DİNCİ RADİKAL TERÖR *** İşte ABD’nin olası hedefleri: Rehineler risk altında * Türkiye IŞİD bildirisini imzalamadı

12 Eylül 2014 Cuma
Cumhuriyet

İşte ABD’nin olası hedefleri: Rehineler risk altında

ABD Başkanı Obama’nın beklenen IŞİD konuşmasının ardından ABD’nin olası Irak hedefleri de belirlendi. Hedefler arasında Türkiye sınıra çok yakın Rakka bölgesi, 49 rehinenin bulunduğu Musul’un da olması dikkat çekiyor.

ABD Başkanı Barack Obama’nın, Irak ve Suriye’de kritik bölgeleri ele geçiren terör örgütü IŞİD’i etkisiz hale getirmek için geniş bir koalisyon oluşturma girişimi için Cidde’de gerçekleştirilen zirvede, Türkiye sonuç bildirisine imza atmadı. Cidde’de gerçekleştirilen zirvede, Türkiye’nin sonuç bildirisine imza atmadığı ABD’de ilk olarak Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf’in ağzından doğrulandı. Harf, bir soruya verdiği yanıtta “Zirveye katılan ülkelerin hepsi imzalamadı bildirgeyi. Körfez ülkeleri, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve ABD imzaladı” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Marie Harf, Türkiye’nin bildiriyi imzalaması konusundaki görüşmelerin, bugün Ankara’ya gelmesi beklenen Dışişleri Bakanı John Kerry’nin ziyareti sırasında da ele alınacağını söyledi. Harf, Cidde’den Ankara’ya geçerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesi planlanan John Kerry’nin, görüşmelerde iki ülke arasındaki ilişkiler, bölgesel konular, Irak ile Suriye’de güvenlik ve istikrarın sağlanması gibi konuların ele alınacağını söyledi. Kerry’nin, IŞİD tehdidine karşı koymak için izlenecek yöntemleri görüşmek üzere Türkiye’den sonra Mısır’a oradan da Fransa’ya geçeceğini anlatan Harf, kendisine yöneltilen bir soru üzerine; “Tehdidin boyutu ve içeriği değiştikçe bizim tepkimiz de değişiyor. Başkan Obama dün akşam da söyledi, IŞİD Irak’ta ve Suriye’de. Onlarla nasıl baş edeceğiz? Yemen’de ve Somali’de El Kaide’yi alt ettik. Ama şöyle de bir durum var ki terörist olacağım diyen herkesi tutuklayamazsınız yada öldüremezsiniz” dedi.

Harf, bir gazetecinin “Kimse ne yapacağını bilmiyor gibi bir durum var ortada. Ne olup bitiyor, kim ne yapacak? Türkler askeri yönden müdahil olmayacaklarını söylüyor. Ortada bir şaşkınlık mı var yoksa işin daha başında olmanın verdiği bilinmezlikler mi?” sorusunu da “Bugünkü zirveye katılan ülkelerin hepsi IŞİD’in Irak’ta da, Suriye’de de bitirilmesi yönünde görüşlerini açıkladılar. Kimse herhangi bir seçeneği olasılık dışı bırakmadı, burada açık olalım” diye yanıt verdi.

ABD’nin IŞİD’e karşı giriştiği hava saldırılarına değişik ülkelerin lojistik ve insani yardım sağlamayı sürdürdüğüne değinen Harf, IŞİD’e karşı mücadelenin son biçimini New York’ta düzenlenecek Birleşmiş Milletler Genel Kurul Zirvesi’nde alacağının sinyallerini de verdi. Eylül ayının ikinci haftasında, neredeyse tüm dünya ülke devlet başkanları yada başbakanlarının katılacağı zirvede konunun gündeme geleceğini belirten Harf, “Bu küresel zirvede herkes bir araya gelip konuşacak. Hangi ülke hangi rolü oynayacağı belli olacak. Bu yalnızca askeri bir operasyon değil. IŞİD ile mücadelede istihbarat askeri ve insani yardım desteğinin yanı sıra, IŞİD’in finansal destek yollarının kesilmesi, örgüte katılımların önlenmesi konuları ele alınacak. Yada askeri ve lojistik destekleri konuşulacak. Bu süreç işlemekte ve her gün başka bir ülke daha bildirgeyi imzalamakta” dedi.

Marie Harf, ABD Başkanı Barack Obama’nın muhalifi Cumhuriyetçi Parti tarafından yoğun olarak eleştirilen IŞİD ile mücadele stratejisine ilişkin bir soruyu da “Tam koalisyon sağlanması gibi bir durum söz konusu değil. Kapı kapandı, ya içeridesin ya da dışarıdasın durumu değil. Bu koalisyonu oluşturmak işlemekte olan ve küresel toplumu bir araya getiren bir süreç” diye yanıtladı.

Harf, Suriye’de muhalif güçlere verilecek silahların, yanlış ellere geçme riski olup olmayacağı sorusuna da “Nerede olursa olsun bu her zaman için bir risk. Ama ılımlı muhalifler için bu riski almaya değer” yanıtını verdi.

ABD Başkanı Barack Obama’nın, Irak ve Suriye’de kritik bölgeleri ele geçiren terör örgütü IŞİD’i etkisiz hale getirmek için geniş bir koalisyon oluşturma girişimi için Cidde’de gerçekleştirilen zirvede, Türkiye sonuç bildirisine imza atmadığı da ABD’de ilk olarak Marie Harf’in ağzından doğrulanmış oldu. Harf, bir soruya verdiği yanıtta “Zirveye katılan ülkelerin hepsi imzalamadı bildirgeyi. Körfez ülkeleri, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve ABD imzaladı” dedi.

Harf, IŞİD ile mücadele konusunda Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve İran yönetimi ile kesinlikle işbirliği yapmayı düşünmediklerini söyledi.Türkiye’nin Cidde’deki bildirgeye imza atmaması Amerikan basınında da geniş yankı uyandırdı. ‘NATO üyesi ve stratejik ortak Türkiye’nin, 49 Musul Başkonsolosluğu çalışanının IŞİD’in elinde rehin bulunduğu, Suriye ile uzun bir sınırı olduğu bilgisi paylaşılırken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, başbakanlığı döneminde IŞİD’i terörist örgüt olarak nitelemediğine de dikkat çekildi.

Türkiye IŞİD bildirisini imzalamadı

ABD Başkanı Barack Obama’nın, Irak ve Suriye’de kritik bölgeleri ele geçiren terör örgütü IŞİD’i etkisiz hale getirmek için geniş bir koalisyon oluşturma girişimi için Cidde’de gerçekleştirilen zirvede, Türkiye sonuç bildirisine imza atmadı.

Posted in İrtica, RADİKAL İSLAM | Leave a comment

EMPERYAL BIG BOSS ABD ****KORKU, ŞİDDET VE YALAN İMPARATORLUĞU

KORKU, ŞİDDET VE YALAN İMPARATORLUĞU

Öner YAĞCI
21 Ekim 2012

1492; Batılı tarihçilerin yazdığına ve yüzyıllardır insanlığın aldatıldığına göre bir kıta “keşfediliyor”, adına “Amerika” deniyor. Keşfedenler, keşfettikleri “yeni”, geniş toprakların, yüksek dağların, kirletilmemiş göllerin, uzun ırmakların, balta girmemiş ormanların, bin bir çeşit yemişin ve canlının yaşadığı coğrafyayı işgal ediyorlar;

Tanrı ve Kral adına koca kıtaya el koyuyorlar. İşgalciler, “Amerika Kıtası”nın derilerinin rengi kızıl olan, yani “Kızılderili” insanlarını “beyazlaştırmaya” başlıyorlar. Kuşatıyorlar ve “uygar”laştırıyorlar onları. Haçları ve hırslarıyla saldırıyorlar onlara, yeni keşfettikleri barutlu silahları ve teknolojileriyle saldırıyorlar. İlkel, barbar, vahşi dünyanın bu Kızılderili insanlarını “sözde” insanlıkla buluşturuyorlar.

Korkuyla, şiddetle ve yalanla, dünyaya egemen olma politikalarının ilk şiddetlerini, ilk dehşetlerini, ilk şoklarını yaratarak Kızılderilileri soykırıma uğratıyorlar. Topraklarını savunan Kızılderililer, işgalne karşı direniyorlar ve “uygar işgalci”lerin dilinde, gözünde ve tarihinde “vahşi asi”ler oluyorlar. İşgalciler kıtayı, kıtadaki insanların varlıklarını yağmalıyorlar ve orada devletlerini kuruyorlar; adına Amerika Birleşik Devletleri (ABD) diyorlar.

İkinci “şok ve dehşet”lerini gemilerle Afrika’dan taşıdıkları Zencilere yaşatıyorlar, onları köleleştirerek. Soykırım ve köleleştirme üzerine, yağmalama ve korku üzerine, şok ve dehşet üzerine kurdukları imparatorluklarıyla pusuya yatıyorlar; zamana yaydıkları bir pusu. Yüzyıllara yayılan ve kıtadan kıtaya koşan eylemleriyle şoklarını ve dehşetlerini dünya coğrafyasına yayıyorlar. İşgallerini ve şoklarını da götürüyorlar her gittikleri yere; yeni teknolojilerin, bilimin, uygarlığın yardımıyla. Büyüyen imparatorluk dev adımlarıyla yayılmasını sürdürüyor ve tüm kıtaları talan ediyor pervasızca. “En büyük imparatorluk benim!” diyerek “Yeni Dünya Düzeni”ne adımlar atmaya başlıyor. (Amerika kıtasına el koyan emperyalist saldırganlığın Vietnam Savaşı sırasındaki baş aktörü Richard Nixon şöyle söylüyor:

“Düşmanlarımız, emrimizdeki olağanüstü güçle bizim çıldırmış ve ne yapacağı öngörülmez olduğumuzu anlamalılar. Bu durumda korkuyla irademize boyun eğeceklerdir.” Vietnam’daki My Lai katliamını bunun için yapmışlardır; Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını bunun için atmışlardır. Ona özenen Hitler’in Nazi rejiminin soykırımlarla, Nazi Kampları vahşetiyle, idamlarla uyguladığı politikalar da, korku ve dehşete dayanan bu tutkunun bir başka yönüdür… Hollywood’un “kovboy” filmleri ve çizgi romanları hep bu politikanın yıllar boyu süren sinsi propaganda araçlarıdır. Vahşi asilerin günümüzde adı değişip “terörist devlet”, “terörist diktatör”e dönüşüyor, yine işgalcinin dilinde, gözünde ve eyleminde. Evet, dünün Kızılderili önderi Geronimo asiydi, bugünün Ortadoğu halklarının önderleri terörist!)

Emperyal amaçlarla insanlığa yaşamı zindan eden bu zorbalığa karşı direnmek, bu zorbalığın işgal ettiği yurdunu savunmaktan daha önemli ne görevi sorumluluğu olabilir bir insanın, bir halkın? Bu sorumluluğu şöyle vurgulamış Bertolt Brecht: “Bize öyle geliyor ki karşı çıkmak en iyisi/ Ve en küçük bir sevinçten bile vazgeçmemek/ Ve kovmak yeryüzünden acıyı yaratanları/ Ve sonunda yaşanır hale getirmek dünyayı.”…

Bir halk ozanının türküsüne giren bir zalim iflah eder mi? Onun zalimliği insanlığın gelecek yüzyıllarına akıp gitmez mi? Âşık Mahzuni’nin 1970’li yıllarda söylediği Amerika katil katil türküsü, bütün insanlığın ortak sesi değil mi? “Ben ulusal kurtuluş savaşını veren, bağımsızlığını kazanan bir ulusun ozanıyım. Bütün ulusların halklarını sevdiğim kadar Amerikan halkını da severim, katil diye vurgulamam o halklara değil, Amerika’nın yöneticilerinedir… Amerika katil deyişimin tabii evrensel boyutu da var. Kore’de, Vietnam’da, Lübnan’da, Angola’da ve benzeri birçok ülkede binlerce insanın öldürülmesine neden olması… bundandır Amerika’ya katil deyişim…” diyen Âşık Mahzuni, türküsünde:

“Defol git benim yurdumdan
Amerika katil katil
Yıllardır bizi bitirdin
Amerika katil katil
Bir gün gramlar bir olur
Kilodan hakkını alır
Zalim olan bela bulur
Amerika katil katil
Durmadan uyutur bizi
Çabuk kandık kuzu kuzu
Dünyanın büyük suçlusu
Amerika katil katil
Devleti devlete çatan
İt gibi pusuda yatan
Kan döktüren silah satan
Amerika katil katil
Mahzuni der Türk milleti
Çıksın gitsin elin iti
Bizim de sonumuz kötü
Amerika katil katil…

gibi dizelerle sanki Amerikan emperyalizmine dünya halklarının şamarı olur.

Amerikan imparatorluğu dünya halklarının bunca nefretini niçin kazanmıştır sorusunun yanıtı, aslında günümüzü de açıklar ve Amerika’nın “suç listesi”ni çıkardığımızda bu sorunun yanıtı verilmiş olur. İşte Amerika’nın yaptıklarının eksik bir özeti:

1898’de Meksika’yı işgal etti, daha Amerikan birliğinin kuruluşu yıllarında Meksika’nın Teksas, Arizona, New Meksiko, Kaliforniya, Nevada, Utah, Wyoming kentlerini işgal edip topraklarına kattı ve 50 yıl süren katliam sırasında bölgenin tüm yerli uygarlıklarını yok etti. Küba’ya girdi,

1959’daki Batista’nın devrildiği Castro’nun başa geçtiği devrime kadar işgalini kukla diktatörlükler aracılığıyla sürdürdü.

1898-1910 arasında işgal ettiği Filipinler’de 600 bin;

1900’de, Çin’deki ayaklanmanın bastırılmasında 500 bin kişiyi öldürdü.

1903’te Kolombiya-Panama bölgesinde kanal için işgal gerçekleştirdi ve Panama devletini kurdurdu, (Panama’da, 1914’e kadar süren çatışmalarda 28 bin kişi öldü.

1950’te devlet başkanının öldürülmesiyle 1963’e kadar ABD kuklası diktatörler dönemi başladı, 350 bin kişi öldü.)

1915’te Haiti’yi işgal edip Dominik’i kurdu. 1921’de Nikaragua’yı işgal etti (1979’a kadar süren diktatörlük kurdu. Somoza adlı işbirlikçisinin öncülüğünde Ulusal Muhafızlar adlı terör örgütünü kurdu. Antiemperyalist direnişin başını çeken Sandino ve arkadaşlarını katlederek 40 yıldan fazla sürecek bir terör, sabotaj ve suikastlar devrini başlattı.)

1927-1949 arasında, Çin’de Çan Kay Şek diktasını ve onun terörünü, şiddetini destekledi. 1931-1944 arasında, El Salvador’da işgaline karşı yerli ayaklanmasında 15 bin kişiyi; 1914-34 arası Haiti’yi işgalinde 3500 kişiyi öldürdü.

1935’e kadar Bolivya’da kuklası olan hükümetlerin öteki Latin Amerika ülkeleriyle savaşlarında on binlerce kişi öldü.

1945’te Japonya’nın Hiroşima (6 Ağustos) ve Nagazaki (9 Ağustos) kentlerine attığı atom bombasıyla 250 bin kişiyi öldürdü. Çin’i bombaladı.

1947’de Yunanistan’da komünist yönetimi önlemek için yaptığı müdahalenin sonucu 50 bin ölüydü. 1947’de Tayland’da askeri darbe yaptırdı.

1949’da Çin Devriminden sonra Formoza adasında Taivan devletinin kurdurdu. 1950-54 arasında Şangay’ı bombaladı, komünistlerin iktidara gelmesi üzerine Kore’ye müdahale edip yüz binlerce yurtsever Koreliyi, öldürdü, ülkeyi Güney-Kuzey diye ikiye böldü.

1954’te Guatemala’da yaptığı darbe sırasında 100 bin Guetemalalıyı öldürdü. 1955-58 arasında Endonezya, Laos ve Kamboçya’da CIA operasyonları ve bombalamalar düzenledi. 1956-59 arasında Küba’da 60.000 kişiyi, işbirlikçi diktatör Batista’nın ABD’li danışmanların ortak operasyonlarıyla katletti.

1960’ta Guatemala’yı bombaladı. 1961’de Küba’ya karşı Domuzlar Körfezi çıkarmasını örgütledi. 1961-73 arasında Vietnam’ı bombaladı. 1963’te Endonezya’yı parçalayıp Malezya’yı kurdurdu.

1964’te Brezilya, ABD yanlısı darbe sırasında 2 bin kişi öldürüldü; Kongo’da, bağımsızlıkçı Lumumba’nın devrilip öldürülmesini sağladı. 1964-73 arasında Laos’ta sol iktidarın engellenmesi için müdahale etti, 2 milyon ton bomba attı.

1965’te Haiti’de bağımsızlıkçı başkanı askeri darbeyle devirdi; işbirlikçisi Suharto aracılığıyla 1 milyon komünist ve ilerici Endonezyalıyı; indirdiği paraşütçülerle 10 bin Dominikliyi katletti. Filipinler’de Marcos darbesini gerçekleştirdi. Peru’yu bombaladı.

1967’de Yunanistan’da Albaylar cuntasını iktidara getirdi. 1969’a kadar Guatemala’yı bombaladı. 1968-80 arasında, Peru’da kuklası diktatörlüklerle kan kusturdu.

1969-75 arasında, komünistlerin iktidarına geçmesinden sonra Kamboçya’yı bombaladı, 600 bin kişiyi öldürdü. 1970-75 arasında Kamboçya ve Laos’ta 1 milyon insanı katletti.

1971’de Türkiye’deki 12 Mart (ve 1980 12 Eylül) darbelerini örgütledi, 12 Eylül öncesinde ABD’nin körüklediği iç savaş ortamında 6 bin kişi öldü.

1973’te Şili’de General Pinochet aracılığıyla düzenlediği darbe ile başkan Allende’yi ve 30 bin kişiyi katletti; 1973’te Uruguay’da darbe sonrası on binlerce kişi öldü ve göçler yaşandı.

1975’te Vietnam’dan kovulduğunda arkasında milyonlarca kişiyi ölü ve sakat bıraktı. (Vietnam, 4,5 milyon ölü. Vietnam’da halkın üzerine attığı 638 bin ton bomba, II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve Afrika’ya atılan toplam bombaların yarısıdır. Kişi başına 5 bomba atılmıştır. On binlerce kadının ırzına geçilmiş, yüz binlerce insan sakat bırakılmış, milyonlarca insan işkenceden geçirilmiştir.)

1957-91 arasında Haiti’de işgale karşı direnenlere ölüm saçtı: 26 bin kişi öldü. 1976’da Arjantin’deki faşist generallerle yaptığı darbe ve işbirliği ile 30 bin kişi öldürüldü.

1976-83 arasında Angola’da sosyalist MPLA’ya karşı çıkardığı iç savaşta 300 bin kişi öldü. 1979-1984 arasında El Salvador’u bombaladı, kuklası cunta aracılığıyla 70 bin kişiyi öldürdü.

1980’de Güney Afrika’nın Mozambik’i işgal etmesini sağladı; Jamaika’da, (1976’da iktidara gelen) Küba dostu Manley’i devirdi. 1980-90 arasında Etiyopya’ya karşı Somali’yi destekleyip (2000’lere uzanan) Somali iç savaşını çıkardı.

1981-1999 arasında Libya’ya karşı sayısız hava operasyonları düzenledi. 1983’te 14 bin deniz piyadesiyle Lübnan’a müdahale etti, operasyonlarıyla binlerce ilerici yurtsever Lübnanlı katledildi, 6. Filosuna ait savaş gemileri Lübnan’a günlerce bomba yağdırdı;

Grenada’yı işgal edip yüzlerce ilerici ve yurtseveri katletti. 1983’te Granada’yı bombaladı, 1979’da iktidara gelen sosyalist başkan Bishop’u devirdi ve iki yıl işgal etti. 1984’te Çad’ın Zaire ve Fas tarafından işgal ettirilmesini sağladı.

1986’da Libya’yı bombaladı, bine yakın sivili katletti, ambargo uygulayarak deniz ablukasına başvurdu. 1989’da Panama’ya asker çıkarttı ve 5 bin Panamalıyı öldürdü; Romanya’da ayaklanmayla Çavuşesku’nun devrilmesini sağladı.

1990’da Peru’da Amerikancı Fujimori eliyle on binlerce Kızılderili’yi katletti; Liberya’da 1980’de iktidara gelen ABD karşıtı hükümeti devirdi. 1990’dan sonra; Yugoslavya’yı parçaladı: Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna Hersek’in koptuğu ve 100 binlerce kişinin öldüğü, göçtüğü süreci yaşattı, ada Karadağ ve Kosova gibi devletler yarattı. Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek uçaklarıyla Irak halkına karşı bomba yağdırdı, bu vahşeti TV’lerden tüm dünyaya izlettirdi. İç karışıklığı bahane ederek Somali’yi işgale girişti. Sudan’ı bombaladı.

Nikaragua’dan kaçan işkenceci, halk düşmanı Kontraları, Özgürlük Savaşçıları adı altında Honduras’ta üslendirdi ve silahlandırarak Nikaragua halkının üstüne saldırttı. Birçok Latin Amerika ülkesinde Ulusal Muhafızlar adı altında ölüm Mangalarını örgütledi, eğitti, finanse etti, silahlandırdı ve halkın üzerine saldırttı. Afganistan’ı bombaladı: “Sonsuz Adalet” operasyonu…

Bu suçlar yetmedi mi? Dünyanın her yanında uyuşturucu trafiği, beyin göçü ve iç ve dış göçler, İleri karakollar, jandarmalar, barış gönüllüleri, projelerinin dolarlarla desteklenmesiyle güçlendirilen sözde sivil toplum örgütleri (“ngo”lar), kiralık askerler, ajanlar, enerji ajansları, dünya çapındaki finans kurumları ve şirketler… Böyle kısa ve kanlı gıdası savaş (emperyalist savaş, sömürüye dayanan savaş, soğuk savaş, iç savaş…) olan bir tarihte özgürlüğün, demokrasinin, barışın yeri elbette olmaz. İnsana, ülkelere, halklara, insanlığa karşı bunca suç işleyen, “suç dosyası” bunca kabarık olan bir emperyalist güç, elbette, bir avuç işbirlikçi ve hain dışında tüm insanlığın nefretini kazanacaktı, kazandı da…

Korku ve yalan imparatorluğunun saldırganlığının gücünü nereden ve nasıl alıyor. Koca bir kıtaya soykırımlarla el koyup oranın varlıklarını yağmalamasından, Afrikalı zencilerin yıllar boyunca süren köleleştirilmiş emeğinden, kendi yurttaşlarının emekçilerinin emeklerinin sömürülmesinden, işgal ettiği ya da işbirlikçilerini yönetime getirdiği ülkelerin soyulmasından edindiği sermaye birikimi ile güçlenip büyümüştü elbette. Büyüdükçe yayılmış, yayıldıkça büyümüş ve güçlenmişti.

1949’dan beri dünyayı Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlarıyla kendi istek ve çıkarlarına göre yönlendirip sömüren Amerikan emperyalizminin, günümüzdeki Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni politikasını 1979’da Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relation-CFR) denilen çekirdek yönetici kadrosu belirledi.

Hedef alınan ülkelerde krizler çıkarmak, etnik, dinsel, aşiret ve soy çatışmalarını derinleştirmek; bu ülkelerin yöneticilerini “diktatör, terörist” ilan ederek askeri darbe ya da dış müdahale ile değiştirmek; demokrasi, adalet, özgürlük vaatleriyle direnen ülkelerin yöneticilerine karşı halkı ve dünyayı kışkırtmak gibi politikalarla dünyayı ele geçirme operasyonlarını sürdürdü ve büyük imparatorluğunu kurdu.

İdeolojik gıdasını Yahudi asıllı tarihçilerden (Uygarlıklar Çatışması adlı kitabın yazarı Samuel Hunnigton ve “En büyük hayalimiz başkenti İstanbul olan Büyük Ortadoğu Birleşik Devletleri’ni kurmaktır.” diyen Bernard Lewis)’den alan, “Yenimuhafazakârlar” (“Neoconservative”) denilen ve Amerikan dış politikasını belirleyen İsrail yanlısı “şahinler” lobisi, 11 Eylül’den 15 gün sonra teröre karşı savaşın İsrail’in tüm düşmanlarına yönelmesi gerektiğini söyledi.

Bu lobide, Yahudi asıllı Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz; Dick Cheney; “Roma’nın Kartaca zaferinden bu yana ilk defa bir devlet bu kadar büyük bir güce erişiyor.” diyen, Amerikan imparatorluğu hayalinin vazgeçilmez tutkulusu Bush’a Saddam’ın yok edilmesi için açık mektup yazan “Yeni Amerikan Yüzyılı İçin Proje”nin kurucularından, Cennet ve Güç adlı kitabında “Amerikalılar Mars’tan Avrupalılar Venüs’ten geldi” diye yazan Robert Kagan; ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney’in ulusal güvenlik danışmanı, Türkiye’de büyükelçilik yapan Eric Edelman; yükselmesini My Lai katliamını gizleyen raporun altındaki imzaya borçlu olan Vietnam Kasabı Dışişleri bakanı “zenci” Colin Powell ve Amerikan politikasının yarım yüzyıllık demirbaşı, militarist çizginin en bağnaz temsilcisi; deneyimli, 1976’da Savunma Bakanı, İsrail’e silah yığan, “Silahlarımız ikna edicidir.” diyen Donald Rumsfeld… gibi kişiler var.

Beyaz Saray’ın bağnaz dinci, ırkçı ve militarist çizgisinin bileşimi olan hükümet, dünyadaki her operasyonun ardındaki itici güçtür. Kendilerini Tanrı’nın seçtiği insanlar ve “Evrenin efendileri” olarak görürler. Bu ekibin uygulamaya koyduğu dünyanın “Yeniden Yapılanma”sını öngören “Centom Projesi” 2023’e kadar gerçekleşmiş olacaktır.

(Rastlantı mı? Anımsayalım, bizdeki işbirlikçiler de 2023 demiyorlar mı?) Bu projenin Ortadoğu’daki ilk ayağı Irak’a saldırıdır, sonraki adımların nerelere atılacağını da ilan etmişler ve atmaya devam ediyorlar. Hedefleri dünyanın petrol, boraks, krom, toryum, neptünyum ve su kaynaklarına sahip olmak ve egemenliklerini ideolojik, siyasal, ekonomik, askeri mali, kısacası her alanda dayatmak ve pekiştirmektir.

Bu büyük korku ve yalan imparatorluğu Amerika yenilmez mi? Yılladır sürdürülen bir yıldırma ve psikolojik savaş politikasıyla değerli uzmanlar, strateji dehaları, bazı Amerikancı emekli generaller, televizyon yorumcuları, büyük gazetelerin köşe yazarlarının dedikleri ya da yazdıkları gibi gerçekten yenilmez mi? Ona karşı çıkmak delilik mi? Hiç yolu yok mu ona karşı çıkmanın?.. Oysa Amerika’nın tarihi aynı zamanda yenilgilerin de tarihidir. Japonya’yla baş edemeyince Hiroşima ve Nagazaki’ye “atom bombaları” atarak yüz binlerce insanı öldürerek mi yenilmezliği kazandı? Aslında atom bombası atması yenilmesi değil mi? Kore’de Türk Tugayı’nın öne atılmasıyla kurtuldu Koreli yurtseverlerin elinden. 1961 Küba Çıkartması fiyaskoyla sonuçlandı. Vietnam’da napalmlarla, kitle imha silahlarıyla yüz milyarlarca dolar harcamasına karşın defolup çıkmak zorunda kaldı. Tüm bunlar yenilgisi değil mi Amerika’nın?

Ve savaşlar tüm dünyada savunma ve silah harcamalarını artırıyor. Ve ABD’de demokrasi ve özgürlük var; demokratik bir biçimde özgür olarak Amerikalılar bu petrol, savaş, kan, ateş, bomba, füze, katliam, soykırım kokan yöneticileri seçiyorlar!.. Emperyalizm istediği kadar güçlü olsun, en güçlü, en büyük, en korkunç olsun, insanı unutuyor.

Brecht unutulan insanı anlatıyor şu şiirinde; günümüzün Bush’una sesleniyor:

“Tankınız ne güçlü generalim/ Siler süpürür bir ormanı/ Yüz insanı ezer geçer/ Ama bir kusurcuğu var:/ Bir sürücü ister. — Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim/ Fırtınadan tez gider, filden zorlu/Ama bir kusurcuğu var:/ Usta ister yapacak. — İnsan dediğin nice işler görür generalim/ Bilir uçmasını, öldürmesini insan dediğin/ Ama bir kusurcuğu var:/ Bilir düşünmesini de.”

Savunulan her yurt, emperyalizmin korku ve yalan imparatorluğunu sarsıp parçalayan bir destandır. İnsana yakışan; köleleştiren “özgürlük” değil, yurt savunması bilinci ve eylemidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’undaki şu sözünü unutmamalıyız: “Bir millet, varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilecek olan girişimleri ve fedakârlığı yaptıktan sonra başarı elde edebilir. Ya başaramazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna karar vermek demektir. Bu nedenle millet yaşadıkça ve girişimlerini fedakârlıkla sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.”

Öner YAĞCI
telgrafhane.org

http://telgrafhane.org/korku-siddet-ve-yalan-imparatorlugu/

Posted in DÜNYA ÜLKELERİ, EMPERYALİZM, SİYASİ TARİH | Leave a comment

YFCHP KURULTAY *** DEDİKLERİMİZ BİRER BİRER GERÇEKLEŞTİ * CHP’DE BU KURULTAY SONRASINDA AMERİKA İYİCE YÖNETİME YERLEŞTİ

mehmet patan
mmpatan@hotmail.com

DEDİKLERİMİZ BİRER BİRER GERÇEKLEŞTİ
CHP’DE BU KURULTAY SONRASINDA
AMERİKA İYİCE YÖNETİME YERLEŞTİ

Kurultaydan üç gün önce 18. Olağanüstü Kurultay için
“SATILMIŞ BİR MAÇ İZLEYECEĞİZ” demiştik. Öyle oldu.

Kurultay ne için toplanmıştı?
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde KK’nın başarısızlığının sorgulanması ve genel başkanlıktan uzaklaştırılması için toplanmamış mıydı. Peki hiç bu konu gündeme getirildi mi?

Hayır. Bunun yerine ne konuşuldu? Parti meclisi nasıl oluşturulacak? Kimler girecek? Kimler çıkacak? Bunlardan başka bir şey konuşulmadı. Halbu ki Ekmeleddin’in niye aday gösterildiği ve bunun sonucunda gelen başarısızlık irdelenecekti. Ekmeleddin’in adı bir kere olsun ağıza alınmadı.

Peki niye alınmadı?
Okyanusun ötesinden gelen emirler almayacaksınız” dedi de ondan. Çünkü Ekmeleddin’in sorgulanması Amerika’dan gelen emirlerin sorgulanması idi
.

Koskoca parti, bin kişinin üzerinde delege, yüzün üzerinde milletvekili, gene yüzlerce yaşayan ve partiye şimdiye kadar yön vermiş partili eski milletvekili, yönetici bürokratlardan oluşan binlerce kişi iki gün boyunca bu büyük yenilginin sorumluları, Amerikanın işbirlikçileri Genel Başkan ve yardımcılarından hesap sormadan kurultay izliyoruz diye orada gün geçiriyorlar, ceplerinden para harcayıp otelleri lokantaları zengin ediyorlar, sonra da gene yenilginin sorumlularına partiyi teslim edip evlerine dönüyorlar.

BUNA NE DENİR?

Ya bu insanlar aptal,Ya bu insanların üzerlerinde ölümcül bir korku var.
Ya da bu insanlar okunmuş, üflenmiş, beyinleri kontrol altına alınmış.
Bunun başka bir anlamı nedir: lütfen bilen birisi varsa açıklasın.

Adam taaa Amerika’dan beri geliyor. Senin Genel Başkanını çağırıyor. Şimdiye kadar CHP’yi kötülemiş, Cumhuriyeti kötülemiş, bunun yerine Osmanlıyı araştırıp yeniden kurmak için çalışmalar, araştırmalar yapmış bir kişiyi bu memleketin başına Cumhurbaşkanı adayı göstereceksin demiş. Senin Genel Başkanın bu emre itirazsız evet demiş. Partiden, milletvekillerinden, üyelerden, illerden gizleyerek utangaç utangaç , yaptıklarından utana sıkıla efendisinin emirlerini yerine getirmiş, onların istedikleri doğrultuda açıklamayı yapmış, seni de, partiyi de, ilkeleri de, Türkiye’yi modernleştirmek için şimdiye kadar verilen mücadeleyi de hiçe saymış. Partililere de “tıpış tıpış oy vereceksiniz” diyerek kendi yaptığı onursuz işi herkesin yapacağını sanmış. Sonuç da rakibini Çankayaya çıkarmış.

Sen bu onursuzluğu içine sindiriyorsun. Bunun sorumlularından hesap sormak için toplanan kurultaya gidiyorsun. Hesap sormadığın gibi bu onursuzluğu yapanların emri altında çalışmak için oluşacak kurullara girmek amacıyla mücadele veriyorsun. Yani ben de böyle bir gün gelirse daha çok onursuzlaşayım, yeter ki bana da bir milletvekilliği, bir parti meclisi üyeliği verin diyorsun.

Bir de satılmış kurultayın satılmış muhalefet adayı var. Bu aday sözde KK’nın Amerika’dan aldığı emirleri teşhir edecekti. Bu kukla ne Amerika’dan bahsetti, ne partiye giren Fethullahçılardan bahsetti, ne Ekmel’den bahsetti, Ne Cumhuriyete yapılan saldırılardan bahsetti. Zaten Ekmeleddin’den bahsedemezdi. Çünkü Ekmeleddin’i O’da desteklemişti. Grup Başkanvekili olarak yenilginin sorumluluğuna ortak idi.

Bütün bu tezgahlara, bu boşluklara rağmen, bütün bu delegelerin seçimlerinde titizlikle Genel Merkezi destekleyen kimselerin illerde delege seçilmesine rağmen KK’nın politikalarını reddeden 415 kişi çıkmıştır. Eğer bu şikeli maçı izlemekten nefret eden ve dolayısiyla seçimleri protesto eden veya hatalı oy kullanan 150 kişi de karşı oylara sayılsa idi, KK seçimi bu kadar kolay kazanamazdı.

Kılıçdaroğlu’nun artık gizlisi saklısı kalmamıştır. Açıktan açığa Partiyi sağa çekeceğini, Atatürkçü çizgiyi terkedeceğini, Atatürkçüleri partiden atacağını açık açık ilan ederek bu seçimlere girmiş ve aldığı oyları bu şekilde almıştır.

Artık bundan sonra kimse partinin çizgisi sağa kaydırılıyor diye şikayet etmemelidir. Mücadele etmelidir.Bundan sonra artık Amerika iyice Genel Merkeze yerleşmiştir. CHP’yi tamamiyle ele geçirmiştir. Bu önceden de böyle idi. Ama biraz üstü örtülü idi. Şimdi açıktan açığa bu ilan edilerek Amerikan işbirlikçileri seçimlere girmişler, aldatmacalı bir seçimi kazanarak Genel Merkeze oturmuşlardır.

Bundan sonra Atatürkçüler partiden teker teker atılacaklardır. Özellikle eli kalem tutan, Genel Merkezi eleştiren, Atatürkçülüğü savunan, Cumhuriyet’in değerlerine sahip çıkan , emperyalizme karşı çıkan kesimler partiden uzaklaştırılacaktır. Bunların yerlerine Amerikan ajanları, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e şimdiye kadar küfür edenler, küreselleşmeci- Amerikancılar alınacak ve ülke AKP ile işbirliği içinde bölünecek, Cumhuriyetimiz yıkılacaktır.

BİZE DÜŞEN NEDİR?

Gayet doğaldır ki, her zaman olduğu gibi emperyalizmle ve işbirlikçileri ile savaşmak Atatürkçülerin hoşuna gider. Dedelerimizin savaşla, kılıçla, kurşunla kazandıkları bu toprakları ve kurdukları Cumhuriyeti, puştluklarla, kalleşliklerle, hilelerle, alçaklıklarla, şerefsizliklerle ele geçirmek isteyen düşmana bırakmayacağız.

Açıkçası zevkli bir mücadele günleri yaklaşıyor.
Neler yapacağımızı, nasıl yapacağımızı
Atamız Bursa Nutku’nda söylemiş.
Yeniden okuyalım.

Saygılarımla

Mehmet Patan
11 Eylül 2014. .

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH | Leave a comment

YAĞDANLIKLAR *** “Who Dares Wins” (Cüret Eden Kazanır)

Prof. Mustafa AKSOY

1983-87 Londra.

Bir grup arkadaş ITVde yayınlanan haftalık siyasi eğlence programı “Who Dares Wins” (Cüret Eden Kazanır) izliyoruz. Yayın birden bire kesildi. Bir haber sunucusu ekrana geldi ve son derece ağır ve ciddi bir ifade ile bir son dakika haberi okudu:

“Sayın seyirciler, biraz önce St. Anns hastanesinden aldığımız habere göre Prens Charles başarılı bir ameliyat geçirdi. Başhekim Richard Johnston’un verdiği bilgiye göre, 2 saat 45 dakika süren operasyon sonucunda, Sir Alaistair’in dili Prens Charlesın makatından çıkarıldı. Prens iki gün sonra taburcu edilecek…”

Açıklamada, Sir Alaistair’in, konuşma yeteneğini yitirdiği urnet, aynı kanalda 22.00 haberlerini sunan ünlü bir gazeteciydi. Geçmişte İngiliz basınında Royal Watcher denilen Saray muhabirliği de yapmıştı. (Sir A.B. 2012 yazında aramızdan ayrıldı.)

Türkiye gibi resmi ve ciddi bir ülkeden gelen bizler, bu yayın karşısında önce bir afalladık. “Bir gazeteci Prensin kıçını yalarken, dili g…ne kaçmış da, ameliyatla alınmış da…” “Koskoca gazeteciyi de koskoca Prensi de yerin dibine batıran bir yaklaşım;ayıp yani değil mi? yarın ortalık karışır, yapımcının işine son verirler; Sir Alaistair ITV aleyhine dava açar, Prens acaba kimi mahkemeye verir..” türünden tahmin ve mülahazalar yürüttüğümüzü hatırlıyorum. Ertesi gün hiçbir şey olmadı…

Gazeteciler iktidarla aralarına mesafe koyamaz ise, Kralla, Başkanla iyi geçinmek, onların gözünde makbul insan olmak ya da kendini aklınca hep zirvede tutmak için yalakalık yaparsa, işte böyle dilini kaybeder! Bu yayın, birilerinin kulağına küpe olsun mu?


Benim en az 40 yıllık dostum Fransız satirik siyaset gazetesi Canard Enchainé de (Zincirli Ördek) her hafta iktidar yağcılarını özel olarak “Cilacılar köşesi”nde teşhir eder. Ortalama 400 bin satışı olan, bir santim ilan almadan neredeyse yüzyıldır yayınlanan bu gazete Çarşamba sabahı bayiye çıkar ve Salı gecesi geç saatlerde Elysée (Cumhurbaşkanlığı) ve Matignon (Başbakanlık) Saraylarında endişe ve korku ile taranır. Kanalizasyon çukuruna düş, Canardın ağzına düşme… Rezil eder Başkanları, siyasetçileri, iş adamlarını, yağcıları, yalakaları… Bu aralar burada çok ihtiyaç var böyle bir gazeteye. Üstelik hiç de konu ve kahraman sıkıntısı çekmez, her hafta 20-30 sayfalık ek bile vermek zorunda kalır…

***

Şimdi Davutoğlu AKP Başkanı ve dolayısıyla Başbakan oldu ya, yandaş medyada aman efendim ne övgüler, ne yalakalıklar, sormayın gitsin… Hani Davutoğlunun kim olduğunu, ne yaptığını bilmesek, bu yazılarda göklere çıkarılan adamın bir başka Ahmet Davutoğlu olduğunu sanacağız.

Bu yazılardan yeni bir bilgi de edindik: Davutoğlunun akademik kariyer yaptığı Malezya, Dünyada Ivy League, Eaton ve Ecole Polytechnique’den daha önemli bir üniversite diyarı imiş!

Habercilikte, muhabirin/gazetecinin ne yazdığı ne kadar önemli ise, neyi yaz(a)madığı da bir o kadar önemlidir. Haberlerde çizilen portrelerde, söyleşilerde, köşe yazılarında ayar tamamen kaçmış. Star, Yeni Şafak, Milliyet, Habertürk gibi gazetelerde, iktidar yanlısı internet sitelerinde, yalakalık vergiye tabi olmadığı için olsa gerek, eline kalemi alan uçmuş. Eleştirel yaklaşım tatile çıkmış, denge, karşı tarafın görüşü namevcut. Nasıl da kalemin ucunu kaçırıvermişler görseniz gülersiniz. Ama bu yazılar sabit, bir yıla kalmaz, arşivden çıkarılıp yazanları pişman eder. Akif Beki mesela tersten yapmış bu hatayı…

Gerçi biz Osmanlı Evladıyız(Davutoğlu için bestelenen şarkının sözlerinden) Hünkara methiye düzme geleneği var bizde. E şimdiki Has Odabaşı da kendisine Neo-Osmanlı denmesinden hoşnut ya… Oysa ki bihaber, çünkü olsa olsa çakma Osmanlı. Bu zat, yakın bir geçmişte Osmanoğullarının hayatta kalan mensuplarını Londra Büyükelçiliğinde toplayıp onlara bir yemek vermişti. Yemeğin sonunda da “Sizleri Konyaya da davet etmek isterim. Şeb-i Arus törenleri döneminde…” demişti. Osmanoğullarının beti benzi atmış bu daveti duyunca. Büyük tarih alimi Davutoğlu, Osmanoğulları sülalesinin, yani padişah efradının, Şehzadeler hariç, Istanbuldan hatta Saraydan dışarı çıkmadığını, çıkarsa da ya sürgüne ya da ölüme gönderildiğini unutmuş herhalde. “Yok Sayın Bakanım, biz Nice’de çok memnunuz, sağolun…” deyip geçiştirmişler bu tehlikeyi.

CHPli emekli Büyükelçi Loğolu, yeni Başbakan için Sicili sıfırdır dedi. Diplomat terbiyesi içinde ancak bu kadar ağır konuşulur.

Davutoğlunu henüz hiçbir şey yapmadan, bu kadar övmenin, övme ihtiyacının sebebi ne olsa gerek?

Komşularla Sıfır Sorun diye yola çıkıp, Sıfır Komşu durağına varan, Türkiyeyi Ortadoğuda mezhep savaşına sokup yüzlerce insanın ölümüne neden olan, Wikileaks belgelerine göre Washington yönetimince Deli ve tehlikeli olarak nitelenen, oğluna yoksul bursu verilen bir kişiyi bol bol övmek gerekir ki bu olumsuzluklar örtülsün, gizlensin. Yakında dillerini kaybetme riskiyle karşı karşıya olanlar, kendilerinden geçercesine,

“Abdülhamid Hanın beklenen ruhu

Reisin emanetisin Davutoğlu
Aydınlığa uzanan o kutlu eller için
Mazlumların yanında kıyamda olmak için
Yetimlere dokunan Resullahın ahdı için
Ümmet için…/ Millet için… / Allah için..”

diyerek Davutoğlunu şirin göstermeye çalışıyor. Korkunç ve berbat!

Davutoğlu hakkında yazılanların sentezini çıkarmaya çalıştım: Çoğu Gürkan Zenginin Hoca kitabından seçilip alınmış sadece olumlu olay ve görüşler. Doğum yeri Konya-Taşkentten akraba izlenimleri. En sık işlenen temalar Annesini 4 yaşında kaybetti, Babaannesi ona her gün dua ederdi, Hem İstanbul Erkek Lisesi hem de Boğaziçi mezunu, Parlak bir bilim adam, Kitapları çok satıyor, Türkiye’nin Kissingeri…

Bu son tanımlama ilginç. Düşünelim biraz, Henry Kissingere neden ABDnin Davutoğlusu denmez de bizimkine Vietnam savaşının mimarının yerli versiyonu denir?

Birisi yazdı mı bilmem. Kulis haberidir. Washingtonda Dışişleri Bakanı Bayan Clinton, Davutoğlu kendisini telefonla aradığı zaman, sekreterine “Yok deyin yok, şu anda toplantıda filan deyin” diyormuş. O kadar sevilen ve sayılan bir diplomat yani…

Davutoğlu’nun ne kadar zengin bir bilgi birikimine sahip olduğunu göstermek için neredeyse her biyografisinde -Stalin’in Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm kitabını okuduğu sırada orta üçteydi- cümlesi var. Biri de Diğer öğrenciler gibi o da hemen Kafkayı, Goetheyi okumaya başlamıştı. Berthold Brechtin eserlerini tanımıştı diyor. İyi güzel de Davudoğlu’nun söylem ya da eylemlerinde bugün bu yazarların hiçbir izine rastlayamıyoruz ki… Böyleleri için Fransızca bir deyiş vardır: Vous avez une bonne lecture mais vous lisez mal! (İyi kitaplar okuyorsunuz ama okumanız kötü!)

Davutoğlunun simyacı yeteneklerini sergilemiş imzasız bir yağdanlık:

Eflatun’dan Hege’le kadar düşünce tarihini incelemek, Osmanlı-Türk ve İslam kültürünü içselleştirmesi sonucunu doğurdu. Müthiş bir şey yani… Patates püresinden portakallı ördek yapmak gibi bir maharet!.

Bir de mazlumların koruyucusu edebiyatı var ki, gerçekleri altüst etmenin bu kadarı olur. Okur sanacak ki, Davutoğlu, Türkiye’deki Kürtlerin, Kesep’deki Ermenilerin, Şengal’deki Şiilerin hamisi… Halbuki kendisi İŞİDe “terörist” bile diyemiyor!

Davutoğlu yazılarında ön plana çıkan o uhrevi, dini söylem de pek sevimsiz. Boğaziçi Üniversitesinden söz ederken mesela O orada öğrenciyken mescit açılmıştı bilgisi ne kadar anlamlı değil mi? Davutoğlu sanki Başbakanlık değil Şeyhülislamlık makamına getirilmiş.

Davutoğlu’nu övmekte sınır yok; Bence iyi oluyor. Özgüvenle haddini aşmayı aynı şey sanan bu şahsiyet, bu yazılarla, bu gaz ve yağlarla, zaten patlamaya az kalmış egosuyla, Türkiye’nin iç işlerinde de dış politikada gösterdiği başarıyı gösterirse, Erdoğan ve AKP hanedanlığı beklenenden de daha kısa süre içinde sona erer. Ben ondan sonra görürüm dilini ameliyat masasında başka yerde yitirmişlerin suratını… (varsa tabi!).

Posted in Gundem, HAYATIN İÇİNDEN, MEDYA, YABANCI BASIN | Leave a comment

HERŞEY ÇALINDI ,SIRA MAHALLELERE GELDİ !!! *** ‘AK’ın sırrı Ataşehir’de çözüldü!

Mehmet Y. Yılmaz
10.09.2014
Hürriyet

‘AK’ın sırrı Ataşehir’de çözüldü!

İSTANBUL’da Ataşehir Belediyesi’nin Barbaros Mahallesi, Ümraniye Belediyesi’ne bağlandı.Buna neden gerek duyulduğunu merak edenler mutlaka bir “Avanta Kokusu” da almışlardır. Buna kısaca AK diyelim!

Ataşehir Belediyesi, daha önce Kadıköy Belediyesi sınırları içindeydi. Burada bir “finans kent” kurulmasına karar verildiğinde, AKP iktidarı bir kanun ile Ataşehir’i, Kadıköy’den ayırıp ayrı bir belediye yaptı. Hesapları ilk seçimde bu belediyeyi kazanmak ve “finans kent”ten kaynaklanan rantın üzerine oturmaktı.

Ankara’daki hesap, Ataşehir’e uymadı, belediyeyi ikinci kez CHP kazandı!
Ama ortada ciddi bir “AK” var, bu parti de onu kimselere bırakmaz biliyorsunuz.
Torba kanuna bir madde eklendi, Ataşehir’in Barbaros Mahallesi, “AK” Partili Ümraniye Belediyesi’ne bağlanıverdi!

Aksi düşünülemezdi!

Çünkü “kupon arazilerin” tümü orada!

Kupon arazi denilince akan sular duruyor tabii, çünkü bu işin en büyük uzmanı “AK” Saray’da yaşayacak.

Eski Türkiye’nin Başbakanı’na bir telefon edip inşa edeceği kuleye bir beş–on metre ekletmeyi başarabilen müteahhitlerin kapattıkları araziler orada. 150 trilyonluk bir inşaat harcından söz ediliyor ki sıfırlaya sıfırlaya bitiremezsin!

İnşaatlarda yaratılacak rantın ne kadarlık bir bölümü çoluk çocuğun kurduğu vakıflara “bağış” olarak aktarılacak, onu da şimdiden hesaplayabilmek mümkün değil.

Ama sıfırların bol olacağını eski örneklere bakarak şimdiden söyleyebiliriz.

Parlamenter demokrasi farkı

CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan’ın, NATO zirvesinde, diğer devlet başkanları ve başbakanlar ile neler konuştuğunu, dönüş yolculuğu sırasında uçakta gazetecilere anlattıklarından öğrendik.

O zirveye Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron da katılmıştı.

İngilizler de o zirvede neler konuşulduğunu, Başbakan Cameron’un, Avam Kamarası’nda, milletvekillerine yaptığı açıklamayla öğrendiler. Milletvekilleri açıklama sırasında merak ettikleri hususları sordular, Cameron da kürsüden onları yanıtladı.

Bir parlamenter demokraside olması gerektiği gibi yani!

Birisi dilinden “milli irade” kavramını düşürmüyor, ama uçak muhabbetinde bilgi veriyor, diğeri Meclis’te, milletvekillerinin karşısına çıkıp anlatıyor, tatmin olmayanları ikna etmeye çalışıyor.

Yüzünün kızarma zamanı gelmedi mi?

HÜKÜMET, Mecidiyeköy’de Torunlar’a ait inşaatta on işçinin ölmesi üzerine bir dizi karar aldı.

Başbakan Davutoğlu’nun verdiği talimatlar doğrultusunda Türkiye’nin yıllardır imzalamaktan kaçındığı İLO’nun iş güvenliği sözleşmesi imzalanacak.Şantiye asansörlerine güvenliği arttırıcı yeni düzenlemeler getirilecek, bunu yapmayanların inşaatları mühürlenecek.

İş güvenliği ile ilgili yeni kriterler getirilecek vs.

Bu “cek–cak”ları bu tür her kazadan sonra duyuyoruz, ne kadarının yapılacağını göreceğiz. Soma’daki maden kazasından sonra da benzer “cek–cak”ları dinlemiştik, bir adım atıldığını duyan oldu mu?

Türkiye’de son beş yılda inşaat sektöründe 35 bin 846 iş kazası meydana geldi.
1754 işçi ölmüş, 1940 işçi sakat kalmış. Ve hükümetimizin “uyanması” için demek ki on kişinin aynı anda, bir asansör kazasında ölmesi gerekiyormuş!

Bu hükümetin Çalışma Bakanı yeni değil, 2007 yılından beri Çalışma Bakanı olarak üç ayrı hükümette görev aldı. Onun görevlerinden birisi de işçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlamak.

Davutoğlu başkanlığındaki hükümet toplantısında alınan kararları daha önce düşünmeli ve alınmasını sağlamalıydı. Çabalarına rağmen bunu başaramadığında da istifa etmesi gerekirdi.Ama işçiler sapır sapır ölürlerken o koltuğunda oturmaya devam etti, hâlâ da oturuyor!

Bütün bu ölümlerin siyasi sorumluluğu onun boynundadır.Artık yüzünün kızarma ve bu işi daha iyi yapabilecek birisine bırakma zamanı geldiğini hâlâ düşünmüyor mu?

Posted in Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

TEBRİKLER “KEFERE KEMAL”!..

Av. Cemil Can
09/10/14

Yeni CHP 18. Olağanüstü Kurultay’ının oy birliği ile seçilen divan başkanı Engin Altay, kurultayın 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına bağlı olarak; “darbe yapmaya teşebbüs” ve “casusluk” suçlamaları ile görevlerinden alınan “F Tipi” polis ve yargı mensupları için “güven kurultayı” olduğunu ilan edip, (*) kurultayı Cemaat’e armağan etti!..

Bu nedenle olsa gerekir,bazı yazarlar Y-CHP yerine F-CHP’yi kullanmaya başladılar…

Delegeler uyanmadılar bile…

Kemal Efendi, vaktiyle “F Tipi”nin TSK mensuplarına karşı başlattığı Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları için “Ordu darbecilerden temizlenmeli” manasına gelen sözler ediyordu. O zaman TSK’ya armağan edilecek bir kurultay yapamadı…

Dikkatinizden kaçmamıştır sanırım. “Dersimli Kemal”; bu yer küre üzerinde hırsıza “hırsız” dediği için inandırıcılığını ve itibarını kaybeden tek siyasetçidir…

Zira halk, Kemal’in suçladığı kabinenin başını sahiplenmiş ve Cumhurbaşkanlığı ile ödüllendirmiştir. Denilebilir ki, “Dersimli Kemal”, güven vermez kişiliği ile aynı zamanda hırsızları aklama işlevini üstlenmiştir. İlginçtir bu süreçte kendine olan destek de “anlamlı” bir şekilde azalmıştır. O kadar güvenilmez bir adamdır yani…

Kılıçdaroğlu 4 yılda kurultay delegelerini ayarladıktan sonra “dürüstlük maskesini” de indirmiştir…

Abdullah Öcalan’ın verdiği talimatları harfiyen yerine getireceğini kurultayda taahhüt edecek kadar ileri gidebilmiştir…

Toprak bütünlüğümüzü tehlikeye atacak olan “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın çekince konulan bütün maddelerini imzalayacağını söylemekten hiç çekinmemiştir!… Böylece daha önce “açık çek” vererek desteklediği “açılım”ın önündeki son taşı da kendi elleriyle temizlemiştir!..

Bundan böyle, Y-CHP’de toprak bütünlüğünü savunmak yasaktır ama ülkenin parçalanmasının kilometre taşı olan “ana dilde eğitim”i savunmak mecburidir!.. Ulusal birliği sağlayarak “ulus devlet”i kuran CHP’de, artık ulusculuğu savunmak da suç sayılacaktır!..

CHP’nin kurultay delegesi bu konularla ilgilenmedi bile..

“Dersimli Kemal”den, ABD Elçisi ile birlikte bir otel odasında baş başa ne konuştuğunu açıklaması bekleniyordu. Büyükelçi acaba o konuşmada kulağına ne fısıldamıştı? Bu en çok merak edilen soruydu. “Çatı adayı” diye ilan ettiği AKP’nin eski adayı Ekmeleddin Bey’i kendisine kim önermişti? Belki onu açıklar diye çok bekledik. Onu da ötekini de demedi…

Demek ki, “Yeni CHP”’nin asıl görevi, AKP’nin “Yeni Türkiye”sine uygun muhalefet yapmaktır…

Arka arkaya yaşanan 4 seçim yenilgisinden sonra, beşinci seçimde CHP oylarında “anlamlı bir azalma” olmazsa çekilmeyeceğini söyleyen Kılıçdaroğlu’nun, anlaşılıyor ki, PKK’yı meşrulaştırmasından daha önemli başka görevleri de vardır!..

“Dersimli Kemal” aslında başarılıdır! Atatürk’e “Kefere Kemal” diyen birini CHP’nin Bilim Kuruluna seçtirmek ve bu kadar kısa süre içerisinde her dediğine gözü kapalı “evet” diyecek kurultay delegelerini yaratmak öyle kolay değildir!..

Hakkını yemeyelim. Tebrikler…

(*) http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/chpli-altaydan-dikkat-ceken-sozler-h36144.html

Posted in SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH | 1 Comment

Die Welt gazetesi *** Foyası ortaya çıkan diktatör İslamcı

Foyası ortaya çıkan diktatör İslamcı
10.09.2014

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’in Irak Şam İslam Devletine (İŞİD) karşı mücadele etmek için NATO ülkesi üyelere ortak mücadele planı yapmak üzere çağrıda bulunması üzerine Alman Die Welt gazetesi, Türkiye ve Katar’ın dış politikada iki yüzlü bir politika izlemiş olmasından dolayı oluşturulmak istenen ittifakı zorlayacağını savundu.

Alman Die Welt gazetesinden Lord Weidenfeld‚ “İttifak mı? Türkiye ve Katar bizim düşmanımız!” başlığıyla bir makale yazdı.Gazetetede yer alan haber-yorumda Erdoğan’ın dış politikada iki yüzlü bir politika izlediği ve Erdoğan için foyası ortaya çıkan diktatör, İslamcı lider tanımlaması yapıldı.

Gazetenin haberi şöyle devam ediyor:

“Hennry Kissinger Obama’ya Avrupa ve NATO üyesi ülkelerini de yanına alarak kamuoyu baskısı olmadan ve herhangi bir gecikme olmadan barbar İŞİD ile mücadeleye karşı öncülük etmesi için çağrıda bulunuyor. İŞİD’in uygar dünya için tehdit olduğu açık bir gerçek. Bu kez Obama İŞİD’e karşı mücadelenin ana hatlarını belirlemek istiyor gibi görünüyor.

Ancak NAO ülkesi iki partnerle bu ortaklığı zorlayacak gibi. Türkiye ve Katar.

Erdoğan’ın Türkiye’si NATO ülkesi bazen belirsiz/ şeffaf olmayan bir rol oynamaktadır. Ancak Erdoğan, foyası ortaya çıkan diktatör, İslamcı olarak Büyük Atatürk’ün laik, batı yönelimli Türkiye’sini sistematik bir biçimde dinci otoriter bir sisteme dönüştürmeye çalışmaktadır.

Erdoğan İsrail ile birlikte çok sayıdaki cihadisti Türkiye sınırından Suriye’deki kriz bölgesine geçişine izin vermekte, Kürtlerle ikili bir politika yürütmekte – Kürtlere kendi bağımsız bölgelerinde ( otonom bölge) ekonomik yardım etmekte- ancak Türkiye’de ise Kürtler’e “ikinci sınıf ” muamelesi uygulamakta. Erdoğan’ın karakteri İsrail eski Başbakanı İzak Rabin’in Filistin lideri Yaser Arafat hakkındaki söylediklerini çağrıştırdı: “Onun karakterini ölçmek, bir lastik bandıyla yılan balığını yakalamak kadar kolaydır”

KATAR?

“Obama’nın göz kamaştırıcı diğer ortağı ise zengin Katar. Katar Hamas’ı ve diğer İslamcı radikal grupları ekonomik olarak finanse etmekte ancak diğer taraftan Amerikan kuruluşları, kültür ve El -Cezire gibi medya kurumlarını da maddi olarak desteklemekte. New York’taki İngiliz bir medya şirketi sahibi – daha önce Kaddafi’nin oğlu ile birlikte çalışmıştı- Katar’ın Amerikan şirketleri için önemli bir müşteri olduğunu söyledi. Katar da dış politikada iki yüzlü bir politika izlemektedir. Petrol ve doğal gaz anlaşmalarıyla ülkeleri kendisine bağlamakta.

Mısır’da da durum karışık. Mısır Savunma Bakanı Sisi ile birlikte çalışan Amerika ve yatıştırıcı Batının egzersizi ile Mısır’da başarılı bir zafer olabilir. Ancak eleştirmenler İkinci Dünya Savaşında Hitler rejimine karşı eşit olmayan politik bir ittifakı hatırlasınlar. Churcill’in İngiltere’si ile Stalin’in Rusya’sı…Bunların da aralarında ortak hiçbir şey yoktu…. ( Türkiye ve Katar’ın fonksiyonları nedeniyle ) IŞİD’e karşı oluşturulmak istenen ittifak da buna benziyor.”

Süheyla Kaplan/Almanya

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=foyasi-ortaya-cikan-diktator-islamci–1009141200

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, FAŞİZM, İrtica, ORTADOĞU ÜLKELERİ, RADİKAL İSLAM, SİYASİ TARİH | Leave a comment

Yaşasın saltanat !!! *** TÜRGEV ÖNÜNE GELENE EL KOYUYOR *** Kadıköylüler’e kötü haber

Kadıköylüler’e kötü haber

Kadıköy İskele’deki Deniz Yıldızı kafeteryası, 17 Aralık’ta adı geçen TÜRGEV’e devredildi.

BirGün’ün haberine göre, Kadıköy’deki Deniz Yıldızı kafeteryası, Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan başta olmak üzere yönetimini AKP’lilerin oluşturduğu TÜRGEV’e devredildi. Kafeterya İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın talimatıyla zabıtalarca boşaltıldı. İTÜ DEFAV Başkan Yardımcısı emekli Kaptan Cengiz Karabüber, “Uzun süreden beri burayı işletiyoruz. Buradan alınan gelir ile yardım faaliyetlerinde bulunuyorduk. Şimdi bu olay yardımlarımıza sekte vurdu.

Vakıf üyelerinden aldığımız aidatla yardımlarımızı devam ettirme şansımız yok. İlgililerin, kararlarını bir daha gözden geçirmelerini ve aklı selim bir karar vererek tekrar işletme hakkını bize vermelerini istiyoruz. Bunu yardım ettiğimiz kişiler adına istiyoruz” dedi.

Odatv.com

Posted in SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

Emine Erdoğan’a zehir zemberek mektup *** “Recep, bu ülkenin parasını babanın mirası gibi harcama”

Size bu ülkenin bir kadını olarak, kadın kadına dertleşmek için yazdım. Ayıp oluyor bu kadar müsriflik. Çok ayıp.Gelin bizi dinleyin. Şakşakçılarınızı, kralın soytarılarını etrafınızdan kovalayın. Dost acı söyler.
Eşinizi uyarın. Harcadığı milyarlar, bizim paramız. Türkiye’nin kaynakları.

“Recep, bu ülkenin parasını babanın mirası gibi harcama” diyin.
“Bak tarih müsriflerin acı öyküleriyle dolu. Gel tarih okuyalım,….

Ünlü haber spikerinden Emine Erdoğan’a zehir zemberek mektup:

Uzun yıllar TRT’de haber spikerliği yapan Gülgün Feyman Budak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’a bir mektup yazdı.Mektubunda “Size bu ülkenin bir kadını olarak, kadın kadına dertleşmek için yazdım. Ayıp oluyor bu kadar müsriflik. Çok ayıp.” diyen Gülgün Feyman Budak, Emine Erdoğan’a bir de Şah Rıza Pehlevi’nin dul eşi, Farah Pehlevi’nin yaşam öyküsünü anlatan kitabı tavsiye etti.

Budak’ın mektubunu Türk sanat müziği sanatçısı Onur Akay facebook adresinden şu notla paylaştı: “Diksiyonuna hayran olduğum spiker Gülgûn Feyman, Emine Erdoğan’a özel bir mektup yazmış. Daha önceki yıllarda olsa, bu mektup Köşk’e ulaşınca kesin yok edilirdi. Şimdi sosyal paylaşım siteleri sağolsun, yeni first lady mutlaka okur.”

İşte Gülgün Feyman Budak’ın yazdığı o mektup:

Pek Muhterem Hanımefendi;

Uzun süredir beklediğinizi bildiğimiz Cumhurbaşkanlığı mertebesine erişmenizden dolayı eşinizi ve sizi kutlarız. Hayırlı uğurlu olur inşallah. Hem ailenize hem de ülkemize!

Atamızın mirasını, ona en küçük zarar getirilmesine izin vermeden koruyup kollama görevini seçmen size ve ailenizin diğer fertlerine verdi. Çok iyi bilirsiniz ki emanete hıyanet olmaz!

Seçmenlerin size verdiği bu kutsal emaneti koruma kollama görevini, hâttâ vatan nöbetini, ikbalinizin son gününe dek hakkıyla yapacağınıza adımız gibi emin olmak isteriz. Aksini düşünmek bize, hıyanet size yakışmaz yoksa!

Değerli eşinizin Başbakan olduğu yıllar içinde siz daima müspet bilimlerden yana olduğunuzu bu toplumdan esirgemediniz.

HASTANELERE OLAN İLGİNİZİ BİLİYORUZ

Özellikle modern hastanelere olan ilginiz ve değerli katkılarınızdan bu konuyu iyi biliyoruz.

Hastanelerin daha fazla kazanması için seçmen kitlenizin büyük bölümünü oluşturan üfürükçülere asla taviz vermediniz.

Ekonomi müspet bilimdir. ‘Beyler, özel hastaneler özel statü taşır!’ diye düşündüğünüzden eminiz. Ah Emine Hanımefendi ahh! Keşke sizin yönetiminde olduğunuz, hatta ortak veya sahip olduğunuz şık, modern ama ucuz hastanelerimiz, pastanelerimiz olabilseydi de yufka yüreğiniz sayesinde orada tüm seçmenleriniz, modern koşullarda sağlık hizmeti alabilseydi! Ahhh… Ahhh… Keşke! Neredesiniz Emine Hanım?

Size olan özlemimizden sonra gelelim devlette verdiğiniz ekonomi savaşına… Olur mu? Emine Hanım? Biraz kızabilirsiniz ama…

Emine hanım; bu ülke nereden nereye geldi, nasıl geldi, sanırım size pek anlatan olmadı. Bu bilgisizlik her halinizden pek belli oluyor. Aaa, durun kızmayın hemen. Cahiller hemen köpürür, siz aydınsınız biliyoruz… Vallahi… Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp! Oysa siz öğreniyorsunuz işte!

EŞİNİZ BEYEFENDİ DAHA CENİN BİLE DEĞİLKEN…

Hayrünnisa Hanımın hazinemizden devasa harcamalarla, vergilerimizle, dekore ettirdiği, hepimizin, lânet ne kelime, kem sözlerle kutsadığımız Cumhurbaşkanlığı konutunu kasvetli bularak, AK SARAY adını verdiğiniz Atamızın mirası topraklara yerleşme isteğinizi pek anlayamadık.

İstanbul’un bir zamanlar suç, fuhuş ve uyuşturucu baronlarının yaşadığı semtini anımsatan AK SARAY isminin siyasî mekânda ne işi var?

Bakın Hanımefendi, eşiniz Beyefendi daha cenin bile değilken kazanılan zaferlerin, yüce zaferlerin adresi olan bu güzel ülkeyi biz ATATÜRK’ÜN askerleri, kimseye peşkeş çektirmeyeceğiz. Bunu siz iyi biliyorsunuz.

Pek Muhterem Hanımefendi, eşinizin getirttiği uçağın bu ülkeye maliyetini acaba kendisine sordunuz mu? Biz biliyoruz ama sanırım size söylememişler. Emine Hanım, bu uçağın 400 milyon dolar olduğu belirtiliyor.

SİZ DUYUNCA KIZMADINIZ MI

Biz bu parayı duyunca düşüp bayılacaktık. Olamaz, bu ülkenin parasını böyle çar çur edemezler dedik.

Siz duyunca kızmadınız mı eşiniz beyefendiye. Kasımpaşa nireee Aksaraylar, köşkler, villalar, lüks otolar, sayısız uçaklar nireee?

“Recep, biz kimiz? Duyan bize sonradan görmeler, aç gözlüler, edepsizler derse çok üzülürüz” demediniz mi?

Yandaş gazetecilerin o uçaklara binebilmek, etrafa Recep Beyle seyahatteydik diyebilmek için alkış tuttuğunu unutmayın. İnanın Emine Hanım hepsi kan emici, kan. Yarın iktidar sizden gittiğinde yanınızda o yağcı tayfanın tozunu bile bulamayacaksınız.

AYIP OLUYOR BU KADAR MÜSRİFLİK

Gelelim konumuza…

Pek Muhterem Hanımefendi, çocuklarınızı ne büyük yoksulluklar içinde büyüttüğünüzü biliyoruz. Yoksulluk ayıp değil. Ama sonradan görmelerin görgüsüzlüğü hem ayıp hem de alay konusu yapar insanı. Bu duruma düşmek isteyeceğinizi hiç sanmayız.

Size bu ülkenin bir kadını olarak, kadın kadına dertleşmek için yazdım. Ayıp oluyor bu kadar müsriflik. Çok ayıp.

Gelin bizi dinleyin. Şakşakçılarınızı, kralın soytarılarını etrafınızdan kovalayın. Dost acı söyler.

Eşinizi uyarın. Harcadığı milyarlar, bizim paramız. Türkiye’nin kaynakları.

“Recep, bu ülkenin parasını babanın mirası gibi harcama” diyin.

“Bak tarih müsriflerin acı öyküleriyle dolu. Gel tarih okuyalım, öğrenelim” diyin.

“Bazen bir şeyler söylüyorsun tarih bilmediğin ortaya çıkıyor. Ayıp oluyor” diyin.

“Sen günah nedir biliyor musun? Bizi Allah affetmeyecek. Yazık olacak imam hatip eğitimine” diyin.

Ne derseniz diyin Emine Hanım. Bu kör yolculuğa bir son verin. İnanın o zaman ülkenin kahramanı olursunuz.

Size bir kitap bile önerebilirim. Şah Rıza Pehlevi’nin dul eşi, Farah Pehlevi’nin yaşam öyküsü. Bir çırpıda okunuyor.

Saygılar…”

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=unlu-haber-spikerinden-emine-erdogana-zehir-zemberek-mektup-1009141200

Posted in SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

YAKIN SİYASİ TARİHİN İÇİNDEN ÖNEMLİ BİR BELGE *** İSMET İNÖNÜ’DEN ORGENERAL CEMAL GÜRSEL’E MEKTUP

Değerli arkadaşım,

Bu sabah annem Özden Toker ile birlikte İsmet İnönü’yü doğum yıldönümünde -24 Eylül 1884-Anıtkabir’de andık. Tarihte bu kadar büyük haksızlığa ve acımasız eleştiriye uğramış devlet adamı azdır..İnsafsızca saldırılara “ömrüm boyunca vatan için aziz olan bir dava peşinde koştum, veremeyeceğim hesap yoktur” diyerek karşı çıkan İnönü’ye ait tarihi bir belgeyi arşiv bilgisi olarak dikkatinize sunuyorum.

Yassıada Mahkemelerinin başından itibaren ölüm cezalarına karşı olduğunu Adalet Bakanı Abdullah Gözübüyük’ten, Cemal Gürsel’e ve temas ettiği MBK üyelerine aylarca öncesinden ifade eden İsmet İnönü, çabalarının sonuçsuz kalması üzerine, idam kararlarının açıklanmasının ardından Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel’e siyasi ders niteliğinde bir mektup yazmıştı. Ekte 13 Eylül 1961 tarihli bu mektubu bulacaksınız ve zaman içinde İnönü’nün öngörülerinin ne kadar doğru çıktığına şaşacaksınız.

Selam ve saygılarımla başarılar dilerim.

Gülsün Bilgehan
Ankara Milletvekili
ve Parti Meclisi üyesi

24/09/2012-Ankara

Orgeneral Cemal GÜRSEL

Sayın Silahlı Kuvvetler Başkumandanı ve Milli Birlik Komitesi Başkanı

Yassıada kararları tebliğ ve ilan edilmek üzeredir. Kararlar arasında ölüm cezaları bulunursa bunların infazı Anayasaya göre Milli Birlik Komitesinin tasdikine bağlı olacaktır.

Kararların tebliğinden iki gün evvel yüksek makamınıza müracaat ederek ölüm cezalarının infazı hususundaki ciddi endişelerimin Milli Birlik Komitesine duyurulmasına tavassut buyurulmasını –aracılık-istirham ediyorum.

Memleketin siyasi hayatında mesuliyet sahibi olarak idam cezalarının tasdikindeki büyük zararları arz etmek için başka bir vasıtamız ve çaremiz olmadığından, müracaatımın zaruri görülmesini saygılarımla rica ederim.

Mahkemenin her tesirden uzak olarak tam bağımsızlıkla karar vereceğine ve mahkemenin vereceği kararların adil olacağına şüphe yoktur. Ancak, Milli Birlik Komitesi üyeleri, ölüm cezalarının infazı için son söz sahibi olmak salahiyetiyle teçhiz edilmişlerdir. Bu hususta Milli Birlik Komitesi üyeleri, hükümlerin kararlarına mesnet teşkil eden hukuki ve kanuni unsurlar dışındaki bazı gerçekleri ve zaruretleri göz önünde bulundurmak mevkiindedirler.

Ben bu müracaatımla, memleketin selameti bakımından hayati ehemmiyette saydığım bu gerçekleri ve zaruretleri ortaya koymak istiyorum.

Sayın Orgeneralim,

Memleketimizin bugünkü halinde ne kadar az sayıda olursa olsun, ölüm kararlarının tasdik ve infazı yüksek milli menfaatlere her suretle aykırıdır. Kansız bir ihtilal yapıldı. Böyle bir ihtilalden bir buçuk sene sonra, geçmiş bir iktidar erkânının siyasi suçlarından dolayı idam edilmeleri, siyasi idamların bünyesinde zaten mevcut olan hak tereddüdünü azami ölçüde arttırmış olacaktır. Suçluların en ziyade kahrını çekmiş vatandaşlar bile bu infazı aşırı bulacak ve müteessir olacaklardır. İhtilalden bir buçuk sene sonra seçimlere gidiyoruz. Eski, yeni siyasi parti mensupları arasında yaklaşma ve anlaşma çareleri arıyoruz. Bu çabalama içinde artık eskimiş olan siyasi suçlardan dolayı idam cezası tatbik etmek, siyasi partiler arasında ve memlekette manen huzur teessüsünü imkânsız kılacaktır.

Unutmamalı ki, yarın seçime gidecek ve seçimlerden sonra idareye katılacak siyasi partilerin çoğu, geçmiş iktidar partisinin mensuplarına büyük mikyasta istinat etmektedir. Bunlar yalnız seçim esnasında değil, seçimden sonra da ruhlardaki daimi yarayı işletmekten geri kalmayacaklardır. Ceza tatbikinin bünyesinde taşıdığı ibret ve tenbih hususları, şimdiye kadar infaz yapılmamasında daha ziyade mevcuttur. Memleket huzurunun ve vatandaş münasebetlerinin iyi yola girmesi için ümitlerin bağlanabileceği tek çare bundan ibarettir.

Suçluların idam olunmaması, ayaklanma teşebbüsünde olacakların cüretini arttıracağı endişesi mübalağa edilmemelidir. Ayaklanma teşebbüsünün maddi kuvveti, hiçbir zaman devlet ve hükümetin kuvveti ile başa çıkamaz. Bu teşebbüslerin dikkate alınacak tarafları daha ziyade ruhi ve manevi kuvvetleridir. Bu kuvvetler ise, idam cezasının infaz olunması ile artmak ve infaz olunmaması ile zayıflamak istidadındadırlar. İnsanların tecrübesinin bir değeri varsa, bizim her yerde gördüğümüz sonuç budur.

Sayın Orgeneral,

Biraz da infaz meselesinin bir diğer önemli tarafına temas etmek isterim.

Mahkemenin vereceği kararlara tesir edilmemesi ve mahkemece verilen kararların tatbik edilmesinin, ordunun isteği olduğundan bahsedilmektedir. Mahkeme kararlarına tesir edilmemesi arzusu ordu için tabii bir ihtiyaçtır. En büyük milli müessesemiz olan ordumuzun adalet bağımsızlığı fikri ile dolu olmasını, millet anlayışının bir yankısı saymak lazımdır. Bu arzu takdire ve saygıya layıktır. Yalnız, ölüm cezasının infazı ayrı bir meseledir. Nitekim Anayasa bunu, Milli Birlik Komitesinin hususi kararına bağlayarak kayıt ve şart altına almıştır.

Eğer varit ise, ordu adına Milli Birlik Komitesinin idam kararının tasdikine icbar edilmesi-zorlanması-haksız ve kanunsuzdur. Ordu adının böyle bir mevzuda kullanılması, Türk ordusunun edebi şerefine karşı saygı duygusu ile telif olunamaz. Ordu tesiri ile bir infaz muamelesi millette orduya karşı deva bulmaz bir kızgınlık yaratacaktır. Milletle ordu arasına girecek böyle bir hatıranın tepkisini düşünmek, insana dehşet veriyor.

Bilhassa, ,infaz kararında ordunun tesirini Milli Birlik Komitesince yerine getirmek, akla gelebilecek mahsurların en büyüğünü taşır ve tarih önünde karar verenlere de verdirenlere de hesapsız vebal yükler. Ordunun böyle bir tesir yaptığına ve yapacağına asla inanmıyorum. Milli Birlik Komitesinin, ağır ve şerefli vazifesini tamamlarken, memleketin selameti bakımından duyduğum endişelerin üzerinde duracağına ümit ediyorum.

Sayın Orgeneral,

Türkiye bugün bir ittifak manzumesi –topluluğu-içindedir. Her meselenin önünde, Milli Savunma için müttefikler arasında haysiyetli ve itibarlı bir mevkide bulunmamızın büyük ehemmiyeti vardır. Bu, bizim için öyle bir ihtiyaçtır ki, bunda kusurlu olmak, hatta ittifak manzumesi içinde bizden daha kusurlu üyelerin bulunması ihtimalinde bile bizim için mazeret teşkil edemez.

Siyasi suçlardan dolayı ölüm cezası, bugün yeryüzünde hemen hiçbir medeni ülkede kalmamış gibidir. Türlü tehlike karşısında bulunan memleketimizin bekçileri ve koruyucuları olan Milli Birlik Komitesi üyelerinin, ellerindeki aziz emaneti, vehim bir itibar buhranına maruz bırakmayacaklarını hulus ve ümit ediyorum.

Sayın Orgeneral,

İnfaz meselesinde düşündüklerimi şimdiye kadar muhtelif vesilelerle size ve temas edebileceğim Milli Birlik Komitesi üyelerine tam bir açıklık ve kesinlikle söylemekte kusur etmedim. Şimdi resmi vazife olarak, son kararı vereceğiniz anda Milli Birlik Komitesine bu konudaki düşüncelerimin resmen bildirilmesini sizden niyaz ediyorum.

Üstün saygılarımın kabulünü istihdam ederim Sayın Orgeneralim.

13 Eylül 1961
İsmet İNÖNÜ

Posted in HUKUK-YARGI-ADALET, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH | Leave a comment