KIBRIS: YUMUŞAK KARNIMIZA VURMANIN TAM ZAMANI

Dr.Noyan UMRUK
12.06.2019

KIBRIS:
YUMUŞAK KARNIMIZA VURMANIN TAM ZAMANI


Neden tam zamanı?

Çünkü ülke, terör, yolsuzluk, hukuksuzluk, toplumsal kamplaşma ile karnına yumruk yemiş boksör gibi devlet krizi içinde kıvranmakta…

Ekonomik gidişat hiç açıcı değil. Türk lirasındaki devalüasyon %40’a varınca kredi faizleri katlandı; Kredi Derecelendirme Kuruluşları ile başımız belada… Devlet krizi ve Trump’ın çok uluslu sermayeyi Amerika’ya çağıran söylemleri, FED’in faiz politikaları ile kuruyan sıcak para muslukları “ekonomik sorunu” büyütmekte ve ülkeyi iyice köşeye sıkıştırmakta…

Üç dört cephede mücadele veren askerimiz bir de bunun üzerine bir tuhaf yeni askerlik yasa tasarısı eklenince moral ve disiplin, donanmamız ise bunlara ilaveten yetişmiş personeli açısından deprem yaşamakta…

Böylesine yumuşatılmış boksöre kim vurmaz?

İşte, tam bu sırada Kıbrıs’ta liderler, en kısa sürede, ‘her konuda uzlaşı sağlanmadan, hiçbir konuda uzlaşı yoktur’ ilkesi çerçevesinde anlaşmaya zorlanmakta…

Yumuşak karnımız üzerine oyunlar…
Yumuşak karnımız güneyimiz… Kıbrıs ve 932 km. lik sınırı ile güneydoğumuz… Güneydoğu sınırımız sorunlar yumağına dönüştürüldükten sonra şimdi de Kıbrıs’a yüklenmekteler … Bölgenin sınırlarını yenileme stratejilerine hala engel olabilen taşları büyük ölçüde temizledikleri kanısındalar…

Şimdi sıra Kıbrıs’ta …
Neden Kıbrıs…

Kıbrıs Doğu Akdeniz’de devasa bir uçak gemisi olması nedeniyle küresel güçler için stratejik açıdan, doğal gaz potansiyeli ile ekonomik açıdan çok önemli… Ama Türkiye için, yumuşak karnına bir hançer gibi uzanan konumu ve küresel güçlere karşı ulusal onur duruşu olması nedeniyle hem stratejik, hem de moral açıdan daha da önemli.

Ancak, başka bir büyük önemi daha var, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye için…
D. Akdeniz’deki ciddi doğal gaz ve petrol yatakları… Cadı kazanına dönüştürülmüş D. Akdeniz’in doğal gaz yataklarında Kıbrıs Türklerinin hakları göz ardı edilerek, Kıbrıs Rum kesimi ile müşterek tatbikatlar yapan başta İsrail olmak üzere bazı sahildar ülkeler çokuluslu şirketlerle fink atabilmekte…(1)

Kıbrıs’ta ABD’nin de kullandığı iki İngiliz Üssü var. Dikelya ve Ağrotur (Akrotiri).1960 Anayasası ve Anlaşmalarına göre tam bir “Bağımsız Devlet” statüsünde bu üsler. CIA’in yayınladığı “World Factbook 2005”e göre(2) Akrotiri tanınmış bağımsız bir devlet. Bu devletin şimdi bir de “Kıta Sahanlığı” oluşturuldu.“1960 Anlaşmalarında olmayan bu kıta sahanlığı, enerji yatakları fark edilince ortaya çıkıverdi. Anlaşmalarda üslerin kara suları ve “Münhasır Ekonomik Alanı” olduğuna dair bir not yok. Ama bunu çağrıştıran bir bölüm var. Bundan sonraki adımda İngilizler, Akrotiri Devletinin kıta sahanlığı ve “Münhasır Ekonomik Alanı” olduğu iddialarını pekiştirecek ve sonunda kabak biz Kıbrıslı Türklerin başında patlayacak. ‘Münhasır Ekonomik Alanın’ varlığı konusunda Rumlarla İngilizler sıkı bir pazarlığa girişecekler ve adanın tümünde Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin egemenliğinin geçerli olabilmesi için İngiltere hükümetinin Rumlara destek vermesi karşılığında Rumlar bu hakkı İngilizlere verecekler.”(3)

“* İskenderun, Hayfa, Kıbrıs, Meis dörtgeni yeni doğalgaz ve petrol bölgesi. DoğuAkdeniz’in yeni siyasi ve iktisadi haritası böyle.

*İsrail açıklarında da çok zengin doğalgaz yatakları bulundu.
* Kıbrıs Rum Yönetimi Amerikan şirketleri ile birlikte önemli rezervlere ulaştı.
*İskenderun Körfezi ve çevresi enerji nakil yollarının yoğunluk kazanacağı bir alan oluyor.
*Suriye’ye sahip olan Doğu Akdeniz yataklarını, nakil yollarını ve Irak’ın Akdeniz’e çıkışını denetimi altında tutacak..
– Ayrıca Irak petrolü için K.Suriye’den Akdeniz’e çıkış yolu gerekiyor.”(4)

Yeni sürece eski sorular…
Şimdi gelin, yeni anlaşma taslağın bazı sorularla somutlaştıralım:

* KKTC devletliğinden, Kıbrıs Türk halkı milletliğinden vaz geçirtilip, “azınlık” statüsüne düşürülüyor mu?

*İki federe devlet, iki federal parlamento yerine başkanlığı dönüşümlü bile olmayan tek parlamento ile soydaşlarımızın konumunun, 1974 öncesi gibi korumasız sığıntı statüsüne dönüştürülmesi nasıl önlenecek?

* Türkiye, 1960 anlaşmaları ile elde ettiği hayati önemdeki garantörlük haklarından vaz geçirtiliyor mu?

* Jeolojik kopuşun sonucu İskenderun körfezine bir hançer gibi uzanan Dipkarpas’ın, ayrıca Maraş ve Güzelyurt’un Rumlara teslimi öngörülüyor mu?.

*Ege’de 19 adacık sessiz sedasız işgal edilmişken, harita olarak mevcut durumda adanın yüzde 36’sı Türk tarafına aitken, Annan Planı’nda bile yüzde 29 olan bu oran daha geri gidilerek, Türk tarafının toprak pozisyonu, yüzde 25’ e çekiliyor mu?

*Ayrıca anlaşma gerçekleşirse, Rumların 1974 öncesi mülkiyet haklarının tanınarak, mahkeme niteliğinde özel komisyon kurulması kararı ile KKTC’deki 30 bin dönümün tazminat ve takas yöntemiyle el değiştirmesi sureti ile 1 milyon 520 bin dönümü ise doğrudan Rum sahiplerine iade edilirken, bu günümüzdeki KKTC topraklarının yüzde 76’sının Rum uyruklulara iadesi anlamına gelirken, bu durum topraklarının yüzde 80’i eski Rum mülkü olan KKTC’de kaosa yol açarken, muhalefet milletvekilleri, Rum ve Türklerin mülk konusunda karşı karşıya gelmesinin iç savaşa yol açacağı uyarısı yaparken, yabancılar da dahil Kuzey Kıbrıs’taki mülk sahipleri endişeye kapılırken sizler neler yaptığınızın gerçekten farkında mısınız?

*Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yatakları üzerinde Kıbrıs Türklerinin Deniz Hukukundan doğan hakları gözetilip, sağlam esaslara bağlanıyor mu?

*Annan Planını referandumda onaylayan Türk tarafına söz verilmesine rağmen uygulamaya geçirilmeyen mali yardımın anlaşmaya varılması halinde başlatılması ve Kıbrıs Türklerinin sadece 200.000 kişilik bölümü için Avrupa vatandaşı sayılma havuçlarını hepimiz için küçük düşürücü bulmuyor muyuz?

*Ve de Türklerin can güvenliğinin yegâne teminatı olan Türk askeri adadan çıkartılıyor mu?

Sonuç: Ucuz kabadayılıkların ciddi tavırlara dönüştürülmesi zamanlarındayız…

İşte size gerçekten ciddi bir sınav…

KAYNAKLAR

(1)Umruk; “Ege ve Kıbrıs sorunlarının perde arkası”, Aydınlık G., 01.09. 2011ve “Doğu Akdeniz cadı kazanı” Aydınlık G., 08.09. 2011

(2) CIA’in yayınladığı “World Factbook 2005”e göre https://www.cia.gov/library/publications/the-world-fact-book/index.html

(3) Prof. Dr. Ata ATUN, www.seffafgazete.com/yazar.asp?yaziID=675

(4) Erol Manisalı. “Suriye’de Perdenin Önü ve Arkası” Cumhuriyet G, 20.2.2012

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ENERJİ, KIBRIS, YUNANİSTAN - EGE SORUNU | Leave a comment

ABD uçak gemilerinin beka sorunu: Rusya ve Çin’in hipersonik füzeleri

The Nimitz-class aircraft carrier USS Carl Vinson 

Aydınlık / 5.5.2017
Cem Gürdeniz

ABD uçak gemilerinin beka sorunu:
Rusya ve Çin’in hipersonik füzeleri


Küresel düzen, büyük deniz savaşları sonrasında şekillendi. Neticede denizdeki mücadele karadaki sonucu etkiler. Günümüzün düzeni İkinci Dünya Savaşında Pasifik cephesindeki son büyük deniz savaşı olan Leyte Körfezi Deniz Savaşı (31 Aralık 1944); Atlantik Cephesinde ise Normandiya’ya denizden yapılan amfibi kampanya (Temmuz 1944) sonunda belirlendi. Soğuk Savaş ve devam eden yıllarda küresel kaderi belirleyecek bir deniz savaşı görülmedi. Bunun ana nedeni savaş sonunda ortaya çıkan Amerikan deniz gücünün tartışmasız üstünlüğü ve büyüklüğü idi. Dahası, bu büyük ateş ve manevra gücüne nükleer ve termonükleer yetenek de eklenmişti. Artık Amerikan uçak gemileri ve nükleer denizaltıları mavi gezegenin istenen her yerinde stratejik ve konvansiyonel caydırıcılığı sağlayabilecek ya da ABD Başkanlarının iradesini on binlerce kilometre öteye taşıyacak ölüm makinelerine dönüşmüştü.

UÇAK GEMİSİ CAYDIRICILIĞI

Başkanların Amerikan çıkarlarını zedeleyecek her durumda sordukları ilk soru ‘en yakın uçak gemisi nerede’ idi. 1945 sonrası okyanusların kayıtsız şartsız hakimi olan ABD Donanması, karşısında ilk olarak 1950’li yıllardan itibaren nükleer Sovyet Donanmasını gördü. Stratejik nükleer alanda neredeyse eşit olan iki güç, konvansiyonel alanda aynı eşitliği yakalayamadı. ABD, gerek coğrafyası ve üsler zinciri; gerekse donanma gücü kapasitesi kapsamında üstünlük sağladığından, konvansiyonel alanda Sovyet Donanmasının neredeyse ana üslerine yakın sulara kadar girme ve rakibini test etme denemelerini başarabildi. Soğuk Savaş ABD deniz gücünün mutlak egemenliği ile sonuçlandı.

HESAP VERMEDEN YOK ETME DÖNEMİ

Bu güç, 1991 sonrası Tomahawk silahının deniz platformlarında yerini almasıyla yepyeni bir dönemi ortaya çıkardı. Nükleer caydırıcılıktan sonra denizdeki üstün ateş gücü ile çok uzak alanlardan sağlanan konvansiyonel caydırıcılık, karadaki olayları şekillendirdi. Artık Amerikan Başkanları ‘bölgede uçak gemimiz var mı’ sorusu yerine, ‘bölgede kaç Tomahawk platformumuz var’ demeye başladı. Bu silah ve yeni yetenek, kontrol ve dengesini yitirmiş yeni Amerikan Yüzyılı olarak adlandırılan dönemde Afganistan’ın Tora Bora Dağlarından Irak şehirlerine, Libya’nın çöllerinden Suriye’nin içlerine kadar geniş bir alanda acımasızca kullanıldı. Kurbanların zayıflığı kadar, BM’nin denizler hakimi bir blok karşısındaki acizliği de bu hesap vermeden yok etme dönemine benzin taşıdı.

DEĞİŞEN DENGELER

Ancak 2020’lere rota verdiğimiz şu günlerde artık durum değişiyor. 21’inci yüzyılda karşı karşıya kaldığımız yeni jeopolitik, ekonomik ve teknolojik konjonktür, özellikle Rusya ve Çin Deniz Kuvvetlerinin yükselişi ile birlikte ABD deniz gücünün mutlak hakimiyetini artık ortadan kaldırmış ya da en azından ciddi şekilde sorgulayan bir safhaya getirmiş durumda. Bu durumun teknolojik seviyede üç nedeni var. Birincisi Çin’in hipersonik füze teknolojilerinde sağladığı açık ara üstünlük. İkincisi Rusların Kalibr tipi ‘Rus Tomahawkları’ denilebilecek gezginci füzelerin yarattığı teknolojik baskın. Üçüncüsü denizaltı dünyasında henüz akustik enerji yerine geçecek yeni bir tespit ve teşhis aracının bulunamaması ve sualtının, geçmiş dünya savaşlarında yaşandığı üzere, her seviyede stratejik üstünlüğünü koruyor olması.

DF 17 HİPERSONİK FÜZELER

HİPERSONİK FÜZELER

Ancak bunların içinde şüphesiz en önemlisi hipersonik füzeler. Bunların başında da Çin’e ait DF 17 füzeleri geliyor. Balistik füze teknolojisi ile fırlatılan bu füzelerin en büyük özelliği süratleri. Zamanı geldiğinde ana füzeden ayrılan ve süzülerek hedefe kitlenen DF 17’nin sekiz imha füzesinin en yavaşı 5 mach (ses hızının beş katı) yani saniyede 1 deniz mili hıza erişiyor. Diğer taraftan Rusların geliştirdiği Avangard hipersonik füze sisteminin 27 mach sürate eriştiği açık kaynaklarda yer alıyor. Sorun, bu füzeleri takip edecek ve imha edilmelerini sağlayacak atış kontrol ve imha sisteminin mevcut olmayışı. Bu durum 2 bin 500 kilometre menzili olan DF 17 veya diğer hipersonik balistik/gezginci füzelerin menzili içinde özellikle Amerikan uçak gemisi gruplarının hareket etme serbestisini ortadan kaldırıyor. Halbuki Amerikan deniz gücünün temeli, uçak gemisi darbe gruplarına dayanıyordu.

Çin, DF 17 sisteminin 2020 yılında hizmete gireceğini 2017 yılında, ilk başarılı deneme sonrası ilan etmişti. Bu gelişmeler ABD donanmasında çok pahalı uçak gemisi yerine daha ucuz ve daha az stratejik kayıp oluşturacak platformların kullanılması tartışmalarını çoktan başlattı. Yazının başında belirttiğimiz üzere artık büyük deniz savaşları için donanmaların belirli coğrafi bölgelerde karşı karşıya gelme dönemi kapandı. Silah menzilleri tüm dünya okyanuslarını angajman cephesi haline getirdi. Yepyeni bir döneme giriyoruz.

https://www.aydinlik.com.tr/abd-ucak-gemilerinin-beka-sorunu-rusya-ve-cin-in-hipersonik-fuzeleri-cem-gurdeniz-kose-yazilari-mayis-2019
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DENİZ VE DENİZCİLİK, YENİ NESİL SİLAHLAR | Leave a comment

DOĞU AKDENİZ – KIBRIS – ENERJİ SATRANCI * Londra enerjiden pay istiyor

Londra enerjiden pay istiyor

Aydınlık / 10.6.2019 10:12


Türkiye’nin Kıbrıs’taki garantörlüğünü reddedip, doğalgaz için Yunanistan, İsrail, Mısır ve ABD’yle anlaşmalar yapan Rumları, İngiltere’nin de pay isteyeceği endişesi sardı.

Yenişafak’tan Kıymet Sezer’in haberine göre, Fatih gemisinin sondaj faaliyetine ilişkin “Egemenliği şüpheli bölgelerde sondaj faaliyeti yapılmaması gerekir” yorumu yapan Londra yönetimi, aslında asıl gerilimi enerjide pay kavgasına tutuştuğu Güney Kıbrıs’la yaşıyor.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki araştırma ve sondaj faaliyetleri ardından Yunanistan ile GKRY’nin bölgede artırdığı gerilim üzerine İngiltere’nin Avrupa’dan Sorumlu Bakanı Alan Duncan, Rumların Doğu Akdeniz’de hak iddia ettiği yerleri ‘egemenliği ihtilaflı’ diye tanımlamış ve “Biz Kıbrıs’ın başka ülkelerle yaptığı sınır belirleme anlaşmalarını onaylıyoruz ancak egemenliği ihtilaflı olan sularda sondaj yapılmasına karşıyız” demişti. Rum lider Nikos Anastasiadis’in sert tepkiyle karşıladığı bu sözlerin ardından İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nca Duncan’ın açıklamaları teyit edilerek, “Birleşik Krallık’ın tutumu, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca egemenliği ihtilaflı herhangi bir bölgede sondaj yapılmaması yönündedir” denilmişti. İngiltere ile GKRY arasında büyükelçinin Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmasına uzanan gerilimin perde arkasından ‘pay kavgası’ çıktı. Yunanistan ve GKRY’de İngilizlerin MEB sınırlarını gösteren haritalar servis edildi; Londra’nın Afrodit sahasına el koyacağı iddiaları gündeme taşındı.

ÜSLERİN KENDİ MEB’İ VAR

Garantör ülke İngiltere’nin ada güneyinde münhasır ekonomik bölge (MEB) hakkı istediğine yönelik yapılan tespitler ve çizilmiş haritalar, adadaki İngiliz üslerinin statüsüne dayanıyor. Rum kesiminde İngilizlere ait iki adet askeri üs bulunuyor. Limasol ve Larnaka’da konuşlanan Akrotiri ve Dikelya üsleri İngiltere toprağı sayılıyor. Statüsü 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Anlaşması ile belirlenen bu üsler, daha o tarihlerde Kıbrıs adasından bağımsız ‘egemen üsler’ olarak tanımlanmıştı. 180 kilometrekarelik bu üsler adanın yüzde 2.6’sını kapsıyor. İngiliz üsleri AB sınırları dışında tutuluyor. Kuruluş antlaşması çerçevesinde bu üslerin Kıbrıs’tan tamamen bağımsız hukuki düzenlemeleri ve kendilerine ait karasuları bulunuyor. Anlaşma ile Londra, Kıbrıslılara bu üslerin karasularından serbest geçiş hakkı ve balıkçılık faaliyetleri yapma hakkı tanıyor. Ancak anlaşmalarda, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bu bölgelerde kendi karasuyu olarak herhangi bir karasuyu talebinde bulunamayacağı deniz alanları koordinatlarıyla tarif ediliyor.

1972’DEN BERİ GÜNDEMDE

Garantör ülke olarak elde ettiği bu haklar üzerinden, GKRY’nin sözde MEB sahalarında İngilizlerin pay sahibi olduğu tespitleri birçok kez gündeme getirildi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanları ve haklarını ortaya koyan çalışmalarıyla tanınmış Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Dr. Cihat Yaycı, Amerikan İstihbarat ve Araştırma Dairesi tarafından 1972 yılında yayımlanan ‘Limits in the Seas’ dokümanına dikkat çekiyor. Yaycı, makalesinde “İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki mevcudiyetine ve dolayısıyla GKRY’nin sözde MEB’inde hak iddia edebileceğine” işaret ediyor. Sözkonusu belgede, İngilizlere ait üs alanları ile Kıbrıs arasındaki uluslararası sınırların açıklıkla belirlendiği, ayrıca bu sınırların kıta sahanlığı konusunda anlaşmada böyle bir ihtimalin açıkça belirtilmemesine rağmen potansiyel bir etkisinin olabileceği ifade ediliyor.

BİRÇOK HARİTA YAYINLANDI

Yine kuruluş anlaşmasında İngilizlerin karasularındaki egemenliklerinin ayrıntılı olarak belirlendiği, bu sınırın İngiltere için 3 mil, Kıbrıs için ise 12 mil karasuları genişliğine imkan tanıdığı bilgisi yer alıyor. 2010 yılında Florida Üniversitesi’nde yapılan bir diğer çalışmada İngiliz üslerinin deniz alanlarını işaret eden bir harita yayımlanırken, Dikelya Üssü egemen bölgesindeki sınırlandırma çizgilerinin açık denizde birleştiği, daha batıdaki Akrotiri Üssü egemen bölgesinde sınırlandırma çizgilerinin daha geniş deniz yetki alanı sağlayacak şekilde birbirinden uzaklaştığı tespitleri yer alıyor. Haziran 2017’de Avrupa Birliği milletvekili Kostas Mavridis tarafından gündeme taşınan Eylül 2011 tarihli Avrupa Birliği Offshore Yenilenebilir Enerji Yol Haritası’nda da (ORECCA), sözde GKRY MEB bölgesi içerisindeki büyük bir alan, İngiltere’nin MEB’i olarak gösteriliyor.

TEK TARAFLI ADIM PAHALIYA PATLAR

Doğu Akdeniz’i kendince parselleyen Rum Yönetimi, ilk doğalgaz gelir paylaşımı anlaşmasını Amerikan Noble Enerji firmasıyla yaptı. Rumlar, 2011 yılında Afrodit bölgesindeki yatakta üretimin süreceği 18 yılda 9 milyar doların üzerinde gelir elde edecek. İsrailli Delek ve Hollandalı Shell ile ortaklık yapan Noble, Mısır’a ulaştırdığı gazı sıvılaştırıp satmayı planlıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarını hiçe sayan Rumların Akdeniz’e attığı tek taraflı adımlar bölgedeki gerilimi daha da artıracak. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin haklarını sonuna kadar koruyacağını defalarca kez ilan etti.

AFRODİT İTİRAZI

İngiltere, bugüne kadar Kıbrıs adasındaki üslerin MEB’ini resmi olarak ilan etmedi. Ancak enerji denkleminin dışında kalması da beklenmiyor. Geçmiş yıllarda Yunan ve GKRY basınında, İngiltere’nin Kıbrıs’taki üsleri vasıtasıyla Akdeniz’deki petrolden hak isteyebileceği, Kıbrıs ve Yunanistan’ın MEB’inin belirlenmesinde söz sahibi olduğuna dair yorumlar yapılmış, 2005 yılında İngiliz donanmasına ait ‘HMS Enterprise’ isimli oşinografi ve hidrografi gemisinin 7-10 Şubat 2005 tarihleri arasında Akrotiri ve Dikelya üssü arasında Limasol açıklarında petrol araştırması yaptığı haberleri gündeme gelmişti. Bugün Doğu Akdeniz enerjisinde GKRY, Yunanistan, İsrail ve Mısır ittifakına Fransa ve ABD’nin de destek verdiği düşünüldüğünde, Londra’nın Güney Kıbrıs’taki üslerine istinaden MEB iddiasında bulunabileceği belirtiliyor. İngiltere’nin Afrodit sahasında doğalgaz miktarının yüksek çıkması halinde Rumların İsrail’le yaptığı anlaşmaya itiraz edebileceği ve adadaki diğer garantör ülke olan Türkiye ile bir MEB sınırlandırma anlaşması akdetme ihtimalinin ortaya çıkabileceği ifade ediliyor.

KIBRIS’A YIĞINAK

Uzmanlar, bölgedeki gelişmeler ekseninde, tüm tarafların kazançlı çıkması için Türkiye, İsrail ve İngiltere’nin bölgedeki ortak menfaat ve çıkarları çerçevesinde bir politika oluşturmasının kaçınılmaz olduğunu ifade ediyor. GKRY’nin uluslararası hukuka aykırı olarak bir ana kara devletiymişçesine ve adanın tamamına hakim bir anlayışla yaptığı sınırlandırma anlaşmalarıyla İsrail’in deniz yetki alanlarını açıkça gasp ettiğini ortaya koyan Dr. Cihat Yaycı’ya göre İsrail, eğer sınırlandırma anlaşmasını GKRY ile değil Türkiye ile yapmış olsaydı GKRY’nin ilan ettiği sözde parsellerden 12 no’lu parselin tamamı, 8, 9 ve 11 no’lu parsellerin büyük kısmı, 1, 7 ve 10 no’lu parsellerin ise bir kısmına sahip olacaktı. Afrodit sahasında MEB iddiasında bulunmaya hazırlanan İngiltere’nin adanın zenginliklerine talip olduğuna ilişkin göstergeler artıyor. Zira Londra, son dönemde Kıbrıs’taki askeri varlığını artırıyor. Suriye savaşı bahanesiyle Doğu Akdeniz’deki donanma gücünü artıran İngiltere, sonbaharda adadaki hava gücünü de 5 katı oranında artıracak. İngiliz Hava Kuvvetleri son olarak, envantere katılmış 17 adet F-35 savaş uçağından 6’sını Kıbrıs’ta konuşlandırmıştı.

https://www.aydinlik.com.tr/londra-enerjiden-pay-istiyor-dunya-haziran-2019

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DENİZ VE DENİZCİLİK, DIŞ POLİTİKA, ENERJİ, KIBRIS, YUNANİSTAN - EGE SORUNU | Leave a comment

Bulgaristan-Türkiye sınırına ABD sevkiyatı

Aydınlık / 9.10.2017

Bulgaristan-Türkiye sınırına ABD sevkiyatı

Bağlantılı yazıhttp://nacikaptan.com/?p=69688

Romanya’daki ABD üslerinden bazı birliklerin Bulgaristan’a kaydırıldığı,
Bulgaristan’a giren ABD askerlerinin ise Türkiye sınırına doğru ilerlediği öğrenildi.

Askeri kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Romanya’dan Bulgaristan’a giren ABD askerleri, konvoy halinde Bulgaristan’ın Türkiye sınırına doğru ilerliyor. Zaten ABD, son bir yılda Romanya ve Bulgaristan’daki askeri varlığını artırmaya başlamıştı. ABD, en büyük asker ve malzeme sevkıyatını da bu yılın şubat ayında yapmış, Novo Selo askeri üssüne yeni birlikler yerleştirmişti.

ABD ile Bulgaristan’ın ortak üsleri

Bulgaristan Savunma Bakanlığı, bu sevkıyatla ilgili, 120 ABD askerinin hâlihazırda üste bulunduğunu, 80 tankın ve yüzlerce silahlı savaş aracının daha askeri üsse ulaşacağını duyurmuştu.

https://www.aydinlik.com.tr/bulgaristan-turkiye-sinirina-abd-sevkiyati-dunya-ekim-2017-4
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM | Leave a comment

SAĞLIK VE NBŞ (Fruktoz) * UYARI ; Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu Yeniden İsimlendirildi ve şimdi “DOĞAL TATLANDIRICI” Olarak Pazarlanıyor.

Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu Yeniden İsimlendirildi
ve Şimdi “DOĞAL TATLANDIRICI” Olarak Pazarlanıyor.

(High Fructose Corn Syrup Has Been Renamed And
Is Now Being Marketed As A Natural Sweetener)


Ticari ürünlerde yüksek fruktoz mısır şurubu (high fructose corn syrup – HFCS) kullanımı uzun zamandan beri tartışılmaktadır. insan tüketimi için ne kadar güvensiz olduğunu gösteren çok sayıda çalışmanın sonuçları vardır. (Bu çalışmaların bazılarını aşağıda listeledik). Glikoz-fruktoz, izozosoz ve glukoz-fruktoz şurubu olarak da bilinen HFCS, granül şekere göre daha kolay işlendiğinden ve ham maddesi mısır olduğundan fiyatının ucuzluğu nedeniyle dünya çapında bir tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır. [1]

HFCS doğal bir ürün değildir. Mısırdan elde edilmiş olmasına rağmen, üretilmiş, işlenmiş bir üründür! Bununla birlikte, fruktozlu mısır şurubunun ne kadar yüksek hastalıklara katkıda bulunduğunu gösteren çok sayıda çalışma nedeniyle, üreticiler HFCS ürünlerinin pazarlama yöntemlerini halka daha çekici hale getirmenin yollarını arıyor. Mısır Rafinerileri Birliği, HFCS’yi “doğal” olarak tanımlayan pazarlama kampanyaları kullanarak kamuoyunun olumsuz görüşlerine karşı koymaya çalıştı.

Ürünün adını FDA’nın reddettiği “mısır şekeri” olarak değiştirmeye çalıştılar. [1] Gıda endüstrisindeki en son hamle HFCS adını “fruktoz” olarak değiştirmektir. Bazı içerik listeleri bir şeyin yüksek fruktozlu mısır şurubu içerdiğini söylemeyecek, bunun yerine ürünün tam olarak ne tür bir fruktoz belirtmeksizin “fruktoz” içeriğine sahip olduğunu beyan edeceksiniz.

Yazının tamamı ;

High Fructose Corn Syrup Has Been Renamed And Is Now Being Marketed As A Natural Sweetener

Posted in GDO, GIDA, KAPİTALİZM - LİBERALİZM, Saglik | Leave a comment

HIRSIZA KİLİT OLUR MU?


HIRSIZA KİLİT OLUR MU?

Geliştirici: Rifat Serdaroglu


Olmaz. Eğer en ufak bir açık bırakırsanız, hırsız oradan girer yine çalar!
Efendi görünümlü, kravatlı, makam sahibi ne hırsızlar gördüm ben.
Tıpkı Neyzen Tevfik gibi;

“Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler!
Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
Künyeni almak için, partiye ettim telefon!
Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler…”

Peki, hırsızı nasıl tanıyacağız? Alnında “Hırsız” diye damga yok ki tanıyalım!
O zaman kişinin geldisine yani köküne, önceki işlerine bakacağız ve karar vereceğiz.

Örneğin;
Reza Zarrab denen İranlı dolandırıcıya “Hırsız değil” diyecek biri var mı?
“O bir vatansever ve hayırsever biridir” diyen AKP Genel Başkanı bile dediğinden caydı ve onun için “Casus-Hain” demeye başladı. Demek ki o da kandırıldığını anladı!

Günlerdir kafamı kurcalayan bir soru var!
23 Haziran 2019 İstanbul seçimlerinde OY HIRSIZLIĞI yapılabilir mi?
Ülkeyi yönetenler asla oy hırsızlığı yapmazlar, ne olsa Müslüman, alnı secdeye değmiş, düzgün ve okumuş çocuklar! O zaman ben de bir senaryo yazıp, nasıl hırsızlık yapılır, bulmaya çalıştım.

Ülkenin Başbakanının Reza Zarrab olduğunu varsayın. Adam çalmadan duramıyor ki! Hapse attılar, adam Gardiyanları dolandırdı!

Soru şu;
Hayali Başbakan Reza 23 Haziran’da mutlaka çalacak. Bize düşen, hangi delikten gireceğini bulup, o deliği tıkamak ve hırsızlığa engel olmak!

Reza iki şey yapabilir;
1)Oy verme gününü öncesi yapılacak hırsızlık.
2)Oy verme günü yapılacak hırsızlık.

1)31 Mart 2019 İstanbul Belediye seçiminde sandığa gitmeyen 1 milyon 700 bin seçmen var. Bunların, hangi sebeplerden sandığa gitmediğini bir tek (Reza+Devlet) işbirliği belirleyebilir.

İstanbul dışına giden veya 23 Haziran’da yine sandığa gitmeyecek olan 200 bin seçmeni Reza, taş çatlasa bir haftada tespit eder. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü kime bağlı? Dahiliye Vekaletine!

Bu daire, adları sandık seçmen listesinde olan ve sandığa gitmeyecek 200 bin kişiye iki- üç günde yeni kimlik çıkarır. İstanbul Belediyesinden ve İlçe Belediyelerinden belirlenecek 50 bin militan, her birinde ayrı kimlik kullanmak şartıyla dörder defa oy kullanabilir mi?

Şöyle kullanır;
Adam, kayıtlı olduğu sandığa gider, sıra numarasını söyler, kimliğini gösterir ve oyunu kullanır. Kimlikteki kişi ile listedeki kişinin farklı kişiler olduğunu, sandık başkanı ve üyeler bilebilirler mi? Bilemezler. Kişi de oyunu paşa-paşa kullanır ve emrindeki araçla, ikinci-üçüncü-dördüncü oyunu kullanmak üzere diğer sandıklara gider…

Bu hırsızlığı önlemenin bir yolu var mı?
Üzerinde çalışıyoruz. Emin olmak istiyoruz. Büyük bir olasılıkla oy verme gününden ÜÇ gün önce, çözümü sizlerle paylaşacağız…

2)Oy verme günü, bir sandıkta Suriyelilerin de içinde olduğu bir grup olay çıkarır. Çıkan kavga ve çatışmada ölümler olur! (İnşallah olmaz)
Olay çıkaranlar derhal kaçar. Yandaş medya, CHP destekçisi PKK’lılar insan öldürdü (!) diye yayına başlarlar. AKP seçimi kazanırsa ne ala! Kaybederse de seçim, oy verme günü ölümler oldu, seçim güvenliği yoktu, gerekçesiyle YSK’daki 7 suskun üye tarafından iptal edilir. İstanbul Belediye Meclisi toplanır, Başakşehir’in köse başkanı, İstanbul Belediye Başkanı seçilir.

Peki, bu CAN hırsızlığını önlemenin bir yolu yok mu?
Buna henüz bir çare bulamadık! Çalışıyoruz.

Böyle şey olmaz, bu bir komplo teorisi diye düşünmeyin. 15 Temmuz çakma darbesini tereyağından kıl çeker gibi yapan Reza Zarrab, bunları mı yapamayacak?

Sağlık ve başarı dileklerimle 12 Haziran 2019
Rifat Serdaroğlu

Posted in Rifat SERDAROĞLU yazıları, SEÇİM - SEÇSİS, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

AKIL – FİKİR YAZILARI * GÜÇLÜ TÜRKİYE-GÜÇLÜ ORDU

GÜÇLÜ TÜRKİYE-GÜÇLÜ ORDU

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN / 11.06.2019


BÖLÜM I

Türkiye Cumhuriyeti bir 30 Ağustos bayramını daha geride bıraktı. Yaz boyu devam eden hükümet ve Genelkurmay çekişmelerinin YAŞ toplantılarına bir gerginlik ortamında yapıldı. Tartışmalar ülke kamuoyunu uzun süre işgal edince, ordunun geçmişten gelen geleneksel yaklaşımı geride kalmış ve yoğun bir siyasal baskı atmosferi içerisinde komutanlar arasında görev kaydırmaları yapılınca, 2010 yılının 30 Ağustos bayramı bir gerginlik ortamının sonucunda kutlanabilmiştir. Başkent Ankara’daki resmi törenlere Başbakanın katılmaması, emekliye ayrılan eski Genelkurmay Başkanına üstün hizmet madalyasının takılmaması da, YAŞ toplantılarında ortaya çıkan gerginliklerin daha sonraki aşamalarda da sürüp gitmesine neden olmuştur. Ne var ki, bu kadar yoğun tartışmalar ve gergin günlere rağmen, Türkiye’nin Büyük Zafer Bayramını kutlayabilecek aşamaya gelebilmesi de, her türlü olumsuzluğa rağmen gene de Türk demokrasisinin gelmiş olduğu aşamada belirli bir olgunluk düzeyine ulaştığını göstermektedir. Yaşanan gerginliklerin ve tartışmaların geride kalmasıyla beraber, Türkiye’nin yeni bir 30 Ağustos bayramını heyecan atmosferi içerisinde yaşayabilmesi gene de olumlu karşılanması gereken bir durumdur. En azından bu durumu dikkate alarak ve bütün olumsuz koşullara dikkat ederek, 30 Ağustos bayramının gene eskisi gibi ulusça kutlanabilmesi bir ülke açısından sevinilmesi gereken bir durumdur.

Güçlü Türkiye–Güçlü Ordu sloganı geçen yıl içerisinde resmen Türk Genelkurmayı tarafından öne çıkartılan bir deyiştir. Son yıllarda gidere artan ordu düşmanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı geliştirilerek her yönü ile ağır bir dış baskı ile yürütülmekte olan psikolojik savaş saldırılarına karşı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta merkezi doğal bir refleks olarak kendini korumak ve savunmak durumunda bırakılmıştır. Bu çerçevede, Türk Genelkurmayı kendisini hedef alan emperyalist devletlere ve onların yerli işbirlikçisi mandacılara karşı tarihten gelen bir güçlü ses ile “Güçlü Türkiye ve Güçlü Ordu” sloganını gündeme getirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine düşürüldüğü duruma hangi ülkenin ordusu sürüklense, benzeri bir refleks ile kendini savunma içgüdüsüyle harekete geçeceği için, Türk ordusu da aynı doğrultuda hareket ederek “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “tanımını gündeme getirmiş ve bu açıklamasını da bütün yurt düzeyindeki pankartları kullanarak afişler aracılığı ile Türk ulusunun bütün fertlerine yansıtmıştır.

Her Allahın günü, gazetelerinde ve Televizyonlarında Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmayı bir görev bilerek hareket eden ordu düşmanlarına karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri gücünü korumak zorunda olduğunu görmüş ve bu durumu gizlemeyerek açıkça “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu“ sloganı ile hem bütün Türk halkına hem de medya ve basın araçları üzerinden de dünya ülkelerine iletmeyi bir görev bilmiştir. Güçlü Türkiye ile Güçlü Türk ordusunun birbirlerinden ayrılamayacak derecede birbirine bağlı olduğunu, bu slogan üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri Türk halkının bütün bireylerine açıklamayı bir görev bilmiştir. Bütün dünyanın içinden geçtiği tehlikeli bir süreç içerisinde giderek hedef haline getirilen Türk ordusunun böylesine bir yaklaşım ile Türk halkına güven vermek istediği açıktır. TSK bir yandan Türk halkına güven verirken aynı zamanda dünya kamuoyuna da bir mesaj vererek, Türk Silahlı Kuvvetlerini ortadan kaldırmanın mümkün olamayacağını bir kez daha ilgili ve yetkili çevrelere anlatmak istemiştir.

İlk kez geçen yıl kullanılan “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu“ sloganı, orduya saldırmayı bir görev bilen, neo-liberal işbirlikçi ve mandacı çevreler ile Orta Doğu coğrafyasında Suudi Arabistan benzeri bir din devleti rejimi peşinde koşan şeriatçı kesimlerin hem ilgisini hem de tepkilerini çekmiştir. Emperyal devletlerin ve Siyonist lobilerin egemenliğinde yayın hayatına devam eden liberal ve dinci yayın organları açıktan Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırıyı her gün sürdürürken, Türk ordusunun iyi niyetli bir biçimde hem kendisini savunmak hem de Türk kamuoyunda meydana gelen kuşkuları ortadan kaldırabilmek ve bu doğrultuda Türk ulusunun güvenini koruyabilmek üzere düşünmüş olduğu bu sloganı hemen faşistlikle suçlamaya yönelmişlerdir.

Soğuk savaş döneminin sona ermesinden yararlanarak katmerli bir liberalciliğe soyunan mandacı kesimler, kendilerini destekleyen emperyal ve Siyonist çevrelerin yönlendirmeleriyle Türk ordusuna arşı bir psikolojik harekâtı kamuoyu önünde tırmandırırlarken. Genelkurmaydan gelen her tutuma ve açıklamaya baştan şartlanmış bir doğrultuda faşist damgasını yapıştırabilmişlerdir. Bu ülkede yaşayan herkesi üzecek derecede yayınlar özel görevli gazetelerin manşetlerinde sürekli olarak yer almış ve neredeyse Türk ordusu bir suç örgütüymüş gibi bir görüntü ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır. O aşamada Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk ordusunun bir suç örgütü olmadığını, tamamen anayasa ve yasalara uygun bir doğrultuda hareket ettiğini resmi açıklamalar ile kamuoyuna yansıtmalarına rağmen hiç kimseye yaranamamış, Güçlü Türkiye isteği doğrultusundaki bir Güçlü Ordu nitelemesi açıkça faşistlik damgası yemekten kurtulamamıştır. Emperyalizmin neo-liberal Truva atları ulusal olan her şeyi faşistlikle suçlamayı adet haline getirdikleri için, bir milli devletin ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetlerini güç peşinde koşan bir faşist örgüt olarak nitelemekten kaçınmamışlardır. Türk halkı hiç de alışık olmadığı böylesine olumsuz bir terslikten fazlasıyla rahatsız olmuş ve eskisi gibi güvenilir bir devletin çatısı altında yaşayabilmenin yollarını aramağa başlamıştır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyanın batılı merkezlerden zorlanan yanlış bir küreselleşmeye teslim edilmek istenmesi beraberinde birçok sorunu da gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda soğuk savaşın gergin ortamında yaşanan birçok hukuk dışı olay ordulara mal edilmiş ve zaman içerisinde soğuk savaş senaryoları tartışılırken, savaş koşullarının acımasız gerçekleri teker teker dünya kamuoyu önüne çıkarılarak tartışılmış ve özellikle insanlık dışı zulüm ve benzeri haksız şiddet olayları dünya kamuoyu önünde insanlığın getirdiği vicdan düzeyi doğrultusunda yargılanmıştır. Bu gün Türk ordusu da benzeri bir süreçten geçmeğe mahkûm edilmekte, emperyalist devletlerin hegemonyacı ordularının işledikleri suçlar görmezden gelinirken Türkiye gibi mazlum ve mağdur olmuş ülkelerin askeri yapılarının tartışma alanına getirilmesinin bir açıklaması olması gerekmektedir.

Birinci Dünya Savaşında, İngiliz ve Fransız işgalci ordularının ordularının, İkinci Dünya Savaşında Alman, Rus ve Amerikan ordularının yaptığı insanlık dışı saldırılar ve mazlum ülkeler ve toplumlar üzerine kasıtlı bir biçimde yönlendirilen cinayet girişimleri milyonlarca suçsuz ve masum insanın katledilmesine neden olmuştur. Özellikle batı dünyasının kendi iç hesaplaşmasının ürünü olan iki büyük dünya savaşı her açıdan üzerinde durulması gereken dersler ile doludur. Bugünün ileri batı ülkeleri böylesine insanlık dışı aşamalardan geçerek günümüzde uygar ve ileri bir düzeye gelebilmişlerdir. Şimdi bu batılı ülkeler, eskisi gibi dünya hegemonyalarını yeni yüzyılda da sürdürebilmek üzere küreselleşme görünümü altında eski siyasal oyunlarına devam etmektedirler. Kendi kirli siyasal geçmişlerini unutarak ya da bir yana bırakarak, dünyanın diğer ülkelerine küreselleşme görünümü altında güler yüzlü bir emperyalizm ile saldırırlarken, kendi geçmişlerinde yaşadıkları olumsuz olayları ya da gelişmeleri bugünün dünyasında ayakta kalmağa çalışan çeşitli dünya ülkelerinin devletleri ve silahlı kuvvetleri üzerine yönlendirerek hegemonyacı tavırlarını geliştirerek öne çıkarmaktadırlar. Bir anlamda soğuk savaş dönemindeki suçlarının acısını bugünün ulus devletlerinden çıkarmak ve bu doğrultuda da direnen ulus devletlerin ordularını yargılamak gibi bir eğilimi de kasıtlı bir biçimde baskıyla uygulama alanına getirmeğe çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda dünya ülkelerindeki işbirlikçi liberal ve dinci kadroları bir ulus devlet ve ulusal ordu karşıtlığında sistematik bir plan doğrultusunda kullanmaktadırlar.

BÖLÜM II

Batı merkezli beş hegemonya projesi dünyanın orta alanlarının Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i tarafından ele geçirilmesini hedeflediği içi, bu bölgenin merkezi ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti her yönü ile hem emperyalizmin hem de Siyonizm’in hedef tahtasına oturtulmuştur. Yenidünya düzeni adı altında yeryüzü halklarını kandıran güler yüzlü emperyalizm, beş kıtayı ele geçirme doğrultusunda girişimlerini dış baskılar ve iç işbirlikçilikleri aracılığı ile yürütürken, ulus devletlerin tasfiyesini ana amaç olarak belirlemiştir. Bu nedenle, her ulus devletin temel gücü olan askeri yapılanmaların hem tasfiyesi hem de içeriden işbirlikçi kadrolar aracılığı ile ele geçirilmeleri gündeme gelmiştir. Günümüzün ordularının arkasında devletler olduğu için, küresel düzeydeki ulus devletlerarasındaki çekişmelerde zayıf devletleri geride bırakmak isteyen emperyal güçler doğrudan orduları hedef alarak, ulus devletlerin silahlı güçlerini ortadan kaldırmayı planlamıştır.

Silahlı güçlerin tasfiyesi ile ulus devletleri daha kolay ortadan kaldıracağını hesaplayan emperyal merkezler bu doğrultuda ordu ve asker karşıtı eşitli senaryoları devreye sokmuşlar, küresel sermayenin kontrolü altındaki medya ve basın araçlarını yetiştirdikleri işbirlikçi kadrolar aracılığı ile bu doğrultuda kullanmışlardır. Bazı ülkelerde komutanlar üzerinden, diğerlerinde ise soğuk savaş döneminden kalma çeşitli olayların gündeme getirilmesiyle başlatılan yıpratma kampanyaları ile ulus devletlerin maddi gücünü oluşturan silahlı kuvvetlerin tasfiyesine giden yol açılmıştır. Bazen sözlerini dinlemeyen kendi adamlarını ya da baskılarına karşı koyan genelkurmay başkanlarını devletlerini işgal ederek alıp götürebilmişlerdir. Bu açıdan Panama devlet başkanı ve genelkurmay başkanı Noriega açık bir örnektir. Bütün dünya kamuoyunu Romanya’ya yönlendirerek Çavuşesku’yu kışkırttıkları bir halk hareketi ile görevden indirirken, sessizce Panama devletini işgal ederek genelkurmay başkanını alıp götürebilmişlerdir.

İstedikleri gibi olaylar yaratarak, dünya devletlerine yönelik işgal, saldırı ve her türlü üstünlük oyunlarını sergilemekten çekinmeyen emperyal güçler benzeri operasyonları Asya ve Afrika kıtalarının çeşitli ülkelerinde birbirini izleyen bir doğrultuda bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Irak işgali sırasında, bu ülkenin direnen devlet başkanı Saddam Hüseyin’in bir askeri mahkemede göstermelik yargılanmasından sonra asılması olayı daha zihinlerdeki canlılığını korumaktadır. Benzeri birçok olay dünya ülkelerinin işgali ve saldırıya uğramasıyla Asya ve Afrika kıtalarının çeşitli bölgelerinde görülmüştür. Bugün de Pakistan ve Afganistan hattında yaşanan olaylara bakılırsa yeni olumsuz örnekleri görmek mümkündür.

Dünya savaşları sonrasında gündeme gelen iki kutuplu siyasal yapılanmanın etkisiyle kutup başı devletler kendilerine bağımlı olan ülkelerin içlerine girmişler ve askeri yardım görünümü altında tüm ülkelerin içerisinde kendirline bağımlı yapılar oluşturmuşlardır. Özellikle askeri alanda son derece ileri bağımlı düzenler oluşturulunca, kutuplara dahil olan ülkelerin orduları da kutup merkezi devletlere yakından bağımlı bir noktaya gelmiştir. Dönemin özel koşullarını iyi kullanmasını bilen batı emperyalizmi karşı kutbu bahane ederek dünya ülkelerine yerleşmiş ve askeri yardımlar üzerinden de bağımlılık ilişkisini sürdürerek etkinliğini geliştirmiştir. Kendi yetiştirdiği bazı askerleri de işine geldiği aşamalarda kendine bağımlı askeri rejimler in oluşturulmasında kullanmıştır. Ne var ki, karşı kutbu ciddi bir kuşatma altına alarak dağıttıktan sonra, bu kez daha geniş bir hegemonya arayışına girilmiştir.

Yeni dönemde ise batı emperyalizmi açıkça ulus devletleri hedef aldığı için, geçmişte kendisine bağımlı kıldığı ulusal orduları da bu doğrultuda yapı değişikliğine zorlamağa başlamıştır. Özellikle Amerikan emperyalizmi soğuk savaş döneminde kendisine hizmet etmesi için oluşturduğu çekirdek ordu ya da kontrgerilla yapılanmalarının tasfiyesini gündeme getirerek, yeni dönemde bu eski yapıların kendisine karşı çıkmasını ya da direnmesini önlemek istemiştir. Demokrasi görünümünde geliştirilen yeni küresel emperyalizm oyunları, ulus devletler ile beraber ulusal orduların da ortadan kaldırılmasını gündeme getirmiştir. Bu amaçla özel ordu, profesyonel ordu ya da sivil güvenlik birlikleri gibi değişik alternatif örgütlenmeler ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca kapitalizmin ruhuna ve yapısına uygun düşen bir doğrultuda özel güvenlik şirketlerinin kurulmağa başlandığı görülmüştür.

Şirketler büyürken, devletlerin küçültülmesi amaçlandığı için devletlerin sırtındaki çeşitli misyonlar teker teker devralınarak başkâtip örgütlenmeler aracılığı ile güvenlik ihtiyacı karşılanmağa çalışılmıştır. Türkiye’de de emekli subayların yönetiminde binden fazla özel güvenlik şirketi kurulurken asker sayısının azaltılması konuşulmağa başlanmıştır. Sömürge döneminin lejyoner ordusu özleminde olan batılı emperyalistler, ulus devlet ordularını küçülterek birer güvenlik birimi olarak kendilerine sağlamağa çalışmışlar ve bu doğrultuda ülkeleri giderek artan bir dozda zorlamışlardır. Türkiye’de de buna benzer gelişmeler NATO üyeliği statüsünden yararlanılarak, İsrail’in çıkarları doğrultusunda ABD gücü aracılığı ile yönlendirilmeğe çalışılmıştır. Böylesine bir değişim baskısına direnen TSK gibi ulus devlet ordularına karşı ise her türlü yıpratma ve zora sürükleme senaryolarının zaman içerisinde devreye sokulduğu görülmüştür.

Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine, Amerikan güçlerinin yarattığı provokasyonlar aracılığı ile ABD ordusu Orta Doğu’ya gelerek savaşmağa başlamıştır. Siyonizm’in kontrolü altındaki ABD yönetimi İsrail’in çıkarları doğrultusunda bölge devletlerinin işgaline ve savaşlar yolu ile tasfiye edilmelerine yöneldiği aşamada, Türk ordusu haksız bir savaş olan Irak savaşına girmemiştir. Beş yıllık bir işgal savaşından sonra Irak’ı parçalayan ABD ordusu yeni dönemde Siyonist lobilerin İran’a yönlendirmesiyle ikinci bir savaşa hazırlanmaktadır. Gene yalanlar ve sahtekârlıklar üzerine kurulu senaryolar üzerinden bir ikinci haksız savaşa girmekte olan ABD’nin bu macerasına Türk ordusu tıpkı birinci savaş olan Irak’ta olduğu gibi girmemek için direnmektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri devletin kurucusu Atatürk’ün ortaya koyduğu gibi İran ve Rusya gibi büyük devletler ile savaşmamaya yönelik bir askeri strateji izlemektedir. Atatürk’ün bölge ağırlıklı dış politikasında Türk devleti, İran ile ortaklık ve Rusya ile dostluk esasına dayanan bir doğrultuda hareket ettiği için, kesinlikle İran ile savaşmayacaktır. Siyonizm’in merkezi bölge egemenliği için Irak’tan sonra İran’ı tepelemek istemesi ve bu doğrultuda Türkiye’yi içeriden ele geçirerek üçüncü dünya savaşının içine çekmek istemesine tüm devlet makamları gibi Türk ordusu da karşı çıkmaktadır. Bu nedenle hem Amerika Birleşik Devletlerinin hem de İsrail’in kızmasına ve tepki olarak bu iki devletin Türkiye’de çeşitli senaryolar ile Türk silahlı Kuvvetlerini karşısına almasına, bu büyük gücün kuvvetinin kırılmak istenmesine, kamuoyu önünde geçmişte kalmış soğuk savaş döneminin olayları ile yıpratılmak istenmesine giden yol açılmakta ve Türkiye her gün benzeri bir senaryo ile karşı karşıya bırakılmaktadır.

BÖLÜM III

Düşmana yönelik direnme için örgütlenmiş olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin resmen müttefik ülkeler tarafından hedef alınması,dost ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya bırakılması Türk halkını olduğu kadar genel kurmayı da üzmüş ve zor durumlarda bırakmıştır. Anayasa ve yasalar çerçevesinde hareket etmeğe çok dikkat eden TSK’nın, teknolojik üstünlüğün kullanıldığı çeşitli senaryolar ile karşı karşıya bırakılması, çevrede savaş koşulları hızla tırmanırken bir iç çekişmeye alet olmasına yol açmıştır. Suç olan her girişimin dışında kalmağa dikkat eden Türk ordusunun bir suç örgütü gibi gösterilmek istenmesi, artık emperyal çıkarlar için kullanılamayan Türk ordusunun tümüyle tasfiyesine giden yolda yeni bir aşama olmuştur. ABD ve İsrail ikilisi, savaşlarda kullanamadığı Türk ordusuna kamuoyu üzerinden ders vermeğe ve vurmağa çalışırken, ordunun kendini korumak istemesi işbirlikçi basın organlarında faşistlik olarak suçlanabilmiştir. Devletin ve ordunun beraberce ulusal yapısını korumak istemesine emperyalizm ve Siyonizm sürekli saldırılar üzerinden izin vermek istememiştir.

Tam bu aşamada Türkiye’de NATO konusu tartışılmağa başlanmış, Varşova Paktının saldırı ihtimali üzerine bir savunma örgütü olarak kurulmuş olan bu yapılanmanın, Varşova Paktı ile beraber kalkması gerekirken, küresel emperyalizm döneminde tam anlamıyla bir hegemonya ve saldırı örgütüne dönüşmesi ve ABD ile İsrail ikilisinin bu askeri örgütü Avrasya kıtasını ele geçirmek üzere kullanmağa çalışması, İsrail’in peşine takılıp giden ABD’nin bu isteklerine karşı Avrupa ülkelerinin direnmesi üzerine NATO artık tartışılan bir hegemonya örgütü konumuna gelmiştir. Türkiye’yi bölmek isteyen etnik teröre karşı NATO Türkiye’yi korumamış aksine, NATO ülkeleri bölücü teröre açıktan destek vermişlerdir. Türkiye’ye geri zekâlı ülke muamelesi yapmağa çalışan batılı dost görünümlü ülkeler, Türkiye’yi soğuk savaş döneminde kullanamadıkları için çok kızarak, bunun acısını Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden çıkarmağa çalışmışlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada hem bölgedeki savaş gelişmelerine karşı hazırlıklar yapmak hem de dost ülkeler tarafından sırttan hançerlenmek girişimlerine karşı önlemler almak durumunda kalmıştır.

Bu aşamada Cumhurbaşkanı olmak ya da Boğaz kenarında yalı sahibi olmak isteyen bazı üst düzey yöneticilerin orduda öne çıkarıldığı ve bunlar üzerinden Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk kamuoyu önünde yıpratılmağa çalışıldığı gözlemlenmiştir. Ne var ki, bu gibi içeriden bölme girişimlerine karşı gene de TSK’nın birlik ve bütünlüğünü sonuna kadar koruyarak direndiği ve devletin kurucusu Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmadığı görülmüştür. Türkiye’nin askeri gücünü azaltmak ve savaş koşullarında Türkiye’yi istedikleri gibi kullanabilmek için çeşitli girişimleri sonuna kadar sürdüren emperyalistlerin bütün oyunlarına karşı kahraman Türk ordusunun kaya gibi sağlam durduğu açıkça görülmüştür. Irak savaşının getirdiği dersleri iyi değerlendiren Türk Silahlı Kuvvetlerinin artık NATO üzerinden baskılarla değil ama Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği iyice ortaya çıkmıştır. Amerikan ve İsrail çıkarları doğrultusunda geliştirilen saha dışı hegemonya arayışı NATO gibi bir savunma örgütünü bir saldırı ve işgal ordusuna dönüştürdüğü için Avrupa ülkeleriyle beraber Türkiye’de daha dikkatli davranmağa başlamış ve küresel emperyalizm yerine Türk devletinin ve halkının ulusal çıkarlarına öncelik vermeğe başlamıştır. Artık ittifaklar uğruna zayıflatılan bir devlet ya da ordu değil ama yeniden güçlenmekte olan Türkiye için güçlü devlet ve güçlü ordu döneminin gelmeğe başladığı görülmektedir.

Dünyanın hiç bir ülkesinde devletsiz bir ordu yoktur. Devleti olmayan bir askeri birlik kurulmağa başlandığında, Türkiye’deki etnik bölücü kuruluş gibi bir isyan yada ayaklanma söz konusu olmaktadır. Her devletin sınırları içerisinde tek ve merkezi bir güç olarak ulusal ordular bulunmaktadır. Bu doğrultuda dünyanın her ülkesinde ordular kendi devletlerine yakından bağlıdırlar. Her ordu bu nedenle kendi güvenliği için devletlerin varlığı ve iyi yönetimi ile yakından ilgilidir. Eğer bir devlette çözülme varsa, devlet yabancı güçler tarafından içeriden ele geçirilerek çökertilme noktasına getirilmişse, o zaman böyle bir duruma orduların seyirci kalması düşünülemez çünkü her ordunun varlığını koruyabilmesi için bağlı olduğu devletin iyi ve sağlam ellerde olması gerekmektedir. Ancak bu yoldan devletler ile orduların varlığı korunabilmektedir. Devleti olmayan ya da ortadan kalkan bir ordu, tarihte birçok ülkede örnekleri görüldüğü gibi bir çapulcu birliği olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu nedenle her ordu ülke ve kendi güvenliği açısından bağlı olduğu devleti yakından izlemek ve devlet düzenindeki olumsuz değişmelere karşı önlemler almak durumundadır.

Tamamen savunma amaçlı böylesine bir ilginin, liberal çevreler tarafından hemen faşistlikle suçlanması, küresel sermaye ile bağlantılı çalışan bu işbirlikçi kadroların tekelci şirketlerin dünya egemenliğini sağlama doğrultusunda ulus devletleri ortadan kaldırma girişimleri olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Liberal çevrelerin dış bağlantıları ve sermaye şirketleri ile yakınlıkları, ulus devletlerarasında oynanmakta olan büyük oyunun gelişmesinde ulus devletleri devre dışı bırakmak üzere etkili olduğu görülmektedir. Batının emperyal devletleri kendi ordularını korurken ve güçlendirirken, batı dünyasının dışında kalan ülkeleri ele geçirme doğrultusunda bu ülkelerin askeri güçlerini kısıtlamak üzere ulusal orduların ortadan kaldırılmağa çalışıldığı, bunların yerine sermaye çevrelerinin denetimi altındaki özel ya da profesyonel orduların getirilmek istendiği görülmektedir. Türkiye’de benzeri tartışmaların dışa bağımlı medya üzerinden başlatılmasıyla beraber ulusal ordunun yıpratılması kampanyalarına hız verilmiştir. Ulus devletler ortadan kaldırılmak istenirken, Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti yerine bir bölgesel federasyonun batı egemenliğinde kurulmağa çalışılması aşamasında, Türk ordusu küçültülerek tasfiye edilmeğe çalışılmaktadır.

Bütün bu gibi girişimlere karşı, TSK’nın “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “ girişimi doğru bir adım olarak görülmektedir. Dosta ve düşmana Türkiye’nin güçlü bir devlet ve ordu olmaktan vazgeçmeyeceği ve diğer ulus devletler gibi devletlerarasında oynanmakta olan büyük oyunda kendi gücü ile ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği, açıkca ortaya konulmaktadır. Liberallerin hemen ordunun devlete olan ilgisini faşizm ya da darbecilik olarak göstermeğe çalışması, uluslar arası kapitalist sistemin sahibi olan tekelci şirketlerin önünü açmak içindir. Bütün tekelci şirketler dünya ülkelerine egemen olurken ulus devletlerin direnmesiyle karşılaşmak istememekte ve bu nedenle ulus devletlerin en büyük gücü olan ulusal orduların ortadan kaldırılması için çeşitli girişimlerde bulunmaktadırlar. Ordusunun gücü kırılan devletler giderek küçülecek ve birer sömürge yönetimi olarak, tekelci şirketlerin denetimi altında hareket edeceklerdir.

Türkiye’nin son aylarda yaşadığı asker sivil arasındaki gerginliklerde sürekli olarak liberal basının bir asker sorunundan söz etmesi ve ama medyanın dışa bağımlılığını görmezden gelmesi ciddi bir çelişki olarak ön çıkmaktadır. Kendi dışa bağımlılıklarını gizleme noktasında ulus devletin bağımsız davranmasını sağlayabilecek derecede güçlü bir ordunun ülke sorunlarıyla ilgilenmesine karşı çıkılmaktadır. Küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri Türkiye’nin ülke ve devlet sorunlarıyla nasıl yakından ilgilenme hakkını kendilerinde görüyorlarsa, Türk ulusunun ve Türkiye’yi temsil eden bütün kişi ve kurumlar da Türkiye’nin meseleleriyle yakından ilgileneceklerdir. Türk devletinin bütün birimleri ve güvenlik kuruluşlarının ilgi gösterdikleri kadar Türk ordusunun da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenme hakkı bulunmaktadır.

Türkiye cumhuriyeti anayasa ve yasaları doğrultusunda hareket eden bütün ülke kurumları gibi Türk Silahlı Kuvvetleri de ülke güvenliği ve kamu düzeni ile ilgili konularda üzerine düşen görevleri yerine getirmek zorundadır. Dünyanın merkezi coğrafyasında belirli bir devlet düzeni çatısı altında yaşayabilmenin gerektirdiği kamu düzeni her türlü tehdit ve savaş tehlikesine karşı korunacak ve geleceğe dönük olarak geliştirilecektir. Bütün bunlar için Türkiye’nin güçlü kamu kurumlarına ve orduya ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesi de güçlü bir askeri yapılanmaktan geçmektedir. O nedenle güçlü Türkiye ve güçlü ordu birbirinden ayrılamayacak derece bağımlı kavramlardır. Devlet güçlü olursa orduda bu doğrultuda güçlenir. Ordu güçlü olursa o zaman uluslar arası alandaki devletlerarası büyük oyunda Türkiye Cumhuriyeti daha iyi ve güçlü bir konuma sahip olabilecektir. Türkiye’nin bulunduğu topraklar üzerinde başka devletler kurmak isteyenler, hem Türk devletine hem de Türk ordusuna k arşı bu nedenle çeşitli manevralara kalkışmaktadırlar.

Bütün ulus devletler ulusal güç unsurlarının birleşimine dayanmaktadır. Bir ülkedeki ulusal yapılanmanın unsurları birer devlet faktörü olarak ele alındığı zaman ulusal kültür, ulusal ekonomi, ulusal toplum, ulusal bilim, ulusal yargı ile beraber ulusal ordu da önde gelen bir yere sahip olmaktadır. Bir ulus devlet böylesine ulusal güç faktörlerinin birleşiminden meydana gelmektedir. Ulus devletler böylesine ulusal güç faktörlerinin bir araya getirilmesine ve birlikte ele alınarak bir güçlü ulus devlet oluşturulmasına bağlıdırlar. Ulus devletlerin kuruluş aşamasında olduğu gibi daha sonraki aşamada varlıklarını sürdürme sürecinde de, benzeri biçimde ulusal güç faktörlerinin bir araya gelmesi ve üniter bir yapı içerisinde oluşturulacak birliktelikleriyle ulus devletin geleceğe dönük ilerlemesi sağlanabilmektedir.

Bu nedenle ulus devlet bütünüyle ulusal güç faktörlerinin varlığına ve birlikteliğine bağımlı bulunmaktadır. İşte bu nedenle ulus devlet ile beraber ulusal ordunun varlığında kaçınılmazdır. O zaman “Güçlü Türkiye–Güçlü Ordu“ sloganı anlam kazanmakta ve Türk ulusuna yön göstermektedir. Dünyanın merkezi coğrafyasında tarih sahnesin çıkmış olan Türk ulusunun varlığını koruyabilmesi ve yoluna devam edebilmesi için güçlü ordu ve güçlü devlet kaçınılmazdır. Türk Silahlı Kuvvetleri “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “ sloganı ile bu gerçeği dosta ve düşmana kısaca herkese anlatmak istemiştir. Bu davranış liberallerin söylediği gibi faşizm değil ama tam anlamıyla bir ulusal savunmadır. Tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi, uluslar arası emperyalizmin yok etmek için saldırdığı Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu, yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesini güçlü devleti ve ordusu ile beraberce verecektir.

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, TSK | Leave a comment

100. YILINDA AMASYA ULUSAL EGEMENLİK BİLDİRGESİNİN GÜNCELLİĞİ: “ULUSUN GELECEĞİNİ ULUSUN KARARI KURTARACAK”,


Özer OZANKAYA / 12.06.2019

100. YILINDA AMASYA ULUSAL EGEMENLİK BİLDİRGESİNİN GÜNCELLİĞİ: “ULUSUN GELECEĞİNİ ULUSUN KARARI KURTARACAK”,


HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK!

100 yıl önce 12 Haziran günü Amasya’ya gelen Mustafa Kemal’in, hükümet konağı salonunda Amasyalılara söyledikleri, bugün Sn. Ekrem İmamoğlu’nun “MİLLET İTTİFAKI”nda kucaklanan söylemleriyle, yalnız İstanbullulara değil, tüm Türk ulusuna ve tüm dünyaya yeniden haykırılıyor.

Bu haykırış, hâlâ bir yandan Sevre’i, öte yandan Osmanlı saltanatçılığını sayıklayan ve Türk ulusunu “sürü” sanacak kadar hem “Lazistan, Kürdistan, Rum Ortodoks Ökümenikliği” sakızlarını çiğneyen, hem de “yerlilik, millilik” savlarında bulunan içerdeki ve dışardaki BOP’çuların etkisini sıfırla çarpıyor:

“Amasyalılar! Padişah ve hükümet, itilaf devletlerinin elinde tutsaktır. Yurt elden gitmek üzeredir. Bu kötü du­ruma çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Hep birlikte sevgili yurdumuzu ve bağımsızlığımızı kur­tarmak için çalışacağız.

Amasyalılar! Burası, Havza’dan ötesi Pontus oluyor! Sıvas’tan doğusu Ermenistan’a katılıyor. Ülke İngiliz gü­dümü altına giriyor. Tarihi büyük olan Türk ulusu böyle bir tutsaklığı kabul etmez, ulusumuzun tarihi şerefi var­dır.

Katlanılması olanaksız bu acıklı durum karşısında hemen bir örgüt kurmak ve büyük devletlerin temsilcilerine et­kili telgraflar çekmek gerekir. Yurdun her yanında ateşli çalışmalar başladı. Burada da kesinlikle her türlü hakla­rımızı korumak için Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurmalı­yız.

Amasyalılar! Düşmanların Samsun’dan yapacağı herhangi bir çıkartmaya karşı ayaklarımıza çarıklarımızı çekece­ğiz, yurdu en son kayasına dek savunacağız. Allah ulusu­muza yenilgi gösterirse, bütün evlerimizi, mallarımızı ateşe vererek, yurdu bir yıkıntıya çevirerek boş bir çöl gibi düşmana bırakacağız.”

Amasyalıların hep bir ağızdan “Emirlerinizi bekliyoruz Paşam!” deme­leri üzerine de “Sağ olunuz. Elele vererek çalışırsak zaferi kazanaca­ğız ve ne olursa olsun yurdu kurtaracağız!”

Ertesi günü de Müftü Abdurrahman Kâmil Efendi Sultan Beyazıt Camiinde yaptığı vaazda, “Artık padişah olsun, halife olsun, hiçbir hikmeti kalmamıştır. Millet kendi işini kendi eline almıştır. Tek kurtuluş yolu, halkın doğrudan doğruya egemenliği eline alması ve iradesini kullanmasıdır. Hep birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinde toplanarak yurdu kurtaracağız!” diyordu.

Atatürk’ün uyarmış olduğu gibi Türk Devrimi, yalnız Türk ulusu için değil, bütün uygar insanlık için üzerinde dikketle durulmaya değer bir devinimin adıdır.

Ulusumuzun kurtarıcısı, insanlık ülküsünün tutkun ve seçkin kişiliği eşsiz kahraman Atatürk’ün kıvançla, özlemle, gönülborcuyla andığımız Amasya’ya gelişinin ve 10 gün sonra 22 Haziran’da ULUSASL EGEMENLİK devrimini başlatmak üzere ulusa yayınlayacağı Amasya Bildirisinin 100. yıldönümü kutlu olsun.

Bu 100. yıldönümünü, 23 Haziran 2019’da İstanbul Belediye Başkanlığına Sayın Ekrem İmamoğlu’nu seçip “HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK!” diyerek tüm yurt çapında kutlayacağız.

Prof. Dr. Özer Ozankaya
ADD Kurucu Üyesi ve 4. Genel Başkanı

Posted in ATATURK | Leave a comment

Kremlin’in ‘troll ordusu’nun perde arkası

Olga Bugorkova 24 Mart 2015
BBC Dinleme Servisi

Kremlin’in ‘troll ordusu’nun perde arkası


Son bir yıl içinde, sosyal medyada Ukrayna’yı ve Batı’yı eleştirmeleri, Moskova’daki yönetim hakkında olumlu mesajlar vermeleri için Rusya devletinden para aldıkları iddia edilen “Kremlin trolleri”nin sayısında beklenmedik bir artış oldu.

“Sanal ordu”nun varlığı ve nerede üstlendiği bir sır değil ama, son zamanlarda medyada çıkan haberlerde Rus propaganda mekanizmasının araçlarından birinin her gün nasıl işlediği hakkında kimi ayrıntılar belirdi.

‘Troll yuvası’

St. Petersburg’da dikkat çekmeyen bir büroda faaliyet gösteren İnternet Araştırma Kuruluşu (Agentstvo Internet Issledovaniya) en az 400 kişiyi çalıştırıyor.

Ama bağımsız yerel gazete Moy Rayon‘a göre (Benim Mahallem), binanın yalın görünüşünün arkasında Kremlin’in “troll yuvası” bulunuyor.

Gazete, Devlet Başkanı Vladimir Putin’le yakın ilişkileri olan restoran sahibi Yevgeny Prigozhin’in bu örgütle ilişkili olduğunu ve blog yazarlarına en büyük haber sitelerine yüzlerce yorum yazmaları için para ödendiğini; TwitterLiveJournal ve diğer medya platformlarında çok sayıda hesabın yönetildiğini yazıyor.

Kuruluşun eski çalışanlarından Anton, Özgür Avrupa Radyosu‘na verdiği mülakatta, “12 saatlik vardiyalardan birinde, binadaki kişilerce yazılan yazıların altına 126 yorum yazmıştım. Gerçek şahısların sayfalarına da 25 yorum yazdım. Amaç dikkat çekmekti. Bunun yanı sıra 10 blog yazısı da yazmam istendi.” diyor.

Telif hakkıAP

Moy Rayon gazetesine göre, tipik troll hesapları, kendilerine “ev kadını” veya “düş kırıklığına uğramış Amerikan vatandaşı” süsü veren kişilerce yürütülüyor.

Kuşku uyandırmamak için, bu sahte hesaplarda siyasi yorumlar, seyahat, yemek pişirme ve ev hayvanları hakkındaki paylaşımlar arasına sıkıştırılıyor.

“tuyqer898” adlı bir hesap sahibi, blogunda, “Benim adım Tatyana ve ben küçük sevimli biriyim. Dünyada olan bitenlere ilgi duyuyorum. Seyahat etmeyi, sanat ve sinemayı da seviyorum.” diyor.

Ancak liberal Novaya Gazeta gazetesinin yayımladığı ve “Kremlin trolleri” listesine bakılırsa, “Tatyana” aslında bir sahte hesap.

Telif hakkı BBC WORLD SERVİCE

Sıkı kurallar

Moy Rayon tarafından yayımlanan sızdırılmış belgeler, “Troll yuvası”ndaki çalışmaların çok sıkı kurallarla yönetildiğini gösteriyor.

Bu belgelere göre, kuruluşta çalışan bir kişinin yazdığı herhangi bir blogun, gündüz vardiyasında en az 700, gece vardiyasında ise en az 1000 karakterden oluşması gerekiyor.

İnternette yayımlanan yazı, yorum ve mesajlarda görsel malzeme kullanılması ve başlık atılması da zorunlu tutuluyor.

Genel kuralların yanı sıra, blogculara, anahtar sözcükler ve Ukrayna, Rus muhalefeti ve Batı ile ilişkiler gibi belirli konular gibi “teknik işler” de veriliyor.

Geçmişte kuruluşta çalışmış olan Lena da, Özgür Avrupa Radyosu’na yaptığı açıklamada, yakınlarda kendilerine verilmiş olan konulardan birinin, Kremlin’in başlıca muhaliflerinden Boris Nemtsov’un öldürülmesi olayı olduğunu söyledi.

Lena, “Nemtsov’un öldürülmesinin, muhalefetin yapacağı yürüyüşten önce düzenlenmiş bir provokasyon olduğu mesajının halka iletilmesi şarttı. Bunun sonucunda önde gelen yayın organlarında çıkan her haberin altında, farklı görünüşler altında yüzler, binlerce yorum yayımlandı.” diyor.

‘Tersine sansür’

“Troll yuvası”nın kurucuların tüm çabalarına rağmen, bazı Rus uzmanlar Kremlin’in sanal orduya sahip olmasını pek de anlamlı bulmuyor.

Tanınmış blogculardan Rustem Adagamov, St. Petersburg’daki Fontanka.ru adlı haber sitesine yaptığı açıklamada, “İnternette para verilmiş çok sayıda insanın, sözde yurtsever ve hükümet yanlısı patırtı çıkarmaya çalışması boşuna bir çaba. Halkın görüşünü değiştiren internet değil, televizyon.” diyor.

Telif hakkıYOUTUBE

İnternet uzmanı Anton Nosik de, bu görüşe katılıyor; “İnternetteki troller, ilk elde halkın siyasi görüşlerini değiştirmeyi hedeflemiyor.” diyor.

Ancak ülkenin önde gelen gazetecilerinden ve Rusya uzmanı Peter Pomerantsev, Rusya’nın, bu faaliyetlerle okur kitlelerini ikna etmeyi değil, kitlelerin kafasını karıştırmayı amaçladığını düşünüyor.

Pomerantsev, “Ruslar bir tür, tersine sansür oluşturmaya çalışıyor. Enformasyon ortamında sansüre gidemiyorlar ama aynı ortamı komplo teorileri ve söylentilerle kirletiyor.” diyor.

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/03/150324_ukrayna_rusya
Posted in BİLİŞİM - İNTERNET -, İSTİHBARAT KURUMLARI, MEDYA | Leave a comment

TROL DÜNYASI * Canlı yayını kim yönetsin?

Yılmaz ÖZDİL / 12 Haziran 2019

Canlı yayını kim yönetsin?


St. Petersburg…
Savuşkina Caddesi.
Numara 55.

Bu adresteki binada, Putin’in trol fabrikası var. Tabelasında “Internet Issledovaniya”   yazıyor, yani, internet araştırmaları… 24 saat kesintisiz, vardiyayla 1000 kişi çalışıyor.

Ne iş yapıyorlar derseniz… Rusça, İngilizce, Almanca, Arapça ve Türkçe haber sitelerine yorum yazıyorlar!

Her bir çalışanın “sanki farklı kişiler”miş gibi 10 farklı hesabı var.Bu 10’ar farklı hesaptan her gün en az 500’er tweet atıyorlar. Geleneksel medyayı gazete gazete, televizyon televizyon, tek tek kontrol etmek yerine, medyaya alternatif içerik üretiyorlar.

Tamamen yalan, tamamen iftiralarla dolu ama, sanki “gerçek habermiş” gibi ikna edici tweetler atıyorlar. 1000 çalışanın 10 bin farklı hesabından aynı yönde tweetler yağınca, okuyanlar ister istemez etkileniyor, “bu kadar farklı sayıda kişi aynı şeyi söylediğine göre, demek ki doğru” görüşü yayılıyor.

Trol’ün trol olduğu ortaya çıkarsa, deşifre olan ismini siliyor, başka isimle, başka profil fotoğrafıyla yeni hesap açıyor. Her trol’ün farklı bir rolü var. Mesela, Rusya’daki haber sitelerine yönelik faaliyet yürütülürken, kimisi Putin yanlısı gibi görünüyor, kimisi Putin karşıtı tweetler atıyor, suni kutuplaşma yaratılıyor.

Böylece, sanki sosyal medyada karşıt görüşler özgürce dile getiriliyormuş gibi, sanki Rusya’da fikir özgürlüğü varmış gibi, sanki Kremlin müdahale etmiyormuş gibi bir atmosfer oluşturuluyor.

Putin karşıtı tweet atan trollerin iddiaları ve görüşleri, Putin yanlısı troller tarafından atılan tweetlerle çürütülüyor, bu yöntemle Putin karşıtları yalancı, iftiracı durumuna düşürülüyor, rezil ediliyor.

Troller sadece siyasi tweet atmıyor. Tam tersine, mesela 100 tane alakasız konuda, spor, magazin, yemek, tatil, müzik hakkında tweet atıyorsa, beş tane siyasi tweet atıyor. Böylece, hem takipçi sayısı daha kolay artıyor, hem de algı yönetimi açısından daha inandırıcı oluyor.

Amerikan medyasına itirafçı olan bir Rus trol, bu sistemin etkisini “atlı karınca”ya benzetiyor… “Atlı karıncaya biniyorsunuz, arkanızda kim olduğunu bilmiyorsunuz, önünüzde kim olduğunu bilmiyorsunuz, bir daire etrafında devamlı dönüyorsunuz” diyor!

Facebook, Putin’in trol fabrikasına ait olduğu tespit edilen 300 civarında sayfayı engelledi. Azerbaycan, Özbekistan ve Ukrayna’ya yönelik faaliyet gösteren bu sayfaların 450 milyondan fazla takipçisi vardı.

Twitter ise, Putin’in trol fabrikasından çıkan 10 milyon civarında tweet’i deşifre etti. İngilizce ve Almanca yazılan, Amerikan, İngiliz ve Alman kamuoyunu manipüle etmeyi amaçlayan bu tweetler, ABD başkanlık seçimi, Almanya hükümet seçimi ve İngiltere’deki Brexit referandumuna yönelikti.

Açıkça görüldü ki… Rus trol fabrikasının Almanya’ya ve Merkel’i karalamaya yönelik tweetlerinin çok önemli bölümü Tayyip Erdoğan hashtag’iyle yayılıyordu.

Tabii bu küresel propaganda savaşında, toplumları sosyal medya üzerinden, siyasi, ekonomik ve kültürel açılardan “trol”leme işi, “sahte gerçeklik” yaratma işi, sadece Putin’e ait bir faaliyet değil…

Üstün zekalı bilişim endüstrisi profesyonelleri ve yetkin iletişimcilerin yarattığı, dünya çapında, yeni bir medya çağı bu.

Çin’de algı tasarımı inşa eden, hem Çin halkına yönelik, hem de hedef ülkelere yönelik faaliyet gösteren trol platformları var. Sıradan vatandaşmış gibi sosyal medyaya giren Çin devlet görevlileri, yılda 450 milyon civarında yönlendirici mesaj üretiyor.

İran’da var.
İsrail’de var.
Hindistan’da var.
Suriye’nin dijital ordusu, tahmininizden çok daha güçlü.

E dünyada vaziyet böyle olduğuna göre, interneti icat eden ABD’de vaziyetin hangi boyutlarda olduğunu tahmin edebilirsiniz herhalde!

Trump’ın başkan seçildiği 2016 seçimlerinde, ABD’de 300’ün üzerinde sahte haber sitesi kuruldu, tık diye tıklanması için iki milyona yakın sahte haber link’i üretildi. Trump yandaşı sosyal medya trafiği, sıradan vatandaş görünümü altında, tamamen trol hesaplarla yürütüldü. Türkiye’de hıyarto zannedilen Trump, aslında algoritmik propagandayla, bütün Amerikan halkını hıyar gibi söğüşledi.

Bilgi madenciliği yapan Londra merkezli bir şirket aracılığıyla, sosyal medya kullanan seçmenlerin, özellikle Facebook kullanan seçmenlerin, kişisel profillerini satın alıp, onlara yönelik sahte haber bombardımanı yaratıp, oy verme eğilimlerini etkiledi.

Papa’nın Trump’ı desteklediği, Obama’nın Kenya’da dünyaya geldiği, Hillary Clinton’ın ipliğini pazara çıkaracak olan FBI ajanının öldürüldüğü gibi, palavralar yayıldı.

Aslına bakarsanız sadece 10 bin kişiyi hedef aldılar… Söz konusu 10 bin kişiyi etki altına aldıklarında, 30 milyon takipçi kitlesine ulaşacaklarını gördüler, buna yoğunlaştılar, başardılar.

Farklı seçmen tiplerine, farklı söylemlerle, ürün satar gibi, kişisel pazarlama yaptılar. Hillary Clinton’ın her hamlesine karşı trol saldırısı başlatarak, gürültü yaptılar, kavram karmaşası yarattılar, boğdular.

Trump’la Clinton’ın televizyonda karşılıklı canlı yayın tartışmasına çıktıkları gece, Trump yanlısı trol hesaplardan Clinton yanlısı hesapların yedi misli tweet atıldı. Clinton’ın söylemediği sözler, sanki söylemiş gibi yayıldı. Tartışmayı televizyondan naklen seyretmeyip, sonradan sosyal medyadan takip edenlerin aklında “sahte gerçeklik” kaldı.

Ve maalesef, bu işin en iğrenç hali, en vahşi hali, en pespaye hali, Türkiye’de yaşanıyor. 2013 yılına kadar sadece fetocuların trol hesapları vardı.

Merkez medyanın internet haberlerinin altına yönlendirici yorumlar yapıyorlardı, fetocu ve liboş yazarları yüceltiyor, namuslu gazetecileri karalıyor, aşağılıyorlardı.

Trol haber siteleri kurdular. Sahte isimlerle sosyal medya fenomenleri yarattılar. İsim vermeyeyim, şu anda bile faaliyetine devam eden, özellikle gençlerin yoğun şekilde takip ettiği sosyal haber siteleri kurdular.

Taa ki 2013’e kadar…
2013’teki Gezi Parkı olaylarından sonra “Aktroller” peydah oldu. Fetocular büyük ölçüde imha edildi, sosyal medyadaki yalan haber, yönlendirici yorum hakimiyeti Aktrollere geçti.

Akp’yi rahatsız eden her kişi, her kurum ve her hadise hakkında yalan haber yayıyorlar, toplumun gerçekle bağını kopartıyorlar, toplumsal kutuplaşmayı bilinçli olarak keskinleştiriyorlar.

Netice?

Oxford Üniversitesi’nin 37 ülkeyi kapsayan dijital haber raporu’na göre, dünyada internet üzerinde en fazla yalan haber görülen ülke, Türkiye. 37 ülkenin yalan haber ortalaması yüzde 26’yken, Türkiye’nin yalan haber ortalaması yüzde 49!

İnsanlar gerçek habere ulaşabilmek için twitter’a facebook’a whatsapp’a yöneliyor, oralarda da kılıktan kılığa bürünmüş troller kol geziyor.

Ve hal böyleyken…Türkiye’de bir haftadır Ekrem İmamoğlu’yla Binali Yıldırım canlı yayınını kim yönetecek tartışması yapılıyor. Değerli ve tecrübeli arkadaşım İsmail Küçükkaya hiç şüphesiz gayet başarılı şekilde yönetecektir.

Ama, asıl mücadele alanı televizyon ekranı değildir… Meseleye hâlâ geleneksel medya anlayışıyla yaklaşmak, son derece vahim hatadır.

36 senedir çirkefle mücadele eden profesyonel iletişimci olarak, testi kırılmadan uyarıyorum… Demokrasiye gönül veren herkesin, özellikle gençlerimizin, pazar akşamki yüzleşmeden, seçim gecesine kadar, bir hafta boyunca aralıksız canlı yayında kalıp, sosyal medyada birey birey, haber haber, tweet tweet mücadele etmesi gerekiyor.

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/canli-yayini-kim-yonetsin-5115610/
Posted in BİLİŞİM - İNTERNET -, MEDYA, Yılmaz Özdil, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment