uyarı + 18 *** TANIMADAN BİLMEDEN OSMANLI’YA HAYRAN OLANLARA TARİH DERSLERİ *** Osmanlı’da , din , ahlak mı dediniz ? Alın size Osmanlı’nın arka yüzü * OSMANLI’da sefih ve AHLAKSIZ YAŞAMIN SIRLARI * ‘ 444 Yıl Süren (1389-1833) İçoğlanı Rezaleti’ * “Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…” * BAHNAME ; “…Yaz olunca avradlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk vücudu kurutur…”

Naci Kaptan / 29.01.2016

OSMANLI’da OĞLANCILIK , sefih ve AHLAKSIZ YAŞAMIN SIRLARI

‘Osmanlının 444 Yıl Süren (1389-1833) İçoğlanı Rezaleti’

Osmanlı imparatorluğunda ilk defa içoğlanı yetiştirilmesine Yıldırım Bayezid döneminde 1389 da başlandı.Fatih Sultan Mehmed devrinde (1451-1481) içoğlan yetiştirilmesi usulü belirli bir sisteme kavuşturuldu. içoğlanı uygulaması 1833 de ortadan kalktı.

OSMANLI DA BİR HAMAM OĞLANI

1686 yılında Hamamcılar Kethüdası olan İsmail Ağa tarafından kaleme alınan Dellakname-i Dil Küşa yani Gönüller Açan Tellaklar kitabında İstanbul’daki 2 bin 123 “parlak” tellaktan “yakışıklı sevgili” diye bahsettiği Yemenici Bali Oğlan için şunları söylüyor:“Henüz on beş yaşında ve güzellik tacı adının başında ve bu günahkârın gönül kuşu yemenici oğlanın samur kaşında.”

İsmail Ağa, Yemenici’nin hamamda soyunduğu dönemdeki tarifesiyle ilgili de bilgiler vermiş:“Gece ve gündüz seferi 70 akçedir. 20 akça dahi ortağı dellak alır. Gece döşek yoldaşlığı 300 akçadır. Kulamparası kaç sefere takati varsa 300 akçaya dâhildir.”

OSMANLININ EN ÜNLÜ İÇOĞLANI ‘KAZIKLI VOYVODA’

“1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih’in babası İkinci Murat’tı.Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul’la (Radu cel Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı Sultanı’na rehin olarak Edirne Sarayı’na gönderildiğinde, sadece 11 yaşındaydı.

İki rehin prens Sultan Murat’ın “içoğlanı” kadrosunda alındı. 6 yıl boyunca padişahın içoğlanlığını yapan Vlad sakalı çıkınca emekli eden II.Murat 1448’de voyvoda unvanı verip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını fethe gönderdi.Vlad’ı Eflak’a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul’u rehin tutarak Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlama aldı.

Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul’dan gelip de karşısında sarığını çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdikten sonra Eflak ve Boğdan’da Romence “Kazıklı” anlamına gelen Tepeş lakabını aldı.

Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu. (Kaynak: Matei Cazacu, “Prens Drakula’nın Tarihi”, Droz, 1988)

Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı’dan kazıkla çıkardığı “içoğlanlığı” hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor musunuz? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel Radul’u… (9 Aralık 2012-Mine Kırıkkanat )

GAZALİ (DELİ BİRADER) KİTABI

‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü ‘l-gumûm ve Râfi‘ü ‘l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’)

ilk bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına ait;

ikinci bölüm ‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara;

üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine;

dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına;

beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere;

altıncı bölümde pasif eşcinsellerin (oğlanların) ve ne idüğü belirsizlerin iğrenç durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.

GAZALİ’NİN CENAZE NAMAZI KABE DE KILINDI

Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa’da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi’den ders almış, Bursa’da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid’in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti. Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut’un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti… (Ayşe Hür-10 Kasım 2013, Radikal)

TARİHÇİ ALİ KEMAL MERAM’IN ANLATIMI

tarihçi A. Kemal Meram, Lale Devri haremi için şu tanımlamayı yapıyor: “… Erkeğin her bir çeşidine özlem içinde olan saray kadınları, zenci harem ağalarıyla yatıp kalkıyorlardı. İçinde yirmi bin yabancı soylu kadının, bini aşkın zencinin, beş binden fazla Sırp, Arnavut soylu bostancı ve içoğlanın hüküm sürdüğü bu büyük genelev, kendine özgü dünyasında yine de her zamanki gibi pırıl pırıldı. İçki, saz ve söz âlemlerinin tek nedeni, cinsel içgüdülerini kamçılamak, elde edilecek zevki sonsuza ulaştırmaktı. Günah ise halk içindi…”

OSMANLI TARİHÇİSİ AHMET CEVDET PAŞA’NIN İTİRAFI

Batı tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: “…Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…”

DEYİŞ OSMANLIYI ÖZETLİYOR

Osmanlı esir ve köle cariyelerden, içoğlanlardan geçilmiyordu bu sebeple avradı kaltak osmanlı…üretim sıfırdı yaşam gasp etmek üzerine bina edilmişti; eken de yoktu biçen de yoktu….Hazırcı , hırsız ve rüşvetçi bir yapısı olduğu gerçeğinden; yiyende ortak osmanlı denmiş deyişin sözlerinde.

şalvarı şaltak osmanlı
eğeri kaltak osmanlı
ekende yok biçende yok
yiyende ortak osmanlı… *1*

Yazıyı zenginleştirmek için ben de katkıda bulunayım (Naci Kaptan)

Radikal gazetesi yazarı Ayşe Hür, Osmanlı’da eşcinselliği köşesine taşıdı. (10.11.2013)

“Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”

Ayşe Hür’ün, padişahların yaşamlarından, toplum hayatına ve edebi metinlere Osmanlı’da eşcinselliği ele aldığı, “Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…” başlıklı yazısının bir kısmı şöyle:

Günah keçisi: Olivera Despina

Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu, özellikle Hristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında. ‘Oğlancılığın’, I. Bayezid döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar. Güya bu gavur hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu oğlanlar oluşturmuştur…

Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını bilmiyoruz ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.)

Yaz olunca avretlere, kış olunca oğlanlara

Peki II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: “… ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam.”

“Osmanlı’nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan Mehmed’in ‘Avni’mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni! Talihin yaver gitti ve o sevgili misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini; Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını bekliyor…

Deli birader ve kitabı

‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü ‘l-gumûm ve Râfi‘ü ‘l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm ‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara; üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde pasif eşcinsellerin (oğlanların) ve ne idüğü belirsizlerin iğrenç durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.

Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa’da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi’den ders almış, Bursa’da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid’in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti. Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut’un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti…

Suhte ayaklanmaları

Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.

O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu. Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla “Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu. Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil, ‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi. Kadın-erkek ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası) çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”

Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını yeleştirmemek mümkün değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu. Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler 100-150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar. Sonra işi eşkiyalığa vurdular. Anadolu’da Tarsus’tan bas¸layarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)

Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’ diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet görevlileri vardı. Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa geçen suhte ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan suhteler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı. Suhte ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu. Ancak suhteler bunlara, hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler. Suhte sorunu ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı…

Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim.

Tüysüz oğlanlar kılavuzu

II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi, valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600), Divân’ında “Zenne rağbet eder mi âkil olan/Tab-ı Ali civâne maildir.” (Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi? Ali’nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır) demiş, dönemin eşcinselliğe bakışını en güzel özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları) kaleme almıştı. Bu kitapta eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir yandan da kötüleniyordu.

Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid’in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu. Örneğin “Edirne, Bursa ve İstanbul’un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir,” diyordu. Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu. “Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu. “Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu. “Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış,” diyordu…

Emirgân adı nereden geliyor?

Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi. Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı. Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle katledilmişti… Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…

Halbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler) denirdi. Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düs¸kün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çes¸it çes¸it içki içilen yerlerde sürü sürü gezip boğazı tokluğuna avlanırkan subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi. Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı üstelik…

Genç Osman’ın başına gelenler

Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi. Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti: “Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım!”

Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle rastlayamayacağınız şu beyitle neşelenelim: “İzn alub cum’a nemâzına deyû mâderden/Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden/Dolaşub iskeleye doğrı nihân yollardan/Gidelim serv-i revânım yürü Sad’âbâde.”

Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor: “Annenden cuma namazına gideceğiz diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp, yürü selvi boylu sevgilim Sadabad’e gidelim.” Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine göre, Nedim’in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek familyasından biri olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.

Enderunlu Fazıl’ın oğlanları

Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi. “Şairiz, şeyn verir şanımıza/Giremez fahişe divanımıza’” (Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu şanımıza leke sürer) şeklindeki ünlü beytin de müellifi olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını (köçekleri) anlatmıştı. Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.

Daha hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’ taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine değinemeden yerimiz bitti. (Kadınsız ve geleceksiz bir hayatın tetiklediği, 16. yüzyıla damgasını vuran ‘medreseli’ ayaklanmalarına internet nüshasında kısaca da olsa değiniyorum.)

Ahmet Cevdet Paşa’nın saptaması

Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: “…Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…”

Radikal’de yayımlanan yazının tamamını okumak için tıklayın

Osmanlı’da Seks – Kitap

Murat Bardakçı
Ağustos 19, 2009
İNKILAP KİTABEVİ, Sosyal Tarih

Bu kitap, kütüphanelerin tozlu raflarındaki elyazmalarının sararmış sayfalarında yüzlerce seneden beri gizli kalmış ve unutulmuş yazıları günışığına çıkartıyor: Osmanlı cinsellik metinlerini…

‘Muzır’ yahut ‘müstehcen’ gibi kavramların olmadığı, cinsellik konusunda hemen herşeyin serbestçe yazıldığı bir dönemin örnekleri bunlar… Hepsi Türkçe ve hepsi de ilk defa yayınlanıyor.

Cinsel sağlıktan bahseden ve aşk tekniklerini anlatan ‘bahnameler, Nasreddin Hoca öykülerinin cinsellik temeline dayalı ilk versiyonları, 17. asır İstanbul hamamlannda olup bitenler, Osmanlı eşcinsel edebiyatı, cinselliği konu alan şarkı güfteleri ve eski İstanbul’un artık pek bilinmeyen özel hayatı… Hepsi, bu kitapta birarada.

Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan ve dedelerimizin, büyük dedelerimizin, hattâ nesiller önceki atalarımızın okuyup zevk almış oldukları bu metinler Hintliler’in ‘Kama Sutra’sı düzeyinde bilimsel, Araplar’ın ‘Kokulu Bahçe’si kadar renklidir ve en önemlisi, bizim öykümüzdür.

BU KİTAPTA YAZILAN HER ŞEY, BİZİM ÖYKÜMÜZDÜR

Yüzlerce yıl boyunca itinayla saklanan, elden ele gizlice dolaşan, kulaktan kulağa fısıldanan metinler, bu kitapla ilk kez gün ışığına çıkıyor. Bunlar, kitaplıkların tozlu raflarında kalmış, elyazmalarının sararmış sayfalarında unutulmuş yazılar: Osmanlı cinsellik metinleri. Öncelikle şunu belirtmem lâzım; Bu kitapta yer alan metinlerin hiçbiri bana ait değil. Bunları ben yazmadım, sadece bugüne kadar ele alınmayan cinsellikle ilgili Osmanlıca yazmaların bazı bölümlerini, bugünün diline çevirip naklettim.

Bunlar yüzlerce yıl önce söylenmiş, yazılmış, çizilmiş konulardı ve en önemlisi, hepsi “bizim” öykümüzdü. Ama günümüzde her nedense üzerlerinde pek durulmamış, incelenmemişlerdi.Geçmişte, bugünün “muzır” kavramı yoktu. Uygunsuz kadınlarla erkekler yine işbaşındaydı ve hatta hem nüfusa göre oranları daha fazlaydı, hem de faaliyet sahaları daha genişti galiba. Kolluk kuvvetleri uygunsuzları o zaman da toplar, şehir dışına sürer, böylelikle mahallenin namusunun temizlenmesine çalışılırdı.

Ama günümüzde sık yaşanan bir şey, geçmişte pek bilinmezdi: Cinselliği yazan kaleme yasak yoktu. Hoşgörü, topluma daha fazla egemendi. Siyaset uğruna nice başlar uçuran, din adına sıra sıra darağaçları dizen Osmanlı, gerçi iktidara karşı söz söyleyip başkaldıranı bağışlama m işti ama cinsellikten bahseden kaleme ses çıkartmamıştı. Bu serbestlik, “halk siyasetle uğraşmasın da ne yaparsa yapsın” düşüncesinden mi kaynaklanıyordu, yoksa başka bir sebepleri mi, bilmiyorum, fakat görünen o ki, geçmiş asırlarda günümüzden çok daha fazla bir serbestlik vardı.

Örneğin cinsel sağlıkla güç arttırıcı ilâçlardan, aşk teknikleriyle fizyolojik bilgilerden bahseden, “Bahname” denilen kitaplar… Hepsi, padişahından sıradan vatandaşına kadar, isteyen herkesin elinin altındaydı.

Veya bir Fazıl Bey… Türk Edebiyatında, onun kadar açık sözlü bir şair herhalde gelmemiş, hatla ondan sonra da çıkmamıştı.Yahut bir Türk Galip… İmparatorluğun bir paşasıydı, bir yandan vilâyetler yönetip Babıali’ye idari raporlar yazarken, bir yandan da Anadolu’nun Kezban’ın, Himmet’inin çok özel ilişkilerini anlatmış, cinsel folkloru konu alan gazeller döktürmüştü.

Bu kitapta yer alan ve tamamı kitapların tozlu raflarında üzerlerinde akademik araştırmalar yapılmayı bekleyen yüzyıllar öncesinin metinleri, okunduklarında cinsel tahrik yaratmalarının aksine bir mizah duygusu uyandıracak, tebessüm ettirecek, hatta kahkahalar yaratacak mahiyettedir. Üstelik bu metinler, Hintliler’in “Kama Sutra”sı veya Magrip’in “Kokulu Bahçe’si gibi, doğunun cinsellik klasikleriyle boy ölçüşebilecek zenginlikte bir cinsellik edebiyatına sahip olduğumuzu da kanıtlamaktadır.

Okuyucuyu dedelerimizin, büyük dedelerimizin, hatta nesiller önceki atalarımızın okuyup zevk aldığı cinsel metinlerle başbaşa bırakmadan önce, tekrar söyleyeyim: Kitapta yeralan metinler ve anlatılan olaylar, bazı çevrelere aykırı gelecek ve hiddetle karşılanacak bile olsalar, yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir geleneğin halkalarıdır ve çok daha önemlisi, hepsi “bizim” öykümüzdür.

Murat Bardakçı Teşvikiye, 1992

İÇİNDEKİLER
YAZIN AVRADLARA, KIŞIN OĞLANLARA…….    9
BAHNAMELER: CİNSELLİĞİN İLMİ   …………   53
OSMANLI EŞCİNSEL METİNLERİ…………..   91
ŞARKILARDAKİ EROTİZM  ……………….153
YAYIN DÖNEMİ BAŞLARKEN……………..193
ESKİ İSTANBUL’UN NAMUSU  …………….229

“…Yaz olunca avradlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk vücudu kurutur…”

“…Kız Softa yâni Ürgüplü İsmail Zalpaşa Medresesi’nde hemşehrisi Dağlı Hüseyin nâm pelTde (…) misafir olup, üçüncü gece o zalim dağlı herif hemşehri oğlancığa fiili livataya mübaşeret eyledikte (girişince) maslahatı begayet kebîr (çok büyük) olmakla Molla İsmail kanrevan bîhuş (….) oldukta (olunca), gaddar herif işini tamam görmüştür…”

“…Bil ki, avradların inzal alâmetleri (boşalma belirtileri) şunlardır ki, gözleri süzülür ve er yüzüne bakmaya utanır ve alnı terler ve göğsü titrer ve ere berk (sıkı) yapışır. Ve bil kim avrat ile erin inzali bir olursa, büyük lezzet bulurlar. Ve yine bil ki, avratla erin menileri birbirine karışacak olursa, aralarında muhabbet çok olur…”

“…Erkek hatunun üstüne çıka ve uyluklarını kaldıra. Tamam oynayıp memelerini sıka, sonra fercini sıkıp zekerini ovalayıp ikbâl geldikte zekerini ferci içine idhâl eyleye. Sonra, meni döke. Amma avrat üste çıksa, meni güç dökülür, safâsı az olur ve zeker İçinde meni kalır ve içinde kurur ve mesaneyi fâsid eder (bozar) ve mesanede emraz (hastalık) hâsıl olur…”

Bu ifadeler, günümüz yazarlarından birine ait olsa neler neler söylenirdi.Şöyle bir tahmin etmeye çalışmak bile, insanı ürkütüyor. Bütün bu örnekler, günümüzden çok önce, hem de yüzlerce yıl Önce yazılmış kitaplardan seçildi. “Muzır” veya “müstehcen” gibi kavramların olmadığı, cinsellik konusunda istenen her şeyin serbestçe yazıldığı bir dönemde, Osmanlı’nın da ilk zamanlarında, 16. ve 17. yüzyıllarda kaleme alınmış eserlerden alındı.

Cinsellik öğeleri Osmanlılar döneminde “edebiyat” denince akla gelen divan şiirinde, bunun nağme uzantısı olan ve günümüzde “Klasik Türk Musikisi” diye adlandırılan müzik türünde bestelenmiş söz eserlerinde, düzyazılarda, tarihî kaynaklarda ve minyatürlerde bir hayli boldur. Zaten cinsellik, Türk edebiyatının sadece Osmanlı döneminde değil, hemen her devresinde ve her biçimde kullanılmış; edebiyatımızın ilk örneklerinden olan tarihî destanlardan bilinen İlk Türk sözlüğü Divanı Lügatü’tTürk’e ve yine yüzyıllar öncesinin masallarından halk edebiyatının çeşitli formlarına kadar, zengin bir alana yayılmıştır.  Ancak iki konuyu, içerisinde cinsel unsurların geçtiği metinlerle sadece cinselliği konu alan eserleri birbiriyle karıştırmamak gerekir. Bizim için önemli olan bu ikincisi, yâni ileride muhteviyatlarının bir kısmını nakledeceğimiz bahnameler, dellâknâmeler, ve evlileri irşad kitapları gibi eserlerdir.

“Cima” ve “vuslat”
Cinsel metinlerde iki kelime sürekli olarak geçer: “Cima” ve “Vuslat”. İkisi de Arapçadır. İlki “cinsel birleşme”, öteki “kavuşma” anlamına gelir.

Ama “vuslat” sözüyle ifade edilen kavuşma, başka türlü bir kavuşmadır.
Arapça’nın en büyük sözlüklerinden Kamusu Okyanus’ta. kelimenin karşılığı olarak “Muhibbin mahbûbuna vâsıl olması” deniyor. Yani “sevenin sevdiğine ulaşması”. Kamus daha sonra, “…gerek afif ve ismet, gerek habis ve şenaat cihetiyle olsun…” diye yazıyor. Bugünün Türkçesiyle, “Seven sevdiğine iyi niyetle de gider, kötü niyetle de…”
“Vuslat” edebiyatın her türünde çok sık kullanılmıştır. Hangi anlamda kullanıldığı, yazanın niyetinin ne olduğu, cümlenin siyakından kolayca anlaşılır.

Cimânın ise, “cinsel birleşme” dışında mecazî hiçbir anlamı yoktur.
Osmanlı öncesi Türk edebiyatındaki cinsellik bahislerinde, cinsel ilişki teknikleri pek yazılmamıştır. Sözü edilen konular genellikle yaşanmış olaylar veya sevgilinin güzelliği, zerafeti, tahrik edişi, bazan da aşıklara verilen nasihatlerdir.

Destanlar döneminden başlayarak, 14, yüzyıl Anadolu Türkçesi’nin örneği olan şiirlere kadar, bu, böyle gider. Ancak ilk dönem Anadolu metinlerinde, artık Islamî öğretinin yorumlanmasıyla ortaya çıkan tasvirlerle karşılaşılır. Meselâ cennetteki huriler, Yazıcıoğlu’na göre, göbekten yukarısı güzel oğlan, aşağısı el değmemiş kızdır. İşıkla karışmış haldedirler. Kaşları, kirpikleri, saçları vardır ama vücudlarında başkaca kıl yoktur.

Cimân ın İyisi ve kötüsü

“Kabusnâme”, cimâyı konu olarak işleyen kaynakların en eskilerinden biri. 1082 yılında, Ziyaroğulları’ndan Emir Keykavus tarafından yazılmış Farsça ansiklopedik bir eser. İçerisinde ne ararsanız var. Hamamda yıkanma usullerinden at cinslerine, tarladan fazla ürün alma yollarından tüccarlığa kadar, günlük hayatta karşılaşılacak hemen her konuyu ele alıyor.

Kitabın “Cimâda fidelisi ve ziyanlısı hangisidir, onu beyân eder” yani “Cimâânın iyisi ve kötüsü hangisidir, onu anlatır” başlıklı 15. bölümünde, cinsellik konusu işleniyor. Kabusnâme, 15. yüzyılın ilk yarısında Mercimek Ahmet tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve dönemin hükümdarı İkinci Murat’a sunulmuş.

Edebiyat bilgini Orhan Saik Gökyay tarafından yıllar Önce “Devlet Kitapları” serisinden yayınlanan Kabusnâme’nin sözkonusu 15. bölümü, bugünün diliyle şöyle:

“…Ey oğul şöyle bil ki, cima etmek dünyanın lezzetlerinden ulu bir lezzettir. Ama bunun lezzetine aldanıp çok meşgul olma ki, vücudunun temeli gedik almasın. Eğer kendini yenemezsen bari sevdiğinle cima et ki, sevgin zarar görmesin. Zira sevgi sıcak, cima soğuk bir harekettir. Şüphesiz ki soğuk, sıcağı bozar.Arzunu sevdiğinle de yenemezsen, bari serhoşken cima etme. Zira cima sırasında zihinde bir tad meydana gelir. Eğer zihinde şarabın doğurduğu düşünceler varsa, kişi ne cima ettiğini bilir, ne de lezzetini alır. Ama çaresiz kalırsa mahmur olduğu sırada cima etmeli ki, zevkini anlasın. O da günde bir kere gerek. Kişinin, bulduğunca bunamaması gerek. Yani ele geçirdiğinde iş buymuş dememek gerek. Her ele geçirdiğinde cima etmek, havyanların işidir. Hayvanlar vakitli, vakitsiz nedir bilmezler. Ne zaman ellerine geçirseler, yaparlar. Demek ki insan olanın zamanı gözlemesi gerek. Böylece insanla hayvan arasında ne (ark olduğu bilinir ve “Bu insandır, bu hayvandır” denir.

Ve ondan sonra: Hizmetkârlar iki türlüdür. Yani karın ve cariyen. Meylin daima bunlardan birine olmasın, yoksa ikisinden biri sana düşman kesilir. Her ikisini beraber gözetirsen, hem karının hem de cariyenin hizmetinden iki kat zevk alırsın.

Cimânın çoğu zararlı olduğu gibi, azı da zararlıdır dedik. Herşeyin orta kararı hoştur. Sıcak günde, sıcak hamamda ve sert soğukta yapılan cima, özellikle yaşlılara büyük zarar verir. İlkbaharda cima çok hoştur ve her bünyeye uygundur. Çünki, ilkbahar ılımlı bir mevsimdir, ılımlı havada çeşmelerde ve pınarlarda su çok olur, âlemde hoşluk ve rahatlık artar. Büyük âlem böyle olup sular çoğalınca, küçük âlem olan bedenimizde kan fazlalaşır ve şehvet de çoğalır. Şehvet arttığında cima salâh olur, zarar vermez. Görmez misin ki damarda kan fazlalaştığında kan aldırmak nasıl faydalıdır? Damarlar boş olduğunda kan aldırmak nasıl zararlıysa, belde meni olmadığında yapılan cima neye yarar?

Ve eğer kan aldırmak istersen, çok sıcakta ve çok soğukta aldırma. Kan artarsa, sakinleştirmeye çalış. Uygun şaraplar ve yemekler ye. Miden tok olduğunda daha fazla yeme, usanınca da cima etme.

Yaz olunca avradlara meylet, kışın oğlanlara ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk vücudu kurutur…”

Bilmediğimiz Nasreddin Hoca

Türk mizahının en eski örneklerinden sayılan Nasreddin Hoca öykülerinin yüzyıllar Öncesinden kalan ilk versiyonlarında, ana tema cinselliktir. Nasreddin Hoca üzerine çalışan araştırmacılar, ilk dönem öykülerinde cinsellik konusunun ağır basmasını halk düşünce ve felsefesinin gerçekçi ve sınırlama konmamış bir ürünü olarak görüyorlar.

Böyle öykülerin kaydedildiği ve 16. yüzyıldan kaldığı sanılan elyazmalarından biri, Hollanda’nın Groningen Üniversitesi Kitaplığında (Cod. Gron. a g 8) saklanıyor. Yazmada bulunan 75 öyküden bir kısmı, cinsellikle ilgili.

Metin ilk kez, K.R.F. Burill tarafından bilimsel bir dergide, orijinal dili ve bugünün Türkçesi’ne uyarlamasıyla birlikte yayınlanmıştı (Archivum Ottomanicum, Tomus II, Anno 1970). Günümüzde de rahatça anlaşılabilecek bir dille yazılmış olan bu fıkraların bazılarını, çok küçük değişiklikler yaparak veriyoruz:

“…Nasreddin Hoca. bir gün Sivrihisar’da vaaz ederken demiş: “Müslümanlar, bu Sivrihisar’la Karahisar’ın havası birmiş”. Dinleyenler, “Neden?” demişler. Hoca, cevap vermiş: “Orada da s…..e t…..m beraberdi, gördüm ki burada da beraber”.

Nasreddin Hoca, bir gün vaaz ederken demiş: “Müslümanlar, varın Tanrı’ya şükredin ki, g……ü alınlarınızda yapmamış. Eğer alınlarınızda olsaydı, hergün yüzünüze s……nız”.

Nasreddin Hoca bir gün minareyi göstererek “Şuna ne derler?” diye sormuş. Halk, “Şehrin s..i” demiş. Hoca demiş: “Ona uygun g…nüz var mı?”.

*1* Sal  Saygin Simsek

*2* http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/elinde-tesbih-evinde-oglan-dudaginda-dua-1159964/_

*3* http://www.birazoku.com/osmanlida-seks

This entry was posted in Tarih, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *