OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm IV

ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL
(16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm IV
Türkiye’yi kuran, kurtaran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi Paşa’yı,
Mavi gözlü sarı Kurt’u, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarak;
Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyen/lere, diyeni onurlandıranlara, ithaf ediyorum. Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecinde günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.
Naci Kaptan – 16 Mart 2021


BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I            http://nacikaptan.com/?p=87261
BÖLÜM II          http://nacikaptan.com/?p=87371
BÖLÜM III        http://nacikaptan.com/?p=87397
BÖLÜM IV        http://nacikaptan.com/?p=87573
BÖLÜM V          http://nacikaptan.com/?p=87731
BÖLÜM VI         http://nacikaptan.com/?p=87830
BÖLÜM VII       http://nacikaptan.com/?p=87914
BÖLÜM VIII     http://nacikaptan.com/?p=88129
BÖLÜM IX        http://nacikaptan.com/?p=88147
BÖLÜM X          http://nacikaptan.com/?p=88599

16 Mart 1920 – 16 Mart 2021 – Bugün İstanbul’un işgalinin ve müttefik devletler tarafından yönetime el konulmuş olmasının 101. yıl dönümüdür. İstanbul’un İşgali, Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından gerçekleşmiştir.

16 Mart 2021, İstanbul’un İngiliz emperyalizmi tarafından resmen işgalinin 101. yıldönümü. Hatırlatmaya gerek var mı? İstanbul denen şehir, o dönemde Osmanlı devletinin “payitahtı”, yani başkentiydi. Bir başka deyişle, 16 Mart 1920, padişah Vahdettin’in yönettiği ülkenin devlet mekanizmasının doruğunun bulunduğu şehrin işgal edildiği gündü.
İLK İŞGAL;  Osmanlı başkenti İstanbul, önce 13 Kasım 1918,
İKİNCİ İŞGAL; 16 Mart 1920’de olmak üzere ikinci kez işgal edildi.
İlk işgalde, İstanbul’un önemli ve stratejik noktaları kontrol altına alındı. Ancak idareye el konulmadı.
İkinci işgalde daha önce kontrol altına alınmış olan İstanbul’da yönetime el konuldu.
Eylül 1922’ye gelindiğinde, İzmir’in Kurtuluşu’ndan sonra, Mustafa Kemal Paşa İstanbul’u kurtarmak için Türk birliklerine İngiliz ve Fransız işgalindeki Çanakkale’ye hareket etmeleri emrini verdi. Türkler Kurtuluş Savaşı verdiği sırada İrlanda sorunuyla uğraşan Birleşik Krallık, Ankara Hükûmeti ile savaşın eşiğine geldi. Liberal Başbakan David Lloyd George, Mustafa Kemal’in birliklerine karşı taarruza geçilmesini istediyse de müttefiklerinin desteğini alamadı ve ülkesindeki savaş karşıtı muhalefet ile (Newfoundland ve Yeni Zelanda dışında) dominyonların güçlü direnişiyle karşılaştı.
Lloyd George’u gereksiz bir savaş başlatmaya çabalamakla itham eden Muhafazakâr Parti’nin 19 Ekim 1922’de Carlton Club deklarasyonu (Carlton Club meeting) ile koalisyondan ayrılması sonucu Lloyd George hükûmeti düştü. İlerleyen süreçte diplomatik olaylar Türklerin lehine gelişti. İşgal, son İtilaf birliklerinin 4 Ekim 1923’te şehri terk etmesinden sonra, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu birliklerinin 6 Ekim 1923’te tören eşliğinde şehre girmesiyle sona erdi.

Üstelik, başkent işgal edildiğinde, Osmanlı ülkesinin birçok bölgesi zaten işgal altındaydı. İzmir ve Ege bölgesinin bir bölümü 1919 Mayıs’ından itibaren, İngiliz emperyalizminin vekil gücü olarak Yunan ordusunun işgali altına girmişti. Trakya’da yine Yunanistan hâkimdi. Antalya’dan Konya’ya ve Muğla’ya kadar İtalyan işgali vardı. Kilikya (Çukurova, Antep, Urfa, Maraş) Fransız emperyalistlerinin saldırısı altındaydı. Karadeniz’de ise İngiltere Pontus devletini canlandırma politikasıyla Yunan devletinin ağzına bir parmak bal çalıyordu.
Bu genel tablo karşısında ne yapmıştır Vahdettin İstanbul işgal edildiğinde? Tarihe not düşmek için bile olsa parmağını kıpırdatmamıştır. Meclis-i Mebusan adıyla anılan parlamento, başka hiçbir şey yapmamıştır ama hiç olmazsa dünya demokratik kamuoyunun duymasını sağlamak için, yarım yamalak da olsa, son derecede ürkek de olsa parlamentonun özgürlüğünden ve milletvekillerinin dokunulmazlığından söz eden bir bildiriyi oybirliğiyle kabul etmiştir. Padişah ise kendisini ziyaret eden meclis heyetine işgalcilerin kudretini hatırlatarak meclisin dilini tutmasını tavsiye etmiştir!
Bununla da kalmamıştır. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ertesinde Aralık ayında feshettiği meclisin 12 Ocak 1920’de tekrar açılmasına izin verdikten sonra, 16 Mart işgalinin hemen ertesinde, ülkeyi İngilizlerin uşağı olarak yöneten Damat Ferit’i 5 Nisan’da yeniden hükümet kurmakla görevlendirmiştir. Bunun mantıksal uzantısı, içinde Milli Mücadele taraftarları olduğu için İngiliz emperyalizmine Damat Ferit ölçüsünde biat etmeyen meclisi kapatmak olurdu. Nitekim Vahdettin 11 Nisan’da onu da yaptı: Meclisi bir kez daha feshetti.
Onunla da yetinmedi. Tam bu dönemde Anadolu hareketine, Kuva-yı Milliye’ye ve bütün emperyalizm muhaliflerine cepheden taarruz etmeye ve karşı devrimci güçleri örgütlemeye koyuldu. Anzavur ve onun Cemiyet-i Ahmediyesi, Abaza isyanı, Düzce olayları, Konya, Kuva-yı İnzibatiye, Teâlî-i İslam Cemiyeti, Hilafet Ordusu, bütün bunlar tam da bu dönemde örgütlenmiştir, harekete geçirilmiştir.
Bunlar da yetmemiştir. Şeyhülislama Fetva-i Şerife’sini tam da meclisi feshettiği gün (11 Nisan’da) çıkarttırmış, Anadolu hareketine katılanların katlinin vacip olduğunu duyurtmuştur. Tabii Damat Ferit de bunu bir hükümet bildirisi ile yeniden yayma fırsatını kaçırmamıştır.
Böylece, Osmanlı devleti, bir bütün olarak İngiliz emperyalizminin, daha genel olarak İtilaf devletlerinin ve İngiliz muhiplerinin sultasına girmiş oluyordu. Tam bir teslimiyet!
İşte budur zilletin tarihi! Bugün Abdülhamid hayranlarının, yeni Osmanlıcıların, “reklam arası bitti”cilerin yücelttiği Osmanlı devletinin, “Devleti Âliyye”nin bu ülkeyi ve toplumu getirdiği yer budur. Osmanlı’yı savunan, Osmanlı’nın son padişahının bu alçaklığını açıklamak zorundadır!
Bu zilletin derecesini anlamak için bir an bugüne ilişkin bir olasılığı düşünmeniz yeterlidir. İngiltere o dönemin Amerikası’dır. Amerikan emperyalizminin gücü ve kudreti bugün neyse, İngiltere’ninki de o gün oydu. Şimdi kafanızda canlandırın: Diyelim bir gün Amerika Ankara’yı işgal etmiş. Diyelim devleti yöneten güç, hangi partiden olurlarsa olsunlar, ülkenin çıkarlarının ancak işgalcilerle iyi geçinerek korunabileceğini savunuyor. İşgale karşı örgütlenen ve mücadeleye girişenleri ise “terör örgütü” ilan ederek idam cezasıyla cezalandırılacakları tehdidini savuruyor. Yani açık açık emperyalizmin uşaklığını yapıyor. Bu nasıl bir zillet olursa, 100 yıl önce Vahdettin’in ve Damat Ferit’in uyguladığı politika da o kadar zillettir işte.
Aslında İstanbul zaten işgal altındaydı. İtilaf devletleri 13 Kasım 1918’de, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının üzerinden iki hafta bile geçmeden İstanbul’u işgal etmişlerdi. Bunun adı işgal olarak konulmamıştı ama emperyalist devletlerin askerleri sokaklarda cirit atıyor, subayları akşamları Pera (bugünkü Beyoğlu) bölgesinin lüks otel ve restoranlarını dolduruyor, istihbarat servisleri başkente yerleşiyor, Osmanlı devletinin faaliyetleri tamamen işgal güçlerinin iznine tâbi hale geliyordu.
Osmanlı Devleti’yle, yani Batılıların deyimi ile “Türkiye” ile barış konuları, esasında, Paris Konferansı’nın 1919 Ocak ayında açıldığından itibaren gündeme gelmiştir. Çünkü, Yunanistan başta olmak üzere, Araplar, Ermeniler, Kürtler, v.s. , “leş kargaları” örneği, Osmanlı İmparatorluğu topraklarından pay kapmak için Paris’e üşüşmüşlerdir. Her biri, kendi ihtiraslarına ve hayal güçlerine göre Osmanlı topraklarından pay kopartmanın peşindeydi. “Leş Kargaları”nın bu tutumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun “cesedi” üzerin- deki çıkarlarını gerçekleştirmek isteyen işgalci devletlerin politik amaçları ile ters orantılıydı.
Trakya ve Edirne 25 Temmuz 1920’de Yunan işgaline girmişti. Saltanat Şurası ve Sevr Andlaşmasının imzalanmasından iki gün sonra (12 Ağustos 1920) Edirne Rum Metropolithanesinde bir tören yapıldı.
Törende Yunan kralı ve Başvekil Venizelos için bir şükran ayini yapılacaktı. Kilisede yapılan bu ayine Edirne müftüsü olan Mustafa Hilmi Efendi de maiyetiyle beraber katıldı. Bu ayinden sonra ikinci bir tören de Edirne Müslüman ahalisi adına yapılacaktı. Bu tören için bölgenin Rum valisi general Zimbrakakis, general Leonardopulos, Metropolit Efendi de maiyetleriyle Selimiye camiine geldiler… Müftü Mustafa Hilmi Efendi konuklarını karşıladı. Önce camide Kura’n tilavet edildi. Bunun ardından caminin sebilli iç avlusunda Hilmi Efendi güzel bir dua okudu. Ardından da beliğ bir konuşma yaparak şunları söyledi:
▪︎ “… Venizelos’un sağlığı için duacıyım. Yunanlılar bizim dostumuzdur. Padişahımızın emir ve rızası hilafına onlara silah çekmek küfürdür, isyandır…”
Edirne’de çıkan Te’min gazetesi bu töreni ertesi gün şu manşetle haber yapmıştır: “…. Müftü Hilmi Efendi, Selimiye Camii’nde, hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır…” (13.8.1920)
︎Saltanat dinciliğinin işbirlikçi ruhunu temsil eden müftü Hilmi Efendi bu törende, Yunan Kralı Aleksandros’a sadakatini sunmuş, Başvekil Elifteros Venizelos’u da özgürlük ve adaletin temsilcisi olarak taçlandırmıştır…

İstanbul’un işgali sürecinde yaşananları aktarmaya devam edeceğiz. Fakat bundan önce Batı ülkelerinin Türkiye ve Türk’ler hakkındaki düşüncelerini hatırlamakta yarar vardır;
“-Avrupa Irkları olarak bilinen medeni ırklar; hayat mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çokta uzak olmayan ileri geleceğine baktığımda bu tür aşağılık ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum”  DARWİN……

“Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak 25 yıl sonra Ottoman toplumunda, borçlanmaya karşı muhalif unsurlar çıkacaktır. İşte o zaman, gerek alacaklarımız ve gerekse faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle Türkiye  Devletinin maliyesi, ekonomisi , hazinesi ve tüm servetleri üzerindeki çıkarlarımızı koruyacak Türk Siyasetcilere ihtiyacımız olacaktır. Ben, bu bizim “Yerli misyonerler” izin davamıza bizlerden ve Türkiye Devleti’ne yapacağımız siyasi baskılardan daha çok bizlere faydalı olacaklardır. Bizim bu” yerli misyonerlerimiz; Türk halkına, kendi dilleriyle yaklaşacaklardır. Bu “yerli misyonerlerimiz “bizim alacaklarımızın, hayati menfaatlerimizin tüm Anadolu ve Ortadoğu topraklarında bir ya da bir kaç yüzyıl bizim teminatımızın en önemli unsurları olacaklardır. [DANİEL DUCASTE]
Kim bu Daniel Ducaste; Fransız Maliye Bakanlığı Müşaviri ve Avrupa Devletlerinin, Türkiye Devleti Başkenti İstanbul’da Duyun-i Umumiye-Dış borçlar hesap komisyonu Başkanı!!

“-Medeni Dünya bilmelidir ki  müttefiklerimizin savaş amaçları her şeyden önce ve zorunlu olarak Türk’lerin kanlı yönetimlerine düşmüş halkların kurtarılmasını ve Avrupa Medeniyetine kesinlikle yabancı olan Türklerin Avrupa dışına atılmalıdır”….
Yıl 1917 Amerika Başkanı Woodrow WİLSON

“Hristiyanlığın en büyük düşmanı müslümanlıktır, müslümanların en güçlüsü ise Türklerdir. Vazifeli bulunduğum Türkiye Devleti’ni yıkmak için, özellikle Ermeni ve Helen dostlarımıza sahip çıkmalıyız. Hristiyanlık için çok kan feda ettiler ve Türklere karşı mücadelede öldüler. Unutmayalım ki, bizlerin kutsal vazifesi sona erinceye kadar daha pek çok kanlar akıtılacaktır”
Merzifon Amerikan Koleji Direktörü WHİT…1918 Tarihli Amerika Senatosuna gönderdiği raporundan….

“İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, Avrupalı Türkleri hiç sevmez, sevmesi de asla mümkün değildir. Türk düşmanlığı, Hristiyanların ve Kilise’nin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupalı’lar, Türkleri müslüman olduğu için sevmez ancak laik olmanızı da hiç sevmez. Türkler Hristiyan olsa da Avrupa onlara düşman olarak bakmaya devam ederler. Türkler pek farkında değiller ama Avrupalılar bu gerçeğin farkındadırlar.
“-LOZAN Mukavelesi; Timurlenk kadar hunhar , Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları primite üzerine oturan CENGİZ HAN kadar kepaze  bir DİKTATÖR’ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün medeni milletlere onursuzluk dolu bir diplomatik mukaveleyi kabul ettirmiştir ve bu onursuzluğa her yerde Türk Zaferi diyorlar”
Yıl 1927 Senatör UPS HOW Yer Amerika Senatosu…..

“-ATATÜRK’ün bütün Kapitülasyonları kaldırmış olması, Milletlerarası Mukavelelere aykırıdır kabul edilemez çünkü Türkler cahil, fanatik ve nefret dolu bir millettir.
Yıl 1927 Senatör KİNG Amerikan Senatosu…..

“Türklerin, Avrupa ve Medeni Milletler içinde yeri yoktur. Kemalist Rejim mutlaka çökecek ve Milliyetçi TÜRKlerin amaçları kesinlikle gerçekleşmeyecektir.”
Yıl 1927 Harvart Üniversitesi Profesörü Albert B.Hart; Üniversitede topladığı 107 imzalı metni Amerikan Senatosu’na gönderdi.

Aslında geçmişten bugüne Batı ülkesinin Türkiye ve Türk’ler hakkındaki görüş ve düşünceleri temelde pek değişmemiştir. Şayet Atatürk’ün aydınlanma devrimlerinin ve Köy, Enstitüleri ile başlamış olan çağdaşlaşma sürecinin, Laikliğin önü kesilmese idi Türk’ler bilim ve çağdaşlaşmada çok yol alacaklar ve batı dünyasının bilim ve çağdaşlaşmada eşiti olacaklardı. Aydınlanmaya giden yolda ilerleyebilmek için öncelikle tutucu, din içerikli eğitim sisteminin kaldırılarak çağdaş eğitim düzenine geçmek gereği vardır. Unutmayalım ki bilimin, aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın yolu akılcı bilimsel eğitimden geçiyor.

KAYNAKLAR
https://gercekgazetesi.net/teori-tarih/16-mart-1920-zilletin-tarihi#
https://www.ttk.gov.tr/belgelerle-tarih/ingiliz-belgelerinde-i-istanbulun-isgali-16-mart-1920/
Osman S.Kocahanoglu – http://nacikaptan.com/?p=87512
https://glsev.blogspot.com

Naci Kaptan – 16 Mart 2021 – Devam edecek
This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ATATURK, Tarih, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *