HAYATIN İÇİNDEN Kahve Molası * Yollar

Yollar

Şimdi yine yollardayım. Bu, kısa uzun yollarda çok şey hayal ettim. Çok düşündüm. Kimi zaman yazdım, kimi zaman karşımda oturan altmış beş yaş üstü amcanın hikayelerle dolu alnına gömdüm.

Siyah tamponundan akan sularla, bir canavarın salyalı bedeni gibi otobüs. Kaptan sanki yağmuru geçmeye çalışıyor. Kaptan az daha dur dellenme, şimdi durur yağmur. Zaten yağmur durmazsa yetişemezsin. Bakma rüzgarın seni ittirdiğine. İnan bana yetişemezsin. Önünden soğuk yersin ama yine de yetişemezsin.

Kaptan çıldırtıyor beni. Düğmeye basıp kapının açılmasını arz ediyorum kaptana. Daha fazla dayanamayıp tek seferde atlıyorum otobüsten. Dışarısı soğuk ama üşümüyorum. Bilmiyorum belki de hissetmiyorum pek fazla.

Hep böyle zamanlarda bulur beni anılar. Ne zaman kaçsam hep peşimden gelir. Unutamam. Anlatamam. Ağlamak isterim tam istediğim gibi böyle; ağlayacağım sıra bir insan dikilir karşıma, ağlayamam.

Ben de sulu gözlerle karanlığı adımlarım. Her adımımı daha da karanlığa atarım. Görünmesin diye bakışlarım, yerde duran su birikintisine basarım hızla. Ve ayağımı da çekerim ıslanmadan. Aynalar konusunda iyice ustalaştım. Mesela gözlerimi görmeden saçımı düzeltebiliyorum. Yemin ederim yapıyorum. Vakti zamanında bir sokak kedisi demişti yine böyle bir havada: Bir insanın tamamıyla mutlu olması zor derdi. Hayatta asıl mutlu olan insan: Gülerken aynaya baktığında, gülmeye devam edebilendir derdi.

Bir anda soğudu her yer
İçim dışımla bir üşüyor
Tir tir titriyorum şimdi
Yalnız ağlamaklı, çaresiz
Daha birçok şey var da
Söylenecek, biri daha lazım
Beni anlatacak
Çünkü ben tükendim artık
Tükettim kendimi, çevremi
Yalnız başıma yedim
Dolapta kalan son ekmeği
Yalnız başıma pazara çıktım
Yalnız başıma bir çocuğa gülümsedim
Çocuk bırakma elini annenin
İnan bana çocuk, masum kalan
Tek kara parçası
Senin annenin elleri

Bak gözlerime çocuk,
Bir kadına anne diyebilmenin
Ne büyük saadet, ne büyük dua
Olduğunu hiçbir şey anlatamaz
Sana, şu ıslak gözlerimden başka

Büsbütün kaybettim yine
Sabah olur, aynı ay aynı gece
Günler tekrara düşüyor artık
Güneş soruyormuş ara sıra
Şu küçükken boyalarla
Çizdiklerimden biri galiba
İşte bu, özlediğim güneşe vefa

Yasin

http://parlakjurnal.com/?p=4379

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

Arşivden gündeme güncelleme * İŞTE AK SARAY’DAKİ SADE HAYAT * Zamlar bu hesapsız mirasyedi harcamalar nedeniyle sağanak gibi geliyor * Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyişi ile “TULUMBANIN SUYU BİTTİ”* EKONOMİ TÜKENDİ * Bir soru ; Tulumbanın suyu neden bitti ? . Yanıtın küçük bir kısmı aşağıdadır.

AKP iktidarının  hesapsız kitapsız ve siyasi ve kişisel çıkarlar sağlamak için yaptığı mirasyedi harcamalar nedeniyle sağanak gibi gelen ZAMLAR hepimizin belini büküyor . Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyişi ile “TULUMBANIN SUYU BİTTİ”

Tulumbanın suyu neden bitti ?

HAZİNE NASIL BOŞALIYOR

Ak Saray, internet ansiklopedisi Wikipedia’da dünyanın en büyük sarayı olarak gösteriliyor. Listede, Topkapı 13’üncü sırada, Beyaz Saray ise yok.

ÜST DÜZEY İMAM HATİPLİ VİCDANLI BİR BÜROKRAT DER Kİ ;

İmam hatip lisesi mezunu olan, AKP iktidara gelince 2003 yılında Hazine Müşavirliği’ne atanan, 2007 yılına kadar bu kadroda Bakan Ali Babacan’ın danışmanlığını Sayıştay’da baş denetçilik yapmış olan Şeref Efe SARAY için şöyle diyor ;

Müslümanlığa sığmadığını aslında anlatmaya hiç gerek yok’

“Cumhurbaşkanlığı Sarayımızın Müslümanlığa sığmadığını aslında anlatmaya hiç gerek yok. Kur’an’dan kendimize bir ölçü arayacak olursak bu saray inşası ile ilgili Allah’ın hoş karşılamadığı kibir, gurur ve israf gibi pek çok husus ile karşılaşırız. Kendilerinin, iktidarlarının ve milletlerinin itibarı için büyük binalar yapan kavimlerin akıbetleri hep kötü olmuştur. Devlet, Müslümanlardan topladığı zekatı (günümüzde vergi) ancak muhtaç insanlara ve halkın savunmasına harcayabilir. Bırakın sarayı, Müslümanlardan zorunlu olarak toplanan para ile cami bile yapılamaz. Sünnete yani Hz. Muhammed’in hayatına ve ondan sonra gelen dört doğru halifenin uygulamalarına baktığımızda ise fazlasıyla mahcup oluruz. Bizim halimiz, örnek alınması gereken Müslüman önderlerin değil, onların mücadele ettiği kibirli krallara benziyor.”

“Sarayın inşası nereden finanse edilmiştir? Borçlu olan bir devletin her ilave faaliyeti borçlanarak yaptığı kabul edilir. Çünkü, o ilave masrafı yapmasaydı bu parayla borçlarından bir kısmını ödeyecekti. Saray bir yatırım olarak milletimizin başına gelen bir felakettir. Bu tür yatırımları eskiden ‘karadelik’ diye tabir ediyorduk. 2002’den bu yana unuttuğumuz karadelik felaketi ne yazık ki yeniden ortaya çıktı.”

“Saray bir defalık inşaat maliyeti ile kurtulabileceğimiz bir bina değil. Borçlu bir devlet olğumuz için mütevazı bir hesapla saraydan kaynaklanan finans maliyetimiz yıllık 100 milyon doları bulur ve bu rakam her yıl katlanarak artar. Binanın bakım ve işletme masrafları da yıllık 100 milyon doları bulacaktır. Saray faydasız yatırımdır. Bin 150 oda için en az 2 bin kamu görevlisi istihdam etmek gerekecektir. Cumhurbaşkanlığında çalışan kişiler yüksek ücret alır. Bu kişilerin ortalama 5 bin lira aylık masrafı olur. Personel masrafı yıllık 100 milyon doları bulur.”

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan’ın açıklamalarından :

Saray’da makama göre klozet bulunduğunu, fiyatlarının 5 ile 10 bin TL arasında değiştiğini söyledi. Bazısının 17 cumhuriyet altını değerinde olduğunu vurguladı.

Saray 200 civarında özel üretim ithal avizeyle aydınlatılıyor. Eni 80 santim, uzunluğu 2,5 metre olan avizelerin tanesi en az 50 bin Euro.

Yerden ısıtma sitemi 10 milyon Avro yani 30 milyon Türk lirasına mal olmuş durumda.

sarayın peyzaj maliyetlerinin 2,5 milyar lirayı bulduğunu ve peyzaj bitkilerinin yüzde 80′inin yurtdışından ithal edildi.

Öğretmen maaşlarından örnek veren Candan, “Üç oda bir salon bir evde dış kapı çelik iç kapılar panel kapı olduğunda bir konutun ortalama kapı maliyeti yaklaşık 3 bin lira civarında. Kaçak sarayın kapı maliyetleri 33.500 hanenin kapısına bedel. Sarayın kapılarının toplam maliyeti yaklaşık 100 milyon civarında. 108 bin asgari ücretlinin maaşına bedel.

BİR SEZONLUK DOĞALGAZ TÜKETİMİ 8 BİN 333 HANEYE BEDEL” – Doğalgaz ısınma gideri 10 milyon TL. Bu da Bayburt ilini ısıtabilecek , sıcak su ihtiyacını karşılayabilecek kadar. TAŞLARI GUATELEMA VE HİNDİSTAN’DAN 63 ASANSÖR VAR – ASAN­SÖR­LE­Rİ­ 17 MİL­YO­N ­Lİ­RA

SARAYIN CAMLARI AMERİKAN – M2 bedeli 9 bin Euro (yazıyla DOKUZbin Euro) toplamda 22 bin m2 cam var. Sadece camların bedeli 701 milyon TL .

Saray’da BİR AYDA 15 bin 200 konutun elektriği kullanılmış . Bir aylık faturasının 1 milyon TL’yi aştığı belirlenen ‘Ak Saray elektriği’yle ilgili şok detaylar ortaya çıktı. Saray’ın tek başına tükettiği elektrik 15 bin 200 konutun elektrik tüketimine denk geliyor. (19.02.2015 Sözcü)

Yurt içi ve yurt dışında maliyeti ve büyüklüğüyle tartışma yaratan Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın bahçe peyzajı için de Almanya’dan 280 TIR ıhlamur, gürgen ve çınar ağacının getirtildiği ortaya çıktı. İtalya’dan da ithalat yapıldığı belirtilirken, bazı ağaçların tanesinin 5 bin Euro’ya mal olduğu bildirildi. Ağaçların bir bölümü tutmadığı için paralar boşa gitti.

Saray’ın bir sezonluk doğalgaz tüketimi 8 bin 333 haneye bedel bir tüketim oluyor. Bir hanenin dört kişilik bir ailenin yaşadığını düşünürsek 34 bin kişiyi ısıtır. Bayburt’un yarısını ısıtır. (genel not : rakamlar 2015 yılı verileridir)

Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici ;
Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın bahçe süslemelerinde kullanılmak üzere Hollanda’dan 60 TIR dolusu ağaç ve çiçek getirildi. Bir TIR’ın maliyeti 23 bin Euro” dedi.Toplamda sadece çiçekler 140 bin euro

Ankara Mimarlar Odasının açıklamasına göre Sadece ikametgah olan Saray Mutfağının yaklaşık maliyetinin 6,5 milyon TL civarında olduğu yazılıyor Tuvaletlerinde metrekaresi 300 avro olan ipekli duvar kağıdı kullanılan kaçak sarayda hangi sade hangi doğallıktan bahsediliyor.

Mutfak bölümü için toplam 650 metrekare planlanmış durumda.Izgara kebap mutfağı, sıcak mutfak, soğuk mutfak, oda büyüklüğünde derin dondurucusu, soğuk depolar ve servis hizmetleri için hazırlanan alanları içerisinde barındıran bu 650 metrekarelik mutfak ile hangi sade hayattan bahsediliyor. Mutfağının maliyeti, 34 bin 210 asgari ücretle çalışan işçinin ve 136 bin 840 kişinin mutfak giderine denk …”

Tüm bunlar yetmemiş gibi Halen yeni ve pahalı uçaklar alınıyor , tüm siyasetçilerin altına dünyanın en pahalı ve lüks arabaları alınıyor. Taraftarları zengin etmek için büyük lüks binalar yaptırıp DEVLET KURUMLAR buralarda akıl almaz kiralarla görev yapıyor.

1500 odalı sarayın maliyeti ve aylık harcamaları ise akıl almaz kadar büyük. Vee üstüne üstlük Marmaris Okluk koyunda cumhurbaşkanlığı yazlık köşkü yıktırılarak SİT alanına 300 odalı saray yapılıyor. Saray yetmiyor denizin büyük bir bölümü doldurularak buralara deniz üstünde evcikler yapılıyor .

Bakan Mehmet Şimşek’in 2015’de yaptığı açıklama vatandaşın gözünden kaçtı ; T.C.Devletinin hazinesinde bulunan 490 ton altın rezervimizin 450 tonu İngiltere’ye gönderilerek rehin edilmiş . Altın rezervinin nerede ise tamamını rehin eden bir ülke ekonomik anlamda tükenmiştir. Ve bu altınların geri dönmesi de olası değildir.

ÇAYKUR’un Katar’lılara alınan borç karşılığı rehin edildiği söylentisi ortada dolanıyor.

İktidarın yaptığı AKIL ALMAZ VERGİ ZAMLARI %30-40 seviyelerinde sağnak gibi gelirken memura işçiye , emeklilere verilen zam ise %3-4 civarında . Çiftçi ise ağlıyor. Yakın zamanda maaş ödemeleri bile tehlikede .

Naci Kaptan

30 Mart 2015 tarihinde Sözcü gazetesinde Necati Doğru şöyle yazdı;

First Lady’nin Saray’da sirkeli hayatı!

Hep rüzgarın güçlü estiği yönde kaldı. Saf değiştirmedi. Yeni Şafak Gazetesi, 12 yıldır, hatta ondan da önce, Tayyip Erdoğan ile Emine Erdoğan’ın gazetesi gibi yayın yaptı.

Dün bir haber yazmışlar.
Otur hüngür hüngür ağla!

“Saray Mutfağında Sade Hayat” diye başlık koymuşlar.  Saray’ın 9 sütuna büyütülmüş o görkemli, gösterişli, göz alıcı fotoğrafının tam altına gelecek şekilde büyük puntolarla şu cümleyi oturtmuşlar:

“Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın mutfağı oldukça mütevazı. Anadolu’nun geleneksel mutfağından farkı neredeyse yok”

Gözlerime inanamadım.
“Değer miydi?” dedim.
Halk gibi yaşıyordunuz.
Sarayı niçin yaptınız?

Bu kadar alçak gönüllü, sade, gösterişsiz, aybaşını nasıl getireceğim diye kıt kanaat yaşayan milyonlarca ev kadının mutfağından, sofrasından  farkınız olmayacaktı ise bu “gösteriş yatırımı sarayı yapmak için 5 milyar lira (hesaplar bu miktarı söylüyor)  harcamaya” neden kalktınız?
* * *
Yeni Şafak Saray’a girmiş.
Bilgi almışlar.
Konuşmuşlar.
Tam sayfa yazmışlar:
First Lady diye yazıyorlar.
Yazıya “First Lady Emine
Erdoğan sayesinde Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda
sade ve doğal yaşam öne çıkıyor” diye girmişler.
Bilinenin tam tersi!
Gerçeğin yüzde yüz zıddı!
Saray hayatı çok sade!
Okuyalım, algı verelim.
Görelim ne yazmışlar:

“First Lady Emine Erdoğan, doğal ve sade yaşamı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na da taşımış. Tamamen şaşaadan (gösterişten-süsten demek) uzak sade sofralar kuruluyor. Haftanın belli günleri oruçla geçiriliyor.

Bir kâse çorba.
Veya bir çeşit yemek.
Salatayla yeniliyor.

Sofralar ancak bir misafir varsa şenleniyor… Emine Erdoğan, mutfakta soyulan limon ve elma kabuklarını ziyan etmiyor. Onlardan sirke kurduruyor,  bu sirke temizlikte kullanılıyor…”
* * *
Bu çocuksu ve her tarafından yalan akan haber gösteriyor ki, “Süslü, pahalı, gösteriş yatırımı Saray Erdoğanları ve onların destekçilerini belli ki çok derinden panikletmeye” başladı. Aralarında çatlak büyüyor. Yamanamıyor.  Fitneci ve Parsellemeci diye ikiye kırılmalar onarılamıyor. Oylar eriyor.

Ne yapmalı?
Halkı algısından avlamalı.
Ey vatandaş!
Sen gördüğüne inanma.
Aldanma, kanma!
Saray yaptık amma!
Kopmadık fakirden.
Garipten!
Ve gurebadan.
Senin gibiyiz biz sarayda.
Bir kâse çorba!
Yanında salata!
Elma kabuğundan sirke!
Sarayda First Lady sofra!
* * *
Ne oldum delisi oldular.
“Hanımefendi” demeyi!
Aşağıya çekilmek saydılar.
Adının önüne First Lady koydular.
Sarayın P.R’cısını dürttüler.
Saray karizmayı çizdi dediler.
First Lady üzerinden işle.
Sadece içiyor bir kâse çorba.
Elma kabuğundan yapar sirke.

PEKİ GERÇEKLER ACABA YAZILDIĞI GİBİ Mİ ?

Mart 30, 2015
Sözcü

İşte Ak Saray’daki sade hayat

Sarayın 650 metrekarelik mutfağının maliyeti, 34 bin 210 asgari ücretle çalışan işçinin ve 136 bin 840 kişinin mutfak giderine denk  Sarayda sade ve doğal hayat haberine mimarlardan tepki geldi.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan “Doğa katledilerek, 3 bin ağaç kesilerek yapılan, tuvaletlerinde bir metrekaresi 300 avro olan ipekli duvar kağıdı kullanılan kaçak sarayda hangi sade hangi doğallıktan bahsediliyor.Haber bile doğal değil, Kaçak Sarayda bizim vergilerimizle Lüküs hayat yaşanıyor.

Kral Çıplak Saray Kaçak” dedi.

“Kaçak Sarayın,kaçak konutunun mutfağı 650 metrekare”
Atatürk Orman Çiftliğinde, mahkeme kararlarına rağmen ,Atatürk’ün vasiyeti ihlal edilerek yapılan sarayda sade hayat diyerek,emeğiyle geçinen yoksulluk içerisinde çocuğuna bir tas çorba yetiştirmeye çalışan herkesle dalga geçiyorlar diyen Candan “Kaçak Saray yerleşkesindeki kaçak konuttaki mutfak bölümü için toplam 650 metrekare planlanmış durumda.Izgara kebap mutfağı, sıcak mutfak, soğuk mutfak, oda büyüklüğünde derin dondurucusu, soğuk depolar ve servis hizmetleri için hazırlanan alanları içerisinde barındıran bu 650 metrekarelik mutfak ile hangi sade hayattan bahsediliyor. İki gözlü odada hayatını sürdürmeye çalışan insanlar, kaçak saraydaki mutfağın servis asansörü kadar yerde mutfak ihtiyaçlarını karşılarlarken,Kaçak sarayda sade ve doğal hayattan bahsetmek aymazlıktır.”

“Kaçak saray hayattan ve halktan kopuk”
Candan mutfağın metrekaresine dikkat çekerek “10-12 metrekare olduğuna dikkat çekerek “Binalarda 4 kişilik bir aile için ortalama 10-12 metrekarelik mutfak tasarlandığını düşündüğünüzde, 65 konutun mutfağına denk büyüklükte olan kaçak mutfakta kimse bize sade ve doğal hayattan bahsetmesin.

Kaçak sarayın,kaçak konutunun 650 metrekarelik özel üretim mutfağının yaklaşık maliyeti 6,5 milyon TL civarında. Bu maliyet doğal ve sade midir mesela?

Hane halkı istatistiklerine göre yoksul bir aile hane gelirinin %20 sini mutfağa harcıyor. Yani Asgari ücretle çalışan bir işçi mutfak gideri olarak 4 kişilik ailesi için aylık yaklaşık 190 TL harcıyor. Kaçak sarayın kaçak konutunun 650 metrekarelik mutfağının maliyeti, 34 bin 210 asgari ücretle çalışan işçinin ve 136 bin 840 kişinin mutfak giderine denk.

Bu haberin yansıdığı fotoğrafta Emine Erdoğan’ın oturduğu,altın varaklı oymalı koltuğun maliyetini açıklasınlar da, ne kadar sade hayatmış anlayalım.Bize olmayan bir hikayeyi anlatmasınlar. 1.derece doğal sit alanını katledip sonrada doğal hayattan bahsedilmesi, Kaçak sarayda ikamet edenlerin ne kadar hayattan ve halktan koptuğunun göstergesidir ” şeklinde konuştu.

http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/ak-sarayin-mutfagi-6-5-milyon-tl-787639

http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/necati-dogru/first-ladynin-sarayda-sirkeli-hayati-787316/ 

KONU  HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN http://nacikaptan.com/?p=16936

Posted in Ekonomi, Gundem, Haber, HAYATIN İÇİNDEN, NECATİ DOĞRU YAZILARI, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN * Bağımlılıklar *** CEP TELEFONU BAĞIMLILIĞINA HAYIR

CEP TELEFONU BAĞIMLILIĞINA HAYIR

Toplum sağlığını, bilhassa gençleri tehdit eden yeni bir hastalıkla karşı karşıyayız. Gençlerimizin arasında sigara içmek iyice yayıldı. Geçmişte kadınlarımız sigara içmezdi. Fakat eşitliği sigarada gördükleri için maalesef hızla yayıldı. “Kadınların erkeklerle eşitliğin ilk adımını sigarada görmeleri, kadınlar arasında sigara kullanımını arttırdı”

Daha önce Anadolu’da günümüzde kullanılan uyuşturuculara göre daha zayıf diyebileceğimiz esrar ve afyon kullanılırdı. Cumhuriyet döneminde kurulan YEŞİLAY Cemiyeti ile bu alışkanlıklarla mücadele edildi.

NATO’ya girmemizle beraber daha çağdaş uyuşturucular ile tanıştık. Hızla Amerikan hayat tarzını benimsedik. Amerikan şeysi güzeldir deyip, önce öğürerek kolayı içtik. Amerikan gazetelerine sardığımız sigaraları içtik. Daha sonra Amerikan sigaralarıyla tanıştık. Sade bunlar mı? Tanışmamızla, morfin ve eroin kullanımı arttı. LSD denilen sentetik uyuşturucu gündeme altmışlı yıllarda girdi. Yurtdışı temaslarımız artışı sonucu yeni bir uyuşturucuyla tanıştık, adı kokaindi.

ABD üsleri, askerleri azaldı ama tortusu maalesef yayıldı. Başıboş şehirleşme ailelerin çocukları üzerindeki kontrolünü azalttı. ABD’de Vietnam savaşı yüzünden kitlelerin politizasyonu artınca CİA uçakları Uzakdoğu’dan eroin taşımaya başlamışlardı. Yok edilen İtalyan mafyasının yerini CIA destekli yeni mafyalar aldı. Daha sonra arka bahçe tabir edilen Güney Amerika’dan kokain gelmeye başladı. ABD yönetimi uyuşturucu kullan, sokağa çıkma siyaseti ile gençliği pazifize etti. Sahi bizde uyuşturucu kullanımı hangi yıllarda arttı.

Bu arada tutucu ABD’nin dünya porno film, dergi ve sitelerin merkezi olduğunu da unutmayalım. Adamlar bu alanda da Oscar düzenliyorlar. Yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde okuduğum bir başlığı anımsıyorum. “SİZ HİÇ KÖY YA DA KASABADA TİNERCİ ÇPOCUK GÖRDÜNÜZ MÜ?” Ben görmedim. Tinerci çocuklar derken “Bonzai” denilen bir illet çıktı.

Ülkemizin bir hedefi olmayınca, idealizm ölünce çocuklar, gençler amaçsız yetişiyorlar.

Şimdi yeni bir uyuşturucu salgını var, ona bari DUR DİYELİM.

Akıllı telefonlar yaygınlaştıkça belediye otobüslerinde, metro da ellerindeki cep telefonlarına hapseden kişilerin sayısı hızla artıyor. Cep telefonlarının gelişmesiyle beraber facebook, twitter, instegram… gibi sosyal ağlar çıktı ve hızla yayıldı. Bunlar yetmezmiş gibi watsap uygulaması çıktı. Artık herkes ya gelen mesajları okuyor, yada cevap yazıyor.

İki sevgili görüyorsunuz, sanki ellerindeki cep telefonları sevgili. Ailecek kahvaltıya gidenlere bakıyorum, kimsenin birbirini gördüğü yok. Sohbet unutulmuş, herkes cep telefonuyla meşgul.

Bindiğimiz otobüsün, taksinin, minibüsün şoförünün elinde cep telefonu, kimi mesaj yazıyor. Hastanede, acilde, ilk yardımda herkesin elinde cep telefonu, özel güvenlikte cep telefonu, devriye gezeni nöbet tutan polisin elinde cep telefonu, makine başında çalışanın elinde cep telefonu… HAYATIMIZ CEP TELEFONU NUN ELİNDE SANKİ... Bu salgını durdurmalıyız. Geçenlerde telefonuna mesaj gelince önündeki rögara düşen kadının haberini okudum. Telefonuna mesaj gelene kadar kadın rögar kapağını görüyordu.

Yönetici arkadaşlara çağrım: MESAİ SAATLERİNDE CEP TELEFONU KULLANMAYA HAYIR. İsteyen çay molası veya yemek tatilinde kullansın. Lütfen bu çağrım kampanyaya dönüşsün.

Bursa’da 460 kişinin çalıştığı asırlık bir tekstil fabrikasında mesai saatlerinde cep telefonuyla görüşmek yasak. Şirket sahipleri de uyuyor ve santral aranıyor. İsteyenler aralarda ankesörlü telefonu kullanıyor.

Bu salgını el birliği ile durduralım.

Ekrem Hayri Peker
Kimya Mühendisi

Posted in BİLİŞİM - İNTERNET -, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

BİLİM TEKNOLOJİ EĞİTİM *** Güzel ülkemde her bir sokağa İmam_Hatip okulları açılırken , Eğitim tarikatlara devredilirken Elin oğlu Dünyanın bir ucundan diğer ucuna dakikalar içinde uçan yolcu roketleri yapıyor ..

Cumhuriyet
29 Eylül 2017, Cuma

Büyük S…. Roket: Dünyanın bir ucundan
diğer ucuna dakikalar içinde seyahat

SpaceX ve Tesla gibi dev teknoloji şirketlerinin sahibi işadamı Elon Musk, kod adı “Big F…… Rocket” (Büyük S…. Roket) olan bir projeyi kamuoyuna açıkladı.

Bu aracın dünya üzerinde seyahat içinde kullanılabileceğini ifade eden Musk, “Bu uçuşun koltuk başı ücreti standart bir ekonomi uçuşu fiyatlandırması civarında olacaktır” dedi.Elon Musk, bu yeni uzay aracı ile Dünya üzerinde herhangi iki nokta arasındaki uçuşun 1 saatin altında bir zamanda mümkün olacağını söyledi.

Musk, örneğin, Londra ile New York arasının 29 dakika olacağını, bu roket seyahatinin de herkesin karşılayabileceği bir maliyetle gerçekleşeceğini de belirtti.Yenilenebilir roket sistemleri ile çalışan uzay araçları yapan SpaceX imzalı bu uzay aracı ile Mars’ta koloni kurulabileceğini vurgulayan Musk’a göre Ay’a üs de inşa edilebilir.

“Big F….. Rocket” kod adlı bu uzay aracının ilk uçuşunun 2022 yılında yapılması planlanıyor. Avustralya’da uzayda yolculuk üzerine düzenlenen bir kongrede konuşan Musk, şirketin bu projenin maddi yükünü karşılayacak bir planı olduğunu da açıkladı.

SpaceX hali hazırda yeninden kullanılabilen Falcon9 roketi ile 16 başarılı iniş kalkış gerçekleştirdi. Dragon isimli roketle de yörüngedeki Uluslararası Uzay Üssü’ne kargo götürüp, Dünya’ya geri kargo getirebiliyor. Kasım ayı içinde de Heavy (Ağır) adı verilen bir roketin de ilk denemesi yapılacak.

Musk, “Büyük S…. Roket”in maliyetini bu üç roketin tüm kaynağını bu sisteme aktarmakla sağlanacağını açıkladı.İlk uçuşun 2022’de yapılması planlanıyor.Kongrede konuşan Musk, “Bu kadar gelişmiş roketler yapıp her uçuş sonrası bunların yok olmasına izin vermek delice” diye konuştu.Elon Musk, dünya üzerinde herhangi bir noktaya bir saatin altında ulaşabilecek bu roketin gelecek sene inşa edilmeye başlanacağını, 5 yıl içinde de ilk uçuşun gerçekleşebileceğini söyledi.

Musk, kongrede Mars yolculuğuna ilişkin de açıklamalar yaptı.SpaceX’in sahibi, 2024 yılına kadar Mars’a ikisi insanlı 4 uzay mekiği göndermek istediklerini de söyledi. Bu zamana kadar Mars’a bir “sentetik yakıt fabrikası” kurarak Dünya’ya geri dönüşü mümkün kılacak yakıtı kızıl gezegende elde etmeyi planladıklarını da açıkladı.

Mars seyahati için düşünülen roketin 100 kişi taşıma kapasitesinde olacağını açıklayan Musk, bu yolla 40 ila 100 yıl içinde kızıl gezegende 1 milyon insanın yaşam konumuna geçebileceğini belirtti.

Posted in Bilim ve Teknoloji, EĞİTİM | Leave a comment

EKONOMİMİZ KARA DELİĞE DÜŞTÜ *** Dünyanın en lüks bilmem kaçıncı uçağını alan , Dünyanın en lüks ve pahalı binlerce arabası ile saltanat süren , 1500 odalı saray ve 250 odalı SARAY’cıktan sonra Marmaris Okluk koyunda 300 odalı 400 çalışanlı ve 11 dekar da denizin doldurularak saray yaptıran yüce bilge , Dünya lideri Cumhurbaşkanına tüm hazinemiz feda olsun !!! * Devlet hazinesinde cirit atan fare masallarına inanmayın !!!

Cumhuriyet
Çiğdem Toker
29 Eylül 2017 Cuma

Bağlantılı yazılar

Bütçe bağı söküldü, ‘torba’yla tutmaz

“Bütçeyi bağlama” sonradan deyime dönüşmüş olan, hakiki bir iple bağlama işlemidir. Maliye bürokratlarının anayasal takvim yaklaştıkça sabahlayarak hazırladığı genel ve özel bütçeli kuruluşların bütçeleri üst üste konur, Maliye Bakanı da DMO menşeli iple bütçeyi bağlayarak, iyi dilekler, dua ve espriler eşliğinde üstüne düğümü atardı.

Meclis’e sunulan zalim vergi artışlarıyla dolu son “torba kanun”, 2017 bütçesini bağlayan düğümün koptuğunu gösteriyor. Bu paket, normalde ek bütçe kanunuyla getirilmesi gereken maddeleri “torba”ya atarak, bir yandan Meclis’teki muhalefeti; diğer yandan da bir avuç müteahhit şirketin zenginleşmesi uğruna, emeğiyle geçinen milyonları ezecek.

37 milyar ek borçlanma
2017 bütçesinde öngörülen açık 47.5 milyar TL’ydi. Bu tutar da Hazine borçlanmasıyla karşılanacaktı. Bir başka yasaya göre de borçlanma limiti ihtiyaç duyulursa, bir kere bakan, ikinci kez de Bakanlar Kurulu kararıyla iki kez yüzde 5’er artırım yapılabiliyor. Böylece toplamda gösterilen bütçe açığının, yüzde 10’u kadar daha borçlanma yapılabiliyor.

Bu hesaba göre 2017 yılı bütçesinde, Hazine’nin en fazla 52.2 milyar TL’ye kadar borçlanması gerekiyordu. Fakat bu limitler çoktan aşılmış. 130 maddelik “torba kanun”un ortalarında bir yerine, rakamla değil yazıyla küçücük bir rakam konulmuş:

“Net borç kullanım tutarı 2017 yılı için 1 Ocak 2017 tarihinden geçerli olmak üzere, Bakan ve Bakanlar Kurulu tarafından artırılan net borç kullanım tutarına otuzyedi milyar TL ilave edilerek uygulanır.”

Gerçek açık 89.2 milyar TL
Böylece, yılbaşında 45.2 milyar TL olarak planlanan 2017 yılı bütçe açığı, 89.2 milyar TL’ye uzanıyor. Peki, bu tutarın tamamı bakanın açıkladığı gibi savunma harcamalarına mı gidiyor?

Bu gerekçe kısmen doğru olsa bile eksik; eksik olduğu için de yanlıştır.
Maliye’nin inandırıcı olması için bu kaynağı hangi açıkları kapatmak için kullanacağını açıklaması gerekir. Yap-İşlet- Devret ve Yap-Kirala-Devret modeliyle yaptırılan tünel, köprü ve şehir hastaneleri için imzalanan sözleşmelerden başlayabilir mesela.

AKP rejimi, bütçe dışı verdiği garantilere imza attığı sözleşmeleri “ticari sır” gerekçesiyle açıklamıyor. Çünkü açıklasa, hangi şirkete döviz kuru üzerinden ne ödeyeceği ortaya çıkacak. Böylece kendisine, rejime destek veren, birlikte iş yaptıkları şirket çıkarlarını, halkın çıkarlarının önünde tutuyor.

TVF’ye Hazine’den kaynak
Torba Kanun’a eklenen bir başka maddeyle de tam bir şark kurnazlığı yapılmış.
Hazine’nin Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) hiç ismini filan anmadan kaynak aktarılmasının önü açılmış. 76. madde 76, Kamu Finansmanı ve Borç Yönetimi Kanunu’nun ek 1. maddesini değiştiriyor. “Fonlara yapılacak aktarımlar” başlıklı madde, normalde Hazine’nin fonlara kaynak aktarmasını düzenliyor. İşte yeni torba kanun, bu maddeye “sermaye şirketlerine ve/veya projelere finansman sağlayan Fonlara” ibaresini ekliyor. Bu da TVF’yi tarif ediyor.

Şimdi söyleyin:

Bu “tedbirler” savunma harcamaları arttığı için geldiyse, ticari sır gerekçesiyle açıklamadığınız garantili projelere, Hazine’den TVF aracılığıyla bizim vergilerimizi neden aktarıyorsunuz?

3. köprü, Osmangazi, Avrasya müteahhitlerine Hazine’nin TVF üzerinden aktaracağı kaynakla, ülke savunması için kullanılan savaş uçağı, tank harcamalarının ne ilgisi var?

Cevabı bilsek de soruyoruz.
Sahi siz kimi kandırıyorsunuz?

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ALEVİ’lerin MUHARREM AYI KUTLU OLSUN

Posted in DUYURULAR | Leave a comment

1930 yılında, İlkokul 3.Sınıf Öğrencileri için yayınlanan “TÜRK ÇOCUĞUNUN DİN KİTABI”

Osman Aras
osmanaras@ttmail.com
29. September 2017

“TÜRK ÇOCUĞUNUN DİN KİTABI”

1930 yılında, İlkokul 3.Sınıf Öğrencileri için yayınlanan
“TÜRK ÇOCUĞUNUN DİN KİTABI” (Fotoğrafı aşağıdadır

ATATÜRK VE ÇAĞDAŞ CUMHURİYET DÜŞMANI GAFİLLER…
HANİ, “ATATÜRK DÖNEMİNDE” DİN-İMAN YASAKLANMIŞTI ?

SİZİN NESLİNİZ, “HALİFE PADİŞAHLAR” DÖNEMİNDE BİLE,
“DİN ELDEN GİDİYOR” DİYE; HER TÜRLÜ BİLİMSEL ve ÇAĞDAŞ
GELİŞMEYE İSYAN ETMİŞTİR.

Şahap Osman ARAS
Tarihçi Yazar, İZMİR

Posted in DİN-İNANÇ, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

BİR BİLMECEM VAR ÇOCUKLAR ?

Naci Kaptan

Posted in DIŞ POLİTİKA, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

LİDERLERİN LİDERİ – Çağdaş eğitim ve öğretim sistemi, bilim egemen kafalı ve eleştirel akla sahip nesilleri yetiştirme peşindedir. İnanan değil, sorgulayan, biat etmeyen, bilimi tek yol gösterici olarak benimseyen nesillerle üretici, zengin ve refah toplumu olabilir. Eğer eğitim ve öğretim sistemi akli (laik) ve bilimsel değilse, oradan çağdaş ve üretici insan çıkmaz.

Türker Ertürk
erturkturker@gmail.com
25 Eylül 2017

Geçen gün, bir arkadaşım tarafından elektronik posta aracılığı ile gönderilen bir videoyu izledim. Videoda; ilkokul seviyesinde bir sınıfı öğretmenleri “Selamünaleyküm” diye selamlıyor ve öğrenciler hep bir ağızdan “Aleykümselam” diye yanıt veriyorlar. Arkasından dinsel içerikli ritüeller, “Siyasal İslamcı” sözler ve tekbirler. Belli ki; andın yerine planlanmış, cihatçı kafa yapısına sahip dindar ve kindar nesiller yetiştirilmesine yönelik bir beyin yıkama operasyonu.

Bu uygulama henüz eğitim ve öğretim sistemimize egemen olmamakla birlikte; halen bizi yöneten iktidar iradesi ile gidilen yer burasıdır. Cihatçı, kindar ve dindar nesiller yetiştirme fikri; “Siyasal İslamcı” ideolojisi, “Yeni Osmanlıcı” hayali ve mezhepsel bakış açısı ile iktidarın gerçekleştirmeye çalıştığı idealidir.

Dinsel Motifli Terörist Üretir

Çağdaş eğitim ve öğretim sistemi, bilim egemen kafalı ve eleştirel akla sahip nesilleri yetiştirme peşindedir. İnanan değil, sorgulayan, biat etmeyen, bilimi tek yol gösterici olarak benimseyen nesillerle üretici, zengin ve refah toplumu olabilir. Eğer eğitim ve öğretim sistemi akli (laik) ve bilimsel değilse, oradan çağdaş ve üretici insan çıkmaz.

Cihatçı, kindar ve dindar eğitim ve öğretim sistemine tabi olmuş nesillerden çok az çağdaş insan çıkar. Bu az olan insanlar ya yüksek zeka kapasitesine sahiptir ya da çağdaş ailelerden geldiklerinden bağışıklık sistemleri kuvvetlidir. Çoğunlukla ise üretemeyen, problem çözme yeteneği olmayan, sorgulayıcı akıldan uzak ve kafayı öteki dünyaya takmış mutsuz kitleler yetiştirir cihatçı kindar ve dindar eğitim ve öğretim sistemi. Ayrıca, günümüzde çok yaygın olan dinsel motifli teröristleri de bu öğreti üretir.

Takım Elbise ve Kravat Aldatmasın!

Atatürkçülük eşittir çağdaşlıktır, aydınlanmadır, akıldır ve bilimdir. Atatürkçü eğitim ve öğretim sistemi demek; akılcı ve bilimsel düşünce sistemine geçmiş, bilim egemen kafalı ve eleştirel akla sahip nesillerin yetiştirilmesi demektir. Bugün dünya yüzünde ileri giden, zenginleşen, refah yaratan ve mutlu olan toplumların hepsinin formülü budur.

Bugün ülkemizi yöneten iktidar iradesi, çağdaş dünya görüşüne sahip değildir. Atatürk’e düşmanlıklarının arkasında çağdaşlığa olan düşmanlıkları vardır. Giydikleri takım elbise ve kravat sizi aldatmasın. Eğitim ve öğretim sistemi içinde bulunan Atatürk’ü çıkarmalarının da nedeni budur.

Düşmanlığın Arkasında Ne Var?

Tabii ki, Atatürk’ü herkes sevmek sorunda değil. Ama bu topraklarda yaşadığı halde birisi Atatürk’e düşmanlık yapıyorsa; benim gözümde adam bile değildir. Çünkü Atatürk’e düşmanlığın mutlaka bir gerekçesi vardır. Ya bölücüdür ve Türk ulusal kimliğine karşıdır, ya emperyalizmin işbirlikçisidir, ya aydınlanmaya karşıdır ve Ortaçağ düşünce sisteminden çıkamamıştır, ya Türk Devrimlerini anlamamış ve travmalı hale gelmiş bir ailenin zehirlenmiş çocuğudur, ya zır cahildir ya da ahlak, şeref ve haysiyet gibi kavramlardan bayağı uzaktır.

Geçen hafta, sınıf arkadaşım Ayhan Yıldızel yurtdışından getirtip okuduğu kitabın geniş bir özetini faydalanmam için bana göndermiş. İzninizle ben de bugün, konuyla ilgisi olduğu için özeti biraz daha özetleyerek sizinle paylaşmak istiyorum.

Çalışma 18 Yıl Sürmüş

Kitabın adı; “King of The Mountain: The Nature of Political Leadership” (Dağın Kralı: Siyasi Liderliğin Doğası). Kitabın yazarı; Amerikalı Psikiyatri Profesörü Arnold Ludwig. 20. Yüzyılda görev yapmış olan dünya liderlerini masaya yatırmış ve bilimsel olarak incelemiş. Ludwig’in liderler üzerinde yaptığı çalışma tam tamına 18 yıl sürmüş ve 2 bin kişi değerlendirme kapsamına alınmış.

Araştırma sonunda ise; öne çıkan 377 devlet adamı belli kıstaslar üzerinden değerlendirilmiş. Bu kıstaslar; “sıfırdan ülke yaratmak, toprakları genişletmek, iktidarda kalınan süre, askeri başarı, sosyal tasarım gücü, ekonomik başarı, devlet adamlığı, ideoloji ortaya koyma, ahlaken örnek olma, siyasi miras ve ülkenin nüfusu”dur.

İnsanlık Aleminin Parlayan Yıldızı

Dünya liderlerinin bilimsel kıstaslar üzerinden değerlendirildiği bu uzun soluklu akademik çalışma sonunda; “Vizyoner” sıfatı ile 20.Yüzyılın (1 Ocak 1900 – 31 Aralık 2000) gelmiş geçmiş en büyük liderinin ve devlet adamının Mustafa Kemal Atatürk olduğu sonucuna varılmış.

Yapılan bilimsel sıralamada Atatürk 31 puanla ilk sırada yer alırken, Çin’in kurucusu Mao ve ABD Başkanı Franklin Roosevelt 30 puan, Sovyetler Birliği Başkanları Stalin 29, Lenin 28, Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle 27, Hindistan’ın ilk Başbakanı Nehru 25, Tunus’un kurucusu ilk devlet başkanı Habib Burgiba 24, Küba lideri Fidel Castro ve İran’ın dini lideri Humeyni 23, İngiltere Başbakanı Churchill 22 puan almıştır. Osmanlı Devleti’nin 34. Padişahı II. Abdülhamit de 12 puan ile sıralamaya girmiştir.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; Atatürk yalnız ülkemiz, bölgemiz ve tüm İslam alemi için değil, aynı zamanda tüm dünya ve insanlık için de vizyon sahibi büyük bir liderdir. Bu nedenle Atatürk’ü yok saymaya çalışmak, boşuna gayretkeşliktir. Bu gayret içinde olanların hepsi yok olacak ve yarın kimse hatırlamayacaktır. Ama O, tüm zamanların insanlık aleminin parlayan yıldızlarından biri olmaya devam edecektir.

Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı – Yazar
RESMİ İNTERNET SİTESİ:
http://www.turkererturk.com.tr

Liderlerin Lideri

Posted in ATATURK, İrtica | Leave a comment

DİL DEVRİMİ * “Bir Milleti yozlaştırarak kültür ve kökünden kopartmak için önce DİL’i bozulmalıdır”

Türk Dili Tetkik Cemiyeti Genel Merkez Kurulu Atatürk başkanlığında yaptığı bir toplantıda. (4 Ocak 1933) Besim Atalay, Hasan Âli Yücel, Celal Sahir Erozan, Ahmet Cevat Emre, Reşit Galip, Mustafa Kemal Atatürk,Afet İnan, Ruşen Eşref Ünaydın, İbrahim Necmi Dilmen, Hamit Zübeyr Koşay, Ragıp Hulusi Özden.

Metin Aydoğan

DİL DEVRİMİ

(26 Eylül Dil Bayramı kutlu olsun)

Türkçe’nin Durumu

Yazı değişimiyle ilgili çalışmalar, Türk dil ve tarihinin büyük bir iyesizlik (sahipsizlik) içinde, yüzyıllar boyu yok olmaya bırakıldığını ortaya çıkardı. Osmanlı tarihçilerine göre; Türkler, İslamiyet öncesinde göçebe barbarlardı; bilim ve yazına (edebiyata) uygun bir dilleri yoktu; Türkçe, Arapça ve Farsça’nın sözcük ve kural egemenliği altına girmeden yaşayamazdı; Türkler, “uygarlık bakımından tarihsiz, bilim ve edebiyat bakımından dilsizdi”.1 Devlet politikasına dönüştürülen ortak söylem böyleydi.

Atatürk, bu anlayışın verildiği bir eğitim içinde yetişmişti. Başlangıçta, yeterli bilgisi olmamasına karşın, bu tür görüşlerin bilimle ilgisi olmayan savlar olduğunu sezmişti. Kişisel araştırmalarla başlayıp bilimsel ve toplumsal bir devrim niteliği kazanan Türk dil ve tarih çalışmalarına, her zaman büyük önem verdi. Yerli ve yabancı bilim adamlarının ilgisini bu konuya çekmek için, bilimsel etkinlikler düzenledi; Türk dil ve tarih araştırmalarına uluslararası boyut kazandırdı. G.L.Lewis, dil çalışmaları için “devrimler içinde, Türklük bilincini geliştirmeye, belki de en çok yarayan, Dil Devrimi olmuştur”2 diyecektir.

“Can Çekişen” Türkçe

Türkçe, Selçuklulardan beri uzun süren boşlama ve ilgisizlik nedeniyle, devlet katında “can çekişen” bir dil durumuna gelmişti. Yüksek sınıf, Arapça ve Farsça öğrenip kullanmaktan onur duyuyordu. Farsçaya, güzel söz söyleme yolu, Arapçaya Peygamber’in konuştuğu dil olduğu için kutsal gözle bakılıyordu. Son dönemlerde Fransızca, İngilizce hatta Almanca, “birbirine karşıt dalgalar halinde”3 Türkçeye girmişti. 20.Yüzyıl başında, resmi dil olarak kullanılan Türkçede, kendine ait tümce (cümle) ve sözcüklerin (kelime) oranı, yüzde yirmi beşe düşmüştü.4

Ülkenin en iyi yazarlarının kullandığı yazı dilinde, yabancı sözcük egemenliği o denli yoğundu ki, okur yazarı zaten az olan halk, bu yazarların yapıtlarını anlayamıyordu. “Aydın kişiler, özellikle yabancı dilde eğitim görenler, ne kendi dillerinin ne de sonradan öğrendikleri yabancı dilin inceliklerini anlıyordu. Sonuç olarak Türk yazı dili, halkın olduğu kadar aydınların da kavrayamadığı ‘bir diller karması’ durumuna gelmişti”.5

1908 yılında liselerde okutulan bir kitapta kullanılan dil şöyleydi: “Ol Şeb-i hayır-ki bir sabah-ı felâhın miftah-ı zafer-küşası idi. Şehriyar-ı Gazi Hazretleri cebîn-i taarru-u iftikarı zemin-i teşeffu-u istinsarda kaldırmayıp…”6

Halk Dilini Yaşatıyor

Resmi dil, bu denli bozulma içindeyken, halk, dilini günlük yaşamda canlı tutmuş; toplum ilişkilerinde, ozan deyişlerinde, koşuklarda (şiirlerde) tekke söyleşilerinde onu koruyup geliştirmişti. “Tekke dili, halk diliydi” ve derinliği olan bu dil, “birçok gizemci (tasavvufçu) deyimiyle zenginleştirilmişti”.

Devlet bu dilden uzak durmuş, bu dili sürekli “resmi eğitim dışında tutmuştu”. Halk ozanı Yunus Emre’nin sekiz yüzyıl önce kullandığı Türkçe şöyleydi: “Derviş bağrı baş gerek/Gözü dolu yaş gerek/Koyundan yavaş gerek/Sen derviş olamazsın/Dövene elsiz gerek/Sövene dilsiz gerek/Derviş gönülsüz gerek/Sen derviş olamazsın”.7

Türkçe’nin Düzeyi

Yazı yenileşmesiyle ilgili çalışmalar, Türkçenin niteliğinin de düzeyini ortaya çıkardı. Türkçe, Türkiye’de hiç kimsenin düşünmediği kadar varsıl, güçlü ve etkili bir dildi. Karşılaşılan bu gerçeğin, uluslaşma devriminin önderi olarak onu coşkuya sürüklememesi olanaksızdı. Çalışmalarını yoğunlaştırdı.

Onun için, dil, ulusun temeli; tarih ise bu temeli oluşturan uzun geçmişti. Dilin incelenmesi, kaçınılmaz olarak tarihin de incelenmesini gerekli kılıyordu. Yakın çevresine, “dil bir çıkmaza saplanmış, çıkmazda bırakmaya çalışıyorlar. Ben bu işi başkasına bırakamam. Dili çıkmazdan biz çıkaracağız” diyordu.8

Harf değişimi, 1 Kasım 1928’de yasalaştıktan sonra, “Alfabe Komisyonu’nu” dağıtmadı ve abece (alfabe) konusunda olduğu kadar, dil konusunda da yetkinleşen bu kuruluşu, “Dil Komisyonu’na” dönüştürdü. Komisyon kurulduktan sonra; Celâl Sahir, Ahmet Rasim ve İbrahim Necmi, bir yazım sözlüğü (imla lûgatı) hazırladı. Hemen ardından, Larousse sözlüğünün sözcüklerini, Türkçeyle karşılayan çeviri çalışması yapıldı. Bu çalışma, “varsıl sanılan Osmanlıcanın gerçekte ne denli yoksul olduğunu”9 ortaya çıkardı.

Yoğun Çalışma

Tarih öğrenildikçe, Türkçenin önemi daha çok öne çıktı ve kaynağı Orta Asya olan öz Türkçe’ye ilgi ve yöneliş arttı. Eski Türk dilinin söz dizimine (sentaks) dönmek için, Türkçe kök sözcükler arayan gezginci derleme ekipleri oluşturuldu; bu amaçla köylere, kasabalara gidildi. Ağızlar (şiveler), deyimler, atasözleri ve söylenceler (efsaneler) derlendi; eski koşuklar toplandı.

Çalışmalar ilerledikçe, çok parlak sonuçlara ulaşıldı. Türk halkı, dilini Orta Asya’dan getirdiği biçimiyle korumuş, zenginleştirerek geliştirmişti. Batılı bilim adamlarının, 19.yüzyılda Türk dili ve tarihi konusunda yaptığı araştırmalar da aynı sonucu veriyor, konuyla ilgilenen bilim adamları, Türkçeye karşı, tutkulu bir hayranlık içine giriyordu.

Çalışma Gücü Başarma İstenci

Dil Komisyonu’nun yeterince üretken çalışmadığını düşünerek, dil-tarih araştırmalarını doğrudan ele almaya karar verdi. Zamanının önemli bölümünü, bu işe ayırdı. Sürekli okuyor, araştırıyor, çevresine topladığı yerli yabancı bilim adamları ve uzmanlarla tartışıyordu. Çankaya bir “uygulama okuluna”10 , sofra ise “bir seminer masasına”11 dönüşmüştü. Dil devrimine giriştiğinde, 47 yaşında bir emekli general ve Cumhurbaşkanıydı. Dil ve tarih gibi uzmanlık isteyen bir konuda, büyük dönüşümler gerçekleştirecek atılımlara öncülük edemeyeceği söyleniyordu.

Ancak o, kendine özgü direnç ve çalışma gücüyle, “sanki Misak-ı Milli sınırlarını savunur, sanki ülkeyi kapitülasyonlardan arındırır gibi”12 dil özleşmesiyle uğraşıyor; dil ve tarih konusunda, bin yıllık savsaklamalardan, boş inançlardan ülkeyi kurtarmaya çalışıyordu.

“Savaşlarla geçen, bir gün dinlenme görmemiş yaşamının, o yorgun döneminde”13, Radlov’un dört ciltlik Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü, Pekarsky’nın yine dört ciltlik Yakut Sözlüğü’nü ya da H.G.Wells’in Dünya Tarihinin Ana Hatları’nı elinden düşürmüyordu. Bir keresinde, iki gece üst üste yatağa girmemiş ve “yalnız kahve içerek ve arada bir ılık banyo yapıp, göz kapaklarını ıslak bir tülbentle silerek” kırk saat durmadan Wells’i okumuştu.14

Atılım Başlıyor

Yoğun ve özenli bir hazırlık döneminden sonra 1932’de, Dil Devrimi savaşımını başlattı. “Bu yeni ulusal savaşı yönetmek üzere”15 12 Temmuz 1932’de, program ve tüzüğünü kendisinin yazdığı, Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdu. Hemen ardından kendi deyimiyle, “bütün milleti dil çalışmalarına katma amacıyla”, Birinci Büyük Dil Kurultayı’nı topladı.

26 Eylül-5 Ekim 1932 arasında Dolmabahçe Sarayı’nın büyük salonunda yapılan Kurultay’a; dil uzmanları, bilim adamları, yazar ve ozanlar, öğretmenler ve halk temsilcileri katıldı. Binden çok delege içinde, ülkenin değişik yerlerinden gelen “kadın-erkek köylüler ve yörükler de vardı”.16

Kurultay Kararları

Önemli kararlar alan Dil Kurultayı, iki yıl sonra toplanmak üzere dağıldı. “Türkçenin, Hint-Avrupa dilleriyle kıyaslanması, Türkçenin tarihsel gelişiminin araştırılması, tarihsel dilbilgisinin yazılması, Batı ve Doğu toplumlarında Türk dili üzerine yazılmış kitapların toplanıp çevrilmesi” kararlaştırıldı. Ayrıca; “Türk lehçelerindeki sözcükler derlenecek, lehçeler ve terimler sözlüğü hazırlanacak, Türkçe biçimbilgisi (dilbilgisinin sözcüklerin yapısını inceleyen bölümü) ve söz dizini (sentaks) yazılacak, ekler araştırılacak, ek ve ilgeçlerin (edat) işlenmesine” önem verilecek ve dil konusunda bir dergi çıkarılacak, gazetelerde dil çalışmalarına özel önem ve yer verilecekti.17

En uzak köy ve mezralara dek gidildi. Kamu örgütleri, okullar ve Halkevleri birer derleme merkezi gibi çalıştılar. Derlemeler, “önce ilçeye, orada elenerek ile ilde elenerek Ankara’ya” gönderildi. Sekiz ay içinde, halk ağzından 125 988 Türkçe sözcük derlendi; bir yıl sonra bu sayı 129 792’ye çıktı.18 Anadolu Türkçesine dayanan bu derlemeden ayrı olarak, Türk lehçelerinin tümüne ait sözcüklerden, tarih kitaplarından ve yüzlerce eski yazma metinlerden, çok sayıda Türkçe sözcük tarandı. Taramalar, “Türk dilinin zenginliğini ve derinliğini, yadsınamaz bir açıklıkla kanıtladı”.19

Dilbilim “Ustası”

Dil araştırmalarına başladıktan kısa bir süre sonra; sözcük türetme, öz Türkçe yeni sözcük geliştirme ve kural belirleme konusunda usta bir dilbilimci durumuna gelmişti. Bilim adamlarıyla tartışıyor, görüş geliştiriyor ve Dil Komisyonu’na önerileriyle yol gösteriyordu. Eriştiği düzeyi gösteren en açık belge, 1936’da yazdığı Geometri Kılavuzu adlı kitaptı. Bu kitap, yalnızca dil yenileşmesi için değil, onunla birlikte, “bilim, kültür ve eğitim açısından” da değerli bir çalışmaydı.

Geometri Kılavuzu’nu yazmadan önce, eski terimle hendese olarak bilinen geometrinin hiçbir terimi Türkçe değildi ya Arapça ya da Farsçadan alınmıştı. Açı’ya zaviye, artı’ya zait, bölü’ye taksim, çap’a kutur deniyordu. İç ters açılar’ın adı, zâviyetân-ı mütekabiletân-ı dâhiletân; eşkenar üçgen’in adı, müselles-i mütesâviyül adlâ’ydı. Geometri öğreniminin önünü tıkayan bu güçlüğü aşmak için bulduğu terimler, tümüyle Türkçe kök ve eklerden çıkarılmıştı.20

Geometri Kılavuzu’nda yayınladığı geometri terimlerinin bir bölümü şunlardı: “Açı, açıortay, alan, beşgen, boyut, çap, çekül, çember, dışters açı, dikey, dörtgen, düşey, düzey, eğik, eşkenar, içters açı, ikizkenar, kesit, konum, köşegen, oran, orantı, paralelkenar, teğet, taban, türev, uzay, üçgen, yamuk, yatay, yöndeş”.21

Aralıksız Çalışma

8 Mart 1933’te, “Osmanlıcadan Türkçeye Karşılık Bulma Programı” başlatıldı; ajans, radyo ve gazeteler, bu iş için yardıma çağrıldı. Dört ay içinde, 1382 Arapça Farsça sözcük saptandı, 1100’ünün Kurulca karşılığı bulundu, 640 tanesi benimsenip yayımlandı.

Halk, Türkçe konuşmaya çağrıldı ve “Vatandaş Türkçe Konuş” ya da “konuştuğun gibi yaz” özdeyişiyle, resimli-resimsiz duvar duyuruları bildiriler, radyo konuşmaları yapıldı. 1934’te Ekler Sözlüğü ve Tarama Dergisi yayımlandı. 1936’da Türk Dili Tetkik Cemiyeti, Türk Dil Kurumu adını aldı.22

Azınlık okullarındaki dil öğrenimine yeni kurallar getirildi. Musevi azınlık okullarında, dil öğreniminde “Fransızca yerine Türkçe okuma” zorunluluğu getirildi. Dinî ya da laik tüm azınlık okullarının eğitim izlenceleri, ilk sınıflarda, haftada on dört saat Türkçe okutulmak üzere düzenlendi. Bunun sekiz saati Türkçe, üç saati Türk tarihi, üç saati de coğrafyadan oluşuyordu. Bu derslerden başarısız olan öğrenci, sınıf geçemiyordu.23

Valilik kararıyla yapılan bildirimlerle; işyeri adları, tanıtımlar (reklamlar) ve “müşteri niteliği ne olursa olsun” lokantalardaki yemek listeleri Türkçe yazıldı. Gezgin satıcılar, mallarını artık, “sokaklarda Türkçe bağırarak” satabilecekti. Hükümet, bir kararname yayımlayarak; kamu kuruluşlarına verilecek dilekçelerin, yurtiçi mektup adreslerinin, telefon numaralarının yalnızca Türkçe yazılabileceğini bildirdi.24

Meclis’in kabul ettiği Türk Harfleri Kanunu’yla, kamu ve özel kuruluşlar, dernekler ve tüm vakıflara; sözleşme, kira kağıtları (kontrat), saymanlık (muhasebe), fatura ve defter tutma gibi işlemlerde, “milli dili kullanma zorunluluğu” getirildi. Bu zorunluluk; Osmanlı Bankası, Deniz Rıhtım Kumpanyası, Fener Şirketi, Hereke Kömür İşletmesi gibi anonim şirketlerle; hizmet alanında özel konumu olan Tramvay, Gaz ve Terkos Suları gibi büyük şirketleri de kapsıyordu.

Yasa, Türkiye’de çalışan yabancı şirketler için de geçerliydi. Bunlar, ülkeleriyle yapacakları yazışma ve kayıt dışındaki tüm işlemlerde yasaya uyacaklardı. “Türkçe kullanmayı zorunlu kılan” yasaya uymayan şirketler, 500 liraya kadar para cezası ödeyecek, suçun yinelenmesi durumunda, “Türkiye’deki çalışmalarına son verilecekti”.25


DİPNOTLAR

(×) “Ulus Olmak” Necati Cumalı, Çağdaş Yay., İst.-1995, sf.90 ve“Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri-IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.263

1 “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş. İst.-1980, sf.467

2 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kitap.Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.538

3 “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” P.Gentizon, Bilgi Yay., 2.Bas., sf.70

4 a.g.e. sf.70

5 a.g.e. sf.70

6 “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş. İst.-1980, sf.469

7 “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş. İst.-1980, sf.469

8 “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş. İst.-1980, sf.477

9 a.g.e. sf.468

10 “Kemalizm” Tekin Alp, Top.Dön.Yay., İst.-1998, sf.144

11 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kitap.Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.540

12 “Ulus Olmak” Necati Cumalı, Çağdaş Yay., İst.-1995, sf.91

13 “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” P.Gentizon, Bilgi Yay., 2.Bas., sf.72

14 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kitap.Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.538

15 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri-IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.263

16 a.g.e. sf.264

17 “İletişim ve Dil Devrimi” Prof.Ö.Demircan, Kendi Yay., İst.-2000, sf.116

18 “İletişim ve Dil Devrimi” Prof.Ö.Demircan, Kendi Yay., İst.-2000, sf.116

19 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri-IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.264

20 “Atatürk’ün Yazdığı Geometri Klavuzu” Nurer Uğurlu Önsözü, Cumhuriyet Yay., İst.-1998, sf.9

21 a.g.e. sf.9-10

22 “İletişim ve Dil Devrimi” Prof.Ö.Demircan, Kendi Yay., 2000, sf.117-120

23 “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” P.Gentizon, Bilgi Yay., 2.Bas., sf.73

24 a.g.e. sf.75

25 a.g.e. sf.73-74

http://kuramsalaktarim.blogspot.de/2017/09/dil-devrimi.html#more

Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, SİYASİ TARİH | Leave a comment