KORKİREM …

Posted in YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

GAZİLERİN PROTEZ BACAKLARINA HACİZ KONDUĞU * GAZİ AİLESİNİN YARALI EŞİNİN YANINDA UÇAĞINA BİNDİRİLMEDİĞİ BİR ÜLKEDE MHP DİYOR Kİ ; Osmanlı Hanedanına maaş bağlayalım * Ülkemizin ateş topuna döndüğü bu günlerde MHP bu konuda siyaset yapıyor !!! * Kim takar hanedanı!

Sözcü
Emin Çölaşan
Nisan 24, 2016

Kim takar hanedanı!

Sevgili okuyucularım, Türkiye’de birkaç gün önce ilginç bir olaya tanık olduk ama yoğun gündem içerisinde kaynadı gitti.İki MHP milletvekili, Ekmeleddin İhsanoğlu ile Mustafa Kalaycı tarafından Meclis Başkanlığı’na sunulan bir kanun teklifinde Osmanlı hanedanı mensuplarına maaş bağlanması önerildi. Gerekçede özetle şöyle denildi:

“Bu ecdat yadigarlarına mutlaka sahip çıkılmalıdır. Bazıları kıt kanaat geçinmekte, bazıları ise büyük ölçüde geçim sıkıntısı çekmektedir. Aylık geliri Başbakanlık Müsteşarı maaşından daha düşük olanlara (yaklaşık 10 bin lira) bu kadar maaş ödenmelidir. Hanedan mensuplarının sağlık, eğitim ve cenaze giderleri devlet tarafından karşılanmalı, çocuklarına ve torunlarına yurt içinde ve dışında burs temin edilmelidir. Bu kadar Suriyeliye bakan Türkiye bu ecdat yadigarlarına da bakabilir ve çok uygun olur!”

Bu kanun teklifi MHP grup başkanvekillerinin onayı ile verildi. Başka bir deyişle Devlet Bahçeli’nin onayı alınmıştı. Milletvekillerinin kanun teklifi vermesi, genel başkanın izni olmadan söz konusu değildir.

Tahmin ediyorum, bu teklif aslında AKP’nindir. Ancak kendileri şimşekleri üzerlerine çekmemek için devreye yine yedeklerinde bekleyen MHP’yi soktular.Her fırsatta iktidarın stepnesi, bastonu ve kurtarıcı meleği olarak görev yapan MHP’nin bu işe de soyunması böylece sağlanmış oldu!

Eldeki verilere göre halen hayatta olan hanedan mensubu şehzade, sultan (yani onların torunları ve çocuklarının) sayısı 77 imiş ve bunlar dünyanın pek çok ülkesinde yaşıyormuş.

Hanedan olayı çoktaan bitmiştir. Osmanlı ile birlikte hanedan da her şeyi ile tarihin sayfalarına gömülmüştür. Bu saatten sonra onları piyasaya yeniden sürmek, maaş falan bağlamak hikayedir. Hiç kimse başaramaz.Fırsat bulmuşken bu konuda sizlere kısaca bilgi aktarayım.

Yıl 1922… Lozan Barış Anlaşması görüşmeleri başlamak üzere. Avrupa ülkeleri konferansa hem İstanbul, hem de Ankara hükümetlerini çağırdı. Ulusal egemenlik bölünmek üzere idi.Yunan ordusunu İzmir’de denize döküp zafer kazanmışız ve Avrupa yine de hiçbir etkinliği kalmamış olan göstermelik İstanbul hükümetini adam yerine koyuyor!

1 Kasım 1922… Bir kanun çıkarıldı, adına padişahlık, saltanat, hanedan denilen kavramlar bir daha gelmemek üzere kaldırıldı.O sırada tahtta oturan son padişah, hain Vahdettin idi.Vahdettin korktu, İstanbul’daki İngiliz işgal komutanlığına ricada bulundu:

“Ankara’nın bu kanunu sonrasında can güvenliğim kalmamıştır, beni ve hanedanımı siz koruyunuz!” İngiliz komutanı kendisinden yazılı dilekçe istedi…Aynı doğrultuda bir yazılı başvuru Vahdettin tarafından imzalandı…Ve söz konusu hain 17 Kasım günü apar topar İngilizlerin Malaya isimli zırhlısına binip yurt dışına tüydü.İtalya’nın sayfiye kenti San Remo’da bir villaya yerleşti.Müslümanların halifesi idi ama Hristiyanlara sığınmıştı!

Meclis, ondan boşalan halifelik makamına 19 kasımda veliaht Abdülmecit efendiyi seçti. Padişahlık kaldırılmıştı ama halifelik bir süre daha kalacaktı.

Aradan yaklaşık bir buçuk yıl geçti. Bu süreçte Ankara başkent olmuş, Cumhuriyet ilan edilmişti.Halife Abdülmecit efendi İstanbul’da padişah gibi davranıyor, Fatih Sultan Mehmet’in kaftanını giyip beyaz bir at üzerinde cuma namazlarına katılıyor, gösteri yapıyor, saraylarda yaşamını padişah gibi sürdürüyordu.Harcamalarını Ankara hükümeti, o fakir devlet ödüyordu!

Günlerden 3 Mart 1924… Bir kanun daha çıkarıldı ve halifelik de kaldırıldı.Aynı kanunla hanedan mensuplarının vatanı terk etmesi karara bağlandı.

Şehzadeler, sultanlar vesaire tam kadro sınır dışı edildi. Her birine bin sterlin para ile birlikte dönüşü geçerli olmayan bir pasaport verildi.Birkaç istisna dışında Türkiye’deki mal varlıklarına el konulmadı.Yanlarına mücevherlerini, tahvillerini aldılar.
Sirkeci Garı’nda gösteri olmasın diye araçlarla Çatalca’ya sevk edilen hanedan mensupları orada kendileri için hazırlanan özel trene bindirilip yurt dışına uğurlandı!

Cumhuriyet rejimi güç ve iktidar savaşına tahammül edecek değildi.Cumhuriyet rejimi yeni bir devlet kurmuştu ve gerekeni yapıyordu.Bir süre sonra devrimler başlayacaktı.1952 yılında çıkarılan af kanunu ile hanedanın kadınlarına Türkiye’ye giriş izni verildi. 1974 affı ile isteyen erkekler de döndü ama çoğu düzenini yurt dışında kurmuştu. Onlar gelmedi.

Aradan 100 yıla yakın bir zaman geçmiş, şimdi birileri hanedan mensuplarına maaş bağlanmasını istiyor. Böyle ipsiz sapsız bir öneriye biz ancak güleriz.

Artık Osmanlı yok, padişahlık, saltanat, halifelik, hiçbiri yok.Onlar uçtu gitti, tarihin derinliklerine gömüldü.AKP şimdi MHP’yi taşeron olarak kullanıp bazı kavramları geri getirmeye kalkışıyor.AKP bunu yapabilir de MHP’ye, hele Ekmeleddin İhsanoğlu’na ne oluyor!

Posted in EMİN ÇÖLAŞAN, Politika ve Gundem, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Yakın siyasi tarihin içinden * ŞERİATIN DİNCİ VANDALLIK TARİHÇESİ * O sopa…

Sözcü
Soner Yalçın
Nisan 20, 2016

O sopa…

Önce…Kimi hatırlatmalar yapmam lazım:. Çünkü, Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren eli sopalı fırıncılar nasıl tahliye oluyor; tam anlaşılamıyor.

Tarih: 27 Şubat 1951. Yer: Kırşehir.
Dinciler sopalarla Atatürk heykeline saldırıp parçaladılar.

Tarih: 22 Kasım 1952. Yer: Malatya.
Dinciler gazeteci Ahmet Emin Yalman’a saldırıp ağır yaraladılar.

Tarih: 22 Temmuz 1968. Yer: Konya.
Dinciler; öğretmenler lokalini, Konya gazetesini ve iki kitabevini tahrip etti.
İçişleri Bakanı Faruk Sükan, “aşırı solun son günlerde giriştiği tahrik ve anarşi hareketlerinin Konya’daki olaylarda rolü olduğu kanaatindeyim” dedi.

Tarih: 14 Şubat 1969. Yer: İstanbul.
ABD Deniz Kuvvetleri’ne bağlı 6. Filo’nun gelişini protesto eden devrimci gençlere dinciler saldırdı. Duran Aydoğdu ve Turgut Aytaç adlı iki genci öldürdü. 204 kişiyi yaraladılar.

Tarih: 3 Mayıs 1969. Yer: Ankara.
Dinciler, Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenaze kortejine, “Allahsızın cenaze namazı kılınmaz” diye saldırdı.

Tarih: 9 Temmuz 1969. Yer: Kayseri.
Dinciler, “öğretmenler camileri bombalıyor” diye Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) genel kurulunu bastı. Öğretmenler, Orduevi’ne sığındı. Saldırganlar içki içilen otelleri, lokantaları bastı. Çırılçıplak soydukları kadınları yerlerde sürükledi. Olaylar altı saat sürdü. 21 kişi yaralandı.

Tarih: 17 Temmuz 1978. Yer: Adıyaman.
Dinciler, “Nemrut’un çirkin zihniyeti hortlatılmak isteniyor” diyerek Nemrut Dağı’nda bulunan dünya tarihi mirası eserler için yapılan Nemrut Festivali katılımcılarına saldırdı.

Uzatmama gerek var mı?..
Kahramanmaraş, Sivas, Çorum olaylarını yazmaya gerek var mı?
Altı aylık bebekleri öldürmelerini, kadınları memelerini keserek katletmelerini, “İslam’a uygun” diye kol ve bacakların çapraz kesmelerini vb. anımsatmama gerek var mı? Bitmedi. Dinci saldırılar 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra daha da arttı…

Şirin Tekin

Tarih: 11 Temmuz 1985. Yer: Uşak.
Banaz ilçesinin Kızılcasöğüt Ortaokulu öğretmeni Ramazan Koca, “derslerinde Darvin’in evrim teorisini öğretiyor” diye dincilerin saldırısına uğradı. Banaz Kaymakamı suçluyu buldu; öğretmene maaş cezası verdi!

Tarih: 17 Ocak 1987. Yer: Ankara.
Dinciler, “bacılarımız örtünmeyecek ise metresleriniz de süslenmeyecek” diye Bahçelievler’deki parfümeri mağazalarına saldırdı.

Tarih: 1 Şubat 1987. Yer: Yalova.
İslami yaşama aykırı hareket ettiği için taksi şoförü Zafer Toplu ciğerleri sökülerek öldürüldü.

Tarih: 3 Mayıs 1987.
Van 100. Yıl Üniversitesi öğrencisi 17 yaşındaki Şirin Tekin kahvede çay içerken, dinciler tarafından “oruç tutmuyor” diye dövülerek öldürüldü.

Tarih: 14 Mart 1989. Yer: İstanbul.
Laiklik yanlısı vaazları nedeniyle ölüm tehditleri alan Seyitömer Camii imamı Kazım Üstün sabah ezanı okuduktan sonra pusuya düşürülerek öldürüldü.

Tarih: 9 Kasım 1989.
Dinciler, İTÜ’yü basarak türbanlı öğrencileri derse almayan öğretim üyelerini dövdü.

Tarih: 18 Haziran 1990. Yer: Ankara.
Tarikatlar-dinci örgütler arasındaki “hac kontenjanı” tartışmaları Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Necatibey Caddesi’ndeki yayınevine bomba atılmasına kadar uzadı.
Yani, hep sopa kullanmadılar; yeri geldi silah ve bomba da kullandılar.

Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı’nın kimler tarafından katledildiğini biliyorsunuz. Sivas Madımak Oteli’nde çoğunluğu genç kızları oluşturduğu 35 kişinin kimler tarafından yakıldığını biliyorsunuz.Hizbullah cinayetlerini; cesetleri oturdukları evlerin bodrumuna gömdüklerini unutmuş olamazsınız!
Diyeceksiniz ki… Bunları niye anımsatıyorsunuz?

Üç fırıncı

Ali İsmail Korkmaz…
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü 1. Sınıf öğrencisiydi. Daha 19 yaşındaydı. Eskişehir’de Taksim Gezi Parkı’na destek yürüyüşüne katıldığı için eli sopalı dinciler tarafından katledildi. Açılan dava, üstü örtülerek sürdürüldü/sürdürülüyor. Önceki gün eli sopalı üç fırıncı tahliye edildi.

Şaşırtıcı mı? Değil.
İşte yukarıda tarih, yer ve olayları bu nedenle yazdım.Dincilerin elindeki o sopa; yıllardır Ali İsmail Korkmaz gibi nice gencecik insanımızı katletti. Soğuk Savaş’tan itibaren “komünizmin panzehiri” görülen dincilik, bizim topraklarda devlet tarafından hep korundu. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, “polislerimiz yapmamıştır, bunlar birbirlerini dövmüşlerdir ve polisin üzerine atmışlardır” demedi mi?

Bu sözler yeni değil….Evet, bu ülkede cinayetlerin üstü hep örtülmektedir. Döverek öldürdükleri gazeteci Metin Göktepe için de “duvardan düştü” demişlerdi!

Bu ülkede devlet hep saldırganlardan yana tavır alır. Yıllar geçer. Bu hiç değişmez.
Bu topraklarda hep ölen suçludur. Bu nedenle… Ali İsmail Korkmaz’a son tekmeyi atan sanık polis Mevlüt Saldoğan’ın tekme attığı ayağı için “sağ ayak bileğinde çatlak” iddiasıyla rapor alır, şikayetçi olur!

Ne bu katillerde, ne de bunların koruyucularında utanma duygusu vardır!
Bu yıllardır böyledir…Biz o sopayı ve koruyucularını iyi tanırız.

Posted in İrtica, SİYASİ TARİH, SONER YALÇIN yazıları, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Bakanın ballı çocukları … * Sadece 28 gemicik !!! * BAKANIN GEMİCİ OĞLUNUN RÜZGARLARI ARDINDAN ESİYOR !!! *** Tapeye göre bakan beyin oğluna ticareti öğretenler * ‘10 MİLYON DOLARIN YARISI BİZİM’

Sözcü
Saygı Öztürk
Nisan 22, 2016

Tapeye göre bakan beyin oğluna ticareti öğretenler

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan Yıldırım, işlerini sessiz-sedasız büyütüp gemilerin sahibi oldu. Kazançlı bir sektör olacak ki Cumhurbaşkanı’nın oğulları da bu işi yürütüyor ve gemilerine yeni gemi katıyor. Nasıl oluyorsa hep ticarette AKP’lilerin çocukları başarıdan başarıya koşuyor. Erkan da 23 yaşında gemicilik şirketi kurdu, 14 yılda şirketi ve kazancı hızla büyüdü. gazetemizin muhabirlerinden Taylan Büyükşahin, Singapur’da bir otelin kumarhanesinde Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın armatör oğlu Erkan’ı rulet masasında görüntüledi. Erkan’ı tanıyanlar onun hayli kilo aldığını söylediler.

DİNLEME TUTANAĞINDAN

İbrahim Bilgihan Taşdelen, AKP’li siyasetçi ve üst düzey bürokratlarla yakın ilişkisi olan bir iş adamı… İstanbul 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi hakimliğinin verdiği kararla telefonları 26 Mart 2004 tarihinden 27 Mayıs 2004 tarihine kadar dinlendi. Bu dinlemelerden 29 Nisan 2004 tarihinde Taşdelen’in bir arkadaşıyla yaptığı telefon konuşmasının bant çözümünde Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, aynı bakanlığın o dönemdeki Müsteşar Yardımcısı Kemal Albayrak’ın da adı geçiyor.

TBMM’de kurulan Akaryakıt Kaçakçılığını Araştırma Komisyonu’na DGM tarafından gönderilen DGM dosyasında bakıyorsunuz, kaçakçılıkla suçlanan kişiler kendilerini bazı bakanlara, bürokratlara o kadar yakın gösteriyorlar ki neredeyse yedikleri-içtikleri ayrı gitmiyor. Telefon konuşmaları bant çözümlerine bakarsanız bu kişilerin üst düzey gümrük yetkilileriyle de çok sıkı-fıkı oldukları anlaşılıyor. Kaçakçılıkla suçlanan İbrahim Taşdelen’in dinlenen konuşmasının tapesinden okuyalım:

‘10 MİLYON DOLARIN YARISI BİZİM’

- Vallahi Kemal abi (Müsteşar Yardımcısı Kemal Bayraktar) ile bakan beyi bıraktık. Arabada elim-ayağım birbirine girdi.
- Hangi bakan?
- Binali Yıldırım yok mu, Ulaştırma Bakanı.
- Ulaştırma Bakanı he.
- He onu bıraktık şimdi. Sonra Kemal abiyi de bıraktık. O bizim iş iyice ciddiye bindi a….koyum. 10 milyon doların yarısı bizim olabilir.
- Yemin et.
- O….. çocuğuyum
- Yani şimdi ben…
- Senin kardeşin aslan gibi arkanda
- Ev mev kuracağım. Villa milla biliyorsun… Para lazım.

‘OĞLUMA TİCARETİ ÖĞRETİN’

- Şimdi bakan bey dedi ki aynen şimdi bakan biraz da mıymıntı konuşuyor, yavaş konuşuyor biliyor musun ‘Bu projeyi bitir, bu projeden sonra inşallah’ dedi, ‘Antalya-Alanya arası bir tren yolu inşaatı olacak’ dedi ‘Orayı inşallah’ dedi ‘Hep beraber değerlendirelim. Bizim bir Bilge Kaan var benim oğlum; İstanbul da onu ara sıra alın, beraber ona da biraz ticareti öğretin’ dedi. (Gizli kayıtlı resmi dinleme tutanağında böyle geçiyor. Ancak, araştırdığımda Bilge Kaan’ın, Kemal Albayrak’ın oğlu olduğunu ve halen kamu kuruluşunda çalıştığını öğreniyorum.)
- Kime, kime?
- Bakan beyin oğluna
- Onun oğlu nerede?
- İstanbul da Boğaziçi Üniversitesi’ni bu sene bitiriyor.
- İyi gidelim.
- Dedim ki sayın bakan bizim için.
- Onu alalım. Kemal abinin oğlunu alalım.
- Kemal abinin oğlu da zaten Boğaziçi’nde aynı yerdeler
- Ey tamam işte ikisini alalım artık biliyorsun daha onlar Boğaziçi’nde.

İşte bu konuşmalar TBMM’nin arşivinde, mahkeme dosyaları arasında yer alıyor. Kimler yol gösterdi, ticareti gerçekten kim öğretti bilemem ama Ulaştırma Bakanı’nın çocukları da hayli başarılı çıktı.

Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Batmış durumdayız! * Kör olan görüyordu. Pusu davasıydı. Ordu çökertilecek, Türkiye’den bir “Kürdistan” çıkarılacaktı. Pusunun arkasında; “Ben bu davanın savcısıyım” diyenlerle onlara paralel durup “her istediğini alanlar” ve “üst akıl dedikleri” küresel güçlerin eli de vardı

Sözcü
Necati Doğru
Nisan 24, 2016

Batmış durumdayız!

Ben ve benim gibi düşünenler açıkça söylüyor, yazıyorduk: Türk Ordusu’nun geleneğinde darbecilik var. Bağımsızlık, bölünmez bütünlük, laiklik tehlikeye girerse orduda subaylar, darbe düşünürler. Bazı subaylar darbe düşünmüşler. Seminer yapmışlar. Ama sadece düşünmüşler. Darbe yapmak için bir tek zırhlı tank çalıştırılıp bir metre yürütülmemiş. Bir tek tüfeğin tetiğine bir parmak uzanmamış. Düşüncede kalmış. Düşünce suç değil, yargılanmaz.

Çok açıktı.
Kör olan görüyordu.
Pusu davasıydı.

Ama…(!)
Yargıya güven tam çöktü.

Hakimin adı Hasan olur. Haluk olur. Halil olur. Önemli değil. Önemli olan yargı. Biz vatandaşlar hakimlerin adına, yaşına, boyuna, saç rengine değil yargıya bakarız.

Yargı adil mi?
Yargı bağımsız mı?

Yüksek yargı yani Yargıtay, daha önce “Darbe planı var… Darbeye kalkışan var… Darbe örgütü var…” sonucuna vararak 275 sanığın yarısına 2 kez ağırlaştırılmış ömür boyu hapis veren hakimlerin kararını onaylamıştı.

Batsın böyle adalet.Diye yazmıştım.Aynı Yargıtay, bu kez “Darbe planı yok…Darbeye kalkışan kimse yok… Darbe örgütü de yok…” kararı verdi…

Sevindim.
Acı bir sevinç.
Yaşasın böyle adalet!
Diye yazamayacağım.

“Darbe örgütü var, darbe yapacaklardı” diyen de “darbe örgütü yok, darbe yapmayacaklardı” diyen de aynı Yargıtay.Hakimler değişmiş olabilir.Bunlardan; “darbe örgütü var” diyen Fransız, “darbe örgütü yok” diyen Japon yargıtayı değil. İkisi de Türk Yargıtayı… Şimdi gönül rahatlığı içinde bundan sonra Türkiye’de uydurulmuş belgeler, yalancı şahitler, iktidara yakın duran yargıçlar üzerinden “Yeni bir pusu davası daha yaşanmaz” diyebilir miyiz? Onur ve şerefleriyle oynanmasına dayanamadıkları için intihar eden dört subay ve kanserden ölen Kuddusi Okkır için adalet yerini buldu diye sevinebilir miyiz?

Yargı çökmüş durumda.
Sevinçler bizi aldatmasın!

Bazı yargıçlar, hukuk fakültelerinde kendilerine öğretilen hukuk bilgisi ve vicdanlarına göre değil siyasi görüşlerine göre karar veriyor. İktidar da kendine uygun karar alacak yargıcı koruyor, kolluyor, gözetiyor.Batmış durumdayız!

Posted in NECATİ DOĞRU YAZILARI | Leave a comment

508 yıl ver üstünü ört *** 2005’te… Akp, bu tarikat yuvalarının kapatılmasını engellemek için kanun çıkardı. Kaçak kurs açanlara ceza indirimi yaptı. “Üç aydan bir yıla kadar hapis verilir, bu hapis cezası paraya çevrilir” dedi.

Sözcü
Yılmaz Özdil
Nisan 24, 2016

508 yıl ver üstünü ört

Ensar’daki sapığa tek celsede 508 yıl hapis verildi, hadise örtüldü.

Yok öyle!

2004’e kadar… Tarikat kursu açmak, Türk Ceza Kanunu’na göre suçtu. Bu tür yerleri açanlara, buralarda öğretmenlik yapanlara altı aydan üç yıla kadar hapis cezası veriliyordu, kaçak kurslar yakalandığı anda kapatılıyordu.

2005’te… Akp, bu tarikat yuvalarının kapatılmasını engellemek için kanun çıkardı. Kaçak kurs açanlara ceza indirimi yaptı. “Üç aydan bir yıla kadar hapis verilir, bu hapis cezası paraya çevrilir” dedi.

Yani?
Para ödeyip, yırtacaklardı. Böylece, kapatma cezası da fiilen ortadan kalkmış olacaktı, para cezasını ödeyip, devam edecekti. Resmen af niteliğindeydi. Ayrıca… Tarikat kurslarında öğretmenlik yapanlar, kanun kapsamından çıkarılmıştı. Sadece kursu açanlar mahkemeye verilecekti, öğretmenlere artık para cezası bile verilmeyecekti.

Varlığıyla onur duyduğumuz Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, bu tarikatçı kanunu veto etti. “Bu kanun Anayasa’ya aykırıdır, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine aykırıdır, ‘sapkın’ yöntemlerle çağdışı eğitimin önünü açar” dedi.

Cumhurbaşkanımız tarafından yeniden görüşülmesi için TBMM’ye gönderilen kanun, AKP tarafından aynen iade edildi. Kanunlaştı.

CHP hukuki mücadele başlattı, bu tarikatçı kanunun iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. İptal başvurusunu Kemal Kılıçdaroğlu yaptı. Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu dava dilekçesinde “laik eğitime aykırıdır, Türk devriminin temel niteliklerine aykırıdır, ‘sapkın’ eğitim anlayışının yolunu açar” dedi.

2005
2006
2007
2008

Anayasa Mahkemesi dört yıl kulağının üstüne yattı.
2009’da, iptal istemini reddetti.

Anayasa’ya aykırı kaçak tarikat kursları, bizzat Anayasa Mahkemesi’nin onayıyla serbest bırakıldı.Sadece dört üye bu kanunun anayasa’ya aykırı olduğunu söyledi. Başta Haşim Kılıç, 13 üye gayet güzel bir kanun dedi.

Hani şimdilerde Akp’ye hukuk öğreten Haşim Kılıç var ya… İşte o… Kaçak tarikat kursları açılmasında herhangi bir sakınca görmedi.

Kaçak kurslar, salgın hızıyla kaçak yurtlara dönüştü.

2013’te… Akp bir hamle daha yaptı. Bir kanun daha çıkardı. Kaçak tarikat kursu açmayı Türk Ceza Kanunu’ndan komple sildi attı, “kanuna aykırı eğitim kurumu” maddesini yürürlükten kaldırdı. Para cezasını bile kaldırdı. Tarikat kursları hakkında adli soruşturma bile yapılmayacaktı. Açın açabildiğiniz kadar dedi.

Bu kanun Meclis’te görüşülürken, CHP adına Profesör Nur Serter konuştu. Tarihi bir konuşmaydı. “Kazdığınız kuyuya aslında kendiniz düşüyorsunuz, farkında değilsiniz, bu ülkede tertemiz yaşanan İslam dinini, dipsiz ve karanlık kuyularda tekke ve zaviyelerle yapılandırıyorsunuz, dipsiz ve karanlık kuyularda tarikat okullarının kapısını açıyorsunuz, ‘sapkın’ gruplara hizmet edecek okulların kapısını açıyorsunuz” dedi.

E tabii cumhurbaşkanı değişmişti, Abdullah Gül şak diye onayladı.

Karaman’da yaşanan iğrençlikle sanki hiç alakası yokmuş gibi davranıyor, hiç sesini çıkarmıyor ama… Bu denetimsiz izbe yurtların açılmasında, Abdullah Gül’ün hem hükümet üyesi olarak, hem cumhurbaşkanı olarak imzası var.

Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer taa 11 yıl önce uyardı, “sapkın”lara yol açıyorsunuz dedi. CHP hem 2005’te hem 2009’da hem 2013’te uyardı, “sapkın”lara yol açıyorsunuz dedi. Nafile.

Şimdi bademler diyor ki, bizim nerden haberimiz olsun, bu sapık tek başına yapmış filan… Yok öyle!

Posted in Yılmaz Özdil, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Çocuklar her şey sizin için…Siz çocukların yerine geçseydiniz…

Sözcü

Bekir Coşkun
Nisan 23 / 24 2016 

Çocuklar her şey sizin için…

Bu bayram sizin için…
Kuru ekmeklerin bohçalara sarılışı, kağnıların yola çıkışı, boz bayırda kayanın dibinde asker yarasının tütünle sarılışı…Sakarya düzlüğünde o gece son kez yemen türküsünün söylenişi…Hepsi sizin içindi…

Her şey sizin için…
Sizin için didinişimiz…Şu alınlarımızda çizgiler, saçlarımızdaki aklar… Uzun gecelerde uykusuz ağlayışlarımız… Göz nuru döküşümüz, ayaklarımıza inen kara sular, çürüdü dirseklerimiz…

Susmadık…
Sinmedik…
Korkmadık…
Masallarınızdaki kurtlar yedi kimimizi…
Hepsi…
Hepsi sizin içindi….

Kimimiz gece saçlarınızı öpüp üstünüzü örterken, yoksulluk gözyaşlarını elimizin tersi ile sildik…Kimimiz; kendimiz için bir simit parasını cebimizde avuçlayıp, lokmamızı bebeğimize taşırken, daha çok gençtik…

Çabaladık…
Didindik…
Direndik…
Hepsi sizin içindi…

Vazgeçmedik…
“Dünyanın her yerinde başları dik, alınları açık,
çağdaş dünyanın birer özgür bireyi olsun çocuklarımız” dedik…

Bu sesler…
Bu itiraz…
Bu çığlık…
Yüreklerimizdeki bu seferberlik…
Bu günlerde; babanızı canı sıkkın,
öğretmenizi mutsuz, annenizi gözleri ıslak görürseniz…
Hepsi sizin için…

Bugün 23 Nisan…
Kutlu olsun…
Size sözümüz var:
“Güzel günler göreceksiniz çocuklar…”

O kağnılar güzel günlere ulaşıncaya kadar hiç durmayacak…
Deliler gibi ışık arıyoruz; bu sesler, bu kavgalar, bu telaş, bu çırpınışlar…
Bu yemin…
Hepsi sizin için…

Siz çocukların yerine geçseydiniz…

Devlet adamı, koltuğuna oturttuğu çocuk karşısında zordadır…
Çünkü çocuktur…Yalakalık bilmez, aklına geleni söyler…

Devlet adamı, kameralara bakıp devamlı sırıtır…Elini nereye koyacağını şaşırır… Masanın altına sokar… Sonra avuçlarını birleştirip iki dizi arasında sıkıştırır… Peşinden yeni görmüş gibi kendi eline bakar…Parmaklarını birbirine geçirirken ilk sorusunu sorar:

“Adın ne bakalım?..”
“Barış…”
İkinci soru yoktur zaten…

Devlet adamı çocuğun kendi adını bilmesini çok başarılı bulmuştur, kameralara dönüp “Çok zeki bir çocuk” der…Çocuk ise karşısındakini “aptal” bulmuştur…İkinci soru gelir devlet adamının aklına:

“Kaç yaşındasın?…”
“On…”
“Oooooo… Çok güzel…”

Devlet adamı aslında çocuktan korkar…Nitekim birkaç sene önce devlet adamlarından birisi koltuğuna oturtulacak çocuğu kendisi seçmişti…22 yaşında…Sakallı…Artık yeterince büyüdüğü için, bir sürü yalakalık yapmış gitmişti…

Doğrusu; her 23 Nisan’da devlet adamlarının çocukların yerine geçmesidir…13 yaşında, 50 yaşındaki adamla evlendirilen çocuğun yerine… 14 yaşında demir atölyesinde çalıştırılan çocuğun yerine… Hapishanedeki babasını görmek için her hafta Silivri’ye gidip gardiyanlar arasında demir kapılardan geçip korkarak ve ağlayarak çıkan çocuğun yerine… Evleri bombalarla yıkılmış çocuğun yerine… Güneydoğu’da savaşan babasını camın önünde beklerken uyuyakalan çocuğun yerine…

Ensar Vakfı için “Çok değerli hizmetlerine devam edecek” diyen Başbakanı götürüp Ensar yurtlarındaki çocuğun yerine koyacaksın mesela…

Dün Cumhurbaşkanı’na “Terör kurbanı çocukları”
soran çocuk Necip’i izlediniz mi?..

Ağladı…
Daha ne desin?..
Gözyaşı evrensel bir dildir…
Türkçe dahil dil bilmeyen Cumhurbaşkanı anlamamıştır ama…
Çinliler dahi anladı…

Posted in Bekir Coşkun yazıları | Leave a comment

SİZE DARBE YAPIN DİYEN Mİ VAR? * Akar Paşa, bu kadar bomba, on binlerce uzun namlulu ağır silah, çoğu yabancı olan binlerce militan ülkeye sokulurken siz neredeydiniz?

01 Nisan 2016
Rifat Serdaroğlu

SİZE DARBE YAPIN DİYEN Mİ VAR?

Sayın Orgeneral Hulusi Akar, siz Türk Devletinin 29. Genelkurmay Başkanısınız.Türk Milleti sizden evvel 28 evladına bu görevi verdi. Onların görev sürelerini, yaptıkları hizmetleri, katlandıkları fedakârlıkları ve yapılan hataları,Türk Milletinin iradesine karşı çıkışları çok iyi okumalısınız.

Yeter mi? Elbette ki yetmez!

Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi olarak, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkışının tarihi olan M.Ö 209 yılı alınmıştır. Bugün dünyaya hükmettiğini sanan devletlerin hiçbiri dünya yüzünde yokken, düzenli orduya geçmesini başarmış Türk Milleti, ordusuna bu tarihi boşuna vermemiştir. Binlerce yıllık devlet hafızasının emanetçisi şimdi sizsiniz. Nöbet sizde!

Gelin sizinle birlikte ülkemizin durumuna bir bakalım;
-T:C Anayasası yürürlükte midir? Devleti yönetenler Anayasa’ya uymaktalar mı?
-Yasama-Yürütme-Yargı arasında kuvvetler ayrılığı ilkesi yürürlükte midir?
-Hukuk Devleti ilkesi yürürlükte midir?
-Ülkede can ve mal güvenliği tam olarak sağlanmış mıdır?
Bunları bir düşünün Paşa, sonra sizden ne isteyeceğimize bakarız!

Komutanızdaki Türk Ordusu tarihinde ilk kez, kendi yurdunda bazı İl İlçelere ve mahallelere tanklarla toplarla girip kamu düzenini sağlamaya çalışıyor.
Her gün tonlarca bomba patlatılıyor, keskin nişancılar yavrularımızı şehit ediyor.

Akar Paşa, bu kadar bomba, on binlerce uzun namlulu ağır silah, çoğu yabancı olan binlerce militan ülkeye sokulurken siz neredeydiniz?

Mahallelerde kilometrelerce beton barikatlar, tüneller kazılırken, PKK militanları yol kesip dağa adam kaldırırken, PKK’ya eleman toplayıp esnaftan haraç toplarken siz neredeydiniz?

Bu ihmaller sonucu şimdiye kadar size emanet edilen 355 vatan evlâdı şehit oldu, binlercesi yaralandı! Daha da ne kadar şehit vereceğimiz belli değil.Bu olanlar karşısında sessiz kalarak, verdiğimiz şehitler ve yaralanan çocuklarımız için hiç sorumluluk, vicdan azabı duyuyor musunuz?

Akar Paşa;
Yazının başında sizden önceki Genelkurmay Başkanlarını iyi okuyun, inceleyin demiştim!
“Efendim, ben bunları Başbakan ve Cumhurbaşkanına rapor ettim, onları uyardım, beni dinlemediler, ne yapabilirdim ki” demeyin.Sizden ne isteyeceğimizi ve ne yapabileceğinizi söyleyeyim;

-Milli Güvenlik Kurulunda söz alıp, “Defalarca uyarmamıza rağmen, hatada ısrar ediliyor. Bu davranış hata olmaktan çıkıp, ihanet haline dönüşmektedir. Sorumluluk kabul etmiyorum ve bu durumu, her şeyin gerçek sahibi Türk Milleti ile paylaşacağım” diyebilirdiniz!

-Ya da her şerefli asker gibi, gerekçelerini Türk Milletine açıklayıp istifa edebilirdiniz!

Amma hiç birini yapmadınız. İhanete varan hatalar karşısında susmayı, yani koltuk uğruna Mehmetçiklerin ölümünü seyretmeye devam ettiniz…

Akar Paşa;
Sizin, MİT Müsteşarı ve Emniyet Genel Müdürü için suç duyurusunda bulundum. Sizin ve MİT Müsteşarının dosyaları Başbakanlığa gönderildi.Savcılık Emniyet Genel Müdürü için yaptığım suç duyurusunu, delil yetersizliği sebebiyle iade etti. Siyasi iktidarın ve onun yanlış icraatlarına ortak olan sizlerin gerçek delil dediğiniz nedir? Ölen 355 genç, sanal âlemde mi öldüler?

Bu yavrularımız birer bilgisayar oyunu mudur?

Kimse size darbe yapın demiyor. Türk Milleti darbe dönemlerini de yaşadı, asla darbe istemiyor.Darbe yapmayacaksınız ama Türk Milletine- Demokratik Rejime karşı yapılmakta olan Cemaat-Tarikat darbesine engel olacaksınız. Atatürk büstlerinin kırılmasına izin vermeyeceksiniz. Türk Bayrağını yaktırmayacaksınız. Türk adına ve Ne Mutlu Türküm Diyene ilkesine sahip çıkacaksınız.

Sağlık ve başarı dileklerimle

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, PKK TERÖRÜ, TSK | Leave a comment

KİBAR FEYZO * Kibar adam olduğu, Kibariye’nin ayak parmaklarının üzerinde uzanarak onu yarım yanaktan yarım dudaktan öpmesine ses çıkarmadığından belli idi! Kibarım benim ya…

31 Mart 2016
Rifat Serdaroğlu

KİBAR FEYZO

Kibar adam olduğu, Kibariye’nin ayak parmaklarının üzerinde uzanarak onu yarım yanaktan yarım dudaktan öpmesine ses çıkarmadığından belli idi! Kibarım benim ya…

Kibarlığına başka örnekler vermek gerekirse; Sayın Öcalan; (54 Bin kişinin yaşamını yok eden bebek katiline bile Sayın dedi.)

Muhterem Hocam; (FETÖ Terör örgütünün başına da Muhterem dedi.)
Sayın Barzani; (Türkmenlerin katili, PKK nın hamisine de Sayın dedi.)
Rıza Bey; (4 Bakanı ve çocuklarını para ile maymun eden soyguncuya Bey dedi.)

Dünyada mevcut 6,5 milyar insan içinde bu 4 kişiye birden saygı ve takdir ifadeleri ile hitap eden başka birini bulamazsınız. Benim kibarım o kadar kibardır yani!

Kibarımı anlamayan, anlamak istemeyen bazı hainler sürekli olarak ona yüklenirler. Tabii ki o da her insan gibi sinirlenir. Yüklenme, basın yoluyla yapılırsa kelimenin tam anlamıyla çıldırma noktasına gelir ve kayış sıyırır!

İşte o anda benim kibarım gider, o zarif o yumuşak adam gider yerine tam bir sokak kabadayısı gelir! O zaman öyle şeyler söyler ki, sözleri ya “AT’ın yanağına kelebek konmuş” gibi olur, ya da “tüy dikti” gibi…

Örnek verelim;
-Esas söğüşlemeyi (Dolandırmak) Pensilvanya ’daki yapar! (11 yıllık ortağı-Hocası için dedi)
-Nâdânı terk etmeden yârânı arzularsın. (Hayvanı geçmeden, insanı arzularsın! )
-Eşşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri! (Eser bırakanlar ve eşek semeri?)
-Devlete giren çıkan yoksa onun adı yolsuzluk olmaz! ( Vatandaşı yolabilirsiniz)

Kibarımın bu sözlerine bakınca “Hah, tam da At’ ın yanağına kelebek konmuş” gibi oldu, yani çok komik oldu diyebilirsiniz. İsterseniz “Tüy dikti” gibi de diyebilirsiniz.

“Tüy Dikmek” deyimi nereden çıkmış bilir misiniz?
Avrupa’da “tuvalet-hela-ayakyolu” alışkanlığının henüz olmadığı zamanlarda, herkes sokakta bulduğu yere kakasını yapar, sonra da yürür giderdi! Bu sebepten salgın hastalıklar çok yaygındı.Asilzadeler kendi kakalarının, gariban halkın kakası ile karışmasını istemezlerdi. Bu yüzden, bir asilzade sokağa çıkarken yanında iki hizmetli bulunurdu. Asilzade sokağa kakasını yaptığı zaman, hizmetlilerden biri kakalar karışmasın diye üzerine bir adet tüy diker (Tüycü), diğeri de kakanın üstüne esans (Kokucu) sıkardı.

Yani, hah hem sokak ortasında kakanı yaptın hem de üstüne tüy diktin deyimi, buradan çıkmıştır.Bu anlattıklarıma bakıp kimse Kibarıma “Tüy Diktin” demeye kalkmasın.İleri demokrasilerde, Kibarım istediği yere yapar. Sizlere düşen onun kakasının üstüne tüy dikmek, esans fısfıslamak “yap-yap eğilme bu millet seninle” diye slogan atmak ve kuvvetlice alkışlamaktır.Eğer kızdırırsanız, gelir kafanıza yapar, ortalığı b.k götürür, pişman olursunuz…

Kibarım benim ya! Sam Amca denen kovboyun haddini bildir de gel ordan.
Öptüm, görüşürüz inşallah, by canııım maşallah…

Sağlık ve başarı dileklerimle

Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları | Leave a comment

Yakın siyasi tarihin içinden * TÜRKİYE ÜZERİNDE EMPERYALİST OYUNLAR VE İŞBİRLİKÇİLER Menderes’in Tarım İhaneti (Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi mi?)

Resim

Menderes’in Tarım İhaneti

(Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi mi?)

Atatürk’ün Tarım Devrimi

Atatürk’ün Tarım Devrimi, İdeal Cumhuriyet Köyü Projesi, Halkevleri ve Köy Enstitüleri projeleri ile Türkiye’de modern tarım ve hayvancılık gelişmeye başlamıştır. Çok kısa bir süre önce dışarıdan alınan birçok tarım ürünü Türkiye’de Türk köylüsü tarafından üretilip yurt dışına satılmaya başlanmıştır. Türkiye, Atatürk’ün “akıllı projeleriyle” şekillenen çağdaş, “ulusal” ve “bağımsız” tarım ve hayvancılık politikaları sonunda çok kısa bir sürede kendi kendine yetebilen bir ülke haline gelmiştir. Kendi kendine yeten Türkiye, ülkeleri borçlandırıp kendine bağımlı kılan emperyalizmi rahatsız etmiştir.(Atatürk’ün Tarım Devrimi için Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal-Atatürk’ün Akıllı Projeleri, C.2).

ABD’nin Türk Tarımını Bitirme Projesi, Menderes ve DP

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) ekonomik alanda liberal politikalar izlemiştir. Avrupa Ödeme Birliği’ne giren Türkiye 1950 yılının son baharında üye devletlerle olan ticaretini büyük oranda serbest bırakmıştır. Türkiye, 1950-1953 yılları arasında iyi hava şartları, tarım arazisinin genişletilmesi, Kore Savaşı’nın yarattığı olumlu hava sayesinde dünyanın sayılı tahıl ambarı ülkelerinden biri durumuna gelmiştir. Türkiye’nin tarımdaki bu başarısı Türkiye için “ABD yardımını en etkili kullanan ülke” yorumlarının yapılmasına yol açmıştır.

Ancak zaman içinde Türkiye’de tarım arazisinin genişlemesinin durması, hava şartlarının kötü gitmesi ve dünyanın da normal şartlara dönmesiyle tarım üretimi azalmaya başlamıştır. DP’nin uyguladığı “serbest piyasa rejimi” başarılı olamamış ve dış ticaret büyük oranda açık vermiştir. Ekonomik şartlar ağırlaşıp dış borçlar artınca DP 1954’te dış ticarette bazı kısıtlamalara gitmiştir.

İki yıl kadar önce “ABD yardımını çok iyi kullanan ülke” diye alkışlanan Türkiye, 1955’ten itibaren ABD’den tarım ürünü satın almak için çok ağır şartlarda anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

Menderes’in Tarım İhaneti

1955-1956 yılları arasında Türkiye ile ABD arasında imzalanan “tarım anlaşmaları” Türk tarımının gelişmesini önlemiş ve ABD tarım ürünlerine Türkiye’de her yıl genişleyen pazar açmayı amaçlamıştır.

İhanet 1:

12 Kasım 1956 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi ve Yardımlaşma Hakkındaki Muaddel Amerikan Kanunu”nun I. Kısmı Gereğince Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında “Münakit Zirai Emtia Anlaşması” imzalanmıştır. Bu anlaşma ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en önemli ayaklarından birini oluşturması bakımından dikkat çekicidir:

ABD, yardım adı altında 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşma ile kendi ihtiyaç fazlası olan buğday, arpa, mısır, dondurulmuş et, konserve sığır eti, don yağı ve soya yağı gibi tarımsal ve hayvansal ürünleri Amerikan gemileriyle Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 46.3 milyon dolar karşılığında Türkiye’ye verecektir.

Türkiye, 12 Kasım 1956 tarihli bu anlaşmaya ek olarak 25 Ocak 1957 tarihli başka bir “tarım anlaşmasıyla” ABD’den şu tarım ürünlerini satın alacaktır: Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı… Bu ürünler Türkiye’ye taşıma ücretiyle birlikte 19.40 milyon dolara verilecektir.

12 Kasım 1956 tarihli anlaşmaya göre adı geçen tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD aşağıdaki bağlayıcı şartlarla Türkiye’ye verecektir:

1. Türkiye’ye satılan Amerikan tarım ürünleri fazlası, Amerika’nın aynı malların alıcısı bilinen pazarlara ve Amerika’nın düşman tanıdığı ülkelere satılmayacak ve yalnız Türkiye’nin iç tüketimi için kullanılacaktır.

2. Bu anlaşma ile Türkiye’de satılacak malların dünya mahsul piyasa fiyatları üzerinde tesir yapmaması için dünya piyasası üzerinden fiyat tespit edilecektir.

3. Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen veya benzeri mahsullerin Türkiye’den yapılacak ihracatı, Amerika tarafından kontrol edilecektir.

4. Amerikan tarım ürünleri fazlası Türk lirası ile satın alınacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na yatırılacak olan Türk liraları ABD Hükümeti tarafından kullanılacaktır.

5. Türk ve Amerikan Hükümetleri, Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümet, bu anlaşmanın uygulanmasında özel teşebbüs sahiplerinin etkili bir biçimde rol oynaması için ticari şartlar sağlayacaklardır.

Anlaşmanın dikkat çekici yönlerini şöyle değerlendirmek mümkündür:

1. ABD yardım adı altında Türkiye’ye kendi ihtiyaç fazlası tarımsal ve hayvansal ürünleri satacaktır. Yani Türkiye’ye satılan ABD ürünleri ABD tüketicisinden arta kalan ikinci sınıf ürünlerdir.

2. ABD Türkiye’ye, buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı satacaktır. Bu ürünlerin neredeyse tamamını veya eş değer başka ürünleri Türkiye’de yetiştirmek mümkündür.

3. Türkiye ABD’den satın aldığı tarımsal ve hayvansal ürünleri ABD’nin düşmanlarına satmayacak, sadece kendisi tüketecektir. Yani Türkiye parasını vererek satın aldığı ikinci sınıf ABD ürünlerini ABD’ye sorarak tüketecektir. Bunun adı bağımlılıktır.

4. Türkiye’nin yetiştirip ihraç edeceği tarım ürünlerini ABD kontrol edecektir. Yani ABD’nin “üretmeyin” dediği tarım ürünleri üretilmeyecek, “satmayın” dediği tarım ürünleri ihraç edilmeyecektir. Bunun adı sömürülmektir.

5. ABD’nin ikinci sınıf tarım ürünlerine Türkiye milyonlarca dolar ödeyecektir. Bunun adı ABD yardımı değil, ABD kazığıdır.

6. Türk ve Amerikan Hükümetleri “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini artırmak ve geliştirmek için” devamlı gayret sarf edeceklerdir. Her iki hükümetin gayret sarf edeceği nokta dikkat çekicidir: “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak!” Amerikan Hükümeti’nin bu yöndeki gayretini anlamak mümkündür, ancak Türk Hükümetinin bu yöndeki gayretini anlamak mümkün değildir. Türk Hükümeti, “Amerikan tarım ürünlerine ait Türkiye’deki piyasa taleplerini arttırmak için” değil, “Amerika’dan alınan tarım ürünlerini Türkiye’de yetiştirmek için” gayret sarf etmelidir.

Bu anlaşmayla ilgili “Gizli Anlaşmaların İçyüzü” adlı kitabın yazarı Haydar Tunçkanat’în şu değerlendirmeleri çok önemlidir:

“Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor.

Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır.

Kendi öz ürünümüz zeytinyağının sabun yapımında kullanılmasını bir kararname ile yasaklayarak onun yerine Amerika’dan satın alınan domuz karışımı don yağının kullanılması mecburiyetini getiren DP Hükümeti, Amerika’ya Pazar olma uğruna Türk zeytinyağı üreticilerini de açlığa ve yoksulluğa mahkum ediyordu. Türkiye’de pazarı olmayan Amerikan don ve soya yağlarına pazar açmakla hükümet Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarına aykırı olan bu anlaşmanın uygulanmasına geçiyordu. Zengin Amerikan çiftçisinin daha zenginleşmesi için Türkiye’nin de sömürülmesi zorunluydu ve bunun için de yoksul Türk çiftçisi, zeytincisi kendi hükümeti eliyle yoksulluğa itiliyordu.

Türk tarım ürünlerinin iç piyasadaki fiyatlarının dünya piyasalarındaki fiyatlara denk olduğu kabul edilse dahi Amerikan tarım ürünleri Türkiye’ye ithal edilirken Türk kanunlarına göre alınacak gümrük vergisi, özel idare ve belediyelere ait vergiler, resim ve harçlar, sundurma ve antrepo ücretleri, rıhtım resmi ve rıhtım ücretlerinden muaf tutulmuştur. Yerli ürünlerimizi ve Türk üreticisini korumak için kanunlarla konulmuş olan bu vergiler Amerikan tarım ürünlerinin Türkiye’ye ithalinde de alınmış olsaydı hem Türk Hükümeti vergi alarak gelirini arttıracak, aynı zamanda Amerika’dan ithal edilen bu ürünlerin fiyatları da artacağından aynı veya benzeri Türk ürünleriyle Türkiye’de rekabet edemeyeceklerdi. Amerika bu ürünlerin fiyatlarını kendi çıkarı için dünya piyasa fiyatlarının altında Türkiye’ye vermeyeceğine göre en kestirme yol bu ürünlerin Türkiye’ye girişinde gümrük vergisi, diğer harç ve resimlerden muaf tutulmasıdır. Amerika’nın PL 480 sayılı kanuna göre yapılan bu ithalatta Amerika’dan ithal edilecek malların sürümünü arttırmak ve bunlara duyulan ihtiyacı geliştirmek amacıyla ‘emtianın memleketimize girişinde maliyetini arttırıcı herhangi bir tesire maruz kalmayarak, en ucuz şekilde ihtiyaç sahiplerinin istifadesine arzı zaruri bulunmaktadır’ gerekçesiyle 6969 sayılı kanun Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirilmiş ve Amerika’nın anlaşmada öne sürdüğü şartlara uyularak önemli bir engel daha kolaylıkla aşılmıştır. Ancak bu kanunda Amerikan üreticisi himaye edilirken Türkiye’nin buğday, yağlı tohumlar, et, süt, peynir ve zeytinyağı üreticilerinin nasıl korunacağı ve yaşayacağı düşünülmemiştir. Amerikan tarım ürünlerine tanınan bu imtiyazlar karşısında yerli üretimin azalması, Amerikan tarım ürünleri ithalatıyla karşılanacaktır. Amerika tarım emtiasına tanınan imtiyazlar karşısında Türk ürünleri elbette rekabet edemezdi. Amerikan üreticisi, kendi devletinden başka Türk Hükümeti’ni de kendi arkasına almıştı.

Türk halkının çıkarları yerine Amerika’nın Türkiye’deki pazarlarını genişletme ve geliştirme politikasını bu anlaşma ile kayıtsız şartsız kabul eden bir iktidar Türk tarımı ve Türk üreticisini Amerikan çiftçisinin refahı uğruna bir çıkmaza ve felakete sürüklüyordu.”

Amerika’nın Türk tarımını bitirme projesi, 12 Kasım 1956 tarihli anlaşma ve bu anlaşmaya ek 25 Ocak 1957 tarihli anlaşma dışında, 20 Ocak 1958 tarihli anlaşmayla devam etmiştir.

İhanet 2:

DP Hükümeti’nin Türkiye adına ABD Hükümeti ile 20 Ocak 1958 tarihinde imzaladığı “Tarım Ürünleri Anlaşması”nın belli başlı maddeleri şunlardır:

Bu anlaşmaya göre Amerika Türkiye’ye şu ürünleri satacaktır: Buğday, yem, soya fasulyesi veya pamuk yağı, tereyağı, yağlı süttozu, peynir, yağsız süttozu…Türkiye bu ürünler için taşıma masrafları da dahil 46.8 milyon dolar ödeyecektir.

Aynı anlaşmanın 2. maddesinin 1 (b) kısmında Türkiye 7 milyon doları Türkiye’deki iş hayatının geliştirilmesi amacıyla Türkiye’deki Amerikan firmaları ile bunların ajansları, teşekkülleri veya şubelerine, Amerikan zirai maddelerinin kullanılması ve tevziine yardım etmek amacıyla Amerikan firmalarıyla Türk firmalarına verilecektir.

Anlaşmanın 104 (e) bölümünün son paragrafına göre Amerika’dan alınacak mallardan Türkiye’nin borçlanarak alacağı veya Türkiye’de bu krediden yararlanacak Amerikan yerli ve yabancı firmalarının ihracata yönelmelerine imkan yoktur. Haydar Tuçkanat’ın değerlendirmesiyle: “Amerika’nın mutad pazarlarına zarar vermeksizin Türkiye’deki Amerikan tarım fazlası ürünlerine olan ihtiyacı ve istekleri artıracak yatırımlara yönelmektir. Türkiye’de hiç pazarı olmayan ve Türk halkı tarafından kullanılmayan soya yağı ve bugün (o gün) Türkiye’de üretilen ayçiçeği yağı, pamuk ve zeytin yağlarıyla kolayca rekabet edebilmekte, süt tozu okullarda çocuklara zorla içirilerek alıştırılmakta, soya fasulyesi ekimi ise kasten baltalanmaktadır.”

20 Ocak 1958 tarihli anlaşma’nın sonunda aynı tarihli ve 1755 sayılı Amerikan Hükümeti’nin bir notası yayımlanmıştır.

Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Fletcher Warren’den Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya gönderilen nota ABD’nin Türk tarımını bitirme projesinin en somut adımlarından biri olması bakımından çok dikkat çekicidir.

İki maddelik bu Amerika notasında, Amerika Türkiye’den şu isteklerde bulunmuştur:

“a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar diğer herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı,

b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi etmeyi taahhüt etmektedir.

Ekselansınızın Hükümetinin, yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.

En seçkin saygılarımın kabulünü rica ederim Ekselans…”

Amerika Büyük Elçisi Fletcher Warren’in bu notasına Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 20 Ocak 1958 tarihinde şu yanıtı vermiştir:

“(…) İşbu anlaşmayı (20 Ocak 1958 tarihli anlaşma) imza etmekle Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti:

a) 1957 mahsulünden yumuşak buğday veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar herhangi bir yumuşak buğdayı ihraç etmekten kaçınmayı ve

b) 1957 mahsulünden veya 1 Ağustos 1958 tarihine kadar sert sert buğday ihracatını asgari bir seviyede tutmayı ve bu devre zarfında vuku bulacak her sert buğday ihracatını Türkiye’nin kendi kaynaklarından finanse edilecek muadil miktardaki buğday mübaayatı ile telafi eylemeyi taahhüt etmektedir.

Ekselansınızın, Hükümetimin yukarıda izah edilen anlayışla mutabık bulunduğunu bildirdiğiniz taktirde müteşekkir kalacağım.

En derin saygılarımın kabulünü rica ederim ekselans…”

12 Kasım 1956 tarihli anlaşmanın 4. maddesinin 4. bölümünde Türkiye’nin tarım ürünleri ihracatının ABD tarafından kontrol edileceği kabul edilmişti. 20 Ocak 1958 tarihli ABD notasının resmi gazetede yayınlanmasıyla Türk dış ticaretinin ABD kontrolüne girmesi resmen kabul ve ilan edilerek uygulamaya konulmuştur.

Amerika Türkiye’ye “1 Ağustos 1958 tarihine kadar buğday ihraç etmeyeceksin!” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek buğday ihraç etmiyor…

Amerika Türkiye’ye “Eğer bu yasağa uymazsan ihraç ettiğin buğday kadar Amerikan buğdayını kendi kaynaklarından finanse edeceksin” diyor, Türkiye “Başüstüne Ekselansları!” diyerek bu cezayı kabul ediyor…

Amerika Türkiye’nin belirttiği tarihler arasında buğday satışını yasaklamıştır, çünkü Amerika’nın buğday satışı için belirli pazarlardan istekler bu tarihlerde yapılacaktır. Eğer Türkiye bu yasağa uymayıp buğday satarsa, sattığı buğday kadar Amerikan buğdayını satın alacaktır. Amerika her şekilde kazanacak, Türkiye ise her şekilde de kaybedecektir. “Amerika, kendi çıkarlarını korumak için Bağımsız Türk Devletinin Hükümetine, kabul edilmesine imkan olmayan bir teklifi getirebiliyor da Türk Hükümeti bunu geri çevirmiyor.”

Tarım İhaneti 60′larda da Devam Etti

1950’lerde Türk tarımını bitirme projesini başarıyla hayata geçiren ABD, projenin kalan parçalarını 1960’larda tamamlamaya devam etmiştir. Örneğin, 24 Şubat 1963 tarihli “Zirai Maddeler Ticaretinin Geliştirilmesi Hakkındaki 161 Milyon Dolarlık İkili Anlaşma” ile ilgili olarak ABD Türkiye’ye 24 Eylül 1963 tarihinde, 11513 sayılı resmi gazetede yayımlanan bir nota vermiştir.

Tarım ürünleri anlaşmasının bir parçası olarak verilen notanın I. bölümünde ABD Türkiye’nin zeytinyağı ihracatını 1 Kasım 1962-31 Ekim 1963 tarihleri arasındaki 12 aylık dönemde 10.000 tonla sınırlamıştır. Eğer Türkiye’nin bu dönemdeki zeytinyağı ihracatı ABD’nin izin verdiği miktarı aşarsa Türkiye kendi dövizi ile ABD’den aynı miktarda nebati yağ satın alarak cezalandırılacaktır. Türkiye’nin böyle bir gücü olmadığı için ihtiyaçtan fazla zeytin yağı dışarıya satılmayacak, fiyatlar düşecek, zarar eden üretici hem fakirleşecek, hem de ürününü satamadığı için üretimden vazgeçip, zeytin ağaçlarını kesip kışlık odun olarak yakacak ve işçi olarak ya İstanbul’a ya da Almanya’ya gidecektir. Türkiye’nin zeytin yağı üretiminin artarak dışarıya satılması Amerikan nebati yağlarının satışını etkileyeceği için ABD kendi ticari çıkarlarını korumak için Türkiye’nin ticari çıkarlarını baltalamıştır. ABD, Türk tarımına ve ticaretine büyük bir darbe vurmuştur.

ABD’in isteği sonunda 1963,1964 ve 1965 yıllarında Türkiye’nin nebati yağlar ve yağlı tohumlar ihracatı azaltılmış ve 6.400 tonu geçmemiştir. Yağlı tohumlar ihracatının zeytin yağı ihracatıyla birlikte yıllık 6400 tonla sınırlandırılması, pamuk ve ayçiçeği gibi yağlı tohum veren bitkilerin ekimini de etkilemiş ve Amerikan soya yağı Türkiye içinde ve dışında alıp başını yürümüştür.

Notanın 2. bölümüne göre Türkiye’ye satılacak Amerikan buğdayının ithali ve kullanılması sırasında Türkiye buğday ihraç edemeyecektir.

Notanın 3. bölümünde Amerika’dan satın alınacak tarım ürünleri için Merkez Bankası’na yatırılacak Türk Lirası’nın Amerikalılar tarafından nasıl kullanılacağı anlatılmıştır.

ABD’nin sömürge ülkelerinde bile benzerine az rastlanabilecek bir küstahlıkla ve cesaretle “bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş hükümetine sunduğu bu nota Atatürk’ten sonra Türkiye’nin yeniden emperyalizmin pençesine düştüğünü göstermektedir.

21 Şubat 1963 tarihli Amerikan Hükümetinin notasına Türk Hükümeti aynı tarihli, 252.21 dosya numaralı ve 3125 sayılı karşı notasında şu yanıtı vermiştir:

“Aşağıda metni kayıtlı 21 Şubat 1963 tarihli mektubunuzu almakla şeref duyarım” cümlesinden hemen sonra Amerikan notası aynen verilmiş ve Türk notası şöyle bitirilmiştir:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin yukarıdaki hususlar üzerinde mutabık olduğunu bildirmekle şeref duyarım.

Ekselanslarından en derin saygılarımın kabulünü rica ederim. Muhlis Efe.”

“Bağımsız” Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş Türk Hükümetinin ABD Hükümetine verdiği bu yanıt, Atatürk’ten sonra Türkiye’yi yönetenlerin Türkiye’yi yeniden “bağımlı” bir ülke haline getirdiklerini göstermektedir.

Menderes Müslüman Türk İnsanına Domuz Eti/Yağı Yedirdi mi?

Türkiye’yi kelimenin tam anlamıyla her bakımdan ABD emperyalizminin pençesine bırakan Menderes, bilindiği gibi siyasi gücünü din istismarı ve köylü-çiftçi odaklı söyleminden almıştır. Ancak aynı Menderes, bir taraftan Atatürk’ün Türkçe okuttuğu ezanları yeniden Arapça okutmayı “dine dönüş” olarak adlandırıp, milletvekillerine “Siz isterseniz Hilafeti bile getirebilirsiniz?” derken, diğer taraftan Türkiye’de hiçbir dönemde olmadığı kadar (Bu AKP dönemi hariç) kilise açmış, yüzlerce tarihi camiyi buldozaerle yıkmıştır. Aynı Menderes bir taraftan radyoda mevlit okuturken, diğer taraftan ABD ile imzaladığı “tarım anlaşmaları” sonunda Müslüman Türk insanına domuz eti, domuz yağı yedirmiştir!

Şöyleki: Menderes’in DP’sinin 1950-1960 arasında ABD ile imzaladığı tarım anlaşmalarında Türkiye’nin ABD’nin kalmış don yağını ve konserve etlerini de aldığı belirtilmiştir. Ancak bu yağların ve etlerin ne eti olduğu konusunda en ufak bir açıklayıcı madde ve bilgi yoktur anlaşma metinlerinde. Yani “Müslümanlığı kurtarmış olmakla” övünen Menderes ABD’den aldığı kalmış don yağı ve konserve etlerin arasında domuz eti olup olmadığını merak edip sormamıştır.

Haydar Tunçkanat, bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “….Bu anlaşmada taraf olan bağımsız Türk devletinin hükümeti, bu ağır şartları reddetmediği gibi Amerika’nın dünya piyasa fiyatları üzerinden vereceği buğdayın cinsini, niteliklerini, ne zaman ve nerede teslime dileceğine ait, böyle alışverişlerde normal sayılabilecek şartları dahi ileri sürmüyor. % 98’i Müslüman olan Türk halkının İslam usullerine göre kesilmeyip, öldürülerek kanı akıtılmayan, dondurulmuş veya konserve etlerin Türk halkına yedirilmesi için, Türkiye’ye sevk edilecek dondurulmuş veya konserve etlerin İslam usullerine göre kesilmiş olması şartını dahi anlaşmaya koydurmuyor veya aklına dahi getirmiyor.

Yine bu anlaşma ile satın alınarak sabun yapımında kendi ürünümüz zeytinyağının yerine kullanılacak olan don yağının içinde domuz yağının bulunmaması şartı da anlaşmaya konulmuyor. Halkın temiz dinsel duygularına gerçekte bir değer vermeyen DP iktidarının, halkın bu duygularını sadece kendi çıkarları ve siyasi iktidarlarının sürdürülmesi için nasıl sömürdüklerini bu örnekler gün ışığına çıkarmaktadır…”

Bugün Atatürk’ü ve İnönü’yü “din düşmanlığıyla” suçlayan görevli tarihçiler ve açılımcı siyasiler, idam edildiği için “mağdur edebiyatı” yapıp ballandıra ballandıra anlattıkları, yücelttikleri, “Müslümanlığa büyük hizmet etmiş bir siyasi lider” diye tanıttıkları Menderes’in bu ABD DOMUZLARI meselesinden hiç söz etmemektedirler?

Sözün kısası şu ki:

Türkiye 1950’lerde ve sonrasında ABD’nin gerçek anlamda bir sömürgesi durumuna getirilmiştir. Atatürk’ün “milletin efendisi” olarak adlandırıp her bakımdan kalkındırmaya çalıştığı Türk köylüsü zaman içinde bitirilmiş, bir zamanlar kendi kendine yeten Türk tarımı baltalanmış, kendi buğdayını, kendi pamuğunu, kendi zeytin yağını, kendi sığırını üretip ihraç etmesine izin verilmeyen Türkiye, Amerikan buğdayına, Amerikan soya yağına, Amerikan pamuk tohumuna, Amerikan konserve sığır etine mahkum edilmiştir.

Yani özetle: Menderes ve DP’si, bir taratfan din istismarı yaparken diğer taraftan dine aykırı uygulamalara imza atmış, diğer taraftan köylüye, çiftçiye yönelik bir söylemle oy toplarken köylüyü ve çiftçiyi ABD köylüsüne ve çiftçisine kurban etmiştir. Görülen o ki, Menderes ve DP’si döneminde köylü çiftçi, kazanmıştır, ama bu kazanan köylü ve çiftçiler ABD köylüsü ve çiftçileridir. Ah ah…

Bu bölümü, Haydar Tunçkanat’ın 1969’da yayınlanan “İkili Anlaşmaların İçyüzü” adlı kitabındaki şu cümlelerle bitirmek istiyorum:

Geçmişin acı ve kanlı tecrübelerinden sonra öğrendiğimiz gerçeklerden, Atatürk’ün koyduğu ilkelerden ayrılmamış olsaydık, boşa giden yıllar Türkiye’ye neler kazandırırdı bugün.”

Bu anlaşmalar dönemin Resmi Gazetelerinde yayınlanmıştır. Bkz.11 Haziren 1959 tarihli 10228 sayılı Resmi Gazete.


 sinanmeydan.com.tr

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, TARIM - EKOLOJİ | Leave a comment