Erdoğan Köşk’e çıksa da yargılanır

25 Nisan 2014 Cuma 19:39

Erdoğan Köşk’e çıksa da yargılanır

Eski Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, Başbakan Erdoğan’ın milletvekilliğini bıraktığı anda yargılanacağını söyledi.

“Erdoğan Köşk’e çıksa bile yargılanır” diyen Kaçmaz, Başbakan hakkında Meclis’te bekleyen fezlekelere işaret etti.Erdoğan Köşk’e çıksa da yargılanır.

Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin eski başkanı Osman Kaçmaz Başbakan’ın milletvekilliğinin sona erdiği andan itibaren yargılanacağını savundu.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde “Kayıp Trilyon Davasında” yargılanmasına karar veren Osman Kaçmaz, aynı durumun Başbakan Tayyip Erdoğan için de geçerli olduğunu söyledi. Kaçmaz, “Erdoğan Köşk’e çıksa da hakkındaki fezlekeler devreye girecek” dedi.

Kaçmaz’a göre, Erdoğan, şehitlere “kelle” dediği için ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemindeki “Akbil yolsuzluğu” davasından hakim karşısına çıkacak.

Başbakan Erdoğan’la ilgili olarak TBMM’de bekleyen çok sayıda fezleke bulunuyor.

Haber: Hüsna Sarı
Kamera: Serkan Bayraktar

Posted in HUKUK-YARGI-ADALET, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

Ermeni Soykırımı İddiası ve Yalın Gerçekler

Abbas GÖKÇE
K.Meclis ve Danıştay E. Üyesi

Ermeni Soykırımı İddiası ve Yalın Gerçekler

Bir ütopya gibi, başta Ermeniler olmak üzere bazı devletlerce; 1915 yılında Osmanlılar tarafından bir buçuk milyon Ermeni katledilmek suretiyle, bir “Ermeni Soykırımı” yapıldığı iddia edilmiş ve maalesef kimi ülkeler de parlamentolarından bu iddiayı kabul edenler yasalar çıkarmışlardır (*)

Bu ülkeler, “tarihi tarihçiler yazar, siyasi parlamentolar değil!..” gafletini yaşayarak, Ermeni tarafını tutmak suretiyle yalın gerçekleri değiştirmeğe çaba göstermişlerdir.

Başta ABD olmak üzere; her yıl bu komedi, özellikle 24 Nisan tarihinde yeniden sahnelenmeğe çalışılmaktadır.

Türkiye ve Ermenistan başta olmak üzere; bütün tarihi arşivler gün ışığına çıkarıldığı taktirde ; gerçekleri göz ardı ederek peşin hükümle karar alan devletleri tarih kınamış olacaktır.

Tarihi belgelerin şahit olduğu yalın gerçek şöyledir:

Birinci Dünya savaşında Osmanlı Devleti; İngiliz ve Fransız ordularına karşı savaşırken, Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler de doğuda Rus Ordusu ile birlik olmuş, Ermeni çeteleri köylerde, kentlerde bulunan Osmanlı halkına saldırmış, köy ve kasabaları basarak katliama başlamıştır.

Yine Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler Kayseri, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Ankara, Van, İzmit, Adapazarı, Adana, İzmir gibi birçok illerde isyanlar çıkartmışlardır.

Bu durumda Osmanlı ordusu, iç ve dış düşmanlarla aynı anda savaşmak zorunda kalmıştır.Cephede düşman, yurt içinde Ermeni vahşet ve isyanlarıyla karşı karşıya kalan Osmanlı Devleti bu ayaklanmaları önleyebilmek düşüncesiyle, Ermeni Patriği, Ermeni kökenli Milletvekilleri ve Ermeni önde gelenlerini çağırarak “Buna engel olmalarını, Ermenilerin bu katliam, yağma, talan ve isyanları durdurmadığı taktirde, Devletin de gerekli önlemleri alacağını bildirmiştir.

Bütün girişimler hiç fayda vermeyince; Osmanlı Devleti 24 Nisan 1915 te tüm Ermeni Komitelerini kapatmış ve daha sonra bir “Tehcir Kararnamesi” çıkarmıştır.

Bu kararnameye göre:

“Ordu kumandanları, askerî gereklerden ötürü veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri köy ve belde halkını tek, tek veya toplu olarak başka yerlere sevk ve iskân ettirebilirler.”

Maddeden de anlaşılacağı üzere; herhangi bir din, mezhep milliyet ve ırk ayırımı yapılmadığı gibi Devletin bir bölgesi de esas alınmamıştır.

Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür.

Yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Şöyle ki:

• Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır.

• Hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği’nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı’nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.

“Tehcir kararı”, düşman karşısında çaresiz kalan bir Devletin aldığı zorunlu bir tedbirdir…

Tehcir kararnamesi gereğince; bu kararname kapsamına giren Ermenilerin Osmanlının güney hududuna ve Suriye’ye nakillerine başlanmıştır.Bu nakil sırasında ortaya birçok sorunlar çıkmış ve ölüm ve yağmalara sebep olmuştur. Şöyle ki:

• Nakli yapılanların yolları çok uzun ve o günün araçları göz önüne alınırsa ulaşım güçlükleri mevcuttur.

• Kış mevsiminde kar ve soğuk ulaşım zorlukları yaratmıştır.

• Rahatça konaklama yerleri bulunmadığından yolda yorgun ve bitap düşülmüştür. Yolda hastalananlar için tedavi güçlüğü mevcuttur.

• Eşkıya baskını, yağma ve öldürme olayları olmuştur. (Bunların Kürt kökenli olduğu da bilinmektedir.)

• İşte bu şartlar içinde pek çok ölüm vakaları olmuştur. (İddia edildiği gibi iki buçuk değil.) Ölümlerin nedeni işte bu, soykırım değil. Eğer soykırım söz konusu olsaydı İstanbul ve Anadolu’da bulunan ve hatta Devlet içinde görevde olan milyonlarca Ermeni göz ardı edilir miydi?

Tersine Ermeniler ve Ermeni çeteleri tüm Anadolu’da milyonlarca masum Osmanlıyı, soykırıma varan bir iştahla öldürmüşlerdir.

• Ermenilerin binlerce Türk’ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti’nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir.

• Öte yandan; Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin toplam nüfusunun 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir.

Soykırım iddiası konusunda ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein’a göre:

“Beyaz Saray araştırma yaptırmış ve Ermenilerin iki milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıkmıştıtr” “ Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…”

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini belirtmiştir.

Fein’in diğer açıklamalarına gelince:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürürdü.

Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte iki milyon kadar Osmanlıyı da öldürdüğü bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı.

Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.

Bir de parlamentolarından karar çıkararak tarih yazmaya yeltenen sözde devletler “ Tarihi siyasal meclisler değil, tarihçiler yazar “ gerçeğini öğrenseler…

(*)
Uruguay (1965),
Kıbrıs Rum Yönetimi (1982),
Avrupa Parlamentosu (1987),
Arjantin (1993),
Rusya Federasyonu (1995),
Kanada (1996),
Yunanistan (1996),
Lübnan (1997),
Belçika (1998),
Fransa (2001),
İsveç (2000),
İtalya (2000),
İsviçre (2003),
Slovakya (2004),
Hollanda (2004),
Polonya (2005),
Almanya (2005),
Venezuela (2005),
Litvanya (2005),Şili (2007)

Posted in ERMENİ SORUNU | Leave a comment

HİTLER’İN SAĞ KOLU GOBBELS’İN PROPAGANDA YÖNTEMLERİNİ TÜRKİYE’DE KİM UYGULUYOR ?

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, FAŞİZM, Genel Kultur | Leave a comment

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANINDAN BAŞBAKAN ERDOĞAN VE AKP’YE DEMOKRASİ VE HUKUK DERSİ

Cumhuriyet.com.tr
25 Nisan 2014 Cuma

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın konuşmasının tam metni

Anayasa Mahkemesi, twitter hesabından Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın Anayasa Mahkemesi’nin 52. Kuruluş Yıldönümünde yapmış olduğu açış konuşması paylaştı. İşte Haşim Kılıç’ın konuşmasının tam metni…

Sayın Cumhurbaşkanım,
Çok Değerli Misafirler,

Anayasa Mahkemesinin 52. kuruluş yıldönümü ve Mahkememize yeni seçilen üyemizin yemin törenine katılarak ortak olduğunuz sevincimizi sizlerle yaşamak bizlere onur vermiştir. Başta zat-ı alileri olmak üzere tüm konuklarımıza şahsım ve mahkememiz adına hoş geldiniz diyor, şükranlarımı sunuyorum.

Bugün andiçerek Mahkememizde göreve başlayan değerli meslektaşımız Hasan Tahsin Gökcan’a başarı, sağlık ve esenlik dileklerimi bildiriyorum. Hukukçu kimliği ile yıllarca adli yargıda görev yapan yeni üyemizin birikimi, deneyimi ve adalet duygularının şekillendirdiği özgür vicdanı ile Mahkememize güç katacağına olan inancımı belirtmek isterim. Muhtelif kaynaklardan seçilerek gelen üyelerimizin karar ve faaliyetlerimize yansıyan mesleki tecrübeleri Mahkememizin ortak vicdanını oluşturmaktadır. Kuşkusuz bu sonuca ulaşırken, başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere, hukukun evrensel ilkeleri ve ilgili yasa hükümlerine göre hareket ettiğimiz açıktır. Bu vicdani alan, dostluk ve düşmanlık duygularına kapalı olduğu gibi ırk, renk, siyasi düşünce ve bireysel inançların da dışındadır. İnsanlık onurunun varlığı, temel hak ve özgürlükleri de evrenselleştirmiştir. Bu değerleri yüceltmek, derinleştirmek, tehditler karşısında savunmak Anayasa Mahkemelerinin en temel görevidir. Esasen Anayasa yargısının varlık nedeni; ırk, renk ve inancı ne olursa olsun, insan olma ortak paydasına sahip herkesin var olan onurunu korumaktır. Bu kutsal görevin başarı ile yürütülebilmesi, ancak bağımsız ve tarafsız kalmayı becerebilen yargıçların varlığı ile mümkündür.

‘Haşim Kılıç resmen fırça attı’

Sosyal medyada Haşim Kılıç capsleri

Haşim Kılıç konuşurken Abdullah Gül’ün gülümsediği an

Kılıç, Erdoğan’ın eleştirisine ‘sığ’ dedi

Mahkememize güç katacağına yürekten inandığım değerli meslektaşımıza başarı dileklerimi yinelerken, çalışma ve yorumlarıyla “sorun üreten değil, sorun çözen yargı” anlayışına destek vereceğine, insan haklarına dayalı, demokratik hukuk devletinin tam bir tarafsızlık içinde koruyucusu ve güvencesi olacağına inancımı tekrar belirtmek isterim.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hukukun üstünlüğü anlayışı ve demokratik değerlerle beslenen bir devletin yolu her zaman aydınlıktır. İkinci Dünya Savaşı felaketini yaşamış Avrupa’nın geçmişte yaşadıkları ile bugün geldikleri seviye çok önemli mesajlar vermektedir. Dünya’da dini, etnik ve sınıf savaşlarının en yoğun yaşandığı bölge olan Avrupa, komünizm ve faşizm gibi totaliter rejimlerden demokrasi ve hukuk devleti mücadelesini vererek kurtulmuştur.

Demokratik değerleri, hukukun üstünlüğünü ve hukuk devleti anlayışının gereklerini tekrar tekrar konuşmak zorundayız.

İnsanlar, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, hukuk güvenliğinin egemen olduğu bir devletin varlığına her zaman ihtiyaç duymuşlardır. Evrensel değerlerin ağırlıklı olarak uygulandığı, tüm eylem ve işlemlerin yargı denetimine tabi tutulduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlet, hukuk devleti olarak tanımlanmıştır. Hukuk devletinin en belirgin diğer bir özelliği ise, tasarruflarının öngörülebilir, ulaşılabilir açık ve şeffaf olmasıdır. Hukuk devletinin odağında esas itibariyle iktidar gücünün keyfi davranışlarının sınırlandırılması vardır. Bu nedenle kamu gücünü kullananlar da vatandaşlar gibi hukuksal ilkelerle kuşatılmıştır.

Bir ülkeyi hukuk güvenliği testinden geçirebilmek için öncelikle yazılı hukuk kurallarının, daha sonra da bunu uygulayan hakim, savcı, adli personel ve adli kolluğun ne durumda olduğunun tespiti gerekir. Sisteme dahil unsurlar ahenk içinde birbirini engellemeden adalete ulaşmaya hizmet ediyorsa sorun yok demektir. Haklı bir neden olmaksızın, kamu yararı gözetilmeden, siyasal amaçları gerçekleştirmek düşüncesiyle yazılı hukuk kurallarında çok sık aralıklarla yapılan değişikliklerin, toplumda hukuk güvenliğini sağlayabileceğinden bahsedilemez.

Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel hayatı alt-üst edecek yasal düzenlemelerin öngörülebilir olmaması, bireylerin hukuka olan güvenin tükendiği yerdir. Esasen, hukuk güvenliğini sağlayacak olan unsurlar, bağımsızlık ve tarafsızlık sorununu çözmüş olan yargı organları ile yasama ve yürütme organlarının insan haklarını özne kabul eden uygulamalarıdır.

Hukuk devletinin temel direği olan yargı, aynı zamanda devletin vicdanı olarak da tanımlanır. Bu vicdanın, siyasi ve ideolojik vesayet odaklarının işgaline uğraması nedeniyle toplum hayatına verilen zararların acı örnekleri, hafızalardan henüz silinmemiştir. İşgal devam ettiği sürece de bunları yaşamaya devam edeceğiz. Yargının vicdanını işgal edenlerin kimliği, düşüncesi ya da kutsalları ne olursa olsun bu sonuç değişmeyecektir. Dün hak ihlaline uğramış mağdurlarla, bugün aynı ihlalleri yaşayan mağdurların kimliklerinin farklı olması bu bakışımızı asla etkilemeyecektir. Sadece yargı değil, onur sahibi olan herkesin haksızlığa ve ihlale karşı çıkması insanlık borcudur. Zira, barışın teminatı olan farklılıkların birlikte yaşamasını ancak, başkalarının hak ve özgürlüklerini savunan onurlu insanlar hayata geçirebilirler.

Değerli Konuklar,

Kamu gücünü etkili bir şekilde kullanan yargı, siyasi ve ideolojik yapılanmaların hedefinde her zaman “ele geçirilmesi gereken bir kale” olarak görülmüş, ele geçirenler de kendi vesayet sistemini dayatmanın çabasına düşmüştür. Kaleyi ele geçiremeyenler ise, yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu söyleyip durmuşlardır. Kaleyi işgal edenler de yargıyı, siyasi düşüncelerine ve ideolojilerine lojistik destek sağlamak için ya da rakiplerinden intikam alma aracı olarak kullanmışlardır. Altını çizerek ifade ediyorum. Bu anlayış ve işgalden kurtulmadıkça bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşması hayaldir. Yargı üzerinde oluşan ya da oluşacak siyasi, ideolojik, dini, ırki ve mezhebi tüm vesayetçi anlayışlar, başta yargı mensupları olmak üzere herkes tarafından şiddetle reddedilmelidir.

Esasen vesayet altındaki bir yargıdan hukuk güvenliğini sağlaması da beklenemez. Böyle bir sistem yönetenlerin güvenliğini sağlarken, ötekilere de ancak, korku, endişe ve umutsuzluk verebilir. Korkunun ve endişenin hakim olduğu iklimlerde de özgür vicdanlar üretilemez. Herkese bildik gelen bir sözle yeniden tekrarlamak gerekirse, hukuk güvenliği insanların güvercin ürkekliği içinde yaşamadığı korkusuz bir ortamın varlığı olarak da tanımlanabilir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile yargı organları üzerinde oluşan vesayetçi anlayışların ortadan kaldırılması için cesaretli adımlar atıldı. Bu adımlar toplumda büyük karşılık da gördü. Söz konusu vesayetçi yönetimlerin görevlerinin sona ermesi ile büyük bir boşluk doğdu. Bu boşluğun, toplumun her kesimini kucaklayan, hoşgörülü, özgürlükçü, çoğulcu, adil ve evrensel değerleri yansıtan tercihlerle doldurulması gerekirken, ne yazık ki bunu gerçekleştiremedik. Bu kez, farklı renkte yeni bir vesayet sisteminin oluşmasına tanık olduk. Kimse bu yeni oluşumun günahından kendini soyutlamaya çalışmasın. Tarih olanları kaydediyor. Bunları konuşmak, gerçekleri itiraf etmek ve cesaretle çözüm yolları bulmak zorundayız.

Daha önceki yıllarda yaptığım konuşmaların bir bölümünde aynen şunları dile getirmiştim. Yargı, milletin iradesine tuzak kurulacak yer değildir ve olmamalıdır. Son dönemde yargı, bu konuyla ilgili olarak “paralel devlet” yada “çete” diye nitelendirilen çok vahim, çok ciddi ve çok ağır bir suçlamayla karşı karşıyadır. Bu suçlama üzerinde yapışık kaldığı sürece yargının ayakta kalması mümkün değildir. Bugün itibariyle bırakınız ceza davalarını, en basit alacak davasına ilişkin kararlar bile tartışmaya açılmış ve yargıya olan güven ağır yara almıştır. Başta yargı ve yürütme organları olmak üzere herkes bu iddialarla ilgili bilgi, belge ve delilleri zaman geçirmeden ortaya koymak zorundadır. Gerek yargıda, gerekse yürütme organı içinde var olduğu iddia edilen bu kişilerin başka illere tayin edilerek ya da yerlerini değiştirerek sorunu çözmenin anlamsızlığı açıktır.

Söz konusu iddiaların yargı kurumlarında psikolojik travma yarattığı, delil, bilgi ve belgeye dayanmayan ihbar mektuplarının hüküm icra ettiği, hâkim ve savcılar arasında önemli ayrışma ve bölünmelere sebep olduğu hepimizin saklayamayacağı gerçeklerdir. Bu ayrışma ve bölünmenin hukuk devletinin, hukuk güvenliğinin ve adaletin sonunu getireceğini yargıda yaşadığımız olaylar açıkça göstermektedir.

Tekrar etmek gerekirse, yargının bu iç ağrısı ile yaşaması asla mümkün değildir. İddia edilen kayıt dışı yapılanma yargı mensupları arasında korku, endişe ve gelecekle ilgili belirsizliklerin doğmasına, aralarında olması gereken mesleki ilişkinin çok olumsuz etkilenmesine yol açmaktadır.

Görevi, maddi gerçekleri ortaya çıkarmak olan yargının karşı karşıya kaldığı bu iddianın adı “vicdan yolsuzluğu”dur. Bunun için yapılması gereken açıktır. Hukuk devletine yakışan yöntemler uygulanmak suretiyle gerçekliğinin ispat edilmesi halinde, faillerine bir saniye bile beklenmeden gerekli yaptırımlar uygulanmalıdır. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının vazgeçilmez unsuru olan “özgür vicdanlı” hâkim ve savcılarımızın ayakta kalması için buna mecburuz. Demokratik hukuk devletlerinde, tehdit ederek, korkutarak sorunların çözüldüğüne ilişkin örnekler bulamazsınız.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa Mahkemesince verilen kararların, toplumda yarattığı siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçları üzerinde, bazı değerlendirmeler yapılması zorunluluğu vardır. Kurumların özeleştirilerini yapabilme cesaretini göstermeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapamadığımız takdirde kurumların kendilerini geliştirmesi ve yenilemesi mümkün olmayacaktır. Mahkemelerin geçmişte verdiği kararlar sonucunda toplumda yaşanan sarsıntıların, demokratik hayata ve hukuk devleti anlayışına olan olumsuz etkilerinin bilançosunu çıkarmak zorundayız. Hemen her toplumda Sorunların temel kaynağı yasama, yürütme ve yargı organlarının sebep oldukları hak ihlalleridir. Bu ihlallerin sonuçları ve toplumsal karşılığı önemsenmelidir. Bireylerin, her türlü endişe ve korkudan arındırılmış güvenli bir alanda hayat sürmeleri, en temel anayasal haklarıdır.

Anayasa Mahkemesinin “hak ve özgürlükler mahkemesi” olarak tanımlanmasının ancak, etkin ve süratli çalışmasıyla hak ihlallerini ortadan kaldırma gücüne bağlı olduğunun bilincindeyiz. Bunu gerçekleştirmek için mensuplarımızın ortaya koyduğu kararlı iradesinden, kimsenin kaygı ve endişe duymaması samimi dileğimizdir.

Kamu gücüne sahip olanların topluma sunduğu hak ve özgürlükleri, lütuf ya da bağış düzleminde değerlendirmesi düşünülemez. Farklı olanların hak ve özgürlüklerine karşı kimse, ev sahibi edasıyla duruş da sergileyemez. Yetmiş altı milyonun her ferdi bu evin sahibi ve Anayasa ile teminat altına alınmış hakların kullanıcısıdır.

Demokrasi, insan onuru, temel hak ve özgürlükler, Mahkememizin korumak zorunda olduğu evrensel değerlerdir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere, çağdaş dünya milletlerinin kabul ettiği insan hakları belgelerinde, temel hak ve özgürlükler; din, ırk, mezhep, siyasi düşünce ve ideolojilerden arındırılarak sadece “insan olma” ortak paydasında birleştirilmiş ve evrensel bir değer olarak tanımlanmıştır. Bu evrensel değerler bütün insanlığın gönül birliğini ve bütünlüğünü sağlayacak etki ve öneme sahiptir. Farklılıkları değiştirmeye, dönüştürmeye ve kendimize benzetmeye çalışmadığımız sürece, bu hedefi yakalamak hayal olmayacaktır.

Türkiye ise bu evrensel değerlere bağlılığını çeşitli antlaşma ve sözleşmelerle dünyaya ilan etmiştir. Bu bağlamda, 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisinin kabul edilmesi ve 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan temel haklarla ilgili “evrensel ölçütlere” atıf yapan değişiklikler, devrim niteliğinde sayılabilecek evrensel düzenlemelerdir. 2010 yılında Anayasa’nın 148. maddesine yapılan eklemelerle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açılmış, yargı organları ve idarelerin sebep olduğu hak ihlallerinin anayasal yargı denetimi sağlanmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu değişiklikleri yeniden hatırlatma gereğinin altını şu nedenle çizmek istiyorum. Milletimizin iradesini temsil eden Yasama Organı bu değişikliklerle başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere tüm yargı organlarına “evrensel standartları uygulayın!” talimatı vermiştir. Bu nedenledir ki, yerel gerçeklerle evrensel standartları örtüştürmek zorundayız. Anayasa Mahkemesinin son günlerde verdiği bireysel başvuru kararlarına yapılan ölçülü eleştirileri saygı ile karşılarken, belirtilen zorunluluk nedeniyle verilen kararlarımızın arkasında olduğumuzu da ifade etmek istiyorum.

Değerli Konuklar,

2011 yılında yapılan genel seçimlere katılarak milletvekili seçilen ancak, haklarındaki kovuşturma nedeniyle cezaevlerinde tutukluluk hali devam eden kimi milletvekillerinin, Mahkememize yaptıkları bireysel başvurular üzerine, milleti temsil haklarının ciddi şekilde ihlal edildiği sonucuna varılmış ve bu nedenle tahliyeleri gerçekleştirilmiştir. Siyaset kurumlarını çok yakından ilgilendiren ve onların çözmesi gereken böyle bir sorunun, öncelikle yasal düzenlemelerle çözülmesini yürekten arzu ederdik.

Mahkemelerde devam eden davaların bir bölümünde uzun yargılama, bir bölümünde de uzun tutukluluk nedeniyle Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurulara ilişkin olarak ihlal kararları verilmiş, sanıkların tutuksuz yargılanmak üzere tahliyeleri sağlanmıştır. Belirtilen davalarda, şikayetçilerin kanun yollarını tüketme koşulu aranmaksızın Anayasa Mahkemesinin ihlal kararları verdiğinin altını çizmek istiyorum.

Anayasa Mahkemesi, yakın zamanda bir internet sitesine erişimin yasaklanması kararına karşı yapılan şikâyet başvurusu hakkında verdiği kararında, “tüketilmesi gereken başvuru yolları” gözetilmediği için yoğun eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gerekse Anayasa Mahkemesi defalarca verdiği kararlarında “kanun yollarının tüketilmesi” koşulunun mutlak olmadığını ifade etmişlerdir. Uzun yargılama, uzun tutukluluk ya da şikâyete konu hakkın yeterli ve etkili hukuk yolları ile korunup korunmadığı yönünde yapılan değerlendirmeler ise bunun istisnalarını teşkil etmektedir. Anayasa Mahkemesinin uzun yargılama ve uzun tutukluluk şikayetlerine ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları doğrultusunda kanun yolları tüketilmeden verdiği ihlal kararlarına karşı hiçbir eleştiri yapılmamasına rağmen, bir internet sitesine erişimin yasaklanması kararına yönelik verdiği ihlal kararının siyasal kaygılarla ölçüsüz bir şekilde eleştirilmesi dikkat çekicidir.

Değerli Konuklar,

Hukuk devletinde mahkemeler, emir ve talimatla çalışmadığı gibi, dostluk ve düşmanlık duyguları ile de yönlendirilemez. Mahkemeler verdikleri kararların sonuçlarının doğurduğu üzüntü ve sevinçlerle de ilgilenmez. Bu duyguları gayet doğal kabul eder. Ancak, verilen kararlardan hukuk dışı sonuçlar çıkararak, Mahkeme mensuplarını itibarsızlaştırma gayretleri iyi niyetle izah edilemez. İnternet sitesine idari kararla getirilen yasağın daha ilk dakikasında siteye başka yollardan ulaşılmak suretiyle etkisiz ve sonuçsuz bırakılabilmesi gösterilen orantısız tepkiyle örtüşmüyor.

Yeni teknolojik gelişmelerin, insan hak ve özgürlüklerini korumak için alınan yasal önlemleri, etkisiz hale getirdiği bir çağda yaşıyoruz. Tarihe hak ve özgürlük savunucusu olarak geçen Gorbaçov, Sovyetler Birliği çözülmeden önce, küreselleşmeye karşı direnenlere “antenlere vize koyamazsınız” diyerek iletişim araçları karşısındaki zorluklara işaret etmiştir. Kuşkusuz, böyle bir zorluk bireylerin hak ve özgürlüğünü, devletin ise varlığını koruyacak yasal düzenlemeleri yapmasına engel değildir. Esasen Anayasa Mahkemesi’nin eleştirilen kararı, idari bir işlemin kanuni dayanağının olmadığının tespitinden ibarettir. 5651 sayılı Kanunun dokuzuncu maddesinin dördüncü fıkrası gereğince, alınacak bir mahkeme kararı ile bu kanunsuzluk hali giderildiğinde, aynı Kanunun hak ve özgürlükleri koruyan imkânlarından faydalanmayı engelleyen bir durumun varlığından bahsedilemeyecektir.

Amacımız sorun üretmek değil, sorun çözmek olmalıdır. Bir eylemin, işlemin veya yasama tasarrufunun, siyasi bir belge olan anayasaya göre, denetlenmesi nedeniyle ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi kararının siyasi sonuçlar doğurması doğal bir zorunluluktur. Bu sonuçlara bakarak Anayasa Mahkemesi’nin siyasi amaçlarla hareket ettiğini söylemek ya da milli olmamakla suçlamak içeriği ve derinliği olmayan sığ eleştirilerdir. Mahkeme mensuplarımız, verdiği kararlarından siyasi ya da sosyal bir rant elde etme iddialarını onurlarına yapılmış bir saldırı olarak kabul ederler. Anayasa Mahkemesi, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği öncesinde, yargı ile yürütme organı arasında yaşanan gerilimlerin, ülkemize verdiği ekonomik, siyasi ve sosyal zararların bilincindedir. Bu sebeple yeni gerilimler yaşatacak meydan okuma çağrılarını cevapsız bırakmaya kararlıyız.

2010 yılındaki anayasa değişikliğine kadar, Anayasa Mahkemesi’nin özgürlük, demokrasi, laiklik ve sosyal hukuk devleti konularındaki sınırlayıcı ve daraltıcı anlayışından mağdur olanların bugün, bireylerin hak ve özgürlük alanını genişleten, önündeki engelleri kaldıran, evrensel standartları hayata geçiren bir anlayışa dönüşmüş olan Mahkeme kararlarından rahatsızlık duymalarını yaşadıkları garip bir çelişki olarak görüyoruz. Bizler adil olmayı kutsal bir görev kabul eden bir medeniyetin mensupları olarak, gücün ve şartların etkisiyle gömlek değiştiren bir karakterin sahibi olamayız. Dün hak ihlaline uğrayanların nasıl yanında yer alınmışsa, bugün de kimliği, kişiliği, gücü ve rütbesi ne olursa olsun, hak ihlaline sebep olan herkesin karşısına, aynı adalet gömleğiyle çıkmaya devam edeceğiz. Mahalle baskısı ile yargı mensuplarının görüş, düşünce ve kararlarının etki altına alınma çabaları, adaletin kutsallığına inanmış olanlar için geçerli değildir.

Anayasa Mahkemesi, insan onurunun zorunlu kıldığı hak ve özgürlükleri, hiçbir ayrım yapmadan ve bir hesabın içinde bulunmadan, ilgilisine ulaştırmaktan başka amacı olmayan bir yargı kurumudur.

Son yıllarda yargı alanında yaşananların toplumda yarattığı güvensizlik ve olumsuzluklar, Anayasa Mahkemesinin adeta bir temyiz makamı gibi algılanmasına yol açmış, umut haline gelen bireysel başvuru yolunu kullananların sayısı çok büyük rakamlara ulaşmıştır.

Esasen tutuksuz yargılanmanın kural, tutuklamanın istisna olduğu bir sistem yerine, uzun tutukluluğun asıl, tutuksuz yargılanmanın ise istisna olduğu bir yargı sürecini yaşıyoruz. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruların % 70’inin adil yargılanma konusundaki şikâyetler olduğu gözetildiğinde, yargı organlarımızın topluma sunduğu adaletin hangi düzeyde olduğunu sorgulamak zorundayız. Bu oran, önceki bölümde önemi vurgulanan hukuk güvenliğine, yargı organlarımızın verdiği olumsuz katkıyı göstermektedir.

Yargıya olan güvensizliğin yetkililerce güçlü şekilde dillendirilmesi yaşanan sorunları çözmemektedir. Bu kolaycılıktan vazgeçilerek yargıç ve savcı profilinin sorunları, yargılama sistemindeki yapısal sorunlar, Mahkememizce tespit edilen ihlallerin giderilmesi yönünde devlete düşen pozitif ve negatif yükümlülükler ile alınması gereken tedbirler masaya yatırılarak çözümler üretilmelidir.

Amacımız, idarenin ve yargı organlarının sebep olduğu hak ihlallerini incelerken, temel hak ve özgürlüklerle ilgili evrensel standartların ülkemizde benimsenmesini sağlamak suretiyle Anayasa Mahkemesinin “etkin bir denetim” yaptığı inancını topluma yerleştirmektir. Mahkememizin etkin denetim yapmadığı düşüncesinin yerleşmesi halinde ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin kararları yok sayılarak, başvuruları doğrudan kabul etmesi gibi bir uygulama ile karşı karşıya kalacağımız herkes tarafından bilinmelidir. Böyle bir sonucun ise ülkemiz yargı erkinin demokratik dünya milletleri nezdinde çok ciddi bir itibar kaybına sebep olacağı açıktır.

Bu nedenle, anlayışla karşıladığımız tüm eleştirilere rağmen, hak ve özgürlük yollarının açılması süreci mahkememizce kararlı bir şekilde sürdürülecektir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Son yıllarda birey ve toplum olarak, yaşanan sorunlarla ilgili en masum çözüm önerilerini, düşünce ve görüşleri derhal siyasi bir süzgeçten geçirdikten sonra kabul veya reddeder hale geldik.

Bu yaklaşım toplumun aşırı siyasallaşmasına, kutuplaşmasına ve kaygı verici bir gerilimin yaşanmasına yol açıyor. Yaşanan gerilim insanlarımızı taraf olmaya zorlamakta, söylenenler yanlış da olsa, taraf olmanın güçlendirdiği inatçılıkla düşünceler savunulmaya çalışılmaktadır. Sorunlara veya önerilen çözümlere tepkisel tavırlarla meydan okumak, taraftar bağlılığını güçlendirmekte ise de insanların biraraya gelme, diyalog ve uzlaşma iradelerini zayıflatmaktadır. Diyalog ve uzlaşma zeminini kaybettiğimizden dolayı, farklı olanların doğruları ile zenginleşemiyoruz. Başkalarının haklarına sahip çıkmak bir insanlık erdemidir. Katılmasak da, hakkı ihlal edilenlerin yükünü paylaşmak, onurlu insan olma refleksinin doğal bir sonucudur. Demokratik ülkelerin gücünün yasaklara değil, özgürlüklere dayalı olduğu gerçeği gözardı edilmemelidir.

Değerli Konuklar,

Yaşanan gerilimlere kim sebep olursa olsun, bu ortamda gelişen kin ve nefret söyleminin farklı düşünce ve inanç sahipleri arasında “duygusal bir kopuş”a yol açtığı açıktır. Kalp ve gönül dünyasını ilgilendiren bu duygulardaki ayrışmaların, birlikte yaşama irademiz üzerinde olumsuz sonuçlar doğuracağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu olumsuz sonuçlar siyaset, kültür, inanç, sanat, spor ve buna benzer etkinliklerde, farklı kesimlerin birarada yaşamaları için gerekli olan “buluşma alanlarını” yok etmektedir.

Kin ve nefret söyleminin, korkuyla buluştuğu böyle bir noktada, insanlarımızı iç dünyalarına hapsedilmiş inançlar ve beyinlerinden dışarı çıkaramadıkları düşüncelerle baş başa bırakıyoruz. Oysa, çoğulcu ve katılımcı demokratik sistem, “farklılıkların sesli yaşaması” gerektiği çağrısını yapıyor. Yüzyıllardır biriktirdiğimiz köklü kültür yapımız ve oluşan inanç dünyamız, demokrasinin tam da bu çağrısıyla örtüştüğünü söylüyor. Sahip olduğumuz bu sevgi ve hoşgörü kültürünün lojistik desteğine ihtiyacımız vardır.

Kainatın özü insan, insanın özü ise eşdeğeri bulunmayan onurudur. Hukukun ve dinlerin koruma altına aldığı yegane değer budur. Mahkememizin 52. kuruluş yıldönümünde size verebileceğimiz söz, bu değerin korunması konusunda mensuplarımızın kararlı iradelerinin devam edeceğidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bu yıl yaş haddi nedeniyle emekli olan üyemiz sayın Mehmet Erten’e yeni hayatında sağlık ve esenlik dileklerimi sunuyor, yakın zamanda aramızdan ayrılan emekli üyemiz Servet Tüzün’e de Allahtan rahmet diliyorum.

Başta zatıalileri olmak üzere, katılan tüm konuklarımıza Mahkememiz adına teşekkür ediyor saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

25 Nisan 2014
Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı

HAŞİM KILIÇ İÇİN YAPILAN ‘CAPS’LER PAYLAŞIM REKORLARI KIRIYOR: İŞTE HAŞİM KILIÇ CAPSLERİ

İşte Haşim Kılıç’ın konuşmasının ardından Twitter’a yansıyanlar:

@koraycaliskan: Haşim Kılıc’a karşı boş olmayanlar?

@efkanbolac: Hafızası 24 saate ayarlılar Haşim Kılıç’ın pek haşin demokrat olduğunu zannedecek. Ama hayat sadece tek bir konuşmadan ibaret değildir.

@yektakopan: Haşim Kılıç bütün dinleyenleri bütünlemeye bırakıp velilerini görüşmeye çağırdı. Tam “Ben yırttım galiba,” derken Cumhurbaşkanı da radara yakalandı.

@aethewulf: Haşim Kılıç’ın ortalama bir anayasa hukuku kitabında yer alan ilkeleri arka arkaya söylemesi bile hükümeti zıvanadan çıkartabiliyor.

@haykobagdat: Başbakan’ın yüzüne karşı bu sözler soylenmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Bravo Haşim Kılıç.Bizim yayın biraz erteleniyor ama şikayetçi değilim. Haşim Kılıç uzun konuşsun.

@erenaksoyoglu: Haşim Kılıç yaramazlık yapan çocuğuna fırça atar gibi konuşuyor.

‏@peynirgemisi: Haşim Kılıç “yeni bir vesayet düzeni” diyerek bu döneme imza atan iktidara kalın giydirdi.

@meldaonur: Haşim Kılıç resmen fırça atıyor…Cumhurbaşkanı azcık, RTE ve bakanlar hiç alkışlamadı. Haşim Kılıç bin TOMA gücünde…

@HukukVar: Haşim Kılıç’a çıkar cübbeni çık ringe denecek yine millet bu ucuz cümleleri yutmaz.Kuvvetler ayrılığı gereği budur!

Mustafa Altıoklar: Ali Babacan’ın saklayamadığı gülümsemesine kaç puan.

Elif Ilgaz: Bu kadar fırçadan son zehir zemberek açıklamalara hazır olmalıyız. Tabii seviyesi düşük…

Hakan Aygün: Erdoğan çok bozuldu, Kılıç’ı alkışlamadı. Korkudan AKP’li bakanların bazıları da alkışlamadı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/64759/Hasim_Kilic_in_konusmasinin_tam_metni.html

Posted in ANAYASA, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, HUKUK-YARGI-ADALET, SİYASİ TARİH | Leave a comment

ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Bruce Fein Ermeniler 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katletti *** Lies, Damn Lies, and Armenian Deaths *** “ARMENIANS HAVE KILLED 2 MILLION OTTOMAN CITIZENS”

ABD’DEN ŞOK RAPOR * BEYAZ SARAYIN ARŞATIRMASI

ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.
Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı.

Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”

Bruce Fein

is a lawyer in the United States who specializes in constitutional and international law. Fein has written numerous articles on constitutional issues for The Washington Times, Slate.com, The New York Times, Legal Times, and is active on the issues of civil liberties. He has also worked for the American Enterprise Institute and the Heritage Foundation, both conservative think tanks, as an analyst and commentator.

Fein is a principal in a government affairs and public relations firm, The Lichfield Group, in Washington, D.C..He is also a resident scholar at the Turkish Coalition of America

Bruce Fein
Posted: June 4, 2009 06:10 PM

Lies, Damn Lies, and Armenian Deaths

On April 24, 2009–Armenian Remembrance Day– President Barack Obama issued a statement “remember[ing] the 1.5 million Armenian [deaths] in the final days of the Ottoman Empire.” The President stumbled.

To paraphrase Mark Twain, there are three kinds of lies: lies, damn lies, and the number of Armenians who are claimed by Armenians and their echo chambers to have died in an alleged World War I genocide. Almost a century later, the number of deaths they assert oscillates between 1.5-2 million. But the best contemporary estimates by Armenians or their sympathizers were 300,000-750,000 (compared with 2.4 million Ottoman Muslim deaths in Anatolia). Further, not a single one of those deaths necessarily falls within the definition of genocide in the authoritative Genocide Convention of 1948. It requires proof that the accused was responsible for the physical destruction of a group in whole or in substantial part specifically because of their race, nationality, religion, or ethnicity. A political or military motivation for a death falls outside the definition.

Immediately after the war, when events and memories were fresh, Armenians had no incentive to concoct high casualty figures or genocidal motivations for their deaths. Their objective was statehood. Armenians were encouraged by the self-determination concept in President Woodrow Wilson’s Fourteen Points, (while conveniently forgetting that they were a minority in Eastern Anatolia where they hoped to found a new nation). Armenian leaders pointed to their military contribution to defeating the Ottomans and population figures that would sustain an Armenian nation.

Boghus Nubar, then Head of the Armenian Delegation to the Paris Peace Conference (1919), wrote to the French Foreign Minister Stephen Pichon: “The Armenians have been, since the beginning of the war, de facto belligerents, as you yourself have acknowledged, since they have fought alongside the Allies on all fronts, enduring heavy sacrifices and great suffering for the sake of their unshakable attachment to the cause of the Entente….” Nubar had earlier written to the Foreign Minister on October 29, 1918, that Armenians had earned their independence: “We have fought for it. We have poured out our blood for it without stint. Our people played a gallant part in the armies that won the victory.”

When their quest for statehood shipwrecked on the Treaty of Lausanne and annexation by the Soviet Union in 1921, Armenians revised their soundtrack to endorse a contrived genocide thesis. It seeks a “pound of flesh” from the Republic of Turkey in the form of recognition, reparations, and boundary changes. To make their case more convincing, Armenians hiked the number of deaths. They also altered their story line from having died as belligerents against the Turks to having perished like unarmed helpless lambs.

Vahan Vardapet, an Armenian cleric, estimated a prewar Ottoman Armenian population of 1.26 million. At the Peace Conference, Armenian leader Nubar stated that 280,000 remained in the Empire and 700,000 had emigrated elsewhere. Accepting those Armenian figures, the number of dead would be 280,000. George Montgomery of the Armenia-American Society estimated a prewar Armenian population of 1.4-1.6 million, and a casualty figure of 500,000 or less. Armenian Van Cardashian, in testimony before the Senate Foreign Relations Committee in 1919, placed the number of Armenian dead at 750,000, i.e., a prewar population of 1.5 million and a post-war figure of 750,000.

After statehood was lost, Armenians turned to their genocide playbook which exploited Christian bigotries and contempt for Ottoman Muslims. They remembered earlier successful anti-Ottoman propaganda. United States Ambassador to the Ottoman Empire during the war, Henry Morganthau, was openly racist and devoted to propaganda. On November 26, 1917, Morgenthau confessed in a letter to President Wilson that he intended to write a book vilifying Turks and Germans to, “win a victory for the war policy of the government.” In his biography, “Ambassador Morgenthau’s Story,” Morgenthau betrays his racist hatred toward Turks (“humanity and civilization never for a moment enters their mind”) and unconditional admiration for Armenians (“They are so superior to the Turks intellectually and morally.”).

British Prime Minister Gladstone’s histrionic figure of 60,000 Bulgarian Christians slaughtered in 1876 captured the imagination of the west. The true figure later provided by a British Ambassador was 3,500–including Turks who were first slain by the Christians.

From 280,000-750,000, Armenians initially raised their death count to 800,000 to test the credibility waters. It passed muster with uninformed politicians easily influenced by campaign contributions and voting clout. Armenians then jumped the number to 1.5 million, and then 1.8 million by Armenian historian Kevork Aslan. For the last decades, an Armenian majority seems to have settled on the 1.5 million death plateau–which still exceeds their contemporary estimates by 200 to 500 percent. They are now testing the waters at 2.5-3 million killed as their chances for a congressional genocide resolution recede. It speaks volumes that champions of the inflated death figures have no explanation for why Armenians on the scene would have erred. Think of the absurdity of discarding the current death count of Afghan civilians in the United States-Afghan war in favor of a number deduced in the year 2109!

Armenians have a genuine tale of woe. It largely overlaps with the tale of tragedy and suffering that can be told by Ottoman Muslims during the war years: 2.4 million deaths in Anatolia, ethnic cleansing, starvation, malnutrition, untreated epidemics, and traumatic privations of war under a decrepit and collapsing Empire.

Unskewed historical truth is the antechamber of Turkish-Armenian reconciliation. That is why the Government of Turkey has proposed an international commission of impartial and independent experts with access to all relevant archives to determine the number and characterization of World War I deaths. Armenians are balking because they are skeptical of their own figures and accusations.

*Bruce Fein is a resident scholar at the Turkish Coalition of America.

http://www.huffingtonpost.com/bruce-fein/lies-damn-lies-and-armeni_b_211408.html

Posted in EMPERYALİZM, ERMENİ SORUNU | Leave a comment

Bunun adı ihaleye fesat karıştırma

Mustafa Çakır
Cumhuriyet
23 Nisan 2014 Çarşamba

Bunun adı ihaleye fesat karıştırma

CHP’ye göre Borç Üstlenim Yönetmeliği, 3. köprü ve havaalanı ihalelerinin koşullarını kökten değiştirdi ve ‘işe fesat karıştı’. TMMOB de dava açmaya hazırlanıyor.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), tartışma yaratan Hazine’nin “Borç Üstlenim Yönetmeliği”ni dava için incelemeye aldı. Yönetmeliği değerlendiren CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak da “İş ihaleye fesat karıştırma noktasına gidiyor” dedi. “Şirketlerin böyle bir garanti verileceğinden haberleri var mıydı ?” diye soran Öztrak, TBMM’de de önerge verdi.

“Hazine Müsteşarlığı Tarafından Gerçekleştirilecek Borç Üstlenimi Hakkında Yönetmelik” geçen cumartesi günü Resmi Gazete’de yayınlandı. 3. havaalanı, 3. köprü gibi dev projeleri kapsama alan yönetmelik ihaleyi alanların kredi borçlarına devlet garantisi getiriyor. Yönetmelik çıktığı günden bu yana geniş bir çerçevede tartışılıyor. Çevre, şehircilik, özelleştirme konularını yakından izleyen TMMOB bu yönetmeliği de incelemeye aldı. 3. köprü, 3 havaalanı projelerinin davalık olduğuna dikkat çekilirken, yönetmelik hakkında da incelemenin ardından yargı yoluna başvurulabileceği öğrenildi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak da ihalelere taraf olanlar başta olmak üzere yönetmelikten etkilenenlerin idare mahkemelerine, Danıştay’a dava açabileceklerini belirtti. “Borç Üstleniminin”ihale şartlarını tamamen değiştirdiğine dikkat çeken Öztrak, “Aslında iş ihaleye fesat karıştırılması noktasına da gidiyor. Acaba şirketlerin ihale sözleşmesi yapılmış olan projelere böyle bir garanti verileceğinden haberleri var mıydı ? Öyle mi razı oldular ?

Yönetmelik ile ihale şartları değişti. Şimdi kredi aramaya çıktıklarında arkalarında Hazine garantisi var” dedi. Öztrak, yönetmeliğin neden 14 ay sonra çıktığının da açıklanması gerektiğine dikkat çekerek, “Kime ne avantaj sağlandı” diye sordu. Öztrak, yönetmeliği soru önergesi ile TBMM gündemine de taşıdı. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın yanıtlaması istemiyle önerge veren Öztrak, şu sorulara yanıt istedi:

“Ekonomide güven var ise neden özel kesim Hazine garantisi olmadan dış piyasalardan altyapı projeleri için finansman alamama durumuna düşmüştür ? Yönetmeliğin 5. maddesiyle borç üstlenim anlaşmalarının Resmi Gazete’de yayımlanmasının yasaklanmasına neden gerek duyulmuştur? Halka ve piyasalara bilgi verilmesinin projelerin geleceği açısından ne tür sakıncaları olduğunu açıklar mısınız? Bunun, saydamlığı azaltarak riski daha da artıracağını düşünmüyor musunuz ? 4749 Sayılı Kanun’un (Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun) 8/A maddesi 21 Şubat 2013’te yürürlüğe girmesine rağmen yönetmeliğin çıkarılması için neden bir yıldan fazla süre beklenmiştir ?

Böylelikle bazı şirketlere ayrıcalıklar sağlanmış mıdır ? Yönetmeliğin Geçici 1. maddesi kapsamında, 4749 sayılı Kanunun 8/A maddesi yürürlüğe girdiği tarihten önce ihale ilanına çıkılmış projelerle ilgili olarak müsteşarlık görüşünün, kısmi üstlenim taahhüdünün ve borç üstlenim limitinin uygulanmayacağı belirtilmektedir. Bu projelerin almış olduğu dış kredilerin üstlenimi Hazine tarafından nasıl yapılacaktır ?

Yönetmeliğin 11. maddesiyle, Bakanlar Kurulu’na borç üstlenim anlaşması imzalandıktan sonra projenin finansmanı kapsamında müsteşarlık, kreditör ve ilgili taraflar arasında imzalanan tüm anlaşmalarda, müsteşarlığın yükümlülüklerinin kapsamını, maliyetini ve yükümlülüklerini yerine getirme usul ve esaslarını değiştirme yetkisi tanınmaktadır. Bu uygulamanın ihaleye fesat karıştırmanın önünü açacağını düşünmüyor musunuz ?”

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/64127/Bunun_adi_ihaleye_fesat_karistirma.html

Posted in Ekonomi, Gundem, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

Sizce kimi tarif ediyor: Narsis Kişilik Bozukluğu

Aycan Esenergül/Uzman Psikolog
24 Nisan 2014 Perşembe
Cumhuriyet

Sizce kimi tarif ediyor:
Narsis Kişilik Bozukluğu

“Olağanüstü” kişiler olduklarına inandıkları için, başkalarının da kendilerini öyle görmesini beklerler. Bu nedenle de, en çok kendilerine “koşulsuzca biat” edenlerle ve kendilerine eş düzeyde olduklarını düşündükleri sayılı kişiyle yakınlık kurabilirler. Özveriyi hep başkalarından beklerler, çünkü onlar uğruna her şeyin yapılacağı insanlardır.

Son yıllarda Türk siyasetinde ara vermeksizin yer alan aktörlerin davranış ve söylemlerini takip ettikçe, klinik psikoloji üstüne olan bilgilerim su yüzüne çıkmakla kalmıyor, olası gelişmeler için kaygı düzeyim de artıyor.

Birçoğunuz bilirsiniz; “Narsisizm” terimi, kaynağını Klasik Yunan mitolojisinde bir su birikintisinde yansıyan görüntüsüne âşık olan genç Narcissus’tan almakta.

NKB, üstünlük duygusu, patolojik boyutlara ulaşan bir beğenilme gereksinimi ve diğerleriyle “empati” yapamama biçiminde ortaya çıkan bir kişilik bozukluğudur.

Temel belirtiler

Kendini, olduğundan çok daha yetenekli ve üstün görür, başarılarıyla kibirlenir, onay, beğeni ve övgüleri aşırı önemser.

Beklediği övgü gelmediğinde ve eleştirildiğinde şiddetli olumsuz duygulara boğulur. Öfkesini akılcı bir filtreden geçirmeden, kontrolsüzce yansıtır. Karşı çıkanları aşağılamakta, cezalandırmakta, suçlamakta ve değersizleştirmekte tereddüt etmez.

Her türden durum ve ilişkinin merkezine kendisini koyduğu için, kimsenin ondan talebinin veya ne hissettiğinin, ne söylediğinin, ne istediğinin ya da güçlerinin ayırımına fazla varamamak gibi süreğen bir “empati bozukluğu” içindedir.

Çoğundaki yaygın düşünce ve davranış biçimi, her konu üstüne bir düşüncesi ve lafı olması gerektiğine olan inançtır. Herhangi bir konudaki yeterliliğini sorgulamaz, sınırlarını bilmez. Bu nedenle, konuşmaları, çoğu zaman yüzeysel konuşmaların ötesine geçmediği gibi, empati yoksunluğu nedeniyle kötü bir dinleyici olduğu için, diğerleriyle olan iletişimi iletişim değil, yalnızca monologdur.

Kendisini her konuda “haklı, hak sahibi” ve “ayrıcalıklı” görür. Bu nedenle, yasal ve/veya etik olmayan davranışlarının sorumluluğunu üstlenemez.

Genellikle başkalarının kendisini kıskandığını düşünür. Kendisi de diğerlerinin başarılarını, yaptıklarını, değerlerini, konumlarını kıskanır.

Diğer insanlarla ilişkilerinde salt kendi çıkarlarını düşünüp, başkalarının zaaflarından yararlanarak hedeflerine ulaşmayı gözetir.

Her ilişkide, kendini beğenmiş, ukala ve küstah bir tutum içine girer, kendisinin vazgeçilmez olduğuna inanır.

Narsisler ve yanındakiler

“Olağanüstü” kişiler olduklarına inandıkları için, başkalarının da kendilerini öyle görmesini beklerler. Bu nedenle de, en çok kendilerine “koşulsuzca biat” edenlerle ve kendilerine eş düzeyde olduklarını düşündükleri sayılı kişiyle yakınlık kurabilirler. Özveriyi hep başkalarından beklerler, çünkü onlar uğruna her şeyin yapılacağı insanlardır. Vermezler, alırlar. Çevresindekiler, saygı, beğeni ve sevgi aktarımında kusur etmedikleri, onunla çelişmedikleri, egosunu besledikleri sürece narsisin gözündeki rütbelerini koruyabilir.

Kişisel “çıkarların” ya da “korkuların” ötesinde, böylesine sınırsız ve sonsuz bağlılık ve eş-tavır sergileyebilmek, farklı bir düşünce ya da eylem biçimi ortaya koyamamak için diğerinin her anlamdaki “üstünlük” halinin karşısında, kendini sürekli aşağılarda görmek vardır doğallıkla. Dolayısıyla, nitelikleri ve özsaygıları sınırlı olan veya statü hiyerarşisinde kendini diğerinin altında gören insanlar ancak bu kadar teslim olabilirler bir diğerine.

NKB oluşumundaki nedenler

Aile öykülerine bakıldığında, çoğunun, bir yandan aşırı kollayıcı, diğer yandan çocukla paylaşım ve eşit bir iletişime dayanmayan ilişki kuran, kinci anne ve aşırı otoriter, uzak, cezalandırıcı ve katı baba modelli aile içinde yetiştikleri; erken çocukluk ve ilk gençlik döneminde, duygusal anlamda aç ve kılavuzsuz bırakılmış oldukları saptanmıştır.

Erkek çocuğa daha fazla değer atfederek, çok daha fazla gelişim olanakları sunan kültürel yapımız düşünüldüğünde, Türkiye’de NKB tanısı almış olanların, yaklaşık yüzde 75-80’ini erkeklerin oluşturması, bir rastlantı değildir.

Ekonomik ve siyasi nedenlerle özellikle 1970’lerle birlikte ivmesi artan iç göçün sonucu hızlı kentleşme ve gecekondulaşmayla, bireyler arası gelir, güç ve refah dağılımlarındaki hızlı bir dikey değişim olmasının da NKB gelişimi üstüne olası etkileri vardır. Bir yandan, kapitalist tüketim arzu nesnelerine sahip olabilmek yükselen değer haline gelirken, diğer yanda, kendi yaşamında o nesnelere ulaşabilmenin ne denli zor ya da olanaksız olduğunu görmek, kişinin kendini diğerlerine göre yoksun bırakılmış olduğunu sürekli duyumsamak kolay başa çıkılacak bir durum olmasa gerek.

Kendi çevresinde, olumlu bazı özellikleri öne çıkarken, onca öykündüğü varoluşun hâlâ çok uzağında kalmanın paralayıcı ezikliği, bazı kişilerde patolojik bir savunma mekanizması olarak narsis özellikler geliştirmeyle ödünlenebilir.

NKB, özellikle, bazen kişisel yetenekleri, bazen toplumsal yapılanma sürecinin içerisindeki değişimler, bazen de şans gibi etkenlerle, itibar, statü ve/veya maddi güç açılarından, hızlı yükselme fırsatı bulmuş bireyler arasında görülmektedir.

Dramatik sonuçları olabilir

Gücü, statüyü ve varsıllığı ana değerler olarak saygı ve beğeniyle öne çıkaran, bunların kaynağını veya ne ölçüde hak edilmiş olduğunu fazla sorgulamayan toplumsal yapımız bir yanda. Kadınların mevcut toplumsal statülerinin değişmesi için eğitim ve eğitimin niteliğine kayda değer yatırım yapmayan erkek-egemen üst-sistemler ve global ekonomik değişim politikalarıyla hızla yaratılan yeni üst toplumsal sınıflar diğer yanda. Aile içinden başlayarak, tüm üstyapı kurumlarına yayılan, içselleştirilmiş bir demokrasi ve evrensel çocuk-insan hakları anlayışı, söylemi, uygulamaları da bunca eksik olup, itaat önemli bir toplumsal değer olmayı sürdürürken, hem mevcut NKB olgularını pekiştireceğiz, hem de daha nicesini yaratacağız kaygısı içindeyim.

Daha geniş bir çerçevede, çok dramatik sonuçları olabilecek bir başka kaygım daha var. Bariz NKB belirtileri sergileyen kişileri, önce toplumsal statünün doruklarına getirip, sonra değersizliklerini, ayıplarını, yanlışlarını, başarısızlık ve erdemsizliklerini açığa çıkartınca gerek tarihte, gerek kişisel cinnet durumlarında nice örneğini gördüğümüz çok vahim sonuçlar ortaya çıkabiliyor.

Her insan ağır eleştiri, reddedilme ve prestij kaybı yaşadığında mutsuz olur kuşkusuz ama bu, narsisler için dayanılamayacak kadar yıkıcıdır. Olumsuz bir sonuçta, durumu kabullenip, sorumluluklarını görüp, başarısızlığını olgunlukla üstlenip, özeleştiri yaparak geri çekilen NKB olguları ne yazık ki çok beklendik bir durum değil. İşte o vakit, kendileriyle birlikte, bizi de topyekûn ateşe atmamaları, büyük riskler almamaları için, son derece dikkatli, bilinçli, akılcı, sağduyulu ve serinkanlı olmak gerek.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/64423/Sizce_kimi_tarif_ediyor__Narsis_Kisilik_Bozuklugu.html

Posted in Genel Kultur, HAYATIN İÇİNDEN, Saglik, SİYASİ TARİH | Leave a comment

Atatürk’ün Ermeni Konusuna Bakışı!… *** Batı’nın Türk düşmanlığı “Ermeni – Kürt meselesi” …

Batı’nın Türk düşmanlığı “Ermeni – Kürt meselesi” …

Oca 31, 2010

Atatürk’ün Ermeni Konusuna Bakışı!… “Kürt meselesi”

Atatürk’ün yazışma ve konuşmalarından Ermeni konusu üzerine neler dediğini tarayıp, bir kitapta topladım. Karşımıza önemli bir bilgi ve değerlendirme zenginliği çıktı. Bunlar konu başlıkları halinde şöyle sıralanabilir:

* Tehcir bir zorunluluktu.

* Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.

* Tehcir edilenler hayattadır.

* Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin hayatını kurtarmıştır.

* Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan, asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.

* Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.

* Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.

* “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasi emellere dayanmaktadır.

* Siyasi emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.

* Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer vasıtadır ve paralel kullanılmaktadırlar.

Bunlardan sadece son üçünü ana hatları ile ele alabileceğiz.

Türk ulusu, Ermenilere soykırım yaptınız iddialı saldırılara üçüncü kez muhatap olmaktadır. İlki 1915 Tehciri’nden sonra 1916′da başlar, 1918 Mondoros Mütarekesi’nden sonra yoğunlaşır.

İkincisi 1920′dedir. Türk ulusunun canını, namusunu, toprağını kurtarmak için Çukurova’da Antep, Maraş ve Urfa’da Fransız-Ermeni işgalcilerine karşı direnmesi üzerine ve özellikle Şubat 1920′de Maraş’tan Fransız-Ermeni işgalcilerini kovuncadır.

Üçüncüsü de 1965′te başlatılır ama asıl saldırı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK terör örgütü ile ABD’nin ve AB’nin istediği şekilde bir diyaloğa girmeyip siyasi çözümü reddederek silahlı mücadeleyi sürdürme kararlılığı üzerine 1995′te başlatılır.

1995′e kadar, 30 yılda Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır şeklinde karar alan veya bildiri yayınlayan sadece altıdır(1). 1995′ten 1998′e kadar karar alanlara dokuz ilave daha olur. 1999′da PKK başarısız olunca, Güneydoğu’yu Türkiye’den kopartamayınca yani PKK’ya verilen görev gerçekleşmeyince soykırımlı saldırılar bunaltıcı şekilde yoğunlaşır. Sadece 2000 yılında 7 karar çıkar. 2001 2006′da bunlara 17 karar daha eklenir.

1965′ten 2007′ye kadar toplam 39 karar çıkar, bunlara eyalet kararları dahil değildir. 39 kararın 6’sı 30 yılda, 1965-1994 arasında çıkar. 1995′te saldırılar yoğunlaştırılır, 4 yılda (1995-1998) 9 karar, 2000′de 1 yılda 7 karar, 2001 ve sonrasında ise 17 karar çıkartılır. 39 kararın 24′ü 1999 sonrasında, yani PKK başarısız kılındıktan, Türkiye AB’ye aday yapıldıktan sonradır. 1997′de adaylığı reddedilen Türkiye’nin 1999′da yani PKK başarısız kılındıktan sonra aday yapılmasının anlamı ve arkasından aday yapılan Türkiye’ye Ermeni soykırımı kartı ile siyasi saldırıların yoğunlaştırılması dikkat çekici ve uyarıcıdır.

Ayrıca 2000 yılında, soykırım suçlamasıyla yapılan siyasi saldırıların yanı sıra, Batılı sermayedarlarının çıkarttığı Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizleri ve sonuçları da göz önüne alındığında, Türkiye’nin planlı bir siyasi-ekonomik-sosyal tehditle karşı karşıya olduğu anlaşılmaktadır.

Saldırıların sürecine ve yoğunlaşma dönemlerine dikkat edilirse konunun tarihi bir hesaplaşma değil, siyasi bir hesap olduğu ortaya çıkmaktadır. Birinci ve ikinci saldırılar Sevr öncesidir. Üçüncü saldırı ise Kürdistan kurma öncesidir. Sözde Ermeni soykırımı konusu ile Kürdistan kurma konusunun ne ilgisi var denilebilir. İkiz konulardır. Tarihimizde paralel yürütülmüştür. Bu günde paralel yürütülmektedir.

Soykırımlı saldırılara Atatürk’ün bakışı, tarihi bir konu şeklinde değil, siyasi hedefleri gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanma şeklindedir. Yani mücadele alanı tarih değil, siyasettir demektedir. Ki kendisi de tarihle değil, siyasetle ve güçle çözmüştür.

Atatürk’ün sözde soykırım iddiaları üzerine tespit ve değerlendirmelerini sorularla açıklığa kavuşturalım. Biz soralım, O yanıtlasın.

Türkiye’ye yapmadığı ve yapmadığını bildikleri halde neden “Ermenilere soykırım yaptınız” suçlamaları ile saldırıyorlar. Bunları neden yapıyorlar?

“… Düşmanların bütün çalışması, barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda memleketimizi dışarıda ve içeride güçsüz bir durumda bırakarak, istedikleri her şeyi kabul ettirmeyi amaçlıyor…” (24 Nisan 1920-TBMM)

O günlerde Sevr Anlaşması gündemdeydi. Sevr ile istediklerini kabul ettirmek için, “Ermenilere kırım yaptınız, yapıyorsunuz” saldırısı ile Türkiye’yi suçlu duruma düşürüp dıştan destek görmesini önlemeyi, hayır deme direncini kırmayı amaçlamışlardı.

Şimdi 1995′te yoğunlaşan, 2000′de doruğa çıkan saldırıların amacı daha iyi anlaşılmaktadır. 1995 yılı için Ata’nın açıklamasındaki, “barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda” ifadesinin yerine “PKK ile silahlı mücadeleyi bıraktırıp, siyasi çözümün dayatıldığı şu sıralarda” ifadesi konularak okunması yeterli olmaktadır. 2000′li yıllar için konulacak ifadeler çoğalmaktadır.Birkaçını sıralayalım.

* “Kendisine verilen görevi PKK başaramayınca, PKK’nın yapamadığını bizzat yaptırmak için AB adaylığına kabul edilen Türkiye ile adaylık koşullarının belirleneceği şu sıralarda…”

* “AB’ye uyum paketleri adı altında verdirilecek ödünlerin Türkiye’ye kabul ettirileceği şu sıralarda…”

* “İncirlik Üssü kullanım koşullarının görüşüleceği şu sıralarda (2000 Baharı-ABD için)…”

* “BOP’un gerçekleştirileceği şu yıllarda…”

* “Kuzey Irak’ta bir devlet yapılanmasına başlanacağı şu sıralarda (2002)…”

* İran’a karşı ABD’nin yanında yer almasının sağlanacağı şu sıralarda…”

* “Kuzey Irak’taki devlet ilanının yapılacağı şu sıralarda…”

Atatürk’ün aynı konuşmasında sorumuzla ilgili iki yanıtı daha vardır.

“Geleceğe yönelik çıkarlarını, çeşitli baskılarla bütün dış ülkeleri aleyhimize çevirmekte gören bütün unsurlar, tümüyle yalan olan en son Ermeni kırımı uydurmasını (1920′yi kastediyor) düzenlediler… İngilizler, dış durumumuzu yani toplu öldürme iftiraları ile sarsarak, … tasarladıkları İstanbul işgalini kolaylıkla uygulayabilecek bir ortam hazırlıyorlardı…” (24 Nisan 1920-TBMM)

Başka bir konuşmasından bir alıntı daha yapalım.

“… Düşmanlarımız hakkımızda icat ettikleri iftiralarını bir Aralık Paris Konferansı’na da kabul ettirir gibi oldular. İhtimal bunun neticesi olarak, daha savaş esnasında birbirleriyle yaptıkları gizli anlaşmaların ve karşılıklı verdikleri sözlerin tatbikatına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Antep, Urfa ve Maraş’ın işgalleri hep bir karşılıklı taahhütler neticesi…” (31 Aralık 1919 Ankara)

Ata’nın bu üç açıklamasından, Ermeni kırımı konulu saldırıların basit bir suçlamadan çok öte bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye üzerine niyet besleyenler, bunu araç olarak kullanmışlar. Güncel çıkarlarını sağlamak için bir tehdit aracı, uzun vadeli planlarını gerçekleştirmede de bir alt yapı aracı olarak kullanmışlar. Bugün de Türkiye’ye yönelik planlarını ki planlarını gizlemeye de gerek görmüyorlar, gerçekleştirmede bir araç olarak kullanmaktadırlar.

Peki, bu soykırım iddiaları doğru mudur?

“Türkler tarafından Ermeniler aleyhinde katliam (İddiaları), uydurulmuş rivayetler ve bir takım yalan ve iftiralardan ibarettir.” (17 Ocak 1921-Demeç)

O halde Ermeni sorunu nedir?

“Ermeni sorunu, Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenen sorun(dur).” (1 Mart 1922-TBMM)

Ermeni sorununu dayandırdığınız Emperyalistlerin ekonomik çıkarları nedir?

“Ermeniler Van ve Bitlis’i ele geçirince, Irak’taki İngilizlerle birleşeceklerinden dolayı bütün Yakındoğu’da İngilizlerin yeri çok sağlamlık kazanacaktır.” (1 Aralık 1920)

“Ermenistan’ı Mezopotamya’da yerleşmiş İngilizlere yaklaştıracak surette uzatmak, Moskova ve Ankara hükümetlerine pek çok nahoş sürprizler yaratmak demek olur.” (27 Aralık 1920)

“Taşnakların, İtilaf devletlerinin entrikalarına alet olmaktan vazgeçmeyip… Sevr’de İstanbul hükümetine imza ettirilen anlaşma hükümlerine dayanarak Doğu vilayetlerimizi işgal için fırsat kollamaları, bu suretle Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında itilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getirip Yunanistan’ın Rumeli ve Batı Anadolu’da oynadığı rolü Kafkasya, Doğu Anadolu ve İran’da oynamaya azmetmiş olmaları …” (6 Ekim 1920)

“Musul (Vilayeti-bugünkü Kuzey Irak) bizim için çok kıymetlidir… Birincisi, civarında sonsuz servet teşkil eden petrol kaynakları vardır. İkincisi bunun kadar önemli olan Kürtlük meselesidir. İngilizler orada bir Kürt hükümeti teşkil etmek istiyorlar. Bunu yaptıkları takdirde bu fikir bizim hududumuz dâhilindeki Kürtlere de sirayet edebilir. ” (16 Ocak 1923)

Atatürk’ün bu dört açıklamasını, Sevr haritasını ve 1918′den sonraki bilgileri yan yana getirdiğimizde emperyalistlerin ekonomik çıkarları ortaya çıkmaktadır.

İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın elindeki tüm petrol yataklarını; Arabistan Yarımadası, Basra ve Musul’u; ele geçirir. Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, Osmanlının 1918 yazında işgal etmiş olduğu Bakü petrol bölgesini, Osmanlıya boşattırarak işgal eder.

Ele geçirdiği Hazar petrol bölgesi ile Ortadoğu petrol bölgesi arasını kendi kontrolünde tutup, iki bölge arasında fiziki bağı kurmak için, 1918′de kendisi tarafından kurulan Ermenistan’ı, Karadeniz kıyılarından Van Gölü’ne kadar uzatmak, Van Gölü güneyi ile Irak arasındaki boşluğu doldurmak için burada bir Kürdistan kurmak ister. Sevr haritasının doğusu işte bunu gerçekleştirmektedir.

Atatürk, bu planı anladığı içindir ki; Moskova’yı birkaç kez uyarır, uyarıları sonuç doğurur, Ankara – Moskova işbirliği gelişir ve senaryonun Ermeni ayağı kırılır.

Kürdistan’ın kurulmasını önlemek için de, Musul vilayetini Misak-ı Milli içine alır ve Türkiye’ye dâhil etmek ister. Musul alınamaz ama Sevr ile kurulmak istenen Kürdistan oyununu bozar.

Görüldüğü gibi emperyalistlerin ekonomik çıkarı, petroldür, Karadeniz’de egemenliktir. Diğer öğeler figürandır, kullanılandır. 1920′lerde bu senaryoyu Atatürk bozmuştur. Günümüzde de aynı senaryo oynanmakta, aynı figüranlar kullanılmaktadır. Sadece filmin esas oğlanı değişmiştir. O yıllarda İngiltere idi, bugün ABD’dir. İngiltere yardımcı oyuncu olmuştur. Amaçları arasına “su”ilave olmuştur.

Atatürk’e sorularımızı sürdürelim. Bu senaryo içersinde Ermenilerin rolü nedir?

“Rum ve Ermeni, Batı emperyalistlerinin hizmetçisi olan uluslar(dır).” (1 Aralık 1920-Ankara)

“Ermenistan, Doğu’da büyük bir inkılâp gayesi için çalışan mazlum milletler arasında, … bozguncu bir unsur vazifesi yapıyordu. Doğu milletlerinin temasına engel oluyordu. Doğu’da İngiliz emperyalistleri için bir dayanak noktası hizmeti görüyordu…

Ermenistan, Doğu ihtilal makinesinin iyi işlemesine mani olmak için, bu ihtilalden etkilenecek olacaklar tarafından makinenin çarkları arasına sıkıştırılmış ecnebi bir cisimden başka bir şey değildir…” (13 Kasım 1920-Hakimiyeti Milliye)

Atatürk, Ermenilerin emperyalistlerin bir maşası olduğunu, kullanıldıklarını tespit ediyor; ki bu tespitini sıkça tekrarlar, gerçeği gören Ermeniler de bu yönde açıklamalar yapar; kullanılma amaçlarının da bir siyasi hedefin gerçekleşmesi için olduğunu belirtiyor. Bu siyasi hedefin tam açıklamasını, hedefi belirleyenin ağzından verelim.

Sevr Anlaşması’nı hazırladıkları konferanslarda İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 16 Şubat 1920′de şöyle diyor:

“Müttefiklerin uğrunda savaştıkları… Amaçları arasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulması da vardır. Bu amacın gerçekleşmesine tüm müttefikler aynı derecede ant içmiş durumdadır.”

Aynı kişi, bu devletin kurulma amacını da, 22 Nisan 1920′de şöyle belirtir :

“Büyük bir Pan-İslam ya da Pan-Turan hareketi ortaya çıkabilir ve böyle bir halde, Londra Konferansı, genellikle dünya barışı bakımından, Türkiye Müslümanları ile daha doğudakiler arasına sokulmak üzere bir Hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da yeni bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştü.”

Atatürk; bu toplantı tutanaklarından haberi olmaksızın, emperyalistlerin Ermeniler üzerine neden oynadıklarını, siyasi hedeflerinin ne olduğunu tam isabetle tespit etmiş ve buna göre cephe tutmuş, bu plandan Türkiye kadar zarar görecek olan Rusya ile işbirliği yapmış ve planın gerçekleşmesini engellemiştir.

Bugün de Ermeni kartının tekrar Türkiye’nin önüne konulması, Ermenilerin tekrar kullanılmaya başlanmasının arkasında, daha önce açıklanan ekonomik çıkarlarının yanı sıra, L. Curzon’un ikinci sözündeki amaç aranmalıdır. Bundaki doğru tespit, Atatürk’ün yaptığı gibi, doğru cephe tutmayı, doğru hedefe saldırmayı sağlayacaktır.

“Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, … Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır.” (16 Haziran 1919)

“… Kürtleri Osmanlı (Türk) camiasından ayırmak, İngiliz boyunduruğuna sevk etmek, neticede Doğu Anadolu’muzu Ermenilere çiğnetmeye yol açacak(tır).” (9 Kasım 1919)

“… Basra Körfezi’nden Karadeniz’e kadar Doğu ile Türkiye arasında İtilaf devletleri nüfuz ve himayesi altında büyük bir kütle husule getir(mek)…” (6 Ekim 1920)

İngiltere, Hazar ile Basra petrol havzaları arasını kendi kontrolünde bir coğrafi bağ ile birleştirmek ve Anadolu Türklüğünün Kafkas ve Orta Asya Türkleri ile fiziki bağını kesmek için, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketini paralel yürütmüştü. Her iki hareketi kendi emperyalist politikaları için bir vasıta olarak kullanmıştı.

Atatürk, sözünü ettiği “Doğu ile Türkiye arasında büyük bir sed meydana getirme” projesini görmüş, Ermenicilik ve Kürtçülük hareketlerinin bu seddi oluşturmak için İtilaf devletleri (yani İngiltere) tarafından tezgâhlandığını ve Türkiye için tehlikelerini anlamış, inşa aşamasında seddi yıkmıştır.

Bu seddin yapılmasını önlemedeki kesin kararlılığını şöyle ifade eder :

“Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.”

Bugün de emperyalizmin bu iki vasıtası, Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde aynı kaynaklardan, aynı amaçlarla ve yine paralel yürütülmektedir ve 2007 yılı itibarı ile önemli mesafe kat etmiştir. Türkiye, Atatürk’ün kesin kararlılığını gösterme zamanını geçirmektedir.

Bugün, Büyük Ortadoğu Projesi içinde oluşturulmak istenen Doğu Seddini önlemek için “her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetinde” olduğunu anlamalıdır. Varlığını devam ettirmek için buna zorunludur. Geç kalmanın bedelini halkına kanla ödettirmemek için zorunludur. Doğu Seddini önlemek zorundadır. Önlemenin nasılı, ne yapılacağı da Atatürk’tedir. Atatürk gibi önce bağımsızlığımızı kurtarmak gerekmekte ve bunu yapabilecek teslimiyetçi olmayan bir hükümeti iş başına getirmek, yurttaşlık görevimiz olmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü
Atatürkçü Düşünce Derneği

Posted in ERMENİ SORUNU | Leave a comment

ERMENİ MESELESİNDE HAKLILIĞIMIZ BAŞBAKAN ERDOĞAN TARAFINDAN ZAYIFLATILIYOR * ABD BAŞKANI “MED YEGERN” DİYOR, TÜRKİYE BAŞBAKANI “TEHCİR” * YİNE 24 NİSAN GELDİ!!!

Türkiye, 1915 olaylarının 100. yıl dönümüne bir yıl kala, müthiş bir atak yaptı; Daha önce her 24 Nisan’da Beyaz Saray’dan gelecek Ermeni mesajının içeriğini merak eden Ankara, bu kez ABD Başkanı’nı beklemeden, kendi mesajını yayınladı.

CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK !

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, 1915 olaylarının yıldönümü vesilesiyle, Başbakan düzeyinde Ermenilere taziye mesajı yayınlandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına, Başbakanlık tarafından yazılı olarak yayınlanan mesajda, Ermenilere taziye dileklerini iletti

ABD BAŞKANI “MED YEGERN” DİYOR, TÜRKİYE BAŞBAKANI “TEHCİR”

Seçilmeden önce yaptığı kampanyada Ermenilerin soykırım iddialarını resmen tanıyacağı vaadinde bulunan ABD Başkanı Barack Obama, Başkan olduktan sonra merakla beklenen 24 Nisan mesajında “soykırım” dememiş, ancak Ermenice “büyük kırım” anlamına gelen “Med yegern” ifadesini kullanmıştı. Obama, daha sonra da her yıl yayınlandığı 24 Nisan mesajlarında aynı ifadeyi tekrarladı.

Obama’nın “med yegern” dediği 1915 olaylarından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan ise, yayınladığı mesajda Ermeniler yaşadıklarını “tehcir” olarak nitelendirdi. Başbakan mesajında, “Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır” dedi.

ERMENİLERE İLK TAZİYE: “ÖLEN ERMENİLERİN TORUNLARINA TAZİYELERİMİZİ İLETİYORUZ”

Ermenilerin 1915′te zorla yerlerinden edilmeleri anlamında kullanılan “Tehcir” kelimesi, Türk yetkililer tarafından uzun süredir dile getirilmekte olan bir tabir. Dolayısıyla bu ifade yeni değil.Ancak Başbakan’ın, 24 Nisan mesajı yayınlamasının yanısıra yaptığı bir başka “ilk”, 1915 olayları nedeniyle ilk kez o dönemde yaşanan olaylar sırasında hayatını kaybeden diğer Osmanlı halklarından ayırarak, Ermeni halkına ayrıca taziye dileklerini iletmesi;

“Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla, 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.”

DİĞER OSMANLI HALKLARI DA UNUTULMADI: OSMANLI VURGUSU

Ancak Başbakan Erdoğan, Ermeni halkını ismiyle andığı bu mesajdan hemen sonra, Türkiye’nin bu konuda izlediği politikaya uygun şekilde, o dönemde yaşanan olaylarda hayatını kaybeden diğer halkları da ayrıca andı, “Osmanlı” vurgusu yaptı:

“Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.” Başbakan’ın “Osmanlı vatandaşı” vurgusu, mesajda birkaç kez de tekrarlandı;

“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, Türk, Kürt, Arap, Ermeni ve diğer milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğu yadsınamaz.

“ACININ HİYERARŞİSİ OLMAZ”

Başbakan Erdoğan’ın mesajında, yine “Osmanlı vatandaşlarına” vurgu sayılabilecek bir başka ifadede, “acıların yarıştırılamayacağına” ilişkin sözleri oldu. Başbakan, “Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar. Tabiatıyla ne bir acılar hiyerarşisi kurulması ne de acıların birbiriyle mukayese edilmesi ve yarıştırılması acının öznesi için bir anlam ifade eder. Atalarımızın dediği gibi ‘ateş düştüğü yeri yakar’. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir” dedi.

TÜRKİYE’NİN 2008′DEKİ ERMENİ AÇILIMINA ATIF

Başbakan’ın mesajındaki bir başka unsur ise, Türkiye’nin 2008 yılında yaptığı Ermeni açılımına atıfta bulunması idi. 2008′de, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bir futbol karşılaşması için Ermenistan’a gidişiyle başlayan açılım süreci, Türkiye ile Ermenistan arasında, soykırım iddialarının da araştırılacağı bir komisyonun da aralarında bulunduğu, çeşitli işbirliği komisyonları kurulması konusunda anlaşmaların imzalanması ile sonuçlanmıştı. Ancak ne Türkiye, ne de Ermenistan, üzerinde Dışişleri Bakanları’nın imzaları bulunan Ekim 2009 tarihli bu anlaşmaları, siyasi nedenlerle, parlamentolarından geçiremediler.Türkiye, topraklarının üçte biri Ermeni işgali altındaki Azerbaycan’ın büyük baskısıyla karşılaşırken, Ermenistan da iç politika saikleri ve Ermeni diasporasının baskısıyla, anlaşmaları Meclisi’nden geçirmedi.

“AÇILIM SÜRECİNİ DİRİLTELİM” MESAJI

Başbakan Erdoğan, yayınladığı mesajda, 2008 süreci sonucunda üzerinde uzlaşmaya varılan, ancak sonradan kadük olan ortak tarih komisyonuna atıf yaparak, Ermenistan’a “açılım sürecini yeniden diriltelim” mesajı gönderdi. Erdoğan, şöyle dedi:

“Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir. Zamanın ruhu, anlaşmazlıklara rağmen konuşabilmeyi; karşıdakini dinleyerek anlamaya çalışmayı; uzlaşı yolları arayışlarını değerlendirmeyi; nefreti ayıplayıp saygı ve hoşgörüyü yüceltmeyi gerektirmektedir. Bu anlayışla biz Türkiye Cumhuriyeti olarak 1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacaktır.”

MESAJDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VURGUSU

Başbakan Erdoğan’ın mesajındaki bir başka önemli unsur ise, ifade özgürlüğüne yaptığı atıf oldu.Başbakan’ın 1915 olayları nedeniyle yayınladığı mesajda, ifade özgürlüğüne özel vurgu yapması da, uzun süre Türkiye’de kullanılması suç olan “Ermeni soykırımı” ifadesini hatırlattı.

Başbakan mesajında, “1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.” diyerek, ifade özgürlüğüne atıf yaptı.Başbakan mesajında şöyle devam etti;

“Türkiye’deki bu özgür ortamı, suçlayıcı, incitici, hatta bazen kışkırtıcı söylem ve iddiaları seslendirmek için vesile olarak görenler de bulunabilir. Ne var ki, tarihi meseleleri hukuki boyutlarıyla birlikte daha iyi anlamamız, kırgınlıkları yeniden dostluklara dönüştürmemiz mümkün olacaksa, farklı söylemlerin empati ve hoşgörüyle karşılanması ve bütün taraflardan benzer bir anlayışın beklenmesi tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir.
Hürriyet 23 Nisan 2014

Hiç kimse, duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz…
Shakespeare

YİNE 24 NİSAN GELDİ!!!

Değerli arkadaşlar,

YİNE 24 NİSAN GELDİ ve bizlere zorla kabul ettirilmek istenen sözde ermeni soykırımı yine gündemde. Bu konuda sizlere 22.04.2011 de yazmış olduğum yazımı tekrar anımsatmak istedim. Umarım, aymazlık içinde olanlar Saygıdeğer Uğur Mumcunun 30 yıl önce AB-D emperyalizminin oyunlarını belgeleyen yazısını iyi algılarlar.

Sevgi ve saygılarımla (21.04.2014).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

NOT:

Bu vesile, Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından, Çocuk bayramı olarak dünyada ilk kez ülkemizde gündeme getirilen 23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZI kutlar, sağlık ve mutluluk dolu günler dilerim. Umarım tüm yöneticilerimiz, koltuklarını bir saatliğine de olsa geleceğimiz saydığımız çocuklarımıza terk etmekten çekinmezler.

Değerli arkadaşlar,

Amerika, İngiltere ve Fransa maskesini kullanan Emperyalizm, Osmanlıyı yıkmak ve parçalamak için Rumları, Kürtleri ve Ermenileri kışkırtarak birçok isyanın çıkmasını sağlamıştır. Mustafa Kemal ATATÜRKÜN önderliğinde emperyalizme ve onların işbirlikçilerine karşı koyarak bağımsızlığı elde eden Türkiye Cumhuriyeti, birçok mazlum ülkeye örnek olmuştur. Bu başarıyı hazmedemeyen dış güçler, şimdi de aynı piyonları Türkiye Cumhuriyetini bölmek ve parçalamak için farklı yöntemleri kullanmaktadır.

Ülkemizi bölmek ve parçalamak isteyen uluslararası AB-D emperyalizmi, son yıllarda ABD de bulunan, Ermeni diasporasını kullanarak amacına ulaşmak istemektedir. Örneğin, Osmanlı dönemini içeren sözde soykırım olayları için yeniden bir tanımlama getirmişler ve yıllardır kendi ifadelerinde kullandıkları 1915-1919 olaylarını 1915-1923 yılına kadar uzatmışlardır. Böylece Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzü, kurtuluş savaşımızı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini de işin içine sokmayı hedeflemişlerdir.

Çok ilginç, 1915 yılında daha Türkiye Cumhuriyeti ortada yok ve Osmanlı sonrası ortaya 38 ayrı devlet çıkmasına karşın, emperyalist güçler suçu, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyetine yükleme peşindeler. Nitekim Ermenistan strateji uzmanı ve Ararat Bilim-Strateji Merkezi Başkanı Ayvazyan,” Ermenistan soykırımın Türkiye’ye kabul ettirme sürecinin ikinci aşamasını şimdiden dile getirmeli. Bu ikinci aşama Türkiye’den toprak talebidir. Türkiye, Osmanlı’nın Ermenilere karşı yaptığı zulmün bedelini toprakla ödetmeye zorlanmalıdır diyerek, sözde Ermeni soykırımına karşılık Türkiye’den toprak talep etmenin tam zamanı olduğunu söyledi.

Neden ve niçin, Osmanlının yaptığı işin bedeli olarak, Türkiye’den toprak talep edilmesinin tam zamanı olduğu düşünülüyor? Acaba gereken tepkinin verilemeyeceği mi zannediliyor ????

Bu konuda, Yüce Önderimizin kurmuş olduğu Türk Tarih Kurumu, Sn. Prof.Dr. Yusuf Hallaçoğlu’nun yönetiminde çok güzel bilimsel çalışmalar yapıyordu, Bu süreçte Hallaçoğlu, arkadaşları ile birlikte yaptığı araştırmalarla Ermenilerin sözde soykırım iddialarını giderek çürütmeye başlamıştı. Ne yazık ki Hallaçoğlunun dış baskılarla görevden alındığından beri 3 yıldır bir tek çalışmadan haberimiz yok!!!

Değerli arkadaşlar,

Yine 24 Nisan geldi ve bölücü yöntem devam ediyor. Sizlere bu konuda araştırmacı-gazateci rahmetli Uğur MUMCUNUN 27 yıl önce, yazmış olduğu GİZLİ BELGELERLE başlıklı yazısı ile AB-D emperyalizminin kirli amaçları için açıkladığı gerçekleri sizlere yeniden anımsatmak istedim.

Sevgi ve saygılarımla (22.04.2011).
Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

NOT:

Fransa Senatosunun 4 Mayısta tartışacağı “Ermeni soykırımı”nı inkar edenlere 5 yıla kadar hapıs cezasını öngören yasa tasarısı Anayasa Komisyonunda reddedildi. Anayasa komisyonu “Yasama organlarının tarih yazmaması gerekir. Tasarı suç ve cezaların yasallığı ilkesi ile düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı” bulunmuş (19.04.2011-Cumhuriyet). Hayret, Fransızlar giderek gerçekleri görmeye başladı galiba!!!

GİZLİ BELGELERLE (1 Nisan 1984-Cumhuriyet)

Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye’ye yapılacak askeri yardımı, Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi’nde 24 Nisan tarihinin “Soykırım Günü” olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa’da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.

24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD’nin Vietnam’daki, Fransa’da, Cezayir’deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili’de halkoyu ile seçilmiş Devlet Baþkanı Allende’nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağı nı sanıyor. Sanki ABD’nin Grenada’ya, daha düne kadar yakın bir zamanda Fransa’nın Çad’a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.

Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.

İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:

İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçe’ye çevirilmiş, önce Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan “İngiliz Belgeleriyle Türkiye” kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeniler’in Amerikalılar’ca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım:

Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb’den Lord Curzon’a yazIlan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:

Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor

Gizli Belge: Sayfa No: 60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay’in Washington’dan Lord Curzon’a yazdığı yazı:

…Amerikan Senatosu, Ermenistan’ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin başına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrýca bütün Türkiye’nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır. ..

Gizli Belge: Sayfa No: 71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes’in Lord Curzon’a yazdığı yazı:

…Amerikan hükümeti, Ermenistan’ın Adana da dahil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır. ..

Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:

…Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum’da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermeniler’in bir şansı olurdu...

Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Þubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:

…Ermenistan’a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan’a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.

Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:

Lord Curzon, Erzincan’ın da Ermenistan’a verilmesini, Karadeniz’de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor…

Bu belgeler, bugün ABD Kongresi’nde 24 Nisan tarihini “Soykırım Günü” ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD’nin Lozan Barış Antlaşması’na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.

Atatürk, Ermeni sorununun “dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini” söylememiş miydi? (Söylev ve Demeçler, C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir!!!

Biz, bugün bunca saldırıdan sonra, bu gizli belgeleri, örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?

24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920′lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalıların torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.

“Milliyetçilik” budur.
Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler?

Budur, budur, budur işte!..

Uğur MUMCU

*1* http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26277820.asp

Posted in ERMENİ SORUNU | Leave a comment

Eski ABD Hazine Müsteşarı Roberts: Sarin gazının arkasında Türkiye var

14 Nisan 2014
Aydınlık

Eski ABD Hazine Müsteşarı Roberts: Sarin gazının arkasında Türkiye var

‘Suriye Guta’daki sarin gazı saldırısının arkasında Türkiye var’ iddiasını Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Hersh’ten sonra eski ABD Hazine Müsteşarı Roberts da gündeme getirdi

Eski ABD Hazine Müsteşarı Paul Craig Roberts, Suriye’deki sarin gazı saldırısının arkasında Türkiye’nin olduğu iddiasını tekrar gündeme getirdi. Roberts, “ABD, NATO kuklası devletleri zor bir zemine itiyor” yorumunu yaptı.

Amerikalı ünlü ekonomist ve köşe yazarı, eski Hazine Müsteşarı Paul Craig Roberts, kendi internet sitesinde yayınladığı “ABD mi yoksa dünya mı sona yaklaşıyor” başlıklı makalesinde Suriye’de kullanılan sarin gazının arkasında Türkiye’nin olduğuna dair iddiaları yineledi. Roberts, ABD hükümetinin Rusya’ya karşı yaptığı hamlelerin “NATO kuklası devletleri” zor durumda bıraktığını söyledi.

Roberts makalesinde, “Seymour Hersh’in; Suriye’nin Guta bölgesindeki sarin gazı saldırısının, Suriye’ye ABD askeri saldırısını meşrulaştırmak için NATO üyesi Türkiye tarafından tasarlandığına dair araştırma raporuna” gönderme yaparak, bu tür olaylarla “ABD’nin cesur dikkatsizliği zirveye ulaşıyor” yorumunda bulundu.

Paul Craig Roberts ayrıca, “Washington’ın Ukrayna’daki dikkatsiz hamlesi ve Rusya’ya karşı yaptırım tehdidi NATO’nun kuklası devletleri tehlikeli bir zemine itti” diyerek, “Washington ABD hükümetinin hüküm ve doğruluğu konusunda diğer ülkelerin güvenini o kadar kötü bir biçimde zedeledi ki dünya ABD önderliğine olan inancını kaybetti” değerlendirmesinde bulundu.

Son Güncelleme: Pazartesi, 14 Nisan 2014

Posted in EMPERYALİZM, FAŞİZM, İSTİHBARAT KURUMLARI, MUSTAFA YILDIRIM, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment