TARİHİN İÇİNDEN DEVRİMLER * Anı ; 27 Mayıs’ı yeniden düşünmek

Prof. Dr. Esat Arslan

27 Mayıs’ı yeniden düşünmek

27 Mayıs 1960 plüralizm (çoğulculuk)’in geldiği son nokta idi. Çoğulcu diktanın Ulusal Kurtuluş ve kuruluşun değerlerine, kendinden olmayanlara karşı reva görülen insanlık dışı eylemlerin bir bir sergilendiği unutulmaması gereken tarihlerden sadece biridir, 27 Mayıs. Kendinden olmayanların neredeyse vatan haini ilan edildiği ve kurulan Vatan Cepheleri ile yurttaşların Demokrat Partililer ve diğerleri olarak ikiye bölümlendiği olgulara dur diyen bir tarihtir.

Dün gibi anımsıyorum, burunlu kamyonlara bindirilen sopalı Demokrat Partililer ötekilerin mahallelerini daha doğrusu gettolarını basarlardı. Herhangi bir neden gösterilmeden ve beis de görülmeden kafalar patlatılır, kollar-bacaklar kırılırdı. Kutuplaşmanın geldiği son nokta idi. İşte bu nedenle 27 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara bir leke olarak yazılan bir tarih değil, tersine birlikte yaşayabilmeyi “Demokratik Akgünler”i müjdeleyen bir tarihtir. İddia edildiği gibi, Türkiye Cumhuriyet tarihinin, Türk demokrasi tarihinin en kara, en karanlık gününün yıl dönümü değil, aksine “Ordu-Millet-Gençlik” el ele vererek “ben yaptım oldu”culara dur diyen bir tarihtir.

27 Mayısın birinci yıl dönümünde bir bölük Kara Harp Okullu “Harbiyeli”
ağabeylerimiz İstanbul’daki Hürriyet Bayramı kutlamaları için okulumuza gelmişlerdi. Dün gibi hatırlıyorum. Uzaydan gelenlere bakar gibi onlara gıpta ile bakmıştık, bizim gibi yeni yetmelerin gözünde hepsi birer kahramandı. Çünkü onlar, 555 Kızılay’ı, 27 Mayıs 1960 gece yarısından itibaren silahlı kuvvetlerin kurtarıcı harekâtını gerçekleştirmişlerdi.

İstanbul Şehir Hatları gemisine, Türkiye’nin çeşitli yörelerinde 50’den fazla okula adını veren Genç Topçu Teğmen Ali İhsan Kalmaz’ı 27 Mayıs gecesi çıkan çatışmada yitirmişlerdi. Biz küçük çocuklar okulda bu genç eylem adamlarının merasime hazırlanmalarını büyük bir hayranlıkla izlemiştik. Onlarla birlikte “Ruhumuzda Hür Vatan” diye başlayan Selimiye Askeri Ortaokulu marşımızı seslendirmiştik. “Gözleri Aşka Gülen Taze Söğüt Dalısın” adlı şarkının bestecisi Serdar Öztürk bestelemişti, marşımızı. Aşk ile insan sevgisi ile dopdolu idik, bir anlamda borcumuz bu hür vatanadır, diyebilmiştik. Bu hür vatanı taşıdığımız ruhumuzla birbirimizi kucaklamıştık.

Geçmişteki olayları ve olguları günümüz değer yargılarıyla değerlendirmemek, sosyal bilimin altın kuralıdır. Tarih yazıcılığında hatta bütün sosyal bilimlerde geçerli olan bu kural her olguyu kendi “zaman” diliminde o zaman diliminin aktörleri ve ilintileriyle birlikte diyalektik bir biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılar. Değerlendiriniz, kendi koşulları içerisinde 27 Mayıs’ı, içinde halk olan bir hareket olduğunu siz de göreceksiniz. Çokça itham edildiği gibi 27 Mayıs gerçekten bir darbe (coup d’état) midir? Hiç de değil. Diktatoryaya karşı içinde mazlum halkın, gençliğin istemleri olan bir halk hareketidir. Denemesi bedava, açın pencereyi, dinleyin, eğer tank sesi duyarsanız o hareket, darbedir, ancak 27 Mayıs gibi ezilmiş halkın sesini duyarsanız o hareket bir ihtilaldır. Hiç kuşkunuz olmasın, 27 Mayıs bir ihtilaldır.

Doğrusunu söylemek gerekirse 27 Mayıs’a giden dönemde yaşanan siyasi gelişmelerin pek bilincinde değildim, ortaokula yeni başlamıştım. Ne anlama geldiğini de bilmiyordum, ama bir şeyler döndüğünü de dün gibi anımsıyorum. Üniversite birinci sınıf talebesi olan ağabeyim anlatmıştı, nisan ayı başlarında toplumsal gerginliğin boyutunu. Sonra da tramvay ile Beyazıt Meydanı’ndan geçerken 8 Nisan 1960 tarihinde İstanbul’da Beyazıt Mitingi’nde polisle çatışılan yerleri tek tek göstermişti, bir televizyon muhabiri titizliğiyle. 27-28 Nisan olaylarında polisin müdahalesi sonucu polis kurşunuyla Hakkın rahmetine kavuşan yurtsever gençlerimiz Turan Emeksiz ve Nedim Özpulat’ın vurularak şehit düşüşlerini de bir bir anlatmıştı. Ürperdiğimi hatırlıyorum. Polis ile üniversite gençliği arasında yaşanan gerginlik öyle bir safhaya ulaşmıştı ki Beyazıt Meydanı adeta bir savaş alanını andırıyordu. Adı kulaktan kulağa söylene, söylene “Hürriyet Meydanı” olmuştu, 27 Mayıs’tan sonra bu ad resmileşmişti. Ama ben çocukluğumda tramvayların döndüğü ışıl ışıl, asude Beyazıt Meydanı’nı bir daha Görememiştim. Ne yaptılarsa geri getirememişlerdi. Ya da ben öyle hissetmiştim. Ağabeyim anlatırken, bir yandan da o sıralarda dillerde pelesenk olan “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu?” sloganının söylediğimi hatırlıyorum.

27 Mayıs 1960’ın bende iz bırakan bir başka anısı ya da ilk aklımda kalanlardan birisi de yatılı ortaokulda okurken, evci çıkamamak olmuştu. Her hafta evci çıkarken, bir aya yakın evci çıkamamak bir hayli zor gelmişti. Kendimce bir eylem miydi, bilmiyorum Marmara’ya bakan okulun dershane penceresinden demir parmaklıklara tutunarak ayaklarımı sallandırmak. Ayaklarımın duvarda çıkardığı sesle tempo tutmak. Belki de bir nevi protesto idi, Hürriyet bayramında özgürlüğümün kısıtlanması. Saatlerce Haydarpaşa Lisesi’ne ve Marmara Denizi’ne bomboş gözlerle baktığımı hatırlıyorum. Herhalde diyorum, şehrin sessizliğini, çalışmayan şehir hattı vapurlarını ve sokağa çıkma yasağını algılamağa çalışmıştım. Dersler bitmişti. O günkü tabirle bütün derslerden muaf olmuştum. Yaz tatilimin coşkusunu içime sindirmeğe tam başlamıştım ki, el yapım radyomdan davudi sesli Albayın sesini kulaklıkla dinlemiştim. Arkasından da marşlar çalınmıştı. O yıllar moda idi, daha doğrusu bizim okulda mı moda idi, herkes pil ile çalışan bir tahta üzerine dizilen diyot, rezistans ve transistörlerle el yapımı radyo yapma peşindeydi. Transistör devrimi yaşanıyordu. Radyo, artık halka inmişti. Türk Örtünme Devrimini gerçekleştiren hemen her Türk evinde bulunan “Singer Dikiş Makinesi”nden sonra ikinci büyük devrimdi, transistorun yaygınlaştırılması. Günümüzdeki sosyal paylaşım siteleri gibi karanlıklar içersindeki halkın dünyayla haberleşmesini sağlamıştı.

Pasif, edilgen bir devrimdi, ama Kahramanlık Türkülerinin usta sesi olan Türk Halk Müziği sanatçısı Hasan Mutlucan’ın adı darbelerle adı pek anılmıyordu, o zamanlar. Sesinin az bulunur kalitedeki bas tınısı ona Faust Operası’nın kapısını açmıştı ama o, Türk halk müziğinde karar kılmıştı bir kere. Darbelerde okunan “Yine de şahlanıyor aman” türküsünü -Allah gani gani rahmet eylesin-, Hasan Mutlucan meşhur etmişti. Ama o zaman okunmamıştı, “Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına” türküsü de o kadar meşhur değildi. Ama bu türküyü meşhur eden davudi sesli Albay okumuştu, ihtilalın manifestosunu.

Yitirimlerini, götürülerini bugünlerde herkes söylüyor ama ben sizlere 27 Mayıs’ın getirilerini ve kazanımlarını anımsatmak isterim. Türk Silahlı Kuvvetleri, silahsız güçler, yani Türk halkı için, hepimiz için Türkiye tarihinin en ileri Anayasası 1961 Anayasasını hazırlamıştı. Bu Anayasa ile kısmi demokratik haklar kazanılmış demokrasinin önü açılmıştı, ilk defa. 1961 Anayasası ile direniş hakkı tanınan işçiler ve emekçiler grevli toplu sözleşmeli sendika hakkına kavuşmuşlardı. Üniversiteler özerk hale getirilmişti. Bu demokratik kazanımların giderek yaygınlaşması ile sivil toplum örgütlenmelerin önü açılmıştı.

27 Mayısın birinci yıl dönümünde bir bölük Kara Harp Okullu “Harbiyeli” ağabeylerimiz İstanbul’daki Hürriyet Bayramı kutlamaları için okulumuza gelmişlerdi. Dün gibi hatırlıyorum. Uzaydan gelenlere bakar gibi onlara gıpta ile bakmıştık, bizim gibi yeni yetmelerin gözünde hepsi birer kahramandı. Çünkü onlar, 555 Kızılay’ı, 27 Mayıs 1960 gece yarısından itibaren silahlı kuvvetlerin kurtarıcı harekâtını gerçekleştirmişlerdi. İstanbul Şehir Hatları gemisine, Türkiye’nin çeşitli yörelerinde 50’den fazla okula adını veren Genç Topçu Teğmen Ali İhsan Kalmaz’ı 27 Mayıs gecesi çıkan çatışmada yitirmişlerdi. Biz küçük çocuklar okulda bu genç eylem adamlarının merasime hazırlanmalarını büyük bir hayranlıkla izlemiştik. Onlarla birlikte “Ruhumuzda Hür Vatan” diye başlayan Selimiye Askeri Ortaokulu marşımızı seslendirmiştik. “Gözleri Aşka Gülen Taze Söğüt Dalısın” adlı şarkının bestecisi Serdar Öztürk bestelemişti, marşımızı. Aşk ile insan sevgisi ile dopdolu idik, bir anlamda borcumuz bu hür vatanadır, diyebilmiştik. Bu hür vatanı taşıdığımız ruhumuzla birbirimizi kucaklamıştık.

Nereden nereye geldik, öyle değil mi? Şimdi, gel de anımsama Orhan Veli’nin dizelerini…

“Neler yapmadık şu vatan için

Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik!”

Şimdilerde stad nutukları moda ya, sevgili okurlar, anlayabilene…

Ebediyete intikal eden 27 Mayıs Devrim Şehitleri Turan Emeksiz, Nedim Özpulat ve Ali İhsan Kalmaz’ın ölümsüz ruhları önünde tazimle eğiliyorum, Ruhları şad olsun.

http://www.turksolu.com.tr/368/arslan368.htm

This entry was posted in ANAYASA, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, İNSAN HAKLARI - DEMOKRASİ, SİYASİ TARİH, TSK. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *