sivil kurum ve kuruluşların bu sürece katkıda bulunmasının gerekli olduğu, bu sebeple, demokrasimiz hakkında kuşkulara yol açacak, Türkiye’nin yurtdışındaki imajını ve itibarını zedeleyecek her türlü spekülasyona son vermek gerektiğini, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, demokratik insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devleti olduğu yolundaki temel ilkelerinin Anayasamızın ve devletimizin teminatı altında olduğu; rejimin, kendisine ve geleceğine yönelik tartışmaların, içinde bulunduğumuz ortamda Türkiye’ye yarardan çok zarar verdiği; açıklanan bu esaslar aksine davranışların, toplumumuzda huzur ve güveni bozarak yeni gerginlikleri ve yaptırımlara neden olacağı değerlendirilmiş, bu konularda alınacak ve alınması gereken tedbirlerin Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine karar verilmiştir.”

Naci Kaptan 28.02.2024 / Devam edecek
Posted in Uncategorized | Leave a comment