Allah Muhafaza-kâr Parti…

Bekir Coşkun
16 Kasım 2013
Cumhuriyet

Allah Muhafaza-kâr Parti…

İstersen içine “demokrat”ı koy…
“Muhafazakâr demokrat parti” de…
Zırnık yakışmaz…

Son on günün bilançosuna bak:
- Karşı devrimin simgesi türban kamuya girdi…
- Andımızı okuyan öğrenciler gözaltında…
- Türbanlı milletvekilleri alkışlarla Meclis’e geldiler…
- Atatürk’ün ölüm günü zihniyetin en önde gelen gazetesi tam sayfa “Olmasaydı da olurduk” diye ilan yayımladı…
- Tekke ve zaviyelerin serbest bırakılması için kanun teklifi verildi…
- Başbakan öğrenci evlerini hedef gösterdi…
- Polis öğrenci evlerini basmaya başladı…
- THY uçaklarında ilk ezan okundu…
- Polis, arabasına Atatürk posteri asanı durdurup sökmek istedi, toplanan yürekli insanlar izin vermediler…

Sadece on günde bunlar oldu…
On yılda olanlarla çarpın…

Bir kara bulut gibisin…
Çöktün Türkiye’nin üzerine…
Ufuk çizgisi zifiri karanlık…

Muhafazakâr demokrat partiymiş!..
Neren demokrat?..
Sadece dinin emirlerini demokrasi sınırının içinde muhafaza edip…
Geri kalan ne varsa tekmelemek midir “muhafazakâr demokrat” olmak?..
Çağdaş yaşam, ifade özgürlüğü, laik eğitim, evrensel hukuk…
Kadın, genç, çocuk…
Ne varsa…
Tümünü düşman sayıp, sadece yobazlığa yol vermek midir “muhafazakâr demokrat”lık?..

İlla isim istiyorsan…
“Allah Muhafaza-kâr parti” de…
Bak yakıştı…

Posted in Bekir Coşkun yazıları | Leave a comment

BÜYÜK DEVLET

Rifat Serdaroğlu
16 Kasım 2013

BÜYÜK DEVLET

Bir devletin “Büyük Devlet” sayılması için, tarihsel- ekonomik- askeri güç- insanlığa hizmet-bilimsel gelişmişlik gibi şartların yanı sıra, dünyanın saygı duyduğu, itibarlı, bilgili ve saygın devlet adamlarına da sahip olması gerekir.

Ülkenizi yönetenler cahil insanlarsa, üstelik bilmediklerini bilemeyecek kadar kibir içindelerse, tepedeki cehalet kademe-kademe ülkenin tüm yönetim sistemine bulaşır. Cehalet kadar bulaşıcı bir hastalık yoktur.

Tepedeki yönetici, kendi seviyesindeki adamları göreve getirir, göreve getirdikleri de anayasa, yasalara ve dünyadaki gelişmelere değil, tepedeki yöneticiye göre vaziyet alır.

Böyle olunca ülkenin ciddi meseleleri konuşulmaz çözüm yolu bulunmaz, zaman denen en önemli değer bir daha geri gelmemek üzere boşu boşuna akar gider. Ülke tüm enerjisini faydasız konular için harcar, tüketir.

Türkiye’nin son bir haftadır tartıştığı konulara bakarsanız ne kadar faydasız işlerle uğraştığımız, ne kadar ilkel ve maalesef ne kadar zavallı kişiler tarafından yönetildiğimizi anlarsınız;

*Adana Valisi;
Değerli Sanatçı Yasemin Yalçın’ın “Şuayip” adlı bir karakteri var. Uyanık, kısa yönden köşe dönmeyi ticaret sanan, zampara bir tip.

Şuayip Vali, vatandaşlara “Gavat” diye hakaret ediyor.

Şuayip’in patronu Erdoğan, “Biz Valimizi yedirmeyiz” diyor.

Türkiye’yi yöneten bir “Devlet Adamı” olsaydı, şunu yapardı.

Şuayip Vali, o hakareti yaptıktan sonra daha Valilik Makamına ulaşmadan açığa alınırdı. Hakkında soruşturma açılır ve bu Valinin tüm icraat ve harcamaları incelenir, hem idari hem de adli yargılama yapılırdı. Tüm Kamu Görevlileri de vatandaşa küfür ve hakaret etmenin sonucunu görürler ve insanlara ona göre davranırlardı.

*Dershaneler Olayı;

Kendine “Hizmet” dedirten Cemaat, Erdoğan ile ters düşünce dershanelerin kapatılması tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Erdoğan, “Ya benimsin, ya da kara toprağın” der gibi “Bitaraf olan-Bertaraf olur” dedi ve kılıcını çekti. Türkiye başka işi yokmuş gibi bu olayı tartışıyor. Kimse işin gerçeğini konuşmuyor.

Türkiye’yi yöneten bir “Devlet Adamı” olsaydı şunu yapardı;

Çağdaş Demokrasilerde kimse-kimsenin inancına karışamaz. Devlet tüm inançlara eşit mesafededir, herkesin inançlarını özgürce yaşaması için gerekli tedbirleri alır.

Tarikat ve Cemaat adındaki gizli örgütler yasadışıdırlar ve vatandaşa dini gerekçeler dayatıp, onları dolandıramazlar. Devlet Adamı, Anayasa ve Yasaların gereğini yerine getirirdi.

Türkiye’de eğitim ve dershaneler problemi ile ilgili olarak, meseleyi köklü olarak ve tüm yönleriyle ele alır, tüm tarafların katılımıyla alınacak bir “Ortak Kararı” Türk Milletinin önüne koyardı.

*Barzani Geliyor;

Erdoğan, hacıyolu bekler gibi can dostu-onur konuğu Barzani’nin gelişini bekliyor. Aklı sıra Barzani’yi BDPKK’ya karşı kullanıp yerel seçimlerde oy toplayacak! Dede İdris Barzani ile başlayan Baba Molla Mustafa Barzani ile alevlenen Mesud Barzani ile sona yaklaşan Bağımsız Büyük Kürdistan davasının savunucusu, Erdoğan ve Davutoğlu’nun hatırı için yüz yıllık davasından vazgeçecek, öyle mi?.

Türkiye’yi yöneten bir “Devlet Adamı” olsaydı şunu yapardı;

Başta Amerika-İngiltere-Fransa-İran-Irak olmak üzere tüm bölge ülkeleriyle konuşup, şu mesajı verir ve gereğini yerine getirirdi;

“Bu andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devletine yapılacak silahlı terör saldırıları, hangi devletten gelirse gelsin, anında misliyle karşılık görecektir. Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK Narko-Terör örgütü militanları, Türkiye’de bir tane asker veya polis öldürürlerse, bu cinayetlerin müsebbibi Mesud Barzani olacak ve hesap ondan anladığı dille sorulacaktır. TC Devleti bu konuda uluslararası antlaşmalardan doğan tüm haklarını çekinmeden kullanacaktır.TC Devleti dost ve düşmanlarının listesini yenilemek istemektedir.”

Ülkenizi yönetenler çapsız ise, yüreksiz ise, vatan sevgisinden nasibini almamış ise günlük meseleler içinde boğulur gidersiniz.

Böyle olunca da Tüsiad-İşçi Sendikaları-Üniversite- Medya omurgasız hale gelir, Sivil Toplum Örgütleri iğdiş edilir, olan vatandaşa olur.

Böyle bir ülkede Şuayipler Vali-İktisatçılar Yüksek Mahkeme Başkanı-Akif Deki ve Nagehan Alçı gibiler de yorumcu olur ve olmayan bilgileriyle milletin kafasını ütülerler…

“Kadın, erken doğum yapmış. Hasta olan bebeğini 15 gün sonra doktora götürmüş. ‘Doktor Bey, çocuğum devamlı ağlıyor, emmiyor, gidip-gidip geliyor, aman bana bir çare’, demiş.

Doktor, çocuğu iyice muayene etmiş ve anneye; ‘Bak Hanım, bu çocuk fazla yaşamaz. İyisi mi, sen doğru kocanın yanına git. Yenisini yapın, bundan size hayır yok’.

Ey Türk Milleti,

Ortaçağdan kalma bu badem takımından ne sana, ne de gelecek nesillere hayır gelmez. Bunları kökten değiştir, yeni bir iktidar yap. Senin kurtuluşun bu yoldadır. Haydi, ayağa kalk ve kurtar kendini.

Sağlık ve başarı dileklerimle

Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları | Leave a comment

ÇOBAN

Yılmaz Özdil
16 Kasım 2013
Hürriyet

ÇOBAN

barutun kokusu, düştü burnuma

dört bir yana istiyorum
dibinden patlatayım
adamlar gibi, dağlara düşeyim
tutmak istiyorum, Kürdistanımı

*

taa ki Kürdistan
zavallı ve perişan
esir düşene kadar
uykuya daldılar
esaret uykusuna daldılar
uyudular, uyudular
bazı kereler başlarını kaldırdılar
fakat, düşman kellelerini kesti

*

ya babam, acaba ne yapalım?
insanlık istemiyorlar
saldırın ve tutun
kemiklerini kırın
o pislik iğrençleri
içimizden çıkartın

*

el ele verelim, ilerleyelim
vatan için yürüyelim
ya ölüm
ya kurtuluş
güneş bizim için doğdu
uyanın uykudan çabuk
artık savaş zamanıdır

*

Şivan Perver’in bazı şarkılarının sözleri bunlar…
Ne kadar hümanist, ne kadar kardeşçe di mi?

*

“Çoban” demektir, Şivan.

Kaval dinler gibi dinlememek lazım.

*

Hadi cümleten hayırlı düetler.

Hürriyet

Posted in Bölücü KÜRTÇÜLÜK, Politika ve Gundem | Leave a comment

En turistik şehrimiz!

Yılmaz Özdil
15 Kasım 2013
Hürriyet

En turistik şehrimiz!

Yılbaşından bu yana…

İsveç büyükelçisi Diyarbakır’a geldi. Almanya büyükelçisi Diyarbakır’a geldi. Japonya büyükelçiliği başkâtibi geldi. Almanya parlamento heyeti geldi. Fransa büyükelçiliği başkâtibi geldi. Avusturya büyükelçisi geldi. Norveç büyükelçisi geldi. Belçika büyükelçisi geldi. Danimarka büyükelçisi geldi. İsviçre parlamento heyeti geldi. ABD’nin Adana konsolos yardımcısı geldi. İsrail belediye heyeti geldi. AB heyeti geldi. İrlanda büyükelçisi geldi. Hırvatistan büyükelçisi geldi. İsviçre dışişleri bakanlığı güvenlik dairesi heyeti geldi. Japonya askeri ataşesi geldi. Guatemala’dan üniversite heyeti geldi.

*

Az sabır, bitiyor…

*

Yunanistan büyükelçisi geldi. ABD büyükelçisi gelmedi mi? Elbette geldi. İngiltere büyükelçisi geldi. Fransa büyükelçiliği idare ataşesi geldi. İspanya’dan Bask bölgesi dış ilişkiler sorumlusu geldi. İrlanda’dan Sinn Fein heyeti geldi. Hollanda parlamento heyeti geldi. İtalya büyükelçiliği siyasi müsteşarı geldi. Hindistan büyükelçiliği askeri ataşesi geldi. Güney Afrika büyükelçiliği askeri ataşesi geldi. Kanada büyükelçiliği askeri ataşesi geldi. Avustralya büyükelçiliği askeri ataşesi geldi.

*

Samimi söylüyorum, Barzani’nin gelmesini anlarım ama… Kendi ordusunu hapse tıkan sayın Türkiye ahalisi hiç merak etmeyecek mi birader, taaa Avustralya’nın askeri ataşesi neden Diyarbakır’a gelir?

Posted in Yılmaz Özdil | Leave a comment

‘ATATÜRK OLMASAYDI…’

Aydoğan KEKEVİ
Mayıs 2011

‘ATATÜRK OLMASAYDI…’

08.05.11 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Sn. Leyla Tavşanoğlu’nun “AB. Hukuku” uzmanı Belçika’lı Prof. Dr.Marc Maresceau ile yaptığı bir söyleşi yayınlandı.Söyleşinin bir yerinde Sn.Profesör “ATATÜRK olmasaydı Türkiye yok olur giderdi.”diyor.

Bu kısa cümle bende Cezayir’li yazar Şeyh Abdülhamid bin Badis’in: “Allahü Teala’nın Kemal aracılığıyla ihsan ettiği mucize olmasaydı, Türkiye de giderdi, onunla birlikte Şark da yok olurdu.” cümlesini anımsattı..

Bir başka benzeri cümle de yine bir başka batılı Daniel Dumoulin’in ATATÜRKle ilgili olarak söylediği ‘‘Türkiye, ATATÜRK’ü Allah’a borçlusun, Geriye kalan her şeyi de ATATÜRK’e...” cümlesi..

Bana gelen “Çanakkale savaşlarından Bir Kesit” başlıklı bir iletideki yazının sonunda da yine benzeri bir cümle var: “İnançlı bir insan olan Cemil Conk Bey karargâh subaylarına dedi ki, ”Mustafa Kemal Bey’i ALLAH’ın lütfuna, zaferi de Mustafa Kemal Bey’e borçluyuz”.

http://www.turktoresi.com/viewtopic.php?f=27&t=3054&start=0

* * *

ATATÜRK’le ilgili olarak dört ayrı zamanda; birbirini tanımayan dört ayrı insan; belki de dört ayrı, birbirine zıt siyasal görüş tarafından dile getirilen fakat sadece kısa ve özlü olmalarıyla değil, düşünce olarak da birbirini çağrıştıran belki binlerce örnekten sadece dördü…

Demek ki “Aklın yolu bir olunca” gerçeğin yansıması da bir oluyor..
“Kin” “hırs” ve “hınç”a teslim olmamış beyinler yürekler “Mustafa Kemal ATATÜRK”ün büyüklüğü, eserlerinin evrenselliği humanizmi konusunda birleşiyorlar..

Burada önemli olan bu cümlelerin çağrıştırdıklarının karşılıklı bir “esinlenme” olup olmadığı değildir; önemli olan o cümledeki düşünceye sahip çıkılıp çıkılmadığı, benimsenip benimsenmediğidir. Nitekim bu cümlelerin ruhuna yürekten inananlar bu cümlelere sahip çıkmakta, yazılarında iletilerinde bunlara yer vermektedirler…

Eğer zaman ve mekan olarak birbirinden uzakta olan bu insanlar aynı şeyi düşünüyor, aynı duyguları paylaşıyorlar benzeri cümlelerde birleşiyorlarsa burada sadece kişilerin kişisel algılamalarından da öte tarihsel bir gerçek dile getirilmektedir, ki önemli olan da budur.

Bunlar değişik zamanlarda değişik uluslardan, değişik insanlarca söylenmiş sözlerdir ama hepsinin ruhu, verdiği mesaj aynıdır: Mustafa Kemal ATATÜRK sadece Türk Ulusunun akyazgısı değil, aynı zamanda Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin olduğu kadar “sömürülen ulusların” ilham kaynağı ve geleceğidir de..

* * *

ATATÜRK’ün kurduğu çağdaş devletten, laik Cumhuriyet’ten zarar gördüğüne inanların hırsını hıncını kinini anlıyor insan; ama ya onlarca kez tersi kanıtlanmış yalanlarla iftiralarla iğfal edilmiş olan o genç dimağlar? Onlar neden araştırmadan okumadan; düşünmek, karşılaştırmak gereğini hissetmeden kendilerini yalanın şehvetine kaptırırlar anlamak zordur onları..

Hani Çanakkale’de kıçına tekme yemiş İngilizin, Anadolu’da şamar yemiş Fransızın, postallarını Anadolu yollarında bıraka bıraka kaçan Yunan’ın ve hatta onların torunlarının ATATÜRK’e olan hırsını hıncını kinini anlıyorum da…

Annem nankörlükle karşılaştığı durumlarda nankör için “gözüne dizine dura inşallah” derdi, bilmem fazla söze gerek var mı?

* * *

Evet madem ki “ATATÜRK olmasaydı…” ile başladık yine aynı şekilde Attila İLHAN’ın yeminli ATATÜRK düşmanlarına söylediği bir cümlesiyle bitirelim;

“ATATÜRK olmasaydı siz hain bile olamazdınız..”

Aydoğan KEKEVİ

* * *

Türküm dogruyum çaliskanim.
Yasam; küçüklerimi korumak
büyüklerimi saymak
yurdumu budunumu özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek ileri gitmektir.
Varligim Türk varligina armagan olsun.
NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE

Posted in ATATURK | Leave a comment

İzmir’in İşgali ve bir Osmanlı Valisi: Kambur İzzet Paşa

Değerli okur,

Sayın Zeki Sarıhan’dan bir eleştiri mektubu aldım.Sayın Sarıhan’a teşekkür ederim.Mektubun aşağıda paylaştığım yazı ile ilgili bölümünü bilginize sunuyorum.Prof. Dr. Turgut TURHAN’ın aşağıdaki yazısını bu eleştiri ve bilgilendirme mektubu ışığında okumanızı dilerim.

Naci Kaptan

Sayın Kaptan,

İzmir, Aydın vilayetinin merkezi idi ve vali tabii Aydın vilayetini bu merkezden yönetecekti. Hatay’ın Antakya’dan yönetilmesi gibi.Aydın Valisi’nin sıfatı Paşa değil Bey idi. Onun yıldızının parlaması Mudanya Anlaşması’ndan değil, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra parlamış olmalıdır. (Mudanya Anlaşması Ekim 1922′de Zaferden sonra imzalanmıştır)

Zeki Sarıhan

***

“Gerek işgal sırasında, gerek işgalden sonra Yunanlılarla mükemmel bir uyum içinde çalışan İzzet Paşa, görevini kalp krizinden öldüğü 5 Ocak 1920 tarihine kadar sürdürdü. Bu uyumlu çalışma nedeniyle, devrin Yunan hükümeti kendisini “Anoteron Taksiarhis” nişanı ile ödüllendirdi. Cenazesi ise, yine Yunan hükümeti tarafından, korgeneral rütbesine ulaşmış bir asker cenazesine eşdeğer tutuldu ve devrin askeri ve mülki erkanının katıldığı muhteşem bir törenle Emir Sultan Dergahı Haziresine defnedildi…Ne diyelim? Herhalde bize sadece “Allah taksiratını affetsin” demek düşer…”

Prof. Dr. Turgut TURHAN (DAÜ Hukuk Fakültesi)
22 Mayıs 2011 / Pazar

İzmir’in İşgali ve bir Osmanlı Valisi: Kambur İzzet Paşa

Barışı tesis etmek amacıyla toplanan galip devletler, “devletlerin kendi kader tayin etmeleri” uydurması altında, yenilen devletlerin topraklarını kendilerince harita üzerinden paylaşarak gerçekte onların kaderlerini tayin ediyorlardı! El ele, kol kola, davetler paylaşılarak, şampanyalar içilerek, tiyatrolara gidilerek neşe içinde sürüp giden sözde paylaşım çalışmalarından, “kendi kaderini tayin hakkı” prensibine bel bağlayan Osmanlı da nasibini aldı ve Vahdettin ile sadrazamı Damat Ferit Paşa’nın çok güvendiği İngilizler, politik ağırlıklarını Yunanistan lehine koyarak bu devletin İzmir’i işgal etmesine onay verdiler. Gerekçe de açıktı: Mudanya Mütarekesinin 7.md.si…yani “itlaf devletlerinin güvenliklerini tehlikede gördükleri her stratejik noktaya işgal etme hakkına sahip olmaları”!!

Musul, Kerkük, İskenderun ve Osmanlı toprağının diğer bazı önemli kısımları da bu maddeden hareketle işgal edilmemiş miydi? İşte sıra şimdi de İzmir’e gelmişti…Ne de olsa İzmir ve yöresindeki Rumlar tehlike ve tehdit altındaydılar. Zira Türkler onları katlediyordu!! İşte bu uydurma gerekçeyle beraber, daha Çanakkale Savaşı sırasında İngiltere’nin yanında savaşa girmesi şartıyla Yunanistan’ peşkeş çekilen İzmir ve havalisi, sonunda Konferansın yıldızı olan Venizelos’un, günde 15 saat çalışarak İngilizleri yanına çekmesi, İtalyanları saf dışı bırakması, Fransızları ikna etmesi sonunda, 4 yıllık bir gecikmeyle de olsa, artık Yunanistan’ın oluyordu.

İzmir’in işgali sorunun çok önemli olan bu stratejik boyutunu Paris Konferansında halleden İngiltere, çok iyi biliyordu ki, pratikte karşılaşılabilecek güçlükleri yenmesi çok daha kolay olacaktı. Zira payitahtta, kendisini, tahtını ve hatta hayatını kurtarabilmek için”hilafet makamına sıkı sıkıya sarılan ve “halifeliğin sadece Müslüman bir camiada anlam ve değer ifade edeceği için Osmanlının İngiliz İmparatorluğu ile bütünleşmesinden başka çıkar yol olmadığını” düşünen, bu nedenle İngilizlere hoş görünmeye ve yaranmaya çalışan, onlara daima yalvaran, “kendisinin ve umutlarının önce Allah’a, sonra da İngiliz hükümetine bağladığını” açıkça ifade eden ve hatta daha da ileri giderek Osmanlı ordu ve idaresinin 15 yıl süreyle İngiltere’ye bırakılması projesini bile dile getiren vatansever padişah Vahdettin(!) oturuyordu. Sadrazamlık makamı ise, Vahdettin’in ablası ile evli olan ve Vahdettin’den daha da fazla İngiliz yanlısı olan Damat Ferit Paşa tarafından işgal ediliyordu.

Böyle bir tablo içinde İngilizler için işgalin pratik alt yapısını hazırlamak hiç de zor olmadı. Padişah ve Damat Ferit’e her dediklerini yaptırtan İngilizler, ilk önce Vahdettin ile Damat Ferit’e gönülden bağlı olan ve Kambur İzzet lakabıyla anılan İzzet Paşa’yı 11 Mart tarihinde Aydın ve havalisine vali olarak atanmasını sağladılar. Aydın vilayetinin idare merkezi İzmir olduğundan, 23 Mart’ta göreve başlayan İzzet Paşa, zaman içinde İzmir valiliğine de uhdesine aldı. Arkası da zaten çorap söküğü gibi geldi…Demek ki, İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Richard Webb’in Ocak 1919 da İngiliz Dışişleri Müsteşarlığına yazdığı özel rapor boşa değilmiş. Şöyle diyordu Webb: “ Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdiden valilerini atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz”…İşte bu atamayla beraber İngilizler, işgal sırasında ortaya çıkabilecek tüm sorunları giderecek olan sağ kollarını da bulmuşlardı: Kambur İzzet Paşa….

1871 yılında İstanbul’da doğmuş olan Ahmet İzzet Paşa, aslında yaşadığı dönemde sıkça rastlanan yaşlı ve cahil Osmanlı paşalarından değildi. Üsküdar Rüştiyesini bitirdikten sonra iki yıl yabancı dil okulunda devam etmiş ve 1885 yılında da Bab-ı Ali Tercüme odasında devlet görevine başlamıştır. 24 yıl bu birimde çalışan İzzet Paşa, 1909 yılında Hariciye Nezareti Müdürlüğüne atanmıştır. Nitekim paşa tarafından Fransızca olarak kaleme alınmış olan raporlara bakıldığında, İzzet Paşa’nın bu dile gerçekten hakim olduğu açıkça görülür. 1912-1913 yılları arasında Van valiliği de yapan İzzet Paşa’nın yıldızı, Mudanya Mütarekesinin imzalanmasından sonra daha da parlamış ve paşa, Kasım 1918 de kurulan birinci Tevfik Paşa hükümetinde Efkaf-ı Hümayun ve Ocak 1919 da kurulan ikinci Tevfik Paşa hükümetinde de yine hem Efkaf-ı Hümayun ve hem de vekaleten Dahiliye Nazırlığı yapmıştır. Ancak bütün bu olumlu gözüken geçmişine rağmen İzzet Paşa’nın , Osmanlı tarihinin gördüğü nadir silik, kişiliksiz, yüreksiz ve korkak idarecilerden birisi olduğu, saraya ve Vahdettin’e körü körüne bağlı olduğu ve sarayı velinimeti olarak gördüğü da tarih yazanlarca ifade edilmektedir. Nitekim aşağıda okuyacaklarınız da bu iddiayı doğrular niteliktedir.

“Hürriyet ve İtilaf Partisi” yanlısı olan ve bu nedenle ittihatçı düşmanı kesilerek Vahdettin’e yaklaşan Paşa’nın ilk icraatı Anadolu’da örgütlenmeye başlayan Mustafa Kemal hareketi hakkında övgü dolu sözler yazan, haberler veren “Anadolu” ve “ Duygu” gazetelerini kapatmak oldu. Paşa akabinde tüm yerel örgüt yöneticilerini makamına toplayarak,”Herkes sizi İttihatçılık ve Bolşeviklikle suçluyor. Devletin bu nazik günlerinde İzmir’de huzuru bozmanıza izin vermem” diterek yerel örgütlenmelerin önünü kesmeye teşebbüs etti. Arkasından da Ocak’tan beri vekaleten İzmir Valiliğini yapmakta olan Nurettin Paşa’yı “bir gün dahi valilik yapması tehlikelidir “ demek suretiyle Damat Ferit’e şikayet ederek valilikten aldırması ve kendisinin İzmir valiliğini uhdesine alarak, Nurettin Paşa yerine de Ali Nadir Paşa’nın İzmir ve havalisinden sorumlu 17. Kolordu komutanlığına atanmasını sağlamak oldu. Bunlar daha başlangıçtı…. Bakın İzzet Paşa daha sonra neler yaptı, ne yalanlar söyledi ve Türk milletini nasıl kandıracağını sandı!.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği söylentisi artık ayyuka çıkmıştı. Zaten itilaf devletleri de, aralarında aldıkları karara binaen, işgalden 12 saat önce, yani 14 Mayıs’ta hem hükümete, hem de İzmir valisine tebliğ ettiler. Bu tebliğde askerin mukavemet etmemesini, birliklerin kışlalarında kalmalarını ve silahlarını teslim etmelerini istediler. Damat Ferit , işgalin gerçekleşeceğini zaten Kont Sforza’dan öğrenmiş ve bir nota vermek üzere İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrophe’a gitmişti. Ancak Amiralin böyle bir şey olmayacağını, sadece müttefik güçlerin bazı inzibat birliklerinin kıyıya çıkacağını bildirince Amiral’e inanmış ve nota vermekten vazgeçmişti. 14 Mayıs sabahı ise, kahramanımız Kambur İzzet, Islahat Gazetesi muhabirine şu yalanları söylüyordu:

“Halkı endişeye sevk eden bu tutum, Barış Konferansında zuhur etmeyecektir. Bu söylentileri çıkaranlar,kötü niyetli ve hayali geniş kimselerdir. Endişeye mahal verecek bir durum yoktur” !! Ama tek yalan söyleyen Kambur İzzet değildi. Ali Nadir Paşa da, sanki gelecek olan cevabı bilmiyormuş gibi Harbiye Nezareti Başkanı Şakir Paşa’ya bir telgraf çekerek durumu anlatmış ve ne yapacağını sormuştur Gelen cevap balığın baştan koktuğunu göstermektedir:

“Sadrazam Damat Ferit Paşa ile konuşulmuştur. Babıali’de işgal vukuuna dair bir malumatımız yoktur. Amiralin notası, mütareke hükümlerindendir ve doğal olarak kabul edilmesi gerekir”! Benzderi bir cevap da Damat Ferit’ten Kambur İzzete’e gelir : “ Meclis-i vükeladan karar almadıkça bir tavsiyede bulunamam”! Bundan daha açık “bırakın işgal etsinler denebilir mi?” Bu şartlar altında ne yapsın zavallı İzzet Paşa?

Ama İzmir kaynıyor, özellikle gençler yerinde duramıyordu. Savaşmadan İzmir’ Yunan’a teslim etmek var mıydı? Türk Ocağında toplanan gençler aralarında bir heyet oluşturarak tekrar Kambur İzzet’in huzuruna çıkarlar. İzzet Paşa halkın ve özellikle gençlerin bu işe karışmalarından hiç memnun olmamıştı. Heyeti gayet soğuk bir şekilde karşılamış ve “Her şeyi Damat Ferit Paşa’ya bildirdim, cevap bekliyorum” diyerek gençleri başından savar. Ancak gençler tatmin olmazlar ve toplantıya çok daha kalabalık bir şekilde lisede devam ederler. Bu toplantıya sadece gençler değil, çeşitli görevlerde bulunan memurlar, öğretmenler, sivil giysileriyle subaylar ve diğer bazı kamu görevlileri de katılır. Yeni ve daha etkili bir heyet seçilerek tekrar İzzet Paşa’nın huzuruna çıkılır.

Paşa, artık bu baskıya dayanamaz ve “İşgal haberi doğrudur, lakin işgal hakkında Babıali’den bir emir almadım. Ama müttefik devletlerden bu konuda bir yazı geldi. İşgal sırasında yapılacak aşırılıklar ve taşkınlıklar memlekete zarar verebilir, kan dökülebilir. Bu nedenle sükunetimizi muhafaza edelim” demiştir. İlginçtir, işgali takip eden günlerde İstanbul’da yapılan meşhur Sultanahmet mitinginden sonra Vahdettin’i ziyarete giden heyete de, padişahın, “ bağıralım, çağıralım, sesimizi yükseltelim, ama elimizi kaldırmayalım” demiştir. Dedik ya Osmanlıda balık baştan kokmuştur.

Kambur İzzet’i oyalama taktiği heyeti tatmin etmemiştir. Türk Ocağında yapılan toplantıdan çıkanların da katılımıyla daha kalabalık olarak liseye dönülür. Yeni bir heyet kurulur ve derhal bir “reddi ilhak” kakarı kaleme alınarak yayınlanır. Ayrıca, gece Bahri Baba Parkında (Maşatlık) bir protesto gecesi düzenleneceği her türlü imkanla halka duyurulur. Gece on binlerin katılımıyla muhteşem bir protesto mitingi düzenlenir. Ama bu miting yapılırken, kolordu komutanı Ali Nadir Paşa da sorumluluğunda bulunan tüm subayları toplayarak durumu onlara anlatır, direniş gösterilmemesini, istendiğinde silahların teslim edilmesini ve birliklerin karargahlarından dışarı çıkmamalarını istedi ve hatta subaylarından bu konuda yazılı taahüt bile aldı.

15 Mayıs’a yani işgal günü sabahına gelindiğinde artık gerginlik had safhaya ulaşmış, ancak İzzet Paşa, saraya olan kara sevdasından ve dolayısıyla yalanlarından vazgeçmemiştir. Gece yapılan mitinge oluşturulan yeni bir heyet, 15 Mayıs sabahı sat 6 sularında yine İzzet Paşa’nın yanına çıkar ve durumu sorarlar. Vali, “Ben dün akşam İngiliz amirali ile uzun boylu konuştum: Konuşmalarımdan çıkardığım sonuç ve hissiyatım, İzmir’de kesinlikle bir işgalin gerçekleşmeyeceği yönündedir. Belki müttefikler buraya, aynen İstanbul’da olduğu gibi polis kolları çıkarabilirler, belki de bunların içinde Yunanlılar da olabilir .Bunun sebebi, İttihatçıların azınlıklar hakkında son günlerde yaptıklarıdır. Fakat kesinlikle söyleyebilirim ki,İzmir’e bir tek Yunan askeri çıkmayacaktır”.

Valinin bu yalanı üzerine heyettekiler, bir gün önce Yunanlı Albay Mavrudis’in yaptığı toplantıyı ayrıntılı olarak hatırlatınca, vali artık dayanamaz ve “ Ben ne yapabilirim? Dün sabahtan beri makine başında Sadrazamı arıyorum ve taimat bekliyorum ama gördüğüm karşılık tam bir sessizlik”…Bu arada toplantıya katılanlardan birisi camdan dışarıya bakmaktadır ve limana giren itilaf devletleri gemilerini görür. Artık işgal fiilen başlamıştır. Vali bulunduğu odadan yandaki odaya kaçmaya çalışır ama, başaramaz yere yığılır ve öylece kalır.

Yere yığılan bir başka kişi de, işgali Boğazdaki yalısında öğrenen Damat Ferit’tir. Fenalaşır ve zar zor bir odaya taşınır. Kendisine gelince Bakanlar Kurulunu toplar ve millete şu bildiriyi yayınlar: “ Hükümet, bu meselede devlet ve milletin haklarını korumak için kendisine düşeni tespit etmiş ve sükun ve vakarın muhafazası lüzumunun ahaliye tavsiye edilmesini Dahiliye Nezaretine tebliğ etmiştir”!!

İşgalin başlamasıyla birlikte Yunanlıların yıllardır bekledikleri fırsat ellerine geçmiştir. 28 yüksek rütbeli olmak üzere 100 subay, 540 er ve binlerce sivil yaka paça limandaki Patris gemisinin hayvan ambarlarına tıkılmıştır. İlk gün şehit olanların sayısının 2.000 kişi olduğu tarihçilerce beyan edilmektedir. Kahraman valimiz kambur İzzet, hiç vakit kaybetmemiş ve işgal başlar başlamaz İngiliz Büyükelçiliğine sığınmıştır. Tabii ki yine İngilizlerin isteği üzerine, işgal devam ederken bile, “İzmir olayları büyütülüyor…Yunanlılar, itilaf devletlerinin kararını uyguluyorlar. Bazı kötü niyetliler İzmir’in Yunan tarafından işgal edildiği söylentisini çıkardılar…Bu yalandır, tekzib olunur” şeklinde Köylü Gazetesine ilan verebilmiştir! İzzet Paşa, bu ilanı verdiği sırada askerlerce tartaklanan oğlu Seyfi’yi kurtarmak için de oğluna, “Seyfi oğlum zito bağır” diye haykırıyordu!! Varın artık İzzet Paşa’yı nasıl bir sıfatla anacağınızı siz düşünün…

Benzeri bir rezalet, aynı gün İstanbul’da yaşanmış ve Dahiliye Nazırı , halkın gözüne baka baka, “İzmir’de bazı olayların meydana geldiğinden hükümet resmi olarak haberdar değildir. Bölgede dolaşan rivayetlere itibar edilmemelidir” diyebilmiştir. İşgal günü en onurlu hareketi ise, yüzüne gözüne bulaştırmış da olsa, 17 Kolordu komutanı Ali Nadir Paşa yapmıştı. Herhalde asker olduğu için, içine düştüğü şerefsiz durumdan rahatsız olan Nadir Paşa, işgal günü sabah saat 5.30 da Amiral Caltrophe’a bir protesto mektubu yollamış ve şunları dile getirmişti : “ İşgali bildiren notalarınız hakkında Babıali’den talimat mahiyetinde hiç bir şey almadım. Buna binaen , ikinci mektubunuzu ve isteklerinizi protesto etmek gibi bir zaruretin etkisi altındayım.Bununla beraber ekselanslarınızın istekleri mütareke şartnamesinin maddesine istinat ettiği gibi, mektubunuzun muvakkat askeri mahiyet taşıdığı anlamını çıkarıyorum”.

Yani Ali Nadir Paşa, işgalcilerinin taleplerinin mütarekenin 7. maddesine dayanması ve de bu işgalin geçici mahiyette olacağına dair inancı nedeniyle işgali meşru kabul ederek durumunu kurtarmaya çalışıyor! Ali Nadir Paşa, uluslararası hukuk açısından bir “protesto metni” olmaktan çok bir “ kusura bakmayın, ama yazmaya mecburum” anlamını taşıyan bu mektubun mükafatını da Garnizon Komutanlığının Yunan askerlerince ateş altında alınıp işgal edilmesi sırasında görmüştür. Elinde bir beyaz bayrakla Yunan askerine teslim olan paşa, Yunanlı erden önce okkalı bir tokat, yere düşünce de sıkı bir kaç tekme yemiştir.

İşgal tamamlanmıştır ve Yunan askeri yavaş yavaş Ege’nin içlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. İşgale katılan bir Yunanlı subayın hatıratında da aktardığı gibi, “ Mutaasıp domuz Türklerin kafalarını vücutlarından ayırıyoruz…Vardığımız köylerde batıl Türk inancının simgeleri olan minareleri ve mescitleri dinamitle havaya uçuruyoruz…Memleketimizi, Fatihin sülalesinden gelenlerin derya gibi akan kanlarıyla temizliyoruz “ düşüncesiyle hareket eden Yunan ordusunun yaptığı katliam tek kelimeyle bir felakettir. Sadece ilk günün kaybının 2.000 şehit olduğu tarih kitaplarında yazılıdır.

Aslında Yunan farkında değildir: İzmir’i işgal etmekle, Anadolu’da yakılmaya çalışılan direniş ateşini bir daha sönmemek üzere alevlendirmiştir. Nitekim, işgalden sadece bir gün sonra Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal, o müthiş örgütçü yapısıyla, İzmir’in işgalini bir ulusal direniş ve protesto hareketine dönüştürmeyi de başarmıştır. Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda ilerleyen Türk halkı, Samsun’da, İstanbul Sultanahmet’te, Üsküdar’da, Denizli’de, Eskişehir’de, Edirne’de ve daha bir çok merkezde, hükümetin yasaklamış olmasına rağmen, yüz binlerin katıldığı protesto mitingleri düzenlemiştir.

Bütün bunlar olurken Kambur İzzet Paşa’nın söyledikleri ise inanılmazdır! Tarih 25 Haziran’dır…Yani işgalin üzerinden neredeyse 40 gün geçmiştir…Ve İzzet Paşa hala, “Yunan’ın işgal ettiği yerlerde, şimdiki politikamızı bilmeyen bazı kötü niyetli ve sorumsuz kimselerin rehberliği ve teşebbüsleri ile bir takım saldırgan hareketler düzenlendiği anlaşılmaktadır. Bunun zararlı ve acıklı sonuçları açıklanmaya muhtaç değildir. Bu nedenle, başından beri yaptığım öğütleri ve bildirileri doğrulan,yarak şu noktaların bilinmesini zaruri görmekteyim:

1) Çete veya gönüllü olma yoluyla bu yönde yapılacak her türlü teşebbüs, bizim için maddi ve manevi yönden büyük zararlar vermektedir. Buna kalkışanlar çok büyük bir sorumluluk altına gireceklerdir.

2) Bu kargaşa ve bunalım hali tabii ki daha fazla devam edemeyeceğinden ve Allah’ın acıyıp yardım etmesiyle çok yakında sona ereceğinden bu tür zararlı hareketlerden kesinlikle kaçınılmalı, halk ağır başlılığını ve sükunetini koruyarak günlük işlerini döndürmeye çalışmalıdır”. Pes yani!!

Gerek işgal sırasında, gerek işgalden sonra Yunanlılarla mükemmel bir uyum içinde çalışan İzzet Paşa, görevini kalp krizinden öldüğü 5 Ocak 1920 tarihine kadar sürdürdü. Bu uyumlu çalışma nedeniyle, devrin Yunan hükümeti kendisini “Anoteron Taksiarhis” nişanı ile ödüllendirdi. Cenazesi ise, yine Yunan hükümeti tarafından, korgeneral rütbesine ulaşmış bir asker cenazesine eşdeğer tutuldu ve devrin askeri ve mülki erkanının katıldığı muhteşem bir törenle Emir Sultan Dergahı Haziresine defnedildi…Ne diyelim? Herhalde bize sadece “Allah taksiratını affetsin” demek düşer…

http://www.kibrisgazetesi.com/print.php?news=117611

Posted in EMPERYALİZM, Tarih | Leave a comment

ATATÜRK’ÜN BİLİNMEYEN BİR ÖYKÜSÜ * İNSAN ATATÜRK * KADİM DOST

Mithat Melen
11 Kasım 2013 Pazartesi
Cumhuriyet

Kadim Dost

Ankara’da havanın kapalı olduğu sıkıntılı bir kasım akşamı, Avrupa üzerinde savaş rüzgârları esmekte, genç Cumhuriyet kalkınma, büyüme ve gelişme çabaları içinde hedefe doğru ilerlemektedir. Mustafa Kemal hem mahalle hem de okuldan arkadaşı Nuri Conker ile Çankaya’da konuşmaktadır. Nuri Conker, ölene kadar Atatürk’ün kadim dostu kalmış, albaylıktan emekli ve paşalık dahil hiçbir mevkii kabul etmemiş gerçek sırdaş ve dosttur. Mustafa Kemal, hasta olduğunu ve artık sonunun geldiğini de sanki hissetmektedir.

Kadim dost Nuri Conker, arkadaşının devlet meseleleri, kişisel sıkıntılar ve hastalığı ile bocaladığını sezer. Biraz konuları dağıtmak ve havayı değiştirmek ister. Konuşma İstanbul’a ve gençliklerine kadar gelir. İstanbul özleminden ve arada sırada uğradıkları Tünel’deki Apostol’un yerinden bahsederler. Gençliklerinde Harbiye ve sonra Akademi’deki günleri anarlar. Sık sık Tünel’e gidip kafa çektikleri, hatta paraları olmadığı zaman hesaba yazdırdıklarından söz ederler. Arada da birlikte piste fırlayıp Rumeli havaları eşliğinde zeybek oynamak akıllarına gelir. Neşelenirler. Söz doğal olarak hanımlara gelmiştir. Cumhurbaşkanı keyiflenmiştir. Hastalığını da unutmuştur sanki.

Nuri Conker’in aklına parlak bir fikir gelir, der ki: “İster misin Mustafa, atlayıp trene gizlice İstanbul’a gidelim, önce Boğaz’da gezeriz, sonra ver elini Beyoğlu, Apostol’a uğrarız… Kimse görmeden döner geliriz.” Mustafa Kemal çok sevinir. “Nasıl yaparız” der. Nuri Conker kararını vermiştir. Her şeyi ayarlar. İstiklal Savaşı’nda orduya cesaret veren Conk Bayırı’nın alınmasının mimarı bu kahraman asker için İstanbul operasyonu, çocuk oyuncağıdır.

İstanbul ekspresinde üç kompartıman alınır. Kimseye sezdirmeden gece trene binilir. İstanbul’a gidilir. Hafif de tebdili kıyafet vardır tabii… Haydarpaşa’da Nuri Conker’in bir arkadaşı karşılar ve ver elini Boğaziçi. Orada gezerler, yürürler, denizi seyrederler. Boğaz havasını ciğerlerine çekerler. Sonra da Beyoğlu’na, Tünel’e gelince de doğrudan Apostol’un yerine giderler… Saat 17 olmuştur. Artık yeni yeni herkes gelmeye başlamıştır. İstanbul’da eğlence yerlerini işletenler işlerini iyi bilirler. Özellikle Rumlar, Osmanlı’dan kalma gelenek ve görenekleri ile hizmetin piridirler. Apostol, Nuri Conker ile göz göze gelir. Tanımıştır, Atatürk’ü eski müşterisi ve dostunu, çok sevinir. Nuri Conker, “Sakın bozma” der. “Eskisi gibi davran, gelenleri de çevirme, sadece bizimle garsonlar hariç, kimse fazla ilgilenmesin, hafifçe demlenelim.”

Akşam ilerlemekte, keyif ise artmaktadır. Mustafa Kemal ise gençlik günlerine döndüğü için çok mutludur. Arada merak edip, Nuri Conker’e de sormaktadır. “Galiba bizi hiç kimse tanımadı!” Nuri Bey’in tek endişesi içeriye girip çıkan birilerinin dışarıda bu olaydan söz etmeleridir. Apostol güvence verir, “Sen merak etme Nuri Paşam”.

Artık sıra Rumeli türkülerine, çalmaya oynamaya gelmiştir… Bütün taverna şarkı, türkü söylemekte oynamakta hatta Atatürk bile artık dans etmekte ve türküleri mırıldanmaktadır.Mustafa Kemal ise oyunu sezmiş ama artık o da bozmamakta eğlenmeye devam etmektedir. Kadim dostunun da kıyağının farkındadır. Dostluk da bu değil midir zaten.

Ayrılma zamanı gelmiştir. Haydarpaşa’dan trene binilecektir, erken kalkmak gerekir. Ayağa kalkar Mustafa Kemal, madem kimse onu tanımamıştır, o da kapıya yönelir. Arkasından bağırır Apostol:

“Mustafa hesabı ödemeden nereye gidiyorsun?” Döner, “Yaz hesaba bre Apostol!” der. Bunlar bir sarılırlar birbirlerine ve ağlamaya başlarlar.

Bu arada bütün taverna ayağa kalkar ve alkışlar, hep bir ağızdan bağırırlar. “Bizim Mustafa, seni bırakmayacağız ama sen de bizi bırakma, daha sık gel.”

Bu hikâyeyi şimdi rahmetli olmuş Adil Sağıroğlu ve Kıymet (Conker) Tesal’dan dinlemiştim. Cumhuriyeti kuranların önce insan olduklarını herkese anlatmak için yazıyorum. Araştırmak ve daha geniş bilgi almak için Türkiye’nin bütün bilgi ve belgeleri açıktır. Belge, bilgi ve kanıtla Cumhuriyeti kuranları ve bugüne kadar yönetenleri, daha iyi inceleyip haklarında hüküm vermek gerekir. Eleştirme hakkına herkes sahiptir. Ancak daha ciddi ve bilimsel araştırma yapmak ve kanıtla beslemek gerekir.

Posted in ATATURK | Leave a comment

‘Tesettür Bir İktidar Meselesidir!’

Nilgün Cerrahoğlu
nilgun@cumhuriyet.com.tr
10 Kasım 2013 Pazar
Cumhuriyet

‘Tesettür Bir İktidar Meselesidir!’

Bunu ben söylemiyorum. Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el Banna’nın kardeşi İslam âlimi Gamal el Banna söylüyor.Başbakan kendisi gibi düşünmeyen herkesi malum kara cahil ilan ediyor ya…

Baştacı ettiği “Müslüman Kardeşler”in kalbinden, çekirdeğinden gelen bir İslam yorumcusunun, görüşüne ola ki… bir ihtimal… pay biçer hesabıyla yazıyorum. Önce de yazmıştım. Ama gözden kaçmış olabilir diye bir kez daha yineliyorum…

‘Örtünme dayatması kadın düşmanı yorum’

“Tesettür” hakkında öne sürülen “Kadın, korunması gereken bir varlıktır. Örtünme ve hicap, bu hazineyi güvence altına alan bir mücevher kutusudur” şeklindeki değerlendirmeyi kendisine hatırlatarak soran çok ünlü bir İtalyan gazeteciye Hasan el Banna’nın “liberal” görüşteki farklı ve en genç “Müslüman Kardeş”i şu yanıtı veriyor:

“Kadının başını örtmesi gerektiğine dair hiçbir yerde yazılmış tek satır yoktur. İleri sürülen tek talep, kadının göğsünü örtmesinden ibarettir. Örtü ne var ki çok eski bir gelenek. Gelenekler ise dinden güçlü. Geleneği devam ettirebilmek adına din kisvesi kullanılıyor. Kutsal Kitap’tan böyle kadın düşmanı yorumları çıkartanlar öncelikle, iktidarla ilgilidir. Bu bir iktidar meselesidir!” (İslamın Kızları/Figlie dell Islam-Lilli Gruber, Rizzoli Yayınları s. 77)

“Başörtüsü dinin gereğidir!” fetvasını veren Başbakan’ın buyurgan ve “üstenci” dayatmasıyla tamamıyla çelişen, İslam dünyasının bağrından çıkan böyle aslında çok yorum var…

“Başörtüsünün farz olmadığını” belirten bu yorumlardan birini, gene İslamda en üst otoritelerden biri kabul edilen El Ezher Üniversitesi’nde son dönemde yapılan bir doktora çalışması kapsamında okurum Altuğ Revnak Eti göndermiş.

Kısaltarak alıntılıyorum:

‘İslami farz değil’
“Nihayet, el-Ezher kendi tavrını ortaya koydu ve hicabın dinden olmadığını açıkça ilan etti.El-Ezher’in bu görüşe ilişkin onayı Şeyh Mustafa Muhammed Raşid’e şeriat ve kanun alanında doktorluk rütbesi vermesiyle geldi.

Şeyh Mustafa kendi risalesinde hicabın (tesettürün) İslami bir farz olmadığını ifade etmektedir.Ona göre, ayetlerin tarihi bağlamlarından ve nüzul sebeplerinden koparılarak tefsir edilmesi, ‘İslami hicap’ adıyla büyük yaygınlık kazanan yanlış bir kanıya neden olmuştur ki bununla Kuranıkerim’de asla söz edilmeyen başın kapatılması kastedilmektedir.” ‘Araçsallaştırılan, keyfice tefsirler’

“Maalesef bazı kimseler İslam şeriatının ilkelerini ve sahih tefsirleri kısaltmış; kendi nakil ve tefsirlerinde aklın kullanımından uzak durmuş; ayetleri bağlamlarının dışında kullanmış; onları, ayetlerin tarihsel bağlamlarına ve nüzul sebeplerine uygun olarak tefsir edilmesini sağlayan doğru tefsir ve istidlal (akıl yürütme) yönteminden uzak, keyfi biçimde tefsir etmişlerdir.

Bu ya tefsirin böyle olmasını istedikleri için olmuş ya da hüsnü niyetlerinden doğmuştur.Şöyle ki tahlil kabiliyetleri bu noktada ya akli bir kusur ya da nefsi bir hasar nedeniyle ayetleri anlamalarının imkânını ortadan kaldırmıştır.”

‘Ayrılık yaratan siyasi slogan’
“Hicap meselesi, İslami ve gayri İslami akılda kabul görmüş konumunu hâlâ korumakta, gayri Müslimler nazarında İslam dininin amacına, anlamına ve tabiatına yönelik bir ölçü ve kriter olarak görülmektedir. Örneğin bazı gayri müslim devletlerin ‘hicap’ yaklaşımı, vatandaşlar arasında tefrika ve ayrıcalık yaratan siyasi bir slogan görevi taşımaktadır.

Bu nedenle çarpışmalar yaşanmış; ‘hicap’ ismi verilen ve İslami bir farz olduğu İslama sonradan zorla kabul ettirilen yanlış bir anlayışa sarılmaları dolayısıyla Müslüman kadınlar üniversitelerden ve işlerinden atılmışlardır.”

‘Gelişigüzel, irtibatsız deliller’
“Hicabın farz olduğunu düşünenler tarafından bazen hicaba, bazen başörtüsüne (himar), bazen de çarşafa (celabib) delalet eden gelişigüzel ve irtibatsız deliller getirilir.Bu, onların başörtüsü olarak kastettikleri doğru anlama ne kadar yabancı olduklarını açıklar niteliktedir.”

Başörtüsü ve tesettür hakkında İslamın “en üst donanımlı” olduğu düşünülen kurumları ve bilgili olduğu varsayılan isimleri arasında dahi… bunca polemik/ tartışmanın sürdürülüyor olması, konunun “dinen farz” olmadığına dair başlı başına yeterli kanıttır.

Cehaletin bu arada tabii en büyüğü, dünyanın yalnız kendisiyle başlayıp bittiğini düşünmek, kuşkuya hiç yer vermemek, tartışmayı kökten dışlamaktır.

Posted in DİN-İNANÇ, İrtica | Leave a comment

ADANA’da BİR ERKEK BERBERİNİN VİTRİNİNDEN

Posted in HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

Nermin Abadan Unat’ın hayatına sığdırdıklarını kırpın 1000 korkağa 60 yıllık hayat hikâyesi çıkar

Nermin Abadan Unat’ın hayatına sığdırdıklarını kırpın
1000 korkağa 60 yıllık hayat hikâyesi çıkar.

Nilgün Cerrahoğlu Cumhuriyet gazetesinde 13 Kasım 2013 tarihinde “Nermin Abadan’ın Paris Zaferi” başlıklı aşağıdaki yazıyı yazdı.Türkiye’nin yüz akı bilim kadınlarımızdın önde gelenlerinden değerli Nermin Abadan Unat’ın savaş yıllarında Budapeşte’den başlayan hayat yolculuğunu da Cerrahoğlu^nun yazısı altında anmak farz oldu.

Naci Kaptan

Nilgün Cerrahoğlu

PARİS – Baudelaire “Kötülük Çiçekleri”nin ilk dizelerini burada yazmış.
“Paris’in ruhuna” o kadar ait bir yer burası…
Seine üzerinde, küçük “Saint Louis” Adası’ndayız…
Pencereden baktığımda bu küçük adayı Seine Nehri’nin gümüş suları üzerinden kente bağlayan köprüleri ve sarı sonbahar yapraklarını döken ağaçları görüyorum…

Toplantı salonunun yüksek tavanlı duvarları boydan boya perdelerle bir örnek, pembeşeftali rengi kumaşlarla bezeli…

Beride müzik odası ve “küçük Versailles” olarak tanımlanan bu binanın aristokrat sahiplerinin vaktiyle yaşadığı mekânların hepsi lambri ve bol yaldız işleme, aynalar, görkemli avizelerle kaplı…“Paris İleri Araştırmalar Enstitüsü”nü barındıran bu “Hotel de Lauzun” isimli tarihi bina, şaşaa ve gösterişin tavan yaptığı XIV. Louis zamanında, ticaretle zengin olan bir soylu tarafından yaptırılmış. Fransız İhtilali’nde işgale uğramadığı için hiç hasar görmemiş. Ancak ihtilali izleyen yıllarda bu bulunduğumuz adacık, gözden düşünce, “Saint Louis” ve çevresi, meteliğe kurşun atan entelektüellerle bohemlerin istilasına uğramış. Her soyluya “6 hizmetkâr” düşen bu lüks içinde yüzen malikâneler, daha sonra küçük apartman dairelerine bölünerek kiraya verilmiş.

Baudelaire, “Hotel de Lauzun”un üst kattaki çatı dairesine, gene burada yaşayan Theophile Gautier gibi… bu dönemde girmiş Daha sonra Gautier ile beraber Victor Hugo, Alexandre Dumas, Honore de Balzac, Gerard de Nerval, Delacroix gibi Fransa’nın en büyük yazarları ve sanatçılarının dahil olduğu “Club des Hashischins”/ Haşiş kullananlar derneği”ni, bizim bulunduğumuz bu salonlarda kurmuş!

‘Türk kadın göçünde uzman herkes burada’
Yani burası müthiş bir tarih parçası…

Bu harikulade tarihi mekândaki toplantı, gene yaşayan bir tarih abidesi olan Nermin Abadan Unat için yapılıyor.Avrupa’nın, ABD’nin dört bir yanından “göç konusunda” çalışan akademisyenler; buraya Nermin Hanım’ın “kadın ve göç” üzerine yıllar önce yaptığı araştırmalarına, “entelektüel borçluluklarını” ödemek amacıyla gelmişler.

Yanı başımda oturan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Mine Eder; “Türk kadınının göçü üzerinde Batı’da çalışan kim varsa, hepsinin bu salonda olduğunu söyleyebiliriz!” diyerek konuyu özetliyor.

“Hotel Lauzun”un tarihi dekoru içindeki “Paris İleri Araştırmalar Enstitüsü/Institute For Advanced Studies of Paris” tarafından düzenlenen konferansın adı gerçi biraz karmaşık ve uzun: “35 yıl sonra…göçün Türk kadınının emansipasyonu ve sözde/yapay emansipasyonu/Implications of Migration on Emancipation and Pseudo-Emancipation of Turkish Women: 35 years later.”“35 yıl sonrası”… Nermin Hanım’ın ’70’lerde yaptığı “yapay/sözde emansipasyon” saptamasına ve araştırmasına gönderme oluyor…

O günden bugüne “göç eden Türk kadınının emansipasyonu” ne tür gelişme göstermiş… Hangi ayakbağı/engellerle karşılaşmış ve de küreselleşme olgusu mevcut sorunsalı dallanıp budaklandıran hangi boyutları katmış… konusu masaya yatırılıyor.

Sunum yapan herkes, Nermin Abadan Unat’ın “Türk kadınının göçü” konusunda “milat” kabul edilen bu çalışmasına yapılan göndermeyle girizgâh yapıyor. Ve herkes istisnasız, Nermin Hanım’la aynı salonda bulunmaktan “onur duyduğunu” belirterek söze giriyor. Nermin A. Unat’ın teorik olmanın ötesinde; uzun, verimli yaşamında yakın tarihimizin değişik evrelerinde yapmış olduğu doğrudan tanıklığın paha biçilmez önemini vurguluyor.

‘Entegrasyonu unutun!’
“Emansipasyon” sözcüğünün Türkçede net bir karşılığının bulunmayışı gerçekte Türk kadınının konumunun kısırlığı (ya da dezavantajı) hakkında yeterince fikir vermeye yetiyor. “Emansipasyon”; Batı dillerinde olabildiğince somut içeriği olan bir kavram.
Türkçeye “kurtuluş/özgürleşim” diye çevrilen bu sözcük, ne yazık ki bizde aynı somut algıyı yaratmıyor.

Kadınların, baskı ve vesayetten kurtulması ve yurttaş-birey olmaları şeklinde özetleyebileceğimiz “emansipasyon”un ekonomik özgürlükle geldiği genel bir varsayımdır…

Nermin Abadan Unat’ın, Avrupa’ya göç eden Türk kadınları bağlamında 35 yıl önce yaptığı çığır açan çalışması ancak, varsayılan bu otomatik bağı kopartıyor. Prof. Abadan Unat; Batı Almanya’da göç eden “gasterbeiter”larla yaptığı uzun söyleşiler ve araştırmalar sonunda, Türk kadınlarının ekonomik özgürlüklerini elde etmelerinin, onları patriarkal vesayetten kurtarmaya (“emansipe etmeye”) yetmediğini ortaya koyuyor

Abadan Unat; bu dinamiğin “Türk kadınları üzerinde bir yapay emansipasyon/sözde özgürleşme” etkisi yaratmış olduğunu saptıyor.Nermin A. Unat’ın işte bir kilometre taşı kabul edilen çalışmasını onurlandırmak için yapılan Paris’teki konferans; küreselleşmenin bu süreci büsbütün karmaşıklaştırdığına dikkat çekti.

Şimdilik kesin görünen tek sonuç; “entegrasyon hedefine” yaklaşmak yerine giderek bu hedeften uzaklaşmakta olduğumuz “Çokkültürlülükle yaşam yolunu mutlaka bulmalıyız” diyor özetle Nermin Hanım; “Ancak açık sözlü olmak gerekirse, bugünün dünyasında ‘entegrasyon’ hayalini unutmamız gerekir!

“Hayat böyledir, sana daima tokat atacaktır,
ama her defasında devam etmelisin”

Şimdi de hocalığını sürdüren Nermin Abadan Unat’ın öğrenmek ve öğretmek için verdiği emeği okuduğunuzda, “Hocaların Hocası” unvanını ve ödülü nasıl hak ederek aldığını da öğreneceksiniz.

Sedef Kabaş’ın, “Hayatını Seçen Kadın -hocaların hocası- Nermin Abadan Unat” başlıklı söyleşi kitabında, bir bilim insanının, bir roman kahramanı kadar renkli, üzücü ve mutlu anları okuru kitaba bağlıyor.Kabaş, Önsöz’de bize etkileyici bir portre çiziyor:

“Türkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi, Türkiye’nin ilk kadın gazetecilerinden biri, Türkiye’nin ilk kadın senatörlerinden biri.Evsiz, barksız, sahipsiz bir gençlik yaşadı. 14 yaşında Türkçe bilmeksizin, tek başına Türkiye’ye geldi.”

Gazetecilik yıllarında kimlerle röportaj yaptığını okuyunca, o dönemde de birçok kişiyi yakından tanıdığını öğrendim.Nermin Abadan Unat’ın hayat hikâyesi gerçek anlamda bir “imkansızı başarmak” özeti. Bunun en önemli taraflarından birisi ise, Kabaş’ın da altını çizdiği üzere, hepsini “kendi isteğiyle” kendi kararlarıyla başarmış olması!

Hocaların hocası diye anılmasının sebebi ise çok yerinde. Zira bugün bürokrat, akademisyen, gazeteci, tarihçi… onlarca ismin hocası Nermin Abadan Unat…

* * *

ALMANYA’YA göçün 50. yılında, göç olgusunu küresel ve ulusal anlamda kavrayabilmek için Nermin Abadan Unat’ın Bitmeyen Göç -Konuk İşçilikten Ulus Ötesi Yurttaşlığa kitabını mutlaka okumak gerekir.

Kitabın başındaki Teşekkür’de çalışmasının özelliğini vurguluyor:
“Bu kitap, 1963’ten bu yana Türk kadın ve erkek emekçilerin yeni bir yaşam kurmak üzere izledikleri sıkıntılı yolları anlatmak, karşılaştıkları güçlükleri açıklamak, oluşturulabilecek politikaları önermek, davet edildikleri, seçtikleri, gittikleri ülkelerin hukuki, siyasi, sosyal ve ekonomik önlemlerle mevzuatlarını belirtmek amacıyla yazdığım kitap ve makalelerin, Türkiye içi ve dışı alan araştırmalarının bir özetidir.

Kitap bunun ötesinde, uluslararası göçün küreselleşme süreci karşısında almış olduğu yeni biçimler, oluşturduğu yeni kavramlar ve kuramların yorumudur. Kısaca, ömür boyu sürdürdüğüm bilimsel çalışmalarımın sentezidir.”

Bir kadının yoktan var olması
ve başarıya ulaşmasının romanı

Doğan Kitap, ”Hayatını Seçen Kadın” başlığı altında Sedef Kabaş’ın Prof. Dr. Nermin Abadan Unat ile söyleşisini yayımladı. Kitapta “hayatı roman” olan bir Türk kadınının hayat mücadelesi ve başarı öyküsü var. Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze, İzmir, İstanbul ve Ankara’daki yaşam ile bu şehirlerde insanlar anlatılıyor.

Prof. Dr. Yavuz Abadan benim hocamdı. Çok iyi bir hoca idi. Prof. Dr. Nermin Abadan, biz Mülkiye’de iken asistanlık sınavını kazandı. Benim hocam olmadı ama karımın hocalığını yaptı. Karım onun da çok iyi bir hoca olduğunu söyler. Ben, kitaplarından, makalelerinden, söyleşilerinden bilirim. Elli beş yıldır tanırım. Dostluğu ile gurur duyarım.

Babası Saraybosna’dan İzmir’e göç eden bir aileden. Aile üyeleri Osmanlı’nın son döneminde Türkiye’den Avrupa’ya fındık ihraç ediyor. Babası ailenin Hamburg’daki şubesinin sorumluluğunu taşıyor. Almanya’da tanıştığı Barones Elfriede Karwisky ile evleniyor. Viyana’da yaşarlarken 1922 yılında Nermin doğuyor. Almanca, Fransızca dillerinde eğitim görüyor. Babası eşini ve kızını alarak 1930’lu yılların başında İstanbul’a taşınıyor. Fakat kısa süre sonra ölünce annesi Nermin’i yanına alarak Budapeşte’ye gidiyor. Kumarda kocasından kalan büyük serveti kaybediyor. O kadar ki, Nermin’i okula gönderecek imkânı bile kalmıyor.

Türkiye aşkı
Almanca, Fransızca, İngilizce ve Macarca konuşan fakat Türkçe bilmeyen Nermin 14 yaşında iken Budapeşte’deki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin kapısına dayanıyor. Güçlükle büyükelçinin yanına çıkıyor. ”Benim babam Türk idi. Ben Türkçe bilmiyorum. Türkiye’de okumak istiyorum. Param yok. Beni Türkiye’ye gönderin” diyor.

Büyükelçi cebine para koyuyor. Tren biletini alıyor. Nermin’i Türkiye’ye yolluyor. İstanbul’dan İzmir’e babasının akrabalarının yanına giden Nermin’i akrabaları “kabullenmekte” zorlanıyor. Nermin o akrabadan bu akrabaya, dolanıp dururken İzmir Kız Lisesi’ne başvuruyor. Lise müdürü Türkçe bilmemesine rağmen Nermin’i okula kabul ediyor.

İzmir Kız Lisesi o yıllar Türkiye’nin en iyi eğitim kurumlarından biri. Nermin’in sınıf arkadaşları daha sonra Türk kamu oyunda isimleri ile öne çıkan Mübeccel Kıray, Nerime Elbe, Türkan Erkin, Günseli Tamkoç ve Perihan Perçin, Perihan İçseven gibi genç kızlar.

Tek başına mücadele
Lise döneminde Almanca ders veriyor, Fuar’da çalışıyor. Liseden sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde okuyor. Fakültede hocası Prof. Dr. Yavuz Abadan’a hayranlığı başlıyor. Bu hayranlık giderek tutkuya dönüşüyor. O dönem İkinci Dünya Savaşı yılları. Nermin, ithalatçı ve nakliyeci firmalarda çalışarak cep harçlığını çıkarıyor. Okulu bitirdikten sonra Yavuz Abadan’a yakın olmak için Ankara’ya gidiyor. Ulus gazetesinde iş buluyor. O yıllar gazetelerde çok az kadın çalışıyor.

1946 yılında Yavuz Abadan ile evleniyor. Türkiye’de ilk defa bir evi, ailesi oluyor.Bir süre avukatlık yapıyor. 1953 yılında Mülkiye’ye asistan olarak giriyor. Mülkiye’nin ilk kadın öğretim üyesi oluyor. 1970 yılında Mülkiye’ye bağlı olarak faaliyete geçen basın yayın okulunun (İletişim Fakültesi) müdürlüğünü yapıyor. Mülkiye’de “Siyasal Davranış Enstitüsü”nü kuruyor. Ağırlıklı olarak yurtdışındaki göçmen Türk işçiler ve kadın sorunları konularıyla ilgileniyor.

Uluslararası Siyasi İlimler Derneği (IPSA) başkan yardımcılığı, Türk Sosyal Bilimler Derneği başkanlığı, Avrupa Konseyi’nin Kadın – Erkek eşitlik Komisyonu başkan yardımcılığı gibi görevlerde bulunuyor. 1978 – 1980 yılları arasında CHP’den kontenjan senatörü oluyor. Oğlu Mustafa Kemal’in babası Yavuz Abadan 1967 yılında ölüyor. Nermin Abadan 1972 yılında Prof. Dr. İlhan Unat ile evleniyor. İkinci eşini de bir yıl önce kaybediyor.

“Hayat böyledir, sana daima tokat atacaktır, ama her defasında devam etmelisin”

Nermin Abadan Unat’la yapılmış bir nehir söyleşi var elimde. Tam ona ve hayatına yaraşan bir adı var kitabın: “Hayatını Seçen Kadın”.

Bu söyleşiyi, Boğaziçi Üniversite’sinden öğrencisi, “Portreler” programından tanıdığımız başarılı televizyoncu Sedef Kabaş gerçekleştirmiş. 300 küsur sayfalık bu keyifli metni okurken “hocaların hocası” olan bir kadının hayat öyküsünü takip etmiyorsunuz sadece, böylesi bir hayatın temellerinin en insani boyutta nasıl atıldığına da tanık oluyorsunuz. Bazen inatla, bazen duygusallıkla, bazen ikisi de, bazen kaybederek, bazen yeniden başlayarak örülmüş bir yaşam var karşınızda… Sedef Kabaş’ın önsözde söylediklerine ise katılmamak mümkün değil! “Türkiye’nin yetiştirdiği ama yeterince kıymetini bilmediği bir idealistin” yazılmaya ve okunmaya değer yaşamı bu. 1990 yılında Taner Kışlalı’nın bir yazısında belirttiği türden bir yaşam:

“Bazen küçük bir hayat hikâyesi, binlerce kitaptan çok fazla şey anlatır.”

Bu “küçük” hayat hikâyesinin temel taşları ne şekilde atılmıştı acaba? Babası Mustafa, Bosna-Hersek’ten Saraybosna’ya, oradan İzmir’e yerleşen bir ailenin en büyük oğluydu. Dönemin ileri gelen tüccarlarından biriydi ve çok iyi Almanca biliyordu. Yurtdışına incir, üzüm ve fındık ihraç eden biriydi.

Yurtdışına yaptığı seyahatler esnasında Avusturyalı barones Elfriede Karwinski’yi tanıyacak ve ilk görüşte aşk bu ilginç çifti kısa sürede evliliğe taşıyacaktı. Annesinin ona seslendiği biçimde Nermerl, yani küçük Nermin çiftin tek çocuğu olarak önce Viyana’da, ardından da İstanbul’da dadılar ve özel öğretmenler eşliğinde yalnız bir çocuk olarak büyüdü. İleriki yaşamında dostluklarına gösterdiği derin sadakati o günlerde yaşamaya başladığı yalnızlığın bir sonucu olarak görecek; bu yüzden de dostları ve öğrencileri onun ailesi gibi olacaklardı.

Sadece yalnızlıklarla dolu bir yaşam değildi onunkisi; aynı zamanda kayıplarla da doluydu. Erken yaşta babasını kaybettiğinde annesi ile birlikte annesinin ilk evliliğinden olan kızı Martha’nın yaşadığı Macaristan’a gittiler. Bir müddet üçü burada yaşadı. Annesi elde avuçta ne varsa bonkörce savurmuş ve meteliksiz kalmalarına neden olmuştu. O sırada aileye abla Martha bakıyordu. Annesi Nermin’e sürekli olarak paralarının bittiğini, ablası Martha’nın kaynaklarının kuruduğunu, steno öğrenip bir yerde sekreter olmasını söylüyordu. Nermin ise itiraz ediyordu buna: “Sekreterlik gayet güzel bir meslek ama ben okumak istiyorum. Benim için okumak öyle büyük bir aşk ki muhakkak okumak istiyorum. Bunun Budapeşte’de mümkün olmayacağına kanaat getirdim.”

KIZ- ERKEK HERKES OKUSUN
Yıl 1936. O yıllarda Cumhuriyet Türkiyesi 14 milyonluk bir nüfustu. Avrupa’da ise her yerde otoriter, faşist rejimler ya da tutucu monarşiler hakimdi. Haberlerde Türkiye’de kız olsun erkek olsun çocukların parasız okula gittikleri yazıyordu. Kararını vermişti! Ve Nermin’in filmlere konu olacak yaşamı orada gerçekten “motor!” dedi. Türkiye’ye dönecek, Türkçe öğrenecek ve her şeye yeniden başlayacaktı! Budapeşte’yi terk etmeye karar verip yeni bir yaşam ve neredeyse yeni bir kimliğe kucak açmaya hazırlandığında ise henüz 14 yaşındaydı. Nermin’in rotası ise belliydi: İzmir’deki amca!

Bu rotanın ilk saptandığı noktayı sizlerle paylaşmak isterim. Çünkü bu kırılma noktası ya da cesaretin ta kendisi olan o adımı takip ederken “hayatı seçmenin ne olabileceğini” de çok net görüyorsunuz. Türkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi, Türkiye’nin ilk kadın gazetecilerinden biri, Türkiye’nin ilk kadın senatörlerinden biri, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ilk kadın asistanı, ilk kadın doçenti, ilk kadın kürsü kurucusu, basın yayın yüksek okulunun ilk kadın müdürü, Türkiye’nin uluslararası göç konusundaki en kayda değer ismi, kitapları yabancı dillere çevrilmiş, dünyanın her tarafında konferanslar, seminerler vermiş, 5 dil konuşan bir kadın… Aynı zamanda da annesi tarafından sahipsiz bir geleceğe terk edilmiş bir çocuk, İzmir’deki yengesi tarafından istenmemiş bir genç kız, mesafeli bir halayla büyümek durumunda kalmış biri. Tüm bunlara karşın hayatını seçmesini bilmiş bir kadın, karşısına dikilen talihsizlikleri iradesiyle alt etmiş bir insan… Bakın bu yolculuğa 14 yaşında nasıl başlamış:

“… Sonunda Türk Büyükelçiliği’ne gitmeye karar verdim. Ne anneme ne ablama söyledim. Gittim kapıcıya dedim ki ‘Ben büyükelçiyi görmek istiyorum.’ Şimdi o kapıcının insafını düşünün; nasıl bir adammış ki beni içeri aldı, yukarı elçinin karşısına çıkardı. O sırada Büyükelçimiz Behiç Erkin. Türkçe bilmediğim için ‘Almanca mı Fransızca mı konuşayım?’ diye sordum. ‘Fransızca konuş’ dedi. Ben de önce kendimi tanıttım, sonra mektebe girmek istediğimi ve bana destek olmalarını istediğimi söyledim. ‘Ben Türkiye’ye gideyim, orada okullar var, okumayı bırakmak istemiyorum’ dedim.”

İSTANBUL’A YOLCULUK …
Büyükelçiliğe tekrar gittiğinde eline gidiş için bir kimlik vesikası, üçüncü mevki tren bileti ve trende aç kalmasın diye restoranda yemek yemesi için kuponlar verildi. Bir de İstanbul’a vardığı zaman İstanbul polis müdürüne vereceği bir mektup! Biletini alıp çıktı binadan. Bugüne kadar sakladığı o biletin üzerinde 5 Kasım 1936 tarihi vardı.

“Oradan çıktım annemin, ablamın karşısına dikildim ve dedim ki ‘Ben cumartesi günü Türkiye’ye gidiyorum.’ ”

Sözünü ettiği okuma idealiyle dağları delen bu kadın Nermin Abadan Unat’tı. Önce Türkçe öğrendi. Sonra liseye devam etti. Savaşın karanlık günlerinde üniversiteye gitti. Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Derken bir adama çok aşık oldu. Evlendi onunla. Yavuz Abadan’la. Aşkı huzur dolu bir birliktelik biçiminde yaşadılar. Mülkiye’de ilk kadın hoca oldu. Anne oldu. Anneliği Nobel ödülü almaya eş buldu. Sonra eşini yitirdi. Savruldu ama yılmadı.

Yıllar yılları kovalarken yeniden evlendi. İlhan Unat’la ölçülü ve değerli bir birlikteliği oldu. Türkiye’nin inişli çıkışlı trafiğinde hocalığına, oğluna, dostlarına, öğrencilerine, şimdiki zamana, şimdiki zamanla birlikte tüm zamanlara, dünyaya, ülkesine ve yaşama olan sevgisini, inancını hiç terk etmedi.

Bugün umutlarını hala diri tutabilen biri o: “Türk toplumunun her şeye rağmen kadın-erkek farkına dayalı cinsiyet ayrımcılığını aşmış, çağdaş, rasyonel düşünceyi esas sayan, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte vatandaşlarımıza sunulan ve günümüz insan hakları anlayışına dayalı, eşitlikçi, paylaşımcı, demokratik bir düzeni muhafaza etmek için direneceğini ümit etmek istiyorum. Tabii aslında muhafazakar değerlerin ve dinin bu kadar güç kazanmasının nedeni ekonomide yatıyor. İşsizliği yenebilmek için büyük devletlerin hegemonya isteğine karşı koyabilmek gerek. Bir gün otomobillerin elektrikle yahut güneş enerjisiyle çalıştığı, şehirlerin rüzgar enerjisiyle ısındığı zaman, yani benim artık yaşamadığım zaman, dünyadaki ülkelerin karşılıklı pozisyonları A’dan Z’ye değişecek. O zaman dinler herhalde yine kalacak, fakat daha kişisel bir inanca dönüşecek sanırım.”

YENİ UFUKLAR AÇTI
Nermin Hoca bilgisi, umutları, inandığı değerler ve yaşam sevgisiyle hepimize birçok şey öğretti, hâlâ öğretiyor! Ben onu oldukça geç tanıdım. Bir yüksek lisans öğrencisiydim o sırada. Ders anlatırken bizlere açtığı ufuklar bir yana hemen her defasında onun gözlerine takılıp kalırdım. Bir insanda hem bu kadar sevecenlik hem de bu kadar güçlü ve sağlam durma yetisi bir arada olabilir miydi! Hiç unutmam yüksek lisansın ardından başvurup farklı dengeler yüzünden kabul edilmediğim bir doktora sınavından sonra bana bir mail yollamıştı: “Hayat böyledir” diyordu. “Sana daima tokat atacaktır. Ama her defasında devam etmelisin.”

Her seferinde devam ettim; neredeyse hayattan yediğim her tokatta onu hatırlayarak; neredeyse hayatın tokattan başka pek de bir şey olmadığını fark ederek! Bir üniversite hocası nasıl olmalıdır dendiğinde her seferinde adını en başta zikrederek, neşesini olduğu kadar kızgınlıklarını da hatırlayıp gülümseyerek. Sizi sevmesinin sizi eleştirmeyeceği anlamına gelmediğini bilerek (ne kıymetli bir tavırdır bu); ama o eleştirideki niteliğe, derinliğe, yapıcılığa, şefkate ve samimiyete de güvenerek. Onun gibi bir insanı tanımış olmak bu yoksul yaşamın bizlere sunduğu gerçek bir lütuftur.

Prof. Dr. Nermin Abadan’ın ilginç hayat hikâyesinin sivri noktalarını özetlemeye çalıştım.1996 yılında yayımlanan “Kum Saatini İzlerken“ (İletişim Yayını) isimli kitapta Nermin Abadan Unat hayatını yazmıştı. “Hayatını Seçen Kadın” başlığı ile yayımlanan söyleşide ise yazdıklarının dışındaki “zorlu ama renkli” yaşam hikâyesini anlatıyor.

Naci KAPTAN
14.11.2013

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=20071142

http://vatankitap.gazetevatan.com/

http://www.milliyet.com.tr/nermin-abadan-unat/gungor-uras/ekonomi/yazardetay/17.10.2010/1302567/default.htm

Posted in EĞİTİM, HAYATIN İÇİNDEN, Tarih | Leave a comment