ORTADOĞU’ya NASIL BULAŞMIŞTIK ? *** At pazarlığından geriye kalan

ABC Gazetesi.com
Yılmaz POLAT / Washington
25.01.2016

At pazarlığından geriye kalan

AKP kurucularından Yaşar Yakış partisinden ihraç ediliyormuş.
Belli ki, Erdoğan üzerini çizmiş.Yaşar Yakış adı bana her zaman ‘at pazarlığını’ hatırlatır.

İhraç haberi beni tezkere günlerine götürdü.Başbakan Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Devlet Bakanı Ali Babacan ABD’yle tezkere pazarlığı yapıyor.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan yasaklı ama Başkan Bush en çok ona güveniyor.Makamsız Erdoğan’ı 10 Aralık 2002’de Beyaz Saray’da ağırlıyor.
Danışmanı Cüneyd Zapsu’nun yetkisi yok ama hükümet adına sözler veriyor.

Yakış ve Babacan Beyaz Saray’da Başkan Bush’un karşısında.Bush asker, bizimkiler dolar derdinde.Milyar dolarlar havada uçuşuyor.Yakış, ‘biz buraya pazarlık yapmaya gelmedik’ diye söze başlayıp ‘isteyenin bir yüzü’ diye istedikçe istiyor.

Teksaslı Bush’un pazarlık yapma niyeti yok.‘Teksas’ta at tüccarları vardır. Müzayedelerde onlarda böyle söze başlar ama sonunda adamın donuna kadar alırlar.’

Arkasından ‘Alırsan da almazsan da’ deyip 6 milyar dolarla noktayı koyuyor.Heyette Genelkurmay Plan ve Prensipler Daire Başkanı General H.Nusret Taşdeler de var.

Askerin dolarla işi yok.

Kimse kimseye donunu kaptırmadan heyet Ankara’ya döndü.

1 Mart tezkeresi TBMM’de kabul edilmedi.

Kuzey Irak Türkiye’ye yasaklandı.

Türk askerinin başına ABD Bağımsızlık günü 4 Temmuz’da çuval geçirildi.

Çuval, dolarla kamufle edildi.

Washington bu defa başka bir pazarlık yaptı.

Hükümet, ABD’nin Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmeme güvencesine karşılık 8.5 milyar dolar kredi, ya da  bir milyar dolar bağış önerdi. (Dubai- 22 Eylül 2003) Anlaşma metni ABD Hazine Bakanlığı’nın resmi sitesinde duruyor.

https://www.treasury.gov/press-center/press-releases/Pages/js747.aspx

Gül AKP’den silindi, Yakış ihraç ediliyor, Babacan kabine dışı kaldı.
General Taşdeler, Balyoz kumpasından Silivri’de yattı.
Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu, Başkanlık yolunda.

http://abcgazetesi.com/yazar/at-pazarligindan-geriye-kalan-5565.html

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ORTADOĞU ÜLKELERİ, Politika ve Gundem, SİYASİ TARİH | Leave a comment

Sam Amca sizi neden öptü?

ABC Gazetesi.com
Doğan YURDAKUL
25.01.2016

Sam Amca sizi neden öptü?

İlk gözaltına alınışım 18 yaşında bir Hukuk Fakültesi öğrencisiyken, 27 Ağustos 1964 Perşembe günü olmuştu.

O zamanki ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk’ın Türkiye’ye gelişini, Ankara Kızılay’da “Yankee go home!” diyerek protesto ettiğimiz için çeşitli Üniversitelerden 80 öğrenci gözaltına alınmış, ertesi sabah nöbetçi mahkeme tarafından serbest bırakılmıştık. Bana dün gibi geliyor ama, aradan 51 yıl geçmiş.

70’li yıllarda artık “Milli Görüşçüler” bile “Yankee go home!” demeye başlamışlardı.O zamanlar Kıbrıs sorunu vardı. Şimdi Suriye ve Irak sorunu var. O zamanlar da “stratejik ortaktık”, şimdi de.

ABD’nin iki numarası Joe Biden 21 Ocak 2016 Perşembe günü Türkiye’ye geldi. Ne Milli Görüş’ün bugün iktidarda olan versiyonundan, ne de onlarla “vatan savaşında ittifak” yapan eski “Yankee go home!”culardan çıt çıktı.

Çünkü AKP’nin Türkiye’yi maceraya sürükleyen Ortadoğu politikası iflas etmiş, tüm komşularını kendine düşman etmiş, Rusya-İran-Irak-Suriye cephesi tarafından köşeye sıkıştırılınca da “yetiş ya Sam Amca” demeye başlamıştı.

Sam Amca sizin “hain” dediğiniz akademisyenlere arka çıkmış, ne gam!

Sam Amca size “Başika’dan askerlerini çek” demiş ne gam!

Sam Amca sizin “öyle bırakmam onu, bedelini ağır ödeyecek” dediğiniz gazetecinin ailesiyle görüşmüş, ne gam!

Sam Amca sizin “terör kokteyli” içinde gördüğünüz YPG’ye “onlar da benim stratejik müttefikim” diyormuş, ne gam!

Peki onca zıtlığa karşın Sam Amca, beyzbol sopasını saklayıp sizi neden öpüyor?

Çünkü, Sam Amca’nın ülkesi seçim sathı mailine girmiş, sorunları zamana yayıyor, sizi oyalıyor.Olsun, Sam Amca size hâlâ “stratejik ortak” diyor ya, gerisi teferruat!

60’lı yıllarda attığımız “Yankee go home!” sloganı kulaklarımda çınlıyor…

http://abcgazetesi.com/yazar/sam-amca-sizi-neden-optu-6752.html

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Perde arkası * MEDYA – CEMAAT – ERDOĞAN ÜÇLEMESİ *** Cemaat Erdoğan’ı ‘korkutarak’ kandırmıştı

ABC Gazetesi.com
Ayşenur ARSLAN
25.01.2016

Cemaat Erdoğan’ı ‘korkutarak’ kandırmıştı

2008 yılı, fırtına gibi başlamıştı. Daha yılın ilk günlerinde, Başbakan Erdoğan İspanya’dan Türkiye’ye, başörtüsü için “velev ki siyasi simge” mesajı göndermiş.. Rotasını nereye çevirdiğinin en net işaretini vermişti.

O mesaj, en önce liberal demokratlar tarafından alkışlanmıştı. Zira o günler, “askeri vesayetin sona ereceği, özgürlüğün yeşereceği” devri müjdeliyordu!!

Ergenekon’daki tutuklama furyası da, yine bu “masalın” coşkusu ile karşılandı. AKP ve yandaşları; kim ne iddia ile tutuklanıyor, kim neyle suçlanıyor, hiç aldırmadan onayladı.

Meslek hayatımın en zor dönemlerinden biriydi. AKP’nin ajandası öyle büyük bir destek görüyordu ki, Birand’ın ve Kanal D Haber kadrosundaki pek çok ismin adeta gözleri bağlanmıştı.

O dönemden, aklımda kalan en çarpıcı sayfa, Avni Özgürel’in söyledikleri oldu. 1980’lerde Nokta Dergisi günlerinden tanıdığım ve arkadaş olarak sevip güvendiğim bir isimdi (isimdir) Avni Özgürel.

Bir gün, aynen şunları söyledi:

“Göreceksin, bu iş çok büyüyecek. Ergenekon’dan sonra sıra subaylara gelecek. Ordu’da üst düzey generaller bile tutuklanacak. Daha sonra yargıya sirayet edecek. Ve en sonunda da sıra AKP’ye gelecek.”

Çok şaşırdığımı, “yok canım!” dediğimi hatırlıyorum. Sözlerini tekrar etti. “Göreceksin” dedi.İddiasının sıralamasından da anlaşılacağı üzere, Avni, Ergenekon ve o sırada henüz başlamamış olan (Balyoz) TSK operasyonlarının arkasında Cemaat’in olduğunu düşünüyordu.

Sonraki yıllarda Avni’nin sözlerini sık sık hatırladım. AKP ile Cemaat arasındaki gerilimi –daha dışa vurulmaya başlamadan önce- adım adım izleyip gözledim.

İşaretleri kamuoyundan ve hatta medyadaki kimi isimlerden önce görmemde, Avni’nin iddiası kadar, çok kritik bir ismin “tesbiti” de önemli rol oynadı: Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner.

BABAM VE MİT YILLARI

Bu noktada bir parantez açmalıyım.

Medya mahallesinin bildiği üzere, babam uzun yıllar MİT’te çalışmıştı. Benim sol hareketlerin içindeki gençlik yıllarıma denk geldiği için, babamla “görevi nedeniyle” hep çatışırdık. Ben, onun MİT görevlisi olmasından utanır, üzülürdüm.

MİT’te neler yaptığını, 1973 yılında neden “kovulduğunu” öğrenmem, bu yüzden uzun yıllar sonra mümkün olmuştu.

Babam, görevi gereği Güneydoğu konusunda derinlemesine çalışmalar yapmıştı. Ve sonrasında, iki arkadaşıyla birlikte hazırladığı raporu MİT Müsteşarlığı’na sunmuştu. Raporda, kabaca ve özetle şu söyleniyordu: “Asker, bölge halkına, işgalci düşman ordusu gibi davranıyor. Bu tutum değişmezse, istikrar ve barış sağlanamaz..”

Bu tesbit ve öneri üzerine re’sen emekli edilerek MİT’ten kovulan babam, dava açmıştı. Avukatları Uğur Alacakaptan ve Uğur Mumcu, davayı kazanmıştı. Ancak, o sırada iktidara gelmesine rağmen, Bülent Ecevit mahkeme kararını uygulayamamış, babam ve arkadaşları göreve dönememişti.

Ecevit, o günleri, yıllar sonra Can Dündar ve Rıdvan Akar’a verdiği (ve kitap olarak bakılan) röportajda anlatacak.. Başbakanlığında, elinin kolunun nasıl bağlandığını ima yoluyla da olsa dile getirecekti.

İşte o çalkantılı dönemde, babamın yanında yer alan isimlerden biri, ona “abi” diye hitap eden genç Emre Taner’di.

MİT’TE BULUŞMA

Emre Taner böyle önemli bir kişiydi bizim için. Ama ben, şahsen tanımıyordum. Bir yerlerde karşılaşmış olsak da hatırlamıyordum. Bu nedenle, randevuyu Kanal D Haber’in Ankara Bürosu vasıtasıyla almıştım.

2008 yaz başında bu randevu için gittiğim Ankara’da, iki genç beni kaldığım otelden aldı. Dikkatimi çeken ilk şey, arabanın 50 kilometreyi geçmediği oldu. İkincisi de, müsteşarlık yerleşkesine gidinceye kadar üç kez telsizle “geliyoruz, geldik” diye bilgi verilmesiydi.

Ana binaya, X Ray cihazından geçerek girdim. Cep telefonum alındı. Ve Özel Kalem’den bir görevlinin refakatiyle yukarı kata çıktım. Emre Taner’le “resmen” tanıştım.

Önce babam ve ailem hakkındaki sorularını yanıtladım. Sonra sadede geldik.Kayıt edilmeyen, not tutulmayan bir görüşmeydi bu. Doğrusu not tutmaya da ihtiyaç yoktu. Çünkü sorularım da, aldığım yanıtlar da kısa ve netti.

“BAŞBAKAN BİLİYOR AMA…”

SORU: Ergenekon denilen oluşum hakkında ne düşünüyorsunuz? Sahiden, söylendiği gibi; devleti eline geçirmiş bir yapıdan mı söz ediyoruz?

YANIT: Kesinlikle hayır. Aslı şu: Vaktiyle ‘memleket için’ bazı kirli işler yapmışlar, hatta cinayetlerde kullanılmışlar. Sonra emekli ya da tasfiye edilmişler. Ne yapar o insanlar? Yıllardır alıştıkları düzeni sürdürmeye çalışıyorlar. Ufak tefek çete işlerine giriyorlar. Sayıları da zaten 10′u bile aşmaz.

SORU: Peki Başbakan bunu bilmiyor mu? Söylemiyor, rapor vermiyor musunuz?

YANIT: Elbette rapor verdik, veriyoruz. Ancak etrafındaki bir grup Başbakan’ı inandırmış. Halen Türk Silahlı Kuvvetleri içinde varlığını sürdüren, muazzam bir yapı olduğuna ikna etmiş. “Bunlar size suikast düzenleyecek” diye gözünü korkutmuş.

Bu noktada elbette “Gülen Cemaati’nden mi söz ediyorsunuz?” diye sormam beklenirdi. Nitekim sordum.

Emre Taner, doğruladı. Ancak yanıtı ‘net biçimde’ hatırlamıyorum. Yani, kendi sözcükleri ve tonlamasıyla aktaramayacağım. Ancak şu kadarını söyleyebilirim. “Ne münasebet, nereden çıkartıyorsunuz Cemaat’i” demedi. “Hayır” hiç demedi. Bundan eminim.

“CEMAAT KORKUTTU”

Bu görüşmeden birkaç ay sonraydı. Hanefi Avcı, Mehmet Ali Birand’ı ziyaret için Kanal D Haber’e gelmişti. Kendisiyle daha önce bir arkadaşımın aracılığı ile tanışmış ve bir akşam yemeğinde sohbet imkanı bulmuştum. Bu sefer de ayaküstü sohbet ettik.

Aynı soruyu Hanefi Avcı’ya da sordum. O da aynı netlikle “Ergenekon denilen şey üç beş serdengeçtiden ibaret” dedi. Hatta güldü. Tam bu kelimelerle olmasa da, ‘saçmalığın daniskası’ yorumunu yaptı.

Ona da, Emre Taner’e sorduğum gibi, “Başbakan bunları göremiyor mu” diye sordum.

Soruma aynı tesbitle, ancak daha ayrıntılı yanıt verdi:

“Bu Cemaatçiler Başbakan’ı öyle bir kıskaca almış, öyle bir korkutmuş ki… ‘Yok, sizi zehirleyecekler.. Yok, size silahlı saldırı düzenleyecekler’… Adamlar, iki günde bir ortaya bir suikast iddiası atıyor. Erdoğan inanıyor. İnandıkça korkuyor ve korktukça bunlara daha sıkı sarılıyor. Onların sözüne daha çok güveniyor”.

Birand, Hanefi Avcı ile sohbetimize tanıktı. Emre Taner ile görüşmemizi ise, notlar halinde aktarmıştım zaten. Buna rağmen, o süreci Cemaat ve AKP cephesinin istediği gibi görmeyi tercih etti.

2008 bu havada gelip geçti. Sıra, memleketin neredeyse bütün çivilerinin çıktığı.. Operasyonların ardı arkasının kesilmediği.. Akıl ve izanın kayıplara karıştığı 2009 yılındaydı.

Ben de, henüz farkında değildim ama, Kanal D Haber’in başındaki görevimin son demindeydim.

KANAL D HABER’DE FİNAL!

Bir yandan Cemaat ve AKP destekçileri.. Diğer yandan (bazılarının daha sonra itiraf ettiği üzere) kişisel hesapları olanlar.. Kanal D Haber’de iki kanat beni tasfiye etmek için birleşmiş kazanı kaynatmaya başlamıştı.

Bunların etkisiyle olacak, Birand da olur olmaz şeylerden kavga çıkartmaya başlamıştı.
Birini hiç unutamam. Güler Sabancı’nın davetiyle, bir grupla birlikte İspanya’daydı. Bülten sonrasında “n’aber” diye aradı. “Tekmil” verdim!

Birand, o sıralarda, telefon mesajıyla anket uygulaması başlatmıştı. Ben de, o akşam Deniz Arman’ın sunduğu bültende (tam da ona uygun olduğunu düşündüğüm) bir soruyla anket yapmıştım: Futbol milli takımının turkuaz renkli formasını beğendiniz mi beğenmediniz mi?

Bundan da söz ettim Birand’a. Birden hiç beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım. “Ben sana, o anket benden başkasıyla yapılmayacak demedim mi!” diye bağırdı ve telefonu yüzüme kapattı.

Hemen geri aradım: “Bak Birand.. Bir; bundan sonra asla yüzüme telefon kapatmayacaksın.. Yoksa o an giderim.. İki; bana anket konusunda böyle bir şey söylemedin.. Ben de zaten politik bir konuda değil, futbolla ilgili bir soru sordurdum.. Tamam mı!”

Dedim ve telefonu kapattım.

Dönüşte, getirdiği hediyeyi masama koydu. Hiçbir şey olmamış gibi gündemle ilgili konuşmaya başladık.

2008 sonunda bir kriz de Ayşe Arman yüzünden (!) yaşadık.Kanal D Haber’e çağırırken, Birand iki şart öne sürmüştü. Patronajla onun dışında ilişki kurup görüşmeyecektim.. Ve bir yıl boyunca röportaj vermeyecektim.

Her ikisi de zaten benim tercih ettiğim şeylerdi. Dolayısıyla, kabulümdü. Ama, bu konuşmadan yıllar sonra Ayşe Arman röportaj yapmak isteyince “hayır” diyemedim.
Sağolsun Ayşe, (ileride paylaşacağım) çok güzel, onore eden bir röportaj yaptı. Ve ertesi gün kıyamet koptu.

Röportaj Pazar günü yayınlanmıştı. Pazartesi sabahı, genellikle sabah toplantılarına gelmediği halde, Birand masanın başındaydı. Toplantı boyunca ne söylesem tersledi.. Editör arkadaşlarım ne dese kızdı köpürdü. Herkes şaşkına dönmüştü. Ne olduğunu anlayamadan bakıyorlardı.

Oysa ben anlamıştım.

“Arkadaşlar” dedim, “Birand’ın derdi sizinle değil, benimle. Onun için boşuna yormayın kendinizi. ” Daha sonra yalnız kaldığımızda “mesele Ayşe’nin röportajı, değil mi!” dedim. Kabul etti. Ona yeterince yer vermediğimi düşünmüştü. Kırılmıştı. Bozulmuştu.

(Bunun etkisi var mıdır, bilmiyorum. Birand’ın hayatını anlatan kitapta adım tek bir yerde geçiyor. Yıllar boyunca Kanal D Haber’de süs bitkisi olarak durmuşum gibi!! Neyse!!)

2009 yılına Kanal D Haber’de böyle başladık işte. Kısa süre sonra da ipler koptu. Ben kendimi CNN Türk’te buldum.En karanlık yıllara, bir de ekrandan tanık olmak varmış. Üstelik neredeyse gün aşırı kovulma tehdidi ve içerden / dışardan kıskaca alınarak…

http://abcgazetesi.com/yazar/cemaat-erdogani-korkutarak-kandirmisti-6761.html

Posted in FAŞİZM, Fetullah Gülen, İSTİHBARAT KURUMLARI, MEDYA | Leave a comment

Arşiv sandığından gündeme *** İKİZ YASALAR ve ÖZERKLİK * “İKİZ SÖZLEŞMELER”in Oyunu

Bir yolcu yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görmelidir.
M. K. Atatürk

“İKİZ SÖZLEŞMELER”in Oyunu

Prof. Dr. Cihan DURA
Cumartesi, 20 Ağustos 2011

Tarih 14 Temmuz 2011… PKK’nın 13 askerimizi daha şehit ettiği o kara perşembe… Demokratik Toplum Kongresi(DTK) Genel Başkan Yardımcısı ve bağımsız Van Milletvekili Aysel Tuğluk, BDP Diyarbakır İl Başkanlığında yapılan DTK olağanüstü toplantısının ardından sonuç bildirgesini “demokratik özerklik”lerini ilan ederek bitiriyor: ”Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında ortak vatan anlayışı temelinde toprak bütünlüğüne ve demokratik ulus perspektifi temelinde Türkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak, Kürt halkı olarak demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz … Uluslararası camiayı, uluslararası hukukta da yeri olan bu hak esas alınarak Kürt halkının ilan ettiği demokratik özerkliği tanımaya çağırıyoruz”.

Dikkat ederseniz, sözde “demokratik özerklik”lerini bir hukuki dayanağa oturttuklarını özellikle vurguluyorlar: Uluslararası insan hakları belgeleri!… Uluslararası camia dedikleri de haydut ABD ile Avrupa Birliği’nin elebaşı ülkeleri…

Neyin nesidir bu “uluslararası insan hakları belgeleri?”

Bu belgelerden kasıt,“Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” ile “Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmeleri”dir!

I) Ben bundan altı yıl önce, 2005’de yayınlanan bir kitabımda[i] İkiz Sözleşmeler’den ve bunların içerdiği tehlikelerden söz etmiş, -diğer ulusalcı yazarlarımız gibi- ilgilileri uyarmaya çalışmıştım. Bir sonuç mu alındı, ne gezer: Kös dinlediler, bildiklerini okumaya devam ettiler ve devletimizi, Türkiye Cumhuriyeti’ni bu tehlikeli noktaya, uçurumun kenarına kadar getirdiler.

Tarih 4 Haziran 2003… İktidarda A.K.P. Hükümeti var: Bir gündem maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden AKP ve CHP’nin oylarıyla,  yangından mal kaçırır gibi alelacele geçiriliyor. Nedir o diyeceksiniz…, ne olacak bölücülerin bugün cankurtaran simidi gibi sarıldıkları “İnsan hakları”na ilişkin iki Birleşmiş Milletler sözleşmesi! Oysa Türkiye, Birleşmiş Milletler’in 16 Aralık 1966’da kabul ettiği bu sözleşmeleri, ulusal çıkarlarına aykırı bulduğu için tam 37 yıl boyunca imzalamamıştı.

Peki bu iki sözleşme neyin nesidir? Kimi ulusalcı yazarlarımızın, o günlerde kullandığı şu nitelemeler,  ne olduklarını en iyi şekilde anlatacaktır sanırım: Seksen yılın en büyük komplosu, ikiz ihanet sözleşmeleri, Türkiye’yi parçalama yasaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yerleştirilen dinamitler, yeni Sevr antlaşmaları, emperyalizmin elindeki en etkili koz ve silah… ABD’nin Türkiye’ye Yugoslavya benzeri bir müdahale için hukukî gerekçeler zemini…

“İkiz sözleşmeler”den “azınlıkların siyasal ve kültürel hakları ile halkların ‘kendi kaderini belirleme’ (self-determinasyon) hakkını tanımayı öngören şu iki sözleşme kastediliyor:

- Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi.

- Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasal Haklar Sözleşmesi

Bunların her ikisi de iç hukukun üzerinde yer almaktadır. Türkiye gibi bir ulus-devlet açısından, büyük tehlike içeren yönleri ise şudur: Sözleşmeler “tüm halklarla, hükümeti olmayan ya da vesayet altında bulunan halkların kendi geleceğini belirleme hakkını” içermektedir.

II) İkiz Sözleşmeler Avrupa Birliği’nin tüm üyeleri ve aday ülkeler tarafından kabul edilmişti. Sözleşmelerin Türkiye tarafından da kabulü Batıcı işbirlikçiler tarafından, Kopenhag ölçütlerine uyum yolunda önemli bir adım olarak nitelendi. Çünkü bu kabul “Kopenhag Kriterleri ve Uyum Raporu”nda yasal öneriler arasında, “AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı”nda orta vadeli hedefler arasında yer alıyordu.

Ne var ki sözleşmelerin gözden özenle kaçırılan korkunç bir yönü vardı ki işin püf noktası asıl oradaydı. Şöyle ki İkiz Sözleşmeler 1966’da kabul edilmişti. O tarihte dünya koşulları çok farklıydı. Bu tür antlaşmalar o yıllarda emperyalist Batı’nın zulmü altında inleyen halkların kurtuluşu için gerekliydi. Sonra koşullar değişti. Günümüzde dünya ülkeleri, özellikle Türkiye gibi “sanayileşmesi engellenmiş ülkeler” Neoliberal küreselleşmenin tehdidi altında bulunuyor. Derin Merkez bugün yaklaşık 200 olan devlet sayısını 5000’lere çıkartarak bir “dünya kentler federasyonu” kurmayı hedeflemektedir. Eğer ortada bir hedef varsa, elbette, onun gerçekleştirilmesinde kullanılacak bir araç da gereklidir. Bu araç ne olabilirdi? Derken, Neo-emperyalist saldırganlar araç olarak İkiz Sözleşmeler’i kullanabileceklerini fark ettiler: Bu sözleşmeler kabul ettirilerek -Türkiye gibi- ulus devletler halklara, etnik, dilsel ve dinsel topluluklara (AB’nin yeni deyişiyle “azınlık”lara) bölünebilir, yıkılabilirdi.

Peki, Derin Merkez, sözleşmeleri kendi çıkarlarına hizmet eder hale nasıl getirdi? İşte yanıt: Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden bu yana gerçekleşen burjuva demokratik devrimler, ulusal kurtuluş savaşları ve sosyalist devrimlerin temel bir ilkesi, “ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı” idi.  Ne var ki Derin Merkez bu ilkeyi 21. yüzyılın başında tersine çevirdi: “Ulus” sözcüğünün yerine “halk” sözcüğünü koydurttu. Uluslara değil, halklara vurgu yaptırttı. Daha sonra da -çıkarlarına daha uygun buldukları için- “azınlıklar” demeye başladılar! Doğal olarak hak kavramını da değiştirdiler: “Halkların kendi kaderini belirleme hakkı” örtüsü altında, Emperyalizm’in Çevre ülkeleri köleleştirme hakkını uygulamaya koydular. Böylece bir ulus devlette “birden fazla halk”tan söz etmek, dolayısiyle “birden fazla devlet kurma iradesi”nden söz etmek mümkün hale getirildi[ii]. Kavramlar, görüş ve değerlendirmeler; bilim ve hukuk kisvesi altında ABD’nin, AB’nin, daha doğrusu Derin Merkez’in küresel çıkarlarına hizmet edecek bir içerikle dolduruldu.

III) Önemle kaydedelim ki İkiz Sözleşmeleri uygulamak ABD için, Avrupa Birliği’nin elebaşıları Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler için fazla bir sorun yaratmıyor. Çünkü bu ülkeler yalnız demokratik devrim ve sanayi devrimlerini değil, “uluslaşma” süreçlerini de tamamlamış bulunuyor. Bu ülkelerde dinler, cemaatler, etnik yapılar, kapitalizmin serbest piyasa çarkları arasında ortak bir dil ve kültür oluşumuyla kaynaşıp homojen, yekpare bir bütün haline gelmiştir. Zaten yeni kavramlaştırmalar, “kirli bilim”e ve diplomatik jargona yapılan eklemeler de aynı merkezin çıkarlarını koruyacak şekilde yapılmıştı, yapılıyor[iii].

Merkez ülkeler bakımından hiç mi sakınca yok? Elbette var, ancak sağlanan getiri daha fazla olduğu için emperyalist ülkeler onları göze alabiliyorlar. Peki nedir bu getiri? Ekonomik sömürüyü sürdürmek için Çevre ülkelerini parçalama imkânı! Ezilen Dünya’yı olabildiğince küçük parçalara, kukla devletçiklere, emirliklere, beyliklere bölme[iv] imkânı… Kendilerinin geçmişte yaptığını, başka ulusların yapmasını önlüyorlar. Daha ileri bir noktaya çıkmak, yükselmek için kullandıkları “merdiven”i, diğer ülkeler kullanmasın diye itip deviriyorlar. Yani şu bildiğimiz “Merit stratejisi”ni[v] uyguluyorlar.

***

İkiz Sözleşmeler’in uygulanması, Türkiye bakımından hangi olumsuz sonuçları doğuracaktır? Ana çizgileriyle bir kez daha vurgulayalım:

Türkiye bu sözleşmeleri onaylamakla “etnik, dinsel ve dilsel azınlıklar”ın kültürel ve siyasal haklarının tanınması yükümlülüğü altına girmiş oldu. İlk bakışta masumane ve yerinde görünen bu tanımanın, -“ulusal çıkar”ın yerini “yerel, etnik ve kültürel çıkarlar çatışması” alacağı için- Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü üzerinde çok olumsuz etkileri olacağı açıktır. Başka bir deyişle, Türkiye “halkların kendi kaderini belirleme hakkını” tanımış oluyor. Buna göre Türkiye’de “halk” olduğunu ileri süren herhangi bir topluluğun, Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılma hakkı kabul edilmiş oluyor. Ayrılmak istemeyenlere ise, kendi statülerini serbestçe belirleme hakkı tanınmakta.

Yurtsever yazarlar çok uyardı: Bu sözleşmeler bahane edilerek, dışardan ve içerden birileri, “Kürt sorunu” diye bir sorunu alevlendirebilir.

Bugün bu öngörü gerçek oldu.

Bu noktada rahatlıkla “Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu” diyebilirsiniz.

Ne demiş hikmet sahibi, o büyük önder:

Bir yolcu yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görmelidir.

Nerede öyle yöneticiler…, tersine sorumsuzluklarıyla, yanlış kararlarıyla, ufuksuzluklarıyla, basiretsizlikleriyle başımıza bela oldular, belalar sardılar. Her biri bir tarafından kemirdi, kemirtti devletimizi, bağımsızlığımızı, birliğimizi, bölünmez bütünlüğümüzü!

Ve korkunç sonuç, birikip birikip, bütün ağırlığıyla işte karşımızda!

Prof. Dr. Cihan Dura

——————————————————————————–

[i] Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, ss.517-524

[ii] Mehmet Ulusoy, “İkiz Yasalar ve Azınlık Hakları: Halkların Kaderini Tayin Hakkının Gerici Bir İçeriğe Dönüştürülmesi,” Teori, S.179, Aralık 2004.

[iii] Bu konuda şu yazıma bakabilirsiniz: “Çirkin Batı’nın Kavram Emperyalizmi”, http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=719&Itemid=60

[iv] Mehmet Ulusoy, aynı makale.

[v] Bakınız: “Batı’nın Merit Stratejisi”,

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, PKK TERÖRÜ, Politika ve Gundem | Leave a comment

Dağlarda yalçın zirvelerde, yol vermeyen vadilerde ,derin uçurumlarda onlar var , can pahasına Vatanı koruyanlara saygıyla sevgiyle selam olsun , şehitlerimize rahmet dileyerek * CEHENNEMDERE KANYONU

Serap Yeşiltuna
11 Ocak 2015

Cehennemdere Kanyonu

Unutulanların Dışında Yeni Bir Şey Yok” aylarca en çok okunanlar listesinde kaldı. Sadece emri altındaki askerleri değil artık herkes onun PKK’ya karşı verdiği cansiperane mücadeleyi yazdıklarından biliyordu.

1993-1995’te Hakkari’de Dağ ve Komando Tugayı ve Güvenlik Komutanı olarak görev yapan Pamukoğlu Paşa, sadece Doğu ve Güneydoğu’yu değil, Kuzey Irak’ı da en iyi bilen isimlerden biriydi. PKK ne zaman nerede konuşlanır, hangi aylarda kaç kişi nerede barınır, ne zaman ne yapar ve ona karşı nasıl mücadele edilir yine en iyi bilen komutanlardan biri oldu.

30’a yakın sayıda yapılan sınır dışı askeri operasyonların neredeyse tamamı onun yönetiminde yapılmıştı.

Biz ise bu ülkenin sıradan vatandaşları, asker yakınları, belki asker anaları babaları kardeşleri olarak bir PKK terör örgütünü biliyor, ülkemizin başındaki bu belaya hergün lanetler okuyor ve cenazeler kaldırıyor, cenazeler seyrediyorduk da oralarda neler olduğunu elbette bilmiyorduk.

Gece gündüz, soğuk, kar kış, tipi, dağ, tepe bayır demeden, aç susuz ve yorgun ve sırtlarında kilolarca ağırlıkla terörist avlamaya çalışan, kendini onlara karşı korumaya çalışan askerimizin, Mehmetçiğimizin nasıl mücadele ettiğini, nasıl savaştığını ve hatta ne hissettiğini bilmiyorduk.

Ordumuzun ne yaptığını ve maalesef ne yapamadığını da…

Siyasetin neye izin verdiğini ve vermediğini…

Hangi kirli tuzakların olduğu, hangi ülkelerin hangi gizli oyunlarının var olduğunu da…

Bunların pek çoğunu Pamukoğlu Paşa ve onun gibi isimlerin anlattıklarından, yazdıklarından artık biliyoruz.

“Cehennemdere Kanyonu” işte Osman Pamukoğlu’nun yine çok konuşulacak romanlarından biri.

PKK’nın Kandil’den sonraki en büyük ikinci kampı olan Zap Kampı’nın, 20 asker ve 1 komutan tarafından basılışının öyküsü.

Kışın oldukça soğuk günlerinden birinde, PKK’lı teröristlerin hiç de baskın beklemediği dönemlerden birinde yola koyulur müfrezemiz.

Müfreze Komutanı Yüzbaşı Tayfun, tek aşkı, tek görevi, tek ailesi vatan olan gözüpek bir askerdir.

“Beyler” diye başladı söze:

“Kar yağışı kesilirse bu gece güneye doğru yer değiştireceğiz. Çoğu savaş klasiktir. Bizimkisi aykırı savaş olacak. Karşı tarafı uçsuz bucaksız bu coğrafyada dağların sessiz tehdidiyle baş başa bırakacağız. Akıllarını karıştırıp psikolojilerini bozacağız. Şekilsizlik yaratacak, kızdıracak ve yönlerini şaşırtacağız. Hassas noktaları tekrar tekrar vuracağız. Tutulamayan kaygan bir misket olacağız. Su gibi sabit bir şeklimiz olmayacak. Ordu da rakibe göre değişmeli ve uyum sağlamalıdır. Dağılacak ve soyut bir durum yaratacağız. Alandaki şekilsizlik fiziksel güçleri kadar zihinsel güçlerinin de dağılmasını sağlayacaktır. Karşılaşınca güçlü ve şiddetli bir darbe indireceğiz. Savaş irade ile kazanılır, iradelerini kırıp bu karaçalıyı söküp atmalıyız.”

Bu iradeyi gösteren, emri altındaki askerlerin bu iradeyi göstermesi için onları her an motive eden savaşa hazırlayan, ama bunu yaparken de zaman zaman bir baba, bir abi olan bir komutandır Yüzbaşı Tayfun.

Zap’a ulaşıncaya dek pek çok engeller, pek çok duraklar çıkar karşılarına. Gece baskınları ve pusular. Tek bir teröristi sağ bırakmayıncaya, sağ kalanları rehin alıncaya dek uzanan bir saldırılar zinciri.

“Afat”tır müfrezenin adı.

“Balabanlar” ve “Buzkıranlar”dan adlı iki ayrı koldan oluşur. Bir komando üsteğmeni, bir komando teğmeni, iki komando asteğmeni, iki komando astsubayı, iki komando uzman çavuşu, iki komando uzman onbaşısı ve yedi komanda er…

Hepsi 30 yaşının altında 20 gencecik insan ve Yüzbaşı Tayfun…

Bana gelecek olursak, hep şehirlerde oldum. Televizyon başında izledim olup biteni. Şehide en fazla cenazesinde yaklaştım, dağların, kampların adını en fazla “duydum”. Teröriste oturduğum yerde kızdım, PKK’ya oturduğum yerde lanet okudum. Mücadelenin tam da içinde ama hep siyaset tarafındaydım.

İşte ilk kez oradayım, dağlarda, eksi bilmem kaç derece soğukta, teröristle burun buruna, ölümle yaşam arasında… Gece gündüz kesintisiz on beş gün konuşlanılan ana üssün uzağında. Sadece helikopterle gelen malzeme desteği, her an kesilme ihtimali olan telsiz bağlantısının tedirginliği ile…

Uzman onbaşı Cemil’in üç ay önce bir çocuğu olmuştu. Hiç görmediği çocuğun fotoğrafını herkese gösteriyordu. Bunu duyan Yüzbaşı çağırttı Cemil’i:

“- Biz de görelim şu deikanlıyı herkese gösteriyormuşsun.”

“- Erkek değil, kız komutanım.”

“- Senin kızın da delikanlı olur Cemil.”

“- Sağolun Komutanım. Karım hastaydı. Geçen bayram arifeden birgün önce doğum yaptı.”

“- Niye izne gitmedin o zaman!”

“- Yeni dönmüştüm, sıra başka arkadaşlardaydı.”

“- Doğan çocuğunu hiç görmediğini bilseydim seni müfrezeye almazdım.”

“- Olsun komutanım, dönünce gider görürüm!”

Yüzbaşı içinden inşallah dedi.

Ben hep o inşallahı düşündüm durdum roman boyunca. Cemil, gerçekten görebilecek miydi minik yavrusunu?

Ne minik yavrular şehit olmuştu, ne minik yavrular yetim kalmıştı, ne babalar dönememişti çünkü evlatlarının yanına… Cemil’ler ve beşikteki delikanlı kızların varolma mücadelesiydi biraz da bu son otuz yıl!

Savaşan ama bir o kadar da siyasetin sınırları içine hapsolan bir ordunun küçük bir kopyasıdır müfrezemiz. Asteğmen Murat ile Yüzbaşı Tayfun’un tartışmalarında Amerika ve Avrupa’nın PKK’ya desteğinden, siyasetin savaşanlar üzerindeki baskısına kadar pek çok sorunu okumak mümkündür. Dağlarda olmak ne yazık ki bu gerçeğin dışına çıkarmaz onları. Hele ki PKK’ya helikopterlerle yapılan nereden geldiği belirsiz(!) silah ve ilaç yardımlarını birebir gördükten ve onlara elle dokunduktan sonra!

Yüzbaşı Tayfun, bir simgedir Ordu’nun içinden. Eğitimli ve eğitimsiz emri altındaki askerlerle, kısıtlı imkanlarla ve mücadele azmiyle donatılmış bir simge. Bazen de Pamukoğlu Paşa’nın kendisi oluverir. Onun gibi doğayla bütünleşmiştir ve doğadan güç alır. Her bir karış toprağı, her bir dağı, tepeyi, kampı, köşeyi, bucağı adı gibi bilir, tanır, hisseder. Ve “savaşı başkalarının anlattıkları ile yazanlara” da en az onun kadar tahammülsüz, onun kadar kızgındır.

Savaşı kendi yaşamış ve her şeyi kendi yazmıştır.

“Cehennemdere Kanyonu” Pamukoğlu Paşa’nın en güzel kitaplarından biri. Müfrezemize neler olacak soluk soluğa okuyacaksınız. Şehit vermeden hedefine ulaşabilecek mi hep merak edeceksiniz. Doğanın çetin şartlarına karşı siz de ayakta kalmaya çalışacak, bir yandan sağ kalmaya çalışıp bir yandan terörün başını ezmeye çalışacaksınız. Sevdikleriniz aklınızdan çıkmayacak ama hedefiniz hayatın merkezinde olacak.

Sonra yine gerçek hayata dönceksiniz. Yine şehit cenazelerine gidecek, yine “şehitler ölmez vatan bölünmez” diyeceksiniz. Sonra bebek katili Apo gelecek önünüze ve “çözüm süreci” ve “barış”!

Lanet okuyacak ve sonra da keşke daha fazla Yüzbaşı Tayfun’lar olsaydı, daha fazla, daha fazla diyeceksiniz…

Posted in Bölücü KÜRTÇÜLÜK, PKK TERÖRÜ, TSK | Leave a comment

Zamane Aydınları ve Halk

Cumhuriyet
Doğan Kuban
18 Eylül 2015 Cuma

Aslında olaylar asker ya da sivilden değil, halkın ortalama kültüründen kaynaklanıyor. Bu halkın tarihi doğru yazılırsa yüzyıllarca ithal düşünce ile yaşadığını, özgün düşünemeden kentlere dolduğunu herkes anlayacak. Tarihçilerimiz Osmanlı İmparatorluk tarihini doğru ve ayrıntılı yazdılar, ama Osmanlı halkının ve kültürünün doğru bir yorumu, bazı duyarlı ve entelektüel yazarların kitaplarındaki sayfalarda kaldı.

Kentlere taşınmış, yarı kentleşmiş, giyimi kuşamı, evi, çevresi ve dünyaya ilişkin hayaller kurup turistik gezilere çıkanlar kendilerini çağdaş uygarlığın ortağı olmuş sanıyor. Bu sonradan görme çağdaşların kültürel kaygısızlığı ise, ülkenin geleceği için çok ürkütücü. Bu halkla politik partiler arasında temel bir ayrılık yok.

Bu toplum, yeni iletişim teknolojisinin ekonomiyi de etkileyen yeni bilgilerin, aydınlanmalara ve davranışlara zorladığını, bugün yaşamını tehdit eden kaosun kendi cahil davranışlarından beslendiğini anlamakta zorluk çekiyor. Çelişkiler içindeki ülkede sosyal, ekonomik ve politik çöküşleri biraz hissedenler bunun, dünyada yaygın bir hastalık olsa da, Türkiye’ye özgü farklarını göz ardı ediyor. Ama dünyayı eleştirel bir gözle görmüyorlar. Kozmopolit karar merkezlerinin ve uluslararası menfaatlerin yönlendirdiği hareketlerin, evrensel coğrafyalarda yaratacağı çatlaklardan haberleri yok! Tek tepki, “biraz daha duyarlı ve uyanık olanların ne olacak bu ülkenin hali” tekerlemesi.

Sizin bildiğinizi sandığınız ülke yok. Deve kuşu gibi kafanızı kuma gömseniz de davullar kapınızın önünde çalıyor. Eskimiş dünyanın bir çaresi yok, ha bugün ha yarın diye, dış savaş, ekonomik çöküntü hatta iç savaş sözü ediliyor. Yaşam aynı düzeyde devam ediyor ya da kimine öyle gözüküyor.

TÜRKLER BÜYÜK SÖMÜRGECİLİĞİN PROTO TİPLERİ

Türkler “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar;” der. İki çocuktan biri çikolata yerken öteki yutkunarak bakarsa sonu kavga ile bitebilir. Bir aşiret ötekini esir alırsa ortada ölümcül bir kıyamet vardır Asya göçerlerinin kahramanlık nişanları, kurdukları imparatorluklardır. Türkler büyük sömürgeci devletlerin prototipleridir. Çöl Arapları da öyledir. Biz fetih yaptık onlar cihat. Avrupalılar dünyada sömürge kurdular. Bir taraf yedi diğer taraf baktı. Başta ve sonda kıyamet vardı, şimdi sömürücüler yiyor, sömürülenler bakıyor ve kıyamet kopuyor.

Coğrafi koşullar, tarihi koşullar, toplumsal ilişkiler değişir, biri yer öteki bakar bu sonucun tanımıdır. Yiyen ve bakan önce kavga ederler, bu ilk kıyamettir. Daha sonra bakan ikinci kıyameti koparır, kıyametin sonucu belli değildir. Yiyen ve bakan aynı işi yapmaya devam eder. Dünya tarihi yiyen ve bakanı birlikte içerir. Bu Karagöz ve Hacivat gibi iki kimlikten oluşur: Sömüren, öldüren işkence eden zorba bir yandadır. Kurbanlar öte yanda. Gerçekte bunlar birbirlerinin komşularıdır.

Çağdaş uygarlık tarihi çok kısadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlar; galip, mağlup, yenen yenilen; fatih, köle, aşiret reisi, köylü, sultan sayısız hikâye ve tiyatro var. Bu ön plandaki kavganın arkasında toplumların sanatı, kültürü, bilimi teknolojisi hatta uygarlığı gelişmiştir. Sonsuz ilişkiler içinde bu gelişme devam eder. Şiirler, felsefeler yazılır, resimler heykeller yapılır, musiki bestelenir. Fakat birileri yemeğe diğerleri bakmaya devam ederler.

TEMEL MESELE SÖMÜRÜ: YİYEN VE BAKAN

1950’den sonra dünyada insanları eşit haklara sahip olarak gören bir aşamaya girdik. Düşünsel özgürlük, demokrasi çok moda oldu. Bu arada kapitalist sisteme bir şey olmadı. Sömürme ve sömürülme yasallaştı. Fakat hastalık çok nedenli bir insanlık hastalığı olarak uluslararası boyutlarda kanlı ve kansız devam ediyor. Bu hastalığa daha iyi çare bulan toplumlara uygar deniyor. Hastalığı kaosa dönüşenlere de az gelişmiş.

Uygar denen toplumlar sömürüye kendi içlerinde daha kontrollü, dışlarında daha acımasız devam ediyorlar. Bu bir tarih teorisi değil. Bir gerçek gözlemi. Sömürü silah ya da uluslararası finans ile devam ediyor. Sonunda kahramanlar aynı: Bir yiyen, bir de arada bir dayak yiyen de var. O şiirler, yapılan heykeller, resimler, dinler, felsefi düşünceler sonunda sahnenin iki oyuncusu değişmiyor. Yiyen ve bakan.

Bir orta Amerikalı diktatörü ABD besler. Afrikalı bir diktatörün, Belçikalı bir hamisi vardır. Daha küçük boyutlarda bir zorba valinin ya da polis müdürün üzerine politika gölgesi düşebilir. Dünyanın bütün coğrafyalarında ve tarihlerinde sonsuz örnek var. Dünyanın en tanınmış coğrafyacısı ve sosyal kuramcılarından biri olan David Harvey 2009’da Cosmopolitanism and the Georgraphies of freedom (kozmopolitiklik ve özgürlüğün coğrafyası) adlı kitabında, masada oturup dünyanın ürettiklerini tıkıştıranlarla masa etrafında dizilip onları seyredenler konusundaki tiyatronun küresel coğrafi yaygınlığını çok iyi anlatıyor.

BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU İLGİLENDİREN OLAYLAR

Sevgili okuyucular. Toplumu şekillendiren ve yönlendirenler politikacılar, gazeteler, beyin yıkama mekanizmaları, kendilerinden menkul medya allameleri değil. Çünkü düşüncelerinin ve söylemlerinin halka inen versiyonunu da yine kendileri yayıyor. Halkın vurdum duymaz, günlük rutini içinde yaşayanlar kimin ne dediğine pek kulak asmadan, sürü içgüdüsü içinde yaşarlar. Bu Ortega y Gasset’in dediği gibi, dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de aynıdır.

Halkı uyandıran ve bir parça gözünü açan, kendi başına gelen, doğrudan malını canını alan olaylardır. Su baskınları, depremler, asker, polis şehitler, okullara giremeyen çocuklar, eşlerini öldüren yabani adamlar, pazar fiyatları, borçlar, işsizlik, gelecek… Kentleri ve imarın kargaşası, kentsel trafik, tüketim tutkusunu yerine getirememek, gelecek güvensizliği…

Aydınlanmak için başkalarını okuyup dinlemek gerekmiyor. Bunlar yaşamsal çevrenin kendine özgü evrensel hastalıkları. Toplum, doğuştan rahatsız bir insanın ruh haliyle, alışık olduğu hasta ortamda yaşıyor. Denizdeki balık gibi. Denizin üstünden haberi yok.

Akıl erdiremediğim, ülkeyi yöneten kimi sorumluların da benzer davranışlar göstermeleri. Bu bağlamda iktidar ve diğer partilerin bu halkın içinden çıktıkları ve onu temsil ettikleri mutlak bir gerçek. İktidarda olanların bundan kendilerine bir pay çıkarmaları da anlamsız. Çünkü diğer partiler de aynı. Tencerenin kapağı kendisinin. Tencere düşüp kapağını bulmadı. Kapak düşüp kirlenmiş ya da çamura bulanmış olsa bile kendi kapağı.

Dinci ile devrimci ya da özgürlükçü ya da milliyetçi arasında, sokaktakilerden daha duyarlı bir söylem henüz işitmedim. Fikirler hatta amaçlar farklı da olsa, tümünün çağdaş dünya konusundaki saflığını sergilemek açısından çok homojen. Partilerin bazı klişeleşmiş jargonları var. Orada, Günaydın, Aleyküm selam gibi sözcükler kullanılıyor. Fakat ‘bye bye’ ortak. Osmanlı döneminde de ‘bonjour’ vardı.

Bunları işittikçe bu toplumun yüzyıllar boyunca Doğudan ya da Batıdan ithal ettikleriyle yaşayan geri kalmışlığının damgası gibi görüyorum. Aklı başında kalanlar, toplumun içine düştüğü bu vurdumduymazlıktan çok acı duyuyorlar. Sayıları az değil. Ama sesleri davul zurna kalabalığının çıkardığı sesi bastıramıyor.

Sonuçta halkın partileri. Ama demokrasi yokmuş. Ne gam!

Biz zaten çağdaş da uygar da olamadık. Sormaya devam edin!

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, DOĞAN KUBAN | Leave a comment

LAFIN TAMAMI KİME ANLATILIR?

23 Ocak 2016
Rifat Serdaroğlu

LAFIN TAMAMI KİME ANLATILIR?

Öyle özlü, öyle değerli sözlerimiz var ki, koskoca bir kitabın vermek istediğini iki cümlede size verir. Gerçi gördüğü, yaşadığı ve okuduğundan ders almayanlara değil kitap, değil özlü söz, bunları hap yapıp yuttursanız, sıvı hale getirip enjekte etseniz, süpozituvar (fitil) yapsanız yine de fayda etmez ya!

Adama soruyorum; “Kardeşim yapılan hırsızlıkları görmüyor musun?
Yanıt; “Eee görüyom, nolcek? Benden mi çalıyo? Çalıyosa da çalışıyo be ya! Hem Müslüman adam bunlar!”

Bu kafadaki adama ne denir ki? Nasıl anlatmalı ona ki, çalınan onun ve çocuklarının geleceğidir. Çalınan Türk Milletinin damla-damla biriktirdiklerinin peşkeş çekilmesidir, yani çalınan milletin malıdır. Hırsızın Müslümanı- Gâvuru olur mu? Hırsız, hırsızdır ve hırsızlara hiçbir şey emanet edilmez.

Bizim toplumumuzun bir özelliği de, bizde “budalalık, salaklık denen virüsün, AIDS mikrobundan daha bulaşıcı olmasıdır. Üstelik fiziksel temas olmadan bulaşır” bu virüs! Adama desek ki;

“Arkadaş sen bu beyninle git kuş cennetinde yaşa, biz sana bakarız!”
“Hee, iyi olur ya, kışın kömürü makarnayı eksik etmeyin, iyi mi” diyecek! Sen sabır ver Allah’ım…

Badem’in asker düşmanlığı hiç bitmez. Onlara göre asker yani Türk Ordusu, din düşmanıdır! Müslümanları ezmiştir, ibadet özgürlüğünü engellemiştir vs…

Oysa gerçek bambaşkadır. Türk Ordusuna düşman olan bu kesim, tüm toplumun kanını emen sülükler gibi idiler. Bunlar vergi vermez, vatandaşlardan din adına bağış toplarlar, askerlik yapmazlar, çalışmadan avanta ile beyler gibi yaşarlardı! Cumhuriyet bu haksızlığı ortadan kaldırdı, Türk Ordusu da düzeni tesis etti. Düşmanlıklarının esas sebebi budur.

Şimdi de Bademler “Reis” diye bir propaganda filminin çekimine başlamışlar! Aynı yalanlar, aynı iftiralar bu filme konulmuş. Türk Askeri insanları camiden zorla çıkarıyor, ezanı Türkçe okumayanlar asker tarafından dövülüyor vs.Sanki Allah sadece Arapça biliyor…Bademlerin bilmediği gerçek şudur: “Kendi askerine düşman olan, sonunda düşmanın askeri olur!”

Adama soruyorum;
“Çözüm süreci vardı, Habur’da PKK’lı militanlar davul-zurna ile karşılanmıştı, Apo’nun hücresi villa gibi yapılmıştı, PKK silah bırakacaktı? Erdoğan-Barzani-Şivan Perver beraberce “megri-megri” diye PKK’lı teröristler için ağıtlar yakmışlardı, Analar ağlamayacaktı, ne oldu?

Bak şehit cenazeleri üçer-beşer geliyor, Türk Ordusu-Polisi kendi ilçemize tankla-topla girebiliyor bunun sorumlusu kim?” “Türk Milleti” demediği için TBMM de yemin etmeyen Leyla Zana denen
PKK militanını kaçak sarayda ağırlayacağını söyleyen kim?
Yanıt;

“Kandırıyola abi! Bunlar da kandırıyo! Nasıl cemaat aldatmıştı, bunlar da aldatıyo! Bizimkiler çok saf be abi. Her gördükleri sakallıyı dedeleri sanıp, ona doğru koşuyola, sonra da apışıp kalıveriyola!”

Bu adama nasıl anlatılacak ki;
Değil film, yıllarca sürecek dizi yapsalar, sırtlarındaki bu “terörle-teröristle müzakere edip, terörü hortlatma” kara lekesinden yine de kurtulamayacaklar!

Şehitlerimizin kanları bunları boğacak! Bunu anlatmak muhalefet partilerinin görevidir. Ama bu muhalefet partileri ile anlatamazsın arkadaş, anlatamazsın!

Nasıl ki, atı eyerine göre değerlendiren kişi yanılmaya mahkûmsa, Bademlerden desteğini çekmeyenler de yanılacaklardır.

Herkes şunu net olarak anlayacaktır;
Zer-dûz palan vursan da, eşek yine eşektir.
Hiç olur mu şaptan şeker, cinsini sevdiğim cinsine çeker. (Bkz, Kubilay’ı kör bıçakla kesen Derviş Memed’in torunları-İngiliz uşağı, Türk Askeri katili Şeyh Said’in adını Diyarbakır’da bir meydana verilmesine izin veren Başbakanlara…)

Sağlık ve başarı dileklerimle
http://rifatserdaroglu.com/2016/01/23/lafin-tamami-kime-anlatilir/

Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları | Leave a comment

ARŞİV SANDIĞINDAN *** POLİTİKACILARDAN SAHNELER * “Şerefsiz… Alçak… Vurdururum onu!.. ”

Yeniçağ
Sabahattin ÖNKİBAR
02 Şubat 2011

“Şerefsiz… Alçak… Vurdururum onu!.. ”

Başlıktaki ifadeler bana ait değil, Başbakanlık koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’a aittir.Evet “şerefsiz, alçak ve vurdururum onu” sözlerini edebilen Başbakanımız Yargının fütursuzca kuşatılmasına tepki koyan ve toplumsal muhalefeti dillendiren CHP’li milletvekillerinin yaptıklarına  “eşkıyalık”  nitelemesinde bulunabiliyor.

İyi de MHP’ye şerefsiz, Kılıçdaroğlu’na alçak ve kendi partili arkadaşı için “Vurdururum onu” tehdidinde bulunmak mı ağır ifade, yoksa CHP’li milletvekillerinin yaptığı demokratik çağrı mı, onu siz okurlarımın vicdanına bırakıyorum.

Şerefsiz lafının ne zaman edildiğini biliyorsunuz?
Yüz binler ve hatta milyonlarca şahidi var.

Hatırlayacaksınız MHP, AKP İmralı’da Öcalan’la pazarlık yapıyor demişti.
Demesiyle de Tayyip Erdoğan bunu söylemek şerefsizliktir dedi.
Peki MHP’nin yaptığı iftira mıydı?

Hayır, değildi ve bizzat Tayyip Erdoğan daha sonra bunu dolaylı olarak kendisi itiraf etti yani Öcalan’ın devletle (MİT’le ) görüştüğünü kabul etti.Peki MİT gibi bir kurum referandum öncesinde Başbakan’a sormaksızın Öcalan’la görüşebilir mi?
Asla ve kat’a mümkün değil.

Alçak nitelemesinin mazisi eski değil, üç gün önce edildi.Üstelik bu tabir dil sürçmesi de değil, çünkü sürekli ediliyor.Gelelim “Vurdururum onu!” ifadesine…Bu sözün onlarca şahidi var ki başta Prof. Erbakan, Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltük canlı tanıklardır.Ben bu olayı şimdi Numan Kurtulmuş ile beraber politika yapan eski RP’li milletvekili avukat Şeref Malkoç’dan dinledim ve iki yıl önce bana anlatılanları Malkoç’a atfen bu sütuna yansıttım.

İlginçtir neredeyse her yazımıza dava açan Tayyip Erdoğan bu yazımız için ne dava açtı ne de bir düzeltme gönderdi.Gelin şimdi Şeref Malkoç’un bize aktardığı bu hadiseyi bir kere daha hatırlatalım.

Yıl:1991’in Kasım ayı.
Recep Tayyip Erdoğan bu tarihte yapılan genel seçimde RP-MHP-IDP ittifakında İstanbul Eyüp bölgesinden liste başıdır.Seçim biter ve sayıma geçilir.

Tayyip Erdoğan ilk sayımda parti tercihine göre mebus seçildiğini düşünerek peşin peşin kutlamaları kabul etmeye başlar.Ancak ilerleyen saatlerde ilginç bir gelişme yaşanır.O seçimlerde ilk kez uygulanan milletvekili tercihi sistemine göre yine RP-MHP-IDP listesinden arka sıralardan aday olan Milli Görüş  kökenli ve Rize’li Mustafa Baş birinci sıradaki Tayyip Erdoğan’ı tercih oylarında geçer ve Erdoğan’ın yerine o milletvekili olur.

Tayyip Erdoğan bu sonuç üzerine feveran eder ve tercih oyu ile önüne geçen Mustafa Baş’ı hışımla aramaya başlar.Mustafa Baş Ankara’ya kaçar ve durumu lideri Erbakan ile kurmaylarına anlatır.Erdoğan’ın hırsı geçmez ve bir gurup adamı ile RP Genel Merkezini basıp aynen şu sözü eder:

- “Derhal Mustafa Baş’ı istifa ettireceksiniz. Milletvekilliği benim hakkım. Yoksa onu vurdururum!..”

Erbakan ve arkadaşları Erdoğan’ın tehditleri karşısında Mustafa Baş tedbir olsun diye hemen bu süreçte saklanması için Hollanda’ya gönderilir ve haftalarca orada muhafaza edilir.İnanmayan açsın telefonu Şevket Kazan’a ya da Şeref Malkoç’a sorsun ya da Mustafa Baş seçilir seçilmez Avrupa’ya çıktı mı, çıkmadı mı ve ne zaman döndü, devletin kayıtlarına baksın.

Bitmedi, yahu bu Tayyip Erdoğan değil midir 1989’daki mahalli genel seçimlerinde Beyoğlu Seçim Kurulunda görevli hakime hakaret eden ve hapse giren!

İsteyen  Erdoğan’ın siciline baksın, hakime hakaretten sabıkası var ve kısa bir süre Bayrampaşa Cezaevinde yatmıştır ki onun cezasını erteleten ve hapisten çıkaran Adalet eski Bakanı RP’li Şevket Kazan’dır.

Şimdi bu Tayyip Erdoğan ona buna eşkıya demez mi, ne diyeyim ben!

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=16811

Posted in Politika ve Gundem, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DOLANDIRICILIK ve ÜÇKAĞITÇILIK * Günümüzün Sülün Osman’ı JET FADIL saf insanları nasıl JET’ledi ? *** Aynı insan nasıl BİRDEN FAZLA DOLANDIRILIR ? *** Otel yok, algı var: Maldivlerde henüz faaliyete geçmemiş olan otel, ‘hizmete açılmış gibi’ tüketicilere pazarlandı.Fadıl dedi ki ; “Otelim varmış gibi çek…”

Aykut Küçükkaya
24 Ocak 2016 Pazar

Otelim varmış gibi çek

Jet Fadıl’ın ‘Caprice Maldivler devre tatil projesi’ndeki aldatma yöntemlerinden biri de olmayan oteli reklamla pazarlamak.

Nitelikli dolandırıcılık suçlamasıyla tutuklu yargılanan Jet Fadıl lakaplı Fadıl Akgündüz’ün Maldivler projesi tam anlamıyla ‘Ali-Cengiz’ oyunu çıktı. 349 mağdurun yer aldığı iddianamede Caprice Gold Maldivler Projesi’nde ‘incelik’ isteyen aldatma yöntemleri savcı tarafından birer birer sıralandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nca hazırlanan iddianamede yer alan o bölümler özetle şöyle:

Otel yok, algı var: Maldivlerde henüz faaliyete geçmemiş olan otel, ‘hizmete açılmış gibi’ tüketicilere pazarlandı.

Reklamlar aldatıcıydı: ‘Aldatıcı reklam’ ve ‘ilanlar’ yayınlandı. Şüpheli Akgündüz’ün fotoğrafları söz konusu reklam afişlerinde kullanıldı.

Şirket akrabalar üzerine: Reklam kampanyaları ile Maldivler’de yapılacak otelin kira sözleşmesi ve tatil rezervasyonu satışlarına başlandı, Akgündüz projenin sahibi gibi tanıtıldı. Oysa şirketin sahibi ablası, eniştesi ve yeğeniydi..

818 kişi, 20 bin oldu: 2014 Ocak-Mayıs ayları arasında 4 aylık sürede tüketicilerle fiilen 818 adet sözleşme yapıldı. Ancak aynı yılın Şubat-Mart aylarında yayımlanan ilanlarda gerçeğe aykırı şekilde 20 bin aile 60 bin kişi 500 bin yatak gibi kesin olmayan rakamlara yer verdi.

İnşaat ibaresi gizlendi: Tanıtım filmlerinde 25 Ekim 2014 tarihinden itibaren müşterilerinin Maldivler’deki otelden yararlanabileceklerini belirtti. Bu tarihte söz konusu inşaatın bitirilmesi mümkün değildi. Otelin tamamlanması için 17 aylık süre belirlendi. Tüketicilerden para toplanmasına rağmen inşaat tamamlanmadı, artık tamamlanması da mümkün değil. Sözleşmelerde tesisin inşaat halinde olduğuna dair bir ibare hiç bir zaman yer almadı. Bu durum kasıtlı olarak gizlendi.

4 kişi yargılanacak

Savcı, dolandırıcılık suçunun 349 kez işlendiğine dikkat çekerek Jet Fadıl hakkında 2 bin 443 yıla kadar hapis cezası talep etti. Akgündüz’ün yanı sıra ablası Avniye Obut, eniştesi İbrahim Obut ve yeğeni Mehmet Salih Obut da aynı suçlama kapsamında yargılanacak.

‘Binlerce yıl hapis çıkabilir’
30 mağdurun avukatı Acun Papakçı şöyle konuştu: “Savcılık şüphelilerin birlikte ve yatırımcıları dolandırma amacıyla hareket ettiklerine kanaat getirmiş. Faaliyetin ayrıntıları ve Ponzi sistemi uygulanarak dolandırıcılık yapıldığı mahkemeye delilleriyle birlikte ayrıntılı şekilde sunulacak. Akgündüz’ün ve akrabalarının her devre mülk sattığı yatırımcı nedeniyle toplamda binlerce yıl hapis cezası alması söz konusu. Bu dava devre mülk ve devre tatil sözleşmesi satılması durumunda bile nitelikli dolandırıcılık suçunun işlenebileceğine dair Türk hukuku açısından önemli bir iddianamedir.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/469456/Otelim_varmis_gibi_cek.html

Posted in YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Yapıştırıcı Joe! *** ABD Başkan yardımcısı Joe Biden, “bir sömürge valisi kudretiyle” İstanbul’a geldi. Kavgalılar, çatışanlar, boğazlaşanlar, “Sömürge valimiz yapıştırıcı Joe hoş geldin…” dercesine koşuştular.

Sözcü
Necati Doğru
Ocak 24, 2016

Yapıştırıcı Joe!

Kurtuluş Savaşı nedir? Kime karşı yapılmıştır? Halka rağmen halk için ne demektir? Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet’in hedefleri nelerdi? Bunları anlatmak için “Kadro Dergisi” yayınlanıyordu. Dönemin parlak yazarları ve aydınları bir araya gelip “Kadro Dergisi’ni” çıkartmışlardı. “Yaban” ın yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kadro Dergisi’nin önde geleniydi. Kurtuluş Savaşı’nın “sömürgeciliğe karşı” yapıldığını ve Cumhuriyet’in hedefinin de; Türkiye’yi bir Almanya, İngiltere, Fransa yapmak olduğunu yazıyor, söylüyor, anlatıyordu.

90 yıl sonra.
Olana bakın:

ABD Başkan yardımcısı Joe Biden, “bir sömürge valisi kudretiyle” İstanbul’a geldi. Kavgalılar, çatışanlar, boğazlaşanlar, “Sömürge valimiz yapıştırıcı Joe hoş geldin…” dercesine koşuştular.

Bölünmez bütünlük.
Laiklik.
Tam bağımsızlık.
Türkiyelilik.
Ve iktidar İslamcılığı.
Yapıştıramamıştı.
Yapıştırıcı Joe Biden oldu.

Yapıştırıcı Joe, akıl veriyor,
arka sıvazlıyor, olması gerekenleri söylüyor.

Yapıştırıcı Joe ne derse, o!
“Esad’a vurun” dedi.
Esad’a vuruldu.
“Putin’in uçağını vurun” dedi.
Putin’in uçağına vuruldu.
“IŞİD’e vurun” dedi.
IŞİD’e vuruldu.

Yapıştırıcı Joe şimdi “PYD’ye sakın vurmayın, bizim PYD’ye verdiğimiz insansız hava araçları dahil tüm silahlar Güneydoğu’da TSK ile savaşan PKK’ya gidiyor, siz buna aldırmayın…” dedi. Yapıştırıcı “kendinizi vurun” demeye geldi.

Yeni kurtarıcımız Joe!
Başbakan ile Cumhurbaşkanı, yapıştırıcı Joe’ya “Ruslar’ın Suriye sınırımıza bitişik Kamışlı’ya askeri hava alanı yapmakta olduklarını” şikayet edeceklermiş!

Kurtar bizi yapıştırıcı Joe!

Türkiye Rus uçağını düşürdükten sonra, Türk Ordusu, Suriye sınırından bir adım öteye geçemez, tek bir uçak kaldıramaz oldu. Ne bayır, ne bucak kardeşliği kaldı. O günden bugüne ABD ile Rusya, Suriye’de “IŞİD ortak düşmanımızdır” diye görüş birliğine vardılar.

ABD de IŞİD’e vuruyor.
Rusya da IŞİD’i bombalıyor.

Fakat hem Rusya ve hem ABD, PKK’nın Suriye uzantısı PYD’yi destekliyorlar. Rus hava desteğiyle PYD, Azez’e girdi. ABD’nin desteğiyle de Fırat’ın batısına Cerablus’a yöneldi, Türkiye’nin Suriye’ye açılan Halep Kapısı, kapandı- kapanacak oldu.

Türkiye’nin kırmızı çizgisiydi.
Kırmızı çizgi, mosmor oldu.

PYD, Fırat’ın batısına geçerek “Cerablus-Azez hattıyla Kobani ve Afrin’i birleştirmeye” koyuldu. Tayyip Erdoğan ile onun dış politikada akıl hocası Ahmet Davutoğlu “Türkiye’yi büyük bir açmazın” içine soktular.Yapıştırıcı Joe, çıkageldi!

Yapıştırıcı Joe’nun “Ortadoğu’da içine Anadolu’dan da toprak alarak büyük Kürdistan’ın kurulması olan yeni sömürgeci planlarının Türkiye’deki yerli kolaylaştırıcıları” otele onu dinlemeye koştular.
Kurtar bizi sömürgeci Joe!

Büyük yazar Tahsin Yücel!

Çok büyük yazardı. Kelimeleri seçerken, cümleleri düzenlerken, fikirleri süssüz, sade fakat hafızaların en derinine kök salacak şekilde sunarken eşsizdi. Çok eser verdi. Okunacak çok kitabı var: Kumru ile Kumru. Peygamberin Son Beş Günü. Mutfak Çıkmazı. Bıyık Söylencesi. Gökdelen.  Büyük kentlerin “rant arsızlığıyla” elden çıkıp gideceğini 30 yıl önce ilk gören oydu.  Umutsuzluğun üstesinden gelmek ve milyonların umutlarını birleştirmek için yazdı. Tahsin Yücel, hayata pencerelerini kapadı. Sessiz, sedasız öldü. Dün toprağa verildi.

http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/necati-dogru/yapistirici-joe-1055649/

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR | Leave a comment