GEÇMİŞE YOLCULUK * ÖN TÜRK’lerde, ŞAMANİZM, NARDUGAN VE AYAZ ATA

ARAŞTIRMA YAZISI / NACİ KAPTAN 26.12.2020

GİRİŞ
NARDUGAN / NARTUGAN ve AYAZ ATA / AYAZ BABO / KIŞ BABAY /AYAZ OTA olarak farklı deyişlerle isimlendirilen konuların ŞAMAN inancındaki yerini ve NOEL BABA’nın  AYAZ ATA’dan örnek alınan bir karakter olduğu düşüncesi ile bu konuları araştırmak istedim.  NARDUGAN ile YENİ YIL kutlamalarının ve AYAZ ATA ile NOEL BABANIN Aralarında birçok benzerlikler var. Yazıyı okudukça bu benzeşmeleri göreceksiniz.

Şamanizm, tarih öncesine ait olan, yeryüzünde hiçbir uygarlığın mevcut olmadığı dönemde oluştuğu varsayılan bir düşünce ve inanç sistemi. Şamanlığın oluşum serüveninin takvimsel zaman bakımından Mezopotamya ve Sümerlerden 20.000 ile 25.000 yıl öncesine dayandığı varsayılıyor.. Yani Hristiyan’lıktan çok önce.
ŞAMANİZM dünyanın en eski inanç ve kültürü olarak karşımıza çıkıyor. Şamanizm’in ortaya çıkışı, son yıllarda yapılan araştırmalara göre Üst Paleolitik Dönem’e kadar tarihlendirilebiliyor. Bu inancın Orta Asya Türkleri ve çevrelerindeki diğer halklarda var olduğu düşünülse de, Çin, Tibet, Japonya, Avustralya, Endonezya yerlilerinde ve hatta Amerika’da görülen Şamanizm’in tarihte ilk ortaya çıkışını bilmek biraz zor. Fakat temelde ana çıkış noktasının Orta Asya ve kuzeyi olduğunu kabul etmek olasıdır.
Dünyadaki farklı inançlar , köklü kültürler ve ritüeller zaman içinde başka coğrafyalara da yayılarak geldikleri yeni coğrafyalarda yaşayanların kültür ve ritüelleriyle harmanlanarak aslı gibi olmasa da benimseniyor. Benzeşen yeni inançlar, uygulamalar ortaya çıkıyor.
Şaman kültür ve inancını, AYAZ ATA’yı, NARDUGAN’ı merak edenlere ÖnTürk’lere, Orta Asya’ya yolculuk başlıyor.
Naci Kaptan

BÖLÜM I
ŞAMANİZM
Doğa karşısındaki güçsüzlük sonucu doğaya teslimiyetle doğa dinleri ve inançları oluştu. Günümüzden binlerce yıl önce yaşanılan bu inanca Şamanizm adı verilmiştir. Şamanizm, tarih öncesine ait olan, yeryüzünde hiçbir uygarlığın mevcut olmadığı dönemde oluştuğu varsayılan bir düşünce ve inanç sistemidir. Şamanlığın oluşum serüveninin takvimsel zaman bakımından Mezopotamya ve Sümerlerden 20.000 ile 25.000 yıl öncesine dayandığı varsayılır.

Şamanizmin başlangıçta Batılılarca çok tanrılı bir din olarak kabul edilmesi, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı’ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır.
Şamanizmin tanımında bilim insanları fikir birliğine varmış değildir. Bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve ögelerden hem de Şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.
Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim insanları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu’nun da bulunduğu bilim insanı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki alem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler.
“…Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim, büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…”
“ Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuş gibi ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.”
“Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır.
Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir.
Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.”

BÖLÜM II
Şamanizm’in ortaya çıkışı, son yıllarda yapılan araştırmalara göre Üst Paleolitik Dönem’e kadar tarihlendirilebiliyor. Üst Paleolitik dönem sanatının gizemli yanlarından biri de mağaralara çizilmiş çok çeşitli hayvan resimlerinin arasına çizilen çizgisel ızgaralar, benekli çizgiler ve geometrik desenler. Bu esrarengiz çizimlerin, transa geçmiş Şamanlarca resmedilen düşsel ürünleri olduğu ileri sürülmekte.
Şamanizm’in tarihteki anayurdunun Orta Asya Türkleri ve çevrelerindeki diğer halklar olduğu düşünülse de, Çin, Tibet, Japonya, Avustralya, Endonezya yerlilerinde ve hatta Amerika’da görülen Şamanizm’in tarihte ilk ortaya çıkışını bilmek biraz zor. Fakat Şamanizm’in ortaya çıkışı, hala devam eden araştırmaların neticelerinde Paleolitik Döneme kadar tarihlendirilebiliyor. Yine de Türklerin kültüründe çok eski zamanlardan itibaren görülen Şamanizm, binlerce yıldır süre gelen yolculuğunda, günümüzde de hala gözlemleyebileceğimiz tüm gelenek ve öğretileriyle devam etmekte.
Şamanizm inancında, ayin ve kutsal ritüelleri düzenleyen, Tanrılar-Ruhlar ve insanlar arasında aracılık yaparak bağlantı kuran insana ‘şaman’ ya da ‘kam’ denir. Bir Şaman’ın amacı; ruhlar alemi ile iletişimi sağlaması ve ruhların insanların kaderlerine olan etkisini artırmak olarak nitelendirilir.
‘Şaman’ kelimesinin kökeni hakkında birçok görüş ayrılığı bulunsa da, kelimenin anlamının ‘büyücü’, ‘sihirbaz’, ‘kahin’, ‘rahip’ manalarıyla kullanıldığı biliniyor. Şamanlar çoğunlukta erkeklerden seçilse de, tarihin farklı ve ilk safhalarında kadın Şamanlar da vardı. Hatta kimi araştırmacılar, eski zamanlarda şamanlığın tamamıyla kadınlara ait bir sanat olduğunu savunuyor. Bu görüşlerini ise, şamanların özel bir kıyafetleri olmadığı zamanlarda kadın kıyafeti giymesine ve saçlarının uzun olmasına bağlıyorlar.
Şamanlar üç farklı yolla bu mertebeye ulaşırlar: İlki; bu sanatın kalıtsal olarak yani babadan oğula geçmesiyle, ikincisi; içten gelen bir çağrı yahut ruhlar tarafından kişinin seçilmesiyle, üçüncüsü ise; kişinin kendi isteği ya da klanın isteği doğrultusunda gerekli eğitimleri almasıyla. Fakat kişi her ne şekilde seçilirse seçilsin, yalnızca Esrime (rüyalar, translar gibi) düzeyinde ve Gelenekler (ruhların adları, şaman yöntemleri gibi) düzeyinde aldığı eğitimlerin sonunda şaman olur.
Tüm bu evrelerden geçen bir şamanın başlıca görevleri; en yüce tanrı olan Bay Ülgen adına düzenlenen törenleri yönetmek, gelecekten haber vermek, insanların dualarını öteki dünyadaki ruhlara ulaştırmak, insanların rahatsızlıklarını ve salgın hastalıkları tedavi etmek, klan üyeleri arasındaki anlaşmazlıkları düzenlemek, gerektiği durumlarda yağmur yağdırmak, arada kalmış ölülerin ruhlarını öteki dünyaya ulaştırmak gibi görevlerdir.
Şaman kültürüne göre Evren; Gök, Yeryüzü ve Yeraltı olmak üzere 3 bölümden oluşmakta. Evreni oluşturan bu bölümlere ait olan sayısız tanrılar; gökyüzüyle bağlantısı olan tanrılar ve ruhları, yer- su tanrıları ve ruhları ve Yer altıyla bağlantılı olan tanrılar ve ruhları olmak üzere üçe ayrılır. Türkler genel olarak gökyüzüne ait ve tüm alemlerin sahibi olan Gök Tanrı’ya inanırdı. Farklı kabilelerde Tengri, Tengeri, Töngere, Tingir, Tangara diye adlandırılan bu büyük Gök Tanrı’nın emrinde ve aşağı katmanlara mensup oğulları ya da kızları vardır. İşte şamanlar bu ulaklarla sıkı ilişki ve temas halindedir.
“Evrende üst üste üç büyük katman veya bölge vardır; bunlar merkezlerinden geçen bir eksenle birbirlerine bağlı oldukları için de birinden ötekine geçilebilir. Doğal olarak bu eksen bir açıklıktan, bir ‘delikten’ geçer; tanrılar yeryüzüne, ölüler de yeraltına bu delikten geçerek inerler, esrik şamanın ruhu da göğe ve yeraltına yaptığı mistik yolculukta yine bu geçidi kullanırlar.” Şamanlar genellikle çadırlarını da bu tasvirdeki gibi tasarlayıp, kullanıyorlardı. Kozmik dünyayı temsil eden çadırların ortasındaki direk, kozmik dünyanın ortasında yer alan ‘göğün direği’ni simgeliyordu. Ve çadırın üstündeki açıklık sayesinde şamanlar ve öteki alemdeki varlıklar, bu üç dünya arasında gidip geliyorlardı.
Şamanist ayinler genellikle gece ya da gün doğumundan önceki vakitlerde yapılırdı. Öteki dünyaya ait ruhlar genellikle gece vakitlerini sever, kendilerini ve hünerlerini karanlıkta sergilemeyi tercih ederlerdi. Türk şamanlarının törenlerinde ritüeller bazen kurban vererek, bazen de kurbansız gerçekleştirilirdi. Herhangi bir sunu olmadan, bir tören gerçekleştirilmezdi. Kurban verilmeden yapılan ritüellere ‘saçı’ denir. Saçı içki, kımız, süt, yiyecekler gibi sunuların, mistik alanlara bırakılması yahut da saçılmasıyla gerçekleştirilir. Ritüellerde tanrılara sunulan kurban genellikle atlardır. Çünkü şaman, atın ruhuna gökte kılavuzluk ederek Bay Ülgen’e ulaşacaktır. Kurban için, attan sonra gelen diğer hayvanlar ise koyun, geyik, koç gibi hayvanlardır.

BÖLÜM III
ŞAMANİST RİTÜELLER
Düğünler, ritüeller, büyüler, cenaze törenleri gibi uygulamaların Şamanizm’in geleneksel kültürünün temel parçaları olduğu söylenebilir.
Şamanizm inancına sahip toplumlarda koruyucu ruhlar, yardımcı ruhlar, tedavi edici ruhlar, şaman toplumu, evrenin yapısı, değerleri ve hiyerarşileri müzik ile iç içe olarak ritüellerde kullanılmıştır. Şaman kültürünün önemli özelliklerinden biri de kendi mitolojilerini müzikle, müzik aletlerine ve müzik yaratıcısına bağlı mitolojilerle birlikte uygulamalarıdır.
Şaman, sesin ve müziğin yardımıyla yardımcı ruhlarına seslenir ve şarkılar aracılığıyla onlarla konuşur. Ritüel melodileri ve taşıdıkları anlamlar, güçlü, kontrol edilemez, kutsal ve aynı zamanda keşfedilmemiş ruhani duygularla insanları bir araya getirir.
Müziğin bu denli etkili olduğu Şamanizm felsefesinde en çarpıcı ve önemli ritüel objelerinden biri de davul olmuştur. Davulsuz bir ritüel ve davul kullanmayan bir şaman yoktur. Davulun önemli bir ritüel objesi olmasının yanında, davul üzerindeki semboller aracılığıyla şamanın düzenlediği ritüelin etkisi güçlenmekte ve ruhani alemlerde büyülü uçuşlarını gerçekleştirebilmektedir.
Her şaman, yaşadıklarını ve deneyimlerini belirli objelerle ilişkilendirerek davulun üzerine resimsel olarak aktarmıştır. Davullar ve üzerilerindeki çizimler, atalardan alınıp gelecek nesillere aktarılmış ve bu resimler zamanla kalıcı semboller haline gelerek Şamanist efsanenin bir parçası haline gelmişlerdir.
Müzik, insan ruhunun en derin noktalarına ulaşmak için kullanılan sanatların en çarpıcı olanı olarak düşünülebilir. Müziğin ve sesin insan ruhunu etkileyen gücü, matem tutarak, haykırarak, müzik ile uyumlu bir ağıt şeklinde duyguları ifade ederek ve şarkı söyleyerek duyguların dışa vurumu şeklinde bir duygu boşalımı aracılığıyla rahatlama yaşanarak hissedilebilir. Şamanlar da ritüellerinde sesin ve müziğin gücünü kullanarak daha başarılı ve etkili ayinler gerçekleştirmeye çalışmışlardır.
Şamanizm’in temelinde bulunan ve dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri de şamanların belirli psişik teknikleri kullanarak derin bir depresyon halinde iyileştirme yöntemleri kullanmalarıdır. Şamanların kullandığı teknikler ise; durağan sesler, davul sesleri ve dans aracılığı ile kendilerini esrime ya da daha faklı bir eylem olan kendinden geçme haline sokmaları olarak sıralanabilir

BÖLÜM IV 
Şamanizmin başlangıçta Batılılarca çok tanrılı bir din olarak kabul edilmesi, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı’ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır.
Şamanizmin tanımında bilim insanları fikir birliğine varmış değildir. Bu hem şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve ögelerden hem de Şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır.
Şamanizm Orta Asya bölgesinde bir halk inanışı olarak varlık göstermektedir.
Şamanizm’in bir din mi ya da bir inanç mı olduğu yönünde çeşitli görüşler bulunmaktadır.
Bunları kısaca değerlendirecek olursak, bu görüşler arasında Şamanizm’in bir din olmadığını, bir inanç olduğunu ileri süren Bahaeddin Ögel, Hunların tek tanrılı bir yapı içeren Gök-Tanrı dinine inandıklarını, Hunların ve Göktürklerin totemist olmadıklarını savunmaktadır (Ögel,2003: 55).
Göktürklerin tek Tanrılı inanca erken çağlarda girdiklerini ifade eden Ögel, atlı olan Türklerin, toprağa yararlı ya da zararlı hayvanları kutsal sayan, toprağına bereket için sihre İhtiyaç duyan ziraatçi topluluklardan farklı olarak; ayağının altındaki yer ve üzerindeki gök arasında bir inanç geliştirdiklerini aktarmaktadır (Ögel, 1971a: 159-168).
Saadettin Gömeç de Şamanizm’in bir din olmadığını, bir büyü olduğunu vurgulayarak, Şamanizm’e eski Türk dini denilmesinin yanlış olduğunu belirtmektedir (Gömeç, 2011: 85-89).
Bu tartışmanın taraflarından birisi olan Mihaly Hoppal, Şamanizm’in bir din olmaktan çok bir inanç sistemi olduğunu belirterek inanç kavramını bireyin bilincinin ikna olmuşluğu ile açıklamakta ve Şamanizm’e inananlar üzerinden bir tanımlamaya giderek “Şamanizm dışarıdan inanç gibi görünen içeriden bakıldığında ise derin bir ikna olmuşluğu yansıtan kavramsal bir evrendir” (Hoppal, 2012: 21) yorumu ile Şamanizm’i bir inanç olarak değerlendirmektedir.
Şamanizm’in bir din olduğu görüşünü savunan bir isim de Yusuf Ziya Yörükan’dır. En ilkel dahi olsa topluluğun olduğu yerde emirlerin, yasakların, kutsal sayılan değerlerin bulunduğunu belirterek, bu durumu dinin ilk safhası olarak değerlendirmektedir (Yörükan, 2006: 13).
Her milletin kendisine özgü bir dini olduğunu söyleyerek Türklerin ilk dininin ise Şamanizm olduğunu vurgulamaktadır (Yörükan, 2006: 18). Aynı zamanda Yörükan da Abdülkadir İnan gibi, büyük devletler kurmuş olan beyler ile daha uzak ya da ücra bölgelerde kalan toplulukların şamanlıklarının da farklı olduğu görüşünü çalışmasına eklemiştir (Yörükan,2006: 52).
‘Türklerin ve Moğolların Eski Dini’ adlı eserinde Jean Paul Roux, ‘Şamanizm’ terimini kullanmaktadır; ancak bu terimin bölge halklarının ‘din’i olarak yorumlamanın farklı bir anlam taşıyacağını belirterek yine de terimi, ifade kolaylığı sağlaması nedeniyle seçtiğini belirtmektedir.
Roux şöyle düşünmektedir: “…imparatorluğun var olmadığı, kabilelerin de dağıldığı dönemlerde, bir zamanlar o denli güçlü olan Tengri ortadan kaybolmaya yüz tutar ve halka daha yakın, daha alt düzeydeki ilahi kudretlere yerini bırakır veya parçalara ayrılarak, çok sayıda tengri’ye bölünmeye başlar.” (Roux, 2002: 118).
Bu açıklamalarından Roux’un Türklerde ve özellikle de devletleşme geçirmiş olanlarda Gök-Tanrı dininin varlığına işaret ettiği görülebilmektedir.
Şamanizm’in bir din mi yoksa bir inanç mı olduğu konusunda Potapov ise, Şamanizm’i şu şekil de açıklamaktadır: “Herhangi bir kişi ve onu takip edenler tarafından kurulan dinlerden farklı olarak Altay-Sayan halklarının Şamanizmi, eski bir din olsa da, içinde insan ve doğa arasındaki ilişkileri ve doğal güçleri içeren mitolojik ve ilkel dini görüşleri barındıran, halkın dünya görüşleri doğrultusunda, doğal yollarla oluşmuş bir dindir.” (Potapov, 2012: 47). Potapov bu açıklaması ile Şamanizm’in bölge halkının dini olduğu görüşünü savunmaktadır.
Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim insanları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu’nun da bulunduğu bilim insanı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki alem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler.
“…Şaman, Anglosakson terminolojisinde anlatılmak istendiği gibi hekim, büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin günlük anlamında bir büyücü değildir ve bu kelimeyle tanımlanması Şamanizme hiçbir zaman sahip olmadığı bir nitelik vermek pahasına onu bulunmaması gereken bir yere oturtmuştur…”
“Zaten Şaman, tamamen hayata dönük ve olumlu eylemler gerçekleştirmek isteyen kişiliğiyle hiçbir zaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz; sahip olduğu yetkilerini kendi kişisel hizmetinde ve kendi savunması amacıyla bile kullanmaz. Kabile reisi veya hükümdarlarla anlaşmazlığa düştüğünde kendi etkisinden yararlanabilir, ancak hiçbir şekilde görünmez gücüne başvurmaz; ona karşı koyacak herhangi bir gücü yokmuş gibi ve hayatını kaybetmek pahasına maddi gücün kendisini yenmesine seyirci kalır.”
“Şaman, gücünün kökeni ister kalıtım ister görünmeyenin armağanı olan bir yetenek veya uzun bir acemilik dönemi ya da ‘yetki sağlama isteği’ olsun, amacına, genellikle inzivada veya diğer büyük ustaların yanında gerçekleştirilen sabırlı bir yetişme dönemi geçirmeden ulaşmayı umamaz. Ne olursa olsun, güçten düşürücü şekilde gerçekleşen ve sonuçta kendisini bitkin halde yere düşürecek olan bir deneyim için bütün olanaklarını toplamaya çalışmalıdır.

BÖLÜM V
Evrenin yollarını katetmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; kendisini izleyen varlıklarla devamlı olarak karşı karşıya gelme olasılığı nedeniyle onların geleneklerini, dillerini ve âdetlerini öğrenmiş olması gerekir; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir.
Gerek geçtiği yollarda, gerek karşılaştığı varlıklarla elde etmek istediği sonuçlara erişebilmesi için şamanın kendisine yararlı olacak araçları tanımaya ihtiyacı vardır. Bunlar, yeryüzünün herhangi bir seyyahı için söz konusu olduğu gibi, gerçekleştirilecek işe, öngörülen zorluklara ve her kişinin kendine özgü olanaklarına bağlı olarak son derece çeşitli olabilirler.”
Yüzyıllar boyu doğa ile iç içe yaşayan Orta Asya insanı gökteki oluşumların ihtişamını izledi, onlara anlamlar atadı, yeryüzü ile gökyüzü arasında bağlar kurmaya çalıştı. Canlı cansız tüm varlıkların içindeki cevherler keşfedildi, bu güçlerle ilişkiler kuruldu, onlardan medet umuldu, bazıları onlara yakın oldu.
“Şamanizm, insanlığın belki de en eski dinlerinden biridir. Her hangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildir. Şamanizm’in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Şamanist inanca göre dünya, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılır. Altay Türklerine göre “Aydınlık Âlemi”, yukarıdaki dünyayı yani gökyüzünü Tanrı Ülgen’le ona bağlı iyi ruhları temsil eder. Yeryüzünü, yani “Orta Dünya”yı insanlar oluşturur.
Yer altı dünyası olan “Aşağıdaki Dünya”yı ise Tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturur. Şaman dininin ayin ve törenlerini yapan, ruhlarla insanlar arasında aracılık eden kişiye Şaman denir. İyi ruhlarla ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlara ak-Şaman, yeraltı ruhlarıyla konuşup, Erlik ‘in hizmetinde olanlaraysa kara-Şaman denir.”
Şamanizm’e göre evrende her şeyin bir ruhu, canı vardır. Dağlar, göller, ırmaklar, ormanlar hep canlı olarak kabul edilir ve ağaçlara kutsallık yüklenir. Şamanlar, Gök Tanrı Ülgen’e ulaşılabilmek için içlerine kapanır ve vecde ulaşmaya çalışırlar. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir. “Şaman sözcüğü için farklı görüşler öne sürülmektedir: “Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde ruhlardan esinlenen kişi anlamına gelen “samana” (şamna) sözcüğünden türemiştir. Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçede budacı rahip anlamına gelen samana(çramana) sözcüğüdür.

BÖLÜM VI
“Çin kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta-Asya Şamanizm’inin temelleri Gök-Tanrı, Güneş, yer, su, atalar ve ocak (ateş) kültleridir. Bu bağlamda Asya halklarının inandığı Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır. Evren, dünya, insan, hayvan ve bitkiler âlemi bir bütün olarak düşünülür. Dünya ve Gök, yaratma eylemini birlikte işbirliği halinde gerçekleştirmektedir. Bunlar bütün varlıkların yaratıcısı olmalarından ötürü kutsaldır.”
Bazı tanımlara göre Şamanizm varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniğidir. “Son araştırmalar şamanlığın Türklere özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını göstermektedir ki, araştırmacılar, artık Amerika Kızılderililerini de Şamanizm kapsamında ele almaktadırlar. Nitekim Mircea Eliade Şamanizm adlı kitabında Asya’nın şaman topluluklarında, Amerika Kızılderililerinde ve Okyanusya yerlilerinde sayısız unsurun ortak olduğunu ortaya koymuştur.” Keltlerden, Kızılderililere, Türklere ve Moğollara kadar daha pek çok kavmin inanışı olmuştur.
“Şamanlık Avrupa’da ilk çağ devirlerinden beri yaygındır ve farklı Töton kabileleri ve Fin-Baltık halkları arasında Demir Çağı boyuncu uygulanmıştır. Sibirya klasik şamanizmin anavatanı kabul edilmektedir. Doğu Sibirya’dan Kuzey Kanada’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan Eskimo gruplarının şamanist uygulama ve inançlara sahip oldukları kaydedilmiştir. Amazon Yağmur ormanlarında bazı yerli grupları şaman eylemlerinde bulunmaktadırlar. Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında yaşayan Yerlilerin tek bir evrensel Yerli Amerikan Dini veya manevi sisteminden bahsedilemeyecek denli çeşitli inançlara sahip oldukları bilinmektedir.
“Göktürkçede ve Uygurcada “ruh” için can anlamına gelen “tın” sözcüğü kullanılırdı. Bu aynı zamanda “soluk” demektir. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülürdü. Bu yüzden de bazen “öldü” yerine “uçtu” denilmektedir. Ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Şamanizm’de köpek ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişi bu ruhu görürse bu onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Şaman dünyasında ölüme inanılmadığı için Anadolu’da çoğunlukla “öldü” kelimesi kullanılmaz. Ruhun ölmediğini vurgulamak için, “Göçtü”, “Dünya değiştirdi”, “Hakk’a yürüdü” gibi anlatımlar kullanılır.”
“Şamanizm’de alt âlemler hayvan bitki ve taşları ilgilendirir. Orta âlem insanları ve üst âlem ise tanrısal ruhların olduğu âlemdir. Şaman ise tören sırasında kendinden koparak bu üst âleme geçmekte ve tanrısal âlemle bağlantı kurarak insanlar için yardım istemektedir. Şamanizmin temeli tanrı, insan ve doğanın uyumuna dayanır. Şamanlık atadan gelen gücün evlatta ortaya çıkması ile olur. Şamanlar topluluklarının sağlığı ve esenliği için çeşitli dualar ederler ve bu gizli yöntemlerin kuşaktan kuşağa aktarıcısı ve koruyucusudurlar.”
“Gökle yeraltı arasında yani güzellik ve kötülük arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunmaktadır. Yeryüzü iki zıtlık arasında yaşamın varolduğu bir yerdir. Siyahla beyazın, iyilik ile kötülüğün, güzellik ile çirkinliğin mücadelesi arasında kalan insanın kendi doğru yolunu ruhlarının yardımı ile bulmaya çalıştığına inanılırdı. Evrenin yollarını kat etmeye çağrılan şaman, yolunu kaybetmemek için bu yolları mümkün olan en iyi şekilde tanımalıdır; belirli hedeflere yönelmesi nedeniyle bu hedeflere nasıl varacağını bilmelidir.”

BÖLÜM VII
“Maya Şamanizminde de üç âlem kavramı görülür. Yer, yeraltı âlemi ve ilahi olan ruhsal gök. Aztek geleneği gibi, Maya geleneğine göre de, ruhsal gök birçok “gök katı”ndan oluşurdu. Yeryüzü ile ilâhî âlem arasında bu ortamlardan en aşağıdaki ya da en yoğun ve kaba olanı insanların yaşadığı yeryüzü idi.“Eski Mayaların din adamlarının uygulamaları onların birer şaman olduğunu göstermektedir. Araştırmacı yazarlar, eserlerinde Amerika Şamanizminin Asya Şamanizminde görüldüğü gibi, bir inisiyasyon içerdiğini belirtirler.”
“Şaman inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar… Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tane kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür.
İslâmiyet’te ölümün ardından 40 gün geçtikten sonra Kur’an ve Mevlit okutma âdetlerinin, Musa’nın Tanrı’nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede almasının, eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalmasının, Hıristiyanların paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanmasının, Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olmasının kökeninde o devirlerden kalma şaman veya totem gelenekleri yatar.”
Günümüzde Şamanizm’den kalan birçok adet ve gelenek bulunur. Su dökerek uğurlama, mum yakılması, ağaçlara bez bağlanması ve dilek tutulması, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır. Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldir. Mezar taşı koyulması uygulaması da Şamanizmden kalmadır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “göz boncuğu” takılır.
“Gök Direk, Orta Asya Şamanizm’inde, Hayat Ağacı ve Merdiven sembolizmaları arasında görülen özgün bir semboldür. Gök Direk veya Dünya Direği, bir tür Hayat Ağacı sembolü olarak yerleşim yerinin meydanına dikilen ve tepesinde özel bir kuş veya özellikle çift başlı kartal bulunan bir kutsal sırıktır. Dünyanın temel dayanakları sayılan Gök Direkleri, sembolik olarak, gökyüzünde Tanrı’nın kudret ve kuvvetini simgeleyen yüce çift başlı kartala kadar uzanır. Ulu kartal bu sırığın doruğuna tüner.
Güneş doğunun, Ay batının sembolü olduğu için kartalın iki başı bu yönlere doğru dönüktür. “Göğün de bir direği vardır” şeklindeki bu inanış, yeryüzünde çok yayılmış ve âdeta insanlığın bir malı olmuştur. Avrupalılar, eski Roma ve Yunan kültürleri de bu direğe inanırlardı. Bu inanış, Türklerde de vardı. Türkler göğün direği olarak Kutup Yıldızı’nı düşünmüşler ve bu yıldıza “Demir-Kazık” veya “Altun-Kazık” demişlerdi. Orta Asya Türkleri tek Tanrılı bir inanış olarak kabul edilebilecek “Gök Tanrı” dinine inandıkları görülmektedir. Ülgen’in altındaki Tanrılar ancak, ikincil dereceli tanrılardır.”
“Çeşitli toplumların mitolojilerinde sözü geçen ağaç kimi zaman yaşamı, kimi zaman da evreni tasvir etmek için kullanılır. Birbiriyle ilişkisizmiş gibi görünen birçok toplumun ortak ağaç motifi paydasıdır. Çünkü ağaçlar kökleri ile yeraltında, gövdesi ile yeryüzünde ve ışığa yönelen yaprakları ile gökyüzündedir, yani evrenin üç katını birleştirir. Yaşamı en iyi simgeleyen de ağaçlardır. İlkbaharda çiçek açmaları, meyve vermeleri doğumu, sonbahardaki yaprak dökümü ise yaşamın sona erişini çağrıştırır.
Semitik gelenekte Hayat Ağacı’nı literatüre girişi Tevrat’ta geçen “Tanrının bahçe ortasına Hayat Ağacı’nı ve Bilgi Ağacı”nı dikmesi ile başlayıp; Âdem-Havva’nın Şeytan’ın tahriki ile bu ağacın yasaklanan meyvesinden yedikleri için cennetten kovulmalarıyla devam eder. Yenilen elma bilgidir; yılan ya da şeytan akıldır.” Hayat Ağacı, çoğu efsanelerde, Kaybolan Hazine ya da Kelime gibi, mitos kahramanın önüne çıkan çeşitli engellere rağmen aradığı ve ulaşmak istediği ana hedef ve amaç olarak gösterilir.”

BÖLÜM VIII
Türk geleneğinde yaşam ağacı (AKÇA AĞAÇ)
Yakut ve Altay Türkleri’nde yaşam ağacına Dünya Ağacı da denir. Eski Türk geleneğine göre, bu, Dünya’yı ortasından (göbeğinden) öte-âleme ve Demir-Kazık Yıldızı’na (Kutup Yıldızı) bağlayan, dalları vasıtasıyla şamanlara yeryüzünden yüksek âlemlere yolculuk yapma olanağı sağlayan bir ağaçtır. Buna Demir Ağaç da denir.
Şamanist geleneğe göre, Dünya, “Göğün göbeği” ile bu ağaç sayesinde irtibat halinde olup, bu ağaç ile beslenir. Anne rahmindeki bir bebek için göbek kordonu nasıl yaşamsal bir öneme sahip bulunuyorsa yeryüzü için de bu irtibat kanalı aynı derecede öneme sahip bulunmaktadır. Dolayısıyla Türk Şamanizm’inde Dogon tradisyonunda da görüldüğü gibi, bu irtibatı ifade etmede “göbek” sözcüğü tercih edilmiştir. Gerek Dogon gerekse eski Türk geleneğine göre, göğün göbeği bir yıldızdır. (Gök sözcüğünün şamanizmde üç anlam içerecek şekilde kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Altay şamanı Tanrı Ülgen’e seslenirken aynı cümlede bir ayrım yaparak “ulaşılmaz mavi gök”, “erişilmez ak gök” ve “dönen yıldızlı gök” der ki, bu üç ayrı terimin gökyüzünü, spiritüel göğü ve uzayı ifade etmek üzere kullanıldığı ileri sürülür.)
Ural-Altay kültürlerinde gök katları, yaşam ağacı, kayın ağacından yapılma bir direk üzerine ya da bir kayın ağacının üzerine kertikler açılarak temsil edilir. Orta Asya’da kutsal kayın ağacına açılan bu kertiklerin sayısı 7,9 veya 12 olur. Sibirya’da yaşam ağacını ve yerin eksenini aynı zamanda, şamanın transa geçtiği çadırının ortasındaki kayından yapılmış direk temsil eder. Kayın ağacına verilen önem, Türkler’in akrabalık bağlarını gösteren isimlerde de “kayın” sözcüğünü kullanılmasıyla görülür (kaynata vs.).
Altay şamanının uçuş denilen trans deneyiminde son gök katına varabilmesi yedi, dokuz veya on iki katla ilişkilendirilen bu yaşam ağacına tırmanmasıyla ifade edilir. Bu ağacın sekiz dallı olarak belirtildiği Yakut geleneğinde Yerin Göbeği’nden çıkan, çiçek açan bu ağacın tepe kısmının köpüklü, sarı, insanlara şifa verici bir sıvı içinde olduğu ifade edilir. Sibirya Şamanizm’inde yaşam ağacı 7’nin yanı sıra 8 ve 12 sayılarıyla da ilişkilendirilir.
Abakan ve Moğol geleneğinde de görülebileceği gibi, Asya şamanist geleneklerinin birçoğunda yaşam ağacı “Dünya Dağı” kavramıyla ilişkilendirilir; ağaç dağın ya ortasında ya da tepesinde bulunur. Yine, Asya şamanist geleneklerinin birçoğunda, özellikle Orta-Asya, Sibirya, Moğol ve Endonezya mitolojilerinde, bedensiz varlıklar, yani bedenlerini ölüm olayı ile terk etmiş ruhlar ve tekrar doğmaya hazırlanan ruhlar, genellikle yaşam ağacının dallarına tünemiş, bekleşen küçük kuşlar olarak tasvir edilirler. Örneğin, Altaylılar “Yeryüzünde tekrar doğmayı bekleyen insan ruhları göklerdeki, göksel ağacın dallarındaki küçük kuşlar gibidir” derler. Turukhansk Yakutlar’ı geleneğine göre, Yaratıcı ya da ışığın yaratıcısı olan Yüce Varlık, ilk şamanı yarattığı zaman gökteki makamından sekiz dallı bir ağaç dikmiştir ki, dallarındaki kuşlar O’nun çocukları olan ruhları temsil ederler.
Diğer geleneklerde yaşam ağacı (AKÇA AĞAÇ)
Çin geleneklerindeki yaşam ağacı (Kiyen Mu) dokuz dallı, dokuz köklü, dokuz göğe ve dokuz kaynağa dokunan bir ağaç olup, ölülerin bulunduğu öte-âlemi de içerir. Çin geleneğinde ayrıca, meyvesi ölümsüzlük sağlayıcı şeftali olan si-wangu-mu ağacı bulunur.
Kafkas geleneklerinde, tepesi göğe değen bu ağacın kökünden bir pınar fışkırır.
İsmailî gelenekte yedinci göğü aşan bir ağaçtır.
Yaşam ağacı sembolü Urartu, Hurri ve Frig eserlerinde de görülür. Frigya eserlerinde yaşam ağacı sekiz dallıdır.
Eski Mısır geleneğinde de yaşam ağacı Şamanizm ve Hint tradisyonlarındaki gibi ruhların kuş biçiminde tünedikleri bir ağaçtır. Gök ilaheleri Hathor ve Nut bu kuşları su ve meyve ile besler.
Tevrat’ta, Aden’le ilgili sembolizme konu olan iki tür ağaç vardır; biri dört kollu ırmağın aktığı Aden cennetinin ortasındaki yaşam ağacı, diğeri ise hakikat ağacıdır. (Hakikat ağacı kişinin meyvesini yediği gün öleceği “iyi ile kötüyü bilme ağacı” olarak belirtilir.)
İbrani geleneğine göre yaşam ağacı, meyvesi ölümsüzlük sağlayan öyle bir ağaçtır ki, kendisinden semavi tesirin tüm alemlerle temasını sağlayıcı bir çiy çıkar.
Hıristiyan gelenekte yaşam ağacı sembolizmi İncil’in vahiy denilen, Yuhanna’nın Vahyi kısmında görülür. Yuhanna’nın bu vizyonunda yaşam ağacı,12 defa meyve veren, yaprakları ulusların şifa bulmasını sağlayıcı bir ağaç olarak belirtilir ( Vahiy, 22/2). Ayrıca İsa Mesih’in çarmıhı alegorik olarak yaşam ağacını simgeler.
İslamî gelenekte, kökleri Göğün yedinci ve son katındaki Sidre’den çıkan Tuba (huzur, mutluluk) ağacı simgesine rastlanır. Zerdüştçülük’te bir denizin derin sularından çıkan, ölümsüzlük sağlayıcı gaokerena ağacı.
Eski İran geleneğinde Haoma (Hom) olarak bilinen ölümsüzlük besininin edinildiği yaşam ağacı. İranlıların kutsal saydıkları bitkinin fındık yapraklı psoralea olduğu sanılıyor. Heredotos bu bitkiye triphyllon (üç yapraklı) adını verir. Haoma Batı’nın Ortaçağdan itibaren Doğu’dan örnek aldığı ilk süs motiflerinden birisidir. Aynı bitkinin şekline Asur dikilitaşlarında, Sasani dokumalarında rastlanır; oradan Müslümanlara geçen bu motifler Cennet Ağacı olarak nitelenmiştir.
Yaşam ağacı simgesine rastlanan diğer geleneklerden bazıları olarak, Lapon, İzlanda, İskandinavya, Finlandiya, Avustralya gelenekleri sayılabilir. Germen mitolojisi’nde evren ve dokuz dünya,dünya ağacı Yggdrasil’in dalları ve köklerinde yer alır.
Yeni oluşan bir kültür olan Çipilistan inançlarına göre yaşam ağacı yüce çipilin kalbinde bulunmaktadır ve oradaki sıvıları muçlara dönüştürmektedir.

BÖLÜM IX
AYAZ ATA / AYAZ BABO / KIŞ BABAY /AYAZ OTA
.Ayaz Ata tüm ihtiyacı olan insanlara gizli yardım ederek onları mutlu etmiştir. Yaptıkları iyilikler hep gizemli kalmıştır. Ayaz Ata Özbekçe: “Ayoz Bobo” veya “Ayaz Ota”, Kırgızca: “Ayaz Ata””, Kazakça: “Ayaz Ata” denilip Türk, Altay ve Orta Asya mitolojilerinde, özellikle Kazaklarda ve Kırgızlarda Soğuk Tanrısı olarak tanınır. Ayaz Ata, “Ayas Han” olarak da bilinir ve ay ışığından yaratılmıştır da denilmektedir.
Ay ışığından yaratılmıştır. Soğuk havaya neden olur. “Ak Ayas” olarak adı geçer. Ülker burcunun altı yıldızı göğün altı deliğidir ve oradan soğuk hava üfler. Böylece kış gelir. Ayaz, tüm Türk coğrafyasında yakıcı soğuk anlamına gelir ki, Ay’ın gökte rahatlıkla görüldüğü açık havalarda meydana geldiği için Ay Tanrısı’nın (veya ona bağlı Ayas Han’ın) gönderdiği düşünülmüştür. Bir tür Noel Baba olarak düşünülebilir. Hatta Kazaklarda birebir Noel Baba ile özdeşleşmiştir.
Ayaz Ata öyküsü bizlere eski folklorumuzdan gelmektedir. Ayaz Ata hakkında nice hikayeler ve masallar anlatılmıştır. Onu ilk önce soğuktan çıkmış bir ruh olarak tanımlamışlardır. Bu anlatımlarla 19 asrın sonlarında iyi niyetli, yardımsever, Ayaz Ata kimliği ortaya çıkar. İlk önce ona “Kutsal Baba”, “Çam Baba”, daha sonra “Ayaz Ata” demişlerdir.
Hikayelere göre ona iyiliklerinde yardım ve eşlik eden kızı, bazı hikayelere göre de torunu olmuştur. Ona da “Ayaz Kız” yada “Kar Kızı” ismini vermişlerdir.
Burada adı “Ak Ayas” olarak da geçer. Bu hikâyeye göre Ülker burcunun altı yıldızı göğün altı deliğidir ve oradan soğuk hava üfler. Böylece kış gelir. Ayaz, tüm Türk halklarında yakıcı soğuk anlamına gelir. Ay’ın gökte rahatlıkla görüldüğü açık havalarda meydana geldiği için Ay Tanrısı’nın (veya ona bağlı Ayas Han’ın) gönderdiği düşünülür.Ayaz Ata bazı kültürlerde kışın soğukta ortaya çıkan ve kimsesizlere, açlara yardım eden bir ermiştir.
Kimi görüşlere göre “Ayas Han” ile aynı kişidir. Kazaklarda kışın karşılanması ile ilgili olarak “Soğumbası” isimli bir eğlence bulunmaktadır. İlk karın yağması ve ilk soğuğun vurması ile kutlanan bayramdır. Bu bayramla bir ilgisi olması muhtemeldir.
Özbekçede “Şahta” sözcüğünün “Ocak” anlamına gelmesi ise kelimenin anlamı açısından dikkat çekicidir. Azerbaycan Türkleri’nde de “Şahta Baba” olarak geçer. Başkurt dilinde, Ayaz Ata, “Kış Babay” (“Kış Babası”) olarak yer alır. Torunu ise “Karhılıu” (“Kar Güzeli”) adıyla anılır. Tatar kültüründe “Kış Babay”, (“Kış Babası”), torunu ise “Kar Kızı” (“Кar Kızı”) olarak bilinir.
“Türkler, milattan önceki yüzyıllarda bile yıl döngüsü olarak kabul edilen 21 Aralık gününü törenlerle kutlamıştır. Türk kültüründeki Ayaz Ata geleneği, Hristiyanlık’taki Noel Baba veya Ruslardaki Ded Maroz mitolojisiyle alakalı değil, tam tersi onlardan çok eskiye dayanan mitolojik bir gelenektir.”

BÖLÜM X
Türkler’de “yıl döngüsü” olarak da nitelendirilen Nardugan Bayramı
Doğu toplumlarında önemli kutlamalardan birisi de karanlık ve aydınlığın 3 günlük savaşı olarak kabul edilen 22 Aralık günü gün ışığı başlayan, 24 Aralık akşamına kadar süren yıl döngüsü kutlamasıdır. Bu kutlamaya göre en uzun gece sona erip günler uzayacak ve Güneş daha fazla görünecektir. Güneş’in daha fazla görünmesi ise tanrının insanlara hediyesidir. Aslında bu olay bilimsel bir gerçeklikken insanoğlu tarihten beri bugünü, geleneksel bir törene dönüştürmüştür. Bu törenler toplumlar arasında farklı biçimde uygulanmıştır. Örneğin, bugünü ilk kutlayanlardan birisi de Türklerdir.
Türkler eskiden beri 22 Aralık’ta gündüzün geceyi yenmesini bir zafer olarak nitelendirmekte ve bu zaferi akçam ağacı altında kutlamaktadırlar. Türklere göre güneşin doğuşu, yeni yıl döngüsü olarak kabul edilmiştir. Türkler, Güneş’e mitolojide ‘Nar’ ismini vermişlerdir. Türk atasözlerindeki ‘Nar gibi yanıyor’, ‘Nar gibi kızardı’ sözleri aslında ‘Güneş gibi yanıyor veya kızardı’ anlamındadır. Nardugan Bayramı olarak nitelendirilen bugün aslında Güneş’in doğuşu bayramıdır. Nardugan/Nartugan/Nardogan kelimeleri farklı Türk topluluklarındaki adlandırmalardır.
Türkler, 22 Aralık öncesinde bu bayrama hazırlanmak için evlerini ve yaşadıkları yerleri temizlerler, yeni ve temiz elbiseler giyerlerdi. Türkler’de bugün Tanrı Ülgen’e sunulmak üzere hediye hazırlanır ve en yüksek tepede akçam ağacı altında dualar ederek hediyelerini buraya bırakırlardı. Bu olay gerçekleşirken bölgenin en bilge ve yaşlı kişisi en görkemli elbiselerini giyerek bu törene liderlik ederdi.
Bu bilge kişi, Türk toplumlarının çoğunda farklı adlarla anılmıştır. Fakat genel kanaat Ayaz Ata isminin verildiğidir. Hatta Ayaz Ata’nın yaşlı olmasından dolayı ona yardımcı olarak torunu yaşında bir kızın yardımcı olduğudur. Ritüellerde bu kız gerçekten kızı veya torunu olabileceği gibi kızı/torunu yok ise torunu yaşında birisinin yardımcı olarak görevlendirilmesidir.
Nardugan sürecinde Tanrı Ülgen’e dualar edilir ve dileklerin kabulü için akçam ağacına çeşitli renkli kumaş süsler bağlanırdı. Ren geyiği yani Sagun’un ana vatanı Orta Asya’dır. Ayaz Ata bu geyiğin çektiği kızağa biner. Bu geyiğin sonraları Hristiyan dünyasında sembol olan Noel baba geyiği olarak kullanılma ritüelinin kökeni Orta Asya’dır.
Bu törende kadınlar önceden bezler hazırlayarak tören sırasında akçam ağacına bağladıkları bezler veya ipler genelde koyun/keçi yününden yapılırdı. Bu bezlerde motif olarak da hayat ağacı işlenirdi. Türklerdeki bu gelenek, İslamiyet’in kabulünden sonra evliyalar veya önemli insanların mezarlarına veya bu mezarların yakınındaki ağaçlara bezler bağlanması şeklinde devam etmiştir.
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ: Yılbaşı kutlaması Türk geleneğinden Mersin’de yaşayan dünyanın en önemli Sümerologlarından biri olan 101 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ, yılbaşı ve Noel Baba’nın Türk geleneklerinden geldiğini söyledi.
Eski Türklerde, gökyüzü tanrısal bir güç olarak kabul edilirdi. Geceyle gündüz kavga halindeydi. 21 Aralık tarihinin ardından günlerin uzamaya başlaması, kutsal kabul edilen güneşin kavgayı kazandığı gün olarak kabul edilir ve bunun için şenlikler düzenlenirdi. Bu kutlamalarda ‘Akçam’ denilen çam dalı kullanılır, o çam dalının altına, Tanrı iyi insanlara iyi şeyler sunduğu için, hediyeler konulurdu. Tanrı gelecek yıl iyi şeyler versin diye de, o çam dalına iyi dilekleri simgeleyen bezler, süsler bağlanırdı. O gün aileler bir araya gelir, yemekler yapılır, yenir, şarkılar söylenip, dans edilirdi.”
Noel Baba’nın da yine Türk geleneğinden günümüze geldiğini belirten Çığ, “Bugün Noel Baba olarak kabul edilen yaşlı adamın, gökyüzü tanrısının kötü kardeşi yeryüzü tanrısı olduğuna inanılır. 22 Aralık’ta onun bile iyi olmaya karar vererek, kapı kapı dolaşıp hediyeler verdiği düşünülürdü. Noel Baba’nın kıyafetleri tıpkı Türk geleneklerindeki kıyafetleri yansıtır. Bu adet, Hunlarla birlikte Avrupa’ya, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte Hıristiyanlara geçti. Yılbaşı kutlama geleneği, 325 yılında alınan bir kararla Hz. İsa’yı anmak için kullanılmaya başlanmıştır” diye konuştu.
Nardugan, Roma’da Satürnalya, Antik Yunan’da ise Dionysos Şenlikleri olarak kutlanan, Türklerde Güneş’in Doğuşu anlamına gelen ve Ön Türkler’deki atalar kültü döneminden günümüze kadar Orta Asya coğrafyasında Güneş kültü adına kutlanan bir bayramdır.
Her yıl 22 Aralık’tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır. Bunun nedeni ise Türklerin eski inanışına göre tıpkı Mısır mitolojisinde olduğu gibi gece ile gündüz sürekli savaşırlar ve 21 Aralık günü en uzun gecedir ve ardından Güneş daha çok görünmeye başlar, günler uzar. Bu yüzden Türklerce Ay yılı esasına dayalı olarak 22 Aralık gününü takiben ilk dolunayın çıktığı gün yeni yılın ilk günüdür.
Bu gün içinde tüm Türkler, ölümsüzlüğün simgesi olarak kabul ettikleri ve Türk Mitolojisi’ne göre tüm insanların türediği ağaç olan Akçaçam Ağaçları’nı süsler ve bu ağaçların altında, çevresinde geleneksel oyunlar oynar, kopuz eşliğinde şarkılar söyler ve eğlenceler düzenler.
Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir “akçam ağacı” bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzuyor ve buna “hayat ağacı” diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz.
Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir “yeni doğum” olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı “Nardugan”. “Nar=güneş”, “tugan/dugan” da “doğan” ve “Çam Bayramı”.
Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle “akçam ağacı” altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen’e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, yılı iyi geçirdik, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar;
Dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan… İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş.Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. (Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme.)
Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar. Bu gün dönümünde fena olanlar iyi, cimri olanlar eli açık oluyor. Yeraltında kütülüklerin ayni zamanda gök tanrısı Ülgen’in kardeşi olan Erlik de o gün iyi ve eli açık olarak sırtında kürklü kaftanı, başında kırmızı başlığı ve ayağında çizmeleri elinde torbası ile hediyeler dağıtıyor, diye düşünülüyor.
Bu Noel baba kıyafeti eski Türk kıyafeti. Geyik sibirya’da yaşayan Türkler için kutsal olmaz mı? Türkler bu bayrama çam bayramı da diyorlar. Yazılana göre, “akçam ağacı” sadece Ortaasya’da yetişiyormuş. Mesela, Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor.
İsa’nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.*Bu gelenek Asya Türkleri arasında değişik şekillerde yaşadığını öğreniyoruz.Bu arada Anadolu’nun bazı yörelerinde de düğünlerde çam götürüldüğünü, onun etrafında oynanıldığını da öğrendik.
Yazıya gerek olmadan geleneklerin, kuşaktan kuşağa bazı değişikliklere uğrayarak binlerce yıl süre gelmiş olduğunu görüyoruz.
Ansiklopedilerde yazdığına göre, İsa evrenin nuru, güneşi olarak algılanıyor ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa’ya yakıştırıldığı yazılıyor. İmparator Kostantin (324-337) zamanında İznik’te toplanan konsülde, 22 Aralık’ta güneşin doğumu için yapılan bu “pagan bayramı” İsa’nın doğumu olarak 24 Aralık’a alınıyor ve buna da “Noel Bayramı” deniyor. (Batı kilisesi [yani Katolikler], 25 Aralık’ta kutluyorlarmış bunu.) Çam süsleme ise, ilk olarak 1605’te Almanya’da görülüyor ve oradan Fransa’ya ve diğer Hrıstiyan ülkelere geçiyor.
Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe ve ilkel (!) olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş! Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı’ya Türklerden kim bilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak! Belki de yazının ve dillerin anasının da Türkler olduğu kanıtlanacak.

Etimoloji
Türklerin kutladığı diğer bayramlar olan Paktıgan ve Koçagan bayramlarıyla da uyumlu olan Nardugan’ın, gündönümüne dayalı bayramlarla birlikte üçlü bir yapının parçası olduğu görülmektedir. Nardugan, Moğol dilindeki Nar (Güneş), Türk dilindeki Tuqan (Doğan) sözcüklerinden oluşmuştur. Tatarlar bu bayrama Koyaş Tuğa yani Güneş Doğan günü derler. Başkurtlar, Udmurtlar Nardugan veya Mardugan, Mişer Tatarları Raştua, Çuvaşlar Nartavan ya da Nartukan, Zırizyalar Nardava, Mokşalar Nardvan adını verirler.

[Nar-Dugan şöleni hakkındaki bilgi, Azerbeycan’dan Sayın Adnan Atabek ve İran Azerbeycan bölgesinden Sayın Aref Esmail Esmailin’in gönderdikleri yazılara ve de en önemlisi Adj, Murat Kıpçaklar(Türklerin ve Büyük Bozkırrın kadim Tarihi). Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları s.47-50 Ankara 202.dayanmaktadır.]
Naci Kaptan / 26.Aralık 2020

KAYNAKLAR
https://tr.wikipedia.org/wiki/Şamanizm
Pelin Şen – https://arkeofili.com/samanizm-ve-samanizmin-ortaya-cikisi/
Tuğba Yılmaz – https://sobider.com/DergiTamDetay.aspx?ID=4958
O.Bozdemir – H.Çelik – https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/909608

Berk Yüksel – http://apelasyon.com/Yazi/975-samanizm#:~:text=Şamanizm%2C%20tarih%20öncesine%20ait%20olan,25.000%20yıl%20öncesine%20dayandığı%20varsayılır.
DİP NOTLAR
https://bit.ly/2T42Poh
https://bit.ly/2EeMJ0K
Michael Harner; Şamanın Yolu
Sonsuz.us
Şamanizm; Mircea Eliade
Dünyadinleri.com
Historicalsense.com
Şamanizm – Türkler’in İslamiyetten Önceki Dini; Cemal ŞENER
Okültizm – Tarih Boyunca Gizli Bilimler; M.Reşat GÜNER
Girgin.org
Ana Britannica Ansiklopedisi, Cilt-5
2. Gelişim Hachette Ansiklopedisi, Cilt-2
Semih Yağcıoğlu; Dinlertarihi.net
Ruhsal Gelişim ve Kader; Ender SARAÇ
M. Merdiven; Tamer Ayan
Kaosun Muhteşem Düzeni “varoluş”; Süleyman Diyaroğlu

https://tr.wikipedia.org/wiki/Yaşam_ağacı
Türksam / Göç Araştırmaları / Türk Boylarında Ayaz Ata Öyküsü
Dr.Shurubu Kayhan – https://turksam.org/turk-boylarinda-ayaz-ata-oykusu
https://www.aa.com.tr/tr/dunya/noel-babadan-once-ayaz-ata-vardi/1348888
https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayaz_Ata

NARDUGAN Türklerde Çam Bayramı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, yılbaşı ve Noel Baba’nın Türk geleneklerinden geldiğini söyledi.Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir “akçam ağacı” bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzuyor * Güncellendi 18.12.2017 *

GELECEK BÖLÜM;  İSLAM İNANCI KUTLAMALARA NEDEN KARŞI? * NOEL – YILBAŞI – NARDUGAN
This entry was posted in DİN-İNANÇ, GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM, HAYATIN İÇİNDEN, MİTOLOJİ. Bookmark the permalink.

1 Response to GEÇMİŞE YOLCULUK * ÖN TÜRK’lerde, ŞAMANİZM, NARDUGAN VE AYAZ ATA

  1. Emin says:

    Değerli yazılarınızdan yararlanıyorum.teşekkürler.yeni yılınızı kutluyorum..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *