HUKUKUN HÜKÜMRANLIĞI * World Justice Project’in “Hukukun üstünlüğü 2017-2018 endeksi”nde Türkiye 113 ülke arasında 101’inci sırada

İzmirport
Prof. Dr. Tülay Özüerman
31 Mart 2018

HUKUKUN HÜKÜMRANLIĞI

World Justice Project’in “Hukukun üstünlüğü 2017-2018 endeksi”nde Türkiye’nin 113 ülke arasında 101’inci sırada yer almasına, üniversitelerdeki hukuk kürsüleri ve hukuk insanlarının güçlü bir tepki vermeyişleri ve üstünlerin hukuku sisteminin sandık aracılığı ile etki alanını genişletmesi üzerine durmadığımız gibi, düşünmüyoruz da!…

Oysa bu bir ayrıntı değil, rejimin dönüşümü ile ilgili birincil sorunlardan biri. Aynı kuruluşun 2016 verilerinde, dünyadaki yerimiz 99 sırada; hukuk boşaltıldıkça, siyasetin etki alanı genişliyor.

Kullanan ülkelerin tarihsel farklılıkları ile hukukun egemenliği ve hukukun hükümranlığı gibi başlıklarla da anlatılmak istenen “hukukun üstünlüğü”; rejimin hukuka dayalı olması, devlet ve hükümet yöneticilerinin hukukla bağlı olması, keyfi davranamamasıdır.

Keyfiliğe kaymanın önlenmesinin belli koşulları var. Anayasanın diğer aleladede yasalardan üstün kılınması ve bunun kuvvetler ayrılığı, anayasa yargısı, yargıç güvencesi, mahkemelerin bağımsızlığı, idarenin hukuka bağlılığı, yasalar karşısında eşitlik gibi ilke ve kurumlarla güçlendirilip güvence altına alınması gerekir.

ABD’de bir yargıcın Başkan Trump hakkında soruşturma açtırmasını 1215’den bu yana siyasal otoritenin sınırlanması geleneğinin kurumsal uzantılarından okumak gerekiyor. Anayasayı ihlalden dava açılmasına izin veren yargıç, ABD’de hukukun hükümranlığını bir kez daha ilan etmiş oldu.

Görülmekte olan bir davanın olası sonucu hakkında konuşmak yargısız infaza girer. Burada önemli olan, davanın açılmış olması ve Trump’a sınırlarının anımsatılmış olmasıdır. Onun yönetimsel sonunu görmeyi dilemek, fazla ciddiye almak olur. Yönetim ve ciddiyet kavramlarının birbirinden ayrılışının simgesi adeta. Karikatür gibi desek, gibisi fazla… Tuhaf desek, tuhaf kelimesine haksızlık…

Böyle bir davanın açılması; tarihin hukuk adına biriktirdikleri, kurumların daha fazla bozulmaması, korunması adına önemlidir ve bize düşen hukukun güçlenerek çıkmasından yana tavır almaktır. ABD’nin politikaları başa getirilen kişilerle çizilmez, yürütülür. Biri gelir, diğeri gider; tarzları ve üslupları farklı olsa da izledikleri/izleyecekleri politikalar bellidir. Bundan köklü bir sapma olamaz. Nobran ve itici yüzü yanında, karşısındakini tahkir eden söz, tavır ve hareketleri ile en çok tepki alan ABD Başkanı olarak anılacak. Süresini tamamlayabilir mi? İhtimal olarak sorulması bile anlamlı!…

Türkiye açısından, dibe vuran hukuk adına önemli dersler çıkarabileceğimiz bir adım olarak bakmak gerek. Bir yargıcın “hükümran benim” diyenin değil de, hukukun hükümranlığının yanında (gerçek yerinde) durması üzerinden ne çok başlık ve tez çıkar, bilimle uğraşan üniversiteler için!…

Şu anda hâlihazırda yürürlükte olan 1982 Anayasası Başlangıç hükmünde yer alan: “demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet” ifadesi, yukarıdaki sıralamadaki yerimizle yan yana gelince çok ironik kalıyor. 1961 Anayasası da; “Anayasanın asıl teminatı vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer alır” diyordu.

Anayasaya rağmen vatandaşların iradeleri üzerine ipotek konuluyor, hatta yasa marifeti ile seçim güvenliği için hazırlanan mühürlü zarflar yanında mühürsüz olanlar da sayıma dahil edilerek güvenlik konusu daha en başından zedeleniyorsa ve bu koşullar düzeltilmeden seçime gitmeye güçlü bir itiraz ortaya konulmuyorsa; anayasaya aykırı yasa hükümlerine itiraz etmesi gereken kişi ve kurumlardan ses çıkmıyorsa, anayasaya konulmuş bu anlamlı sahiplenme sözcükleri de kenar süsü olarak kalıyor.

Büyük fotoğrafa bakınca; “İnsan hak ve özgürlükleri açısından 21. Yüzyıl, 20. Yüzyıl’ın gerisine nasıl düştü?!.” sorusundan başlamak gerek.

Birikimlerin bir yüzyıldan diğerine insanlığın yararına olacak şekilde aktarılarak kazanımların güçlendirildiği sürecin kesintiye uğratıldığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Tarihte en ağır insan hakları ihlallerine sahne olan Batı, insan haklarında kendi içi ve dışı konusunda ikircikli yaklaşımına karşın her zaman referans olmuşken; bırakınız duraklamayı, birikimlere sahip çıkma anlamında sorunlar yaşadığının örnekleri oralarda da çoğaltılıyor.

21. Yüzyılı, liberalizmin muhafazakarlığı da giyinerek, “yeni” başlıklı içeriği ile öne aldığı “güvende değilsiniz” algısını yerleştirerek ilerleyişinden, kamusal alanları tahrip eden “öteki” inşasından; yeni çatışmaları yaygınlaştırmak için yaratılan otorite boşluğu alanlarına yerleştirilen/yaygınlaştırılan şiddet ve terör ile birlikte okumak gerekiyor.

İnsan ve ona dair, bedellerle biriktirilen değerlerin alaşağı edilmesinin ne kadar kolay olduğuna tanıklık ediyoruz. Özgürlükler adına mücadeleler ile geçen asırlardan sonra, bunların hoyratça savrulduğu bir edilgenlik sürecine itilişimiz konusu günün ironisi ile; “milli ve yerli” değil!… Eklemlendiğimiz bu süreçte hukuku, dolayısı ile özgürlükleri boşaltmada önde koşuyor oluşumuz, iktidarı önemsediğimiz kadar muhalefeti benimsemeyişimizden.

İktidar odaklı yönetim anlayışımızla özgürlüklere mesafemizin gelip giden iktidarlarca kurulduğu bir düzlemde debeleniyoruz. Muhalefetin güçlü olmadığı iklimde özgürlüklerin var edilemeyeceğini elbet bir gün fark edeceğiz…

Hazır Trump konusu açılmışken, bu yüzyılın hukuk yerine kişileri hükümran edişine, itirazı, Duverger’nin “Seçimle Gelen Krallar” başlıklı eserinde özetlediği iktidar etme türü üzerinden örnekleme ile yapalım:

“…her iktidar bir baskı aracıdır çünkü bu iktidarı elinde tutan doğal olarak onu kötüye kullanmak eğilimindedir. Aydın kafalı bile olsa zorbanın iyisi olmaz. Kendi iradesini zorla başkalarına kabul ettiren kişi, yine kendi çıkarını, kendi tercihlerini, kendi fikirlerini ve kendi tutkularını öne alacaktır………….

Kişiye emretme yetkisi veren görevler peşinde, daha çok, ruhsal nitelikleri bakımından egemen olma eğilimindeki kişilerin koştuğu düşünülürse bu tehlike daha da belirli bir durumda ortaya çıkar…”

Bir yazımda; Lord Acton’ın “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” deyişine yer vermiştim. “İktidar hepimizi değiştirdi, değiştiriyor….Güç insanı zehirler, para insanı zehirler……” ifadesi ile iktidar içinden seslerin bunu dile getiriyor olması, genel bozulma halinin iktidar odaklı olduğunun açıkça ilanı oluyor.

ABD’de, “yargıçlar var” dedirten davanın açılmış olması bile umut verici. Fiili olanın hukuki olanı tasfiyesi diye özetleyebileceğimiz süreci unutup sonuca odaklanışımızın faturası giderek kabarırken; en azından iktidar odaklı sorgulamalar yapma konusunda tereddüt edenleri cesaretlendirmesini dileyelim.

Parlamenter sistemin hem devleti, hem de toplumu güçlendiren daha sağlam bir çatı olduğunu, yapabileceğimiz en akıllıca işin; sorunun adını, “parlamenter sistem” yerine, “siyasal partilerin -demokratik işleyişi sağlayacak şekilde- yeniden yapılanması” olarak koymak olduğunu güçlü bir dille anlatacak bilim, siyaset, hukuk insanlarından oluşacak güçlü bir muhalefete gereksinimi var ülkemizin.

Başkancı sisteme geçerek, geçici sürelerle kişileri güçlendirebiliriz, ancak toplum ve devlet olarak güç yitiririz. Seçim yolu ile hükümran edecekleri bir kişi arayışı içine giren partilerin hepsinin asıl işi, hukuku yeniden nasıl hükümran yaparız arayışı olması gerekiyor. Kimin Başkan adayı olacağı konusuna odaklı Türkiye muhalefetinin başkan arıyor odaklı siyaseti, başkancı sistemi kabullendiğinin karinesi olarak yansıtılıyor.

Türkiye’de siyasetin iktidarın ittiği noktadan yürütülüyor olması size de tuhaf gelmiyor mu?

HUKUKUN HÜKÜMRANLIĞI

This entry was posted in HUKUK-YARGI-ADALET. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *