30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN * ‘Büyük Taarruz’ ve ‘Sevr’

ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…

Tüm olumsuzluklara karşın, coşkusunu yitirmemeye çalıştığımız bir bayram yaşıyoruz…

Bu coşku; 30 AĞUSTOS ZAFERİ GALİBİYETİNİN SEVİNCİNDEN DAHA ÇOK; BU ZAFERİN DÜNYA BARIŞINA SAĞLADIĞI KATKIDAN ÖTÜRÜDÜR…

Dünya barışının tehlikede olduğunu gördüğümüz bu günlerde, bu büyük zaferin anlamı daha da belirginleşmektedir…

26 Ağustos 1922 de KOCATEPE’DE başlatılan BÜYÜK TAARRUZ SONUCUNDA KAZANILAN 30 AĞUSTOS ZAFERİ; TÜRK’ÜN, TÜRKLÜĞÜN VE TÜRKİYE’NİN DÜNYAYA MÜHRÜNÜ VURMASIDIR…

Yurdumuzun uğradığı; haksız, ahlaksız, anlamsız ve acımasız bir İşgal eylemine karşı Türk Milletinin birleşerek, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlattığı Kurtuluş Savaşı’nda, Emperyalistlere karşı en güçlü yumruk bu zaferle vurulmuştur…

Milli Mücadelenin sonunda; Büyük Taarruzla kazanılan bu ZAFER, Türk’ün Emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin, yılmaz ve sarsılmaz iradesinin, işgale ve paylaşılma, parçalanma girişimine başkaldırışının, en çetin direnişi en güçlü yumruğudur.

Bu Zafer, Türk Milletinin yüceliğinin, haksızlığa ve dayatmalara boyun eğmeyen kişiliğinin ve Yurtseverliğinin bir göstergesidir…

Yazar Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi;

”NEYİMİZ VARSA, BAĞIMSIZ BİR DEVLET KURMUŞSAK, ŞEREFLİ İNSANLAR OLARAK DOLAŞIYORSAK, YURDUMUZU; BATININ, VİCDANIMIZI VE KAFAMIZI DOĞUNUN PENÇESİNDEN KURTARMIŞSAK, ŞU DENİZLERE BİZİM DİYE BAKIYOR, BU TOPRAKLARDA ANA BAĞRININ SICAKLIĞINI DUYUYORSAK, HATTA NEFES ALIYORSAK, HEPSİNİ HER ŞEYİ; 30 AĞUSTOS ZAFERİNE BORÇLUYUZ.”

Ahmet AVCI

Cumhuriyet 26.08.2013

‘Büyük Taarruz’ ve ‘Sevr’

26-30 Ağustos 1922 tarihleri arasındaki “Büyük Taarruz” görkemli bir zaferle sonuçlanarak 9 Eylül’de İzmir’e girilir. Ama İstanbul hükümetinin sesi “Alemdar” gazetesi 10 Eylül’de: “Yunanlılar yenilmediler, manevra yapıyorlar. Yeniden saldırıya geçecekler” der. Emperyalizmle işbirliğindeki bu yaklaşımla, şimdilerde; “Lozan geçici ve gerçeklere uygun değildir” diyerek “Sevr’in iadesini” içli-dışlı isteyenler, aynı amaçta değiller midir?

Ertuğrul KAZANCI Eğitimci-Hukukçu

1919’larda başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden yolun her aşaması destansı mücadelelerle doludur. “İnönü ve Sakarya” savaşları sonrasındaki “Büyük Taarruz” 91 yıl önce başarıyla gerçekleşti. “Hıyanet erbabının” asla sanmadığı antiemperyalist başkaldırı kazanıldı. “Mazlum” uluslar, örnek alacakları bir direnişe Anadolu’da tanık oldular. “Lozan” antlaşması da, kıvanç duyuran bağıtlanmış bir hukuk belgesi olarak tarihe geçti.

Egemenlik erkini ele geçiren ulus, özgüvene kavuştu. Geçmişin enkazından, yepyeni bir devlet doğdu. Kamu yararını hedefleyen “sürekli devrim” rejimin esas ivmesi oldu. Ülke; başı dik, sözü geçen ve “namerde” avuç açmamaya
kararlı şekilde tarih sahnesinde yer aldı. Ama Lozan’da “yüzyılların hesaplaşmasıyla” yapılan antlaşma, “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” ve bölücü siyasetlerle “Batı” dünyasınca bozulmaya çalışıldı. Bir kısım sapkın iç zihniyet de hiç kaybolmadı, dışa destekler sundu.

Ulusal kimlik, “tam bağımsızlık” ilkesiyle özdeştir. Emperyalizme kul-köle olanların böylesine bir dilekleri yoktur. Boyun eğici, teokratik ve kapitalist dünyaların ufkunda ne özgürlük duygusu ve ne de saygın toplumsal ilkeler bulunur. “Hurafe ve safsatalara” yapışık, maddesel hesaplarla bezeli, insanlığa ilgisiz ve dışa bağlı tutkular kuvvetlidir.

Bir başvuru:

Anadolu ihtilalcileri karşısında Lozan’da saf tutan emperyalist dünyanın temsilcisi İngiliz Lord Curzon’un sözü bilinir: “Koşullar lehinizdedir ama ülkeniz harap ve para gereklidir. Para bir bende bir de Amerika’da vardır. Size verdiklerimizi cebimize atıyoruz. Bir gün tek tek karşınıza çıkaracağız.” İnönü’nün bu söze yaklaşımı yalındır: “Siz istediklerimizi veriniz. O yeterlidir.”

Lozan antlaşması imzalanmıştır ama Sevr’in içler ürperten içeriğine özlem çeken görüşler, yerli ve yabancı bağdaşıklarca sürekli dile getirilmiştir. Ayrıca, Curzon’un mensup olduğu sömürgeci bloktan, Lozan sonrasında “medet” umanlar da az olmamıştır.

ABD Başkanı Coolidge’ye hitaben 13 Mart 1924 günü “Mehmet Vahdettin” imzasıyla kaleme alınan mektup “ibret” vericidir. Yazıda: “Ankara Meclisi gibi isyancı bir fitnenin alacağı kararların, geçersiz olacağını bildiririm” denilmektedir. Türkiye’yi “şer zümresinin” yönettiği nitelemesinden sonra: “Sürgün, bireysel emlake el koyma ve Hilafet’in ilgası” konularında önleyici yardım istenmektedir (*).
İngiliz zırhlısıyla ülkeyi terk eden kişinin ifadesiyle;

“isyancı fitne” mensupları olarak tanımlananlar, Kurtuluş Savaşı kahramanlarıdır. Başta Atatürk, İnönü ve Çakmak olmak üzere nicelerinin göğüslerinde, ABD başkanından “pek değerli sayacağı” yardımlar dileyen Sevr’ci halifenin idam fermanları vardır.

Sonrası:

23 Mayıs 1950 günü cumhurbaşkanlığını ve tedavüldeki paranın hazinedeki karşılığı olan 127 ton altını Demokrat Parti iktidarına devreden İnönü, gelecekteki rehin olayını bilemezdi. Ama 1953’te “TC” ibareli sandıklar dolusu altın, borç alma karşılığında Lord Curzon’un memleketi İngiltere’nin başkentine indirilmişti (**).

Hani Türkiye, kapitülasyon ve benzerlerinden kurtulmuştu? Hani Osmanlı’ya uygulanan “Dûyun-u Umumiye” denilen genel borç batağına yeniden düşülmeyecekti? Ya işin uluslararası derinlikte yer eden onurlu özeni nerede kalmıştı? O bölüm “Kore” savaşında Mehmetçiğin canı pahasına emperyalist cephede mevzi almanın ödülü olarak NATO’ya girerek feda edilmemiş miydi?

Atatürk’ün: “Bizi yutmak isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme” karşıt tavrı çiğnenmiştir. 30 Ağustos zaferiyle elde edilen tam bağımsızlık, Türkiye’nin artık geçmiş sayfalarındadır. ABD-AB kaynaklı “GOP” Türkiye’den “eş” yandaşlar bulmuştur. Evrensel alanlardan, Ortadoğu’ya kadar dış politika, yanlı ve öngörüsüzdür.
“Uzlaştırıcı hakem” rolü üstlenilecek zeminlerde, yanlışlıkları eleştirilen bir ülke konumuna düşülmüştür.

Ekonomi; liman ve iskelelere, yeraltı servetlerine, bankalara, tütün ve pamuğa kadar çokuluslu şirketlere ihale edilmiştir. Kamu mallarının, iç ve dış sermayeye çok elverişli şekilde sunulan özelleştirme furyasında, Mili Piyango ve köprülere kadar inilmiştir. Cari açık dizginlenemez şekilde büyümüştür. Ülkesel kültür miyarı ve ulusal birlik bileşkesi terk edilerek, sosyal doku heba edilmiştir.

Sonuç:

“Alemdar” gazetesi düşünce paydaşları, Türkiye’de kol gezmektedirler. Ama bilinmelidir ki, 30 Ağustoslara saygın, Cumhuriyetçi ve devrimci varlık güçlüdür. Bu güç, Sevr’e karşı Lozan’ı imzalayan İnönü’nün deyişiyle: “Namusluların, en az namussuzlar kadar cesaret sahibi” olmaları gerektiği bilincindedir.

(*) Açıklanan ABD arşivi, No: 86700/1788
(**) M. Toker, İsmet Paşa’lı Yıllar
.

Posted in ATATURK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK | Leave a comment

‘Bu kafayla biz metrobüs hattında daha çok angus kovalarız!’

Bu bozkır analizi ezberleri bozacak:

‘Bu kafayla biz metrobüs hattında daha çok angus kovalarız!’
Yusuf Yavuz

Gezi olaylarında yaşamını yitiren 6 yurttaşımızın ardından halen süren polis şiddeti, seçim barajı ve doğa alanlarında sürdürülen yıkımlara karşı tepkisini ortaya koymak için tek kişilik protesto yürüyüşü başlatan çevre aktivisti Önder Cırık, yürüşünün üçüncü gününde yaklaşık 110 kilometre yol kat etti. Yürüyüşü boyunca doğa alanlarına ilişkin bilgileri de sosyal paylaşım sitesinden paylaşan Cırık, içinden geçtiği coğrafyaya hâkim olan bozkır ekosistemlerine dair çarpıcı ayrıntılar aktardı.

ÖNDER CIRIK’IN TEK KİŞİLİK YÜRÜYÜŞ EYLEMİ 3. GÜNÜNDE

26 Ağustos’ta Büyük Taarruzun başladığı Afyonkarahisar Kocatepe’den yola çıkan ve 9 Eylül tarihinde İzmir’e ulaşmayı hedefleyen aktivist Önder Cırık, yürüyüşünün üçüncü gününde yaklaşık 110 kilometre yol kat ederek Uşak’ın Banaz ilçesine ulaştı. Bu akşam saatlerinde Banaz’dan hareket ederek yürüyüşünü sürdüren Cırık, yarın sabah Uşak’ta olmayı hedeflediğini söyledi. Günde yaklaşık 30 kilometre yol kat eden Cırık, geceleri benzin istasyonlarına yakın alanlarda kamp yaparak geçiriyor
.
TAKİPÇİLERİNE İÇİNDE YÜRÜDÜĞÜ BOZKIRI ANLATTI

Afyonkarahisar-İzmir arasında yaklaşık 380 kilometreyi yürüyerek kat edecek olan Cırık, yürüyüşü boyunca gördüğü doğa alanlarına ilişkin tahribatları da sosyal medyadan takipçileriyle paylaşıyor. Üç günlük yürüyüşü boyunca içinden geçtiği coğrafyaya hâkim olan bozkır ekosistemleri hakkında bilgiler aktaran Cırık, Türk’lerin bozkıra bakışına yönelik de çarpıcı ifadelere yer verdi.İşte Önder Cırık’ın yol notlarından ezberleri bozacak bir bozkır analizi

(27 Ağustos 2013, 2 gün):

“Saat 10 gibi sıcak çöktü ve tüm gün aşırı sıcak vardı. Yine bir dinlenme tesisinde mola verdim akşama kadar. Ayakkabıları çıkardım, bahçede buz gibi suyla dakikalarca yıkadım. Sol serçe parmak su toplamış. Dün tüm gün Kocatepe’den indiğim için serçe parmak anlaşılan ayakkabının burnunda sıkışmış. İnişlerde bot giymek ve bileği sıkıca bağlamak gerek demek ki. Tüm gün çıplak ayak gezdim. Ayaklar bayram etti. twitter’dan da gün içinde takipçilerime bugün bozkırı anlattım.

BOZKIR DENİLİNCE TÜRKLER NE ANLIYOR

Bugün ben size biraz bozkır (step) anlatayım. Hazır içindeyken bozkırın. Önce algıya bakalım bozkır deyince. 5 sene Kars’ta yaşadım. 36 milletten arkadaşım geldi gördü beni. Şimdi farklı bozkır algısına bazı örnekler: Amerikalı’nın bozkırdan anladığı: Sonsuzluk, sınırsızlık, özgürlük. Rus’un bozkırdan anladığı: Muhteşem. Windows desktop gibi, yemyeşil çayır çiçek (Mevsim bahar. Türk’ün bozkırdan anladığı: Abi buralar niye böyle bomboş? Niye bir şey yapmamışlar buraya?

Doğrudan asgari ücrete sigortasız işçi çalıştırıp, işçisiyle Cumaya giden müteahhit kafası. Zaten adı falso. Boz ve kır. Renksiz, cansız. Direk algımız Türkçemizde adını belirlemiş.

BOZKIR, DÜNYADA 34 ÖNEMLİ SICAK NOKTADAN BİRİ

Şimdi bu bozkır (step) Nazım’ın dediği gibi bir kısrak başı gibi Orta Asya’dan uzanır, şu an bulunduğum Afyon’a Uşak’a kadar gelir. Bozkır dünyanın 34 önemli biyolojik çeşitlilik sıcak noktasından biri olan İran-Turan Biyolojik Çeşitlilik Sıcak Noktasının bitki örtüsüdür. Orta Asya’dan ülkemize kadar bozkırı görebilirsiniz.

Bozkır ağaçsız, senelik veya birkaç senelik bitkilerle örtülü olan yerlere denir. Tamamen çıplak değildir. O zaman çöl olur zaten. On Binlerin seferinde bile İç Anadolu ağaçsızmış ve bu yüzden adamlar ‘Axyols chora’ (ağaçsız memleket) demişler buralara. MÖ. 190 yılında Galatlara karşı sefere giden Konsül G. Manlius zamanında da buranın adı ‘Axyols chora imiş’. Yani ‘ağaçsız memleket.’

AVCI TOPLAYICILIKTAN TARIMA GEÇİŞİN BAŞLADI ALAN

Bozkırda ağaç olmaz ama çokça tohum tutan yüzlerce bitki türü vardır. Zor koşullarda hayatta kalmak için bir sürü tohumu olmalı bitkilerin. Aha işte tam da bu özelliğinden dolayı insanlar ormanı, dağı bırakıp bozkırlara gelmeye başlamış. Avcılık toplayıcılıktan tarıma geçen insanlık bozkır bitkilerinin tohum tutabildiğini, bu tohumların saklanabildiğini ve ekilebildiğini keşfeder. Ve insanoğlu bu bozkır bitkilerinin tohumlarını seçmeyi, saklamayı ve ekmeyi öğrenir. Aha da ekmeğimizin kaynağı buğday.

ABD’NİN BUĞDAYINI HASTALIKTAN KURTARAN ANADOLU BUĞDAYI

Buğdayın atası Anadoluludur. İnsanlık Adıyaman, Diyarbakır yöresinden en iyi tohumları seçe seçe durum buğdayı (Triticum durum) türünü geliştirmiştir. Pas hastalığına dayanıklı bu tür 1960′larda Amerika’ya götürülüp oradaki buğday türleri ile melezlenmiş ve bu buğday türü o yıllarda pas hastalığından kırılan ABD mahsulünü kurtarmıştır.

BOZKIRDAKİ KARAMAN KOYUNUNUN ATASI

Bozkır olur da koyun olmaz mı? Bozkırın yavşan otunu yer koyun hayvanı. Soyu Karaman koyunudur. Atalarımızın Orta Asya’dan getirdiği bir tür ile Mezopotamya’da yaşayan başka bir türün melezidir. Bildiğin Türk-Kürt kırması yani. Ama Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına vatandaşlık bağıyla bağlandığından Türk koyunudur Karaman koyunu.

O koyunun 8-10 kilo çeken ve İç Anadolu mutfağında bolca kullanılan kuyruğu var ya, o komple yağdır. Zor bozkır şartlarına alışmak zorunda olan koyun uzun yıllar cinsi bir evrim geçirmiş ve mutasyonla o kuyruk yağ deposu haline gelmiştir. Yaz ve güz bozkırda yavşanları, anızı yer, yokluk içinde geçecek kış için kuyruğunda yağ depolar. Kışın da enerji ihtiyacını oradan karşılar. Kışın kar üstünde kalacak ve koyunları besleyecek yavşan otu çok azdır. O nedenle kuyruktaki yağ şart yani. Yabani koyun türümüz Anadolu yaban koyunu (Ovis orientalis) Konya civarında yine bozkırda yaşar. Sayıları çok az ve Bozdağ’da koruma altındalar şimdi. Koruma dediğimde işte etrafını telle çevirmişiz, içinde takılıyorlar.

BOZKIRA DÜŞEN KIRKİKİNDİ YAĞMURU

Bozkır kurak bir coğrafyadır. Bozkırın yardımına o nedenle kırkikindi yağışları koşar. Dün bir tanesi Afyon’dan çıkarken beni donuma kadar ıslattı mesela. Yazın yağan bu yağmurlar güzün ve kışın yağanlar kadar bozkıra can vermez. Kırkikindiler doğru zamanda yağar çünkü. Kışın kuru ayaz var. Ot, böcek, kuş, yılan, çıyan olmaz bozkırda. Yağsa ne olacak ki? Toprak da soğuk. Tohumlar çimlenmez. İlkbahar, ilkyaz bu yağmurlar yağmazsa bozkırın hali nanay. Kıtlık olur, mahsul yetişmez. Toprak kurur, ekinler yanar, koyunlar aç kalır.

BOZKIRLARIMIZ ELDEN GİDİYOR, RUSYA’DAN BUĞDAY İTHAL EDİYORUZ

Şimdi ben niye anlatıyorum bunları? Çünkü bozkırlarımız da elden gidiyor da ondan. Sulu tarım, plansız ve aşırı otlatma, yeraltı suyunun tüketilmesi. Küresel sermaye ve onun Türkiye’deki ortağı kuru tarım yapmamız gereken yerlerde sulu tarımı teşvik ediyor. Dünya kadar paralara yapılan yatırımlar -tabi veresiye – yapıp barajlar, kanallar yapıyoruz. Alın işte GAP projesi. Mabadımızda patladı resmen. Hani Güneydoğu Anadolu cennet olacaktı? Toprak tuzlandı gitti. Göllerin, nehirlerin kuruyormuş, yeraltı suyun tükeniyormuş, kimin umurunda? Hani Konya buğday ambarıydı? Rusya’dan niye tonla buğday ithal ediyoruz?

İç Anadolu’da Tuz gölü, Seyfe, Sultan sazlığı,Yunak, Eğirdir sazlıkları hep böyle kurudu gitti. Yabani bitki ve hayvanlar da kuruyan göllerle birlikte yok oldu. Kışın su bastığında ‘liman’ kelimesinin hakkını veren Antakya Havalimanının yapıldığı Amik Gölü yatağı kurutulunca yılanboyun diye bir tür kuşumuz da onla beraber gitti.

BOZKIRA SU VERİNCE KÖYLÜ TARIMA AÇAR

Bozkıra su verince ne olur? Bizim köylü hemen doğal bozkırları tarıma açar. Ekolojik açıdan tarım aslında bir tür soykırımdır. Çok kültürlü bir alanı monokültüre çevirmektir tarım. Yetiştirmek istediğiniz bitki dışındakileri yolarak (Ethem gibi, Ali İsmail gibi), ilaçlayarak (Gezi parkı direnişçileri gibi) vb. yöntemlerle yok edersiniz. Güncel tabirle söyleyecek olursak Tayyip’in çapulcu, ateyiz, Türk, Kürt, afedersin Rum, Ermeni, tinerci, gay, lezbiyen, CeHaPeli, Alevi, Sisici, Zerdüşt istemeyip, sadece ve sadece altın nesil istemesidir tarım.

Köylü su gelince meraları tarıma açtı mı? Açtı. Koyun, sığır nerede otlayacak şimdi? Börtü böcek kuş sıçan davşan nerede beslenecek? Gitti canım meralar, ovalar, kurtlar, kuşlar. Geriye ne kaldı? Para etmeyince yola dökülen,davara verilen sulu tarım bitkileri,bankaya, komisyoncuya, gübreciye, tohumcuya borç.

MERA YÖNETİMİNİ BİLMİYORUZ

Orta Asya’yı tüketince adam davarı yaya yaya gelmiş. Davara ot, bir de hüsnü cemali güzel hatun oldukça yürümüş batıya. Bilmeyiz oysa hayvan otlatmayı, mera yönetimini. Doğuda mera yasağı 1 Mayıs’ta biter, ama Mart’ta o hayvan o merada yayılıyordur. Batıda mera yasağı ne zaman bitiyor bilmiyorum. Kış yeni bitmiş, ot çimlensin, büyüsün, kendine gelsin yok. Devlet ceza kesmeye kalktı mı da ceberrut devlet. Ceza kesemez onun için. Kim suçlu? Hep devlet. Biz vatandaş hep mikemmeliz. Korunan alanın anasını ağlatırım, yasak zamanda av da yaparım balık da tutarım hayvan da otlatırım.

O yüzden bu ülkede kanunlar hep kağıt üzerindedir. Çünkü devlet meşruiyetini o otlatma cezasını kesemediği hüloğdan alır. Ondan aldığı için de Ethem’in katili bırak tutuklanmayı, gözaltına bile alınmaz. Yine iyisiyle kötüsüyle bir devlet var da polisin yok etmeye çalıştığını, jandarma kriminal bulur çıkarır ve biz de Ali İsmail Korkmaz’ın katillerini görürüz. Ama devlet meşruiyetini vicdansız hüloğdan aldığı için anca görürüz Ali’nin katledildiğini, fazlası değil. O vali de doktor da görevine devam eder, çocuğa tecavüzden hapis yatıp çıkan adamı 50 arabalık konvoy karşılar ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ nidaları eşliğinde.

SALDIM ÇAYIRA MEVLAM KAYIRA ANLAYIŞIYLA DAVAR GÜTMEK

Neyse ne diyordum? Ha bizim hüloğlar davar gütmesini bilmez. Kanıtı da ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ lafıdır. Koyun inek kafasına göre yayılır, otu çiğner, çok gezer, çok enerji harcar. Hayvancılık, beslediğimiz hayvanlar fit olsun diye yapılmaz. Bir inek 1 km yürüdüğü zaman 0,8 kcal/gr enerji harcar. Oysa merayı yönetsen, önce bir kısmını, sonra diğer kısmını otlatsan hem hayvan az gezer, et tutar, hem de otlatılmayan mera otlatılmadığı sürece kendine gelir, otu gelişir.

Sulu tarım ve kötü hayvancılık uygulamalarıyla bozkırı bitirdik. Başka nasıl köküne kibrit suyu dökeriz? Yeraltı suyunu sondajlayarak. Bozkır zaten az suyla geçinen bir bitki coğrafyası. Sen olan suyu da alır sulu tarımda, mermer ocağında, benzin istasyonunda foşur foşur araba yıkarken kullanırsan bozkır bitkisi üçün birini alır, kurur, rüzgâr erozyon yapar, bozkır olur sana çöl.

BU KAFAYLA BİZ DAHA METROBÜS HATTINDA ANGUS KOVALARIZ

Bozkırın olayı işte böyle. Bu kafayla biz daha çok tohum, gübre kartellerine domalır, metrobüs hattında angus kovalarız. Bozkırla ilgili gastronomik not: Bozkırda otlayan koyunun etinden en şahane yemekler Konya’da yenir. Böyle bol yağlı pilavlı. Yanında koyun yoğurdundan tuzlu ayranla. Haberiniz olsun.”

Önder Cırık- twitter.com/ondercirik

Posted in Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim | Leave a comment

EN GÜZEL YOL TARİFİ

Bekir Bekiroğlu’na teşekkürlerimle

 

Posted in ATATURK | Leave a comment

Be advised that the U.S. could be at war in Syria within hours.

On the Eve of War: Situation Report

Aug 28, 2013

What You Need to Know

Between Aug 26-28, AlertsUSA issued the following Flash messages to subscriber mobile devices:

8/27Overnight: Russia and China warn US over striking Syria, US diplomatic and mil facilities worldwide on heightened alert, world stock markets down, oil rising.8/26 War Prep: Sources report Western fighter jets and transports have begun arriving at Britain’s Akrotiri airbase on Cyprus, ~ 100 miles from Syrian coast.

8/26 SecState Kerry: “All evidence says chem weapons used in Syria.” Syria & Iran threaten retaliation against Israel w/strategic weapons if attacked by US / allies.

Be advised that the U.S. could be at war in Syria within hours.

One by one European nations are making public statements on being in agreement with intelligence showing that chemical weapons were used in Syria and the nation’s military being the guilty party. Just this morning NATO Chief Anders Fogh Rasmussen, former Prime Minister of Denmark, stated that use of such weapons was “unacceptable and cannot go unanswered.”

Israel has put their foreign embassies worldwide on high alert and is calling up military reserves. Russia is continuing the evacuation of citizens from Syria (estimated during peace time between 50-100K). Airports in the region are surging with departures. Reports out of Syria indicate the government is evacuating defense and intelligence-related facilities throughout Damascus. Jordanian officials say there will be no attacks launched on Syria from their soil though it is already widely known the U.S. and allied forces have been building up within the country for months (see this and this). Iran’s PressTV is also reporting that U.S. forces are massing on the Jordan-Syria border. The 22 member of the Arab League are urging ‘deterrent’ measures’, though not explicitly calling for military action.

A short time ago, both China and Russia issued another warning about striking Syria.

Timing

While modern warfare is easily carried out anytime of the day or night, it is likely an attack on Syria will be launched during late night or early morning hours. There are several reasons for this, but most importantly, it minimizes civilian deaths as most are at home and not around target sites.

Damascus is 7 hours ahead of New York. Thus, 5:00PM in New York is 12:00AM in Damascus.

What This Means to You

In addition to ramifications for defense forces, early on it is highly likely Americans will see much higher gas prices. According to the French multinational banking and financial services company Société Générale S.A., the world could see an immediate spike in oil prices as high as $150 per barrel (Brent), ultimately settling back to $125 per barrel. This will immediately translate into higher prices at the gas pump. If these higher prices remain (for instance, due to a widening of the war and oil and gas infrastructure damaged or destroyed), expect higher prices for food and goods due to increased transportation costs.

Additionally, it is common for financial markets to sell off during wartime as investors move towards safety and stability.

As reported to AlertsUSA subscribers on 8/27, Syria and Iran have stated that the first retaliatory step would be to attack Israel using strategic weapons. If such an attack takes place, it is hard to imagine Israel not responding with a heavy fist. If an attack on Israel comes from Iran, the conflict will widen quickly and dramatically.

Russia and China have repeatedly warned the U.S. against direct military action in Syria. Both have openly vowed to protect Iran at all costs, even if it meant starting another world war.

And as a final note, the international terror organization Hezbollah, has repeatedly warned over the last two years that any attack on Syria or Iran would result in attacks on U.S. citizens and interests worldwide, including within the continental U.S.

AlertsUSA continues to closely monitor this developing situation and will provide subscribers additional alerts and analysis as events warrant.

Posted in EMPERYALİZM, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

İKİ ESMA

İKİ ESMA

Rifat Serdaroğlu

Bugün size iki Esma’dan bahsetmek istiyorum.

Birincisi Suriye Lideri Beşar Esad’ın eşi Esma Esad.Ailesi aslen Humus’lu olup, Londra’ya göç eden Sünni ve Suriye kökenlidir.Babası Londra’da Cromwell Hastanesinde Kardiyolog olan Fawaz Akhras’dır.Annesi emekli diplomat Sahar El-Akhras’tır.

Üniversite mezunu olan Esma Esad, önce Deutsche Bank Grubunda, Hedge Fon Yöneticiliği yaptı.Daha sonra JP Morgan’da Yatırım Bankacılığında çalıştı.2000 yılında Beşar Esad ile evlenen Esma.3 çocuk anasıdır ve ülkesinde çok sevilmektedir.

İkinci Esma, Müslüman Kardeşler Örgütünün Liderlerinden Muhammed El-Bilteci’nin kızı.

Esma, doktor olmak istiyordu.Ailesi bu yönde eğitim almasına izin vermedi.Doktor olmasına izin vermeyenler, Esma’yı henüz yaşamının baharında ölüme göndermekten çekinmediler.Esma, göstericilerle devlet güçlerinin çatıştığı bir anda, kahpe bir keskin nişancı tarafından göğsünden vurularak öldürüldü.

Artık Esma yok.

İkinci Esma’nın ailesi tarafından yetiştirilme tarzı, Cahiliye döneminde kız çocuklarını doğar-doğmaz öldürüp, gömen bir zihniyetin bugünkü yansımasıdır.Bu anlayış, kadını köle olarak gören, kadını eve kapatan, kadını yok sayan anlayıştır.

AKP İktidarının 11 yıllık süresince gerek Başbakan Erdoğan’dan, gerekse AKP’li yöneticilerden defalarca benzeri sözleri işittik.

Pazartesi günü Erdoğan Rize’de,“İnşallah yakında kızlara ayrı, erkeklere ayrı yüzme havuzları yapacağız.Rizeli gençler ahlaksız olmayacaklar” dedi.Erdoğan’a göre kadın-erkek havuza girmek ahlaksızlıkmış!

AKP’nin dangalak Milli Eğitim Müdürlerinden biri, kız-erkek beraberce merdivenden inip-çıkanlar yüzünden uyku uyuyamadığını söyleyebiliyor!

Kim bilir bu zavallı kafanın içinden ne sapık düşünceler geçiyor?

Son olarak Diyanet İşleri Başkanının, kendi öz düşüncesini yansıtan,
“Kadın Hakları ile uğraşacağınıza, Suriye’de ölenler için uğraşın” sözlerini kullanması, bunların “Profesör” mertebesine gelmişlerinin bile kadın hakkında ne düşündüklerini açığa vurmasıdır.Bunlar için kadın, doğuracak-çalışacak yeri geldiğinde bunlar için ölecek bir köledir.

İkinci Esma’yı “ölüm tehlikesi” çok yüksek olan bir meydana sürüp, ölümüne neden olmak, sonra da arkasından kızının ölüsünü bile istismar edecek şekilde mektup yazıp ağlamak, olsa-olsa evlat sevgisinden nasibini almamış ödlek yobazların işidir.

Zavallı Esma için mektup yazan “baba” niçin kendi meydana çıkmaz, çıkamaz hiç düşündünüz mü? Bunlar kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmezler.

Gençleri “canlı bomba” olarak yetiştirip, günahsız insanlar için ölüm emri verebilen kara yürekli birinden, sevgi adına ne beklenebilir ki?

Birinci Esma ise gerek ailesinin eğitimi, gerek kendisinin eğitimi ve yetiştirilme biçimi ile kadının yaşadığı toplumlara özgür birey olarak katkıda bulunmasının güzel örneklerinden biridir.

Eminim ki Esad bugün halkının bir kısmı tarafından hala seviliyor ve eskisi gibi kan dökmüyorsa, bunun en önemli nedeni eşi Esma Esad’dır.

Eğitim-öğretim ve yetiştirilme tarzı olarak, iki anlayış arasındaki farkın gençler tarafından mutlaka anlaşılması gerekir.Bir tarafta ekonomik özgürlüğüne kavuşmuş-üreten-evine ve sevdiklerine bağlı-birey olmanın mutluluğunu yaşamakta olan kadınlar, diğer tarafta köle muamelesi görüp evine kapatılmış zavallı kadınlar!

Tercih kadınlarımızın, ben sadece örnekler sundum.

Sağlık ve başarı dileklerimle
28 Ağustos 2013

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, DİN-İNANÇ, EMPERYALİZM, İrtica, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

12 EYLÜL’E DOĞRU KARARGAH * BÖLÜM 2 / 4

Cumhuriyet 18.08.2013

365. günde darbe

Karargâh Ceride Defteri’ne göre 12 Eylül darbesine ilk hazırlık çalışmaları 13 Eylül 1979’da başladı. Bu amaçla kurulan çalışma grubu, evraklarını kozmik odada sakladı

365. günde darbe
Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Eylül davasına gönderdiği belgelere göre Kenan Evren liderliğindeki cunta, darbe için ilk hazırlığını, 13 Eylül 1979’da üç kişilik çalışma grubunun kurulmasıyla attı. “Ülkenin içinde bulunduğu son derece önemli durumu incelemek ve değerlendirmekle” görevlendiren çalışma grubu, evraklarını Genelkurmay’ın kozmik odasında sakladı. Genelkurmay Karargâhı’nda ilk darbe sesleri ise Başbakan ve Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ve CHP lideri Bülent Ecevit’e yönelik uyarı mektubu sırasında dillendirildi. Görüşleri alınan Karargâh’ın bürokratları konumunda olan J Başkanları, siyasilerin uyarıları dikkate almaması durumunda Meclis’in feshedilmesini istedi. Bu görüşleri içeren mektuplardan sonra darbe hazırlıkları hızlandı.

12 Eylül davası dosyasına giren Genelkurmay Genel Sekreterliği Ceridesi’ne göre darbeye giden süreçte Karargâh’ın her adımı kayda alındı. Günlük Karargâh Ceridesi’nde Evren ve kuvvet komutanlarının yaptıkları her görüşme, alınan her karar bu cerideye yazıldı. Cerideyle birlikte bazı belgeler de 12 Eylül dava dosyasına girdi. Bu kayıtlara göre darbeyle ilgili ilk hazırlık talimatı, 13 Eylül 1979 tarihli yazıyla Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Haydar Saltık tarafından verildi. 12 Eylül darbesinin koordinasyonunu yapan Saltık, “TSK Güçlendirilmesi Çalışmaları” konulu yazısında, Kurmay Albay Cumhur Evcil emrinde bir çalışma grubu oluşturulmasını istedi. 4 maddelik yazısında, bu grubun çalışmalarını “çok gizli” yapacağı belirten Saltık, kozmik evrakların, Genelkurmay’ın Kozmik Bürosu’nda muhafaza edileceğini ve çalışmalar için “Stratejik Hedef Planı kapalı” adı kullanılacağını bildirdi.

Genelkurmay Harekât Başkanlığı Teşkilat Eğitim Dairesi Başkanı olan Albay Cumhur Evcil’e bağlı çalışacak diğer iki personel ise Kara Harp Okulu Öğretim Kurulu üyesi Kurmay Yarbay Altay Tokat ile Genelkurmay Harekât Başkanlığı Özel Harp Dairesi’nde görevli Kurmay Yarbay Kemal Yılmaz oldu. Görev yazısında, bu grubun “mevcut ekonomik kaynaklarla bugünkü Türk Silahlı Kuvetleri’ni görevlerini en mükemmel bir şekilde yapacak yapıya ulaştırmak” amacıyla kurulduğu bildirildi. Ancak asıl amaç, ceride defterine düşülen notta yer aldı. Ceride kayıtlarını tutan Kemal Yılmaz, bu çalışma grubuna ilişkin, “Ülkenin içinde bulunduğu son derece önemli ve kritik siyasi durumu daha yakından izlemek ve değerlendirmek amacıyla Ek-1 emirle örtülü olarak bir çalışma grubu teşkil edildi ve grup çalışmaya başladı” ifadesini kullandı. 12 Eylül belgelerinde, bu grubun çalışmalarına ilişkin başka bir ayrıntı yer almadı. Bu grubun kurulmasından 2.5 ay sonra kısa bir süre sonra Kenan Evren ve kuvvet komutanları, Aralık 1979 sonunda İstanbul ve Diyarbakır’da ordu komutanlarıyla ülkenin içinde bulunduğu duruma karşı TSK’nin ne yapacağı sorusuna yanıt arıyordu. Toplantıda, ordu komutanları siyasi parti liderlerinin ikaz edilmesini belirterek, demokratik usullerden ayrılınmaması mesajı vermişti.

Bildiriye karşı 3 olasılık

1987’de Genelkurmay Başkanı olacak olan, dönemin Genelkurmay Genel Plan ve Prensipler Başkanı Korgeneral Necip Torumtay ise TSK’nin yayımlayacağı bildiriye karşı muhtemel tepkileri anlatttı. Olasılıkları “En kötüsünden iyisine doğru” sıralayan Torumtay, uyarı mektubuna tepkilerin şöyle olabileceğini öne sürdü:

1. Tepki: Başbakan, kuvvet komutanlarını dolaylı olarak veya açıkça istifaya davet eder. 1. Adım: Reddedilir. Hükümet istifaya zorlanır ve kurucu meclis şekli seçilir. Bununla beraber Silahlı Kuvvetler azami ölçüde sivil yönetim dışında tutulur. Kuvvet komutanları görevlerine devam ederler.

2. Tepki: Hükümet, “silahların gölgesinde iş göremeyiz” iddiasıyla istifa eder. 2. Adım: B.M. Meclisi’nin kabul edebileceği “tarafsız” veya “milli” bir hükümet formülü üzerinde dururlar. Silahlı Kuvvetler, sivil yönetime müdahalenin dışında tutulur.

3. Tepki: Cumhurbaşkanı istifa eder veya ağır rahatsızlık geçirir. 3. Adım: Bildiri, Genelkurmay Başkanı tarafından yapılır…

MEKTUBUN ARDINDAN İLK MÜDAHALE SESLERİ

Genelkurmay Karargâhı’nda ilk darbe sesleri, 2 Ocak 1980 tarihinde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve CHP lideri Bülent Ecevit’e verilmek üzere hazırlanan mektubun Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e teslim edilmesinden sonra dillendirilmeye başlandı. Ülkedeki anarşi ve terör sorununa çözüm bulunması istenen mektup henüz liderlere teslim edilmemişken, Genelkurmay II. Başkanı Saltık, Karargâh’ta görevli “J Başkanları”ndan liderlerin mektuba verecekleri olası yanıtlar ve TSK’nin buna ilişkin atacağı adımlar konusunda “görüş” istedi. 9 adet olan J Başkanları, el yazısıyla kaleme aldıkları mektuplarla görüşlerini 31 Aralık’ta Saltık’a teslim etti. Karargâh’ın bürokratları konumundaki bu başkanlar, iki liderin uyarıyı dikkate almaması halinde, TSK’nin yönetime el koyması gerektiğini bildirdiler.

ASKER DARBEDE BİRLEŞTİ

Genelkurmay Personel Başkanı Korgeneral Nazım Pozam, 28 Aralık 1979 tarihli yazısında, partilerin tamamı veya birkaçının isteklerini reddedip her günkü davranışlarına devam etme durumu olabileceğini belirterek “Bu takdirde TSK’den yeni ve daha net bir istek yazısını bildirmelidir. Bu surette son bir ikaz daha yapmış, anayasal kuruluşlara karşı saygısını göstermiş ve müteakip hareketler için haklılığını kabul ettirmiş olur” dedi. “Bu ikinci ikaza rağmen partiler tutum ve davranışlarında herhangi bir değişiklik olmadığı takirde, artık Meclis görevini yerine getirmeyecek demektir” ifadesini kullanan Pozam, bu durumda Meclis’in kapatılması ve “kurucu meclis” ve yeni bir hükümet oluşturulmasını istedi. Görüş mektubunda adı yazılmayan Genelkurmay İstihbarat Başkanı ise kurulacak hükümetin güvenoyu alamaması üzerine, darbe yapılması gerektiğini bildirdi.
İstihbarat başkanı, “Meclis feshedilmeli. Partiler, dernekler kapatılmalı. Türkiye çapında sıkıyönetim ilanı. TRT’ye el konulması. Basına sansür uygulanması. Geçici bir anayasa yayımlanması” şeklinde önerilerini sıraladı.

‘Bütün yollar denendikten sonra müdahale’

Lojistik Başkanı Korgeneral Şerafettin Uğur ise görüş yazısında, askeri müdahalenin hiçbir çıkış yolu kalmaması ve bütün yollar denendikten sonra uygulanması gerektiğini kaydetti. Korgeneral Uğur, şunları önerdi:

“Gerekiyorsa geçici bir anayasa ihdası. Kurucu Meclis kurulması. Öncelikle anarşi ile ilgili hedeflerin süratle gerçekleştirilmesi. Ekonomiyi iyileştirecek acil önlemler oluşturulmalı. Tarafsız bir heyetle, anayasa yapılmalı. Toplumu anarşiye iten anayasal sebepler bulunmalı ve değişiklik teklifleri hazırlanmalı. Yine tarafsız bir heyetle Türkiye’yi bugünkü duruma getiren sebepler incelenmeli ve bu sebepleri ortadan kaldıracak önlemler ile ilave kanuni tedbirler alınmalı

‘Türkiye bir Afrika devleti değil ama…’

Mektubuna “Sayın Komutanım” hitabıyla başlayan J7 Başkanı Korgeneral Emin Göksan, “Esasen Türkiye bir Afrika devleti olmadığına göre gönül isterdi ki durum bu aşamaya gelmesin. Türkiye’deki siyasi adamlar ve siyasi partiler milletin müşterek menfaatlerinde bir aşamaya gelerek yekvücut hareket edebilirse, anarşi-terör-bölücülük-enflasyon ve ekonomik güçlüklerin üstesinden gelinebilirdi” ifadesini kullandı.

Demirel yorum yapmadı

Ceride kayıtlarına göre Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından uyarı mektubu Köşk’te Korutürk’e teslim edildi. Korutürk, “TSK’nin endişilerini hükümet başkanı ile muhalefet liderine ileteceğini, bilahare diğer anayasal kuruluşlarla konuyu görüşeceğini” bildirdi. 2 Ocak saat 13.00’te uyarı mektubu TRT haber bülteninde Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklama ile kamuoyuna duyuruldu. Askerin kayıtlarda, TSK’nin görüşlerini içeren mektubu Köşk’te teslim alan Demirel, “genellikle yorum yapmaktan sakındı”. Karargâh Bülent Ecevit’in tepkisi ise kayıtlarda “yeni bir bunalıma girildi” şeklinde yer aldı.

Mektubun yayımlanmasının ardından Karargâh’ta komutanlar toplantı üstüne toplantı yaptı. Ceride defterine göre 4 Ocak 1980 günü Cumhurbaşkanı Korutürk, senato ve Meclis başkanlarınının ziyaretinin ardından Kenan Evren’i arayarak “hükümetin istfasından endişe duyduğunu, yeni bir kabine buhranına yol açılmamasını, Ecevit’in Meclis Başkanı Karakaş’a hükümetin istfa ettiği takdirde CHP’nin hükümet kurmaya hazır olmadığını söylediğini” iletti ve Başbakan Demirel ile görüşmesinin faydalı olacağını bildirdi.

Kenan Evren’in kuvvet komutanlarıyla makamında yaptığı toplantıda “hükümet istifa etmeyecek” sonucuna varıldı. 6 Ocak’ta Başbakan Demirel, Genelkurmay Başkanı’nı telefonla aradı ve TSK’nin isteklerinin tespiti için komutanları 7 Ocak’ta Başbakanlık Konutu’nda toplantıya çağırdı. Demirel’le yapılacak toplantı öncesi Karargâh’ta bir araya gelen komutanlar, daha önce Cumhurbaşkanı’na verilen önerilerin Başbakan’a sözlü olarak iletilmesi, daha sonra MGK’de müzakere edilerek bir tavsiye kararı çıkarılması konusunda mutabık kaldı. 7 Ocak’ta beklenen görüşme gerçekleşti ancak bu TSK’yi darbe fikrinden vazgeçirmedi…

Devam edecek

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, Dizi Yazilari, FAŞİZM, Politika ve Gundem, TSK | Leave a comment

Faruk Yarman hangi gerekçelerle hüküm giydi?

Değerli Dostlar,

Sadece Faruk Yalman’ın değil Silivri ve Beşiktaş Özel(!?) Mahkemelerinde yargılananların tümünün ortak bir suçu var. TÜRKİYE’NİN HER YÖNDEN ULUSAL BAĞIMISIZLIĞI İÇİN CİDDİ GÖREVLER ÜSTLENMİŞ OLMALARIDIR.

HAVELSAN Faruk Yarman öncesinde başlayan ve onun zamanında çok ileri aşamalara gelen bazı çalışmalar içindeydi. Bu çalışmaların içinde en önemlilerinden biri de Türk Hava KuvvetlerininNATO’nun kontrolünde kullandığı Yazılım Programlarının ve tabii şifrelerinin NATO’dan bağımsız hale gelmesini sağlayacak çalışmalardı.Tabii bu çalışmalardaki gelişmeler hem NATO’nun hem de ABD’nin işine gelmiyordu..

Hatırlarsanız, Kıbrıs çıkarmasında ve daha sonraki olaylarda bu bağımlılığın ceremesini çok çekmiştik.

Ergenekon ve Balyoz gibi ironik adlar takılan Özel Mahkeme(!) Tertipleri ile hem Türk Silahlı Kuvvetleri hem de ülkemizin yurtsever yazar-çizerleri, bilim insanları ve de kurum ve kuruluşları tasfiye edildiler. Dış güçlerin bu talebine içerideki din tüccarları ve de bölücü odaklar güle oynaya destek verdiler…

Bu canım ülkede son yıllarda olup bitenlerin perde arkası özetle budur. Aydın ve yurtsever kesim bunun farkındadır. Sorun bu tertiplerin geniş halk kitlelerine nasıl anlatılacağındadır…

Ancak herkes şunu bilmelidir ki ; bu Millet bu günlerden daha kötü günler de yaşamış ama o badirelerden selamete yüzünün akı ile çıkmasını bilmiştir. Bu günleri de yüzünün akı ile geride bırakacaktır…

Mücadeleye devam eden tüm yurtseverlere kolaylık, tutuklu tüm yurtseverlere de sağlık,sabır ve tahammül gücü diliyorum!

Saygı ve sevgilerimle

Atakan Mert
atakan.mert43@gmail.com

Cumhuriyet Bilim Teknik eki

Orhan Bursalı
23 Ağustos 2013

Faruk Yarman hangi gerekçelerle hüküm giydi?

Yarman’a neden bu komplo kuruldu? Yoksa değerli bir parlak beyin olarak Yarman, iktidar ve çevresindeki “ara elemanlar” tarafından mı tasfiye edild! Malum, bize montajcılar yeterlidir!

Şimdi bu köşeyi Balyoz davasından bir kişiye ayırıyorum, ne oluyor demeyin, gazete yazılarıma iki hafta kadar ara verdim, Ömer Faruk Yarman’ı yazmazsam, baktım burasını bu hafta boş bırakacağım!…

Faruk Yarman’ın Savunma’sından notlarla durumu anlatacağım.
Niye daha önce yazmadın demeyin, ben genel olarak bu davaların ucubeliği ve siyasiliği üzerine yazdım, hukuk ve yargı açısından zerre tutar yerleri yok.. bir kişinin suçsuzluğunu yazsan, değişecek hiç bir şey olmadığını biliyorum.. Zaten hep yazılıp çizildi..
Balyoz mahkumiyetlerinin hepsi birer Faruk Yarman olayıdır..

***

Ömer Faruk Yarman, Havelsan Genel Müdürü döneminde, güya “Balyoz Harekât Planı kapsamındaki savunma sanayinde kadroların oluşturulması, bu kurumların kontrol altına alınması çalışmalarında kilit rol” alarak, suça iştirak etmiş.. Ceza 13 yıl 4 ay! Yarman’a “suç” diye yöneltilen tek şey, kağıttan bir paçavra, savunma sanayii isimli bir excel tablosu çıktısı.

Gerekçeli karara göre, Havelsan’da Genel Müdür iken fyarman kullanıcı adı ile 9 Ocak 2003 tarihinde bu tabloyu hazırlayarak Albay Süha Tanyeri’ne göndermiş ve “çete”ye dahil olmuş.. Maalesef, o kadar utanmazlık içindeler ki, yasal hiçbir dayanağı olmayan kâğıtlar, insanları asmaları ve kesmeleri için yeterli olmakta.

Bu şuna benziyor: Kabadayı, gözüne kestirdiğini halledecek, ama bir bahaneye ihtiyacı var: Vay gölgen üzerime düştü.Davanın bütünü böyledir.. Savcılar, kararı veren hakimler, hepsi suç işlediler.. Özetliyorum:

***

“1. Tek delil savunma sanayii tablosu, TÜBİTAK’ın ilk raporunda yoktu. Savcının ikinci kez görüş sorması üzerine rapora girdi. Bu dosya, Genel Kurmay Başkanlığı’na ve Kava Kuvvetleri Komutanlığı’na verilen imajlarda ise bozuk olduğu için açılamadı. Yani sözü edilen dijital belgelerin birden fazla imajı çıkarılmış. Bu yasalara aykırı durum, belgelerin usulüne uygun oalrak elde edilmediğinin kanıtıdır. Daha da vahim olarak, bu imajların çıkarılması sırasında dijital deliller manipüle edilmiş.

Savunma sanayii tablosu var mı yok mu.. Nasıl olup da TUBİTAK’ın ilk raporunda yer almazken sonradan ortaya çıkıverdi. Acaba birileri bu tabloyu sonradan mı ekledi? Bu konu açıklığa kavuşturulamadı. Esasen, savunma sanayii tablosu ile ilgili resmi bir bilirkişi raporu yok. Zira, TÜBİTAK raporlarında savunma sanayii tablosunun Metadatası yok.

2. Savunma Sanayi tablosunun Ömer Faruk Yarman tarafından Havelsan’da üretildiği iddia edilen 9 Ocak 2003 tarihinde Faruk Yarman Havelsan’da çalışmıyordu.

3. Aynı belgede isimleri geçen 357 kişi içindeki 114 kişi de Havelsan’da çalışmamakta.

4. Belgenin Ömer Faruk Yarman tarafından üretildiğinin herhangi bir kanıtı yok.

5. Belgenin içinde darbe hazırlığı ile ilgili herhangi bir bilgi mevcut değil.

6. Faruk Yarman ile ilgili başkaca herhangi bir suçlama yok..

Varsayım: Savunma sanayii tablosunu 09. 01. 2003 tarihinde Ömer Faruk Yarman üretti. 25.02.2003 tarihinde de Suha Tanyeri tarafından son kez 11 nolu CD’ye kaydedildi.Bu varsayımın doğru olmadığı Türker Gülüm tarafından hazırlanan bilirkişi raporu ile kanıtlandı.

* Gerekçeli kararda, Türker Gülüm’ün bilirkişi raporu dikkate alınmadı. Gülüm, bilimsel olarak, savunma sanayii.xls isimli belgenin delil olarak kullanılamayacağını kanıtladı. Çok kolay bir teknik ile, herhangibir kişi, herhangi bir başka kişinin adını kullanarak, Milattan Sonra herhangi bir tarih ile sayısal bir belge üretebilir. Bu belgenin kim(ler) tarafından üretildiği salt belgenin metadatasına bakılarak tesbit edilemez. Bu gerçeği, TUBİTAK ikinci raporunda açıkladı. Ancak mahkeme bu gerçeğe de itibar etmedi.

* TÜBİTAK bilirkişi raporunda 11 nolu CD’nin tek seferde 25 şubat 2003 tarihinde kaydedildiği, bu belgenin üzerine daha sonra herhangi bir ekleme ya da güncelleme yapılamayacağı belirtilmekte. Bu tarihte, Faruk Yarman gerekçeli kararda belirtilenin aksine HAVELSAN’da göreve başlamamıştı.

* TÜBİTAK’a göre, 11 nolu CD tek kere yazılabilen bir teknoloji ile üretildi. Bir kere yazılıp kapatıldıktan sonra güncelleme yapılması olanaksızdır. Oysa, gerekçeli kararda, 11 no lu CD nin 2007 tarihine kadar güncellendiği belirtilmekte.

Eğer bu varsayım doğru, ise, hukuki olarak bu tablo içeriğinin daha önceki yaratıcısı Faruk Yarman ile hiçbir bağlantısı kalmaz. Zira, Microsoft firması, hukuki olarak tabloyu son kaydedenin belge üzerinde istediği değişiklikleri yapmasına izin vermekte. Bu hak herkes tarafından teknik olarak kullanılabilir. Bir excel tablosunu, içeriği ne olursa olsun, herkes istediği gibi yeniden düzenleyebilir. Dolayısı ile, son kaydedici kim ise içerik tamamen o kaydedicinin kontrolüne geçer ve son kaydedici içeriği dilediği şekilde değiştirir.

Dolayısıyla, tablonun ilk yaratıcısı sayılan Yarman ile herhangi bir bağlantısından söz edilemez…”

***

Parlak bir beyin olan Faruk Yarman şüphesiz bir kurban. Çok başarılı bir insana neden bu komplo kuruldu? Havelsan’ı neden işin içine kattılar? Sonra orada neler oldu, kimler değişti? Yarman sadece bir kişisel intikamın hedefi mi oldu?

Yoksa Yarman, Türkiye’nin yetenekli bilim insanlarına değil de sadece “ara elemanlara” ihtiyacı olduğu için, iktidar ve çevresindeki ara elemanlar tarafından mı tasfiye edildi?

Malum, yetkin bilim insanlarının örgütü Türkiye Bilimler Akademisi de tasfiye edilmiş ve içi ara elemanlarla doldurulmuştu..Şu ara eleman lafını çok sevdim, bu iktidarla ilgili herşeyi açıklayan bir tanrısal söz gibi, bir maymuncuk!!!

Çok yaşayın siz Sayın Erdoğan Bayraktar!

Ayrıca okuyunuz : http://nacikaptan.com/?p=1567

Posted in DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, ERGENEKON - BALYOZ, FAŞİZM, HUKUK-YARGI-ADALET, Politika ve Gundem | Leave a comment

SURİYE’DE BOP ÖRÜMCEK AĞINI ÖRÜYOR * İsrail gazetesi Haaretz, Suriye’deki kimyasal silah kullanımının ardında İslamcı çeteler olduğunu açıkladı.

Naci Kaptan
28.08.2013

İsrail gazetesi Haaretz,
Suriye’deki kimyasal silah kullanımının ardında
İslamcı çeteler olduğunu açıkladı.

Yazıya başlamadan önce yakın zamanda gerçekleşen bir olayı hatırlatmak isterim ;

İngiltere’den Suriye’ye kimyasal silah komplosu
Rusya’da yayın yapan Ridus haber ajansı,
dünyayı ayağa kaldıracak bir haber yayınladı.

27 Ocak 2013 Pazar

İSTANBUL- İddiaya göre “JasIrX” kod adlı hacker, İngiltere’de özel ordu sayılan ve emekli SAS komandolarından oluşan Cama Britam Defense güvenlik şirketinin şifresini kırarak bilgisayarlarına girdi. Hacker, buradan Suriye ve Rusya’ya karşı büyük bir komplo hazırlandığı yönünde gizli bilgiler elde etti.

T24′ün haberine göre; Hacker’ın ele geçirdiği belgelerde Britam’ın müdürü David Golding ile başkanı Philip Doughty arasında şöyle bir yazışma da yer alıyor:

“Philip selam. Yeni bir iş teklifi aldık. Yine Suriye ile ilgili. Katar bize büyük paralar ve ABD’nin onayladığı bir iş teklif ediyor. Bizim yapmamız gereken Libya’da bulunan Rus yapımı birkaç zehirli gaz bombasını Suriye’nin Humus şehrine nakletmemiz gerek. Bu bombalar Esad’ın depolarında bulunanlardan aynısı olacak. Kimyasal silah yüklü bombalar Humus’a nakledildiğinde bizim Ukraynalı personel kullanılarak patlatılması isteniyor. Bombayı patlatma işlemi kayda alınacak ve personelin Rusça konuştuğu net biçimde anlaşılması isteniyor. Pek temiz bir iş değil, ama vadettikleri paralar astronomik. Teklif hakkında ne düşünüyorsun?”  (Yazının tamamı http://nacikaptan.com/?p=4636  )

AKP iktidarı Irak’ta da yaptığı Haçlı işbirlikçi BOP görevini şimdi Suriye’ye karşı sürdürmektedir.Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu yürütmekte oldukları dış politikalarla Suriye’ye karşı başlatılan Haçlı seferlerine destek vererek katılıyor.Türkiye komşu Suriye ile kendi Ulusal çıkarlarınla hiçbir bağlantısı olmayan bir savaşa sürükleniyor.

***

Başbakan Erdoğan ve bakanları Filistin’de,Gazze’de ,Suriye’de kışkırtılan , mezhep savaşlarına ağlar gibi yaparak İslam ülkelerini kan gölüne çeviren emperyalist katliamlara destek veriyor.Bir komşu ülkeye karşı düşmanca davranarak Kuzey Afrika ülkelerinden ve Orta Asya Türk Devletlerinden gelen teröristleri ülkenizde barındırıp , silahlandırıp , sağlık hizmeti vererek örgütleyip sınırdan gizlice geçireceksiniz.Bu teröristlere eğitim kampları ve silah depoları oluşturacaksınız.400 tona yakın silahı da Suriye’ye terörist gruplarına sevkedeceksiniz.. Bu son derecede yanlış, tehlikeli bir tutumdur. Türkiye’nin ağır silahlar gönderdiği ifade edilen Suriye’deki grup ise, Amerika’nın bile terörist olarak ilan ettiği cani “En-Nusra Cephesi” grubudur.

Bu teröristler yaralandığında veya dinlenmek istediklerinde yine sınır kentlerinize girmelerine izin vereceksiniz.Sonra da ülkesini emperyalistlerce desteklenen terörist ve düzensiz lejyoner grupların işgalinden korumaya ve kurtarmaya çalışan ülke yöneticisine zalim diyecek ve yaptığınız düşmanca girişimleri saklamaya çalışacaksınız.Başbakan Erdoğan’ın Suriye’ye karşı yapmakta olduğu budur.

AKP iktidarı Irak’ta da yaptığı Haçlı işbirlikçi BOP görevini şimdi Suriye’ye karşı sürdürmektedir. Başbakan Erdoğan ile AKP Milletvekillerinin ellerinde Irak’ta işgal orduları tarafından katledilmiş olan 2 milyona yakın Irak’lının kanları vardır. Ve Haçlı ordusu bu kez de Suriye’yi yok etmeye çalışmaktadır.AKP ve başbakan Erdoğan bu kez de ellerini Suriye halkının kanlarıyla yıkamaktadırlar.

Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye’ye karşı atmakta oldukları savaş naraları ile Türkiye komşu bir İslam ülkesiyle kirli ve milli çıkarlarına aykırı bir savaşa sürükleniyor.Suriye’ye saldırmak için Amerika ,İngiltere,Fransa’nın yanında başbakan Erdoğan ile Dışişleri bakanı Davutoğlu B.M. ve Nato’yu müdahaleye çağırıyor.

AKP’nin çağrısı ile her gün binlerce vatandaş, ülkenin çeşitli yerlerinde meydanları doldurup, teröristlerin kan gölüne çevirdiği Suriye’de Beşar Esad’ın katolik Ortodoks, Protestan, Yahudi inancındaki emperyalist devletlerin orduları tarafından askeri müdahale ile iktidardan düşürülmesi için gösteriler düzenliyor.

Emekli Büyükelçi Nüzhet Kandemir Davutoğlu’nun son günlerde çağrıcısı olduğu ‘gönüllü ülkelerle Suriye’ye girme’ fikrini tehlikeli bularak “Başımıza büyük felaketler açacağını” söylüyor.İktidarı uyaran CHP’li Loğoğlu da, “Türkiye’yi göz göre göre savaşa sürüklüyorsunuz. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, sorumsuzluk içinde savaş çığırtkanlığı yapıyor” diye açıklaması var.

AKP’nin Ortadoğu politikası Türkiye’yi felakete sürüklüyor. Komşu ülkeler, en ağır sözlerle AKP’yi hedef alıyor. İran dini lideri Hamaney’in askeri danışmanı General Safavi’nin başbakan Erdoğan için, “Ücretli kukla”, Mısır Cumhurbaşkanlığı sözcülerinden El-Musalamani’nin “Batı’nın ajanı” sözlerinden sonra Suriye Cumhurbaşkanı Esad da Türkiye gibi bir ülkenin birkaç dolar ile kontrol edilebilecek bir ülke haline gelmiş olması açıklamasını yapıyor.

AKP’nin Suriye’ye müdahale için can atan tavrı, Beşşar Esad’ı destekleyen ülkeleri de eleştiriyi aşıp hakarete varan tepkiler için tahrik ediyor. Türkiye’nin itibarı ciddi ölçüde erozyona uğruyor Erdoğan’a ağır bir eleştiri de İran’dan geldi. Devrim Muhafızları’na yakın haber ajansı Fars, Erdoğan ‘fırsatçılık’la suçlandı. Fars ayrıca füze kalkanı için de sert eleştiriler yaptı.

Suriye üzerinde de tıpkı Irak’ta olduğu gibi sivillere karşı kimyasal silah kullandığı iddia edilerek BOP örümcek ağı örülüyor. Gerçekliği belirlenmemiş iddialarla tuzak kuruluyor.Şam çevresinde kimyasal silah kullanıldığı ile ilgili uluslararası soruşturma bitmeden Batı’dan Şam rejimine karşı askeri müdahalenin yapılabileceğine dair söylemler yükselmeye başladı.

Rus gazetesi Izvestia’ya konuşan Esad, kimyasal silah iddialarını yalanlayarak “Dünyadaki müttefiklerimiz Rusya ve Çin, bölgede ise İran müttefikimiz. Türkiye gibi bir ülkenin birkaç dolar ile kontrol edilebilecek bir ülke haline gelmiş olması çok üzücü. Bizim Türk halkı ile bir sıkıntımız yok. Tek sorun Başbakan Erdoğan” dedi.

BOP’un Suriye’yi işgal ve rejimi değiştirmek için kurgulamakta olduğu KİMYASAL SİLAH KULLANILDI savı tartışmalı ve gerçekliği de şüphelidir.

Esad’ı üç yıldır bir türlü pes ettiremeyen Suriyeli muhalifler, Batı müdahalesini kışkırtmak, sağlamak amacıyla kimyasal silahları kullandığı değişik kaynaklarca açıklanıyor..Şayet Esad’ın kimyasal silah kullandığı ispat edilemez, gönüllüler koalisyonu ispat edileme­yen bir iddia üzerine Esad’ı vurmaya başlar­sa. ve sonra, kimyasal silahın kullanılmadığı ortaya çıkarsa ne olacaktır? Gönüllüler, daha önce Irak’ta olduğu gibi, bir kez daha yalan üzerine savaş çıkarmış olmayacaklar mı?.

Bu konuda İsrail Haaretz Gazetesinden çok çarpıcı bir iddia var ;

İsrail gazetesi Haaretz, Suriye’deki kimyasal silah kullanımının ardında İslamcı çeteler olduğunu açıkladı. (Ulusal Kanal 28 Ağustos 2013 )

İsrail Gazetesi Haaretz, Suriye’deki kimyasal saldırının muhaliflerce yapıldığını yazdı. Haaretz, hedefin Suriye askerleri olduğunu belirtti. Yaralılarda klor izine rastlandığı kaydedilen haberde, muhaliflerin kontrolündeki bölgede bir klor fabrikasının bulunmasına dikkat çekildi.

Haberde saldırının Suriye Ordusu askerlerine yönelik yapıldığı belirtildi. Haberde, “Suriye hükümeti’nin, resmi araştırma yapılması talebi de bu saldıyı muhaliflerin yaptığı iddiasını güçlendiriyor” denildi.

Yaralılarda klor maddesine rastlandığını belirten gazete, çarpıcı bir ayrıntıya dikkat çekdi. Gazete, Suriye askeri kaynaklarına dayandırdığı bilgide, muhaliflerin kontrolünde olan alanda klor üreten bir fabrika olduğu belirtildi.

Haberde, “Tüm bu gelişmeler, saldırının ardında, muhalif çetelerin olduğu iddiasını kuvvetlendiriyor” denildi.

Kimyasal silahı teröristler kullandı
Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikdad, Şam’da gazetecilere yaptığı açıklamada, ‘teröristlerin’ sarin gazı kullandığına ilişkin kanıtları Birleşmiş Milletler denetçilerine sunduklarını söyledi

Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, başkent Şam’da yüzlerce kişinin ölümüne sebep olan kimyasal silahların ABD, İngiltere ve Fransa’nın yardım ettiği “teröristler” tarafından kullanıldığını iddia etti.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre, Mikdad, Şam’da Four Seasons Oteli’nde gazetecilere yaptığı açıklamada,
“teröristlerin” sarin gazı kullandığına ilişkin kanıtları Birleşmiş Milletler denetçilerine sunduklarını söyledi.

Henüz kesin kanıtlara ulaşılamadığını belirten Mikdad şöyle konuştu:
“Suriye, kimyasal silahın silahlı gruplar tarafından ABD, İngiltere ve Fransa’nın yardımıyla kullanıldığını ve bunun bir an önce durması gerektiğini tekrar belirtmektedir.”

“Teröristlerin” ABD, İngiltere ve Fransa tarafından “korunduğunu” iddia eden Mikdad, “bu silahların bir gün Avrupa halklarına karşı kullanılacağını” öne sürdü.

Suriye başkenti Şam’da 21 Ağustos günü meydana gelen saldırıda ölenlerin görüntülerinin dünya komuoyuna yayılmasının ardından İngiltere, ABD ve Türkiye gibi ülkelerde Suriye’ye müdahale hazırlıkları hız kazanmış durumda.

Posted in EMPERYALİZM, ORTADOĞU ÜLKELERİ, Politika ve Gundem | Leave a comment

12 EYLÜL’E DOĞRU KARARGAH BÖLÜM 1/4

Cumhuriyet 17.08.2013

‘ÇOK GİZLİ’ BELGELER…

12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 33 yıl geçti. Bu süreçte darbeyi, daha çok mağdurların anlatımları, olayın tanıkları ve gazetecilerin yazdığı kitaplardan öğrendik. Darbelerle gerçek toplumsal bir hesaplaşma yerine çoğunlukla siyasi hesaplar öne geçti. Peki darbeyi yapan Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül’e nasıl hazırlandı? Cuntanın lideri Kenan Evren, askeri müdahale için hazırlıklara ne zaman başladı; hangi komisyonu kurdurdu? Darbe sürecine hangi komutanlar katıldı, ne gibi yazışmalar, toplantılar yapıldı? Darbe hazırlığı mektuplaşmalarında neler yazıyor? Asker, darbe öncesi siyasete “gizli” olarak nasıl müdahale etti? Müdahalenin yol haritası olan Bayrak Harekât Planı nasıl oluşturuldu? Evren, bu plana ne zaman imza attı ve ilk sözü ne oldu? Darbeye aktif olarak katılan ve daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’na dek yükselecek olan isim kim? Karargâhın “karşı darbe” korkusunun arkasında ne vardı? Bu soruların yanıtı Genelkurmay’ın 12 Eylül davası için Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın sanık olarak yargılandığı mahkemeye gönderdiği “çok gizli” belgelerde saklı. Binlerce sayfa belgeyi taradık ve 12 Eylül’ü bu kez “darbeyi yapan” tarafın gözünden, Genelkurmay’ın belgelerinden aktarıyoruz.

Genelkurmay, 12 Eylül’den bir yıl önce Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının, darbeye destek için ordu komutanlarıyla yaptıkları toplantının tutanaklarını mahkemeye gönderdi.

Demokrasi için ikaz!

ALİCAN ULUDAĞ

ANKARA – Genelkurmay Başkanlığı tarafından 12 Eylül davası için mahkemeye gönderilen belgeler, 1980’de yapılan darbeden önce Kenan Evren liderliğindeki kuvvet komutanlarının, ordu komutanlarıyla gizli toplantılar yaparak, askeri müdahale için koşulları değerlendirdiklerini ortaya çıkardı. Aralık 1979’da İstanbul ve Diyarbakır’da yapılan iki toplantıda, “anarşinin durdurulması için” TSK’nin ülke yönetimine müdahalesinin şekli tartışıldı. Toplantıya katılan ordu komutanları, 27 Mayıs gibi bir müdahaleye karşı olduklarını, buna henüz kamuoyunun hazır olmadığını kaydetti. Meclis’in kapatılmaması ve demokratik usulden ayrılınmamasını isteyen komutanlar, ülkenin içinde bulunduğu durumdan çıkması için cumhurbaşkanı ve parti liderlerinin “ikaz” edilmesi ve Meclis üstünde olağanüstü bir hükümet kurulması önerisinde bulundu.

Genelkurmay Başkanlığı’nın Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın sanıkları olduğu darbe davası için gönderdiği son belgelerin içinde 12 Eylül öncesi yapılan gizli toplantıların tutanakları ortaya çıktı. Tutanakları göre Kenan Evren liderliğindeki kuvvet komutanları, 21 Aralık 1979’da İstanbul’da ve 25 Aralık 1979’da Diyarbakır’da ordu komutanları ile iki toplantı yaptı. Toplantıda, ülkenin içinde bulunduğu “anarşi durumu” ile “siyasi bunalım” ele alındı, bu konuda TSK’nin ne yapması gerektiği konusunda ordu komutanlarıyla fikir alışverişinde bulunuldu.

Anarşiye çözüm bulun’ mektubu

İstanbul ve Diyarbakır’da yapılan iki toplantıda siyasilerin “ikaz” edilmesi önerisi çıkınca, Evren ve kuvvet komutanları 26 Aralık 1979 tarihinde parti liderlerine uyarı mektubu gönderilmesine karar verdi. Siyasilerin ülkedeki anarşiye çözüm bulmaması halinde TSK’nin üzerine düşen görevi yapacağı belirtilen uyarı mektubu, 27 Aralık 1979 tarihinde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e teslim edildi. Korutürk de 2 Ocak 1980’de Başbakan ve Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Bülent Ecevit’i Çankaya Köşkü’ne birlikte davet ederek iki lidere uyarı mektubunu verdi.

‘Toplu istifa edelim’

2. Kolordu Komutanı Korgeneral Recep Ergun: Bugüne kadar gördük ki, şimdiki hükümet şekilleri ile anarşi ve bölücülüğün tırmanmasına bir türlü mani olunamıyor. Çünkü anarşi ve terörün yasal süt anaları vardır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay başta olmak üzere Emniyet, idare ve TRT bu anarşistlerin arkasındadır. Türk kamuoyu 27 Mayıs benzeri bir hareket için henüz hazır değil. Kamuoyunun yüzde 99’nun bizden olması gerekir. Hâkimler kanunları işletmiyorlar. Zaten işletseler bugünlere gelinmezdi. Mesela 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4’üncü maddesi vardır. Bu maddeyi hâkimlerimiz işletmiş olsalardı şimdiye kadar binlerce memur işten çıkarılırdı. 200 gün içerisinde hükümetçe açıklanan bazı vaatlerin sonucu beklenmeli. Cumhurbaşkanı seçimi de bu sürecin bitimine rastlamaktadır. Ordunun bu tarihe göre planlama yapması gerekir. Bu anarşik durumdan kurtulmak için üç yol olabilir: Doğrudan doğruya yönetime el koymak. Dolaylı yoldan yönetime el koymak. İkaz etmek. Doğrudan yönetime el koymayı uygun bulmuyorum. Silahlı Kuvvetler’i yıpratır ve büyük gaileler açar. 27 Mayıs’ı yaşadık, zararlarını çektik. Dolaylı yoldan yönetime el atma; anayasa kalacak, parlamento kalacak. Böylece yönetimi üzerine alanlar suni hareketler yaparak zamanı uzatacaklar ve sulandıracaklar. İkaz etmeyi uygun buluyorum. Hatta bir ikaz hepimizin istifası ile de yapılabilir.

Aşırı uçlar temizlenmeli’

5. Kolordu Komutanı Korgeneral Süreyya Yüksel: Silahlı Kuvvetler’in çok zinde ve bir şeye bulaşmamış olarak elde kalması lazım. Memleketin ve milletin yegâne güvencesi Silahlı Kuvvetler’dir. Bunun için ilk hareket tarzı olarak Meclis içerisinde geniş tabanlı bir koalisyon aklıma geliyor. Ancak bu koalisyon içinde bulunan iki büyük partinin aşırı uçlardan arındırılması gerekir. Başlangıç plana geçmeden Silahlı Kuvvetler’in ikazı ve müdahalesiyle bunun gerçekleştirilmesi uygun olur. Ancak idare Silahlı Kuvvetler’e geçebilir de. Buna meydan vermeyecek doğrudan doğruya idareyi almayacak tertipleri almak lazım.

Harp Akademeleri Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel: Bugün için ordunun birinci vazifesi dış değil, iç düşmanların temizlenmesi oluyor. Millet bu görevi bizden bekliyor, yegâne çareyi orduda buluyorlar. Bugün anarşi devletin içindedir. Anarşinin anası devlettir, sokakta değildir. Devletin yasama, yürütme ve yargılama organları sokaktadır. Anarşi TBMM’den kaynaklanıyor ve parlamento hastadır. Böyle olunca bunu düzeltecek olan ordunun yönetime bir şekil vermesi gerekiyor… Bu kurtuluş şimdiki sistemin içinde mümkün değildir. Bu seçim sistemi ile yeni bir seçim yapılsa yine aynı olacaktır. Silahlı Kuvvetler’in müdahalesi nasıl olacaktır: Evvela Meclis ve Senato başkanlarına çok sıkı bir ihtar verilmelidir. ‘Şunları şunları yapın, bunları yapmazsanız gayri meşru olursunuz.’ Gayri meşru olunca da müdahale meşru olur demek lazım. Bunu yapmazlarsa partiler üstü bir hükümet kurmalı. Bu hükümet Meclis içinden veya dışından olabilir. Bu hükümete Meclis güvenoyu vermezse, gayri meşru olur ve dolayısı ile feshedilebilir. Bu ikazın Cumhurbaşkanı tarafından yapılması uygun olur.

1. Ordu Komutanı Orgeneral Necdet Üruğ: Silahlı Kuvvetler sıkıyönetim ile zaten müdahalenin fiilen içindedir. Fakat anarşiyi durduramamıştır. Biz anarşiyi durdurmak için müdahale edeceğiz. Bunun başarı veya başarısızlığı Silahlı Kuvvetler’e mal edilecektir… 27 Mayıs tipi bir müdahaleyi kabul etmiyorum. Bunun parlamenter bir görünüm içerisinde yapılması lazımdır. Ben de bir ikaz mekanizmasının işletilmesini uygun görüyorum. İki büyük partinin başkanları ile görüşmek uygun olur. Onları ikaz ederek içlerindeki aşırıları temizlemeleri istenmelidir. İkinci aşama olarak bir hükümet teşkil edilecektir. Bu kurulacak hükümete olağanüstü yetkiler verilmelidir

Oktay: Devrim Konseyi gibi cunta olmalı

Tutanaklara göre 21 Aralık 1979’da İstanbul Selimiye Kışlası’nda yapılan toplantıda söz alan 3. Ordu Komutanı Korgeneral Fikret Oktay şunları söyledi: “Bütün vatandaşlar ve kamu görevlileri arasında meydana gelen sağ ve solu birleştirecek bir güce ihtiyaç vardır. Demokratik usulden ayrılmamak lazım. Zira bütün dış dünya bizi gözlüyor. Uluslararası ve kamuyu izlenimi esastır. Silahlı Kuvvetlerimizin üst kademesi olan sizlerin bu işe el atması ve gütmesi lazım. Korgeneral üzerinde bir seviyede Devrim Konseyi gibi bir cunta teşkil edilmeli, böylece idare üzerinde güdüm sağlanmalı. Hiyerarşik düzen içerisinde kanımızın son damlasına kadar sizlerin emrindeyiz.

Devam edecek

Posted in DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, Dizi Yazilari, FAŞİZM, SİYASİ PARTİLER, Tarih, TSK | Leave a comment

GÖZÜNE DÖRT PARMAK GİRİNCE…

MUSTAFA YILDIRIM

GÖZÜNE DÖRT PARMAK GİRİNCE…

Tunceli iline (O, Dersim’ diyor) gitti, aldı mikrofonu eline ve “Ayrılıkçılık yapılmasına izin vermeyeceğim!” diye bağırdı.Ancak bize rahat yok! Hem yeni Halife Sultana demediğini bırakmıyor, hem de “vermeyeceğim”,
“canına okurum” diye bağırarak, azarlayarak ondan aşağı kalmıyor!

Her neyse “ayrılıkçılığa izin vermeyecek” de, Tunceli-Pülümür dağlarında dalgalandırılan PKK bayrağından söz etmiyor. Oysa Tunceli Milletvekili ve Cumhuriyetin TBMM’deki tek savunucusu Sayın Kamer Genç oralara dek gitmiş ve dalgalanan PKK bayraklarını gazetecilere göstermişti.

Bağdat’a giriyor, Kerkük’e yanaşamıyor; ama ikide bir, “barış içinde konuşur çözeriz” diyor da Türkiye’nin Suriye sınırını ortadan kaldıranlara sesini çıkarmıyor!

CHP’den ABD’ye yolladığı adamları Hocaefendi kuruluşunun toplantısına katılıyor. Yetmiyor; ayni adamlar, Hocaefendi’nin kurdurduğu Rumi Forum denen özel merkeze gidiyorlar; muhabbet eyliyorlar!

Adamların başında gönderilen kişi, Türkiye’ye döndüğünde Hocaefendi ilişkisi sorulunca sinirleniyor; “Bir sorun bakalım” diyor, “Neden gittik?”

Hocaefendi’nin yakınlarıyla ABD’de görüşmelerinin yararını, “Biz onları dinledik, anlamaya çalıştık; onlara da kendimizi anlattık!” diye açıklıyor!

İyi de Hocaefendi’nin dostlarını anlamak için ta oralara gitmeye ne gerek vardı?

Silivri’ye gitmek, İlköğretim okullarının tümüne asılıveren “İmam Hatip Ortaokulu” tabelalarını görmek, gaz fişekleriyle ölenlerin, sakat kalanların fotoğraflarına bakmak yetmiyor muydu? Zaten Rumicilerin pek çok yakını partinizde değil mi?

Merak bu ya! ABD’de çay-kahve içerek “muhabbet” ettikleri Rumi’nin üst katındaki AEI (Bkz. Sivil Örümceğin Ağında, Ekler Bölümü) denen operasyonel kuruluşa da uğradılar mı?
*
CHP’nin Umum Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Bey aklımızı karıştıran şu soruları hemen yanıtlasa önce CHP yandaşları rahatlayacak:

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları siliniyor, PKK devleti kuruldu, CHP bir şey yapmayacak mı?

Çocuklarımızın, torunlarımızın okulları medreseye çevrildi. Eksik olmayın, sizin örtülü desteğinizle 4+4+4 oyunuyla başarıldı. Şimdi siz, kem-küm etmekle mi yetineceksiniz, yoksa partililerinizle birlikte okulların bahçelerine mi gideceksiniz?

Başbakana laf atmaktan ve bize de “Seçimi bekleyin!” demekten başka bir iş yapacak mısınız?

Bunları yapmayacaksanız, TBMM’de ha 101 yerine 181 kişi olmuşsunuz; ha “ulusalcı” gösterip Washington’dan yumruk sallamışsınız, ne yazar? Ne yazar, vatanımız ve özgürlüğümüz elden gittikten sonra?

Gözünüze sokulan dört parmakla ve içinizdeki Dersim Kürtçülüğü kurduyla kıvranacağınıza, kıvırtmadan açıklayın görüşlerinizi!

Tıpkı iktidardakilerin ya da Apo’nun yaptığı gibi açıkça konuşun! Sizde de yürek var; Atatürk’e laf atmanızdan belliydi!

Haydi bakalım, her olaydan sonra Amerika’ya, şeyhlere, Başbakan’a kulak vererek iki gün bekleyip nabızlara göre şerbet vermek yerine, bir kez de siz herkesten önce döküverin içinizdekileri!

Akil adamları ilk siz icat etmiştiniz! Şimdi “açılım”, “barışın dili”, “akil adamlar” vs. diyerek eveleyip gevelemeden konuşunuz:

ABD’yi, İran’ı, İsrail’i Suriye’de istiyor musunuz? Mısır’ın, Libya’nın, Tunus’un ulusal devletlerinin yıkılmasından yanaydınız; şimdi ne diyorsunuz?

İhvan-Müslüman Kardeşlerin Türkiye’deki egemenliğinden yana mısınız? Gözünüze sokulan dört parmağı ne yapacaksınız?

Türkiye’de “Demokratik Özerklik” yaftası altında PKK devletini istiyor musunuz?

Türk ordusunun subaylarının içeriş tıkılmalarına karşı somut tutumunuz nedir?

Halkı şu-bu belediye başkan adayınızla oyalamanın sırası değil; çünkü Türk devletinin sınırlarının ırzına geçileli çok oldu; CHP yönetimi ve atanmış delegeleri, vekilleri halkın önünü kesmeyi sürdürecek mi?
Daha çok soru var; ama iktidar-muhalefet baskısı dillendirmeye izin vermiyor!

Not: CHP’deki oyunları, gelmiş-geçmiş yönetimler sultasının perde arkasını merak edenler için: Mazlum Vural, “CHP Nasıl ‘yeni-chp’ oldu?”, Köstebek Kitap, İstanbul, 2012

25 Ağustos 2013

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, Fetullah Gülen, MUSTAFA YILDIRIM, SİYASİ PARTİLER | Leave a comment