HAYATIN İÇİNDEN *** PIRILTILI YAZILAR * Dostluk adına * Yüz Mektup – Cento Lettere

Değerli okur ,

Bu hafta posta kutuma iki değerli yurtseverin vefat haberi düştü.
Değerli Abbas GÖKÇE ile Emin KOTAN’a rahmet diliyorum.
Yaşam görevlerini şeref ve açık alınla tamamlayarak gittiler
.

Kalem arkadaşlarımdan Ahmet Avcı şöyle yazmış ;

BİR DOSTU YİTİRMEK… (Emin KOTAN)

Bir dostumu yitirdim…
Can dostum, ağabeyim, sırdaşım, dert ortağım Emin Bey’i yitirdim…
Cenazesini 26 ARALIK Cuma günü İstanbul’dan uğurladık…
Emin Bey’i 2000 yılı yazında tanımıştım…
Arkadaş ve dost olmakta çok zorlanan ben, sevmiştim Emin Bey’i…

Emin BEY;
SSK İstanbul Bölge Müdürü emeklisi…
Türk Silahlı Kuvvetleri Akademisi mezunu…
Muşlu…
Anadolu Bilgesi…
Ama tam bir İstanbul Beyefendisi…
Dost, arkadaş canlısı, iyiliksever…
Adam gibi adamdı…

Emin Ağabey, herkesle dosttu…
Ama benim tek dostumdu…
Neye yanıyorum biliyor musunuz; hep Emin Bey, derdim…
Ama içimden hep “Emin Abi” demek geçerdi…
Neden diyemedim ki…

Güle güle EMİN ABİ…
Mekânın cennet olsun

Ahmet AVCI
27 ARALIK 2014

***

Ahmet beyin bu mektubu üzerine uğurladığımız tüm dost ve
arkadaşlarımızı rahmetle anmak adına aşağıdaki yazıyı sizlerle paylaşmak istedim

Naci KAPTAN

PIRILTILI YAZILAR * Yüz Mektup – Cento Lettere

Dostlugun görünmez ipiyle birbirine dikilmis olan yolcular…

“Ne yapmali ya da ne yapmamali
Ne ortaya çikacak ne ortaya çikmayacak
Bilinen nedir bilinmeyen nedir
Ne yeni ne eski
Neyi saklamali neyi atmali
Neyi hatirlamali neyi unutmali
Neyi sormali neyi cevaplamali
Gelen ne giden ne
Biten ne baslayan ne
Hangi baris hangi savas
Neyin çogu neyin azı”

Moliere dostlugu anlatirken dost olan iki kisinin birbirlerine görünmez bir ip ile dikildiklerini ve zaman geçtikçe artik dikis izlerinin görünmedigini ve o iki insanin birbirine görünmez bir ip ile sonsuza kadar bagli oldugunu yazar.

Dostlugun görünmez ipiyle birbirine dikilmis olan yolcularin hayat sahnesinde sirtlarini dayadiklari bir mimarin dünyanin ucundaki fenerden gönderdigi çizilmis mektuplariyla her gün rüyalardan bir hediye almaya devam eder; “Her seferi ilk seferi ve son seferi gibi…”

“Cento Lettere” Yüz Mektup kitabi Ponti’nin ölümünden sonra yakin arkadaslarina gönderdigi binlerce mektup arasindan rasgele seçilmis binlerce hayalden, duygudan, notadan, buluttan birer hatira. Bir nehirden alinan bir avuç su misali. Nehrin neresinden alindiginin asla anlasilamayacagi

Yüz Mektup

Mimar, ressam, sair, endüstri tasarimcisi, gazeteci Gio Ponti’nin dostlari da bu görünmez ipligin dokudugu hayalleri birer çizilmis mektup olarak alabilen bir kaç sansli kisi…

Gio Ponti her sabah bes ve alti arasinda düzenli olarak arkadaslarina ve is ortaklarina o günkü proje hakkindaki degisiklikleri mektuplarla yazarak güne baslayan Italya’nin savas sonrasi dönemi tasarim rönesansinin mimarlarindan biri.

Insanlarin kullandigi araç gereçlere bir Italyanlik vererek “made in Italy”nin öncüsü olan bir endüstri tasarimcisi. Tahran’dan Karakas’a onüç ülkede yaptigi binalari, yüzlerce firmaya yaptigi tasarimlari, yirmi bes yillik ögretmenligi, elli yillik gazeteciligi, besyüz altmis dergide yayinlanmis yazilari ve dikte ettigi ikibinbesyüz, çizdigi ikibin mektubuyla hayallerini tastan ve boyadan insa eden, Dolce Vita’yi her daim çevresindekilere yasatan ve bir meltem hissi gibi betimleyebilecegimiz Dolce Vita’yi koltugunun altina sIkistirip baska ülkelere de götüren bir sanatçi.

Milano La Scala operasi için yaptigi dekor ve kostümler, Venini için tasarladigi Murano cam objeler, Italya’nin savas sonrasi kahve bar kültürünün bir mihenk tasi olan La Pavoni Kahve makinasi, bir çocugun bile tek parmagiyla havaya kaldirabilecegi Cassina için tasarladigi sandalyeler,”grafik bir slogan” olarak niteledigi ve 2002′de bir uçagin çarptigi Milano’nun 1956′da yapilmis en önemli gökdelenlerinden biri olan Pirelli Kulesi, 1950′lerde Akdenizde seyreden en güzel gemilerden biri olan Andrea Doria’nin tasarimi,Fornasetti için yaptigi mobilya koleksiyonuyla ve San Remo’daki Casino ile Ponti’nin yaptigi tasarimlar savaş sonrasi gelişmekte olan Italyan endüstrisinde birer tasarim obje olarak kalmayip fabrikalar araciligiyla kitlelere ulasirken bir yandan da o markayi büyüten , düslerini belirli bir kesimle degil tüm milletiyle paylasan çok yönlü bir sanatçinin eseri.

1928′de inançlarini kitlelerle paylasmak adina Floransa’li arkadasi Ugo Ojetti ile birlikte Domus dergisini kurmasiyla birlikte yayincilik hayatina el atan Ponti, dergicilige her daim onu heyecanlandiran ve etkileyen seylerin kisisel bir günlügü, amatör bir hobi olarak bakarak ölümüne degin elini mürekkepten asla çikarmiyor.. Kizi Lisa Licitra Ponti siradan bir güne altmis saat sigdirarak çalistigini, daha ögle olmadan ellerinin lacivert mürekkepten geçilmedigini, geceleri yandaki evlerden gelen isiklarin desenlerini aydinlattigini anlatirken kalemini bedeninin yeni bir uzvu olarak hayal etmek isten degil.

Ponti her gün saat bes sularinda uyanip yazdigi ve çogunlukla çizdigi mektuplarinda dostlarina her gün bir hediye gönderiyor.

“Cento Lettere” Yüz Mektup kitabi Ponti’nin ölümünden sonra yakin arkadaslarina gönderdigi binlerce mektup arasindan rasgele seçilmis binlerce hayalden, duygudan, notadan, buluttan birer hatira. Bir nehirden alinan bir avuç su misali. Nehrin neresinden alindiginin asla anlasilamayacagi…

Ponti’nin mektuplari uykuyla uyaniklik arasinda geçilen o sirça köprüde çekilmis birer rüya polaroidi. Bir günü, bir zaman araligini çözen mektuplar bunlar. Kimi zaman esi Gulia’ya “sen benim güne$ isigimsin” derken, kimi zaman simsiyah kadife bir eldiven giymis bir kadinin müzik notalarini pencereden atmasiyla bize yepyeni hayaller ve umut vadeden mektuplar,

resimler, siirler ya da kisaca söylemek gerekirse bir film karesi…herbirine özel birer mesaji ve konsepti olan. Bu mektuplarin her biri Ponti’nin hatiralarinin fotograf karesi sadece öznesine özel. 50′li yillarda yalnizca karakalem çizilen bu mektuplar, 60′larda yerini parmak uçlariyla gökyüzüne çizdigi bulutlara, 70′li yillarda ise renge ve desene birakiyor.

Alicilar bu mektuplari saklayarak sonsuz ve mutlu bir oyuna giriyorlar.Belki de aralarindaki bir sir Ponti’nin bir çizimiyle o günün hatirasini sonsuza dek canli tutuyor, bir desenin bir rengin ardina saklanip sahibine isil isil göz kirparak…

Kitabin önsözünü kaleme alan Joseph Rkywert “mimar, ressam, sair, tasarimci,aile babasi, sirketlerin basi dergilerin genel yayin yönetmeni bir adam nasil zaman bulupta böyle sahane mektuplar gönderebiliyordu anlayamiyorum,bu hisse tutunma ihtiyaci onun yeni tasarimlar yapmasinda itici bir güç oluyordu. Karsiliginda da bir sey bekledigi yoktu, daha ben ilk aldigim mektubuna ne cevap yazabilecegimi düsünürken o üst üste digerlerini gönderiyordu, onun her zaman arkadaslari için ‘orada’ olmasi beni utandiriyordu.

Ben ondan kirk yaş küçüktüm ve ne yapsam ona bu mektuplarin karsiligini veremezdim” diyor. Askla arkada$ligin o görünmez iplikle birbirine dikildigi dostluklarda arkadaslarina birer hediye vererek verdigi hediyelerden ilham alan bir sairin “her bir düsüncesi bir işaret, her bir isareti birer düsünce”.

Kizinin betimlemesiye babasinin hayal gücü su üzerindeki akrobatlar gibi hizli, hafif ve ayagi yere basmayan, gündelik hayatin ritmine bir es vermeden kendi ritmini yakalayan…

Ponti kendi ritminde “Lola bulutlarin üzerine bayragimizi dikelim” diyerek,bulutlara merdivenler çizen ve kimi zaman belki de hayal kirikligiyla “bulutlarin arasini açacaksin” diyerek sitem eden, bazen de birisini mutlu etmek için bir kutudan bulutlar çikartan bir masalci. Arkadaslariyla geçirdigi tek bir günün anisini bir hikaye ile resmederek “Rüyalarinin devami için bir rüzgar”, yazan, bir ziyaretin ardindan o ziyareti gökkusagiyla resmeden, parmaklarinin her birinin ucundan dogan güneslerle sevdiginin dokunuslarini kutsayan ve avucunda yakaladigi ay’in fazlari ile o ani sonsuz kilan, müzikle elini yikayan bir kizin elleriyle belki bir gece önceki sevismelerinin ritmini yakalayan, yapraklari yerine notalari olan bir agaçla belki ilkbahari kutlayan masallar bu mektuplarin her biri…

Ponti “mimarlik bakmak için yapilmistir, ister antik çaglardan kalma ve bizi bir anda bir zaman yolculuguna çikaran ve masallarin gerçek olduguna inanmamizi saglayan satolar ister abstrakt figüratif formlu modern tasarimli binalar olsun ruhlarimizi büyüleyen ve düsüncelerimizi tesiri altina alan bu yapilar hayatlarimizin yegane sahnesi ve sirtimizi yasladigimiz bu essiz destege askla bagliyim” der 1957 yilinda Amate L’Architectura basligi altinda yazmaya ba$ladigi makalelerinde.

Ponti dünyadaki nadir bir avuç hayal mültecisinden biri olarak dostlarina gönderdigi mektuplarini sanki dünyanin ucundaki fenerden postalar. Bir kanati düsmüs yüzünde saskin bir ifadeyle duran bir melegin iç sesini anlatirken muhtemelen pek keyfi olmayan bir dostuna seslenir;

“Ne yapmali ya da ne yapmamali
Ne ortaya çikacak ne ortaya çikmayacak
Bilinen nedir bilinmeyen nedir
Ne yeni ne eski
Neyi saklamali neyi atmali
Neyi hatirlamali neyi unutmali
Neyi sormali neyi cevaplamali
Gelen ne giden ne
Biten ne baslayan ne
Hangi baris hangi savas
Neyin çogu neyin azı”

Kalemi artik bedeninin lacivert rüyalara bulanmis yeni bir uzvu olan Ponti 80. ya$ini kutlarken yine bir dostuna yazdigi mektubunda “80 yasima bastim,sonuçta kolay oldu. Senin gibi arkadaslarim olmasi ve 80 sene beklemek yetti ” der. Zaman geçer ve artik kisa mesafe yürüyüslerde dahi çok yorulan Ponti uzaktaki arkadaslarina günde onlarca mektup atmaya devam eder ve yakinindaki dostlarini görmek için yillarca kullandigi Citroen Ds’sini Milano çevresinde arkadaslariyla dolasabilmek adina oniki kisilik Fiat bir minibüs ile degistirir.

Dostlugun görünmez ipiyle birbirine dikilmis olan yolcularin hayat sahnesinde sirtlarini dayadiklari bir mimarin dünyanin ucundaki fenerden gönderdigi çizilmis mektuplariyla her gün rüyalardan bir hediye almaya devam eder;

“Her seferi ilk seferi ve son seferi gibi…”

Gio Ponti
Cento Lettere
Rosellina Archinto yayinevi /Milano

Naci KAPTAN
28 Nisan 2011
27.Aralık.2014

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

Dinsel Çatışma Alanı mı ?

tan.orhan@gmail.com

Sayın Ahmet Akyol’ un web sitesinde “Dinsel Çatışma Alanı mı ?” başlığı ile yer alan yazısını gayri müslim vatandaşlarımıza karşı ulusumuzun bir vefa örneği olarak mütalaa ediyor ve kendisini kutluyorum. Yazıda Çanakkale Muharebelerinde büyük katkısı bulunmuş gayri müslim vatandaşlarımız tek tek anılıyor. Ayrıca, Savaş Alanı dışından, cephedeki askerlerimize çorap ve kazak gibi giysi gönderen 150 Çankırılı kadının 20’sinin Ermeni ve Rum olduğu bildiriliyor.

Turkish Forumdan aldığım ve biraz önce yayımladığım “İngiltere Savaş Bakanlığı – Noel 24 Aralık 1919 Muhtrası ” konulu yazıdan da açıkça anlaşılacağı gibi, birlikte asırlarca mutlu yaşamış toplum birbirine düşman hale getirilmiştir. Çok yazık tabii, diyecek başka bir şey bulamıyorum.

Saygılar,
O. Tan

Dinsel Çatışma Alanı mı ?

Ahmet Akyol
06 Mayıs 2014

Hemen hemen her sene, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitler Günü münasebetiyle yapılan bazı etkinlikler, sanki bir nevi dinsel törene dönüşüyor.Yapılan konuşmalarda, Müslüman dünyasının Hıristiyan dünyasına olan üstünlüğünden söz ediliyor.

Oysa, 1915 Çanakkale Muharebeleri, dinsel anlamda bir çatışma alanı değildir.

Zira, Osmanlı Ordusu sadece Müslümanlardan, İtilâf Devletleri birlikleri de, sadece Hıristiyanlardan oluşmuyordu.

İtilâf askerleri içinde Müslüman (Örneğin Hintli ve / veya nereye gönderildiğini bilmeyen Kıbrıslı Türkler) ve Museviler olduğu gibi, Osmanlı ordusunda da (görevli Almanlar dışında) Hristiyanlar ve Museviler vardı.

Tarihi bir gerçektir:

Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Müslümanların tamamının vatansever olduğu söylenemeyeceği gibi; Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşayan gayrimüslimlerin tamamının hain olduğu da asla söylenemez.

Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler içinden, çoğunluk Müslüman Türk kadar vatanına bağlı, hatta bu topraklar için seve seve can veren pek çok insan çıkmıştır, çıkmaktadır.

Osmanlı Teşkilâtı Mahsusa’nın başında bulunan Eşref Kuşçubaşı der ki:

“Şu gerçeği tarih önünde tekrarlamak isterim: Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yaşayan bütün Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler asla hain değillerdir. Aralarında öz ve halis Türk kadar bu topraklara bağlı, hatta bu topraklar için seve seve ölecek insanlar çıkmıştır. En nazik ve buhranlı günlerde, bir çok Ermeni ve Rum vatandaşımızdan en vatanperver Türkleri gıpta ettirecek yakınlık görmüşüzdür. Bu ahlâk sahibi insanlar, bizlerle birlikte gülmüş, beraber ağlamışlardır.”

Çanakkale’de, Osmanlı 5 nci Ordusu’nda görev yapan gayrimüslim vatandaşları yok kabul etmek, onlara saygısızlık olmaz mı?

Örneğin, Müstahkem Mevki Komutanlığı, 8 nci Ağır Topçu Alayı, 1 nci Tabur, 2 nci Bölük’teki, Osmanlı tebasından Ermeni Subay (1913 Harp Okulu mezunu) Teğmen Mıgırdiç’i unutabilir miyiz?

Çanakkale’de toprak olmuş, vücutlarını orada yapılmış anıta malzeme diye hibe etmiş şehitlerimizin yattığı mezarlıkları gezerken gözümüze: Dimitri, Yorgo, Artin, Panayot gibi isimler takılabilir.

Teğmen Arakil Efendi, Asteğmen Adayı Karabet Efendi, Asteğmen Adayı Mıgırdiç Efendi gibi belirleyebildiklerimiz var.

Mezarlıkların tamamında olduğu gibi, bunların doğum yer ve yılları farklı olsa da, ölüm tarihleri hep aynıdır: 1915…

57 nci Alay şehitliğinde, Rum, Ermeni ve Musevi 6 gayrimüslim askerin adları yazılı…

“…Şehitlerimizin aziz hatıraları için ayağa kalkmanızı rica ederim. Binbaşı Abdurrahman Efendi, Mükellef Yüzbaşı Abdürrezak Efendi, Tabip Aron Efendi, Yüzbaşı Avram Efendi, Mükellef Yüzbaşı Anastas Efendi…”

Birinci Dünya Savaşı’nın dağdağalı günlerinde, Şişli’deki Fransız La Paix Hastanesi’nde, uzayıp giden bu listeyi okuyan kişi, Prof. Dr. Mahzar Osman…

215 kişinin adının yazılı olduğu şehitler listesinde 75 gayrimüslim tabibin adı geçiyor. Bu 75 tabibin 18’i Yahudi, 32’si Ermeni, 25’i ise Rum ve diğer Hıristiyanlar…

Çanakkale Muharebeleri’nde, Osmanlı Ordusu saflarında hayatlarını kaybedenlerden kimlikleri tespit edilebilen 105 gayrimüslim, vatan evlâdı var.

Bunlar arasında:

Hristo oğlu Andon (Tekirdağ),

Kostantin oğlu Aristo (Çanakkale),

Paskal oğlu Apostol (Edirne),

Tefekçiyan oğlu Arakil,

Salamon oğlu Aram,

Dimitri oğlu Arkir,

Avanis oğlu Agop,

Panayot oğlu Andon (Balıkesir),

Yorgi oğlu Andon (İstanbul) hemen göze çarpan isimler…

Gayrimüslim vatandaşlarımızdan Çanakkale’de hayatlarını kaybedenler ile ilgili pek çok örnek verilebilir.

Süryaniler’in tarih boyunca Mardin ili ve çevresinde yaşadıklarını biliyoruz. Birinci Dünya Savaşı başlangıcında, Mardin Midyat’ın Alagöz Köyü’nden 19 kişi askere alınmış. Savaş sonunda, bunlardan sadece 3’ü dönebilmiş. 16 kişi, cephede kendilerine verilen görevleri yaparken, vatan uğruna can vermişler.

Günümüzün tanınmış fotoğrafçılarından Ara Güler’in babası Dacat Güler, Çanakkale Muharebeleri’ne Eczacı Er olarak katılıp, yaralanan ve Gazi olarak dönen Ermenilerden…

Ara Güler, babasının 1960’ta vefatına kadar Çanakkale’de aldığı yarayla övündüğünü, zaman zaman çevresine “Ben bu ülke için savaştım, yaralandım. Sen ne yaptın?” diye sorduğunu anlatıyor.

Agop Elmaysan, 1880 Mekteb-i Sultani mezunuydu. 60 yaşında olmasına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katıldı. Çanakkale’de yaralıları tedavi ettiği sırada, bir bombardımanda şehit oldu.

Rum Kleanti (Kalyoncu), Üsküdar’da seccadecilik yapıyordu. Zamanı gelince askere gitti. Çanakkale’de çarpışırken şehit düştü. Genç eşi Polikseni bir daha evlenmedi. Devletten aldığı ŞEHİT MAAŞI ile bebeğini büyüttü. Bu çocuk büyüdü, Niko adıyla Türk Ordusu’nda 6 yıl askerlik yaptı. Evlendi, bir oğlu oldu;

Adını Fedon koydu.

Günümüzde kulağında ayyıldızlı küpe olan Şarkıcı Fedon, işte bu Çanakkale şehidimizin torunudur.

Bir başka örnek…

Rum asıllı Yüzbaşı Sokrat İncesu, Çanakkale ve Süveyş Muharebeleri’ne katılmış. Başarılarından dolayı madalya ile ödüllendirilmiş.

Sokrat İncesu, savaşın bütün dramlarına tanık olmuş. Kirte’de yaralanmış. Sahra hastahanesine getirildiğinde, Kaymakam Ali Rıza Bey’in, “ vah yavrum, evlâdım Sokrat’ım. Seni de mi kaybettik?” sızlanmasını duyamamış, ancak aradan üç gün geçtikten sonra gözlerini açabilmiş.

Enver Paşa, Çanakkale cephesini ziyarete geldiğinde, Yüzbaşı Sokrat’ın yaralandığını duyduğunda, üzüntüsünü ve heyecanını gizleyemeyerek, “Eyvah, yoksa bizim Sokrat mı?” diyerek, hastahaneye ziyaretine koşmuştu.

Yüzbaşı Sokrat, 1964 yılında, “Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale- Arıburnu Hatıralarım” isimli kitabını yayınladı.

Aynı hatıralar , 2001 yılında, İstanbul’da, Arma Yayınevi tarafından yayınlanan “Çanakkale Hatıraları “ isimli kitabın 1 nci cildinde de yer aldı.

Yüzbaşı Sokrat, hatıralarının sonunda diyor ki:

“…Çanakkale, Gelibolu, Kanlısırt, Arıburnu, Kirte, Seddülbahir ve Birinci Dünya Savaşı’na sahne olan Çanakkale harp sahalarını gezmek ve binlerce isimsiz vatan şehidinin yattığı bu mübarek toprakları ziyaret ederek ruhlarına bir Fatiha okumak her Türk’ün bir vecibesi ve yurt vazifesi olmalıdır.”

Türk askeri denince, akla hemen “Mehmetçik” gelir.

Ama, unutmayalım:Mehmet ile omuz omuza çarpışmış, vatan şehidi gayrimüslim vatandaşlarımız da var.

Çok önemli bir noktayı da hatırlamamız gerekiyor.

Cephede bunlar olurken, cephe gerisi de farklı değildi !..

Son günlerde, Dr. Rıfkı Kamil Urga Çankırı Araştırmaları Merkezi’ne bir defter bağışlanmış.

Defter, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Çankırı Kâtibi Cemal Oğuz Bey’e ait…

Bu defterlerde yazılanları okuyunca anlıyoruz ki, 1 nci Dünya Savaşı içinde, Çankırı’da bulunan kadınlar bir araya gelerek, cephede savaşan askerlere giysi yardımı yapmışlar.

Yardım yapanların kimlikleri Cemal Oğuz Bey’e ait defterlere kaydedildikten sonra, toplanan yardımlar Ankara’da bulunan 5 nci Kolordu Komutanlığı’na verilmiş.

Yardımda bulunan, Çanakkale Muharebeleri ‘nde cephedeki askerlere çorap ve kazak gibi giysi gönderen 150 Çankırılı kadının 20’si Ermeni ve Rum…

Cemal Oğuz Bey’in defterinde isimleri yer alan Rum ve Ermeni kadınların bazıların adları şöyle:

“Rum Mahallesi’nden Kayserili Lazari, Kayserbey Mahallesi’nden Terzi Anastas’ın annesi Elenko, Andonoğlu Taklis’in eşi Sofi, Bülbül Andon’un eşi Fesligan, Kefserbey Mahallesi’nden İvan oğlu Bodrumus’un kızı Kiraki, Koca Yorgi’nin oğlu Yanko’nun eşi Teodora.”

Yazılanlardan, Anadolu insanının Türk’ü, Rum’u ve Ermeni’si ile yokluk içinde nasıl bir araya gelebildiğini görüyoruz.

Bu belge, ortak vatan bilincinin en güzel örneğidir!..

Yazıya, “1915 Çanakkale Muharebeleri, dinsel anlamda bir çatışma alanı değildir” demekle ne demek istediğim herhalde şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

http://www.ahmetakyol.net/dinsel-caticma-alani-mi/

Posted in ATATURK, Tarih | Leave a comment

Çok yaşasın Türkçe!

Necati Doğru
necatidogru@sozcum.com
27 Aralık 2014
Sözcü

Çok yaşasın Türkçe!

Çok yaşasın Türkçe demeliyiz ve bizi;
“Dün beyaz dediğine bugün kara diyen yalancıdan koruduğu” için şanslı olduğumuzu ilan etmeliyiz.

Türkçe olmasaydı.
Türkçede; “Bıldır (geçen yıl tam bu zamanda) yediğin hurmalar bugün (bu yıl aynı günlerde) kıçını tırmalar” diye derinliği olan bir atasözü söylenmemiş olmasaydı gerçek bu kadar net, açık, anlaşılır, aydınlık ve parlak olarak ortaya çıkmayacaktı.Bıldır hurma yemişti.

Bugün…(!)
Türkçe belgesini buldular.
Önüne koydular.
“Eğer bir gün duyarsanız ki, Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş,
bilin ki haram yemiştir. İmza: Recep Tayyip Erdoğan. Yıl 1999”

MHP’nin İstanbul Bağcılar İlçe Başkanlığı, bu sözleri apartman büyüklüğünde bir büyük afiş haline getirdi.
İlçe binasının ön yüzünün tamamını kaplayacak şekilde astılar.

Gelip geçen bakıyor.
Bağcılar uyandı, uyanıyor.
1999 dediğin bıldır.
2014 dediğin bugün.

Yerli ve yabancı araştırmacılar Recep Tayyip Erdoğan’ın dünyanın en zengin liderleri arasında yer aldığını, bakanlarının ve yakınlarının da “orantısız zenginleştiğini” belgeleriyle yazıp, kitaplar yayınladılar.

Çok yaşasın Türkçe!
Belge biriktiren bir dil.

“Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir…” cümlesini meydan kürsüsünde Türkçe olarak bağırdı. Ve kürsü önünde partilileri onu Türkçe olarak, “Öl de ölelim…” diye alkışladılar. Ve “Eğer bir gün duyarsanız ki…” diye başlayan konuşması da TV ekranlarında Türkçe canlı yayınlandı.

Çok rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bütün dillerle tarih yazılır.
Türkçe ile de tarih yazılır.
Yeter ki, yazacak tarihin olsun.
Bütün dillerle felsefe yapılır.
Türkçe ile de felsefe yapılır.
Yeter ki, felsefen olsun.
Hiçbir dil gökten inmedi.
Hiçbir dil kusursuz doğmadı.
Diller zamanla zenginleşti.
Diller evrim geçirdi, değişti.
Türkçe ile şiir de yazılır.
Yeter ki, aşkın, sevdan olsun.
Türkçe ile kirsiz siyaset de yapılır.
Yeter ki, temiz ahlakın olsun.
Türkçe ile bilim de yapılır.
Yeter ki, peşine düştüğün tezin olsun.

Bilgisayarı ilk Türkler bulsaydı bilgisayar dili İngilizce değil Türkçe olurdu.

Bütün diller soyludur.
Türkçe de soylu dildir.
Söyleyip yazana zevk verir.
Yeter ki soyun, sopun olsun.

Bugün Türkçe sayesinde yalanlar ortaya çıkıyor, gerçek gizlenemiyor. Kendisi İstanbullu bir Rum aileden gelme Türk vatandaşı olan Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı İoanna Kuçuradi, “Türkçe ile felsefe yapılamaz” diyen Tayyip Erdoğan için “Biz Türkçe felsefe yapıyoruz o bilmiyor” dedi.

Türkçeye çamur atanlar!
Balçık içinde debeleniyor!

“Gün gelir yaptığının hesabını verirsin…” gerçeği Türkçe’de şiirleşerek; “Bıldır yediğin hurmalar…” diye 1000 yıldır anlatılabiliyor.

Çok yaşasın Türkçe!

Takılma

Çok açık, çok net, çok belli. Gerçeği gizlemeye, gündemi değiştirmeye çalışıyor. Söylediği sözlerin bir anlamı yok. Cümlelerinin bir reklam ve propaganda değeri var. Önce “Türkçe ile felsefe yapılamaz diyenler ırkçıdır” diyor, sonra kendisi “Türkçe ile felsefe yapılamaz” diye bağırıyor.

Ona inananlar için söylediği hangi cümle doğru? Önemli değil, yaptığı propaganda önemli. Türkiye Cumhuriyeti’ni din devleti haline getirmek istiyor. Bunun propagandası peşinde. İsraf sarayı yaptırdı, oturuyor. Gösteriş uçağı aldı biniyor. Baş destekçi yaptığı Diyanet’in başkanını 1 milyonluk Mercedes’e bindiriyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarını çok güvendiği bakanları yaptılar.

Gündem değiştiren cümleler söyleyerek yolsuzlukları kapatmaya çalışıyor. Takılma.

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, EĞİTİM, NECATİ DOĞRU YAZILARI | Leave a comment

Atatürk’e dua et

Bekir Coşkun
27 Aralık 2014
Sözcü

Facebook: BEKIRCOSKUNVEYAZILARI
Twitter: bekrcoskn
E-mail: bcoskun@sozcu.com.tr

Atatürk’e dua et

Yalakalık bu ya; il kongresine
Osmanlıca “Gururumuz Osmanlı’nın torunlarıyız” afişi yazıp kocaman astılar…
Koca parti…
İl teşkilatı, ilçe teşkilatı…
Bilenler, hattatlar, hatipler…
Beş bin kişi bir araya geldiler…
Yanlış yazmışlar…

“Osmanlıca” bir cümleyi yazamadınız…

Cumhurbaşkanı’nın “Bizim son derece zengin, bilim yapmaya,
üretmeye son derece müsait bir dilimiz varken bir gece yattık,
sabah kalktık, baktık ki o dil yok…” demesine bakmayın siz…
O nasıl dilmiş ki bir gecede yok oldu…

O gün Gazi, Çankaya’nın arka sırtlarında yürüyüşe çıktı…
Bir küçük kulübemsi ev görüp kapısını çaldılar…
Yaşlı bir köylü açtı kapıyı, ikram ettiği çayı içerken,
Atatürk kendisini tanımayan ama “Gazi, Gazi” deyip duran köylüye sordu:
“Nasıl birisi bu Gazi dediğin?..”
Köylü anlattı:
“Maşallah belki iki metreden fazla, aha bu kapıdan girmez…”
“O kadar mı?..”
“O kadardır beyim, simsiyah burma bıyıkları var, kıvırır ta burasına kadar…”

(………)

Atatürk Çankaya’daki gecelerde, keyif aldığı o sohbeti anlatıp, Cumhurbaşkanı ile çobanın aynı dili konuşmasının önemini tekrarlarken “Bu millet çobanıyla, cumhurbaşkanıyla kendi ana dilini konuşacak” derdi…
Ve bir gün, sabahlara kadar hiç uyumadan çalışarak…

Dert dil değil aslında…
Dert; Türk Milleti yerine, Müslüman millet yaratma niyeti…

Atatürk’e dua et…
Değil bir gecede, 600 senede yok edilemeyen Türkçeyi konuş iyisi mi…
Başka dil de bilmiyorsun zaten…
Kalacaktı sana; Tarzanca…

Posted in Bekir Coşkun yazıları, İrtica | Leave a comment

OSMANLI MERAKLILARINA *** Osmanlı’da oğlancılık ve sapkınlık …”Oğullarına fahir feraceler, sincefler, fâhir kaftanlar libaslar ve kuşaklar ki ibrişimden ve gümüşten ola, fâhir dolamalar giydirmeyeler”

Türkiye Cumhuriyet’i Devletini Osmanlı’ya çevirmek isteyen yobaz kafalar ,Osmanlı hanedanında Türk’ün yeri olmadığını ,aşağılandığını , ve Padişahların neseplerinin Hristiyan olduğunu bilmezler mi ?

Anaları Hristiyan olan tüm padişahların kökü de , aslı da bizden değildir. O padişahlar ki Osmanlı imparatorluğunu kanla , zulümla , kardeşlerini çocuklarını katlederek, kökleri dışarıdan olan analarının gölgesinde kalıp bazıları ise subyan yaşlarda padişah olmuşlar ve sözde ülke yi yönetmişlerdir.

Ahlaksızlık ve eşcinsellik saraya girmiş ve içoğlanı okulları kurularak padişahlara eşcinseller yetiştirilmiştir.BU konuda sizlerle paylaşmış olduğum OSMANLI HAYRANLARINA BİRAZCIK TARİH DERSİ *** Osmanlı Cinayetler Tarihi * Katil padişahlar http://nacikaptan.com/?p=15540 yazısından sonra aşağıdaki yazıları da OSMANLI HAYRANLARINA ithaf ediyorum .

Kardeş , oğul , ana katili olan padişahlara ve oğlancılığı da alışkanlık haline getirenlere özlem duyanlara
uğurlar olsun. Herkes layığını bulur ..

Naci Kaptan
27.12.2014

Asena Can

OSMANLI’DA ERKEK EŞCİNSELLİĞİ

Osmanlı diye bir millet yoktur. Irk çorbası haremlerin meyvesi Osmanlı hanedanı vardır ve o hanedanın yönettiği devletin içinde çeşitli milletler bulunmaktadır. Bu milletlerden biri ve devletin kurucusu olan Türkler, özellikle 1.600′lü yıllardan itibaren devlet kadrolarından kovulmuştur. Devlet yönetimi tepeden tırnağa gayr-ı Türklerce ele geçirilmiştir.

O. çocuğu (Osmanlı çocuğu) olduğunu söyleyip Osmanlıya ecdat diyenlerin bazı gerçekleri bilmesinde yarar vardır.
Bizler Türk çocuğuyuz. Ya siz, Osmanlı çocuğu mu? Bu gerçeklerle yüzleşmeye yüreğiniz var mı?

***

AYŞE HÜR
Türkiye / 10/11/2013
Radikal

Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.

“… ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın.”
(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)

Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.

GÜNAH KEÇİSİ: OLİVERA DESPİNA

Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu, özellikle Hristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında. ‘Oğlancılığın’, I. Bayezid döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar. Güya bu gavur hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu oğlanlar oluşturmuştur…

Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını bilmiyoruz ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.)

YAZ OLUNCA AVRETLERE, KIŞ OLUNCA OĞLANLARA

Peki II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: “… ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam.”

“Osmanlı’nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan Mehmed’in ‘Avni’mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni! Talihin yaver gitti ve o sevgili misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini; Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını bekliyor

DELİ BİRADER VE KİTABI

‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü ‘l-gumûm ve Râfi‘ü ‘l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm ‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara; üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde oğlanların (pasif eşcinsellerin) ve ne idüğü belirsizlerin durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.

Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa’da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi’den ders almış, Bursa’da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid’in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti.

Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut’un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti

SUHTE AYAKLANMALARI

Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.

O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu. Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı.

Akdağ’ın anlatımıyla “Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu. Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil, ‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi.

Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası) çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”

Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını yeleştirmemek mümkün değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu. Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler 100-150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar. Sonra işi eşkiyalığa vurdular. Anadolu’da Tarsus’tan bas¸layarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)

Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’ diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet görevlileri vardı.

Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa geçen suhte ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan suhteler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı. Suhte ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu. Ancak suhteler bunlara, hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler. Suhte sorunu ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı

Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim

TÜYSÜZ OĞLANLAR KILAVUZU

II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi, valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600), Divân’ında şunları yazar:

“Zenne rağbet eder mi âkil olan
Tab-ı Ali civâne maildir.”

Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi?
Ali’nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır
.

Dönemin erkek eşcinselliğe bakışını en çarpıcı biçimde özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) kaleme alınmıştı. Bu kitapta erkek eşcinselliği toplumun bir gerçeği olarak bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir yandan da kötüleniyordu.

Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid’in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa bilgiler veriyordu.Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu.

Örneğin “Edirne, Bursa ve İstanbul’un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.” diyordu.Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu.

“Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu.
“Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu.

“Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış,” diyordu...

EMİRGAN ADI NERDEN GELİYOR?

Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine atayacaktı.

Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi. Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı.

Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle katledilmişti. Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…

Halbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler) denirdi.Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düşkün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çeşit çeşit içki içilen yerlerde sürü sürü gezip boğazı tokluğuna avlanırken subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi.

Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı.

GENÇ OSMAN’IN BAŞINA GELENLER

Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren saray askerleri tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi. Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti: “Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım!”

Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle rastlayamayacağınız şu beyitle neşelenelim:

“İzn alub cum’a nemâzına deyû maderden
Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan
Gidelim serv-i revânım yürü Sad’âbâde.”

Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor:
“Annenden cuma namazına gideceğiz diye izin alıp
sitemlik felekten bir gün çalalım.
Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp yürü
selvi boylu sevgilim Sadabad’e gidelim.”

Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine göre, Nedim’in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek cinsinden biri olmalı” deyip yolumuza devam edelim.

ENDERUNLU FAZIL’IN OĞLANLARI

Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi.

“Şairiz, şeyn verir şanımıza
Giremez fahişe divanımıza’”

“Fahişeler kitabımıza giremez,
şairiz, bu şanımıza leke sürer.”

şeklindeki ünlü beytin de yazarı olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını (köçekleri) anlatmıştı.

Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.
Daha hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’ taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine değinmedik. Bu kavramları da duymuş olun
.

AHMET CEVDET PAŞA’NIN SAPTAMASI

Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti:

“…Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…” *1*

Osmanlı’da eşcinsellik

Tarih dergisi Eylül sayısında ilginç bir konuyu işledi. ‘Dünden bugüne eşçinsellik’

Dergide yer alan makalelerde Osmanlı ve Doğu toplumlarında eşcinselliğin izi, edebiyatta ve dönemin tarihçilerinin metinlerinde sürdürülüyor ve minyatürler yer alıyor. Dergide anlatılanlar bugünkü ahlakçılığın geçmiş algısını epeyce bir sarsacak cinsten.

Olağandı ve öyle yaşandı

Tarih dergisinde anlatılana göre, Yakın Doğu toplumlarnıda eşcinsellik temaları, Binbir Gece Masallarından beri şahların, sultanların eğlence meclislerniden gündelik hayatın gerçeklerine kadar, örtülü tutulsa da olağandı ve öyle de yaşandı.

Bir sosyal gerçekti

İslamiyetin doğrudan doğruya Kuran tarafından yasakladığı eşcinsel ilişkiler, farklı dönem ve kültürlerde hem sosyal bir gerçek hem de yazılı-sözlü tarihin bir parçası olarak yaşamaya devam etti.

Doğu toplumları bu konuda açık görüşlü

#Tarih’te, Arap edebiyatının en büyük şairlerinden Ebu Navas’ın (757-815) gazelleri; İranlı İbn Davud’un (886-909) İbn Kuzman’ın (1080-1160) İbn Hamdis’in eserheri; Abbasi döneminin ünlü bilgini El Cahiz’in (779-869) çeşetli yazıları, Kelkavus’un (öl. 1012) meşhur Kabusname’si, Arap, Fars ve Türk-Osmanlı sanatındaki nice minyatürlerin, onlarca edebiyat veya bilim eserinin gerek nasihat gereksi bir tür homo-erotizm şeklinde yansıttığı eşcinselliğin, bir yönüyle de Doğu toplumların bu konudaki zenginlği ve açık görüşlülüğünü belgelediği belirtiliyor.

Haremlik selamlık eşcinsel ilişkiye zemin hazırlıyor

#Tarih’te anlatılana göre; Bizans dünyası da eski Yunan’dan ve Doğu toplumlarnıdan aldığı harem (gynakionitis) – selamlık (andronitis) geleneğini sürdürmüştür. Hemcinsler arasındaki duygusal ilişkiler için zemin hazırlayan bu ortam, Osmanlı toplumunda da devam eder. Yine erken Bizans dünyasındaki Roma hamam geleneği, Osmanlılarda da homoseksüelliğin ‘örtülü’ bir sosyal buluşma alanı olur.

Sarayda da halk arasında da yaygın

#Tarih dergisinde anlatılana göre, sarayın Enderun koğuşlarını dolduran seçme içoğlanlar arasıda önlenemez ilişkiler, harem hayatına dair eşcinsellik hikayeleri, kimi zaman Osmanlı sultanlarının cinsel yönelimlerine kadar uzanan geniş bir alandır. Burada çoğu zaman rivayet ve tarih birbirine karıştırılır. Gerçek olansa, ister sarayda, ister halk araında olsun, bu tür ilişkilerin Osmanlı toplumunda oldukça yaygın şekilde yaşandığıdır. Kimi tarikatların dayattığı yaşam tarzları da eşcinsel ilişkilere kapı aralamıştır.

Osmanlı’da eşcinsellik Tanzimata kadar göreceli bir serbesti içinde

#Tarih dergisinde yer alan makalelerde, Osmanlı toplumundaki eşcinselliği, bugünkü anlam ve algısıyla, bir kimlik ve tercih olarak görmenin doğru olmayacağı belirtiliyor. Efendiler, köleler dünyasında gönül ilişkisi veya gönüllülük nadirdir. Bununla birlikte her ne kadar dinen yasak olsa da Osmanlı toplumundaki eşcinsel ilişkilerin Tanzimat dönemine kadar göreceli bir serbestlik içinde yaşandığı aynı şekilde günümüzle mukayese kabul etmeyecek biçimde yazılıp açıklandığı görülür.

“Emred ve sâde-rû gılmana rabet hüsnü cemal kadınlardan fazladır”

#Tarih dergisinde “Gelibolulu Âli: Sâde-rû, seferde sevgili olur” başlıklı yazıda tarihçi Gelibolulu Âli’nin Mevâ’idü’n-Nefâ’is fi Kavâ’idi’l Mecâlis (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları) adlı eserinde anlatılanlar işleniyor: “Emred (yeni yetme) ve sâde-rû (yüzünde tüy bitmemiş) gılmana (oğlanlara) rağbet, hüsnü cemal (güzel) sahibi kadınlardan fazladır. Çünkü nigârların (güzel kadınların) namahremleri şunun bunun korkusundan kapalı, yani gizlidir. Oysa civanlar (genç, güzel oğlanlar) ile söyleşme ve buluşma kapısı daima açıktır. Kaldı ki, sâde-rûlar, seferde ve barışta sahibine yakın ve yâr (sevgili) olur. Emred (yeni yetmeler) cinsinden oğlanlar tazelik dönemlerinde Yusuf-ı Mısri (Hz. Yusuf) gibi alıcı bulurlar. Tıraşları gelinceye kadar bilgi öğrenmeye ve görgülerini artırmaya güzellikleri engeldir. Çünkü ünlü kişilerin kendilerine düşkünlüklerinden fırsat bulamazlar.”

“Oğullarınızı aşık-perest oğlanlardan koruyun”

Dergide yer alan bir yazıda IV. Murad döneminde yazılmış bir akaid-i ilmihal kitabında ana babalara yönelik öğütler yer alıyor. Anlatılanlardan o dönemde subyancılığın, eşcinselliğin, seviciliğin yaygın olduğu açıkça görülüyor: “Oğullarınızı aşık-perest oğlanlardan koruyun. Yani çocuğu ona dikkatle bakıp aşık yüzlü gösterenlerden gayetle sakınmalıdır. Çünkü ona da sirayet eder. Zira bulaşıcıdır. Bir de kekezlik ve yuvşaklık eden oğlanlar vardır. Bunlardan da sakınalar.”

“Ömründe oğlana meyl etmeyenler, zaruri meyl edeler”

“Oğullarına fahir feraceler, sincefler, fâhir kaftanlar libaslar ve kuşaklar ki ibrişimden ve gümüşten ola, fâhir dolamalar giydirmeyeler. Nakışlı ipekten çakşır dizden yukarı ki görenlerin aklı gide ve ömründe oğlana meyl etmeyenler, zaruri meyl edeler. Bunlar hâtunlar içindir ki erlerinin meyil ve muhabbetleri ziyade ola. Onları öpüp koçup kendi nefislerini tatmin edeler.”

#Tarih’te Enderunlu Fâzıl adlı şairin, Enderun ortamında çarpıldığı aşklardan vurgun yemiş bir serseri olarak atıldığı saray surlarının dışında geçirdiği perişan 12 yılın sonunda Reisülküttap Raşid Ebubekir’e ve onun aracılığıyla III. Selim’e ve Valide Sultan’a kasideler sunarak kurtulması da anlatılıyor. #Tarih’te bir de Osmanlıcada eşcinselliğe ilişkin argo bir sözlük yer alıyor.

Çin’de duygusal hikayeler olarak geçiyor

#Tarih’de Doğu toplumlarında da eşcinselliğe ilişkin bilgiler ve minyatürler yer alıyor. Bunlardan biri ve altına düşülen not şöyle: “Erkek eşcinselliği eski Çin yöneticilerinin biyografilerinde duygusal hikayeler olarak geçer. Rulo üzerine çizilmiş Wan Sheng imzalı resim, Ming hanedanının sonlarına 17. yüzyıl başlarına tarihleniyor.”

Japon kültüründe çizimleri yaygındı

“Erotik sanatın Batı sınırlarını tanımayan Japon kültüründe, eşcinsel çizimler de yaygındı. Ağaç üzerine yapılmış 1821 tarihli eser, bir genelev sahnesini canlandırıyor.” #Tarih dergisinde ayrıca İran’da Safeviler dönemindeki (1502-1722) eşcinselliğe ilişkin minyatürlere de değiniliyor. Bunlardan 1627′de yapıldığı belirtilen birinde, dönemin İran Şahı Abbas’ın, saray oğlanlarından biriyle halvet halinde gösterildiği anlatılıyor.

Hint sanatı cinselliği her tür formda ele alıyordu

“Cinselliği her türlü formda ele alan Hint sanatında dünyevi ve ruhani olanın birliği sembolize ediliyor. Kanarak Şehrindeki Surya tapınağındaki taş oyma, sevişen iki kadını gösteriyor. (13. yüzyıl)” *2*

OSMANLICA ÖĞRENİP BUNLARI OKUDUK. OSMANLI’DA ANLATILACAK ÇOK GERÇEK VAR.
DAHA DEVAM EDELİM Mİ Osmanlı ÇOCUKLARI
?

*1* http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/elinde_tesbih_evinde_oglan_dudaginda_dua-1159964#
*2* http://kaanil.blogcu.com/osmanli-da-escinsellik/19852510

Posted in Gundem, HAYATIN İÇİNDEN, Tarih | Leave a comment

O HAKİM HAKKINDA SUÇ DUYURUSU * ‘SULH CEZA HAKİMLİKLERİ HÜKÜMETİN EMİRLERİYLE GÖREV YAPIYOR’ * ‘BU YARGIÇLAR, SİYASİ İKTİDARIN SOPASI MİSYONUNU ÜSTLENMİŞLERDİR’

Aralık 27, 2014
DHA / Sözcü

O hakim hakkında suç duyurusu!
CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, partisini il başkanlığında basın toplantısı düzenledi
.

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, 16 yaşındaki lise öğrencisi M.E.A. hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan tutuklama kararı veren 1′inci Sulh Ceza Hakimi Nayim Durak hakkında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na görevini kötüye kullanmaktan suç duyurusunda bulunacağını söyledi. Kart, “Burada HSYK’nin re’sen devreye girmesi gerekir. Suç duyurusu olmadan devreye girmesi gerekir” dedi.

Meram Endüstri Meslek Lisesi 11′inci sınıf öğrencisi M.E.A.’nın katıldığı ‘Asteğmen Kubilay’ı anma töreninde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, hakaret suçundan tutuklanması ve itiraz sonucu tahliye olduğu sürece değindi.

‘SULH CEZA HAKİMLİKLERİ HÜKÜMETİN EMİRLERİYLE GÖREV YAPIYOR’

Sulh Ceza Hakimliklerini eleştiren Kart, şunları söyledi:

‘Türkiye’de artık Sulh Ceza Hakimlikleri, bu yargıçlar, doğrudan hükümetin tavsiye, telkin ve kanunsuz emir ve talimatlarıyla görev yapar konuma gelmiştir. Mevzuat son derece açık. Çocuk Koruma Kanunu’nun 4′üncü maddesi, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Çocuk Suçluluğunu Önlenmesine Dair Riyad İlkeleri, hepsi bir arada değerlendirdiğinde çocuklar acısından ancak ağır cezalık suçun olması ve suç üstü halinin bulunması, Allah korusun bir toplu ölümün, benzeri saldırının gerçekleşmesi halinde belki tutuklama kararı söz konusu olabilir. Bu gibi olaylarda söz konusu olmayacağı ilgili mevzuat çok açık bir şekilde görülüyor. 1′inci Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Nayim Durak’ın, bütün mevzuatı göz ardı ederek görev ve yetkisini kötüye kullanarak bu tutuklama kararını verdiğini görüyoruz.

‘BU YARGIÇLAR, SİYASİ İKTİDARIN SOPASI MİSYONUNU ÜSTLENMİŞLERDİR’

Sulh Ceza Hakimleri’ne yönelik eleştirilerini sürdüren Kart, ‘Bir diğer kabul edilemez husus her nasıl tesadüfse aynı yargıç, 17 Aralık yolsuzluğunu protesto eden CHP’nin Konya İl Başkanlığı binasında arama kararı veriyor. Aslında yargıçlık misyonuyla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını gösteriyor. Demokrasiyi hançerliyor. Bir siyasi partinin binasına girmek ne demek, kimin haddine. Böyle bir düzeni, böyle bir sistemi yaşıyoruz. Geldiğimiz nokta şu ortaya çıkıyor. Sulh Ceza Hakimlikleri siyasi iktidar odaklı, haksız tutuklama, arama ve gözaltılar için bir idari mekanizmaya dönüşmüştür. Türkiye’nin tüm illerindeki genel tablo bu yöndedir. Bu yargıçlar siyasi iktidarın sopası misyonunu üstlenmişlerdir. Bu yargıçlar artık siyasi iktidarın kanunsuz emir ve talimatlarını yerine getiren bir idari merci konumundadır.

HAKİM HAKKINDA SUÇ DUYURUSU

1′inci Sulh Ceza Mahkemesi hakimi Nayim Durak hakkında görevi kötüye kullanmaktan HSYK’ya suç duyurusunda bulunacağını belirten Kart, ‘Bir yargıç kanunun ve Anayasa’nın, uluslararası sözleşmelerin açık hükümleri ayaklar altına alınıyorsa, bir yargıç görevini doğru ve tarafsız yapmadığı kanısı yaratıyorsa, elbette o yargıç hakkında işlem yapılmalıdır. O sebepledir ki 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 68′nci maddesinin a,b, c bentlerine dayanarak, görevini kötüye kullanan hakim hakkında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na suç duyurusunu pazartesi itibarıyla yapacağımı bilmenizi istiyorum. Bu ülke kimsenin çiftliği değil. Herkes görevini yasalar, Anayasa ve hukuk çerçevesinde yapacak. Onun için kimsenin yanına yaptığı kalmayacak. Bunları elbette dile getireceğiz. Burada HSYK’nin re’sen devreye girmesi gerekir. Suç duyurusu olmadan devreye girmesi gerekir. Ama nerede o HSYK. Umarım HSYK bizi yanıltır ama yanıltmayacağını biliyorum.’diye konuştu.

Posted in DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, FAŞİZM, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

ERMENİ TEZLERİNİ DESTEKLEYEN İÇİMİZDEKİ İRLANDA’lı BASKIN ORAN’A DAVET

Değerli araştırmacı tarihçi ve emekli büyükelçi Şükrü Server Aya’nın Baskın Oran’a mektubu

Önce Lale Gürman ne demiş ;

İÇİMİZDEKİ “İRLANDALI” BASKIN ORAN’A BİR DAVET

Değerli dostlar,

İçimizdeki İrlandalıların bizim yetişebildiğimiz en eskilerinden biri, Çetin Altan idi, “Türk’ün Türk’e propagandası”, “hamasi konuşmalar”, hele hele en vecizi(!) de, “hazineden geçinenler” tafraları çok meşhurdu. Onu ciddiye alıp etkisinde kalan üniversite gençleri- her ne kadar yurtsever olurlarsa olsunlar- ülkemizle ilgili konulardan uzak durmayı, hatta karşı görünmeyi, “bilgelik” zannederlerdi.

Sonra neler mi oldu?

Kimlerin TC hazinesinden aile boyu geçindiği çok net ortaya çıkınca, takke düştü kel göründü ve yaşadığı çevreden soyutlandı. Öylesine ki, yakın geçmişte Nişantaşı Milli Reasürans Çarşısı içinde bir café’de oturan bir grup gazeteci, yanlarından geçen ve kendilerini selamlamaya hazırlanan Çetin Altan’ı görünce başlarını çevirdiler, bir tanesi bile selam vermedi. Yanında eşi de olan Altan, çok ama çok bozuldu.

Altan’ın kötü bir kopyası olan Baskın Oran, “âkil” adamlıkta (!) aradığını bulamayınca, dahası, görevlendirildiği yerlerde yuhalanarak iteklenince, âkillikten istifa etti.

Radikal’deki köşesinde döktürüyormuş… Bu kez parmağını dolamaya kalkıştığı, Sorbonne Üniversitesi Tarih bölümü mezunu bir Fransız; Maxime Gauin.

Neymiş?

Gauin sözde soykırım konusunda çalışmış, gerçekleri saptamış, soykırım masallarını elinin tersiyle itmiş! Bu durum Baskın Oran’ı çıldırtmış, Gauin’e köşesinde vermiş veriştirmiş; dedik ya, bunlar içimizdeki İrlandalılar.

Konunun uzmanı Saygın Şükrü Server Aya’nın Baskın Oran’a çağrısı var: “İstediğiniz kanala çıkarım, gelin, yüzleşelim, varsa, belgelerinizi getirin” diyor (altta). Hatta Oran’ın köşesindeki yorum kısmına yorumunu bırakmak istedi fakat tüm çabalarına karşın, “ağa ulaşılamıyor” yazısı çıkıyor…

Neyse ki oradan olmasa da buradan sizlere ve ona ulaşmak, mümkün.

Dostlukla,

Lâle Gürman

Sayın Aya’nın mektubu ;

Sayın Baskın Oran,

Ozürcülerin liderlerinden biri olarak, her zaman başarılı oldukları “çamur sıçratmak” âdetini, tanımakla büyük zevk duyduğum (oğlu olacak yaşta) genç ve tarafsız Maxime Gauin’e uygulamış! Maxime Sorbonne Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu; “okuyunca ve kurcalayınca işin aslını görmüş, dürüst ve cesur olduğundan bir Fransız olarak dik durmuş”. Şu anda da Orta Doğu Teknik Üniversitesinden, Tarih Doktoru unvanını alabilmek için “torpilsiz” okuyor.

Doğrusu, son 15-20 yıldır Ermeni konusunda akademisyenlerin bir türlü görüp okumadıkları on binlerce sayfayı okumuş ve “armenians-1915.blogspot.com” sitesinde 3 İngilizce ve 1 Türkçe kitabımı “dünyaya açık olarak” sunan ve sitede 2005’ten beri mevcut 400 den fazla makalede her halde 5-6000 sayfa eleştiri yapan ve “her duyduğuna veya unvana inanmak gafletinde olmayan bir yaşlı vatandaş olarak” bu özürcülerin gazete köşelerinden çamur atmalarına, tertip ettikleri konferanslara onlar gibi düşünmeyenleri almamalarından veya (Muazzez Ciğ yaşındakilere dahi söz vermemelerinden) ve KAÇAK – KAYGAN – ASILSIZ – BELGESİZ – İSPATSIZ hatta vuku imkansız palavra veya iftiralarından bıktım.

Muhterem arkadaşlar, nasıl olsa forsunuz basında ve medyada geçiyor, neredeyse uykularımızı kaçıracak kadar aşinasınız.

Rica etsek, şöyle bir TV kanalında karşı karşıya gelsek de bana hangi belgelere dayanarak SOYKIRIM iddiasında bulunduğunuzu millet önünde bir gösterseniz de; bizim gibi meraklılar da sizin boş sözlerinize, gözünüze çoğunlukla Ermeni veya resmi muhtıra, yazışma ve inkârı kabil olmayan belgeleri koysak da… okumak ve öğrenmek yerine yalnız konuşan ağızlar “millet, basın, akademi aslında merak ve ilgi özürlü olduğundan”, meydanları boş bulup köşelerden sabırları taşırmasalar! Sanırım Hulki Cevizoglu veya Uğur Dündar da sizin gibi düşünenleri, cesaretiniz varsa, misafir ederler ve hangi suçun-iftiranın ak mı kara mı olduğunu millet görür.

Bendeniz adres verdim, kitaplarım da makalelerim de, YABANCILARA verdiğim cevaplar ve şu kadar video ve İngilizce konferansım tıklama mesafesinde. Hodri meydan, oraya yazın da açık forumda belgelerle dünyanın gözü önünde restleşelim.

Saygı ve Ya Sabırlarla…

Şükrü Server Aya

Posted in ERMENİ SORUNU | Leave a comment

‘Paralel’ Yargı Gidiyor ‘Dokunan Yanar’ Geliyor…

Şükran Soner
soner@cumhuriyet.com.tr
27 Aralık 2014 Cumartesi
Cumhuriyet

‘Paralel’ Yargı Gidiyor ‘Dokunan Yanar’ Geliyor…

Haberlerin birini atladıysanız, diğerine takılmış olmalısınız. Cemaat örgütlenmesinin açıklanmasında kilit rol oynamış kitabıyla Cemaat yargısının hedefi olan, uzun yıllar tutuklu kalan, hakkında birden fazla dava açılan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargâh davasından aldığı cezanın Yargıtay’da onandığını duymamış olamazsınız. Kendisi Cemaat yargısında olduğu gibi üst yargıda da ceza almasının sürpriz olmadığının altını çizdi.

Benim takılmam, söz konusu haberin bundan sonraki gelişmelerine ilişkin ana akım medyada yer alan “kuru, tarafsız habercilik” adına, üç aşağı beş yukarı aynı içeriğin özeti olan bilgilendirmeler… Herkes kararı veren üst yargı mahkemesinin kadrolarının Cemaat ağırlıklı olduğunu biliyormuş. Avcı’nın “sürpriz olmadı” ile kastı da buymuş… Ancak İktidarları, Erdoğan hükümeti döneminde hızla gündeme soktukları “paralel devlet ile hesaplaşma, kadrolaşmasından arınma operasyonlarında” çok kısa bir zaman dilimi içinde kolayca her kademeden binlerce polisi görevden aldılar. Yargıda yargı bağımsızlığının korunması, siyasi iktidarların bu bağımsızlığa el koymalarına karşı alınmış yasal önlemlere takıldılar. Gerçi ortaklıkları aralarından su sızmaz değerde iken, İktidarlarının 12 Eylül anayasa referandumu ile iktidar erkine, hükümete, yargıya müdahalenin önünü açan anayasal, yasal düzeni yerleştirmişlerdi. HSYK aracılığı ile yargı kadrolarının özlük haklarına el koymuş olarak kadrolaşmak çok kolaydı…

Cemaatle ortaklık bozulunca, acil hesaplaşma, toptan kadrolarda temizlik yaşamsal değerde olunca, sorun Cemaatin ağırlıklı polis, yargı, üniversiteler kadrolarında yerleşmiş olmaları ile sınırlı kalamadı. En kolayı polis kadrolarını temizlemek, görevden almaktı. Siyaseten siyasal İslamcıların, seçmen dindarların onayının alındığı kampanyalarla yeterince etkili olunduğuna inanılıyordu.

Sıradan dindar vatandaşın, hele de masum dindarların aklı çok karışmış olsa da, medya gücü kullanılarak operasyonların çok hızlı gerçekleştirilmesi en az yaralayıcı olacaktı. Yönetim kadrolarının biçimsel seçimlere bağlı olduğu üniversitelerde bu işler daha bir yavaş yürüyecekti. Yargıda operasyon işin en zor yanıydı. Yargı bağımsızlığı bağlantılı var olan güvenceler, göreve getirmeyi, kadrolaşmayı çok kolaylaştırıyor, görevden alınmaları ise zorlaştırıyordu…

Cemaati siyasi yargılamalardan uzaklaştırmada, aslında hak-hukuk kriterlerine aykırı oluşturulmuş özel yargıyı ortadan kaldırarak sağlamak çok zor olmadıysa da, normal yargı organları, hele de üst yargıda temizlik için zamana gereksinim vardı. Kolaylaştırıcı atak olarak önce, özünde yargı bağımsızlığını katletmek anlamına gelen, yargıçların HSYK seçimlerinde inanç, siyasal kimlikler, iktidara yakınlıklarıyla örgütlenmeleri üzerinden seçimlere katılınması oldu. İktidarı destekleyen örgütlenmenin yargıçların özlük haklarına, ücretlerine ilişkin İktidarlarından aldıkları söz, ilk çıplak rüşvet değerinde değil miydi? Sonrasında yüz kızartıcı bir tören sahnesini hiç unutmayalım…

Üst yargıdaki dengeleri bozmada en kolay yol, birçok katı yeni kadrolaşmayı sağlayacak, yeni görevlendirmelerdi. Tabii bu kadar çok yeni mahkeme, yeni yargıç ataması karşısında oda bulma sorunu çıkmıştı. İktidarlarının yandaşı örgütlenmenin başının tören günü, bu anlamda bir özür ve yakınmaya karşı, “Dertlenmeyin, bu işe el koyduk, hemen çözeceğiz” yanıtı belleğimde çok taze, kayıtlı.

Şimdi Hanefi Avcı’ya ilişkin kararda olası gelişmelere ilişkin, aslında bağımsız yargı hakkı üzerinden dudaklarımızı uçuklatması gereken habere dönersek… Efendim Cemaatin elindeki bağımsız olmayan mahkemeden gelen olumsuz karara karşı, yeni atanan yargıçlarla kurulmuş başka mahkemelere dava aktarılacakmış. Hukuken üst yargının kendi kararını yeniden gözden geçirme yetkisi de varmış. Bu süreç işletilerek Cemaat yargısından arındırılmış, yeni İktidarları yargısından olumlu karar çıkacakmış…

Hanefi Avcı için bu sonuç yüzde yüz doğru olsa da İktidarları yargı kadrolaşmasının hızla güç kazanması, hak-hukukta belirleyici güç oluşturması ne mi anlama geliyor?.. Bizim anlayabileceğimiz tek yönlü sonuç
“İktidarlarına dokunan yanar..” olmayacak mı?

Baksanıza İktidarlarının Cemaatsiz kadrolaştıkları yeni yargı düzeninde sayıları giderek çoğalan, insan hakları, hukuk devleti düzenine aykırı kararlar zincirindeki halkalara… Ali İsmail Korkmaz davasında, annesinin her yeni kararla acılarının deşilmesi gelişmelerini bir bir saymaya gönlüm elvermiyor… Bir çocuğun söz konusu bu türden bir davada yargılanabilmesi için, tartışılamaz yasal hüküm varken, Bakanlıktan onay alınmadan 16 yaşındaki liselinin tutuklanmasına nasıl karar verilebildi?

Sorunun yöneltildiği Bakan, onayının alındığını söyleyemiyor, sadece Cumhurbaşkanı’na hakaretin çok ağır bir suç oluşturduğunu söylüyor. Başbakan Davutoğlu başını kaldırmadan soruyu yanıtlarken, çocuğun tutuklanabilmesini savunamıyor, ama Cumhurbaşkanı’na hakaret edilemeyeceği yolunda dersler çıkarılması gereğinin de altını çizmekten duramıyor

Posted in DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

ELHAMDÜLLİLAH EKONOMİYİ DE UÇURDUK ! *** 21 milyon kişi yoksulluk sınırı altında

Aralık 26, 2014
Sözcü

21 milyon kişi yoksulluk sınırı altında

Türkiye’de işgücünü oluşturan 29 milyon kişiden yaklaşık 21 milyon 150 bininin yoksulluk sınırı altında

Türkiye’de çalışabilir nüfusu oluşturan 29 milyon kişinin yaklaşık 21 milyonunun çalışan tek kişinin yoksulluk sınırı kabul edilen 2 bin 30 TL’den daha az bir ücret kazandığı ortaya çıktı.

Çalışabilir çağdaki 3 milyon kişi işsizlerden oluşurken, çalıştığı kabul edilen 3 milyon 450 bin ücretsiz ev işçisi ile birlikte 5 milyon asgari ücretli, 5 milyon 700 bin tarım işçisi ve özel sektörde çalışan yaklaşık 4 milyon kişi daha yoksulluk sınırının altında bir ücret kazanıyor.

Bağımsız Sağlık-Sen’in Türkiye İstatistik Kurumu ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerinden yaptığı belirlemelere göre, Türkiye’de işgücünü oluşturan 29 milyon kişiden yaklaşık 21 milyon 150 bininin yoksulluk sınırı altında bir gelir kazandığı tespit edildi.

TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de 15 ve üstü yaşta yer alan 57 milyon 100 bin kişinin 29 milyon 257 bini çalışabilir durumda kabul ediliyor. Bunlardan da sadece 26 milyon 300 bini istihdam edilebilirken, 3 milyonu ise işsiz.

-YOKSULLUK SINIRI 2 BİN 30 TL-

Açıklamada Kasım ayında gerçekleşen enflasyon rakamları sonrası çalışan tek kişi için yoksulluk sınırının 2 bin 30 TL olarak belirlendiği ifade edildi. Araştırmada, işsiz nüfusta yer alan 3 milyon kişi ve çalıştığı kabul edilen 3 milyon 450 bin ücretsiz ev işçisi ile birlikte işgücünü oluşturan nüfustaki 21 milyon 150 bin kişinin yoksulluk sınırı altında bir ücrete çalıştığı belirtildi.

-5 MİLYON ASGARİ ÜCRETLİ VAR-

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de çalışan nüfusun 4 milyon 970 bin 737’si asgari ücretle istihdam ediliyor. Halen 891 TL olarak uygulanan asgari ücretle çalışan kişilerin içinde bekar olanların sayısı 1 milyon 961 bin 914 iken, evli olup eşi çalışanların sayısı 809 bin 662, evli olup eşi çalışmayanların sayısı ise 2 milyon 199 bin 161 kişi. Evli olup eşi çalışmayanlar içerisinde 3 ve üzeri çocuğu olan kişi sayısı ise 871 bin 873 kişi.

Yine özel sektörde çalışan yaklaşık 4 milyon kişinin de 2 bin 30 TL altında bir maaşa çalıştığı tespit edildi.

-TARIMDA İŞVEREN SAYISI SADECE 46 BİN-

Araştırmaya göre tarım sektöründe istihdam edilen 5 milyon 815 bin kişinin ise sadece 46 bini işveren statüsünde geri kalanı ise işçilerden oluşuyor. TÜİK verilerine göre tarımsal işletmelerde çalışan mevsimlik tarım işçilerinin aylık ortalama ücretleri bin 232 TL, sürekli tarım işçilerine ödenen aylık ücret ise bin 262 TL olarak gerçekleşiyor. Bu rakam da yaklaşık 5 milyon 770 bin tarım işçisinin yoksulluk sınırı altında bir gelire çalıştığını ortaya koydu.

Bağımsız Sağlık-Sen Genel Başkanı Mehmet Bayraktar konuya ilişkin açıklamasında şunları söyledi:

“Türkiye’de çalışan vatandaşlar ucuz iş gücü olarak görülmekte ve birçok sektörde çalışanlara hak ettikleri ücretler verilmemektedir. Karın tokluğuna çalışan vatandaş, ailesi ile birlikte ay sonunu ancak ya kredi kullanarak ya da esnafa borçlanarak getirebilmektedir. Memurlar açısından da özellikle bu yıl yaşanan maaşlardaki enflasyon farkı kaybı ve Temmuz ayında zam verilmemesi mağduriyeti artırmıştır. Hükümetten dileğimiz özellikle asgari ücretin belirlendiği bugünlerde asgari ücrete insanca yaşamayı sağlayabilecek bir zam yapılması. Bunu da ancak asgari ücreti 2 bin 30 TL’nin üzerinde bir rakama çıkararak sağlayabilir hükümet. Memurun da yeni yılda mağdur edilmemesi için 2015 zammı olan yüzde 3+3’ün yeniden değerlendirilerek zam oranının artırılmasını talep ediyoruz.”

Posted in Ekonomi | Leave a comment

YOLSUZLUK *** Kupon arazi yandaşa nasıl kaydırıldı ? * Kupon araziye TMSF zırhı

Aralık 27, 2014
Sözcü

Kupon araziye TMSF zırhı

Erol Aksoy’un arsasını yarı fiyata BİM’e satan TMSF, mahkemenin iptal kararına ‘uymam’ dedi

Tasarruf Mevduatları Sigorta Fonu (TMSF), işadamı Erol Aksoy’un bankacılık krizin el koyduğu İstanbul Boğazköy’deki 55 bin metrekarelik arsasının değerini 27 milyon lira düşürüp, BİM Marketleri’ne sattığı ortaya çıktı. Aksoy, ihalenin iptali için açtığı davayı kazanmasına rağmen, TMSF “Kamuya olan güven zedelenir” diyerek mahkeme kararını uygulamayacağını bildirdi.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Çiğdem Toker’in “Fiyatı düşür yandaşa sat, yargı kararını uygulama” başlığıyla yayımlanan (27 Aralık 2014) yazısı şöyle:

Fiyatı düşür yandaşa sat, yargı kararını uygulama

Bugün; bankacılık krizinin, pek az tartışılan ama bir o kadar da çarpıcı sonuçlar üreten bir yönüne; mülkiyet dönüşümü ve hukuk güvenliği boyutuna dair bir dosyayı paylaşacağım.Konu, İstanbul’da 3. anayola ve 3. köprüye yakın bir arsanın ihale öyküsü.

Kriz döneminde, kamu alacağının tahsili amacıyla -bütün banka patronları gibi- sahibi olduğu bankanın (İktisat Bankası) yanı sıra mal varlığına da el konulan işadamı Erol Aksoy’un Boğazköy’deki 55 bin metrekarelik arsası…

Önce üstünden üç yıl geçmesine karşın, haber değeri özelliğini koruyan gelişmeyi paylaşalım:

Arsa, görevi kamu alacağını tahsil etmek olan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) açtığı ihalede, 16 milyon 250 bin TL bedelle BİM’e satılmış.

Şimdi de gelelim, bu arsanın değerinin satış öncesinde nasıl düştüğüne, satış sonrası açılan davadaki iptal kararına karşı, TMSF’nin takındığı tutuma

(Aktaracağım gelişmelerin tümü, İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nin iptal kararından.)

***

- Aksoy’un şirketlerinden Showpa mülkiyetindeyken TMSF’ye geçen Arnavutköy-Boğazköy’deki toplam yaklaşık 55 bin metrekarelik taşınmaz, üç ayrı parçadan oluşuyor. TMSF, taşınmaza ilişkin ilk değer tespitini 2008’de, Değer Gayrimenkul Şirketi’ne yaptırıyor. Takdir edilen değer: 37 milyon 72 bin TL.

TMSF’nin bu tutarı dikkate alarak belirlediği “muhammen bedel” üzerinden, “Showpa A.Ş. Ticari ve İktisadi Bütünlük” adıyla açtığı ilk ihalede alıcı çıkmıyor.

- Bir yıl sonra Temmuz 2009’da, bu kez Harmoni Gayrimenkul Değerleme Şirketi’ne ikinci tespit yaptırılıyor. Bu kez taşınmazların toplam değeri, 20 milyon 987 bin TL. Yani ilk değerlemeye göre taşınmazın değeri 17 milyon TL birden düşüyor. Ancak bu değerle yapılan ihalede de alıcı çıkmıyor.

- Aralık 2011’e geliyoruz. TMSF bu kez üç arsayı bir araya getiriyor. Talip çıkmayan ihalelerde “Showpa A.Ş. Ticari ve İktisadi Bütünlük” olan taşınmazın adı, “Boğazköy Gayrimenkulleri Ticari ve İktisadi Bütünlüğü” olarak değiştiriliyor. Ve Harmoni Gayrimenkul Değerleme Şirketi’ne ikinci, toplamda da üçüncü değer tespiti yaptırtıyor.

Aradan üç yıl geçmiş olmasına karşın, bu kez arsaların toplam değeri 10 milyon 789 bin TL olarak takdir ediliyor. (İlk değer takdiriyle kıyaslandığında, 27 milyon TL’lik bir kayıp.)

İlk rakamın yarısının altına

- Bu kıymet takdirinin ardından TMSF, arsaları 15 milyon TL muhammen bedelle satışa çıkarıyor. 23 Ocak 2012 tarihinde açık artırma usulü yapılan ihaleye üç şirket katılıyor. Ve ihale, 16 milyon 250 bin TL ile BİM Birleşik Mağazalar A.Ş’de kalıyor.

TMSF Fon Kurulu, 2 Şubat 2012 tarih ve 42 sayılı kararla bu ihaleyi onaylıyor.

Aksoy dava açtı, satış iptal edildi

- Erol Aksoy, ihalenin iptali için dava açıyor. Son değer takdiriyle saptanan muhammen bedelin gerçeğe aykırı ve düşük olduğunu, önceki değerlemelerde taşınmazın değerinin daha yüksek olduğunu, arsaların 3. anayola ve 3. köprüye olan mesafesinin dikkate alınmadığını belirtiyor.

- İstanbul 8. İdare Mahkemesi, ihaleyi iptal ediyor. 14 Şubat 2014 tarihli mahkeme kararında, TMSF mevzuatındaki, “Bütünlük oluşturan mal, hak ve veya varlıkların ayrı ayrı kıymet takdirleri yapılmışsa bu değerlerin esas alınacağı ve kıymet takdirinin yeniden yapılamayacağı” maddesi hatırlatılıyor. Kararda “Sadece isim değiştirerek yeniden kıymet takdiri yapılamaz” denilerek şu vurgu yapılıyor:

‘Arsanın değerini düşürmek kamuyu zarara sokar’

“3. kıymet takdiriyle belirlenen bedelin, 1. ve 2. kıymet takdiriyle belirlenen bedelden düşük olması nedeniyle, bu bedel üzerinden takdir edilen muhammen bedel ile yapılan ihale sonrası satış yapılması, banka zararının daha az bir kısmının tahsiline netice verileceğinden, kamunun zarara uğrayacağı tartışmadan varestedir.”

Yani? Mahkeme TMSF’ye, “Düşük bedeli ihaleye esas alırsan, banka zararının daha azını tahsil etmiş olursun. Dolayısıyla kamuyu zarara uğratmış olursun” diyor.

TMSF ‘Mahkeme kararını uygulamam’ demiş

Karardan haberdar olunca, akıbetini öğrenmek üzere Erol Aksoy’u aradım.

Aksoy, TMSF’ye başvurup kararın uygulanmasını, yani ihalenin iptalini istemiş. Fakat -yakın bir zamanda- TMSF’den “Kararı uygulayamayız” cevabını almış.

Gerekçeleri ise bu cevaptan çok daha ilginç.

TMSF’den gelen 8 Aralık 2014 tarihli yazıda, mahkeme kararı uygulanırsa BİM’in kazanılmış hakkına zarar verileceği belirtiliyor. Ve eğer yargı kararı uygulanırsa, kamu kurumlarının yapacağı ihalelerde katılımın azalacağı, bunun da kamu zararının tahsilini sekteye uğratacağı savunuluyor…

TMSF yazısının ilgili bölümü şöyle:

Kamu zararının tahsili aksarmış

“Bahse konusu karar ile Boğazköy Gayrimenkulleri Ticari ve İktisadi Bütünlüğü’nün halihazırda mülkiyetinin, ihale alıcısı üçüncü şahısta olması, iptal kararının uygulanması halinde, ihale alıcısı üçüncü şahsın kazanılmış haklarına zarar verilmemesi yönündeki hâkim görüşe aykırı olacak olması, ayrıca ‘kamuya güven’ ilkesine inanarak 23 Ocak 2012 tarihli ihaleye girerek taşınmazları satın alan ihale alıcısı nezdinde oluşacak zedelenme neticesinde kamu kurumları tarafından yapılacak ihalelere katılımı azaltıcı etkisi olacağı ve bu durumun, kamu zararının tahsilini sekteye uğratacak olmasından hareketle İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nin iptal kararının yerine getirilmesinin hukuken mümkün olmaması nedeniyle iptal kararının uygulanmamasına karar verilmiştir.”

Erol Aksoy, bu gerekçenin hukuk mantığı açısından kabulünün imkânsız olduğunu belirterek, “Evet alanın (BİM’in) hakkı var desek bile, ortada inanılmaz bir hukuki ayıp var. TMSF bu yazısıyla ‘Danıştay’dan bana ne’ diyor” yorumunu yaptı.

Aksoy’a arsanın şu andaki değerini de sordum, şu yanıtı verdi:

“Bir kere arsanın değeri, TL bazında üçte bir, dolar bazında dörtte bire inmiş. Şu an için benim tahminim, arsanın değeri 100 milyon TL’nin üzerindedir. Etrafındaki arsaların değeri yüzde 400 arttı.”

***

Kamu alacağı, hepimizin parası anlamına gelir.

TMSF’nin vakti zamanında olağanüstü yetkilerle donatılmasının tek sebebi buydu:

Kamu alacaklarının en yüksek tutarda tahsil edilmesini sağlamak.

Fakat bugün, çevresindeki bütün arsalar değer kazanırken kamu alacağına konu bir arsanın, değerinin üçte bire düşürülerek satışına tanıklık ediyoruz.

Daha kötüsü, satışı “kamu zararı doğar” diye iptal eden mahkeme kararını, “uygulamam” diyen bir TMSF’ye.

Acaba bu bir “hesaplı alışveriş” mi?

Posted in Gundem, Haber, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment