Yıl 1946 : Camiye Asılan “Welcome” Mahyası ***GENELEVİN BEYAZ BADANALI DUVARINA İNGİLİZCE “HOŞGELDİN DENİZCİ” YAZILMIŞTI * * Amerika ehvendir (Zararsız), ehaftır (Hafif). Rusya kızıl kâfirdir. Amerika ise ehlikitâptır.’* Atatürk”ün emperyalistleri İzmir”de denize dökmesinden sonra, Batının kanlı çizmesi ilk kez Demokrat Parti”yle Türkiye”ye girmişti. ABD”nin, Tükiye”nin dış politikasında neredeyse tek dayanak noktası haline gelmesi 1950″li yılların başına rastlar. Türkiye”yi NATO”ya sokan DP”nin, Missouri Zırhlısı”nı İstanbul”a davet etmesi, Türk tarihinin kara bir günüdür * BÖLÜM V son

Yazının bölümleri

BÖLÜM I    http://nacikaptan.com/?p=1734
BÖLÜM II   http://nacikaptan.com/?p=1741
BÖLÜM III http://nacikaptan.com/?p=1761
BÖLÜM IV  http://nacikaptan.com/?p=1773

ilk yazım 24.08.2012 – Güncellendi 31.10.2017

Amerika ehvendir (Zararsız), ehaftır (Hafif). ,
Rusya kızıl kâfirdir. Amerika ise ehlikitâptır.’

***

Bir yürekli kişiydi
Elif’in babası bir aydın kişi
Er kişi niyetine el bağladılar sağlığında
Kıblesini şaşıranlar
Amerikan gemilerine karşı diri diri
Kıldılar namazını Dolmabahçe’de
Bir öğle üzeri
……

GENELEVİN BEYAZ BADANALI DUVARINA
İNGİLİZCE “HOŞGELDİN DENİZCİ” YAZILMIŞTI !!! *

BÖLÜM V son

“Ancak, ziyaretin bizim açımızdan dramatik bir yanı vardı DP iktidarının emriyle, İstanbul”da gazinolar ve genelevler boyanır, tüm kent süslenir, ABD askerlerinin İstanbul”u kirletmeleri için her türlü hazırlık yapılır. ”

“Şubat 1969 tarihinde İstanbul Bayazıt Meydanı”nda ABD”nin 6. Filo”sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütü toplanmıştı. En önde Türk bayrağı, arkada şu pankartlar vardı: “Geldikleri gibi gidecekler”, “Emperyalizm ve yerli uşaklarına karşıyız”, “Rezil coni bir daha gelme”, “Amerikan iti toprağımızda havlayamaz.” Beyazıt”tan başlayıp Taksim”de sona erecek olan anti-emperyalist, bağımsız Türkiye miting için işçiler, öğrenciler toplanmaya başlarken, aynı saatlerde Beyazıt Camii ve Dolmabahçe Camii doluyordu. Fakat bu sefer Amerikan muhiplerin sayısı oldukça artmıştı. “

“Günün İslâmcı gazetesi Bugün’de Mehmet Şevket Eygi, bize ana avrat saldırıyordu .Örneğin; Kanlı Pazar’ın düzenleyicilerinden biri olmakla yetinmemiş, Kanlı Pazar’ı ve 6. Filo’ya dönerek namaz kılanları savunmuş ve şöyle yazmıştı sütununda ‘Rusya ve Çin, Allah’ı inkâr ediyor; Amerika ise Allah’a inanıyor. Dini var. Amerika’da İslâmiyeti yayabilmek hürriyeti var. Amerika inançlarımıza hürmet ediyor. Amerika ehvendir (Zararsız), ehaftır (Hafif). Rusya kızıl kâfirdir. Amerika ise ehlikitâptır.”

6. Filo’yu kimler kıble yapıp namaza durdu?

Yumurtalı şenliğe şükredin… 1969’da, ülkemize gelen Amerikan donanmasını bambaşka bir şenlik karşılamıştı 1980 darbesinin neye mal olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Tamamen apolitize edilmiş bir halk, sindirilmiş sivil toplum, örgütlenmesine izin verilmemiş bir gençlik… En ufak bir protestoya bile tahammül edememe hali…

Mülkiyeli gençlerin yaptığı ‘yumurtalı eylem’ dünyanın en masum eylemidir. Ne var bunda?.. Bundan daha naif nasıl bir tepki gösterebilirlerdi?

Ama Başbakan’ın öğrencilere kızması, Kuzu’nun onları şikayet etmesi normal…Mesele özgürlükten ne anlaşıldığıyla ilgili… Bakın Amerikan 6. Filosu ülkemize geldiğinde neler yaşanmıştı? O günlere uzanalım mı?

GENELEV PROTESTOSU
Dönemin öğrenci liderleri Çetin Uygur ve Harun Karadeniz, Amerikan askerlerine turist muamelesi yapılmasına ve gençliğin anti-emperyalist protestolarına yönelik polis saldırılara karşı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hitaben aşağıdaki mektubu kaleme almıştı .

6.Filo’nun 60’lı yılların sonunda Türkiye’ye yaptığı ziyaret, eşi benzeri o tarihe kadar görülmemiş protestolara neden oldu.Filo’nun ilk durağı İzmir’di. İzmir Limanı’na demirleyen filo, protestoyla karşılaştı. Öğrenci örgütleri, sendikalar, sivil toplum örgütleri; emperyalizmin gözcüsü olarak düşündükleri bu filoyu kendi limanlarında görmek istemiyorlardı.

ABD”nin ünlü 6. Filosu, 1968 yılında İstanbul”a demir atarken, üniversiteli gençliğin dilinde şu slogan yankılanıyordu:Türk Bayrağı”nı yırtan, sokaklarda kızlarımızı taciz eden ABD askerleri karga-tulumba denize atılınca, İstanbul”a geldiklerine pişman olmuştu.

Kıbrıs sorununda ABD”nin tutumu, Vietnam Savaşı, Ortadoğu”da ABD”nin İsrail yanlısı tavrı ve İsrail-Arap savaşı, 1960″lı yılların gençliğini Amerikan karşıtı bir tavır almaya sevk etti. İşte böyle bir ortamda ABD”nin Akdeniz”deki gücü 6. Filo Türkiye”ye davet edilmişti. Uzun süre karadan ve kadınlardan uzak kalan Coni”leri taşıyan 6. Filo”nun ziyareti, ülkede büyük infial yarattı. ABD askerleri, gençliğin hedeflerinden biri oldu. Aslında bize hiç yabancı değildi bu filo. Kıbrıs”taki soydaşlarımıza yardım için giden Türk gemilerinin önünü keserek harekatı engellemeye çalışan 6. Filo”ydu. İşte tüm bu acı gerçeklere rağmen, 15 Temmuz 1968 tarihinde 6. Filo”ya bağlı bir uçak gemisi, 5 destroyer Dolmabahçe”ye demirliyordu. Ancak, ABD askerleri, beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşıyor ve Türk topraklarına ayak bastıklarına pişman oluyordu.

Katran döktüler
İlk önce öğleye doğru ellerinde Türk Bayrakları taşıyan bir grup genç Dolmabahçe”ye kadar gelmiş; tepkilerini göstermek için Türk Bayrağı”nı yarıya kadar göndere çekmişti. Fakat bu yalnızca başlangıçtı. Bir pavyonda 150 kuruş için hesaba itiraz eden 3 Amerikan eri dışarı çıktıklarında üzerlerine boya ve katran atılmıştı.. Bu tüm İstanbul”da böyleydi. Amerikalılar, görüldükleri her yerde başta üniversiteli gençlik olmak üzere toplumun her kesimi tarafından protesto edilmekte, bindikleri araçların camları kırılmaktaydı. Amerikan askerlerine karşı girişilen eylemler. 1967-1969 yılları arasında özellikle eğlence yerlerinin ve genelevlerin bulunduğu Beyoğlu”nda Amerikan askerlerinin başlarından keplerini kapmak, üstlerine kırmızı boya atmak, üniformalarını jiletlemek, ya da kıstırıp hırpalamakla başlayan antiemperyalist eylemler askerlerin denize atılmasına kadar varmıştı. Bunun üzerine Coniler, soluğu savcılıkta almak zorunda kalmıştı.

Polislerimiz topladı
İstanbul, İzmir, Trabzon”da şiddetlenen 6. Filo karşıtı eylemler, 1968 Temmuzunda zirveye tırmanır. Bunda ABD askerlerinin, Türk bayrağını yırtmaları ve Türk kızlarını taciz etmelerinin büyük etkisi olur. 17 Temmuz akşamı da İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri, Gümüşsuyu”nda Amerikan askerlerinin yatmakta olduğu oteli basar. İstedikleri tek bir şey vardır: Bu topraklardan Amerikan askerlerinin defolup gitmeleri. Amerikalılar şaşkınlık içindedirler. ABD ve emperyalizm karşıtı gençliğin protesto yürüyüşleri, artık tüm İstanbul”u sarmıştı. “Amerikalı it, evine git”, “Bağımsız Türkiye” sesleri artık 7″den 70″e herkesin kulaklarında yankılanmaktaydı.

Amerikan askerlerini İstanbul sokaklarından Türk polisi toplamak zorunda kalmıştı. Temmuz ayında, İstanbul”da sürekli protesto edilen ve tartaklanan ABD askerlerinin korunması için, dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan, emniyet teşkilatına kesin talimat vermişti. Polis, o akşam verilen emre uyarak İTÜ yurdunu basar. Protesto gösterilerine katılan öğrencilerden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu, yurdun penceresinden düserek ağır yaralanır. Demircioğlu, hemen Taksim İlk Yardım Hastanesi”ne kaldırılır.

Halk destek verdi
Ancak, 24 Temmuz 1968 Çarsamba günü hayatını kaybeder. Arkadaşlarını kaybeden öğrenciler, protesto gösterilerini yoğunlaştırır. Taksim”den yüzlerce genç, Dolmabahçe”ye doğru yürüyüşe geçer. “İstanbul Amerikan genelevi, Türk kızları Amerikan cariyesi” olamaz diyen gençlerin etrafında kısa sürede halktan ve esnaftan binlerce kişi toplanır. Yakalanan tüm ABD askerleri denize atılır.

İhtiyaç molası” veren Conileri denize döktük
Uzun süredir karadan ve kadınlardan uzak kalan Amerikalı Coni”lerin “ihtiyaç molası” için İstanbul”a demir atan 6. Filo, Türkiye”yi ayağa kaldırmıştı. Üniversite gençliğinin başını çektiği göstericiler, Coni”lerin defolup gitmesi için sokağa dökülürken, İstanbul alışılagelmemiş eylemlere tanıklık ediyordu. Beyaz badanalı, temizlenmiş genelevlere gitmek için Dolmabahçe”ye çıkan ABD askerleri beklemedikleri bir tepkiyle karşılaşmıt. Kafalarında golf sopaları kırılan ABD askerleri, emperyalizm karşıtı gençler tarafından denize atılmıştı.

6. Filo, sağ-sol çatışmalarını tetiklemişti
1968 yılında 6. Filo”nun Türkiye”ye yaptığı ziyaret, üniversite öğrencileri arasında ilk kez sağ-sol çatışmaları yaşanmasına neden olmuştu.ABD”nin 6. Filo”sunun Türkiye ziyareti, öğrenciler arasında kanlı sağ-sol savaşının miladı olmuştu. 1968 olaylarını tetikleyen, üniversite işgallerinden çok ABD”nin 6. Filosu”na karşı, gençlerin başlattığı mücadeleydi. Bu nedenle ziyaret, Türkiye”nin kaderinde dönüm noktalarından biriydi. O dönemde, ABD”yi küstüren komünist, komünist de ABD karşıtıydı. Ziyaret nedeniyle başlayan protestolar sonrası, polisin karargaha dönmüş bir öğrenci yurdunu basması sonucu bir öğrenci ölmüş, bu olay, gösterileri daha da büyütmüştü. 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Bayazıt Meydanı”nda ABD”nin 6. Filo”sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütü toplanmıştı. En önde Türk bayrağı, arkada şu pankartlar vardı: “Geldikleri gibi gidecekler”, “Emperyalizm ve yerli uşaklarına karşıyız”, “Rezil coni bir daha gelme”, “Amerikan iti toprağımızda havlayamaz.” Beyazıt”tan başlayıp Taksim”de sona erecek olan anti-emperyalist, bağımsız Türkiye miting için işçiler, öğrenciler toplanmaya başlarken, aynı saatlerde Beyazıt Camii ve Dolmabahçe Camii doluyordu. Fakat bu sefer Amerikan muhiplerin sayısı oldukça artmıştı.

Mehmet Şevki Eygi

Provakasyon
Bugün Gazetesi”nden Mehmet Şevki Eygi; “”Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir… Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim… Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır” şeklinde provakatif yazılar yazarak olayların büyümesine zemin hazırlamıştı. Sağ ve sol görüşlü öğrenciler, meydanda karşılaşmış, tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen olaylarda 2 kişi ölmüş, 200 kişi yaralanmıştı.

“˜Sokağa dökülmekle halledilmez”
6. Filo resmi yetkililerce İstanbul”da 21 pare top atışıyla karşılanmıştı. O dönemde, Süleyman Demirel”in liderliğini yaptığı Adalet Partisi iktidardaydı. 1965 seçimlerini yüzde 53″lük bir oy oranıyla kazanan Demirel Hükümeti, 68 öğrenci olaylarıyla sarsılmıştı. Olayları “hür olan memleketlerin işareti” olarak nitelendiren dönemin Başbakanı Demirel, 22 Mart 1969″da düzenlediği basın toplantısında, “1960 modeli olayların tekrarını hayal edenler var. Ellerinde kronometre, hükümetin meşrutiyetini kaybetmesini bekliyorlar” diye konuşmuştu. Demirel, ilerleyen ta-rihlerde olayların yayılması üzerine, sıkıntılar yaşandığını belirterek, “Sokağa dökülmekle hiçbir mesele halledilemez” demişti.

Hoşgeldin denizci!
Bu arada, Atatürk”ün emperyalistleri İzmir”de denize dökmesinden sonra, Batının kanlı çizmesi ilk kez Demokrat Parti”yle Türkiye”ye girmişti. ABD”nin, Tükiye”nin dış politikasında neredeyse tek dayanak noktası haline gelmesi 1950″li yılların başına rastlar. Türkiye”yi NATO”ya sokan DP”nin, Missouri Zırhlısı”nı İstanbul”a davet etmesi, Türk tarihinin kara bir günüdür. Missouri, Amerika”nın en önemli ve meşhur gemilerinden biriydi. Japonya”nın teslim anlaşması bu zırhlıda imzalanmıştı. 1946″da vefat eden ABD Büyükelçimiz Münir Ertegün”ün naaşını getirmişti. Buraya kadar herşey normal. Ancak, ziyaretin bizim açımızdan dramatik bir yanı vardı DP iktidarının emriyle, İstanbul”da gazinolar ve genelevler boyanır, tüm kent süslenir, ABD askerlerinin İstanbul”u kirletmeleri için her türlü hazırlık yapılır.

Genelevin duvarlarının beyazlara boyanması ve üzerine de İngilizce “Hoşgeldin denizci” yazılması hâlâ hafızalardadır. 6. Filo’ya en ilginç protesto, bambaşka bir meslek grubundan geldi. ‘Genelev çalışanları’ bol parayla sahile inmiş Amerikan askerlerine ‘dükkan’larının kapalı olduğunu açıkladılar. Türk kadınıyla tanışmaya hevesli Amerikan denizcilerini içeri almadılar. Dünyada eşi benzeri olmayan bir eylem koymuşlardı. ‘Tepecik sakinleri’ ilk büyük anti-emperyalist eylemin sahibiydiler.

6. Filo bir sonraki durağında İstanbul Dolmabahçe önüne demirledi. Asıl büyük gürültü de orada koptu. Dünyada esen rüzgarla giderek hareketlenmiş 68 kuşağı için bu kabul edilemez bir şeydi. Amerikan askerleri denize dökülecek ve çok yakınlarında hissettikleri devrimi yapacaklardı.

Hemen her gün protesto eylemleri yapılıyordu. Bu protestolardaki sosyalist motif ise İslamcı gençleri rahatsız etmeye başlamıştı. Onlar da Milli Türk Talebe Birliği, İlim Yayma Cemiyeti gibi derneklerde örgütleniyorlardı. Ama solcuların giderek artan eylemlerine karşı bir direniş komitesi kurmuşlardı. .

40’lar Komitesi. Kanlı Pazarı planlayan komitenin üyeleri arasında ünlü bir isim de vardı. Bugünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül

EROL BİLBİLİK’İN KALEMİNDEN “AMERİKAPERESTLER”

Abdullah Gül Kanlı Pazar’ı tertipleyen ‘Kırklar Komitesi’nin üyesiydi!

Araştırmacı-yazar Erol Bilbilik, “Amerikaperestler” başlıklı kitabında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün hiç bilinmeyen yönlerini anlattı… 1968’de İstanbul’a gelip İktisat Fakültesi’ne giren Gül, kısa zamanda “dinci militan” olarak sivrildi. Gül, sıra arkadaşı Azmi Ateş tarafından önce MTTB Öğrenci Derneği icra Konseyi’ne, ardından “gizli inzibat” olarak da adlandırılan “Kırklar Komitesi”ne üye yapıldı! Komite’nin en önemli eylemi “Kanlı Pazar”!

Araştırmacı-Yazar Erol Bilbilik’in “Amerikaperestler” başlıklı kitabı, Ekim 2008’de Doruk Yayınları’ndan çıktı. Kitapta Erol Bilbilik, dik­katle seçtiği 30 Amerikaperesti, kendi ağızlarından ve bilinmeyen yönleriyle tanıtmış. Aralarında Fehmi Koru, Tansu Çiller, Fethullah Gülen, Cengiz Çandar gibi isimlerin yer aldığı “biyogra­fik” çalışma, bir dönemin de tarihini anlatıyor. Amerikaperestler içinde, öyküsü ve geldiği makam açısından en çarpıcı olan isimlerden biri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.

SOLCULARA KARŞI EYLEMLERİN MERKEZİNDE

Bilbilik, 1969 yılında İs­tanbul Üniversitesi Öğrenci­si olan Abdullah Gül’ün, ‘Kırklar Komitesi’ üyesi ol­duğunu yazıyor.

Kırklar Komitesi nedir? Kitapta şöyle tanıtılıyor: “Üniversite ve üniversite dışında dincilerin güvenli­ğinin sağlanması ve ey­lemlerin daha etkinleşti­rilmesi için, başkanlığını Osman Yamukoğulları’nın yaptığı, yönetiminde İsmail Kahraman vb. militanların yer aldığı, 40 kişiden oluşan gizli bir İnzibat (Asayiş) Komitesi.”

KONTRGERİLLAYLA BAĞLANTILI

Kırklar Komitesi’nin, CIA’nın Türkiye’de halka ve devrimcilere karşı örgütlediği Kontrgerilla ha­reketiyle bağlantılı olduğu da an­laşılıyor. Bilbilik kitabında şu sa­tırlara yer veriyor:

“Komite’nin kurulmasına, ey­lemlerde bulunmasına zamanın MİT Müsteşarı Fuat Doğu katkı sağladı. Komite’nin eylemlerin­den İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı, Ilgız Aykutlu, Nihat Kaner vb. emniyetçiler haberdar­dı ve önemli eylemlere de katılı­yorlardı… Bu Komite üyeleri sol­culara ve komünistlere karşı ey­lemler planlıyor, uyguluyor ve bunların tümünü komandoların üstüne yıkıyorlardı…”

KOMİTE’NİN EYLEMLERİNDEN BİRİ: KANLI PAZAR!

Erol Bilibilik “Amerikaperestler” kitabının 68. sayfasında “Asayiş Komitesi’nin önemli ey­lemlerinden biri de Kanlı Pa­zar’dı” diyor.

Kanlı Pazar, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul’da ABD’nin 6. Filo’sunu protesto etmek için toplanan gençlere yapılan örgüt­lü saldırı. Saldırı sonunda iki devrimci öldürüldü, 200 kişi de yaralandı.

Erol Bilbilik, Kanlı Pazar eyleminde Mahmut Hoca Cemaatinin (bugünkü adıyla İsmailağa Cemaati) militanlarının kullanıl­dığını belirtiyor. Tayyip-Gül’ iki­lisinin iktidara taşınmasında kri­tik rol üstlenen Cemaatin Kanlı Pazar’daki rolüyle ilgili “Amerikaperestler” kitabında şu satırla­ra yer veriliyor:

“Komite, Karaköy’den Dolmabahçe rıhtımına kadarki alan­da bine yakın militanını topla­mıştı. Mahmut Hoca Cemaati de tam kadro oradaydı ve Dolma-bahçe Camii’nde 20 bine yakın sopa depolanmıştı, sopalar bura­dan dağıtılmıştı.”

ADINI CIA’DAN ALMIŞ

Henry Kissenger’ın dışişleri bakanlığı döneminde CIA bünye­sinde kurulan, ABD adına başka ülkelerde girişilen gizli operas­yonlara, darbe ve silâhlı müda­halelere karar veren birimin adı da “Kırklar Komitesi”. CIA başkanlarından William Colby’nin daha sonra itiraf ettiği Komi­te’nin başkanlığını Kissenger yapmış. Kırklar Komitesi’nin en ünlü eylemi, Şili’deki Salvador Allende’ye karşı 1970’te yapılan Amerikan darbesi. Darbecileri yönlendiren CIA elemanlarına Washington’dan yağdırılan tali­matlar, istikrarsızlaştırma eylem­leriyle ilgili belgeler sonradan or­taya dökülmüştü.

ABDULLAH GÜL HUKUKTAN İKTİSAT’A GEÇİYOR…

Abdullah Gül 1968’de Kayse­ri Lisesi’nden mezun oluyor, aynı yıl İstanbul’a gelerek Kayseri Yurdu’na yerleşiyor. Hukuk Fakültesi’ne yazılan Gül, 2 ay sonra yatay geçişle İktisat Fakültesi’ne kaydını yaptırıyor. Daha önce solcuların hakimiyetinde olan İk­tisat Fakültesi, giderek “solcula­ra karşı dincilerin savaş komuta karargâhı” haline getiriliyor.

DİNCİ MİLİTAN!

Erol Bilbilik, kitabında “Gül Fakülteye başlar başlamaz böyle­sine bir çatışmanın içine girdi” diyor. “Gül, üniversite içinde ve dışında sol gruplara karşı sürekli çatışmaya girdi. Dinci militan olarak sivrildi. O kadar ki, ‘Fa­şisttir, okula almayın’ yazılı re­simleri üniversite duvarlarına asıldı. Ve yasaklı ilan edildi…”

SINIF VE SIRA ARKADAŞI AZMİ ATEŞ’LE BİRLİKTE

Abdullah Gül’ü Kırklar Komitesi’ne sokan kişi, Fakülte’den sınıf ve sıra arkadaşı Azmi Ateş. Abdullah Gül, önce İktisat Fa­kültesi Talebe Derneği yönetici üyesi yapılıyor. Daha sonra Gül, Başkanlığını Azmi Ateş’in yaptığı Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Öğrenci Derneği İcra Konseyi üyeliğine getiriliyor. Ardından, Gül ve Ateş, Kırklar Ko­mitesi üyesi oluyorlar.

Erol Bilbilik, Azmi Ateş’in Kanlı Pazar eyleminde görev alan kilit isimlerden biri olduğunu belirtirken, Abdullah Gül’ün ey­lemden haberdar olduğunu, ama üniversite çevrelerinde adı faşiste çıktığı için eyleme fiilen sokul­madığını belirtiyor.

GÜL’E UZUN SAÇ BIRAKTIRILIYOR

Fazla sivrilen ancak “İstikbal vaat eden dinci militan” Gül’e, üniversiteyi kazasız belasız bitir­mesi için uzun saç bıraktırılıyor, solcu görüntüsü veriliyor ve ey­lemlerden uzak tutuluyor. Ancak, 12 Mart sürecinde 1972’de Fatih’teki Vakıflar Yurdu’nda kalırken polisin yaptığı baskınla MTTB mensubu 50 ki­şiyle birlikte gözaltına almıyor.

“Gül, 1969’da girdiği İstan­bul İktisat Fakültesi’nden 1974’te mezun oldu” diyor Erol Bilbilik kitabında, “Üniversiteye gidemediği dönemler ve siyasi ey­lemleri mezuniyetini geciktirmiş­ti.” Necip Fazıl Kısakürek’e yaz­dığı 3 Temmuz 1969 tarihli mek­tupta “İslam dünyasının aksiyoneri Büyük Doğu gençliği olarak emrinizdeyim” diyor…

BEYAZIT’A KIZIL BAYRAK
Ama bu tepkileri örgütleyen asıl bir gazeteydi. Mehmet Şevket Eygi’nin sahibi olduğu Bugün Gazetesi. Olayların fitili Bugün Gazetesi’nde ateşlendi.

11 Şubat günü Beyazıt’ta yapılan eylemde Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak çekilmesi bardağı taşıran damla olmuştu. Gazete ertesi gün ‘Tarihimizin en kara günü’ başlığıyla çıktı. Mehmet Şevket Eygi ‘Kızıl komünistler’e hadlerinin bildirilmesi gerektiği çağrısını yaptı. 14 Şubat günü Milli Türk Talebe Birliği’nin, Cağaloğlu’ndaki salonunda ‘bayrağa saygı’ toplantısı yapıldı. MTTB Başkanı İlhan Darendelioğlu’na göre ‘memlekete ihanet eden bu hainleri toprağa gömme zamanı gelmişti.’

Kızıl Bayrak konusunu bilenden dinleyelim ;
“Nisan 67’den Şubat 69’a gelelim o zaman. O yıllarda, Derin Nato, Ülkücü gençlerimizi kullanarak, bir kontgerilla örgütü kurmuştu. Ve bizi birbirimize kırdırarak geçecek bir 10 yılın tohumları atılmıştı. Ülkücü’lerden milliyetçiliğimiz hiç de az değildi. Hattâ, Derin Nato durumunu bildiğimiz için, özde milliyetçilerin kendimiz olduğunu savunuyor ve Ülkücü’lerin milliyetçiliklerinin bağımlı ve sözde olduğunu dillendiriyorduk. Tâbiî, Ülkücü’ler, bizi Moskof, gomünist ve vatan hâini bellediklerinden, bu dediklerimize ifrit oluyordular.

Dönemin iktidârı da, kendisine tehdit oluşturduğunu bildiğinden, Devrimci ve Ülkücü gençlerin birbirini yemesine ses çıkartmıyordu. Hem de, bu yönde, Derin Nato aracılığıyle, beyâzadam’dan emir alıyordu. Böyle bir ortamda girdik Şubat 69’a. Tam da bu ânda, 10 Şubat’ta 6. Filo yeniden geldi Istanbul’a. Geçen yılın rövanşına hazırlanıyordu sânkiyse. Ertesi günü, yine eylemlerde bulunduk ve 50 kişimiz yaralı, 68 kişimiz de gözaltına alınarak savaştık polisle. Yine, bu târihlerde, Vedât’ın kırmızı bez üzre yaptığımız portresini Bâyezıt Kulesi’ne asmış ve işbirlikçileri köpürtmüştük. Hemen o sıralar bir karar alındı. 16 Şubat’ta, Bâyezıt’tan Tâksim’e ‘Amerikan emperyalizmine karşı Mustafa Kemâl Yürüyüşü’ yapılması kararlaştırıldı.

Valiliğe başvurduk. Hemen hâzırlıklar başlandı. İznin çabuk ve sorunsuz çıkmasında bir bit yeniği aranmalıydı belkiyse, ancak, o ân düşünecek zamanımız yoktu bu’nu. Biz hâzırlıklarımızı yaparken, Derin Nato da hâzırlıklarını gericiler aracılığıyle sürdürüyordu. Dinci ve sözde milliyetçi kesim (ya da ‘kısım’ demek daha mı doğru olur?), bizi vatan hâinliği ve kâfirlikle suçlamaya and içmiştiler. Bu’nu da, kendilerine ait yayın organlarıyla büyük ölçüde başarıyordular.

Günün İslâmcı gazetesi Bugün’de Mehmet Şevket Eygi, bize ana avrat saldırıyordu .
Örneğin; Kanlı Pazar’ın düzenleyicilerinden biri olmakla yetinmemiş, Kanlı Pazar’ı ve 6. Filo’ya dönerek namaz kılanları savunmuş ve şöyle yazmıştı sütununda ‘Rusya ve Çin, Allah’ı inkâr ediyor; Amerika ise Allah’a inanıyor. Dini var. Amerika’da İslâmiyeti yayabilmek hürriyeti var. Amerika inançlarımıza hürmet ediyor. Amerika ehvendir (Zararsız), ehaftır (Hafif). Rusya kızıl kâfirdir. Amerika ise ehlikitâptır.’

Dincilerin, amerikan uşağı olma saplantısı o günlere dek dayanır. Her dinci, bir amerikan işbirlikçisi olmak zorundadır yoksa dinci olamaz. Şimdi bile, en büyük başları, amerikan ‘Misâvirperverliğinde’ yaşamayı sürdürüyor. Oysa ki, katledilen bütün devrimciler, Türkiye topraklarında Türkiye için ölmüştürler. Ölmek için, başka bir yeri seçmemiştirler.”

“Ya siz, Suphi Bey?”

“Güzel yerden yakaladınız, Sağdıç Bey. Yanıtım yeterli olur mu; bilmiyorum ama, ben Londra’da pek bir ‘Misâfirperverlik’ görmedim. Devrim çalışmalarını oradaki yurttaşlarla yürüttüm. Ayrıca, gördüğünüz gibi, vatan ve rejime düşman olmadan, ölmek için yine vatanımı seçtim. Bir de, Kılonlama’larla ara ara vatanda yaşadığımı unutuyorsunuz, Sağdıç Bey.”

“Doğru, unutmuşum.”

“Kaldığım yerden sürdürürsem. 16 Şubat’a çok ağır, çok büyük bir bilgikirliliğiyle ve işbirlikçilerin ağır tâhrikleriyle girildi.”

“Bu arada, bir şey sormak istiyorum.”

“Buyrun…”

“Suphi Bey, Türkiyecilikten ve de Türk Bayrağı’ndan sözediyorsunuz ancak Bâyezıt Kulesi’ne de Vedât Demircioğlu’nun kızıl bayraklı resmini asıyorsunuz; burada, bir çelişki yok mu?”

“….”

“Neden öyle sessiz kaldınız, Suphi Bey?”

“İlginç. Cidden ilginç. Şubat 69’da yapılan karabilgi tam da bu’ydu işte. Bâyezıt’a asılan bayrağı ‘kızıl bayrak’ yapmıştı Ülkücü ve dinciler. Şimdi, siz de yaptınız. Benim ağzımdan kızıl bayrak çıktı mı şimdi? ‘Kızıl bayrağı’ siz dediniz; tıpkı, o gün, Ülkücü ve dincilerin dediği gibi. Şaşırdım doğrusu. Karabilginin ömrü, ne yazık ki, bilgiden daha uzun. Sizin bile aklınıza böyle bir şey demek geliyor. Tam bir Ülkücü ve dinci ağzıyle; epey şaşırdım doğrusu. Vedât’ın resminin olduğu bayrak ya da bez, ne derseniz deyin, kırmızı idi. Ve biz bu kırmızıdan hep gurur duyduk. Çünkü o kırmızı atalarımızdan yâdigâr bir kırmızıydı; kanımızdı. Vedât da, bu vatan için şehit düştüğü için yüzünü kırmızı bir bayrağa işledik. Hiçbir Türk Devrimcisi, Türk bayrağı’ndan utanmaz. Tabutunun üzresine konulmasını yadırgamaz, bu’ndan gururlar duyar. Dönemin bütün fotoğraflarına bakın, lütfen bakın; bütün Devrimci’lerin tabutlarında tek bir bayrak vardır :Türk Bayrağı. Başka bayrak kabullenilemez çünkü. Çünkü, Türk Bayrağı’nı hiçbir yerlere sipâriş etmedik biz; biz, o bayrağı kendi alınterimiz, kan ve gözyaşımızla yaptık. Atalarımız gibi, o bayrağın uğruna vurulduk, o bayrağın uğruna ‘Tam Bağımsız Türkiye! Ya İstiklâl, Ya Ölüm!’ dedik, o bayrağın gölgesinde su içtik, düğün dernek dedik; o bayrağın gölgesinde öldük.

Bayrak, bir kürtçünün dediği gibi, imâlathânelerde yapılmaz çünkü; çağlarda yapılır. Bu’nun en güzel örneği de, Türk Bayrağı’dır. Hattâ, Türk sosyalisti Sevim Belli şöyle der bu konuda ‘Türk Ulusu’nun bayrağı, ay yıldızlı al bayraktır. Yalnız bugünün Türkiyesi’nin değil, yarının sosyalist Türkiye’sinin de göklerinde dalgalanacak olan millî bayrak, Mehmekçik’in Anafartalar’da, Dumlupınar’da, yükselttiği bayraktan gâyrisi olmayacaktır. Ve sosyalistler, başta Millî Kurtuluş Savaşı’mızın geleneğine, ulusal değerlerimize en derin şekilde bağlı bütün devrimciler böyle bilirler… Hiçbir sosyalist, hiçbir devrimci bunda kusur etmez, edemez.’ İşte, Ülkücü ve dinci kesimin ‘Vatan Hâini’ dedikleri Devrimci’ler, Türk Devrimcisi. Kimin gerçek milliyetçi, kimin amerikan milliyetçisi-amerikan dincisi olduğunu bütün Türk Milleti anlayacaktır birgün. Bu’ndan kuşkum yoktur.”
“Araya girdik, anlatacağınız olay yarım kaldı.”

“16 Şubat geldi. ‘Ya İstiklâl Ya Ölüm!’, ‘Tam Bağımsız Türkiye!’, ‘Yanki Go Home!’, ‘Türk’ün değerini ümmetçiliğe terketmeyeceğiz!’, ‘Tanklarıyla toplarıyla gelseler dâhi, bağımsız olacak Türk’ün ülkesi!’, ‘Yarının yaratıcısı emekçileriyiz, Mustafa Kemâl rûhunun milliyetçileriyiz!’ gibi sloganlar ve Mülkiye Marşı, Onuncu Yıl Marşı, Gençlik, İzmir ya da Plevne Marşı gibi marşlarla yürüyorduk. Olağanüstü bir atmosfer vardı. DEV-GÜÇ önderliğinde oluyordu bütün bu olanlar. Kadri Kaplan’ın deyişiyle o gün toplanan gençlerin kişiliği ve niteliği şöyle idi ‘Çok iyi bilinmelidir ki, devrimciler güç birliği hâreketinde burcu burcu kokan bir millîlik, toplum yararına ve hâlkın çıkarına yönelik bir devrimcilik inanışı vardır.’ Bütün bu duygular içersinde, o gün oradaydık. Yalnız olmayacaktık ancak. ‘Mavi Kurdelalı’ gençler de vardı.”

“O nedir, Suphi Bey?”

MAVİ KURDELA NEDİR ?
Mavi Kurdela, polisler dövecekleri kişileri iyi tâyin edebilsinler diye, Ülkücü ve dincilere dağıtılan ‘Dayak yemekten muâf tutulma’ nişânıdır… Bu Mavi Kurdela’yı takanlar o gün hayatta kaldı ve polisle birlikte yükümlülüklerini yerine getirdiler; ancak, Duran Erdoğan ve Turgut Aytaç gibi Devrimci’ler Mavi Kurdela’sız olduklarından öldürüldüler. Turgut’un kâtlediliş ânı, Günaydın ya da Hürriyet’in ilk sayfasında verildi. Kurban Bayramı’ndaki bir kâre gibiydi. Turgut yere düşmüş ve eli bıçaklı kişi de, bıçağı Turgut’un boynuna doğru götürüyordu.

Bu durum engellensin diye çıkmamış mıydı Kurban Bayramı? Kaç yüzyıllar sonra geldiğimiz nokta yine cânîlik ve gerilikti. İnsan, o kâreye baktıkça, inanamıyordu; cidden inanamıyordu. O herifle aynı pasaportu taşımaktan ve canlı türüne mensup olmaktan utanıyordum. Özünde, o herif ne bir insandı, ne de bir Türk; o herif, bir işbirlikçiydi. Umarım, hâkettiği gibi yaşamış ve hâkettiği gibi de ölmüştür.”

“Sizde de Mavi Kurdela yoktu tâbiî?!?”

“Yoktu. Zaten şaşırdık birden elleri sopalı herifler çıkınca karşımıza. Kızılcık sopalı herifler. Herifler birden çıkınca, eşgüdüm ve eşzamanlı olarak polisler de oyuna katıldılar. Kızılcık sopalarından arta kalan yerlerden 1-2 yumruk sallarken, heriflerin yüzlerini görebiliyorduk. Heriflerin çoğu, zamanın Komünizmle Mücâdele Derneği’ndendi. Döğüşmek gibi bir niyetle orada olmadığımızdan, yalın ellerimizden başka silâhımız yoktu. Bazımız kaldırım taşları kullanıyordu ancak kaldırım taşını sökme zamanı sırasında kızılcık sopası ve cop yiyorduk; bu da, kaldırım taşlarını pek işlevsel kılmıyordu. Yine en iyisi yalın ellerimizdi. Hem yurdu yalın ayak kurduğumuza göre, yurdu yalın el savunmak hiç de şaşırtıcı değildi; hattâ ve hattâ, olması gerekendi. Bize bu yakışırdı. Ellerimle 5-6 işbirlikçi şerefsizi indirmiştim yere. Kafam açılmıştı ancak olsun. Kulağımdan zar gibi kan süzülüyordu. ‘Kaç tâne daha şerefsiz indiririm yere?!?’ diye düşünmekten, acı hissetmiyordum.

Demin de, demiştim :Düşünürken, acı hissetmez insan; acıyı anımsar yalnızca. Ancak acıyı anımsa durumu, o ânki olay için geçerli değildi çünkü acıyı anımsayacak kadar bile vâkit yoktu. Sürek sağlı sollu kızılcık ve coplar savuşturuyorduk çünkü. Şimdiki çocuklar bir bilgisayar oyunu sanabilirler belkiyse bu anlattıklarımı ancak değildi. Çünkü hiçbir bilgisayar oyununda, kalleşlik olmazdı. Kendi yurttaşımız olan 2 taraftan öldürücü dârbeler alıyorduk. Ancak işbirlikçilerin yurdu ve yurttaşlığı yoktu işte. İşbirlikçiler, efendilerinin yurdunu yurt, yurttaşını da yurttaş bilirdi. Hem de, efendisinden daha koyu bir biçimde. Sürek sağlı sollu kızılcık ve copları savuştururken, beynimin tam arkasına bir depik aldım. Saydım; 5 sâniye kadar dünya karardı. Yüzükoyun yerden kalkarken, sırtıma bir depik daha indirdi. Acıdan gülmem geldi. Herif, daha da sinirlendi. Daha da sinirlenince herif, gülmem daha da arttı. Deli oldu bu kez. Botuyla yüzüme okkalı geçirdi. Damağımdan kan geldi. Parmağınızdan emdiğiniz kanla örneğin, ağız içresinde akan kanın tadı fârklıdır. Bu’nu düşündüm bir ân. Bu’nu düşünürken de, can acımamı hissetmedim yine. Herif dayanamadı ve boğazıma sarıldı. Boğazıma sarılınca, yüzyüze geldik herifçioğluyla. Bir de, ne göreyim?”

“Ne?”

“Kızını kara Şevrole’den kurtardığım polis. İnanamadı gözlerine. Ne yapacağını şaşırdı. Emir büyük yerdendi. Beni tam ‘Hâlletmişken’, oracıkta bırakamazdı. Sonra, arkadaşlarının ve efendisinin yüzüne nasıl bakabilirdi? İyice gülmeye başladım. Sinirlerim boşalmıştı artık. Adam, içgüdüsel olarak, boğazımı sıkma şiddetini arttırdı. ‘Kızın nasıl; şu ân burada, beni öldürmeye çalıştığını biliyor mu?’ deyince; birden, boşandı elleri boğazımdan. Eliyle alnını sildi. Sildim ben de alnımı. O’nun alnında ter, benimkinde kan vardı. Tuhâf bir tekme attı botunun uçrasıyla. Ne yapacağını bilmiyordu. Ben de, herifi izliyordum yerde. Kalkacak gücüm kalmamıştı. Herif, çevresine bakındı. Gericinin tekinin düşürdüğü bir Mavi Kurdela’yı uzattı bana. İğneleyici bir biçimde sırıttım. Sonra, göğe baktım. Şu ite karşı, bir kurt gibi uluyasım geldi. Yeniden herife baktım. Aldım Mavi Kurdela’yı, ağzıma soktum. Kurdela artık kırmızıydı. ‘Buna ne dersin şimdi?!?’ dedim; sonuna da bir ‘Hâin!’ ekledim. Gözlerini açtı. Kırmızı Kurdela’yı sıktım ellerimde. Aklıma Oğuz’un dediği geldi ‘Ali gibi şehit olduk, Kemâl gibi gâzi!’ Bakalım hângisi olacaktım. Elimde sıktığım Kırmızı Kurdela, herife ‘Vur ulan!’ dedim ve ‘Vurmazsan şerefsizsin!’ diye de ekledim. Adamın gözlerinde kızını ve kızının kara Şevrole öncesinde bana attığı bakışı gördüm. Herife o ân çok acıdım. Herife cidden acıdım birden. Herifi geçen 6-7 dâkikadır, ben dövüyordum özünde ölesiye. Birden bir huzur çöktü üzereme, derime, kemiklerime ve sâire. Herif, birden ha babam vurmaya başladı ve de. Gözlerimi herife her diktikçe, herif cobun şiddetini arttırıyordu. Daha sert vuruyordu. Dediğim gibi, sert vurmasının, daha sert vurmasının nedeni, vicdânın sesini duymamak içindi.

Özünde, o cobu kendisine ve hâinliğine ve de vicdân azabına vuruyordu. Vicdan azabı arttıkça, daha sert vuruyordu. Bir süre sonra bilincimi yitirmeye başladığımı fârkettim. Bilincimi yitirmemek için, içremden 10’a kadar sayıyordum. Her sayışımda, bir sayı eksiliyordu. Yine de, herif durmuyordu. Vicdân azabı paçalarından akıyordu herifin; hem de, bot giymesine karşın. Sol elim hissizleşmeye başlamıştı. Kırmızı Kurdela elimden kaydı. Sağ elimle almaya çalıştım. Önce copla, sonra da botuyla yapıştırdı elimi yere. Canım yine acımadı. Birden, herifin yorulduğunu hissettim. Vuruş şiddeti azalmıştı; hem de, bilinçli bir azalma, azaltma değildi bu. Kaslarına emredemiyordu artık herifçioğlu. Benimkiler ise tavında dövünlen demir gibi olmuştular. Vuruşlarının sıklığının azaldığı bir sırada, yerden bir 10 santim kalkıp, herifin midesine bir tâne okkalı geçirdim. Herif şaşırdı. Yüzüne, yine, iğneleyici bir biçimde baktım. Dedim ki ‘Sen olduğun sürece, ben de olacağım. Sakın ama sakın, unutma bu dediğimi. Hâinnn!’ Herif vurmaya yeltendi yine ancak botunun uçrası yere sürtündü ve yere düştü. Fırsat bilerek kalktım yerden. Aşil tendomuma vurmaya kalktı, ıskaladı. Herife döndüm, baktım. Damağım yarık, kafam ezik, sol elimse sânkiyse bir başkasının, yerdeki herifçioğluna vurmaya bile tenezzül etmeden gittim o yerden. Deposu delik bir kamyon gibi kan damlıyordu benden. ‘Bulmak istiyorsan beni, kanları tâkip et!’ dedim herife. Sonrasında, yerdeki bir dostumu kaldırdım ve birbirimize değnek olarak bir hâstaneye gittik. Hâlâ bilmem hangi hâstane olduğunu. Varır varmaz bayılmışız 2miz de. Sonrasındaki 1-2 günü sağlıklı olarak cidden anımsayamıyorum.”

“Hiç tâhmin edemezdim.”

“Ben de.”“Beyler, ben de. Ancak, oldu işte. İyi ki de, oldu çünkü yaşamasam, hayatta inanmazdım o yaşananlara. Hayatta…

“Sonra?”

“Sonra, o günkü şehitlerimiz için tören düzenlendi. Adları okundu. Yumruklarımız havadaydı. Bir ân, kendi adımı da duyar gibi oldum ancak herhâl bir yanılsama idi.”

“Benim bir sorum olacak yine.”

“Buyrun…”

“emperlerle savaşmak güzel ancak denize atmakla biter mi emperler, Suphi Bey?”

“Bir yerden başlamak gerek, değil mi? Şaka bir yana, o temmuz günü biz bir ulusun ırzını kurtarmak için bir ilk adım attık. Toplum duyarsızlaşıyordu çünkü, kanıksıyordu. Duyarsızlaşmaya ve kanıksamaya karşı bir hâmle yapmanız gerekir. Ata ata anca kurşun biter, emper ata ata bitmez elbet. Ancak bütün gidişâtı tek bir hâmle belirler. İzmir’e çıkan yunan işgâlcilerine karşı sıktığı tek kurşunun yeterli olamayacağını bile bile, tek başına dikildi Hasan Tâhsin yunan işgâlcilerinin karşısına çünkü işgâle karşı bir hâmle yapmak gerekiyordu ve de Hasan Tâhsin gereken bu hâmleyi canı pahasına yaptı. Çünkü her gerçek Türk aydını gibi biliyordu ki; canı gitmese, İzmir’in ve de devâmında bütün vatanın canı gidecekti. Soruyorum :Tek bir kurşunla yunan ordusu yenilir mi? Ancak, yenildi işte; hem de, denize dökülerek…” Bu sözden sonra, sözü kısa ve özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…

AMERİKALILAR ŞOK OLDU
Ancak işin tuhaf yanı şuydu; muhafazakar gençlik, solculara olan tepkisinden dolayı Amerika’nın yanında yer almaya karar vermişti. Hatta 16 Şubat Pazar günü inanılmaz bir eyleme imza attılar. Dolmabahçe’ye demirlemiş 6. Filo’ya ait bir gemiyi kıble yaparak namaz kıldılar. Amerikan deniz subayları şaşkındı. İzmir’de genelev kadınları onları kapıdan içeri almamıştı. Şimdi de İstanbul’da gemileri kıble kabul edilmiş, muhafazakar gençlik gemiye karşı namaz kılıyordu. Devrimcilerse Amerikalıları denize dökmek için Dolmabahçe’ye yükleniyordu. Ancak aşmaları gereken hazırlıklı bir kitle vardı. Hazırlıklı diyorum, çünkü MTTB’ne gerekli aletler dağıtılmıştı. 16 Şubat 1969 Pazar günü ateşle barut yan yana gelmişti. Ve beklenen kan döküldü.

Protestocu solcular kalabalıktı. Yaklaşık 35 bin kişiydiler. Karşıda onları bekleyen 3 bin kişilik bir kalabalık vardı. Ama polis protestocuları dağıtmaya kararlıydı. Taksim meydanında polis destekli İslamcı gençlik kendinden çok daha fazla olan bu protestocuları püskürtmeyi başardı. Ali Turgut Aykaç ve Duran Erdoğan hayatını kaybetti. Onlarca kişi yaralandı.

İçişleri Bakanı Faruk Sükan olayların sorumlusu olarak Türkiye İşçi Partisi’ni ilan etti. Aydınların tavrı ne oldu dersiniz? Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca davetli olduğu ‘Uluslararası Şiir Programı’na Amerika’nın ev sahipliğini yaptığı gerekçesiyle katılmaktan vazgeçti.

Peki, kanlı pazarın video görüntüleri var mı? Vardı. Üstelik bu görüntüler TRT tarafından kaydedilmişti. Hatta mart ayında ‘Kanlı Pazar’ adıyla yayınlanacaktı. Ancak Başbakan Süleyman Demirel son anda devreye girdi ve TRT’deki bu yayını önledi.

Gazeteci Atılay Kayaoğlu ise Ali Turgut Aykaç’ın öldürülüşünü çektiği fotoğrafıyla yılın en iyi fotoğrafı ödülünü aldı…)

Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Öğrenci Birliği, İTÜ Teknik Okulu Talebe Birliği, İstanbul Yüksek Teknik Okulu (…İYTO) Talebe Birliği, Robert Kolej Öğrenci birliği, Devlet Güzel Sanatlar Akasemisi (DGSA) Talebe Cemiyeti, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Talebe Cemiyeti, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Talebe Cemiyeti ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğrenci Cemiyeti, 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle ortak bir bidiri yayınlar.

Yayınlanan bildiri aynen şöyledir:

“Bugün 30 Ağustos milli bayramımız. Bundan kırkbeş yıl önce Türkiye halkı canını dişine takıp emperyalist saldırganları büyük bir bozguna uğratmıştı. Bugün bizim için büyük bir gün. Fakat, kırkbeş yıl sonra bugün anma törenine boynumuz bükük geliyoruz. Amerikan altıncı filosu yine bir limanımıza, İzmir”e demir attı. Karasularımızı yine kirletti. Üstelik alay eder gibi, küfreder gibi, milli günümüzde, bayrağından mazlum milletlerin kanı damlayan o ölüm filosu girdi limanımıza.

Filonun geri kalan parçası ise 9 Eylül”de yani saldırgan Yunan ordusunun denize döküldüğü yine bir bayram günü gelecek. Alay eder gibi gelecek, küfreder gibi gelecek. Bundan öncede çok kere limanlarımıza bu Amerikan ölüm filosu geldi. İstanbul”un kurtuluşu gününde geldi. Kıbrıs”ta donanmamızın yolunu kesmek için yine geldi. Biz, öğrendik artık. Amerika”nın bu ölüm filosu hep böyle önemli günlerde geliyor, hep sevinçli günlerimizde geliyor ve sevincimizi kursağımızda bırakıyor.

Diyor ki; Kurtuluş Savaşınızda emperyalistleri yurttan attık ve artık tam bağımsız bir ülkeyiz diye sevinmeyin. İşte, yine ben varım karşınızda. İstediğim zaman limanlarınıza sokacağım Altıncı Filom var. Atom bombalarım, Napalm bombalarım var. Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanının da giremediği 35 milyon metre kare toprağınızda 101 tane Amerikan üssüm ve 20.000 den fazla askerim var. Bana müdahale hakkı veren 54 tane ikili anlaşmam var. Benzin şirketlerim var. İçinizde bana ortak kompradorlarım (yabancılarla işbirliği yapanlar), CIA ajanlarım var. Ülkenizin her yanında propagandamı yapan barış gönüllülerim var. Haklıdır Amerika. Söylediklerinin hepsi fazlasıyla var. Kırkbeş sene önce kovduğumuz ve kuyruklarına baka baka giden emperyalist saldırganlar bugün yine karşımızda.

Daha bir ay önce Türk Gençliği, Amerikan Ölüm Filosu 6. Filoyu istemediğini mertçe göstermişti. Polis ise Amerikalı erlerin daha rahat eğlenebilmeleri için bu mert gençlere saldırdı. Ve arkadaşımız Vedat Demircioğlu şehit edildi. Ve henüz daha şehidimizin kanı kurumadan alay eder gibi, küfreder gibi yeniden limanlarımıza geldiler. Bilindiği gibi bugün kapitalist ülkelerin en büyüğü ve önderi ABD”dir. Bütün kapitalist ülkeler gibi ABD”de asırlardan beri dünyanın fakir ülkelerini yağma ederek zenginleşmiş, büyük bir sermaye birikimi meydana getirmiştir. Bu sermaye birikiminde yüzyıllardır boğaz tokluğuna çalıştırılan zenginler de büyük rol oynamıştır.

Bugün ABD, biriken bu muazzam sermayeyi çalıştırmak zorundadır. Eğer bu sermaye çalıştırılmazsa, ekonomi durur, fabrikalar kapanır, her taraf işsiz ve aç insanlarla dolar, açık soygunculuk ve yağmacılık başlar. Bu da ABD”indeki kapitalist düzenin sonu demektir. Böyle bir sonucu istemeyen ABD kapitalistleri, biriken o muazzam sermayeyi çalıştırmak ve ekonomiyi ayakta tutabilmek için iki yola başvurmak zorundadırlar.

a) Sermayeyi çalıştırabilmek için yeteri kadar ham madde temin etmek,

b) Malları ürettikten sonra satacak pazar bulmak. Bunları da ancak azgelişmiş ülkelerden temin edebilir. Çünkü, bu ülkeler zengin tabii kaynaklara sahiptir ve daha sanayileşemedikleri için zengin pazar yerleridirler.

O halde bütün kapitalist ülkeler gibi, ABD”de biriken sermayesini çalıştırmak yani ekonomisini ayakta tutabilmek için, birer hammadde deposu ve zengin pazar yeri olan az gelişmiş ülkeleri kontrolu altına almak zorundadır. İşte bunun içindir ki, ABD hem NATO yolu ile, hem de iktisadi yardım yolu ile Türkiye ve bütün az gelişmiş ülkelere el atmış durumdadır. İlk kurtuluş savaşı ile batı emperyalizmini ve onun maşası olan Yunanistan”ı denize dökmüş olan Türkiye, 1947 lerde yaptığı yardım anlaşmaları ile ABD”nin ağına düşmüştür. Bu tarihten itibaren Amerika sürekli olarak bize borç vermekte, bunun karşılığında da devlet teşkilatına kendi uzmanlarını ve casuslarını yerleştirmektedir. Böylece aldığımız beş-on kuruş borca karşı, ABD”ne karşı boynu bükük kalıyor, memleketimizin siyasi ve iktisadi yönetimini elimizden kaçırıyorduk. Ayrıca verdikleri 5-10 kuruş yardımda bize fayda değil, zarar veriyordu. Çünkü, bu para ile yalnız kendilerinden alışveriş etmemiz şartını koyuyorlar, böylece de ellerinde kalmış malları pahalı-pahalı bize okutuyorlardı.

Bugün yapılan hesaplara göre her doğan çocuk 20 bin lira borçla doğmaktadır ve şimdiye kadar aldığımız borçlar ancak 2014 yılında bitecektir. Bu mekanizma bugüne kadar devam etmiştir, bu işe “˜dur” denilemezse daha da devam edecektir. Emperyalistlere İzmir”de ilk kurşunu sıkan ve öldürülen Hasan Tahsin (diğer adıyla Osman Nevres)”in kanlarının suladığı Kordon boyunda bugün emperyalist çizmelerini görmek istemiyoruz. Ve şuna mutlak olarak inanıyoruz ki; Kurtuluş Savaşımızı başaran babalarımız, dedelerimiz de bizler gibi düşünmekteydiler, düşünürlerdi.

Son Çekoslovak olayları da göstermektedir ki; büyük devletlerle yapılan ikili anlaşmalar onların lehine bir işlerlik içindedir. Türkiye Gençleri olarak üslerden, yerli yabancı kapitalistlerden arınmış, ne Amerika”nın ne Sovyetler Birliği”nin bayrağı dalgalanmıyan tam bağımsız mutlu Türkiye istiyoruz. Bunun yolu ise iktidarı, bizi bağımlı hale sokan hakim çevrelerin elinden almak, yönetime Anayasa yoluyla emekçi halkın ağırlığını koymasını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için kıskançlıkla bağımsızlıktan yana olan Türkiye Gençliği, emekçi halkla gönül gönüle çalışmaktadır. Halkımızı ve onlardan yana aydın kadroları emperyalist uluslara karşı mücadeleye çağırırız. Saygılarımızla.”

Buram buram provokasyon kokan bu ‘kanlı gün’ün bayraktarlığını yapan bir isim akıllarda kaldı. Bugün gazetesinin sahibi M. Şevket Eygi. Ancak gazetedeki bir başka ilginç isim de Şule Yüksel Şenler’di.

Şule Hanım yıllar sonra Türkiye’de türban meselesini gündeme ilk getiren kişi olarak ünlenecekti. Şule Yüksel Şenler ile Şevket Eygi, Anadolu’yu il il gezerek kadınların tesettüre girmeleri gerektiğini anlatıyorlardı.

Hatta üniversitede ilk türban eylemi 1968 yılında Ankara DTCF’de yapılmıştı. Şule Şenler’in sıkı bir okuru olan Hatice Babacan türbanla derse girmek istedi. Ancak ısrarını sürdürünce okulla ilişkisi kesildi.

ÖZAKINCI’NIN BULDUĞU ÖNEMLİ BİR BELGE

Gelelim Şevket Eygi’ye…
Araştırmacı Cengiz Özakıncı, Şevket Eygi’nin Kanlı Pazar’dan tam 20 gün sonra hesabına yatan bir parayı bulup çıkarttı. Üstelik dekontuyla…

Özakıncı’nın yayınladığı belgeye göre ‘Kanlı Pazar’dan tam 20 gün sonra Hollanda’da bir bankaya Mehmet Şevket Eygi adına 350 bin dolar yatırılmıştı.

München Commerzbank a. g. jurnalist Mehmet Şevki Eygi.
Konte No: 86473/4936. Tarih: 8.3.1969.

Para Cidde’den gönderilmişti. Uğur Mumcu’nun deşifre ettiği Rabıta örgütünün bu para olayında bağlantısı bulunmuştu. Mehmet Şevket Eygi buna itiraz etti. Ama dekont ortalık yerde duruyordu. Şevket Eygi bunu izah edemedi. Bu olay tarihimize ‘Kanlı Pazar’ olarak geçti.

Başbakan öğrencileri anlamıyor
Başbakan öğrencileri anlamıyor. Çünkü MTTB’den geliyor. Burhan Kuzu Mülkiye’yi anlamıyor. Çünkü Mülkiye geleneğini bilmiyor. Kendisi de hocalık yapan Kuzu belki de dünyanın en demokratik eyleminden dolayı öğrencileri hocalarına şikayet ediyor.

Bakınız sizlere çarpıcı iki örnek vereceğim.
1960’ta patlak veren 28 Nisan olayları tüm Türkiye’ye yayılmıştı. Bütün üniversite öğrencileri olayları protesto ediyorlardı. Ankara ve Mülkiye ise elbette durulmuyordu. 5 Mayıs 1960 günü saat 5.00’te Kızılay’da yapılan eylem tarihe ‘555 K’ olarak geçmişti. Adnan Menderes’in Kızılay’a geleceğini haber alan gençler bir anda Kızılay’a çıkan sokaklardan ‘akmışlar’ ve başbakanın çevresini kuşatmışlardı.

İddia odur ki, bir öğrenci Menderes’in yakasına yapışmış ve ‘hürriyet istiyoruz’ demişti. Yıllarca o öğrencinin Deniz Baykal olduğu konuşuldu. Ama Baykal bu olaya meclis kürsüsünden açıklık getirdi. Başbakan Özal’ın gözlerinin içine bakarak haykırdı: ‘Menderes’in yakasına ben yapışmadım. Ama günü geldiğinde senin yakana yapışacağım.’

AYGEN, BAYKAL’I SAKLADI
O eylemin başaktörü Deniz Baykal değildi ama birçok öğrenci eyleminde onun ismi vardı. Baykal, Tandoğan’da bir eylem sırasında polisten kaçarken Sümer Sokak’ta bir eve sığındı. Bu ev Mülkiye’den hocası merhum Cemal Aygen’in eviydi. ‘Hocam polis peşimde… Evinize girebilir miyim’ dedi.

Ayten ve Cemal Aygen çifti Baykal’ı birkaç saatliğine polisten sakladılar. Üstelik oturdukları Onikiler Apartmanı’nda yan komşuları İçişleri Bakanı Namık Gedik, alt kat komşuları ise İmar ve İskan Bakanı Hayrettin Erkmen’di.

Yani bir hoca; kapı komşusu İçişleri Bakanı olmasına karşın polisten kaçan öğrencisine kapısını açıyordu.

AKSOY, İNAN’I İKNA ETTİ

İkinci örneğim bu olaydan tam 11 yıl sonra… 4 Mart 1971… Deniz Gezmiş ve arkadaşları Ankara’daki Amerikan üssünden 4 askeri kaçırdılar. Ve hükümetle rehine pazarlığına giriştiler. Taleplerini açıklamalarına rağmen hükümet oralı bile değildi. Sıkışmışlardı. Geri adım da atmak istemiyorlardı. Birilerinin arabulucu olması gerekiyordu. Kime gittiler dersiniz?

Hukuk Fakültesi’ndeki hocaları Prof. Muammer Aksoy’a...
Hüseyin İnan, tüm Ankara’da köşe bucak aranmasına karşın, hocası Muammer Bey’in kapısını çaldı ve bu olayda devreye girmesini istedi. Muammer Bey, bunun yanlış bir eylem olduğunu, savunulamayacağını anlatmaya çalıştı. Hocalarının sözü herhalde etkili oldu ki Deniz Gezmiş ve arkadaşları 4. gün sonunda Amerikalıları serbest bıraktılar.

Evet bu iki olayda iki hocanın tavrına bir bakın…
Bir de Prof. Burhan Kuzu’ya!..

Yorum sizin…
* Gürkan Hacır – Akşam 12 Aralık 2010

Bu yazı dizisini Ali Turgut Ataç’ın kızı Elif’in babasına yazdığı şiiriyle bitirelim ;

ELİF’İN BABASI

Bir yürekli kişiydi
Elif’in babası bir aydın kişi
Er kişi niyetine el bağladılar sağlığında
Kıblesini şaşıranlar
Amerikan gemilerine karşı diri diri
Kıldılar namazını Dolmabahçe’de
Bir öğle üzeri

Demir atmış bağımsızlığımıza
Gemiler gemiler çirkin gemiler

Kış ortasında bir güneşli pazardı
Sağdı henüz
Vardır böyle pazarlar yaşantılarımızda
Ama hiç bir pazar böylesine utanç verici
Böylesine aşağılık olamazdı çağımızda
Elif’in tutup elinden babası
Gemiler gösterecekti dizi dizi

Tutsaklığın kirli duvarlarına çizilmiş
Sonra ışıklı yüzler gösterecekti gencecik
Işıklı yüzlerde parça parça bulut
Sonra satılmışlık sonra kahpelik
Sonra yeniden sevinç yeniden umut
Sonra cop sonra şiş bıçak kanca
Benzin patlaması gaz kokusu kan
Köpekliğin köleliğin zincir şakırtısı

Ne varsa öğretecekti Elif’çiğine
Çocuklar değil miydi büyük yüzdelerle
Bütün borçlarımızı üzerlerine alan

Ne varsa tutsaklık adına öğretecekti
Ne varsa uygarlık adına sunulan

Bırakıp bütün bildiklerini bir yana
Bize alanlarda ölmesini öğretti.

Naci KAPTAN
25.08.2012
BİTTİ

 

DİPNOTLAR ;
This entry was posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ARŞİV SANDIĞI, Dizi Yazilari, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İrtica, SİYASİ TARİH. Bookmark the permalink.

2 Responses to Yıl 1946 : Camiye Asılan “Welcome” Mahyası ***GENELEVİN BEYAZ BADANALI DUVARINA İNGİLİZCE “HOŞGELDİN DENİZCİ” YAZILMIŞTI * * Amerika ehvendir (Zararsız), ehaftır (Hafif). Rusya kızıl kâfirdir. Amerika ise ehlikitâptır.’* Atatürk”ün emperyalistleri İzmir”de denize dökmesinden sonra, Batının kanlı çizmesi ilk kez Demokrat Parti”yle Türkiye”ye girmişti. ABD”nin, Tükiye”nin dış politikasında neredeyse tek dayanak noktası haline gelmesi 1950″li yılların başına rastlar. Türkiye”yi NATO”ya sokan DP”nin, Missouri Zırhlısı”nı İstanbul”a davet etmesi, Türk tarihinin kara bir günüdür * BÖLÜM V son

  1. Selim T. says:

    Bilmem hatırlayanınız var mı, Gaziantep Belediye Başkanı, bir zamanlar kurban keserek genelev açılışı yapmıştı. O zaman, Refah Partisi Rize Milletvekili olan ve üslupsuzluğu ile meşhur Şevki Yılmaz, bu olayı seviyesiz bir dille gündeme getirmişti. Sonra, Celal Doğan, Şevki Yılmaz’ın kendisi hakkında sarf ettiği sözlerden dolayı ona hakaret davası açmıştı. Doğan o davayı kazandı ve Yılmaz’dan kazandığı tazminat parasını gururla genelev kadınlarına bağışladığını açıkladı. İşte size, ‘çağdaş’ bir sosyal demokrat portresi. Belli ki, eşi de öyle, zira ‘çağdaş’ bir kadın olarak, kocası tazminat davasını kazanınca, o da şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bu karar Türkiye’deki bütün kadınları ilgilendiriyor. Adalet yerini buldu. Genelevde çalışan kadınlar namusumuzu koruyorlar.” (28 Aralık 1997, Milliyet)

    https://www.facebook.com/photo.php?fbid=465037493557588&set=a.150071245054216.31624.150050178389656&type=1&relevant_count=1

    http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=695438&Yazar=NURAY-MERT&CategoryID=98

  2. ata demirer says:

    Valuable info. Lucky me I discovered your web site by chance, and I am surprised why this accident didn’t came about earlier! I bookmarked it.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *