NAZIM HİKMET’in ÖLÜMSÜZ’LÜĞÜ ÜZERİNE ALTAY DAĞLARINDAN BİR ÖYKÜ * 1988 yılının 9 Ekim Pazar günü, akşamın saat sekizinde, Sibirya’nın en güneyi, Moğolistan’ın en kuzeyinde, Altay Dağları’nın uçsuz bucaksız, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadisinde, iki köylü kadına ve her yaştan altı çocuğa Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım’dan ezbere dizeler okurken buldum kendimi…

Yıl 1988, Altay Dağları’ndaydım. Moğolistan, Sibirya ve Çin’in birbirine iyice yaklaştığı sınır bölgesinde… Önümde uzanan düzlükler, birbiri peşi sıra yükselen dağlar ve çevremdeki sonsuz boşluk, bana “dünyanın öbür ucundayım” duygusunu veriyordu.

Türkolog arkadaşım Vera Feonova ve ben o zamanlar Sovyetler Birliği’ne bağlı, Gorno Altaysk özerk bölgesinde dolaşıyorduk. Gittiğimiz köy ve kasabaların kültür merkezlerinde Türkiye, Türk kültürü üzerine konuşmalar yapıyordum. “Şişman güvercinim” dediğim Vera, Türkçe Rusça çevirileri yapıyordu.

Yine bir gün bir kasabadan ötekine giderken cipimiz yolda kaldı. Sürücümüz elinde boş bir benzin bidonuyla yollara düştü. Hava kararmak üzereydi.

Bu uçsuz bucaksız düzlükte, yolda kalmış aracımızın başında yardım gelmesini bekliyorduk. Ne gelen vardı, ne giden… Görünürlerde de ne köy, ne kasaba… Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında, yola benzemeyen bir yoldaydık… Güneş iyice alçalmıştı.

Bir ara, uzakta bir karartı belirdi. Karartı yaklaştı, yaklaştı… Bu bir traktördü.

Traktörün arkasındaki kasadan iki köylü kadın, altı çocuk, bohçalarıyla indiler. Traktör yoluna devam etti. Kadınlar, çocuklar ve bohçalar, yolun öteki yanına tam karşımıza yerleştiler.

Karşılıklı bakışmaktansa yanlarına gittik. Vera onlarla Rusça konuşuyordu. İki saat sonra oradan geçeceğini umdukları otobüsü bekliyorlarmış. Birlikte beklemeye başladık…

Vera, benim Türk olduğumu söyleyince, önce pek inanmadılar. “Madem Türk, hele bir Türkçe konuşsun” dediler.

Benim Türkçemle, onların Türkçesi çok farklıydı. Vera’nın çevirileriyle anlaşıyorduk. Ama yine de kimi sözcüklerin aynı olduğunu bilecek kadar yörede kalmıştım.

“Bir, iki, üç…” diye saymaya başladım.
“Yok bunu herkes bilir, başka şey söyle” dediler…

Başka şeyler söyledim. Yine inanmadılar. Ne dediysem bir türlü ikna olmadılar.
Bir ara aralarında tartışıp durdular. Sonunda Vera’ya “Sor bakalım bu Türke, Nâzım Hikmet’i bilir miymiş? Gerçekten Türkse, Türkiye’dense, bize Nâzım’dan bir şiir okusun” dediler.

Ve işte 1988 yılının 9 Ekim Pazar günü, akşamın saat sekizinde, Sibirya’nın en güneyi, Moğolistan’ın en kuzeyinde, Altay Dağları’nın uçsuz bucaksız, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadisinde, iki köylü kadına ve her yaştan altı çocuğa Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım’dan ezbere dizeler okurken buldum kendimi…

Yüzlerinde gülümsemeyle dinlediler. Sonunda hepsi birden boynuma sarıldılar.

Yeryüzü mucizelerle doluydu!

Dünyanın öbür ucunda, bir dağ başında, Altaylı iki köylü kadına ve çocuklarına Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım Hikmet’in şiirine sarılışımı hiç ama hiç unutmadım, unutmayacağım…

Zeynep Oral/ 16 Ocak 2020 / Güncellendi 04 Haziran 2021

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1714567/bir-nazim-oykusu..html
This entry was posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, GEÇMİŞİN İÇİNDEN. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *