AFORİZMALAR

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment

Bir diktatöre direnişin adı: Mirabal Kardeşler

Dominik Cumhuriyeti’nde üç kardeş, Patria, Maria Teresa ve Minevra Mirabal, 1960’ta Diktatör Rafael Trujillo’ya karşı yürüttükleri mücadele ile Birleşmiş Milletler 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne ilham oldu. Fotoğrafta 4 kardeşten üçü, Patria, Dede ve Minevra Mirabal görülüyor. Patria, Maria Teresa ve Minevra diktatörlükçe öldürüldükten sonra Dede, ailenin çocuklarını büyüttü.

BAĞLANTILI YAZILAR;
https://nacikaptan.com/?p=63098 – DOMİNİK’li MİRABAL KARDEŞLER FAŞİST DİKTATÖR RAFAEL TRUJİLLO’yu NEDEN TOKATLADI?
https://nacikaptan.com/?p=84109 – DOMİNİK’li MİRABAL KARDEŞLERİN TRAJİK ÖYKÜSÜ * Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü
https://nacikaptan.com/?p=63154 – DÜNYA KADIN HAKLARI * #NiUnaMenos * Mirabal Kardeşler’in mücadele mirası: Bir kişi daha eksilmeyeceğiz

Bir diktatöre direnişin adı: Mirabal Kardeşler

Yazar: Filiz Pehlivan / 25 Kasım 2022

Bir ülke düşünün. 30 yıldan fazla süre bir diktatör tarafından yönetiliyor. Öyle bir diktatör ki, ülkenin ekonomisinin yarıdan fazlasına sahip olmuş, bununla yetinmeyip, halkın kendisine tam itaatini de bekliyor. Bırakın kamu binalarını, her evin duvarına kendi fotoğrafının asılmasını emrediyor. Yönetime itiraz edenler yargısız infaz edilerek hapishanelere kapatılıyor ve işkence görüyorlar.
Yıl 1960, ülke Dominik Cumhuriyeti.
Her yerde ajanların gezdiği, insanların izlendiği bir dönemde 3 kız kardeş, Patria, Minerva ve Maria Teresa, biz onları Mirabal Kardeşler olarak tanıyoruz, aslında rahat bir yaşantı sürerken, ükelerinin yazgısını değiştirmek için rahatlarını bozuyorlar ve özgürlük mücadelesinde önder oluyorlar.
Patria Mirabal, kardeşlerin en büyüğü, diktatörün fotoğrafını evine asmayı kabul etmeyerek şöyle söylüyor: “Çocuklarımızın bu yozlaşmış ve zalim rejimde büyümesine izin veremeyiz. Buna karşı savaşmalıyız ve gerekirse her şeyden, hatta hayatımdan vazgeçmeye hazırım.”
Mirabal kardeşler 25 Kasım’a ilham oldu
Mirabal Kardeşler, hayatlarını hiçe sayarak çıktıkları yolda, Diktatör Rafael Trujillo’yu devirmek için kod adı “Kelebekler” olan 14 Haziran Politik Hareketini kurdular ve diktatörün hedefi oldular. Minerva, Fidel Castro’yu örnek göstererek, “Eğer onlar Küba’da başarabildiyse, biz neden burada benzer bir hareketi yaratamayalım?” demişti.
Mirabal Kardeşler, 25 Kasım 1960’da, Patria ve Minerva’nın hapisteki eşlerini ziyaretten dönerken, katledildiler. Şiddetin her türünü yaşadıktan sonra, araçlarının içinde, bir uçurumdan aşağı atıldılar.
Bu 3 cesur kadın, kelebek ömrü kadar kısa hayatlarıyla, önce ülkelerinde sonra da dünyada kelebek etkisi yarattılar. Ölümleri, Dominik halkını harekete geçirdi ve 6 ay sonra Diktatörün iktidardan düşüşünde rol oynadı. Dominik halkı “Artık yeter, bu adam şimdi de kadınları öldürüyor” demişti.
Ülkelerinde ulusal kahramanlar olarak anılan Mirabal Kardeşlerin uğradığı politik şiddet, aile içi şiddetle mücadele için örnek oluşturdu ve Birleşmiş Milletler 1999’da, 25 Kasım’ı, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak ilan etti. Her 25 Kasım’da onları da anarak, yoğunluğu günden güne artan kadına karşı şiddetle mücadele için bir kez daha seslerimizi yükseltiyoruz.
25 Kasım’a ilham olan üç Mirabal Kardeşten biri, Maria Teresa Mirabal
Minou Mirabal anlatıyor
Katledildiklerinde 36 yaşında olan Patria bir sanatçıydı, 33 yaşındaki Minerva avukat, 25 yaşında olan Maria Teresa ise mühendislik eğitimi almıştı. Uçan Süpürge Vakfı, EŞİK Platformu ve eşlik eden sivil toplum kuruluşlarının katkılarıyla 19 Kasım’da Ankara’da görüşme şansını yakaladığım Minou Mirabal, çok başarılı bir derece ile hukuk fakültesini bitirdiği halde Diktatörün talimatıyla avukatlık lisansını alamamış olan Minerva’nın kızı. Annesi öldürüldüğünde 4 yaşındaymış. 7 yaşındayken de babası Cunta tarafından katledilmiş ve hayatta kalan tek teyzesi Dede Mirabal tarafından büyütülmüş.
Minou adı ile de tanınan Minerva Josefina Tavarez Mirabal, filolog, profesör ve siyasetçi. Ülkesinin ilk kadın parti lideri, ilk kadın Başkan adayı, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde, ayrımcılığı ortadan kaldırma ve toplumsal cinsiyet eşitliği için verdiği mücadeleyle, insan hakları savunucusu olmasıyla, adalet ve demokrasiye olan bağlılığıyla tanınmakta. Minou, annesi ve teyzelerinin demokrasi mücadelesi mirasını devralmış çok özel bir kadın.
Posted in FAŞİZM, GEÇMİŞİN İÇİNDEN | Leave a comment

Uzunada Kimin?

Bağlantılı yazı; UZUNADA ÜZERİNE OYUNLAR VE İNGİLİZLERhttp://nacikaptan.com/?p=2464

Orhan Özkaya <orhanozkaya9@hotmail.com>

Uzunada Kimin?

    Urla Asliye Hukuk Mahkemesi’nde İngiliz vatandaşı Gwynnet Antoniette Giraud tarafından açılan dava hâlâ devam ediyor. 3 kişilik bilirkişi heyetinin 2’si İzmir’in Urla ilçesinde bulunan adanın Giraud ailesine ait olduğunu, diğer üye ise davanın hükümsüz olduğunu dile getirmişti. İngiliz Gwynneth Antoniette Giraud’un, İzmir’in Urla ilçesinde, içinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ait üssün de olduğu Uzunada’nın kendisine ait olduğu iddiasıyla, 10 yıldan fazla bir süre önce açtığı dava önemli bir aşamaya geldi.
Adanın kime ait olduğunu belirleyecek dava yıllarca sürmüş ve bilirkişilerce incelemeye alınmıştı. 3 kişilik bilirkişi heyetinden ikisi, tapu kayıtlarına göre adanın Giraud ailesinin olduğu görüşünü bildirmiş, diğer bilirkişi ise davanın hem zaman aşımında olduğunu hem de Lozan Antlaşması kapsamında “hükümsüz” olduğunu belirterek aleyhte görüş vermişti. Dosyayı yakından takip eden Tapu Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, “Davanın kaybedilmesiyle konu Lahey Adalet Divanı’na taşınabilir. Böylece yeni Loizidou davalarının doğmasına zemin hazırlanmış olur. Konu bu açıdan çok önemli…” diyerek uyarılarda bulunmuştu.
        Talep reddedildi
    Antik Yunan’da Englezonisi (İngilizlerin adası) olarak da bilinen ve sivillere yasak olan, 9 kilometre uzunluğundaki Uzunada için İngiliz Anthony Edwards’ın oğlu Edward’ın mirasçısı olduğunu öne süren Gwynneth Antoniette Giraud, buranın kendisine ait olduğu iddiasıyla İngiltere İzmir Konsolosluğu aracılığıyla önce Milli Savunma Bakanlığı, Milli Emlak Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne dilekçeyle başvurdu…
        Yargıya gitti
Bunun üzerine Giraud, 3 avukat eşliğinde konuyu yargıya taşıdı. 10 yıldan fazla bir süre önce Urla Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan dava dosya; Ankara Üniversitesi’nden üç kişilik bilirkişi heyetine gönderildi. Raporlarını hazırlayan bilirkişilerden ikisi, Giraud lehine görüş açıkladı… Bilirkişiler, kazanılmış hakkın ortadan kalkmayacağını, bunu geriye işletilemeyeceğini belirterek, davanın haklı olduğu görüşü bildirdi. Diğer bilirkişi ise davanın Lozan Anlaşması’nda çözüldüğünü, dava konusu olamayacağını, 3402 sayılı Kadastro Yasası’nın ilgili hükümlerine göre zaman aşımının gerçekleştiğini ve kadastronun kesinleştiğini belirtti.
Bu sırada dosyaya Edwards’ın mirasçısı olduğu iddiasıyla Olivia Joyce Edwards da müdahil olmak için mahkemeye başvurdu. Edwards’ın başvurusu üzerine bu kez veraset davası açıldı. 6 yıldan fazla bir süre dava, bu konuyla ilgili gelişmeler beklendi; amaç bu veraset ilamının iptali idi. Bu başvuru reddedilince bu kez Olivia Joyce Edwards’ın ret kararına itiraz etmesiyle dosya, esas davanın görülebilmesi için veraset davasının sonuçlanması beklendi. Mahkeme, esas dava hakkında vereceği kararda bilirkişi raporunu göz önünde bulundurursa, Mahkeme Uzunada’yı, ya Giraud’a verecek ya da muhalif bilirkişinin belirttiği gibi konunun Lozan Antlaşması kapsamında hükümsüz olduğuna karar verecek idi. Ancak davanın “İstinaf Mahkemesi” ne götürüldüğü iddiaları gündemde…
         “Lozan’a aykırı”
Davanın uzun süredir takipçilerinden olan Tapu Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, Lozan Anlaşması’nda Türkiye’nin, kapitülasyonlar ve azınlıklar konusunda ayrıntılı şekilde karar aldığını hatırlatarak, “Bu kararlar, Türkiye’de mülkiyet ve yabancılara gayrimenkul satışı konularını kapsıyor. Söz konusu davada Uzunada, bu kararlar kapsamında edinilmiş mallar değil” dedi. Özkaya, aynı şekilde Çeşme’deki Karaada’da hak iddia edilerek İngilizler tarafından dava açıldığını ancak mahkemenin davayı “kanunsuz kaldığı” gerekçesiyle görmeden reddettiğini belirterek, “Bu davanın nasıl sonuçlanacağını bekliyoruz” dedi.
        Rumlardan kalan metruk bir arazi
    TMMOB’nin 2005 yılında düzenlediği “Toprak Reformu Kongresi”nde de gündeme gelen konu için şu bilgilere yer verildi: “Urla’da tüm kadastro çalışmaları 1977 tarihinde sona ermiş ve dilekçe konusu yapılan Uzunada, kadastro harici olarak yazılmıştır. 3402 sayılı Kadastro Yasası’nın hükümlerine göre, ‘Genel sınır içerisinde kadastro görmeyen yerlerin kadastrosu yapılmış sayılır ve Maliye Hazinesi’nin talebi ile her zaman tescili mümkündür’ şeklinde değerlendirilir. Buna göre bu arazi Deniz Kuvvetleri’ne tahsis edilmiş ve dolayısıyla Türkiye’nin hüküm ve tasarrufu altındadır. Yazı konusu yapılan ve İngiliz Edward tarafından kendisine atası Anthony Edwards tarafından kaldığını iddia ettiği 6983 dekarlık arazinin içinde kalan, üzerinde Deniz Kuvvetleri üssünün bulunduğu Uzunada, 1957 yılında Milli Savunma Bakanlığı’na tahsis edilmiştir. Aslı Rumlardan metruk arazi olup Maliye Hazinesi adına tapu kütüğüne tescillidir. Şu anda Deniz Kuvvetleri Üssü olarak devletin mülkiyetinde olan arazilerdendir. Durum bu kadar açık ve nettir.”
        Konsolos Buttigieg: Giraud ailesine ait
    İngiltere’nin İzmir Konsolosu Anthony Willy Buttigieg, Giraud ailesinin Uzunada’nın sahibi olduğu iddiasıyla uzun süre önce kendilerine bir başvuru yaptığını belirterek, “Mahkemenin gelişimi hakkında bilgi sahibi değilim. Çünkü bizde tapu kayıtları yoktur. Ancak gerek benim bilgilerim gerekse kitaplarda yazılanlardan dolayı, adanın Giraud ailesine ait olduğunu biliyorum” dedi. Adanın asıl sahibinin İngiliz Edward ailesi olduğunu belirten Buttigieg, daha sonra evlilik yoluyla Fransız Giraud ailesine geçtiğini söyledi.
        Erbakan ve Türkeş sürgün gönderilmişti
    İzmir Körfezi’nin girişinde Foça kıyıları ve Karaburun yarımadası arasında Urla’ya bağlı Uzunada, “uzun” bir davanın da konusu oldu. Türkiye’nin 4’üncü büyük adası olan ve askeri tesislerin bulunduğu Uzunada, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in sürgün adası olarak adını duyurmuştu ( Ali Eyce Urla Gazetesi -Haber Merkezi)
Posted in DURUM VAZİYETİ, GEÇMİŞİN İÇİNDEN | Leave a comment

ATATÜRK VE ÖĞRETMEN

ATATÜRK VE ÖĞRETMEN

Prof. Dr. Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Atatürk döneminde bir öğretmen milletvekili kadar aylık alıyordu. Daha doğrusu, “millet vekili aylığı öğretmen aylığını geçemiyordu.”
Şimdi ‘sözleşmeli öğretmen’ yaparak kadrosuz ve sosyal güvencesiz çalıştırdıkları öğretmenin aldığı para, asgari ücretten çok daha az; üstelik tatil günlerinde onu da vermiyorlar…
Atatürk döneminde bir vilayete öğretmen atandığında, Milli Eğitim Bakanı valiye telgraf çekiyordu: ilinize atanmış olan öğretmen ‘Kubilay Devrim’ … günü … ekspresi ile geliyor. Garda karşılanması rica olunur.”
Şimdi valiler, polislere öğretmenleri coplatıyor!..
Atatürk döneminde öğretmenlerden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar” isteniyordu. Amaç çağdaş uygarlığın üzerine çıkarak, “dünyada emperyalizmin ve sömürünün yok edildiği/ barışın egemen olduğu yeni bir uygarlık” yaratılmasına öncülük etmekti…
Şimdi, itaat ve biat eden/ dinini ve kinini unutmayan nesiller isteniyor. Amaç, insanlarımızı, bu dünyada emperyalistler tarafından ezilse, hatta daha önce Anadolu’da yaşamış onlarca kavim gibi yok edilse de, öteki dünyadaki “saadet-i ebediye” için hazırlamak, fakat kendilerinin o saadeti bu dünyada yaşamak istemeleri! Bu amaçla Osmanlı’yı batıran “İlmiye Sınıfı”nı yeniden yaratmak üzere, Atatürk’ün Partisi CHP’nin dahil olduğu muhalefetin de katılımı ile “Diyanet Akademisi” yasası, TBMM’de oybirliği ile kabul edildi…
Daha önce benim köyüme, sadece aşar vergisi almak ve asker toplamak için gelen devlet, Cumhuriyet’ten hemen sonra 3 yıllık okul olarak geldi ve babamın kuşağına eğitmenler okuma yazma, matematik ve yurt bilgisi öğrettiler. Daha sonra tek derslik- 5 sınıflı ilkokula dönüşen bu okulda, köy enstitülü öğretmenler tarafından eğitilen ben, Cumhuriyet’in sağladığı parasız yatılı eğitim ve fırsat eşitliğinden de yararlanarak mesleğimin zirvesine, profesörlüğe kadar yükseldim…
Şimdi benim okulumu kapattılar. Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi, gene benim köyümde ve binlerce başka köyde okul da yok, öğretmen de. Artık parasız yatılı eğitim ve fırsat eşitliği de yok. Ancak 3-5 haneye bir cami ve kadrolu imamlar var. İmamlar köylüyü öteki dünyaya hazırlarken, çocuklar için de tek seçenek tarikat ve cemaat yurtları, Kuran kursları, medreseler!..
Emperyalist ülkelerin ajanı hainler tarafından aldatılan zavallıların Atatürk ve Cumhuriyet’e düşmanlıklarını anlıyorum fakat kadınların ve öğretmenlerin Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı olmalarına aklım ermiyor!..
TÜM BU KOŞULLARA KARŞIN HALA “FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR KUŞAKLAR” YETİŞTİRMEYE ÇALIŞAN CUMHURİYET ÖĞRETMENLERİNİN GÜNÜNÜ KUTLARKEN, ONLARA “YIKILMAYA ÇALIŞILAN CUMHURİYETİMİZİ SİZLER KURTARACAKSINIZ” DİYEREK BAŞARILAR DİLİYORUM…
Posted in EĞİTİM, Politika ve Gundem, SÜLEYMAN ÇELİK, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

BAHÇELİ NE YAPMAK İSTEMEKTEDİR? * DÜNDEN BUGÜNE KESKİN DÖNÜŞLER

Posted in Politika ve Gundem, SİYASİ TARİH, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ONUR ÜZERİNE; İKİ KOMUTAN BİR MADALYA

Naci Kaptan – 23 Kasım 2022

Değerli okur,

Gazi Mustafa Kemal Paşanın Kurtuluş savaşında yeniden teşkilatlandırarak kurmuş olduğu Türk Ordusunun askerleri, şerefli, onurlu, liyakatlı, vatansever askerlerden oluşuyordu. Düşmana baş eğmeyen…

Türk Ordusunun, liyakatlı komutanlarının, subaylarının, askerlerin  genlerinde bin yıl öteden gelen asalet vardır. Gerek olduğunda Çanakkale’de olduğu gibi karşılıklı siperlerde birbirleri ile ölümüne savaşan 2 siper arasında yaralanarak yere düşmüş olan Anzak askeri acı içinde kıvranırken, Türk askerinin siperinden bir sopa ucuna takılmış rengi dönmüş bir beyaz mendile sallayarak yerdeki askere cesurca yürüyerek yerde yatan ve az önce kendisine kurşun sıkan düşman askerini kucaklayarak Anzak siperine taşıyan Türk askeri onurunu, gururunu, asaletini, insanlığını  her daim muhafaza eder. Ama pirinç çuvalinda bile kırık taşlar her zaman çıkar.
Bir de sanki Gazi Mustafa kemal Paşanın askeri gibi davranarak, komutanlarını yanıltan, karakterini saklayan, rütbe alan, Ata’nın aydınlanma devrimlerini yok sayan, Laik demokratik cumhuriyeti, kendi ordusunu, askerini kollamak yerine siyasal islamcılarla birlikte cephe tutan, ordusunun işleyiş kuramını ve kurallarını bozan, hiyerarşiyi yok eden komutan/lar da vardır!!!
İş bu tür komutan/lar emrinde bulunan askerlere haince pusu kurarak esir alan yabancı komutandan madalya almıştır. Tuzak kurularak esir alınmış askerlerimizin başına çuval geçirten Amerika’lı  bir komutan önünde madalya takılması için boyun eğen, madalya alan emperyaller ile birlikte cephe tutan  böylesi komutanlar da vardır.
Ama üzülmeyiniz, konumuz sadece bu tür komutan/lar değil, bir de Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kurucu ruhuyla davranan gerçek komutanlar da vardır. Konumuz, birbirinden çok aykırı duruşu, liyakatı, yurtseverliği , askerlik onuru çok ama çok farklı  olan iki ayrı komutandır.
Olay şöyle gelişti;

İKİ KOMUTAN BİR MADALYA

TARİH; 2017’nin 10 Mayıs’ı
YER; Adana, İncirlik üssü
Adana İncirlik Üssü’nde ‘Koalisyon’ güçlerinin karargahında düzenlenen veda ve madalya töreninde ABD’li Albay Kevin Leahy, Özel Kuvvetler’de görevli Albay Orkun Özeller’i madalya vermek için sahneye davet etti. Albay Özeller, Amerikalı komutan tarafından, “IŞİD’le mücadelede gösterdiği üstün başarılardan dolayı madalya ve beratla ödüllendirilecekti.
Albay Orkun sahneye çıktı ve şu konuşmayı yaptı;
Kendisine üstün başarılarından dolayı verilen madalya, berat ve ödülü kabul edemeyeceğini söyleyerek devam etti Amerikalıların yüzüne şunları söyledi:;
“Sizleri yaralamak ve üzmek istemem. Fakat bu madalyayı kabul etmem mümkün değildir. Çünkü bu madalyayı verenler benim düşmanım olan YPG ile işbirliği içindedir. ‘Onurum‘ bu madalyayı kabul etmeme müsaade etmemektedir”
Amerikalıları buz kesti, Dondular kaldılar. Toplantıya katılan askerlerimiz Albay Orkun’u saygı ve sevgiyle alkışladılar. Orkun Albay Amerikalılara bir ders vermişti . https://nacikaptan.com/?p=103193

Şimdi gelelim diğer madalya hikayesine. Bu kez olayın kahramanı bir süre sonra Gen.Kur.Başkanı olacak olan zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar’dır. Olayın bu bölümünü değerli gazeteci Müyesser Yıldız anlatacak;
ABD Ocak 2015’te, henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken Hulusi Akar’a “Liyakat lejyonu madalyası” vermişti. Her ne kadar kendisi “Doğru değil” dese ve madalyanın “paldır küldür” verildiğini söylese de; madalyayı veren, Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçirilmesinden sorumlu olan Odierno’ydu. Buna ilişkin ABD Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, Akar’a madalya gerekçelerinden birisi şöyle ifade edilmişti:
“Suriye konusundaki tutumu ve Türkiye ile ABD askeri kuvvetlerinin işbirliğine katkılarından dolayı”
“Irak’ın işgâlinde önemli rol oynayan ve burada işkenceleriyle ünlü Ebu Greyb Cezaevi’nin mimarı olan ABD’li Komutan Raymond Odierno 2021 Ekim’inde öldü . Odierno sadece Irak’ın işgâline değil, Kara Kuvvetleri Komutanı’yken Suriye’nin karıştırılmasına da öncülük yaptı, muhaliflerin eğit-donat” programlarını planladı.
Ülkemizde nefretle tanınmasının sebebi ise bunlardan evvel “çuvalcı general” diye bilinmesiydi. 2003’te Irak’ın işgâlini öngören 1 Mart tezkeresinin TBMM’de kabul edilmemesinin ardından, TSK’nın kumpaslarla “kafeslenmesinin” miladı olan, Süleymaniye’deki askerlerimizin başına çuval geçirilerek, gözaltına alınması emrini veren oydu. Ancak Odierno’nun “çuvalcı” olduğuna inanmayanlar da vardı.
“Çuval Geçiren Bu Değil” Diyen Kimdi?
Ne demek istiyoruz; TBMM’de 3 yıl önce, 17 Aralık 2018’de Milli Savunma Bakanlığı bütçesinin görüşmeleri sırasında yaşanan tartışmaya gidelim.
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, “1972 yılında orduya girdiğinde, ordunun tüm askerî öğrencilerinin hayali gibi, bir gün Genelkurmay başkanı olmak isteyen birisine 2015 yılında bu hayal nasip oldu. Ancak bu Genelkurmay Başkanı, şimdiki Bakanımız bugün bazı eleştirilere muhatap olacak. Mademki üniformayı çıkardı, mademki siyasileşti, mademki bir siyasi partiye hem de istifa etmeksizin girdi, bazı eleştirilere muhatap olacak.” diye söze başlayıp, önce Hulusi Akar’ın Balyoz kumpası dönemindeki tavrını gündeme getirdi. Ardından özetle şunları söyledi:
“TSK’nın atama ve terfi düzeninin tamamen FETÖ’nün eline geçtiği 2013; ki kanıtımız şudur: O YAŞ’ta beklenen, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu’dur, ama tüm beklentilerin ve teamüllerin aksine, şimdiki Millî Savunma Bakanı atanacaktır. ABD’nin aleni bir şekilde YPG’ye silah vermeye başlamasından birkaç ay sonra, 2003 yılında Mehmetçik’in kafasına Süleymaniye’de çuval geçiren Odierno’dan bugünkü Millî Savunma Bakanımız üstün liyakat lejyonu madalyasını almıştır. Bu, Mehmetçik’in kafasına çuval geçiren Amerikalı  komutandan, o çuval olayından yıllar sonra ve YPG’ye silah sevkiyatı başladıktan haftalar sonra…”
Özel’in başka eleştirileri de oldu. AKP ve CHP’liler arasında sert tartışmalar yaşanınca, oturuma ara verildi. Sonrasında bu eleştirileri cevaplamak üzere söz alan Bakan Akar, “Tamamen önceden hazırlandığı belli olan, şahsiyet yapılan bu konuşmayı başlangıçta kınıyorum, sonunda kınıyorum, ortasında kınıyorum.”  dedikten sonra “çuvalcı generalden madalya aldığı” suçlamasına şu karşılığı verdi:
“Önemli bir husus, bu madalya meselesi, dillere dolandı bu. Arkadaşlar, sayın milletvekilleri, bilmeyenler, lütfen açın, internete bakın, bu bir adet gibi, bu bir gelenek gibi, bu bir -efendime söyleyeyim- usul gibi olmuş, Amerika’ya varıldığında madalya almayan yok, bunun bir anlamı da yok. Gittik oraya, paldır küldür verdiler. Ne talebimiz var, ne şeyimiz var.”
Bunun üzerine şu diyaloglar yaşandı:
Özgür Özel: Askerin kafasına çuval geçiren adamdan, biliyor muydunuz?
Akar: Bir dakika, onu da söyleyeyim. Ben bunu… Şimdi, oradaki Odierno’yu korumuyorum; fakat bilginizi tazeleyin, çuval geçiren bu değil.
Özel: Bu, bu, bu!
Akar: Hayır, değil yahu!
Özel: Bu, bu.
Akar: Allah, Allah! Değil!
Özel: Bu, her yerde var, bu. Vallahi, billahi bu ya!
Sonrasını biliyorsunuz; Erdoğan, Özel’e, “Milli Savunma Bakanımıza yapılan hakaretler yenilir yutulur hakaretler değildir. Bunlara gerekli dersleri yargıda vermek zorundayız. Bunlar ancak o dilden anlarlar. Önce tazminat, ardından ceza.” sözleriyle tepki gösterdi.
Akar da bazı televizyon konuşmaları ve TBMM’deki bu eleştirilerinden dolayı, “kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret, iftira ve Türk Milleti’ni, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama” iddiasıyla, Özel hakkında suç duyurusunda bulunup 500 bin liralık tazminat davası açtı.
Sözkonusu davada, 221 emekli subayın “Akar aleyhinde tanıklık” için başvurduğunu kaydedip, “çuvalcı general” Odeirno’nun, o vakitler Kara Kuvvetleri Komutanı olan Akar’a madalya takmasının hikmet-i sebebini hatırlatalım.
ABD Genelkurmay Başkanlığı, Akar’a madalyanın, “Türk Kara Kuvvetleri’nin başarılı bir şekilde yeniden yapılandırmasını sağladığı, Türk ve Amerikan kuvvetleri arasında bir koordinasyon oluşturduğu, Suriye konusunda sergilediği tutum, Türk ve Amerikan özel kuvvetleri arasında daha geniş bir işbirliği geliştirilmesine katkı sunduğu için verildiğini” açıkladı.
O günlerde Al Jazeera, madalya konusunu Genelkurmay’a da sordu; ancak Genelkurmay İletişim Başkanlığı, ayrıntılı bilgi verilmeyeceğini bildirdi.
O Zamanki Özel Kalem Müdürü Neler Anlattı?
Çuvalcı generalden madalya alma meselesi, darbe davalarında da gündeme geldi.
Örneğin, 15 Temmuz döneminde Genelkurmay Başkanı Akar’ın Özel Kalem Müdürü olan Ramazan Gözel, 10 Nisan 2019’da esas hakkında mütalaaya karşı yaptığı savunmasında; son 3 yılı Akar’la olmak üzere 2011’den itibaren yaşadığı, bildiği ve o zamanlar anlamlandıramadığı gerçekleri anlatacağını belirtip,  “Amacım, Hulusi Akar’ın şahsını hedef almak değil, 15 Temmuz’un, Hulusi Akar’ın anlaşılmasını sağlamaktır. Devletin itibarını korumaya dikkat edeceğim. Çünkü bu şahıslar gidici, makamlar bakidir.” dedikten sonra şu iddialarda bulundu:
“5 Şubat 2014’te Odierno ziyaret etmek istedi, Hulusi Akar ‘evet’ dedi. İlk ziyarete gelen yabancı mevkidaşı oydu. O zaman madalya konusu yoktu. Buna rağmen Odierno’ya büyük tepki vardı. Tepkileri azaltmak için Necdet Özel’i ikna edip, kandırmak demek istemiyorum, sorumluluğu paylaşmak adına onunla görüşmesini sağladı. Biz Kuvvet olarak görüşmeleri basına vermeyiz, Genelkurmay paylaşır. Çuvalcı General Akar’ı ziyaret ediyor; ama haberi yapılan Necdet Özel. Bunun anlamı var mı? Hulusi Akar açısından elbette var. Hulusi Akar doğruları söylemiyor, herkesi kandırmaya devam ediyor. Onun için çuvalcı olayını anlatıyorum. Dillere dolanan madalya olayına gelelim. Bu olayda gelen tepkileri azaltmak için yapılan çalışmalarda ben de yer aldım. Ziyaret öncesinde Kuvvet Karargâhı ilgilileri, ‘Odierno’ya bu dönemde gitmeyin, zamana yayalım’ dedi. Dinlemedi, ısrarla gitti. Mesela bundan önce Işık Koşaner Kuvvet Komutanı iken Amerika’ya davet edilmişti. 6-7 ay sonra Genelkurmay Başkanı olacaktı. Karargah, ‘Gitmeyin, icazet alma anlamına gelir’ dedi; ortak aklı dinledi, gitmedi. Madalya olayına dönersek; Meclis’te, ‘Herkese veriliyor, bize de paldır küldür verildi.’ dedi. Böyle paldır küldür olmaz. Genelkurmay’a bildirilir. Onay verilirse alınır, bu işler de gitmeden ayarlanır. ABD’ye gitmeden önce 2 gün İstanbul’da kaldı. ABD’liler madalya vereceklerini söyledi. Özel’e arz ettirdi. Ayak basmadan önce tören alanı vs. hepsi biliniyordu. Bize, ‘NATO’cu ABD’ci’ diyenler, ABD’nin madalya veriş gerekçelerine baksınlar. Herkese veriyorlarsa Necdet Özel, Işık Koşaner aldı mı? Çok büyük tepki geldi, bu kadarı beklenmiyordu. ‘Nasıl savunacağız?’ diye düşünüyoruz. Şöyle bir şey oldu, Özel Kalemi, ‘Bu olay sizi mezara kadar takip edecek, eleştirilere alışmanız lazım.’ dedi.”
Gözel’in işaret ettiği 5 Şubat 2014’teki açıklamalara baktığımızda ne görüyoruz? Gerçekten de Odierno’nun, sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Özel’le görüştüğüne ilişkin, “Necdet Özel Çuvalcı Generali Kabul Etti” başlıklı haberleri.
Yani daha 2014’te, Odierno’nun “çuvalcı general” olduğu vurgulanmışken, Akar 4 yıl sonra TBMM’de, “Allah, Allah, çuvalı geçiren bu değil.” demişti. Bilmiyorsa da, bildiği halde böyle söylediyse de vahim bir durumdu!..
Sonuç?
Odeirno’nun ölüm haberini iktidar medyası bile “Çuvalcı general kanserden öldü” manşetiyle duyurarak, bir anlamda Akar’ı yalanlamış olmadı mı?
TBMM’de 2022 bütçe maratonu başlıyor. Savunma Bakanlığı bütçesinin görüşmeleri sırasında belki bu konu yine tartışılır diye hatırlatalım istedik.
Ez cümle; Odierno’yu hiç, ama hiç iyi bilmeyiz… Ve dahi Odierno-çuval-madalya denklemini çözemezsek, TSK’nın kafeslenip “yeniden yapılandırılmasını” da Kerkük ve Suriye’deki durumumuzu da anlayamayız!..

Müyesser YILDIZ – 18 Ekim 2021 – Askerlerimizin Başına Çuvalı Onun Geçirdiğine İnanmayan Var Mı?

Naci Kaptan – 23 Kasım 2022
Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, TSK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | 2 Comments

Kızılelma: bilinenler, bilinmeyenler, engeller

İlk uçuş öncesi pist testlerini geçen pilotsuz uçak Bayraktar Kızılelma, ilk günden ortaya çıkan engelleme çabalarına rağmen Türkiye’nin hava gücüne katılması bir dönüm noktası sayılabilir. (Foto: Baykar Savunma)

Kızılelma: bilinenler, bilinmeyenler, engeller

Yazar: Arda Mevlütoğlu / 23 Kasım 2022, Çarşamba

Baykar Savunma tarafından geliştirilen Bayraktar Kızılelma muharip insansız uçak sisteminin (MİUS), 20 Kasım günü Çorlu Havaalanı’nda taksi ve koşu testini tamamladı. Havacılıkta bir hava aracının “taksi” yapması, pist ya da taksiyolunda kendi motor gücüyle ilerlemesi anlamına geldiğinden, hava aracı geliştirme projelerinde bu test, önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. Özellikle jet motorlu bir insansız hava aracı (İHA) için taksi denemesi, hem motorun güvenli bir şekilde çalıştığının hem de uçağın ana ve alt sistemlerinin otonom iniş kalkış için uygun olduğunun tespit edilmesi bakımından önem taşır. Bu nedenle 20 Kasım Kızılelma projesi ve Türk havacılık ve savunma sanayii için önemli bir gün oldu.
Kızılelma’nın bu denemesi aynı zamanda Türkiye’nin savunma ve dış politikası açısından kritik bir süreçte gerçekleşti. Tam da denemenin yapıldığı gün Rusya, Kızılelma da dahil bir dizi projede devam eden Türkiye-Ukrayna savunma sanayii işbirliğinin önemli aktörü Motor Siç firmasının üretim tesislerini bombalayarak tahrip etti. Öte yandan Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasına karşılık olarak ABD tarafından F-35 projesinden çıkarılmasından sonra yine bu ülkeden talep ettiği F-16’larla ilgili müzakerelerini sürdürüyor. Bu karmaşık askeri-politik “Meksika açmazı”  içinde Kızılelma ilginç bir konuma, daha şimdiden yerleşmiş görünüyor.
Neden Kızılelma?
“Muharip İnsansız Uçak Sistemi” (MİUS) projesi olarak varlığı bir süredir bilinen projede tasarım kamuoyuna ilk olarak Temmuz 2021’de gösterildi. Mart 2022’de ise uçağın adının “Bayraktar Kızılelma” olduğu açıklandı. Türk geleneğinde uğrunda çaba harcandıkça uzaklaşan ancak bir o kadar da değerli hale gelen ülkü ya da nihai hedef anlamına gelen Kızıl Elma, yaygın olarak fethedilecek bir belde ya da bir ideali tanımlamak için kullanılageldi. Bu bakımdan ele alındığında, jet motorlu insansız bir savaş uçağı geliştirmenin teknik ve teknolojik zorluklarına meydan okuyuşu nitelediği için ismini hak eden bir proje olduğu söylenebilir.
Yapı özellikleri
Kızılelma, delta tipi kanat ve gövdenin ön kısmında, hava alıklarında iki kanatçık ile çift dikey kuyruğa sahip, jet motorlu bir savaş uçağı. Gövdenin genel geometrisi, radar kesit alanını düşürmek için belli açı ve formlarda şekillendirilmiş. Ayrıca gövdenin çeşitli yerlerindeki kapaklar, bu maksatla “tırtıklı” (“serrated”) yapıda. Radar izini daha da düşürmek için gövdenin radar emici malzeme ve boya ile kaplanacağını varsaymak mümkün. Baykar Savunma, Kızılelma’yı uçak gemilerinden iniş kalkış yapabilecek şekilde tasarlıyor. Bu kapsamda, testleri devam eden ve kısa süre içinde hizmete girmesi öngörülen Anadolu çok maksatlı amfibik hücum gemisinde Kızılelma’nın da görev yapabileceği açıklanmıştı.
Baykar Savunma tarafından paylaşılan bilgilere göre Kızılelma, beş saat havada kalabilecek ve 35 bin fit (yaklaşık 10 bin 650 m) servis tavanına sahip olacak. Uçağın azami kalkış ağırlığı 6 ton, faydalı yük kapasitesi ise 1,5 ton olarak veriliyor. Kızılelma’nın üssünden muharip görevi yerine getirip dönebileceği azami mesafe olan muharebe yarıçapı ise 500 deniz mili (yaklaşık 925 km) olarak belirtilmiş.
Silah sistemleri yerli
Kızılelma’nın, radar kesit alanını düşürecek önemli bir tasarım özelliği, hassas güdümlü füzeleri ve bombaları taşımak için dahili bir silah bölmesine sahip olması. Uçak ayrıca her iki kanat altındaki üçer istasyonda da füze ve bomba taşıyabilecek.
Türk savunma sanayi, Kızılelma için çok çeşitli hassas güdümlü silah sistemleri sunmakta. Bunlar arasında SOM-J havadan karaya seyir füzesi, HGK, LGK, Minyatür Bomba (MB), TEBER ve Laçin tipi hassas güdümlü bombalar, Çakır havadan fırlatılan gemisavar füzesi, Gökdoğan ve Bozdoğan havadan havaya füzeler bulunuyor. Kızılelma’nın ana sensörünün, şu anda ASELSAN tarafından geliştirilmekte olan aktif elektronik taramalı dizin (AESA) radar sistemi ile gelişmiş elektro-optik kameralar ve elektronik harp sistemleri olması planlanıyor.
Motor Ukrayna’dan
Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre motor tip ve sayısına göre Kızılelma için planlanan üç farklı model bulunuyor. Bunlar, bir adet AI-25TLT motorlu Kızılelma A, bir adet AI-322F motorlu Kızılelma B ve iki adet AI-322F motorlu Kızılelma C. Bu motorların temini için Baykar Savunma ile Ukraynalı İvçenko Progres arasında Kasım 2021’de anlaşma imzalanmıştı. Kızılelma’nın ilk modeline güç verecek olan AI-25TLT, eğitim uçaklarında da kullanılan bir turbofan motor. AI-322F motoru ile de Kızılelma, ses üstü sürate çıkacak.

Kızılelma ve tasarımcısı Selçuk Bayraktar. (Foto: Baykar Savunma)
Posted in YENİ NESİL SİLAHLAR | Leave a comment

TORYUM DOSYASI * GİZEMLİ UÇAK KAZASINDA HAYATINI KAYBEDEN BİLİM İNSANLARI

İstanbul-Isparta seferini yaparken 30 Kasım 2007 saat 01.36’da
düşen yolcu uçağına yönelik şüphe ve iddialar 15 yıldır devam ediyor.

Naci Kaptan – 22 Kasım 2022

Atlasjet’in, İstanbul-Isparta seferini yapan World Focus’tan (Dünyaya Bakış Hava Taşımacılığı A.Ş) kiraladığı yolcu uçağı, Süleyman Demirel Havalimanı’na inişe geçtiğinde sırada Keçiborlu Türbetepe’de düşmüş, kazada yedisi mürettebat 57 kişi yaşamını yitirmişti.

Facianın üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen, kazaya ilişkin şüpheler ise gündemden düşmüyor. Bu şüphelerin odağında Türkiye’nin enerji devi olmasını sağlayacak toryumdan nükleer enerji projesinin mimarları, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Arık, araştırma görevlisi Özgen Berkol Doğan, yüksek lisans öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve araştırma görevlisi Mustafa Fidan’ın kazada hayatlarını kaybetmiş olması geliyor.
Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, bugünkü “Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 15 yıl sonra” başlıklı yazısında, son anda programını değiştirip uçak kazasından kurtulan Prof. Serkant Ali Çetin’i anlattı.
Ertuğrul Özkök, “Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer. Burası, bütün dünyanın Dan Brown’ın ‘Melekler ve Şeytanlar’ romanından öğrendiği İsviçre’deki CERN adlı bilim merkezidir. Prof. Engin Arık Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesidir. Ama en önemlisi, Türkiye’nin CERN’deki ATLAS çalışmalarını yürüten kişidir” ifadelerini kullandı. https://www.odatv4.com/guncel/bilim-insanlarinin-oldugu-ucak-kazasindan-son-anda-kurtulan-profesor-gizemi-acikladi-16092042-191673

Toryum ve uçak kazası: Bir suikast mı?

Prof.Dr. Engin Arık, altı meslektaşı ile birlikte Isparta’da çok önemli bir bilimsel toplantıya katılmak üzere yola çıkmıştı. Kazadan sonra suikast olasılığı ortaya atıldı, herhangi bir sonuç çıkmadı ama hâlâ gündemde…
Prof. Dr. Engin Arık (1948) parçacık fiziği uzmanıydı, Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde öğretim üyesiydi. 30 Kasım 2007 günü Isparta’da meydana gelen uçak kazasında yanındaki altı meslektaşıyla birlikte öldü. Isparta’da çok önemli bir bilimsel toplantıya katılacaktı. Kazadan sonra suikast olasılığı ortaya atıldı ama herhangi bir sonuç çıkmadı. Bununla birlikte suikast olasılığı gündemden düşmüş değil.

Prof. Dr. Engin Arık
ALINAMAYAN DOSYALAR
“Toryum” söyleşimiz yayımlandıktan sonra Engin Arık Hanım’la ilişkimiz kopmadı. Söyleşi kamuoyunda epeyce yankı bulmuştu, bu vesile ile toryum benim de sorunum olmuştu. Bundan dolayı toryum dosyasını bulunca sorunu tekrar gündeme getirmeye karar verdim, bu konuda yayımladığım bağımsız yazıları da buldum ve toryumu güncellendirmek için ekim ayında bir yazı dizisi yazmaya karar verdim.
Ben hazırlıklarımı yaparken Sözcü gazetesi yazarı Aytunç Erkin, 2 Eylül 2022 günü “Kayıp dört ‘sır’ dosya” https://www.sozcu.com.tr/2022/yazarlar/aytunc-erkin/kayip-dort-sir-dosya-7341810/ başlıklı müthiş bir yazı yayımladı. Kendisini kutlarım.
Yazı, tanıklı ve yaşanmış bir olaya dayanıyor. Bu ilginç ve çarpıcı yazının tamamını bulup okumayı size bırakıyorum. Ben ayrıntıya girmeden kısaca özetleyeceğim: Yıl 2008, günlerden 5 Temmuz. Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, birkaç kişiyle birlikte Ergenekon soruşturması kapsamında nöbetçi mahkemeye sevk ediliyor ve tutuklanıyor ancak avukatının itirazı üzerine 14 Temmuz günü serbest bırakılıyor. Ama Aytunç Erkin, ilgilendiği “mafya ve devlet mekanizması”nı görüşmek üzere bu yakınlarda ATO Başkanı Sinan Aygün’e telefon ediyor. Sinan Aygün, ATO’nun hazırladığı raporlar hakkında konuşurken şu bilgiyi veriyor: “2008’de gözaltına alındığımda ATO’daki 125 klasöre de el konuldu… Bu klasörlerden 121’ini geri verdiler. Ancak dört tanesini geri alamadım. Başvuru yapmama, istememe rağmen alamadım.” Geri alamadığı dosyalar petrol, altın, bor ve toryum dosyaları imiş.
İŞİN ‘AMA’SI…
Petrol, altın, bor ve toryum dosyaları sahibine neden geri verilmiyor? Bu çok önemli. Bence bu dört dosya arasında toryum ve bor madenleriyle ilgili raporlar son derece önemli. Ülkemizi düze çıkarma olanağına sahip maden, rezervlerinin çok önemli bölümü bizim ülkemizin toprakları altında. Toryumun önemini söyleşiyi okuduğunuz zaman anlayacaksınız. Bu dosyalar ile 2007 yılındaki uçak kazası arasında bir ilişki kurulabilir mi? Eğer bir mafya ya da casusluk romanı yazsaydım kitabın ana fikrini suikast olasılığı üzerinde kurardım. Acaba geri verilmeyen dört dosyanın kopyaları ATO arşivinde var mı? Varsa bu dosyalara erişmek mümkün mü?
Bu söyleşi yayımlandıktan sonra Prof. Dr. Engin Arık ve toryum üzerine yazdığım yazıları köşemde yayımlamayı ve konu üzerine başka yazılar yazmayı düşünüyorum. Toryumun devlet tarafından başta enerji olmak üzere kullanılması, ülkemizi gelişmiş 10 ülke arasına sokma hayalini (AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayal olarak kalmaya mahkûm hayali) kesinlikle gerçekleştirir. Ama, bu işin “ama”sı da var.
‘TORYUM’ ADLI BİR KURTARICI
Mevki, Hisarüstü’nde bir evin bahçesi. Bahçede yeni evlenmiş bir çiftle tanıştırılmak üzere çağırılmış yüz kadar davetli… Bu yüz davetliden hiç tanışmadığım altısıyla bir masada oturuyoruz… Tanışmayan insanlar nelerden söz eder? Siyasetten, “Ne olacak memleketin hali”nden… Haftanın gözde konusu Şenol Güneş ve Hakan Şükür kısa zamanda tüketiliyor. Konuklardan biri elektirik faturalarından yakınıyor. “Ne olacak memleketin hali?” sayfası açılınca alıyorum sazı elime:
Eski devrimcilerden birinin “Elektrik eşit uygarlık” özdeyişine kendi özdeyişimi ekliyorum: “Ucuz elektrik eşit sınai kalkınma” diyorum. Ama ne mümkün! Baraj yapıyorsun, astarı yüzünden pahalıya çıkıyor. Bu arada çevreciler ve “harabeseverler” ayaklanıyor.
Memlekette kömür, linyit bol diye düşünüp termik santral kuruyorsun. Gene çevreciler ve doğaseverler karşı çıkıyor. Elbette Yatağan örneğinde olduğu gibi haklı oldukları noktalar var. Yirmi yirmi beş yıldır Silifke kıyılarına bir nükleer santral kuramıyorsun. Gene çevreciler, nükleer atık karşıtları ve kendi elektriklerini yüzlerce nükleer santralde üreten sanayileşmiş ülkeler karşı çıkıyorlar. Şimdilerde her derde deva görünen, dışarıya bağımlı olduğumuz doğalgaz da pahalı ve günün birinde bitecek… Kala kala bir rüzgâr kalıyor. Rüzgâr değirmenleriyle elektirik üretimi. İyi de ya rüzgâr esmezse ne olacak?
Ben bu soruyu sorunca masada, sağ yanımda oturan bir hanım “Kurtarıcının üzerinde oturuyorsunuz ama haberiniz yok!” diyor. Ciddi adamım, komiklik olsun diye üzerine oturduğum sandalyenin altına bakmıyorum. Söz konusu hanım, Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nden Prof. Dr. Engin Arık, aynı zamanda Türkiye Fizik Derneği ikinci başkanı. Kurtarıcının adını söylüyor: Toryum. Türkiye’de çokmuş; “çernobil” ve nükleer kirlilik tehlikesi yokmuş. Konuşmadan aklımda kalan bunlar…
Evde bir ansiklopedi açıp toryum maddesini okuyorum: “Toryum, 1828’de Berzelius tarafından keşfedildi ve radyoaktifliği, 1898’de Marie Curie tarafından ortaya konuldu. Bu element, torit, torianit ve monazit gibi cevherlerin içinde bulunan ve uranyumdan üç kat daha fazla rastlanan metaldir. Doğal toryum, tümü radyoaktif olan izotopların bir karışımından oluşur… Toryum-232, bir kuluçka reaktörle, gelecekte elektonükleer sanayisi için önemli bir enerji kaynağı oluşturabilecektir.”
PROFESÖR GİBİ KONUŞMADI
Ansiklopedinin “gelecek” sözcüğüyle tanımladığı süreç beş altı yıl önce başlamış. Başladığını Profesör Arık söylemişti. Ülkemizde bolca bulunması göz önüne alındığında, “toryum”u kurtarıcı olarak tanımlamak hiç de hayalcilik değil.
Zonguldak kömür havzasını bulan Uzun Mehmet’i, toplumsal model kabul etmiş dinozorlar kuşağından olduğum için Prof. Dr. Engin Arık’ın peşini bırakmadım. Randevu alıp hiç bilmediğim bir konuda söyleşi yapmak için Boğaziçi Üniversitesi’ndeki laboratuvarına gittim. Bir cahille konuştuğunun farkında olan Bayan Arık da profesörlük yapmadı, profesör gibi konuşmadı.

Prof. Dr. Engin Arık 2002 yılında, Türkiye’nin elindeki madenin
ebediyen bitmeyeceğini söylüyor… ‘Toryumu biliyor muyuz?’

Gazetemiz yazarı Özdemir İnce’nin, 2007 yılında, Isparta’da meydana gelen uçak kazasında yaşamını yitiren Prof. Dr. Engin Arık’la 28 Temmuz 2002’de yaptığı söyleşi, toryumun önemini yine ortaya koyuyor.
Prof. Dr. Engin Arık parçacık fiziği uzmanıydı. 30 Kasım 2007 günü Isparta’da meydana gelen uçak kazasında yanındaki altı meslektaşıyla birlikte yaşamını yitirdi. Arık’la 2002 yılında, Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir söyleşi yapmıştım…
Engin Hanım, “kurtarıcı” olarak tanımladığınız toryumu bir meslektaşınıza anlatır gibi değil, benim ve okurlarımızın anlayacağı gibi anlatır mısınız?
Toryum, saflaştırıldığında alüminyum, çelik görünümünde bir element. Toprakta toryum oksit halinde bulunuyor. Dünya rezervlerinin yaklaşık yarısı Türkiye’de, Batı Anadolu’da bulunuyor. Eskişehir, Sivrihisar, Beypazarı ve Kızılcaören yörelerinde…
Dünyada nerelerde var, rezervler ne kadar?
Avustralya’da 300 bin ton, Hindistan’da 290 bin ton, Norveç’te 170 bin ton, ABD’de 160 bin ton, Kanada’da 100 bin ton, Güney Afrika’da 35 bin ton, Brezilya’da 16 bin ton…
Türkiye’de?
800 bin ton. Neredeyse bütün dünyada toplam 1071 bin ton, Türkiye’de 800 bin ton.
Müthiş bir şey. Dünya rezervlerinin yarıya yakını bizde. Bir mukayese yapmak istiyorum. Birkaç yıldır bir başka maden, bor üzerine bir tartışma vardı. Bor, stratejik maddedir, özelleştirilmesin, özellikle de yabancıların eline geçmesin deniliyordu. Toryum için de aynı şeyi söylemek mümkün müdür?
Bildiğim kadarıyla, toryumun 21. yüzyılın en stratejik maddesi olması büyük bir olasılık. Eğer 2005 yılına kadar yapılması planlanan yeni tip nükleer enerji santralları gerçekleşirse, toryum bir numaralı element olacak. Çünkü yeni tip reaktörlerde yakıt olarak kullanılacak. Eğer biz toryum ile elektrik enerjisi üretebilmek olanağına kavuşursak bu trilyonlarca varil petrole eşdeğerde bir enerji kaynağı olacak.
Diyelim ki her şey yolunda gitti, 2005 yılında, haydi diyelim 2010 yılında toryumlu nükleer santraller çalışmaya başladı. Bu nasıl olacak? Yani kömür gibi topraktan çıkartıp bir çuvala koyup… Bunu bir anlatır mısınız?
Şu anda planlanan yeni tip reaktörlerin prototipinden söz edecek olursak: Yerin yaklaşık 30 metre altında, kurşun bir hedefin içinde bulunacak toryum. Bu hedefe dışarıdan, yeryüzünden hızlı protonlar gönderiyorsunuz. Bu protonlar kurşundan nötron üretiyor. Bu nötronlar da gidip toryumla birleşerek enerji üretiyor.
Peki toryumun topraktan çıkartılması ve enerji üretimi sırasında bu işlerde çalışan insanlar herhangi bir tehlikeye maruz kalıyor mu?
Hayır. Bizim rezervlerimiz zaten Toryum-232. Yüzde yüz oranda, oksitlenmiş durumda toryum içeriyor. Neden “kurşun hedef” deniliyor diye soruyorsunuz. Kurşun hedef dediğimiz şey, içine toryum konulan bir mahfaza, bir kap. Silindirik biçimde, boru biçiminde olabilir. Üzerine hızlı protonlar gönderildiği için “hedef” olarak adlandırılıyor. Bu tip reaktörlerin eskileriyle mukayese edilmesi mümkün değil. Kesinlikle patlama tehlikesi yok. Çernobil benzeri bir felaketin tekrarlanması mümkün değil.
Yani radyoaktif kalıntı da bırakmıyor…
Radyoaktif kalıntı minimum nisbetinde. Bu minimum kalıntı da nötronlarla yok edilebiliyor. Bu tip reaktörlerde, reaktörün fişini çektiniz diyelim, her türlü işlem duruyor. Oysa klasik tip reaktörlerde, fişi çekseniz de olay zincirleme olarak devam ediyor. Her an sizin kontrolünüzden çıkabiliyor. Yeni tip reaktörlerde bu imkânsız. Patlama ihtimali yok, doğa kirlenmiyor, minimum atıklar da uzun ömürlü değil.
Uranyum bu kadar belalı bir madde, tehlikeli, radyasyon yayıyor. Oysa toryum da 1828‘de bulunmuş, radyoaktif olduğu da 1898‘den bu yana biliniyor. Bilim adamları tehlikesiz olduğu halde neden toryumu tercih etmemiş?
Toryum nedense iyi tanınmıyordu. Cenevre’de CERN (European Center for Nuclear Research-Avrupa Parçacık Fiziği Araştırma Merkezi) laboratuvarında araştırma yapan, Nobel almış bir İtalyan fizikçi, Prof. Carlo Rubbia tarafından önerildi 1993’te. Toryumun, uranyumun yerini alabileceği kanıtlandı. Dokuz yıl öncesine kadar toryumun bu tip bir reaktörde yakıt olarak kullanılabileceği bilinmiyordu.
Artık biliniyor. Sadece biliniyor mu, yakıt olarak kullanmak için dünyada ne gibi çalışmalar yapılıyor?
Ön araştırma çalışmaları bitti, projenin fizibilitesi 1998’de tamamlandı. 11 Avrupa ülkesinin bilimsel araştırma bakanları için araştırma panelleri oluşturuldu, bir de bilim adamlarının katıldığı teknik danışma grubu var. Ne yazık ki Türkiye yok buralarda. CERN laboratuvarı da 1954 yılından bu yana var. Aralarında Yunanistan’ın da bulunduğu 12 Avrupa ülkesinin kurduğu bir laboratuvar…
Burada biz var mıyız?,
Burada biz maalesef yokuz. Şu anda 20 üyesi var.

Prof. Dr. Engin Arık, çalışma arkadaşlarıyla birlikte
Hiçbir yerde yokuz! Peki ne olacak bizim halimiz?
Aralarına katılmak için Türkiye Bilimler Akademisi’yle birlikte yoğun çabalar içindeyiz.
Sadece Bilimler Akademisi mi? Devletin, hükümetin bu işe el koyması gerekmiyor mu?
Hepsi bir arada olmalı. CERN’e ve öteki çalışmalara katılan devletler kendi güçleri nisbetinde bütçelere katkıda bulunuyorlar. Ancak bilimsel araştırmalara yapılan yatırımlar bir süre sonra misliyle kendini öder duruma geliyor. Ama Türkiye bu gibi konulara para ayırmadığı için büyük bir bilim adamı eksikliği var.
CERN’de neler yapılıyor? Biz oraya dönelim.
CERN’de yapılan ön araştırmalar bitti. Avrupa’nın ilk prototip toryumlu nükleer santralı 2005 yılına kadar tamamlanacak. Ayrıca Japonya ve ABD’de kendi santrallarını yapmaya çalışıyor.
Demek ki üç merkez var: Avrupa, ABD ve Japonya… Bunlar santralı bitirdikleri zaman bize satacaklar…
Biz de araştırmaların içinde olursak kendimiz de üretebiliriz. Belki daha iyisini yapabiliriz. Prototipin geliştirilmesinde mutlaka aralarında bulunmamız gerek. Bildiğim kadarıyla Avrupa prototipi reaktör 2005 yılında bitirilecek. Bu yeni reaktör, mevcut uranyum atıklarını da kullanabilecek. Avrupa’nın toryum için geliştirmeye çalıştığı reaktör, mevcut reaktörlerin sorunlarını da çözümleyecek.
Prototip reaktör 2005 yılında tamamlanırsa, seri üretim 2010 yılında başlayabilir mi?
O kadar sürmez bile, bir prototip ortaya çıkınca birkaç yıl içinde firmaların anahtar teslim üretecekleri modül haline gelebilir.
Toryum madeninin yarısının bizde olduğunu biliyoruz. Peki Türkiye, toryum reaktörü çalışmalarının neresinde?
Hızlandırıcı üzerinde çalışan bir tek araştırma grubumuz var Ankara’da. Grup, Prof. Dr. Saleh Sultansoy (Gazi Üniversitesi) grup başkanı, Doç. Dr. Abbas Kenan Çiftçi (Ankara Üniversitesi), Doç. Dr. Ömer Yavaş (Ankara Üniversitesi) ve Yard. Doç. Dr. Metin Yılmaz’dan (Gazi Üniversitesi) oluşuyor. Hızlandırıcı Araştırma Grubu Ve öğrencileri. Oysa dünyada 15 bin hızlandırıcı var.
“Hızlandırıcı” ne demek?
“Hızlandırıcı”, proton ve elektron gibi temel parçacıkların ve atom çekirdeğinin hızını çoğaltan aletlerdir. Hızlandırıcılar tıpta, sanayide, savunma sanayide de kullanılıyor. Türkiye’de sanırım 30 kadarı tıpta kullanılıyor. Fakat araştırmayla ilgili hızlandırıcı yok
İstanbul’da da siz varsınız. Genelde fizikçiler mi çalışıyor bu konuda?
Ben tam olarak hızlandırıcı konusunda çalışmıyorum. Benim alanım deneysel yüksek enerji fiziği, parçacık fiziği. Türk Fizik Derneği Başkanı, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nizamettin Erduran deneysel nükleer fizik üzerinde çalışıyor.
Türkiye’nin yerin altındaki toryumunu 2015 yılından itibaren kullanabilmesi için ne yapmak lazım?
Önce bilime ve bilimadamına yatırım yapmamız lazım. Şu an bir tahmin yapacak olursak: Türkiye’de, 2010 yılında hızlandırıcı, deneysel yüksek enerji fiziği ve nükleer fizik konularında, Avrupa ortalamalarına göre bin 200 bilim adamının çalışıyor olması gerek. Şu anda, 2002 yılında sadece 80 kişi var. Sekiz yıl içinde bu sayıya ulaşabilmek için bilimadamına, gerekli aletlere destek vermek lazım.
Bu desteği kim verecek?
Devlet, hükümet, tabii ki TÜBİTAK, Türkiye Bilimler Akademisi TÜBA. Özel teşebbüsün, sanayi kesiminin de katılması, katkıda bulunması gerekir.
Belki hepsinin, herkesin katılacağı özel bir örgüt kurulabilir.
Ama her şeyden önce, en önemlisi eleman yetiştirmek. Ayrıca Avrupa, Japonya ve ABD’de toryum madeninin enerji alanında kullanılması konusunda araştırma yapan gruplara bizim bilimadamlarımızın katılmasını mutlaka sağlamak. Oralardan öğrenilen bilgileri Türkiye’ye aktarmak.
Türkiye’de akademik unvana sahip kaç bilimadamı var bu işin içinde?
Hızlandırıcı alanında çalışanların sayısı 10’u bile bulmaz. Sıfır diyebiliriz. Üniversitelerin fizik bölümlerinin bu alanda çalışmasını sağlamak, doktora ve doktora üstü çalışmalarını hızlandırmak, çoğaltmak, bu alanda çalışma yapacak olanları yüreklendirmek lazım. Lisansüstü eğitimin güçlendirilmesi… Büyük bir servetin üzerinde oturuyoruz, küçük bir bilimsel yatırımla toryumla enerji üretme alanının dünya devleri, liderleri arasında girebiliriz. 290 bin tonluk toryum rezervi bulunan Hindistan enerji geleceğini toryumda arıyor. Yüksek düzeyde, araştırma yapıyor.
Peki bizim aklımız erer mi bu işe? Katılmaya kalkışsak bizi aralarına alırlar mı?
Bir fizik bölümü mezununun dünya stardartlarında yetişmesi için kaç yıl lazım?
Bilim adamlarımızı elbette alırlar aralarına. Bu alanda çalışan bilim adamlarımızın zaten bağlantıları var onlarla. Bir mezunun 5 yıl daha çalışması lazım doktora alması için 7 ile 10 yıl yeter. Ayrıca, başka ülkelerde yaşayan Türk bilim adamları var, onlar Türkiye’ye davet edilebilir. Türki devletlerde, özellikle Azerbaycan’da, Özbekistan’da bilim adamları var. Onlardan da yararlanabiliriz. Düşünün bu alanda Bulgaristan’ın, Romanya’nın gerisindeyiz. Avrupa 2003 ile 2006 arasında yapılacak çalışmalar için bu alana 325 milyon euro yatırıyor. Bu nükleer reaktör prototipinin üretilmesi için…
Toryum nükleer enerji reaktörleri çalışmaya başladı diyelim. Elimizdeki toryumun ömrü ne?
Ebediyen diyebiliriz. Bitmeyecek diye düşünebiliriz.
ENGİN ARIK’A TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİYORUM…
Türkiye, dünya toryum rezervlerinin yarısına sahip. Toryum çevreyi kirletmiyor, nükleer artık bırakmıyor. Öyle bir rezerv ki Türkiye sonsuza kadar enerji kaynağı derdinden kurtulabilir, toryum reaktörleriyle ürettiği elektrik enerjisini toryum yoksulu Avrupa’ya ve komşularına satabilir. Türkiye’nin elektrik üretmek için dışarıdan petrol ve doğalgaz almadığını, ısıtmada kullanılan doğalgazın yerini toryumdan üretilen elektriğin aldığını düşünelim. Düşünelim, Türkiye’nin başına büyük bir devlet kuşunun konduğunu anlarız. Önümüzdeki 10-15 yıl içinde Türkiye’nin talihi tersine dönebilir. Önü açılabilir.
Devletin, hükümetin, TBMM’nin, TÜSİAD’ın, sanayi odalarının “toryum” gerçeğinden haberi var mı, bilmiyorum. Prof. Dr. Engin Arık, Devlet Planlama Teşkilatı’nın haberi olduğunu söylüyor.
Uranyuma dayalı nükleer enerji üretimine, hidrolik enerji için baraj yapılmasına, termik santrallere karşı çıkan, ancak Türkiye’nin enerji gereksinimi için olumlu öneride bulunamayan çevreci örgütlere, doğaseverlere, sivil toplum örgütlerine ve “harabeseverler”e de müjde! Şimdi ellerinde toryum kozu var. Yürüyüş yapmalarına, açlık grevi yapmalarına artık gerek kalmayabilir. Toryum reaktörüyle elektirik enerjisi üretimine sahip çıkabilirler.
Türkiye önümüzdeki 12 ay içinde mutlaka CERN’e üye olmalı ve Toryum Prototip Reaktörünü üreten devletlerin arasında yer almalı. Bu da yetmez, Türkiye, ABD ve Japonya ile ilişki kurup toryum reaktörü alanında çalışma yapan gruplara bilimadamları göndermeli. Bu yılın sonuna kadar Hindistan bu alanda neler yapmış, oradan da bir şeyler öğrenmeli. Ülkemiz adına, bu işi bana haber verdiği için Prof. Dr. Engin Arık’a ve bu alanda çalışan birkaç bilimadamımıza teşekkürü borç bilirim. Ben de sizlere, bütün Türkiye’ye, başımıza konan devlet kuşunun, kurtarıcımız toryumun müjdesini veriyorum.

Toryum Nedir, Nerelerde Kullanılır? Özellikleri Nelerdir?

Toryum hem kullanım alanı olarak hem de gelecek açısından büyük öneme sahip bir elementtir. Özellikle yeraltı kaynakları açısından Türkiye önemli bir yere sahip. Peki, toryum nedir, nerelerde kullanılır? Özellikleri nelerdir?
Son zamanlarda basında da sıkça duyulan toryum, geleceğin yeraltı madenleri arasında yer almaktadır. Yer kabuğunda tek başına var olan ve bunu yapabilmek için başka bir radyoaktif elementi ihtiyaç duymayan bu konuda iki önemli radyoaktif elementten biridir. Aynı özelliği gösteren diğer radyoaktif element ise Uranyum olarak öne çıkıyor. Bu iki radyoaktif element kullanım alanları ve gelecek açısından oldukça önemlidir.
Toryum Özellikleri
Toryum ortalama 60 farklı mineralin içerisinde yer alan önemli bir elementtir. Esas bileşeni olarak torit, bastnazit ve torianitin olarak öne çıkmaktadır. Aynı zamanda Uranyum, Manganez, kurşun, kalay, magnezyum ve alüminyum ile sodyum ve demir gibi pek çok madde içeriğinde bulunmaktadır. Ergime noktası 1750 santigrat derece olan toryum, 4000 santigrat derecede ise kaynamaktadır. Korozyona karşı uranyuma göre çok daha dayanıklı bir madde olduğunu söylemek mümkün.
Aynı zamanda toryum suda çözünmez. Oda sıcaklığında dengeli şekilde kalırken, toz halinde iken kolay bir biçimde yanmak suretiyle thO32 şekline bürünmektedir. Dünya çapında zengin bir rezerve sahip olan toryum, bu konuda Türkiye önemli bir yerdedir. Kullanım alanı açısından şimdiden önemli bir potansiyel teşkil eden toryum, gelecek adına çok daha önemli olduğu biliniyor.
Toryum Hangi Alanlarda Kullanılır?
Toryum pek çok farklı alanda kullanılan en önemli elementlerden biridir. Özellikle başka hiçbir element ihtiyaç duymadan yer kabuğunda tek başına bulunma ayrıcalığına sahiptir. Bu doğrultuda dünyanın birçok farklı yerinde zengin rezervleri ile beraber çıkarılmak suretiyle, kullanım amacına göre devamlı olarak değerlendirilmektedir.
– En önemlisi nükleer santraller açısından enerji kaynağı olarak büyük öneme sahiptir.
– Gazlı lambalar için kullanılır,
– Uzay ve havacılık araştırmalarında değerlendirilir,
– Seramik parça ve pota imalatı,
– Birçok farklı farklı bilimsel cihaz üretimi,
– Lamba filament kaplaması,
– Birçok farklı elektronik cihazda,
Bu gibi alanlar ile beraber toryum özellikle nükleer santralleri yakıt enerjisi olarak ileride çok daha önemli bir yere sahip hale gelecek.

Özdemir İnce – 23 – Eylül 2022 Cuma – https://www.cumhuriyet.com.tr/yazi-dizileri/toryum-ve-ucak-kazasi-bir-suikast-mi-1984158

Özdemir İnce – 24 Eylül 2022 – https://www.cumhuriyet.com.tr/yazi-dizileri/prof-dr-engin-arik-2002-yilinda-turkiyenin-elindeki-madenin-ebediyen-bitmeyecegini-soyluyor-toryumu-biliyor-1984637

https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/toryum-nedir-nerelerde-kullanilir-ozellikleri-nelerdir-6243561
Posted in Bilim ve Teknoloji, Ekonomi, ENERJİ, İSTİHBARAT KURUMLARI, Madencilik ve Yeralti Kaynaklari, ÖZDEMİR İNCE | Leave a comment

DÜNYA LİDERİ

Posted in ATATURK | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN * II. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası

II. Abdülhamid ve Osmanlı Maliyesinin İflası

Mahfi Eğilmez – Mayıs 24, 2022

Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahı Sultan II. Abdülhamid 1842 yılında doğdu, 1876 yılında tahta çıktı, tahttan indirildiği 1909 yılına kadar 33 yıl Osmanlı padişahı olarak hüküm sürdü. 1918 yılında kalp yetmezliği sonucunda hayatını kaybetti. Onun uzun hükümranlık süresinde Osmanlı Devleti yaklaşık olarak 1,6 milyon kilometrekare toprak kaybetti. Kayıplar yalnızca topraklarla kalmadı, Osmanlı Devleti mali bağımsızlığını da kaybetti.
Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borcunu, Padişah Sultan Abdülmecid zamanında, 1854 yılında, Kırım Savaşını finanse edebilmek için aldı. Dış borçlanmalar, sonraki padişahlar Abdülaziz ve V. Murad dönemlerinde devam etti. Sultan II. Abdülhamid tahta çıktığında Osmanlı dış borçları bir süredir ödenemez durumdaydı, o nedenle sürekli olarak faizleri de üzerine eklenip yeni vadelerle yenilenerek döndürülmeye çalışılıyordu. O sıralarda 1873’de başlayan ve adına sonradan Uzun Depresyon denilen kapitalizmin ilk büyük finansal krizi yaşanıyordu. Osmanlı’ya borç veren İngiltere ve Fransa da dâhil olmak üzere Avrupalı devletler bu krizin etkisiyle finansal açıdan sıkıntılı bir süreç içindeydiler ve Osmanlı’ya borçlarını ödemesi için baskı yapıyorlardı.
Alınan dış borçlar Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı gibi verimsiz alanlara yatırıldığı için geri ödeme konusunda bir kaynak yaratmıyordu. Bir yandan da Galata Bankerlerinden alınan iç borçlar ödenmeyi bekliyordu. Sonunda 1877 – 78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte imparatorluk borçları ödeyemeyeceğini açıklayarak moratoryum[i] ilan etmek zorunda kaldı.[ii] Ardından yeniden masaya oturuldu ve Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya vardı. Osmanlı Devleti, 1879’da yaptığı anlaşmayla damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak Galata Bankerlerine bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti.
Osmanlı dış borçlarının alacaklısı konumundaki Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler. Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye-i Varidatı Muhassasa İdaresi’ni (kısa adıyla Düyun-u Umumiye İdaresi) kurdu.
1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye İdaresinin yönetim kurulu biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebaasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. Böylece Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu.
1883 yılında Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi (kısaca Reji İdaresi) adı altında yabancı sermayeli bir şirket kuruldu. Osmanlı Devleti, 30 yıl süreyle en önemli gelir kaynakları olan tütün, tuz ve kahveden toplanan vergileri, alacaklı ülkelerin kurduğu Reji İdaresine bıraktı. Şirketin sermaye sahiplerinin çoğu Rotschild ailesinin sahibi olduğu bankalardı. Reji İdaresinin kurulması, Düyun-u Umumiye İdaresinin kurulmasıyla büyük ölçüde elden çıkmış olan mali bağımsızlığın yitirilişinin tescili oldu.
Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümeti Düyun-u Umumiye İdaresinin topladığı bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşmasıyla bu kurumun işleyişine son verildi. Reji İdaresi, özel şirket olduğu için onun paylarının satın alınarak işleyişine son verilmesi gerekiyordu, o da 1925 yılında tamamlandı.
Osmanlı borçları Lozan Antlaşmasıyla imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. 1928’de yapılan Paris Sözleşmesiyle belirlenen ödeme planı çerçevesinde borçlar, 1929 yılında ödenmeye başlayacaktı. 1929 yılında çıkan Büyük Depresyon bütün dünyayı ciddi biçimde etkileyince Türkiye, borçlar meselesini yeniden gündeme getirdi, indirim yapılmasını, ödeme taksit ve sürelerinin yeniden belirlenmesini istedi, aksi takdirde bu borçların ödenemeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine borçlar meclisi toplantıları 1930 yılında yeniden başladı, 1933 yılında imzalanan Paris Sözleşmesiyle Türkiye’nin ödemesi gereken Osmanlı borçları tutarı ciddi oranda düşürüldü. Türkiye, bir süre sonra bu sözleşmeye de itiraz ederek ödeme sürelerinin yeniden düzenlenmesini istedi. 1936 yılında borçlar yeniden bir ödeme planına bağlandı ve bu yeni şekliyle ödenmeye başlandı. Osmanlı borçlarının ödenmesi 1954 yılına[iii] kadar sürdü.
Osmanlı Maliyesinin kendi vergilerini toplama yetkisini kaybetmesi sonucu koskoca imparatorluğun mali bağımsızlığından olması Sultan II. Abdülhamid zamanında kurulan Rüsum-u Sitte İdaresi, ardından da Düyun-u Umumiye İdaresi ve Reji İdaresiyle olmuştur. Mali bağımsızlığımıza yeniden kavuşmamız ise Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyetin kurucu kadrosunun bize armağanıdır.
Bu anlattıklarımız, günahıyla sevabıyla bizim tarihimizdir. Tarihi, sanki bunlar hiç yaşanmamış da Sultan II. Abdülhamid döneminde büyük başarılar varmış gibi anlatmaya çalışmak yerine, hatalarımızı kabul edip onlardan ders çıkarmaya çalışırsak Cumhuriyetin kurucularının yarattığı başarıları yeniden yakalayabiliriz.

[i] Moratoryum, bir ülkenin borçlarını ödeyemeyeceğini açıklamasıdır. Genellikle bir antlaşmayla ve yeni bir ödeme planıyla sonuçlanır.
[ii] Sultan II. Abdülhamid zamanında ilan edilen bu moratoryum tarihimizdeki ilk moratoryumdur. İkincisi, Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde 1958’de ilan edildi.
[iii] Ödemeler aslında 1954’den önce bitirilmiş olmasına karşın 1954’e kadar bütçelerde iz bedelli ödenek yer aldığı için 1954’de tamamlanmış görünüyor.
Posted in Ekonomi, Tarih | Leave a comment