TARİHİN İÇİNDEN UTANÇ ANLAŞMASI SEVR *** SEVR, YENİDEN 10 Ağustos 1920 -10 Ağustos 2018 * 26 Mayıs 1919’da Yıldız Sarayı’nda toplanan Şura-yı Saltanat yenilgimizi kabul etmiş ve bir an önce Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına karar vermiştir…

SUNUM 

Naci Kaptan – 10 Ağustos 2018

Mahatma Gandi SEVR ANLAŞMASI için şöyle der ;

Aşağıdaki  yazıyı öncelikle gençlerimiz okumalıdır. Büyük dostlar da bilgilerini tazelemek için tekrar okumalıdır , arşivlemelidir ve çevrimine yaymalıdır.

Okuyanların ve aydın arkadaşların bildiği gibi ülkemiz , laik Cumhuriyet ve Ulus Devlet tüm kurumlarıyla birlikte aynen SEVR döneminde olduğu gibi ağır bir saldırı ve hatta işgal altındadır.

ULUS DEVLET temel kurumlarıyla birlikte HUKUK/YARGI ve KORUYUCU GÜCÜ ORDUSUYLA örselenmiş , gücü kırılmış , dönüştürülmüş , VE TÜM KAMU KURUMLARI siyasetin bir parçası haline getirilmiştir. TEK ADAMIN buyruğuna bağlanmıştır.

LOZAN ANLAŞMASI sürecinde Lord Curzon’un İsmet İnönü’ye dediği “Kabul etmediğiniz şeyleri şimdi cebime koyuyorum. Gün gelecek, kapıma dayanacaksınız. Cebime attıklarımı işte o zaman önünüze koyacağım” sözü hem Bağımsızlık hem de ekonomik çöküş bağlamında gerçeklemiştir.

İstanbul’un işgalinde İngiliz komiser Ryan’ın Londra’ya çektiği telgrafında yazdığı gibi ; “İşbaşına öyle kişileri getireceğiz ki , dindar gözükecekler fakat bize hizmet edecekler “ deyişini de gerçekleştirmişlerdir.

ATATÜRK , LAİK CUMHURİYET ve LOZAN DÜŞMANLARI MÜRTECİLER , YOBAZ HAİNLER Devletin kurumlarına ve yönetimine sızmışlar , kadrolaşmışlardır . Medya gerçekleri saklayarak , yalan haberlerle toplum üzerinde bilinç narkozlaması yapmaktadır. Dünyanın en hain ve Ulus Devlet düşmanı MEDYA bu dönemde ne yazık ki ülkemizdedir.

İşte bu süreci daha iyi kavrayabilmek için SEVR ve LOZAN anlaşmalarını gerçek kaynaklardan bir kez daha okumak yararlı olacaktır.

TEŞEKKÜR

Aşağıda okumanıza sunduğum , değerli Metin Aydoğan ve Aydoğan Kekevi’nin SEVR hakkındaki yazılarını bütünleşik olarak okumanıza sunuyor ve kendilerine teşekkür ediyorum.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Refik Turan’ın , tarihi saptırarak SEVR anlaşmasının imzalanmadığı açıklamasıyla Osmanlı’yı temize çıkarma gayreti değerli dost Aydoğan Kekevi’nin paylaştığı bu belge yazı ile çürütülmekte ve geçmişe ışık tutmaktadır.

***

Metin Aydoğan
Kuramsal Aktarım
9 Ağustos 2018 Perşembe

SEVR, YENİDEN 10 Ağustos 1920 -10 Ağustos 2018

Ekonomiye Geçiş Programı’yla yasalaşmış durumda. Sevr’de, hükümet kendi gümrük vergilerini, Avrupalı devletlerle birlikte belirlemeyi kabul etmişti. Bugün, AB’nin üçüncü ülkelerle (tüm dünya ülkeleri) yaptığı ve yapacağı bütün anlaşmaları önceden kabul etmiş durumda. Sevr’de, azınlıklar; okul, kimsesizler yurdu, hastane, kilise, havra gibi toplumsal ve dinsel kuruluş açmada, mülk edinmede denetim dışında tutuluyordu. Bugün, aynı haklara hükümet kararlarıyla kavuşmuş durumdalar. Sevr’de, ordu tasfiye ediliyordu ama subay tutuklamaları yer almıyordu. Şimdi, hem toplu subay tutuklamaları yapılıyor, hem de ordu tasfiye ediliyor.

Osmanlı İmparatorluğu savaşın en değerli ganimetiydi. Stratejik konumu dışında; el değmemiş petrol yataklarına, bakır, gümüş, demir başta olmak üzere bilinen hemen tüm değerli madenlere ve“hidroteknik mühendislerinin yardımıyla muazzam ölçüde ürün verebilecek, olağanüstü verimli tarım arazilerine”1 sahipti.

“Emperyalist Çözüm”

Amerikalı tarihçi Prof. Paul C.Helmreich, Paris’ten Sevr’e (From Paris to Sévres) adlı yapıtında, Sevr Antlaşması için, “19.yüzyıl sömürgeciliğini izleyen, mükemmel bir emperyalist çözüm” der ve o günlerdeki Türkiye için şu değerlendirmeyi yapar: “Herkesin Türkiye’de bir çıkarı vardı; olmayanlar da icat ediyordu. Bir anlamda, çıkar çatışmalarının da ötesine geçilmiş, yıllara yayılan ‘uyutma antlaşmaları süreci’, yerini açık olarak yürütülen ‘nefret’ tutumuna bırakmıştı. ‘Barbar bir ulus’ olan Türkleri, Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıydı. Lloyd George, sezgi gücünü yitirmiş; Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasında diretiyordu. Türkiye topraklarında, neredeyse akla gelebilecek bütün azınlıklar için birer ülke planlanıyordu. Büyük güçler, kamp ateşinin çevresinde, aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi. Çünkü; Türkiye, doğası gereği zengin ve emperyalizm oburdu”.2

Anlaşmalar Seti

Galip devletler, Osmanlı topraklarını savaştan hemen sonra işgal etmiş, eylemsel olarak aralarında paylaşmışlardı. İstanbul’da askeri bir yönetim oluşturulmuş, Meclis dağıtılmış, Hükümet her söyleneni yerine getiren bir kukla durumuna getirilmişti. Toprak paylaşımının biçim ve miktarı, savaş içinde gizli-açık 9 uluslararası antlaşmayla önceden belirlenmişti.3

Yemen’den Balkanlar’a, Kafkasya’dan Ege adalarına dek büyük bir coğrafyada sınırlar yeniden çizilmişti. Rusya’nın devrim nedeniyle paylaşım dışı kalması üzerine, San Remo’da gözden geçirilen yeni düzenleme, şimdi Sévres’de uluslararası bir antlaşmaya dönüştürülecek ve uygulanacaktı.

Anadolu’nun Paylaşımı

Sevr Anlaşması’nda; Kars, Erzurum dahil, ülkenin Doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere veriliyor (88-94.Madde), Fırat Nehri’nin doğusundaki topraklar Özerk Kürt Ülkesi yapılıyordu. (62-64. Madde)

Suriye’den sonra İskenderun, Adana, Mersin ve Çukurova’yı içine alan Fransız nüfuz bölgesi, Sivas’ın Kuzeyi’ne dek uzanıyordu (Ek Protokol).

Antalya merkez olmak üzere, Bursa’dan Kayseri’ye çekilen, Afyonkarahisar’dan geçen hattın Güneyi’nde kalan tüm Güneybatı Anadolu ve Onikiada, İtalyan nüfuz bölgesi oluyordu (Ek Protokol).

Yunanistan; İzmir’le birlikte Batı Anadolu’yu, Edirne ve Gelibolu dahil, tüm Trakya’yı ve Ege adalarını alıyordu (84-87.Madde). İstanbul, Marmara Denizi ve Çanakkale, Türk askerinden arındırılıyor, İtilaf Devletleri’nin denetimine veriliyordu.4

Türklere Kalan

Türklere, ‘ekonomik değeri ve gelişme olasılığı bulunmayan’5 topraklar olarak kabul ettikleri, Orta Anadolu’da 120 bin kilometrekarelik bir bölgeyi bırakıyordu. Ordu dağıtılıyor, yerine 50 700 kişiyle sınırlandırılan ve subay kadrosu içinde 1500 yabancı denetmenin görev yapacağı bir jandarma örgütü kuruluyordu.

Askerlik yükümlülüğü kaldırılarak, ordunun silah donanımı İtilaf Devletleri’ne devrediliyor; silah üretim ve dışalımı yasaklanıyor; deniz birliklerindeki gemi sayısı, 6 torpido ve 7 hücumbot ile sınırlanıyordu.6

Ekonomik Tutsaklık

Ekonomik, siyasi ve hukuki ayrıcalıklardan oluşan kapitülasyonlar, sınırları genişletilerek yeniden düzenleniyor, Garanti Sistemi adıyla yeni ayrıcalıklar getiriliyordu (261.Madde). Demiryolları, limanlar, su yolları, gümrükler ve ormanlarla özel ve devlet okulları, uluslararası komisyonların denetimi altına alınıyordu. (Madde 328 -360).7

Devlet bütçesi; İngiltere, Fransa ve İtalya’dan oluşan bir kurul tarafından düzenlenecekti. Kurula katılan Türk temsilcinin oy hakkı bulunmayacak, yalnızca danışma niteliğinde görüş bildirecekti. Türk Hükümeti, kurulun onaylamadığı herhangi bir mali düzenlemede bulunamayacak, Gümrükler Genel Müdürü, bu kurul tarafından atanacak ya da görevden alınacaktı.

Türk Devleti’nin para politikası, Osmanlı Bankası ve Düyunu Umumiye İdaresi ile birlikte çalışacak bir Mali Komisyon tarafından belirlenecekti. Komisyon, devletin gelirleri ile önce işgal güçlerinin giderlerini ve savaş tazminatı ödeyecek, sonra geri dönen azınlıkların giderlerini karşılayacak, kalanını Türk halkının gereksinimleri için kullanacaktı (Madde 231-266).8

Büyük devletlere tanınmış olan kapitülasyon ayrıcalıklarından, Yunanistan ve kurulacak olan Ermenistan yurttaşları da yararlanacak, herhangi bir ticari kısıtlamaya bağlı olmadan ülkenin her yerinde çalışabileceklerdi. Yabancı kargo ve posta kuruluşları yeniden açılacaktı. Konsolosluk Mahkemeleri, gelişkin yetkilerle yeniden kurulacak, Türk Mahkemeleri yabancıları yargılayamayacaktı.9

Azınlıklar Egemenliği

Sevr; azınlıklar, dinsel özgürlükler ve demokratik haklar konusunda, özellikle Rum ve Ermeniler’e, Türkler’in yararlanamayacağı geniş haklar getiriyordu. Savaş nedeniyle yerlerinden ayrılan azınlıklar, hiçbir koşula bağlı olmaksızın geri dönebilecekler ve komisyona bildirdikleri maddi zararları, Türk maliyesinden alabileceklerdi.

Azınlıklar; okul, kimsesizler yurdu, hastane, kilise, havra gibi toplumsal ve dinsel kuruluş açmada, mülk edinmede tümüyle özgür olacaklar, hiçbir denetime bağlı kalmayacaklardı.10

“Utanç Belgesi”

Anadolu’daki Türk egemenliğini kesin biçimde sona erdiren Sevr, onu imzalayanlar için “sonsuz bir utanç belgesiydi”.11 En küçük ayrıntıya dek yüzlerce maddeyle belirlenen parçalama girişimi, birkaç tümceyle özetlenirse, ortaya çıkan somut gerçek şuydu:

“Osmanlı Padişahı ve bütün İslamların Halifesi olan Sultan Mehmet Vahdettin”12, dedelerinin Selçuklulardan devralarak büyük bir imparatorluğun ana yurdu yaptığı Anadolu’yu, hiç direnmeden, üstelik direnenlere karşı direnerek elden çıkarıyordu.

İşin acı yanı, “mahvolmak istemeyen ve anavatanını her türlü fedakarlığa katlanarak savunmaya karar veren Türk milletine, tutsaklık ve utanç zincirini takmak için, büyük devletler ve Yunanlılarla birlikte saldırıyor, bu saldırıda silah dahil, her şeyi kullanıyordu”.13

Sevr’den Günümüze

Yabancılar, bugün Türkiye’de Türk yurttaşlarının ödediği; kira geliri, hazine bonosu ve devlet tahvili faiz geliri, serbest meslek kazancı, banka faiz geliri, ücret kazancı ve repo geliri gibi kazançlarda vergi ödemiyor. 1838 Türk-İngiliz Serbest Anlaşması’nda (Baltalamaya Anlaşması) bile, Türk tüccarlar yüzde 12 vergi öderken, yabancılar yüzde 5 vergi ödüyordu.

Sevr’deki “Mali Komisyon”, savaş tazminatları ve borç ödemelerine öncelik vermişti. Bugün dış borç ödemelerine kaynak ayırmak için, Kemal Derviş’in çıkarttığı Merkez Bankası Yasası kullanılıyor ve “faiz dışı fazla” peşinde koşuluyor. Dış borç bulmak için Hazine altınları rehin veriliyor, devlet işletmeleri Varlık Fonu adını verilerek borç garantisi olarak kullanıyor.

Sevr’de, Demiryolları, limanlar, su yolları, gümrükler ve ormanlarla özel ve devlet okulları, uluslararası komisyonların denetimi altına alınıyordu. Bugün, bunların büyük bölümü devlet yönetiminden çıkmıştır. Limanlar satılmış, akarsular HES’lerle doldurulmuş durumdadır.

Sevr’de, azınlıklar; okul, kimsesizler yurdu, hastane, kilise, havra gibi toplumsal ve dinsel kuruluş açmada, mülk edinmede denetim dışına çıkarılmışlardı. Sevr’in bu maddeleri, bugün hükümet, uygulaması haline gelmiştir. Patrikhane ve azınlık kuruluşları, eski mülklerine kavuşmuş, çalışmalarını denetimsiz biçimde sürdürmektedir.

Sevr’de, yabancılar kendi nüfuz alanlarında, maden arama ve işletmede serbesttiler. Şimdi Türkiye’nin büyük bölümünde, kiralamalar ya da satın almalarla arama ve işletme haklarına sahipler.

Duyunu Umumiye’nin reji idaresinden alınıp devlet tekeli haline getirilen tütün üretim ve işletmeciliği, bugün yeniden yabancı sigara şirketlerinin tekeline verilmiştir. Pancarın yerini, yabancı kaynaklı mısır ve yapay tatlandırıcılar almıştır. Tütün ve pancarın ekim alanları sınırlandırılmıştır. Milli bankaların yerini, büyük oranda uluslararası bankalar almıştır.

Sevr’de, Anadolu Avrupa devletlerinin nüfuz bölgelerine ayrılmıştı, şimdi Türkiye’nin tümü yabancıların açık pazarı durumunda.

Sevr’de, ordu tasfiye edilmişti. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra çıkarılan kararnamelerle; ordu polis gücüne dönüştürüldü, okulları kapatıldı, hastaneleri ve mahkemeleri elinden alındı.

DİPNOTLAR

1 “Woodrew Wilson, Dünya Savaşı, Versailles Barışı” R.S.Becker, sf.96; ak.A.M. Şamsutdinov, “Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923” Doğan Kitap, İstanbul-1999, sf.39

2 “Sevr Entrikaları” P. C.Helmreich, Sabah Kit., İstanbul-1996, sf.22

3 Ana Britannica, 27.Cilt, Ana Yay. A.Ş. İstanbul-1994, sf.361

4 “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.192

5 a.g.e. sf.192

6 “Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923” A.M. Şamsutdinov, Doğan Kitap, İstanbul-1999, sf.241

7 “Kurt ve Pars” Benoit Méchin, Kum Saati Yay., İst.-2001, sf.156-157

8 “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.195-196

9 “Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923” A.M. Şamsutdinov, Doğan Kitap, İstanbul-1999, sf.242

10 Büyük Larousse, Gelişim Yayınları, sf.10403

11 “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri-IV” Kaynak Yay., 3.Bas., 2001, sf.64

12 a.g.e. sf.65

13 a.g.e. sf.65

http://kuramsalaktarim.blogspot.com/2018/08/sevr-yeniden-10-agustos-1920-10-agustos.html?spref=tw

Dilerim ki ; hiç bir yönetici, Ulusu ve Devleti adına böylesi
ONURSUZ bir anlaşmayı imzalamak zorunda kalmasın 

***

YazıyaYORUM

Aydogan Kekevi
9.08.2018 22:26:37

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Refik Turan,

“Sevr Antlaşması deniliyor. Bundan sonra biz kurum olarak ‘belge’ diyeceğiz, Sevr belgesi. Antlaşma yok çünkü imzalanmadı, tanınmadı” dedi.”

Karadenizli kayıkçının dediği gibi „Haçan paran yoğ idi niye pindun kayuğuma. Karaya çıkaracağum baa yazuk; denize atacağum saa yazık; çık bakayum şu şamandıraya“

Madem tanımayacaktın ne diye temsilci gönderip imzalatıyorsun?:

İmza atmaya gidenleri kim neden gönderdi?

Atılan imzalar şimdi geçersiz mi olacak?

Bütün bu ıvırıp kıvırmalar “tarihi gerçekler” adına mı yoksa “Lozan”ı değersiz kılmak adına mı?

Tanınmaması „sarayın iradesi“ miydi, yoksa Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkıp Kurtuluş savaşını başlatmış olması mı idi asıl irade, asıl neden?.

Bunların belge demesiyle bir şey değişmez ama saldırı zemini, Lozanı küçümeme değersizleştirme zemini hazırlar, saldırganlar daha da fütursuzlaşırlar..

Geçen yıl paylaştığım imzacılardan Riza TEVFİK’in anılarından oluşan „Sevr’i nasıl imzaladık“ başlıklı yazıyı bir kez daha paylaşıyorum

Aydoğan 9.8.18

Aydogan Kekevi
dog36k.k.vi@t-online.de
9. August 2017 21:43

“SEVR”i imzalayan 3 imzadan biri olan
Riza TEVFİK: “Sevr’i nasıl imzaladık”

Yarın SEVR’in imzalanmasının 97.yılı; “SEVR”i imzalayan 3 imzadan biri olan Riza TEVFİK’in kaleminden o günler..

Bu yazı Hürriyet Gazetesi’nin 26 Nisan 1993 tarihli baskısının “AYNA” köşesinde yayınlanan “Lozan’ı nasıl imzaladık”. başlıklı makaleden tarafımdan çok az kısaltılarak bilgisayara aktarılmıştır. Yazının konusu metinde de görüleceği gibi sadece “Sevr” olmasına rağmen Gazetede “Lozan’ı nasıl imzaladık” başlığıyla yayınlamıştır. Yazının içeriğine uymayan söz konusu başlığın yanlışlıkla atıldığını ve yanlışlığın redaksiyonun dikkatinden kaçtığını düşünerek yaptığım bu aktarmaya doğrusu olduğunu düşündüğüm “Sevr’i nasıl imzaladık” başlığını koyarak paylaşıyorum..

Aydoğan Kekevi 9.8.17

(Resim: Sinan MEYDAN Türk Milleti’ne suikast: Sevr)

“SEVR”in altındaki 3 imzadan biri olan Riza TEVFİK’ Osmanlı’yı tarih sahnesinden silen görüşmeleri ayrıntılarıya anlatıyor: “Sevr hangi koşullar altında nasıl imzalandı”..

Sevr’i nasıl imzaladık..

Osmanlı Heyeti Sevr Anlaşması’nın imzalanacağı salona girerken şöyle ikaz edilir: “Efendiler, her şey olup bitmiştir. Sizlerin imza etmekten başka bir işiniz kalmamıştır”. Heyette Rıza Tevfik, Bağdatlı Ferik Hadi Paşa ve Bern Elçisi Reşat Halis vardır.

Türkiye’nin son yıllarda karşı karşıya kaldığı sorunlar farklı tartışmaları da beraberinde getirdi. Şeriat-Cumhuriyet, I.Cumhuriyet-II.Cumhuriyet, Lozan-Sevres karşılaştırmaları yapıldı. Küresel düzeyde “Yeni Dünya Düzeni”nden söz edilirken, ülkemizde de “Yeni Osmanlıcılık” gündene geldi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Asya Cumhuriyetleri “Türk Modeli”ni bir alternatif olarak düşündükleri sırada, Türkiye’de modelin çöktüğü tartışmaları başladı (“başladı”mı yoksa dış güçler tarafından“başlatıldı” mı? Orası biraz kuşkuludur kanımca.. A.K.).

Yakın tarihimize ait araştırmalar, anı kitapları belge ve icelemeler yayınlandı.

Söz konusu yayınlar arasında geçen hafta iletişim yayınları arasında çıkan Rıza Tevfik’in anıları önemli bir belge olarak karşımıza çıkıyor.

* * *

Rıza TEVFİK “Biraz da Ben Konuşayım” adıyla yayınlanan kitabının birinci bölümünde Sevr Antlaşması’nı hazırlayan siyasi ortamı anlattıktan sonraTevfik Paşa ve Damat Ferit Paşa kabinelerinde görev almasını; Maarif nazırı olarak yapmak isteyip de yapamadıklarını; Şura’yı Devlet Reisliği’ni; Paris Barış Konferansı’na gidişlerini ve en önemlisi de Ferik Hadi Paşa, Bern Elçisi Reşat Halis Bey ve kendisinin Sevr Antlaşması’nı imzalamalarını ayrıntılı olarak anlatıyor.

Birinci Dünya savaşı’nın başlamasından iki yıl önce, yani 1912’deki Balkan Savaşı Osmanlı’nın başını gerçek anlamda bir belaya sokmuş, 1913’te tüm Rumeli Vilayetleri’nin kaybedilmesiyle sonuçlanmıştı. 1914’te başlayan ve 18’de biten Birinci Dünya Savaşı ise 600 yıllık imparatolruğun sonu olmuştu.

30 Ekim 1918’de Limmi Adası’nda imzalanan Mondros Mütarekesi, daha sonra imzalanacak olan Sevr Antlaşması’nın temelini oluşturuyordu ve galip devletler Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya her türlü hakkı veriyordu.

* * *

Müterakeye göre bu devletler, Türkiye’nin herhangi bir noktasında askeri birlik bulundurabilecekler, ihtiyaçları da Osmanlı tarafından karşılanacaktı.

Galip devletler, 15 Mayıs 1915’te Venizelos’un israrı üstüne Yunanlıların İzmir’i işgal etmesine izin verdiler. Yunanistan sözde İtalya ile ittifak yapmıştı ve fiili durum Mondros’a Aykırı değildi! Sonrasını hepimiz biliyoruz. Şimdi geriye dönelim ve o tarihlerde önemli görevlerde bulunmuş olan Riza TEVFİK’in kaleminden olayların nasıl geliştiğini izleyelim.

(…)

Sevr Antlaşması’nın imzalanacağı söylentilerinin dolaştığı günlerde Damat Ferit Paşa, Riza Tevfik’i çağırıp “Yakında Sevr Antlaşması’nı imzaya gideceğiz” der ve barış görüşmelerinde bulunmak ve antlaşmayı imzalamak için kendisine görev teklif eder.

Riza Tevfik politikadan uzak durduğu bu yıllarda Osmanlı’nın uğradığı felaketin sorumluluğunda hiç payı olmadığını düşünmektedir. Ama Damat Ferit Paşa’ya şunları söyler;

“Paşa hazretleri bendeniz hemen hazırlanırım ve emriniz vechile kalkar gideriz! Ne yapalım başa gelen çekilir! Ama imza meselesi biter bitmez Şura-yı Devlet Reisliği’nden çekileceğim.”

Paşa, Rıza Tevfik’in önerisini kabul eder. Önce , barış ilkelerini tesbit etmek üzere Paris Barış Konferansına katılınacaktır.

Damat Ferit Paşa, Maliye Bakanı tevfik Bey, Bern Elçisi Reşat Halit Bey ve Rıza Tevfik, Fransız “Demokrasi” zırhlısıyla Paris’e hareket ederler.

Yolda ve sonrasında Konferans’ta neler konuşulacağını Damat Ferit Paşa hariç kimse bilmemektedir.

On güne yakın Paris’te bir köşkte misafir edilirler. Bu süre içinde birbirleriyle pek konuşmazlar. Ancak Konferans’a iki gün kala Damat Ferit Paşa’nın hazırladığı müsvedde metni görürler.

İtirazları pek işe yaramaz ve “Onlar Meclisi” huzuruna çıkarlar.

Meclis’te Fransız Clemenceau, ABD Başkanı Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George ve Lord Balfour yer almaktadır.

Galip devlet temsilcileri at nalı şeklindeki masanın etrafına oturmuşlardır. Osmanlı Devlet temsilcileri bu masanın karşısında, yani “Mahkumlar Mevkii”nde yer almaktadırlar.

Kimse onlarla konuşmaz, selam vermez.

Monsieur Clemenceau ayağa kalkar, “Siz, Onlar Meclis huzuuruna çıkıp düşüncelerinizi

Açıklamak istemişsiniz.Pekala efendiler, hoş geldiniz, Lütfen fikirlerinizi açıklayınız” diyerek sözü Osmanlı heyetine bırakır.

Damat Ferit Paşa yazdıklarını koynundan çıkararak, pek iyi olmayan Fransızcasıyla yavaş sesle okumaya başlar.İkaz edilir; “Efendim sesinizi yükseltin; kimse işitemiyor!”

Paşa sıkılır, bu kez de kekelemeye başlar. Onun üzerine Clemenceau, “Siz metni bize veriniz, biz içeride üstünde çalışırız.. Siz büfeye buyurun” diyerek bir olup bittinin işaretini verir.

Nitekim sonrasında Paşa’nın metninde yazılanların kabul edilemeyeceği belirtilecektir   Onun üzerine Damat Ferit Paşa daha ayrıntılı bir rapor hazırlamak için üç gün süre ister.

Bu üç günde heyet yine birbiriyle pek görüşmez. Damat Ferit Paşa kendisi bir şeyler kaleme alır ve Onlar Meclisi’ne sunulur.

Aradan bir süre geçtikten sonra Sevr Antlaşması’nın imzalanması gündeme gelir.

26 Mayıs 1919’da Yıldız Sarayı’nda toplanan Şura-yı Saltanat yenilgimizi kabul etmiş ve bir an önce Sevr Antlaşması’nın imzalanmasına karar vermiştir.

Osmanlı Devleti’nin geleceği ile ilgili karar alan Şuray-ı Saltanat’ta Vükela, Ayan Heyetleri, üniversite, basın, dışişleri, askeriye temsilcileri ve çeşitli kişiler bulunmaktadır.

Görüşmelerde Ayan’dan Riza Paşa hariç (o da başlangıçta çekimser kalır, sonra kabul eder)

Herkes Sevr’in imzalanmasının hükümete bırakılması yönünde oy kullanır. Hükümet zaten o sırada Sevr’i imzalamak üzere temsilci olarak üç kişiyi atamıştır:

Bern Elçisi Reşat Halis Bey ve Rıza Tevfik.

Çünkü Sevres’in imzalanmasının “Mecburiyet ve Zaruret icabı” olarak kabul edildiği,  Şura-yı Saltanat’taki görüşmeler sırasında bizzat Halil Paşa tarafından açıklanmıştır.

* * *

1919 yılının Ağustos ayı başlarında Osmanlı heyeti Parise çağrılır. On Ağustos‘ta Sevres çini fabrikasında büyük salona davet edilirler. Kapıda kendilerine,”Efendiler, her şey olup bitmiştir. Sizlerin imza etmekten başka bir işiniz kalmamıştır” ikazı yapılır.

Sonrasını Rıza Tevfik’ten aynen dinleyelim:

“Bu kocaman salon hıncahınç dolu idi.Bize de bir yer gösterdiler. Yerlerimizi aldık, oturduk. Sol tarafımıza, bir iki iskemle aşırı, Veniselos’un riyaseti altındaki murahhas heyeti yer almıştı.

Evvelce arz etmiş olduğum gibi, bize ağız açmak memnu (yasak) idi. Yalnız imza etmek düşüyordu. Teklif olunan maddeler evvelce hükümetin malumu idi. Şura-yı Saltanat’ta ise teklif olunacak sulh şartlarının kabulüne karar verilmiş olduğundan bizlere sadece vesikayı imza etmek mecburiyeti düşüyordu.

Hatta galip devletler yalnız imza ettirmekle iktifa etmeyip (yetinmeyip) bir de mühür istediklerini vaktiyle Babıâli’ye ihtar etmişlerdi. Ben de o vakit “R.T.” harfli bir mühür kazdırmıştım ve yanıma almıştım.

Evvela Venizelos imzaya davet olundu. O zaman salonda toplanmış olan bir çok Yunanlı, Venizelos’a suret-i mahsusada hazırlanmış altından mamul bir dolmakalem hediye ettiler ve kendisini alkışladılar.

Venizelos muadeheyi bu altın kalemle imza ettikten sonra bizi çağırdılar biz de, sıra tertibi üzere, evvela Hadi Paşa, sonra ben, sonra da Reşat Halis Bey muahedeyi imzaladık ve mühürledik. Sonra salondan çıkıp gittik”

This entry was posted in Tarih. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *