DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM * KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılmasaydı , Türkiye bugün çağdaşlığı , sanayi devrimini yakalamış olacaktı …Daha eğitimli bir toplum yapısı oluşacak , Laiklik ve demokrasinin özü halk tarafından kavranacak , eğitimli,bilinçli , yobazlara itibar etmeyen , aydınlanma devrimlerini sahiplenen bir ülke oluşacaktı…Ulus Devlet bilinci güçlenecekti. Politikacılar erdemli ve liyakatli olacaklar, ülkelerine ihanet etmeyecekler , yolsuzluk yapmayacaklardı, Türkiye Dünyada itibar sahibi bir ülke olacaktı Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda.

Gazeteci Mustafa BALBAY Düziçi Köy Enstitüsü için
Cumhuriyetteki bir yazısına şöyle başlamıştı :

“Anadolu gezilerinde beni en çok etkileyen yerlerin başında, geçmişte Adana’ya bağlı olan, bugün Osmaniye sınırlarımız içindeki Düziçi Köy Enstitüsü’nden kalanlar oldu.”

Düziçi Köy Enstitüsü, 1940’ların başında, 2. Dünya Savaşı devam ederken bin bir güçlüklere rağmen kurulmuş aynen diğer 20 enstitü gibi bir aydınlatma ve üretim merkezidir bence…

Kurucu Müdürünün aşağıdaki anılarını okurken önce yazı uzun gibi geldi bana. Ama, 45 sayfanın ortalarına geldiğimde, içimi bir rahatlama, bir coşku alırken, aman bitmesin  duygusu da sardı. Devam edecek miş bu anı.

Bundan çıkarılacak ders belli; katırların bile zor çıkıp indiği, öküz veya at arabasının bile olmadığı dar dağ yollarında yılmadan nasıl yapmışlar o okulu? Köy Enstitülerinden bahsedince burun kıvıran “Kazma-Kürek zamanımı şimdi vs” diyenlerin bunu okuması gerek aslında. Her türlü yokluğa rağmen, üstelik dağ başına öyle hizmetler götüren o zamanki zihniyet sahipleri olsaydı şimdi, bu dev iş makinalarıyla acaba neler yaparlardı diye düşünmek gerekir. Bunun yanıtı aslında, o imkansızlıklara rağmen neler yaptıklarına bakmaktır.

bakınız ; http://nacikaptan.com/?p=10093

Paylaşan
22 Aralık 2015
Omer Faruk Yılmaz

DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM

Ahmet Lütfi DAĞLAR

“Bir ülkenin tarihinin yazılmasında anılar da araştırmalar kadar değerlidir. Özellikle bu anılar, eğitim gibi ülke için yaşamsal bir alanda, bir ülkü uğrunda, yapmaya, yaşamaya dayandığında, değerini daha da artırırlar.

Düziçi Köy Enstitüsü’nde, müdür olarak çalıştığım 1940-1947 yıllan arasında, günün koşulları altında yaptığımız öyle çalışmalar oldu ki, yarım yüzyıl sonra dönüp baktığımda, bunların değerinden bir şeyler yitirmediğini, tersine değerlerini artırdığını görüyorum. Yeni kuşakların bu tür çalışmalardan pay almasının engellenmemesi gerektiğine inanıyorum. Bu inançla, yeni kuşaklara, haklan olan paylarını sunmak için, bu anılarımı yazmak gereğini duydum.

Bu anılar, bir ömrü içine alan tüm.eğitim anılarım değildir. Bunların içinden, özellikle Düziçi’ne ve İzmir’e olan ve canlılığını yitirmeyen, bazı ilginç olanlarını sunmayı amaçladım. Aynca, Türk Eğitim Tarihi’nde olağanüstü önemli bir yeri olan «Köy Enstitüsü» olgusunun anlaşılmasına, Düziçi’nden bazı anılarla katılmaya çalıştım Bu anılarım, aynı anda benimle birlikte bu anıların oluşmasına katkıda bulunan binlerce öğrencimin ve yüze yakın dava arkadaşlarım olan öğretmen ve yönetmenlerindir.

Önce Eğitmen Kursu

Bilindiği gibi Köy Enstitülerinin kökeninde Köy Eğitmenleri Yetiştirme Kursları yatar.İki yıl, Eskişehir Hamidiye Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu’nda grup şefi, eğitim başı olarak çalıştıktan sonra Adana kentinin Karşıyaka Güneşli İlkokulu’nda açılan Adana Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu’na müdür olarak atandım (1939).

Eğitmen Yetiştirme Kursları, ilkbahar içinde başlayan, sonbaharda sona eren, altı aylık dönemleri içerir. Kursta görevli olanlar da kurs bitince esas vazifelerine dönerler. Ben o yıllarda vazifem olan, Ankara İlköğretim Müfettişliğine döndürülmedim.

1940 yılı ilkbaharında bu kurs, «Seyhan-Bahçe-Haruniye Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu» adı verilerek Bahçe ilçesinin Haruniye bucağına taşındı.

Haruniye Köyü’nün etrafı tepe ve tepeciklerle çevrilidir. Bu tepelerden birinin üstünde, üç katlı, küçüklü büyüklü 34-35 odası olan, dörtte üçü harap büyük bir bina vardı. Ayrıca binanın yanında harap, kubbeli bir hamam, içme ve kullanma suyu akan yeterli bir çeşme de bulunmaktaydı. Bunların dışında bütün müştemilat yıkık haldeydi. Yıkıklarda yılanlar, irili ufaklı kertenkeleler, büyük küçük fareler cirit atıyorlardı.

Bu bina Anadolu-Bağdat Demiryolu yapılırken Alman Misyoner örgütlerince okul olarak yaptırılmış ve kullanılmıştı. I. Dünya Savaşı içinde ya da sonra kapatılmıştı. 1939-1940 yılında bu kadınlar, kendilerine postacılık eden, dış hizmetlerini gören Bahçeli Mehmet’e, bütün müştemilatı, ayrıntıları da içinde olmak üzere bağışlamışlar, tapusunu vermişlerdi. Şimdi Mehmet bu harap binayı ne yapsındı. O zamanın Bahçe Kaymakamı, Milli Eğitim Bakanlığı ile ilişki kurarak binayı, Mehmet’ten, Mehmet’in tam imzasıyla, çok küçük bir fiyatla satın almıştı. Satan memnun alan memnun. Böylece bu binada Seyhan-Bahçe-Haruniye Köy Eğitmeni Yetiştirme; Kursu’nu, 1940 ilkbaharında açtık.

Bu binadan Haruniye Bucağı sınırları içindeki Düziçi Ovası, etrafını çeviren dağlar o kadar görkemli, o kadar renkli, o kadar güzel bir görünüm içinde ki gel de bu doğaya tutulma!

Bu Düziçi Ovasını, halkını, oradan ayrılalı kırk yılı bulduğu halde bir mecnun gibi seviyorum, gönül bağı, yazgıya inanabilsem «Yazgım bu benim» derim Eğitmen Kursundan Köy Enstitüsüne.

Önce eğitmen adaylarının yetiştirilmesi, sonra da bu adaylarla köy enstitüsünün kurulması için gereken hazırlıkların yapılması ve harap binanın onarılması gerekti.

Binanın şöyle böyle kullanılabilecek odalarına eğitmen adaylarını yerleştirmeye, eşyamızı depo etmeye çalışırken ilk mutfağımızı da açıkta kuruyoruz, yağmura karşı gerekli önlemleri alarak.

Hiç vakit geçirmeden onanma başlamak gerekiyor. Osmaniye ilçesinin ad yapmış başarılı, çalışkan dülger, marangoz ve yapıcı ustalarından 10-12 kişilik bu- ekip kurarak Haruniye’ye getirdim. Bu ustalarla onarım planını yaptık, her çeşit araç, gereç ihtiyacını saptadık. Çok çabuk sağlanması gereken kum, çakıl, taş, kireç, kereste, çimento, demir çivi vb gibi.

Bunların bir de, patikadan başka yolu olmayan tepedeki yerimize taşınması vardı. Adana’dan satın alınanlar trenle Bahçe istasyonuna, oradan at, katır ve develerle taşıtıldı dağ yolların dan. Osmaniye’den satın alınanlar da öyle. Ya taş, kum, çakıl, kireç nasıl sağlandı? Atı, katın, eşeği olanlara haber saldık, çağrımıza gelenlerle durumu görüştük, taşıma ücretlerinde, ödemelerin nasıl yapılacağında, ölçü birimlerinde anlaştık. İlk hafta taşıma işine az katılım oldu. Hafta sonu teslim fişlerine (alındılara) göre paralan ödendi, îkinci hafta taşımaya istek o kadar arttı ki sırtında bebesi sarılı, önünde kum, çakıl ya da taş yüklü hayvanı ile katılan, işten yılmayan erkekler gibi, belki de daha fazla bir çaba ve güçle çalışan köylü kadınlarımız da vardı. (Bu sıralarda bir gün Köy Milli Eğitim Önderi, sayın hocamız Hakkı Tonguç durumu incelemeye gelmişti. Sırtında bebesi, önünde yüklü eşeği ile kum taşıyan köylü onu öyle etkiledi ki hocamızın göz pınarları yaşla doldu…)

Adana’dan Osmaniye’den ve Haruniye sınırları içinden sağlanan her ihtiyaç tepedeki yerimize at, katır eşek ve develerle karıncalanıl çalışmalarım andıran bir düzen içinde taşınıyor, işler hızla ilerliyor, gelişiyordu. Hele Köy Enstitüsü açılıp ta öğrenciler gelmeye başlayınca taşıma işleri erzak, diğer ihtiyaçlar bakımından da artıyordu, zorlaşıyordu. Böyle olmakla beraber iki ayda bütün onarım bitirildi, müştemilat tamamen yeniden yapıldı. Büyük bir çamaşırlık ve depo tesis edildi.

Düziçi Ovası’nın ve çevresinin hayranı olarak, gerekçeli bir yazı yazdım ilköğretim Genel Müdürlüğü’ne, Enstitümüzün adının «Düziçi» olmasını istedim, kabul edildi. Ve Düziçi Köy Enstitüsü, 17 Nisan 1940 ta kuruldu.

Daha sonra onarım işlerini yeni bina ihtiyaçları ve yapımları izledi. Bu çok kısa açıkladığım ilk aylardan sonra Enstitümüzün çalışmalarını yazmak niyetinde değilim. Köy Enstitülerinin çalışmaları (eğitim, öğretim, uygulama, tarım, çeşitli küçük sanatlar vb.) hakkında birçok yazılar yazılmış, kitaplar çıkarılmıştır.

Benim amacım Düziçi Köy Enstitüsü’nün kendi yakın çevresine yaptığı bazı ilginç hizmetleri yazmaktır. Şuna inanıyorum ve de biliyorum ki her köy enstitüsü kurulduğu yere, o yerin gereklerine göre enstitü çalışmaları dışında bazı hizmetler vermiş, faydalı olmuştur o yerlerin insanlarına.

Her köy enstitüsünün bu yakın çevre hizmetleri o enstitülerde çalışanlarca yazılırsa, köy enstitüleri dediğimiz büyük Köy Eğitim Kurumları’nın görkemli hizmetleri daha çok anlaşılacaktır.

Köy Enstitüsünün Çevresi ve İşlevi

Düziçi Köy Enstitüsü’nün çevresini ve bu çevre içinde köy enstitüsünün işlevini tanıtmak için geriye dönüp 23 Ağustos 1941 tarihinde Ankara Radyosu’nda yaptığım bir konuşmayı, özgünlüğüne dokunmadan olduğu gibi aşağıya almak istiyorum. Yeri gelmişken sözünü etmeden duramayacağım bir husus ise Ankara Radyo Evi’nin, köy enstitüsü davasına verdiği önemdir.

Sayın dinleyiciler,

Enstitümüz Haruniye Nahiyesinde kurulmuştur. Bu Nahiye, Seyhan Vilayeti’nin Bahçe kazasına bağlı bir köydür. Adana’nın kuzey doğusunda ve Adana’ya 125 km. mesafededir. Etrafı dağlarla çevrilmiş Düziçi adında bir ovası vardır. Bu verimli ovanın adı aynı zamanda Enstitümüze konmuş böylece müessesemiz «Düziçi Köy Enstitüsü» adını almıştır.

Bu ova, nahiyenin sınırlan içinden akan, suyunun 1/5 inden çeltikçilerin istifade ettiği «Sabunsunyu»’na hasret çekmektedir. 1.000.000 dekardan fazla arazi küçük bir hizmetle bu su ile sulanabileceği gibi, nahiyenin bu ovadaki köyleri de bugünkü gibi susuzluktan bunalmayacaklardır. Bugün bir yanda koca «Sabunsuyu» akıp gitmekte diğer yanda köylüler susuzluktan bunalmaktadırlar. Bu tezadın ortadan kaldırılması Haruniye Nahiyesi’nin sıhhatine ve iktisadi hayatına hayırlı tesirler yapacaktır.

Kanını dökerek, yurdunu ve bu arada güzel Düziçi’ni’düşmandan temizleyen cesur köylüler maalesef bu topraklardan hakları olan azamî istifadeyi temin edememişlerdir. Bunun çok basit ve pek acı- sebebi şudur: Arazi köylüye tevzi edilmemiş veya edilememiştir. Tapu muameleleri pek karışmış adeta içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Gücü yeten, sözü geçen arazi sahibi olmuştur. Toprak bolluğu içinde topraksız kalan köylüler, gözleri önünde çalıların, yabani otların kapladığı boş ve haksız yere tesahup edilen bu topraklara en büyük bir hasret ve temellük duygusuyla bakıp duruyorlar… Kısaca anlatmaya çalıştığım bu yere, Haruniye’ye 1940 yılı mart sonlarında Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu’nu açmak üzere gittim. Haruniye’ye geldiğim zaman, Maarif Vekilliği’nce o zaman yeni satın alınmış bulunan ve vaktiyle Hıristiyan çocuklarının okutulması için yapılmış olan, bir tepe üzerinde harap bir Alman Koleji binası, bunun yanı başında, yine harap iki kubbeli bir hamamı vardı. Bir taraftan bunların tamirlerine, bir taraftan yeni yaptıracağımız binaların malzemesini hazırlamaya ve bir yandan da Eğitmen Kursunu açma hazırlığına başladık. 24 Nisan 1940 ta Eğitmen Yetiştirme Kursu’nu açtık. Eğitmen namzetlerinin değerli yardımlarının da karışmasıyla bina ve hamamın tamiri iki ayda bitirildi, pavyonların inşasına başlandı.

Bu sırada 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu’nun çıkması ve tatbikine geçilmesi üzerine Enstitümüz Bölgesi’ne dahil Seyhan, İçel, Hatay, Maraş ve Gaziantep vilayetlerinin beş sınıflı köy okullarım bitirmiş köylü çocuklarını seçme suretiyle almaya başladık. Talebe kadromuzu süratle doldurmamız mümkün iken karşımıza dikilen büyük bir engel bu imkânı kirdi: Trahom belası. Belli olduğu gibi bu beş vilayetimizde trahom yaygın bir haldedir. Trahomla mücadele teşkilâtı çalışmakta ise de henüz önüne geçilememiştir, îşte enstitümüze girmek isteyen bir çok köylü çocuklarını bu yüzden alamadık ve çok üzüldük. Alamadık çünkü sağlam bünyeli ve her uzvu iyi işleyen çocukları seçmek zarureti vardır. Zira köy enstitülerinde fikri çalışma ile bedeni çalışma birlikte gider. Düşünmesini bilen, iş yapmasını bilen bilgili ve müstahsil köy öğretmeni köy enstitülerinde yetişmektedir.

Bu münasebetle köy enstitülerinde çocukları bulunan ve köy enstitülerine çocuklarını gönderecek olan ana ve babalara söylüyorum: Çocuklarınızı köy enstitülerine gönderirken her ay kendilerine, öğretmen olduktan sonra kaç lira verileceğini hiç düşünmeyin. Onlar ay başını bekleyen ve geçimlerini yalnız aylıklarıyla temin eden kimseler olmayacaklardır. Onlar hem çocuk terbiye etmesini ve okutmasını bilen, hem de ellerinde bir sanatı olan ve aynı zamanda ziraat işlerinden arılayan şahsiyetler olacaklardır. Çocuklarınız ne kadar çalışkan olurlarsa o nispette kendilerine kazanç temin edeceklerdir. Zaten köy enstitülerinde sözden fazla işe kıymet verildiğinden çocuklarınız işten korkmayan, güçlükleri yenen yetiştirici, yapıcı ve yaratıcı insan olarak yetişeceklerdir ve yetişmektedirler.

Çocuklarınızın bu vasıfları kazanmış olarak enstitüden mezun olabileceklerini şimdi anlatacağım Enstitümüz çalışmalarından da anlayacaksınız.

Köy enstitülerinde tahsil müddeti beş yıldır. Köy ilkokulunu bitirmiş köylü kız ve erkek çocukları arasından seçilmek suretiyle talebe alınır-Enstitümüzün şimdiki talebe mevcudu 16’sı kız ve 249’u erkek olmak, üzere 265’tir. Bunlardan 157’si birinci, 108’i ikinci sınıftadır. Talebelerimizin çalışmaları başlıca iki esasta toplanır :

Kültür Dersleri faaliyeti, iş faaliyeti
Enstitümüz, talebesinin bilgisini arttırmak için ortaokullar ve ilk öğretmen okulları programlarını bazı değişikliklerle tatbik eder. Böylece talebeye orta tahsil okullarının vermekte oldukları bilgiyi verir, bunun için günlük çalışmasının yarısını harcar. Yılda 45 günlük bir tatil yaptığımızdan çalışma günlerinin fazlalığı, her gün yarım bir mesai ile bu bilgilerin edinilmesini mümkün kılar.

İş faaliyetine gelince; bunu da ikiye ayırmak lazımdır:

Ziraat ders ve tatbikatı
Demircilik, marangozluk ve dülgerlik, yapıcılık, biçki, dikiş nakış ve dokumacılık gibi küçük sanatlar…Günlük çalışmanın yarısını kültür dersleriyle meşgul olarak geçiren talebe, diğer yansında da küçük sanatlar ve ziraatla uğraşır. Henüz bir yaşım dolduran ve tamamen yeni kurulan, eski bir temeli olmayan Enstitümüz, bugüne kadar;

I — Ziraat sahasında şu işleri yapmıştır:

«200» dekarlık bir araziyi taş ve çakıllarından temizleyerek tarla haline getirmiştir.Yeniden açılan bu tarlalarda yulaf, yerfıstığı, muhtelif cins sebze yetiştirdik, yetiştirmekteyiz. Halen, kabak, fasulye, patlıcan, domates, biber, hıyar, lahana, pırasa olmak üzere 50 dekarlık bir sebze bahçemiz vardır. Yetiştirdiğimiz sebze Eğitmen Kursu ile birlikte 400’ü bulan günlük tabela mevcudunun sebze ihtiyacını bol bol karşıladığı gibi şimdiden domateslerden salça yapmaya ve diğer sebzelerden bazılarını da kurutmaya başladık. Pazar bulsak satışa bile çıkaracağız. Fakat yol imkânsızlıkları, bu yüzden nakil masraflarının pahalıya mal oluşu harice satma fırsat ve imkânını bize vermemektedir. Bu fırsat ve imkânı bekliyoruz.Büyük bir fidanlığın nüvesi olmak üzere2 dekarlık dut, turunç ve muhtelif meyveli, meyvesiz ağaçlar fidanlığı kurduk.

10 dekarlık bir sahada portakal, limon ve yenidünya olmak üzere bir meyve bahçesi tesis ettik.Bahçemizde açtığımız büyük ana yolun iki yanına okaliptüs fidanları diktik.Tarlalarımızın 60 dekarına ekmiş olduğumuz yulafın hasat ve harmanını yaptık. 20 dekarlık bir yere fıstık ektik mahsulünü aldık, tekrar ektik.

Müstakbel büyük kümeslerin yine nüvesi olmak üzere 60 tavukluk bir kümes kurduk.Köylüye sebze fideleri verdik.Gelecek yılların büyük miktardaki ipek böcekçiliğine bir başlangıç olmak üzere beslediğimiz ipekböceklerinden 5 kg. saf ipek aldık,

II — Küçük sanatlara gelince:

1) 40 kişinin çalışabileceği, soğuk ve sıcak demir işleri yapılan bir demircilik atölyemiz, 2) 30 kişinin çalışabileceği bir marangozluk atölyemiz, 3) 16 kızımızın da çalışabileceği 5 dikiş, nakış atölyemiz, 4) İktisat Vekilliği’nin gönderdiği dört dokuma tezgahının kurulduğu bir dokuma atölyemiz halen faaliyettedir. 5) Açık havadaki’iş yerleri de yapı atölyemizi teşkil eder.

Eğitmen Kursumuzun ve Enstitümüzün açıldığı günden beri durup dinlenmeden çalışan yapıcı öğretmen, usta öğretici ve çalışkan talebelerimizin yaptıkları işler de şunlardır :

a- 15’er metre uzunluğunda iki pavyon,

b- 300 kişilik büyük bir yatakhane,

c- Büyük bir mutfak,

d- Bir çamaşırhane,

e- Bir demirhane, bir dokuma evi,

f- Bir kümes, bir inek ahırı, at ve kısraklar için iki muvakkat ahır ve bir arabalık,

g- Kız ve erkekler için 14 ve 7 gözlü, ayrı yerlerde iki hela, 21 ve 9 musluklu iki ayrı yerde temizlik ve el yüz yıkama yeri,

h- 25 ve 5 ton su alan iki beton depo yapılmıştır,

ı- Satın alman, büyüklü küçüklü 34 odası bulunan harap kolej binası ve hamamı tamir edilmiştir, ayrıca bir de öğretmen evi yapılmıştır

İki pavyonla büyük yatakhanenin üzerine inşa edildiği tepe üç büyük kademeye ayrılarak tesviye edilmiştir ki bu da muazzam bir iş olmuştur. Ayrıca on binlerce yerli kiremit imal ederek yapmış olduğumuz binaların bir kısmının üzerini örttük. İhtiyacımız olan tuğlaları yine kendimiz yaptık.

Bunlar dışında mühim bir işimizi de söylemeden geçemeyeceğim. Bu da, bütün nakil işlerimiz semerli hayvanlarla yapılıyordu. Bu sıkıntılı vaziyetten bir an önce kurtulmak lazımdı. Öğretmen, eğitmen namzetleri ve talebelerimizle tekerlekli vesaitin işleyebileceği bir yolu yapmaya karar verdik. Bir ay içinde, kurs ve Enstitümüzün normal çalışmalarını bozmadan 1200 metrelik bu yolu da açtık, köyün toprak şosesine bağladık. Böylece kendi sınırımız içindeki yolsuzluğu da yendik.

Bunlardan başka, Türkiye yüksek mimarları arasında müsabakaya konan ve müsabakada birinciliği kazanan Yüksek Mimar Recai Akçay’ın yapmış olduğu planların tatbiki için inşaat hazırlıklarına başlanmıştır. Bu binalarda kullanılmak üzere yüzlerce köşe tası yapıldı ve yapılmaktadır

Kısaca bütün atölyelerimizde ve iş yerlerimizde bir arı kovanı faaliyeti vardır. Anlatmaya çalıştığım işler içinde durmadan yoğrulan, pişen, işi seven, iş yapmasını bilen, işten usanmayan, yılmayan çalışkan köylü talebelerimizin her iş adamına layık olan temiz bir eğlence ve hoş vakit geçirme hayatları da vardır. Günlük dinlenme saatlerinde, eğlence ve okuma salonlarında radyo dinlerler, gramofon çalarlar, gazete ve mecmua okurlar, bahçede voleybol müsabakaları tertip ederler.

Bu eğlencelerde köy temsilleri yapılır, türküler söylenir, milli oyunlar oynanır, mandolinler çalınır, arasıra bir davul sesi milli bir oyuna refakat eder, bu sırada bir düğün havası teneffüs edilir ve hep birden coşulur. Bir aralık kendi yazdıkları şiirleri okumak isteyen çocuklarımız ortaya çıkar, bunlar dikkat ve alâka ile dinlenir. Bu şiirler ekseriya tabiatı ve yaşanılan hadiseleri tasvir eden küçük şairlerimizin özlü duygularının eserleridir

İşte sayın dinleyiciler, bir yandan bilgilerini artırmak için didinen, bir yandan demir döven, tahta biçen, çatı kuran, mala ve çekici ile çalışarak duvar ören, dikiş diken, nakış yapan, bez dokuyan, tavuklara bakan, tarla açan, hububat ve sebze yetiştiren, sert tabiatla pençeleşen ve onu yenmesini öğrenen ve de yenen kız ve erkek köylü çocuklarımız, cesur, yiğit talebelerim aynı zamanda temiz ve nezih eğlenmesini de öğreniyorlar

Kısaca anlatmaya çalıştığım Enstitümüz faaliyeti içinde yetişecek ve yetişmekte olan bu cesur, yiğit köylü çocuklarımız köylerimize bilgili, ziraat işlerinden anlar, elinde bir sanatı bulunan başarılı bir şahsiyet, bir öğretmen olarak gideceklerdir. Fakat köye mağrur bir muzaffer gibi değil, köyün dertlerini içinde duyan köyde köylü ile müştereken kazanacağı zafere güven ve inanç taşıyan mütevazı ve fakat kendine güvenen kudretli bir önder olarak girecektir. Biz buna inanıyoruz, bu bir hakikat olacaktır.

Son sözüm şudur: Sözü ikinci plana koyan, işi başa alan bir müessesenin çalışmasını dinlemek değil görmek ve onu görerek tanımak en doğru yoldur. Görmek arzusunu duyanları bekliyoruz.

Düziçi’nin Düşmandan Kurtuluş Gününü Saptıyoruz

Enstitümüzün yer ve çevresinin Kurtuluş Savaşımız’daki durumunu, bir kurtuluş günü kutlanıp kutlanmadığını araştırma zamanı gelmişti ki Enstitümüz daha birinci kuruluş yılı içindeydi.

Yavaş yavaş okul dışı yakın çevremize dalmamız, Düziçi köylüsü ile ortak duygu, sevgi ve amaçta birleşeceğimiz, onlarla birlikte kutlayacağımız, onlara geçmişlerindeki özverilerini, Kuvayı Milliye, Kurtuluş Savaşımız günlerini anımsatacağımız, yaşatacağımız ve yaşayacağımız bir kurtuluş günleri olduğunu saptadım : 28 Mart 1920.

Enstitümüzün kuruluşunun 5. ayı içinde 30 Ağustos Zafer Bayramımızı, 7. ayı içinde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı, Bucak Müdürlüğü programına göre köy meydanında kutlamıştık, tabii halkla birlikte. Enstitümüz bu bayramlara kendi ek programı ile yeni bir renk, bir coşku katıyordu-

Bu bayramlardan sonra sıra Düziçi’nin Kurtuluş Günü bayramını kutlamaya geliyordu. Enstitümüzün girişimi ile ilk kez kutlanmaya başlanacaktı.

28 Mart 194l’de Düziçi halkı ile elele, gönül gönüle verilerek sabahtan gece yarılarına değin bu günü kutladık. Bucak Müdürlüğü ile de bu kutlamada anlaşmış, işin resmiliğini de sağlamıştık.

Halkı sevmek, ona yakın olmak, onların arasında bulunmak, ona yararlı hizmetler götürmek yetmez. Ona memleketi için, yurdu için yaptıklarının özverilerinin bilincini kazandırmak, onunla elele, gönül gönüle verirken, zaten onurlu olan Düziçi halkını fırsatlar yaratarak onurlandırmak ve halktan birileri olarak da onurlanmak, bu Kurtuluş Günü kutlamasının temel düşüncesiydi.

Kurtuluş Günü, ilk kutlama töreni İstiklal Marşı’mızla başladı, konuşmalar, şarkılar, şiirler, davul zurna eşliğinde güreşler oyunlarla öğleyi buldu. Öğleden sonra da Enstitümüzün çağrılısı olan ve Enstitümüz eğlenme ve eğlence yerlerine gelebilen halkla birlikte gece yarısına kadar milli oyunlar, türkü ve şarkılar, halk sahne gösterileri, hep birlikte olmanın coşkusuyla sürdü gitti.

Kurtuluş Günü’nü böyle bir ilk kutlama, gelecek kutlamalar için yeterli değildi. Gelecek kutlamalara eklenecek saygın, daha duygulu, daha çok birleştirici, daha çok onurlandırıcı bir şeyler olmalıydı: Bu güne nasıl gelinmişti? Evet nasıl gelinmişti? Memleketim kurtarmak, halkını ezdirmemek, onurlu, bağımsız, özgür bir yaşam uğruna silahlarına sarılanlar, Kuvayı Milliyeciler ve bunlardan şehit olanların özverileriyle. Kuvayı Maliyeciler ve şehitler, Kurtuluş Günü kutlaması için görkemli bir kaynaktır… Bu kaynağı Düziçi şehitleri için bir şehitlik kurarak anıtlaştırmak gerekiyordu.

Şimdi o günleri hatırlamak bile insanı nasıl coşturuyor- Düziçi küçük bir bucaktı 1940’larda. Şimdi büyük bir ilçe, bir kaymakamlık. Çok pek çok ta gelişmiş. Düziçi’nin verimli, günden güne artan güzel mi güzel canım Düziçi Ovası, halkını daha mutlu yarınlara kavuşturacaktır.

Düziçi 28 Mart Kurtuluş Bayramının 70. yılını 1987’de kutlamıştır. Böylece 1941’de başlattığımız ilk kutlamadan bu yana 47 yıl geçmiş oldu. Akıp giden yıllar içinde daha coşkulu, daha sağlıklı, daha gönençli ve daha bilinçli her 28 Mart Kurtuluş Günün mutluluklarla dolsun Düziçi’m. Şehitlerine sonsuz saygı, onurlu halkına bitmeyen sevgilerimle.

Şehitliği Kuruyoruz

Kuvayı Milliye’ye silahı ile katılanlardan 1941 yılında sağ bulunanları araştırdım. Başta eli nasırlı Mehmet Yeşil (Mehmet Ağa, ama hak yiyen, emeği geç ve eksik ödeyen ağa değil; emeği ile geçinen, doğru, alçakgönüllü bir ağa) ve bazı yaşlı kişilerden (Müftü Emin ef. gibi) bilgi edindim. Kuvayı Milliyecilerden şehit olanlar şehit oldukları dağa, sırta vb. yerlere gömülüveriyor-muş. Bunlardan yeri kesinlikle bilinen Abdullah adındaki bir şehit, Dumanlı Dağlar’ın (yerel ad) eteğinde gömülüymüş.

Şehit Abdullah ve bir iki arkadaşının yerlerini Mehmet Yeşil ve Dumanlı Dağlan iyi bilenlerin öncülükleriyle buldurduk. Bir yandan da şehitliği kuracağımız yeri saptadık. Pafta pafta renklerin birbirleriyle kucaklaştığı, kaldırılan bir ürünün san paftaları, yetişmekte olan ürünlerin çeşitli tonda yeşil paftaları, sürekli yeşil kalan çalıların renklerinden oluşan o insanı kendinden geçiren renk cümbüşü içindeki güzel Düziçi Ovası’na yukarıdan bakan bir tepeciği seçtik. Eğitmen adayları, öğrencilerimiz, öğretmen ve usta öğreticilerimizle tepenin üst kısmını düzledik; şehitliğin sınırını belli ettik, şehitlerin kemiklerinin gömüleceği yeri hazırladık.

Şehit Abdullah ve bir iki arkadaşının kemikleri, gereğince şehitliğe taşındı. İstiklal Marşı’mızla başlayan ve Müftü Emin Efendi’nin başkanlığında dini törenle şehitlerimizin kemikleri toprağa verildi. Şiirler okundu, konuşmalar yapıldı, dualar edildi. Şehitler saygıyla selamlandı; sevinç halkta ve Enstitümüzde sonsuz ve herkes pek coşkuluydu.

Milli bayramlarımızda, Düziçi’nin Kurtuluş bayramlarında tören programlarında yer alan, Düziçi halkına, Enstitümüze onur veren, sevinç veren, gönüllerimizi birleştiren, yurt için özverili olmanın ölmezliğini simgeleyen bir Şehitliğimiz vardı artık.

Milli Oyunlarımızı Zenginleştiriyoruz

Milli oyunlarımız, bayramları, milli bayramları, kutlama ve okul eğlencelerimizi neşeli, coşkulu geçirmemizi sağlıyorlardı. Ama bilinenler yeterli değildi, zenginleştirmemiz! gerekiyordu-Ege Bölgesi’nin milli oyunlarını da çevremize tanıtmayı, öğrencilerimize öğretmeyi, daha canlı, daha coşkulu eğlencelere, kutlamalara kavuşmayı, ayrıca beş ilden gelen öğrencilerimizin kendi öğretmen olacakları okullarında milli oyunları çocuklarına öğretmelerini düşünüyorduk.

Bergama Maarif Memurluğu aracılığıyla. Kozaklı Çakı Efe’yi getirttik. Çakır Efe Enstitü’müzde Milli Oyunlar Usta Öğreticisi olarak göreve başladı. Şimdi, haftalık ders ve uygulamaları plan ve programlarımıza, bir de Milli Oyunlar girmişti. Programa göre ayrılan saatlerde öğrencilerimize Ege’nin milli oyunlarını öğretiyorduk. Çakı Efe iyi bir öğreticiydi. Bengi’den başlardı önce. Bengi, oyunların temelidir derdi. Aylarca sürdü bu çalışma. Bayramlara, eğlencelere, hafta sonu gösterilerine ayrı bir tat, yeni coşkular katıldı.

Koca Çakı Efe, çalışmadan hiç yılmadı, ama Düziçi’nin yaz sıcakları Kozak Yaylası’nın bu koca efesini yıldırdı, isiliklerden çok rahatsız oldu. Bu yüzden sürekli kalmasını sağlayamadık. Göz yaşlarıyla ayrıldı, ama yetiştirdiği yüzlerce Çakı Efeleri de arkasında bıraktı. Bizim, Çakı Efelerimiz de yeni efeler yetiştirdiler.

Kerestemizi Ucuza Kendimiz Getiriyoruz

Düziçi Köy Enstitüsü’nün yapılmakta olan ve yapılacak binaları için çok kereste ihtiyacı vardı. Gönderilen ödenekler yeterli değil, ama binaların hızla yapılması zorunluydu.

Adana’dan satın alıp Enstitü’ye kadar taşıttığımız kerestenin metre küpü 35-40 liraya maloluyordu. Yaptığım, yaptırdığım araştırma sonucunda, eğer Orman İdaresi’nden bir makta (kesit) alır, îşletebilirsek kerestenin metre küpünü 12-15 liraya maledebilecektik.

Pozantı köylerinden birinden getirttiğim, kereste kesim -ve işlemesinde ustabaşılık yapacak kendi ekibiyle metre küp üzerinden Enstitümüz için ormanda kereste hazırlayacak Hüseyin usta ile kabataslak bir ilk keşif yaptık- Zindegan (Zin-dağn) ormanlarından bir makta alınabilirse bu işin verimli, ucuz olacağını; çabukça sonuçlanacağını; işi üstleneceğini bildirdi Hüseyin Usta.

Döner Sermayemiz, Orman İdaresi’nden yer belli ederek, 100-150 metre küplük kereste sağlayacak bir makta istedi. İsteğimizi Orman İdaresi kabul etti. Bir hafta içinde Hüseyin Usta’nın tahtacı ekibi (Tahtacı aileler) Enstitümüze geldiler. Ertesi gün, Bahçe İlçesi Orman Mühendisi Nuri Bey, ben, tahtacılar, Paşa Dayı takma adlı işçi başımız, kendisinden at kiraladığımız Topal Hüseyin, sabahın erkeninde ormanın yolunu tuttuk. Gerçekten, dere tepe düz gittik, tehlikeli dar yollar geçtik. Bir kısığı geçerken Orman Mühendisi attan indi, kısığı yürüyerek geçmeyi yeğledi. Bir yanı dik, sarp kayalık dağ, bir yanı derin uçurum dar bir yolu atla geçmek ürkütmüştü Mühendisi. Bu yollara, kısıklara alışık katır, eşek ve atlar çok usta bir yürüyüşle kısıkları rahatlıkla geçerler ki bizim at ve katırlar da öyle geçtiler, bütün kısıkları. Kim bilir daha önceleri mühendis Nuri Bey belki bir kısıkta bir kaza geçirmişti. Mühendisin bu davranışını Topal Hüseyin bir çeşit kınar gibi oldu, bir türkü tutturdu, hepimizi keyiflendirdi-

Ormanda kesit aldığımız bölüme geldik. Görkemli bir çağlayanın yanıbaşındaki düzlüğe konduk. Azıklar açıldı, yemekler yenildi, çağlayanın buz gibi suyundan kana kana içtik ve biraz dinlendik. Sıra kesilecek ağaçların damgalanmasına geldi. Mühendis, damgalanacak ağaçların (çamların) en az kaç santimetre çapında olması gerektiğini, bundan küçük çaptaki ağaçların damgalanmamasını; kanuna ay kın hareket edilmemesini; genç ağaçlara kıyılmamasını tahtacılara uzun uzun anlattı. Sonra da Hüseyin Usta’ya Damga’yı teslim etti. Ben, o zamana kadar ağaç nasıl damgalanır, damga aleti nasıldır, bilmiyordum. Bu alet kısa saplı bir demir çekice benziyordu. Bu çekicin bir yanı balta ağzı gibi yassı ve keskin, bir yanı da silindir biçimindeydi. Bu silindir ağacı damgalayacak bir çeşit mühürdü. Bu mührün içi oyuk, kenarları çok keskin, oyuk kısımda bir yazısı vardı- Mühendis damgayı Hüseyin Ustaya vermekle bir çeşit kurda kuzuyu teslim etmiş oldu. Kendisi çağlayanın serinliğinde istirahata geçti.

Tahtacılardan iki delikanlı, Hüseyin Usta’yla ormana daldılar. Damga aletinin balta görevi yapan ağzıyla çam ağacının bir yerinden bir kabuk sıyırıyor, kabuğu soyulan yere bir vuruşta damgayı basıyorlardı.

Ormanda koşa sıçraya büyük bir çeviklikle ağaçları damgalayan bu üçlü, acaba doğru iş yapıyor muydu? Gereğine aykırı iş yapılmasın düşüncesi ve sorumluluğu ile ben ve Paşa Dayı bu üçlüyü izlemeye çalışıyorduk. Ne yazık ki ben bu izlemeyi sürdüremedim.

Öyle bir yere vardım ki buradan tahtacıları izlemek değil geri dönmem bile tehlikeli oldu. Geri dönerken pürlerde ayaklarım kayıyor, aşağı yuvarlanmam olasılığı doğuyordu. Bu durumda bile tahtacılara doğru iş yapmaları için bağırarak sesleniyor, Paşa Dayı’dan da onları iyi izlemesini istiyordum. Artık kurdun insafına kalmıştı iş. Bereket versin orman bol yetişkin ağaçlıydı, iş keyfe göre yapılmamıştı. Bunu keresteler işlendiği sıralarda anladık, içlerinde, ağaçların uç kısımları dışında, çapa aykırı kereste yoktu. Zaten, kerestenin işlendiği sürede, hemen hemen haftada bir kere kontrole giderdim ormana.

Kereste kesim ve işlemesi bitince: sıra taşınmasına geldi, önceden planladığımız gibi Sabunsuyu ve Çeltik Arkı’nda bu keresteleri yüzdürerek Enstitümüz alanına taşıdık. Bu taşıma işi Paşa Dayı ve Eğitim Başımız Safa Güner’in denetimi ve yol göstericiliği altında güçlü ve seçkin öğrencilerimizce yapıldı.

Böylece % 60-70 oranında ucuz kereste sağladık. Sağladık ama bu çok zor, zorluğu kadar da sorumluluğu çok iş, uykularımı kaçırdı. Bu işi bir daha yapma girişiminden adeta kaçtım.

Bize Bir Tren Durağı Gerekti

Köy Enstitülerinin çalışmaları, durmadan yeni işler eklenen bir gelişme, ilerleme, olgunlaşma içindeydiler.

Düziçi Köy Enstitüsü de, kendine özgü yeri, çevresi, olanakları ve olanaksızlıkları ile eğitim öğretim, uygulama çalışmalarını, günlük, haftalık, aylık, yıllık plan ve programlan içinde, geceyi gündüze katarak, şu klasik «mesai saati» kavramını bir yana iterek, bitirir, yarının işini yarına bırakırdı.

Anılarımın başında açıkladığım gibi, en sıkıcı, en zor iş, eşya, erzak araç ve gereçlerin Bahçe İstasyonu’ndan, Osmaniye İlçesi’nden, patikalarda, bozuk toprak yollarda, yağmurlarda geçit vermeyen Kanlı Geçit ve Deliçay’dan da geçilerek taşınmasıydı. At, eşek, katır ve develerle yapılan taşıma işleri yürüyordu yürümesine ama her geçen gün de işin bunaltıcılığı artıyordu. Ulaştırmaya kolaylıklar aramak, çeşitli olasılıklardan yararlanmak zorunluluğu vardı, ikinci Dünya Savaşı’nm sürdüğü bu yıllarda eşya, erzak, araç ve gereç sağlama zorluklarının yanında bunların Enstitü’müze ulaştırılması ayrı büyük bir dertti. Ulaştırma işlerimizde yeni sorunlar, olumsuz yönde bazı sürprizler baş vermeye başladı. Adana’dan aldığımız ve Bahçe istasyonundan taşıttığımız, Enstitü’müze tahsis edilmiş, örneğin, unlar, çimentolar dağ yollarından develerle taşınırken bir un çuvalı delinir, içindeki unun yarısını yel alır. Bu yel, dağ yollarının yeli mi, yoksa devecilerin elimi. O yıllarda çuvallarla undan elbette, yelin de, elin de aldıkları olacaktı. Bu yel alma, el almaya son verme çabalan içinde gel de kıvranma. Zaman zaman çimentolarda da başladı bu yel alma sorunu. Unu, çimentoyu yel almasın kaygı ve düşüncesiyle Yörüklerin Düziçi Ovası’ndaki geçici yerleşme yerlerine, Enstitümüz’ün Al atına atlar giderdim. Başlarının çadırına konuk olur, ayranlarını içer, sohbet eder, sonra da unların, çimentoların yele verilmemesi için önlemler aldırmaya çalışırdım. Çuvaldız, bir yumak sicim, birkaç yedek çuvalın kervana getirip götürenlere verilmesini, un ve çimentonun yele verilmesinin önlenmesini rica ile kesinlikle ister; karşılıklı, ödev ve sorumluluklarımızı açıklardım.

Ulaştırma işlerimiz böyle gidemezdi. Döner Sermayemiz kurulmuştu. Dokuz katır, iki araba, iki koşum atı satın aldık. Ama bunlarla da ulaştırma işlerimizde kendi kendimize yetemezdik. Ulaştırma işlerimize çare olarak, Bahçe İstasyonu ile Mamure İstasyonu. arasında, Haruniye Bucağına dokuz kilometre mesafede bulunan, Haruniye-Osmaniye arasındaki toprak yolla demiryolunun kesiştiği hemzemin geçitin yanına bir demiryolu durağı yapılamaz mıydı? Bu hemze Bahçe’den Mamure, Osmaniye yönüne giden trenler önce tünelden çıkar küçük bir yardan geçer giderdi. Bu küçük yann bulunduğu yer de Yar-başı adını almıştı.

Bir işlik başkanı öğretmen, bir usta öğretici, bir kaç öğrenci ile bir dekametre, metre, çekiç, duvarcı tesviyesi, birkaç dikeç, bir yumak sicim, bir keser vb alarak, katır arabamızla Yarbaşı’yolunu tuttuk. Amacımız, kendi aklımıza göre, buraya bir demiryolu durağı yapılabilir mi, bunu saptamaktı. Bunun için de tünelle Yarbaşı arasındaki mesafenin, eğilimini ölçmemiz gerekiyordu. Tünelin ağzından başladık eğilim ve mesafeyi ölçmeye. Elimizdeki ölçmede kullandığımız araç ve gereçlerle pek kolay olmadı bu iş, ama bize de bir fikir verdi. Yarbaşı’na durak yapılabilir, kanısına vardık.

Yarbaşı’na bir durak yapılması ne demekti?

Haruniye-Bahçe ve Haruniye-Osmaniye arası 30’zar km’lik yollar dokuz km’ye inecekti.Dağ yollarından ve Osmaniye’ye giden bozuk, engebeli toprak yollardan kurtulunacaktı.Tekerlekli araçlardan (at ve katır arabalarından) daha çok faydalanılacaktı.Zamandan da çok kazanılacaktı. Ulaştırma işlerimiz en az % 70 ucuzlayacaktı.Bahçe’ye, Osmaniye’ye ve Adana’ya aynı günde gidip, gelmek, mümkün olacaktı. Oralarda konaklama masrafı ödemek, zaman kaybetmek kısmen kalkacaktı.

Güzel, verimli, canım Düziçi Ovası köylerinin, çalışkan halkının ürünleri de bu duraktan trenle Osmaniye, Adana ve Mersin’e vb. yerlere yüklenebilecekti.Kısaca durağın yapacağı hizmet; Enstitümüz için de, Düziçi köylüsü için de çok, pek çok önemliydi.

Arkadaşlarla, ölçü araç ve gereçlerimizle katır arabamıza binerek, yolda yapılmasını hayal ettiğimiz durakla ilgili konuşmalar ve şakalaşmalarla Enstitü’ye döndük. Sanki durak hemen yapılacakmış gibi kurduğum tatlı düşleri anlatamam.

Hemen durumu İlköğretim Umum Müdürlüğüne yazdım. Her olumlu işte, her derdimizde sırtımızı dağa dayar gibi güvendiğimiz; ülkücülüğü, çalışkanlığı, mertliği, yol göstericiliği anlatılması çok güç Hakkı Tonguç öğretmenimize.

Milli Eğitim Bakanlığı ile Ulaştırma Bakanlığı arasında yazışılmış, çizişilmiş bu konu- Bir de ne yanıt alınmış yetkili makamdan: «Yarbaşı hemzemin geçidinin tünele yakınlığı ve meyil durumu sebebiyle Yarbaşı’na durak yapılmasına fenni imkân yoktur.»

Düşler, o güzel Yarbaşı Durağı düşleri uçtu gitti sanki, ama biz uçup gitmedik. Yeni düşlemelere başladım. Milli Eğitim Bakanlığına verilen bize bildirilen bu yanıt, bir masa başı yanıtı, bir adam sen de yanıtı, kötü bir bürokrasi alışkanlığı yanıtı vb. yanıttı.

«Bekle ve gör» kuralı, ama miskince bekleme değil; durmadan bu konuyu düşünmek, bu yolda araştırma yapmak; olanaklar yaratmak; ya da Arşimet’in hamamda iken bulduğu söylenen kuralındaki gibi, bir rastlantıdan faydalanmak; yani devinimli bir bekleme.

Enstitümüzün bir postacısı vardı, Höke Dayı derdik ona. Bir atı vardı, onunla çalışır, kazanır çoluğunu çocuğunu geçindirirdi. Höke Dayı’nın çalışkanlığını, dürüstlüğünü daha ilk günlerde kum, çakıl, taş taşıdığı günlerde anlamıştım. Şöyle böyle okuma yazması da vardı. Höke Dayı’yı postacımız olarak kadromuza almıştık. Gece demez, gündüz demez, yağmur demez, sağnak demez, Deliçay geçit veriyor, vermiyor demez, Haruniye ile Bahçe arasında posta işletimimizi yapardı. Höke Dayı’yı bütün enstitü her gün özlemle beklerdik. Haruniye’de P.T.T falan yoktu o zaman. Bucak Müdürlüğü’nün, karakolun manyatohı telefonu vardı yalnız (Höke Dayı’yı daha sonra anlatacağım).

Özlemle beklediğimiz Höke Dayı omzundaki tıklım tıklım dolu heğbesiyle (heybesiyîe) müdür odasına girdi. Paketler, mektuplar, resimler ilgili arkadaşlarca ayrıldı. O gün müdürlüğe gelen bir de kırmızı mühürlü zarf vardı. Önce onu açtım; içinden bir şifre çıktı. Şifreyi çözerken gözlerim parladı, içimde bir umut pırıltısı doğmaya başladı. Yarbaşı’na durak yapılır artık diye bağıracaktım neredeyse.

Şifre, Sayın Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün Kars sınırındaki teftişlerinden dönerken, Enstitü’müze de uğrayacağını, gün ve saatini bildiriyor; bazı talimat ve sorulan içeriyordu. İşte Yarbaşı’na durak yapılır artık sezisini uyandıran şifredeki şu soruydu:

«Cumhurbaşkanımız oldukça kalabalık maiyetiyle geleceğinden Enstitü’nüze en yakın nerede inilebilir?» Bu soruya yanıtım, «Bahçe İstasyonu’ndan Mamure yönüne hareket eden trenin tünelden çıktıktan sonraki Yarbaşı mevkiindeki hemzemin geçit en uygun yerdir» oldu.

Günler var Cumhurbaşkanımızın gelmesine, bende bir kaygı, bir sıkıntı başladı. Ya treni «Fenni imkân yok» diye Yarbaşı’nda durdurmak istemezlerse. Gelme günü yaklaştı, ters bir haber çıkmadı ve benim de kaygılarım biraz azalı yordu. Cumhurbaşkanımız ve maiyeti için günlük çalışmalarımızda bir değişiklik yapmadık. Çünkü köy enstitüleri, çalışmalarının hergünkü, biribirine bağlı plan ve programlarında yapay bir değişiklik yapamaz ve gerçekten «Daima Hazır» dır. Tek bir değişikliğimiz vardı o gün için o da geleneksel konuk ağırlamada- Bunun da kolayını bulduk. O günün tabelasını, İkinci Dünya Savaşı olanaklarına göre bir çeşit olağanüstü hazırladık. Dikkat edilsin «O günün tabelası» sözcüğüne. Bütün konuklara yapılacak ikram, aynen bütün Enstitümüze de yapıldı ve konuklarımız sofraya oturdukları zaman bu durum, Cumhurbaşkanımıza ve konuklara duyuruldu.

Gelme günü geldi çattı. Bir grup öğretmen, yönetici, öğrenci temsilcileri bindik at ve katır arabalarımıza gittik. Yarbaşı’na. Bu bir simgesel karşılama olacaktı. Yarbaşı’nda bekliyoruz treni. Heyecanlıyım, içimde ılık ılık bir esinti, bir kaygı sarsıyor gibi beni. Bu halimi kimseye sezdirmemeye çalışıyorum, bir umursamazlık için-deymişim havasını veriyorum arkadaşlara. Benim bu durumum; «Ya tren durmazsa?» dan doğuyordu.

Tren düdüğünü çalarak çıktı tünelden. Hızını azalta azalta hemzemin geçite yaklaşıyor, geçite birkaç metre kala frenledi ve duruverdi. O anda içimdeki heyecandan, kaygıdan kurtuldum, hepsi lokomotifin islimiyle uçup gitti.

Cumhurbaşkanımız ve gerçekten kalabalık maiyeti trenden indiler, otomobilleri de çabucak indiriverildi, bir takım tertiplerle. Meğer ne çok fenni imkân varmış da bunları kullanan aynı yönetim «fenni imkân yok» yanıtını verebiliyormuş.

Otomobillerle 9 kilometrelik toprak yoldan Enstitü’müzün yolunu tuttuk, Enstitü’müz sınırında başlayan her iş yeri, çeşitli tesislerimiz görüldü ve Enstitü’müzün Ana Bölümü olan tepedeki merkezine varıldı. Buraya gelinceye kadar her görülecek yerimizde otomobillerden iniliyor, gerekli açıklamalar yapılıyor, sorular yanıtlanıyor, tekrar otomobillere binilerek yeni bir iş yerine yeni bir dersliğe gidiliyordu. Biz de at ve katır arabalarından inip sanki otomobil sefası sürüyorduk…

Sayın İsmet İnönü, iyice araştırmadan, kendine göre bir sonuca varmadan, fikir ve düşüncelerini, duygu ve sevgilerini, eleştiri ve kararlarını sezdirmiyor, açıklamıyordu gibi geldi bana (Cumhurbaşkanımızın bu gelişlerini ayrıca yazacağım.)

Konuklarımız öğleden önce geldiler, öğleden sonra gideceklerdi. Gitme saati geldi. Ben okulun müdürü olarak genellikle yanında oluyordum. Bir fırsatını bulup Yarbaşı Durağı için dilekte bulunacaktım. Otomobiline binmeden önce, o güzel, tatlı gülümsemesi ile, gözlerimin içine bakarak «Senin soyadın ne idi?» dediler. «Dağlar» yanıtını verdim. Eldivenli eliyle şöyle tatlı sert omzuma dürttü; «Böyle dağlar mı?» dediler. «Hayır Cumhurbaşkanım, şifa niyetine Dağlar» diye yanıtladım. Bir kahkaha attı ve arkasından, «Benden bir isteğin var mı?» sorusu geldi «İki dileğim var, birincisi sizi getiren, şimdi götürecek olan trenin durduğu Yarbaşı’na bir tren durağının yapılması. İkincisi de Enstitü’müze bir kamyon verilmesi». “Birincisi kolay, ikincisine söz veremem.” dediler.

Sayın Cumhurbaşkanı’mızı ve kalabalık maiyetini uğurladık. Yarbaşı’ndan. Aradan 2-3 hafta ya geçti, ya geçmedi, Yarbaşı’nda hızlı bir çalışma başladı. Makas yerleri düzenleniyor; raylar yığılıyor; durak binası için araç ve gereçler, işçiler, ustalar ve mühendisler geliyor ve kısa sürede Yarbaşı Demiryolu durağı yapılıp bitiyor; çalışmaya başlıyor. İşte Yarbaşı Durağı savaşımız da böyle son buluyordu.” (İzmir 14.11.1987)

This entry was posted in Bilim ve Teknoloji, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, EĞİTİM, Genel Kultur, KÖY ENSTİTÜLERİ. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *