Tarikatlar kıskacındaki Türkiye  – 6  * TARÎKAT VE CEMAATLERİN DEVLETİ ELE GEÇİRME İSTEKLERİ

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye  – 6  

Naci Kaptan – 10 Ekim 2022

BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907
BÖLÜM 5 – https://nacikaptan.com/?p=103012
BÖLÜM 6 – https://nacikaptan.com/?p=103301
BÖLÜM 7 –  http://nacikaptan.com/?p=103563

TARÎKAT VE CEMAATLERİN DEVLETİ ELE GEÇİRME İSTEKLERİ

Son çağlara yaklaşıldıkça, önce kurumlar gözetilir oldu, yâni hedefe konuldu. Kurumlar devletin organlarıdır. Meselâ eğitime hâkim olmak, devlete ve topluma hâkim olmaya eşdeğerdir. Tarîkat ve cemaatler buraya yöneldiler. Öğretmenler, öğrenciler, okullar, kurslar, dershaneler, sınavlar hedefteydi. Soru çalınmalarına bu açıdan bakılmalıdır. Mesele bir veya birkaç kişinin mârifeti değildir. Maksatlı bir ekip planıdır. Zamanla, hukuk ve adliye alanı, polis teşkîlâtı, iktisâdî teşekküller, akademik alan vs. hepsi hedef tahtasına oturtuldu. Yâni buralara sâhip olmak istediler. Buralara adam yetiştirmek, daha doğrusu mürit ve cemaat bağımlısı yerleştirmek için tarîkat ve cemaatler yarışa girdi.
Demokrasinin zaaflarından, siyâsetçinin menfaat ve ihtirasından, kânunların boşluğundan veya yetersizliğinden istifâde ettiler. En büyük dayanakları din istismârı oldu. Dîni, hani bâzılarının dediği şekilde, afyon gibi kullandılar. Sadaka, zekât, kurban gibi işlere el atıp gelirler tarîkat ve cemaatlere aktarıldı. Zenginlerin birçoğu, tarîkat ve cemaat üyesi ve bağlısı yapılmak için çalışıldı, bu yolla para birikimi ve yetkiler sağlandı. Siyâsî ve idârî yetkililerin bağımlı hâle getirilmesi, işleri kolaylaştırmıştı. Sağlık alanı seçildi. Doktor, sağlık personeli, hastane kapmacası başladı. Paylaşılma manzarası da var.
Kimi hukuk alanına musallat oldu, kimi hastanelere, kimi okullara. En fazla çekindikleri ve cesâret edemedikleri askerî kurumların da duvarları yıkıldı. Cemaatlerin içinden biri, bütün kurumları hedef aldı ve her alana yerleşmeye başladı. Buna asker ve siyâset kurumları da dâhil oldu. Sonuç, herkesin bildiği gibi… Dış güçlerle de iş birliği yaparak, Türk Devleti’ni ele geçirmek, Türk Devlet Yönetimini ve devlet-millet felsefe ve ideolojisini dönüştürmek isteği açığa çıktı. Esâsen insan unsurunu geçip, topluma, devlete, siyâsete yönelmek isteyen her kişi ve gruplarla dış güçler, her zaman ilgilenmişler ve irtibat kurmuşlardır.
Tarîkat ve cemaatlerin beslendiği ana damar olan din ile ilişkilerine dönersek; açık veya perde arkasında şunları görürüz:
-Kur’an’la ilgileri alabildiğince azalmıştır.
-Bilgisizlik hâkim olmakla birlikte, bildikleri kısmın da şeklî ve gösterişe dönük yanı artmıştır.
-Gayriresmî din ve mâneviyat eğitim-öğretimi paylaşılmış, çatışmalı, çekişmeli iddialar içinde bir dînî hayat oluşmuştur.
-Sûfî otoritelerin nüfûzu, şeyhlik kurumunu doğurmuş, giderek bugünkü seviyeye düşmüştür. Birden fazla olduğu için de millet bölünüp durmuştur.
Tarîkat ve cemaatlerin tavır ve amaçları, bize devletin önemini hatırlatmış olmaktadır. İslâm da bu öneme çok vurgu yapmıştır. “Din devleti”, “dînî devlet” diye özel, şeklî bir devlet çeşidi yoktur ama dînî alan dâhil, her alanda devlete ihtiyaç vardır ve devletin egemen olmadığı, herhangi bir sosyal alan, sorun yaratmaya mahkûmdur. Devlet, adâleti ve özgürlüğü gözeterek, her alanın orijinalitesine, kaynaklarına, ilmî çerçevesine, çağa da uyarak, söz sâhibi olmalıdır. Her alanla ilgili eğitim ve öğretimi sağlamalı, işi keyfîliğe ve hurâfelere bırakmamalıdır. Meselâ, “gözlerimin içine bak iktisâdı orada görürsün” değil, iktisat biliminin kurallarına, toplumun ihtiyaçlarına, teamüllerine göre hareket etmelisin denmelidir. Elbette devlet derken, gerçek, doğal, millî devletten söz ediyoruz. Devletin kendisini sorun hâline getiren maskaralıklardan değil. Parti devletine veya mafya devletine dönüşen devletlerden söz etmiyoruz.
Tevhit dîni, yeniden vahyedildiği her safhada, devlete olan ihtiyâcını belli etmiştir. Mısırda Yahudiler başka bir devlete, Firavunlara tâbi olarak hak ve özgürlüklerinden, dînî hayatlarından mahrum idi. Hz. Musa bunu halletmeye çalıştı. Hz. İsa zamânında, inananlar üç-beş kişiden ibâret kaldı. Ne zaman ki Hz. İsa’nın çevresindekiler ve sonradan gelenler, bu dîni büyük bir devlete (Roma’ya) taşıdı, o zaman Hıristiyanlık, Avrupa’da yayılan bir din oldu. İslâm’da, Hz. Peygamberin gelişinde de aynı şey oldu. Mekke’de müşrik bir otorite altında, özgürce dinlerini yaşayamıyor, yayılma alt sınırda kalıyordu. Üç yıl süren boykot çilesini hatırlayalım. Medine’ye göçten ve orada bir site devleti (şehir devleti) kurulduktan sonra, İslâm hayat bulmaya başladı.
Tarîkat ve cemaatler, bu gerçeğin farkında oldukları için, devlet kadrolarına yerleşip, devlete hâkim olmayı istemektedirler. Hem devlet hem millet hem de din zarar görmektedir. Bu gruplar birden fazla olduğu için, devlet ve millet parçalanıp bölünmekte, her biri ayrı baş çekmektedir. Yâni ikinci felâket de burada başlamaktadır.
Bâzıları derler ki “tarîkat ve cemaatler, hayattaki, özel olarak dînî hayattaki çeşitliliklerdir, ne zararı var?” temel, esas, öz bir olduktan sonra… Oysa çeşitlilikler arttıkça iki şey artar: Özden uzaklaşma, bölünüp parçalanma… Dînî anlayışın içindeki hakîkat arayışının çeşitliliğine benzemez bu. Çünkü bu iş gruplarca yürütülmekte, toplumsal hayatla, özellikle siyâsî ve idârî alanla, her biri ayrı ayrı bütünleşmek istemektedir. Bugün görüldüğü gibi, siyâsetçiye, dîni değil, kîni tavsiye eder hâle gelmişlerdir. Din yerine kin geçmiştir. Bâzıları sûfî düşünceyi, âdetâ İslâm’ın eksiğini tamamlama küstahlığına düşürmüştür. Düşünme yerine seyretme ve sâdece hayret etme geçince, bu âkıbete mahkûm olunacağı belliydi. İlim ortadan kalktı. Oysa ilimle îmânı birleştirme esastı.
Tarîkat ve cemaatlerin her biri, aldatıcı iddialarının aksine, asimetrik paralel birer din gibi olmuşlar, bunu da toplumun yönetimine taşımak istemişlerdir. Târihî büyük sapma, din ile siyâseti öylesine iç içe sokmuştur ki tarîkat ve cemaatlerin tavrını, fark edilmez hâle getirmiştir. Müslüman, târihî sapma ile Emevî ve sûfî dîni arasında, yâni “siyâsî din” ile “mistik din” arasında sıkışıp kalmıştır. Bu çile, en çok da Türk milletinin payına düşmüştür.

Tarikatların içyüzü

İsmail Saymaz, geçmişte tarikatların hangi kirli işlerle zenginleştiğini gözler önüne sererek bugün de devlette kadrolaşan Menzilcilerin, Süleymancıların yasaklanmaları gerektiğini vurgular ki uyarısı yerindedir
Gazeteci, yazar İsmail Saymaz 1980 Rize doğumludur. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirip birçok gazetede çalışır. Düşünce özgürlüğü ve insan hakları konularındaki çalışmalarıyla ilgi çeker. Yeni yapıtı ‘Şehvetiye Tarikatı’ ile tarikatların, tekkelerin, şeyhlerin içyüzünü yansıtır.

773 TEKKE 905 TÜRBE

Yazar, Osmanlı’nın tarikatları kurumlaştırdığını, tekkelerle denetlediğini, tarikatların yozlaşmaması için çare aradığını belirtir. 30 Mayıs 1925’ten sonra TBMM’ye kapatılmaları için öneri verildiğini ve yasaklandığını anımsatır. 773 tekke ve 905 türbe kapatılır. Bektaşiler Arnavutluk’a, Mevleviler Suriye’ye taşınırken, Nakşiler ve Kadiriler ise direnip başkaldırır. Ticaniler, Atatürk anıtlarına saldırır. 1951’de çıkarılan yasayla Şeyh Kamil Pilavoğlu Bozcaada’ya sürülse de tarikatların yeraltından çıkmaları engellenemez. Nakşibendi Süleyman Hilmi Tunahan Süleymancılar’ı kurar. 1959’da ölünce yerine Kacar geçer. Kadiri Said-i Nursi, Nur cemaatini kurar ve 1925’te Şeyh Sait İsyanı’nı çıkarır.
1960’ta ölünce cemaat bölünür. Fethullah Gülen 1966’da İzmir’de örgütlenmeye başlar ve 2002’den sonra AKP’yi destekleyip kadrolaşır. 15 Temmuz 2016’da darbe yapar ve FETÖ olarak adlandırılır. FETÖ sonrasında da tarikatlar canlanır. Nakşi ve Menzil tarikatları öne çıkar. Abdülvahim Hüseyni, Adıyaman-Menzil köyüne yerleşir, ölünce oğlu Muhammet Raşit Erol geçer yerine. Erol ölünce de 1993’te kardeşi Abdülbaki Erol şeyh olur. Bugün bu tarikatların Sağlık Bakanlığı’nda, MEB’de ve Emniyet’te örgütlendikleri biliniyor. Nakşilerin İstanbul ayağında Mehmet Zahit Kotku-İskender Paşa vardır. Milli Nizam ve Milli Selamet’i destekler ve Necmettin Erbakan’ı etkiler. Kotku ölünce yerine damadı Mahmut Esat Coşan geçer. O da 2001’de Avustralya’da ölür. Hakyol Vakfı ile çalışmaları sürer.
Karadeniz kolundaki İsmailağa ve Cübbeli Ahmet ile sürer. 30 tarikata bağlı 400 kol ve tarikatla ilgili 2,6 milyon insan vardır. İstanbul’da 455 tekke, Anadolu’da 800 medrese vardır. Tarikatların 1983-1985’te bürokraside örgütlenip 1990-2000’de şirketler kurduğu, okullar açtığı, partilerle işbirliği yaptığı bilinmektedir. Müritlerle hurafecilik yayılır, şehvete ve servete taparlar. Dinde ‘merdivenaltı ekonomisi’ gelişir. Sahte şeyhlerle insanlar dolandırılır.

SAHTE ŞEYHLERİN İŞLERİ

İsmail Saymaz, sahte şeyhlerin çevirdiği kirli işleri, mahkeme tutanaklarından, kararlarından yararlanıp açıklar. Sahte şeyh Uğur Korunmaz’ın tüm müritleriyle cinsel ilişkiye girdiğini açıklar. Mustafa Çalışkan 26 kadınla yatar. Süleyman Işık, Recep Küçük de aynıdır. Bağışlar ve kurban derileriyle dolandırıcılıkla zenginleşirler. Hz. Muhammet ile Veysel Karani’nin ruhunu taşıdıklarını söyleyerek insanları kandırırlar. Nevzat Açıkgöz, İskenderun’da Hatay’da zengin olduklarını bildiği kişileri, evlerinin altında altın olduğu gerekçesiyle dolandırır. Cin çarpma oyunuyla işadamı Bedi Gümüş’ü, işadamı Nuri Üysen’i, eski milletvekili Abdülaziz Yazar’ı vb dolandırır. Emniyete şikâyet olunca çete 2013’te çökertilir. Balıkesir-Gölköy’de sözde tekke kurarak köylüleri, çevredeki insanları dolandıran Recep Küçük, Kadiri Şeyhi Recep Küçük olur. Kadın müritlerini kullanır. 3 Şubat 2009’da tekke çökertilir.
Bir de ‘Badeciler Tarikatı’ vardır ki insanın aklına gelmeyen ahlaksızlıkları uygular. Bursa’da kurulup seks dergâhı olarak çalışır. Şeyh Uğur Korunmaz, badeleme, tabi olma gerekçeleriyle kadın ve erkekleri kullanır. Kırklari tarikatından olup Kırklareli-Demirköy-Yiğitbaşı köyü doğumludur. Hasan Burkay tarikatına girip pirliği Burkay’dan alır. Zikirde çocuk müritler de olur. Zikirden sonra şeyhin ‘Sır Odası’na geçilir ki şeyh orada tecavüz eder. Cinsel sapkınlıklar evliler, erkekler arasındadır. Bir erkek, eşinin badelenmesinden memnun olduğunu söyler vb. Bursa Emniyet Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliği şikâyet üzerine baskın yapar ve 2011’de Uğur Korunmaz tutuklanır. Mahkemede müritlerin Allah ile aldatıldığı anlaşılır. Hırsızlıktan şeyhliğe yükselen Mustafa Çalışkan da dolandırıcıdır. Suffe Derneğini kurup Kuran Kursları açarak zengin olur, kızları, kadınları kullanır. Yedi eşi vardır. Üç kentte 26 kadınla haremlik kurar vb. Aksaray’da gözaltına alınıp tutuklanır, 57 yıl 10 ay ceza alır. Konya’da Süleyman Işık’ın yaptıkları da ötekilerden geri kalmaz.
Sahte şeyhler, İslam’ı keyiflerine alet ederek kullanırlar. 1980’den sonra çoğalan tarikatların holdingleştiği, CEO’laştığı, sivil toplum örgütleri sayılarak devlet içinde kadrolaştığı bir gerçektir. İsmail Saymaz, geçmişte tarikatların hangi kirli işlerle zenginleştiğini gözler önüne sererek bugün de devlette kadrolaşan Menzilcilerin, Süleymancıların yasaklanmaları gerektiğini vurgular ki uyarısı yerindedir.

Tarikat, cemaat, siyaset: Kim kime muhtaç?

Cemaat ve tarikatların neredeyse karışmadıkları iş, konuşmadıkları konu kalmadı. Muhtemelen tarihlerinin en cüretkar dönemini yaşıyorlar. Osmanlılar altında bile bu kadar pervasız değillerdi. Korkarlardı devletin öfkesinden. ‘Güç merkezi’ gibi göründükleri anda Osmanlı çökerdi tepelerine çünkü.
Cumhuriyetin demokrasiye evrilme sürecinde giderek dokunulmaz hale geldiler. Evet, hiç hazzetmedikleri, hep kendilerini karşısında konumladıkları cumhuriyet ve demokrasi altında büyüdüler, serpildiler. Geniş kitlelere ulaştılar, kurumsallaştılar, şirketleştiler, devlete, sivil topluma nüfuz ettiler. Üstelik bütün bunlar tarikatların resmen ‘yasaklı’ olduğu bir hukuk düzeninde ve siyasal rejimde oldu.
Bugünkü varlıkları ‘sosyal bir realite’ olmaktan öte ‘hormonlu’ bir büyüme. Çok partili yaşama geçildiğinden bu yana türlü teşviklerle ekonomik kalkınmayı sağlayamayan iktidarlar, tarikat ve cemaatleri özel teşviklerle ‘kalkındırmayı’ başardı. Bu, özellikle ‘merkez sağ’ siyasetin bir başarısı! Elbette, 12 Eylül’ün ‘Atatürkçü’ paşalarının payını da unutmamak gerek.
Devletlular tarikat ve cemaatleri bir müsekkin olarak da kullanmak istediler, meşruiyet ve oy devşirmek için de. Vardığımız noktada kimin kimi kullandığı ortada. Siyasetin, özellikle de merkez sağ siyasetin bu yapılarla ilişkisini yeniden düşünmesinin, tarihsel ezberleriyle yüzleşmesinin zamanı. Cemaat ve tarikatlar ne bir oy deposu ne de siyasetin gereksinim duyduğu bir meşruiyet odağı. Aksine, her partiden ‘merkez seçmen’e hiç de sempatik gelmeyen, tepki duyulan, ‘marjinal’ görülen oluşumlar.
Biliyoruz ki sağ siyaset oldum olası tarikat ve cemaatlerle içli dışlı. 1950’lerde başlar bu ilişki. Tek parti döneminin ‘radikal laiklik’ uygulamalarıyla yeraltına çekilen bu gruplar çok partili yaşamda halk kitleleri üzerinde etkili bir network olarak yeniden ortaya çıkarlar. Partiler arası rekabette Demokrat Parti çizgisine yanaşan tarikat ve cemaatler ödüllerini de alırlar; daha doğrusu, sağ siyasete verdiklerinden çok fazlasını alırlar. Parlamentoya temsilci gönderdikleri de olur, bürokrasiden kota aldıkları da. İlerleyen zamanlarda iş, devletten ihale almaya, vakıflarına ve derneklerine vergi muafiyeti sağlamaya kadar varır.
1950’lerden bu yana merkez sağın siyasal aktörleri tarikat ve cemaat mensubu oldukları için kurmadılar bu al-ver ilişkisini. Oldukça geleneksel bir toplumda tarikat ve cemaatlerin önemli bir oy potansiyeline sahip oldukları varsayımıdır siyaseti tarikat ve cemaatlerle özel ilişkiler kurmaya iten. Yaklaşık yüzde 60’ını muhafazakar-dindarların oluşturduğu seçmen üzerinde tarikat ve cemaatlerin oldukça etkili olduğu düşünülüyordu.
Sonuçta, tarikatlar ve cemaatler 1950’lerden bu yana oy potansiyellerini ve meşruiyet sağlayıcı işlevlerini sağ siyaset üzerinde bir ‘denetim ve vesayet aracı’ olarak kullandılar. Dahası, siyasetle kurdukları bu ilişki 1960’ların sonunda merkez sağı böldü, 1990’ların sonunda da muhafazakar-dindar kimliği merkez sağın yegane alameti farikası haline getirdi. Kısaca ‘merkez siyaseti’ni yavaş yavaş ‘tüketti‘ fethetti. Ancak bunu yaparken ‘toplumsal‘ı da karşısına aldı. Sergiledikleri abartılı güç gösterileri ve marjinal görüşleriyle toplumun büyük çoğunluğunun tepkisine neden oldular.
Dolayısıyla, kendilerini ‘merkez’de konumlandıran bazı yeni ve eski partilerin hala tarikat ve cemaatlerle ‘iş tutma’ çabası, en azından bunların yaptıkları-ettikleri konusunda sessiz kalmayı tercih etmeleri pek anlaşılır gibi değil. Buna CHP de dahil. Bir yandan bu oluşumların oylarını kaybetmek istemiyorlar, öte yandan da bunların toplum ve siyaset üzerindeki ‘meşrulaştırıcı’ güçlerinin aleyhlerine dönmesini…
Tarikat ve cemaatlere hala bu özellikleri atfetmek, Türkiye sosyolojisini en azından elli yıl geriden takip etmek demek. Durum tam tersi; tarikat ve cemaatlerin ne oy potansiyeli abartılacak bir seviyede ne de meşrulaştırıcı bir işlevleri var. Bu yapılarla siyasetin kurduğu ilişki onları güçlendirmiyor, aksine zayıflatıyor.
Tarikat ve cemaatlerin sanıldığı kadar büyük bir oy potansiyeli de yok. Metropoll’ün Temmuz 2022 araştırmasına göre herhangi bir tarikat veya cemaatle bağlantısı/gönül bağı olanların oranı yüzde 4. Bu oranı az bulanlar, mensupların bir kısmının kendilerini sakladıklarını iddia edenler olabilir. Ancak, dönem ‘takiyye’ dönemi değil; özgüvenleri tavan yapmış, kendilerini dokunulamaz gören ve iktidar sananlar varlıklarını gizlemek değil abartmak eğilimindedir.
Sonuçta, toplumun yüzde 4’lük bir kesimi siyasal partiler için hala önemlidir elbette. Ancak sorun, bu kesimin oyunu almak için yapılanların toplumun geri kalanı tarafından nasıl karşılandığıdır. Bir parti, tarikat ve cemaatlerin oyunu almaya, onlara şirin görünmeye çalışırken çok büyük bir seçmen kitlesinin oyunu kaybedebilir.
Tarikat ve cemaatlerle ‘iş tutma’ geleneğinden gelen merkez sağ siyaset, 20 yıllık AKP iktidarının ve Gülen cemaati tecrübesinin ardından dini gruplarla kurulan vesayet ilişkilerinin toplumda kabul görmediğini anlamak zorunda. Kız çocukların okula gönderilmesinden hamile kadınların sokağa çıkmasına kadar her konuda ‘marjinal’ mesajlar veren dini grup ve aktörlerin toplumda yarattığı olumsuz algının siyasete yansıması kaçınılmaz. Kısaca, tarikat ve cemaatlerle kurulan ilişkiler siyasette bir avantaj değil bir yük artık.
Ezberlerimizi bozalım; tarikat ve cemaatler bugün güçlü görünüyor olabilirler ama bu toplumsal zemini olan bir güç değil, siyasetin sağladığı bir güç. Siyaset arkasından çekildiğinde de çökecek bir güç.

Yeni Ufuk Dergisi – YÜMNİ SEZEN – https://www.yeniufukdergisi.com/2022/09/19/tarikat-ve-cemaatlerin-devleti-ele-gecirme-istek
HASAN AKARSU – https://www.birgun.net/haber/tarikatlarin-icyuzu-271942
İHSAN DAĞI – Diken – https://www.diken.com.tr/tarikat-cemaat-siyaset-kim-kime-muhta

Naci Kaptan – 30 Ekim 2022 / Devam edecek
This entry was posted in DİN-İNANÇ, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, SİYASAL İSLAM, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK. Bookmark the permalink.

2 Responses to Tarikatlar kıskacındaki Türkiye  – 6  * TARÎKAT VE CEMAATLERİN DEVLETİ ELE GEÇİRME İSTEKLERİ

  1. emin says:

    Önemli bir yazı dizisi için teşekkürler…Tüm bunlar erken demokrasiye geçişin sonucudur.Bunu ancak şöyle özetleyebilirim.Yabancı bir gazeteciyle yapılan röportajda İnönü ye sorulan soru ve verilen cevap bu yazınızın özetidir,Soru ?Atatürk ile sizin aranızdaki fark nedir efendim….Cevap ,Atatürk bir devrimci,biz ise reformistik diyerek devam etmiştir.Cumhuriyet olmadan laik ilk ve demokrasi kurulamaz.Devrim kanunları yok edilmiş,,, bu cemaatleri demokrasi söylemini kullanan partilerimiz ! tarafından yaşamlarını sürdürmüş ve cumhuriyete ihanet etmişlerdir.bu süreç bin yıldır (Osmanlı imp dahil)islam cı lar tarafından sürmektedir.sayğılarla

  2. emin says:

    Not,,yanılmıyorsam fotoğraf karesi içinde Prof.Haydar baş (Bağımsız Türkiye partisi) ın bulunması talihsiz bir resimdir…tekrar sayğılar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *