OSMANLI’DA HAL VE DURUM VE KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU – BÖLÜM I / II 

Naci Kaptan / 10.02.2019

Bölüm I / II    http://nacikaptan.com/?p=65846
Bölüm III        http://nacikaptan.com/?p=66192
Bölüm IV        http://nacikaptan.com/?p=66254

 

BÖLÜM I 

Değerli okur ,

Bu dizi yazım KÖY ENSTİTÜLERİNİN Ülkemizin aydınlanma ve çağdaşlamasına yapmış olduğu büyük katkıyı tekrar anımsatmak gündemde tutmak ve değerli öğretmen Eskişehir-Çifteler Köy Enstitüsü mezunu 1940 / 1945 dönem öğrencisi Yurtsever aydın Mustafa Aksungur’un anılarını topluma iletmek için yazılmıştır. Köy Enstitüsü mezunu öğretmenimiz Mustafa Aksungur’a anılarını benimle paylaştığı için teşekkür ederek , sağlıklı bir yaşam diliyorum.

Bugünlerde 21. yüzyılda tüm teknolojik ve bilimsel olanakların çok daha gelişkin olduğu bu dönemde eğitim sistemimiz sürekli geriye giderek 1930’ların eğitim düzeyinden çok daha geride kalmıştır.

Köy Enstitülerinin kurulduğu dönemdeki yokluk , yoksulluk ve eğitimsizliği daha iyi anlayabilmek için daha öncelerini Osmanlı’da işgal dönemini ve ülkemizin genel durumunu anımsamak daha yararlı olacaktır . Tarih sonsuz uzunlukta bir süreçtir. Osmanlı’nın kaybettiği toprakları ve  Osmanlı’nın parçalanmaya giden hasta adam sürecini yazmak , bu yazının çok uzamasına neden olacaktır.  Osmanlı’yı yüceltmeye çalışanların ve KÖY ENSTİTÜLERİNİ küçümseyenlerin tarih bilmediklerini düşünüyorum. Bunca toprak kaybeden ,ülke ekonomisini yabancılara ipotek etmiş olan  Osmanlı Hanedanın devamını sağlamak için ve  Türk’lerin aşağılandığı bir döneme geri dönmek isteyenler , çağdaş eğitimin gereğini , önemini , Laik Cumhuriyetin , bağımsızlığın , demokrasinin değerini bilmeyenler ancak derin bir gaflet içindedir.

Kitap okumak alışkanlığı olmayanlara , tarih bilmeyenlere, Osmanlı dönemini yalan ve yanlışlarla kurgulanmış TV dizilerinden öğretiyorlar. Osmanlı’nın yüceltilerek tarihin saptırıldığı yalanlarla soslanmış sahtekarların var olduğu bir süreç içindeyiz. Türkiye’yi halifeliğin olduğu bir İslam devletine taşımak isteyenler topluma Osmanlı’yı parlatarak  Laik Cumhuriyet Devletiyle kavgalaştıkları bir dönüştürme sürecini yaşıyoruz.

Aynı kişiler Milli Eğitim sistemizi de bilinçli olarak köreltip , çocuklarımıza DİN ağırlıklı bir eğitim sistemi dayatarak ülkemizi bilim , çağdaşlık ve aydınlanma yarışından uzaklaştırıyorlar. Emperyalist proje tüm ağırlığınla uygulanıyor.  Light İslam ve Dinler arası diyalog projelerinin BOP eşbaşkanları aldıkları görevi yapıyorlar .Tıpkı tarımın , hayvancılığın çökertilmesinde olduğu gibi.

Köy Enstitülerinin hangi şartlar altında ve hangi olanaklarla kurulduğunu , ülkenin var olan şartlarını ve olanaklarını daha iyi yorumlayabilmek için O günlerin öncesini ,işgal süreci döneminde ülkemizin siyasi ve sosyal durumunu satırbaşlarıyla hatırlamak yararlı olacaktır.

İŞGAL DÖNEMİ

İstanbul’un İşgali, Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından gerçekleşti.

Osmanlı İmparatorluğu ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Bırakışması ile Birinci Dünya Savaşı’nın bu ülkeler arasında sona erdiğinin ilan edilmesinin ardından Osmanlı başkenti İstanbul, önce 13 Kasım 1918, sonra 16 Mart 1920’de olmak üzere Fransa ingiltere, İtalya ve Yunanistan müttefik orduları tarafından iki kez işgal edildi.İlk işgalde İstanbul’un önemli ve stratejik noktaları kontrol altına alınmış ancak idareye el konulmamıştı; ikinci işgal ile idareye el konuldu.

İstanbul, I. Dünya Savaşı yıllarında İtilaf Devletleri’nin ana askeri hedefi olmuştu.Türk ordularının Suriye cephesinden çekildiği sırada başkenti vurup psikolojik baskı uygulamak isteyen İtilaf Devletleri’nin İstanbul’a hava saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırılar, Osmanlı Devleti’ni bir an evvel barış masasına oturmaya zorlamak amacını taşıyordu.Ateşkes görüşmeleri Mondros’ta gerçekleştirildi ve İstanbul’un işgaline giden süreç, 30 Ekim 1918’de ateşkesin imzalanması ile başladı. Ateşkesi takip eden günlerde İttihat ve Terakki kendini lağvetti. Enver, Talat, Cemal paşalar yurt dışına kaçtı. 6 Kasım’da Boğazlar silahsızlandırıldı.

İtilaf Devletleri donanması 7 Kasım’da mayınları temizlemek bahanesiyle Çanakkale Boğazı’ndan geçti ve İstanbul’a ulaştı. Önce İtilaf Devletleri’nin 61 harp gemisinden oluşan donanması 13 Kasım 1918 günü İstanbul önlerine demir attı. 11 harp gemisi ile bir Yunan zırhlısının da katılmasıyla İstanbul önlerinde demirleyen gemi sayısı 73’e çıktı.

O gün İtilaf filosundan çoğu İngiliz 3626 asker karaya çıktı.İstanbul’da çeşitli resmî ve gayri-resmî binalara yerleştirildiler. Beyoğlu ve Rumeli yakası İngilizler, İstanbul yakası Fransızlar ve Anadolu yakası İtalyanlar’ın kontrolüne bırakılmıştı.İşgal komutanı Maitland Wilson Beyoğlu’ndaki İngiliz Kız Lisesi’nde törenle karargâh kurdu. İstanbul önlerinde demirleyen gemi sayısı 15 Kasım’a kadar 167’ye çıktı.

18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nda Müttefikler Ermenistan, Suriye, Irak, Filistin, Arabistan’ın Osmanlı’dan ayrılmasını kararlaştırdılar. Yunanistan ise, Bandırma civarından Akdeniz bölgesi Kalkan’a çizilecek bir çizginin batısında kalan toprakları istiyordu. 10 Ağustos 1920’deki anlaşma Sevr’de yapıldı. Sevr, Karahisar mebusu Nebil Efendi’nin dediği gibi “Boşuna yorulmuşlar, Türkiye’yi yok diyeydiler, daha iyi ederlerdi” dedirten ve Türkleri yok etmeyi amaçlayan yüzlerce maddeden oluşan bir antlaşmaydı. Antlaşmayı Sadrazam Damat Ferit ile birlikte 4 kişi imzaladı.

İzmir 15 Mayıs 1919’da Yunanistan tarafından işgal edildi. 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle İzmir Kurtarıldı .

İşgale izin veren İtilaf Devletleri’nin ana amacı İtalyanların Anadolu’daki toprak kazançlarını dengelemektir. İtalyanlara söz verilen İzmir bölgesi Yunanlar tarafından işgal edilmişti . Yunan ordusu girdiği her yeri yaktı yıktı , insanları vahşice katletti .

İzmir kenti ile birlikte Ayvalık, iki kent arasındaki sahil şeridi, Çeşme yarımadası, Selçuk ve Belkahve’ye kadar İzmir’in arka alanı da işgal edildi ve Nisan 1920’den sonra Yunan ordusu İzmir’den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon’a kadar Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü de işgal altına aldı.

İzmir’in işgalinden önce, 14 Mayıs’ta İzmir istihkâmları işgal edildi. İngiliz birlikleri Karaburun ve Uzunada’yı, Fransız birlikleri Urla ve Foça’yı, Yunan birlikleri de Yenikale’yi işgal ettiler.15 Mayıs 1919 sabahı İtilaf Devletleri donanmasının koruması altında Yunan askerleri İzmir rıhtımına çıktılar.İzmir’de ise buna karşı koyabilecek sadece 200 kişilik bir askeri birlik bulunuyordu.

İzmir ve çevresindeki birliklerin başında bulunan Ali Nadir Paşa, Yunan askerlerine karşı koyulmamasını bunun padişahın emri olduğunu ve silahları İtilaf Devletleri askerlerine teslim edilmesi için emir verdi.Askeri kışlada bulunan silahsız Türk askerlerini hedef alan yaylım ateşi, Türk askerlerinin teslim olmasına rağmen devam etti.Türk subayları ve askerleri dipçiklenerek ve süngülenerek öldürüldü. Zito Venizelos (Yaşasın Venizelos) diye bağırmayan Türk subayları süngülendi.Ali Nadir Paşa ise Yunan askerleri tarafından tekmelendi.

Osmanlı ağır borçlar altında inlerken parçalanmaya ve tarihten silinmeye başlanmıştı.

YÖNETİM

Sultan Vahdettin 3 Temmuz 1918’de Sultan Reşat’ın ölümü üzerine 57 yaşında
tahta çıktı.Tahta çıkışından kısa bir süre sonra şöyle dediği anlatılır:

“Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz”

Ve Dünya tarihinin sahnesine bir kahraman çıktı . Mustafa Kemal …
Başlattığı Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922’de İzmir’in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi ile sona erdi. Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletleri’nin askeri işgali altındaydı. 6 Ekim’de TBMM ordusunu temsilen Refet Bele komutasındaki bir askeri birlik İstanbul’a girdi.

Bu günlerde basın organları Vahdettin’in aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulundular. Padişah Vahidettin’in Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanı imzalamasının ve Millî Mücadele karşıtı tavırlarının, son padişahın vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünen halk arasında bazı gruplarca hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapıldı.

Kurtuluş Savaşı zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti 1 Kasım 1922’de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını iki maddelik bir kanun ile ilan etti. Vahdettin’in adı hutbelerden kaldırıldı.

4 Kasım’da son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa istifa etti. 5 Kasım’da Refet Paşa, Babıali’deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ etti. 17 Kasım sabahı Vahdettin, küçük oğlu Mehmed Ertuğrul ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayı’ndan bir kayığa binerek Boğaziçi’nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta’ya gitti.

Bölüm II

Osmanlı padişahı Vahdettin’i daha iyi tanımak için söz Cumhuriyet döneminin tarihçisi sayın Sinan meydan’da ;

İngilizlere Yalvaran Bir Osmanlı Padişahı: Vahdettin

“Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri” adlı kitabın yazarı Gotthard Jaeschke, VI. Sultan Mehmet Vahdettin’in İngiliz dostluğunu kazanmak için “İngilizlere yalvarıp yakardığını” belirtmiştir. Sina Aksin de, “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” adlı kitabında Vahdettin’in İngilizlerle ilişkilerini anlatırken, “Yalvaran Bir Padişah” başlığını kullanmıştır.

Belgeler, G. Jaeschke’nin ve S. Akşin’in bu değerlendirmelerini doğrulamaktadır.

Akşin, Vahdettin’in aşırı İngilizciliğini, “Saray, kurtuluşu İngiliz İmparatorluğu ile bütünleşmekte görüyordu; çünkü halife sıfatı ancak bir Müslüman imparatorluk camiası içinde anlam ve değer taşıyabilir, dolayısıyla saygı görebilirdi” diye açıklamıştır.

Vahdettin’in İngiliz Muhipler Cemiyeti ile İlişkileri

Padişah Vahdettin, İngilizlere yaklaşmak için öncelikle iki aracıdan yararlanmıştır. Bunlardan biri, beş defa sadrazamlığa getirdiği İngilizci Damat Ferit, diğeri de İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucusu İngilizci Sait Molla’dır.

Vahdettin’in sıkı ilişki içinde olduğu Sait Molla, İngiliz casusu Rahip Frew’le birlikte Milli hareketi yok etmek için türlü entrikalar çevirmiştir. Rahip Frew, İngiliz Haber Alma Servisi’nin önemli bir üyesidir. Frew, ayrıca, İngiltere’deki “British Red Crescnef’ın (Britanya Kızılay Derneği’nin) İstanbul’daki temsilcisidir. Bu demek, Türkiye’deki İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle sıkı ilişki içindedir.

Rahip Frew, Anadolu’daki Milli hareketi bitirmek için Sait Molla aracılığıyla İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne para yardımı dahil her türlü yardımı yapmıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da çıkarılan 21 ayaklanmanın arkasında Rahip Frew, Sait Molla işbirliği ve İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin çalışmaları olduğu anlaşılmıştır.

Sait Mola ve Rahip Frew arasındaki yazışmalar ele geçirilmiştir.

Atatürk Nutuk’ta Sait Molla’nın Rahip Frew’e gönderdiği 12 mektubu yayınlamıştır. Bu 12 mektup incelendiğinde “molla”ve “papazın” işgalci İngilizlere nasıl uşaklık ettikleri çok açık bir şekilde görülmektedir.

Bu 12 mektup incelendiğinde şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır:

1- Anadolu halkım Atatürk’e karşı ayaklandırmak için paralı ajanlar kiralanmış ve bu ajanların propagandaları sonunda Anadolu’da çok sayıda isyan çıkmıştır.

2- Sadrazam Damat Ferit, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Zeynel Abidin efendiler ile İçişleri Bakanı Ali Kemal, Polis Müdürü Nurettin Bey ve Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti’yle ilişkileri vardır.

3- Kürt Teali Cemiyeti ile yakın ilişkiler içindedir.

4- Mebuslar Meclisi için yapılacak seçimleri önlemeye yönelik gizli girişimlerde bulunmuştur.

Padişah Vahdettin, özellikle Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey, aracılığıyla randevu alan yabancı gizli servis elemanlarıyla, özellikle de İngiliz Muhipler Cemiyeti temsilcileriyle sıkça görüşmüştür. Meclis Başkanı Halil Menteşe’nin anıları bu gerçeği doğrulamaktadır: “O günlerde Vahdettin, rahatsızlığı nedeniyle Hareme çekilmiş, arzu etmediği ziyaretçileri kabul etmiyordu; fakat harem kapısından geceleri Papaz Frewleri hoca Sabrileri, Ali Kemalleri kabul ediyordu.”

Yusuf Hikmet Bayur, Vahdettin’i, Rahip Frew gibi İngiliz ajanlarının kışkırttığım ileri sürmüştür: “Papaz Frew gibi İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin habis ruhu durumunda olan İngiliz casuslarıyla gizlice ve sık sık görüşen Vahdettin’in… onlarca kışkırtıldığı da güvenle düşünülebilir.”

Neşit Hakkı Uluğ, Padişah Vahdettin’in, İngiliz casusu Rahip Frew’le nasıl ilişki kurduğunu şöyle anlatmıştır:

“Saray ile İngiltere arasında bir haberleşme aracı olacak… bu alçaklığı yapacak, üstlenecekler vardı. Bunlar, bir ‘Sultanzade’ ile Rahip Frew denilen kimseler olsa gerekir. Çünkü, Sultanzade Sami, Vahdettin’in kız kardeşinin oğlu olup, kendisi gençliğinde bir İngiliz mürebbiyesinin eline verilmiş, veya bir İngiliz öğretmen tarafından yetiştirilmiş, olmasından dolayı daima işin içine İngilizleri karıştırırdı. Rahip Frew denilen şahsı saraya dolandırmak da bu Sultanzade’nin ilgisi vardır. Bazı kişilerin telkinleri, Sultanzade ile Rahip Frew’in teşvikleri Vahdettin’e pusulayı şaşırtmıştır…

Fethi Tevetoğlu, “Milli Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar” adlı kitabında, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından birinin doğrudan Sultan Vahdettin olduğunu belirtmiştir:

“Türkiye İngiliz Muhipler Cemiyeti, başta Padişah VI. Mehmet Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Adil, Mehmet Ali ve Saadettin Beylerle, Ayan’dan Hoca Vasfi efendi olmak üzere, İngilizlerin idareye biran önce el koymasını isteyen ve İngiliz himayesi projesini hazırlayan, milli güç ve güvenden yoksun, umudunu yitirmiş gafiller, korkaklarla, bir takım satılmışlar tarafından, İngilizlere muhabbet ve taraftarlık, kendilerine çıkar sağlamak için, Milli Mücadele’ye karşı kurulmuş bir ihanet şebekesidir.”

Gotthard Jaeschke, “İngiliz belgelerine” dayanarak, Padişah Vahdettin’in, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucusu Sait Molla ile çok sıkı bir ilişki içinde olduğunu, “Sultanın İngiliz dostluğuna kur yapmak için kullandığı baş şahıs Sait Molla idi.” diyerek ifade etmiştir.

Ruslar bile Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle ilişkide olduğunu anlamışlardır. Bolşeviklerin Ankara Büyükelçisi Aralov, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından birinin Padişah Vahdettin olduğunu belirtmiştir:

“İngiliz Muhipler Cemiyeti, İstanbul’da, İngiliz intelligence Service teşkilatının temsilcisi Rahip Frew’in para desteği ile Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa tarafından kurulan gerici bir teşkilattır. Bu derneğin başında o zamanlar çıkmakta olan gerici (Yeni İstanbul) gazetesinin sahibi Sait Molla bulunmaktaydı.”

Atatürk, daha Kurtuluş Savaşı sırasında kendisine ulaşan haberlerden Padişah Vahdettin’in İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin iki ajanı, Rahip Frew ve Sait Molla ile sıkı ilişki içinde olduğunu anlamıştır. Mazhar Müfit Kansu anılarına göre Atatürk, bir gece İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle Padişah Vahdettin arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır:

“Bir gece Mustafa Kemal Paşa’nın yatak odasında birkaç arkadaşla görüşmekte ve durumu Paşa bize anlatmakta iken, birdenbire Paşa ayağa kalktı: ‘Siz Rahip Frew’e yalnız devlet mi para veriyor da bu teşkilatı yapıyor zannediyorsunuz? Ben Padişah’ın da buna yardımda bulunduğunu zannediyorum. Siz ne fikirdesiniz?’dedi. Biz de ‘ihtimaldir’ dedik ve sonra Paşa, ‘Dahası var, bu Rahip Frew, benim aldığım özel bilgiye göre hükümetin de en sevgilisi. Görüyorsunuz ya, bir papaz hayatımızla, istiklalimizle nasıl oynuyor. O papaz, memleketinin Türkiye üzerinde nüfuz ve hakimiyetine çalışıyor.

Ulemadan Sait Molla da Türkiye’nin hakimiyetini kaybederek İngiliz hakimiyeti altına girmesi için çalışıyor’ diye çok öfkelendi. Hüsrev Sami de bu sıra, ‘Ya Padişah?’ dedi.
Mustafa Kemal Paşa, ‘Evet o da Sait Mollayı evvel (Sait Molla’nın öncüsü). Fakat arkadaşlar, bu millet hiçbir zaman, bir hain Padişahın, bir Rahip Frew’in, bir Sait Molla’nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler, iş kalabalıkta değil, hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi bütün engelleri aşacağız. Vakit yaklaştı. Pek yalanda tam istiklal ve hakimiyetimize kavuşacağız’ diyerek, bizim de yeniden manevi kuvvetimizi arttırdı.”

Vahdettin, İngilizlere yaklaşmak için, Türkiye’yi İngiliz emperyalizmi yararına bölüp parçalamaya çalışan İngiliz Muhipler Cemiyeti’yle ilişki kurmak istemiştir. Padişah bu amaçla Rahip Frew ve Sait Molla gibi İngiliz casuslarıyla “sıkı fıkı” olmuştur. Bu zararlı cemiyetin içinde bizzat padişahı temsil eden Sadrazam Damat Ferit, İçişleri Bakam Ali Kemal ve Adil Bey, Şeyhülislam Mustafa Sabri, Zeynel Abidin ve Hoca Vasfi gibi kişiler yer almıştır.

Özetle, Necip Fazıl’m, “Büyük vatan dostu” dediği Padişah Vahdettin, vatanı parçalamaya çalışan İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin faal bir üyesi gibidir.

EMPERYALİZMDEN YARDIM DİLENMEK

Vahdettin, İngilizlerin hoşuna gidecek bir şeyler yapıp onlardan güvence almak için çırpınıyordu. Savaşta Ermenilere ve İngiliz esirlere kötü davranmış Türkleri cezalandırarak İngilizlerin gözüne girmeyi bile denedi.

Sözde Ermeni kırımında rolü olduğu gerekçesiyle Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in idamını onayladı. Anadolu’daki Milli Mücadele’yi yok etmeleri için pek çok defa İngilizlerden yardım dilendi.

Öyle ki Büyük Taarruz öncesinde bile, 7 Ağustos 1922’de, İngiltere Yüksek Komiseri Rombald’a, Atatürk ve arkadaşlarıyla ilgili çok ağır sözler söyleyip İngilizleri Anadolu’daki “millicilere” karşı kışkırttı: “Millici liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve ihtilalciler topluluğudur. Onlar İttihat Terakki’nin canlandırıcılarıdır…

Kişisel çıkarları için ülkede egemenliklerini kurmaya çalıştılar. Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnançları ve politikaları bakımından onlar Bolşevikten başka bir şey değildirler. Ben ve hükümetim barış yapmaya ve bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır…” (Salahi Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Ankara, 2007, s.187)

Vahdettin daha da ileri giderek bir İngiliz ajanı gibi çalıştı. Salahi Sonyel’in açıkladığı bir belgeye göre, 23 Şubat 1922’de huzuruna kabul ettiği Ankara Hükümeti Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’in çantasındaki gizli belgeleri çaldırıp İngiltere Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a gönderdi. (Salahi Sonyel, “Son Osmanlı Padişahı Vahdettin ve İngilizler”, Belleten,

XLIX/154, 1975, s. 257-264.) TÜRKİYE’Yİ İNGİLİZLERE BIRAKMAK

30 Mart 1919’da Damat Ferit’in İngilizlere sunduğu bir projeye göre İngiltere Türkiye’de gerekli gördüğü yerleri 15 yıllığına işgal edebilecekti. Her ile bir İngiliz konsolosu tayin edilecekti. Seçimler İngiliz kontrolünde yapılacaktı. Türk maliyesini İngiltere kontrol edecekti. İngilizler bu projeye cevap vermedi. Ancak Vahdettin vazgeçmedi ve 19 Eylül 1919’da İngilizlerle bir gizli antlaşma imzaladı.

Emperyalizm, bir adamı; Vahdettin’i kontrol ederek bir milleti esir almak üzereydi. Emperyalizmin merhametine sığınan Vahdettin, 10 Ağustos 1920’de Türkiye’nin idam fermanı Sevr Antlaşması’nı imzalattı. 21 Ağustos 1919’da Vahdettin’le görüşen J. de Robeck, Londra’ya gönderdiği bir raporda Vahdettin’in İngiltere’ye güvenerek Sevr Antlaşması’nı kabul ettiğini belirtiyordu. (Jaeschke, age, s. 7).

Vahdettin: İngiliz Milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularım vardır.

Vahdettin, kelimenin tam anlamıyla bir “İngilizsever”dir. Bu gerçeği birçok kere bizzat kendisi ifade etmiştir. Jaeschke’nin dediğine göre, “Padişahın İngiltere’ye karşı sevgi tezahürlerinin uzun serisi, The Daily Mail muhabiri G. Ward Price ile 24 Kasım 1918’de yaptığı mülakat ile başlar.” Vahdettin bu mülakatta İngiliz gazeteciye şunları söylemiştir:

“Eğer ben tahtta olsaydım, bu esef verici olay olmazdı, İngiltere’de öteden beri Türklere karşı mevcut dostluk duygulan savaş başladığı zaman hemen yok olmuş değildi. Fakat Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik yaratmıştır. Bu kötülükler… kalbimi yaralamıştır… Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır, İngiliz milletine, kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Savaşı’nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Şimdi…bu sebepten, memleketim ile Büyük Britanya arasında öteden beri mevcut dostane ilişkileri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım…”

Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin İngiltere’ye “şirin” görünmek için laf arasında “Ermenilerin öldürülmeleri, İngilizlerin Türkiye’ye karşı duygularında derin bir değişiklik yaratmıştır. Bu kötülükler… kalbimi yaralamıştır… Adalet çok geçmeden yerini bulacaktır” diyerek Ermeni soykırım iddialarım da kabul etmiştir.

Vahdettin’in sürekli İngilizlerden yardım dilenmesi

Padişah Vahdettin, güvendiği adamlarını İngiliz yetkililere göndererek bıkıp usanmadan “İngiliz yardımı” dilenmiştir.

Bu amaçla yapılan ilk girişim, 1918 Kasımının sonlarında olmuştur. Sadrazam, İngiltere’yi ve Osmanlı’yı çok yalandan ilgilendiren bir sorunu görüşmek üzere, Padişahın isteği doğrultusunda, Londra’ya gizli bir temsilci göndermek istediğini bir haberciyle İngiltere Yüksek Komiseri’ne bildirmiştir. Padişah ve sadrazam İngiliz Hükümeti’yle “siyasi ve ekonomik konulan” görüşmek istemiştir.

General Milne, 16 Aralık 1918’de İngiltere’ye gönderdiği raporda, “Padişahın Sami Bey’i Ordu Genel Karargahı’na gönderdiğini, Türkiye’nin idaresini mümkün olduğu kadar çabuk ele alması için Britanya Hükümeti’nden istirhamda bulunduğunu, bansın beklenilmesi halinde geç kaimmiş olacağım söylediğini,  Britanya memurlarının kontrol maksadıyla memleket içine gönderilmesini ve bu takdirde Britanya subaylarının idareye yardımda bulunmalarım rica ettiğim” bildirmiştir.

Görüldüğü gibi Padişah, Sami Bey’i, İngiltere’nin, Türkiye yönetimine el koyması için yalvarmakla görevlendirmişti.

Padişah Vahdettin, İngilizlere üçüncü kez yalvarmak için, uzun yıllardır Türkiye’de oturan bir “İngiliz centilmeninden” yararlanmak istemiştir. Söz konusu İngiliz, Padişah Vahdettin’in anlattıklarını Calthorpe’a iletmiştir. Vahdettin Calrhorpe’a gönderdiği mesajda, her zaman İngilizci olduğunu, bunu zor koşulların baskısı allında söylemediğini, bunun gerçek olduğunu bu nedenle 1908’den beri hep İttihat ve Terakki casuslarıyla çevrildiğini ve bu yüzden de çok çektiğini belirtmiştir. Vahdettin ayrıca, şimdi bütün ümidinin İngilizlerde olduğunu, 11 0cak’tan önce kabineyi değiştirmek istediğim, Türkiye’nin o sıradaki acılarından sorumlu bildiği İttihat ve Terakki’ye karşı elinden gelen her şeyi yapacağım ve İngilizlerin, kırımları yapanlar (Ermenilere yapılanlardan söz ediyor) kadar İngiliz esirlerine kötü davrananları da cezalandırmasını ve dahası İngilizlerin istedikleri her bir kişinin tutuklanıp cezalandırılmasını sağlamaya hazır olduğunu bildirmiştir.

Ancak bir de korkusu vardır: Çok sert davranırsa kendisine karşı bir ayaklanma, ihtilal çıkabileceğini bu nedenle tahtan indirilip öldürülebileceğini düşünmüştür. Muhaliflere karşı şiddetle harekete geçtiğinde İtilaf devletlerine, özellikle de İngiltere’ye güvenip güvenemeyeceğini öğrenmek istemiş, ayrıca doğrudan İngiliz Yüksek Komiserliği’yle ilişki kurmak istemiştir. Oradan gelecek herhangi bir işarete göre hareket etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Vahdettin daha sonra da sözü Hilafet konusuna getirmiştir. Sina Akşin’in dediği gibi, “Onun iki silahı, İngiltere’nin yardımı ve Hilafettir”. İngiltere’nin, kendisini Halife olarak desteklemeyeceğini öğrenmek istemiştir.

Nitekim, 10 Ocak 1919’da İstanbul’daki İngiliz temsilciliğinden, Balfour’a gönderilen özel mektupta, Padişahın iyi bir İngiliz dostu olduğu ve İngiliz Yüksek Komiserliği ile ilişki kurmak için herhangi bir yol olup olmadığım merak ettiği ve İngiltere’nin kendisine halifelik makamında destek olup olamayacağını sorduğu belirtilmiştir.

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Arthur Calthorpe, 22 Ocak 1919′ da İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği gizli bir telgrafta, Vahdettin’in, Sadrazam Damat Ferit’i Tom Hohler’e göndererek Ermenilere kötü davranan savaş esirlerini cezalandırmak arzusunda olduğunu ve yeterince enerjik davranmayan kabine üyelerinin yerine daha aktif üyelerden oluşacak bir kabine kurmayı düşündüğünü bildirdiğini belirtmiştir. Padişah, kendisine karşı olay çıkmasından kaygılandığım ve bir olay çıkarsa İngiltere’nin tutumunun ne olacağım sormuştur. Calthrope, Hohler’in, Padişaha herhangi bir yardım sözü vermediğini belirterek, kendi görüşünü, “Padişaha planını gerçekleştirmede yardımcı olacağımıza güvence vermeliyiz”biçiminde açıklamıştır.

Vahdettin, her fırsatta İngilizlerden yardım dilenmektedir. Ne yapacağını şaşırmış bir halde, İngilizlerin hoşuna gidecek bir şeyler yaparak, onlardan güvence almaya çalışmaktadır. Bu sefer de Ermenilere ve İngiliz esirlere kötü davrananları cezalandırarak İngilizlerin kendisini korumalarım istemiştir.

Sina Aksin, Padişah Vahdettin’in İngilizlerden bu isteklerini şöyle yorumlamıştır:

“İngilizciliği şaşılacak bir şey olmamakla birlikte, bu derece de İngilizlerin emrine hazır olduğunu bildirmesi şaşırtıcı olabilir. İngilizlere, istediği her bir kişiyi tutuklatıp cezalandırma taahhüdü, Yüksek Komiserliğin herhangi bir ‘işaretine’ baktığım söylemesi, bir Osmanlı Padişahı için ‘pek yüz karası’ bir ‘ajanlık’ önerisidir ve aynı zamanda harp divanlarının nasıl buyruğuna baktığını gösterir.”

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Richard Webb, 19 Ocak 1919’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılarından Sir Ronald Graham’a gönderdiği özel mektupta Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmıştır:

“Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde, şimdi valilerim atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan serbest bırakıyoruz… Demiryollarını sıkıca denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz… Politikamız süngünün keskin ucuna dayanıyor… Halife elimizin altında bulundukça İslam dünyası üzerinde ek bir denetim aracına sahibiz… Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmeyi diliyor…”

Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin, İngilizlerin elinde değerli bir oyuncak haline gelmiştir. Ülkenin yönetimini tamamen İngilizler ele geçirmiştir. Richard Webb’in mektubundaki son cümle her şeyi açık seçik ortaya koyacak niteliktedir:Bildiğiniz gibi Padişah bizi buraya yerleştirmeyi diliyor…”

21 Mart’ta İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, İngiltere Dışişleri Bakanı Yardımcısı Lorda Curzon’a gönderdiği özel ve gizli telgrafta, Padişahın sadrazam aracılığıyla gönderdiği çağrıda İngiliz yetkililerinden Tom Hohler’i özel bir görüşmeye davet ettiği, ancak İngiltere’nin müttefiklerinin bu davetten rahatsız olacaklarım düşünerek Hohler’e, Curzon’dan talimat almadan Padişahın bu çağrısına olumlu yanıt vermemesini söylemiştir.

Çanakkale Olayı adlı kitabın yazan David Walder bu durumu, “Yenik Türkler o derece işbirlikçi idiler ki, bundan dolayı işgal güçleri güç durumda kalıyordu” diyerek açıklamıştır.

Padişah Vahdettin’in “basiretsizlik” ve “çaresizlik” içinde İngilizlere yalvarıp yakarması, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nden Tom Hohlar’in dikkatini çekmiştir. Hohler, 5 Aralık’ta, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası Şefi George Kidston’a yazdığı bir mektupta bu durumdan yararlanılmasını istemiştir:

“Burasının (İstanbul’un) Türkler tarafından yönetilmesine son vermek için şimdiki koşullardan yararlanılmazsa çok yazık olacaktır. Bu kenti, sözünü edebileceğimiz herhangi bir yönetim altında görmeye hazırım; yeter ki bu Türk yönetimi olmasın; çünkü bir domuz ahırını bile yönetecek yetenekte değillerdir. Türkler büsbütün yenilmiş olduklarım iyi biliyorlar… Örgütleri parçalanmış, bozguna uğramıştır; kendileri ise sefalet içindedir… İstanbul, işgal günleri yaşıyor. Buradaki yönetim, her İngilizi tiksindirecek kadar aşağıdır.”

İşte Vahdettin, çok aşağılık bir şekilde, “Türklerin bir domuz ahırını bile yönetecek yetenekte olmadıklarını”düşünen bu İngilizlerin “hoşgörüsünü” kazanacağını düşünmüştür.Ne yaman düşünce! 

***

İşte böyle değerli okur ,

Tek adam sultasının , padişahlığın hüküm sürdüğü bir ülkede , Müttefikler tek adamı , padişahı teslim almış ve Vahdettin’i aşağılayarak kullanıyorlardı . Hatta İngiliz’lerin İstanbul’u işgal sürecinde görevli İngiliz komiser Londra’ya çektiği telgrafta şöyle yazıyordu ;

“İş başına öyle kişileri getiriyoruz ki dindar ve inançlı görünerek bizim çıkarlarımıza hizmet edecekler !!! ” 

Ve işbirlikçiler her dönemde var oluyordu …

Ve ,

Büyük asker , fedakar komutan Gazi Paşa bu oyunların tamamını bozuyordu..

Devam edecek
Naci Kaptan / 10.02.2019

KAYNAKLAR

https://tr.wikipedia.org/wiki/VI._Mehmed
https://tr.wikipedia.org/wiki/İzmir%27in_İşgali
https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=333740
https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/emperyalizmin-vahdettin-deneyi-1730527/
This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, EĞİTİM, KÖY ENSTİTÜLERİ, SİNAN MEYDAN, Tarih, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *