Prof. Kien ve Prof. Ortaylı!

Cumhuriyet / 10 Ekim 2018 Çarşamba
Enver Aysever

Prof. Kien ve Prof. Ortaylı!

Elias Canetti“Körleşme” adlı romanında Prof. Kien adlı bilim adamını anlatır. Prof. Kien dünyanın sayılı sinologlarından biridir. Hayatını kütüphanesinde geçirmektedir. Kitaplardan daha önemli hiçbir değer, nesne, varlık yoktur Prof. Kien için. Sadece okumak ister, düşünmek ve yazmak! İlk bakışta cazip gibi görünse de böyle yaşamak, gerçek bir körlük halidir bu! Yanında çalışan Therese adlı kadın kitaplarına çok iyi davrandığı için ilgisini çeker, günün birinde evlenmek isteyince Therese, ‘hayır’ demez ona Prof. Kien ve o andan itibaren de hayatı altüst olur. Prof. Kien bilgi deposudur ama yaşam deneyiminden yoksundur. Açgözlü, cahil kadın hemen yönetime el koyar. Kadın bu varlıklı adamın neyi var neyi yoksa ele geçirir, kitaplara da kötü davranmaya başlar. Prof. Kien korkunç günler geçirir, kendini tuhaf olayların içinde bulur. Kabaca öykü bu! Elbet roman mutlaka okunmalı. 

Prof. İlber Ortaylı, tahminimce son derece zengin olan kütüphanesini saraya bağışladı geçen hafta. Ardından da Kültür Bakanlığı’na danışman oldu. İlkin bir Kien vakasıyla mı karşı karşıyayız, diye düşündüm. Sonra iyi niyetime kızdım. Kien yaşam beceriksizi olduğu için başına türlü işler açıyordu, oysa bizim İlber Hoca reklam filmlerinde oynamak dahil, hayatın tüm renklerini tatmakta pek mahir. Prof. Kien körleşmişti, Prof. Ortaylı hayli açıkgözlüydü! Demek başka bir durum söz konusu! Bilerek ve isteyerek, kendi iktidarını güçlendirmek, şöhret ve belki para için böyle bir tutum takınmaktaydı Prof. Ortaylı! Ya da tersine Prof. Ortaylı ideolojisine uygun bir yerde duruyordu, toplum onu ‘aydın’ diye tarif ederek yanılmıştı. Özel bir vaka ile karşı karşıyayız. Demek ki bilgili olan her kişiye ‘aydın’ demek doğru değil. 

Sıkı eleştiriler yazan Taylan Kara, İlber Hoca hakkında ilginç bir yazı kaleme aldı. Benim aldığım notlara benzer konular ayrıntılı var yazısında. Prof. Ortaylı’nın ayağı riskli bir yere basmakta, ırkçılığa yakın Türkçülük eğilimi içerisinde. Beraber program yaptığımızda gözlemledim bunu. Kürtleri eşit yurttaş sayıyor mu, yoksa tekçi bir anlayışı mı temsil ediyor, su götürür bu tartışma. Bir diğer husus sıkça dilinden taşan komünizm düşmanlığı! Stalin’e “Cahil Gürcü” dedi. Evet, eleştirmek mümkün Stalin’i, ancak Komünizmle Mücadele Dernekleri çizgisinden ses vermek nedir? Parka giyiyor diye devrimcilerle alay etmek mesela?

Taylan Kara, İlber Hoca’nın FETÖ okullarını övdüğü sözlerinden örnekler veriyor, hatta “hödük” dediği Mustafa Armağan’ın (Hani şu tartışmalı Mustafa Kemal düşmanı tarih dergisinin kaptanı olan) kitabına önsöz yazmışlığı da var Hoca’nın. RTE elinden ödül almakta sakınca görmüyor Prof. Ortaylı ve geçen hafta eleştiriler yükselince de “devletle bildiklerimi paylaşmaya devam edeceğim” diyor. Belki en önemli sözcük bu: Devlet! İlber Hoca’nın derin Osmanlı hayranlığını bilmeyen yok. Cehalet bataklığında kıvranan AKP için mükemmel bir “münevver” örneği Prof. Ortaylı! (Evren’in 12 Eylül darbesini alkışlayan, dışkı yedirmesini doğal bulan Celal Şengör’le tek yumurta ikizi olduklarını düşünüyorum doğrusu. Dahası nükleer enerji reklamlarında oynayan, Saray’a ilk fırsatta koşarak giden ve ödülünü ODTÜ yerine orduya veren Aziz Sancar da bu kadronun doğal üyesi bence. Bu saydıklarım kadar fiyakalı unvanları olmasa da Murat Bardakçı da bu aileye dahil edilir kolayca. Yazı kaleme alınırken Bardakçı da Saraylı oldu gerçi!) 

Her bilimci ‘aydın’ olmak zorunda değil elbette. Aydın olabilmek için sorumluluk almak, eyleme geçmek, işçi sınıfının yanında durmak, iktidara, hele ki gerici olanına net karşı durmak gerekir. Peki, sorun nerede? AKP’nin yaşanmaz kıldığı memlekette, laik çevreler kendine kahraman bulmak istiyor, umudu yeşertmek için. Toplumsal muhalefeti bir türlü örgütlemeyi başaramayan siyasi partilere inancını yitiren insanlar, Prof. Ortaylı gibi figürlerle avunuyor. (Evet, bunun adı avuntudur) Ortaylı’yı; Atatürkçü, aydınlanmacı sayıyor büyük kitleler, özellikle de sosyal medya ahalisi. Bir ölçüde bu doğru olabilir. Ancak kitlenin aradığı türden bir ‘aydın’ mıdır söz konusu olan? Dahası Ortaylı’nın böyle bir kahramanlığa niyeti var mıdır acaba? 

Salt bilgiye adanan, bilgelikle taçlanmamış bir yaşam ne işe yarar? Bugün teknoloji bilgiye ulaşmayı öylesine kolaylaştırdı ki, zihnimizi, belleğimizi depoya döndürmeye gerek var mı? Elbet uzmanlık hayli önemli; esas olan, bilgiyi nerede, nasıl kullanacağımız. Herhangi bir konuda dünyanın en yetkin ismi olabilirsiniz ama bunu etik ölçülerle değere dönüştürmediğiniz zaman anlamı yoktur! Üstelik yaşamın da bir anlamı kalmaz. Bir başkası için mücadele verilmemiş yaşamın değeri nedir? 

12 Eylül 1980’e giden sürecin taşları ustaca döşenirken, Server Tanilli de hedef oldu faşistlerce. Tanilli bu saldırıdan sonra yazık ki felç oldu ve yürüyemez hale geldi. Dünyanın en büyük üniversitelerinde ‘Uygarlık Tarihi’ dersleri vermeye devam etti. Sosyalizme olan inancını, memleket sevgisini hiç yitirmedi. Yurtdışına yerleşti ama hep bu coğrafyanın insanı oldu. 1 Mayıs’ta Taksim’e kurulan polis bariyerleri yıkılıp, işçi sınıfı meydana doğru ilerlerken, tekerlekli sandalyesiyle en önde o vardı. Gözleri ışıldıyor, haykırarak marş söylüyordu. Tanilli; devrimci kimdir, aydın nasıl olunur gösteriyordu. Demem o ki pusulayı doğru seçmek lazım. 

Nâzım Hikmet gazetecilik yaptığı zamanlarda, dönemin sarsılmaz, tartışılmaz kalem sahiplerine karşı açık kavga veriyordu, diyordu ki “Putları Yıkıyoruz”. Aklıma düştü. Zamanıdır!

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1107106/Prof._Kien_ve_Prof._Ortayli_.html

Posted in YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

SARAYDA YENİ BİR ÇEKİRDEK DEVLET YÖNETİMİ OLUŞTURULUYOR * TBMM’nin İŞLEVİ YOK EDİLİYOR * Sarayda ikinci hükümet

Yeniçağ
Cahit Armağan
Dilekcahitdilek@yahoo.com
10.10.2018

Sarayda ikinci hükümet

16 Nisan referandumundan önce de sonra da defalarca uyardık. En son 01 Ekim’de burada yine yazdık. 16 Nisan anayasa değişikliklerinin ortaya çıkaracağı yapı devleti yönetilemez hale getirir, devlet içinde ayrı ve paralel yönetim yapıları oluşturur, başarısız devlete (failed state) dönüştürür dedik.

Nitekim 24 Haziran seçimleriyle birlikte anayasa değişikliklerinin fiilen ve resmen yürürlüğe girmesiyle birlikte şunlar oldu:

İçi boşaltılmış bürokratik devlet yapısı oluştu. Bakanlıklar dahil devlet kurum ve kuruluşlarının sorumluluk ve yetkileri alındı, içi boşaltıldı.

Kişi devleti veya tek adam yapısı oluştu. Tek karar vericinin olduğu, devleti yeniden istediği şekilde yapılandırma yetkisinin tek bir kişide olduğu, Cumhurbaşkanı seçilen kişinin adeta bir devlet gücünde olduğu yapı ortaya çıktı.

Parti devleti yapısı oluştu. Cumhurbaşkanı’nın birçok talimatını parti teşkilatı üzerinden vermesinin önü açıldı. Bütün yetkileri üzerinde toplamış bir Cumhurbaşkanı’nın talimat verirken onun parti işi mi devlet işi mi ayırdında olma ihtiyacını hissetmesi beklenemez. Nitekim öyle de oluyor.

Danışmanlar devleti yapısı oluştu. Bu paralel ve karmaşık yapılar içinde işini yaptıramayan, içi boşaltılmış bürokratik devlet yapısı içinde taleplerine cevap alamayanlar tek karar vericiye ulaşmak için aracı, eş-dost bulma arayışına girdi, giriyor, girecektir. Bu bağlamda 2014’ten buyana geçen süreçte fiili uygulamanın oluşturduğu kültürün de etkisiyle her seviyedeki danışmanlar devreye girecektir.

Yeni anayasaya göre tüzel kişilik oluşturma yetkisiyle Cumhurbaşkanı’nın bir kararnameyle yeni yönetim birimleri, en çok bilinen haliyle bölge yönetimleri oluşturma yetkisi var ki eğer gerçekleşirse bu yeni paralel yönetimlere yol açacaktır. Ayrıca devletin kurum ve kuruluşları içinde tarikatların yerleşmekte olduğu iddiaları vardır ki bunun sonucunda devlet yönetiminde nasıl bir kaos yaşanacağı FETÖ kalkışmasıyla ortadadır.

Hızlı karar alınacak sloganıyla yapılan anayasa değişikliğiyle içi boş Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi yukarıda özet olarak anlatılan haliyle karma karışık, bütün yetkilerin tek kişide toplandığı onun altındaki her seviyede yetki görev kargaşası yaratan bir sistemsizlik yaratıldı.

Bakanlık sayısı sözde azaltıldı ancak yetkileri alınmış, içi boşaltılmış bürokratik yapıya dönen Bakanlıklarda en az üçer Bakan yardımcısı atanmasıyla aslında sayı katlandı.

Bu yetmezmiş gibi şimdi de danışmanlar devlet yapısı denilebilecek yapı fiilen hayata geçirildi. Dün yayımlanan kararnameyle sarayda teşkil edilmiş olan 9 kurulun üyeleri atandı. Atama listelerine genel olarak bakıldığında Cumhurbaşkanı danışmanlarının birer ikişer kurullara yerleştirildiği görülüyor.

Kurullarda görevlendirilen şimdilik 76 kişi, kurulların çalışması için gerekecek diğer personel ve çalışma ortamlarının hazırlanması, işletilmesi vs.. ile Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminde hükümet etmenin maliyetini akıl almaz seviyelere çıkarıyor.

Saraydaki yeni yönetim sisteminin süreç analizinin yapılmadığı o kadar aşikar ki sorun çıkarsa hallederiz mantığıyla hareket ediliyor. Gerekirse ikinci üçüncü Cumhurbaşkanı yardımcısı, ilave Bakan yardımcısı, yeni kurul üyeleri atanabileceği söylenmesi bunun en açık göstergesi.

Kurullarla ilgili şunlar açıklanmıştı;

– Cumhurbaşkanınca alınacak kararlar ve oluşturulacak politikalarla ilgili öneriler geliştirecek, geliştirilen politika ve strateji önerilerinden Cumhurbaşkanınca uygun görülenler hakkında gerekli çalışmaları yapacak, küresel rekabetin getirdiği ani değişimlere karşı strateji ve politika önerileri geliştirecek.

– Cumhurbaşkanı programına uygunluk açısından, bakanlıklar ile kurum ve kuruluşların uygulamalarını izleyecek ve Cumhurbaşkanına rapor sunacak.

Kurullara verilen bu görevlere bakılırsa gölge kabine gibi. Ama Kurullar, Bakanlıkların önünde bir konumda ve 16 Bakanlığın yapacağı işleri de üstlenmiş durumda. Bakanlıklarla kurulların sorumluluk ve yetkileri arasında önemli oranda çakışma var.

Bu haliyle 16 Bakanlı (aslında sekreter) kabineden sonra şimdi sarayda 9 kurullu 76 kişiden oluşan ikinci bir hükümet kabinesi kurulmuştur. Aynı yönetim merkezinde, çakışan sorumluluk ve yetkileri olan, aralarındaki ilişkileri tanımlanmamış iki ayrı yönetim mekanizması.

Bu çifte yapı içinde bırakın hızlı karar almayı, bir karar alınması mümkün olmayabilir. Alınsa bile sağlıklı kaliteli karar olmayacağı, kararların sık sık değişeceği ve birbirine ters yönde olacağı açık. McKinsey kararı bunun en son somut örneğidir.

Yönetilemez olmadan gelin yanlıştan dönün.

Kaynak Yeniçağ: Sarayda ikinci hükümet – Cahit Armağan Dilek

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, FAŞİZM, Politika ve Gundem | Leave a comment

NOBEL ÖDÜLLERİ , GELİŞMİŞLİK VE EĞİTİM

Naci Kaptan / 10 Ekim 2018

EĞİTİM VE NOBEL ÖDÜLLERİ

Stockholm’de Alfred Nobel tarafından 1895 yılında kurulan derneğin, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacıyla verdiği Nobel Ödülleri, 1901 yılından beri dağıtılıyor. Fizik, Kimya, Edebiyat, Barış, Fizyoloji ve Tıp alanlarında olağanüstü başarı gösteren kişi ya da kurumları onurlandırmak üzere verilen ödüller yalnızca ödülü alanlar için değil, ödülü alan isimlerin ülkeleri için de büyük önem taşıyor. Her yıl bilim, edebiyat ve barış alanında dünyada öne çıkan kişilere verilen Nobel Ödülü yalnız onur kazandırmıyor , NOBEL’i kazananlara para ödülü de veriliyor 2017 yılında verilecek olan ödül toplamına yüzde 12.5 oranında zam yapıldı. Buna göre, Nobel Ödülü’nün miktarı 8 milyon İsveç kronundan 9 milyon krona (1.12 milyon dolar) yükseltildi.

Nobel Ödülleri, şimdiye dek 579 kez, toplamda 911 kişi ve kuruluşa verildi. Birden fazla kez Nobel Ödülü alanlar hesap edildiğinde toplam 881 farklı kişi ve 23 farklı kuruluşun bu ödülü almaya hak kazandığı belirtiliyor.

Nobel ödüllerinin verilmesinde erkekler egemen .Fizik ödülü kazanan 204 kişinin sadece 2’si kadın. Kimyada 175 kişinin 4’ü, tıpta 214 kişinin 12’si kadın. Ayrıca ödüle layık görülenlerin çoğu Avrupa kökenli.

ÖDÜLLERİ EN ÇOK HANGİ ÜLKELERİN VATANDAŞLARI ALIYOR

PEW Reseaarch Center’in 2015 araştırmasına göre Dünyada 1.8 milyar Müslüman yaşarken, bu kalabalık Müslüman nüfustan ancak 5 kişi Nobel Bilim ve 9’u da Nobel barış ödülü alabilmiş. Müslümanların yaklaşık %1’i kadar 16.5 milyon nüfusa sahip olan Musevilerin Nobel Bilim Ödülü alan 106 bilim adamını nasıl yetiştirebildikleri araştırmalıdır.

EĞİTİM

Bunun yanıtı genişletilmiş çağdaş ve sorgulayıcı eğitimdir.(teslimiyetçi din eğitimi değil), araştırıcı eğitimdir (ezberci değil), yaratıcı; bilgi üretmeye / bulmaya dönük eğitimdir.

İslam dünyasının büyük bölümünde ise çocuğun çağdaş ,bilime ve araştırmaya yönelik ve zihinsel gelişimine yararı olmayan, büyük ölçüde din eksenli, sorgusuz, ezberci, dayatmacı bir eğitim sistemi vardır. Özellikle ülkemizde AKP iktidarının eğitimle sürekli oynayarak ve eğitimi yönlendirenlerin de ilahiyat eğitimi alanlar veya çağdaş bilimsel eğitim yerine dogmatik , bilimselliği red eden eğitim sistemini tercih eden aydınlanma karşıtları olması ve yetkin görevlere atanması nedeniyle çağdaş ve bilimsel eğitimden uzaklaşılmış . Eğitim sisteminde DİN temasına büyük ağırlık verilmiştir. Okulların büyük çoğunluğu İmam-Hatip meslek okullarına çevrilmiş olup çocukların bu okullara gitmeleri dayatılmaktadır.

Eğitimin BİLİM ,YARATICILIK , TEKNOLOJİK GELİŞME ve BİLİMSEL ÖDÜLLERİN kazanılmasıyla ilintisini Pakistanlı siyasal bilimci Dr. Faruk Saleem, 2010’da “The News International” gazetesinde yayımlanmış olan çok önemli bir makalesi üzerinden tanımlamak gerçekçi olacaktır ;

“Neden Yahudiler bu kadar güçlü,
Müslümanlar bu kadar güçsüz?”

Dr. Faruk Saleem / January 8, 2010

“Dünyada nüfus bakımından azınlıkta olan Yahudiler Dünyayı yönetiyor. Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi / Musevi var.Peki, kaç Müslüman var: 1,4 milyar Müslüman. (2010 verileri) Yani dünyada 1 Musevi’ye karşın 100 Müslüman var…İyi ama Yahudiler Müslümanlardan niçin 100 kat daha güçlü ve daha zengin ve daha eğitimli ve daha mucitler?

Tüm zamanların en etkin bilim adamı Albert Einstein bir Yahudiydi.
Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudiydi. Karl Marks Yahudiydi.

Tüm insanlığa zenginlik ve sağlık katmış Yahudilere bakalım:

* Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini armağan etti.
* Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.
* Gertrude Elion lösemiye karşı ilaç buldu.
* Baruch Blumberg Hepatit-B aşısını geliştirdi.
* Paul Ehrlich frengiye karşı tedaviyi buldu.
* Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili buluşuyla Nobel ödülü kazandı.
* Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
* Bernard Katz nöromasküler iletişim (kaslarla sinir sistemi arası iletişim) alanında Nobel ödülü kazandı.
* Andrew Schally endokrinoloji (metabolik sistem rahatsızlıkları, diyabet, hipertiroid) tedavilerinde kullanılan yöntemi geliştirdi.
* Aaaron Beck Cognitive Terapi’yi (akli bozuklukları, depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemini) geliştirdi.
* Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
* Stanley Cohen embriyoloji (embriyon ve gelişimi çalışmaları) dalında Nobel aldı.
* Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yaptı.
* Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını,
* Benno Strauss paslanmaz çeliği,
* Isador Kisse sesli filmleri,
* Emile Berliner telefon mikrofonunu,
* Charles Ginsburg ilk bantlı video kayıt makinesini geliştirdi.
* Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icat etti.
* Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi.

Peki, ama; son 100 yıl içinde Yahudiler sadece bilimsel alanda 180 Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman (Barış nobelleri dışında) neden yalnızca 3 Nobel kazandı. Yahudiler niçin bu kadar yaratıcı ve neden bu kadar güçlüler?

Yahudi inancına bağlı ve küresel çapta büyüyüp tanınmış şu yatırımcılara/işadamlarına ve markalarına bakalım:

Ralph Lauren (Polo) – Levi Strauss (Levi’s Jeans) – Howard Schultz (Starbuck’s) -Sergei Brin (Google) – Michael Dell (Dell Bilgisayarları) – Larry Ellison (Oracle) -Donna Karan (DKNY) Irv Robbins (Baskins & Robbins) – Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts) -Richard Levin (Yale Üniversitesi’nin kurucu başkanı)

Yahudi inancına bağlı ve küresel çapta
büyüyüp tanınmış şu sanatçılara bakalım:

Michael Douglas- Dustin Hoffman – Harrison Ford – Woody Allen – Tony Curtis –
Charles Bronson – Sandra Bullock – Billy Crystal Paul Newman – Peter Sellers-
George Burns Goldie Hawn – Cary Grant – William Shatner – Jerry Lewis – Peter Falk

Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler:

Steven Spielberg – Mel Brooks – Oliver Stone – Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210) – Neil Simon (The Odd Couple)- Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3) – Michael Mann (Starzky and Hutch)- Milos Forman (One Flew Over The Cuckoo’s Nest, Amadeus)- Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat) – Ivan Reitman Ghostbusters) Kohen Kardeşler – William Wyler – William James Sidis,

Sorun kendinize: 250’lik IQ derecesiyle dünyaya gelmiş en parlak insan hangi dine mensuptur?

Sorun kendinize: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevabı şudur: Her çocuğa ve her gence kaliteli eğitim verirler…Bu eğitim türü sorgulayıcı (teslimiyetçi değil), araştırıcı (ezberci değil) ve yaratıcıdır (bilgi üretmek/bulmak içindir)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap:Yanlış eğitim verdikleri ve gelişime yararı olmayan birer eğitim sistemi uyguladıkları için (Büyük oranda Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci ve Dayatmacı eğitim…).

Oysa Gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Yani, toplam dünya nüfusu içinde her 5 kişiden biri Müslümandır.Her bir Hindu’ya 2 Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık 2 Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 Müslüman bulunmaktadır.

Müslümanlar bu kadar kalabalıklar ama neden güçsüzler?

Nedeni eğitim(sizlik)dir!!!

İslam Konferansı Örgütü’nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tümünde sadece 500 adet üniversite bulunmaktadır. Yani üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Başka bir deyişle 3 milyon kişi için bir üniversite yapılmıştır (Bunların kalitesi de başka bir sorundur!)

Fakat sadece ABD’de 5 bin 758 adet üniversite vardır.

Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından 2004 yılında hazırlanan “Dünya Üniversitelerinin Akademik Deger Listesi”ne Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500’e giren tek bir üniversite yoktu.

Neden?.. Yanıt: Kalitesiz ve ezberci eğitim

OKUMA YAZMA ORANLARI DA ÇOK DÜŞÜK!

UNDP tarafından toplanan verilere göre Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı % 89’dur. Bunların %98’i ise en az ilkokul mezundur ve 100 kişiden 40’ı üniversite mezunudur. 15 Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkedeki okuma-yazma oran ise %100’dür, yani bu 15 ülkede okuma-yazması olmayan tek kişiye rastlamak olası değildir!.

Müslüman ülkelerde durum bunun zıddıdır: 100 kişiden sadece 40’ı okuma-yazma bilir ve herkesin okuryazar olduğu bir tek Müslüman ülke bulunmamaktadır! Bunların %50’si ilkokul mezundur ve sadece %2’si üniversiteyi bitirmiştir.

BİLİM İNSANLARININ ORANLARI DA ÇOK DÜŞÜK!

ABD’de toplam bilim insanı sayısı 4.000, Japonya’da 5.000’dir. 57 Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı ise sadece 230 kişidir. (Akademisyenlerin hepsi bilim insanı değildir. Bilim insanı demek, pozitif bilimlerle aktif olarak uğraşan kişi demektir.) Ve her 1 milyon Müslüman kişiye sadece 1 bilim insanı düşmektedir.

Teknisyenler bakımından Müslüman çoğunluklu Arap ülkelerdeki durum daha da kötüdür: Her 1 milyon Müslüman Arap nüfus içinde 50 teknisyen bulunmaktadır. Hıristiyan dünyasında ise her bir milyon kişi içinde 1000 teknisyen bulunmaktadır.

NEDEN?..

Yanıt: Kalitesiz-ezberci eğitim ve ARGE’ye (araştırma geliştirmeye) yeterli kaynak ayrılmaması…Çünkü Müslümanlar gayri safi milli gelirin yalnızca % 0,2’sini araştırma-geliştirme bütçesi olarak ayırıyor. Buna karşın Hıristiyan dünyası araştırma-geliştirmeye % 5 oranında, yani 25 kat daha fazla fon ayırmaktadır.

SONUÇ:

İslam dünyası yeni bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Ayrıca dünyanın ürettiği bilgiyi kendi halklarına öğretmekte de başarısızdır. Bunun kanıtı ise ileri teknoloji ihracat rakamlarında saklıdır:

Pakistan’ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran %1’dir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Fas ve Cezayir’in ise % 0,3’tür. Hristiyan Singapur’da bu oran % 58′dir.

Gelecek Bilgi temelli toplumların olacaktır

Ilginçtir, Müslüman 57 ülkenin gayri safi milli hâsılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır. Buna karşın 310 milyonluk ABD tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte; Çin 8 trilyon dolar,

Japonya 3,8 trilyon dolar ve Almanya 2,4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. (Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır.)

Mal ve hizmet üretimi

İspanya’da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık mal ve hizmet üretimi gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 milyar dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır. İşin daha acıklı tarafı ise şudur: İslam Dünyasının gayri safi milli hâsılasının tüm dünya gayri safi milli hâsılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.

O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür?

Cevap: Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek; kaliteli ve çağdaş eğitim yoksunluğu. Çok kesin biçimde söylersek; akılcı olmayan, ezberci, teslimiyetçi, din eksenli ve çağdışı eğitim…

Dr. Faruk Saleem – İslamabat, Pakistan

https://themuslimtimes.info/2012/01/26/why-are-jews-so-powerful-and-muslims-so-powerless/

Makalenin ingilizcesi ; Why are Jews so powerful and Muslims so powerless?
by Dr. Farrukh Saleem / January 8, 2010 – Farrukh Saleem – is an Islamabad-based Pakistani political scientist, economist, financial analyst, journalist and a television personality

***

TÜRKİYE’NİN EĞİTİM DURUMU VE GERİ KALMIŞLIK

34’ü OECD üyesi ülkeler olmak üzere toplam 70 ülkeden 540 bin öğrencinin katılımı ile yapılan PISA testinde eğitim sıralamasına neden düşüş yaşadığı eğitim sistemindeki kötüye doğru evrilmeden kolayca anlaşılmaktadır. PISA Direktörü Andreas Schleicher Türk eğitim sistemi için “Öğrettikleriniz artık gereksiz” ifadesini kullanmış, ezberde iyi olduğumuzu fakat yaratıcılıkta kötü olduğumuzu vurgulamıştır.

Türk eğitim sisteminin kalitesi World Economic Forum 2017 verilerine göre dünyada 138 ülke arasında 104. sırada. Türkiye sıralamada birçok gelişmemiş Afrika ülkesinin de gerisine düştü. Madagaskar 101 ve Etiyopya ise 103’üncü sırada Türkiye’nin önüne geçmeyi başardı. (WEF) 2018 yılı verilerine göre ise Türkiye’deki eğitim sistemi yine sınıfta kaldı. WEF’in 137 ülkenin eğitim sistemini puanlandığı, “Eğitim Kalitesi 2018” raporunda ise 101.sırada yer alabildi. Katar, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan gibi ülkeler Türkiye’nin önünde sıralandı.

Ayrıca internette “QS World University Ranking” başlığında arama yaptığınızda “Turkey” diye arama yaptığınızda sonuç alamayacaksınız.

İngiltere merkezli yükseköğretim derecelendirme kuruluşu QS, ‘Dünya Üniversiteleri Sıralaması 2019’u yayınladı.

Geçen yıllardaki gibi hiçbir Türk üniversitesi ilk 400’e giremedi.Önceki yıllarda Türkiye’den en iyi dereceye sahip Bilkent geçen yıl yer aldığı 421-430 sıra bandından, 456’ncılığa geriledi. Koç ise 448’incilikle Bilkent’i bu yıl geride bıraktı. Sabancı 501-510; ODTÜ 551-560; Boğaziçi 571-580 ve İTÜ 651-700 sıra bandında kendisine yer buldu. Hacettepe, Gazi, Ankara ve İstanbul üniversiteleri 801-1000 sıra bandında.

NOBEL ÖDÜLLERİ VE PROF.DR.AZİZ SANCAR’IN KONUŞMASI

Nobel Ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar, Mayıs 2016’da Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü Kongre Kültür Merkezinde düzenlenen ‘Dahiler Dahildir’ programında gençlere yaptığı konuşmasında, bilim yapmanın ve bilim kültürünün geliştirilmesi gerektiğini vurgulayarak, şunları anlattı:

“Bu Amerika’da birçok seminerin konusu olmuştur. Museviler dünya nüfusunun yüzde 0,2’sini teşkil ediyor ama bilim Nobellerinin yüzde 20’sini aldılar. Onlar bütün insanlardan daha üstün zekâlı mı? Yok değiller. Onların kültüründe eğitime, bilime önem veriliyor. Bu asırlarca öyle gelmiştir. Bunu Türkiye’de geliştirmek lazım.”

***

2011 yılında fizik, kimya ve tıp alanlarında verilen ödüllerin tamamını Yahudi kökenli bilim adamları almaları şaşırtıcı derecede ilginç. Üç pozitif bilim dalında böylesi bir başarı belki de ilk kez gerçekleşiyor. Dünya nüfusunun ancak binde 2’sine sahip bir etnik grubun BİLİM/SANAT dallarında başarı grafiğinin bu kadar yüksek olmasını nasıl açıklanabilir ?

Nobel ödüllerinin 117 yıllık tarihinde NOBEL
alabilen Müslüman sayısı, sadece 14 KİŞİ.

14 kişinin 9’u zaten Barış Ödülü almış ki, Barış Ödülü’nü almak için diğer Nobel ödüllerinde aranan kriterlere sahip olunması gerekmediğini hepimiz biliyoruz. Zaten diğer Nobel ödülleri İsveç’te verilirken, sadece Barış Ödülü Norveç’te veriliyor.Müslüman ülkelerin aldığı geri kalan 5 Nobel’in 2’si edebiyat, 3’ü bilim dalında.

TÜRK’lerin ALDIĞI NOBEL ÖDÜLLERİ

2006’da yazar Orhan Pamuk ile Türkiye Müslüman dünyanın 2. Edebiyat Ödülü’nden birini aldı. Orhan Pamuk’un NOBEL edebiyat ödülü alması ,Ermeni tezlerini desteklediği açıklamasından sonra geldiği için Türkiye’de gereken ilgiyi görmedi. Bu ödül siyasi olarak algılandı.

İsveç Akademisi, ‘2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nün, kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan Orhan Pamuk’a verildiğini’ açıkladı. Açıklamada, Pamuk’un ‘roman sanatında, kimliklerle ve çift kişiliklilik motifleriyle oynamasıyla ün kazandığı’, ‘büyürken geleneksel Osmanlı tarzı aile yaşamından Batı yaşam tarzına geçişi yaşadığını’ söylediği ifade edildi.Orhan Pamuk, 1.4 milyon dolar para ödülü ile altın madalya aldı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü veren İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Sekreteri Horace Engdahl, Engdahl, “elbette ödül bazı siyasi dalgalanmalara yol açabilir, ama biz bununla ilgilenmiyoruz kendi ülkesinde tartışmalı bir kişilik, ama neredeyse ödülümüzü alanların hepsi böyle” dedi.

2015’de Prof.Dr. Aziz Sancar ile Bilim dalında Ülkemiz Nobel Ödülü’nü ikinci kez aldı. Prof.Dr. Aziz Sancar ; Hücrelerin hasar gören DNA’ları nasıl onardığını analiz eden araştırmaları sonucunda 2015 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü aldı.Çalıştığı kanser konusu ile ilgili Prof. Dr. Aziz Sancar farklı ödüller almıştır. 2001 yılında Amerika Kimya Cemiyeti tarafından verilen North Carolina Distinguished Chemist Award ( Kuzey Carolina Seçkin Kimyager Ödülü) ne layık görülmüş, 2005 yılında ise bilim dünyasının en önemli üyelikleri arasında bulunan “ABD Ulusal Bilim Akademisi” ne seçilen ilk ABD’li Türk olmuştur. Türkiye Bilimler Akademisi’ne asil üye olarak seçilen Sancar, Nobel Ödülü alan ikinci Türk olmuştur. Aziz Sancar bu ödülü DNA’nın onarılması alanında yaptığı katkılardan dolayı almıştır. Prof. Dr. Aziz Sancar’ın 33 kitabı ve 415 makalesi vardır.

MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARININ ALDIĞI NOBEL ÖDÜLLERİ

1988 Mısırlı Necib Mahfuz’a EDEBİYAT NOBEL ödülü Mısır’da Enver Sedat’ın İsrail’le barış girişimlerine destek verdiği için verildi. Necip Mahfuz’un kitapları Arap ülkelerinde yasaklanmıştı.

1979 – Pakistanlı Abdus Salam, elektromanyetik etkileşimle elementel parçacıkların zayıf etkileşimini kapsayan kuramı birlikte geliştirdikleri 2 Batılı bilim adamı Steven Weinberg ve Sheldon Lee Glashow ile 1979 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaşmış. Pakistan listesine kayıtlı 1926 Lahor doğumlu ve 1979 fizik ödülü sahibi Abdus Salam ise 1964’den beri İtalya’da Uluslararası Kuramsal Fizik Merkezi yöneticisi. 1952’de doktora için Avrupa’ya (Cambridge-İngiltere) gitmiş ve orada kalmış.

1999 – Mısırlı Ahmed Zewai .Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde Fizik ve Kimya profesörü olan Mısırlı Ahmed Zewail femtokimya üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmış.1999’da kimya ödülünü alan üç bilim insanından biri olan Mısır doğumlu Ahmed Zewail ABD vatandaşı,

NOBEL Barış Ödüllü Müslümanlar

* 1978 Nobel Barış Ödülü, Camp David anlaşmasını imzaladığı için Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a İsrail Başbakanı Menahem Begin’le birlikte verildi.

* 1994 Nobel Barış Ödülü, Oslo’da yapılan müzakerelerden ötürü Filistin lideri Yaser Arafat’a İsrailli liderler İzak Rabin ve Şimon Peres ile birlikte verildi.

* 2003 Nobel Barış Ödülü, kadın ve çocuk hakları alanındaki çalışmaları nedeniyle İran’lı kadın Şirin Ebadi’ye verildi.

* 2005 Nobel Barış Ödülü, nükleer enerjinin askeri amaçlar için kullanımını engellemeye yönelik çabalarından ötürü Mısırlı Muhammed el Baradey’e verildi.

* 2006 Nobel Barış Ödülü, kadın yoksulluğuna karşı geliştirdiği mikrokredi kavramı nedeniyle Bangladeşli ekonomi profesörü Muhammed Yunus’a verildi.

* 2011 Nobel Barış Ödülü 2 önemli kadın ve insan hakları savunucusuyla birlikte Yemenli Tawakel Karman’a…

* 2014 Nobel Barış Ödülü : Malala Yusufzay (Pakistan), Kailash Satyarthi (Hindistan).

* 2015 Nobel Barış Ödülü, iç savaşı önleyici bir aktör olması nedeniyle Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsüne verildi.

* 2018 Nobel Barış Ödülü Ezidi kürt aktivist Nadia Murad, Ağustos 2014’te Sincar’daki köyleri Kocho IŞİD tarafından saldırıya uğradığında bir başka Ezidi kadınla birlikte kaçırılmıştı. Kız kardeşleriyle birlikte alıkonulurken, annesini ve altı erkek kardeşini de kaybetmişti. Kongo’da cinsel şiddete maruz kalanlara yardım eden hekim Denis Mukwege’le birlikte 2018 Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.

BİLİM BARIŞ SANAT ALANLARINDA İLERLEMEK VEYA GERİ KALMAK

Ülkeyi yönetenlerin , eğitimcilerin , sessiz kalan akademisyenlerin , aydınların DEĞERLENDİRME yaparak GÜNAH ÇIKARTACAKLARI zamandır. Var olan EĞİTİM(sizlik) sistemi içinde . Dini doğmatik dayatmalarla , akıl ,bilim , araştırma , düşünme yeteneğini körelten , Türkiye’yi çağdaş bilim dünyasından ve teknolojik gelişmelerden kopartan eğitim sistemi gecikmeden AKIL ve BİLİM yoluna dönüştürülmelidir.

Naci Kaptan / 10 Ekim 2018

Bu  makale, http://www.turkishlibrary.us/ sitesiyle ortak bir  yayındır. 10 Ekim 2018 tarihinde yayınlanmıştır.

Posted in Bilim ve Teknoloji, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, EĞİTİM | Leave a comment

SARAYIN YENİ ADAMLARI * Yerli McKinsey mi geliyor?

Yeniçağ
Ahmet TAKAN
ahttakan@gmail.com
10.10.2018

Yerli McKinsey mi geliyor?

Heyecanla bekleniyordu…
Nasıl buldunuz?..
Cumhurbaşkanlığı Politika Kurullarını?..

“Ankara gazetecisiyim demeyi biliyorsun. Bize mi soruyorsun?
Sen söyle” dediğinizi duyar gibi oldum…

Tamam o zaman!.. “Adam kurdu” diyerek giriş yapalım. Ancak, kurulları tek tek sayıp atanan isimlerin tek tek analizini yapmayacağım. R. Erdoğan, McKinsey’den vazgeçerken “biz bize yeteriz” demişti ya… Gerçekten tam manasıyla “biz bize yeteriz” kurulları olmuş. Eş, dost, akraba, yandaş şarkıcı, yandaş artist, yandaş iş insanı, yandaş akademisyen, yandaş danışman, yandaş siyasetçi, yandaş küskün, araya defne yaprağı misali sıkıştırılmış FETÖ’cüler… Adam yaptı oldu!..

Beştepe civarlarında, Çukurambar dehlizlerinde önceki gün seyretmeye değer bir trafik vardı. Yerlerinde duramayıp zıp zıp zıplayan bir sürü pahalı takım elbiseli adamlar, ellerindeki son model iPhone telefonla saraya ulaşıp özel kalem müdürü Hasan Doğan’la görüşmeye çalışıyordu. Müdürü bulup da görüşemeyenler, yardımcılarına ulaşıp müjdeli haber alabilmek en azından bilgi kırıntısına ulaşabilmek için çok ter döktü. Merakları ise dün açıklanan enflasyonla mücadele programı hakkında bilgi almak veya “bizim bir katkımız olabilir” miyi sormak değildi. Cumhurbaşkanlığı Politika Kurullarını çok merak ediyorlardı!.. Kurullarda kimler olduğunu… Kendileri için bir şey istiyorlarsa namerttiler!.. Gözlerine uyku girmedi. Çoğu da zaten dün sabah Resmi Gazete’den aldı haberi. Bu arada müdür Hasan Doğan da onca “yakın ilişkiye” rağmen epey sitem aldı. Bazıları, Hasan Doğan’a ulaşamayınca, müdürün birilerine sürekli kıyaklar yaptığını iddia edip durdu. Çok duygusal olarak!.. Anlatılanlara bakılırsa adamlar da haksız değildi hani!..

Onca harala güreleye şahitlik ettikten sonra, mesleğimizin de gereği olarak Cumhurbaşkanlığı Politika Kurullarını tek tek inceledim. Bazı iyi niyetli politikacılar çok şey bekliyordu o kurullardan. Ama maalesef, tam manasıyla tasdik kurulu olmuş. Aynı 24 Haziran’dan sonra değiştirilen rejimin oluşturulan Meclis’i gibi. Kimse o kurullardan politika oluşturulmasını, fikir üretilmesini beklemesin. Ballı koltuklarda oturup, kıyak maaşları cebe indirecekler, sarayda ejder meyveli smoothie içip “padişahım çok yaşa” deyip alkış patlatacaklar. Misal olsun diye kurullardan 2 örnek cımbızlayalım;

Ekonomi Politikaları Kurulu’na bir bakın Allah aşkına!.. Oradan bana, damat Berat Albayrak’a itiraz edebilecek, “bu yaptığınız yanlıştır” diyebilecek bir isim gösterin de göreyim.

Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu’na bakın. Yan kuruluş SETA’ya ve Amerikancılara teslim edilmiş. Oradaki isimlerden hiç kimse hakkında bilginiz yoksa; En magazinel isim sayılabilecek İlnur Çevik’e bakın yeter!..

Aslında oluşturulan ve atamaları tamamlanan bu kurulların tercümesi şu;

“Ekonomi para pul işleri bizde. Dış politikayı da ABD’ye teslim ediyoruz.”

Gerisi hikaye!..

***

Hazır, kurum, kurul, şirket işlerinden bahsetmişken şu geri vites yapılan McKinsey’ye bir kez daha değinmeden geçemeyeceğim. İsimler açıklanıp, Cumhurbaşkanlığı Kurulları heyecanı nispeten dindikten sonra dün AKP kulislerinde, denetici ve gözetleyici şirket ile ilgili saray kaynaklı yeni bir iddia dolaştı. İddia o ki; Kızılcahamam kampından sonra Erdoğan, fikirlerine danışılıp faydalanılması için McKinsey benzeri yerli bir şirket kurulması hususunda talimat vermiş. O yerli şirket kurulduktan sonra McKinsey benzeri görevler verilecekmiş. Eğer gerçekleşirse, McKinsey’nin yerini yerli bir şirket alacak. Bu kulis dolaşıma sokulduğu andan itibaren, iPhone’lu çocuklar(!) saraya ulaşabilmek, yetkililerden randevu alabilmek için hummalı bir çalışmaya başladılar. Hizmet heyecanının adı ve sektörü  değişti!.. Herhalde yerli McKinsey’ye hizmetlerinin bedeli dolar değil TL ile ödenecektir. Bizler de heyecanla takip edeceğiz. Bakalım, iPhone’lu çocukların hangileri yeni şirkette hissedar olacak. Tabii, bir de cevap bulması gereken şu sorular var;

Yerli şirketin görüntüsü arkasında McKinsey olacak mı olmayacak mı?..

Yerli McKinsey, Varlık Fonu, Savunma Sanayii İcra Komitesi, Kalkınma Bankası, Vakıflar benzeri kurumsallaşacak mı?..

Bence BMC!..

Sorulara yanıtlar bulacağımız günleri heyecanla bekliyoruz. Naçizane yerli McKinsey’nin adı için küçük bir önerim olsun;

ByDamat!..

Kaynak Yeniçağ: Yerli McKinsey mi geliyor?.. – Ahmet TAKAN

Posted in Ekonomi, Politika ve Gundem | Leave a comment

TSK ,SADAT ve TARİKATLARA mı TESLİM ? * Türk Silahlı Kuvvetleri’nde neler oluyor? * Askeri Öğrenci seçme kurulundaki emekli general , iki türbanlı eldivenli kadın kim ? Türbanlı kadınların öğrenci seçimindeki görevi nedir ? * Muvazzaf askerler nerede ?

Ümit ÖZDAĞ
uozdag61@gmail.com
07 Ekim 2018

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde neler oluyor?

Türkiye bir devlet krizi yaşıyor. Binlerce senelik devlet geleneğimiz terk edilmekte. Türkiye Cumhuriyeti devleti adeta yıkılarak yeniden ve çok kötü bir şekilde sözde inşa ediliyor. Kurumlar tasfiye edilirken, her şey bir kişi üzerine kurulmakta.

Bu, devlet kurumunu hiç  olmadığı kadar zayıflatmakta. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri ağır bir kurumsuzlaşma ve partileşme süreci yaşamakta. Cumhuriyet döneminde Türk Ordusu 3 Mart 1924 tarih ve 249 sayılı kanun ile temel düzenlemesine kavuşmuş ve bu düzenleme büyük ölçüde 15 Temmuz 2016 sonrasına kadar sürmüştür. 15 Temmuz sonrasında yapılan akıl dışı ve ordunun emir-komuta zincirini yok eden, kurumlarını tahrip eden düzenlemeler şimdi de 1 No’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile devam etmekte.

1 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 338. maddesi 15 Temmuz sonrasında oluşturulan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Milli Savunma Bakanlığı’na bağlılığı durumu sürdürülmüştür. Cumhurbaşkanına gerekli gördüğü zamanlarda tek tek kuvvet komutanlarından bilgi alma ve emir verme yetkisi verilmiştir. Bu aşamada Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığına bağlı bırakılmıştır. Böylece, emir-komuta birliği sağlanmaktan çok uzak olmuştur. Birkaç  gün sonra çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 338. madde değiştirilmiştir. 338. maddenin yeni düzenlemesinde Genelkurmay Başkanlığı da Milli Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Ancak, bu düzenlemede de emir-komuta birliği sağlanmamış, Genelkurmay Başkanlığı da Milli Savunma Bakanlığı’na kuvvet komutanlıkları gibi ayrı  ayrı bağlanmıştır.

Bir ordunun emir-komuta birliğini ortadan kaldırmak için yapılan bu kadar devlet aklından yoksun bir düzenlemeyi yapmak için  acaba kaç kişi bir araya gelip ne kadar uzun süre düşünmüşlerdir. Yapılması gereken hızla Kuvvet Komutanlıklarının Genelkurmay Başkanlığı’na bağlanması ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasıdır.

Bütün bu düzenlemeler neticesinde Cumhuriyetin ordusu, Cumhurbaşkanının ordusu haline getirilmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri hızla bir parti ordusu şeklinde partizan kadrolar ile yeniden yapılandırılmaya çalışılmaktadır. Bu tespitimi bir siyasetçi olarak değil, doktora ve doçentlik tezi Türk Ordusu üzerine olan bir uzman olarak ifade ediyorum. Bu tespiti, yıllarca FETÖ’nün Ergenekon, Balyoz ve Casusluk operasyonlarına karşı mücadele etmiş bir politikacı olarak yapıyorum. Ne yazık ki, Türk Ordusuna subay  yetiştiren okullara yapılan kadro alımlarında açık bir şekilde partizanlık yapılmaktadır.

Harp Okuluna alım sınavında sözlü heyet mensuplarından birisi öğrenciye “Çanakkale mi destandır, 15 Temmuz  mu?” diye soru sormakta, “Çanakkale destandır” cevabını veren öğrenci sınavdan kalmaktadır.

Yeniçağ gazetesinde Yavuz Selim Demirağ askeri okullardaki mülakatların SADAT mensubu subaylar tarafından yapıldığını yazdı. Bir askeri okula giriş sınavında “Şeker fabrikalarının satılması ile ilgili ne düşünüyorsun?” şekilde bir sorunun anlamı nedir?

Açıkça öğrenci adayının AKP icraatlarına nasıl baktığını anlamak istiyorlar. 24 Temmuz  2018’de Yeniçağ gazetesinde Arslan Bulut’un kamuoyu ile paylaştığı  bu bilgiye yalanlama da gelmemiştir. İngiliz ve Fransız Ordu ve Donanmaları ile tarihin en büyük kara ve deniz savaşlarından birisi olan Çanakkale savaşını AKP’nin beslediği bir Fetöcü çetenin darbe girişimi ile karşılaştırıp, 15 Temmuz’a destan cevabı verirken Çanakkale’yi küçümsemek  sadece  aptallık ve alçaklık değil, ahlaksızlıktır.

Yine yazılı bir sınavdan geçen bir öğrenciye Baban muhalif bir internet sitesi için  tercümeler yapıyormuş onun için seni almıyoruz diyen jüri üyesinin ahlaksız olduğunu düşünüyorum. Muhalif site dediği site 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nün sitesidir.

Yazılı sınavı  geçen  çocuğun babası eski GES Komutanlığından emekli bir astsubaydır ve Farsça’dan Türkçeye İran dış ve iç  politikası ile ilgili kamu yararına,  sadece milli duygular ile yorumsuz tercümeler yapmaktadır. Genç  bir çocuğun subaylık hayallerini babasının yaptığı tercümelerden dolayı elinden alan adam kılıklı zat mutlu ol. Baba artık tercüme yapmayacak. Adını siteden çıkartıyoruz.”

Lise mezunu oğlu Cem Ç., Deniz Harp Okulu sınavlarına katılmış. Yazılı sınava katılan 600 bin kişi içinde puanı ilk 10 binde. Son iki gün Ankara’da Kara Kuvvetleri binasında önce fizik kondisyon sınavına girmiş arkasından mülakata almışlar. Mülakatı yapan 3 kişiden biri emekli general diğer ikisi kadın; ikisi de türbanlı ve biri eldivenli. Sordukları sorular: 15 Temmuz gecesi ne yaptın?”, “Başkomutanımız kimdir?“, “Neden yalnızca Deniz Harp Okuluna başvurdun? gibi ilgisiz ve tahmin edilen sorular.

Sonuçta Cem Ç’ye sınavı kazanamadığı söylenmiş.  Ayrıca son dönemde Deniz Harp Okulunu kazanan öğrencilerin geldiği şehirlerde ilginç ve orantısız  sapma olduğunu söyleyeyim.

SADAT’çıların olduğu sınav jürileri dışında alınacak öğrencilerin isim listelerinin saraydan geldiğine dair ciddi iddialar da mevcut.  Sadece  askeri okullara alınacak öğrencilerin isimleri Saray’dan gelmiyor.  Askeri okullarda ders vermesi istenen emekli subayların isimleri de Saray’a onaya gidiyor ve  onaylanmaz ise reddediliyor.

Tabii bu şekilde oluşan bir öğrenci yapısının doğal sonucu olarak  birkaç hafta önce Kara Harp Okulu’nda bir Cuma namazı öncesinde askeri öğrenciler arasında hangi cemaatin imamının Cuma namazı kıldıracağının kavgası çıkıyor. (Bu olayı daha yeni bir televizyon kanalında açıkladım ve MSB’den yalanlama geldi.  Sorun yok. Daha önce TSK’da FETÖ’cü örgütlenme var dediğimizde de aynı bakanlık yok demişti. Artık okuyucu kime inanırsa.) Bu korkunç ve kabul edilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bir ordunun subay heyetini yetiştiren Harp Okulu’nda nasıl olur da subaylar kendi aralarında Cuma namazı imamı yüzünden kavga ederler. Eğer böyle jüriler kurar ve fetö’nün yerine başka cemaat mensuplarını Harp Okullarına alırsanız  olacağı budur. Siz  hiç mi ders almıyorsunuz? Hiç mi hatalarınızdan öğrenmiyorsunuz? Bir ordunun subay heyeti böyle kendi  içinde daha okul sıralarından başlanarak parçalanır  mı?

Bir millete yapılabilecek en büyük kötülük onun  ordusunu bir parti ordusu haline getirmektir. Yaşadığımız bölgede bir çok parti ordusu vardır. Ancak bu parti orduları arkalarına sadece bulundukları ülkenin ve milletin gücünü değil, sadece partilerinin gücünü alırlar. Onun içinde bir savaşta bütün millet savaşmaz sadece parti destekçileri savaşır. Kaçınılmaz sonuç çöküş olur. Saray şimdi bu kötülüğü Türk devleti ve Türk milletine yapmaktadır. AKP’liler dahil herkesin bu büyük hatayı herkesin bir an önce görmesi ve anlaması  gerekiyor. Türk Milleti, milli ordusunu geri istiyor.

Kaynak Yeniçağ: Türk Silahlı Kuvvetleri’nde neler oluyor? – Ümit ÖZDAĞ

Posted in İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, TSK, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

EĞİTİMDE NERELERE DÜŞTÜK ? * Bakan & Müdür – I “Velev ki bir siyasi simge..”

Bakan & Müdür – I
“Velev ki bir siyasi simge..”

Türk Dil Kurumu, velev ki sözünün anlamını, ‘isterse, olsa da, kaldı ki, hatta, her ne kadar’ olarak veriyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan, 2008 yılındaki bir yurt dışı ziyaret sırasında, ‘üniversitelerdeki’ türban yasağıyla ilgili olarak, “Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz, simgelere, sembollere yasak getirebilir misiniz? diyor. Bunu, ‘türban her ne kadar bir siyasi simge ise de..’ olarak okuyabilirsiniz. Başı örtülü kız öğrencilerin, Avrupa’da, Amerika’da olduğu gibi, Türkiye’de de üniversiteye gidebileceğine, bu ‘sıkıntının’ aşılabileceğine olan inancını da ifade ediyor. Öyle de oluyor..

Yeni Milli Eğitim Bakanı, 3 Eylül 2018 günü, bakanlığın ‘Başöğretmen’ salonunda yeni eğitim ve öğretim yılı mesleki eğitim çalışmalarını başlatıyor. Seminerde, Ankara’dan 100 kadar öğretmen var. TRT alt yapısı üzerinden yüz binlerce öğretmen de canlı izliyor.

Kadın öğretmenler çoğunlukta. Ve büyük çoğunluğu türbanlı.. Velev ki sıkıntı vardı, on yıl içinde başarıyla aşılmış..! Bırakın öğrencileri, öğretmenler de türbana bürünmüş..

Mesleki eğitim seminerlerine gerçekten ihtiyaç var. Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) sonuçları vahim bir tablo çiziyor. PISA, 2003’den beri Türkiye’de de yapılıyor. O yıl, Türk öğrenciler, 41 ülke arasında Fen’de 33’üncü, Matematik ve Okuma Becerisi alanlarında ise 35’inci oluyorlar. Sonrasında, başarı oranı sürekli geriliyor.

Gerileme, 2012’den sonra daha da belirgin.. (Zihni Sinir buluşu 4+4+4 başlıyor, genel liseler kapatılıyor, seçmeli (!) dersler dayatılıyor, eğitim sistemi imam-hatipleştiriliyor.) 2015 yılındaki uygulamada, Türkiye 72 ülke içinde Fen’de 54’üncü, Matematik ve Okuma Becerisi’nde 50’inci oluyor.. Aynı yıl YGS’de—40 soru üzerinden—Matematik başarı ortalaması 5.4, Fen 4.6, Sosyal 10.4, Türkçe 15.9..! (On üzerinden 1-3 arası..)

PISA 2018 sonuçları da felaket.. YGS ve LYS’nin yerine getirilen Temel Yeterlilik Testi (TYT) ve Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçları da öyle.. TYT’de Temel Matematik ve Fen Bilimleri başarı ortalaması (10 üzerinden) 1.4.. YKS Alan Yeterlilikte, Matematik 0.9, Fizik 0.3, Kimya 0.8—yani üçü de 1’in altında.. TIMMS (Uluslararası Matematik ve Fen Bilimleri Araştırması) sonuçları da çok farklı değil..

Öğretmenlerin de derecelendirildiği PIAAC (Yetişkin Yeterliliklerinin Değerlendirilmesi Programı) raporlarında da Türkiye, sözel, sayısal ve dijital ortamda problem çözmede 31 ülke arasında—açık ara—sonuncu.. Çarpıcı olan iki husus, bu ‘becerilerin’ eğitim seviyesiyle orantılı art(a)maması ve erkeklerle kadınlar arasındaki devasa farklar..

Bu sonuçların okuması şu: Eğitim sistemi ‘bireysel’ başarıya odaklı, sosyal becerileri geliştirmiyor, zaten böyle bir amacı da yok.. Sorgulamayı değil, ezberciliği teşvik ediyor, bilimselliği, akılcılığı öldürüyor. Yaratıcılık hiç yok, aranmak bir yana aksine baskılanıyor.. Öğretilenler—buna ‘öğretmek’ denirse—ve öğrenilenler, bugünün dünyasında gereksiz..

Her sene sınav sistemi değişen ‘milli’ eğitimde değişmeyen tek şey başarıdaki düşüş.. Düşüş öyle bir aşamada ki, 81 milyonluk ülkede, devletin yönetim ve reorganizasyonunu becerebilecek kadrolar bulunamıyor, bir Amerikalı firmadan danışmanlık hizmeti alınıyor.

Cumhuriyet dönemi Türk milli eğitimine ışık tutan ‘felsefe’, Atatürk’ün “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir” sözü.. Ama 2006 yılından itibaren, dönemin başbakanının hikmeti onun yerine konuyor. Artık herkesin ağzında, Oku, Düşün, Uygula, Neticelendir var..

‘Okumayla’ başlayıp, ‘uygulamayla’ devam eden ve sorgulamadan ‘neticelendiren’ bir süreç, eğitim ve öğretim kavramıyla nasıl ilişkilendiriliyor, anlayan varsa beri gelsin..! Bu mantık her ne ise, sonuçları ortada, 2018’e gelindiğinde, 2003’teki seviyenin de altına düşülmüş..

Düz mantıkla bakıldığında, bakanın önce bu çarpıcı verilere dayalı olarak bir ‘bakan’ okuması yapması ve vizyonunu paylaşması beklenirken, öyle olmuyor.. Bunları ağzına bile almıyor..

“Bugün bir çok alanda gerçekleşen başarı hikayelerini, eğitim alanında [da] tüm dünyanın gıptayla izleyeceği bir başarı hikayesiyle taçlandırmanın günüdür” diyor—açıkça siyasi söylemle, öğretmenlere siyasi propaganda yapıyor, canlı yayında.. Dikkatle, kartlardan okuyor, kafasını kaldırmadan. Belli ki, metin ön onaylı..

Eğitim ekosistemini tümüyle değiştirecekmiş.. ‘Ekosistem’ anlayışı sorunlu.. ‘Muvaffakiyet’ kelimesiyle, ‘başarı’ kelimesini karşılaştırıyor (mukayese ediyor), oradan da “Yeni bir dil kurma” hedefi veriyor. ‘Bütün kelimelerimizi’ gözden geçirmeliymişiz..! Nedense..?

Hayatını bu mesleğin ‘erdemine, onuruna, ilerlemesine’ adamış, “Kazanmak için herşeyi yapmayacağız. Bizim etik sınırlarımız var” sözünü aktarıyor—etik sınırlar içinde.. “İnsan, insanın gölgesinde yetişir” de diyor, ama ‘kendi’ gölgesini göremiyoruz.. Bakan Bey, bir başka gölgede kaldığı izlenimi veriyor—velev kiözellikle bu izlenimi vermek istiyor..

Bulutlardan, tarladan, kuştan, çiçekten bahsediyor—bir türlü ana fikre gelemiyor.. Fikirler ve aforizmalar ‘çorbası’ içinde, demokrasi, özgürlükler, insan hakları, çoğulculuk, katılım, hesap verilebilirlik, adalet, iyi yönetim, uygar kültür, çevre, doğa, tarih bilinci gibi kavramlar, tümüyle kayıp.. Barselona ve Real Madrid’den (Bunlar, İspanyol futbol takımları), Peyami Safa’dan hikayeler aktarıyor.. Hatta “Rahmetli anacığını” bile anıyor..

Bir tek Atatürk yok.. Ve, Atatürk’ün eseri Türkiye Cumhuriyeti..

Aslında hemen solundaki duvarda—hala—bir Atatürk portresi var. Başöğretmen Salonu ya..! TRT, dikkatle Atatürk’ü göstermiyor. (Kameralar özenle konumlandırılmış, kameramanlar tembihli—göstermiyorlar. Son zamanlarda ‘moda’ oldu..) Velev ki biliyor, ses çıkarmıyor..!

Son cümlede—lütfediyorlar—tek düze, zor duyulur bir sesle, sıradan bir gönderme var.. O kadar..! İnsanların yüzüne bile bakmıyor—utanır gibi: “Başöğretmen Atatürk’ün nesilleri emanet ettiği öğretmenlerimizin üstün gayret ve çabalarıyla, aziz Türk milletinin beslendiği bu coğrafyanın, evrensel kültüre, sanata, bilime katkısını da ortaya koymuş olacağız.”

‘Coğrafya’ dediği şeyin ne olduğunu tahmin etmek zor değil.. Keşke, Atatürk’ün o 1924 Muallimler Kongresi konuşmasını okusaydı.. Okusaydı, milli ahlakımızı ‘uygar ilkelerle’ ve ‘hür düşüncelerle artırmak’ hedefi, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirme görevi olduğunu görecekti—Türk kimliğinin ‘bu’ coğrafyayla sınırlanamayacağını da..

Velev ki bunları biliyor, ama ‘kağıtta’ bunlar yazmıyor.. Bakan Bey, sadece okuyor..

On beş gün sonra, Kabataş Erkek Lisesi’nde eğitim-öğretim yılı açılışı var.. Sahne değişiyor, ama söylem aynı. Sadece methiye ve güzellemeler ilave edilmiş.. Velev ki konuşma, yine kağıttan.. Oku, düşün, uygula, neticelendir, o da öyle yapıyor—yine etik sınırlar içinde..!

“Eğer Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği varsa, iradesi varsa, Türkiye’de eğitimle ilgili çok büyük işler yaparız biz..” diyor. ‘Baskın bir uygarlık’ varsa, kendi eğitimini ihraç eder, kopyalayan ülkelerin de tohumları bozulur, nesiller ıslah olmazmış.. Lafı dolandırıyor ama anlayan anlıyor ne demek istediğini.. “Keşke Osmanlıdan sonra bu iktidar gibi bir iktidar olaydı, Türkiye zirvelere ulaşacaktı. Keşke 70 yıl önce bu Ak Parti olaydı bu Türkiye’nin başında.. Hainler ne yaptı..?” lafının bir çeşitlemesi.. Büyük işler dediği, “Orijinal, özgün bir eğitim sistemi kuracakmış”—bozulan (!) tohumları, nesilleri düzeltecek ya..

Salonda bir Atatürk portresi var, ama Başöğretmen’in adı bile yok.. Başöğretmenliğe soyunan başkaları var şimdi. Bakan Bey, 2003’te Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı dönemindeki “Atatürk’le ilgili kuru bilgi veriyoruz, sevdirme noktasını es geçiyoruz. Atatürk, Türkiye’nin geleceği ile ilgili neyi hayal etti, düşündü veya kaygılandı. Yeni Atatürkçülük politikalarının ana eksenini bunlar oluşturacak” noktasından epey sapmış—velev ki hidayete ermiş..

Atatürk’ü ağzına bile almıyor—Başkan’ın (!) karşısında..

“Dünyanın hayali, insanlık için ümit olacak bir Türkiye” hayal ediyormuş.. “Gerçeklerimiz var, hayallerimizi unutmadan” diyor, ama PISA yok.. Pekiyi, gerçeklik ne..? Başkan anlatıyor.

“Yeni yönetim modelimiz sayesinde etkinliği ve sorun çözme kapasitesi artan bakanlıklarımız bu dönemde hayata geçirecekleri reform ve çalışmalarla, Türkiye’nin önünde yeni ufuklar açacaktır” vs vs.. “İnsanı merkeze alan bir medeniyetin temsilcileri olarak” eğitim ve öğretime ilk günden önem ve öncelik  vermişler. (Yukarıda Allah var, doğru söylüyor, öyle yaptılar..) Ama, 2018’e gelindiğinde, nasıl 2003’ün gerisine düşüldüğü sorusu, hala ortada..

Sonra, her zamanki gibi siyasi propagandaya başlıyor—çocukların karşısında.. Eğitimde son 16 yılda büyük adımlar atmışlar.. Önceki hükümetlerin göster(e)mediği cesaret, dirayet ve kararlılığı bunlar göstermiş.. ‘Köklü reformlar’ gerçekleştirmişler. Eğitim-öğretim sistemini “Çok daha özgürlükçü, çok daha demokratik, çok daha sorgulayıcı [aynen böyle]” yapıya kavuşturmuşlar. İmam-Hatip okullarının sayılarını da ‘milletimizin taleplerine uygun şekilde’ artırmışlar. Ama ‘belli kesimler’ anlamsız bir inatla, çağdışı tepkiler, direnç göstermişler. [Yine de] Türkiye eğitim ve öğretim alanında artık (!) sıçrama yapacak konuma ulaşmış..

Camiden ve kışladan sonra okullarda da siyaset—alenen, naklen, canlı yayınlarla..

Velhasıl, ‘menzile’ yürüyüş emin adımlarla devam ediyor.. Artık daha bir pervasızlar..

Türban üniversitelerden liselere, oradan ilkokullara, ana okullarına indi. Türban kesmedi, kız öğrencilere kara çarşaf giydiriyorlar. Takkeli, cübbeli, poturlu tarikat şeyhleri de artık talebeleri irşad ediyorlar. Yurtlar malum.. Tevhid-i Tedrisat Kanunu hala var, ama çağdaş, bilimsel eğitim sizlere ömür.. Artık tedrisat ‘dinci’ nitelik ve içerikte tevhid (!) ediliyor.

Şimdi sıra karma eğitime geldi..!

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, ‘milli eğitim’ bakanlığı olarak çalışması zamanı çoktan geçmiş, artık ‘milli ve manevi’ olacakmış.. Milli Eğitim Temel Kanunu değiştirilecek, seçenekli eğitim sunulacak, isteyen (!) veliler çocuklarını kız veya erkek okullarına verebileceklermiş..

Kızlar ve erkekler farklı fıtratlarda (!) yaratılmış oldukları için, karma okullarda—öğretimde verimliliği artırmak için—fizik, kimya, matematik, dil, edebiyat, spor, bilgisayar dersleri ayrı verilmeliymiş.. Zaten geriye başka ders kalmıyor.

İkincisi, karma eğitim cinsel tacizlere yol açıyor, ergenlik çağındaki gençler dersler yerine karşı cinsle ilgileniyorlarmış.. Çözüm olarak da—karşı cinsi salt bir cinsel obje olarak görme ilkel eğilimini daha ‘uygar’ bir dünya görüşüyle değiştirmek yerine—kızlarla erkekleri birbirlerinden ayırmayı öneriyorlar. Okulda bile yanyana olamayanlar, elbette hayatlarının geri kalan kısmında da kendi dünyalarında yaşamaya mahkum olacaklar—istenen zaten bu..!

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü’ne göre, “Opsiyonları çoğaltmak suretiyle aslında demokratik bir görev yerine getirilmiş oluyor[muş]..”. Açıkça görülüyor ki, aynı türbanın kreşlere kadar inmesi, imam-hatip okullarının giderek yaygınlaşması ve dini eğitimin bilimsel eğitime alternatif olması süreçlerinde olduğu gibi, karma eğitim de kademe kademe aşındırılıyor.

Kerameti kendinden menkul bakanımız, “Benim içimdeki bu heyecanı oluşturan bu liderliğin ve iradenin bütün ülkenin eğitim sistemini dönüştüreceğine de inancım tamdır” diyor.. (Ona ne şüphe..!) Bakan Bey’in bu dönüşüme büyük katkısı olacağına da bizim inancımız (!) tam..

Bakanlık zaten ‘otomatik pilotta’, Bakan Bey sadece pilot koltuğunda oturuyor—velev ki türbanın gölgesinde.. Hayırlı yolculuklar..!

“Yeni bakan bizi umutlandırıyor” diyen safderunlar umutlanadursunlar..

Müdürümüze gelince.. O da gözlerini kapıyor, vazifesini yapıyor—elbet etik sınırlar içinde..!

Devam edecek..

http://halktv.com.tr/bakan-mudur-i-velev-ki-bir-siyasi-simge-340155

Posted in EĞİTİM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Demokrasi ve hukuk devleti standartlarında Türkiye kaçıncı sırada?

10 Ekim 2018

Demokrasi ve hukuk devleti
standartlarında Türkiye kaçıncı sırada?

OECD ve Avrupa Birliği’ne üye 41 ülke arasında yapılan araştırmaya göre, birçok sanayi toplumu demokrasi ve hukuk devleti standartları olarak negatife doğru gidiyor. Araştırma sonucunda Türkiye’ye listenin son sırasında yer verilmesi ise KHK’lar ve OHAL sürecinin uzun sürmesine bağlandı.

Alman Bertelsmann Vakfı tarafından yapılan ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile Avrupa Birliği’ne (AB) üye 41 ülkenin değerlendirildiği araştırma, demokrasi ve hukuk devleti standartlarının gelişmiş sanayi ülkelerinde de önemli ölçüde kötüleştiğini ortaya koydu. Dünya genelinde gözlemlenen demokrasi kalitesindeki düşüşün birçok Batı ülkesinde de görüldüğüne dikkat çekilen raporda demokrasi kalitesi konusunda en olumlu puan İsveç’e veriliyor. Sıralamada daha sonra Finlandiya, Norveç ve Danimarka geliyor, Almanya ise beşinci sırada yer alıyor.

2014 yılı verileri ile karşılaştırıldığında toplam 26 ülkede demokrasi ve hukuk devletini oluşturan yapılarda kötüleşme kaydedildiğini saptayan araştırmaya göre, özellikle Türkiye, Macaristan, Polonya ve Meksika gibi ülkelerdeki olumsuz gelişme göze çarpıyor.

TÜRKİYE’YE SON SIRADA YER VERİLDİ
DW Türkçe’nin haberine göre, Türkiye, demokrasi kalitesi açısından 41 ülke arasında son sırada yer alıyor. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’in 2017 yılı boyunca yürürlükte kaldığı hatırlatılan araştırmada, çıkarılan KHK’lara, medya kuruluşlarına uygulanan kapatma ve kısıtlama kararlarına, gazetecilerin tutuklanmasına ve Gülen yapılanmasına yakın şirket ve mülklere devlet tarafından el konulmasına dikkat çekiliyor.

Anayasa Mahkemesi’nin, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ların iptali talebiyle yapılan başvuruları reddetmesi, “cumhurbaşkanına hakaret” suçundan binlerce kişi hakkında dava açılması, dava sayılarındaki büyük artış ve tasfiyeler nedeniyle yargı mekanizmalarının etkinliğinin azalması da, Türkiye hanesine yazılan olumsuz gelişmeler arasında sayılıyor.

http://halktv.com.tr/abd-fbi-ekibini-istanbula-gonderebiliriz-341145?scrl=1

Posted in HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

Aslında AKP’li cumhurbaşkanı Erdoğan’ın amacı Gündem değiştirmektir , oyuna gelmeyelim * Yılmaz Özdil’in aklına kalemine sağlık * Anlayana * İsmet aslında Kaliforniyalıydı

Sözcü
Yılmaz özdil
09.10.2018

İsmet aslında Kaliforniyalıydı

Harp Akademisi’ni birincilikle bitirdi, 31 Mart gerici ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’nun karargah subayıydı, Yemen’de vuruştu, Balkan Harbi’nde vuruştu, Çanakkale’de vuruştu, Doğu Cephesi’nde vuruştu, Suriye-Filistin cephesinde vuruştu, milli mücadeleye katıldı, Batı Cephesi komutanı oldu, İnönü savaşlarında vuruştu, Sakarya Savaşı’nda vuruştu, Büyük Taarruz’da vuruştu.

Asrın liderimizin “bakın görüyorsunuz, elinde Türk bayrağı yok, Amerikan bayrağı sallıyor” dediği İsmet İnönü, işte bu.

İsmet İnönü genelkurmay başkanıydı. Asrın liderimiz kantin asteğmeniydi.

İsmet İnönü iki kere gazi oldu, İstiklal Madalyası var. Asrın liderimizin Yahudi cesaret madalyasıyla vahabi kralından aldığı madalyası var.

İsmet İnönü Kuvayi Milliyeci’ydi, hakkında idam fermanı çıkarıldı, vatan haini şeyhülislam tarafından katli vacip ilan edildi. Asrın liderimiz kendi vatanını sırtından vuran köktendinci suriyelileri Kuvayi Milliye ilan etti.

İsmet İnönü, Atatürk’ün fikri temelini attığı Köy Enstitüleri’ni kurdu, tarihin gördüğü en aydınlık eğitim kurumuydu. Asrın liderimiz bütün okulları zorla imam hatip yapmaya çalışıyor, o kadar şahane (!) eğitim veriliyor ki, çocuklar deist oldu.

İsmet İnönü Harika Çocuklar Yasası çıkardı, Suna Kanlar İdil Biretler Fazıl Saylar Bedri Baykamlar Gülsin Onaylar Ateş Parslar Nevbahar Aksoylar ve daha nice muhteşem memleket evlatları yetişti. Asrın liderimizin döneminde, çocuklarımız OECD sonuncu oldu, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın sonuçlarına göre, yabancı dili boşverdik, çocuklarımızın yarısı Türkçe okuduklarını bile anlamıyorlar, aynı eğitimi alan Avrupalı akranlarına göre üç sene geriden geliyorlar, Afrika seviyesinin altına yuvarlandılar.

İsmet İnönü Tübitak’ın temellerini attı. Asrın liderimiz döneminde Tübitak’ta Tillo evliyalarının kerametleri, hacı robot, ayet okunmuş fasulye, tatlı kelam gibi projeler yapılıyor.

İsmet İnönü’nün fotoğrafı Türk Lirası’na basıldı. Asrın liderimiz döneminde darphanede feto lirası basıldı.

İsmet İnönü döneminde Hatay devleti, vilayet olarak Türkiye’ye katıldı. Asrın liderimiz döneminde vatan toprağı terkedildi, Süleyman Şah Türbesi’nin boş sandukaları kamyona yüklendi, kaçıldı.

İsmet İnönü Lozan’ı imzaladı, 95 senedir kapı gibi duruyor, ilelebet duracak. Asrın liderimiz papa heykelinin önünde Avrupa Birliği Antlaşması imzaladı, fos.

İsmet İnönü, Lozan’da Türkiye-Suriye sınırını çizdi. Asrın liderimiz döneminde Türkiye-Suriye sınırı kevgir oldu.

İsmet İnönü, Lozan Antlaşması’yla ada mada vermedi, aksine, Bozcaada’yı Gökçeada’yı aldı. Asrın liderimiz döneminde 17 adamıza Yunan oturdu, tık yok.

İsmet İnönü’yü Churchill gibi, Stalin gibi, Roosevelt gibi küresel kurtlar kandıramadı. Asrın liderimizi ilkokul mezunu feto kandırdı.

İsmet İnönü Harp Akademisi dahil, daima sınıf birincisiydi. Asrın liderimizin diploması pürüzlü.

İsmet İnönü eğitime doymazdı, Cumhurbaşkanı olduktan sonra profesörlerden fizik dersi aldı, kimya dersi aldı, Çankaya Köşkü’nün bir odasını laboratuvar haline getirdi, deneyler yaptı. Asrın liderimiz “neden zorunlu fizik dersi, zorunlu kimya dersi tartışılmıyor da, din dersi tartışılıyor?” diyor.

İsmet İnönü’nün sekiz binden fazla kitap bulunan kütüphanesi vardı. Asrın liderimiz “kitap okumaya vakit bulamıyorum, arkadaşlarım sağolsun bana kitap özeti getiriyor” diyor.

İsmet İnönü akıcı Fransızca biliyordu, İngilizce biliyordu, bu lisanlardaki kitapları orijinallerinden okuyordu. Asrın liderimiz van münüts.

İsmet İnönü, eşine düğün hediyesi olarak piyano aldı, kızına piyano aldı, kendisi 50 yaşından sonra viyolonsel çalmayı öğrendi. Asrın liderimiz hak getire.

İsmet İnönü her cuma akşamı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası dinlemeye giderdi, 1964’te suikast girişimine uğradığı gece bile aksatmadı, konsere gitti, gerçek manada tiyatroseverdi. Asrın liderimizin senfoniyle menfoniyle alakası yok, tiyatroculara gıcık oluyor, baleyi belden aşağı buluyor.

İsmet İnönü tenis oynardı, golf oynardı, plaja eşiyle birlikte giderdi, askılı mayosuyla, halkla birlikte yüzerdi, Kasımpaşaspor’a kulüp armasında Türk Bayrağı taşıma onurunu İsmet İnönü verdi. Kasımpaşalı asrın liderimiz döneminde milli takımın kırmızı-beyaz forması bile turkuaz yapıldı.

İsmet İnönü ata çok iyi binerdi, at yarışları seyretmeyi severdi, 1930’da sahibi olduğu Olgo isimli atıyla Gazi Koşusu’nu kazandı. Asrın liderimiz attan düştü, Gazi Koşularına gitmiyor.

İsmet İnönü namaz kılardı, oruç tutardı, Çankaya Merkezi Camisi’ni yaptırdı, yatağının başucunda “Allah’ın dediği olur” yazıyordu, din istismarına yolaçmamak için bunların haber yapılmasına asla izin vermiyordu. Asrın liderimiz cami kapısında basına konuşuyor, musalla başında nutuk atıyor.

İsmet İnönü evindeki tamiratın parasını bile kendi cebinden öderdi, sıvacıya su tesisatçısına ameleye kendi maaşından ödediği parayı kuruşu kuruşuna not ederdi, evine aldığı kömürün parasını kendi cebinden öderdi, hastalanıp doktora gittiği zaman “ben milli şefim, başbakanım, cumhurbaşkanıyım” filan demezdi, kendi cebinden öderdi. Asrın liderimiz 1.150 küsur odalı saray yaptırdı.

İsmet İnönü cumhurbaşkanıyken, oğlu Erdal üniversite okuyordu, otomobil almak istedi. İsmet oğluna mektup yazdı. “Sana ‘olmaz’ dediğim zaman ne kadar üzüldüğümü tasavvur edemezsin ama, yeni otomobiller pahalı, eski bir otomobil bul, sabrın artar” dedi. Erdal ikinci el, 45 bin kilometrede bir otomobil aldı, motoru arızalıydı, tamir ettirdi. Öbür oğlu Ömer de üniversitedeydi, mektup yazdı, “en basit hayat tarzıyla yaşıyorum ama, paranın iki ucunu biraraya getiremiyorum” diye yakındı. İsmet oğluna cevap yazdı. “Bütün hayatın boyunca iki ucunu biraraya getirmeye çalışacaksın, hayat mücadelesi bu, sıkıntıları eğlenceli bir şey gibi almaya çalış” dedi. Asrın liderimiz dört milyar liraya yakın örtülü ödenek kullanıyor.

İsmet İnönü eşiyle bezik, arkadaşlarıyla briç, Atatürk ve konuk devlet adamlarıyla bilardo oynuyordu, satranç tutkunuydu. Asrın liderimiz millet kıraathanesi açıp avanta kek dağıtacağını açıkladı.

İsmet İnönü her akşam yemeğinde iki tek atardı, rakı içerdi, votka severdi, bazen yemekten önce viski yudumlardı. Asrın liderimiz “milli içkimiz ayrandır” filan diyor ama, ejder meyveli smoothie içiyor.

İsmet İnönü yabancı konuklardan hediye olarak sadece kitap kabul ediyordu. Asrın liderimiz 500 milyon dolarlık uçağa “Katar emirinin hediyesi” diyor.

İsmet İnönü, demokrasi için, parlamenter rejim için kendi mutlak iktidarından kendi isteğiyle vazgeçen dünya tarihindeki ilk ve tek liderdir. Asrın liderimiz rejimi değiştirdi, tek adam oldu.

İsmet İnönü’nün damadı gazeteciydi, karşıdevrimciler tarafından hapse atıldı. Damadını ziyaret etmek için cezaevine gitti, görüştürmediler. Not yazdı, damadına gönderdi. “Evladım, görmek için geldim, göremedim, yarın gene gelirim, acele ihtiyacın neyedir, nasılsın, metanetine güvenirim şerefli evladım, İsmet İnönü” dedi. Damadı bir kağıdın arkasına not yazdı, kayınpederine geri gönderdi. “En ufak üzüntüm yok, benim için üzülürseniz üzülürüm, bir tek ricam var, kimseye benimle alakalı tek kelime konuşmayın, ne olur ne baskı yapın, ne baskı kabul edin, ellerinizden öperim, Metin” diye yazdı. Damadı hapisteyken, kızı doğum yaptı, İsmet İnönü’nün torunu, damadı tutukluyken dünyaya geldi. Buna rağmen demokratik duruşunu bozmadı, “ömrüm boyunca adalete siyaset karışmasın diye çalıştım, devrimlerin en şiddetli dönemlerinde bile adalete karışmadık” dedi.

Asrın liderimiz, damadını bakan yaptı, ekonominin hazinenin maliyenin başına koydu, asrın liderimizin damadı bismillah ilk iş gitti Amerikalı McKinsey’i getirdi.

McKinsey meselesi üç günde boka sardı…
Asrın liderimiz mevzuyu evirdi çevirdi, İsmet İnönü’ye bağladı, iki kareden oluşan fotoğrafın sadece tek karesini göstererek, “bakın elinde Türk bayrağı yok, Amerikan bayrağı sallıyor” filan dedi.

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/yilmaz-ozdil/ismet-aslinda-kaliforniyaliydi-2669412/

Posted in SİYASİ TARİH, Yılmaz Özdil | Leave a comment

Amerikancı öyle mi? * Yemin ederken bile smokin giymeyen dindar cumhurbaşkanımız, Kraliçe’ye hürmeten smokin giydi, papyon taktı.Kraliçe de dindar cumhurbaşkanımıza “şövalye nişanı” taktı.Dindar cumhurbaşkanımız şövalye oldu.

YILMAZ ÖZDİL
10 Ekim 2018

Amerikancı öyle mi?

Cumhurbaşkanlığı makamı Akp’ye geçti.
Şak… Kraliçe Türkiye’ye geldi.

Yemin ederken bile smokin giymeyen dindar cumhurbaşkanımız, Kraliçe’ye hürmeten smokin giydi, papyon taktı.Kraliçe de dindar cumhurbaşkanımıza “şövalye nişanı” taktı.Dindar cumhurbaşkanımız şövalye oldu.

Pek sevinen dindar cumhurbaşkanımız gençlik hatırasını anlattı… “Majesteleri, size ilk defa 1971 yılında Çemberlitaş’ta yol kenarından el sallamıştım, o zamanlar öğrenciydim, konvoyunuzun geçmesini beklemiş, size el sallamıştım, siz de karşılık vermiştiniz, yakınlarıma gidip Kraliçe’yi gördüğümü anlatmıştım” dedi.

Kraliçe nazik kadın tabii…
“Aferin” demedi.
“Hımmm çok enteresan” dedi.

Kraliçe, en önce Cumhuriyet’in başkentine gitmektense, Osmanlı’nın başkentine gitmeyi tercih etti, Bursa’ya gitti, vermeye çalıştığı mesaj gayet açıktı.Yeni Cami’de sandalyeye oturdu, Kuran dinledi.Ben bi ara “namaz da kılacak herhalde” diye düşündüm.Kılmadı.

İskender döner yedirmeye kalktılar.
İstemedi.Zeytinyağlı enginar yedi.

İngiliz uçak gemisi MHS Illustrious’u getirmişlerdi.
İşgal günlerinde olduğu gibi Boğaz’a demirlemişlerdi.

İngiltere Kraliçesi, elçilik binası yerine, bu zırhlının güvertesinde davet verdi.Dindar cumhurbaşkanımız ve Akp şürekası, koşa koşa İngiliz zırhlısının güvertesindeki davete katıldı, sırıtarak poz verdi.

Kraliçe gitti.

Şak… ABD başkanı geldi.

Anıtkabir’e uğrayacak diye Misak-ı Milli kulesine oda parfümü sıkıldı.
Çankaya Köşkü’nde dip köşe temizlik yapıldı.Dindar cumhurbaşkanımız, vişneli yaprak sarması, peynirli suböreği, içliköfte, tava lagos, deniz börülcesi, enginarlı mantı, safran sosu gezdirilmiş limon kremalı fıstıklı baklava, nevzine ve kaymaklı ayva tatlısıyla, corvus teneira ve sarafin cabernet sauvignon şarapları ikram etti.

Tbmm’ye geçen ABD başkanına bizzat Tbmm başkanımız tarafından gümüş tepside çifte kavrulmuş lokum tattırıldı, turkuaz çini tabak hediye edildi.Normalde meclise pek uğramayan mebuslarımız, iki saat önceden yerlerine oturdu, ABD başkanı girer girmez ayağa fırlayarak dakikalarca alkışladı, coşkuyla alkışlamaktan avuçları kızardı, çıkışta hatıra fotoğrafı çektirmek için kuyruğa girdiler.

İstanbul’a geçen ABD başkanına Dolmabahçe Sarayı Müsabihan Köşkü’nde sanat musikisi dinletisi sunuldu.ABD başkanıyla asrın liderimiz elele oturdu, duygulu anlar yaşandı.ABD başkanı nezaketen müziği dinliyormuş gibi yaptı, şu enstrümanın ismi ne diye sordu, kanun dediler, ağırlama heyetinden biri sırıtarak espri yaptı, kanun ama mecliste çıkardığımız kanunlardan değil dedi, ABD başkanı gülmedi.Havayı yumuşatmak için ud’la country parça çalmaya başladılar, ABD başkanı daha fazla dayanamadı, kalkalım artık dedi.

Sultanahmet Camisi’ne geçen ABD başkanı, kapıda ayakkabılarını çıkardı, Müslüman aleminin gönlünü fethetti, sayın ahalimizden ağlayanlar oldu. ABD başkanının çoraplı ayakları akşam ana haber bültenlerinde azz sonra’yla duyuruldu, kapıda çıkardığı ayakkabılarının önden, yandan, yukardan, her açıdan görüntüleri yayınlandı, 45 numaraydı, ayakkabıları mobese kamerasından gösteren televizyon bile oldu.

ABD başkanı Ayasofya’ya girerken, sütunun kenarında oturan sokak kedisinin kafasını okşadı, şırrak, kediyi canlı yayına çıkardılar! “Gli” isimli mübarek kedinin şaşı olduğu, daha önce Ayasofya’yı ziyaret eden Papa tarafından okşanarak kutsandığı anlaşıldı.Ntv’ye çıkarılan emekli bi diplomat, ABD başkanının hayvan sevgisini anlattı.

Tophane-i Amire’ye geçerek, üniversite öğrencilerine konuşan ABD başkanı, sanki beş vakit namaz kılıyormuş gibi “ezandan önce bitirelim” dedi, duygu sağanağı yaşandı, ABD başkanının ezana hürmetinden ötürü gözyaşlarına boğulanlar oldu.Habertürk’e çıkarılan bi ilahiyatçı, Abd başkanlarının namaza olan saygısını anlattı.

Adanalı kebapçılar beş koyun keserek yaptıkları beş metrelik kebabı ABD başkanına ithaf edip, Beyaz Saray’a gönderdi.Bartınlı ev kadınları, belediye binası önünde basın açıklaması yaparak, ABD başkanının eşi first leydiye tel kırma işlemeli şal postaladı.

Ceyhanlı bir vatandaşımız, haber ajansları aracılığıyla duyurdu, ABD başkanının kızlarına cooker cinsi yavru köpek hediye edeceğini müjdeledi. Ama, Sivas esnafı daha atik davrandı, kangal yavrularının çoktan gönderildiği açıklandı.

Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Çavuştepe köyünde 44’üncü ABD başkanı şerefine 44 kurban kesildi, alınlarına sürüldü, davul zurnayla halay çekildi, Çavuştepe sakinleri adına Cnntürk’e konuşan Abdülkerim Kulaz “her zaman arkasındayız, çocuklarına da bir gözü mavi, bir gözü sarı Van kedisi hediye edeceğiz” dedi.

O zamanlar Star haber’deydim… Baktık ki, sayın ahalimiz ABD başkanına bayılıyor, ABD başkanının ninesinin Afrika’daki Kogelo köyünden hemşerileri olan ve Kayseri imam hatip lisesinde okuyan Kenyalı öğrencileri canlı yayına çıkardık.

Sayın ahalimiz kameranın önüne doluştu, “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye omuzlara aldılar, pastırma yedirdiler, Kenyalı imam hatiplilere gesi bağlarında dolanıyorum’u söylettik, reyting rekoru kırıldı. Ertesi gün… Eşşek yükü uydu parası ödedik, harbi harbi Kenya’nın Kogelo köyünden canlı yayın yaptık. ABD başkanının uzaktan teyzesinin görümcesini, halasının bacanağını filan, kolundan yakaladığımızı yayına çıkardık. Dilleri dönmedi, selam diyemediler, salam Türkiye dediler. Yemek pişirdikleri kazanları ters çevirip darbuka yaptılar, bi konser kardeşim, yıkıldı ortalık… Değerli ağabeyim Uğur Dündar meslek hayatı tarihinde ilk defa gülmekten bülteni sunamadı, araya reklam girmek zorunda kaldık.

Rakip kanallardaki Ali Kırca’yla Mehmet Ali Birand’ın kendi bültenlerini bırakıp, stüdyolarındaki televizyonlardan yan gözle bizim ekranı seyrettiklerini biliyorum.

Samsunlu yerel sanatçı, üzerine “Mister Obama” kazıttığı kemençeyi Abd büyükelçiliği’ne gönderdi.Konyalı kunduracı ABD başkanına özel ayakkabı imal etti, seçimi kazanırsa bir çift göndereceğim diye kendi kendime söz vermiştim dedi.Vezirköprülü el sanatları öğretmeni, ABD başkanının ailesine seccade, yemeni ve Osmanlı yeleği tasarladı.

Beyşehirli balıkçılar, buğulama yapsınlar diye, Air Force One uçağına 6.5 kilo sazan gönderdi. “İyi de bu balıklar yolda kokmaz mı?“ diye sorulunca, “bi şeycik olmaz, strafor kutularda buzladık” dediler.Zonguldaklı emekli işçi, Devrek bastonu kargoladı.

Deri konfeksiyoncuları derneği, ABD başkanına siyah deri ceket yaptırdı, Susurluk kuzu derisinden yapılan ceketin astarı şile bezinden, düğmeleri buffalo boynuzundandı.

Halı ihracatçıları birliği, ABD başkanına özel halı dokuttu, sekiz ayda hazırlandı, düğümleri Bursa ipeğinden yapıldı.Bir baklava firması, ABD başkanı için özel, kuş üzümlü, fıstıklı, çikolatalı baklava icat etti, “Obama Baklava” ismini Türk Patent Enstitüsü’ne tescil ettirdi, ABD başkanının kaldığı otele gönderdi.

Bir aydınlatma firması, ABD başkanına abajur hediye etti, abajarun ismi “umudun ışığı”ydı, ABD başkanının dünyayı aydınlatmasını sembolize ediyordu. Vakko, ABD başkanına kadife kumaştan, lale motifli kravat hediye etti, first leydi için de Kanuni Sultan Süleyman tuğralı, Haliç desenli eşarp tasarlandı. Uzaylı sanatçımız Mustafa Topaloğlu “Hello Obama, hoşgeldin başkanlığa, durdur bu savaşları, bitsin artık gözyaşları, geri getir umutları” şeklindeki klibini yayınladı, hit oldu.

Siirt valisi, ABD başkanına İngilizce tweet attı, “ben Türkiye’de valiyim, sizi seviyorum, hayatınız ve başkanlığınız çok başarılı, sizin gibi olmayı umut ediyorum” diye yazdı.

Henüz Akp’ye geçmemiş olan Saadet Partisi genel başkanı Numan Kurtulmuş, ABD başkanına tebrik telgrafı çekti.Kambersiz düğün olmaz, Akp şakşakçısı Tobb başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu “ABD başkanına güvendiğini” açıkladı.

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/yilmaz-ozdil/amerikanci-oyle-mi-2671464/

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Yılmaz Özdil, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ATATÜRK’ün ileri görüşlüğü * Kadınlara SEÇME ve SEÇİLME hakkını gelişmiş ülkelerden önce verdi * Kanada’dan bir karikatür

Türkiye’de kadınlar, 20 Mart 1930 günü belediye seçimlerinde seçme hakkı kazandı. 1933 yılında idari Köy Kanunu’nda muhtar seçme ve köy heyetine seçilme hakkı  düzenlendi. Kadınlar, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına 5 Aralık 1934’te yapılan anayasa değişikliğiyle kavuştular.

Ayla Çokbudak’a teşekkürlerimle

Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, SİYASİ TARİH | Leave a comment