SİBER EKONOMİ * 30 milyarlık Bitcoin çöp oldu!

Cumhuriyet
29 Kasım 2017 Çarşamba

30 milyarlık Bitcoin çöp oldu!

Son zamanların en önemli sanal parası ‘Bitcoin’ kullanıcı hataları ile gündemde. Kripto para sisteminde unutulan paranın değeri 30 milyar dolar.

Son zamanların en önemli sanal parası ‘Bitcoin’ kullanıcı hataları ile gündemde. Kripto para sisteminde unutulan paranın değeri 30 milyar dolar. Büyümesi engellenemeyen Bitcoin’in tükettiği enerji ise Slovakya büyüklüğünde.

Günümüzde teknolojik gelişmeler hayatımızın her alanında etkili oldu. Yeme-içme alışkanlıklarımızdan alışverişimize kadar yaşam tarzımızda büyük değişiklikler ortaya çıkardı. Akıllı ürünler üzerinden gerçekleştirilen işlemlerle hayatın bir tık uzağında yaşarken, bir yandan da hayatımıza bu kadar nüfuz etmesinden endişe duyuyoruz. Korkulan tek konu teknolojinin yaşamımızı ele geçirmesi değil, bu dijital ortamda kaçırdığımız fırsatlar. 2009 yılında hayatımıza giren ve o yıldan itibaren büyümesi engellenemeyen bir sistem Bitcoin.

Son dönemlerin en çok konuşulan konularından biri olan kripto para sistemi, kullanıcı hataları ile gündemde. Sabit disk ve benzeri cihazlar ile internetten uzak bir şekilde saklanabilen Bitcoin, yüklendiği cihaza erişim sağlanamadığında buharlaşıyor.

Uzmanlar kullanıcı hatalarından dolayı bugüne kadar 30 milyar dolar Bitcoin’in çöpe gittiği tahmininde bulunuyor. Bir Bitcoin’in değeri yaklaşık 9 bin dolar (yaklaşık 36 bin Türk lirası) olduğu düşünüldüğünde, kaybolan miktarın boyutu külçe külçe altının eritilmesiyle aynı etkiyi yaratıyor.

Öte yandan gelir getirisi iyi olduğu için sürdürülebilirliği bulunan bir madencilik olarak görülüyor. Fakat astarı yüzünden pahalı olmaya başlıyor. Çünkü, Bitcoin madenciliği oldukça fazla enerji tüketimine sebep oluyor. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Bitcoin ağı Slovakya kadar enerji tüketiyor.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/875779/

Posted in BİLİŞİM - İNTERNET -, Ekonomi | Leave a comment

İMANDAN MAN’a * Aile boyu vergi cenneti MAN adasına para aktarmışlar .* Belgelerle açıklandı * Gereği yapılacak mı ?

BirGün 29.11.2017

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

YOLSUZLUKLAR * Dünyada MAN ahrette İMAN !!! * Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları..

Saygı ÖZTÜRK
29 Kasım 2017

Kılıçdaroğlu’nun açıklamadıkları..

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hesap uzmanı kökenli olduğu için bir belgenin sahte mi, değil mi olduğunu anlar, müfettiş titizliğiyle belgelerin izini sürmesini de bilir. Tabii günümüzde ortaya çıkan her belgeye “sahte” deme alışkanlığı var. Belgelerin sahte, montaj olduğu öne sürülüp üzerlerindeki gölgeyi dağıtma, bu belgeyi ortaya koyanları da itibarsızlaştırma yoluna gidilir. Bu olaylara alıştık. Doğru olsa bile “inkar” yolu seçilir.

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) sahte belge üretme konusunda uzmandı. Sahte belgeler, CD’ler hazırlanıyor, ihbar üzerine bu belgelere el konuluyordu. FETÖ bağlantılı olan savcı, soruşturma başlatıyor, kendilerinden olan bilirkişi de istediği raporu veriyordu. Örgüt bağlantılı hakim, kişiyi tutukluyordu. İşte, yıllarca bu taktik uygulandı. Şimdi, bu tezgahların içinde olanlar ya tutuklu ya da kaçak. Kuşkusuz, bu yapı, siyasi destek olmadan bunları yapamazdı. Hiçbir zaman da siyasi destek üzerine gidilmedi.

ÜÇ AYRI YERDE SAKLANDI

Kılıçdaroğlu’nun dün açıkladığı belgeler bölüm bölüm geldi. İlk belgeler geldiğinde, Kılıçdaroğlu bunları yetersiz buldu. Üstelik sahte belgelerle Kılıçdaroğlu’na tuzak kurulmuş da olabilirdi. Titiz bir müfettişin yapması gerekeni yaptı, paranın gönderildiği bankalardan da teyitler alındı, hatta belgelere bile ulaşıldı. Bunun için bazı partililerin yurtdışına gönderildiğini de belirtelim.

Ulaşılan belgelerin sıkı bir biçimde korunması gerekiyordu. Çoğaltıldı ve üç ayrı “güvenilir” kişiye teslim edildi. CHP Genel Başkanı, belgeleri sağlama aldıktan sonra konuyu gündeme taşıdı. İp ucu verdi vermesine ama belgeleri düne kadar ortaya çıkarmamıştı. Hemen belirtelim, bu belgeler CHP tarafından basına da belli bir süre verilmeyecek, her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istifası istenecek. Nitekim, Kılıçdaroğlu’nun neler açıklayacağını milletvekilleri de merak ediyordu. Belgeler açıklandıkça, “Tayyip istifa” sesleri grup toplantı salonunda yankılandı.

SAVCILIĞA VERİLECEK Mİ?

Birileri, belgelerin 2011 yılına ait olduğunu söyleyecektir. Hemen belirtelim, Kılıçdaroğlu, elindeki belgelerin tamamını açıklamadı. Yani bunların devamı da gelebilir. Dün konuştuğum CHP Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan şunları söyledi:

“Söylediklerimizi belgelerle kanıtladık. Şimdi Cumhurbaşkanı’nın istifasını bekliyoruz. Banka dekontlarıyla isim isim, tarih tarih, şirketler, yatırılan para miktarını ortaya koyduk. Türkiye çadır devleti, muz devleti değildir. Bütün meseleler bir kişinin çıkarları, isteklerine göre şekillenemez. Cumhurbaşkanı, halktan dolarlarını bozdurmasını istiyor ama yakınları vergi ödememek için dolarlarını yurtdışına gönderiyor. Simit alırken bile vergi ödenirken, vergi ödememek için yurtdışına para gönderildiğini ortaya koyduk.” Etik bakımından önemli olan konuyu CHP, talep edilmedikçe savcılığa göndermeyecek.

AKP DÖNEMİNDE TANIŞTIK

“Asrın bağış yolsuzluğu” denilen Deniz Feneri e.V soruşturmasında, sanıklar Almanya’da hapis cezasına çarptırıldı ama aynı davanın Türkiye ayağında ise neredeyse soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcıları cezaevine gönderilecekti. 17 Aralık soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara, araştırmaları yapan dönemin Mali Şube görevlileri ya hapiste ya da kaçak durumda… 17 Aralık dosyası ise ABD’de… Banka genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla davanın sanığı. Bakın şu işe, ülkemizin başına gaileler açan İran asıllı Reza Zarrab ise tanık olup ceza almadan kurtulmayı planlıyor. Olan yine Türkiye’ye oluyor. “Ergenekon”un sahte belgeleri, “Balyoz”un, İzmir, İstanbul Casusluk davalarının sahte CD’leri unutulmadı. Sahte olduğu defalarca kanıtlanmasına ve sahteliği bilinmesine rağmen bu ülkenin insanları yıllarca cezaevlerinde tutuldu. Siyaset, yargı üzerinde öyle etkili oldu ki, kendisini savcı olarak gösteren siyasetçilere de tanık olduk. Ne zamana kadar? 17 Aralık 2013’e kadar… Çünkü bu kez soruşturma siyasetçilere, çocuklarına uzamıştı.

SAKIN MERAK ETMEYİN

ABD’deki davayla ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, ABD’ye sahte belgeler götürdükleri, bunları savcıya verdiği iddiasıyla CHP eski Milletvekili Aykan Erdemir ile Bankalar Yeminli Murakıbı (firari konumda) Osman Canıtez hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Birileri başkaları için sahte belge üretirse, başkası da onlar için sahte belge üretebilir, yasak olan belgeleri çıkarıp mahkemelere taşıyabilir. Tabii ki belgelerin sahte olup olmadığına da yargı karar verecektir.

Belgeler, beraberinde “istifa” tartışmasını getirdi getirmesine ama bu ülkede kimse istifa etmez merak etmeyin.

http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/saygi-ozturk/kilicdaroglunun-aciklamadiklari-2109689/

Posted in SAYGI ÖZTÜRK, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

AKP’nin 15 YILLIK TARİHÇESİ * YEMEK DUASI

Sözcü
YILMAZ ÖZDİL
25 kasım 2017

YEMEK DUASI

Askerin yemek duası değiştirilmiş, bundan böyle
“Tanrımıza hamdolsun, milletimiz varolsun, afiyet olsun”
denmeyecekmiş, “Allahımıza hamdolsun” denecekmiş…

*

Türk askerinin kafasına çuval geçirtebilirsin, peygamber ocağı’na kumpas kurdurabilirsin, PKK’yı tanık TSK’yı sanık yapabilirsin, genelkurmay başkanını “terörist” ilan edebilirsin, Türkiye bağırsaklarını temizliyor diyerek, Türk ordusuna “bok” muamelesi yapabilirsin, madalyalı subaylar kahrından canına kıyarken “mermiye kafa atmış” diye alay edebilirsin, tarikatçıların cemaatçilerin ordudan ihraç edilmesine şerh koyarken, Atatürkçü subaylarımızı “fuhuşçu casus” damgasıyla ihraç edebilirsin, asrın iftirasına uğrayan subaylarımıza Akp gazetelerinde “rezil, ahlaksız, tecavüzcü, kepaze, iğrenç, pislik, kafatasçı, namussuz, vatan haini, lekeli, onursuz, katil, dinsiz” diyebilirsin,

30 Ağustos Zafer Bayramı pastasını Akp marşıyla kesebilirsin, Apo posteri taşımayı suç olmaktan çıkarırken Atatürk anıtlarına çelenk koymayı yasaklayabilirsin, dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’i “soykırımcı” ilan edebilirsin, takvimde başka gün yokmuş gibi Kürdistan ordusuna tam 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Türkiye topraklarında resmi geçit yaptırabilirsin, Kürdistan ordusunu THY uçaklarıyla taşıyıp, bunların yediği lahmacunun parasını bile ödeyebilirsin, “Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyorum” diyebilirsin,

NATO brifinginde Türkiye’nin yarısını Kürdistan olarak gösteren haritaya hiç ses çıkarmayabilirsin, Apo’yla masaya oturabilirsin, Kandil’le müzakere yapabilirsin, Murat Karayılan’ın Kandil’deki basın toplantısını Anadolu Ajansı’yla canlı olarak yayınlatabilirsin, askeri birliklere “sakın operasyon yapma” talimatı verebilirsin, Şivan Perver’e AKP mitinginde şarkı söyletebilirsin,

Cephanelik patladığında 25 şehit morgda yatarken “şehrin reklamı olur” diye genelkurmay başkanına sucuk hediye edebilirsin, üstüne “ne var bunda, lokum bile ikram edilir” diyebilirsin, “Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler” diyebilirsin, 15 şehit varken Akp milletvekilinin oğluna stadyumda düğün yaptırabilirsin, askeri üssümüzden bayrağımızı indirtebilirsin, şehit babasını hükümeti eleştirdi diye hapse mahkum ettirebilirsin, gazilerimizin protezlerine haciz gönderebilirsin, şehitlerimizin tabutlarını portakal sandığı gibi kamyonet kasasında taşıtabilirsin,

Suriyeli Libyalı Mısırlı yaralıları ambulans uçaklarla getirip, eskortlar eşliğinde özel hastanelerde tedavi ettirirken, kendi gazilerimizi evlerine şehirlerarası otobüslerle gönderebilirsin, otobüs biletlerini gazilerimize ödetebilirsin, bedelli askerliği kışlaya bile uğramadan dekontlu askerlik haline getirebilirsin, ensesi kalınsa canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun diyebilirsin, kendi çocuklarına askerlik yaptırmayabilirsin,

Vatan toprağını terkedebilirsin, Süleyman Şah türbesi’ndeki boş sandukaları sırtlayıp tırıs tırıs kaçabilirsin, Kardak kahramanlarımızı hapse tıkarken Ege adalarımızı Yunanistan’a peşkeş çekebilirsin, memleket topraklarını yabancı ordulara emanet edebilirsin, Adana’ya Hollanda, Gaziantep’e Amerikan, Kahramanmaraş’a Alman patriotları kurdurup, Türk milletini siz koruyun diyebilirsin,

Kanunu değiştirip şehit ve gazi tanımını silebilirsin, şehidi vazife ölümü, gaziyi vazife malülü yapabilirsin, koğuşta ranzasından düşüp ölenle çatışmada hayatını kaybedeni bir tutabilirsin, 50 defa ameliyat olan, organlarını kaybeden gazilerimizden ilaç katkı payı alabilirsin, CHP milletvekilleriyle tesadüfen denk gelip fotoğraf çektiren gazilerimizi işten attırabilirsin, şehit cenazesinde “teröristleri Habur’da karşılayanlar nerede” diye isyan eden kadını, vay sen bizim hükümetimize nasıl laf söylersin diye bayıltana kadar dövebilirsin, şehit tabutuna dolmuş şoförü gibi kolunu yaslayıp “ne mutlu şehit ailelerine” diyebilirsin,

Ecyad Kalesi’ni yıkan bedeviye, hem de 10 Kasım’da devlet şeref madalyası takabilirsin, genelkurmay başkanını kamuflajlı asker kıyafeti giydirilmiş sünnet çocuğu gibi bedevinin yanına oturtabilirsin, 30 Ağustos törenlerini yasaklayabilirsin, Atatürk tarafından kurulan TBMM’den Atatürk’ün mareşal üniformalı tablosunu kaldırtabilirsin, Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün yatağının başucunda saygı nöbeti tutan ve her 10 Kasım’da gözlerinden yaşlar süzülen askerlere bile tahammül etmeyip, yasaklayabilirsin,

Kürdistan bayrağını Ankara’da göndere çektirebilirsin, Türkiye’de askerlik çağında 425 bin Suriyeli yaşıyorken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcudundan daha fazla sayıda eli silah tutacak Suriyeli varken, bunlar plajlarda nargile içip götünü gezdirirken, ceplerine para konurken, Mehmetçik’i Suriye’de şehit ettirebilirsin, devlet kurumlarında ağırlama bedeli olarak milyarlarca liralık pasta kek kurabiye parası harcanırken, askerlerimizin karavanasından böcek çıkartabilirsin, Suriyelilere 30 milyar dolar harcanırken, askerlerimizi merdivenaltı yandaş yemek şirketlerinin bayat tavuklarıyla zehirletebilirsin.

http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/yemek-duasi-2104618/

Posted in Yılmaz Özdil | Leave a comment

ATATÜRK’ten BİR ANI *İLK TÜRK KADIN AVUKAT LOKANTAYA GİDİNCE !

 

İLK TÜRK KADIN AVUKAT LOKANTAYA GİDİNCE

Süreyya Ağaoğlu, Türkiye’nin ilk kadın avukatıdır. 1924-25 ders yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Ankara’ya ailesinin yanına döner.

Bir arkadaşıyla birlikte Adalet Bakanlığı’nda staja başlar.. İlk günlerin heyecanı geçince, bir sorunla karşılaşırlar : Öğle yemeği işini nasıl çözeceklerdir ?.. Evlerine gidemezler, evleri bakanlığa çok uzaktır. Lokantaya da gidemezler.. Aslında o zamanlar Ankara’da yemek yenebilecek bir lokanta, İstanbul Lokantası vardır. Ama, hep milletvekillerinin yemek yediği bu lokantada, kadınların yemek yediği görülmüş şey değildir..

Türkiye’nin, bu ilk kadın stajyer avukatları, öğle yemeklerini, bir süre için peynir ekmek yiyerek geçiştirirler. Ama sonunda dayanamazlar..Zamanın Basın-Yayın Genel Müdürü olan babası Ahmet Ağaoğlu’na giden Süreyya, öğle yemeklerini İstanbul Lokantası’nda yiyebilmek için izin ister. Ahmet Ağaoğlu, bunda bir sakınca görmez, peki, der..

İki arkadaş, ertesi gün öğleyin lokantaya gider, küçük bir bölümüne geçip güzel güzel karınlarını doyurur. Ahmet Ağaoğlu’nu ve kızını tanıdıkları için kimse yüzlerine bir şey söyleyemez, ama arkalarından konuşmalar başlar. Homurdanmalar ve şikayetler yükselir.

Şikayetler aynı gün, zamanın başbakanı ‘Rauf Bey’e de iletilir. Rauf Bey de Ahmet Ağaoğlu’nu arayıp durumu anlatır.Süreyya, o akşam eve döndüğünde, babasının kendisini beklediğini görür. Ahmet Bey hemen konuya girerek, “Başbakan Rauf Bey, senin ve arkadaşının lokantada yemek yediğinizi ve herkesin bunu konuştuğunu anlattı.. Bundan sonra öğle yemeklerine bana gelin,” der..Süreyya çok üzülür, ama yapacağı bir şey yoktur..

Birkaç gün sonra, Atatürk ve eşi Latife Hanım, Ahmet Ağaoğlu’na misafirliğe gelir. Sohbet edilirken, söz bu konudan açılınca, Süreyya Hanım, olayı bütün açıklığıyla Atatürk’e anlatır. Onun, kendisini anlayacağını ve destekleyeceğini düşünmektedir. Oysa, onu dinleyen Atatürk, “Babanın da, Rauf Bey’in de hakkı var,” demesin mi ?..

Büyük bir hayal kırıklığına Süreyya, ertesi gün bakanlıktaki odasında çalışırken, bir yetkili telaşla içeri girer : “Süreyya hazırlan, Paşa seni yemeğe götürecekmiş !..”

Süreyya şaşırır, apar topar kapının önüne çıkar. Yanında bir milletvekili ve yaveriyle arabada oturan Atatürk, onu görünce, “Latife bugün seni öğle yemeğine bekliyor,” der.

Süreyya hem şaşkın hem sevinçlidir. O bindikten sonra hareket eden otomobil İstanbul Lokantası’nın önünden geçerken, Atatürk, birden şoföre durmasını söyler. Bozüyük milletvekili Salih Bey telaşla yanlarına gelince, Atatürk, herkesin duyabileceği bir sesle, ona, “Bugün Süreyya’yı bize götürüyorum, ama yarın buraya gelecek, yemeğini lokantada yiyecek..” der.Süreyya’nın şaşkınlığı daha da artar.

Ne olup bittiğini, Latife Hanım, yemekte, onun kulağına eğilip, “Paşa, dün akşam bu lokanta olayına çok kızdı, ama babanı senin yanında ezmek istemediği için kızgınlığını belli etmedi. Eve gelir gelmez, birkaç milletvekilini arayarak, yarın mutlaka eşleriyle birlikte lokantaya öğle yemeğine gitmelerini söyledi,” deyince durumu anlar..

Süreyya Ağaoğlu, ertesi gün, arkadaşıyla İstanbul Lokantası’na gittiğinde, birkaç milletvekili eşinin de ilk kez orada olduğunu görür. Kimse onları bakışlarıyla bile rahatsız etmeye yeltenemez..

Bu bir ilk olur… Atatürk ve Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, kadınların, tıpkı erkekler gibi, bir lokantada yemek yiyebilmesine de öncülük etmiştir…

http://tarihtenanekdotlar.blogspot.com.tr/2014/06/499-ilk-turk-kadin-avukat-lokantaya.html
Posted in ATATURK | Leave a comment

Güncellendi * SİYASİ TARİH – EMPERYALİZM ve İŞBİRLİĞİ * Prof.Dr.Erol Manisalı’nın Ergenekon davasında tutuklanmasına neden olan yazılarından en önemlisi * Toplum nasıl aldatıldı* AKP bir Amerikan projesi * AKP NASIL YARATILDI ? Bölüm 1-2-3-4

“Yeni oluşacak parti ABD ve İsrail’e ters düşmeyecek”

TRT Haber Dairesi Başkanlığı yapmış olan Nasuhi Güngör, ilk baskısını 2001 yılında Anka Yayınları’ndan yapan “Yenilikçi Hareket” adlı kitabında “AKP’nin bir proje olduğunu ve Tayyip Erdoğan’ın Siyonist kuruluşlarca yönlendirildiğini” yazmıştı. Kitapta Güngör şu bilgilere yer vermiş:

2000’de ABD’ye gitti
“Erdoğan henüz Refah Partisi’nin İstanbul Beyoğlu ilçe başkanıyken dönemin ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile görüşmeye başlamış ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde de bu görüşmeler devam etmiştir. Abramowitz ise belediye başkanı olduğu dönemde Erdoğan’ı geleceğin lideri olarak tanımlamıştı. Temmuz 2000’de ABD’ye giden Erdoğan burada başta Yahudi ağırlıklı kuruluşlar ve ABD’li Yeni Muhafazakârların (neocon) düşünce kuruluşu American Enterprise Institute olmak üzere önemli düşünce kuruluşlarıyla bir araya gelmiştir.” Tayyip Erdoğan’ın 18 Temmuz 2001’de İsrail Büyükelçisi David Sultan’la bir görüşme yaptığı ve ona “Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği” yolunda garanti verdiğinin konuşulup yazıldığını ifade eden Güngör, “Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı” diyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/akp-nasil-kuruldu-107746h.htm

Cumhuriyet
Prof.Dr. Erol Manisalı
21 Eylül 2007

AKP bir Amerikan projesi
AKP NASIL YARATILDI ? (1)

GİRİŞ

Bu yazı dizisi, AKP’nin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. ABD’nin Ilımlı İslam Projesi ile AKP arasındaki bağlar yazıda ortaya konuyor. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) içinde İslamcı yapılanmanın önemi ile birlikte AKP’nin projedeki misyonu sorgulanıyor. Türkiye’de sisteme İslamcı yapılanmanın egemen olmasını isteyen ABD ve ortaklarının nasıl bir Türkiye öngördükleri de araştırılan konular arasında.

Türkiye’deki oligarşinin içine şeriatçı güçlerin dahil edilmek istenmesinin arkasındaki nedenler sorgulanıyor. Soğuk savaş biterken Ortadoğu’ya yeni bir şekil vermek isteyen ABD ve AB’nin Türkiye’de işbirliği yaptığı çevreler dizide ele alındı.

Cumhuriyetin değerlerine ve ülkenin bütünlüğüne yönelik olarak karşı karşıya bulunduğumuz tehdit karşısında AKP’nin misyonu yazı dizisinin esasını meydana getiriyor.AKP öncesinde ABD’nin Türkiye’de karşı karşıya kaldığı sorunlar da değerlendirildi. Çünkü bu sorunlar AKP’nin ortaya çıkarılmasını ABD için zorunlu hale getirmiştir.

Sürecin başlangıç noktası 24 Ocak kararlarının yürürlülüğe konması ve 1961 Anayasası’nın tasfiyesidir

AKP bir Amerikan projesi

* 12 Eylül 1980 darbesi sermayenin egemenliği yanında “İslamcı kimliğin sisteme etkisini derinleştirecek” uygulamaların da yolunu açtı. “Biz Atatürkçüyüz” diyen “protokol Atatürkçüsü generaller” Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin zeminini çürütecek uygulamalara başladılar. Turgut Özal’ın 24 Ocak 1980 kararları ile başlattığı kapitalist süreç, sosyal ve dini boyutlarıyla da derinleştiriliyordu. 1980’li yıllarda “sermaye oligarşisini öne çıkararak” başlatılan sivil ve askeri darbeler 1990’lı yıllarda “dinci oligarşinin” sermayeye ortak edilmesiyle sürdürülecekti. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP yüzde 46.6 oy oranı ile iktidara geldi. 2 Kasım 2002’deki başarıya bir yenisi daha eklendi.

* AKP bu noktaya nasıl gelmişti?

* 22 Temmuz 2007 seçimlerine kadar yürütülen arka planda neler vardı?

* AKP nasıl bir iktisadi, sosyal ve siyasal kimliğe sahiptir?

* AKP ile ABD arasındaki stratejik bağlar nelerdir?

* AKP’nin ABD ve AB ile karşılıklı çıkarları ve ileriye yönelik beklentileri neleri içeriyor?

* AKP Türkiye’de nasıl bir yeniden yapılanma gerçekleştirmeye çalışıyor?

* Amaçlanan yeniden yapılanma ile ABD ve AB’nin beklentileri arasında ne gibi örtüşmeler bulunmaktadır?

* Bu ortak beklenti ve örtüşmeler Kemalist görüşler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin değerleri ile nasıl ve neden çatışmaktadır?

* Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne ve kuruluş felsefesine karşı AKP ile ABD ve AB arasında oluşturulan ‘stratejik işbirliği’nin özellikleri nelerdir?

* AKP için nasıl bir misyon öngörülmüş bulunuyor?

* Bu misyonun ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ ile bağları nelerdir?

* AKP iktidarının Washington ve Brüksel ile yürütmekte olduğu misyon, Türkiye’de siyasi, iktisadi, sosyal ve güvenlik alanlarında ne gibi sonuçlar doğurmaktadır ve doğuracaktır?

SERMAYE PARTİLERİNDEN İSLAMCI PARTİLERE GEÇİŞ

ABD ve Avrupa, Batı kapitalizminin liderleri olarak Türkiye’de “merkez, sağ ve liberal partileri” desteklemişlerdi. Eşyanın tabiatı gereği bu çok doğaldır.

Türkiye’yi Batı kapitalizminin denetimi ve güdümü altında tutmak için böyle bir zeminin (altyapının) bulunması, Batı’nın çıkarları ve öngördüğü bölgesel dengeler açısından önemliydi.

* Ekonomik yapının serbest piyasa düzeni içerisinde ve Batı şirketlerinin Türkiye’ye rahatça girişine uygun olması, ulusal politikalar yerine dışa açık ve Batı’nın kurduğu IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların denetimine uygun olması önemliydi.

* İç politikanın sermaye, toprak ağası ve Batı’nın denetimindeki bürokrasinin şemsiyesi altına alınması gerekmişti.

* Batı’nın gerektiğinde kontrol edebileceği İslami öğeler, yani mezhepler, tarikatlar ve cemaatler varlıklarını sürdürmeliydi.

* Türkiye, Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesiyle ABD’nin ve Batı Avrupa’nın istediği biçimde yönlendirilmeye başladı. İç siyasi sistemde bürokrasinin yerini yavaş yavaş sermaye çevreleri, toprak ağaları ve İslami çevreler almaya başladı.

Türkiye’nin NATO’ya sokulması ile birlikte iktisadi ve sosyal devşirmenin yanına askeri devşirme de yavaş yavaş eklendi.

* 27 Mayıs 1960 hareketinin arkasından 1961 Anayasası’nın getirilişi ABD (ve Batı) için tam bir şok oldu. Türkiye’de piyasa ekonomisi yerine sosyal devlete ve karma ekonomik yapıya yönelik iktisadi, siyasi ve sosyal devrimler Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi görülmeye başladı.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) öngörüleri doğrultusunda iktisadi ve sosyal yapılanmalar ortaya çıktı. ABD ve Batı Avrupa devletlerinin vermediği kredi ve teknoloji, Sovyetler Birliği tarafından sağlanıyordu.

Aliağa Rafinerileri ve Petro-Kimya Entegre Tesisleri, İskenderun Demir-Çelik Entegre Tesisleri, Seydişehir Alüminyum Tesisleri ve yeni birçok girişim doğdu.

Türkiye dünyanın en stratejik enerji bölgesinde Batı kapitalizminin öngördüğü (dayatmak istediği) arka bahçe özelliklerinin dışına çıkıyordu. Üstelik 1960’ların ikinci yarısı ve 1970’li yılların başlarında “üçüncü dünya ülkeleri” Hindistan, Yugoslavya ve Mısır gibi ülkelerin önderliğinde alternatif bir küresel odak olmaya başladılar.

Tam bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin ABD (ve Batı) dayatmalarını reddeden bir kimlikte iktisadi ve sosyal politikalara yönelmesi hem Batı’yı hem de Türkiye içindeki oligarşiyi rahatsız etti.

* Bürokratik oligarşi, Amerikancı generallerin önderliğinde 12 Mart 1971 operasyonunu yaptılar. Bu operasyon 1961 Anayasası’nın getirdiği ulusalcı ve sosyal gelişmelere karşı ABD’nin karşı operasyonu idi.

* 1971-1980 arasında ABD, Türkiye’de sağ-sol çatışmalarını planlayıp kaos ortamı yarattı. Sağ-sol çatışmasının arkasında ABD vardı. Bu gerçek daha sonra belgeleriyle kanıtlanmıştır.

* 24 Ocak 1980 iktisadi kararları, 1978 yılında ABD’nin planladığı (ve önerdiği) Washington uzlaşmasının dünyadaki ilk uygulamasını oluşturur. (1) İşin başında Turgut Özal bulunuyordu.

24 Ocak iktisadi kararlarının ABD’nin istediği biçimde yürütülmesi için 1961 Anayasası’nın tasfiye edilmesi ve yeni bir anayasa hazırlanması gerekiyordu.

*12 Eylül 1980 darbesi Amerika’nın askeri bürokrasideki etkili generallere yaptırdığı bir operasyondur. Darbeci generaller iktisadi yönetimin başına yine Turgut Özal’ı getirdiler ve sermaye ve şeriat partilerinin yolunu açacak 1982 Anayasası’nı hazırladılar.

Bu anayasa sosyal örgütlenmeleri sınırlıyordu. Devlet Planlama Teşkilatı’nın etkilerini yavaş yavaş ortadan kaldıracak adımları atıyordu. 1961 Anayasası’nın öngördüğü sosyal devlet yerine artık “piyasanın öngörüleri” öne çıkarılıyordu.

* ABD, 24 Ocak 1980 Kararları (Washington Uzlaşması) ve 12 Eylül 1980 Amerikancı generaller darbesi ile “sermayenin siyasetteki etki ve önderliğini” iç politikaya yerleştiriyordu.

ANAP bir sermaye partisiydi; “sermayenin sistem (ve Cumhuriyet) üzerindeki egemenliğini öngörüyordu.”

* Ancak 12 Eylül 1980 darbesi sermayenin egemenliği yanında “İslamcı kimliğin sisteme etkisini derinleştirecek” uygulamaların da yolunu açtı. “Biz Atatürkçüyüz” diyen “protokol Atatürkçüsü generaller” Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin zeminini çürütecek uygulamalara başladılar.

Turgut Özal’ın 24 Ocak 1980 kararları ile başlattığı kapitalist süreç, sosyal ve dini boyutlarıyla da derinleştiriliyordu.

* 1980’li yıllarda “sermaye oligarşisini öne çıkararak” başlatılan sivil ve askeri darbeler 1990’lı yıllarda “dinci oligarşinin” sermayeye ortak edilmesiyle sürdürülecekti.

Ancak 1990’lı yıllarda İslamcı siyasetin 1982 Anayasası doğrultusunda ortaya çıkışı, “başlangıçta Amerika’nın istediği biçimde gelişmedi.” İslamcı partide “Antiamerikancı damar” çok etkiliydi.

(1) ‘Hayatım Avrupa: Gümrük Birliğinden AB’ye’ sayfa 161 Truva Yay. 2006.

İLK İLİŞKİLER ABRAMOWİTZ’LE KURULDU

Sermaye-köktendinci koalisyonu

Birinci Körfez Krizi’nde (1990) ABD Türkiye’de beklemediği olaylarla karşılaştı.

* Turgut Özal, Körfez Krizi’nde ABD’nin Ortadoğu ve Irak planına ‘evet’ dedi.

Bir verip beş alacağız gerekçesiyle Amerika’nın emrinde Irak’ın işgal planına razı oldu. Ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay , ‘hayır’ diyerek istifa etti.

1 Mart 2003’te olduğu gibi, ABD’nin ve İngiltere’nin planları altüst oldu. ABD (ve İngiltere) “Türkiye’nin askersiz işgalini” B planı olarak devreye soktu. Türkiye, AB süreci üzerinden denetim altına alınacaktı.

* 1989’da tam üyelik başvurusu AB tarafından reddedilen Türkiye’nin, dış ticaret politikaları AB’ye devrettirilecek ve dünya ile bütün iktisadi ilişkileri ipotek altına alınacaktı.

ABD ve AB’nin bu ortak politikalarını Başbakan Turgut Özal ile konuşmuş ve tartışmış bir insan olarak tüm gelişmeleri yaşadım ve bunları yazdım. (2)

Başbakanın, yanındaki bürokratik çevre ve büyük sermaye bunu ABD ve İngiltere ile birlikte yürütmüşlerdir. Bu ifade ‘çok iddialı’ bulunabilir. Ancak maalesef doğrudur. Bunun belgeleri adı geçen kitapta bir bir gösterildi.

ABRAMOWİTZ’İN ERDOĞAN İLE İLK TEMASI

Türk kamuoyu Tayyip Erdoğan ‘ı hiç tanımazken Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz onu tanıyordu. İlk temas Kasımpaşa’da özel bir vakıfta olmuştu. İslamcı bir partide yükselme eğilimi olan ve kişisel olarak Ortadoğu’daki İslamcı çevrelerle çok genç yaşta görülmeye başlayan insan, CIA Ortadoğu istasyon şefinin de dikkatinden kaçamazdı. (3) Daha sonraları iyice sivrilen Metin Metiner ‘in bu toplantıda bulunması işi daha da ilginç hale getiriyor.

Aşağıda, 20 Ekim 1996’da Aydınlık’ta yayımlanan haber yer alıyor:

Abramowitz geçen salı günü Erdoğan ile makamında görüştü. Erdoğan basına, Abramowitz’in sıcak ve olumlu bir mesaj getirdiğini söyledi. Mesajı kendi adına değil partisi adına aldığını özellikle vurguladı. Abramowitz ile Erdoğan arasında bir Amerika-RP görüşmesi yapılmış, Abramowitz bir mesaj getirmişti. Erdoğan mesajın ne olduğunu açıklamaktan kaçınıyordu. Öte yandan gizlilik, mesajın önemini artırıyordu. Aydınlık Abramowitz-Erdoğan görüşmesinin içeriğini, gizlenen mesajı öğrendi. Erdoğan-Abramowitz dostluğunun geçmişini çıkardı.

İŞTE AMERİKA’NIN MESAJI

Aydınlık’ın RP’ye yakın kaynaklardan edindiği bilgilere göre Abramowitz ile Erdoğan arasındaki konuşmanın mesaj içeren bölümü şöyle:

Abramowitz – Siz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bu kadar başarılara imza attınız. Bundan sonra artık kendinizi Türkiye çapında bir insan olarak tanıtmanın yollarını bulmalısınız.

Tayyip Erdoğan – Ben herhangi bir mücadelenin, veliahtlık, başkanlık yarışının içine girmek istemiyorum. Böyle bir niyetim yok.

Abramowitz – Biz niyetiniz olsun diye söylemiyoruz. Bu sizin ülkenizin yararınadır. İstanbul Ortadoğu’nun başkentidir. Siz burayı yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz. Bunun adını illa liderlik koymayın.

UYGUN OLTA, UYGUN YEM

Erdoğan, RP’nin İstanbul Belediye Başkanı. Ancak bundan ibaret değil. Pazar günü yapılan RP Kongresi’nin Divan Başkanlığı koltuğunda oturuyordu. Daha da önemlisi kongrede Erbakan takıyye konuşması yaparken RP adına RP’nin gerçek niyetlerini ortaya koyan konuşmayı Erdoğan yaptı. Erbakan, tecridi kırmak için topluma seslenme rolünü üstüne almıştı. Şeriatın savaş bildirgesi ise Erdoğan’ın ağzından okundu. Erdoğan için ‘Erbakan’ın veliahtı’ değerlendirmesi öteden beri yapılır. Nitekim kongredeki rolü ve tutumu, söz konusu değerlendirmeleri fazlasıyla doğruladı.

Basın önündeki yalanlamalarına rağmen Erdoğan, Erbakan sonrasının liderliğine hazırlandığını bütün davranışlarıyla ortaya koyuyor.

ALTI YIL ÖNCEYE DAYANAN İLİŞKİ

Amerika, oltayı atacağı adamı ve oltaya takacağı yemi özenle seçiyor. Bu olta yeni atılmış da değil. Abramowitz daha Ankara’da ABD büyükelçisi iken Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkiye geçti. Erdoğan o zaman, RP Beyoğlu İlçe Başkanı idi. Kasımpaşa’da bir vakıftaki tanışma toplantısında, dönemin RP İstanbul İl Yönetimi’nden bir yetkili de vardı. Buluşmayı ayarlayan RP’nin dışa açılma kapısı işlevi gören “solcu” bir gazeteciydi. Şimdi ikinci cumhuriyetçilerin şeriatçı kanadının önde gelenlerinden Metin Metiner de bu ilişkinin kurulmasında rol aldı. RP ile arası açık olan Metiner, bu görüşmelerin ardından Tayyip Erdoğan ile birlikte toplantılara katılmaya başladı.

Abramowitz ile Erdoğan bu tanışmadan sonra birçok kez kamuoyundan gizli olarak bir araya geldiler. Erdoğan belediye başkanı seçildikten önce ve sonra Büyükşehir Belediyesi’nin Florya’daki lokalindeki buluşmaların tanıkları da var. Erdoğan hızla yükselerek İstanbul Belediye Başkanı oldu. Başkan oluşunun ilk aylarında Tayyip Erdoğan ile tesadüfen bir yemekte yan yana oturduk ve sohbet ettik. 1994 yılında Japon büyükelçisinden bir yemek daveti geldi; İstanbul’da 5-6 kişinin davetli olduğu bir yemekti. Benim orada bulunuşum, Türk-Japon ve Türkiye-Asya ekonomik ilişkileri üzerine o günlerde verdiğim bir konferans yüzündendi.

Yavuz Canevi gibi iki üç kişi daha vardı. Tayyip Erdoğan yuvarlak masada yanıma düşmüştü. Konuşmuş olmak için “Tayyip Bey, partinizdeki şu Şevki Yılmaz denen insanı neden partiden ihraç etmiyorsunuz, adam Atatürk’e sövüp sayıyor, partinizin prestijini bozmuyor mu?” dedim. Ben kendisinden “Hocam tabii ki çok haklısınız” türünden bir karşılık beklerken hayretler içinde kaldığım bir karşılık geliyor. Tayyip Erdoğan bana “Şevki Yılmaz’ın kendileri için ne kadar önemli bir insan olduğunu, onları hiçbir zaman feda edemeyeceklerini” heyecanlı ve biraz da sinirli bir biçimde söylüyor.

Gerçek kimliğini kendisinden gördüğüm Tayyip Erdoğan ile ilk ve son temasım bu oldu.

(2) ‘Askeri Darbeden Sivil Darbeye’ Truva, 2006.
(3) ‘Aydınlık’, 20 Ekim 1996.  (sürecek)

Cumhuriyet
Prof.Dr. Erol Manisalı
22 Eylül 2007

AKP NASIL YARATILDI ? (2)

Batı ve kapitalizm karşıtı yönetim istemeyen ABD ve AB, Recep Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırladı

Antiamerikancılara tasfiye

‘Antiamerikancı Erbakan’ ın 1990’lı yıllarda yavaş yavaş iktidara yükselişi ABD’yi (ve İngiltere’yi), “işbirlikçi köktendinci” arayışına yöneltti. Hele 1996’da Necmettin Erbakan ‘ın Tansu Çiller ‘in DYP’si ile koalisyon yaparak başbakan oluşu İslamcıların bölünmesini ABD için kaçınılmaz hale getirdi.

Yalnız ABD değil Avrupa için de zorunluydu. Batı kapitalizminin iki temel ayağı olan ABD ve AB, karşılarında “Batı ve kapitalizm” karşıtı yönetimler istemiyorlardı. Köktendinci olmaları hiç önemli değildi. Önemli olan ABD (ve Batı) politikalarının bir parçası olarak hizmet vermeleri ve açık piyasa ekonomisini benimsemeleriydi.

Amerikan-İngiliz koalisyonu ve Fransa, Ortadoğu İslam ülkelerinde bu işi uzun yıllardan beri başarılı bir biçimde yürütmekteydiler. Şeriatçı olan ya da olmayan, ancak işbirlikçi olan siyasiler ve yönetimler ABD ve Avrupa tarafından üretilmiş ve uzun yıllardan beri kullanılmaktaydılar.

Şimdi Türkiye’deki Refah Partisi’nin bölünerek ABD (ve Batı) ile işbirliği yapacak kısmının sahneye çıkarılması gerekiyordu.

20 Ekim 1996’da Aydınlık dergisi manşetten şunu duyurdu: “Abramowitz Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor.” Bu başlık o tarihte herkesin gülüp geçeceği bir ifade olarak düşünülebilir. Öyle ya;

* Ortada Refah’ın başında tek ses olan Necmettin Erbakan vardı. Tayyip Erdoğan’ın onun yerini alması kimsenin aklının ucundan geçmedi.

* Üstelik Sultan Galiyev ‘in söylediklerini andıran bir duruş sergileyen Tayyip Erdoğan, Refah’ın çizgisiyle örtüşüyordu.

* Necmettin Erbakan’ın başbakan olduğu kabinede Kıbrıs’tan Sorumlu Devlet Bakanı statüsünde kapı gibi Erbakancı (ve Antiamerikan) bir Abdullah Gül boy gösteriyordu.

Ben bu kişiyi taa 1979’dan beri tanıyordum; birkaç aylığına asistanlığımı bile yapmıştı. (4) Milli Görüş’e sahip, şeriatçı ve en baştan beri Necmettin Erbakan’a sadık kalan bir akademisyendi. Hatta TBMM’de benim görüşlerimi, adımı da vererek savunan bir kişiydi Abdullah Gül.

* Şimdi 20 Ekim 1976’da Aydınlık dergisinin Rand Corporation’un hazırladığı raporu kaynak göstererek “Amerika Tayyip Erdoğan’ı başbakan, Abdullah Gül’ü de dışişleri bakanı yapacak” diyen başlıklara inanmak imkânsızdı. Ortada Tayyip Erdoğan, antiamerikancı Abdullah Gül, Erbakan’a dört elle sarılmış vaziyette boy gösterirken kim inanabilirdi ki bu tür açıklamalara?

2 8 ŞUBAT SÜRECİ KÖKTENCİLERİ KÖŞEYE KISTIRIYOR

Necmettin Erbakan’ın 10 yıl sonra 2007 Temmuz’unda televizyonda yaptığı bazı açıklamalar var: “Tansu Çiller bana sizinle koalisyona devam edeceğiz. Başbakanlığı ve başbakan yardımcılığını değişerek paylaşırız dedi; anlaştık. Kendisi Cumhurbaşkanı’na ( Demirel ) gitti, ancak benim yerime Mesut Yılmaz ‘ı tercih etti.”

Necmettin Erbakan, “Demirel ile Çiller’in anlaşarak kendisine bu oyunu oynadıklarını” ima ediyor; hatta söylüyor. Tabii arkada ABD var. Demirel ve Çiller Washington’ın taleplerine itaat ediyorlar.

Arkasından 1997 “28 Şubat süreci” başlıyor. Görünürde “Laik ordu köktendinci gelişmeleri önlemek için 28 Şubat sürecini başlatmış sanılıyor” . Karadayı Genelkurmay Başkanı; ayrıca “Amerika’nın çok itibar ettiği” kimi generaller sahnedeler.

Büyük sermayenin elindeki medya, olayı “Ordu İslamcıları engelledi” diye sunuyor. Ancak arka planda çok daha önemli bir olay var: “Amerika karşıtı İslamcılar tasfiye ediliyor.” Necmettin Erbakan ve onun çizgisindekiler tasfiye edilirken köktendinciler 28 Şubat süreci ile ikiye bölünüyorlar.

(4) Avrupa’yla Derin Bağlar İçinde “Abdullah Gül’ün Kimliğinde AKP” , Truva Yay. 2007, sf. 50-75 arası

28 Şubat süreciyle ortamı hazırlanan AKP’nin iktidar yolu 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler olayıyla hızla açıldı

Erdoğan ve Gül ABD saflarında
Washington, Büyük Ortadoğu Projesi’nde acele etmek zorundaydı. Türkiye’ye “Washington’ın güdümü altına girmiş bir iktidar” gerekmekteydi. ANAP-DSP ve DSP-MHP-ANAP koalisyonları Amerika’nın Ortadoğu operasyonlarında gerekli adımları atmasına yeterli destek vermiyorlardı. ’28 Şubat süreci” Rand Corporation’ın 1996’da öngörüp yayımladığı senaryonun uygulanmasına yol açıyor.

* Köktendinciler 28 Şubat operasyonu ile köşeye sıkıştırılmışlar.

* Bir kısım “genç” köktendinciler “Amerika ile işbirliği yapılmadan Türkiye’de TSK’nin alt edilemeyeceğine inandırılıyorlar” .

* Amerika (ve emperyalizm) karşıtı köktendincilere karşı “işbirlikçi köktendinciler” Rand Corporation’ın 1996’daki raporunda öngörüldüğü gibi “ayrıştırılıyorlar” .

* Değişen ve devşirilen genç köktendinciler artık yavaş yavaş sahneye çıkarılmaya başlıyor.

Washington “büyük sermaye iktidarının yanına işbirlikçi İslamcıları monte etmeyi planlıyor” . Bunlar Rand Corporation’ın raporlarında bir bir yazılmış. Dr. Morton Abramowitz , ABD adına senaryoyu yazan kişi. Daha önce de belirtildiği gibi “köylünün ve kent varoşlarının kontrolü için sermaye partilerinin yetersiz kalmaları köktendincileri ABD’nin en önemli dostu ve işbirlikçisi durumuna sokuyor” . Çünkü İslamcı partiler tarikatlar ve cemaatler kanalı ile köylüyü ve büyük kentlerin fakir varoşlarını denetimleri altına alabilecekler. Sisteme egemen olmak için köktendincilerin işbirliği kaçınılmaz hale geliyor.

* Bu arada sosyal devlet olanakları kaldırılacak.

* Çaresiz bırakılan insanlar çocuklarını, gençlerini “tarikat mekteplerinin ve cemaatlerin ellerine teslim edecekler” . İaşe sistemi sosyal düzene yerleştirilecek.

AMERİKA’NIN KÖKTENDİNCİLERLE ORTAK ÇIKARLARI

ABD’nin “Batı karşıtı olmayan ve Batı ile işbirliğine yatkın” köktendincilerle ortak çıkarlarının başlıcaları şunlardır:

* Köktendinciler de ABD (ve AB) de ulusalcı ve Kemalist yaklaşımlara (düşüncelere) karşıdırlar: Bunlar ortak düşmanlardır.

* Sosyal devlet yapısından ve güçlü devletten, köktendinciler de Batı da hoşlanmıyor.

* Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Atatürkçü değerlere ve düşüncelere bağlı olmaları ve bu değerlerin yıkılmasına karşı çıkmaları” , köktendincileri olduğu kadar ABD ve Batı’yı çok rahatsız etmektedir.

– Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ABD ve AB’nin Türkiye (ve bölge) üzerindeki planlarında “Sünni kuşağı” büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de “Cumhuriyetin yerine ABD’nin denetimine girmiş bir İslam devleti oluşturmak” her iki tarafın ortak çıkarlarına uygun düşmektedir.

1990’lı yılların ikinci yarısında Demokratların Clinton iktidarı yerine Cumhuriyetçilerin yeni “Bush kuşağı” hazırlanmaya başlamıştı. Amerika’da yeni muhafazakârlar koalisyonu, başta Ortadoğu olmak üzere Asya’da olası Çin-Rus işbirliğine karşı hazırlanmaktaydılar.

Rusya’nın başında artık Yeltsin yoktu ve ülkesinin çıkarlarını Avrasya işbirliği projesinde görmeye başlayan bir Putin vardı.

Washington Büyük Ortadoğu Projesi’nde acele etmek zorundaydı. Türkiye’ye “Washington’ın güdümü altına girmiş bir iktidar” gerekmekteydi.

ANAP-DSP ve DSP-MHP-ANAP koalisyonları Amerika’nın Ortadoğu operasyonlarında gerekli adımları atmasına yeterli destek vermiyorlardı.

Bununla birlikte Ecevit ‘e rağmen 1999’da “Türkiye’nin AB süreci adı altında mengeneye alınması operasyonu” başarılmıştı. Ayrıca yine aynı yıl Ankara IMF denetimine sokulabilmişti.

Ancak bu araçlar orta ve uzun vadede sonuç verecek nitelikteydiler. Askeri ve siyasi olarak ABD’nin güdümü altında daha hızlı hareket edecek bir yönetime acil olarak ihtiyaç vardı.

11 Eylül 2001 İkiz Kuleler olayı (saldırısı) Washington’ın istediği altyapıyı hazırlamıştı. Amerikan kamuoyu saldırı ve işgal operasyonlarına evet diyecek kıvama sokuldu. Amerika ve Avrupa’da hazırlanan bu psikolojik ortamın tek eksiği Türkiye’deki iktidarın ABD’nin operasyonlarına fiilen katılmasındaydı.

Amerika ve Batı açısından şimdi AKP zamanıydı ve düğmeye basıldı. 28 Şubat süreci (operasyonu) ile tasfiye edilen ABD karşıtı Erbakan yerine yeni ve işbirlikçi İslamcılar iktidara çoktan hazırlanmışlardı bile. ABD ve Türkiye içindeki ortakları AKP’nin iktidar yolunu hızla açacaklardı. İçimizdeki oligarşi harekete geçirildi. Tarikatlar, bölücü çevreler ve kimi büyük sermaye çevreleri, “ABD’nin güdümünde” düğmeye bastılar.

SÜRECEK

Cumhuriyet
Prof.Dr. Erol Manisalı
23 Eylül 2007

AKP NASIL YARATILDI ? (3)

Köktendinci-büyük sermaye evliliğinin iktidara taşınması ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için yaşamsal önemdeydi

Yeni İslamcıların iktidara getirilişi

* 11 Eylül 2001’de patlak veren olay ABD’nin AKP’yi omuzlayıp iktidara hızla taşımasını kaçınılmaz hale getiriyordu. Kimi yabancı büyükelçiler Ankara’da verdikleri dar kapsamlı yemeklerle davet ettikleri kişilere AKP’ye katılmaları veya destek vermeleri konusunda telkinde bulunuyorlardı. İslamcılıkla (ve köktendincilikle) uzaktan yakından ilgisi bulunmayan kimi simalar buna uydular. Sarıklı-boyunbağlı ittifakının ilk adımları ABD’nin patronluğu altında atılmaya başlandı. Gazete patronları da bu davetlerin baş konukları arasındaydılar. Bu konuda İstanbul büyük sermaye çevrelerinde bir fikir birliği sağlandı.

1999’da Batı ile ilişkilerde Türkiye’yi denetim altına alacak altyapı mekanizmaları Avrupa Birliği ve IMF üzerinden kurulmaya başlandı; ön hazırlıklar tamamlanmıştı.

-Aralık 1999’da AB’nin Helsinki Doruk Toplantısı’nda “koşullu adaylık” imzalatıldı.

Başbakan Bülent Ecevit, “İmzaladım ama içime sindiremiyorum” diyordu. Hiçbir zaman tam üye yapılmayacağı AB sürecine Türkiye’nin bağlanması ve dışarıdan yönetilmesi anlamına gelen ilk adım atılmıştı. “İnisiyatif” Ankara’dan Brüksel’e geçiyordu. AB ile ilişkilerde gelmiş olduğumuz noktada 1999 Helsinki anlaşmasının Başbakan Ecevit’in söylediği gibi “niçin sindirilemeyecek bir bağlantı olduğunu bugün daha iyi görebiliyoruz.”

*Yine 1999 yılında IMF ile imzalanan iktisadi içerikli bir anlaşma ile Türkiye, ABD ve AB’nin iplerini elinde tuttuğu IMF’nin öngörüleri doğrultusunda hareket etmek zorunda olan bir ülke konumuna sokulmuştu.

Artık işbirliğine hazır bir iktidarın (partinin) Ankara’ya taşınması ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için büyük önem taşıyordu. AKP, bu iktidara verilen ad olacaktı.

BÜYÜK SERMAYE AKP’NİN ARKASINDA

Türkiye’deki büyük sermaye (ve holdingler) ABD istediği için AKP’ye destek verdiler. ABD’nin Türkiye’deki resmi temsilcilikleri aktif bir biçimde çalışmaya başladılar. 2000 ve 2001 yılları hazırlıkların yoğunlaştığı bir dönem oldu.

11 Eylül 2001’de patlak veren olay ABD’nin AKP’yi omuzlayıp iktidara hızla taşımasını kaçınılmaz hale getiriyordu. Kimi yabancı büyükelçiler Ankara’da verdikleri dar kapsamlı yemeklerle davet ettikleri kişilere AKP’ye katılmaları veya destek vermeleri konusunda telkinde bulunuyorlardı.

İslamcılıkla (ve köktendincilikle) uzaktan yakından ilgisi bulunmayan kimi simalar buna uydular.

Sarıklı-boyunbağlı ittifakının ilk adımları ABD’nin patronluğu altında atılmaya başlandı.

Gazete patronları da bu davetlerin baş konukları arasındaydılar. Bu konuda İstanbul büyük sermaye çevrelerinde bir fikir birliği sağlandı. ABD’nin (ve İngiltere’nin) hangi partiye destek vermekte olduğu, kimleri iktidara getirmeye hazırlandığı kulaklara fısıldandı. ABD, büyük sermaye, AKP koalisyonu gerçekleştirildi.

Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 10’unu kapsayan büyük sermaye çevreleri Amerika’nın istekleri doğrultusunda hareket ederek AKP’yi destekleyeceklerdi. Soğuk savaş sonrasının yeni yapılanmasına hizmet etmek zorundaydılar. ABD’nin Türkiye için biçtiği elbiseyi birlikte halka giydireceklerdi.

Köktendinci-büyük sermaye evliliği aynen Amerika’daki yeni muhafazakârlar koalisyonu gibi Türkiye’de de sağlanıyordu. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi için önemli bir adım atılmıştı.

Ordu ABD’nin önünde en büyük engel
ABD-büyük sermaye-AKP koalisyonu ve BOP’un önündeki tek potansiyel engel TSK idi. AKP iktidarı ile TSK karşı karşıya getirilecekti.

AKP’nin arkasında ABD, AB ve büyük sermaye duracaktı.

*Büyük sermaye ve işbirlikçi köktendincilerin tekeline alınacak olan medya kanalı ile TSK yıpratılacaktı.

*Tarikatlar ve cemaatler TSK’ye karşı kullanılacaklardı.

*Bölücü güçler ve PKK, ABD ve AB tarafından desteklenerek TSK güç duruma sokulacaktı.

ABD, TSK’nin üst kademelerinde BOP’a karşı çıkmayacak ve destek verecek kadroların olması için vargücü ile çalışmaya başladı. Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu ve MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç ‘ın yönetimdeki etkinliklerinden büyük rahatsızlık duyulmaktaydı.

14 Ocak 2002’de Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun Rusya Federasyonu Genelkurmay Başkanı ile güvenlik konularını içeren bir çerçeve anlaşma imzalamasını ABD’nin AKP operasyonunu hızlandırmasına yol açtı.

Yine 7 Mart 2002’de Harp Akademileri’ndeki ulusal bir seminerde MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın yeni denge politikalarına geçilmesi konusunda benim savunduğum görüşlere tam destek vermesi, arkasından da “Türkiye, Rusya ve İran başta olmak üzere bölge ülkeleriyle işbirliğini geliştirmeli ve Batı’nın hesaplarını bozmalı” yönünde konuşma yapınca yer yerinden oynadı.(5)

TSK, ABD’nin BOP’una daha şimdiden tepki göstermeye başlamıştı. AKP’nin bir an önce iktidara getirilerek TSK’ye karşı kullanılması ABD için en öncelikli konu haline geldi.

Erdoğan ve Gül görücüye çıkıyor
Irak’ı işgale hazırlanan iki ortak ABD ve İngiltere’nin elemanları ve uzantıları, 2001 yılında yeni kurulmakta olan AKP’yi pazarlamaya başlıyorlar.

2001 yılında yeni kurulmakta olan AKP ve iki parlayan lideri Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ‘ün içeriden ve dışarıdan destekçileri giderek artıyor; dış destekler içinde ABD ve İngitere başı çekiyorlar. 2003 yılında Irak’ı işgale başlayacak olan iki stratejik ortak ABD ve İngiltere’nin elemanları ve uzantıları Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ü pazarlamaya başlıyorlar.

*18 Temmuz 2001’de Tayyip Erdoğan İsrail Büyükelçisi David Sultan ile görüşüyor. Görüşme hakkında hiçbir açıklama yapılmıyor.

*ABD Büyükelçiliği Müsteşarı Lawranse ile Tayyip Erdoğan sık sık bir araya geliyorlar, yine hiçbir açıklama yapılmıyor.

*23 Temmuz 2001’de Abdullah Gül, İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan ‘ı ziyaret ediyor. (bu notlar Kaynak Yayınları, No 481’de çıkıyor)

*23 Temmuz 2001’de Karen Fogg Milliyet’te yayımlanan söyleşisinde şunları şöylüyor: “Tayyip Erdoğan solun boşalttığı alana yönelecek, pragmatik davranacak. Erdoğan Avrupa’daki Hıristiyan demokratlara benziyor.” 22 Temmuz 2007 sonuçları daha o gün öngörülmüş.

**Türkolog ve Ortadoğu Uzmanı Dr. Andrew Mango, 7 Mayıs 2000’de Aydınlık’ta çıkan söyleşisinde şöyle diyor: “Abdullah Gül Amerika’ya ve İngiltere’ye geldi; gerekli mesajları verdi. Demokratız, Avrupa’dan yanayız. Tek istediğimiz sizin sahip olduğunuz özgürlükler; değerlerimiz aynıdır.”

Abdullah Gül açıkça “Türkiye Cumhuriyeti’ne sizin baktığınız gözle bakıyoruz” demiş. Dr. Yalçın Akdoğan ‘ın 2004’te söylediklerini ondan çok önce ortaya koymuş; Avrupa ile AKP’nin Türkiye planları örtüşüyor demiş olmuyor mu?

Erdoğan ve Abdullah Gül’ün ABD, İngiltere ve İsrail yetkilileriyle 2001 yılında olağanüstü sıklıkla buluştuğuna ve görüştüğüne şahit oluyoruz. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül görüşmelerle ilgili olarak basına açıklama yapmıyorlar. Yapmak zorunda kaldıklarında üstü kapalı geçiştiriyorlar. Görüşmelerin gündemi kamuoyundan saklanıyor. Görüşmelerin ABD, İngiltere ve İsrail yetkilileri ile yoğunlaşması, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün Büyük Ortadoğu Projesi’nde alacakları rolün de habercisi oluyor.

(5) “Avrupa’nın Askerle Kavgası”, Truva 2006

ABD istedi, AKP için herkes çalıştı
* ABD ve İngiltere Batı medyasını harekete geçirdi. O günlerde gözlerden kaçmıştı. ABD’nin güdümünde büyük sermaye-köktendinci ittifakı kurulmuştu. İstanbul patronları tüm güçlerini AKP’yi iktidara getirmek için kullandılar.

T ayyip Erdoğan’ın 1990’da Kasımpaşa’daki özel bir vakıfta Dr. Abramowitz ile başlayan ilk teması nihayet son noktasına gelmişti.

1990’lı yılların başında Erbakan’ın yerine aranan ABD ile işbirliğine hazır yenilikçiler 2002’de iktidara taşınacak kıvama sokulmuşlardı.

2002 yılında Ecevit hükümetinde ve TSK’de ABD’ye karşı bazı hareketlenmeler oldu.

Türkiye’deki oligarşi ve Batı merkezleri ürkmüşlerdi.

Büyük sermaye medyası ve Batı basını bu karşı çıkışı eleştirdi. AKP’nin artık bir an evvel iktidara taşınması gerekiyordu.

**ABD, Irak ve Kıbrıs konusunda Ecevit hükümetinden istediklerini almakta zorlanıyordu. Ecevit KKTC’de Denktaş’ın arkasında duruyordu.

Şimdi Ankara’da Washington’ın söylediklerini bir bir yerine getirecek bir hükümet gerekiyordu.

Ecevit hükümeti içindeki kimi Amerikancı bakanların çabaları yeterli olmadı. 1996’da yazılan Rand Corporation’un raporunda öngörüldüğü üzere Washington’a birebir bağımlı bir yönetim gerekiyordu. Durum çok açık hale geldi. Irak’a müdahale ve Kıbrıs başta olmak üzere bir dizi operasyonu emir-komuta zinciri içinde yürütecek ve kullanılacak bir yöntem için bütün kaynaklar seferber edildi.

*Hükümet içindeki “Amerikancı kanat” koalisyonu dağıtmak için düğmeye bastı.

* Büyük sermaye medyası koalisyonun dağılması için yayına başladı.

* ABD ve İngiltere Batı medyasını harekete geçirdi. O günlerde gözlerden kaçmıştı. ABD’nin güdümünde büyük sermaye-köktendinci ittifakı kurulmuştu. İstanbul patronları tüm güçlerini AKP’yi iktidara getirmek için kullandılar. Washington’ın talepleri doğrultusunda harekete geçtiler.

CHP ve DSP içindeki yandaşların da bu operasyonda büyük katkıları oldu. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bilinen geçmişlerine ve bağlantılarına rağmen koltuğa oturmalarının yasal zemini hukuk zorlanarak gerçekleştirildi.

AKP’yi istemeyenler bile ABD, İngiltere ve İsrail istediği için bu operasyonlarda örtülü bir biçimde yer almışlardır.

Bu çevreler Türkiye’deki oligarşinin gizli ortaklarıdırlar; ve her dönemde misyonlarını sürdürmüşlerdir. Durum bugün de fazlasıyla devam etmektedir. Hem 22 Temmuz seçiminde hem de Cumhurbaşkanlığı seçiminde bunları sahnede gördük.

2 Kasım 2002 seçimlerine giderken aynen Karen Fogg ‘un bir yıl öncesinde Hürriyet’te söylediği gibi Tayyip Erdoğan soldaki ve ulusalcı cephedeki boşluğu doldurmuştur. Varoşlara ve kırsala hitap eden dinci ve tarikatçı söylemler yanında halkçı öğelerin de bulunduğunu gördük.

ABD ve batı Türkiye’deki ulusalcı kimliğin diğer siyasal partiler tarafından doldurulamaması yüzünden, doğan toplumdaki ulusal kimlik boşluğunu halkçı ve dinci söylemlerle AKP’nin doldurulmasını sağladı. Hatta karşısına ve yanına Genç Parti’yi de monte ederek ulusalcı cepheyi işgal etti. Hem iktidara koşan AKP hem de muhalefet gibi gösterilen Genç Parti ABD’nin taleplerini yerine getirmiş oldular.

ABD, İngiltere ve İsrail AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimleri ile iktidara taşınmasını BOP’un bir gerçeği olarak başarılı bir biçimde yönetmişlerdir.

SÜRECEK

AKP NASIL YARATILDI ? (4)

Cumhuriyet
Prof.Dr. Erol Manisalı
24 Eylül 2007

AKP NASIL YARATILDI ? (4)
AKP ABD’nin hizmetinde Erdoğan hükümeti iktidara gelir gelmez ABD ve AB’in taleplerini bir bir yerine getirmeye koyuldu.

AKP’nin iktidara gelmesiyle 1996’da senaryosu Rand Corporation’ın belgelerine yazılan öngörüler gerçekleşiyordu. Ankara’da BOP’un hizmetinde bir siyasi yönetim işbaşına geldi. AKP’nin iktidara gelmesi ABD ve Sünni ülkelerin medyalarında büyük destekle karşılandı. ABD, İngiltere ve İsrail başta olmak üzere Batı’nın bu desteği bir bakıma kimi çelişkileri de beraberinde getiriyordu.

* Köktendinci kimliği Batı’nın değerleri ile örtüşmüyordu.

* Türkiye Cumhuriyeti’nin köktendinci bir yapılanmaya doğru sürüklenmesi Batılı değerlerden uzaklaşan bir Türkiye’nin doğmasına neden olacaktı.

Bunlara rağmen ABD ve AB medyası ve çevreleri çok memnundular. Özellikle ABD, İngiltere ve İsrail’in elinde TSK’ye ve Türkiye’deki ulusalcı cepheye karşı bir koçbaşı gibi kullanacakları araç vardı. Bu yönetim Ortadoğu’da işbirlikçi bir Sünni devletler kuşağının oluşturulması için kullanılmaya hazırdı.

ABD, İngiltere ve İsrail’e endekslenmiş bir Ankara yönetimi, BOP için hayal bile edilemeyecek bir köprü durumundaydı. Köprüyü kullandıktan sonra ortadan kaldırmak zor olmayacaktı. Zaten Türkiye başta olmak üzere birçok ülkenin sınırları değiştirilmiş hale gelecekti.

Ulusal çıkarlara ters tavizler
AKP 2002’de iktidara gelir gelmez Erdoğan ve Gül ABD ve AB ile işbirliği anlayışlarını somut bir biçimde ortaya koymaya başladılar.

Siyasi, iktisadi, hukuki ve kültürel alanlarda ABD ve AB’nin taleplerini bir bir karşılamaya koyuldular. ABD ve AB’nin talepleri Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla, Cumhuriyetin değerleri ve Lozan’ın kazanımlarıyla örtüşmeyen ödünlerdi. Ana başlıkları şu şekilde özetlemek mümkün:

SİYASİ ÖDÜNLER

Siyasi konular iç ve dış ilişkiler olarak ayrılabilir ve değişik alanlara yayılabilir

* Hükümetin ABD, İngiltere ve İsrail’in önderliğinde yürüttükleri Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir parçası, bir aracı, bir ön karakolu olmayı en baştan kabul etmesi. AKP üst yönetiminin BOP’a angaje olmaları iktidara getirilişlerinin ana nedenidir.

BOP’un hedef aldığı ülkelerden birinin Türkiye olmasına rağmen AKP üst yönetimi bu projeye endekslenmeyi kabul etmiştir.

* Siyasi olarak iç yapılanmada yerel ve bölgesel yönetimlerin idari, mali ve kültürel özerkliklerine doğru yeni hukuki düzenlemeler getirilmiştir.

Etnik ve dini ayrılıkları özendiren bu değişiklikler, Brüksel merkezli talep ve dayatmalar sonucu yapıldı. Türkiye’nin üniter yapısı büyük zarar görmeye başladı. Lozan’ın kazanımlarını ve Türkiye’nin bütünlüğünü zedeleyen gelişmelerin altyapısı hazırlandı.

* AKP üst yönetimi TSK’nin ısrarlı taleplerine rağmen ABD, İngiltere ve İsrail’in Irak’ın kuzeyinde bir Kürt yönetimi ve devleti oluşturmasına seyirci kaldı. TSK’nin müdahale talepleri geri çevrildi. AKP üst yönetimi bu konuda ABD, İngiltere ve İsrail’e endekslenmiş bulunuyor. İktidara getirilme sebebi bunu gerektiriyordu.

* Irak’ın fiilen üç ayrı otonom yapıya, bölgeye bölünme sürecine AKP hiçbir ciddi tepki göstermedi.

17 Aralık 2004 ve 5 Ekim 2005 tarihinde AKP hükümeti AB ile imzaladığı iki anlaşma ile Türkiye’nin AB’ye alınmadan Brüksel tarafından yönetilmesinin altyapısını hazırlayan çok önemli anlaşmalar yaptı. Bunlar Türkiye’nin ulusal çıkarları ile örtüşmeyen ve ülkeyi programlı bir biçimde sömürgeleştiren belgelerdir. Konunun ayrıntıları, bütün belgeleri ile birlikte “Avrupa ile Yakın Bağlar” kitabında ortaya konmuştur.

* Kıbrıs konusunda 1 Mayıs 2004’te Rumlar, adanın tamamını temsilen AB’ye tam üye yapılırken AKP hükümeti TBMM’nin eskiden aldığı kararları tanımadığı gibi Türkiye’nin uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını kullanmadı.

Kullanamazdı; Kıbrıs konusunda İngiltere ve ABD’ye çok önceden sözler verilmişti bile. Rauf Denktaş bu nedenle tasfiye edilirken yerine Washington ve Brüksel’in istediği Mehmet Ali Talat getirildi. Kıbrıs adası BOP’un en önümli parçalarından biriydi.

* ABD ve İngiltere’nin Irak ve Afganistan’ı işgalleri sırasında AKP hükümeti siyasi ve askeri olarak destek vermiştir.

Gül’ün Powell ile yaptığı gizli anlaşma, 24 Mayıs 2003’te Vatan gazetesinde Gül ile yapılan söyleşide ortaya çıktı.

9 MADDELİK ANLAŞMA
1) Türk askeri Irak’ın kuzeyinden çekilecek, sınır harekâtlarına son verilecek ve PKK’ye askeri harekât için ABD’den izin alınacak

2) Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapamayacak, aksi halde siyasi ve askeri yaptırım uygulanacak.

3) ABD’nin İran ve Ortadoğu harekâtlarına aktif destek ve katılım sağlanacak.

4) Türk ordusunun asker sayısında ve silah gücünde indirim yapılacak.

5) Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devlet Türkiye tarafından tanınacak.

6) PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.

7) Güneydoğu belediyelerine özerklik verilecek ve Türkiye adım adım federasyona götürülecek.

8) Kıbrıs’ta Denktaş devre dışı bırakılacak, Annan Planı küçük değişikliklerle kabul edilecek ve uygulanacak. Ege’de Yunanistan’ın taleplerine esnek tavır alınacak.

9) Ermenistan’a yönelik kısıtlamalar kaldırılacak. (Anlaşmanın imza tarihi 3 Nisan 2003)

Gül’ün hükümet adına yaptığı bu anlaşma Türkiye’nin BOP’a nasıl endekslenmek istendiğini gösteriyor.

İktisadi ödünler
AKP hükümeti iktisadi alanda ABD ve AB’nin taleplerini harfiyen yerine getirmiştir. Bu alanda verdiği başlıca ödünler şunlardır:

* Türkiye’nin en stratejik iktisadi kurumlarının özelleştirilip Batı tekellerine sunulması. Enerji, iletişim, ulaştırma, ağır kimya, bankacılık gibi stratejik alanlar dikkati çeker.

* Batı şirketlerine ve sermayesine ayrıcalıklı bir biçimde özel kanunların çıkarılarak imtiyaz verilmesi. Kapitülasyonların geri getirilmesi.

* Batı ülkelerinin ulusal iktisat politikası izlemelerine rağmen AKP’nin özellikle gayri milli ve bölgeci iktisadi uygulamalara yönelmesi.

* Avrupa Birliği ile yaptığı anlaşmalarla kurumsal olarak Türkiye’nin üçüncü ülkelerle olan iktisadi ilişkilerini ipotek altına alan yeni anlaşmalar yapılması. Bu bağlamda AB’yi Türkiye üzerinde himayeci bir konuma özellikle sokan iktisat politikasının hükümetin temel felsefesi haline gelmesi.

* IMF ile daha derinleştirilmiş bağlayıcı anlaşmalar yaparak Türkiye’nin ulusal refleks göstermesini önleyecek kısıtlamaların özellikle getirilmesi.

AKP hükümetinin iktidarı döneminde ABD ve AB taleplerinin iktisadi ve siyasi olarak tek yanlı karşılanmasının gerisinde Türkiye’nin o ülkelerin himayesi altına sokulması hedefi yatmaktadır.

AKP hükümeti bunu ne için yapmıştır? Bunu bir alışveriş olarak görmüştür. Kendi zihniyetinin Türkiye içinde uygulanması ve yeniden yapılanmanın sağlanması için Amerika ve Avrupa’nın AKP’yi desteklemesi gerekiyordu. Verilen ödünler bu desteğin alınmasının bir karşılığıdır. AKP başdanışmanı Dr. Yalçın Akdoğan bu alışverişi “Batı ile bizim aramızda 200 yıldır ilk defa bir örtüşme sağlandı” diyerek ifade etmiştir.

Bu ifadeyi Murat Bardakçı ‘nın Cumhuriyet’te çıkan yazısında söyledikleriyle birleştirdiğimiz zaman anlamı daha iyi anlaşılıyor. Hanefiler 200 yıldır iktidar mücadelesi yapıyorlardı; şimdi bunu başardılar. Emperyalizmin talepleri ile kimlerin niyetlerinin ve mücadelelerinin örtüştüğü açık olarak görülüyor.

Bu yazı dizisinde AKP’nin 1990’lı yılların başından itibaren nasıl planlanıp sahneye çıkarıldığı ana hatları ile ortaya konmuştur. Bu proje ABD, AB ve İsrail’in Türkiye’de Cumhuriyet’in yerine AKP’nin önderliğinde İslamcı bir yapılanmayı sağlamak için hazırlandı. AKP’ye BOP’ta önemli bir misyon verildiği açık olarak görülmüştür. BOP, bölge ülkelerine demokrasi getiren değil, onları etnik ve dini olarak bölmeye yönelik bir projedir. AKP’nin bu proje içinde yer alması, Türkiye’nin iktisadi, sosyal ve siyasal gelişme amaçları ile örtüşmemektedir. Bu dizi AKP’nin baştan itibaren kimler tarafından ve niçin planlandığını gözler önüne sermek için hazırlanmıştır. (BİTTİ)

Bugün
24 Aralık 2014 Çarşamba
AKP’nin ABD-İsrail Projesi Olduğunu Bir Kişi Daha Doğruladı

Merkez Parti Başkanı Karslı’nın “Dilipak, ‘AK Parti ABD projesidir’ dedi” sözünü Devlet eski Bakanı Tümen de doğruladı: “Dilipak, proje bitene kadar AK Parti’nin iktidarda kalacağını anlattı.”

Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahim Karslı  +1 TV’de AKP’ye yakınlığıyla bilinen Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın kendilerine “AKP’nin bir proje partisi” olduğunu ve ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğiyle kurulduğunu söylediğini iddia etti.

Karslı’nın iddiasını Devlet eski Bakanı Aydın Tümen de doğruladı. Tümen, söz konusu toplantıya kendisinin de katıldığını belirterek,  “Karslı’nın anlattıkları baştan sona doğru. Geçtiğimiz ekim ayında beş altı kişinin katıldığı toplantıda Dilipak, AK Parti projesinin nasıl kurgulandığını ortaya koydu. Ayrıca projenin henüz sonuçlanmadığını, şu anda AKP’nin çok güçlü olduğunu ve bu proje bitene kadar iktidarda kalacağını anlattı. Yani ‘AKP görevini bitirmedi’ demeye getirdi” şeklinde konuştu.

ALİ BULAÇ DOĞRULADI

Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç da yazısında, Karslı’yı doğruladı. Bulaç, “Karslı beni şahit gösteriyor. Evet, o toplantıda vardım. 1998’lerden başlamak üzere Amerikalılar, sıklıkla bizlerle görüşmeye başladı. Biri gidiyor, üçü geliyordu. Dilipak, Türkiye için bir siyasi proje hazırladı. Onun ifadesine göre Ankara’da birilerine çalıştığı dosyayı verince, Amerikalılar’ın görüşme trafiği değişti. Dilipak, projesinin bazı değişikliklerle AK Parti olarak ortaya çıktığını gördü. Amerikalılar, projeyi Erbakan Hoca’ya uygulatmayı düşünüyorlardı, ancak o reddetti.

Erbakan Hoca son görüşmemizde AK Parti’nin nasıl kurulduğunu anlattı, elindeki bazı belgeleri bana gösterdi; Ertan Yülek Bey şahittir” diye yazdı.

ABD 3 SÖZ VERDİ 3 ŞEY İSTEDİ

Dilipak’ın söylediği iddia edilen ve yalanlanmayan sözlere göre ABD’liler şu teklifte bulundu:

1. Biz sizi iktidara taşıyalım.

2. Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim.

3. Size gerekli finansal destekleri getirelim.”

Karşılığında ise  AKP’den şunlar istendi:

“A. İsrail’in güvenliğini artıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız.

B. Büyük Ortadoğu Projesi yani sınırların değişmesi.

C. İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.”

‘FiL iLE YATAĞA GiRERSEN EZiLiRSiN’

Ali Bulaç, yazısında şu bilgiyi paylaştı: “M. Ali Bulut’un yazdığına göre bu proje rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na da teklif edilmiş. Yazıcıoğlu, Erdoğan’a ‘Kardeşim, Amerika’nın desteğindeki bir siyasete hizmet edilmiyor. Millete dayanarak siyaset yapacaksan geleyim. Amerika hep kendine hizmet ettirir’ diyor.

Tayyip Bey ona, ‘Bir müddet Amerika’nın dediklerini yaparız. Mani olurlarsa dirsek vurur, gideriz’ deyince rahmetli, ‘Amerika dirsek vurulacak güç değil. Fil ile gireceğin yataktan ezilerek çıkarsın’ demiş, teklifi nazikçe reddetmiş.”

http://www.postmedya.com/gundem/akpnin-abd-israil-projesi-oldugunu-bir-kisi-daha-dogruladi-h106516.html

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, FAŞİZM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH | Leave a comment

Tarihin Bilinmeyen Yüzü 25.11.2017 | Cengiz Özakıncı | Türkiye’nin Batı Bloğu ve NATO’ya Bağlanması

Cengiz Özakıncı Tarihin Bilinmeyen Yüzü programında Atatürk’ün ölümü ardından Türkiye Cumhuriyeti’ni 1939’da İngiltere, 1941’de ABD güdümüne sokan olayları, antlaşmaları, ezber bozan belgeleri ve bilgileri sundu.Atatürk ve Atatürkçüleri batıcı gösteren emperyalizmin yerli işbirlikçilerine karşı yine benzersiz, özgün belgelerle yanıtlar vererek gündemin güncelliğine bilgiyle katkı sağladı…

Türkiye BATI BLOĞUNA nasıl bağlandı?
Genel kanıyı UNUTUN, VİDEOYU İZLEYİN VE LÜTFEN PAYLAŞIN!

Lale Gürman

Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, SİYASİ TARİH | Leave a comment

GÜNDEMİ SARSAN DAVA 1 * Dava bugüne nasıl geldi?.. ABD uyarmış

Şebnem Arsu
28 Kasım 2017 Salı

Dava bugüne nasıl geldi?.. ABD uyarmış

Türkiye’de iktidar ve muhalefetin merakla beklediği Sarraf davası başlıyor. Cumhuriyet, Türkiye’yi yakından ilgilendiren bu davayı yerinde izleyerek, yaşananları okurlarına aktarıyor. İddianamede Sarraf ve Atilla tutuklu olmak üzere ve aralarında eski bakan Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu dokuz sanık, İran’a ambargoyu yasadışı yollarla delmekle ve dolandırıcılıkla suçlanıyor. İddianamede, Amerikan Hazine Bakanlığı yetkililerinin, Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Atilla ile Şubat 2013’te Türkiye’de görüştükleri ve İran’a uygulanan ambargonun ihlal edilmeye çalışıldığına dikkat çektikleri belirtiliyor.

Sarraf Davası başlarken…

Sarraf Davası’nın jürili oturumuna sayılı günler kaldı. Cumhuriyet son derece kısıtlı mali olanakları zorladı ve duruşmayı yerinde izlemek üzere bir haberci görevlendirdi.

Neden? Çünkü Sarraf Davası adıyla anılan hukuksal süreç Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren ve siyasal sonuçları olabilecek bir haberin konusu. “17/25 Aralık”ın yargıya aktarılmadan üstünün örtülmesi, sorumluların hesap vermesinin önlenmesi, sonunda Sarraf Davası’na kadar ulaşan bir süreci yarattı. Sarraf Davası’nı Türkiye’yi uluslararası düzlemde zora ve zarara sokacak bir dava ve ABD yönetiminin Türkiye’ye yönelik bir “operasyon” planı olarak sunma çabaları bu davanın haber değerini eksiltmez, tersine artırır ve pekiştirir.

Halkın haber alma hakkı, kapalı kapılar ardında olup bitenleri ayrıntılı ve doğru ve sonuçları ne olursa olsun öğrenmesi Cumhuriyet Gazetesi için temel, öncelikli ve vazgeçilmez ödevdir. Ödevimizi elimizden geldiğince eksiksiz yerine getirmekte kararlıyız.

Sarraf davasında, aday jüriye ‘Bunları tanıyor musunuz?’ diye liste dağıtıldı: İşte o listedeki isimler
Tek sanık Hakan Atilla… Sarraf’ın adı ‘şüpheli işbirlikçi’ oldu

Türkiye’de iktidar ve muhalefetin merakla beklediği Sarraf davası, dün jüri seçimi ile resmen başladı. İktidar sözcülerinin davayı “FETÖ komplosu” olarak nitelendiriyor ve ‘milli mesele’ olduğunu savunuyor. Tartışılan davanın iddianamesi mart ayında görevden alınan New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara tarafından kaleme alındı ve eylül ayında yerine vekâlet eden meslektaşı Joon Kim’in imzası ile genişletildi.

İddianamede, başta Rıza Sarraf ve Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla tutuklu olmak üzere ve aralarında eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da bulunduğu dokuz sanık, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoyu yasadışı yollarla delmekle ve dolandırıcılıkla suçlanıyorlar. Sanıklardan birçoğunun, İran’a maddi kaynak aktarımı ve yasadışı faaliyetlerin devamı için Türkiye ve İran hükûmet yetkililerine milyonlarca dolar rüşvet verdiği ileri sürülüyor.

İddianameye göre; Türkiye’nin İran’dan satın aldığı petrol ve doğalgaz karşılığı yapılan ödeme Halk Bankası’nda İran için açılan bir hesaba yatırıldı. Sarraf’ın paravan şirketleri aracılığı ile banka mevduatını altın ya da nakit olarak Çin ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere ihraç etti; bu ülkelerdeki fonlar ise daha sonra altın ya da döviz cinsinden İran’a ulaştırıldı.

HALKBANK’IN ROLÜ

Halk Bankası’nın insani malzeme diye belgelendirdiği para transferlerinin ambargoyu ihlal etmediği iddialarının gerçeği yansıtmadığını savunuyor. Elli iki sayfalık iddianame İran’a uygulanan yaptırımların içeriğine dair 1979 yılından bu yana ABD Başkanlarının imzaladığı kararnamelere detaylı göndermeler yapıyor. 2013 yılı ocak ayında İran’a değerli taş ticaretinin de ambargo kapsamına dahil edildiği vurgulanıyor.

Sanıkların para transferleri yaptığı iddia edilen yasaklı kurumlar arasında İran devlet bankalarından Mellat Bank ve bu bankaya bağlı Mellat Exchange döviz kurumu ile Bank Sermayeh gibi şirketler var. Ayrıca bazı üst düzey İran hükümet yetkilileri de aynı listede yer alıyor.

Savcıların, yaptırımların ihlalinden fayda sağladığını iddia ettiği bir diğer yasaklı kuruluş da İranlı havayolu şirketi Mahan Air. Belgede, Mahan Air’in İran Devrim Muhafızları Ordusu’na maddi ve teknik yardımda bulunduğu, ordu personelini askeri eğitim için İran ve Suriye’ye taşıdığı, silah kaçakçılığı yaptığı ve Hizbullah’a hizmet verdiği ileri sürülmüş.

İddianame, isnat edilen suçlara dair savcılığın elinde bulunan binlerce görüşme ve teknik takip kayıtları arasından en çarpıcı olanlarına atıfta bulunuyor.Sözkonusu kayıtlarda öne çıkan isimler; Rıza Sarraf, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, yardımcısı Mehmet Atilla, zamanın İran Merkez Bankası direktörü ve bazı İran üst düzey hükûmet yetkilileri.

Süleyman Aslan

ASLAN-SARRAF GÖRÜŞMESİ

İddianamedeki görüşmelerden biri 16 Eylül 2013 tarihinden. Süleyman Aslan ve Sarraf arasında geçtiği iddia edilen konuşmada, Türk hükûmet yetkililerinin 2012 yılında 11 milyar doları bulan altın ihracatının “hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın” artırılmasının kendilerinden talep edildiğinden bahsediliyor.

“Bizim bir yöntemimiz var, onu kullanacağız. Oturup karşılıklı konuşmak gerek” diyen Sarraf’ın ileriki tarihlerde farklı bağlantılar ve yöntemler kullanarak İran’a nakit akışına hız verdiği söyleniyor. Sanığa yönelik suçlamalar arasında, ABD doları cinsinden yapılan milyarlarca dolarlık transferlerde yanıltıcı bildirimler sonucu, aracı kurum olarak kullanılan Amerikan bankalarının mağdur edilmesi de var.

Savcılığa göre, Aralık 2012 ve Ekim 2013 arasında Amerika’daki finans kuruluşlarındaki hesaplar aracılığı ile İran’a gönderilmek üzere 900 milyon ABD doları işlem gördü.

Verilen bir örnekte, 16 Ocak 2013’te tek bir talimatla gerçekleşen 1 milyon ABD doları civarındaki havale tek bir talimatla gerçekleşiyor. İran’a ulaştırıldığı öne sürülen meblağın çıkış noktası Birleşik Arap Emirlikleri’nde kayıtlı olan ‘Güneş General Trading LLC’; varış noktası ise adı verilmeyen Türkmenistan merkezli bir şirket. 26 Ocak 2011 tarihinde yapılan bir diğer havalenin talimatı email yoluyla Mellat Exchange’den Sarraf’ın sahibi olduğu Al Nafees Exchange’e gönderiliyor. Bu emailde alıcı olarak Kanada merkezli İran’a ait inşaat ve termik santral firması MAPNA tanımlanıyor ancak şirketin adı, 953.289 ABD doları tutarındaki havalede geçmiyor. Para transferini gerçekleştiren Amerikalı kuruma sunulan açıklama notunda ise 1 milyon dolara yakın tutarın “Yangın söndürme malzemeleri karşılığı” olduğu belirtiliyor.

Mehmet Hakan Atilla

ABD HALKBANK’I UYARMIŞ

Kandırıldığı iddia edilen bir diğer kurum ise ABD Hazine Bakanlığı. İddianamede, Amerikan Hazine Bakanlığı yetkililerinin, Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Atilla ile Şubat 2013’te Türkiye’de görüştükleri ve İran’a uygulanan ambargonun ihlal edilmeye çalışıldığına dikkat çektikleri belirtiliyor.

İran’a yoğun para transferlerinin devam etmesi üzerine, Amerikalı yetkililerle Halk Bankası yöneticileri arasında Ekim 2014’te bir görüşme daha gerçekleşti. Bu kez yetkililer Halk Bankası’nın Sarraf ile ilişkilerini sorguladı.

Dönemin Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Atilla’nın, Sarraf’in İran’a yönelik ambargoyu ihlal girişimlerinden bilgilerinin olmadığını, hatta önlem olarak İranlı tüccarın iş ortakları hakkında gerekli istihbarat çalışmalarının yapıldığını söylediği de kayıtlara geçti. Savcılığa göre; İranlı yetkililer ve Sarraf arasında email üzerinden çok sayıda döviz ve altın alım-satım talimatı döndü. Para havalelerinde sorun yaşandıkça tonu sertleşen yazışmalardan Sarraf’ın İran’a yasadışı para trafiğinin koordinasyonunda yetkili kılınan tek isim olduğu anlaşılıyor.

İddianamenin son bölümünde ise sanıklara isnat edilen suçlar sıralanıyor; Amerika Birleşik Devletleri’ni dolandırmak amacıyla işbirliği yapmak, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal etmek, banka dolandırıcılığı, banka dolandırıcılığı amacı ile işbirliği yapmak, para aklamak, para aklamak amacı ile işbirliği yapmak.

Bu suçlar sabit görüldüğü takdirde maddi hak kaybına uğrayan ABD’nin tazminini de talep eden savcılık mütalaasında, elde edilen kazancın harcanmış ya da el değiştirmesinden dolayı iadesi mümkün olmayacağı bir durumda tazminatın hapis cezasına çevrilmesi öngörülüyor.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/875060/

Posted in HUKUK-YARGI-ADALET, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Kılıçdaroğlu’nun belgeleri açıklarken kullandığı bankacılık terimi ‘SWIFT’ nedir?

cumhuriyet.com.tr
28 Kasım 2017

Kılıçdaroğlu’nun belgeleri açıklarken
kullandığı bankacılık terimi ‘SWIFT’ nedir?

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın “İspat et, istifa edeceğim” dediği belgelere ait dekontları açıkladı. Belgeleri açıklarken kullandığı bankacılık terimlerinden birisi ise “SWIFT” oldu. Peki SWIFT ne demek? Nasıl kullanılıyor? İşte cevabı:

Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication’ın kısa adı olan SWIFT; Tüm dünyadaki bankalar arasında elektronik fon transferi standardı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem BIC (Bank Identifier Codes) kodu yani banka tanımlama kodu sayesinde her bankayı tanımlamaktadır. SWIFT sistemi 1973 yılında kuruldu ve 1977 yılında fiilen çalışmaya başladı.

SWIFT, bankayı belirten 8 veya 11 haneli bir koddan ibarettir. Tüm dünya bankacılık sisteminde SWIFT kodları standarttır. Yani uluslararası para gönderimlerinde; Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası demek para transferlerinde işe yaramayabilir fakat TCZBTR2A denildiği zaman, paranın gideceği hesabın bir Türkiye’den T.C Ziraat Bankası olduğu anlaşılacaktır.

Kılıçdaroğlu Erdoğan’a dekont gösterdi: Haysiyetli bir adamsan gereğini yap! Kılıçdaroğlu Erdoğan’a dekont gösterdi: Haysiyetli bir adamsan gereğini yap!

BIC nedir?

Bank Identifier Codes (Banka tanımlama kodları) demektir.

BIC numaraları bankaların kuruluşunun ismi ve bulunduğu şehire göre tayin edilir. Her finans kuruluşunun merkezleri ve birimleri yaptığı işlere göre bir veya daha fazla BIC kodu sahibi olabilmektedir. Operatörlerin bilgisayar aracılığı ile girdiği kodlar ve mesajlar karşı bankaya özel bir ağ yardımı ile iletilmektedir.

SWIFT koduna örnek

Örneğin; Akbank BIC Kodu / SWIFT Kodu AKBKTRIS bu swift kodunu inceleyecek olursak:

1- İlk 4 karakter – banka kodunu

2- Sonraki 2 karakter – ıso ülke kodunu (Türkiye için TR)

3- Sonraki 2 karakter – Yerel kodunu (Bazı ülkelerde 3 karakter olabilir)

4- Son 3 karakter ise – Şube kodunu belirtir.

SWIFT işlemi nasıl yapılır?

1- SWIFT yapacağınız hesabınızı,

2- İşlem ücretinin alınacağı hesabınızı,

3- Transferi gerçekleştireceğiniz bankanın bulunduğu ülkeyi ve bu bankanın ilk harfini,

4- Transferi gerçekleştirmek istediğiniz bankanın/şubenin bulunduğu şehrin ilk üç harfini girmeniz gerekmektedir.

Tüm bu bilgiler yerine, para transferi yapacağınız bankanın SWIFT kodunu biliyorsanız bu kodu girmeniz yeterli. Banka Swift kodları 11 haneden oluşur. Eğer Swift kodu 11 haneden az ise, sonuna X harfi ekleyerek 11 haneye tamamlayabilirsiniz.

Bu girişleri yaptıktan sonra belirlediğiniz kriterlere uyan ve SWIFT sistemine tanımlı banka şubeleri listelenecektir. Transfer yapmak istediğiniz banka bu listede yoksa, işleminizi şubenize giderek yapmanız gerekir.

SWIFT işleminde para karşı hesaba ne zaman ulaşır?

SWIFT işlemleri girişinizi saat 17:00’dan önce yaparsanız transferiniz iki iş günü içinde, 17:00’dan sonra yaparsanız 3 iş günü içinde karşı bankadaki hesaba ulaşır.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/875377/

Posted in Ekonomi | Leave a comment

LİSTE BİRÇOK SİYASETÇİYİ İÇİNE ALIYOR *** Sarraf davasında, jüriye ‘Bunları tanıyor musunuz?’ diye liste dağıtıldı: İşte listedeki isimler

cumhuriyet.com.tr
28 Kasım 2017

Sarraf davasında, jüriye ‘Bunları tanıyor musunuz?’ diye liste dağıtıldı: İşte listedeki isimler

ABD’de tutuklu bulunan Rıza Sarraf ve Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın davasında bir gelişme daha yaşandı. Sarraf’ın davasının bu hafta görülmeyeceği, Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla’nın tek başına yargılanacağı öğrenildi.. Yargıç Richard Berman, jüri adaylarına duruşmalarda ismi geçebilecek isimlerden oluşan 9 sayfalık bir listeyi dağıtarak, içlerinden herhangi birini tanıyıp tanımadıklarını sordu.

ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını deldiği iddiasıyla 20 ayı aşkın süredir ABD’de tutuklu bulunan İran ve Türkiye vatandaşı iş adamı Rıza Sarraf ile eski Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yargılandığı davada, Mahkeme Hakimi Richard Berman, bugün yapılan jüri seçiminde, davada yargılanacak tek sanığın “Mehmet Hakan Atilla olduğunu” belirterek, isim vermeden Sarraf’ın, savcılık ile anlaştığını resmen açıkladı.Rıza Sarraf jüri seçimlerinin yapıldığı duruşmada dağıtılan ‘potansiyel tanıklar’ listesinde yer aldı.

İsim listesi açıklandı

Duruşmada ortaya çıkan bir başka önemli gelişme ise, jüri olmak için aday olanlara mahkeme tarafından verilen uzun listeye ilişkin. Jüride yer alacak olan 12 Amerikan vatandaşı için yaklaşık 100 kişilik bir jüri havuzundan seçim yapıldı.

Seçim yapılırken de Hâkim Berman tüm jüri adaylarına bir liste vererek, listedeki, kişi kurum ve mekanlarla herhangi bir ilişkisi ya da bunlara karşı pozitif ya da negatif duygusu olanların bildirmesini istedi.

Zeynep Gürcanlı’nın Sözcü’de yer alan haberine göre, hâkim Berman listeyi “Burada ismi bulunanların tümünün davanın tarafı olduğunu ve yargılanacaklarını düşünmeyin” uyarısıyla verdi.

Listede, başta AKP hükümetlerinin eski ve yeni bakanlarının yanı sıra, İranlı işadamları, Rıza Sarraf’ın daha önce mahkemeye “hayırseverliğini kanıtlamak” için verdiği bağış listesinde bulunan dernek ve vakıflar ile Türk ve uluslararası çok sayıda banka yer alıyor.

Listede İran’ın eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone, Halkbank eski genel müdürü ve ABD’deki davada sanık durumundaki Süleyman Aslan’ın eşi Funda Aslan gibi isimler de var.  Listede ayrıca Fethullah Gülen de “Türkiye’deki Gülenci hareketin lideri” olarak yer alıyor.

Yine listede Sarraf ile Atilla’nın Türk ve Amerikalı avukatlarının da isimleri yer alıyor, Çinli, İranlı ve Dubaili işadamları da mevcut. Listeye “Trump” ismi de İstanbul’daki Trump Towers ile girmiş durumda.

Atilla’ya 6 suçlama

Hürriyet’ten Razi Canikligil’in haberine göre ise Yargıç Richard Berman, usul gereği jüri adaylarına hitaben konuşmasında “Sizler mahkemede sunulan delillere bakarak neyin gerçek olduğuna  karar vereceksiniz, biz ise yasalara bakacağız. Bunu yapamayacak olan varsa şimdiden söylesin” çağrısı yaptı. Yargıç Berman, Atilla’ya yönelik şu 6 suçlamayı okudu: ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için örgüt kurma. Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı (IEEPA) delmek için örgüt kurma. Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma. Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için örgüt kurma. Kara para aklama. Kara para aklamak için örgüt kurma.

Duruşmaların 3-4 hafta sürebileceğini belirten Berman, 25 Aralık Noel gününe kadar duruşmanın bitmemesi durumunda 3 Ocak’tan sonra devam edileceğini kaydetti.

Listede öne çıkan isimler ise şöyle

AKP Hükümetlerinde bakanlık yapmış isimler;

Recep Tayyip Erdoğan
Berat Albayrak
Efkan Ala (Başbakan eski danışmanı olarak geçiyor)
Egemen Bağış
Muammer Güler
Ali Babacan

Yabancı devlet adamları

Mahmut Ahmedinejad (İran eski cumhurbaşkanı)
Frank Ricciardone (ABD’nin Ankara eski Büyükelçisi)

Aralarında Zekeriya Öz, Celal Kara,Yakup Saygılı’nın da olduğu FETÖ üyeliği yüzünden meslekten ihraç edilen kimisi firari, kimisi Türkiye’de hapiste olan yargı ve polis mensupları

Bankalar

Listede Türkiye’nin de aralarında olduğu çok sayıda ülkeden banka bulunuyor.

Alman, Amerikan, Arap, İran bankalarının isimleri göze çarpıyor.

Listedeki Türk bankaları ise şöyle sıralanıyor:

Aktifbank
Türkiye Halk Bankası
Türkiye Ziraat Bankası

Listede mekanlar da var:

Conrad Hotel İstanbul
Dubai, BAE
İran İslam Cumhuriyeti
İstanbul Kapalı Çarşı
Türkiye Cumhuriyeti
Trump Towers İstanbul

Avukat Aslı Kazan da Twitter hesabından aday jürilere verilen isim listesinin tamamını paylaştı. İşte o liste:

[Haber görseli][Haber görseli][Haber görseli][Haber görseli]

GÜNLÜK 40 DOLAR ÜCRET

Seçilecek olan jüri adaylarına yaklaşık 3 hafta sürmesi beklenen duruşmalar boyunca günlük 40’ar dolar ücret ödenecek. Jüri üyeleri duruşmalar boyunca güvenlik çemberinde bir otelde tutulacak. Hangi dava için seçildiklerini ailelerine bile anlatamayacaklar. Eğer jüri üyelerinden birisi duruşmalar sırasında basına açıklamalar yaparsa dava düşecek. Ayrıca bu bir ceza davası olduğu için jürinin oybirliği gerekiyor.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/875057/

Posted in HUKUK-YARGI-ADALET, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment