PATİNAJ BAŞKAN *** “Bademler geldiler, akbaba sürüsü gibi Türk Devletinin üzerine çöktüler Hem Lâik Cumhuriyete küfrettiler, hem Cumhuriyetin tüm eserlerini sattılar, hem Cumhuriyetin temellerini yıkmaya gayret ettiler, hem bizi boğazımıza kadar borca soktular, hem de Türk Milletine sürekli olarak yalan söylediler.Şimdi duvara dayandılar .

27 Nisan 2015
Rifat Serdaroğlu

PATİNAJ BAŞKAN

Tekerlekler döndüğü halde arabanın yerinde saymasına “Patinaj Yapmak” denir! Hem boş yere zaman harcarsınız, hem lastikleri yıpratır motoru yorarsınız, yani boşa para harcarsınız ama araba yerinden milim kıpırdamaz.Sürekli patinaj yapan bir arabanın ya şoförü yeteneksizdir, ya da arabanın yolu yol değildir!

Hem şoför yeteneksiz hem de yol bozuksa, ne kadar emek-para harcarsanız harcayın hiç ilerleyemezsiniz ve sonunda kendiniz motorunuzu da bozarsınız…

Her konuda uzman olan, her şeyi bilen, bir bakışta bizi 4G’ den 5G’ ye atlatacak olan Cumhur’un Başı, günlerdir çok önemli bir şey söylüyor;  “Bak, bu iş böyle gitmez. Son üç senedir patinaj yapıyoruz. Bu sistemle gidersek daha çok patinaj yaparız. Başkanlık sistemine geçersek ve ben başkan olursam, Türkiye’yi uçururum. Demek ki neymiş, patinaj yapmak, boşa avara kasnak sallamak istemiyorsak, Başkanlık noktasında iyi düşünmeliyiz. Evet, ben 400 Milletvekili diyorum ama parti ismi söylemiyorum. Söylüyor muyum yahu?”

Her sözünden inci tanesi gibi bir “Hikmet” fışkıran Cumhur’un Başı’ nın dediğine göre son üç yıl, kayıp yıllar olmuş! Sorulması gereken çok soru var ama biz sadece ikisini soralım;

1) Son üç yıldır, Türkiye’nin yönetimi kimin ellerindeydi?
Dönemin Başbakan’ı ve şimdide Cumhur’un Başı olan Erdoğan da mı, yoksa Red-Kit teki uzun boylu, akıl fakiri Avarel’in mi elindeydi?  Tabii ki Erdoğan’ın elinde idi. Hem de “TEK ADAM” olarak…

2) Son üç yılda, Erdoğan’ın isteyip te yapamadığı bir şey var mı?
Kanun çıkarmak istedi de, TBMM “Hayır, olamaz mı” dedi? Yönetmelik-kararname çıkarmak istedi de, Bakanlar Kurulu “Yok, Efendi”  mi dedi?

Yargıya bir talimat verdi de, Yargı “Kanunsuz bu istek, olamaz mı” dedi?
Herhangi bir bürokratı değiştirmek istedi de, hükümet “Hayır mı” dedi?
İçinde hara-tenis kortları-açık ve kapalı yüzme havuzları olan 1250 odalı saray yapacağım dedi de, “Hükümet Kaynak yok” dedi mi?  Örtülü Ödeneği ben de kullanacağım, Bilal ile Sümeyye’ye “Üniversite kuracağım” dedi de, elini tutan mı oldu?

Bunların hiçbiri olmadı…
Şoförleri cahil, yolları da yol değil bu bademlerin!
Bademler geldiler, akbaba sürüsü gibi Türk Devletinin üzerine çöktüler.
Hem Lâik Cumhuriyete küfrettiler, hem Cumhuriyetin tüm eserlerini sattılar, hem Cumhuriyetin temellerini yıkmaya gayret ettiler, hem bizi boğazımıza kadar borca soktular, hem de Türk Milletine sürekli olarak yalan söylediler.Şimdi duvara dayandılar satacak mal, söyleyecek yalan kalmayınca, suçu sistemin üzerine atıp, kendilerini kurtarma gayreti içindeler…

Değerli Okurlar;
Türk Milleti olarak bizim anlımızda “Salak” mı yazıyor?
Yoksa bizim akıl ve zekâ seviyemiz, Bilal Oğlanınkiyle bir mi tutuluyor?
Türk Milleti fakirleşirken, toplumun yarıya yakını sadakaya muhtaç halde yaşamaya çalışırken, ülkeyi yönetenlerin haram parayla sefa sürdüklerini görmediğimizi mi zannediyorlar?

Geliyor, Türk Tarihinin en büyük şamarı, 7 Haziran da geliyor!
Hırsızların, yolsuzluk yapanların, rüşvetçilerin, haram havuzu oluşturanların, haram paraları evlerinde saklayanların suratlarına inmek üzere geliyor…

İnanmayan, geçen hafta 15 valizle (ON BEŞ) THY ile Amerika’ya giden bakara-makaracı Egemen’e sorsun! Hayrola usta, memleketin suyu mu çıktı, yoksa teker-teker Pensilvanya ’ya iltica mı ediyorsunuz?
İnşallah, gidişiniz olur da, zorla getirilişiniz muhteşem olur…

Sağlık ve başarı dileklerimle

http://rifatserdaroglu.com/2015/04/27/patinaj-baskan/

Posted in Politika ve Gundem, Rifat SERDAROĞLU yazıları | Leave a comment

YARGIDA AHLAK SORUNU..*** “Bugün AKP’nin güdümündeki yargının, Cemaat yanlısı yargıç ve savcılarını cezalandırmasından yana olmak (ya da tersi) yargının paylaşımını onaylamakla eş anlamlıdır”

Ali Nejat Ölçen
29.4.2015

YARGIDA AHLAK SORUNU..

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin paylaşımında Adaletsiz ve Kalkınmasız Parti (AKP) iktidarı ile Cemaat arasında husumete (düşmanlığa) dönüşen sorunlarının en çirkin ve ahlak dışı olanını yargı erkinde yaşamaya başladık.

Böylesi paylaşımda AKP yanlısı yargı erkinin Cemaat yanlısı olanını cezalandırmasını uygun bulmak da, o ölçüde yanlıştır ve zararlıdır. Aslında iki taraf ta hukuku kendi çıkarı için kullanmış iktidar gücüne dönüştürmeyi amaç almışlardı. Cemaat yanlısı yargıç ve savcı ne ölçüde suçlu ise, AKP yanlısı yargıç ve savcı da denli suçludur, adaletin eşitlik ve ahlak ilkelerinden sapmışlar, görevlerini kötüye kullanmışlardır. Bu konuda yan tutmak böylesi hukuk cinayetinden yana olmakla eş anlamlıdır.

Yargı erkininin bağımsız ve siyaset dışı olmasını savunmaktır gerekli olan. Bu gereklilik hukukun adalet ve eşitlik ilkesiyle bütünleşmesini koşul görür ve o nedenledir ki AKP’den ya da Cemaatten yana hangi yargı ve savcı işlevini hukuk dışına kaydırmışsa suçludur görevlerini kötüye kullanmış, hukuka ihanet etmiştir. Bu son tümcenin yanlış anlaşılmaması için belirtelim ki, hukuka ihanet, AKP iktidarının uzmanlık alanına dönüşmüştür. Toplumun ahlakını, toplumun dürüstlüğünü, toplumun adaletini sağlayacak ön koşul Yargı Ahlâkı’dır ve yargı ahlâkının temelinde güvenilir olmak, haksızlığa yol açmamak koşulu gelir.

Bugün AKP’nin güdümündeki yargının, Cemaat yanlısı yargıç ve savcılarını cezalandırmasından yana olmak (ya da tersi) yargının paylaşımını onaylamakla eş anlamlıdır; yargı erkinde ahlâk sorununun yok edilişine göz yummak demektir.

Çağımızda “adalet mülkün temelidir” deyimi dahi gerekli olsa bile eksiktir, tamamlanması gerekir. Yani mülk te (devlet te) adalete temel olmalıdır. AKP iktidarında devlet, adalete temel olmak yerine adalete engel olmayı üstlenmiş görünüyor. Her şeyden önce devletin de adalete temel olmasını sağlamayı koşul görmemiz ve böylesi adalet sorumluluğunu ve kültürünü yaratmamız gerekmektedir. Çünkü ulus kadar devletin de adalete gereksinimi var. Ve her şeyden önce adalet hukuk ile yeniden bütünleşebilmelidir. Bunun için hukukun kendine özgü ahlakını yapılandırmamız gerekecek.

Hukuk Fakültelerinde “Yargı Ahlâkı” türünde bir öğrenime yer verilmiş midir bilemiyorum. Fakat şimdi böylesi bir eğitime gereksinim olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Yargı Ahlakının en belirgin örneklerini MECELLE’de görmekteyiz. Aslında Mecelle Osmanlı Devletinin 1850’li yıllarda giriştiği devrimlerin en önemlisiydi. Birbiriyle çelişen mezhepsel hukuk (Fıkıh) yok edilerek tümünü bütünleşik hukuka dönüştürmüştür.

Ayrıca Padişah’ın ve Şeyhülislam’ın dudakları arasından dökülen sözlerin yasa hükmündeki etkinliğini ortadan kaldırmış ve bunlar kadar önemli olan hukukun nasıl bir hukuk olması gerektiği koşullarını betimlemiştir. Örneğin:

1.Mecelle’nin 74.maddesi “tevehhüme itibar yoktur” koşulunu öngörmüştü. Yani yargıda, “ vehim, kuruntu geçerli olmayacak”. Ergenekon, Hasdal davaları vehim ve kuruntu üzerine yargı kararıyla zindanların oluşumuna yok açtı. Ve Başbakan olan R.T.Erdoğan vehim ve kuruntuya dayalı o davaların savcısı olduğunu açıklamaktan geri kalmadı!

2.Kişinin ikrarı ile muaheze olunacağını ön gören Mecelle’nin 79.maddesi, yani kişinin suçunu kabul etmemesi özgürlüğü, AKP’nin faşizim hukukunda söz konusu olabildi mi? Aslında, yargı suçu kanıtlamak zorunda iken, kişinin suçsuz olmasını kanıtlaması zorunluluğu getirildi.

3.Mecellenin 72. Maddesi bugün AKP’nin hukukunda keşke geçerli olabilseydi. O madde “ hatası zahir olan zanna itibar yoktur” diyor. Yanlışı olduğu görünen zannın geçersiz olacağını vurguluyor. 21.yüzyılda AKP’nin hukukunda yanlış, düzmece, bilgisayarlara kimin yapıştırdığı bilinmeyen sanal, yazılı ve sözlü zan’lar binlerce seçkin aydınımızın zindanlara tıkılmasına neden oldu. Hitler’in Almanyasını, Mussolininin İtalyasını 21.yüz yılda yaşamaya başladık.

4.Mecelle’nin 1687’nci maddesi keşke bugün geçerli olabilseydi. “Meclis-i muhakemenin haricinde olan şehadet muteber değildir” diyor. Gizli tanığın nerde ne zaman alındığı bilinmeyen ifadelerinin, imzasız mektupların, bilgisayara yapıştırılan bilgilerin suç kanıtı sayıldığı AKP hukukunun, Mecelle’nin ne denli gerilerinde kaldığını göstermektedir Mecelle’nin bu çağcıl maddesi.. AKP iktidarı Osmanlıya özenerek yeniçerilerinin giysilerine bürünen konu mankenlerini törenlerde kullanırken, Mecellenin bu maddesini öngören hükmüne de gereksinim duymalı.

5.Mecelle’nin bir üstün yanını yargıcın nasıl bir kişi olması gerektiğine ilişkin hükümlerinde görüyoruz: Yargıç ahlakının nasıl bir ahlak olması gerektiğini betimliyor. Örneğin 1795’nci maddesi “hakim iki hasımdan hiç birisinin hediyesini kabul etmez, 1797.maddesi de “hiç birisinin ziyafetine gitmez” koşullarını öngörüyor. 1792.maddesi de “hakim, hakîm, fehim, müstakim ve emîn, mekin, metin olmalıdır” diyor.

Cemaatin yanaşması yargıç ile AKP’nin yanaşması olan yargıç, müstakim (doğru), emin (güvenilir) fehim (anlayışlı) mekin (onurlu) olabilirler mi? Bir yargıcın kararı için öteki yargıç “hükümsüzdür” diyebiliyor, yargı kararını bir savcı kabul edilemez buluyorsa, hangi tencere ötekisine “dibin kara” diyebilir!

6.Mecelle 1794’nci maddesi ile “ Hakimin temyiz-i tammeye muktedir olması lâzımdır” diyor. İyiyi kötüden ayıran yargıç gereğini koşul görüyor. AKP ile Cemaat arasında paylaşılmış olan hangi yargıç iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilmektedir!

7. Bugün AKP’nin hukukunda acaba Mecelle’nin 1802’nci maddesi geçerli mi! Keşke geçerli olabilseydi. Siyasallaşan din AKP iktidarında din olmaktan çıkmışsa, siyasallaştırılan hukuk ta hukuk olmaktan çıkmıştır. Bakınız Mecelle’nin 1802.maddesi çağcıl hukukta iki yargıç-tan birinin “ol davayı istimâ ve hükm edemez, ederse hükmü nâfiz olmaz” diyor. Yani bir davaya iki yargıcın bakması söz konusu olduğunda, yargıçlardan biri o davaya bakamaz ve karar veremez, karar verirse o karar geçerli olamaz, diyor. AKP’nin oluşturduğu hukuksuzluğun hukukunda aynı konudaki yargı bir birinden farklı; farklı olması bir yana çelişkili de olabilmekte! Neden? Çünkü, Karar suçun türüne göre değil, kişiye göre değişebilmektedir.

8.Özetle AKP iktidarında hukuk yalnız adaletin, eşitliğin, hakkaniyetin ve yansızlığın dışına çıkmakla kalmamış ahlakın da dışına çıkabilmiştir. Yalnız yargı erkini değil, yasama erkini ve yönetim erkini de halktan yana, halkın uzun erimli yararını gözeten bunu koşul kabul eden siyasal iktidarı yaratabilmek zorundayız. Eğer bu topraklarda var olabileceksek.

öyle,biline-çare buluna.
Dr.Ölçen.

Posted in HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN BUGÜNE *** Anzak Gözüyle Türk Askeri ve Atatürk

Uzman NİLGÜN İNCE

Anzak Gözüyle Türk Askeri ve Atatürk

Anzak (Anzac) sözcüğü, Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu (Australian and New Zeeland Army Corps) kelimelerinin baş harflerinden meydana getirilmiş bir kısaltmadır.

Birinci Dünya Savaşı başlarında bu iki ülkeye ait birliklerin katılmasıyla kurulan kolordu, bu kısaltılmış isimle tarihteki yerini almış, önce Çanakkale’de, daha sonra da Ortadoğu ve Avrupa savaş alanlarında müttefikleri hesabına önemli hizmetler başarmıştır.1

Birinci Dünya Savaşı’nın başında İngiltere, Almanya’ya karşı savaşa girerken, dominyonlar yasasına göre, Avustralya ve Yeni Zelanda Meclisleri, isterlerse tarafsız kalabilirlerdi. Yeni Zelanda ve Avustralya halkı tarafsız kalmak yerine gönüllü olarak savaşa girmek istemişlerdir.

1915 yılı şubatında Gelibolu cephesinde Türkler’e karşı savaşmak üzere gönüllü yazılan, ama değil Gelibolu’nun, Türkiye’nin nerede olduğunu bilmeyen Anzaklar, “Niçin savaşıyorsunuz?” diye sorulduğunda  “İngilizler bizim kardeşlerimizdir. Dilimiz, kültürümüz birdir”2 diyerek İngiltere’nin yanında savaşa girmiş olmalarının gerekçesini belirtmişlerdir.

Böylelikle Anzaklar, 25 Nisan 1915 günü sabahın erken saatlerinde başlayan çıkarma ile Gelibolu Yarımadası’ndaki savaşa başlamış oldular. Anzaklar’ın Gelibolu Yarımadası’ndaki savaşlarda verdikleri kayıp : 26.094’ü Avustralyalı, 7.571’i Yeni Zelandalı olmak üzere 33.665’tir.

İngiltere’nin yanında Çanakkale’de savaşan Anzaklar, Türkler’in barbar bir millet olmadıklarını aksine, cesur ve mert olduklarını anlamışlardır. Bunu da gerek savaş sırasında, gerekse de savaştan sonra dile getirmişlerdir.

Çanakkale’de çarpışan Mehmetçikle, Anzaklar arasında uyanan karşılıklı saygı, sevgi ve sempati savaş alanlarında görülmesi olağanüstü bir olay olarak tarihe geçmiştir. Türk askerinin Anzaklar üzerinde sağladığı güveni Alan Moorehead isimli yazar “Gallipoli” isimli kitabında şöyle anlatmıştır:”

… Belki de en dikkat çekici olan husus, Anzaklarla Türkler arasında doğmuş olan sempati ve arkadaşlık duygusu idi. Artık karşılarındaki Türk askerlerini kendi deneyleri ile tanımış olan Anzaklar o güne kadar propagandalarla kendilerine anlatıldığının aksine onların fanatik ve zalim değil, mert ve cesur insanlar olduklarını anlamış bulunmaktaydılar….

Nitekim, Avustralya ve Yeni Zelanda kıtaları kendilerine dağıtılmak istenen gaz maskelerini almayı reddetmişler ve nedeni sorulduğunda ise, Türkler dürüst savaşçılardır, onlar gaz kullanmazlar diye cevap vermişlerdir.3

Türkler’e karşı bu duyguları besleyen Anzaklardan Allan Jack ise savaştan sonra şunları söylemiştir: “Limmi Adası’nda kaldığımız süre içinde defalarca çıkarma tatbikatları yapmıştık. Böyle bir görev için hazırlandığımızı biliyorduk, fakat ne zaman ve nereye çıkarılacağımız hakkında kesin bir bilgimiz yoktu. O sırada bize verilen bilgiler, Türk askerlerinin barbar oldukları, esirlere çok fena muamele ettikleri yolunda idi. Gelibolu’ya çıkıp savaşa girdikten sonra, tanığı olduğumuz gerçeklerle bütün bunların ne kadar yalan olduğunu anlamakta gecikmeyecektik.4

Çanakkale’de savaşmış olan bir başka Anzak Lord Casey ise, Anzaklar’ın Türk milletinin ve Mehmetçiğin barbarlıktan uzak insancıl karakterini savaş meydanında tanıdıklarını ve takdir ve hayranlıkla ülkelerine döndüklerini söylemiştir.

1934 yılında bizzat Atatürk tarafından kaleme alınıp, dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından Çanakkale’de yabancı şehitlere hitaben okunan nutuk Avustralya’da ve Yeni Zelanda’da şehit yakınlarının hislerine tercüman olmuştur. Çanakkale’de savaşan yabancı şehitlere hitaben okunan bu nutuk şöyledir :

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.5

Türkler’i cesur askerler değil, aynı zamanda soylu olarak tanıdıklarını söyleyen Anzaklar’ın Atatürk’e olan hayranlıkları ve sevgileri yıllar boyunca sürmüştür. Yıllar boyu süren sevginin bir göstergesi de, 1 Mart 1978’de Avustralya’nın Queennsland eyaletinde açılan Gelibolu Anıt Çeşmesi’ne konan yazıtta Atatürk’ün Çanakkale’de şehit düşen yabancılara hitaben söylediği sözlerin yer almasıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Anzaklar’ın Türkler’i kahraman olduğu kadar yardımsever ve uygar bir milletin evlatları olarak tanımlamalarında kuşkusuz, Türkler’in de savaştığı ülkelerin insanlarına düşmanlık hissi beslememeleri, insani, medeni hislerle dostluk elini uzatmalarından kaynaklanmaktadır.

***

1 Baha Vefa Karatay, Mehmetçik ve Anzaklar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan, Ankara, 1987, s. 34.
2 Ian Hamilton, Gelibolu Günlüğü, Hürriyet Yayınlan, İstanbul 1972, s. 285,. Fikret Günesen, Çanakkale Savaşları, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1986, s. 196.
3 Alan Moorehead, Çanakkale Geçilmez “Gallipoli”, Türkçesi Günay Salman, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1972, s. 245-246.
4 Karatay, a.g.e., s. 108-109.
5 Uluğ İğdemir, Atatürk ve Anzaklar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1985, s. 6.

http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-30/anzak-gozuyle-turk-askeri-ve-ataturk

Posted in ATATURK, Tarih | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN BUGÜNE *** ANZAKLARDA ULUSAL BİLİNÇ OLUŞMASINI SAĞLADIK,FAKAT BİZ ULUSAL BİLİNCİMİZİ KAYBEDİYORUZ

Prof.Dr.Süleyman ÇELİK
29.04.2015

ANZAKLARDA ULUSAL BİLİNÇ OLUŞMASINI SAĞLADIK,
FAKAT BİZ ULUSAL BİLİNCİMİZİ KAYBEDİYORUZ

Birinci Dünya Savaşı çıkınca, İngiltere kolonileri Avustralya ve Yeni Zelanda’dan asker toplayarak bir kolordu oluşturdu.

Kolorduya Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu (Australian and New Zealand Army Corps), kelimelerinin baş harflerinin bir araya getirilmesiyle kısaca ANZAC adı verildi. Daha sonra bu kolorduya mensup, generalinden erine kadar tüm askerlere Anzak denildi.

Anzaklar Avrupa’da Almanlarla savaşmayı ve İngiltere’nin propagandasına inanmış oldukları için, kısa sürede zafer kazanıp anavatanlarını gezmeyi hayal ediyorlardı. Fakat onları uzun bir vapur yolculuğundan sonra Mısır’a çıkardılar.

Almanya, Osmanlı’nın Süveyş Kanalı’na saldırarak İngiltere’ye yeni bir cephe açmasını istiyordu. Böylece İngiltere Batı Cephesi’nden asker kaydırmak zorunda kalacak ve kendileri Fransa’yı ele geçireceklerdi. İngiltere asker kaydırmak yerine Süveyş’i Anzaklar ve Hint Birlikleri ile savunmaya karar verdi.

Öte yandan Osmanlı ordusu saldırı için hazır değildi. Fakat Cemal Paşa Almanların ısrarına dayanamadı ve harekatı başlattı. Ancak kısa sürede bozguna uğrayarak geri çekildi.

Anzaklar kolay zafer kazanmanı sarhoşluğu ile yeniden Avrupa hayalleri kurmaya başladılar. Fakat onları Avrupa’ya değil, bu kez Çanakkale’ye götürdüler.

Çanakkale’ye çıkarma yapmak üzere vapurla Limni Adası’na giderken gene hayal kuruyorlardı. “Türkleri Süveyş’te olduğu gibi bir günde yenip oradan Avrupa’ya geçmeyi” düşlüyorlardı.

Fakat bu kez sert kayaya çarptılar. İlk günden itibaren binlerce kayıp verdiler. 8-10 Ağustos tarihlerinde Albay Mustafa Kemal Bey tarafından yönetilen saldırılarla tepelerden kıyıya atıldılar. Dar bir şeritte kilometrelerce uzayan siperler kazarak mevzilendiler. Mehmetçikler de hemen karşılarına siperlerini kazdı ve böylece siper savaşları başladı.

Siperlerde savaşın yanında sohbet de ediyorlardı. Bir Anzak askeri bir gün laf attı; “Süveyş’te bir günde tozunuzu atmıştık. Burada amma uzattınız. Fakat yakında işinizi bitireceğiz!” Türk tarafından İngilizce bilen bir subay yanıt verdi; “Süveyş’teki savaş bizim savaşımız değildi, burada vatanımızı savunuyoruz.”

Bu söz Anzak siperlerinde yankılandı. “Onlar vatanlarını savunuyorlar. Biz ne için savaşıyoruz?”

O zaman onlar da “bu savaş bizim savaşımız değil” demeye başladılar. Ve bu düşünce Anzaklarda vatan kavramının oluşmasını sağladı. Böylece Anzaklarda ulusal bilincin uyanması ve ulus olma süreci başladı.

Tüm uluslar kurtuluş günlerini bayram olarak kutlarlar. Avustralya ve Yeni Zelanda ise binlerce evlatlarını kaybettikleri en acı günlerini, 25 Nisanı, bayram olarak değilse de, en büyük anma günü olarak seçmişlerdir. Burada canlarını vermiş atalarını, bir anlamda kendilerinin ulus olmalarını sağlayan kahramanlar olarak kabul ederler. Her yıl binlerce kişi, 24 saat uçak yolculuğunu göze alarak günübirliğine gelip onların mezarlarını ziyaret etmektedir. Gazilerini ölene kadar baş tacı etmişlerdir. Tüm kentlerinde özel müzeler kurmuşlar, anıtlar dikmişlerdir vs.

Bizim için de Çanakkale diriliştir. O zamana kadar, 200 yıldır savaşlarda hep yenilen ve bunun kompleksini yaşayan Türkler ilk kez, hem de dünyanın en güçlü devletlerini yenmeyi başarmıştır. Çanakkale’de gösterdiği üstün yetenekleriyle yıldızı parlayan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde toplanan milletimiz, Kurtuluş Savaşını bu moral güçle kazandı. Ardından Cumhuriyet kuruldu, devrimler yapıldı ve Ortaçağ karanlığından çıkarak çağı yakaladık.

Ne yazık ki Atatürk’ten sonra tekrar emperyalistlerin tuzağına düştük ve onlar, yerli işbirlikçileriyle birlikte ülkemizi tekrar Ortaçağa götürmeye başladılar. Bugün ulusal bilincimizi, Arapça deyimiyle milli şuurumuzu kaybettik. Ulusal birliğimiz bozuldu. Ülkemizi Sevr’e benzer yeni haritalarla parçalanmaya çalışıyorlar. Hainler açıkça ihanetlerini sergileyebiliyorlar. Buna karşılık beyni uyuş(turul)muş olan halkımız gelişmeleri bön bön izliyor, hatta bazıları hainlerin peşinden gidiyor.

Bu ay içinde Avustralya’dan 10 Rotaryen, eşleriyle birlikte Türkiye’ye gelmişler, Rotary Kulüplerinin konuğu olarak Türkiye’yi dolaşıyorlardı. İki gün de Samsun’da kaldılar. Rotaryen arkadaşlar benden, akşam yemeğinde, Anzaklarla ilgili bir konuşma yapmamı istediler.

Anzakların ailelerine yazdıkları mektuplardaki ifadelerden, kafalarındaki Türk imajını anlattım. İki farklı imaj var; biri Mısır’daki Türkler. Daha doğrusu onlar, Mısırdaki herkesi, Türk’ün yanında Arap’ı, Kıpti’yi, Fellah’ı da Türk olarak görüyorlar. Buradaki negatif imaj Çanakkale’de değişiyor. Ve tabi savaşın korkunçluğunu, gene mektuplardan yararlanarak anlattım. Konuşmanın sonunu şöyle bağladım;

“Değerli Konuklar, benim dedem de Çanakkale’de şehit oldu. Atatürk’ün deyimiyle “Gelibolu’da, sizin dedelerinizle koyun koyuna, huzur ve sükun içinde yatıyor.” Şunu bilmenizi isterim ki dedelerimiz birbirlerini öldürmediler. Sizin dedelerinizi de, bizim dedelerimizi de emperyalistler öldürdü. Ve aynı katliamı, günümüzde de Irak’ta, Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da, Afganistan’da, Suriye’de, Yemen’de vs. yapmaya devam ediyorlar.”

Posted in ATATURK, Tarih | Leave a comment

ÇEVRE – NÜKLEER SANTRAL – FELAKET *** Japonya’dan nükleer için görsel Türkçe uyarı : Felaket olacak! * İZLEYİNİZ

Japonya’dan nükleer için Türkçe uyarı: Felaket olacak!
16 Nisan 2015

Türkçe bir video hazırlayan Japon vatandaşları Fukuşima’da yaşanan nükleer felaketi hatırlatan bir video hazırlayarak Japon Başbakan’ın Türkiye’ye nükleer santral satmasından dolayı utanç duyduklarını dile getirdiler. Japonların hazırladığı videoda Fukuşima nükleer felaketini yaşayanlar Türkiye’de kurulması planlanan nükleer santralin bir başka felaket olacağı konusunda Türkiye’yi uyarıyor.

http://siyasihaber.org/japonyadan-nukleer-icin-turkce-uyari-felaket-olacak

Posted in Bilim ve Teknoloji, DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, ENERJİ, Gundem, Haber | Leave a comment

İçimizdeki gerçek dışı Ermeni tezi destekçileri *** KULVAR DEĞİŞTİREN CUMHURİYET ŞAŞIRDI !!!

Suay Karaman

28.04.2015

CUMHURİYET ŞAŞIRDI

Murat Şimşek

Ermeni soykırımı yalanının yıldönümünde, Cumhuriyet gazetesi Ermenice “Bir daha asla” manşetiyle çıktı. “100 yıl önce bu topraklarda yaşanan ortak acının yasını tutuyoruz” diyen gazete, “Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşanan felaketin acısı hâlâ taze. İnsan aklını, vicdanını, hak ve adalet duygusunu felç eden bu yarayla yüzleşme zamanı; bir daha asla olmasın diye!” yorumunda bulundu.

Cumhuriyet birinci sayfasında Erivan’daki Tsitsernakaberd (Ermeni Soykırımı Anıtı) fotoğrafını kullandı. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, fotoğrafa yaptığı yorumda “24 Nisan’ın 100. Yılını anıyoruz” dedi. Cumhuriyet, Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in “Acı acı ağlıyorum” yazısını da yayımladı. Rakel Dink yazısında soykırım iddialarını savunurken, “Soykırım yapılmadı” diyenlere saldırdı.

Rakel Dink yazısında şunlara değindi: “Şimdi ‘Soykırım demiyordu Hrant’ deyip laf ebeliği yapıyor Perinçek gibi zavallılar. ‘İfade özgürlüğü’nün peşine düşmüşler devlet kadrosuyla. Talat Paşa ve dostları… Öldürmenin ötesi de varmış. 19 Ocak 2007’den sonraki mahkemeleri de gördük. Öldürmekle tatmin olmayan öfkeyi de, nefreti de mahkemelerde gördüm… Ben bugün, önce Balıklı’da Çutağımın mezarında, sonra Şişli’de Sevag’ın mezarında, sonra da 1915 soykırımında ölenlerimizi anmak için Taksim Meydanı’nda sessizce bu ülkenin özgürleşmesini bekleyeceğim.”

TRANSFERLER SIRAYA GİRDİ
Cumhuriyet’in bazı yazarlarının da Rakel Dink’ten eksik kalır yanı yoktu. Cumhuriyet’in Taraf’tan sipariş ettiği dış haberler şefi Ceyda Karan, Ermenistan’daki “soykırım” anmalarını köşesine taşıdı. Karan, gözlem yazısında Ermenilerin Türklere karşı kötü düşünceler beslemediğini ama “soykırım” kabul edilmezse ilişkilerin düzelmeyeceğini aktardı. Türkleri Nazilere benzeten duvar resmi de Cumhuriyet’in sayfalarında yer aldı.

Cumhuriyet yazarı Zeynep Oral da köşesinden “soykırım” savunuculuğu yaparak “yüzleşin” mesajı verdi. “100 yıl önce 100 yıl sonra” başlıklı yazıda, sözde soykırımın 100. yılı nedeniyle İstanbul’da düzenlenen bir konserde yaşananlar aktarıldı.

Cumhuriyet’in çiçeği burnunda yazarı Nuray Mert de “İster soykırım deyin ister demeyin” başlıklı yazısında, Türkiye’ye “soykırımla yüzleşme” çağrısı yaptı. Mert yazısında “Türkiye öteden beri, 1915 Ermeni kıyımı ile yüzleşmemek için, ‘Batı’nın dayatması’ gerekçesini kullanıyor. Bu yıl, bu yüz kızartıcı olayın yüzüncü yılında, Papalık ve AB Parlamentosu’nun ‘soykırım’ açıklama ve kararı dolayısı ile muhafazakârı, laiki, İslamcısı, Kemalisti, topyekûn isyan etti.

Bu yıl fazladan, Çanakkale zaferinin yıldönümü kutlamasının aynı güne denk getirilmesi ise fazlasıyla ucuz bir numara” dedi. Mert yazısını “Üzerinden yüz yıl geçti, korkmayın, artık kimse cezalandırılamaz, kimse üzerine oturduğu Ermeni mülklerini geri vermek zorunda kalmayacak, gelin yüzleşelim, saygın bir ülke olma adına fazla bir şey sayılmaz” sözleriyle tamamladı.

Celal Üster de Cumhuriyet’teki köşesinde Ermeni edebiyatçıları anarak “soykırım” iddialarına farklı bir şekilde omuz verdi. Köşesine Ermenice başlık atan Üster, “Yüzlerce Ermeni aydını 1915’te acımasızca katledildi. Batı Ermeni edebiyatı 1915 yılında yok edildi” dedi.

Cumhuriyet yazarları Aydın Engin ve Ahmet İnsel de bu hafta yayımlanan yazılarında “soykırımı kabul edin” çağrıları yapmıştı.

PKK BASINI DA ‘SOYKIRIM’ DEDİ

PKK’ya yakınlığıyla bilinen Özgür Gündem gazetesi de Ermenice başlık attığı manşet haberinde “soykırım” iddialarını savunup Türkiye düşmanlığını devam ettirdi. Gündem, Ermeni soykırımının yanına “Süryani soykırımını” da ekleyerek “Bugün Ermeni ve Süryani katliamının 100. yıldönümü. 1,5 milyon Ermeni, 500 bin Süryani tehcir edilip katledildi” yorumunu yaptı.

ONLAR DA GERİ KALMADI
Evrensel gazetesi de “Yüzleş” başlıklı manşetinde “Ermeni soykırımı ile yüzleşerek 100 yıllık utanca son verilmeli” dedi. Evrensel başyazarı İhsan Çaralan, “Bugün artık ‘soykırım’ sorunu içeride demokratikleşmenin dışarıda da uluslararası ilişkilerin önünü tıkayan bir soruna dönüşmüştür” diyerek Batı’nın taleplerine boyun eğip “soykırımı” tanıma çağrısı yaptı. BirGün gazetesi de “soykırım” savunuculuğunu tıpkı Cumhuriyet gazetesi gibi Hrant Dink üzerinden sergiledi.

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ERMENİ SORUNU, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, MEDYA, SUAY KARAMAN, Tarih | Leave a comment

NEDEN TEHCİR YAPILDI ?

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ERMENİ SORUNU, Tarih | Leave a comment

ERMENİ’LERİN YAPTIĞI “ÇAVUŞOĞLU SAMANLIĞI” KATLİAMI-11-12-13-14-15 Son

17.04.2015
Yeniçağ

ERMENİLERİN YAPTIĞI “ÇAVUŞOĞLU SAMANLIĞI” KATLİAMI-11

Ermeniler kendilerine iyilik yapanları ya yaktılar ya da kurşuna dizildiler

Ercişlilerin büyük bir bölümü mal varlıklarını geride bırakarak, Adilcevaz yoluyla Bitlis istikametine doğru yola çıkar. Rusların Türk şehirlerini ele geçirdiğini, Ermenilerin de katliamlara başladığını duyan Van, Ahlat, Tutak, Adilcevaz, Muradiye, Çaldıran ve Malazgirt’te yaşayan halk da göçe başlamış, felaketten korunmak amacıyla, bir an önce güvenli bölgelere ulaşmaya çalışmışlardır.

On binlerce muhacir, Bitlis Deresi’ni güçlükle geçtikten sonra, kafileler halinde güney illerimize doğru, perişan bir halde aç, susuz, bitkin ve her gün kayıplar vererek yola revan olur. Göç eden Ercişlilerin bir kısmı ağır yol şartlarında, açlık ve Ermeni çetelerin kafilelere ateş açması sonucu yolda hayatını kaybetmiş, cesetleri çürüyene kadar Bitlis deresinde kalmıştır.

Bir bölümü ise Silvan ve Diyarbakır’a ulaşmış, bazı aileler buralara yerleşmiş, diğer bölümü ise güney illerimize gitmişler, sadece birkaç aile daha sonra Erciş’e dönebilmiştir. Eskiden Ermenilere yardım etmiş, ortaklık yapmış, iyi komşuluk ilişkilerinde bulunmuş Ercişliler ise Ermenilerin kendilerine herhangi bir kötülük yapmayacağını düşünerek evlerinde kalmayı tercih etmişlerdi. Ancak, böyle düşünen Ercişlilerin sonu; ya tandıra atılarak yakılmak, kazığa çakılmak, derisi yüzülerek uzuvları kesilmek, tecavüze uğrayarak öldürülmek veyahut Çavuşoğlu Samanlığı’nda kurşuna dizilerek öldürülmek olacaktır. Gazzo, Nişan, Simo, Şetrak, Haçço, Hovi, Arankil, Garê, Herê, Kaha ve Manikaha adlı eşkıya başlarının çeteleri Purul (Y. Çınarlı) da 28 Türk’ü yola dizdikleri kazıklara oturturlar.

Pulurlu kadınları günlerce aç susuz şekilde bir eve hapseden Mani Kaha çetesi, bu kadınların çocuklarını pişirip kadınlara yedirmiş, daha sonra da bunu söyleyerek kadınların akli dengelerini bozmuşlardır. Yekmal (Tekevler) köyündeki savunmasız çocuk ve kadınları da bir eve doldurduktan sonra ateşe vermişlerdir. Karakilise (Uncular) köyünü basan PertaklıGazzo çetesi birçok kızı iğfal edip, yaşlılara işkence ettikten sonra katliam yapmışlardır. Yollarda rastladıkları bütün Türkmen/Kürt herkesi çeşitli işkenceler yaptıktan sonra öldürmüşlerdir. Katliamları duyup halen sağ kalan Ercişliler de şehir dışına kaçarak dağlarda yaşamaya başlamışlardır.

Ermenilerin Erciş’te yaptığı katliamların sembol ismi olan Çavuşoğlu Samanlığı (günümüzde Çınarlı cad. Öz Erciş Haber gazetesinin bulunduğu alan) katliamdan kaçanların saklandığı yerlerden sadece birisidir. Çavuşoğlu Samanlığına saklanan 19 Türk ve bir Türk gencine sevdalanan Ermeni kızı Pasih başlarına vurulan kesici aletlerle şehit edilirler. Doğu Anadolu’da yaşanmış olan bu facialardan en büyük zararı Müslüman halk görecek, sadece Ermeni saldırılarında 650 bin Türk ve Kürt şehit olacaktır.

Felaketin diğer boyutu olan Rus işgali sırasında da, bir buçuk milyona yakın Müslüman yaşadığı toprakları terk ederek batı bölgelerine göç etmek zorunda kalacak, bu göç sırasında ise yarım milyondan fazlası ağır yol şartları ve hastalıklar sebebiyle hayatlarını kaybedeceklerdir.

18.04.2015
Yeniçağ

ERMENİLERİN YAPTIĞI “ÇAVUŞOĞLU SAMANLIĞI” KATLİAMI-12

Ermeni çeteleri, ileri gelen Türk ailelerinin evlerini tespit ediyorlar

Sayın okuyucularımız; Çavuşoğlu Samanlığı Katliamı ile ilgili yazı dizimiz devam ederken; katliamın canlı tanıklarından Sabri Budak Efendi’nin torunu Sayın Gültekin Çavuşoğlu aradı ve elinde bazı bilgilerin olduğunu belirtti. Biz de Sayın Çavuşoğlu’ndan kamuoyunun takdirine sunmak amacıyla bu bilgileri istedik ve o da bize iletti. Şimdi o bilgileri paylaşıyoruz…

Doğu Anadolu’da büyük vahşet ve katliamlara imza atan Ermeni çeteleri, Erzurum, Van, Bitlis ve Muş’ta olduğu gibi serhat şehri Ağrı ve Doğubayazıt ilçesinde de insanın kanını donduracak katliamlar yapmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun doğudaki önemli eyaletlerinden olan Erzurum’a bağlı Bayazıt Sancağı da stratejik konumu nedeniyle hedef olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’nda, aylar öncesi hazırlık yapan gözü dönmüş Ermeni çeteleri, ileri gelen aile ve şahsiyetleri nasıl öncelikle yok ederiz hesabıyla hazırlık yaparak Türk ailelerinin evlerini tespit ediyorlar. Bunu önceden fark eden aileler, Ermenilerin böyle bir kötülük yapmayacaklarını ne de olsa asırlardan beri dost ve komşuluk ilişkileri içerisinde bulunduk düşüncesiyle pek dikkatte almazlar.

1915 martında Rus ordularının saldırı ve işgaliyle, Rusların saflarında gönüllü Ermeni alayları oluşturan Taşnak çeteleri önce savunmasız olan köyleri imha ve katliama tabi tutuyorlar.Beyazıt sancağında, köklü ailelerinden olan Budakzadelerden Hacı İbrahim oğlu Dedem Sabri Budak Efendi ve yine Budakzadelerden İskender Bey, devlet erkanındaki görevi nedeniyle, ev ve haneleri ablukaya alır.

Budakzade ailesi, Beyazıt’ta İshak Paşa Sarayı’nın batı cephesine düşen yerleşim bölgesinde gayet korunaklı olan iki katlı taş bina evlerine kadın çocuk ve yaşlılar emniyette oluruz düşüncesiyle sığınıyorlar.

Evi ablukaya alan Ermeni Taşnak çeteleri, önce tatlı dille size bir zarar vermeyeceğiz kapıları açın, ne de olsa biz eski dost ve komşularınız deyip ikna etmeye çalışıyorlar. Sadece silah araması yapacağız başka bir kötü niyetimiz yok, aksi takdirde binayı toplu ateşe verip yakarız tehditleri karşısında, çaresizlik içerisinde kapıları açarlar. Kapıların açılmasıyla gözlerini kan bürümüş Taşnak Ermeni çeteleri akıl almaz bir vahşet içerisinde Budakzade ailesinden çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan 53 (elli üç) kişiyi şehit ederler.

Olaydan haberi olan dedem Sabri Budak Efendi cephede evlerinin Ermeni çetelerince çevrildiğini haber alır, amcası Tahir ağayla birlikte olay yerine geldiklerinde korkunç bir tabloyla karşılaşır. 1 ve 3 yaşında çocuklarıyla hanımı, kardeşleri ve tüm akrabalarının balta ve kılıçla parçalandığına şahit olur. Şehit edilenlerin içerisinde sadece yetim olan kardeşinin oğlu İzzet yaralı olarak kurtulur. İzzet Efendi özürlü olarak sakat bir şekilde hayatını devam ettirir. Yakın zamanda vefat eden akrabam İzzet Efendi yaşadıklarını bize anlattığında olayların vahşetini hatırladıkça hep ağlardı.

19.04.2015
Yeniçağ

ERMENİLERİN YAPTIĞI “ÇAVUŞOĞLU SAMANLIĞI” KATLİAMI-13

Dedem ölene kadar şehit edilen çocuklarının isimlerini sayıkladı

Yaşadığı katliamı anlatan dedem Sabri Budak Efendi çok sevdiği şehit edilen 1 ve 3 yaşındaki çocuklarının ismini savaş sonrası ikinci evliliğinden olan annem Sebile ve dayım Remziye’ye verir. Aynı zamanda İstiklal Madalyası sahibi olan Gazi Sabri Budak Efendi, vefat edinceye kadar hep şehit edilen çocuklarını ve yakınlarını sayıklar ağlardı. Dedemden hatıra olarak kalan İstiklal Madalyası’nı büyük onurla taşımaktayım.

Büyük acılar yaşayan dedemiz, biz torunlarına karşı aşırı bir sevgi beslerdi. Katliamdan sonra Beyazıt’ta mülteci durumuna düşen dedem Sabri Efendi savaşın sona ermesinden sonra, gelip yakılıp yıkılan viraneye dönen evlerinin tamir ve bakımını yaparken, Ermeniler tarafından şehit edilen 1 yaşındaki oğlunun dipçik darbesiyle parçalanan beynini, kendi eliyle mutfakta terek tabir ettiğimiz tabak rafından, büyük acı içerisinde bıçakla kazıyarak çıkarıyor. Sabri Budak dedemin ikinci eşi olan Makbule nenemin Karaköse’de (Ağrı ilinin o zamanki adı) ortaokulda okuyan iki oğlu Mazhar ve Rüştü, Beyazıt’a izin için dönüşlerinde Ermeni çetelerince pusuya düşürülerek şehit edilir. Öldürüldükten sonra İshak Paşa Sarayı yolunda bir kuyuya atarlar. Bununla da yetinmeyen Ermeni çeteleri, Zehra ve Fatma teyzelerimi şehit ve oğlu Şefik’i de ağır yaralarlar. Yaşanan vahşet karşısında Şefik dayım da deliriyor.

Ermeni katliamcılar sadece bir bölgede değil Doğu ve Güney Anadolu’nun her bölgesinde, Ruslardan aldıkları büyük güç ve destekle Müslüman Türklere karşı tartışmasız soykırım uygulamışlardır.

Yapılan bu vahşet karşısında Amerikan heyeti Ermeni ve Müslümanların durumunu yerinde tespit amacıyla 27 Temmuz 1335 tarihinde Bayazıt’a hareket eder. İşte onunla ilgili belgede;

Erzurum Vilayeti Mektubi Kalemi

Bayazıt Mutasarrıflığının 31 Temmuz sene (1)335 ve 629 numaralı şifresinin mahlulü suretidir. 27 Temmuz sene 1335 ve 611 numaralı şifreye lahikadır. Bugün tren-i mahsusla Karaköse’ye (Ağrı’ya) hareket eden Amerika heyetinden Topçu Yüzbaşısı Nilis ve muavini Suturland ve tercümanları İzmirli Tabip muavini Osman efendiler Bayazıt’a muvasalatlarında hususi ihzar edilen hanede misafir edilerek haklarında fevkalade hürmet- i mahsusa gösterildi. Başlıca vazifeleri i’aşe-i umumiyye ve İslam ve Ermeni nüfus miktarını ve ihtiyacat-ı mahalliyyeyitedkik ve Ermenilerin mezalimini tahkik olduğu anlaşılmasına mebni icabı veçhile ahval-i umumiyeden kendileri haberdar edilmekle beraber, Ermenilerin fecayi ve mezalimi bütün üryanlığıyla mertebe-i sübuta vardırıldığı hatta katl-i nüfus eyledikleri sırada beş on süngü ile mecruh ve kolları kesik bir takım nisvan-ı İslamiyye ve mini mini çocukların ira’esinde bizzat isticvap ederek kana’atıtamme hasıl eylemeleriyle fotoğraflarını arz ve kendilerine ibraz olunan asar-ı hürmet ve mihman-nu vaziyekarşu büyük bir hissiyat-ı insaniyye izhar ve bu sıra Aras civarındaki ahali-ı İslamiyyesi tarafından şifahi ve tahriri kendilerine bildirilmesiyle bu halden müte’essirenmüma-ileyhim tarafından Dersa’adet ve Tiflis’deki Amerika hey’etlerine telgraflar keşide edilerek memnunen avdet eyledikleri beray-ı ma’lumatma’ruzdur.”

20.04.2015
Yeniçağ

ERMENİLERİN YAPTIĞI “ÇAVUŞOĞLU SAMANLIĞI” KATLİAMI-14

Anne tarafım Bayazıt’ta, baba tarafımise Van Erciş’te hunharca katledildi

Amerikan iaşe heyeti şahit olduğu vahşeti, belgede görüldüğü gibi üst makamlarına büyük üzüntüyle bildirir. Araştırıldığı takdirde Amerikan arşivlerinden olayı belgeleyen fotoğraflar temin edilebilir.

Anne tarafım Bayazıt’ta büyük vahşet ve katliama maruz kalırken, aynı tarihte Van Erciş’te de baba tarafım Ermeni katiller tarafından, yaklaşık 40 kişi hunharca katledilerek şehit edilirler. 1915 katliamında Dedem Abdurrahman Çavuşoğlu’nun talebi üzerine devlet tarafından verilen 3 Haziran 1926 tarihli belgede yapılan katliam bütün açıklığıyla görülmekte olup, ilgili belge Van Müze Müdürlüğü’ne bir tutanakla teslim edilmiştir.

Van Müzesi’nde yakın zamana kadar 1. katında yaklaşık 100 metrekarelik bir alanda Çavuşoğlu Samanlığı katliamı ve Zeve şehitlerine ait toplu mezarlardan çıkarılan belge ve objeler sergilenmekteydi. Bir gün müzeye gittiğimde müze müdürüne Çavuşoğlu Samanlığı Katliamına ait elimde dedem tarafından kalan 3 Haziran 1926 tarihli mazbata (tutanağı) olduğunu söyleyince büyük heyecanla Müzemize hediye edebilir misiniz deyince, memnuniyetle deyip bir tutanakla kendilerine teslim ettim. Bir müddet sonra müzeye gittiğimde, salonun kapatıldığını ve ilgili belge ve objelerin de müzenin bodrumuna atıldığını öğrendim. Yaptığım araştırmada Aktamar adasındaki kilisenin Restorasyon çalışmaları ve açılışında, Erivan’dan ve diaspora Ermenilerinin Van’a gelişlerinde ola ki Müzeyi gezerler rahatsız olurlar düşüncesiyle, içimizdeki Ermeni severler tarafından kaldırıldığını büyük üzüntüyle öğrendim. Ne kadar acı. Ancak sanal ortamda Van müzesinde Çavuşoğlu ve Zeve şehitlerini görmek mümkün.

Erciş’te Çavuşoğlu Samanlığı ve yanındaki hanemizde Ermeni Taşnak çeteleri tarafından yapılan katliamda babamın büyük babası Mehmed Efendi(Mamo Ağa), Mustafa Efendi, Osman Efendi, Ali Efendi, Mevlüt Efendi, Salman Efendi, teyzeleri Zinnet, Pamuk, Leyla hanımlar ve isimlerini hatırlayamadığım Çavuşoğlu Samanlığı toplu mezarında çıkarılan 28 kişi vahşice, akıl almaz işkenceler sonunda şehit edilirler. Ermeni vahşetinden kurtulan Abdurrahman dedem, Sündüs nenem ve 5-6 yaşlarında iki oğlu Diyarbakır istikametine doğru kaçarlar. Dedem, çocukları ve Sündüs nenem Diyarbakır’da büyük açlık ve sefalet içerisinde yaşam kavgası verirken, Diyarbakır’da o sıralar çok yaygın olan akrep sokmasından vefat eder.

Abdurrahman dedem Muş ve Bitlis’in 1916 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurtuluşunun akabinde, Erciş’e dönmeye karar verirler. Dönüşlerinde Baykan-Bitlis arasında günlerce açlık ve yorgunluk içerisinde bitap düşen ve her an Ermeni çetelerinin saldırısına maruz kalma tehlikesi içerisinde bulunan dedem, 5-6 yaşındaki günlerce aç kalan çocuklarını, yiyecek bulurum düşüncesiyle bir dere kenarında bırakır. Dönüşünde bir çocuğunun kayıp olduğunu görünce feryat figan eder. Hayatı boyunca yaşamış oldukları Ermeni vahşeti ve evlat hasretiyle hep acılar içerisinde yaşadı, maalesef çocuğunu da bulamadı.

21.04.2015
Yeniçağ

ERMENİLERİN YAPTIĞI “ÇAVUŞOĞLU SAMANLIĞI” KATLİAMI-15

Katliamdan canını kurtaran Türkler batıya göç etmek zorunda kaldılar

Ermenilerin 1915 yılı 1. Dünya Savaşı’nda düşmanla iş birliği yapmaları, Rusların saflarında gönüllü alaylar oluşturarak orduyu arkadan vurmaları ve her türlü kötülüğü yaparak savunmasız Müslüman halka vahşet ve katliam yapmaları sonucunda gayet insani amaçlarla çaresiz kalan Osmanlı devletinin, zorunlu olarak almış olduğu tehcir yasasını çıkarmış olmasını, Dünya kamuoyunu bize soykırım yapıldı yaygaraları ile ayağa kaldırırken, Van, Muş, Erzurum, Ağrı, Bitlis ve diğer bölgelerde yapmış oldukları katliamlardan canını kurtaran Müslüman Türkler, yaklaşık olarak 1.000.000 (bir milyon) kişi batıya göç etmek durumunda kalmıştır.

Kendi vatan coğrafyasından, Ermeni vahşetinden kaçıp binbir acılar içerisinde batı illerine göç edip mülteci konumuna düşen insanlarımızın açlık, hastalık ve Taşnak çetelerinin saldırıları sonucunda, yaklaşık yarısı erimiş yok olmuş, hayatta kalanlar savaş sonrası ancak yurtlarına dönebilmişlerdir. Yukarıda belirtiğim gibi 4 kişi göç etmek mecburiyetinde kalan dedem, evlerine 2 kişi dönmüşlerdir. Bu dramı yaşayan aileler aynı şekilde yüzde elli kayıp vererek yurtlarına dönebilmişlerdir.

Bu konuda tafsilatlı ayrıntıları Tuncay Öğün’ün, çok büyük emek verilerek, bütün olayları belge ve kaynaklara dayanarak yazdığı “Unutulan Bir Göç Trajedisi Vilayat-ı Şarkiye Mültecileri (1915-1923)” eserinde görmek mümkünür.

Van Erciş’te Ermeni vahşet ve katliamına maruz kalan Çavuşoğlu ailesinin dramı bununla da bitmemiş, katliam sonrası canlarını bir şekilde kurtarabilmiş çocuklarının her birisi Türkiye ve Dünya’nın değişik yerlerine savrulmuşlardır. Bir kısmına ulaşmış olmamıza rağmen, halen bulamadığımız ve ulaşamadığımız yakınlarımız vardır.

Daha önce de bahsetmiştim; 24 Nisan 2007 tarihinde, tarifi mümkün olmayan hüzün dolu bir mutlulukla karşılaştım. Telefonda arayan bir hanımefendi, akrabamız olduğunu söyleyince çok heyecanlandım, hemen kayıp olan bir yakınımız olduğunu anladım. O hanımefendi Türk kamuoyunca yakinen tanınan, sevilen ve Azerbaycan’ın bağımsızlık savaşında merhum Elçibey’le büyük emek veren Prof. Dr. Hanım Halilova’ydı. 92 yıl sonra kavuşmamız bize tarifi mümkün olmayan bir sevinç yaşattı. Erciş’teki katliamda hunharca şehit edilenlerden Çavuşoğlu Mustafa Efendi, Abdurrahman Efendi’nin kardeşi olup dedelerimiz kardeştir. Yıllar öncesinde de annesinin kayıp olan diğer 3 yaşında kız kardeşi Fatma hanımı da Tokat Zile’de bulduk. Bu arada savaşın o acı günlerinde biz Anadolu Müslüman Türklerinden yardımlarını esirgemeyen her türlü açlık ve yoksulluğa karşı destekte bulunan sahipsiz kalan çocukları koruyan Bakü’ye kadar götüren ve yardımını esirgemeyen, kardeş Azerbaycan Türklerinin aileleri tarafından kurulan, Bakü Cemiyet-i Hayriye-i İslamiye kuruluşuna da Çavuşoğlu ailesi olarak minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz. (BİTTİ)

KAYNAKLAR

 

BÖLÜM 1-2-3-4-5     http://nacikaptan.com/?p=18687
BÖLÜM 6-7-8-9-10   http://nacikaptan.com/?p=18762
 

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Dizi Yazilari, ERMENİ SORUNU, Tarih | Leave a comment

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin raporu: Yolsuzluk artmaya devam edecek *** “Araştırma sonuçları, yolsuzluğun Türkiye’de kamudan özel sektöre pek çok alanda adalet ve hizmete erişimi engelleyen bir sorun haline geldiğini gösteriyor. “

cumhuriyet.com.tr
27 Nisan 2015 Pazartesi

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin raporu: Yolsuzluk artmaya devam edecek

Uluslararası Şeffaflık Derneği, “Türkiye’de Yolsuzluk: Neden, Nasıl ve Nerede?” başlıklı kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 67’si, son 2 yıl içinde yolsuzlukların arttığını ve yüzde 54′ü de önümüzdeki iki yılda da artmaya devam edeceğini düşünüyor.

Yolsuzlukla mücadelede dünyanın önde gelen sivil toplum kuruluşlarından Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Türkiye ülke kolu olarak faaliyet gösteren Uluslararası Şeffaflık Derneği, “Türkiye’de Yolsuzluk: Neden, Nasıl ve Nerede?” başlıklı kamuoyu araştırmasının sonuçlarını açıkladı.

Mevcut hükümetin yolsuzlukla mücadeledeki çabalarını, katılımcıların yüzde 55’i etkisiz buluyor. Yolsuzluğun nedenlerine ilişkin soruda katılımcıların verdiği cevaplar, dokunulmazlıklar ve yolsuzluğun cezasız kalmasının büyük bir sorun olduğuna işaret ediyor.

Uluslararası Şeffaflık Derneği Başkanı Oya Özarslan’ın sunumuyla gerçekleşen basın toplantısında paylaşılan araştırma sonuçları, kamuoyunun, son iki yıl içinde yolsuzluğun arttığını ve önümüzdeki iki yıl içinde de artmaya devam edeceğini düşündüğünü, dokunulmazlıklar ve yolsuzluğun cezasız kalmasının ise en önemli sorun olduğunu ortaya koydu.

Basın toplantısına yorumlarıyla katkıda bulunan araştırmacı gazeteci Nedim Şener, Türkiye’deki “yolsuzluk kültürünün” çok korkutucu olduğunu dile getirdi.Basın toplantısı konuşmacılarından İktisatçı/Gazeteci Mustafa Sönmez de Türkiye’de olduğu gibi yargının, yasamanın tekelleşiyor olmasıyla yolsuzluk sorununun büyük bir sorun haline geldiği yorumunda bulundu.

Pwc Türkiye Vergi Hizmetleri Lideri ve aynı zamanda Uluslararası Şeffaflık Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olan Zeki Gündüz de yolsuzluğun artmasının özel sektör açısından bakıldığında yatırımları da etkilediği, iş yapma maliyetlerini artırdığı ve kötüyü daha pahalıya almak zorunluluğunu ortaya koyduğunu belirtti.

“Usulsüz” ödeme yapanlar ya da “hediye” verenler artıyor

Türkiye’nin tüm bölgelerinde, toplam 2000 kişiyle görüşülerek hazırlanan kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre, katılımcıların yüzde 28.35’i, son 12 ayda usulsüz ödeme yapmak veya hediye vermek durumunda kaldığını belirtti.

Bu oran, Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından toplam 107 ülkeden 114 bin katılımcıyla gerçekleştirilen, bugüne kadar yolsuzluk üzerine hazırlanmış en kapsamlı araştırma sayılan Küresel Yolsuzluk Barometresi’nin 2013 yılı Türkiye sonuçlarında yüzde 21 düzeyindeydi.

“Dokunulmazlıklar ve cezasızlığın yolsuzlukla mücadeleyi etkisiz hale getiriyor”

Yolsuzluğun nedenlerinde ilk sırada yer alan başlık dokunulmazlık ve cezasızlık iken, katılımcıların yüzde 55’i hükümetin yolsuzlukla mücadele çabalarını etkisiz buluyor.Kamuoyu araştırması sonuçları, dokunulmazlıklar ve cezasızlığın yolsuzlukla mücadeleyi etkisiz hale getirdiğine işaret ediyor.

Yolsuzluğun nedenleri sıralamasında arasında ilk sırayı, 10 üzerinden 8.14 puan ile dokunulmazlıklar ve yolsuzluğun cezasız kalması alıyor. Cezasızlığı, 7.97 ile siyaset-sermaye ilişkisi, 7.95 ile ihale sistemleri ve 7.94 ile medya-sermaye ilişkisi izliyor.

“Özel sektör rüşvet-hediye ile kamu sektörü üzerinde etkili”

Bu sıralama, ankete katılanların özel sektörün yolsuzlukta önemli bir payının olduğunu düşündüğünü de göstermektedir. Katılımcıların yüzde 61’inin, özel sektörün rüşvet ile kamu sektörü üzerindeki etkisine ilişkin soruya “evet, özel sektör rüşvet, hediye vb. vererek kamusal işlemler ve hukuki düzenlemeler üzerinde çok etkilidir” demiş olması da bu sonucu destekliyor.

“Kamu ihalelerinin de yolsuzluğun nedenleri sıralamasında 3. sırada yer aldığıırken, kamu iş ve işlemlerinde yolsuzluk derecesi sıralamasında 10 üzerinden 8,62 puanla 1. sırada yer alıyor” denilen araştırma sonuçlarında, şu değerlendirme yapıldı:

“Belediyeler, en fazla usulsüz ödeme ya da hediyenin verildiği kurumlar”

“Ankete katılanların bireysel deneyimlerinden çok, sistemik bir alana işaret ettikleri görülüyor. Yolsuzluğun en yaygın olduğu düşünülen kurumlar arasında yerel yönetimler/belediyeler ve siyasi partiler ilk sıralarda yer alırken, yolsuzluk iddiaları oy tercihlerini olumsuz etkiliyor. Belediyeler ayrıca, en fazla usulsüz ödeme ya da hediyenin verildiği kurumlar olarak göze çarpıyor. Türkiye’de hâlâ bir siyasi etik yasasının bulunmaması, çıkar çatışmalarının önlenememesi ve siyasetin finansmanı, özellikle de seçim kampanyalarının finansmanı ile ilgili kayda değer bir denetim yapılamamasına neden oluyor. Ayrıca lobi faaliyetlerini düzenleyen bir yasal çerçeve de bulunmadığından siyasetin diğer alanlarla ilişkisinin gözetimi güçleşiyor. Türkiye’de siyasetin bir menfaat sağlama aracı olarak kullanıldığına dair örneklerle birlikte bu yönde güçlü bir algı olduğu da görülüyor.”

“Parti hakkındaki yolsuzluk iddiaları seçimde oy verirken tercihleri olumsuz etkileyecek”

Araştırma sonuçlarında, “dikkate değer” bir bulgunun da, katılımcıların yarısından fazlasının oy verdikleri parti hakkındaki yolsuzluk iddialarının gelecek seçimlerde oy verirken tercihlerini olumsuz etkileyeceğine işaret edildi.

“Son 1 yıl içinde usulsüz ödeme yapmanız/hediye vermeniz istendiyse, bu konuda yasal bir şikayette bulundunuz mu/ihbar ettiniz mi?” sorusuna katılımcıların yüzde 88’i hayır cevabını verdiği de ifade edilen araştırma sonuçlarında, “Bunun nedeni sorulduğunda ise, katılımcıların yüzde 60’ı yasal şikayette bulunmanın bir faydası olmayacağını belirtiyor” denildi ve eklendi:

“Araştırma sonuçları, yolsuzluğun Türkiye’de kamudan özel sektöre pek çok alanda adalet ve hizmete erişimi engelleyen bir sorun haline geldiğini gösteriyor. Cezasızlık ile hukuk devleti ilkesinin zedelenmiş olması yolsuzlukla mücadeleyi etkisiz hale getiriyor.”

Posted in DÜNYA ÜLKELERİ, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

İnovasyon! *** “Dini, Mercedes’e bindirir. Kabe’yi maket yapar. Kuran’ı pasta niyetine yer. Mahşerde hesabı sorulur.”

Necati Doğru
necatidogru@sozcum.com
27 Nisan 2015
Sözcü

İnovasyon!

İlk göz kamaştıran yeniliği Diyanet İşleri Başkanı, “dini Mercedes’e bindirerek” yapmıştı. İkinci yenilik “Üsküdar’a Kabe getirilmesi” olmuştu. Üçüncü yenilik; “Kuran’ı pasta yapıp yemek” üzerine kurulmuştu.

Yenilik, yeniliği kovaladı.
İslam’da inovasyon patladı!

İnovasyon, icat yapmak değil. Eski icatlara bakarak daha önce denenmemiş yenilikler yapmak. Bu açıdan bakınca; Diyanet İşleri Başkanı’nın lüks Mercedes otomobilini makam aracı olsun diye sipariş etmesi, İslam’da daha önce düşünülmemiş, denenmemiş bir yenilik (inovasyon) sayılır. SÖZCÜ muhabiri Ali Ekber Ertürk, yeniliğin sadece Mercedes’e binmekte kalmadığını, alınan Mercedes’e ahşap süsleme ve arka koltuğa eğlence sistemi (TV, internet, oyun) eklenerek inovasyonun (!) dibine kadar gidildiğini belgeleriyle haber yaptı. Diyanet İşleri Başkanı, SÖZCÜ’ nün haberi için “iftiradır, mahşerde hesap verecekler” diyerek savunmaya geçti.

Mercedes alınmış.
Eğlence paketi vidalanmış.
Mercedes’in mal oluşu 1 milyon TL’yi (halkın parası) geçmiş. SÖZCÜ belgelerini yayınladı. Bu durumda mahşerde kim hesaba çekilecek?

Diyanet İşleri Başkanı ilahiyat profesörü Mehmet Görmez Hoca, “İslam dinini Mercedes’e bindirme” yeniliği yapınca, arkası AKP’nin Üsküdar Belediyesi’nden geldi.

Kabe’yi maket yaptı.
Hira Dağı’nı…
Hira Mağarası’nı…
Muallak Taşı’nı…
Zemzem Kuyusu’nu…
Hepsini maket yaptı!
Üsküdar’a kondurdu.

Hacca gitme üzerine inovasyon yaptı. Şeytan taşlamaya gelenler bile oldu. Üsküdar Belediye Başkanı da zemzem kuyusunun maketinden doldurduğu suyu açılışa gelen vatandaşlara bizzat kendi eliyle sundu. Siyasetçi Belediye Başkanı, İslam’a kuş kondurdu.

Arkadaşlarım var.
İnanmış insanlar.
Bu haberleri okudular.
TV’lerden canlı izlediler.

Damarları kör testere ile kesilmiş gibi manevi acı duyduklarını söylediler.

Oysa İslam inovasyoncusu Üsküdar Belediye Başkanı; “7’sinden 70’ine kutsal topraklara gidemeyen kardeşlerimizin en azından bu şekilde o duyguları yaşamalarını arzu ettik” diyordu. Böylece “İslam’ın 5 şartından biri olan Hacca gitmek” Üsküdar’da basit bir maket olmaktan çıkıyordu.

Bir Kabe de Konya’ya!
Bir Kabe de Van’a!
Bir Kabe de Kayseri’ye!

Türkiye’ye 3 maket koyulsa hacılarımız Suudi Arabistan yollarında yorulmaz, Türkiye hac ve umre için yılda 1.1 milyar dolar dövizi dışarı akıtmaz.

Dini, Mercedes’e bindirir.
Kabe’yi maket yapar.
Kuran’ı pasta niyetine yer.
Mahşerde hesabı sorulur.

Posted in DİN-İNANÇ, Gundem, Haber, NECATİ DOĞRU YAZILARI, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment