İŞGAL GÜNLERİNDE İŞBİRLİKÇİLER ve DEVRİM ŞEHİDİ KUBİLAY’IN KATLİNE AİT MAHKEME KAYITLARI * 8 – Okuyup üfledi Derviş Mehmet ve grubu yeşil bayrağı belediye meydanına dikerek etrafında dönmeye ve tekbir getirmeye başladı. Olayın tanığı bir kişi ise yaşananları daha sonra gazetelere şu şekilde anlatıyordu: “Ben ve camiden çıkanlar bu hal karşısında donduk kaldık. Biraz sonra kendisine Mehdi süsü veren Derviş Mehmet elindeki bayrağı meydana dikti ve iyice tutturmak içinde ahaliden bir ip istedi. İçimizden biri, kuşağını çıkardı verdi. Nasıl oldu bilmiyorum, meydanı dolduran kalabalığın arasında bayrak dikilirken el çırpanlar oldu. Mehdi, sürekli elindeki saate bakarak etrafa okuyup üflediği toprağı savurarak söyleniyordu.

İŞGAL GÜNLERİNDE İŞBİRLİKÇİLER ve
DEVRİM ŞEHİDİ KUBİLAY’IN KATLİNE AİT MAHKEME KAYITLARI * 8

Naci KAPTAN

İlk bölümler

Padişah vahdettin

İŞBİRLİKÇİLİK ;

VAHDETTİN’İN ABD BAŞKANI’NA MEKTUBU

Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Arşivi’nde 86700/1788 numarada kayıtlı olan çok önemli bir belge. (İhsan Güneş) “Vahdettin’in Amerikan Başkanı’na Mektubu”,

Orijinali için:
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/33/254.pdf

VAHDETTİN’İN ABD BAŞKANI’NA MEKTUBU

(Vahdettin’s Letter to the President of U.S.A)

Vahdettin, San-Remo’da bulunduğu günlerde ABD Başkanı’na bir mektup yazmıştır. Bu mektup, Halis Reşat Bey tarafından Paris’te bulunan Amerikan elçiliğine teslim edilmiştir. Elçilik de bu mektubun orijinalini ve İngilizce çevirisini I5 Nisan 1924 tarihli yazısıyla Washington’a göndermiştir.

Vahdettin’in mektubu Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Arşivi’nde 86700/1788 numarada kayıtlıdır.İşte o ibretlik, tarihi mektup:

(İhsan Güneş, “Vahdettin’in Amerikan Başkanı’na Mektubu”,
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/33/254.pdf)

“Amerika Cemahir-i Müttefikiye Reisi Mösyo Coolidge Cenablarına

Siyasi olayların ve gelişmelerin tüm iç yüzünü, hangi nedenlerden dolayı Saltanat merkezimi geçici bir süre için terk etmek zorunda kaldığımı biliyorsunuz. Bu konuda ayrıntılı bilgi sunmayı gereksiz görüyorum.

Bu süresiz uzaklaşmanın, babadan kalma sahip olduğum Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçtiğim anlamına gelmeyeceği açıktır. Ankara meclisi gibi bir isyancı fitnenin bu konuda alacağı tüm kararların geçersiz olacağını bildiririm. Şöyle ki;

İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatı’ndan soyutlanması ve ayrılması ve Hilafetin tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk kavminin yetki alanı içinde değildir.

Bu ancak tüm İslam dünyasınca atanan uzman kişilerden oluşan bir meclisin toplanması ve tüm din bilginlerinin ortak kararı ile çözümlenecek büyük bir evrensel sorundur. İslam bilginlerinin bildiği üzere şeriata aykırı kararlar herhangi makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur.

Bundan başka bu durumun, içinde bulunulan koşullarda İslam dünyasında sonuçları pek vahim olabilecek büyük bir heyecana yol açacaktır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin iç güvenliklerine de büyük bir etki yapacaktır.

Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara meclisi tarafından kabul edilen sürgün ve kovma, emlakine ve bireysel mallarına el koyma gibi haksız kararları hanedanım bireylerini, insan ve kişilik haklarından soyutlar mahiyettedir.

Bu konuda yüce kişiliğiniz ve cumhuriyet hükümetiniz tarafından olanaklar ölçüsünde yapılabilecek yardımları pek değerli sayacağımı açıklamaya gerek yoktur.Bu vesile ile sağlıklı olmanızı yüce haktan niyaz eylerim.

13 Mart 1924. Mehmed Vahideddin”
***

Vahdettin’in 1924 yılında ABD Başkanı’na yazdığı bu mektup, Vahdettin’i aklayıp “Büyük vatan dostu!”yapmaya çalışanların fena halde yanıldıklarını gözler önüne sermektedir.Bu belge, Vahdettin’in Kurtuluş Savaşı sırasındaki hıyanetleri bir yana,asıl büyük “hıyanetini” San Remo’daki sürgün günlerinde yaptığını göstermektedir.Vahdettin’in ABD Başkanı’na yazdığı mektuptaki bazı fadeleri “hıyanetin” yazıya dökülüş, belgelenmiş halidir. Bakın ne diyor Vahdettin:

Vahdettin’in mektubundaki, “TBMM, dini, ırkı, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresidir” ve “Beş-altı milyonluk Türk milleti bilgisiz ve gafildir!” biçimindeki ağır hakaret içeren cümleleri, Vahdettin’in her şeyden önce Türk milletine düşman olduğunu ve adeta kendisini ve hanedanını Türk milletinden soyutladığını göstermektedir.

“Türk milletine hakaret etti!” diyerek Aziz Nesin’e saldıranların, Türk milletine hakaret eden Vahdettin’e nasıl davranacaklarını merak ediyorum doğrusu.

“Hilafetin kaldırılması gelişmiş ülkelerin iç güvenliklerine büyük etki yapacaktır!” diyen Vahdettin’in Türk milletinin iç güvenliğini değil de gelişmiş milletlerin iç güvenliğini düşünmesi, “Hilafetin kaldırılması gelişmiş milletlere zarar verir” diyerek ABD’yi kışkırtmaya çalışması,kelimenin tam anlamıyla “hainliktir”. Çünkü Vahdettin, “gelişmiş milletler” derken Müslüman sömürgelere sahip İngiltere gibi emperyalist Batı ülkelerini kastetmektedir. Halifeliğin kaldırılmasının bu ülkelerdeki Müslümanlarda huzursuzluk yaratacağını ve bu huzursuzluğun Müslüman sömürgelere sahip (gelişmiş milletlerin), emperyalist Avrupa’nın iç güvenliğini bozacağını dile getirmekte, yani Halifeliğin kaldırılmasının emperyalist Avrupa’ya da zarar vereceğini belirtmekte ve ABD’den, Hilafeti geri getirmek için yardım istemektedir.

Vahdettin’in mektubunda dikkati çeken en önemli noktalardan biri de “kaçak padişahın” gelişmeleri doğru tahlil edememesi ve adeta hayal dünyasında yaşamasıdır. “Saltanat merkezini geçici bir süre terk etmek zorunda kaldım!”, “Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçmiş değilim” diyerek bu durumun geçici olduğunu düşünmesi, yeniden saltanat düşleri görmesi, Vahdettin’in siyasi ve toplumsal gelişmeleri doğru analiz etme
yeteneğinden yoksun bir “mecnun” olduğuna işarettir.

“Kurtuluş Savaşı sırasında Sivas Kongresi’nde Amerikan mandası kabul edilmiştir!” diyerek akıllarınca Atatürk’ü ve milliyetçileri “ABD mandacısı” diye damgalamak isteyen Cumhuriyet Tarihi yalancıları, 1924 yılında Vahdettin’in ABD Başkanı’na “Aman bana yardım et!” diye yalvarıp yakarmasını nasıl açıklayacaklardır acaba?

İşte, yurt dışında bulunduğu sırada Türkiye ve Atatürk aleyhine hiçbir olumsuz işe girişmediği söylenen Vahdettin’in Türkiye karşıtı bazı marifetleri!

Ayrıca İngiliz arşivlerinde ele geçirilen bazı belgeler, Vahdettin’in Avrupa’dayken İngiliz yetkililerine yazdığı bazı mektuplarda Atatürk için,”küfre varan derecede ağır ifadeler” kullandığı görülmüştür.

İşte Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “Büyük vatan dostu Sultan Vahdettin!”

Bugünkü Vahdettincilerin, “din”, “iman” diyerek, “halkçı görünerek” çocuklarını ABD’de okutmalarının, ABD vatandaşlığına geçmelerinin veya ABD’de ikamet etmelerinin sırrını bulduk sanırım!

Bugün Türkiye öyle bir hale getirildi ki, Türkiye’de yıllardır beyni yıkanan insanların bir kısmı bu Vahdettin’i “kahraman”, “halk adamı” “dindar” zannederken; bu milleti bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturan Atatürk’ü “hain”, “halk düşmanı”, “dinsiz!” zannetmektedir.

Ne diyelim, çok yazık!..

Sinan Meydan

Değerli okur,

Menemen’de asteğmen Kubilay’ın katline ait mahkeme kayıtları dışında Kubilay’ın katledilmesine tanık olan veya olay zamanında Menemen’de yaşayan ve birinci elden olaylar hakkında bilgi sahibi olan kişilerin Olayın nasıl olduğu hakkındaki açıklamalarını da paylaşıyorum. Şahitlerin anlatımlarıyla mahkeme zabıtlarının bir birine uydukları açıkça göülmektedir.Bu benzerlik,Kubilay olayını münferit ve birkaç esrarkeşin çıkardığı bir olay diye Menemen kalkışmasını basit bir adli olaya indirgemeye çalışanlara da yanıttır.Menemen olayı doğrudan irticai bir başkaldırma ve laik Cumhuriyet’e silahla karşı duruş eylemidir.

Kubilay’in katline sahit olanlarin anlatilarini ve konuya iliskin Kazim Ozalp’in   Atatürk’ten Anılar s.47–48, T.İş Bankası, Ankara–1992  isimli kitabindan aktarılar ;

OLAYIN ŞAHİTLERİ ANLATIYOR

Okuyup üfledi
Derviş Mehmet ve grubu yeşil bayrağı belediye meydanına dikerek etrafında dönmeye ve tekbir getirmeye başladı. Olayın tanığı bir kişi ise yaşananları daha sonra gazetelere şu şekilde anlatıyordu: “Ben ve camiden çıkanlar bu hal karşısında donduk kaldık. Biraz sonra kendisine Mehdi süsü veren Derviş Mehmet elindeki bayrağı meydana dikti ve iyice tutturmak içinde ahaliden bir ip istedi. İçimizden biri, kuşağını çıkardı verdi. Nasıl oldu bilmiyorum, meydanı dolduran kalabalığın arasında bayrak dikilirken el çırpanlar oldu. Mehdi, sürekli elindeki saate bakarak etrafa okuyup üflediği toprağı savurarak söyleniyordu.

Süngü taktılar
– Bayrağın altından geçmeyen gavurdur! Namazdan çıkan halk meydana yığılıyordu. Tam o sırada jandarma yüzbaşısını gördüm. Çekine çekine ortaya ilerledi.

– Ne var? Ne oluyor ağalar? diye sordu.

Mehdi, “Bugün hükümet açılmayacak, dükkanlar açılmayacak, camiye gireceğiz, dua edeceğiz, her şey düzelecek, her şey yoluna girecek” diye cevap verdi. Jandarma Kumandanı ‘pekala’ dedi. Yürüdü gitti.

Jandarma Komutanı bu olayın ardından alay komutanını arayarak askeri birlikten yardım istedi. Bu haber üzerine, sabahın erken saatinde, her günkü gibi eğitim çalışmalarına hazırlanmakta olan 43. Piyade Birliği subaylarından Asteğmen Kubilay’a görev verildi. Kubilay, henüz birkaç ay önce askere alınmış olan, takım düzenindeki birliğiyle hemen yola çıktı. Bu arada Kubilay’da da ne silah ne de mermi vardı. Kubilay olay yerine çabuk yetişmek için kışla arkasındaki yamaçlardan, kestirme yollardan hızla geçti ve meydana yakın sokakların birinde askerlerini durdurarak süngü taktırdı.

Avluda yatıyordu
Olayın tanıklarından biri mahkeme kayıtlarına geçen ifadeleriyle yaşananları şöyle anlatıyor: “Ahali gittikçe büyüyordu. Yirmi dakika geçti. Birdenbire meydanı otuz kırk nefer silahlarına süngü takarak abluka etti. İçlerinden genç bir zabit ileri atıldı. Mehdinin yakasını tuttu ve şiddetle sarstı. Mehdi, genç zabiti silkeleyip yere attı ve elindeki silahı çevirerek zabite ateşledi. (Bu kurşun, Kubilay’ın omzundan girip arkasından çıkmıştı) Yaralı zabit, yarasının ağırlığına rağmen ayağa kalktı ve meydandan çekildi. Halktan bir kısım bu esnada uzun uzun el çırparak alkışlıyor ve Allah Allah! diye bağırıyordu. Aradan on beş dakika geçti. Asilerden biri, Mehdi’nin yanına gelerek, zabitin cami avlusunda yattığını haber verdi. Bunun üzerine Mehdi yanındaki birinden bıçağı alarak bir arkadaşıyla cami avlusuna girdi. Biz uzaktan duyduk , Yaralı gencin sesi yalvarıyordu.

– Kesmeyin beni!

Mehdi ise; “Anlaşıldı, anlaşıldı. Sen daha çocuksun. Kesilmekten korkuyorsun. Seni yüzükoyun yatırayım da görmeyesin…”

İp getirin
Bundan sonrasını ise bu olayı daha iyi gören bir başka tanık anlatıyor: Mehdi, genç ve yaralı zabiti yüzükoyun yatırdıktan sonra bir ayağını yaralı omzuna koydu, bir eliyle saçlarından tutup Kubilay’ın diri diri boğazını kesti. Sonra da elindeki başı caminin önündeki büyükçe bir taşın üzerine koyarak

“Gördünüz mü? Kafirlerin akıbeti işte budur” diye bağırmaya başladı.
Sonra, “Getirin bir ip!” diye bağırdı. Meydanda toplanan halktan biri dükkanına koşarak ip getirdi. Kesilmiş başı bayrağın tepesine bağladılar. Bu sıralarda yetişen makineli tüfek takımı ve iki bekçi ile asiler arasında başlayan çatışmada Mehdi Giritli Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet vurulup öldü. Nalıncı Hasan ile Ali oğlu Hasan da halk arasından kaçsa da Manisa’da yakayı ele verdi. Bu arada bekçi Hasan ile Mustafa çatışmada yaşamını yitirdi.

Telgraf Memuru Nail anlatıyor
Belgelere göre, olayın görgü tanıklarından, Menemen’deki telgraf memuru Nail Bey, Kubilay’ın nasıl öldürüldüğünü şöyle anlatıyor:

“Kubilay Bey’in kumandasında bir müfreze geldi. Müfreze komutanı evkaf kahvesi önünde askeri durdurup ‘süngü tak’ emrini vererek, kendisi şakilerin yakasını tuttu. Asker süngü taktı. Onlar dönmelerine devam ediyorlardı. Kubilay Bey’i arkasından bir silahla vurdu. O anda yere düştü. Onbeş saniye kadar yerde kaldıktan sonra, kalkıp cami tarafına koştu. Bir kısım halk bunu görünce dağıldı. Bu sırada adamlardan ikisi kayboldu. Biz kaçtıklarını zannettik. Biraz sonra saçından tutulu olduğu halde, zavallı Kubilay Bey’in kesik kafasını getirdiklerini gördük.”

Kazım Özalp, Atatürk’ten Anılar s.47–48

“… Bu, Cumhuriyetin ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasabada “Vilmodit” ilan edilmeye müstahak olmuştur. …”

Dr. M. Galip Baysan
Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapanmasından beş gün sonra 23 Aralık 1930 günü, Nakşibendî tarikatı mensubu bir grup insan, Menemende gerici bir ayaklanma başlatmışlardır. Zaman zaman irticaı teşvik eden unsurlarca mümkün olduğu kadar göz ardı edilmeye, unutturulmaya çalışılan bu olay; Cumhuriyet döneminin en önemli irtica olayı kabul edilmelidir. Belki çapı o kadar büyük değildir, ancak böyle akıl dışı iddialarla ortaya çıkan 5–6 kişilik bir grubun yerli halk tarafından böylesine içten desteklenmesi düşündürücüdür ve fanatik dinci kesimin harekete geçtiği zaman neler yapabileceğinin en önemli göstergesidir. Bu nedenle çağımız Türkiye’sinde Laiklik, özgürlükler ve insan haklarına saygı duyan herkesin mutlaka bilmesi ve unutmaması gereken bir olaydır. Bu gün size biraz bu olaydan bahsetmek istiyoruz.

Olayların temelinde Saltanattan Cumhuriyet dönemine geçiş ve Atatürk İnkılâpları olarak adlandırdığımız inkılâplara karşı, bu konularda tamamen cahil halkın ve din adamlarıyla onların yanında bütün karşıt güçlerin yarattığı atmosfer bulunmaktadır. Serbest Cumhuriyet fırkası bu kesimler için bir umuttu. Onlara göre; tepeden inme bir şekilde halkın önüne konan zorlamalar, bu parti iktidara gelince değiştirilebilecekti. Mesela şapka kaldırılacak, kıyafet serbest bırakılacak, tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, Şeyhülislamlık gibi kurumlar hatta saltanat tekrar geri gelebilecekti. Kadın erkek eşitliği ne demekti? Hiç kadınla erkek bir olurmuydu. Kadının yeri evi ve çocukları olmalıydı ve kocasına itaat etmeli ve onu memnun etmeye çalışmalıydı. Böylece bozulan aile düzeni yeniden özlenen seviyeye getirilebilecekti. Serbest Fırka bu nedenlerle birkaç ay içinde çığ gibi büyüdü. Bu gelişmelerin ardından Partinin kapatılma ihtimali belirince bazı tarikatlar bundan büyük rahatsızlık duydular.

Yargılama sırasında olayın Nakşibendî Tarikatının lideri Şeyh Esat ve yandaşları tarafından planlandığı ve Manisa’da günler öncesinden hazırlanan Derviş Mehmet adında bir kişinin liderliğinde bir grup tarafından icra edildiği anlaşılmıştır. Bu grup Şeyh Esat’ın Manisa’daki örgütlenmeyi yapan temsilcisi Laz İbrahim tarafından yönlendirilmekteydi. Dördünün ismi Mehmet (Muhammet), ikisinin ismi Hasan olan bu grup günlerce Manisa çevresindeki köylerinde, birlikte içki ve uyuşturucu âlemleri yaptıktan sonra yine hep birlikte 23 Aralık sabahı Menemene gelmiş ve saat 0620de sabah namazı için Müftü camiindeki cemaatin arasına katılmışlardır.

Burada bir not olarak şu hususu da ilave etmek isteriz. Aslında grup 7 kişi olarak yola çıkmıştı. Belirtildiğine göre bir de köpekleri varmış ve köpeğin de ismi Kıtmir imiş. Bu size ünlü dinsel “Yedi uyuyanlar” efsanesini hatırlatmıyor mu? Yedinci kişi Çakıroğlu Ramazan grupla birlikte gelmemiş, daha önce aralarından kaçarak ayrılmıştır. İfadeler Camiye gelinmeden önce çifter çifter esrarlı sigara içildiğini belirtmektedir.

Namazdan hemen sonra Derviş Mehmet; mihraba asılı bir durumda olan ve üzerinde “La İlahe İllallah, inna fetehnake” ayeti yazılı yeşil bayrağı alarak kendisinin Mehdi olduğunu, arkasında 70.000 kişilik Halife Ordusu bulunduğunu, öğlene kadar bu bayrağın altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söylemiş ve bütün Müslümanları eylemlerine katılmaya davet etmiştir. Hep birlikte cami dışına çıkan grup yüksek sesle tekbir getirerek yürümeğe başlayınca diğer camilerden de çıkan ve işine giden pek çok insan ne olduğunu anlamak için toplanmaya başlamışlardır. Gelişmelerin olumsuz bir yöne doğru kaydığını gören bir Jandarma subayı, durumu Alay Komutanlığına bildirmiş ve Komutanlık eğitime gitmekte olan yedek subay Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve askerlerini şehre göndermiştir.

Durumun pekiyi olmadığını gören Kubilay, gözdağı vermek için (mermileri olmadığından) askerlerine süngü taktırmış, hem halkı ve hem de askerlerini korumak istediğinden bizzat kendisi nümayiş yapan grupla temasa geçmiş ve onların yaptıklarının kanunsuz olduğunu, dağılmaları gerektiğini söylemiştir. O anda hiç beklenmedik bir çıkış yapan Derviş Mehmet silahını ateşleyerek Kubilay’ı vurmuştur. Yaralı Asteğmen acı içinde kendisini Caminin Musalla taşı arkasına atabilmiş ancak oraya yetişen asiler çılgınca haykırışlar ve tekbir sesleri arasında çantalarından çıkardıkları bir bağ bıçağının testereli kısmıyla Türk subayının başını kesip ayırmış ve bayrak sopası üzerine dikmişlerdir. Baş bayrak direğinde durmayınca çevredeki bir dükkândan getirilen bir iple sıkıca bağlanmış ve kalabalık avuç avuç şehidin kanını içen, tekbir getiren kendisinin Mehdi olduğunu ve bu nedenle kendisine kurşun işlemeyeceğini iddia eden Derviş Mehmet’in peşinde dolaşmaya başlamıştır.

Kalabalığın yaptıklarını gören Bekçi Hasan Kubilayı kurtarmak için ateş edip birini yaraladıysa da karşı ateşle o da ve hemen arkasından diğer bir bekçi Şevki de açılan ateşlerle şehit edilmişlerdir.

Durumun ciddiyetini anlayan Alay komutanlığı gönderdiği silahlı birliklerle çevreyi kuşattı. İsyancılara teslim olmaları ihtarı yapıldı. Teslim olmayı reddeden, bana kurşun işlemez..korkmayın diye direnen Derviş Mehmet, açılan ateş sonucu yere serilen ilk insanlardan biri oldu. Bütün suçlular yakalandı ve dava ile ilgili görülen 105 sanık General Mustafa Muğlalı Başkanlığında kurulan Sıkı Yönetim mahkemesinde yargılandı. Esat Hoca İstanbul’dan getirildi, 90 yaşındaydı. Yargılama sırasında öldü.

Mahkemenin kararı 29 Ocak günü açıklandı. 36 kişi idam, 41 kişi çeşitli hapis cezalarına mahkûm edildiler, 40 kişi de beraat etti. TBMM yaşları küçük olduğu için 6 idam cezasını hapse, ikisini de 2 yıl hapse dönüştürdü. İdamların çoğu Kubilay’ın şehit edildiği yerde infaz edildi. Bir idamlık infaz anında firar etti. 15 gün kadar dağlarda saklandı. Yakalanınca o da Menemende idam edildi.(Detaylı bilgi için bakınız. Kemal Üstün, Menemen Olayı ve Kubilay, Çağdaş Yayınları, İstanbul- 1977)

Dinsel bağnazlık ve uyuşturucu karışımı ayinlerle kontrollerini kaybeden fanatik bir grubun isyan ederek askerlere ateş edip, Asteğmen Kubilay’ı önce yaralamaları, sonra da vahşice öldürmeleri daha sonra da iki Emniyet Mensubu görevlinin ard arda öldürülmeleri inanılması güç bir olaydı. Askerler Milli Mücadele döneminde de subaylara yönelik bu tip çılgın davranışlarla karşılaşmışlardı. Ancak cehaletten kaynaklanan bu tip dinsel fanatik davranışların gerilerde kaldığına inanılıyordu. Hele yeşil bir bayrak altında, tekbir sesleri arasında şehirde tur atan, cinayetler işleyen bu gruba yerli Halkın karşı çıkacak yerde sessiz kalması, hatta isyancıları destekler gibi görünerek onlara katılması Mustafa Kemal Paşa’yı ve Ordu mensuplarını çok üzmüştü. Mustafa Kemal Paşa Orduya hitaben olayı telin eden bir bildiri gönderdi. Kazım (Özalp) Paşa olayı ve Mustafa Kemal Paşanın reaksiyonunu şu sözlerle anlatmaktadır:

“Bu haber Ankara’da bir bomba tesiri yaptı. Derhal köşke çağrıldım. Mustafa Kemal Paşa görülmemiş şekilde kızgın, üzgün ve heyecanlıydı. Başvekil İsmet Paşa, Milli Müdafaa Vekili Zekai Bey (Apaydın) Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa (Altay) da köşke geldiler. Mustafa Kemal Paşa çok sinirli bir durumda söze başladı:

“Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirle teşvik ediliyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran Ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir.

Bu, Cumhuriyetin ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasabada “Vilmodit” ilan edilmeye müstahak olmuştur. Fransızca olan “Ville Maudite” kelimesinin karşılığı cezalandırılmış şehirdir. Vilmodit kasaba demek, o kasabanın bütün halkı şehir dışına çıkarılır, aileler birer ikişer memleketin başka şehirlerine dağıtılır, tam boşaltılmış şehir tümüyle yakılır, bugünkü ve yarınki nesillere ibret olmak üzere hükümet meydanında büyük bir siyah taş, sütun olarak dikilir.

Derhal harekete geçmeliyiz” dedi.

Vakit kazanmak ve havayı biraz yumuşatmak için “acaba ayrıntılı raporların gelmesini beklesek mi?” diye bir görüş ortaya attım. Aramızda bir-iki gün beklemeyi, Paşa’nın tepkisinin ne ölçüde değişebileceğini görmeyi uygun gördük. Ancak normal kanuni işleri hemen başlattık. Paşa bir daha “Vilmodit”ten bahsetmedi.

Derviş Mehmet ve arkadaşları yakalandı, kurulan Divanı Harp’te mahkeme edilerek idam edildiler.Mustafa Kemal Paşa bu olayı hiçbir zaman unutmadı. Bir daha da çok parti denemesine girişmedi”. ( Kazım Özalp, Atatürk’ten Anılar s.47–48, T.İş Bankası, Ankara–1992)

KUBİLAY OLAYININ GÖRGÜ TANIKLARI ANLATIYOR :
SAMİ ÖZYILMAZ

“Kubilay ‘Hücum’ dese hepsi süngünün ucunda kalırdı”

Eniştem bakkaldı. Sabah dükkanı açmış. ‘Menemen’in etrafını 70 bin Arap’ın çevirdiğini’ duymuş. Eniştem ‘Gel dükkanı kapatalım’ diye beni kaldırdı. Dükkanı kapattık. O eve gitti. Ben Hükümet’in (Vilayet’in) önüne gittim.6-7 kişi vardı orada… Normal adamlardı, kafaları kasketli, omuzlarında çanta var. Birinin eli silahlı… Ellerinde bir bayrak… Musabey köyünün Çarşı Camii’nden almışlar sabah namazında…
‘Öğlene kadar o bayrağın altından geçen geçecek, geçmeyen kılıçtan geçecek’ diyorlarmış.

Millet etraflarını çevirmiş. Ben köşeden onlara bakıyorum. Epey durdular. Hükümet tarafından ya da büyüklerden kaymakam, hoca falan gelse, sivillere ‘Yakalayın bu adamları’ dese, yakalarlardı.

Ondan sonra telefon ettiler Alay’a… Bir manga asker geldi karşı sokaktan… Asker süngüyü taktı. Siviller açıldı. Orada Kubilay askere süngüyü taktıktan sonra ‘Hücum’ dese, hepsi süngünün ucunda kalacaktı.
Bir silah patladı. Bir tek el ateş edildi. Kubilay ayağından vuruldu. Asker geri kaçtı. Millet kaçıştı.

Kubilay önce Hükümet’e giriyor, kapılar kapalı. Oradan geri, camiye dönüyor, cami avlusundaki taşın dibinde düşüyor. Bunlar da gidip başını kesiyorlar.

Sonra askere telefon ediyorlar Hükümet’ten… Asker geliyor. Kahveden onlara makineleri tüfeklerle ateş ediyor. Hepsi esrarkeşmiş zaten. Asker hepsini vurdu, yalnız bir tanesi kaçtı, onu gördüm.

Sonra bütün cesetleri topladılar oraya… Halk toplandı, jandarmalar, subaylar geldi, ölülerin torbalarından esrar çıktı, parça parça… Ben de esrarı ilk orada gördüm. Cesetleri kamyonlarla götürdüler.

Sonra sıkıyönetim oldu. Kaçan adamı bulmak için haftalarca nöbet tuttuk. Evleri aradılar tek tek… Manisa’da bulundu. Bir oduncunun ekmek torbasını almış. Oduncu da ihbar etmiş, yakalanmış orada… 28-29 gün sonra… Mahkemeye getirdiler. Adama bizi gösterip ‘Bunlardan kimse var mıydı?’ diye sordular.O da bakıp ‘Bu vardı’,’Bu yoktu’ diyordu. ‘Var’ dese yandın.

Ben şofördüm. Mahkemenin emrinde akşam iki araba nöbet bekliyorduk. Adam kimin ismini söylediyse ‘Getirin’ diye telefon ediyorlardı. Getiriyorduk, içeride mahkeme ediyorlardı.Onların asılacağı gün, nöbet yine bendeydi. Korkudan otomobilin dışına çıkmıyordum. Hep seyrettik, üzüldük.

Hükümet’in altında Birincieller’in evi var, önce onu astılar: Manisalı Hocazade Ahmet Efendi… Astıktan sonra önüne ismini asıyorlar. Ondan sonra geldik akasyaların altında birini astılar. Sonra Ali Efendi’yi tütün satılan barakanın yanında astılar. Adamlara mecburen cigara satan Molla Osman’ı astılar. O çok bağırdı asılırken ‘Kurtarın’ diye, askerler vaziyet aldı. Ondan sonra sırayla asıldı, asıldı, ta çarşının içine kadar hepsini gördüm.Kamyonlarla atıp mezara götürdüler öğlene kadar…

Bence asılanlar içinde suçlu olan yoktu. 6-7 tane sarhoşun işi… Bunlar içinde Menemen’den bir Gazozcu Abbas vardı, bir de Kubilay’ın kafasını bayrağa asmakta kullandıkları urganı elinden aldıkları çocuk…

Olaydan sonra bizi caminin önünde topladılar. Sivil birkaç kişi vardı, bir de alay komutanı paşa… Orada gözlüklü bir sivil “Menemen’i toprak halinde (yerle bir) görseydim, iftihar ederdim” dedi.

Bunlar gelmeden Menemen’de gericilik yoktu. Ama parti meselesi vardı. Serbest Fırka kazanmıştı. Onun intikamı mı, bilmem. Bildiğim şu ki Menemen’in bu işte hiçbir suçu yok. Zaten içlerinde Menemenli de yok.”

SABAHAT ERKAL

“Atatürk geçerken pencereyi açmazdı”

Babam Sabri Bey, Seferihisar’dan Menemen’e posta müdürü olarak atandı. İlkokulu bitirince 14 yaşında postanede çalışmaya başladım. Kubilay okulunun karşısındaki bir Rum evinde oturuyorduk.

Menemen mutaassıp küçük bir kasabaydı. Biraz gericiliği vardı. Mesela şapkaya karşı çok düşmanlık vardı. ‘Şapkayı gavurlar giyiyor, biz nasıl giyeriz?’ derlerdi.

O gün babam sabah 5’te postaneye gitmiş. Kahvenin önünde 6 kişinin hu çektiğini görmüş. Bunlar esrarkeşmiş, içip içip köylerden silah bıçak topluyorlar, şehre girince ‘Biz mehdiyiz. Arkamızda 70 bin kişi var, Müslümansanız bu bayrağın altından geçin, yoksa kurtulamazsınız’ falan diyorlarmış. Babam Kaymakam’ın evine gidip durumu anlatmış. Alay Kumandanı’na gitmişler. Kumandan, hemen ‘Cephane alın ve Hükümet meydanına gidin’ diye emir vermiş. Kubilay’ı görevlendirmişler.

Kubilay bir manga askerle meydana gitmiş. Gençlikten olsa gerek, hemen ‘Ne istiyorsunuz?’ diye birinin yakasına yapışmış. Fakat içlerinden biri silahı ateşleyince Kubilay ayağından vurulmuş. Askerler de ellerinde süngü olduğu halde kaçmışlar. Kubilay sürüne sürüne yakındaki camiye kaçmış, musalla taşına yaklaştığı sırada Mehmet’lerden birisi (bunlar dört Mehmet, iki Zeki idi) gidip bağ bıçağıyla kafasını kesmiş. Civardaki dükkanlardan sopa, ip istemişler. Kafayı sopanın ucuna asmışlar. ‘Biz mehdiyiz’ deyince halk da inanmış.

Biz pencereden seyrediyorduk, geçenler kaçışırken ‘Kafayı değneğin ucuna takmışlar, gözlerini açıp kapatıyor’ diyordu, çok fena oluyorduk. Böyle bir kargaşa… O sırada babam geldi eve, anneme ‘Kadriye, siz hemen ev sahibinin evine geçin, memur ailelerine karşı bir hareket var’ dedi. Bu arada iki bekçi de vurulmuştu. Kubilay’ın cenazesinde onlar da vardı arkada…

Adamlar, ‘Arkamızda 70 bin kişi var’ dediğinden çalılar, bağlar, her yer arandı. Hatta komutan tepelere toplar, tüfekler yerleştirdi. Şimdiki Kubilay İlkokulu’na kurulan Divan-ı Harp mahkemesinde ben şahitlerin ifadesini yazıyordum. Köyden gelen adamlara,hocalara ‘Allahınız kim?’ diye soruyorlardı. Onlar da ‘İstanbul’da Esat Hoca’ diyordu. Mehdi diye bunlara tapmışlar.

Esat Hoca’yı İstanbul’dan sedyeyle getirdiler. 90 yaşındaydı, eceliyle ölür diye asmadılar. Zaten çok yaşamadı, öldü. İdam edilecekleri gün babam dışarı çıkmadı, bizi de çıkarmadı. İbret için ortalığa asmışlar. Asılanlar içinde adamlara sigara, kazma, ip verenler de vardı. Babama durumu haber verdiği için İçişleri Bakanlığı takdirname verdi. Maaşına zam yapıldı.Sonradan duyduk ki, Atatürk Manisa, Menemen çevresinden trenle geçerken penceresini bile açmazmış. Biz istasyona giderdik onu görelim diye, göremezdik.”

MUSTAFA ŞENGÖNÜL

Ben Menemen’de marangoz çırağıydım. Dükkanı açmaya gittim. Karşımda uncu Mehmet Efendi vardı. Belediye Meclis üyesiydi. Bana ‘Dükkanı açma, eve git. Çarşıda bir karışıklık var’ dedi. ‘İzmir’den 70 bin kişi harekete geçti. Burayı işgal edeceklermiş’ diye duyduk.

Ben dükkanı açmadan döndüm. Ama sonra meraktan geri gittim. Köşeden baktım, direğin etrafında 7-8 kişinin döndüğünü gördüm. Menemenli değillerdi. Bazısı sakallı. Aralarında genç olanlar da vardı. Bozalan’da kazandıkları parayla esrar alıp içmişler diye duyduk sonradan… Ellerinde silah vardı.

Bekçi Hasan’ı kafasından vurdular. Yere düştü. O zaman millet kaçtı. O ara Kubilay alaydan bir manga askerle gelmiş.Ben Kubilay’ı tanıyordum. Bizim mahallede otururdu, yüksekte, Dermandağı’nda ev tuttuydu, gidip dönerken bizim evin önünden geçerdi. Uzun boyluydu.

Kubilay askeri yolun kenarına bırakmış, adamların yanına gitmiş.’Ne yapıyorsunuz burada?’ diye sormuş. Adamlardan birine tokat atmış. Bunun üzerine ateş etmişler Kubilay’a, yaralanıp yere düşmüş. Silah patlayınca asker kaçmış. Cephanesizmiş. Kubilay sürüne sürüne cami avlusuna girmiş. Arkadan gelip kafasını kesmişler. Ben kanları gördüm sonradan… Karşıda eskici Kamil vardı ondan ip alıp kafasını bayrağın üstüne bağlamışlar.

Fabrikada çalışan bir Musevi vardı, oradan geçerken ‘Sen de bayrağın altından geç’ dediler. Bayrağın altından onu da geçirdiler. Karşıda Molla Osman’ın çalıştığı bir büfe vardı, ondan sigara aldılar.
Sonra ahaliye mecburi alkış yaptırdılar. Millet ’70 bin kişi geliyor’ korkusundan yaptı. Hepimiz korktuk. Meğer adamlar sarhoşken böyle demişler, hepsi yalanmış.

Ordu, haber alınca geldi. Kahvenin oraya mitralyözü koydular, bunlara ateş ettiler, kimi yaralandı, kimi öldü. Manisalı genç olan, mezbahanın oradan kaçtı.

Sonra sokağa çıkma yasağı kondu. Şimdiki Kubilay okulunun orada mahkeme oldu. Her gün benim dükkanın önünden geçiyorlardı. 4-5 jandarma bir kişiyi götürüyordu. Elleri kelepçeliydi. Sakalları uzamıştı.

İstanbul’dan bir şeyh geldi, o da mahkemelik oldu. Bunların asılacağı gece ‘Yarın hepimiz asılıyoruz’ demiş, kendisi de o gece mahpusta ölmüş.

Ben hepsinin asıldığını gördüm. Sabah geldiğimde caminin yanından Kabak Pazarı’na kadar 8-10 kişi vardı. İstasyonda 7 kişi vardı. Tren yolunda böyle boydan boya asılmışlardı. Kamil de istasyonda asılmıştı. Önlerinde bir kağıt vardı, ne suçu olduğu yazılıydı.

Manisalı bir çocuk, Kubbeli bakkalın önünde asılmıştı.

Suçsuz olanlar da asıldı. ‘Neden sigara verdin?’, ‘Neden ip verdin?’ diye Kamil’le Molla Osman’ı astılar. Halbuki Menemen içinden o hadiseye karışan kimse yoktu.

Sonradan bir emir gelmiş ‘Menemen’i yakın’ diye. Onu duydum. Korktuk tabii… Manisa’dan her sene otobüslerle gelip miting yapmaya başladılar. Çok şeyler söylediler bize, ama katlandık. Çünkü Menemenlilerin bu işte zerrece günahı olmadığını onlar da bilmiyordu.”

Kaynak : http://www.milliyet.com.tr/2005/12/29/pazar/yazdundar.html

05 Ocak 2012 Güncellendi
Bölüm 8 * Devam edecek

Naci KAPTAN

This entry was posted in Dizi Yazilari, İrtica, MENEMEN OLAYI - KUBİLAY, Tarih. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *