YILDIZ KENTER’İ SONSUZLUĞUN TİYATRO SAHNESİNE UĞURLUYORUZ…

Değerli Tiyatro sanatçısı Müşfik Kenter’i aşağıdaki TİRAD ile son yolculuğuna uğurlamıştım. Ve bugün aynı TİRAD ile tiyatro dünyamızın duayen sanatçısı, MÜŞFİK KENTER’İN kardeşi değerli sanatçı YILDIZ KENTER’i de aynı tirad ile uğurlamak istedim.

Ülkemizde tiyatronun kurulmasına büyük emekleri geçen Tomas Fasulyeciyan’ın tiyatro tarihine geçmiş olan tiradıyla Değerli tiyatro sanatçısı YILDIZ KENTER’i, gökyüzüne yıldızlara yolculuğa uğurlayalım. İnanıyorum ki gökyüzündeki tüm yıldızlar, aralarına katılan yeni YILDIZ’ın pırıltılı geçmişini kıskanacaktır.


TİRAD

“Zaten aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır, yokolunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır. Bir zaman sonra da unutulur gider. Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız.

Görooorum, hepiniz gardoroba koşmaya hazırlanıorsunuz. Birazdan teatro bomboş kalacak. Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelere takılı kalmıştır. Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir. Hıranuşla Virginia’nın bir dialogu eski kostümlerden birinin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde sahneye dökülürler.

Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır… Perde !” [ Tomas (Tovmas) Fasulyeciyan (d. 1843, İstanbul – ö. 1903, İskenderiye, Mısır) tiyatro oyuncusu, yönetmen]


Onu tanımayan bir Türk bulunur mu bilemem. Gelmiş geçmiş en büyük Türk tiyatro oyuncularından biri.  Sıradışı bir kadın.  Olağanüstü yetenek.  Onun yüzünde, hayatın, yaşanmışlığın, birikimin izleri var. Ama Yıldız Kenter’in annesi, babası kimdi, çocukluğu nasıl geçti, hangi şartlarda yetişti, neleri aştı da Yıldız Kenter oldu?

İşte Yıldız Kenter, hayatının Yıldız Kenter olmadan önceki bölümünü anlattı. Ki müthiş bir öykü…

Ahmet Naci Bey kim?

– Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam. Ailesi, varlıklı ve aristokrat. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyor. Ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor…

Olga Cynthia kim?

– Londra’da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci Bey’in yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın. Yanındaki genç adama bakıyor ve gülümsüyor. Belli etmemeye çalışmasına rağmen, Ahmet Naci Bey’in dişinin ağrıdığını anlıyor. Anlamamaya olanak yok zaten, yüzü arı sokmuş gibi şişmiş. Olga, dişi apse yapan bu adamı görür görmez aşık oluyor.

Sonra ne oluyor?

– Olga Cynthia, Hyde Park’ta ata bindiğini söylüyor, Ahmet Naci Bey de ertesi sabah soluğu Hyde Park’ta alıyor. Birlikte at biniyorlar, yemeğe gidiyorlar. Gözlerini birbirlerinden alamıyorlar. Ahmet Naci Bey de Olga’ya vurulmuş durumda. Bu İngiliz kadından kopmak istemiyor. Aksi gibi, tahsilini de tamamlamış, ülkesine dönüp, hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Ne yapsa? İmkanı olsa onu cebine koyacak, Türkiye’ye götürecek. “Yeri ve zamanı olmayabilir ama benim karım ve çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye’ye gelir misin?” diyor.

Çok heyecanlı. Olga ne cevap veriyor?

– Çığlık atıyor. “Çok isterim ama ne yazık ki imkansız!” diyor.

Neden? O da aşık değil miydi Ahmet Naci Bey’e?

– Evet ama Jack var!
Jack de kim?

– Olga Cynthia’nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası var. Annesi, babası da oyuncu. Babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçıyor. Olga’yı da anneannesine bırakıyor. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. İyisi mi onu evlendireyim diyor. Kader bu ya, harbe giden koca dönmüyor ve geride 16 yaşında hamile bir genç dul bırakıyor. Jack, Olga’nın minik oğlu…

Eeeee?
– Eeee’si, Ahmet Naci Bey, Olga’ya sıkı sıkı sarılıyor, “Hiç sorun değil” diyor, “Hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz… ” İşte, annemle babamın Türkiye’ye geliş hikayesi budur! Ve tabii üvey abim Jack’in…

YARISI YAVRUMUN YARISI, YARISI YILAN YAVRUSU

Bu aşk öyküsü, o yılların Türkiye’sinde nasıl karşılanıyor?

– İşgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Zor ve karışık zamanlar. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar. Bizimkiler Orient Express’le Sirkeci’ye geliyorlar. Vapura biniyorlar ve Üsküdar’a geçiyorlar. İngiliz annemin, nefesi kesiliyor İstanbul’un güzelliği karşısında. O Boğaz’a bakmaya kıyamıyor. Savaş da neymiş, o dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş. Onun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca’ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Dantela gibi saçakları olan beyaz bir köşk. İşte kabus, o köşkte başlıyor…

Neden?
– Çünkü babamın ailesi annemi istemiyor. “Bu gávur karıyı da nereden buldun getirdin?” diyor. Hatta Nedim Abim doğunca, babaannem, abimi “Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!” diye seviyor.

Anneniz bu zorluğu nasıl aşıyor? Bunalıma girmiyor mu?

– E biraz zor oluyor tabii. Ama her şeye göğüs geriyor. Hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa bile giriyor. Müslüman oluyor ve Nadide ismini alıyor. Londralı Olga Cynthia, oluyor Bandırmalı Nadide…

Pardon ama o nasıl oluyor, Bandırma nereden çıkıyor?

– Nüfus idaresindekiler, “Dini Müslüman, adı Nadide, bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazmışlardır, olsa olsa Bandırma’dı r” diyorlar.

Sonra ne oluyor?

– Babam Ahmet Naci Bey, Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç. Kim bilir memlekete daha ne faydaları dokunacaktı ama maalesef mümkün olamıyor.

Hayırdır şimdi ne oluyor?

– Yeni bir kanun çıkıyor: “Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz.” Bu kanun, bizim hayatımızın dönüm noktası oluyor, hayatımızın içine ediyor. Gerçi İsmet İnönü, babama şöyle pratik bir formül öneriyor: “Resmen boşan, ama birlikte yaşa.” Öyle yapan dışişleri mensupları var. Ama babam bunu, aşkı uğruna memleketini, ailesini terk eden karısına bir hakaret olarak algılıyor, “Hayır efendim” diyor, “Mesleğimden vazgeçerim ama karımdan vazgeçmem.” İstifa ediyor. Ivır zıvır işler yapmaya başlıyor, gazetelerde tercümanlık filan. Sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda iş buluyor. Ama esas olarak, mesleğinden olunca ba bamın hayatı kayıyor. Tabii bizim de…

Bunun sonuçları ne oluyor?
– Fakr-u zaruret. En son ben doğmuşum Çamlıca’daki köşkte. Ama bütün eşyalar zaten satılmış. Beni saracak bez yok, çarşaflar yırtılıyor filan. Sonra köşk de satıldı. Ben kendimi bildim bileli fakirdik. Ama ne yoksulluk. Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı kare geliyor gözümün önüne, bir evden bir başka eve taşınıyoruz, daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne sürücünün yanına oturur, arkaya da, soba boruları, tel dolaplar filan, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara’da ve İstanbul’da hep fakir semtlerde yaşadık. Aile nüfusu da artıyor. Annem güya Türk kadınlarını eleştiriyor, “Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!” diye. “Ama anne biz de 6 kardeşiz” diye hatırlattığımızda susup, duymazlığa geliyor.

Bu arada nasıl bir aileydi sizinki?

– İngiliz gávur ana, her daim sarhoş bir baba… Ama sevgi dolu bir aile. Fakirdik ama mutluyduk. Babam, içmediği zamanlarda inanılmaz iyi bir insandı. Müthiş bir centilmen. Evimiz dağınıktı, annem tertiple düzenle pek ilgilenmezdi. Zaten bütün bu sefaletimize rağmen, evde hep bir yardımcı vardı, nereden nasıl bulunurdu, onlara para ödenir miydi bilmiyorum. Hepsi de bizim evimizde yatarlardı. Ama ev, zaten yol geçen hanı gibiydi. Hastaneden çıkartılmış, 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzavatçı, Mösyö Dörö diye bir kaçak Fransız, Cok diye İskoç, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri… Garip bir aileydik. Etraftan tuhaf bakarlardı. Bir gün hiç unutmuyorum, yine kavga ettiler, babam hepimizi evden kovdu. Sarhoştu. Annem de topladı bizi, babamın arkadaşlarından birinin evine gittik. E orada kalacak halimiz yok ya, akşam geri döndük tabii. O da ne! Bütün komşular pencerede, ne oluyor diye bir baktık, babam var olan üç beş parça eşyamızı toplamış, kapının önüne yığmış. Komşular soruyor, ne oluyor diye . Evde badana var da diyoruz, babamızı korumaya çalışıyoruz. Bu arada baba aç kapıyı diyoruz, açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler ve tuzluklarla birlikte biz de bekliyoruz, kapının önünde….

Bütün bunlar sizi nasıl etkiledi?

– O kadar doğal geliyordu ki. Bizim ailede olur. Nasıl olsa, babamın sarhoşluğu geçer, kapıyı açar. Babam alkolik diye hiç utanmadım. Tuhaf bir şekilde normal kabullendim. Sarhoş-marhoş babamızdı, başımızın üzerinde yeri vardı.

Peki alkole karşı tepki duymadınız mı?

– Hayır hayır, içmekten hep keyif aldım. Ama ailemizde alkolizm sıkıntısı hiç eksik olmadı, Müşfik’te de vardı.

Babanızın bu kadar içmesinin sebebi neydi?

– Babam, aşkının bedelini çok ağır ödedi, kendini içkiye vurdu. Bir de tabii şu var: Güçlü biri değildi, zaafları vardı. İnsanın 6 çocuğu varken, bulduğu üç beş kuruşu içkiye harcaması normal bir şey değil. Ayıkken parayı kitaplardan birinin içine saklardı, sonra nereye koyduğunu unuturdu. Biz bulurduk, o parayla yemek yemek isterdik, üzerimize atlardı, boğuşurduk, parayı elimizden alır, sobaya atardı, bize kızdığı için. Bir başka sefer, yine onun elinden para kapmak istiyoruz, üzerine çıkıyoruz filan, annem bu sefer, “Sevgilimi, kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!” diye bize saldırıyor. Annem, hayatı boyunca Naci’sini korudu, bizden bile…

Babanızla ilişkiniz böyle kavgalı dövüşlü müydü?

– İçmediği zamanlar mükemmeldi. Dünyanın en iyi babasıydı. İnanılmaz şefkatli, bilgili, araştıran, yardım eden. Ve 6 ay içmediği zaman olurdu. Sıradışı bir alkolikti. Ama sonra bir başlardı, tut tutabilirsen. ..
Anneniz, “Böyle bir ortamda çocuk yetiştirilmez. Onları alıp gideceğim” demedi mi hiç?

– Asla. Bir gü n bile demedi. Hatta İngiliz Sefareti’nden birtakım adamlar geldi eve. Sivri burunlu ayakkabı giyen birtakım şık adamlar geldiler. Güya bizi kurtaracaklar. Bizi İngiltere’ye yollamak istediler, eğitimimizi İngiliz devleti üstlenecek, sosyal güvencemiz olacak… Annem, onları eve bile sokmadan gönderdi. Babamı görmelerini de engelledi, çünkü babam içeride sarhoş yatıyordu. “Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler.. .” dedi. Annem de babam da, her zaman aklını kullanan insanlar değildi. Ama bazen aklı kullanmamanın da bir güzelliği vardır. Babam, annemi boşayabilirdi. O yapmadı, bunu gurur meselesi haline getirdi, kendince annemi onore etti. Annem de ona, İngiliz hükümetine sırt çevirerek karşılık verdi.

Peki bu kadar zor durumda olan bir aile, nasıl ayakta kalabildi?

– Bir tek cevabı var: Aşk.

EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM

Rockefeller bursuyla Amerika’ya gidecektim. Gitmeden önceki akşam, babamla kavga ettik. İçkisi yüzünden. “Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba” dedim. Acayip sinirlendi. “Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah” dedi. Bu sözler kıymık gibi battı yüreğime. Kavgalı ayrıldık. Ama sonra güzel bir mektup yazdı: “Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti. Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi: Neylesem bu benim iç kavgalarımla/ Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla/ Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi/ Neylesem bu yüz karam, bu utancımla…” Ne yazık ki canım babam, bu mektubu yazdıktan sonra öldü. Çok gençti, 61 yaşında. Yanında olamadığım i çin çok pişmanlık duydum.

Anneniz peki?

– Zatürree gibi bir şey oldu, iyileşti. Tekrar yatağa düştü, hastaneye kaldırdık. O gün oyunum vardı. Gece geldim hastaneye, “Anneniz iyi” dediler, yanında kalmak istedim, ama ertesi gün de iki oyunum vardı, tiyatrodan arkadaşlarım “İyiymiş, hadi gidelim” dediler. Uydum onlara, sabah 4’te telefon çaldı. “Annenizi kaybettik” dediler. Çok fena oldum. Ne annemin ne babamın ölümüne yetişebildim.

Bakınca geriye, takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum

Ailenizin lisanı neydi? İngilizce mi konuşulurdu, Türkçe mi?

– Genellikle Türkçe. Ama araya İngilizce girerdi. Ve annemin kendince İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir dili vardı. Asla gözlük dedirtemezdiniz, gözlükler derdi; pantolon da demezdi, pantolonlar ve zeytins. Türkçe’yi de çok güzel bir a ksanla konuşurdu. Zaman zaman da sen ve sizi karıştırırdı, “Sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz!”

Bunca gürültünün arasında nasıl okudunuz?

– Ortaokuldayken her sene ikmale kaldım. Geride durmayı tercih eden bir çocuktum. Konservatuvara girdikten sonra açıldım, parlak bir öğrenci oldum. Ablam Güner’in çok güzel sesi vardı, konservatuvara girmek istedi, bırakmadılar onu. Ben girebildim, babam annemden gizli kaydettirdi.

Anne niye izin vermiyor?

– Orada okuyan kızlara orospu dendiğini duyuyor. “Ben çocuklarıma orospu dedirtmem!” diyor. Bazı konularda çok tutucuydu. Şükran’la gizli evlendim ben.

Neden?

– “Bir defa denedin yapamadın. Yeter artık işte!” dedi.

İtişip kakışır mıydınız hep böyle?

– En az anlaştığı çocuğu bendim ama ölünceye kada r benimle yaşadı. Bazen onu sinir etmek için, “Senin bir sürü çocuğun daha var. Niye onların yanına gitmiyorsun? ” derdim. “Onları seviyorum ama sana güveniyorum” derdi.

En çok hangi çocuğunu severdi?

– Ablam Güner’i. Sonra da en küçük bebeği Müşfik’i. Güner, raşitikti. Cumhuriyetin birinci yılında 29 Ekim’de annemi Ankara’da hastaneye kaldırmışlar. Ve babama sormuşlar “Anneyi mi kurtaralım çocuğu mu?” Anneyi, demiş babam. Karnını yarmışlar ve Güner’i çıkarıp bir faraşın üzerine koymuşlar. Annem de hep anlatır, Tanrım koru o küçük bebeği diye nasıl dua ettiğini. Ama faraşta yaşamış ablam. Ona çok zaafı vardı. Güner’i bir gün yatağa yatırdılar, çikolatalar, şekerler, çekirdekler filan. Güner de böyle yatıyor. Sonradan öğrendim ki, Güner regl olmuş, annem ona bir kutlama yapıyor. Ben de o günü bekliyorum, ben de yatağa yatacağım, çikolatalar, şekerler. O gün geldi, ben tuvaletten bağırıyorum, “Anneeeee geeeeeel” Kapı da kilitli. “Geldim aç kapıyı” dedi. Heyecan içinde açtım, beni de kutlayacak diye. Bir tokat. “Bir daha kapını kilitleme!” diye. Şimdi bakınca geriye, heyecanla takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.

Kardeşlerden kaç tanesi hayatta?

– Dört tanesi. Ablam Güner, ben, Müşfik ve Mahmut.

Peki Jack abiniz?

– O 14 yaşındayken Türkiye’yi terk ediyor. Annem sonra onun izini Güney Afrika’da buluyor. Geri geliyor. Sonra eşi ve çocuklarıyla bizi hep ziyaret etti. Ama o da artık hayatta değil.

Yaşlandıkça annenize mi benzediniz?

– Evet, hem de nasıl! Görünüşüm benziyor bir defa. Ve başka bir dolu şeyim. Günden güne daha da çok ona benziyorum. Ben boş ev severim, ıvır zıvır sevmem. Fakat son zamanlarda, evimde birtakım ıvırlar zıvırlar fark etmeye başladım. Aynen annem gibi, bir dolu şeyi oraya buraya koyuyorum. Ben de bu duruma şaşırıyorum. Hepimiz özümüze dönüyoruz, aslımıza rücu ediyoruz. Bir de tabii, annemin yaşama inanılmaz bir bağlılığı vardı. “Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim” derdi. Ben de öyle diyorum…

KIZIM LEYLA

Kızınız Leyla şu anda nerede?

– Kenya’da. Leyla, Cambridge’de iki fakülte bitirdi, hariciyeci oldu. Sonra evlendi. Kocası da hariciyeciydi. Aynı yerlere göndermiyorlardı , istifa etti, Büyükelçi karısı şu anda. Fakat merkeze geldikçe, Bilkent Üniversitesi’ nde ders veriyor. Yarın Türkiye’ye geliyor. Bir ameliyat geçirecek. Kanser de. İyi olacak inşallah (Ağlamaya başlıyor…)


YILDIZ KENTER SANAT VE TİYATRO ÜZERİNE ŞÖYLE DER;

“Ne yazık ki Türkiye’de popülizm sanatsallığın önüne geçmiş durumda bir ranttır çıkardılar ortaya. Para ve rant kaliteyi, seviyeyi ve her şeyi yavaş yavaş bir girdabın içine doğru çekiyor. Düşündürmesi gereken bir oyun seyirciye zor gelebiliyor. Seyirci artık “düşünmek istemiyor”.

Düşünmek çok eğlenceli bir iştir. İnsan düşünerek dinlendir. İnsanlar sadece herhangi bir şeye göbekten kahkaha atarak gülmek istiyorlar. Evet gülmek çok güzel bir şey ama gülmek de çok “ciddi” bir iştir. Bir insanı güldürebilmek çok ciddi bir iştir. Böyle kaşını gözünü oynatarak, yüzünü çeşitli şekillere sokarak güldürmekten bahsetmiyorum. Buna da gülen var ama gülmek “düşünmektir”.

Merak ediyorum, Türkiye’de neden Bernard Shaw oynanmaz? Oynanmaz çünkü başka türlü bir espri anlayışı var. Çünkü üzerinde düşünmek lazım. Artık Türkiye’de gülmece yapmak demek, altı çok çizilecek, çok belli edilecek, bakın bu komiktir gülün demektir. İngiltere’de de şu anda maalesef öyle.

Popülizm şu anda bütün dünyada ve bütün televizyonlarda hakim. Özellikle Amerika’ya baktığınızda bütün televizyonlarda, her yerde bir cıvıklık var. Sanat anlayışında bir çöküş var. Kalabalıktan mı oluyor diye düşünüyorum. Toplumlar, kalite ve seviyeyi kaldırmaz hale geldiler.”

Posted in HAYATIN İÇİNDEN, KÜLTÜR - EĞİTİM - ÇAĞDAŞLIK, Sanat Edebiyat ve Kultur | Leave a comment

HATIRLATMAK VE BİLMEYENLERE ÖĞRETMEK; Dünyada Tek ve İlk evrensel kutlama: “Atatürk Yılı” Atatürk UNESCO tarafından Dünyada 100 yılın devlet adamı seçilmiştir  * Bağnazlık, gericilik, yobazlık, aydınlanmaya, çağdaşlığa, bilime, laikliğe karşıdır. Atatürk ise bu değerlerin aydınlanma devrimleriyle Türkiye’deki uygulayıcısıdır. Toplumları ileri taşıyacak olan bu değerlere karşı olan yobazlar bu nedenle ATATÜRK’e ve DEVRİMLERİNE düşmandır

Dünyada Tek ve İlk evrensel kutlama: “Atatürk Yılı” Atatürk UNESCO tarafından Dünyada 100 yılın devlet adamı seçilmiştir 

UNESCO 1981 yılında, 100. Doğum Yıldönümü nedeniyle Atatürk’ü “Ulusal Mücadele ve Çağdaşlaşma Lideri” olarak evrensel niteliklerini ortaya koymuştu. Bu karar doğrultusunda, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı bütün dünyada, “1981 Atatürk Yılı” olarak kutlanmıştı.

Bu uygulama, dünyada ilk ve tektir. 27 Kasım 1978 Tarihli UNESCO Genel Kurulu kararında aynen şunlar yazıyordu: “UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümü’nde, 1981 yılında anılmasını kararlaştırmıştır.

Alınan kararda “Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” denmektedir.


Konu gündeme geldiğinde İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:

“Dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” sözlerinden sonra, Rus delegesi ayağa kalkarak 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;

”Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız”

Sonra ne mi olur?
UNESCO tarihinde ilk gerçekleşir hiç karşı ve çekimser oy olmadan 152 ülke şu metne hep birlikte imza atar;

İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve şunları söyler; ”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” .

Alınan Kararda Şunlar Yazmaktadır:

“ Atatürk ululararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir inkilapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayırımı göstermeyen, eşi olmayan devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu”


ATATÜRK VE DİN

1- Ben asla dine karşı olmadım, dine aykırı hiçbir şey yapmadım. Aksine, ona gerekli değeri verdim; onu vicdanlardaki kutsal yerine yükselttim.

2-Ben İslamî alanda da vukuf sahibiydim, İslam tarihini çok iyi bilirim. Kur’an’ı da bilirim, dinimizi de… Müslümanlığı çok dikkatle inceledim, Hazreti Peygamber’in hayatını okudum. Dört ciltlik tarih hazırlanırken, Dört Halife dönemini ben yazdım. Benim bu yönüm dinci ve inkârcı yobazlar tarafından hep gizlenmiştir. Evet, doğru, bir ibadet Müslümanı değildim; ancak bir Cihat Müslümanı idim.Gerçek Müslümanlara Saygı Duydum, Onlardan da Saygı Gördüm, Destek Gördüm

3-Gerçek din adamlarına hep saygı duydum, onlarda da saygı uyandırdım. Dine ve dindarlara yaşamımın hiçbir anında saygısızlık etmedim. Milli Mücadele’mizde dinden, din adamlarından büyük destek gördüm. Kurtuluş Savaşı’nın alnı secdeli Müslümanları beni “İslam’ın Kurtarıcısı” olarak anıyorlardı. “İslam’ın halaskâr gazisi” unvanını vermişlerdi bana.

4- Dinde reform yapmak idi istediğim. Bu çerçevede İslam’da yenileşmeyi, yeniden yapılanmayı gerçekleştirdim. Hurafe dinciliğini yıktım. Hurafenin yerine neyin konması gerektiğini belirledim. Gerçek dinin ilk adımlarını attım.

5– İslam toplumunu nakilcilikten akılcılığa yönelttim; çağdaşlaşma yolunda ilk adımları atmasını sağladım. Dini hurafelerden, Arap-Acem kültüründen arındırmak, dincilerin, toplumu ve devleti yönlendirmesini önlemek istedim. İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak kullanılmasına karşı çıktım. Müslüman yurttaş ile Tanrı arasındaki aracıyı kaldırmak istedim.

6- “Raiyyeleşme”yi, yani sürüleşmeyi kaldırdım; bundan beslenenlerin saltanatına son verdim. Halkımı millete dönüştürdüm. Yaptığım devrimlerle gerçek İslam’ın özlemini, Hz. Muhammed’in özlemini gerçekleştirdim.

7-Ben dini Kur’an yapmak istedim, Kur’an’ı da din!… Türk insanı, Kur’an’ı kendi diliyle okusun, kendi diliyle anlasın istedim. Dini, kaynağı olan Kur’an’a teslim etmek, Kur’an’ın herkesin bildiği dilde okunmasını sağlamak için kararlar aldırdım, icraatlar yaptırdım.

8-İlk Türkçe hutbeyi veren ve bu geleneği Anadolu’da yerleştiren benim. İlk kez Kur’an’ı Türkçe’ye çevirten ve şiir olarak çevrilmesi için çaba gösteren benim, ezanın Türkçeleştirilmesini sağlayan da… Elmalı’ya, tefsirini yaptırdım. Elmalı tefsiri nasıl bakıyorsa, öyle baktım dine. Ardından, ikinci büyük adımı attım. 12 ciltlik Buhari tercüme ve şerhini yaptırdım.

9-1924’de dinle devlet işlerini birbirinden ayırdım. Dini vicdanlardaki yüksek yerine oturtmaktı amacım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurdurdum; din ve mezheplerle ilgili ibadet ve yönetim işlerini düzenlesin diye, imanla ilgili fıkıh kurallarını soracak olan Müslüman yurttaşlara bilgi versin diye… Bir görevi de Laikliği korumaktı.

10-Yüzyıllardır süregelen Alevi-Sünni çatışması benim Laiklik ilkemle önlendi.


Atatürk sadece dostlarından değil savaştığı tüm düşmanlarından saygı görmüştür. Düşmanından saygı görmek her kula nasip olmaz . Devlet adamlığı ise dünyanın birçok ülkesinde örnek alınmış ve alınmaktadır .Atatürk düşmanlarına söylenecek çok söz vardır. Bakınız Dünyanın her yerinden Atatürk’ü tanımlayan sözler nelerdir ;

Dünya sahnesinden tarihin en dikkat çekici adamlarından biri geçti. – Chicago Tribune Gazetesi, ABD Savaş sonrası döneminin en yetenekli liderlerinden biri. – New York Times

İnsanı teslim alıcı fevkalade önderlik kuvveti vardır. O, tetiktir, hazır cevaptır, dikkati çekecek kadar zekidir. -Gladys Baker, ABD’li gazeteci

O, kişisel kazanç ve ün peşinde koşan basit bir diktatör değil, gelecek kuşaklar için sağlam temeller atmağa uğraşan bir kahramandı. – Prof. Walter L. Wriht, Almanya

Atatürk Türkiye’yi tek düşmanı kalmaksızın bırakmıştır. Bu zamanımızın hiçbir devlet şefinin başaramadığıdır. – Völkischer Beobachter Gazetesi, Almanya

Türk halkı büyük oğlunu kaybetti. Atatürk, bir milletin kader anında verdiği emirle halkının kaderini değiştiren insanlara aittir. – Völkischer Beobachter Gazetesi, Almanya

Türk halkı, Mustafa Kemal’in ölümüyle, bugün sahip olduğu her şeye minnettar olduğu adamı kaybetti. Anadolu’nun millî bilincinden ve merkezinden doğan yeni dinamik devlet ve “Boğazın hasta adamının” yerine içeride ve dışarıda istikrar kazanmış olan cumhuriyet onun eseridir. O, her yönüyle yeni bir Türkiye ortaya çıkardı. – Frankfurter Zeitung Gazetesi, Almanya

Boğazdaki hasta adam yerine, sağlıklı ve güçlü bir adamın doğması, Kemal Atatürk’ün büyük bir eseridir. O, Türkiye’yi yeniledi, sınırları küçültmekle yeni devlete ve hedeflere istikrar ve kuvvet verdi. Kemalist Türkiye bir güç faktörü oldu, Atatürk’ün zeki ve realist dış politikası, Türkiye’yi saygılı bir devlet yaptı. Aynı zamanda Kemal, ülkesinin soyutlanmasına engel olduğu gibi, paktlardan doğabilecek tehlikeleri birer birer aştı. O, bütün imkanların gerçekçi politikalarından faydalandı ve ülkesine yarar sağladı. – Rheinisch-Westfälische Zeitung Gazetesi, Almanya

Almanya, Atatürk’ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda, tarihi eseri, özgürlüğü seven bütün milletler için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir. – Berlin, Alman Ajansı

Mustafa Kemal; bir millet, bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini ispat eden adamdır. – Adolf Hitler, Almanya Devlet Başkanı

Türkiye Büyük Meclisi’ne ve Türk halkına, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkanı Atatürk’ün ölümü üzerine en derin üzüntülerimi bildiriyorum. Büyük bir asker, dahi devlet adamı ve tarihi bir şahsiyet kayboldu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile nesilden nesile devam edecek büyük bir anıt oluşturdu. – Adolf Hitler, Almanya Devlet Başkanı

Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk’ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar. – Herbert Melzig, Alman tarihçi

O, kendi milleti ve beşeriyet âlemi için beslediği muhabbetle, bir dâhinin neler yarattığına dair, cihana fevkalade heyecanlı bir sahne seyrettirmektedir.- Herbert Melzig, Alman tarihçi

Çelik gibi azim ve gayreti, uzağı gören akıl ve hikmetle birleşmiş olan bu gerçek halk önderi ve devlet adamı; Anadolu dağlarının en uzak ve ıssız köşesindeki köylere bile başka bir ruh aşılamıştır. – Illustrierte Dergisi, Almanya

Eski Osmanlı imparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken, milli bir Türk Devleti’nin kuruluşu, bu çağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur. Atatürk’ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur. – Prof. Maurice Beaumont, Fransa

İnsanlığın bütün belirtileri O’nda kendini hemen gösteriyor. – Noelle Gazetesi, Fransa

Çok büyük bir adamdı. Bir siyasi dahiydi. – Excelsior Gazetesi, Fransa

Dünyanın, çağdaş, en büyük kişilerinden biri. – Le Jour-Echo de Paris Gazetesi, Fransa

Atatürk’un yurt kurtarıcı olduğunu, milletlerin en vefalısı olan Türkler asla unutmayacaklardır. – Noell Roger Gazetesi, Fransa

Karşımdaki bu büyük adamda, keşfettiğim bu büyük meçhulde maharet ve karakter o kadar iyi işlenmişti ki, sözlerinde hiçbir şüphe aranamazdı. – Claude Farrère, Fransız Yazar

Asırları aşan adam! – Paris basını, Fransa

Bugünün Türkleri, yüzyıllar önce Avrupa’yı titreten canlı millet durumuna erişmiştir. Ve bu akşam O büyük ölünün başında bekleyen Türkiye, güçlü ve dipdiri Türkiye’dir. – Pierre Dominique, Fransız gazeteci

Akıllı ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirdiği eseri halkların tarihinde izlerini bırakacaktır.-Albert Lebrun, Fransız Cumhurbaşkanı

Mevcut rütbelerin hepsini kaldırdığı bir memlekette, bu adam, bütün rütbeleri, kazanmıştır. O memlekete, bulabilecek en şerefli isim O’na verilmiştir. -Mercel Sauvage, Fransız gazeteci

Bu, insanlığa denenmiş bir felsefe örneği olarak sunulabilir. Atatürk yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı. – Gerard Tongas, Fransız yazar

Atatürk öldü. Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı. Artık evrende barışı kimse garanti edemez. Nitekim Avrupalı devlet adamları; O’nun 1930’da yaptığı uyarı ve tavsiyeleri dinlememiş ve dünyayı 1939 yılında ikinci büyük savaş felaketinin içine sürüklemişlerdir.-Sanerwin Gazetesi, Fransa

Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O’nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum. (Yeni Türk Devleti ile Ankara Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle; “Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı” diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap.) Briand, Fransa Başbakanı, 1921.

Denilebilir ki onsuz, İslam âlemi yolunu bulabilmek için elli yıl daha bekleyecekti.- Berthe Georges Gaulis, Fransa

O, yüce bir dağa benzer. Eteğinde yaşayanlar bu yüceliği fark edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için, O’na çok uzaklardan bakmak gerekir.- Claude Farrère, Fransız yazar

Sırasıyla ihtilalci ve asi, sonradan muzaffer bir kumandan olan “Türklerin babası” Yeni Türkiye’yi yarattı, sultanları kovdu, kadınlara hürriyet verdi, fesi kaldırdı, ülkesinde radikal bir inkılâp yaptı. – Soir Gazetesi, Paris, Fransa

Türkiye’yi yaratan, tarihimizin bu en Büyük Adamını başımı en derin hürmetle eğerek selamlarım. – Prof. Morrf, İsviçre

Yalnız bir asker değil, aynı zamanda yüzyılımızın bir daha göremeyeceği bir dahi idi. – Prof. Sekretan, İsviçre

Hayatının sonuna kadar milletinin mutlak güveni ile kurduğu devletin başında muzaffer kumandanının kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir. – C. C. Sforza, İtalya

Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz seziş ile hasımlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti, üç yılda memleketine yalnız askeri değil, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı. – F. Perrone Di San Martino, Yazar

Atatürk’ün ölümü ile Yakın Doğu’nun gelişmesine birinci derecede etken olan son derece kuvvetli bir şahsiyet kaybolmuştur. – Tribuna Gazetesi, İtalya

Şaşırtıcı ve çekici bir kişi. Asker olarak büyük, fakat devlet adamı olarak daha büyük – Japon Times

Yüzyıldan beri Küçük Asya’nın çıkardığı en büyük lider. – The Japan Chronicle

Büyük adamlar, kuşaklarının başındadır. Türk milletinin başındaki büyük ve dahi Atatürk, politika ve savaş alanlarında yılmayan büyük ve yurtsever bir insandı. – Kerama, Lübnan Başbakanı, 10 Kasım 1963

Kelimenin tam anlamıyla bir yapıcı ve yaratıcı olan Atatürk, dünya haritasında memleketine yepyeni bir sınır çizmiştir… – Loryan Gazetesi, Lübnan, 1938

Atatürk, dünyanın çok nadir yetiştirdiği dâhilerdendir. O, bütün bir tarihin seyrini değiştirmiştir. – Ennehar Gazetesi, Lübnan, 1938

Yüzyılımızda, “olmayacak hiçbir şey yoktur” şeklindeki tarihi gerçeği ispatlayan ilk adam olmuştur. – Esti Ujsag, Macaristan

Dünya, bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile yoksul düşmüştür. – Pester Lioyd Gazetesi, Macaristan

“Sizlere şunu söylemek isterim ki, Mustafa Kemal’e katip olmak isterim. Sebebi de onun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirlerinden beslenmek dileğinde oluşumdandır. Böylece yeniden üniversite bitirmiş olacağım”. -Fransız Başbakanı: Edoward Herriot

“Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede, bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir. Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamı ile BÜYÜK ADAM niteliğine hak kazanmıştır. Bundan dolayı Türkiye övünebilir”.-Yunan Başbakanı: Eleftherios Venizelos

“Atatürk, asker devlet adamı olarak çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiyenin dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza o, Türk’lere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendisine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir”.-ABD General Mc Artur

“Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. Yüzyılda dünya savaşından önce yetişen enbüyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir devrimci olmuştur”. -İsrail Başbakanı: Ben Gurion

“Kemal Atatürk yalnız yeni Türkiyenin sembolü değil, aynı zamanda çağımızın en ilgi çekici şahsiyetlerden biridir. Çalışkan, güçlü ve özgür Avrupanın diğer ülkeleri ile işbirliğine sağlam şekilde bağlı olan Türkiye, bugünde onun izinde yürümektedir”. İtalya Başbakanı: Giovanni Leone

“Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye’nin doğması, yeni Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk’ün ve Türk halkının işidir. Şüphesiz ki Türkiye’de giriştiği derin ve geniş devrimler kadar, bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur”. – ABD Başkanı: John F. Kennedy

“Bana, bütün Avrupada bir devlet adamı daha gösterin ki, Dünya savaşı sonunda Gazi Kemal ölçüsünde ileriyi gören bir siyasi olgunluk örneği vermiş olsun”. – Eski ABD elçisi: General Charles H. Sherrill

“Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine, onun fikrince bütün Avrupa’nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupanın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi”. -ABD Başkanı: Franklin D. Roosevelt

“Çanakkale savaşında Mustafa Kemal’in bulunduğu bölge yoğun topçu ateşi altında kalmasına rağmen, O’na bir şey olmamıştır. Hatta Mustafa Kemal bizlere nispet olsun diye gözümüzün önünde siperler arasında dolaşmakta ve sigarasını içmektedir. Bu yüzden askerleri O’na bir isim takmışlardır: Efsunlu Mustafa Kemal”. – İngiliz İstihbarat Subayı: H.G. Armstrong

“Bir insanın değerinin ölçüsü, kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna, düşmanına kabul ettirebilmesidir. İşte Atatürk bu yüceliğe erişmiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiyeyi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasına katılmıştır”. -İngiliz Romancı: Somerset Mangham

“Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu ve karşımıza çıktı”.İngiltere Başbakanı: D. Loyd George

“Atatürkün dünyanın gidişi hakkındaki görüşleri, insanı ürkütecek kadar doğru çıkmıştır”.- Times Gazetesi

“Kemalizm, yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı”. – Fransız Yazar: Gerard Tongas

“Atatürk modern Türkiyenin kurucusu ve ulusunun reformcusudur. Onun güçlü önderliği sayesinde, ortaçağı yaşayan şarklı Osmanlı İmparatorluğunun zihniyeti yıkıldı ve diğer uluslar safında, uygarlıkça ileri, yapıcı bir seviyeye erişen ve durumunu devam ettirebilen modern gelişmiş laik bir Cumhuriyet kuruldu”. – Encylopaedia Britannica

Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

KKTC, bizlere torunlarımızın emaneti

YAZAR: Ahmet GÖKSAN / 17 Kasım 2019 Pazar


“Hükümetten, dünya sulhu ve insanlığın emniyeti bakımından köklü tedbirlerin alınmasını birçok defalar rica ettik. Fakat ne yazık ki beklediğimiz ve özlediğimiz garantilerden çok uzak bulunuyoruz.” 1958 Dr. Fazıl KÜÇÜK

Kıbrıs Adası’nın Osmanlı yönetimi tarafından İngiltere’ye 1878 yılında kiralanmasından sonra olaylar saman alevi gibi parlamasına karşın için için yanmaya devam ediyor. Adada iki ulusun uzantıları olan Türklerle Rumların yaşadıkları biliniyor. Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan en küçük bir olumsuzluktan Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle Rumların etkilendiği biliniyor. Bir de buna İngiliz yönetiminin yanlı tutumunun da eklenmesi ile Türk’ler için adada zorluklar yaşanmasının nedeni oluyor.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Savaş, İngiltere’nin sömürgelerini terk ederek kendi kabuğuna sığınması ile sonuçlanıyordu. Yaşanan ayrılıktan sonra terk edilen ülkelerde iç çatışmaların yaşanmasına da zemin hazırlamış oluyordu. Kıbrıs’ın da bundan etkilenmesi sonrasında Ortodoks Kilisesinin destekleri ile EOKA terör örgütünün kurulmasına karşın Türklerin de en azından savunma örgütü kurmaları kaçınılmazdı.

EMPERYALİZMİN KORKUSU 

Kıbrıs Türkleri de 1 Ağustos 1958 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdular. Bir başka gerginlik ise adada kurulmuş olan komünist AKEL Partisi’nin varlığı idi. Emperyal güçler için Doğu Akdeniz’de ikinci bir KÜBA’nın kurulması endişeleri vardı. Bu nedenle EOKA’yı da bu amaçla kullanmaya başladılar.

Türkler sürekli olarak saldıran taraf değil, savunmada olan taraf idi. Yaşanan saldırılar sonrasında çok sayıda Türk yaşamını yitirirken diğerleri de yaşamakta oldukları bölgeleri terk etmek durumunda kaldılar. Bu konuya ilişkin olarak BM görevlisi diplomat Mr. A. Ortega’nın, Mayıs ve Haziran 1964 döneminde hazırladığı ve ismi ile anılan raporda, Rumların saldırıları ayrıntıları ile yer alıyor. Buna karşın rapora ilişkin herhangi bir işlemin yapılmadığını kaydetmek istiyoruz.

Yunanistan’daki Albaylar Cuntası Makarios ile uyuşmazlık yaşıyordu. Bunun sonucu olarak 15 Temmuz 1974 tarihinde darbe sonrasında adı geçen kişi BM Güvenlik Konseyi’nde 19 Temmuz 1974’te konuşurken “Kıbrıs’ın Yunan ordusu tarafından işgal edildiğini, Türk’lerin de can güvenliklerinin olmadığını bu nedenle garantici ülkelerin müdahale etmelerini” istiyordu. Aynı kişi, kısa süre sonra Türk ordusunu işgalci olarak suçlamaktan da geri durmuyordu.

Son dönemde sıklıkla gündeme taşınan garantilerle tek yanlı müdahale hakkına ilişkin tartışmalarına da değinmek istiyoruz. 19 Şubat 1959 tarihinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığının sağlıklı bir yapı içinde devam etmesini sağlamak için Türkiye, İngiltere ve Yunanistan garantici ülkeler oluyorlardı. Ada’da konuşlu bulunan ve adanın yüzde 13 toprağına sahip olan iki adet İngiliz üssü de Garanti ve İttifak antlaşması içinde yer alıyor.

ATATÜRK’ÜN UYARISI

Garantici ülkelerin adada bozulan düzenin yeniden kurulmasından yana tavır almaları adı geçen antlaşmada yer alıyor. Bu nedenle adı geçen antlaşmanın değiştirilmesi konusunda son dönemde sıklıkla yapılan tartışmalara taraf olan İngiltere’nin de onay vermesini gerektiriyor.

Komünist AKEL Partisi sıklıkla bu üslerin kapatılması veya kira ödenmesi konusunu gündeme taşıyor. Böyle bir isteğe adadaki İngiliz Yüksek Komiseri Bay Stephan Lillie, “kuruluş antlaşmasını okuması gereken insanlar var” diye yanıtlıyordu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 36. yılına geldiğimiz bugünlerde Berlin’de yeni bir müzakere süreci başlatılmak isteniyor. Bugüne değin konuşulmayan hiçbir şeyi kalmamış olan uyuşmazlığın “neyini tartışacağız” gerçekten meraka değer doğrusu. Görüşülecek yeni diye sunulan Referans Belgesi, 50 yılı aşkın süredir konuşulan konulardır. Bunların yeni diye sunuluyor olması anlaşılır olmanın da ötesindedir. Yapılacak olan müzakerelerden sonuç beklenmesi Godot’yu beklemeye koşut bir davranıştan öteye geçemeyecektir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 36. yılına ulaşmış bunuyoruz. Torunlarımızdan emanet aldığımız Cumhuriyetimizle Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza dek yaşatarak torunlarımızdan kendi torunlarına teslim etmelerini isteyeceğiz. Bu nedenle yapmakta olduğumuz mücadelemize kararlılıkla devam edeceğimizin de bilinmesini istiyoruz.

Yüce Atatürk’ün “Bu adaya dikkat ediniz” söylemine sıkı sıkıya bağlı olarak yolumuza devam etmemiz gerekiyor mu ne…


Posted in KIBRIS | Leave a comment

Bin başlı canavar: Kapitalizm * Canavar, dünyanın bütün madenlerini, bütün sularını, bütün ağaçlarını, bütün çocuklarını yutmak için gece gündüz faaliyette, durmuyor. Sürekli aç! Ve elinde silahlar, gazeteler, kitaplar var.

isilozgenturk@gmail.com / 17 Kasım 2019 Pazar

Bin başlı canavar: Kapitalizm

Mao’nun şu sözünü sık sık anımsarım: “Kapitalizm kâğıttan bir kaplandır.” Ne yazık ki, yaşadıklarımız kapitalizmin bin başlı bir canavar olduğunu bizlere her gün öğretiyor. Kâğıttan bir kaplan yok karşımızda, kendi amaçları için ülkeler yıkan, binlerce insanı ölüme sürükleyen, insan kanıyla, çocuk kanıyla beslenen bir canavar var. Canavar, dünyanın bütün madenlerini, bütün sularını, bütün ağaçlarını, bütün çocuklarını yutmak için gece gündüz faaliyette, durmuyor. Sürekli aç! Ve elinde silahlar, gazeteler, kitaplar var. Her ülkede satın aldığı vatan hainleri var! Onları iyi besliyor, canavar öldüğünde ya da kollarından birini yitirdiğinde deliriyor. Daha vahşi, daha gaddar oluyor. Canavar 400 çokuluslu şirketin logosunu taşıyor. Ülkelere ölüm, o logolu şirketler aracılığıyla geliyor.

Canavar iki yeri asla terk etmiyor: Bir Ortadoğu’yu bir de Latin Amerika’yı. 2006 yılında Bovilya’ya gitmiştim, Che’yi ihbar eden köylülerin, daha sonra Che’yi bir aziz olarak kabul ettikleri Bolivya’ya. İlk kez bir Kızılderili Bolivya’yı Evo Morales başkanlık seçimine katılmıştı. Otobüsle yaptığımız uzun yollar boyunca Kızılderili rehberimiz heyecan içindeydi. Nihayet onlardan biri iktidarı ele geçirecekti. Ve o gün  Eva Morales’in başkanlığı kazandığı gün, otobüsten inip hep birlikte Çav Bella şarkısını söylemiştik. Şili’de de seçim vardı, ilk kez bir kadın hem de sosyalist (Michelle Bachelet) seçimi kazanmıştı. Latin Amerika’nın çok uzun zamandır beklediği mutlu günlerdi.

Dört kez başkan seçilen Evo Morales neler yapmıştı? Altın, lityum, kalay ve doğalgaz kaynaklarını logolu şirketlerin ellerinden alıp devletleştirmişti. Amerika sert bir şekilde Evo Morales’i uyarmış, kokainin ana maddesi olan coco bitkisinin ülkede yasaklanmasını istemişti. Morales buna gülmüş, “Sen önce ülkendeki kokain laboratuvarlarını kapa” demişti. Bunları yazarken gene Amerika’nın o zamanki başbakanına verdiği emir aklıma geliyor. “Afyon ekimini yasakla!” Rahmetli Ecevit dinlememişti, sonu Allende gibi oldu. Allende gibi kurşunlanarak ölmemişti ama ölümü benim için hâlâ bir sorudur.

Morales, Latin Amerika’da bağımsızlık savaşlarını başlatan Simon Bolivar’ın bir sözünü bütün resmi dairelere astırmıştı: “Miras değil alınteri.

Bugünlerde dördüncü kez başkan seçilen Morales istifaya zorlandı ve Amerikancı bir darbeyle uzaklaştırıldı. Yerli halk isyanlarda! Latin Amerika ülkeleri Amerikancı darbelere alışıktır, savuşturmaya da!

Bunları yazarken kendi ülkemi düşündüm. Jeopolitik açıdan öyle bir yerdeyiz ki, logolu şirketlerin bizim ülkeyi kendi haline bırakması mümkün değil, üstelik tıpkı Bolivya gibi ülkemiz de maden açısından çok zengin, artık uydudan çekilen fotoğraflar var, ülkenin batıdan doğuya tüm yeraltı, kolayca çıkarılacak altın madeniyle döşeli. Doğu’da bor, gene batıda trilyum, bunlar gelişmekte olan uzay teknolojisi için vazgeçilemez madenler. Ayrıca Türkiye hâlâ kirlenmemiş toprak ve su zengini. Canavarın gözü kulağı bizde. Ama artık Türkiye’de darbe yaparak işe koyulmanın gereksiz olduğunu düşünüyor. Çünkü haini çok olan bir ülke bulduğu için canavar pek bir keyifli. Ayrıca üç darbeyle demokrasinin ana damarlarını kopardığı için canavar, ülkemizde rahat rahat işini görüyor. Sadece halkın biraz daha cahilleşip, biraz daha dindar olması, biraz daha tüketim arsızı olması gerekiyor. Bunu da satın aldıklarıyla çok başarılı bir biçimde yapıyorlar. Sözün kısası, kapitalizm tıpkı Latin Amerika gibi bizi de bırakmayacak! Peki, hepimiz bunları biliyoruz da, ne öneriyoruz? Vallahi benim haddime düşmez ama ben başından beri tüketim boykotundan yanayım. Ayrıca her din fetvasına karşı küçük küçük eylemler düşünüyorum. Örneğin RTÜK, fetva alıp dondurma reklamlarını yasaklayacakmış, çünkü genel ahlakı bozuyormuş öyle mi, öyleyse yüz kadın birleşelim dondurma yalaya yalaya caddelerde dolaşalım. Bakalım genel ahlak ne olacak?

Sırada ekonomiyle ilgili kötü söz söyleyenlerin terörist olarak damgalanması var. Bir günlüğüne tüm sosyal medya, sadece ve sadece işsizlikten, bir başka gün filenin kaç liraya dolduğundan söz etsin. Yani hepimizi içeri alsınlar! Görelim. Bir de millet siyanürle kendini öldürürken, bir buçuk yıla yakın kızı Rabia Naz’ın katilini arayan, deli denilerek akıl hastanesine kapatılmak istenen, sürekli gözaltına alınan babasına ve kırk günlük bebesiyle bu mücadeleye katılan annesine sahip çıkalım. Şu siyah Doblo kimin?

 

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Ekonomi, KAPİTALİZM - LİBERALİZM | Leave a comment

Bir yıldız kaydı, bir Mümtaz söndü

Mine G. Kırıkkanat / 17 Kasım 2019 Pazar

Bir yıldız kaydı, bir Mümtaz söndü


Yıllar yılı, “yaşamda hiçbir şey rastlantı değildir” saptamasını insanları kadere inandırmak için uydurulmuş evrensel bir basmakalıp olduğunu düşündüm. Ama yazmaya başlayacağım yeni romanım için geçmişe dönüp baktığım bugünlerde, artık yanıldığımı anlıyor; her insanın olaylara yön vermek için gösterdiği çabanın ötesinde belli bir kaderi olduğuna, özellikle de yaşantısına çok belirgin ölçüde şans varlığı ya da yokluğunun yön verdiğine inanıyorum.

Yaşamda hiçbir şey raslantı değilmiş, evet.

Ve kader, henüz ne gazeteci, ne de yazarken, “hiç kimse”likten ibaret anlamsız varlığımın karşısına çıkardığı insanlarla geleceğimin, epeyce ters düğümlü haraşo ağlarını örüyormuş…

Sevgili, aziz dostum Mümtaz Soysal’la yollarımız ilk kez 12 Eylül 1980 akşamı kesişti.

Tahmin edebileceğiniz olağanüstü koşullarda gerçekleşen bu karşılaşmayı uzun yıllar kendime saklayıp Milliyet’in 8 Mayıs 2005 tarihli sayısında ilk kez şu sözlerle andım:

An, tarihi bir andı: 12 Eylül 1980! Sosyalist Parti henüz muhalefetteydi ve müstakbel Cumhurbaşkanı Mitterrandın ‘kültür adamı’ imajını yaratan, en sadık adamı Jack Lang, Akdeniz ülkelerinden çağrılan yazar ve sanatçıları Marsilya’da tarihi bir   ‘keşişhane’de buluşturan toplantıyı düzenlemişti. Türkiye’den davetli Yaşar Kemal,  Mümtaz Soysal, Çetin Altan ve davetsiz konuk bendeniz, 12 Eylül darbesini, üç gün krallar gibi ağırlanacağız diye gittiğimiz şatoya vardığımızda öğrendik. Tabii ki ağzımızdan burnumuzdan geldi o üç gün ama benim için unutulmazdı…

 Dönmek zor, kalmak imkânsız

Cep telefonu daha icat edilmemişti. Brüksel’den Marsilya’ya uçan Mümtaz Soysal, Paris’te birkaç gün geçirdikten sonra yola çıkan Yaşar Kemal ile Montpellier üzerinden avdet eden Çetin Altan ve ben, 12 Eylül darbesini tam olarak Marsilya yakınlarındaki Aix En Provence’ta düzenlenen toplantıya varınca, çevremizi saran gazetecilerden öğrendik.

Basın, doğal olarak üç ünlü Türk aydının darbe hakkında, tercihen olumsuz görüş bildirmesini bekliyordu. Benim için ileride ders olacak anlardan biriydi.

Henüz buluşan Mümtaz Soysal, Yaşar Kemal ve Çetin Altan sanki sözleşmişcesine, gazetecilere kendi aralarında toplantı yapmadan konuşmayacaklarını bildirdiler.

Nasıl konuşsunlar? Üçü de eninde sonunda Türkiye’ye dönmek zorundaydı. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal durumu…

Şatonun bir salonunda toplandık. İlk iş televizyonu açmak oldu. Tüm ekranlarda, hiç unutmuyorum, Türk askerlerinin yalnızca ayaklarını, rap rap yürüyüşlerini gösteren bir fon üzerine darbe haberi vardı. TSK’nin darbeci gelmişi, geçmişi sıralanıyordu.

Elbette ki hiç ses çıkarmadan izlediğim üçlü görüşmede, diplomasi ve hukuk dilinin yanı sıra Fransızcaya en hâkim Mümtaz Soysal’ın sözcü olmasına, ondan başka kimsenin konuşmamasına karar verildi ve Fransız basınına, hemen o gece bir basın toplantısı yapılacağı tebliğ edildi.

Konuşarak susan sözcü

Üç ünlü Türkün darbe hakkında ne söyleyeceğini dinlemek isteyen o kadar çok Fransız gazeteci vardı ki, basın toplantısı Aix en Provence’ın antik açık hava tiyatrosunda yapıldı.

Yaşar Kemal ile Çetin Altan’ın ilk sırada oturduğu tiyatroda, Mümtaz Soysal sahneye kurulan kürsüye çıktı. Toplantıyı, yukarıdaki sıralarda, uzun yıllar sonra meslektaşları olarak aralarına katılacağım Fransız gazetecilerle birlikte izliyordum.

Ve hayatımın bir büyük dersini daha, Mümtaz Soysal’ın olağanüstü Fransızcasını tüm haşmetiyle sergilediği “çok konuşup hiçbir şey söylememek” konulu uzun söyleviyle aldım!

Viran olası cinnet vatanda evlad ü ıyal vardı. Cehennem de olsa dönülmese olmaz diyardı, Türkiye. Canım Mümtaz Hoca, lafı lafta öyle bir boğdu ki, dinleyen gazetecilerden hiçbiri bizim üç büyük Türk darbeye karşı mı, yandaş mı, TSK’yi övüyor mu, sövüyor mu, kesinlikle anlamamıştı. Hatta yanımda oturan gazeteci, uzun söylevin sonunda bana dönüp “Yani şimdi ne dedi” diye sordu. Tabii ki cevabım, epeyce eğlenerek “Fransızca konuştu, anlamışsınızdır!”dan ibaret oldu.

Mümtaz Hoca, gazetecilerden soru almayı reddedip indi kürsüden.

Vatana sarsılmayan bağlılık

Aradan altı yıl geçti. Bilbao’dan Cumhuriyet’e geçtiğim haberlerle gazeteciliğe adım atmıştım. Bir gün telefon etti, yazılarımı beğendiğini söyledi, kutladı. Gözümde bir ilahtı. Çok sevindim, arada telefonla konuşmaya başladık.

Dostluğumuz Fransa muhabiri olduğumda pekişti. Sık sık geldiği Paris’te, illa ki Büyük İnsanlar* otelinde kalırdı. Otel, Fransa’ya hizmet etmiş “büyük insanlar”ın anıt mezarı Pantheon’a bakıyordu.

thiş bilgisini karşısındakini ezmeden aktaran soylu bir inceliği, nüktedan ve kıvrak bir zekâsı vardı. Paris sohbetlerimizden değerli anılar edindim. New York’ta bile yollarımız kesişti! Belki bir gün, onları da anlatırım.

Anayasa Profesörü ve diplomatik deha Mümtaz Soysal, bu ülkeye sarsılmaz bir bağlılıkla hizmet etmiş “Büyük İnsanlar”dan biridir. Büyük saraylara doymayan Türkiye’nin bir Pantheon’u olsa, oraya gömülmeyi fazlasıyla hak eden “Büyük İnsan”dır. Belki bir gün hakkı teslim edilir, kim bilir?

*Hotel des Grands Hommes      

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1702500/

 

Posted in TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

ŞİİR MOLASI * Tezgahtar Nebahat

Tezgahtar Nebahat

Tezgahtar bir kızdı o,
Perma kırığı saçlarıyla.
Kime baksa gülümserdi,
Prova ettiği bakışlarıyla.
Haftalığından ne düşerse,
Koparıp anasının elinden,
Konserlere giderdi,
Çılgın haykırışlarıyla.Kır çiçekli bluzuyla
Poz-poz resimler çektirirdi.
Keşfedilmek için belki de,
Hep Beyoğlu’nda gezerdi.
Her akşam o pop şarkıcı,
Duvardaki posterden,
Uzanıp bir rüya gibi,
Dudağından öperdi.

Ah Nebahat, hiç görmedi rahat.
Düşünür, bulamazdı;
Kimdeydi bu kabahat?

Tezgahtar bir kızdı o,
Evi, bir kenar mahallede.
Altı kardeş, bir de ana-baba.
Babası, bir iş kazasından
Kötürüm kalmış bir usta.
Karı-kumar peşinde,
Boş vermiş abisi.
Devlete karşı gelmiş,
Diğer abisi mahpusta.

O kır çiçekli bluzuyla,
Artık resim çektirmese de
Zaman her şeyi eskitti.
Duvardan söküp posteri,
Rüyasını sandığa kilitledi.
Derken, mahalleden biriyle
Heveslendi evlenmeye;
Hayırsız çıktı oğlan,
Zengin bir dula gitti.

Ah Nebahat, ona gülmedi hayat.
Sonunda anladı ki,
Kendindeydi kabahat.

Yusuf Hayaloğlu

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR | Leave a comment

Bahçeli İle Perinçek’i Yol Arkadaşı Ve Saray’a Fedai Yapan Büyük Sır

İşte Bahçeli İle Perinçek’i Yol Arkadaşı
Ve Saray’a Fedai Yapan Büyük Sır

Rahmi Ofluoğlu / 16 Kasım 2019 Cumartesi


Sabahattin Önkibar Youtube video kanalından yayın yapmaktadır. Önkibar, bu yayınlarında çoğu kez çok iddialı ve önemli açıklamalarda bulunmaktadır.

“Derin ve Gizli Devlet Gazetecisi Olarak İtiraflarım” ve “ Yazılamayanlar” kitabında da bu tür önemli iddialar öne sürmektedir. Ancak, gördüğümüz kadarı ile Önkibar’ın derin devlet konusunda çelişkileri vardır.

Bir yerde, Türkiye’de milli bir derin devlet yoktur derken, diğer tarafta Bahçeli ve Perinçek’in yurtsever olduğunu söylemekte, arkasından da emekli Korgeneral, Genel Kurmay İstihbarat Daire başkanı İsmail Hakkı Pekin’e dayanarak Bahçeli ve Perinçek devletle beraber çalışmaktadır demektedir. Burada sözü edilen devlet görünen devletse; Önkibar’ın açıklamalarının bir sır tarafı yoktur, Önkibar, açıklamasını büyük bir sırrı açıklıyorum şeklinde yapınca ister istemez akla “derin devlet” gelecektir.

Perinçek, Cumhur İttifakı ile birlikteliğini vatan savaşı olarak açıklamaktadır. Burada sözü Sabahattin Önkibar’a bırakalım. Önkibar, özetle; son videosunda şöyle demektedir:

Perinçek, Gladyonun iki numarası dediği Erdoğan’la beraber oluyor

Vatan savaşıymış!

Hangi vatan?

Bir kere bunların üçünün de vatan kavramı farklı:

Tayyip ümmetçi, Bahçeli Türk Milliyetçisi, Perinçek, bağımsızlıkçı, antiemperyalist, laik bir kimlik. Hiç kimse beni, Tayyip Erdoğan’ın anti Amerikancı, antiemperyalist olduğuna ikna edemez

Hangi vatan savaşı? Geçiniz bunları…

Ethem sancak birkaç gün önce Ulusal Kanalı ziyaret etmiş, bunun açıklamasını bekliyorum sizden… Ethem Sancak ile daha önce görüşme olduğunu biliyorum, belgeleri ile açıklarım

Ethem Sancak kim?

Tank Palet Fabrikasını ihalesiz bedava alan iş adamı…

Bu ziyaret bunun ile mi ilgili?

Yoksa Ethem Sancak Ulusal Kanalın uydu alıcısının parasını mı ödüyor?

Ethem Sancak Tayyip Erdoğan’a aşık bir isim, Doğu Bey sizin Ethem Sancak ile ne işiniz var?

İsmail Hakkı Pekin söyledi bana. İsmail Hakkı Pekin önemli bir adam, Genel Kurmay İstihbarat Daire başkanlığından emekli bir korgeneral. İsmail Hakkı Pekin ” Perinçek ile Bahçeli devlet ile beraber çalışıyorlar” dedi bana.

Daha fazlası videoda…

https://www.adaletbiz.com/politika/iste-bahceli-ile-perincek-i-yol-arkadasi-ve-saray-a-fedai-yapan-buyuk-sir-h245287.html
Posted in PERDE ARKASI, Politika ve Gundem, YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Na to kefari, na to mermari

Özdemir İnce / 15 Kasım 2019 Cuma

Na to kefari, na to mermari


Ülkemizdeki “rejim”in yaptığı işler Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nin (1930-1933) yıkılışından sonraki dönemde olanları anımsatıyor. Anımsatmaktan da öte sanki Üçüncü Reich’in kuruluş program uygulandı. Bir farkla: Üçüncü Reich dine karşıydı ama AKP rejimi dini zalimce kullanmakta.

5 Kasım günü yayımlanan “İslam Ülkeleri Neden Geri Kaldı?” başlıklı yazımda yer alan 10 maddeyi lütfen anımsayın. Geri kalışın nedeni ister bizzat İslam, ister halifeler, ister müctehidler ve müceddidler, ister hadis kaynakları, ister yöneticiler olsun bütün İslam ülkeleri şu anda her bakımdan geri kalmıştır. Petrol zengini Körfez ülkelerinin kasalarına, binalarına, yollarına falan bakmayın, yararlandıkları, parayı bastırıp satın aldıkları teknolojilerin “t”sinde bile katkı payları yoktur. Kullandıkları teknoloji ürünlerinin hiçbirini kendileri yapmamıştır, üretmemiştir. Bunu başaran iki ülkeden biri laik anayasalı (Türkiye), ikincisi Şii (İran) inançlıdır. İkisi de mevalidir (Arap kökenli olmayan Müslüman) ama Araplaşmamıştır.

Türkiye, eğer teknoloji (otomotiv, silah, tıp, mühendislik…) alanlarında bir şeyler yapabiliyorsa bunu tamamen Cumhuriyetin AKP öncesi laik öğretim sistemine borçludur. Bu alanlarda küçük de olsa adımlar atan bireylerin tamamı klasik laik liselerden mezun olmuşlardır, aralarında bir tek imam hatip mezunu yoktur. Siyasal İslamcılar (Fethullah hareketinde görüldüğü gibi), gençleri mülkiye, askeriye, adliye ve zaptiyeyi ele geçirmek üzere programlamıştı. Bu programın gerçekleşmesine ortak olan AKP, “din ve iman” katkısıyla iktidara gelip “masa ve kasa”yı ele geçirince, her mahallede kendi milyonerini yaratmak için müteahhitlik ve inşaat işlerinin üzerine balıklama atladı.

Bir mercimek tanesi kadar aklı olan bir insan babasından kalan üretim araçlarını, atölye ve fabrikaları, geliştirmeye, çoğaltmaya bakar, satıp-savurup kumara basmaz, barda-pavyonda hacıağa gibi yemez.

Ülkenin ekonomisini yıkan, kasasını boşaltan AKP bu mirasyedi akıl ve ahlakını kimden almış olabilir? Acaba ele geçirdiği Cumhuriyet ülkesini “darülharp” memleketi saydığı için mi malını mülkünü yağmalamış ve batan geminin malı gibi satmıştır? Yoksa ideolojik bir intikam olarak Cumhuriyet ülkesinin bütün kurumlarının temelini dinamitlemiş ve dinamitlemekte midir ?

Böyle olmasaydı, mercimek kadar aklı olsaydı, memleketi imam hatip ve ulemanın (!) örümcek ağlarına teslim eder miydi?
………………………………………

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1702142/na-to-kefari-na-to-mermari.html
Posted in FAŞİZM | Leave a comment

İYİLERE MEKTUP * Kötüler okumayabilir!

İYİLERE MEKTUP

Kötüler okumayabilir!


“Sobasına odun atmadan önce, odunu iki kere birbirine vuran teyzeye bunu neden yaptığı sorulduğunda; karınca, örümcek, börtü böcek varsa düşsün de yanmasın diye yapıyorum oğlum” der..

BÖRTÜ BÖCEK YANMASIN DİYEN TEYZELERDEN, ÇOLUK ÇOCUĞUNU ATEŞE ATACAK KADAR MERHAMETSİZLEŞEN TEYZELERE NASIL GELDİK ARKADAŞLAR..

************
“Bir piknik dönüşü ekmek bohçasını silkelerken yere bir karınca düşer. Evin yaşlı ninesi karıncayı alıp traktörle yarım saatte gidip geldikleri kilometrelerce yolu dere tepe tırmanarak piknik alanına gidip karınca yuvasının yanına bırakır. Torunları nine sen ne yaptın, nasıl gidip geldin, sonra ne gerek vardı dediklerinde; evladım bu karınca bir anne olabilir, bunun da bir ailesi olabilir, buralarda tek başına nasıl yaşar” der..

BİR KARINCAYI DÜŞÜNEN NİNELERDEN, BİRBİRİNİ DÜŞÜNMEYEN, BİRBİRİNİN DERDİNDEN HABERİ OLMAYAN NİNELERE NASIL GELDİK SÖYLERMİSİNİZ DOSTLAR?..

************
“Komşumuza evlerimizin anahtarını verip, komşu “Biz bir hafta yokuz, sen kapıyı açıp çiçekleri sularsın, kapıya bacaya göz kulak olursun” devrinden sonra..

ŞİMDİ EVLERİMİZİN TA DÖRDÜNCÜ KATLARINI DEMİR KORKULUKLARLA KAPATIP, KENDİMİZİ ÇELİK KAPILARIN ARDINA, ÇİFT KİLİTLE HAPSETTİĞİMİZ, EŞİMİZE KOMŞUMUZA GÜVENİN KALMADIĞI DEVİRLERİ NASIL VE NİÇİN GELDİK?..

***********
“Kışın kurtlar, tilkiler, tavşanlar ve kuşlar aç kalmasın, ölmesinler diye karların üstüne, çalı diplerine yem ve ekmek bırakan merhametli analar, babalar, halalar ve amcalar…”dan,

YENİ DOĞMUŞ ÜÇ GÜNLÜK BEBEĞİNİ KANALİZASYON ÇUKURUNA ATACAK KADAR NASIL ZALİMLEŞTİK VE VAHŞİLEŞTİK?..

***********
“Çocukluğumuzda büyüklerimiz tarlalarda ağızları, bahçelerdeki dikenleri yakmazlar, tezek parçalarını (kemre) ve ağaç köklerini yakarken içinde börtü böcek vardır aman yakmayalım diye azami gayret gösterirlerdi. Yeşil dalların, yaprakların yakılmasını bile doğru bulmazlar, kuru çalıları ekmek kırıntısı dikkatiyle toplarlar israf etmezlerdi.”

ŞİMDİ BİRBİRİNİ KESEN, YAKAN, BOĞAN, KAN DÖKEN BİR TOPLUM HALİNE NASIL VE NİYE GELDİK ARKADAŞLAR?..

***********
“Kuşlar yem yerken ürkmesinler diye yolunu değiştiren, dizinde uyuyan kediyi rahatsız etmemek için saatlerce kımıldamayan, bırakın insanı ve hayvanı incitmeyi, hatta eşyayı dahi “incitme” diyen, su içtiği bardağı öpen, ormana girerken genç ağaçlar korkmasınlar diye baltasını saklayan bir medeniyetin mensuplarının..;

ŞİMDİ BİRBİRİNİN HATASINI BEKLEYEN, KUSURUNU KOLLAYAN, KIRAN, DÖKEN, İNCİTEN NESİLLERİ HALİNE NASIL GELDİK?..

***********
“Kardeşimin ayağına batacak bir diken, gelsin benim ciğerime saplansın “… diyen;

DÜNKÜ ATALARIN TORUNLARI NİÇİN BİRBİRİNİN KUYUSUNU KAZIYOR, BİRBİRİNE TUZAK KURUYOR?

***********
“Yürürken karşısına bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona “bacım” diyen ve yine yürürken önüne çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, milletine, ırkına, dinine aldırmadan, “kardeşim” yerine koyan bir edep, terbiye ve görgüden..”

EDEPSİZLİĞE, TERBİYESİZLİĞE, GÖRGÜSÜZLÜĞE, BİRBİRİNİ ARKADAN HANÇERLEYEN MERHAMETSİZLİĞE NASIL GELDİK?..

***********
Bir zamanlar Hayırda, Yardımlaşmada, İyilikte, Hizmette yarışanlar ve bir araya gelenler;

BUGÜN NİÇİN MUHALEFETTE, KİNDE, DÜŞMANLIKTA, HASETTE VE ŞERDE BİR ARAYA GELME LÜZUMU HİSSETTİLER?

***********
EVET ŞİMDİ AKADEMİSYENLERİN, DİN ADAMLARININ,
PSİKOLOGLARIN VE ALANINDA UZMAN BİRİLERİNİN OTURUP;

BÖYLESİNE NAİF, NECİP, ONURLU, MAKUL, MÜTEKAMİL BİR MİLLETTEN…
ORMANLARI YAKAN, KEDİLERİN GÖZLERİNİ MAKET BIÇAĞIYLA OYAN, KÖPEK YAVRULARININ AYAKLARINI KESEN, İNEĞİ DİRİ DİRİ YÜZEN, SİYANÜRLE AİLECE İNTİHAR EDEN, BİRBİRİNİN NAMUSUNA GÖZ DİKEN VAHŞİ BİR TOPLUMA NASIL DÖNÜŞTÜK, KİN, NEFRET, GIYBET, DEDİKODU, İSTEKSİZLİK, FİTNELİK, FESATLIK VE DÜŞMANLIK GİBİ KÖTÜLÜKLERİ NE ARA BİRİKTİRDİK, BİR FİKRİ OLAN VAR MI ARKADAŞLAR?

(alıntı)

Mustafa Uyan ve Aydoğan kekevi’ye teşekkür ederim

Posted in GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM | Leave a comment

Samsun′u Bombalayan Yunan Averoff Zırhlısı * Ölümün yenemediği deha, Atatürk

Naci Kaptan / 14.11.2019

Gazeteci yazar Mine Kırıkkanat’ın aşağıdaki yazısını paylaşmadan önce bir tarih dergisinden konuya ilişkin yazıyı sunuyorum ;


Samsun′u Bombalayan
Yunan Averoff Zırhlısı

Savaşın başından beri Yunan savaş gemilerini görmeye alışkın olan Samsunlular 7 Haziran 1922 sabahı o güne kadar görmedikleri büyüklükte bir filoyla karşılaştılar. Filo 10 gemiden kuruluydu. Averoff ve Kılkış zırhlıları, panter sınıfı iki muhrip, iki yardımcı kruvazör ve dört küçük mayın tarayıcı gemi.

Yunan filosu, Samsun feneri önlerine geldiğinde mayın tarama gemilerini öne sürdü. Denizdeki mayınlar temizlendikten sonra filo kıyıya yaklaşmaya başladı.

Bunun üzerine, 15. Tümen komutanı Albay Cemil Cahit Bey, gerekli savunma önlemlerini almaya başladı. Kentin savunmasıyla görevli Bahriye müfrezesi mevzi alarak gerektiğinde sokak çatışması yapmak için büyük taş yapılara cephane yığmaya başladı. Tam da o günlerde Şahin gemisinin Sovyetler den getirdiği 150 mm lik toplar imdada yetişti ve sahile yerleştirildi.

Halkın sokağa çıkması yasaklanmış, Samsun daki askeri birliklerin tamamı mevzi almıştı. Saat 10.00 sıralarında Averoff zırhlısından bir motor indirildi. Motor limanda gözlemci görevi yapan Amerikan muhribine yanaştı ve az sonra iskeleye elinde bir zarfla çıkan Amerikan deniz yüzbaşısı kendisini karşılayan Üsteğmen Emrullah Nutku Beye Samsun Mutasarrıfı ile görüşmek istediğini söyledi. Mutasarrıfla görüştürülen Amerikalı subay zarfı açtığında Yunanlıların ültimatomu ortaya çıktı.

Mesaj şöyleydi:

1. Samsun askeri bir üs haline getirilmiş olmakla, şehir niteliğini artık taşımamaktadır.

2. Samsun daki mühimmat, silah ve öteki askeri eşya, kıyıya çıkarılacak bir deniz heyeti tarafından yok edilecektir.

3. Ültimatoma saat 12.00 ye kadar cevap verilmediği takdirde ya da bu süre çinde nakliyat yapıldığı görüldüğünde bombardımana başlanacaktır.

4. Saat 11.50 de atılacak kurusıkı ihtar topundan 10 dakika sonra ateş açılacaktır.

http://www.tarihtendersler.com/nbk.asp?id=29&mk_id=113

Mine G. Kırıkkanat / 10 Kasım 2019 Pazar
kirikkanat@mgkmedya.com

Ölümün yenemediği deha, Atatürk


Fransa Denizcilik Bakanlığı’nın 9 Haziran 1922 günü yayımladığı resmi tebligat, Samsun’un ABD’nin desteklediği Yunan savaş gemileri tarafından bombalanmasını ayrıntılı biçimde aktaran bir metindi:

“Yunan donanmasına bağlı savaş gemileri, 7 Haziran’da kıyıda büyük miktarda mayın ve top mermisinin depolandığı, ciddi anlamda tahkim edilmiş Samsun Körfezi’ne girdi. Samsun Limanı, Kemal’in* en önemli mühimmat destek merkezlerinden biridir. Uluslararası deniz hukukuna uygun olarak, mahalin mutasarrıfına şehirdeki tahkim ve mühimmatın imhası için süre verildi. Mutasarrıf, şehrin askeri tahkimli olmadığı gerekçesiyle öneriyi geri çevirdi. Yunan filosunun limana girişinden dört saat sonra, şiddetli bir bombardıman başlatıldı. Düşmanlar (Y.N.Türkler!) bombardımana uzun menzilli ağır toplarla cevap vererek mutasarrıfın limanın tahkimli olmadığı yönündeki tezini de yalanladı. Yunan savaş gemileri kıyıdan 3000 ila 1000 metre uzaklıkta pozisyon almışlardı. Düşmanın top ateşi çok yoğundu. Ama iki saat süren bombardımandan sonra ağır kayıplar veren bataryaları sustu.

Bambardıman Samsun vilayet binasını, liman idaresini, gümrük binasını, iskele ile mermi ve mayın depolarını imha etti. Limanda demirli birkaç küçük tekne ve yelkenli batırıldı. Mühimmat bulunan bazı ambarlarda yangın çıktı. Şehrin zarar görmesinden özenle kaçınıldı. Filo ne insani ne de maddi hiçbir zarar görmedi.

Venizelos’cu Patris gazetesi, Samsun’un bombalanması haberinin yüreklere su serptiğini yazdı. Kendilerine 14 Kasım’da teslim edilen Pontus’taki Hellenizm cellatlarının, cinayetlerine cezalandırılmadan devam edemeyeceklerini böylece anlamış olmaları gerektiğini vurguladı. Aynı gazete, ‘Ama şimdi işlenen cinayetlerin araştırılmasını mı bekleyeceğiz? Samsun bombardımanıyla yetinecek miyiz, yoksa oradaki talihsiz kardeşlerimizi kurtarmak için daha etkin bir yol mu izleyeceğiz’ sorusunu da gündeme getirdi.

Politia gazetesi ise Türk ordusunun lojistik anlamda Pontus kıyılarından beslendiğini vurguladı. Samsun’daki tahkim çalışmalarının imha edilmesini, en basit savunma önlemi olarak yorumladı.

Gerçekten de donanmanın böyle bir operasyonu niçin daha önce gerçekleştirmediğini anlamak zor. Bombardıman zamanında yapılsa, Yunan gemilerinin batırılması ve Türk ordusuna mühimmat ikmali önlenebilirdi.

Averoff zırhlısı ve Panthir muhribinin zararsız ziyansız Konstantinopolis’e döndüğü bildiriliyor. Yine Samsun vilayeti için hiçbir sivilin zarar görmediği, şehrin zamanında boşaltıldığı gelen bilgiler arasında.”

Bombardımanı USS filosu yönetti

Samsun denizyolunun Yunan denetimine girmesiyle sonuçlanan 7 Haziran 1922 bombardımanı sırasında, ABD savaş gemileri Sands, McFarland ve Sturtevant, “gözlemci” sıfatıyla Samsun Limanı’na demirliydi ve komutanları Mark Bristol, Preston B.Haines, Robert L. Ghormley ile Charles Vriasco doğrudan katılmadıkları savaşta Yunan donanmasını adeta “uzaktan kumandayla” yönetti, değerli okurlarım.

Georgios Averof ve Kilkis zırhlıları, panter sınıfı iki muhrip, iki yardımcı kruvazör ve dört küçük mayın tarayıcı gemiden oluşan Yunan filosu; Samsun mutasarrıfı Faik Bey’e de zaten Amerikan filosu aracılığıyla ültimatom vermişti.

Kurtuluş Savaşı’nın lehimize sonuçlanmasını iyi ki etkilemeyen bu bombardımanı, sizler meraklı olduğunuz için okuduğunuz kitaplardan bilirsiniz. Ama tarihi lise ders kitaplarından okuyanlar öğrenmez, bilmez.

Kurtuluş Savaşı tarihi, Türkiye’nin 11’den 12 yıla çıkarılan okul müfredatında sözüm ona laik hükümetler döneminde bile oldum olası eksik, hamasi, bazen gerçeklerden uzak ve Atatürk kültüne dayalı basmakalıp özetlerle öğretildi. AKP ve AKP/MHP’nin 17 yıllık sultasında ise iyice budandı, hemen hiç öğretilmedi, öğretilmiyor. Zaten siyasal İslamcıların tarihi çarpıtmalarındaki kolaylık ve yaygınlık, bu özenli “cehalet eğitimi”nin sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

İdamlık komutanlar

Örneğin sözünü ettiğim eksik ve çarpık müfredatta, Kurtuluş Savaşı’ndaki hasım Yunan orduların başkomutanı olarak çoğumuzun aklına savaşın sonunda binlerce askeri ve yüzlerce subayıyla esir alınan Nikalaos Trikopis’in adı gelir.

Oysa savaşın başından öteye Yunan orduları 3 kez başkomutan değiştirmiştir. İzmir’in işgali sırasında Yunan başkomutanı Anastasios Papaulas’tır. Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde İsmet Paşa’nın karşısında o vardır, yenilince istifa eder, 1935’te vatana ihanet suçundan idam edilir.

Sakarya ve Dumlupınar muharebelerinde Atatürk’ün karşısındaki Yunan başkomutanı, cani ve deli General Georgios Hatzianestis, yenilginin sonucu olarak Başbakan Dimitrios Gounaris ve 5 astıyla birlikte 1922 Kasım ayında Atina’da idam edilir. Sakarya’da Yunan ikinci kolordusuna komuta eden Prens Andereas Elladas da idamlıklar arasındadır, ancak İngiltere’nin araya girmesiyle kelleyi kurtarır, Yunanistan’ı terkeder.

General Nikalaos Trikopis, Hatziasnestis’in yerine Yunan ordularına başkomutan atandığını ancak muzaffer Türk ordularına esir düştükten sonra öğrenmiştir…

Başka bir deyişle Atatürk ve silah arkadaşları Kurtuluş Savaşı’nda 3 Yunan başkomutanın da başını yemiş, Yunanistan’da hükümetler düşürmüş, kazandıkları zafer pek çok politikacının, subayın idamına neden olmuştur.

Üstelik Atatürk, zafere giden yolda attığı her adımı Kurucu Meclis’e onaylatmış, her işi demokrasiden taviz vermeden başarmıştır.

Dünya tarihinde üç yönde aynı anda başarı kazanan, savaşırken düşmanları bölecek ve zayıflatacak diplomatik zaferlere imza atan, meclis kurup yeni bir devlet düzeni başlatan başka bir muzaffer yoktur.

İşte bunun içindir ki Atatürk, hükmü öldükten yüzyıllarca sonra da sürecek olan dehadır.

______________

*Mustafa Kemal

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1701123/olumun-yenemedigi-deha-ataturk.html
Posted in Tarih | Leave a comment