DİKKAT+18 * OSMANLI’da OĞLANCILIK * OSMANLI TÜRK’leri NEDEN AŞAĞILAR VE KENDİSİNDEN SAYMAZDI?

YAZIYA GİRİŞ / Naci Kaptan / 17.05.2020
Değerli okur, aşağıda Osmanlı’da Türk olmak ve Osmanlı’nın İÇ OĞLANINA (Eşcinselliğe) düşkünlüğü hakkında 4 bölümlük uzun bir yazıyı gruplarda bu konuda tartışmalara katkı olması için kaynaklarıyla birlikte okumanıza sunuyorum.   
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ramazan ayının ilk Cuma hutbesinde dile getirdiği eşcinsellikle ilgili hutbesi toplum tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Ali Erbaş Ensar başta olmak üzere, camilerde, kuran kurslarında din adamları tarafından tecavüze uğrayan küçük çocukları görmezden gelerek ve bu konuda sessiz kalarak Ramazanın ilk cumasında toplumdaki eş cinsellik konusunu gündeme getirmesi de nereden çıkmıştı.
Hele hele rüşvet, devleti soymak, kul hakkı yemek akıl almaz derecede büyümüşken!!! Ali Erbaş aslında topluma ahlaklı olmasını, devletin malına el uzatilmamasını, rüşvet alınmamasını öğütleyen bir hutbe vermesi daha doğru olurdu.
Bu açıklamanın ardından Twitter üzerinde açılan #YallahHollanda’ya etiketi, Hollanda’da da tepkiyle karşılandı. Hollanda’da Din özgürlüğünün, siyasi çıkarlar ve başkalarının özgürlüğünü kısıtlamak için kullanıldığı açıklandı.
Osmanlı’nın bu düşkünlüğünün günümüzde özellikle din eğitimi almış kişiler tarafından, dini alanlarda çoğunlukla görülüyor olmasının sosyal bilimciler tarafından incelenmesinin gerektiğini düşünüyorum. Yakın zamanda Erdoğan ailesinin yönettiği Ensar vakfında sayısı yüze varan çocuğun ağır cinsel istismara uğramış olması da bir örnektir.
Tüm dinlere eşit mesafede olması ve islam dinini yüceltip, devlet işlerinden uzaklaştırarak, inancın manevi yönünü korumaya alıarak siyasetin dışında kalması gereken Diyanet ve başkanları AKP döneminde doğrudan siyasetin içine girmiştir.
Camilerde imamlar siyasi konuşmalar yaparak cemaati bölmektedir. Camiler iktidarın siyasi propaganda alanı haline dönmüştür. Bu nedenle camilerin cemaati azalmıştır.Diyanet işleri başkanları ise sürekli olarak sanki şeyhülislam gibi fetvalar vermeye başladılar.
Seçim önceleri ülkenin müftüleri Diyanet tarafından kenar köşe otellerde toplantıya alınarak AKP’nin seçimleri kazanması için dini alanlarda yapılacak eylemleri planlıyorlar.Bundan böyle Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluş  ilkelerinden ayrılarak siyasi bir kurum haline gelmiştir.

 Bölüm I

Doç. Dr. Şafak Nakajima / 13 Ağustos 2017

Tarihe baktığımızda, eşcinselliğin sıklıkla, güçlülerin
zayıfları ezmesinin bir aracı olduğunu görebiliriz!

Antik Yunan’dan başlayalım!
O dönemde insanlar köle olarak alınıp satılır. Kadın aşağılanır; yurttaş bile değildir. Ondan beklenen, nüfusu arttırmasıdır. Kutsal aşkın bir kadınla erkek arasında değil, yalnızca erkekler arasında olabileceğine inanılır ve oğlancılık kutsanır.
Eşcinsel ilişki, yetişkin ve özgür bir erkekle, çok genç bir erkek (oğlan) arasında yaşanır. Pasif durumda olan oğlanın haz almasına izin verilmez! Çünkü haz alması onu kadınlaştıracak, aşağılık kılacaktır. İlişki, oğlanın büyüyüp erkekliğe geçişiyle biter. Eğer hemcinsleriyle pasif olarak ilişkiye devam etmek isterse lanetlenir.
Roma İmparatorluğunda da, eşcinsel ilişkiler çok yaygındır.
Roma’yı büyük bir mutlulukla yakan İmparator Neron, kölesini kendisine koca olarak seçmiştir. Daha sonra ortaya çıkan Hristiyanlık, eşcinselliği yasaklamıştır ama bu dinin yayıldığı coğrafyada, Ortaçağ boyunca eşcinsel ilişkilerin, sürdüğü bilinmektedir.
Katolik kilisesinde ruhban sınıfına evliliğin yasaklanması, güçlünün güçsüze uyguladığı bu istismarı büsbütün arttırmıştır. Papa ve kardinallerin yasakları, kilisenin içinde eğitim gören gençlerin, yine kilise yetkilileri tarafından tacizini engelleyememiştir.
Osmanlı’da eşcinselliğe dair, yerli ve yabancı pek çok araştırıcının çalışmaları vardır.
Bunlardan bazılarını kısaca sizlerle paylaşacağım ama edebiyat ve günlük yaşamda geçen örnekler, dile getirilemeyecek müstehcenlikte olduğundan, yalnızca ilgili linkleri vermekle yetineceğim. Merak edenler, yazılı kitap ve kaynaklardan konuyu daha detaylı inceleyebilirler.
Araştırmacı yazar Rıza Zelyut, ‘’Osmanlı’da Oğlancılık’’ adlı araştırma kitabında, Osmanlı tarihinde, erkekler üzerinde cinsel zorbalığı içeren esircilik ve devşirmeciliği gündeme getirir.
Oğlancılık (gulamparelik/Lutîlik) konusunu arşiv belgeleri ışığında bütün yönleriyle ele alırken, oğlancılık ve kadınların değersizleştirilmesi arasındaki ilintiyi inceler.
(http://www.kitapyurdu.com/…/410472.html&filter_name=r%C4%B1…)
Tarihçi Ergun Hiçyılmaz, yeniçerilere hizmet eden ‘’civelek’’ taburlarından söz eder ve 1810 yılında bir civelek oğlan için Galata’dan sorumlu yeniçeri birliklerinin iki gün boyunca çatıştıklarını anlatır. (http://www.aksam.com.tr/…/osmanlidan-cumhuriyet…/haber-93971)
Tarih yazarı Murat Bardakçı, ‘’Osmanlı’da Seks’’ adlı kitabında, o dönemin eşcinselliğini de ele alır. (http://www.kitapyurdu.com/…/69018.html&filter_name=osmanl%C…)
“Güzel Oğlanlar Kitabı” yazarı eşcinsel Enderûnlu Fâzıl, ‘Hubanname’ isimli kitabındaki ‘Zenanname’ bölümünde, eşcinsel ilişkilerin yanı sıra Osmanlı dönemi lezbiyen ilişkilere de değinir.
Uzun bir tarihsel araştırma sonucu yazdığı ‘’Konstantiniyye Oteli’’ adlı kitabı üzerine yapılan röportajda Zülfü Livaneli bir soruyu şöyle cevaplar:
-‘’Kitapta padişahların civanlara yazdığı şiirlere de işaret ediyorsunuz. Eşcinsellik konusundaki tarihi ikiyüzlülüğümüz en çok nedir sizce?’’
-‘’Saklamak ve inkâr etmek. Bizans ve Osmanlı’da çok yaygın bir şey bu. Saklamaya gerek yok. Yavuz Sultan Selim’in erkek sevgilileri vardı, 4. Murat’ın da. Emirgan semtinin adı bile oradan gelir. 4. Murat’ın getirdiği Emir Gune Yusuf isimli sevgilisinden gelir Emirgan’ın adı. Halk öldürmüştür sonra. Toplumun içinde bu gerçek varken, püriten bir ahlakla, yokmuş gibi davranmak, bana çok tuhaf geliyor.’’
(http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Evren_hesabi_simdi_Erdal_Ere…)
Batı tarzı reformların etkisini göstermeye başladığı Tanzimat döneminden itibarense (1839), kadına verilen değerin artmasıyla birlikte, kadınlarla kurulan ilişkiler de değerlenmeye başlar, oğlancılığa ilgi azalır.
Dönemin resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, ‘’Maruzat’’ adlı eserinde durumu şöyle özetler:
“…Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…” (http://t24.com.tr/…/osmanlida-escinsellik-elinde-tesbih-evi…)
En ilginci, Osmanlı İmparatorluğunun; İtalya, Kanada, İsviçre, Norveç, İsveç, İspanya, İngiltere ve ABD gibi Batılı birçok toplumdan daha önce, eşcinselliği ceza gerektiren bir suç olmaktan çıkarmasıdır.
Osmanlı bu adımı 1858 yılında atmış, Amerikan Psikiyatri Birliği ise, eşcinselliği bir hastalık olarak kategorize etmekten ancak 1973 yılında vaz geçmiştir.
Yukarıda söz konusu edilen durumlar cinselliğin güçlüler tarafından istismarıdır ve yazı dizisinin ilk dört bölümünde yer alan biyolojik eşcinsellik olgularından farklıdır.  Günümüzde de, eşitsizliğin getirdiği bu tür eşcinsellik olguları vardır ve cinsel sömürü, ekonomik sömürünün bir parçasıdır.
Örneğin Afganistan’da, çok eskiden beri uygulanan bir gelenek olan zennelik, genç erkekleri cinsel tacize maruz bırakmakta ve ne yazık ki halen, ülkenin tümünde artış göstermektedir.
‘’ Davetlerde oynatılan genç erkekler, genellikle yetimler ya da yoksul ailelerin çocukları. Erkek çocuklarına kadın giysileri giydirip oynatan erkeklerse, genellikle zengin ve güçlü konumlardaki insanlar.’’
(http://www.bbc.com/…/20…/09/100908_afghanistan_dancers.shtml)
Kadın ya da erkek; toplumsal ve ekonomik özgürlüğü olmayan ya da zorla alıkonan her güçsüz insan, cinsel sömürüye açıktır. Eşit olmayan iki insanın arasındaki ilişki, mercek altına alınmalıdır.
Ülkemizde kadınların ve kız çocuklarının yanı sıra erkek çocukların da taciz ve tecavüze uğraması öylesine yaygındır ki; merceğe filan gerek yoktur!
Cinsel sömürü ve vahşeti görmek için, çalışan bir kafa ve hisseden bir kalp yeterlidir!

BAĞLANTILI YAZI ; http://nacikaptan.com/?p=35189
BAHNAME * 444 Yıl Süren (1389-1833) İçoğlanı Rezaleti’ * “Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”

Bölüm II

Diyanet İşleri Başkanı’nın eş cinseller ile ilgili sözlerine arka çıkanlara, Rıza Zelyut’un “Osmanlı’da Oğlancılık” kitabını okumalarını öneriyorum.

Ayla Çokbudak

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI VE EŞCİNSELLİK

Rıza Zelyut kitabında, İslamiyet’i en yüksek düzeyde temsil eden halifenin ülkesinde, oğlancılığın üst sınıfta nasıl bir statü meselesi haline geldiğini belgeleriyle anlatıyor. Osmanlı’da oğlancılık o kadar normal görülüyordu ki, üst sınıf zenginleri çarşıda, pazarda oğlanlarıyla dolaşıyor ve bu da herkes tarafından bilinip, kabul görüyordu. Bu durumu dine göre meşrulaştırmak için de Kur’an’daki gılmanlarla ilgili ayetler ( Tur 24- Vakıa 17- insan 19) emsal gösteriliyor, “Cennette meşru ise, bu dünyada da meşrudur.” deniliyordu. Gayrimüslim ailelerden devşirilen küçük oğlanlar Yunan adalarında, özel aletlerle hazırlanıyor, güzel ve özel olanlar saraya ve saray erkanına sunuluyor, diğerleri esir pazarında satılıyordu. Osmanlı sarayına özel “içoğlan” tabirini duymayan var mı?
Bunları Diyanet İşleri Başkanı ve ona arka çıkanlar bilmezler mi? Eşcinseller kendileri gibi olanları bulurlar ve yaşamlarını onlarla sürdürürler. Adlarının şiddete, yolsuzluğa karıştığı duyulmamıştır. Ama oğlancılığın ve kızların erken yaşta evlendirilmesinin adı TECAVÜZDÜR.
Diyanet İşleri Başkanı’nın eşcinsellerle ilgili sözlerine arka çıkanların, gittikçe artan ekonomik sıkıntılar, işsizlik, yolsuzluklar, bunların neden olduğu şiddet olayları, adaletsizlik, hukukun çiğnenmesi, sırf iktidarı eleştirdiği için haksız yere tutuklu tutulanlar hakkında birşey söylediklerini duydunuz mu? Ahlak kavramı sadece cinselliğe indirgendi.
Yoksa asıl amaç gerçek sorunları unutturmak için gündem yaratmak mı?

  Bölüm III

OSMANLI’da TÜRK DÜŞMANLIĞI VE OĞLANCILIK

Ülkemizin Türk kimliğinden kopartılarak ve Atatürk ilkelerinden uzaklaştırılarak, tamamen ümmetci bir totaliter rejime dönüştürülmek istenmesi artık sır değildir. Bu nedenle de toplumu alıştırmak için devamlı “Osmanlı“ vurgusu yapılmakta, birtakım yeni tesislere aynı amaçla, Osmanlı Sultanları’nın adı verilmektedir. Soner Yalçın’ın aşağıdaki yazısı bir uyarı niteliğindedir.
Osmanlı tarihi üzerinde bir uzman sayılacak değerli yazarımız Rıza Zelyut, bu bilgilerini, belgeleriyle “Osmanlı’da Oğlancılık“ adlı kitabında toplamıştır. Okunması gereken çok değerli bir kitap.
Osmanlı sultanlarının Türk düşmanlığı bilinen bir konudur. Kanları bozulur endişesiyle saraya Türk kökenli cariye veya hizmetkar bile sokmamışlardır. Biz „Osmanlı“ diyoruz ama devletin adı da „Osmanlı“ değil, „Devlet-i Aliyye“ idi. Aldıkları isimlere bakın hepsi ya Arapça, ya da Farsça isimlerdir. Saray ve çevresi Arapça-Farsça ağırlıklı, adına Osmanlıca dedikleri uydurma bir dil kullanırlardı, Türkçe’yi ise sadece Anadolu halkı kullanırdı. Osmanlıca yazılan şiirleri, öyküleri bugün kimse anlayamaz. Mutlaka tercümesi gerekir.
Yavuz Sultan Selim de tarihe Türkler’i katlettiren bir Türk düşmanı olarak geçmiş ama bu gerçek hep gizlenmiştir.
Yavuz Sultan Selim‘in Alevi-Türkmen katliamını yapabilmek için, şeyhülislam müftü El Hamza’ya 1512 yılında yazdırdığı fetva ;
” Ey müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisleri erdebil oğlu ismail olan kızılbaş topluluğu, peygamberimizin şeriatını, sünnetini, islam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran’ı küçük gördüler. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden veya yardımcı olanlar da kafir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlar’dan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kafirlerden ölen ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu türlü topluluklar hem kafir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. “
Tarihte bu hususta ikinci fetva ise yine Yavuz döneminde, bu kez ‘şeyhülislam İbn’i Kemal (1525-1533) tarafından kaleme alınandır. Bu fetva ise kısa ve özdür;
“…kızılbaş topluluğunun, şer’i yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. İslam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenler ise şehittirler.”
Yavuz zamanında yaşamış olan İdris-i Bidlisi’nin yazdığına göre, Yavuz zamanında öldürülen Türkmenler’in sayısı, 40.000 civarındadır. (Bakınız: Hicabi Kırlangıç, İdris-i Bidlisi Selim Şah-Name, Kültür Bakanlığı, 2001, s. 136)
Kanuni Sultan Süleyman da AKP iktidarının çok sevdiği şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye Fetva vermesini emretmiş, Ebussud Efendi de;
“Yedi Alevi-Türkmen öldürene cennetin anahtarı verilecektir.“ şeklinde bir fetva vermiş ve bu fetva üzerine 30.000 Türkmen katledilmiştir.
Osmanlı vak-a nüvislerin‘den (tarihçilerinden) Naima ve Hoca Sadettin’göre, Sadrazam Kuyucu Murat onbinlerce Türkmen Alevi’yi diri diri kuyulara gömdürmüş, Köprülü Mehmet Paşa da “Celali Ayaklanmaları „ adı altında, gene onbinlerce Türkmen’i katlettirmiştir.
İşte Osmanlı‘nın Türklüğe Bakış Açısı:
İbni Bibi, Türkler’den, “cahil, müfsid, çarıklı Türkler” diye bahsediyor.
Kerimüddin Mahmud Aksaraylı, Türkleri “Gözün karalığından daha kara olan Türk…”, “Türklerin… o dinsiz zümrenin…”, “mel’un Türkler” ifadeleriyle anıyor.
Amasyalı Hüseyin b. Ali Fatih, “Tariku’l Edep” adlı risalesinde “Türk” ve “Türkmen”i iki ayrı etnik grupmuş gibi gösterip bölüyor.
Şair Baki “Türk ehlinin ey hace biraz başı kabadır.” diye hakaret ediyor.
Nef’i, “Türk’e Hakk, çeşmi irfanı haram etmiştir.” diye aşağılıyor.
Türkleri “çoban köpeği”ne benzeten tarihçi Mustafa Naima Efendi ayrıca “nadan Türk, idraksiz Türk, çirkin suratlı Türk, mel’un Türk” olarak niteliyor.
Gelibolulu Mustafa Ali, Mevaidü’n Nefais’te “Anadolu, Karaman ve Rum ülkesi adlarını alan pasaklılar halkı elbette kır adamıdırlar. Bunlar, aralarında güzel ve sevimli olanı az görünen, çeşit biçimde çirkin kimselerdir.” diyor.
“Etrak-ı Bîidrak” lafının mucidi Hoca Sadettin “hilebaz Türk”, “akılsız Türk”, “aptal Türk”, “kudurmuş kurt”, “aşağılık türediler”, “sırtlan”, “anlayışsız kaltaban” diye nefret kusuyor.
“Baban da olsa Türk’ü öldür.” diyen Kadimi mahlaslı Hafız Hamdi Çelebi, Hz. Muhammet’in “Türk’ü öldürün kanı helaldir.” dediği iftirasını yayıyor.
Muhteşem Yüzyıl adlı televizyon dizisine dahil edilen İzvornikli Arnavut Taşlıcalı Yahya karakteri, “soyu kuruyasıca Türk” diye mısralar düzüyor.
1797-1802 yılları arasında Paris’te daimi elçiliğimizi yapan Moralı Seyyid Ali Efendi uygunsuz hareketlerde bulunan Çuhadır Ahmet’e “Türk-ü sutür” yani “hayvan Türk” yakıştırması yapıyor.
Tokatlı Aşık Nuri, Türk’ü hayvana benzeterek şöyle diyor:
“Türk’ün dilberidir gayetle inat
Şehir dili bilmez lisanı kubat
Kelamında eder Türklüğün isbat
Hayvan gibi gözün diker samana”
1912’de Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda “Türk” kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyor.
1913 tarihli “Mecmua-i Ebuzziya” dergisinin 94. sayısında, “Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir… Türk falan değil sadece Müslüman’ız.” deniliyor.
Prof. Ahmed Naim 1913 yılında yazdığı “İslamda Dava-i Kavmiye” adlı kitabında Türk’e karşı savaş açıp “Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok; gerekli olan şeriatı öğrenmektir.” diyor.
1919-1920 yıllarında şeyhülislamlık yapan ve AKP iktidarında adına vakıf kurulan Mustafa Sabri Efendi, Türk’e Türklük benliğini vermek isteyenlere “soysuzlar” yakıştırmasında bulunuyor. Dahası, tiksintiyle söz ettiği Türklüğünden istifa ediyor:
“Yalnız Müslüman ve insan
Olarak kalmak üzere, Türklükten
Şeref ve izzetimle istifa
Ediyorum Allah’ın huzurunda
(…) Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
Beni Türk milletinden addetme!”
Türkiye’de ezilen ve tarih sahnesinden silinmek istenen bir kesim varsa aslında o da Türklerdir. Daha sayfalarca yazılabilir ama bu kadarı yeter.
Saygılarımla
Ayla Çokbudak

   Bölüm IV

RUM MU DEDİNİZ?

Soner Yalçın 23 Mayıs 2019

Türk; Yavuz Sultan Selim’e göre, eşekti

Türk; Koçi Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi… Türk; Hoca Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı… Türk; Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi… Türk; Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı… Türk; Baki’ye göre, kabaydı… Türk; Hafız Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi… Türk; Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…
Türk; Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu… Türk; Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı… Türk; Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi… Türk; Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi… Türk; Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı… Türk; Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı… Türk; Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı… Türk; Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü… Siniriniz bozulmasın devam etmeyeyim!
Osmanlı…
– Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…
– Araplara, “Kavm-i Necip”..
– Rumlara, “Romalı” anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.
Peki, Türk kendini nasıl görüyordu?
Türk’ün hali
“İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
‘Biz hangi milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:
‘Biz Türk değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı.
Halbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusu’ydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…) Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”
Şevket Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam” kitabında böyle anlattı Türkleri…
Vatandaşlık Bayramı
Falih Rıfkı Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son çocukları olarak tanımladı:
“Kendime ilk defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.
‘Vatan’ sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.
Biz padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık…”
Buraya kadar yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:
Mustafa Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıali’de “Türk” sözünü Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk” sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti; ve Türklere, “İdrâki biidrak” -anlayışsız Türkler- diyorlardı!)
Oysa…
TÜRK; ATATÜRK’E GÖRE, YILDIRIMDI, KASIRGAYDI,
DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİ. BU SEBEPLE…
91 YIL ÖNCE…
TARİH: 23 MAYIS 1928.
TBMM, 1312 SAYILI TÜRK VATANDAŞLIĞI KANUNU’NU KABUL ETTİ. BÖYLECE…
ASIRLARDIR HOR GÖRÜLEN TÜRK, YURTTAŞLIK PAYESİYLE ONURLANDIRILDI.
OSMANLI İLE CUMHURİYET FARKI Buydu.
Soner Yalçın
https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/soner-yalcin/rum-mu-dediniz-4898043/
This entry was posted in İrtica, Tarih, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK. Bookmark the permalink.

1 Response to DİKKAT+18 * OSMANLI’da OĞLANCILIK * OSMANLI TÜRK’leri NEDEN AŞAĞILAR VE KENDİSİNDEN SAYMAZDI?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *