FUTBOL ÜZERİNE * . Başakşehir’i şampiyon yapmak için uğraş verenler, önümüzdeki günlerde Başakşehir ile birlikte Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi Kuveyt’lilere satmak hesabını yapmaktadırlar.

Corruption ; Bozulma – kokuşma 

İlk Kurşun Gazetesi
Suay Karaman
20 Nisan 2018

FUTBOL ÜZERİNE

Ülkemizde çok büyük siyasal ve ekonomik krizler yaşanırken, terör, işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluk alıp başını gitmişken, acilen seçim kararı alındı. Günümüzde Yüksek Seçim Kurulu ve yargının durumu ortadayken, seçimlerde nelerin yaşanacağı hemen hemen belliyken, gündeme 19 Nisan Perşembe akşamı Fenerbahçe – Beşiktaş arasında oynanan Türkiye kupası maçındaki olaylar oturdu.

Beşiktaş ile oynadıkları ilk maçta 2-2’lik skor elde eden Fenerbahçe, kendi saha ve seyircisi önünde ikinci maça avantajlı çıktı. Üstelik 30. dakikada rakibin 10 kişi kalması da, Fenerbahçe’nin lehine önemli bir durumdu. Böyle avantajlı bir durumda korner atışı yapmak için gelen Beşiktaş’lı oyunculara yabancı madde atılmasıyla başlayan sporu çirkinleştirme görüntüleri, maçı çığırından çıkardı ve spor içinde olmaması gereken görüntüler ortaya çıktı.

57. dakikada bir taraftar ile tartışan Beşiktaş yedek kalecisini sakinleştirmeye çalışan Beşiktaş Teknik Direktörü Şenol Güneş’e tribünden yabancı madde atıldı. Daha sonra soyunma odasına girerken atılan bir cisimle yaralanarak, kafasına beş dikiş atılan Türk futbolunun seçkin isimlerinden Şenol Güneş’e bu hareketi yapan, insan olamadığı gibi, Fenerbahçeli de olamaz ve cezasız kalmaması gerekir.

Fenerbahçe – Beşiktaş maçındaki bu olaylar organizedir ve büyük bir provokasyona benzemektedir. Bu bağlamda 3 Temmuz olaylarının devamı niteliğindedir. Burada farklı amaçlar bulunmaktadır. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray taraftarının tribünde oluşan İzmir Marşı cephesi, aralarına nifak sokularak bölünmeye çalışılmaktadır.

İki ay sonra ülkemizde seçim yapılacaktır ve taraftar sevgisi oya devşirmeye çalışılmaktadır. Bu böl, parçala yöntemi, Galatasaray – Başakşehir maçında yaşananların rövanşıdır ve taraftarların birbirine düşman edilmesine yönelik bir plandır. Spor dünyasını kaosa sürükleyerek, Türk futbolunu yönetemeyen Futbol Federasyonu’nun da, bu olaylarda ağır kusuru bulunmaktadır.

4 Nisan 2015 tarihinde maç dönüşü Trabzon’da Fenerbahçe’nin otobüsü kurşunlanmış ve olay gereğince soruşturulmamıştı. Her türlü haksızlık ve adaletsizlikle insanları çileden çıkarıp, çifte standart uygulayanların, Passolig’i sadece belli bir bankayı zengin etmek için kullandıranların sporu yönetemedikleri bellidir ve istifalarını vermeleri beklenir.

Fenerbahçe bu maçtan beraberlikle bile ayrılsa, Türkiye kupasında final oynayacak ve büyük olasılıkla da kupayı kazanacaktır. Ligde de şampiyonluğu kovalamaktadır. Fenerbahçe’nin başarılı olmasını istemeyen güçler, kupa maçına çengel atmış ve hiç kimsenin onaylayamayacağı çirkin olaylara neden olmuştur.

Önümüzdeki Haziran ayında Fenerbahçe’de yönetim seçimi yapılacaktır. Şimdiki Başkan Aziz Yıldırım ile, Ali Koç adaylıklarını açıklamışlardır. Aziz Yıldırım, yönetimindeki bazı yanlış kararlarına karşın başarılara imza atmış ve takıma büyük tesisler kazandırmıştır. 3 Temmuz 2011 tarihindeki şike kumpası adı altında FETÖ kumpasına karşı, dik durmuş ve mahkemede ilk duruşmada “ne şikesi, ne şike davası, memleket elden gidiyor” diyerek, tarikat ve cemaatlere gönderme yapmıştı.

“Değişim, birlik, özgürlük, umut” sloganıyla başkanlık seçimine hazırlanan Ali Koç, daha öncede kulübün yönetiminde görev almıştır. Gerek değişim sloganıyla, gerekse afişleriyle ABD başkanlarının seçim kampanyalarına benzer şekilde bir kampanya yürüten Ali Koç, 3 Temmuz sürecinden çekindiğini ve ürktüğünü açıklamıştır.

Fenerbahçe taraftarları yapılacak bu seçimde, şimdilik bölünmeye doğru sürüklenmektedirler, ancak ilerleyen zamanlarda bütünleşeceklerdir. Siyasi iktidar ve güdümündeki medya ile, Aziz Yıldırım’a karşı sinsi bir plan yürütülmektedir ve “değişim” diyerek Ali Koç’un başkan olması istenmektedir. Bu yüzden Fenerbahçe’nin bu sezon kupada ve ligde başarılı olamaması, yürütülen bu planın başarılması için çok önemlidir. İşte kupa maçında kendini bilen hiçbir taraftarın onaylamayacağı ve yapmayacağı hareketler de bu planın parçasıdır.

Ülkemizde futbol çok büyük bir sektördür. Belediyelerin profesyonel takım kurmaları büyük bir yanlıştır ama nedense bu dillendirilmemektedir. İstanbul Büyükşehir Belediye Spor, Başakşehir yapılmıştır. Taraftarı olmayan bu takımın futbolcu alımlarında çok büyük miktarlarda harcadığı paraların hesabı sorulmamaktadır. Başakşehir’i şampiyon yapmak için uğraş verenler, önümüzdeki günlerde Başakşehir ile birlikte Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi Kuveyt’lilere satmak hesabını yapmaktadırlar. Zaten Beşiktaş’ın başkanı Kuveyt’lilerle görüşmüştür, Başakşehir de şampiyon yapılırsa işlem tamam olacaktır.

Bu durumda ligde ve kupada başarıya ulaşamayan Fenerbahçe’de ise, yönetim değişikliği olacak ve yeni başkan, satış konusunda çok kolay ikna edilebilecektir. İşte Türk futbolunun geldiği nokta burasıdır ve Aziz Yıldırım’ın “memleket elden gidiyor” sözünü her zaman anımsamalıyız.

Ülke gündemimizde çok daha önemli olaylar varken, futbola takılıp kalmamak, taraftarları birbirine kırdırmamak, nefret tohumları ekmemek gerekir. İki ay sonra yapılacak çok erken ve çok baskın seçimler için hazırlanmalı ve üç büyük futbol takımımızın sahalarında inleyen “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganına sıkı sıkı sarılarak, gereğini yapmalıyız.

Suay Karaman: FUTBOL ÜZERİNE

Posted in SUAY KARAMAN | Leave a comment

İZLEYİNİZ * Mustafa Mutlu ile Kral Çıplak Konuk: Araştırmacı Yazar Cengiz Özakıncı

Mustafa Mutlu ile Kral ÇıplakKonuk: Araştırmacı Yazar Cengiz Özakıncı

Posted by Cem Tv on Friday, April 20, 2018

Posted in DURUM VAZİYETİ, VİDEOLAR | Leave a comment

BOP’un sahibi , sanki kendi ülkesi Türkiye’ye dostluk yapıyormuş gibi !!! * Aslında ABD Türkiye’in düşmanıdır ve bunu saklamamaktadır

12 Nisan 2018

Açık açık ilan etti:
TÜRKİYE ARTIK DÜŞMANIMIZ

Eski Pentagon yetkililerinden Michael Rubin, geçen Pazartesi günü Washington Examiner’daki köşesinde Türkiye ile ABD arasındaki güncel ilişkileri okuyucularıyla paylaştı.

Bu iddiaların ardındansa Batı’nın bir Türkiye problemine sahip olduğunu ve Türkiye’nin kaybedildiğini ifade ediyor. ODATV`de yer alan habere göre; Rubin’in yer verdiği iddiasında Soğuk Savaş döneminde Mısır ve Libya’nın yaptığı gibi bugün Türkiye, Rusya cephesine kayıyor. Ancak Rubin, ortada farklı bir durumun olduğunu da ortaya koymuş. Rubin’in ifadelerine göre o dönem Batı, bu tarz gelişmeleri kontrol altına almak için çeşitli adımlar atmış, müttefikliğin sürdürüldüğü rolünü bırakmış ve düşmanıyla savunma sırlarını paylaşmaya son vermişti.

Rubin, ABD ve Avrupa’nın artık bir zamanlar olasılık dışı görünen şeylerin artık olası olduğunu kabullenmesi gerektiğini belirtmiş. Bu noktada Rubin, Erdoğan’la artık partner olunamayacağının ve en azından onun izole edilmesi gerektiğinin altını çiziyor ve dikkat çekici bir öneride bulunuyor.

Rubin, tüm Amerikan personelin ve kalan nükleer savaş başlıklarının İncirlik Hava Üssü’nden çıkarılması ve yeni bir yerin bulunması zamanının geldiğini belirtiyor. Türkiye ile istihbarat paylaşımı ile F-35 savaş uçakları dahil olmak üzere askeri teknolojilerin paylaşımının kesilmesinin, ABD’nin ulusal güvenliği için zaruri olduğunu ifade ediyor.

Rubin makalesine şu sözlerle son vermiş: “Tarihçiler Türkiye’yi kimin kaybettiğini tartışabilirler ancak açık olan bir şey var ki o da Türkiye artık bir dost ve müttefik değil, bunun yerine Türkiye bir rakip ve potansiyel bir düşmana dönüşmüş durumda.”

http://dahafazlasinioku.com/2018/04/12/acik-acik-ilan-etti-turkiye-artik-dusmanimiz/

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM | Leave a comment

SAVUNMA TEKNOLOJİLERİNİN GELİŞMESİ VE SİLAHLI EMPERYALİZMİN SONU

Sun Savunma Net,
Yazar: Osman Başıbüyük
18 Nisan 2018

Silahlı Emperyalizmin Sonuna Geldik

1991 yılında Körfez Savışı ile başlayan, 1999 Yugoslavya, 2001 Afganistan, 2003 Irak, 2011 Libya ve aynı yıl Suriye operasyonları ile devam eden, 21’inci yüzyılın silahlı sömürü operasyonlarının 14 Nisan 2018 tarihi itibari ile sonuna geldik.

Bu Operasyonlara Hava Hakimiyeti İmkân Tanımıştı

Ne demek istediğimi anlatabilmek için kabaca bir hava harekâtının nasıl icra edildiğinden bahsetmem gerekiyor.

Bu dönemde emperyalist ülkeler, arzularına direnen hedef ülkeleri istedikleri gibi şekillendirmek için askeri operasyon seçeneğini kullanmaktan hiç çekinmediler. Bir askeri operasyonun ilk ve en önemli safhası hava harekâtıdır.

Hava harekâtında, öncelikle hedef ülkenin kendisini savunmada kullanacağı erken ihbar vazifesi gören radar, dinleme istasyonu ve komuta kontrol merkezleri vurulur. Böylece savunmanın gözü kör edilerek, yaklaşan tehdidi tespit etmesi önlenir. Arkasından gelen ikinci dalga taarruzla hava savunma sistemleri susturulur. Hava savuma sistemleri devre dışı kalan ülke artık savunmasızdır. Bundan sonra uçaklar hedef ülke teslim olana kadar bombalamaya devam eder. Buna askeri literatürde hava hakimiyeti denir.

2003 yılında bu tarzda gerçekleştirilen Irak operasyonunda, Basra Körfezinden karaya çıkan Amerikan kara birlikleri, hava hâkimiyeti elde edildikten sonra 21 gün içinde başkent Bağdat’a ulaşmıştır. Saddam’ın 300 bin kişilik ordusu, koalisyon hava kuvvetleri karşısında hiç direnç gösterememiş, yüzlerce zırhlı araç ve mevziler, binlerce askere gökten yağan bombalar sebebiyle mezar olmuştur.

Düşman uçaklarını durduramazsanız ülkenizi yıkımdan kurtaramazsınız. Peki yukarıda saydığımız ülkelere yapılan bu operasyonlarda emperyalist ülkelerin uçaklarının serbestçe hareket etmesini sağlayan en önemli silah nedir?

Amerikan uçakları harekâtın başlangıç safhasında henüz faaliyette olan düşman hava savunma sistemlerinin etkili menziline girmezler. Onların hedef bölgesine rahatça girmesini sağlayan, harekâtın başlangıcında kullanılan seyir füzeleridir. Uçak, gemi ve denizaltılardan, hedef ülkenin savunma sistemlerine yaklaşmadan, uzak mesafelerden atılan seyir füzeleri, hasmın radar, dinleme istasyonu, komuta kontrol merkezi ve hava savunma sistemlerini etkisiz hale getirerek uçaklara yol açmak için kullanılmaktadır. Hedef bölgesine, arazi engebelerini takip ederek alçak irtifadan yaklaşan seyir füzelerini vurmak oldukça zordur. Şimdiye kadar bu füzeler görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir.

Suriye Çatışması ABD’nin Hava Hakimiyetinin Kırılabileceğini Gösterdi

Ama bu sefer Suriye hava savunma sistemleri, atılan 105 seyir füzesinin 71’ini etkisiz hale getirerek bu füzelerin başarısız olabileceğini gösterdi.


Rusların Pantsir-S1 hava savunma füze sistemi. Foto: PRESSTV

Esad’ın ileri sürdüğü gibi bu işi 1970’lerden kalma Sovyet yapısı hava savunma sistemlerinin başarmadığı aşikârdır. Öyle olsaydı benzer silahlara sahip olan Yugoslavya, Irak ve Libya hava savunma sistemlerinin de az çok benzer başarıyı göstermesi gerekirdi. Anlaşılacağı üzere Rusya, Suriye’nin hava savunma sistemlerini iyileştirmiş, takviye etmiş ve elektronik karıştırma ve bilmediğimiz başka sistemlerle desteklemiştir. Tartus ve Hmeymim üslerinde konuşlandırılan, Ruslara ait çok daha modern hava savunma sistemleri kullanılmadan Suriye’nin bu başarıyı elde etmesi kayda değerdir.

ABD Başkanı Trump, yaptığı açıklamada füzelerin tamamının hedeflerini vurduğunu iddia etmektedir. Bu iddia gerçek dışıdır. Çünkü Pentagon, sadece vurulan 3 hedefin görüntülerini yayınlayabilmiştir. Pentagon, Şam’ın kuzeyindeki Barzah araştırma merkezine 76 seyir füzesi atıldığı açıklamasını yaparak, bir anlamda füzelerin önemli bir kısmının hedeflerini vuramadığını dolaylı olarak itiraf etmiştir. Her seyir füzesinin ortalama 450 kg patlayıcı başlık taşıdığı göz önüne alındığında, bahse konu hedefte bulunan üç binaya 450×76=34,2 ton ağırlığında patlayıcı planlanması askerî harekât mantığına uygun değildir.


Barzah Kimyasal Silah Araştırma & Geliştirme Merkezinin saldırı öncesi ve sonrası durumu. Foto: AP

Buna karşılık Rus Savunma Bakanlığı sözcüsünün yaptığı, Suriye tarafından etkisiz hale getirilen 71 seyir füzesinin, hangi çeşit füzelerle ve kaç sayıda füze kullanılarak nasıl etkisiz hale getirildiğini ayrıntılı olarak anlatan açıklaması daha inandırıcı durmaktadır.

ABD, müttefikleri İsrail, İngiltere ve Fransa tarafından kurgu bir kimyasal saldırı masalı ile tuzağa çekilmiş, uluslararası hukuku çiğneyerek, Suriye’ye her zamanki gibi elde somut delil olmadan saldırmış, bu saldırı için 149,2 milyon dolar para harcamış, bütün bunların karşılığında da yüz kızartıcı bir yenilgi alarak caydırıcılığını önemli ölçüde zayıflatmıştır.

ABD – Rusya Arasında Askeri Güç Dengesinin İp Uçları

İran ve/veya Kuzey Kore üzerinde gerçekleşmesi beklenen ABD ve Rusya bloklarının hesaplaşması, Washington’un müttefikleri tarafından zorlanması sonucunda, daha erken ve çok daha küçük çapta, Suriye üzerinde gerçekleşmiştir. 71 seyir füzesinin etkisiz hale getirmesiyle sonuçlanan bu tarihi çatışma, askeri kuvvet dengesini tüm çıplaklığıyla ortaya koyması açısından önemlidir.

İki süper güç arasında yaşanacak olası bir çatışmada Rusya’nın, ABD’nin ses hızından düşük süratte (0,8 Mach) uçan seyir füzelerini %90’ların üzerinde bir oranda etkisiz hale getirebileceği görülmektedir. Buna karşılık Amerika’nın, Rusların yeni geliştirdiği ses hızının 5 kat ve üzerinde, hipersonik süratlerde seyreden silahlarını durdurma oranı muhtemelen çok daha düşük olacaktır. Her iki ülkenin arasında cereyan edecek gerçek bir savaşta, nükleer başlıklar taşıyacak olan bu silahlar arasındaki dengesizlik, Washington’u caydırmak için yeterlidir.

Bu kapsamda Washington’un, artık İran veya Kuzey Kore’ye bir operasyon yapması beklenmemelidir. Bu noktada, herhangi bir savaşta hava üstünlüğü sağlanmadan, hedef ülkenin içlerine doğru bir kara harekatının mümkün olmayacağını da vurgulamak gerekir. Çünkü hava üstünlüğünün kazanılmadığı bir harekât ortamında taarruz eden taraf, savunma yapan tarafa göre çok daha fazla zayiat verecektir.

Suriye Çatışmasının Sonuçları

Sonuç itibariyle 1991 yılında başlayan, askeri güç kullanarak emperyalist operasyonlar yapma devri 2018 yılı itibariyle bitmiştir. Bu öngörüyü hayata geçirecek şekilde, emperyalizm tehdidi altında olan ülkelerin Rusya ile müttefik olmaya ve Rus menşeili hava savunma sistemleri almaya yöneleceğini tahmin edebiliriz. Bu yöneliş, ambargo ve kuşatma ile sıkıştırılmak istenen Rusya’ya önemli bir hareket alanı sağlayacaktır.


Tomahawk Seyir Füzesi. Foto: Daily Wire

Bu noktada Türkiye’nin durumunu bir soru ile değerlendirelim. 105 seyir füzesi ile Türkiye’ye taarruz edilmiş olsaydı biz bunlardan kaçını etkisiz hale getirebilirdik?

Eski bir havacı olarak benim görüşümü sorarsanız cevabım “0” olacaktır. Yazı ile yazıyorum sıfır.

Türkiye’nin seyir füzelerini önleyecek hava savunma kabiliyeti yoktur. Bu noktada Rusya ile yapılan S-400 anlaşması yerindedir. Ancak, bir ülke kendi savunma sistemlerini geliştirmedikçe güvende olamaz. Çünkü Rusya’dan alacağınız S-400’ü Ruslara karşı, ABD’den alacağınız Patriot’u Amerika ve müttefiklerine karşı kullanamazsınız. Bu silahlar içlerine gömülen yazılımlarla, satan ülkeye tehdit teşkil etmeyecek şekilde ayarlanmıştır. O halde, kendi sistemlerimizi yapana kadar tehdit beklediğimiz ülkelere yönelik olarak silah almak zorundayız.

Suriye’de yaşanan son çatışmadan sonra artık ABD’nin bu ülkede daha fazla kalması beklenmemelidir. Kalması durumunda tekrar edecek benzer çatışmalar, Washington’un caydırıcılığını daha da düşürecektir. Üstelik belli bir tekrar sonrasında, Rusya’nın karşılık verme mecburiyeti doğacak, bu karşılığın yaratacağı sonuçlar Washington için çok daha ağır olacaktır. Zaten Beyaz Saray’dan, ABD’nin Suriye’den çekileceği yönünde açıklamalar gelmiştir. Bu açıklama üzerine, bu yöndeki bir gelişmeyi önlemek maksadıyla İsrail harekete geçerek, tekrar bir taarruzla Suriye’nin Shayrat ve Dumair üslerine saldırmış, fakat bu operasyonda kullanılan seyir füzeleri de Suriye hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Bundan sonra ABD’yi Suriye’de tutmaya İsrail’in çabaları da yeterli olmayacaktır.

Suriye’de yaşanan son çatışmanın en önemli sonuçlarından bir tanesi de Esad rejiminin artık devrilmeyeceği ve Rusya’nın Suriye’de kalıcı olacağıdır. Herkes hesabını bu yeni dengeye göre yapmalıdır.

Son olarak, AKP Hükümeti, daha taarruzun sonuçları belli olmadan Cumhurbaşkanından Dışişleri Bakanına kadar her seviyede yaptığı açıklamalar ile Kandil gecesi emperyalist koalisyonun yaptığı saldırıyı alkışlayarak çok büyük bir hata yapmıştır. Her rüzgârda başka bir tarafa savrulan hazan yaprağı misali yürütülen dış politika ile bir noktaya varılamaz. Türkiye, oynamaya mecbur olduğu denge politikasını kaybetmemek için ne Ruslardan fazla uzaklaşmalı ne de ABD’ye çok yaklaşmalıdır.

Silahlı Emperyalizmin Sonuna Geldik

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, SUN SAVUNMA NET | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN * Yin Yang Felsefesi

Yilmaz Karahan
17.04.2018

Yin ve Yang Felsefesi

Yin ve Yang felsefesi, dünyada bugün varolan gelmiş geçmiş tüm bilgi kaynaklarının temelinde görünebilen, karşıt kutupları ve bu kutupların birbiriyle olabilecek her türlü ilişkisini ortaya koymaya uğraşır. Kadim Çin’in yazılı en eski belgelerinden kabul edilen Yi Çing M.Ö. 2800 (Değişimler, Dönüşümler Kitabı) Yin ve Yang üzerine kurulmuştur. Yin ve Yang kutuplarının ilkelerinden bazıları:

Her şey, iki kutupludur ve birbirine karşıttır

Her şeyin birbirinden ayrılamaz iki karşıt kutbu vardir. “Yin” kutbu ve “Yang” kutbu. Nerede ki yin ve yang kutuplaşması olur, orada hareket doğar ve süreklidir. “Bir” durumundan “İkircillik” durumu doğmuştur. Böylece; doğurma süreci tetiklenir ve sürer gider. Hücre bölünmeleri gibi gittikçe daha karmaşıklaşarak gelişir, dönüşür. Karşıt kutuplar, elektrikte akımı, mıknatısta çekme ve itmeyi tetikler.

Yin pasif enerjidir; yavaş ve rahat hareketleri, derin karanlığı ve uykudaki gibi bir dinlendirici, rahatlatıcı, yenileyici enerjiyi anlatır.

Yang aktif enerjidir; parlak ışıklar, güçlü sesler ve canlı renkler ile sembolize edilir.

Kutuplar, cüzi oranda dahi olsa karşıtını muhakkak kendi içinde barındırır. Gecenin içinde aydınlık ve sıcağın; gündüzün içinde de soğuk ve gölge bölgelerin bulunması; dişi görünümün içinde erkek, erkek görünümün içinde dişi olması; her sorunun, çözümü; sevginin, nefreti; eylemsizliğin, eylemi; savunmanın, saldırıyı barındırması gibi. Tai-chi veya yin-yang işaretinin içindeki küçük karşıt renkli daireler bu özelliği anlatır.

Bağlılık ilişkisi

Oluşumlar, karşıtı olmadan açıklanamazlar. Karşıtların biri, diğerinden bağımsız olamaz. Gündüz olmadan, gece; gece olmadan, gündüz açıklanamaz. Gece olmadığı sürece, gündüz de yoktur. Kutuplar birbirinden bağımsız ele alınamazlar. Bu durumda beden ve psikoloji ayrı ayrı incelenemez. Organların kendisi yin, işlevi ise yang’dır. Böbrek, organ haliyle yin’dir. Böbrekten kaynaklanan bir yin ve yang kararsızlığı, böbreği zayıf düşürüp korkularımızı harekete geçirir. Böbrekteki kararsızlık karaciğere biner. Karaciğerdeki yetersiz böbrek desteği sebebiyle artan baskı öfkeyi tetikler. Karaciğerdeki kararlılık, böbrekteki kararlılık ile mecburi bir bağ içindedir. Tüm organlarımız bu tür bir bağımlılık ilişkisi içindedir. Biri zayıf düşerse bu öbürünü de etkiler. Her organ temel ruhani görüntüyü de temsil eder. Böbrekle korku, karaciğerle öfke, kalp ve neşe gibi. Her ruhani hal ilgili organın kararlılığıyla çok yakından ilgilidir ve ona bağlıdır. Bu yüzden, bütün ve parçanın biraradalığı gereği, Doğu Tıbbı, bedeni ve ruh halini ayrı ayrı ele alınamayacağını dile getirir. Psikoloji ve beden birbirinden bağımsız incelenemez. Mevlana ve Yunus Emre için “Aşk” parçanın bütünle buluşabilmesidir.

Dönüşebilme

Karşıtlar, birbirine dönüşebilen yapıdadır. Dönüşüm aşamalarla, kendi sürecine bağlı olarak gerçekleşir. Her sürecin bir haddi vardır. Dönüşüm, uyum içinde veya uyumsuz gerçekleşebilir. Uyum, Yin ve Yang’ın göreceli denklik halidir. Uyumsuzlukta sürecin haddine ulaşılır ve o hadden karşıtına dönüş yapar yani karşıt kutbuna Yin Yang’a; Yang da Yin’e dönüşür. Dönüşüm, sürecin hem etken hem de etkin parçasıdır. Dönüşebilme, bitmeyen sonsuz devinimi olanaklı kılar. Kış, yaza; güz, bahara; karanlık, aydınlığa döner ve böyle takip eder sarmal gibi döne döne.

Üreten-Tüketen veya Destekleyen-Kısıtlayan ilişkisi

Kutuplar birbirini ürettiği, desteklediği gibi aynı şekilde tüketen, kısıtlayan ilişkisinde de olabilirler. Yanan bir mumda olduğu gibi. Yanmakta olan ip ve parafin, alevi besler. Alevin ısısı ise bu ikiliyi tüketir. Sonunda fitil veya mum bittiğinde, alev de tükenecektir. Mum, fitil ve alev ışık ve ısı olarak ortamın enerjisine geçiş yapar. Üretme ve tüketme ilişkisi dönüşüme değin sürer.

Her Yin ve her Yang tekrar tekrar, kendi alt Yin ve Yang kutuplarından oluşur. Örneğin sıcaklıkta olduğu gibi. Sıcaklık olgusu, sıcak (yang) ve soğuk (yin) olarak ayrılabilir. Aynı biçimde sıcak; tekrar, çok sıcak (yang) ve az sıcak (yin)olarak bölünür ve böyle devam eder. Son derece basit bir yapı, son derece karmaşık yapının ayrılmaz parçasıdır. Bütün ve onun parçaları, birbirinden bağımsız olarak ayrı ayrı açıklanamaz. Basit yapıyla, karmaşık yapı; Yin ve Yang’ın temel ilkelerine sürekli uyar. Mikro makronun, makro mikro yapının ayrılamaz parçalarıdır.

Kaynaklar: wikipedia, chineseculture

http://www.yenidenergenekon.com/958-yin-yang-felsefesi/

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, FELSEFE ve GÜZEL DEYİŞLER, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

YAŞAM ÜZERİNE FELSEFİ DEYİŞLER * HAYATIN DEĞERİ

 

Posted in FELSEFE ve GÜZEL DEYİŞLER, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

TEOKRATİK BUYURGANLIKLA Ohal durumunda BASKIN SEÇİM * 6 maddede Erdoğan ve Bahçeli’nin erken seçim planı..

Odatv.com
Örsan K. Öymen
20.04.2018

6 maddede Erdoğan ve Bahçeli’nin erken seçim planı..

Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçiminin 1.5 yıl geriye çekilerek 2 ay sonra yapılması bir erken seçim değildir, bir baskın seçimdir. Mert ve cesur insanlar, gerçek güçlerine güvenerek meydana çıkarlar. İki yüzlü, entrikacı ve korkak insanlar ise, kurnazlığa ve dalavereye başvururlar.

Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçiminin 1.5 yıl geriye çekilerek 2 ay sonra yapılması bir erken seçim değildir, bir baskın seçimdir. Böyle bir baskın seçim, mert ve cesur siyasetçilerin organize edeceği bir iş değildir. Yapılan iş kaçak güreşmektir.

Padişah Erdoğan’ın ve Sadrazam Bahçeli’nin yapmaya çalıştığı şey şudur:

1) Referandum sürecinde de olduğu gibi, Olağanüstü Hal uygulamasında seçime gitmek, OHAL üzerinden muhalefeti, seçmeni ve seçim kampanyalarını baskı altında tutmak, muhalefetin eşit koşullarda özgür bir kampanya yürütmesini önlemek.

2) Anayasa referandumunda İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde “Hayır” oyunun çoğunlukta olduğu ve belediye seçimlerinde AKP’nin İstanbul’u ve Ankara’yı kaybetme olasılığı dikkate alınarak, CHP’nin bunu genel seçim öncesinde avantaja çevirmesini önlemek.

3) Euro’nun ve Dolar’ın yükselmesi, Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, iç ve dış borçlanma, cari açık, gelir dağılımındaki dengesizlik, işsizilik ve yoksulluk ile bağlantılı ekonomik krizin etkilerinin 2019’da daha ağır bir biçimde yaşanacağı dikkate alınarak, ekonomik gerekçelerle AKP’ye seçimde yönelecek olan tepkiyi asgari düzeye çekmek.

4) Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de teröre karşı mücadele, çatışma ve savaş ortamında seçime giderek, seçmenlerin vatanseverlik duygularını sömürmek, dökülen kan ve şehitler üzerinden kampanya yürütmek ve seçim kazanmaya çalışmak.

5) Anamuhalefet partisi CHP’nin ve diğer muhalefet partilerinin, seçime hazırlanmak ve kampanya yürütmek için yeterince zamana sahip olmalarını engellemek, kampanya süresini kısaltmak.

6) İYİ Parti’nin ve Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine girmesini engellemek.

Özetle amaçladıkları, bu seçimi göstermelik bir seçim haline dönüştürmek, zamanında yapılacak olan, olağan ve eşit koşullarda yapılacak olan bir seçimi ortadan kaldırmak, gayri meşru bir seçim yapmak.

İşin en trajik ve komik yönü ise, böyle bir göstermelik seçimi kazanması çok zor olan ve bölünmüş olan muhalefetin, gayri meşru bir seçimi boykot edeceğine, Anayasa’nın 34. Maddesi bağlamında, siyaseti meydanlara ve sokaklara taşıyacağına, bu baskın seçim kararı karşısında “hodri meydan!” naraları atmasıdır.

Türkiye’de halk, iktidarın kurnazlığı ile muhalefetin şuursuzluğu arasında sıkışıp kalmış bir durumdadır. Siyasi parti yöneticilerinin yıllardır yıkamadığı bu dinci dikta rejimini, bir halk hareketi yıkabilecek mi, bunu da zaman gösterecektir.

Örsan K. Öymen

https://odatv.com/6-maddede-erdogan-ve-bahcelinin-erken-secim-plani-19041812.html

Posted in FAŞİZM, SEÇİM - SEÇSİS, SİYASİ PARTİLER | Leave a comment

DİN EHLİ GÖZÜKEN YERLİ ABD AJANLARI GENÇLERİ NASIL KANDIRIYOR ? * İşgal gemilerine karşı namaz kılan paraları kapan İslamcılar!..

KORKUSUZ
20 Nisan 2018
Ümit ZİLELİ

İşgal gemilerine karşı namaz
kılan paraları kapan İslamcılar!..

Bursa’da düzenlenen “Atatürk Vatandır Sempozyumu”nda Yeni Mesaj Gazetesi Başyazarı Muharrem Bayraktar çok ilginç ve İslamcı geçinen birtakım tipleri yerinden zıplatacak bir konuşma yaptı!.. Bakın ne dedi Bayraktar:

-Atatürk’e söven sözde İslamcı kesim Mustafa Kemal’in bu ülkeden
kovduğu emperyalizmin işgal gemilerine karşı namaz kıldılar!..

Çok ağır bir itham değil mi?!. Devamı daha da ağır:

-Amerikan 6. Filosu’na karşı namaz kılanlar; bunların arasında hâlâ bazı gazetelerde köşe yazısı yazanlar, 6. Filo’ya karşı namaz kıldıkları için ABD’den hesaplarına para aktarılanlar var… Yahu sizin kıble yapıp namaz kıldığınız gemileri bu ülkeden kovan kahramandır Atatürk. Yazıklar olsun size…

Bu konuşmayı haberleştiren OdaTV haklı olarak sordu tabii:

-ABD’den hesaplarına para aktarılan yazarlar kim?..

Ben birini biliyorum! Üstelik yazdım, belgeleriyle yazdım hem de 29 yıl önce yazdım, adını da yazdım:

-Günümüzün “İslamcı bilgesi” Mehmet Şevket Eygi!..Gelin önce 22 Temmuz 1999 tarihinde yazdığım yazının o bölümünü birlikte okuyalım ve “Bilge muhterem” o günlerde ne menem bir zatmış görelim!..

Kanlı Pazar ve 350 bin dolar!..

Tarih 10 Şubat 1969…
Amerikan 6. Filosu İstanbul açıklarında demirler. Bunu Türkiye’nin bağımsızlığına ve egemenliğine karşı bir saldırı olarak değerlendiren yurtsever gençler 6. Filo’ya karşı yürüyüş ve mitingler düzenler.

Yükseköğrenim gençliğinin tüm duvarları Mustafa Kemal’in ünlü “Geldikleri gibi giderler” özdeyişiyle donattığı günlerde ABD’yi cansiperane savunan, göstericileri “Moskof uşağı” olarak gösterenler de vardır tabii!.. Bugün Gazetesi ile onun sahibi ve başyazarı Mehmet Şevket Eygi örneğin!.. O günlerde kendisine “Mücahit” lakabını yakıştıran Eygi, hapis cezasından kurtulmak için kaçtığı Arabistan’dan yazdığı yazılarla müminleri ABD filosuna “Defol” diyen gençlere karşı cihada davet eder.16 Şubat Pazar günkü başyazısında gençleri “Deccal veletleri” olarak niteleyen mücahit Eygi savaş çağrısında bulunur:

– Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Müslüman kardeşim sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. Stalin’in ve benzeri deccallerin piçleri olan kızıl veledler bütün Müslümanları karşılarında bulmalıdır. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz. Kalkın ey ehli İslam, davranın!.. Vesselam alel mücahidin…

Eygi’nin, 9 Şubat’ta Medine’den gönderdiği bu yazı, iki kişinin ölümü, yüzlerce gencin yaralanmasına neden olan Kanlı Pazar olaylarının yaşandığı gün çıkar gazetesinde… Eygi aynı yazıda zamanın Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ı darbe yapmaya ve müminleri de “Komünistleri doğrayacak” bu komutana yardımcı olmaya çağırmıştır!..

Eygi, Kanlı Pazar sonrası Müslümanları Amerikan çıkarları doğrultusunda kullandığı eleştirilerine de müthiş öfkelenir ve aynen şu satırlarla karşılık verir:

-Rusya ve Çin Allah’ı inkar ediyor; Amerika ise Allah’a inanıyor. Amerika’da İslamiyet’i yayma hürriyeti var. Amerika ehvendir (zararsızdır), ehaftır (hafiftir). Rusya kızıl kafirdir, Amerika ise ehli kitaptır.

Eygi’nin sahibi olduğu Bugün Gazetesi’nde köşe yazarı olarak çalışan M. Şahap Tan yıllar sonra yazdığı “Bugün’ün Dervişi Mehmet Şevki Eygi Kimdir?” başlıklı kitabının 79. sayfasında Eygi ile ilgili müthiş bir belge ortaya koyar; Kanlı Pazar’dan yalnızca 20 gün sonra Hollanda’daki bir bankaya Mehmet Şevket Eygi adına tam 350 bin dolar yatırılır!..

İşte belge:
– Cidde-Hollanda Bankası, Konte No: 86473/ 4936-8.3.1969-München
Commerzbank A.G.- “jurnalist” Mehmet Şevket Eygi: 350.000 USD.

30 sene sonra biz de soralım mücahit Eygi’ye:
-Nereden geldi bu paralar Mehmet Şevket Bey ve ne karşılığında ve de niçin bir Avrupa bankasına? Yanıtlarınızı bekliyorum efendim!..

O yanıt hiç gelmedi!..

29 yıl boşuna bekledim; bir kaç kez daha yazdım,
aynı soruları sordum ama “Bilge İslamcı” bana mısın demedi!..

Peki ben nereden bulmuştum bu belgeyi?.. Cengiz Özakıncı’nın “United States of İRTİCA 1945-1999” isimli kitabından!.. Sevgili Özakıncı, iğneyle kuyu kazarcasına arşivleri taramış, belgeleri bulmuş ve bu müthiş kitabı yazmıştı. Kitabın her sayfasında ABD’yi “en büyük şeytan” olarak nitelendiren gerici yobazların aslında nasıl bir Amerikan işbirlikçisi, nasıl bir ABD beslemesi olduğunu anlıyorsunuz!..

Büyük dostumuz ABD’nin ise 1945 yılından başlayarak Türkiye’de bir ılımlı İslam devletinin kurulması için nasıl cansiperane çalıştığını, bu uğurda şeyhler, şıhlara, dinci üstatlara nasıl para yağdırdığını görüyorsunuz!..

İrticanın ve irticacının ne mal olduğunu gözler önüne seren kitapta, İslamcıların yere göğe sığdıramadığı Necip Fazıl Kısakürek’ten ilk Amerikancı türbancı Şule Yüksel Şenler’e, Said-i Nursi’den Fethullah Gülen’e, CIA istasyon şeflerine ve Prof. etiketli ajanlara kadar bir çok kişi layık oldukları şekilde yer alıyor…

Ehh, 29 yıl sonra yeri gelmişken bir zamanların mücahidi, günümüzün “Bilge İslamcısı” muhtereme bir kez daha seslenelim bari:

-Huu, Mehmet Şevket Bey sesim geliyor mu? Yanıtları bekliyorum hâlâ!..

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/umit-zileli/isgal-gemilerine-karsi-namaz-kilan-paralari-kapan-islamcilar-2360693/
Posted in DİN-İNANÇ, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İrtica, İSTİHBARAT KURUMLARI, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

AKIL FİKİR SAĞDUYU YAZILARI * Özünde DEMOKRASİ olan bu sese kulak verin , el verin * KADIN ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRIMDIR!…

Prof. Dr. Tülay Özüerman
20 Nisan 2018

KADIN ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRIMDIR!…

Bu alışılageldik ulusal egemenlik haftası yazılarımdan biri değil. Elimizden alınmaya çalışılan bayramlarımıza sokaklarda sahip çıkışımız gibi bu kez sandık otokrasisine karşı, seçim ve demokrasi diyebileceğimiz bir sınav var önümüzde.

Bu sınavdan ulus egemen olarak çıkmalı. Bayram yerine çevirmeliyiz ülkemizi… Sandık çevresini öncesi ve sonrası ile çevrelemeyi marifet edinmişlere, cumhur adına, cumhurdan habersiz ittifak edenlere, gerçek cumhur ittifakı neymiş göstermeliyiz.

Muhalefet; eşit olmayan koşullar, kaptı kaçtı yasalar, iktidar borazanı ana akım medya, iktidar olmanın tüm avantajlarını kullanmak yanında, kendi üzerinde kurulan baskı ve komplolara karşı çıkarak, hesap sormak ve itiraz etmek yerine, sandığa gitmeyi kabulleniyorsa, ulus olarak hem iktidar, hem de muhalefete ne istediğimizi anlatabileceğimiz yollar bulmak zorundayız. Tıpış tıpış gideceksiniz denilen bir adayı bu kez reddedecek gücü var toplumun.

Tam da egemenlik haftasında, iki kişi baş başa verip, tüm toplumu etkileyecek bir kararı, cumhura rağmen alıyorlar ve önceden belirlenmiş tüm takvimler alt üst edilerek, herkesin yaşamını allak bullak edebilecek erken bir tarih belirleyebiliyorlar. Nasılsa yazanı çok olacaktır; burada bu kararın acilen alınma sebepleri, hukuken sakatlığı, Meclis iradesinin dışına çıkılıp, Meclis’in bir onaylama kurumuna dönüştürülmesi konularının ayrıntılarına girmeyeceğim. Neresinden baksanız, sakat bir işlem uygulanıyor. “Neresi doğru ki?” sorusu tam da bu karar için biçilmiş kaftan.

Sandık aldı kaçtısı Türkiye klasiği oldu. Mühürsüz oyların hesabı sorulacağına, mühürsüz oylar yasalaştırıldı. Hukuk işlemiyor, verilen ödevleri yapması tembihlenen bir Meclis karar değil, onay merci olarak iş görüyor ve hukukun batıl sayacağı yasalar Meclis marifeti ile koruma kalkanına alınıyorsa; tüm bunlara itiraz edecek olan muhalefet, bu koşulları kabullenerek, iktidara sen önden koş, ben seninle nasılsa yarışırım zihniyetini yineliyorsa; pek çok sandıktan farklı bir sonuç için tek seçenek, adeta aklı ile dalga geçilen ve tüm senaryoların farkında olan ulusun bu kez iradesine sahip çıkmasıdır.

İlk yapılacak olan, parti kurmaya kalkıştığında, salonlarda konuşmasına izin verilmeyen, parti için bina bulmakta sorunlar yaşayan Meral Akşener’in adaylığının kesinleşmesi konusunda toplum olarak üzerimize düşeni yapmakla başlayabiliriz. Bunu, Atatürk ilkeleri ve altı ok etrafında CHP’nin iflah olmaz fanatiği olarak ben yazıyorum ve şimdiden imzamı veriyorum. CHP’nin adayı konusu hala muğlak. Ortak aday peşine düşer ya da Ekmelettin olayını yinelerse, tarihin hatasını yapacaktır.

CHP’nin kuruluş felsefesini giyinmiş, Mustafa Kemal’in askeriyim demekten gocunmayan, asker değilim ama yoldaşım kıvırmalarına sapmayacak, özde Cumhuriyetçi bir aday olursa elbette oyumuzu sakınmayız. Ancak, yine bir hata yapılırsa, CHP’lilere tıpış tıpış çağrısı bu kez sökmez. Tüm partiler kendi adayı ile yarışa çıkmalıdır. İkinci tura kalan aday etrafında tüm muhalefet birleşmek üzere bir ittifak yapabilir. Üzerine kurduğu baskı ve dağınık muhalefet, iktidarın en büyük kozu oldu hep. Başkanlık yarışında, birleşik muhalefet en büyük kozu olacaktır iktidarın. Çünkü şu veya bu sebeple ortak adaya oy vermeyecekler her partiden çıkabilecektir.

Meral Akşener’in engellenme çabalarına karşı, toplum refleks geliştirerek, çeşitli bahanelerle gasp edilip, özgür iradelerin sandıklara yansımasına engel olan anlayış ve uygulamalara ilk tepkisini vermelidir. “Kadınlar siyasete” toplantıları, çağrıları yapan tüm kadın örgütleri, kendiliğinden örgütlenip, imza toplama işini yurt sathında başlatmalı, bir kadının onca rakibinin arasından ve tüm engellemelerden sıyrılarak verdiği mücadeleye destek çıkmalıdır. İmza verenler ve verecek olanlara kurulacak baskılar bir inisiyatif kurularak sosyal medyada paylaşılmalıdır. Parti kurarken yaşadığı sıkıntılara benzer sıkıntıların imza konusunda yaşanmasına izin verilmemelidir.

Türkiye sivilleşsin deniliyordu. İşte buyurun sivil bir inisiyatif için bir sınav var. Korku duvarını aşmak için de bir fırsat.

Erken sandık kararı olmasaydı ne yazacaktım?!… Eski bayramlarımızı özledim diyecektim. Ulusça kutladığımız, tüm yayın organlarının egemenliğin öneminden söz ettiği, iktidarı, muhalefeti ile devlet ve ulus olarak hep birlikte idrak ettiğimiz, tarih bilincimizin bilendiği, Cumhuriyetimizin bize kazandırdıklarının dillendirildiği, bu günleri armağan eden başta Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin var edilip yaşanmasında emeği ve katkısı olan herkesin saygı ve minnetle anıldığı bayramlarımızı özlüyorum/özlüyoruz!…

Alın bu sizin sandığınız, alın bunlar bizim belirlediğimiz vekillerimiz, alın bu sizin sandık tarihiniz denilen ve bizleri yok sayan, ancak sandıkta toplanmamızı tembihleyen bu süreçten, ipotek altındaki iradelerimizi çekip alacağımız bir inisiyatifi ortaya koyabilmek için dilerim kadın örgütlerimiz bu çağrıya yanıt verirler. Kadınlar isterse; yüzbinlerce imza toplanır. Bir kadının mücadelesine sahip çıkmayıp, kadınlar gelsin diyenlerin çabalarının samimiyetine artık kim inanır? Bu sandık kadınların zaferi ile sonuçlanmalı. Çünkü Cumhuriyet özünde bir kadın devrimidir. Her zaman söylediğim gibi; Cumhuriyet kadındır.

Hep “sandık” diye yazdım; dilerim Türkiye için yeniden gerçek anlamda seçim yapabileceğimiz süreçler fazla uzak değildir. Fiili olana sandık marifeti ile yasallık kazandıracak bir sürecin düğmesine basıldı. Bu sandığın bir kişinin iradesini tüm kurumların üzerine çıkarmak üzere kurulduğunu, sandığa gidip bu iradeye boyun eğenlerin kendi iradeleri ile özgürlüklerinden vaz geçecekleri bir sürece sürüklenişimizin derin acısı ile anıyorum egemenlik bayramımızı. Kutlanacak ne kaldı diye ekleyerek!…

Gündem erken sandık kısa devresi ile kesintiye uğratıldığından, gözünü sandık bürümüşlerin söylenceleri ön alacağı için, yeterince egemenlik bayramını idrak edecek gibi değiliz. Tüm engellemelere karşın özgür iradelerimizi sandıktan çıkarmayı başarırsak, en büyük kutlamayı o zaman yapacağız. Gerçek iradelerin önüne konulan engeller istenirse, aşılamaz değildir!..

http://www.izmirport.com.tr/yazarlar/kadin-orgutlerine-cagrimdir.html

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, SEÇİM - SEÇSİS | Leave a comment

EKONOMİ VE SANAYİ TARİHİNİN İÇİNDEN * Unutturulan 18 Nisan KAĞITÇILIK BAYRAMI

İki değerli yorum , bir yazı 

T.C. BURHAN SAVAS
21. April 2018

Unutturulan” 18 Nisan Kâğıtçılık Bayramı”nı anımsayan var mı?

Arkadaşlar Mehmet Ali Kâğıtçı’ya kimyagerlik diploması veren Fen Fakültesi 40’lı yılların ortasında yanmış. Bina tamamen ahşap , haşmetli bi yalı köşk gibi düşünün.

Cağaloğlu Hamamı köşesinde çıkmaz sokak sonunda muhteşem Boğaz manzaralı bir büyük Ahşap bina. Bu yapı , yangın sonrasında , tekrar rölevesine uygun yeniden ve yine ahşap olarak yapılmış.Şu anda Kredi Yurtlar kurumu sanırım orası.

Uzunca bir süre de bu harika manzaralı güzel ahşap öğrenci yurdu olarak hizmet verdi.3. Kat Boğaz manzaralı köşe ranzanın üst katında son sınıfın son derslerini Boğaz seyrederek o yurtta çalıştım. Yıllarca kaçak kaldığım Vezneciler Site Yurdu’ndan sonra ilk ve tek kez Devlet yurdunda ” meşru ” , birgece ( pek çok kez olan ) sokağa , sabahçı kahvelerine şutlanma korkusu yaşamadan 1 ((son) yıl geçirdim.

İsmet İnönü , bu yangın olayına büyük tepki göstermiş. O günler için Dünya’da bile örneği az olan, yüksek şiddette depreme de dayanıklı bir taş bina olan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ni hızla inşa ettirmiş.1946’da Fen öğretimi bu binaya nakledilmiş.

Bu Fakülte’nin büyük konferans salonu , ders anfileri , laboratuvarlarının dışardan içeriye ses geçirmeyen ve akustik mükemmeliyetlerini bugün bile hiç bir yüksek eğitim kurumunda göremezsiniz. Tam bir Fen Kompleksi oluşturulmuştu.Bina’da Kimya Fizik , Biyoloji , Matematik için tasarlanmış tüm derslikler iç düzenlemeyle birbirine merdiven , tünel v.s. ile irtibatlanmıştı.

Bu , her bölümün öğrencisinin , kendini geliştirmek için serbestçe diğer bölüm dersliklerinde dersleri izlemesini sağlamak için yapılmıştı.Zaten alıp okuduğunuz Yüksek Matematik’le yetinmezseniz , biraz ilerde Uzay Geometri derslerini girip izliyorsunuz hatta sınavına giriyordunuz.Fizik , Kimya , Matematik öğrenimi birbiri içinde harç gibi karılmıştı.

Nerden biliyorum ?
Ben buradan mezunum :))

Dünya’da Almanya , İngiltere v.s. pek çok üniversite , eğitim kurumu tasarımı özenle yapılmış yapı gördüm , gezdim niye burası burada , ne alâka soruları da sorarak.

Ama , bizim İstanbul Fen gibi bir üst zekâ , amaç temelli tasarlanmış Fen eğitim kurumu görmedim.Kimyacı girip fizikçi , matematikçi veya diğer birbiri olup çıkmak işten değil.Yeter ki içten bi isteğiniz olsun.

İlginç olan , olayı siz yaratmıyorsunuz , size hazırlanmış bu akılalmaz güzellik.Size sadece isteklenmek , akletmek kalmış ! Ben öğrencilik boyunca bu bölüm ve derslikler arasında mekik dokudum. Tek çatı altında Fen Dünyası , rüya gibi . Nasıl bu muhteşemliği düşünmüş , yaratmış , bize kazandırmış yüksek insanlara şerefsizce sözler edilir. Teşekkür akla bile gelmez..

Asıl adamlar tu kaka edilirse tabii ki Kâğıtçı Yaratıcı Eli Öpülesi Mühendis de unutulacak. Demek ki önce ” Atatürk’ü , İsmet İnönü’yü ” korumazsak diğer her şey gider.

İnönü , zamanlaması eşit Ankara Fen’i de aynı yıl Ankara Üniversitesi’ne kazandırmış.
Ruh’u şadolsun.

Buralardan , kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarında , imkânsızlıklar içinde , bir çoğu hayatını da oralarda yitiren , adı sanı unutulan şeker , çimento , askeri mühimmat , tekstil  v.s. sanayimizi kurarak Cumhuriyetimiz’i taçlandıran mühendisler mezun oldu.

Harami manyaklar bu eserleri sıra kendilerine geldikçe yokediyor.

Harami haindir.
Sadece yokeder , çalar.
Harami n’apamaz ?

Muhteşem Fen Fakülteleri kuramaz.
O fakülteler kurulmazsa Cumhuriyet , Atatürk Mühendisleri oluşmaz.
O Mühendis oluşmazsa ” fabrika ” olmaz , ” üretim” olmaz.

Siyasi İslâmcı Hain ; Fen’in , Bilim’in adından bile tırsar.
Fen’i , Bilim’i hatırlatan her şeyi yıkar , satar rahatlatır karadeliğe düşesice ruhunu .

İlk kâğıt aslında Kâğıtçı’dan önce üretilmişti.
Topkapı Saray’ı önünde ilk Darphane ve Altın para basım ve Ayarevi
yanından dar bir yokuş iner Gülhane Parkı girişine.
O dar yokuşun sağında minik atölyeler var Osmanlı Dönemi’nde.
Saray ihtiyacı için metal alet edevât yapan Demirci atölyeleri , kâğıt ihtiyacı
için de ufak kâğıt hamuru üretim atölyeleri.
Kâğıtçı , bildiğim kadarı ile buraya da el attı.
Kâğıt olayının ( kimyasınının) Türkler’in bilmediği birşey olmadığını gösterdi.

Buradaki kâğıt hamuru tekneleri , kâğıt hamurunu kâğıda dönüştüren
demir silindirleri , etraf temizlenerek düzenleştirilerek müze görünümüne getirildi.

Az aşağıdaki aynı hizada Heykel ve Arkeoloji Müzesi ile o yokuş tam bir Tarih Kitabı !

T.C. Burhan

Mehmet Boz
bomemed@gmail.com
20 Nis 2018

“18 Nisan 1936 şu anda kimseye modern anlamda ilk Türk kâğıdının üretildiği gün çağrışımını yapmamaktadır. Çünkü Türk kâğıtçılığı SEKA ile birlikte tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. “

Ne acı ki, 2003’te SEKA’ nın kapatılmasına, babalar gibi satılmasına Necmettin Erbakan’ın torpili ile 1978’de tepeden inme genel müdür yardımcılığı görevine atanan, SEKA’da genel müdür vekilliği bile yapmış Kemal Unakıtan’ın, Maliye Bakanlığı döneminde karar verilmiştir. Şimdi huzur(!) içinde uyuyor mu bilemem.

İyi ki yazdın da öğrendik Burhan Cahit DOĞAN,
Kalbi teşekkürler…

İzmit Kağıt Fabrikası’nın ilk kağıt üretimini yaptığı gün. Fabrika Müdürü Mehmet Ali Kağıtçı ve İzmit Valisi Hamit Oskay çalışanlarla birlikte bu mutlu anı paylaşıyor. (18 Nisan 1936)

Aydınlık
Burhan Cahit DOĞAN
20.4.2018

Unutulan 18 Nisan Kâğıtçılık Bayramı

‘SEKA Akdeniz Müessesi de bunlardan birisi idi.
SEKA’lı olmak bir ayrıcalıktı.’

SEKA, diğer tüm Kamu İstikasi Teşekkülleri gibi yalnızca fabrikalardan oluşmuyordu, okulları, camileri, sinema, tiyatro salonları, meslek okulu, sosyal tesisleri ile birer eğitim kurumlarından oluşuyordu. SEKA Akdeniz Müessesi de bunlardan birisi idi. SEKA’lı olmak bir ayrıcalıktı.

Şimdi SEKA’da emeği geçenler ya emekli, ya da vefat ettiler. Ancak lojmanlarında yetişen çocuklarımızın arkadaşlıkları hiç bitmedi. Çünkü o çocuklar bir aile ortamında büyüdüler. Hemen hepsi de iyi okullardan mezun oldular. Şimdi torunum İzmit’e geldiğinde yok edilen fabrikaların yerine kurulmuş SEKAPARK’a “beni götür” dediğinde içim eziliyor. Gittiğimde gözlerim buğulanıyor, selüloz kokusunu hissetmek istiyorum, buhar kazanlarının gürültüsünü özlüyorum. SEKA’yı yok edenlere ona vesile olanlara lanet ediyorum.

ADIM ADIM YOK ETTİLER
18 Nisan 1936 şu anda kimseye modern anlamda ilk Türk kâğıdının üretildiği gün çağrışımını yapmamaktadır. Çünkü Türk kâğıtçılığı SEKA ile birlikte tarihin tozlu raflarına kaldırıldı.

SEKA; Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları Genel Müdürlüğü sürekli üretmiş, bir yandan kâğıdı üretirken, fabrikalarının sayısını da çoğaltmış, 50 yılda on devasa fabrikaya ulaşmış. Sonra duraklamaya geçmiş, 12 Eylül Darbesi’nin Sorosçu çocukları, genişlemesine onay vermemiş. SEKA’ya maliyetinin altında fiyatlarla kâğıt sattırmış, seçim kaybeden milletvekili adaylarına diğer KİT’lerde olduğu gibi yönetim kurullarını arpalık olarak kullandırmış, işinin ehli mühendisleri, iktisatçıları yerlerinden ederken, başı secde gören tarikatçıları işten anlamasalar dahi yönetici yapmış… Sonra da suçu işçiye yükleyerek, SEKA’nın battığını ilan etmişlerdir.

Ne acı ki, 2003’te SEKA’ nın kapatılmasına, babalar gibi satılmasına Necmettin Erbakan’ın torpili ile 1978’de tepeden inme genel müdür yardımcılığı görevine atanan, SEKA’da genel müdür vekilliği bile yapmış Kemal Unakıtan’ın, Maliye Bakanlığı döneminde karar verilmiştir. Şimdi huzur(!) içinde uyuyor mu bilemem.

MEHMED ALİ KÂĞITÇI’NIN ROLÜ
Cumhuriyet Türkiye’sinde selüloz ve kâğıt üretecek bir sanayin kurulması fikrinin ortaya atılması ve kamuoyuna benimsetilmesi Mehmed Ali Kâğıtçı adı ile özdeşleşmiştir. 1899 yılında İstanbul Heybeliada’da doğan Mehmed Ali Bey, ilk ve orta öğrenimden sonra Darülfünun Fen Fakültesi’nden 1922 yılında kimyager olarak mezun oldu. Aynı fakülteden “medeniyat, umumi riyaziyat ve tıbbi kimya” sertifikaları alan Mehmed Ali Bey, 1923 yılında Kimya Enstitüsü’nde asistan olarak göreve başladı.

Bir süre sonra arkadaşlarına Türkiye’nin kâğıt fabrikasına şiddetle ihtiyacı olduğundan ve bu fabrikayı kuracağından bahsettiğinde, ona “deli” gözüyle bakmalarına aldırmadan Almanya’ya giderek Hannover Teknik Üniversitesi’nde kâğıtçılık eğitimi alırken bir yandan da kâğıt fabrikasında işçi olarak çalıştı. Daha sonra Fransa’ya geçen Mehmed Ali Bey, Grenoble Üniversitesi Fen Fakültesi’nden 30 Temmuz 1927 de “Yüksek Kâğıt Mühendisliği” diplomasını birincilikle aldı.

Yurda döndükten sonra değişik görevlerde çalışırken, bir yandan da Türk Kâğıt Sanayiinin kurulması yönünde değişik üniversitelerde konferanslar vermeye başladı. Mehmed Ali Bey’i Türk kamuoyuna tanıtan ilk haber, İstanbul Sultanisi’nden edebiyat öğretmeni olan Hakkı Tarık (Us)’un gazetesi Vakit’te yer aldı. “Türk gencinin Avrupa’daki büyük muvaffakiyeti” başlığı ile verilen haberde, Mehmed Ali Bey’in kâğıtçılığı öğrenmek için yaptıkları anlatılıyor, Mehmed Ali Bey’den sitayişle bahsediliyordu.

ATATÜRK DESTEK VERDİ
Sonraları Mehmed Ali, aynı gazetede kâğıtçılıkla ilgili bir dizi makale yayınlamış ve bu yazılarını 1928 yılında “Selüloz ve Kâğıt Sanayiinde Tüketici Değil Üretici Olmalıyız” adlı bir kitapçıkta toplamıştır. Mehmed Ali Bey’in bu girişimleri, yabancı birçok yatırımcının da iştahını kabartmış, Türkiye’de bir selüloz ve kâğıt sanayinin kurulması yönünde pek çok kuruluş müracaat etmiş, ancak muvaffak olamamışlardır. Mehmed Ali Bey’in bu çabaları Atatürk’ün dikkatini çekmiş, huzuruna çağırmış, “Söyle bakalım çocuk, bu ülkede gerçekten selüloz ve kâğıt üretimi mümkün mü” diye sormuş. Mehmed Ali Bey olayı anlatmış, yabancılara ihtiyaç olmadan ülkede yerli kağıt üretmek için gereken hammadde kaynaklarının bulunduğunu söylemiş. Bunun üzerine Atatürk o zamanlar İktisat Vekili Celâl Bayar’a Sümerbank’a bağlı olarak Selüloz ve Kağıt Sanayiinin kurulmasının plana alınmasının uygun olacağını ve Mehmed Ali Bey’e bu yönde tam yetki verilmesini söylemiştir.

KRUGER’E ATILAN TOKAT
Bunun üzerine Sümerbank’a bağlı Selüloz Sanayi Müessesesi kuruldu. Mehmed Ali Bey yer tespiti için dolaşırken, içerdeki ithalattan çıkarı olan hainler, Avrupa’ya haberi uçurmuşlardı. Dünya kibrit kralı Hans Kruger, onu Çırağan Oteline çağırdı. Kral dairesinde mükellef bir sofra hazırlanmıştı. O, sofraya hiç bakmadı bile… Kruger denen sömürgeci ona, “Bırak bu işleri, gel Avrupa’nın herhangi bir kentinde sana villa tahsis edelim. Türkiye’ye göndereceğimiz kâğıtları sen seç. Ton başına yüzde 5 komisyonunu ve bin lira maaşı (Atatürk’ün maaşı 575 TL) al keyfine bak” demiş…

Bu teklifi hiç düşünmeden reddetmiş. Kruger “Bari şu senin için hazırlattığım yemeği yeseydin” dediğinde, “Ben o yemekten bir lokma alsam teklifinizi nasıl reddedebilirdim” demişti. Böylece Kruger’e koca bir şamar indirmişti.

ÜRETİMİ YOK ETTİLER
Küçük cüsseli o büyük adamın, 14 Ağustos 1934 günü temelini İsmet İnönü ve Celâl Bayar’la birlikte attığı Kâğıt Fabrikası içeriden ve dışarıdan yapılan tüm engellemelere rağmen 18 Nisan 1936 günü ilk kâğıdını üretmiş, o gece rahmetli tarihçi Cemal Kutay’la birlikte bir tren vagonuna yükledikleri bir bobin gazete kâğıdını Ankara Ulus Matbaasına götürmüşlerdi.

Ertesi gün sabaha karşı büyük bir heyecanla Türk kâğıdına basılan Ulus gazetesini, Atatürk’ün huzuruna çıkartmışlar. Öyle ki o büyük adamın sizi sabahın şafak vaktinde grand tuvalet, karşılaması duydukları heyecanı bir kat daha arttırmıştı.

2002 yılında 20 milyon ödeneği kalkınması için SEKA’ya çok görenler, o 20 milyonun belki 5 katı paralar harcayarak üretimi yok edip, insanları tüketime ve işsizliğe mahkûm etmişlerdir. Büyük insan, Mehmed Ali Kâğıtçı ruhun şad olsun.

https://www.aydinlik.com.tr/unutulan-18-nisan-kagitcilik-bayrami-ozgurluk-meydani-nisan-2018

Posted in Calisma Dunyasi - Is ve Emekciler, Ekonomi, Tarih | Leave a comment