Amerika’nın Gizli İktidarı : Rockefeller ve CFR Krallığı Başkan Wilson’ın Akıl Babası CFR Kuruluşuydu

Amerika’nın Gizli İktidarı :
Rockefeller ve CFR Krallığı

Başkan Wilson’ın Akıl Babası CFR Kuruluşuydu

20. yüzyılın başına gelindiğinde, Amerika’daki pek çok entellektüel, yayılmacı politikayı benimsiyordu. Ancak Amerikalıların bir bölümü, Püriten-Yahudi geleneğinden kaynaklanan yayılmacı politikaya karşı çıkıyor ve Amerika’nın da dünyanın hemen hemen bütün diğer ülkeleri gibi asıl olarak kendi sorunlarıyla uğraşması gerektiğini, başka toplumların içişlerine karışmak gibi bir “misyon” ya da hak sahibi olmadığını söylüyordu. Bu görüşü savunanlar “isolationist” (izolasyoncu), Amerikan yayılmacılığını savunanlar ise “internationalist” (uluslararasıcı) olarak tanımlanıyordu. “İzolasyoncu”larla, “uluslararasıcı”lar arasında onyıllarca süren tartışma, 1917 yılında ikinci grubun zaferiyle sonuçlanıyordu. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen doğduğu tarih olarak da kabul ediliyordu.

O yıl, Başkan Woodrow Wilson, her ne kadar seçim öncesinde Amerika’yı savaşa sokmayacağını vaad etmiş olsa da, Amerika’nın I. Dünya Savaşı’na girmesi gerektiği ile ilgili olarak Kongre’ye çok önemli bir mesaj yolluyordu. Ve o tarihten sonra da Amerikan yayılmacılığı ülke dış politikasının asıl amacı haline geliyordu. Bugün Amerika’da izolasyoncu görüşü savunmaya devam edenlerin çoğu, Wilson’ı, Amerika’yı normal bir devlet olmaktan çıkarıp, “dünyanın başına bela” haline getiren adam olarak görüyordu. Söz konusu izolasyoncu entellektüellerin arasında birisi,Dan Smoot ise konuya daha farklı bir yaklaşım getirerek, Wilson’ın bu kararı kendi başına almadığını ve onun da “arkasında” birileri olduğunu yazıyordu. Smoot’un, CFR’yi konu edinen The Invisible Government (Görünmeyen Hükümet) adlı kitabında yazdığına göre, Amerika’yı savaşa sokan ve de kesin olarak yayılmacı yapan bu güç, CFR oluyordu.

Smoot, CFR’nin Wilson politikaları üzerindeki büyük etkisinden söz ederken, Wilson’un özel danışmanı Albay Edward Mendell House üzerinde çokça duruyordu. Çünkü rütbesinden çok daha büyük bir güce sahip olan House, CFR’nin önde gelen kurucularındandı ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahip bulunuyordu. Smoot, Wilson’ın ve House’un anılarından bu gerçeğin açıkça belli olduğunu anlatıyor ve şöyle diyordu: “House, Wilson’ın çoğu iç ve özellikle de dış politikalarını üretti, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol üstlendi ve Wilson’ın Dışişleri Bakanlığını büyük bir ustalıkla yönetti.” House’un Başkan üzerindeki olağanüstü etkisi, Britannica’nın İngilizce baskısında da şöyle vurgulanıyordu: “House, kabinede herhangi bir görev almayı reddetmesine rağmen, Wilson’un ‘sessiz partneri’ konumuna taşındı. Kabine ve Kongre üyeleri üzerindeki kişisel etkisi, Wilson’ın politikalarını denetlemesini sağladı. Özellikle dış politika konularında çok etkiliydi ve yakın ilişkiler kurduğu Avrupalı liderlerle birlikte Amerikan dış politikasını koordine etme şansını yakaladı.”

Wilson başbakanlık için seçilmeye çalışırken, ABD’yi savaşa sokmayacağını vaad ediyordu. Ancak yaptığı bunun tam tersi oluyordu. Amerika’yı hem savaşa, hem de 20. Yüzyılın akışını belirleyecek olan yayılmacı emperyalist çizgiye sokmuştu. Ancak bu kararı kendi başına almamıştı. Onu, Amerika’yı yayılmacı hale getirmesi için zorlayan “birileri” vardı. CFR’nin kuruluşunu da finanse eden bu “birileri”, “ırk bilinci” yüksek Yahudi bankerlerden başkası olamazdı. Bu bankerler, Amerika’nın açılmasını, “yayılmasını”, dünya politikasına egemen olmasını istiyorlardı. Haksız da sayılmazlardı; bu ülke zaten bu iş için tasarlanmamış mıydı? Böyle bir tablo karşısında, doğal olarak, “House’un gücü nereden geliyordu?” diye sormak gerekiyordu. Bu noktada, House’ın çok yakın ilişki içinde olduğu bazı New York bankerlerinin adlarını öğreniyoruz. Smoot, Albay House’un; Paul ve Felix Warburg, Otto H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman gibi büyük finansörlerle yakın ilişki içinde olduğunu, hatta bir anlamda onların Washington’daki temsilciliklerini yaptığını söylüyordu.[1] İşte House’un büyük gücü de arkasındaki bu sermaye desteğine dayanıyordu. House’un bu “banker bağlantısı” başka kaynaklarda da vurgulanıyordu. Örneğin, Amerikalı yazar George Sylvester, 1932 yılında yazdığı ve House-Wilson ilişkisini konu alan (Tarihteki En İlginç Dostluk: Wilson ve House) adlı kitabında şöyle diyordu: “Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller gibi dev finansörler, House’a çok güveniyorlardı. House, bu finansörler ile Beyaz Saray arasındaki aracıydı.”

İşte bu noktada çok ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz. Çünkü bu büyük bankerlerin çok önemli bir ortak özelliği vardı: İstisnasız hepsi Yahudi çıkıyordu! Encyclopaedia Judaica, söz konusu bankerlerle ilgili önemli bazı bilgiler veriyordu:

CFR ve Paul Warburg; Hamburg doğumlu bir Alman Yahudi’siydi, sonradan ABD’ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasına giriyordu. Yahudi bankerlerin geleneksel tavrına uygun olarak, bir başka Yahudi banker ailenin kızıyla, Kuhn, Loeb şirketinin sahibi Solomon Loeb’in kızı Nina Loeb ile evleniyordu. Serveti gittikçe büyüyordu. “Bilinçli” bir Yahudi; sayısız Yahudi örgütüne finansal destek sağlıyordu. Paul Warburg, ayrıca bir de “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır”şeklindeki ünlü sözüyle de tanınıyordu. Felix Warburg ise en az kardeşi Paul kadar “bilinçli” davranıyor, o da “ırk-içi” evlilik yaparak, Jacob Schiff’in kızı Frieda ile evleniyordu. Pek çok Yahudi örgütüne destek veriyor, Filistin’e yapılan Yahudi göçünü ve Siyonist hareketini destekliyordu. Filistin’deki Yahudi göçmenlere ve Kudüs İbrani Üniversitesine büyük destek çıkıyor, Siyonist lider ve ilk İsrail devlet başkanı Chaim Weizmann ile işbirliği içinde oluyordu.

Jacob Schiff, belki de söz konusu Yahudi bankerler içinde en önemlisi sayılıyordu. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan geliyordu. Babası Moses, Rothschildlar’ın ortağı oluyordu. Diğerleri gibi o da “ırk-içi” evlilik yapıyor ve Solomon Loeb’in diğer kızıyla evleniyordu. Antisemit politikaları nedeniyle düşman olduğu Çar’ın devrilmesi için elinden geleni yapıyor; 1904–1905 Rusya-Japonya savaşında Japonlara 200 milyon Dolar veriyordu. Rus Yahudilerini silah ve para yönünden desteklerken, Kerensky hükümetine yardım ediyordu. (Ayrıca Schiff’in Bolşeviklere de büyük yardım yaptığı da biliniyor.)“Yahudi olan hiçbir şey kalbime yabancı değildir” sözüyle tanınıyordu. Tüm dünyadaki Yahudi organizasyonlarına para yardımı yapıyordu. Talmud ve Tevrat eğitimini finanse ediyordu. Amerikan Başkanlarına Yahudiler lehinde hareket etmeleri için lobi yapıyordu. Özellikle de 1917 yılından sonra, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması çabasının güçlü destekçileri arasına giriyordu. Mortimer Schiff ise onun kardeşiydi ve her zaman ağabeyinin yolunu izliyordu.

Herbert H. Lehman; Amerikalı Yahudi banker, politikacı ve devlet adamı olarak tanınmıştı. Kısacası, Başkan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay House, söz konusu Yahudi bankerlerin, ya da “Yahudi önde gelenleri”nin adamıydı. Dolayısıyla House’ın Wilson’a yaptığı telkinlerin, gerçekte bu Yahudi liderlerin amaçları doğrultusunda olduğu kesinlik kazanmıştı. Bir başka deyişle, Wilson’ın gerçek akıl hocaları, devrin önde gelen Yahudileri olmaktaydı. Wilson’ın da böyle bir ilişkiye uygun bir düşünce yapısına sahip olduğunu, Püriten geleneğini izleyen bir Protestan olarak Yahudilere olağanüstü bir sempati duyduğunu ve“Ben, bir Protestan papazın oğlu olarak, Vaat edilmiş Topraklar’ın oranın gerçek sahiplerine verilmesine destek olmalıyım” dediğini de unutmamalıydı.

Wilson’ın patronlarına verdiği bir başka hediye:
FEDERAL RESERVE KANUNUYDU!

“Bu kanun yeryüzünde dev bir tröstün kurulmasına neden olacaktır… Kanun sayesinde bu tröst istediği şekilde ekonomiyi yönlendirme imkânı kazanacaktır.” Kongre üyesi Charles Lindberg’in, 22 Aralık 1913’te, Federal Reserve Kanunu Kongre’de görüşülürken yaptığı konuşmadan Wilson’ın Yahudi önderlerine verdiği hizmetleri konu edinmişken, Amerikan ekonomik sisteminin en önemli unsurlarından olan Federal Reserve sistemine değinmek gerekiyordu. Geçmek olmaz. Yahudi sermayedarların ABD’deki kesin ekonomik egemenliğini sembolize edenFederal Reserve Kanunu, 1913 yılında Kongre’den sağlanan politik destek sonucunda yasallaşıyordu. Bu tarihi kanunu hazırlayan (ve az önce “Siyonist” özelliklerinden söz ettiğimiz) Paul Warburg: başta ABD Başkanı Woodrow Wilson olmak üzere, güçlü politikacıları kullanıyordu. Amerikalı yazar Eustace Mullins, kanunun kabul edilişini şöyle anlatıyordu:

Federal Reserve Kanunu’nun hukuksal olarak geçerli kılmak için Yahudi bankacılar 1912’de ABD Başkanı Woodrow Wilson’ı seçmeyi başarmışlardı. Federal Reserve Kanunu, Glass-Owen Beyannamesi olarak Kongre’de yasallaştı. Owen’a, Federal Reserve Kanunu’nu Kongre’den geçirmesini emreden Paul Warburg ise: Bernard Baruch ve diğer finansörlerle birlikte akşam yemeği yiyerek başarısını kutladı. Bu şekilde, Amerika’da politik olarak serbest merkez bankaları sistemini savunan kitaplar yazan Warburg, Federal Reserve Kanunu’yla Amerikan Merkez Bankasının özelleştirilmesini sağlamıştı. Böylece federal fonların idaresi devletin denetiminden alınarak, bağımsız ‘Federal Reserve Bankaları’nın kontrolüne bırakılmıştı. Kanun, ABD’yi Federal Reserve Bank adı verilen birer merkez bankasına sahip 12 bölgeye ayırmıştı. Bu 12 Reserve bankası birbirinden bağımsızdı ve o günden bu yana Washington’daki Federal Reserve Board adı verilen federal örgüt tarafından yönetilip denetlenmeye başlanmıştı. Meydan Larousse, kanunun işlevini şöyle anlatmaktaydı: “Federal Reserve bankası, federal hazinede bırakılmış altın mevduatı belgelerine dayanarak veya federal hazineye ait değerler karşılığı olarak rehnedilmiş banknotlar çıkarır. Başlıca görevleri banka kredileri hacmini kontrol yoluyla ekonominin emrine verilen ödeme olanakları toplamını ayarlamaktır.”

Bu kanunla birlikte Amerikan sermayesinin toplandığı 12 Federal Reserve bankasının, yani ekonominin en önemli karar mekanizmasının denetimi, Paul Warburg’un kurucusu olduğu Federal Reserve Board örgütüne yani Siyonist Yahudilerin eline bırakılmış oluyordu. Kısa bir süre sonra bölgesel merkez bankalarının kontrolünü eline geçiren Warburglar, federal merkez bankalarının hisselerini bazı özel bankalar arasında paylaştırıyordu. Bu şekilde Amerikan merkez bankalarının yani para basma işleminin kontrolü Kongre’den alınarak özel bankaların, daha doğrusu Yahudi finansörlerin eline bırakılıyordu. Eustace Mullins, The Secrets of the Federal Reserve adlı kitabında, Federal Reserve sistemi sayesinde Amerika’nın da gizli bir “kontrollü ekonomi” düzenine geçtiğini ve böylece Albay House’un Yahudi patronlarından aldığı ekonomik totaliterizm hayalinin gerçekleştiğini söylüyordu. Federal Reserve Kanunu ile birlikte, bir grup ayrıcalıklı Yahudi Sermayedar, para basma yetkisini ustaca kullanarak inanılmaz kârlar elde ediyordu. Federal Reserve patronları 1913’ten beri para veya kredi olarak milyonlarca Dolar oluşturuyor ve bunu faizle hükümete ve halka borç olarak veriyordu. Böylelikle dünyanın en büyük ülkesi, aynı zamanda dünyanın en borçlu ülkesi konumuna geliyordu. Amerika’nın düzen-karşıtı yayın organı The Spotlight, Federal Reserve sisteminin yıkıcı etkilerini belgeleriyle anlatıyordu.

CFR bir ‘Rockefeller kuruluşuydu!’

Üstteki yorumların ardından açıklık getirilmesi gereken bir nokta vardır: CFR, üstte değindiğimiz Yahudi finansörler tarafından oluşturulmuştur; ancak CFR’nin denetimi, ilerleyen yıllarda bir başka büyük sermayedarın, Rockefeller ailesinin eline geçmiş bulunmaktadır. Bunun nedenine az sonra değineceğiz, önce kısa bir şekilde Rockefeller ve CFR ilişkisine göz atalım. Dan Smoot, CFR’nin güç ve etkisinin kurulduğu yıldan sonra istikrarlı bir biçimde arttığını yazmaktadır. Örgütün tarihindeki dönüm noktasını ise, 1927 yılı olarak aktarmaktadır. Çünkü 1927 yılında, CFR’yi finanse eden sermayedarların arasına çok önemli bir isim daha katılmıştır. Sonradan CFR’nin en büyük finansörü ve dolayısıyla arkasındaki asıl güç haline gelecek olan isim, ünlü “petrol kralı” Rockefeller ailesi olacaktır. 1929 yılında CFR, Rockefeller’ın verdiği para ile, bugünkü adresine taşınmıştır: The Harold Pratt House, 58 East 68th Street, New York City. 1930’lu yıllardan sonra Rockefeller’lar, CFR’ye iyice hâkim olacaktır. 1939 yılında, Konsey’in (CFR’nin) Dışişleri Bakanlığı adına araştırma ve tavsiyeler yapması için bir anlaşma yapılmıştır. Rockefeller Vakfı, bu çalışmaların giderlerini üstlenmeyi kararlaştırmış, o tarihten sonra da Rockefeller’lar, CFR’nin en büyük maddi destekçisi olmuşlardır. 1940–1945 yılları arasında Rockefeller’ların Konsey’e akıttığı para milyonlarca Dolardır. (O yıllarda Konsey’in başkanlığına getirilen Isaiah Bowman’ın Yahudi oluşu da unutulmamalıdır.) 1945 yılında San Francisco’da Konsey’in gücünü belgeleyen önemli bir gelişme yaşanmıştır. Birleşmiş Milletler toplantısına katılan ABD delegasyonundaki 40’ın üzerindeki isim CFR üyeleri arasından atanmıştır. CFR üyelerinin en etkini ise Nelson A. Rockefeller olmaktadır.

CFR; ABD’nin Derin Devletini Oluşturuyordu!

Amerikalı Yazar Eustace Mullins, “The World Order” adlı kitabının başlarında, “Bu kitapta adı geçen hemen her ünlü Amerikalı CFR üyesidir, bu yüzden her seferinde bunu tekrarlamayı gereksiz görüyorum” diyecektir.

Gerçekten de CFR üyelerinin listesi, neredeyse Amerikan politikasının “Who’s Who” (Kim Kimdir)i gibidir. Henry Kissinger’dan John McCloy’a, Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’den Eisenhower’ın Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’a, eski CIA Başkanı ve mason Allen Dulles’dan, Dean Acheson, George Kennan’a kadar pek çok ünlü isim, CFR üyesidir. Öyle ki, The Rockefeller Syndrome adlı kitabında Ferdinand Lundberg’in belirttiğine göre: “CFR ile bağlantısı olan insanlar, Amerika pazarlarında mülkiyete sahip olanların neredeyse hepsidir!”

Dan Smoot, Invisible Government (Görünmez Hükümet) adlı kitabında, CFR’nin ABD’nin dış politikalarının oluşumundaki büyük etkisini detaylı olarak anlatmıştır. Buna göre CFR, yalnızca üst kademedeki yönetici elitleri bünyesine alıp yönlendirmekle kalmamış, dış politika ile ilgili kurumların büyük bölümünü kontrol altına almıştır. Amerika’da dış politika ile ilgili diğer pek çok dernek ve kurum da, CFR’nin denetimi altındadır. Amerikan dış politikasındaki büyük etkileri ile bilinen “think-tank”lar (politika üretme kurumları) ise gerçekte CFR’nin alt komisyonları gibi çalışmaktadır. Eustace Mullins, CFR ve think-tank’lar arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: “CFR basın üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Kurum, basındaki üyeleri sayesinde, büyük gazeteleri bir sosyal kontrol mekanizması olarak kullanabilmektedir. Denetlediği kabul edilen basın organları arasında; New York Times, Washington Post, Time, Newsweek, Life, New York Post, New York Herald Tribune, gibi dev isimler sayılabilir.”

Tüm bunların yanında CFR, aynı İngiltere’deki Chatham House gibi masonlukla da çok içli-dışlı vaziyettedir. Her iki örgütün de önde gelen üyeleri, aynı zamanda ülkelerindeki mason localarına üyedirler. CFR’nin; Harry Truman, George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerin yanında daha pek çok üyesi bir taraftan da locaların müdavimidirler. Kısacası CFR, ya da “Dış İlişkiler Konseyi”, Yahudi önde gelenlerinin “dünyaya egemen olma” hedefine ve bu hedefin sistematize edilmiş hali olan Mesih Planı’na uygun bir aygıt konumundadır. CFR’nin aldığı kararlar, Amerikan çıkarlarını, dolayısıyla da ülkedeki Yahudi sermayesini korumak doğrultusundadır. Vietnam savaşından, Latin Amerika müdahalelerine kadar pek çok dış politika kararı, CFR’nin Yahudi sermayesini koruma misyonuyla yakından alakalıdır. Konsey’in Ortadoğu politikası ise, elbette tümüyle İsrail çıkarlarının savunulmasına odaklanmıştır.

Watergate skandalını Yahudi Sermayesi tertipliyordu!

Amerikan yakın tarihindeki sansasyonel olayların başında kuşkusuz Başkan Richard Nixon’ı istifa etmeye götüren Watergate skandalı yer alır. Skandal, özet olarak, 1972 seçimleri sırasında Cumhuriyetçi Parti’nin rakip Demokrat Parti’nin Watergate’teki merkezini gizlice dinlemesi ve bunun ortaya çıkmasıdır. Güya Nixon’nun bilgisi dahilinde silah satışı yasak olan İran’a gizli silah sevkiyatı yapılmıştır. Başkan Nixon, uzun süre kendisinin bu olaydan haberdar olmadığını öne sürmüş ama Watergate olayının patlak vermesinden 26 ay sonra istifa etmek zorunda kalmıştır. Watergate özet olarak budur, ancak skandalın bir de anlatılmamış hikâyesi vardır. Ve bu hikâyenin merkezinde çok önemli bir güç, yani İsrail lobisi ve çok önemli isim, İsrail lobisinin kıdemli temsilcisi Henry Kissinger yer almaktadır.

Amerikalı Ortadoğu uzmanı Richard Curtiss, editörü olduğu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Watergate’e uzanan yolun bulanık görüntüsünü aydınlatan bir makale yazıyordu. Curtiss’e göre, olayın kökeni Nixon’ın 1968–1972 arasındaki ilk dönemine dayanıyordu. 1968 seçimlerinde Nixon Demokrat rakibi Lyndon B. Johnson’ı, yani o ana kadar Amerikan tarihindeki en İsrail-yanlısı Başkan’ı yenerek Beyaz Saray’a oturmuştu. O sıralarda dış politika konularının en önemlisi Ortadoğu idi. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda çok büyük bir Arap toprağı işgal etmişti ve Birleşmiş Milletlerin ünlü 242 sayılı kararına rağmen bu topraklardan çekilmeye de hiçbir şekilde yanaşmıyordu. Amerika Johnson yönetimi sırasında İsrail’in bu mütecaviz tutumunu kayıtsız şartsız destekliyor ve Yahudi Devleti’ni, işgal ettiği topraklardan geri çekilmemesi için cesaretlendiriyordu. Şimdi gözler Nixon yönetimine çevriliyordu. Çünkü Yahudi oylarına rağmen Beyaz Saray’a oturuyordu. Yahudilerin büyük çoğunluğu oylarını kadim dostları Johnson’a hediye ediyordu. “Acaba Nixon Yahudilere verilen haksız ve sınırsız desteği kesecek miydi?” kuşkusu doğuyordu.

Nixon bu konuda kesin bir tavır koymuyordu. Ancak kurduğu hükümette bu konuda iki ayrı kanat oluşuyordu. Bir taraf, Nixon’ın Dışişleri Bakanlığı görevine getirdiği William D. Rogers tarafından temsil ediliyordu. Eskiden Eisenhower yönetiminde çalışmış olan Rogers, Amerika’nın Ortadoğu’da tarafsız bir politika izlemesini ve İsrail’i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlamasını savunuyordu. Ancak yönetimde bir de karşı taraftan önemli bir temsilci bulunuyordu. Bu kişi, uzun süredir Nelson D. Rockefeller’ın “sağ kolu” durumunda olan bir Harvard profesörüydü: Henry A. Kissinger. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, gizli-Yahudi olan Rockefeller’ın desteği sayesinde yükseliyor, CFR’ye üye oluyor ve iyi bir siyaset bilimci olarak ün yapıyordu. Nixon, biraz da Yahudi lobisini memnun edebilmek amacıyla, Kissinger’a Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini teklif ediyordu. Richard Curtiss, bu teklifi, Ortadoğu’daki muhtemel bir barışın suya düştüğü an olarak nitelendiriyordu. Nixon’ın birinci döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers İsrail’i rahatsız eden bir Ortadoğu planı hazırlıyordu. İsrail’in yönetimdeki temsilcisi olan Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ise bu planı uygulatmamak için elinden geleni yapıyordu. Sonuçta kazanan Kissinger oluyor ve Rogers tasfiye ediliyordu. Ancak Kissinger ve diğer İsrail taraftarları, bununla kalmayarak, İsrail’i rahatsız etmeye başlayan Başkan Nixon’ı da kara listeye alıyordu. Ve sonunda Watergate skandalını hem planlayarak, hem Nixon aleyhine pazarlıyor ve İsrail’e tam destek vermediği için onu harcıyordu!

Chatham House, Kürt Devleti ve uyuşturucu ticareti bağlantıları özenle gizleniyordu!

Chatham House, bugün de İngiltere dış politikasında büyük bir etkiye sahip olmasına rağmen Türkiye’de pek bilinmiyordu. Ama her ne kadar Başbakan Tansu Çiller’in danışmanlarından birisi, bu bilgisizliğin bir sonucu olarak Chatham House’ın adını duyunca “whose house is that?” (kimin eviymiş o ev?) demişse de, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Chatham House’ın öneminin farkında bulunuyordu. O nedenledir ki, Cumhurbaşkanı “Bir Kürt Devleti olgusu geliyor, hazırlıklı olmak lazım…” dedikten sonra, “… Bayan Mitterand ve Lord Awebury, İngilizlerin think-tank kuruluşu olan Chatham House’da açıkça Kürt Devleti’ni savunmuşlardı. Bunun belgeleri de vardı. İngiltere Dışişleri Bakanı Hurd’e söyledim. Dışarıda başka, kendi aralarında başka konuşuyorlardı. Irak’ta bir Kürt Devleti olayı geliyor. Buna hazır olmalıyız, bu konuda her ihtimali göz önünde bulundurmalıyız” şeklinde bir açıklama yapmıştı.[2]

Evet, Chatham House, kurulduğundan bu yana, İngiltere dış politikasında büyük bir etkiye sahiptir. Ünlü İngiliz politikacılarının büyük kısmı Chatham House’a üyedir.

Kuruluşun 1934 yılı üye listesi; Başbakan Sir Austin Chamberlain, Dışişleri Bakanı Harold MacMillan, Maliye Bakanı Lord Privy Seal, Northumberland Dükü Lord Eustace Percy gibi önemli isimleri içermektedir. 1942 yılı üye listesinde ise; Reuters Başkanı Sir Roderick Jones, G. M. Gatheren-Hardy, North British Borneo Şirketi Başkanı ve Paris Konferansı’nda İngiliz maliye temsilcisi olanSir Andrew McFadyen, Lazard Bros. adlı Yahudi şirketinin yöneticisi Lord Brand, Dışişleri eski Bakanı Lord Derby, Amerika eski büyükelçisi Phyllis Lanhorne, Bank of England’ın başkanı George Gibson, Hambros Bank’ın sahibi John Hambro ve Lord Cromer gibi isimler görülmektedir.

Eustace Mullins’in bildirdiğine göre, RIIA bu yıllarda da Rothschild hanedanı tarafından finanse edilmektedir. Rothschild’ler, Sir Abe Bailey ve Bir Alfred Beit kanalıyla, kuruluşa yılda en az 100 binlerce Dolar vermektedir. Mullins, ilerleyen yıllarda, Rockefeller’ların da örgütün finansmanına büyük katkıda bulunduğunu belirtmektedir. Chatham House, gücünü daha sonraki yıllarda da, günümüze kadar koruyagelmiştir. Bu örgüte, Arnold Toynbee gibi isimlerden, Bosna-Hersek’te sözde “arabuluculuk” yapan ve Sırp taraftarı tutumuyla tanınan Lord Carrington ve Lord Owen’a kadar pek çok önemli kişi üyedir.

Örgütün önemli “faaliyet”lerinden biri de uyuşturucu ticaretiyle olan bağlantısıdır. Amerika’da Executive Intelligence Review (EIR) adlı grubun yayınladığı ve tüm dünyadaki uyuşturucu trafiğini konu edinen Dope Inc. (Uyuşturucu Şirketi) adlı kitapta, Chatham House’ın uyuşturucu ağındaki önemli rolü uzun uzun anlatılmıştır. Kitapta, Chatham House’ın Uzak Doğulu afyon lordları ile kurduğu bağlantılar detaylı olarak yer almıştır. Örgütün, uyuşturucu bağlantısı bilinen Hong Kong ve Shanghai bankalarıyla ve ünlü uyuşturucu şebekesi Jardine Matheson’la ortaklaşa gerçekleştirdiği afyon satışları yazılmıştır.[3] Buna göre, Chatham House, Uzak Doğu ile ilgili kolu olan Institute for Pacific Relations (IPR) kanalıyla, uyuşturucu alım-satımı yaparak, kuruluşun yöneticileri bu yolla büyük kazançlar sağlamıştır. Ayrıca bu kitapta, Amerikan Senatosu tarafından konuyla ilgili olarak yapılan bir araştırmanın sonucunun da Chatham House-uyuşturucu ticaretini ortaya koyduğu şöyle aktarılmıştır:

Institute for Pacific Relations’la (IPR) ilgili olarak yapılan Senato soruşturması, RIIA’nın (Chatham House) dolaylı yollardan uyuşturucu ağı ile ilişki içinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. Daha sonra toplanan McCarran Komitesi de, IPR Genel Sekreteri William Holland’ın uyuşturucu bağlantısını kanıtlamıştır. Yahudi asıllı William Holland, 1946’da IPR’nin başına geçmeden önce, Çin’de uyuşturucu mafyası ile ilişki kurmuşlardır. Bunun ardından Holland; Royal Institute yönetimi tarafından IPR’nin başına getirildi ve uyuşturucu mafyasıyla bağlantı için kuryelik yapmaya başlamıştır.[4]

“GUSH EMUNİM” ne oluyordu?

Likud ve İşçi Partileri ‘İsrail’in İyi Polis-Kötü Polis rolünü oynamaktadır.
Bunların arkasında, Kabalist hahamların yönettiği Gush Emunim tarikatı vardır.

Geçmiş Amerikan yönetimlerinde Ortadoğu ile ilgili birçok görev almış olan eski bürokrat Richard Curtiss, editörü olduğu dergisinde Ortadoğu’daki FKÖ İsrail barışından söz eden “Barış Sürecini Öldüren İyi Polisler ve Kötü Polisler” başlıklı bir makale yazmıştır. Curtiss’e göre İsrail ve Filistinliler arasındaki “barış süreci” İsrail’in “iyi ve kötü polisleri”nin işbirliği ile akamete uğratılmıştır.[5] Richard Curtiss’e göre, İsrail politikacıları 1940’lı yıllardan bu yana tüm dünyaya bu oyunu oynamışlardır. İyi polis rolünü solcu ve laik İşçi Partisi, kötü polis rolünü ise sağcı, dindar ve şovenistLikud Partisi oynamaktadır. Bu, önyargılı ve biraz da uçuk bir komplo teorisi sanılmamalıdır. Aksine, Curtiss’in dediği gibi, İsrail’in siyasi tarihi hakkında yapılacak dikkatli bir gözlem bizi ister istemez bu sonuca ulaştırmaktadır.

Curtiss’e göre, iyi polis-kötü polis taktiğinin ilk örnekleri, henüz İsrail Devleti’nin kurulmadığı 1940’lı yıllarda başlamıştır. İsrail’i kurabilmek için mücadele eden Siyonist hareketin içinde, iki ayrı fraksiyon vardı. David Ben-Gurion ve Chaim Weizmann’ın önderliğindeki sol eğilimli Dünya Siyonist Örgütü (WZO) Siyonist hareketin asıl temsilcisiydi. WZO’dan 1920’lerin sonunda ayrılan Vladimir Jabotinsky’nin kurduğu sağ-kanat Siyonist hareket ise Siyonist Revizyonizm olarak tanınmıştır ve WZO’ya göre daha radikal, daha şiddet yanlısıdır. 1930’lu yıllarda Revizyonistler Filistin’deki Araplara ve (göstermelik olarak da) İngilizlere karşı savaşmak için askeri birlikler kurmuşlardır. Bunların en önemlisi Irgun terör yapılanmasıdır. Bir süre sonra Irgun içinden Avraham Stern’in önderliğindeki bir fraksiyon ayrılmış ve Lehi ya da Stern adıyla bilinen bir ikinci örgüt oluşturmuşlardır. Stern grubunun üç liderinden biri, 1980’lerin sonunda İsrail’de Başbakan koltuğuna oturacak olan Yitzhak Şamir adlı terörist bir militandır. Stern grubu, 1941 yılında Naziler’le askeri bir ittifak yapma girişiminde bulunduğu ortaya çıkmıştır.

İsrail tarafından uygulanan iyi polis-kötü polis oyununun bir örneği de “Yahuda ve Samiriye”de, yani Batı Şeria’da inşa edilen Yahudi yerleşim birimleriydi. Bu konuda Batı medyasında sık sık öne sürülen bir propaganda ilginçtir. Buna göre, yerleşim birimleri Likud Partisi’nin eseridir, buna karşılık daha “ılımlı ve barış yanlısı” olan İşçi Partisi, yerleşim birimlerine taraftar değildir… Oysa bu telkin de gerçeğin köklü bir biçimde çarpıtılmasından ibarettir. 22 yıl ABD Kongresi’nde Temsilciler Meclisi ve Senato üyeliği yapmış olan Paul Findley, bir makalesinde bu konuya değinmiş ve İşçi Partisi’nin yerleşim birimleri hakkındaki politikasının içerik olarak Likud politikalarından farklı olmadığını belirtmiştir. Findley’e göre, iki parti arasındaki tek fark, stil ve taktikten ibaretti, Likud liderleri amaçlarını dosta-düşmana duyururken, İşçi Partisi daha sessiz ve aldatıcı bir yol izlemişti. Ancak polislerin şefleri olması gerekirdi. Kutsal Topraklar’ı elde etme hedefine ve dolayısıyla Mesih Planı’na sıkı sıkıya bağlı olan İşçi ve Likud partilerinin de şefleri vardı, ama gizlenmekteydi. Mesih Planı’nın gerçek uygulayıcısı olan ve bu Plan uyarınca İşçi ve Likud partilerini yönlendiren bu şef, kuşkusuz Plan’ı 500 yıldır yürüten Kabalacılardan başkası değildi.

İsrail Devleti ve Mesih Planı beraber yürüyordu!

Mesih’in gelişini hazırlamak misyonunu üstlenenler, Kabalacılardır. Yahudi mistik geleneği olan ve büyüyle özdeşleşmiş bulunan Kabala, Hahamlar tarafından “tarihin akışını değiştirmek” ve Mesih’in gelişi için gerekli şartları oluşturmak için bir araç olarak kullanılmıştır. Ve Kabalacılar gerçekten de Mesih’in gelişini sağlamak için uzun bir mücadele başlatmışlardır. Bu maksatla Gush Emunim Tarikatını kurmuşlardır. Ancak Kabalacılar, çoğu kez ortada gözükmezler ve yapılması gerekenleri, Yahudi toplumundaki sadık bağlılarına yaptırırlar. Bu nedenle Mesih Planı’nın birçok aşamasında doğrudan Kabalacılara rastlayamazsınız. Bununla birlikte, eğer Yahudilerin gerçekleştirdiği bir eylem gerçekten Mesih Planı’nın bir aşamasıysa, mutlaka görünmez bir yerde, “perde arkası”nda Kabalacılar vardır ve hareketin genel stratejisini de onlar hazırlamaktadır. Siyasi Siyonizm, bunun bir aşamasıdır. Kalisher ve Alkalay gibi iki Kabalacının çizdiği rota, Herzl, Weizmann, Ben Gurion gibi “laik” Siyonistlerce aynen uygulanmıştır.

Gush Emunim İsrail’deki görünmez iktidar sayılıyordu!

“İsrail’de kimse Gush Emunim’in beyanatlarını hafife alamaz.”
– (Noam Chomsky, Kader Üçgeni, s. 200)

Gush Emunim denen Siyonist tarikatın Kabalist hahamlarının, sadece fanatik Yahudilerle değil, aynı zamanda İsrail’in dindar olmayan kesimleriyle de çeşitli ve etkili yolları kullanarak “sessiz bir ittifak” kurmuş olması, onlara aynı zamanda büyük bir politik güç de kazandırmıştır. Gush Emunim, bu politik gücünü değişik kanallardan sağlamıştır. Öncelikle, dindar olmayanlarla çok iyi anlaşabilen Emunim, İsrail’in iki büyük partisi, yani İşçi Partisi ve Likud koalisyonu üzerinde büyük bir etkiye sahip durumdadır. İsrail’in üçüncü büyük partisi olan Tehiya ise, doğrudan Gush Emunim’in bir uzantısıdır ve Knesset’te (parlamento) Gush Emunim’in temsilciliğini yapmaktadır. Gush Emunim Tarikatının başında, şeytanla ilişkiye girip emir aldığını söyleyen Kabalist Haham Kâhinler bulunmaktadır.

Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited adlı kitabında Gush Emunim‘in, İsrail devletinin politikaları üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu detaylarıyla anlatır.

Ancak Rubinstein’ın belirttiğine göre, bu etkinin büyük bir bölümünü, kolaylıkla gözlemlemek imkânsızdır. Çünkü Gush Emunim, sahip olduğu gücünün çoğunu, doğrudan kendine bağlı olan siyasi oluşumları kullanarak değil, İsrail’in iki büyük partisini, (Likud ve İşçi Partisi) belirli konularda yönlendirerek ortaya koymaktadır. Topluma ise, halkın çoğunluğundan destek görebilecek popüler bir resmi ideoloji üreterek ulaşır. Bu nedenle Gush Emunim’in gücü büyük ölçüde gizli kalmaktır. Yahudi Yazar Ehud Sprinzak da aynı konuya dikkat çekerek “Gush Emunim’in görünmez krallığı”na vurgu yapmaktadır. Gerçekten de Gush Emunim, İsrail toplumunun büyük bölümünü belirli konularda yanına çekebilen bu ilginç stratejisi sayesinde, İsrail’in iki büyük partisini de etkisi altına almıştır. Gush felsefesinin Likud üzerinde büyük bir etkisi olduğu zaten tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü sağcı Likud bloku, zaten Gush Emunim’in temsil ettiği dinci-milliyetçi çizgiyi savunmaktadır. Mehanem Begin, Ariel Şaron, Yitzhak Şamir gibi Likud liderleri, Gush Emunim’e çok yakın olduklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Gush Emunim’in “Yahuda ve Samiriye’nin Yahudileştirilmesi”, yani işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudi yerleşim bölgeleri kurulması hedefi, 1977’den 1992’ye kadar 1986’daki “Ulusal Birlik” koalisyonu hariç iktidarda kalan Likud’un en önem verdiği konuların başındadır. Gush Emunim Tarikatının kurdurduğu yerleşim bölgelerinin açılış törenlerine katılan Begin, Şaron ve Şamir gibi Likud liderleri, Gush liderleriyle ortak çalışmışlardır.

Asıl ilginç olan, Gush Emunim’in yakın geçmişte İşçi Partisi üzerinde de belirli bir etki elde etmiş olmasıdır. Araştırmacı Amnon Rubinstein konuya dikkat çekerek, genel propagandanın aksine, Gush Emunim’in “ılımlı ve laik” olarak bilinen İşçi Partisi üzerinde önemli bir etkisi olduğunu yazmaktadır. Rubinstein’a göre, “Gush’un İşçi Partisi üzerindeki etkisi kesinlikle küçümsenemez. Birbirini izleyen İşçi Partisi kabinelerinin hepsine kendi düşüncelerini empoze etmişler ve kritik konularda hükümeti yönlendirmişlerdir.” 1974–1977 döneminde, İşçi Partisi liderlerinin hepsinin yanlarında Gush Emunim’den birer temsilci yer almıştır: Başbakan Yitzhak Rabin, Gush Tarikatı destekçisi Ariel Şaron’u özel danışman olarak yanına almış; Savunma Bakanı Shimon Peres de Gush’a bağlı olan Tehiya Partisi’nin lideri olan Yuval Ne’eman’ı baş danışman yapmıştır. Dışişleri Bakanı Yigal Allon ise (Arap karşıtı fanatizmiyle ünlü olan) Haham Moşe Levinger’le çok yakındır. Bu bir tesadüf değil, Gush Emunim’in İşçi Partisi üzerindeki gücünün bir yansımasıydı.[6] Peki, Gush Emunim’in Mesih Planı’ndan kaynaklanan stratejileri neleri kapsamaktadır?

Gush Emunim’in Kutsal Toprak Haritası: Nil’den Fırat’a Uzanıyordu!

Tamamına yakını, Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook‘un Kudüs’teki Merkaz Harav adlı Yeshiva’sında Kabala dersleri almış olan Gush Emunim hahamları, hemen her politik gelişmeyi kehanetler çerçevesinde yorumlamaktadır. Buna göre, İsrail’in BM Güvenlik Konseyi tarafından saldırganlığı nedeniyle kınanması, Kutsal Kitap’ta anlatılan Jacob ve Esau arasındaki çatışmanın yeni bir örneği sayılmalıdır; Araplarla süren savaş ise, Isaac ve Ismael arasında Yahudi kaynaklarına göre yaşanmış olan mücadelenin bir parçasıdır. Kuşkusuz yerine getirilmesi gereken en büyük kehanetlerden biri de, Vaadedilmiş Topraklar’ın tümünün ele geçirilmesi olmaktadır. Çünkü Yahudi inanışına göre, Mesih geldiğinde tüm Vaadedilmiş Topraklar, onun kuracağı Krallık altında toplanacaktır. Bu, daha açık bir ifadeyle, tüm Vaadedilmiş Topraklar’ın işgal edilmesi anlamını taşımaktadır. Kabalacılar’ın politik uzantısı olan Gush Emunim’in de elbette bu yönde bir planı olmalıdır ve nitekim vardır.

Ama önce Vaadedilmiş Topraklar’ın neresi olduğunu belirlemek lazımdır. Bu topraklar, acaba sadece Filistin toprakları mıdır? Yoksa daha büyük bir alanı mı kapsamaktadır?… Ehud Sprinzak, Gush Emunim’in Vaadedilmiş Topraklar’dan neyi anladığını şöyle açıklamıştır:“Gush ideologları ‘İsrail’in tam ve eksiksiz toprakları’ndan söz ederlerken, 1967 sonrası sınırları değil, (Tanrı ile yapılan) Ahit’te İsrail oğullarına verilen ve Tekvin 15 Bab’da bildirilen sınırları esas almaktadır.” Buna göre, Yahudilere vaat edilmiş olan topraklar, Mısır ırmağı (Nil) ile Fırat arasında uzanmaktadır. Sina yarımadası, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün topraklarını ve hatta Türkiye’nin bir bölümünü (Fırat’ın güneydoğusu) içine alan, yani Ortadoğu’nun oldukça büyük bir bölümünü kaplayan bu harita, ilk bakışta oldukça çılgın bir proje sanılmaktadır. Acaba gerçekten Gush Emunim ve onun etki altına aldığı terörist İsrail liderleri böylesine dev bir coğrafyaya yayılmayı amaçlamış mıdır? Evet! Bütün hazırlık ve hırçınlıklar bu amaca yönelik adımlardır.

Siyonizm’in ve Yeni Seküler Düzen’in Sonu Yaklaşıyordu!

İsra Suresi‘nin hemen başında yer alan ayetlerde, Yahudilerin yeryüzünde iki kez büyük bir bozgunculuk çıkaracaklarını, ancak her ikisinin sonunda da Allah’ın üzerlerine göndereceği güçlü bir topluluk tarafından cezalandırılacakları anlatılmaktadır. Bu iki büyük bozgunculuktan birincisinin: Yahudilerin Hz. İsa’yı öldürtmeye kalkmalarıyla doruğa vardığını ve Romalıların Kudüs’ü yerle bir edip yıkarak ve direnen Yahudilerin çoğunu “sokakların arasına girip arayarak” öldürdüklerini yazmıştık. İkinci büyük bozgunculuk ise Yahudilerin Mesih Planı’nı tasarlamaları ile başlamış, gelişip güç kazanmış ve içinde bulunduğumuz çağda zirveye ulaşmıştır. Ve bu ikinci bozgunculuk da, ayetin ifadesine göre, büyük bir cezalandırma ile sonuçlanacaktır. Bu ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

“Biz Kitapta (Levhi Mahfuz’da -kader programında-, olacakları önceden bildiğimizden) İsrailoğullarına şu hükmü verdik: “Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa (çok yaygın ve azgın bir fesat) bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle böbürlenip şımaracaksınız. (Ekonomik, askeri ve siyasi gücü ele geçirecek ve bölgeye hükümran olacaksınız. Ne var ki bununla şımaracak haksızlığa ve ahlaksızlığa başlayacaksınız).” Nitekim (bunlardan) ilk vaid (birinci azgınlığınızı cezalandırma vakti) geldiği zaman güç ve şiddet sahibi kullarımızı (İslam kaynaklarında Buhdunnasr, batılılarca Nabukadnezar denen komutanı ve ordularını) üzerinize gönderdik de sizi evlerin aralarına kadar girip araştırıp (buldular, yurtlarınızı ve zulüm saltanatlarınızı yıktılar). Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü (ve tarihte aynen gerçekleşmiş bulunmaktaydı.) Sonra onlara karşı size tekrar “güç ve kuvvet sağladık-sağlayacağız”, size mallar ve çocuklarla destek çıktık-çıkacağız, (karşılıksız Dolar ve masonik organizasyonlarla Siyonist sömürü saltanatını kuracaksınız) ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık-kılacağız. (BM ve NATO’yu güdümünüze alıp söz sahibi olacaksınız). İşte (böyle bir durumda) şayet iyilik (ve adalet) yaparsanız kendi menfaatinize olacaktır. Yok, eğer kötülük (ve zulüm) yaparsanız, o da kendi aleyhinize sonuçlar doğuracaktır. Ey Siyonist Yahudiler) Umulur ki (Hakk ve adalete yönelir, küfür ve zulmü terk edersiniz diye) Rabbiniz size merhamet edip (uyarıyor), fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirler için bir kuşatma yeri (zindan) kılmışızdır.”[7]

İşte görüldüğü gibi bu bozgunculuğun bir de karşılığı vardır ve bu karşılık Yahudiler açısından hiç de hayırlı olmayacaktır. Üstteki ayete göre, ikinci bozgunculuğun sonucunda,“Allah’ın zorlu kulları”(ve İnşallah kahraman Türk Orduları) İsrail’e saldıracak, Kudüs’e girecek, Tapınak’ı dağıtacak ve sokakların arasına kadar girip Yahudileri araştırıp bulacaktır. Bu işi ilk kez yapan “zorlu kullar” Romalılardı. (Allah’ın kulu olmak için Müslüman olmaya gerek yoktur; kâfirler de, bilincinde olmamalarına karşın, Allah’ın kuludurlar). İkinci kez yapanlar ise hem bugünün siyasi tablosundan, hem de birçok hadislerden anladığımıza göre, Müslümanlar olacaktır. Mehdi ve ordusunun Kudüs’e ulaşacağını ve düşman Yahudileri köşe-bucak arayacaklarını haber veren hadislerde anlatılan olay, İsra Suresi’nin 7. ve 8. ayetlerinde haber verilen fetihle aynı olaydır. En doğrusu Allah katındadır. Aynen, ahir zaman fitnesinin, yani Deccalizmin, Siyonist Yahudiler eliyle yeryüzünde çıkardığı büyük fesatlık ve fitnelerin, yani Yeni Seküler Düzen’in(Novus Ordo Seclorum)la aynı şey oluşu gibi algılanmalıdır. Dikkat edilirse, İsra Suresi’ndeki: Yahudilerle ilgili ayetlerin başında, “Kitapta İsrail oğullarına şu hükmü verdik…” şeklinde buyrulmaktadır. Yani tüm bu olaylar, Allah’ın izni ve takdiri ile ve imtihan hikmetiyle yaşanmaktadır. Ancak bu noktada göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir gerçek daha vardır. Bir ayette şöyle bildirilir: “Bunlardan önceki (zalim)ler de (mü’minlere) tuzak kurmuşlar (şeytanca hile ve hesaplar yapmışlar)dı. Fakat bütün tuzaklar Allah’ındır. (Allah kâfirlerin oyunlarını boşa çıkaracaktır.) Allah herkesin ne yaptığını ve ne kazandığını çok iyi bilir. Ve pek yakında (zalimler) yurdun kimin olacağını (izzet ve iktidarın kime kalacağını) göreceklerdir.”[8]

Evet, düzen kuruculuğun tümü Allah’a ait bulunmaktadır. Yeni Seküler Düzen’e fırsat tanıyan da, yine batında (gizlide) Allah’tır. Ve bununla birlikte Allah tüm bu tuzakları yerle bir edecek tuzakları da kurandır. İbrahim Suresi’nin 46. ayetinde bildirildiği gibi; “Gerçek şu ki, (zalimler ve hainler, mü’minlere ve İslami girişimlere karşı) onlar hileli planlar kurdular (ve kuracaklardır). Oysa onların (şeytani) hile ve hazırlıkları, dağları yerinden oynatacak (derecede nükleer silahlara ve teknolojik imkânlara dayanmış) olsa da, Allah katında kesinlikle onları (boşa çıkaracak ve etkisiz kılacak) plan ve programlar vardır! (Allah zalim güçlerin mekir ve tuzaklarını kendi başlarına saracaktır).” Şeytani Düzen’e karşı, Rahmani bir karşı-düzen; ahir zaman Deccal fitnesine karşı, ahir zaman Mehdi İslam egemenliği olacaktır. Allah’ın izniyle Yeni Seküler Düzen’in yıkıldığını ve yerine Rahmani bir düzenin kurulduğunu birlikte göreceğimiz devrim ve değişimler yaşanacaktır. Gecenin sabaha yakın olduğu gibi zirvede olan Dinsiz Siyonist Düzen de yıkılmaya o kadar yakındır. Kuşkusuz her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Cenabı Hakkın bütün batıl ve barbar düzenleri; O rejimleri ve kurtuluş çarelerini en iyi bilen, seçkin bir liderin önderliğinde yıkması, yerine Adil ve Kâmil bir medeniyet kurması da, değişmez bir Sünnetullah’tır. İşte günümüzde, Siyonist sistemi en iyi tanıyan ve Deccalın adamlarınca hedef tahtasına koyulan, ama Allah’ın inayetiyle, bütün tuzakları boşa çıkarılan ve “Onu siyaseten yasaklayıp gömdük yetmez… Üzerine beton dökmemiz lazım” diye korkulan Kutlu Şahsiyet ve Onun sadık takipçileri de Şeytanın bu son saltanatını yıkacaktır.

Milli Görüş Partilerini parçalayıp bölerek; ANAP, AKP ve HAS Partiyi kurup güden, ve diğer sağ ve sol Partileri, Dinci ve Laik dernekleri yönlendiren, ABD ve AB’yi de çeşitli kurumlar eliyle idare eden: SİYONİST ODAKLAR VE ULUSLAR ARASI ORGANİZASYONLAR’ın en büyük kuşkuları bütün bu şeytani planlarını bilen ve karşı tedbirler geliştiren Erbakan Hoca olması da gayet doğaldır ve normaldir.

[1] Ibid

[2] Hürriyet, 25 Ocak 1994

[3] Executive Intelligence Review, Dope, Inc.: The Book That Drove Henry Kissinger Crazy, Washington:

Executive Intelligence Review, 1992, ss. 234-248.

[4] Ibid., sh. 246

[5] Ibid., sh. 52

[6] Encyclopaedia Judaica, vol. 14, ss. 960–962.

[7] İsra Suresi, 4–8

[8] Rad Suresi, 42

Kaynak : http://www.millicozum.com/mc/aralik-2016/amerikanin-gizli-iktidari-rockefeller-ve-cfr-kralligi

NOT ; Naci Kaptan tarafından resimlendirilmiştir.

This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DÜNYA ÜLKELERİ, İSTİHBARAT KURUMLARI, KAPİTALİZM - LİBERALİZM. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *