NE YAPARIZ ???

SERENDİP ALTINDAL
13.02.2019

NE YAPARIZ ???

Vatanımız bizim anamızdır, namusumuzdur. O nedenle de aslında anavatanımızdır ya zaten. Biz Türk’üz, anamıza küfredene ve de namusumuza kastedene biz ne Yaparız? O halde, ellerindeki bölünmüş Türkiye (anavatanımız) haritasını ırzımıza geçer gibi sallayarak ‘size bunu önce de defalarca göstermiştik. Bakın şimdi nasıl gerçeğiniz oldu. Biz ne dersek odur’ diyecek veya diyebileceğini düşünenlere de aynısını yaparız?

Geçen günlerde ülkemizde komşu Çipras Efendi vardı. Bizdeki kankasıyla birlikte ikili, baba dilleriyle acaba neler sohbetleştiler dersiniz. Muhtemelen ‘vaktiyle atalarımızın kılıçla, topla, tüfekle başaramadıklarını, bugün oturduğumuz yerden entrikayla nasıl hallettik’ mealinde birlikte gülüşmüşler midir acaba?

Çipras’a hiçbir soru sorulmadığına hele de ‘şaka bile olsa bizimkinin kendisine; ‘sana verdiklerimi geri ver’ demediğine de bakılırsa; beraberce teşhir ettikleri resme başka da bir senaryo uygun düşmüyor dostlar. Ya da ben bulamadım. Yoksa adam, misyoner Ruhban kışlası bahanesiyle, adaların üstüne birde ‘İstanbul’u ne zaman, uluslararası merkezi federal yönetime teslim edeceksiniz’ oldubittisini mi kapalı kapılar ardında konuşmaya gelmişti.

Çipras’ın Anıt Kabiri de ziyaret etmediğine bakılırsa; Pontus bahanesinden ziyade, Atatürk’ün birden ayağa kalkıp kızgınlıkla, ‘ulan yetmedi mi hala’ diyerek kendisine sağlı sollu iki haşmetli tokat atmasından korkmuş olması gerekir. Çünkü Pontus hareketi PKK olayında olduğu gibi o zaman da İngiliz liderliğinde bir bölücü isyandı, birkaç yağma ve cinayetten başka da bir varlık bile olamadı. Ve Pontus çapullarına, bizim bir Topal Osman bile fedaileriyle yetmişti. Dolayısıyla Pontus Anıt Kabir yanında kurusıkı bir bahaneden öteye gidemez.

Ayrıca tokat demişken, vaktiyle o tokatları yedi düvele de attığı gibi bugün de arkasında bıraktığı yüce ruhtan nasıl rahatsız oldukları, sürekli olarak milletine miras bıraktığı manevi varlığıyla uğraştıkları da göz önüne alındığında, rahmetlinin ölüsünden bile yüreklerinin nasıl korkuyla titrediği kendiliğinden anlaşılıyor. Ne ki korkunun ne zaman ecele faydası olmuştur ki bundan sonra olsun.

Çipras hangi Pontus Krallığından söz etmiştir acaba? Yoksa atadaşı ve ana dilinde sohbetleştiği bizdeki Reise dedesinden ötürü bir jest mi yapmak istemişti. Çipras’a kimsenin soramadığı soruların Papazını Albay Ümit Yalım gözlerinin içine bakarak, ‘işgal ettiğiniz adalarımızı ne zaman terk edeceksiniz’ mealinde sorunca, neye uğradığını şaşıran Çipras’dan, doğru dürüst bir karşılık alınamayacağı da elbette beklenen olmuştu.

Ne var ki böyle bir zaman ve mekânda bizatihi Erdoğan tarafından halkın önünde sorulması hayati önemde olan böylesi bir milli sorunun, onu soran Yalım’ın ismiyle şerefli Türk tarihinin altın sayfaları arasında yerini alacağı ise hiç tartışılamazdı. Böylece Erdoğan bir kere daha ulusal birlik trenini kaçırmış oldu. Son günlerde ortaya atılan, 31 Mart’ta darbe olacağı söylemlerinin, bizatihi AKP kanadından yayılıyor olması; yoksa seçimleri yine Örfi idare altında mı yapmayı düşünüyorlar kuşkusunu da akla getiriyor…

Demokrasi, işportada bir Liralık malı 10 Liraya satarak ticarete başlayan ve giderek şiştikçe de kendisini herkesten akıllı sanan, özgün liberal, doymaz bir azınlığın, çoğunluğu sömürme hakkını korur. Sömürülen çoğunluğun olmazsa olmaz ve değişmez varlığının devamlılığını da sömüren hesabına uzatarak denetim altında tutar. Yani soyanla soyulan arasındaki ekonomik dengeyi, daha doğrusu dengesizliği, ekonomi-politik otoriteyle muhafaza eden, yapay ve sınıfsal bir rejimdir.

Cumhuriyet ise halkın dolayısıyla da ulusun hakkı; ama hakkı gasp edenin de cezasıdır. Bu nedenle de ben kendi adıma cumhuriyetçiyimdir. Ne idüğü belirsiz bir demokrat değil. İşte Atatürk’te esasen bu nedenle Cumhuriyeti, Türk özüne ve töresine yakışan en asil bir rejim olduğu için tensip buyurmuştur. Öyleyse kurucu anayasamızın ilkesel ve etiksel yasalarının kutsiyeti, milli müktesebatımızın da garantörü olduğu için, her şeyin üstünde tutulmalıdır…

Serendip Altındal

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Çin Yapımı Silahlı Dronlar Ortadoğu Savaş Alanında

Defence Blog, 30 Kasım 2018
Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Şubat 2019

Çin Yapımı Silahlı Dronlar
Ortadoğu Savaş Alanında

Yemen’in isyancıların kontrolündeki Hodeida kentinin semalarında Emirati kuvvetleri tarafından kontrol edilen bir dron, aşağıda üst düzey Şii Husi resmi yetkililerinden birini taşıyan arazi aracı, konvoydaki başka bir aracın yetişmesi maksadıyla küçük bir sokağa girip durduğunda yukarıda havır yapmakta ve ateş etmek için uygun anı beklemektedir.

Saniyeler sonra araç patlayarak alev alır, içindeki üst düzey siyasi bir kişilik olan Saleh al-Samad artık bu dünyada değildir. Nisan 2018’de füzeyi ateşleyen bu dron, 11 Eylül 2001 tarihinden günümüze kadar Yemen, Irak ve Afganistan semalarında uçan birçok Amerikan yapımı dronlardan bir tanesi değildir.

Füzenin ateşlendiği dron Çin yapımıdır. Orta Doğunun her yerinde, aşırı sivil kayıpları nedeniyle Birleşik Devletler imali dronları tedarik etmesi engellenen ülkeler, dünyada silahlı dron satışında başı çeken Çinli silah satıcılarının eline düşmüş durumdadırlar.

Çinli askeri uzman ve Halkın Kurtuluşu Ordusu Roket Gücü Mühendislik Üniversitesinde geçmişte öğretmenlik yapan Song Zhongping’e göre; Çin ürünlerinde teknolojik açıdan bir eksiklik yoktur, sadece yeteri kadar pazar payına henüz sahip değildirler. Ve ABD’nin silah satışlarını kısıtlaması da Çin’e çok büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu yılın başlarında, Suudi Arabistan’ın güneyinden geçen bir uydu havaalanında ABD yapımı dronların yanı sıra Çin yapımı silahlı dronların da fotoğraflarını çekmiştir.

ABD yapımı dronlar Yemen’de ilk kez 2002 yılında şüpheli El Kaide militanlarını öldürmek maksadıyla kullanılmıştır. Çin’in en büyük dış satımlarının arasında, bir devlet kuruluşu olan ve Çin uzay programının en büyük yüklenicisi konumundaki China Aerospace Science and Technology Corp veya kısa adıyla CASC olarak bilinen kuruluş tarafından imal edilen Cai-Hong (Rainbow) serisi dronların satışı yer almaktadır.

CASC tarafından üretilen CH-4 ve CH-5 modelleri, San Diego’da bulunan General Atomics firması tarafından imal edilen Predator ve Reaper dronları ile eşit düzeyde ve çok daha ucuzdur. Bağımsız uzmanlar, Çin modellerinin Amerikan paydaşları karşısında geride kaldıklarını, fakat yarı fiyata satılan Çin silahlı dronlarında kullanılan teknolojinin, fiyatlarının neredeyse yarı yarıya olduğu göz önüne alındığında yeterince iyi olduklarını vurgulamaktadır.

Gazetecilerle konuşma yetkisinin olmadığını ifade ederek isminin gizli kalmasını isteyen bir CASC yetkilisi, Boeing imali Stingray gibi bu yıl ABD Donanmasına teslim edilen son teknoloji imali ABD dronlarının hâlâ teknolojik avantajlarının olduğunu ifade etmiştir.

Çin, Suudi Arabistan ve Irak’a yaptığı 700 milyon dolar tutarındaki satışlar dâhil,  2014 yılından beri 30’dan fazla CH-4 modeli silahlı dron satışını gerçekleştirmiştir. Üretici firmanın açıklamasına göre; halen 10 ülke Çin’den silahlı dron alım görüşmelerini sürdürmektedir.

Çin, geçen yıl Birleşik Arap Emirliği’ne kabaca Amerikan MQ-9 Reaper ayarında insansız bir hava aracı olan Wing Loong II dronları satmıştır. Devlet Başkanı Xi Jinping’in iktidarda olduğu beş yılda Çin, kendi silahlı kuvvetleri için hayalet teknolojisine sahip savaş uçakları ve uçak gemisi harcamalarına daha fazla kaynak ayırırken, Pakistan gibi yakın müttefiklerine saldırı denizaltı satışlarını da artırmıştır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Türkiye, ABD’nin 2008 yılında MQ-1 Predator dronlarını tedarik etmesine izin vermemesi üzerine önce İsrail’e yönelmiş ve Heron modeli insansız hava araçlarını satın almıştır. Fakat son yıllarda Ankara ülke içinde bir dron endüstrisi geliştirme çalışmalarına ağırlık vermektedir.

Türkiye günümüze kadar iki silahlı insansız hava aracı (SİHA) geliştirmeyi başarmıştır. Bunlardan bir tanesi, TAI tarafından geliştirilen ANKA-S, diğeri de Kale-Baykar tarafından geliştirilen BAYRAKTAR TB2’dir. Vestel Savunma Endüstrisi tarafından da üçüncü model olarak KARAYEL’in geliştirilme çabaları sürmektedir.

Geliştirilen silahlı dronlardan BAYRAKTAR TB2, günümüze kadar ülke içinde PKK’lı teröristlere karşı yürütülen operasyonlarda başarıyla kullanılmıştır. Bu silahlı dron, komşu ülke Suriye topraklarında da terörist unsurlara karşı etkin bir şekilde kullanılmaktadır.

High above Yemen’s rebel-held city of Hodeida, a drone controlled by Emirati forces hovered as an SUV carrying a top Shiite Houthi rebel official turned onto a small street and stopped, waiti…

Bunu defence-blog.com adresinde okuyun >

Çin Yapımı Silahlı Dronlar Ortadoğu Savaş Alanında

Posted in SUN SAVUNMA NET, YENİ NESİL SİLAHLAR | Leave a comment

TSK VE TÜRK AYDINLARINI ESİR ALMA PROJELERİNİ BALYOZ VE ERGEKON’u UNUTMAYIN

Veryansın Tv15 Şub 2019 tarihinde yayınlandı

Veryansın Tv’nin yaşaması için desteğiniz şart! https://www.patreon.com/tvveryansin bağlantı adresinden ya da tvveryansin@gmail.com adresinden bizlere ulaşarak destek olabilirsiniz.

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ERGENEKON - BALYOZ, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET, TSK | Leave a comment

Bir gün herkes Atatürk’ü anlayıp sevecek mi?..

Bir gün herkes Atatürk’ü anlayıp sevecek mi?..

Sokağın nabzını tutan “İLAVE TV” adlı YouTube kanalına konuşan bir vatandaş, Atatürk’e karşı olduğu izlenimini veren bir gence şunları söylüyor:

“Ben de eski bir Atatürk düşmanıydım. Seninle aynı kafada yaşıyordum ama kitapları okudukça, Trablus Savaşı’nı, Çanakkale’yi, Sakarya Savaşı’nı okudukça, ‘Allah rahmet eylesin’ dedim. Tarih kitaplarını okudukça, din yüzünden insanları sömürüp, binlerce insanı birbirine kırdıran Müslümanlar oldukça, Atatürk’e rahmet okudum. Gerçekten çok büyük bir lidermiş…”

Bu sözleri dinlerken ünlü deniz ressamı Mustafa Günen’in Atatürk düşmanı bir babanın oğlu olarak yaşadıklarını anlattığı yazısını hatırladım. Şöyle diyordu o yazısında Günen:

“Maalesef babam (Allah rahmet etsin) ve çevresi Atatürk düşmanıydı. Ben Büyük Önder Atatürk’e ilişkin akıl almaz sığ ve adi hikayeler dinleyerek büyüdüm. On iki yaşımdan itibaren de Atatürk’e karşı yapılan bu haksızlıkla mücadele ettim. Burası çok ilginç değil mi? Böylesine yoğun Atatürk düşmanlığına rağmen nasıl oldu da karşı duruşuma izin verdiler. İşte bu konuyu yazma nedenim de budur. Ayrıntıya babamın nasıl biri olduğunu anlatarak gireyim:

Hani belgesellerde duyduğumuz nesli tükenme ifadesi var ya, işte babam tam da öyle nadir bulunacak dürüst bir insandı. Asla ama asla yalan söylemezdi…

Atatürk düşmanlığının en önemli nedeni, onun devrimlerinin içerisinde, dindeki Kur’an dışılıkların düzelmesi için yaptığı uygulamalardı. Tabii bu devrimler yüzlerce yıllık geçmişi olan ve dinden nemalanan şeyhleri, hocaları harekete geçirmiş, Atatürk’ü milletin gözünden düşürmek, ona düşman etmek için akıl almaz iftiralar uydurup gizlice yaymışlar. Milletin inanç hassasiyetini kullanarak insanları kışkırtmışlar. Bunun için Kur’an’ı da alet etmekten çekinmemişler!..

Yirmili yaşlardaydım…
O zamanlar babam ve arkadaşları sık sık bizde toplanırlardı. Yine böyle bir toplantıda konu Atatürk’e geldiğinde, her zamanki gibi ona Deccal (Kıyamette ortaya çıkacak, yalancı ve kötü yaradılışlı kimse) diye hitap ettiler. Ben bunu duyunca itiraz ettim:

‘Bakın!’ diye söze başladım ve ‘Savaşta bile insanca düşünen, esir aldığı askerlere ‘Üzülmeyin savaşta olur böyle şeyler’ diyen, ölen düşman askerlerinin ailelerini ‘Çocuklarınız bize emanet’ diye teselli eden, ‘Yunan bayrağını bir milletin simgesidir’ diye çiğnemeyen, asil, erdemli ve yüksek bir karakterle savaş kazanmış bir komutana Deccal diyemezsiniz. Bunu diyen ya bu geçeği bilmeyen cahildir ya da iyi karakterli değildir’ dedim.

Babamın arkadaşlarından birisi sözümü keserek ‘Bir dakika! Savaşı o kazanmadı ki! Allah ordularını gönderdi onlar vasıtasıyla zafere ulaştık’ dedi! Arkasından da ‘Esir alınan birçok Yunan subayı, ‘Bizi Mustafa Kemal’in askerleri yenmedi, biz gökten inen yeşil bereli askerlere yenildik demişler’ diye devam etti! Bu anlatılana delil olarak da bana, Allah’ın savaşta inananları desteklemek için ordular gönderdiğine ilişkin ayetler okudu…

Ben de gökten inen askerler olayının gerçek olup olmadığına hiç girmeden ‘Kur’an’da yazıyorsa doğrudur hacı abi’ dedim ‘Ancak, bu ayetlere ve senin anlattıklarına göre, Allah’ın Atatürk’ü desteklemek için ordularını gönderdiğini siz kendi ağzınızla itiraf ediyorsunuz’ deyince, birbirlerine baktılar! Zira hiç beklemedikleri bir cevaptı. Sonra o kişi ayağa kalkıp ‘Hayır, asla öyle değil’ diyerek devam etti ‘Ordumuz, imamlarla, hocalarla doluydu ve abdestinde namazında askerlerden oluşmuştu, Allah onlara yardım için ordularını gönderdi, Atatürk için değil’ dedi!..

Gülümseyerek dinledikten sonra ‘Size bunları Allah söyletiyor hocam çünkü bilmeden Atatürk’ü övüyorsunuz’ dedim. Şaşkınlığı artmıştı. ‘Hayatta o kafiri övmem’ diye cevap verdi. ‘Beni sabırla dinleyin açıklayayım’ dedim. ‘Bildiğiniz gibi Atatürk, bahsettiğiniz o imanlı orduyu dışarıdan getirmedi. Onlar Osmanlı askerleriydi. Öyle değil mi?..’ Başlarıyla tasdik ettiler.

– ‘Osmanlı, aynı imanlı askerlerle girdiği savaşların çoğunu kaybetti. Osmanlı askerleri de abdest alıyor, namaz kılıyor ve tekbir getirerek savaşıyorlardı ama yenildiler. Sonunda Osmanlı yıkılma noktasına geldi. Yoksa o askerler imansız mıydı’ diye sordum. ‘Olur mu hiç, elbette imanlıydılar’ diye cevap verdiler.

– ‘Madem öyle Allah o savaşlara neden ordularını göndermedi de savaşları kaybettiler?..’

Hiçbiri cevap veremeyince devam ettim:
– ‘Çünkü Allah, yalnızca imanlı olanlara değil, aynı zamanda haklı olana, hak edene ve daha da önemlisi, galip gelmesini istediklerine yardım eder. Onun için eğer Allah, Osmanlı’nın bekasını isteseydi, Osmanlı yıkılmazdı. Kısacası okuduğunuz ayetler ve anlattıklarınızdan çıkan sonuç şudur: Abdestinde, namazında ve de tekbir getirerek savaşan bir ordu, Osmanlı’nın bekası için mücadele edince Allah yardım etmedi yenildiler ve sonları geldi. Fakat aynı imanlı askerler bu kez Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak için savaşınca Allah yardım etti ve mucize ötesi bir sonuçla galip geldiler. Demek ki Allah, Osmanlı’nın değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını istedi’ dedim.

Kısa bir sessizlikten sonra babam söze girdi. ‘Aslında söylediklerin doğru olabilir. Zaten Atatürk savaşırken iyi idi. Ama sonradan şımardı ve dine düşman olup kafir oldu’ dedi!..

‘Yapma baba’ diye başladım. ‘Atatürk İslam dinini bilime emanet etmek için 1924’te imam hatip okullarını, Diyanet’i kurdu. Daha sonra millet okuduğunu anlayarak inancını sürdürebilsin diyerek, Kur’an’ın Türkçe mealini hazırlattı. Kur’an’ı anlayarak okumak Allah’ın emridir. Düşünsenize, hiç din düşmanı, kafir olan biri öncelikle bunları yapar mı? Hem de çok güçlü olduğu bir zamanda… Bu konuda bir türlü göremediğiniz şey şu; Atatürk, dine değil, Kur’an’ın da lanetlediği dini menfaat için kullananlara, yobazlığa ve hurafelere savaş açtı’ dedim. Daha sonra işim gereği aralarından ayrılırken ‘Son bir şey daha ilave edeyim; sizin söylediğinize göre bir kimse okul, hastane cami gibi hayırlı eserler bırakırsa öldükten sonra da o kişinin amel defteri kapanmaz, o eserler durdukça onun defterine sevap yazılır öyle değil mi?’ diye sordum ‘Evet’ dedi babam. ‘Peygamberimizin hadisidir…’

– ‘O zaman, bu hadise göre; Afyon’a kadar gelmiş düşmanı yenip, bu topraklarda bize özgür bir vatan olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa eden başta Atatürk olmak üzere onun arkadaşlarının da amel defterleri açıktır. Bu durumda yapılan her okulda, hastanede, camide, her okunan ezanda, özgürce yapılan ibadetlerde, Atatürk ve arkadaşlarının defterlerine sevap yazılıyor. Ayrıca farkında değilsiniz ama siz de özgürce kıldığınız her namazda, yaptığınız her ibadette nefret ettiğiniz, Deccal dediğiniz Atatürk’ün defterine sevap gönderiyorsunuz bilesiniz. Ben Atatürk’ü Allah’ın gönderdiğine ve desteklediğine inanıyorum. Çünkü büyük imkansızlıklar içinde savaşmışlar. Kazmayla, kürekle dünyanın en güçlü ve donanımlı ordularına karşı kazanmak mümkün değildir. Zaten böyle bir zaferin tarihte başka bir örneği yoktur. O zaman siz Allah’ın desteklediği birine düşmanlık ediyorsunuz demektir. Bunu bir düşünseniz iyi olur.’ dedim ‘Ayrıca şunu da unutmayın, Allah nankörleri sevmez!..’”

http://halktv.com.tr/ugur-dundar-bir-gun-herkes-ataturku-anlayip-sevecek-mi-368530

Posted in ATATURK, UĞUR DÜNDAR | Leave a comment

TARIM ÜRÜNLERİ İTHALATI

Posted in Ekonomi, TARIM - EKOLOJİ, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Furkan Vakfı görüşüme aykırı olsa da “SİLAHLANMAYA KARŞI OLAN AKILCI BİR KONUŞMA”

Posted in FAŞİZM | Leave a comment

Metastaz Kitap İncelemesi Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu

Metastaz
Barış Pehlivan , Barış Terkoğlu
KIRMIZI KEDİ YAYINEVİ
– Menzilci polisler ilk kez göreceğiniz fotoğraflarında ne yapıyordu?
– AKP’li Bakan’ın tarikat şeyhinden özel ricası neydi?
– Devlette FETÖ’den boşalan koltuklara hangi tarikat nasıl yerleşti?
– Nedir bu hüsn-ü şehadet ve FETÖ borsası?
– Hangi cemaat kim için Cumhurbaşkanı’na mektup yazarak kefil oldu?
– Genelkurmay Başkanı’nın “sahip çıkın” dediği isimler neden tutuklandı?
– “Kurda kuşa yem etmeyin” denilen işadamı nasıl hapisten çıktı?
– FETÖ operasyonlarından çıkarılan “imtiyazlı ortaklar” kim?
– Hâkim rüşvet alırken gizli bir operasyonla nasıl yakalandı?
– Hangi gazeteci kendisini MİT’çi diye tanıtıp dolandırıcılık yaptı?
– Çektirdiği fotoğrafları davaları etkilemek için kullanan ismin
arkasında kimler var?
– FETÖ operasyonu yapan savcının odasını AKP’liler mi bastı?
– Erdoğan’ın tehdit edildiği toplantıdan yara almadan çıkan ünlüler kim?
– Üstü kapatılan telefon görüşmelerinde neler konuşuldu?
İlk kez yazılan gerçeklerle tabular yıkılıyor…
Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu, METASTAZ ile devleti
esir alan kanserli hücrelere ışık tutuyor.


Geliştirici: Sarmisakkafa

Metastaz Kitap İncelemesi
Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu

2019 çok konuşulacak kitabı Metastaz, usta gazeteciler Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu ortaklığında yaklaşık 10 gün önce raflarda yerini aldı. Önceki kitapları Sızıntı ve Mahrem gibi Metastaz’ın da yayınevi Kırmızı Kedi. Bu sene yine Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan ve üzerinden 6 ay geçmesine rağmen hala çok satanlarda bulunan Yılmaz Özdil’in Atatürk’ü en yalın haliyle anlattığı Mustafa Kemal’in incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

Metastaz’ı aldıktan sonra şöyle bir önsözünü okuyayım dedim ve 80. sayfada anca durabildim. Kitabın üslup ve anlatımını çok beğendim. İlk defa bu kadar akıcı ama çevirdiğim her sayfada içimin daraldığı bir kitap okudum. Metastaz içindeki resmi evraklardan alıntılara rağmen, tekrar tekrar tasnifler yaparak okuyucunun ana konudan kopmasını engellemiş. Bunlar 320 sayfalık kitabı adeta tek solukta okutuyor.

Metastaz kelimesi tıbbi olarak kötü huylu kanser hücrelerinin (malign) vücudun başka bölgelerine yayılarak yerleşmesi durumuna denir. Kitaba isim olarak Metastaz’ı seçmeleri tıbbî terim anlamını göz önüne alırsak nokta atışı bir seçim olmuş. Çünkü kitap esas olarak 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında ülkemizdeki tarikatların devleti ele geçirmesini anlatıyor.

Metastaz araştırmacı gazeteciliğin hakkını veren bir çalışma. Nasıl ki Necip Hablemitoğlu’nun yazdığı Köstebek kitabı Fetö’nün polis ve askeriyedeki işleyişini yıllar öncesinde tüm çıplaklığıyla anlatıyorsa; Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun yazdığı Metastaz’da aynı şekilde Fetö ve ondan sonraki boşlukta ülkenin kılcal damarlarını ele geçiren Menzil, Kurdoğlu, Yazıcı, Okuyucu, Süleymancı gibi tarikatları tüm açıklığı ile anlatılıyor. Ama korkarım insanlar Metastaz’ın değerini 4-5 sene sonra aynı Fetö gibi iş işten geçtikten sonra anlayacak.

Kitabı okurken fark ediyorsunuz ki devletimiz FETÖ belasından hiç ama hiç ders çıkartmamış. Kitapta, 15 Temmuz sonrası devlete sızan cemaat ve tarikatların köşe başlarını nasıl tuttuğu isim isim, kurum kurum anlatılıyor. Metastazı okuduktan sonra o zamana kadar dünyadan bir haber olduğunu anlıyorsunuz.

Mesela Havelsan’da İskenderpaşa cemaati hakimmiş. Savunma sanayiinde ise genel olarak Rıfailerin adı geçiyormuş. Başka bir sayfada ise sağlık bakanının çocuk ölümleri ile ilgili Menzil şeyhinden ”İstihareye” yatarak onlarca çocuğun ölümü hakkında bir işaret istediği ve olayın sümen altı edildiği yazıyor. Menzilci polislerin Polis Akademisi mescidince “Vird” zikri çekmesinden, Fetö borsasından ve Fetö yargılamalarından da bahsediliyor.

Tahliye ettiği FETÖ şüphelisi işadamlarını tutuklatan savcıyı “FETÖ’cü”diyen hakimi, FETÖ soruşturmasında rüşvet aldığını ortaya çıkaran başsavcının “rüşvet alan bir FETÖ’cü” olduğunu iddia ettikten sonra tutuklayan hakim, FETÖ’den tutuklandı.

Adeta usta bahçivan uşak olayına dönen bu olayı mantık sorusu çözer gibi alt alta yazmadan anlayamıyorsunuz. Bunlardan dolayı Metastazı okurken her sayfanızda midenize kramplar girecek benden söylemesi.

Yazının sonunda toplayacak olursak günümüzün Uğur Mumcuları Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu herkesin kütüphanesinde bulunması gereken başarılı bir eser ortaya koymuşlar. Günümüzün paralı gazetecilerine ve yazdıkları copy-paste kitaplara Metastaz ile adeta gazetecilik dersi vermişler. Metastaz şimdiye kadar 10 günde 100.000 satış rakamına ulaşıp 3 baskıya girdi. Umarım 30. hatta 300. baskılarını da görürüz.

Yazımı Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözüyle noktalamak istiyorum.

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz.

En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır..”

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sarmisakkafa | 16 Şubat 2019

https://parlakjurnal.com/?p=7172

Posted in Fetullah Gülen, Yeni Kitaplar | Leave a comment

ÇİN * UYGUR TÜRK’lerine ASİMİLASYON * Doğu Türkistanlı çocukların tutulduğu toplama kampı gizli kamerada

@ Copyright : Reuters

ÇİN Mustafa Bag

Doğu Türkistanlı çocukların tutulduğu
toplama kampı gizli kamerada

Anne ve babaları Çin yönetimi tarafından toplama kamplarına gönderilen Doğu Türkistanlı Uygur ve Kazak çocukların tutulduğu kampların görüntüleri ortaya çıktı.

Çin’deki insan hakları ihlalleriyle ilgili yayım yapan İtalya merkezli “Bitter Winter” isimli dergi, anne ve babaları toplama kamplarına gönderilen küçük çocukların kaldığı, “sevgi dolu kalp” anlamına gelen merkezlerden birini gizlice kayda aldı.

Tam zamanlı olarak yoğun güvenlik önlemleri altında sadece Çince eğitimin verildiği merkezlerde tutulan çocukların dış dünyaya bağlantısı neredeyse yok. Ayrıca çocukların dışarı çıkmasına izin de verilmiyor.

Habere göre etrafı yüksek duvarlar ve dikenli tellerle çevrili söz konusu ‘okullar’ yoğun biçimde korunuyor.Çocukların, ebeveynleriyle ayda sadece bir defa, görevlilerin nezaretinde görüntülü görüşmesine izin veriliyor.

Yurtdışında yaşayan Uygurların beyin yıkama ya da asimilasyon merkezleri olarak tanımladığı tesisler Doğu Türkistan genelinde birçok yerde bulunuyor.

Adının açıklanmasını istemeyen bir anaokulu öğretmeni, verdiği mülakatta, kamptaki çocukların ebeveynleriyle konuşmalarının ardından uzun süre ağladıklarını ve kendine gelemediklerini söyledi.

Gizli görüntülerde gözetleme kuleleri, dikenli teller ve kameralar dikkati çekiyor

İnsan hakları aktivistleri, Çin’in kamplara verdiği ‘sevgi dolu kalp’ adının dış dünyaya karşı göz boyamaktan ibaret olduğunu belirtiyor.Bitter Winter, ebeveynleri toplama kamplarına götürülen çocukların tutulduğu tesislerden birine ait gizli çekilen bir video yayınladı.

Doğu Türkistan’ın Kazak vilayetindeki Çapçal kasabasında bulunan tesisin, ağustos ayında kayda alındığı belirtildi.

Ziyaretçiler, kapısında polis merkezi bulunan kampta kimlikleriyle kayıt yaptırarak girebiliyor ve binaya erişimin sağlandığı kapılarda şahsi eşyaların güvenlik kontrolünden geçirilmesi gerekiyor. Ayrıca giriş çıkışlar önceden alınacak izne tabi.

Tesise alınan çocukların Çince giriş kaydı evrakları üzerinde yer alan ifadelerde, hem anne hem babası kamplara alınan çocuklar için “çifte alıkonulmuş aile” tanımlaması yapılıyor.

Görüntülerde, büyük gözetleme direkleri, duvarlarda dikenli teller, her noktaya yerleştirilmiş kameralar dikkati çekiyor.

“Ben Çinliyim, ülkemi seviyorum”

Ayrıca görüntülerde, tesisin girişinde bir odada toplumsal olaylara müdahalede kullanılan kask, kalkan gibi teçhizatın bulunduğu, askeri kamuflaj giymiş kişilerin çocuklara eğitim verdiği, çocukların tutulduğu yatakhanelerin girişinde Çin haritalarının asılı olduğu, duvarlarda “Ben Çinliyim ve ülkemi seviyorum” gibi propaganda sloganlarının yer aldığı görülüyor.

Pekin yönetimi, küçük çocuklara askeri eğitim vermesi için askerler de görevlendiriyor.

Söz konusu tesislerin, Birleşmiş Milletler raporlarına göre en az 1 milyon Uygur Türkünün alıkonulduğu toplama kamplarıyla benzerliği dikkati çekiyor.

Türk muhabir Doğu Türkistan’da toplama kamplarını gezdi: Ön yargılarım yıkıldı, hata yapmışız
Çin, İslam’ı 5 yıl içinde ‘Çinlileştirmeyi’ hedefliyor
Çin, Doğu Türkistanlı Kırgız ve Kazak azınlığı da toplama kamplarına gönderiyor
HRW: Uygurlara yapılanlar Çin’in ekonomik gücü nedeniyle görmezden geliniyor
Toplama kamplarına alınan Uygur Türkleri için hangi ülke ne dedi, ne yaptı?
Çin Uygur Türklerini ‘toplama kampları’ndan sonra köle gibi fabrikalarda çalıştırıyor
Doğu Türkistan’a giden Çinli fotoğrafçı tutuklandı

“Akşam olduğunda çocuklar ağlıyor. Anne babalarını istiyorlar”

Bitter Winter’a konuşan okuldaki bir öğretmen, özellikle akşam olduğunda çocukların “Anne babamı istiyorum, eve gitmek istiyorum.” diyerek ağladığını ve en çok bu durumun okuldaki görevlileri zorladığını belirtiyor. Haberde öğretmenlerin de isteğinin dışında atandığı ifade ediliyor.

Güvenlik kaygıları nedeniyle ismi açıklanmayan bir öğretmen, “Birçok öğretmen yorgunluktan tükenmiş durumda. Çözüm yok. Han milliyetine mensup bir Çinli veya Uygur olmanızdan bağımsız olarak yanlış bir şey söylediğinizde süresiz olarak öğrenim görmeye gönderiliyorsunuz. Eviniz boş kalıyor ve çocuğunuz da ‘eğitim’ için bu tesislere yollanıyor.” diye konuştu.

“Çocuklar çamaşır suyu içip kendi kendilerine zarar veriyor”

Daha önce Bole kentinde 200 Uygur çocuğun tutulduğu tesiste görev yapan bir öğretmen, çocukların ruh halinin günden güne bozulduğunu söyledi.

Çocuklardan bazılarının kendi kendilerine zarar vermek için çamaşır suyu içtiğini, hatta bazılarının balık kılçığı yuttuğunu ifade etti. Aynı öğretmen çocukların sık sık ‘burası cezaevi mi?’ diye sorduklarını da aktardı.

“Çocuklara domuz eti yedirilip sadece Çince konuşturuluyor”

Yine Doğu Türkistan’da bir cezaevi gardiyanı, Çin yönetiminin azınlıkların çocukları için çok sert ve katı eğitim sistemi uyguladığını, onları dış dünyadan soyutladığını belirtti.

Kamu güvenliği polislerinin eşliğinde genç Uygurlar hükümet tarafından düzenlenen tek tip Çin müfredatını okumaya mecbur ediliyor.

Çocuklar sadece Çince konuşmak, domuz eti yemek, hükümetin istediği kıyafetleri giymek ve hükümetin belirlediği alışkanlıklara ve geleneklere göre yaşamak zorunda bırakılıyor.

Habere göre çocuklar, Çin Komünist Partisi’ne itaatkar hale gelmeye zorlanıyor.

Doğu Türkistan’ın sadece bir kentinde 1 ile 3 yaş grubunun tutulduğu 11 kreş bulunuyor. Yine 3 -6 yaş grubunun tutulduğu 9 tesis ve 7 ana okulu seviyesinde kamp mevcut. Doğu Türkistan’ın sadece küçük bir ilçesinde 2 binin üzerinde Uygur çocuğa bu sözde okullarda eğitim veriliyor.

https://tr.euronews.com/2019/01/31/dogu-turkistanli-cocuklarin-tutuldugu-toplama-kampi-gizli-kamerada
Posted in ASİMİLASYON, EMPERYALİZM, FAŞİZM | Leave a comment

ULUS DEVLET VE MİLLİ KAHRAMANLAR ÜZERİNE

Naci Kaptan / 15.02.2019

ULUS DEVLET VE
MİLLİ KAHRAMANLAR

Ne garip bir açmaz !!!

Amerika’da FOREIGN AFFAIRS dergisinde ; “A New Americanism – Why a Nation Needs a National Story” başlıklı bir yazı yayımlandı. (Yeni Bir Amerikancılık – Bir Milletin Ulusal Bir Hikayeye Neden İhtiyacı Var?)

Anlaşılan odur ki : Amerika Ulusal geçmişini anlatan öykülere yönelik yeni bir Amerikancılık yolunda. Kısa tarihlerinde ulus birliğini güçlendirecek kahramanlara ve hikayelere gerek duymuşlar.

Emperyalizmin en büyük temsilcisi olan ve Dünyadaki ULUS DEVLETLERİN yapısını bölerek değiştirmeye ve halkı birleştiren ana harç olan ULUSALCILIK kimliğini zayıflatmaya çalışan Amerika şimdilerde de kendisinin milliyetçi öykülere ve kahramanlara ihtiyaç duyduğu bir evreye mi geldi ?

Bu istek bizim aydınlanma karşıtı ve İslami bir devlet isteyerek MİLLETTEN ÜMMETE dönmek isteğinde olanların kulaklarına küpe olsun .

Unutulmasın ki MİLLET olamayan ve ÜMMET olmayı seçen tüm İslam ülkeleri bu nedenle emperyalizmin hedefi ve avı olmuşlardır . Milliyet bağı olmayan toplumlar zayıftır ve hemen parçalanarak dağılırlar ,direnç gösteremezler .

İşte ULUS BAĞI bunun için gereklidir . Aynı dili , geçmişi , kültürü , toprakları ve milli simgeleri paylaşan , ekonomik halkalarla birbirine bağlı toplumları parçalamak zordur . Ama aynı tanımı ÜMMET için yapamayız. ÜMMETİ birleştiren tek harç dindir , Müslümanlıktır . Bu harç halkı yeterince birleştiremez ve hemen dağılır . İşte bu nedenle İslam ülkeleri tüm dünyanın en ölümcül savaş alanları ve kaybedenleridir. Yine bu nedenle ülkemizdeki etnik farklılıkları kışkırtarak ULUS BİRLİĞİMİZİ kırmaya çalışıyorlar . Toplum önderleri bu tuzağa düşmeden önderi oldukları toplum alt birliklerini uyarmalıdır . Bölünenler yarının kaybedenleri olacaktır .

Ülkemiz çok büyük bir parçalama projesinin ana öznesidir . Bu kez düşman/lar topsuz tüfeksiz ve demokrasi , vakıf , kadın hakları , eğitim gibi kavramlarla aramıza sızarak , ve işbirlikçilere yönetim gücü sağlayarak sistemli bir şekilde işgal ve teslim alma programını uyguluyorlar .

ÜLKELERİN ELE GEÇİRİLME YÖNTEMİ ;

Önce işgal edilecek ülkenin yönetimi şekillendirilir ;

İŞ BAŞINA GETİRİLEN YÖNETİMİN GÖREVİ ;

1. Anayasayı ve rejimi değiştir
2. Parlamentoyu / meclisi işlevsiz hale getir .
3. Başkanlık sistemini getir .
4. Yüksek yargıyı denetim altına al / Atamalarda söz sahibi ol
5. Silahlı güçlerde hiyerarşik yapıyı dağıt / Komuta kademesini şekillendir / Orduyu zayıflat .
6. Ülkenin ekonomik dinamiği olan devlete ait tüm kuruluş , kurum ve yapıları ağırlıkla yabancılara satarak özelleştir . Sen de bundan kişisel çıkar sağla.
7. Bir tarım ülkesisin . Ekonomik damarların kesilmelidir . Bu nedenle çiftiçiye tarımsal desteği kes. Yakıt – gübre – ilaç – tohum v.b. tarımsal girdileri pahalı sat . Hasad zamanı aynı ürünün ithalat vergisini sıfırlayarak ithal et . Çiftçiyi toprağından ve üretimden uzaklaştır.
8. Aynı işleri hayvancılık için de yap .
9. Bankalarını özelleştir .
10. Olabildiği kadar yurt dışı kredilerle borçlan , borçlan …
11. Maden kaynaklarını , akarsularını yabancıların kullanımına aç.
12. Eğitim sistemini ÇAĞDAŞLIKTAN / AKILDAN / BİLİMDEN uzaklaştır.

Bu yazdıklarımın sizlere hiç de yabancı gelmediğini biliyorum. Teslim alma projesi tüm gücüyle devam ediyor . İşte tam burada bir parantez açarak Yurtseverlere düşen bir görevi hatırlatmak istiyorum . Bu planı bozmak için muhakkak Oyunuzu kullanınız.

ÜNİTER ULUS DEVLET yapımızı ve bizi birleştiren ve emperyalizme karşı direnç gösteren ögelerden birisi olan ortak tarihi geçmişimizin ana kahramanı ATATÜRK yukarıdaki nedenlerle silinmeye çalışılmaktadır. Atatürk’e yapılan saldırıların temelinde bu vardır . ULUSAL BİRLİĞİMİZİ ve DİRENCİ kırmaya çalışıyorlar.

Amerika 100 yıllık tarihinde kahramanlar ve öyküler yaratmaya çalışırken , yendiği devletler tarafından dahi saygıyla anılan ATATÜRK gibi evrensel bir kahramana ve Aydın Devrimci Devlet adamına SAHİP OLMANIN ve ÜNİTER bir ULUS olmanın değerini çok iyi bilmeliyiz.

YAŞASIN ÜNİTER ULUS DEVLETİMİZ
YAŞASIN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
YAŞASIN LAİK DEMOKRATİK CUMHURİYET

Naci Kaptan / 15.02.2019

BAHSE KONU İNGİLİZCE MAKALE

United States Ideology
A New Americanism
Why a Nation Needs a National Story
By Jill Lepore

In 1986, the Pulitzer Prize–winning, bowtie-wearing Stanford historian Carl Degler delivered something other than the usual pipe-smoking, scotch-on-the-rocks, after-dinner disquisition that had plagued the evening program of the annual meeting of the American Historical Association for nearly all of its centurylong history. Instead, Degler, a gentle and quietly heroic man, accused his colleagues of nothing short of dereliction of duty: appalled by nationalism, they had abandoned the study of the nation.

“We can write history that implicitly denies or ignores the nation-state, but it would be a history that flew in the face of what people who live in a nation-state require and demand,” Degler said that night in Chicago. He issued a warning: “If we historians fail to provide a nationally defined history, others less critical and less informed will take over the job for us.” ………………………………………………………………………………………………………………..

https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2019-02-05/new-americanism-nationalism-jill-lepore

Amerika Birleşik Devletleri İdeoloji
Yeni Bir Amerikancılık

Bir Ulusa Neden Ulusal Bir Hikaye Gerekir?

Jill Lepore tarafından
1986’da, Pulitzer ödüllü papyonlu Stanford tarihçisi Carl Degler, 1986’da, her yıl düzenlenen yıllık toplantı programını akşam yemeğinden sonra akşam yemeğinden sonra yapılan alışkanlıktan başka bir şey sundu. ……………………………….

Degler o gece Şikago’da yaptığı açıklamada, “Ulus-devleti dolaylı olarak inkar eden ya da görmezden gelen bir tarih yazabiliriz, ancak bir ulus-devlette yaşayan insanların neye ihtiyaç duyup talep ettiği ile yüzleşen bir tarih olurdu” dedi. Bir uyarı yaptı: “Eğer tarihçiler ulusal olarak tanımlanmış bir tarih sunamıyorsa, daha az kritik olan ve daha az bilgili olanlar bizim için işi devralacak” dedi.

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Lozan’a saldıran tarih cahillerine cevaplar

KİTAP / AHMET YABULOĞLU

20.08.2018 00:00

Lozan’a saldıran tarih cahillerine cevaplar

Araştırmacı Özgür Erdem “Lozan Yalanları ve Gerçekler” kitabıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını tüm dünyaya kabul ettiren tarihi anlaşmaya yönelik saldırılara belgelerle cevap veriyor.

Türk milletinin son 300 yılda kazandığı en büyük diplomatik başarı olan Lozan Antlaşması’nı hedef alan saldırıların arttığına dikkat çeken Özgür Erdem, “Yaklaşık 100 yıl önce imzalanmış, hakkında tüm dünyada yüzlerce kitap yazılmış, binlerce kitapta konu edilmiş, on binlerce makalede incelenmiş Lozan Antlaşması gibi tarihi bir olayı kafanıza göre çarpıtamazsınız” diyor. Kitabı akademik bir tarih çalışması hedefiyle değil, bir siyasi mücadelenin ihtiyacı olarak kaleme aldığının altını çizen Özgür Erdem, Lozan konusunda öne çıkan 23 yalanı ve gerçekleri şöyle sıralıyor:

Yalan 1: Lozan’da 3 milyon km2 toprağımız 780 bine indi.
Gerçek: Sevr’de 480 bin km2’ye inmiş toprağımızı 736 bine çıkardık

Yalan 2: Vahdettin direndi Sevr’i onaylamadı.
Gerçek: Vahdettin yönetimindeki Saltanat Şurası Sevr’in imzalanmasına karar verdi

Yalan 3: Sevr bir “proje”dir, Lozan’la karşılaştırmak yanlıştır.
Gerçek: Sevr “proje” değil, fiilen uygulanmış bir “ölüm fermanı”dır

Yalan 4: Lozan’ı Sevr ile değil Misakı Milli ile karşılaştırmak gerekir.
Gerçek: Misakı Milli bir “niyetler beyannamesi” Sevr ise Osmanlı’nın imzaladığı ve işgallerle fiilen uygulanmış bir gerçeklikti

Yalan 5: Lozan’ı bir zafer olarak yutturuyorlar, hezimettir.
Gerçek: Lozan, Türklerin 200 yıllık bir gerilemenin ardından imzaladığı ilk muzaffer antlaşmaydı

Yalan 6: Lozan’ın bir zafer olduğu Kemalist tarihçilerin uydurmasıdır.
Gerçek: Batılı tarihçiler de Türklerin zaferini teslim ediyor.

Yalan 7: Takrir-i Sükûn yüzünden Türk basını Lozan için “zafer” dedi.
Gerçek: Batı basını Lozan’ı Müttefikler için “hezimet” Türkler için “zafer” olarak değerlendirdi

Yalan 8: Musul’u Lozan’da verdik.
Gerçek: Musul elimizde değildi ki “verelim.” Lozan’da bir sonuca bağlanamadı, ertelendi

Yalan 9: Kıbrıs’ı Lozan’da verdik.
Gerçek: Kıbrıs II. Abdülhamid döneminde 1878’de İngilizlere verildi

Yalan 10: Mısır’ı Lozan’da verdik.
Gerçek: Mısır 1882’de İngilizler tarafından işgal edildi,1922’de bağımsızlığını ilan etti

Yalan 11: Meis adası Sevr’de bile bizimdi Lozan’da verdik.
Gerçek: Meis adası Sevr’de İtalyanlara bırakılmıştı

Yalan 12: Oniki Ada’yı Lozan’da yitirdik.
Gerçek: Oniki Ada 1911 ‘de İtalyanlar tarafından işgal edilmişti

Yalan 13: Batı Trakya, Halep, Batum, Hatay Lozan’da kaybedildi.
Gerçek: Bu bölgelerin hiçbiri Lozan’da Türk egemenliğinde değildi

Yalan 14: Lozan’da gizli bir madde var, süresi 100 yıllık, 2023’te bitiyor.
Gerçek: Sekiz ülkenin imzaladığı bir antlaşmanın gizli bir süresi olsa bugüne kadar ortaya çıkardı

Yalan 15: İngiltere’yle imzalanan gizli 24 maddelik bir protokol var.
Gerçek: İngiliz gizli belgelerinde bu protokolün iması bile yok

Yalan 16: Lozan Antlaşması’nın tam metni Türkiye’nin elinde yok, yıllarca halktan saklandı.
Gerçek: Antlaşmanın aslı Fransa’da saklı, onaylı kopyası Türkiye’de var, 1923’ten beri de defalarca basıldı

Yalan 17: İnönü “Lozan’da her şeyi kabul ettim, Müttefikler ne istedilerse verdim” dedi.
Gerçek: Görüşmeler kesilince yabancı basına kamuoyu oluşturmak için verilmiş bir demeçti.

Yalan 18: İngilizler Lozan’da ne istedilerse elde ettiler.
Gerçek: İngilizler istediklerinin çoğunu alamadı

Yalan 19: Görüşmeler kesilince İngilizlerle gizli bir antlaşma yapıldığı için Lozan Konferansı’nın 2. kısmı daha kısa sürdü.
Gerçek: Lozan görüşmelerinin 1. kısmı 76, 2. kısmı 97 gün sürmüştür.

Yalan 20: İngiltere Lozan’ı ancak 1924’te Hilafet kaldırılınca onayladı.
Gerçek: Hilafet konusu Lozan’da hiçbir zaman tartışma konusu olmadı

Yalan 21: Lozan İslam dünyasıyla bağlarımızı kopardı.
Gerçek: İslam dünyası Lozan’dan sonra kutlama telgrafları çekti

Yalan 22: Lozan büyük bir ekonomik yıkım getirdi.
Gerçek: Lozan bir ekonomik zaferdir. Osmanlı borçlarını azalttık, yabancılardan vergi alabilmeye başladık. Kapitülasyonlar kaldırıldı

Yalan 23: Yunanlardan tazminat alınamadı, işgal sırasında yaptıklarının hesabı sorulamadı.
Gerçek: Tazminat olarak Karaağaç alındı, ayrıca Birinci Dünya Savaşı için tazminat ödemekten kurtulduk

İleri Yayınları Tel:(0212) 481 92 57

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/kitap-ahmet-yabuloglu-202438h.htm

Posted in ATATURK, Tarih | Leave a comment