AKP’nin Müslüman Kardeşlik çıkmazı – Bölüm 3/4/5/6

AKP’nin Müslüman Kardeşlik çıkmazı (3)

Özdemir İnce / 19 Ocak 2021 Salı

Bağlantılı yazı; AKP’nin Müslüman Kardeşlik çıkmazı
Bölüm I / 2 http://nacikaptan.com/?p=85773

Telos Yayınevi’ni yönettiğim sırada Amin Maalouf’un Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabını, 1997 yılında, M.A. Kılıçbay’ın çevirisiyle yayımlamıştım. Kitabın Sonsöz bölümünden yaptığım alıntı İslamcı AKP’nin sahip çıktığı saptantıyı çok güzel tasvir etmektedir.

Haçlı Seferleri, Batı Avrupa için aynı anda hem ekonomik hem de kültürel bir gerçek devrimin başlatıcısı olmuştur. Bu kutsal savaşlar Doğu’da ise uzun bir gerileme ve karanlık dönem başlatmıştır.. Her bir yandan saldırıya uğrayan Müslüman dünyası kendi üzerine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş; hoşgörüsüz olmuş ve kısırlaşmıştır. Durumu, karşısında kendini marjinalleşmiş olarak hissettiği dünya evrimiyle orantılı olarak ağırlaşmaktadırlar. Artık öteki gelişmektedir. Modernizm, ötekidir. Acaba bu modernizmi reddederek dinsel ve kültürel kimliğine mi sarılması gerekirdi? Yoksa bunun tersine, kimliğini kaybetme tehlikesini göze alarak modernizm yoluna kararlı bir şekilde girmesi mi gerekirdi? Ne İran ne Türkiye ne de Arap âlemi bu ikilemi çözmeyi başarabilmiştir. Bugün işte bu nedenden ötürü hâlâ Batılılaşma zorunluluğu ile şu yoğun yabancı düşmanlığının yarattığı aşırı fondamantalizm arasında, çoğu zaman, ani geçişler yaşamaya devam etmektedir.
Barbar olarak tanıdığı, yerdiği ama o zamandan bu yana dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenkler’den hem büyülenen hem de korkan Arap dünyası, Haçlı Seferlerini gerilerde kalmış bir geçmişin basit bir dönemi olarak kabul etmeyi başaramamaktadır. Araplar ve genelde Müslümanlar, Batı karşısında bugün bile hâlâ yedi yüzyıl önce bitmiş olması gereken olaylardan etkilenmeye devam etmektedir.
Oysa üçüncü bin yılının arefesinde, Arap dünyasının siyasal ve dinsel sorunları hâlâ Selahaddine, Kudüs’ün düşmesine ve geri alınmasına atıfta bulunmaktadırlar. Halk, tıpkı bazı resmi söylevlerde de olduğu gibi İsrail’i yeni bir Haçlı devleti saymaktadır. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun üç tümeninden biri hâlâ Hattin, diğeri de Ayn Çalut adını taşımaktadır. Başkan Nasırşanının zirvesinde olduğu günlerde bile Suriye ve Mısır’ı -hatta Yemen’i- birleştirmeyi başarmış olan Selahaddin’le karşılaştırılmıştır. 1956’daki Süveyş harekâtı, tıpkı 1191’deki gibi Fransızlar ve İngilizler tarafından girişilen bir Haçlı Seferi sayılmıştır.
Benzerliklerin şaşırtıcı oldukları doğrudur. Sibt el-Cevzinin Şam halkının önünde, Kutsal Kent’te düşmanın egemenliğini kabul etmeye cüret eden el-Kâmilin ‘ihanet’ini ifşa ettiği duyulduğunda, başkan Sedatı düşünmemek mümkün müdür? Golan veya Bekaa’nın denetimi için Şam ile Kudüs arasındaki kavga söz konusu olduğunda, geçmişi şimdiden ayırmak nasıl mümkün olacaktır? Usamanın istilacıların askeri üstünlüğüne ilişkin fikirleri okunurken, düşünceye dalmamak nasıl mümkün olacaktır?
Devamlı saldırıya uğrayan bir Müslüman dünyasında, zulme uğrama duygusunun ortaya çıkması önlenemez. Bu duygu, bazı fanatik kişilerde tehlikeli bir saplantı haline gelmektedir. 13 Mayıs 1981’de Mehmet Ali Ağcanın Papa’ya ateş ettiği ve bunu daha önce yazdığı bir mektupta şöyle açıkladığı görülmemiş midir? Haçlıların başkomutanı “Papa II. Johannas Paulus’u öldürmeye karar verdim.” Bu bireysel eylemin ötesinde, Arap Doğu’nun Batı’yı her zaman doğal düşman olarak gördüğü açıktır. Ona karşı girişilecek bütün hasmane hareketler, ister siyasal ister askeri veya isterse petrol alanında olsunlar, meşru bir intikamdan başka bir şey değillerdir. Ve bu iki dünya arasındaki kırılmanın, bugün Araplar tarafından hâlâ bir tecavüz olarak hissedilmeye devam eden Haçlı Seferleri sırasında meydana geldiğinden kuşku duymak mümkün değildir.” (*)

Bu bulaşıcı travma salgını, Arapların geleceği geçmişte arama saplantısıdır, yani Selefi saplantısıdır. Neden geri kaldıklarını kendilerine sordukları zaman aldıkları (verdikleri) cevap hep aynıdır: “Çünkü dinimizin altın dönemi olan Halifeler döneminin inanç ilkelerinden uzaklaştık! O halde o dönemin kuvvet ve ihtişamına kavuşmak için o döneme dönmeliyiz.”
Sadece Arap halkının değil, aklı redettiği için çağının çağdaşı olamayan, dolayısıyla “Batı” sandığı evrensel uygarlığa düşman olan öteki Müslümanların da içine düştüğü “Gayya Kuyusu”dur bu. Günümüz AKP’si de bu kuyunun içindedir.
(*) Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, s.339.

AKP’nin Müslüman Kardeşlik çıkmazı (4)

AKP, bütün İslamcılıklar gibi Arap milliyetçisi bir oluşumdur. Bütün Selefiler gibi geleceğini İslamcı geçmişte arayan anakronik bir kafası vardır. Bu nedenle de çağının, aydınlanmanın, laikliğin ve aklın düşmanı; İslami dogmaların tutsağıdır. Gözü kafatasının arkasında olan bir hilkat garibesidir.
AKP bu özelliğiyle, aralık (2020) ayında yayımlanan Türk Aydınlanması ve Laiklik (*) adlı kitabımın sürekli konuğu oldu. Bilgi ve ilginize sunduğum “Başkan ya da Müminlerin Emiri” (**) adlı yazı Osmanlı’nın son yıllarında yaşanan ve Cumhuriyet sayesinde önü açılan çıkmazı ele almaktadır.

Anımsayalım: Tanzimat’tan itibaren bütün 19. yüzyıl boyunca Osmanlı aydınları, imparatorluğu kurtarmak için üç siyasete bel bağlayıp peşinden gitmişti: Osmanlıcılık, Panislamizm ve ırkçı Pantürkizm (Turancılık). Üçü de Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına engel olamadı. Ancak ve sadece Kuvvayi Milliye ruhu ve muasırlaşmak bilinci imparatorluğun yıkıntılarından günümüzün Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkardı.
Cumhuriyet kurulduktan sonra, Osmanlıcılar, Panislamistler, Turancılar (Pantürkistler) bozguna uğramış hayallerinden vazgeçmediler. Üçü de kendine göre Cumhuriyette kusurlar aramaya başladı. Bunların arasında en çok zırvalayanlar Panislamistlerdir. Onlara göre Osmanlı Devleti’ni Türk milliyetçiliği yıkmıştır. Oysa 1800’lerin başında Osmanlı ve Türk düşmanlığına dayanan Arap milliyetçiliği neredeyse Hıristiyan milletlere örnek olmuştur.

Cumhuriyet ve devrimler karşıtı ve düşmanı Türkiye İslamcıları, Cumhuriyet ve devrimlerin karşısına sanki bir Arap milliyetçisi kimliğiyle çıkmıştır: Saltanat ve Hilafet kaldırılmamalıydı; Medeni Kanun getirilmemeliydi, dil, harf ve kıyafet devrimi yapılmamalıydı; laiklik getirilmemeliydi.
Böylesine geniş kapsamlı devrimler yapılırken toplumun bazı kesim ve katmanlarının, bireylerinin bunlara karşı çıkması kuşkusuz doğaldır. Ama Türkiye İslamcıları, yapılanlara bir Müslüman olarak değil, Arap milliyetçisi olarak karşı çıktı. Müslüman olarak öylesine Araplaşmışlardı ki tepkilerinin Arap milliyetçiliğinden kaynakladığını fark etmiyorlardı.
Arapça bilmeyen bir ulus Kuran’ı neden kendi dilinde okumasın, kendi dilinde dua edip namaz kılmasın, ezan neden Türkçe okunmasın? Kuran’da Arapçadan başka dilleri Müslümanlara yasaklayan herhangi bir ayet var mı? Yok! İslam, Arapçadan başka dilleri yasaklamıyor ama Arap milliyetçiliği yasaklıyor. İslam öncesine dayanan Arap milliyetçiliği, Müslümanlığı sonradan kabul eden bütün halkları küçümsemiş ve Araplaşmalarını istemiş ve beklemiştir. Bu baskı altında Osmanlı uleması, tarikat şeyhleri Araplaşmışlar, yarım yamalak Arapça ile düşünüp bu dille yazmışlardır.
Cumhuriyet, Türkiye halkını Arap kültür emperyalizminden kurtarmak için, çağdaşlaşmak için devrimlerini yapmıştır.
Arap milliyetçiliğine göre İslam uygarlığının kurucusu Arap, yıkıcısı Türktür. Bağımsızlık sınırları içinde Arap milliyetçiliğine saygı göstermek gerekir. Ama orada durulur!
Arap milliyetçiliğinin iddialarını İlhan Arsel’in ‘Arap Milliyetçiliği ve Türkler’ (İnkılap Kitabevi) adlı kitabından okuyalım. Yazar, her sayfanın altında kaynaklarını göstermektedir: ‘İslâm dinini gelişmekten alıkoyan Türklerdir. Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri ve Arap ülkelerini fethetmeleri sonucunda İslam dini, onların hoşgörüden yoksun ve akılcılığa sırt çeviren, ilme ve kültüre düşman davranışları yüzünden bozulmuş ve kendine özgü niteliklerinden uzaklaştırılmıştır.’ (S.8)
‘Eğer Moğollar, XIII. yüzyılda Bağdat kitaplığını yakmamış olsalardı, biz Araplar, bilim ve fende öylesine ilerlemiş olacaktık ki şimdiye kadar çoktan atom bombasını bulmuş olacaktık. Bağdat’ın yağma ve talan edilmesi bizi yüzyıllar gerisine götürmüştür.’ (S.9)
Bu iddialarda Moğollar ve Türkler özdeşleştirilir. Hidrojen bombasının ve gezegenler arası uyduların sırrının Kuran’ın Fusilât suresinin 53. ayeti ile al-Rahman suresinin 33. ayetinde bulunduğunu söyleyen, Müslüman Kardeşler hareketinin kurucusu Hasan alBanna, eğer Türkler gelip de Arap ülkelerini istila etmemiş olsalardı Arapların, Ruslardan ve Amerikalılardan önce uzaya insan göndermiş olacaklarını ileri sürer. (S.9)
(*) Özdemir İnce, Türk Aydınlanması ve Laiklik, SİA Kitap, 2020. / (**) s.69

AKP’nin Müslüman Kardeşlik çıkmazı (5)

Türk Aydınlanması ve Laiklik (SİA Yayınları) adlı kitabımda yer alan “Başkan ya da Müminlerin Emiri” (s. 69) adlı yazıdan yaptığım alıntıya devam ediyorum:
Zihinsel olarak Araplaşmış Türkiye İslamcıları, Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmışlar, Hilafet Ordusu’nun sancağı altında iç savaş yapmışlardır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra gizlice CHP içinde, açıkça Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda (1930), ardından Demokrat Parti’de (1945) yer almışlar, sonunda hepsi kapatılan kendi partilerini kurmuşlardır: Necmettin Erbakan tarafından kurulan Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet partileri ile bu partilerden gelen yenilikçilerin (!) kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi. 
Bu partilerin İslamcı olmaları bir ölçüye kadar kabul edilebilir ama hepsinin Cumhuriyet karşısındaki tutum ve tavırları, Arap milliyetçiliğinin saplantılarını yansıtmaktadır. 
Demokratik cumhuriyetlerde, siyasi partilerin amacı, seçimle iktidara gelip ülkeyi kendi programlarına göre idare etmektir. Ancak Türkiye’nin İslamcı partilerinin hedefi Cumhuriyeti ele geçirmek ve Cumhuriyet öncesine geri dönmek olmuştur.

Laik Cumhuriyet, devlet ve toplumu, İslamcı bir devletin asla başaramayacağı düzeye çıkarınca, İslamcıların iştahının iyice kabardığı görülüyor. ‘Din ve İman’ı kullanarak iktidarı ele geçirdikleri, ‘Masa’nın yetki ve otoritesini kullanarak ‘Kasa’dan harcayarak Cumhuriyet devrimlerini tersine çevirmek istiyorlar. Bu nedenle okulları imam hatipleştiriyorlar, okullarda Arapça ve Arap harflerini zorunlu hale getiriyorlar, kadınları eve kapatmak, gündelik hayatı Araplaştırmak istiyorlar. Amaçları askeri okulları ve Harbiyeleri imam hatiplilere açmak. Gerçek kimlik ve niteliklerini korudukları sürece amaçlarına ulaşamayacaklarını anladıkları için 31 Temmuz 2016 tarihli bir kanun hükmünde kararname (KHK) ile askeri ortaöğretim okullarını (Kuleli Askeri Lisesi ve Astsubay Okulları) ve harp okullarını kapattılar, yerlerine Silahlı Kuvvetler Üniversitesi kurdular. Bu KHK darbesinin amacı, TSK’yi Cumhuriyetçi köklerinden koparıp göbek bağını İslamcı ideolojiye bağlamak ve böylece Cumhuriyeti savunmasız bırakmaktı. Bu operasyonu ‘Askeri vesayete son vermek’ sloganıyla meşrulaştırmak istiyorlardı. Askerin Cumhuriyeti korumak görevini ‘Vesayet’ sıfatıyla yozlaştırmak istiyorlardı.
Bu programın son menzili R.T.Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne başkan olması idi. Daha doğrusu Müminlerin Emiri olması. R.T.Erdoğan önce Ortadoğu’da, sonra bütün dünyada Müminlerin Emiri olmak istiyor. Ancak tarihten habersiz olduğu için Arap milliyetçiliği karşısında bozguna uğrayacağını henüz bilmiyor.
Bunların hepsi oldu!
Tanık olarak Amin Maalouf
Haçlı seferleri, Batı Avrupa için aynı anda hem ekonomik hem de kültürel gerçek bir devrimin başlatıcısı olmuştur, bu kutsal savaşlar Doğu’da uzun bir gerileme ve karanlık dönemine doğru açılmışlardır. Her bir yandan saldırıya uğrayan Müslüman dünyası kendi üzerine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş; hoşgörüsüz, kısır olmuştur; bunların hepsi, kendini ona nazaran marjinalleşmiş olarak hissettiği dünya evriminin sürmesi ölçüsünde ağırlaşmaktadırlar. Gelişme, artık ötekidir. Modernizm, ötekidir. Acaba bu modernizmi reddederek dinsel ve kültürel kimliğini olumlaması mı gerekirdi? Yoksa bunun tersine, kimliğini kaybetme tehlikesini göze alarak modernizm yoluna kararlı bir şekilde girmesi mi gerekirdi? Ne İran ne Türkiye ne de Arap âlemi bu ikilemi çözmeyi başarabilmiştir ve bugün işte bu nedenden ötürü hâlâ zorunlu Batılılaşma ile fazlasıyla yabancı düşmanı aşırı fundemantalizm safhaları arasında, çoğu zaman ani olan geçişlere tanık olmaya devam edilmektedir.
Barbar olarak tanıdığı, yerdiği ama o zamandan bu yana dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenklerden hem büyülenen hem de korkan Arap dünyası, Haçlı seferlerini gerilerde kalmış bir geçmişin basit bir dönemi olarak kabul etmeyi başaramamaktadır.

Arapların bu geçmişi bizim geçmişimiz değildir! Anadolu’daki Türk halkı hiçbir zaman Batı karşısında aşağılık duygusuna kapılmamış, Araplar gibi Hıristiyan düşmanı olmamıştır. Osmanlı, ele geçirdiği topraklarda yaşayan Hıristiyan halkın dil ve dinlerini değiştirmeyi Araplar gibi zorlamamıştır.

AKP’nin Müslüman Kardeşlik çıkmazı (6)

MHP milletvekili Yaşar Yıldırım’ın “Bazı kurumların eleştirilmesinde hiç fayda yoktur. Bu kadar Haçlı üzerimize gelirken bu Haçlılar ile mücadelede en önemli kurum olan Diyanet’in eleştirilmesi Haçlılara yardımdır, Haçlılara destektir. Diyanet’in elbette ki vardır eksiği gediği. Diyanet İşleri Başkanımızdan imamına kadar herkes hal, hareket, davranış biçimine dikkat etmelidir. Çünkü yürüdüğü, geçtiği, yediği, kalktığı her yerde Müslümanları temsil eder, İslamı temsil eder” (Cumhuriyet, 17.12.2020) dediğini anımsayalım. Bu, ne anlama geliyor?

Bu, yabancılaşma ve kendi kökünden kopup Arap beyniyle düşünmek anlamına geliyor. Osmanlı düzeninde Araplaşmanın ocağı ulema sınıfıdır. O halde ulema nedir?
Müslüman ülkelerde eğitimli din âlimlerinden oluşan sınıf. Tekili erkekse âlim, kadınsa âlimedir… Ulema sınıfı fıkıh ve şeriat (İslam hukuku) konusunda derin bilgiye sahiptir ve bazı âlimler, aynı zamanda şeriatın uygulayıcısıdır.
Bazı Müslüman ülkelerde ulema tabiri sadece İslami konularda uzun süre eğitilmiş olan müftü, kadı, fakih ve muhaddis gibi akademisyenler için, bazen de molla ve imam gibi alt seviyedeki din adamlarını kapsayacak şekilde de kullanılır. Osmanlı Devleti’nde ulema sınıfı ilmiye adıyla devlet kontrolünde ve örgütlü bir yapıya kavuşturulmuş, kurumun başına şeyhülislam getirilmiştir.

İnternetten aktardığım tanıma “derin bilgi” sıfatlaması dışında katılıyorum. Osmanlı’nın ulema sınıfı, devletin denetiminde devlet memuru olduğu için aydın ve entelektüel sayılamaz. Böyle bir sınıftan Anadolu halkını savunması beklemenez. Bu sınıfın Araplaşmasının, dahası bu dilin devletin resmi dili olmasını istemenin nedeni İslam dinidir. Kısacası Osmanlı uleması sarayın çıkarlarını savunan sözde bilginler sınıfıdır; bu kimliğiyle bütün yenilik girişimlerini karşısında (istemezükçü) olmuştur.
AKP’ye gelince, okulları dinselleştirerek kendisi için ulema sınıfı yaratmaya çalışmaktadır.

Anadolu’nun gerçek halkı olan Türkmenler ve Yörükler ile bu toprağın İslam dinini kabul ederek Türkleşen ahalisi yüzlerce yıl Araplaşmaya karşı direnerek asla Araplaşmadı. Yarım yamalak ezberlik Arapça öğrenerek Araplaşan ulema kendi halkına ihanet etti.
Anadolu halkına sadece ulema değil, sadece devşirmelerin alındığı Enderun okulu ve yeniçeri ocağı da ihanet etti.
Yeniçerinin ne olduğunu bilinir ama Enderun’un ne olduğu pek bilinmez. Enderun’dan sadrazamlar, kaptan paşalar, yeniçeri ağaları, eyalet valileri, sancak beyleri, daha başka hizmetler için elemanlar, ayrıca şairler, edipler, ressamlar, mimarlar, müzikçiler, tarihçiler yetişmiştir; dahası fen ve matematik bilginleri (!) ve öğretmenleri yetiştiği de iddia edilir. Öğrencilerin (içoğlan) tamamı devşirme, yani “kul” idi. Halkla hiçbir ilişkileri yoktu.

Ulema sınıfı bir “okul sınıfı” değildi, kendi çıkarları olan bir toplumsal sınıftı. Onun da kendine göre çıkarları vardı. Bu çıkarlar yüzünden, Osmanlı döneminde düşünülen ve girişilen her türlü yenileşmeye karşı çıkarak devletin ve toplumun geri kalmasına yol açtı. Zaman zaman yeniçeri askeriyle işbirliği halinde isyan çıkararak padişahları tahttan inidirip vezirlerin kellesini aldı. Teokratik Osmanlı saltanatında bile muzır bir sınıftı. Bu sınıf büyük oranda Kurtuluş Savaşı’na muhalafet etti. Bu özelliğini Cumhuriyet döneminde de sürdürdü ve bütün devrimlere karşı çıktı.
Cumhuriyet devrimlerine Anadolu halkı karşı çıkmamıştır. Dil devrimine karşı çıkmadı, çünkü bu devrim, onun konuştuğu Yunus Emre diline geri dönüştü. Halk, Osmanlıca konuşmuyordu.
Harf devrimine gelince o halk, Osmanlıcayı bilmediği gibi Arap harflerini de bilmiyordu. Öğrenebileceği okul da yoktu zaten. Bu nedenle harf ve dil devrimleri yüzünden halkın cahil kaldığı iddiası da mürteci ulema sınıfının yalanlarından biriydi.

Nereden bakılırsa bakılsın AKP ve Saray, Osmanlı gibi halka karşı geleneğin buyruğunda ezeli Arap hayranlığını sürdürürken Müslüman Kardeşler’i de keşfetmiş, Mısırlı Ahmet El Benna ve Seyyid Kutub’un kafasıyla düşünmeye başlamıştır. Bu kafayla muhalefet yapılır ama asla iktidar olunamaz. Ve unutmayalım ki El Kaide ve IŞİD, bir Müslüman Kardeşler ürünüdür, ki bu da AKP’yi şaibeli bir duruma düşürür.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ozdemir-ince/akpnin-musluman-kardeslik-cikmazi-6-1808804
This entry was posted in DİN-İNANÇ, İrtica, RADİKAL İSLAM, SİYASAL İSLAM, YOBAZLIK - GERİCİLİK. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *