Bu yazı dörtnala yaklaşan faşizme karşı tarihin içinden bir uyarı bir işaret fişeğidir * Tarih bu kez Türkiye’de tekrar ediyor * HİTLER FAŞİZMİ NASIL GERÇEKLEŞTİ * Hitler seçimle geldi ve kuvvetler ayrılığının amaçlarını engelleyecek ayak bağı olduğunu gördü. Önce meclisin, sonra hükümetin yetkilerini kendinde topladı. Yetmedi hem başbakan hem de cumhurbaşkanı oldu. Daha da yetmedi, kendisi Führer, partisi de devlet oldu. Hitler kısa sürede devrim gibi reformlar yaptı. Bunların hepsini halk ve yalakaları alkışlarla destekledi…* Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez..

HİTLER FAŞİZMİ NASIL GERÇEKLEŞTİ

SELAMİ İNCE
23.12.2012

Meclis Hitler’e diktatörlük yetkisini, 24 Mart 1933 tarihli oturumunda, yüzde 70’i aşan ezici milletvekili çoğunluğuyla verdi. Oylamaya 81 Almanya Komünist Partisi (KPD) milletvekilinden bir teki bile katılamadı. Çünkü hepsinin milletvekilliği kısa süre önce düşürülmüş, birçoğu gözaltına alınmıştı. Sosyal Demokrat Partili (SPD) 120 milletvekilinden bir kısmı bile komünist ya da vatan haini suçlamasıyla vekillikten atılmış ya da aranır duruma düşmüştü. Sadece 94’ü meclise gelebiliyordu. Hitler’in büyük planları, büyük hedefleri vardı. Büyük hedeflere ulaşmaya çalışırken, karşısına “kuvvetler ayrılığı” gibi hiçbir engelin, hiçbir formalitenin çıkmasını istemiyordu.

Meclis’te Hitler yeterli çoğunluğa sahipti ama destekçileri diğer sağcı – milliyetçi partiler de zaten Hitler’in ağzının içine bakıyorlardı. Hitler, yasayı çıkartmaya Meclis’e bizzat faşist simge olan kahverengi gömleğiyle geldi. Yasa çıkınca da memnuniyetini dile getiren konuşmayı yaptı. Hitler’in sonraki propaganda bakanı Joseph Goebbels yasanın çıktığı günkü duygularını aynı gün defterine şöyle not ediyordu: “Buradaki gibi, halledilip yere çalınan bir şey bu zamana kadar görülmedi… Emsalsiz bir başarı bizi bekliyor…”

Hitler, kısa sürede emsalsiz başarılar elde etti de.

YÜRÜTME DE SAF DIŞI EDİLDİ
Hitler, yasa çıkartmak dâhil bütün iktidarı üzerinde toplayan yetkiyi almasından sonra, bu Meclis’i feshedip 12 Kasım 1933 tarihinde, yalnızca kendi partisi NSDAP’nın tek listeyle katıldığı yeni bir genel seçim yaptı. Ayrıca seçimlerde halk Almanya’nın Milletler Cemiyeti’nden ayrılmasını da onayladı. Hitler taa o zaman Milletler Cemiyeti’nin “fuzuli” ve “ayrımcı” olduğunu anlamıştı.

Peki, Meclis böyle yetkisizleştirildi de hükümet daha mı fazla yetkiyle donatıldı? Hayır, öyle göründü ama asla böyle bir şey olmadı. Hitler bakanlara, “benim bakanım” bile demiyordu. Bakanları doğrudan muhatap almıyor, ya sekreteri ya da müsteşarı aracılığıyla emirlerini iletiyordu.

Rakamlarla kabinenin durumu şöyleydi: Kabine 1933 yılı Şubat/Mart ayı içinde 31 kez toplanmış. Yetkilendirme Yasası (Ermächtigungsgesetz) çıktıktan sonraki iki aylık Nisan/Mayıs döneminde ise, 16 kez toplanmış. İlk başlarda oldukça çalışkan bir kabine görüntüsü var. Ancak yılın bundan sonraki 7 ayı ve tüm 1934 yılı içinde kabinenin toplantı sayısı sadece 42’de kalmış. Bunlara kaçına Hitler’in bizzat katıldığı da belli değil. Kabinenin bundan sonraki toplantısına dair bir kayıt yok. 4 yıl toplanmayan kabinenin son toplantı tarihi ise, 5 Şubat 1938. Sonra yine toplantı yok.

Böylelikle Hitler, kuvvetler ayrılığı içindeki önemli bir kuvveti daha yani “yürütmeyi” de saf dışı etmiş oldu. Bakanlar kurulu da işlevsiz hale gelirken, Hitler, kabine dışı odaklarla iş yapmaya ve çok sayıda “özel yetkili” kişiyle çalışmaya başladı.

ADIM ADIM FAŞİZM
Bir milliyetçi partiler koalisyonu olan Hitler hükümetinde başlangıçta Hitler’den başka sadece iki faşist daha vardı: İçişleri Bakanı Wilhelm Frick ve Hitler’in verdiği özel işleri yapmakla görevli bakan Hermann Göring. Daha sonra Joseph Goebbels propaganda Bakanı oldu. Ardından diğer partilerdeki bakanların hepsi Hitler’in partisine geçti. Önce Komünist Partisi, sonra 22 Haziran 1933’te de Almanya Sosyal Demokrat Parti “vatan haini” olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Ardından bütün partiler yasaklandı. Hitler’le seçim işbirliği yapan parti bile yasaklandı. Hitler yasakladıkça, herkes Hitler’e daha fazla takla atmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg 2 Ağustos 1933 tarihinde öldü. Hitler kendini “Führer ve başbakan” ilan etti. 19 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın aynı kişide toplanmasına dair halk oylaması yapıldı. Tabi ki Hitler’in istediği oldu. Aynı gün bütün önemli kurumlar tek elde, Hitler’de toplandı. Partisi, devlet oldu.

Hitler’in yaptığı her şeyi halk ve partisi coşkuyla destekledi. “Komünistler götürülürken” herkes sustuğu için, daha sonra hikâyeyi biliyorsunuz: Yahudiler, sosyal demokratlar, liberaller falan götürülürken sesini çıkaracak ortalıkta kimse kalmadı. İş işten geçtikten sonra herkese, zamanında Hitler’e karşı çıktığını, Hitler’i uyardığını anlatmaya başladı.

ÖNCE ATAMAYLA SONRA SEÇİMLE GELDİ
Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Adolf Hitler’i, 30 Ocak 1933 tarihinde başbakan atadı. Böylelikle Almanya’da hükümet,5 Mart 1933 seçiminden önce 1 Şubat 1933’ten itibaren faşistlerin eline geçti. Hitler’in atanması meclisin çaresizliği sonucu oldu. Siyasal ve ekonomik krizler karşısında çaresiz kalan Almanya, Hitler’den önce 3 yılda iki hükümet değiştirdi.

Bir önceki başbakan antikomünist Franz von Papen’in planına göre, Almanya’da komünistler, Almanya’da devrimci durum yaratacak bir genel greve gidecekler ve istikrarsızlık daha da artacaktı. Franz von Papen, Hitler’in, siyasi kriz içindeki Almanya’yı erken seçime götürmesini istiyordu. Franz von Papen, erken seçimde Hitler’i alt edeceğini düşünüyordu ve zaten iyice yaşlanmış olan Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg’a da bütün bunu inandırmıştı. Elbette Hitler de, iktidarı alınca, bir daha bırakmayacağını biliyordu.

14 Eylül 1930 seçimlerinde yüzde 18,3 oy alan NSDAP, Meclis’te sosyal demokratlardan sonra ikinci partiydi. Her açıdan kriz yıllarıydı ve Alman parlamentosu “bir de bunları denemek” zorunda kaldı. Faşistler, yıllardır koalisyonlarla yönetilen ülkede halkın istikrarsızlıktan,1.dünya savaşı yenilgisinden ve 1929 ekonomik krizi etkilerinden iyice bıktığını görüyordu.

Hitler, atandığı gün radyodan halka seslendi ve neler yapacaklarının ipuçlarını verdi: Alman birliği kurulup Avrupa’nın Alman hâkimiyetinde olması sağlanacak ve dünya komünizm belasından kurtulacak. Başta büyük sermaye olmak üzere Hitler herkesten tam destek gördü. 5 Mart 1933’te ise seçilerek tekrar geldi.

ASIL SORUN KOMÜNİZM
27 Şubat 1933 tarihinde Reichstag yandı. Alman parlamentosunun yanması, Hitler’in asıl niyetinin ne olduğunu gösteren başlangıçtır. İçişleri Bakanı Wilhelm Frick, Hitler’in emriyle hemen yangın sabahı Devletin ve Halkın Korunması Kararnamesi’ni çıkardı. Kararname öğleden sonra Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi. Kararnamenin özünü, “Devleti tehdit eden komünizm şiddetine karşı savunma” oluşturuyordu.

Hitler, Reichstag’ı kendi yaktırdığı net olduğu halde, suçu komünistlere yıktı ve milletvekilleri başta olmak üzere çok sayıda komünist bu kararnameye uygun tutuklandı. Rejim muhalifi bütün yayınlar yasaklandı, sendikalar kapatıldı. Seçimlere kadar komünistlere karşı tam bir cadı avının başlatıldığı Almanya’da seçimden 3 gün sonra Alman Komünist Partisi’nden seçilmiş bütün milletvekillerinin vekilliği bu kararnameye dayandırılarak düşürüldü. Böylelikle Hitler, anayasal değişiklikler yapabileceği kadar milletvekiline, yani meclisin üçte birine sahip oldu.

SELAMİ İNCE
28.02.2016

Reichstag yangını bugünlerde ne anlatır?

Bir hatırlatma: Alman faşizminin başlaması için Alman Parlamentosu’nun yakılması gerekiyordu.

Almanya Parlamentosu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi yakıldı. Hitler, azınlık hükümetindeydi. 5 Mart 1933 tarihinde genel seçim vardı ve Hitler tek başına iktidar olmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Yangın, Hitler’e sadece tek başına iktidar değil sonsuz da bir güç verdi. Bu yıldönümünde yangını, yangın davasını ve sonrasını çok kısaca özetleyelim.

Berlin’de olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalandı. Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlattı.

Yangın gecesine dönelim: Reichstag yangını binanının çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkmıştı. Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanıyordu ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahip biri gibi görünmüyordu. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyor, Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktu.

Hollanda’da ev sahibi kadın, Marinus’un olayla ilgisinin ne olabileceğine dair önemli bir detay anlatmıştı. Ev sahibine göre, Marinus, Berlin’deki Almanlardan oraya gelmesi için bir çağrı aldı. 12 Şubat tarihinde gelen bu çağrı post kartı Marinus’a göre Alman komünistlerden geliyordu ve orada çok önemli illegal bir işi halletmesi gerekiyordu. Marinus evini terk etti ve 18 Şubat’ta Berlin’e geldi. Marinus, gözü pek, atılgan, sosyalist çevrelere girip çıkan bir gençti ve Hollanda komünist çevrelere girer çıkardı.

Bu post kartını kimler yazmıştı? Bunlar Alman komünistler miydi? Hayır, bununla ilgili hiç bir bilgi yok. Ancak, Marinus, görüştüğü insanların Komünistler olduğuna inanıyor ve komünist mücadele uğruna Reichstag’ı yakmaya karar veriyor. Ya da Alman polisine bunları anlattığı söyleniyor. Ancak, kendisi bir köşede yangın çıkarırken, başka kişilerin de oralarda olduğundan ve bu kişilerin işlerini garantiye almak için binanın diğer bölgelerini ateşe verdiğinden haberi yok.

Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanew’i tanımıyor bile.

Faşizm uyumaz

Olay gecesine bakıldığında büyük faşistlerin hazırlıklı ıolduğu görülüyor. Adolf Hitler, Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick gibi faşist büyükler yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmedi. Hitler o akşam suçluyu tespit etti: Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı!

Hitler şöyle devam etti:

“Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerde görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.“ Faşist Göring de bir çift laf etti: „Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz…“

Göring doğru söylüyordu. Bir gün bile beklemediler ve sabah Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi çıkarıldı. (Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat –Reichstagsbrandverordnung.) Bu kararnameyle birlikte, yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırıldı, Almanya pratikte demokrasinin ve insan haklarının bütün kurallarını askıya almış oldu. Polise sebep göstermeksizin gözaltına alma ve yargıya da sanığı hukuki yardımdan muaf tutma hakkı verildi. Reichstag yangını faşizme geçisin en önemli adımı oldu. Toplama kamplarının ilk nüveleri burada atıldı çünkü kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklandı.

Aydınlar da gözaltında

Hitler’in partisi NSDAP, komünistlerin ve sosyal demokratların isyan başlattığını iddia ederek bu iki partiye karşı cadı avına girişti. Berlin’deki bütün komünistler evlerinden alındı, bütün KDP milletvekilleri tutuklandı. Parti seçim çalışması yapamaz hale geldi. Marinus van der Lubbe’den sosyal demokratlarla da ilişkisi olduğuna dair ifade aldılar. Bunun üzerine seçimden önce partiye yakın medya tümden kapatıldı, partinin 14 gün afiş asması yasaklandı. (Elbette beklenildiği gibi NSDAP tek başına iktidar oldu.)

Daha 28 Şubat günü Almanya’nın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklandı. Tutuklanan bazı isimler şunlar:

Alfred Apfel, Fritz Ausländer, Rudolf Bernstein, Felix Halle, Max Hodann, Wilhelm Kasper, Egon Erwin Kisch, Hans Litten, Erich Mühsam, Carl von Ossietzky, Wilhelm Pieck, Ludwig Renn, Ernst Schneller,Werner Scholem ve Walter Stoecker. Bir kaç gün sonra da Komünist Parti Genel Sekreteri Ernst Thälmann tutuklandı. Daha sonra Bulgaristan Başbakanı olan komünist teorisyen Georgi Dimitrow da davanın tutuklu sanığı idi.

Marinus van der Lubbe’nin yargılanmasına 21 Eylül 1933’te başlandı. Daha önce enerjik ve kabına sığmayan bir genç olan Marinus’un adeta yerlerde süründüğü görüldü. Marinus’un bromla zehirlendiği, hipnotize edildiği veya uyuşturucu verildiği gibi tartışmalar yapıldı. Yargılama boyunca Marinus sorulara evet ya da hayır dışında bir cevap veremedi, cümle kuracak gücü olmadı. Dava bitti, Marinus 10 Ocak 1934 tarihinde idam edildi. Tüm yargılama süreci boyunca Dimitrow’un yaptığı savunma ise, bütün bu sürecin faşistlerce planlandığını kanıtlar nitelikte. Bundan sonra da zaten faşist baskı Dimitrow’un söylediklerine uygun sürdü. Yeryüzü kana boyandı.

Yaptıranlar da yargılayanlar da aynı

Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul etse de, kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmadı. Çünkü, Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinus’a kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinus’u yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmedi.

Yıllar sonra Marinus’un kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurdu. 1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlattı ve ayrıca Marinus’un beraatine karar verdi. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurdu ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptadı. Ayrıca, Marinus’un akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıp. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yok.

Hollanda‘da bir çok meydana Marinus van der Lubbe adı verildi. 27 Şubat 2008’de olaydan 75 yıl sonra Hollanda’da yaşadığı şehir Leiden’e heykeli dikildi ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asıldı.

Posted in FAŞİZM, SİYASİ TARİH | Leave a comment

Af Örgütü:  OHAL döneminde Türkiye’deki muhalefete baskı arttı * “2016, 1930’lardan beri görülmediği bir şekilde suçlama, nefret ve korkunun hakim olduğu ‘biz ve onlar’ söyleminin küresel anlamda kullanıldığı bir yıl oldu

sozcu.com.tr | 22 Şubat 2017

Af Örgütü:  OHAL döneminde Türkiye’deki muhalefete baskı arttı

Londra merkezli insan hakları kuruluşu Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) her yıl açıkladığı küresel görünüm raporunda, Türkiye’de muhaliflere uygulanan baskının arttığını vurguladı. 159 ülkenin incelendiği 2016 raporunda, genel olarak dünya çapında siyasetçilerin kullandığı kutuplaştırıcı dilin tehlikeli bir dünya ortaya çıkardığı aktarıldı.

ABD ve Avrupa’da nefret söyleminin özellikle mültecileri hedef alacak şekilde şiddetlendiği belirtildi.Bu durumun ırk, cinsiyet, milliyet ve din ayrımında daha çok saldırının yaşanmasına yol açabileceğine dikkat çekildi.

‘Bizlere karşı onlar’
Türkiye, ABD, Macaristan, Hindistan ve Filipinler gibi ülkelerin liderleri kutuplaştırıcı bir dil kullanmakla suçlanırken, bu durumun toplumlarda ‘günah keçilerinin’ yaratılmasına neden olduğu ifade edildi.2016 yılının ‘bizlere karşı onlar’ söyleminin aktif bir şekilde kullanıldığı ve dünya genelinde insan haklarının gerilediği bir yıl olarak ortaya çıktığı vurgulandı.

Uluslararası Af Örgütü’nün genel sekreteri Salil Shetty, Almanya’da Adolf Hitler’in başa geldiği yıllara dikkati çekerek, “2016, 1930’lardan beri görülmediği bir şekilde suçlama, nefret ve korkunun hakim olduğu ‘biz ve onlar’ söyleminin küresel anlamda kullanıldığı bir yıl oldu” ifadesini kullandı.ABD’nin yeni seçilen başkanı Donald Trump’ın söyleminin ‘daha öfkeli ve bölücü politikalara’ örnek teşkil ettiği belirtildi.

‘Türkiye bölgenin en çalkantılı ülkesi’
Türkiye ise raporda Avrupa ve Orta Asya bölgesi içinde en büyük çalkantının yaşandığı ülke olarak tanımlanıyor.Kurum, Güneydoğu’da devam eden çatışmalar, bombalı ve silahlı saldırılar ile Temmuz ayında gerçekleşen başarısız darbe girişiminin yaşandığı Türkiye’de hükümetin insan hakları karnesinin zayıfladığını aktardı.

Raporda, “Temmuz’daki darbe girişiminin ardından ilân edilen olağanüstü hâl (OHAL) döneminde muhalefete baskı arttı” ifadesi kullanıldı.Muhaliflerin ve Kürtlere yakın duran isimlerin de bu süreçten etkilendiği belirtilen raporda, işkence ve kötü muameleye dair kanıtların bulunduğu aktarıldı.

OHAL döneminde gözaltına alınan 118 gazetecinin hâlâ mahkemeye çıkarılmadığı ve 184 medya kuruluşunun kapatıldığı belirtildi. ‘Yarım milyon kişi yerinden oldu’ Örgüt, güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen insan hakları ihlallerinin cezasız kaldığını aktarırken, özellikle bu durumun bir dönem 24 saat sokağa çıkma yasağı uygulanan ve Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı Güneydoğu’da görüldüğünü belirtti.

Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan mülteci anlaşmasının yüzlerce göçmen ve sığınmacının geri dönmesine yol açtığı da aktarıldı.Türkiye içinde ise yarım milyon kişinin özellikle sokağa çıkma yasağının olduğu şehirlerden göç ederek yerinden olduğu ortaya kondu.

İnternete sansür güçlendi’
İfade özgürlüğünün 2016 yılında keskin bir şekilde zarar gördüğü belirtilen raporda, internete uygulanan sansürün de güçlendiği ifade edildi.1 Mayıs ve Onur Yürüyüşü’ne yapılan müdahaleleri toplanma özgürlüğünün zarar görmesi olarak aktaran Af Örgütü, OHAL ile eylem yapılmasının yasaklandığını vurguladı. Polisin eylem için toplananlara uyguladığı şiddetin dozunu artırdığına da dikkat çekildi.

‘İşkence ve kötü muamele raporları arttı’
Af Örgütü, Güneydoğu’da sokağa çıkma yasağının uygulandığı yerlerde ve darbe girişiminin ardından İstanbul ve Ankara’da işkence ile kötü muameleye dair raporların artış gösterdiğine dikkat çekti.Temmuz ayında başarısız darbe girişiminin hemen ardından dayak, cinsel taciz, tecavüz tehditleri ve tecavüz vakalarına dair iddialarda yükseliş olduğu belirtildi.

Raporda, “Zor bir pozisyonda tutulan, elleri arkadan kelepçelenen, yemek, su ya da tuvalet molası verilmeyen askeri yetkililer en kötü fiziksel tacizin hedefi haline gelmiş olabilir. Avukatlar ve tutukluların akrabaları, mahkeme önüne çıkarılana kadar durumlarından haberdar olamıyordu” ifadesi kullanıldı.

Ayrıca,“Güvenlik güçlerinin görevini kötüye kullanmasına ceza verilmemesi kültürü, köklü bir şekilde kalmaya devam ediyor. Güneydoğu’da insan hakları ihlallerinin hatta ölümlerin bile araştırılması için bir adım atılmazken, kimi zaman görgü tanıklarının tehdit edildiği görüldü” denildi.

Diğer yandan raporda IŞİD, PKK ve TAK gibi silahlı örgütlerin sivil vatandaşları hedef alan saldırı sayısında artış yaşandığı ve bu durumun yaşama hakkı ile en temel insanlık ilkelerini tehdit ettiği ortaya kondu.

(BBC Türkçe)

Posted in DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, DÜNYA ÜLKELERİ, DURUM VAZİYETİ, FAŞİZM, İNSAN HAKLARI - DEMOKRASİ | Leave a comment

DURUM VAZİYETİ * Birgün 20.02.2017 *** HAYIR kazandı * Pinoche nasıl yenildi * Medya onun elindeydi ama kazanan halk oldu

Posted in DURUM VAZİYETİ, FAŞİZM | Leave a comment

KEDİMİZ KIRMIZIDIR *** “Yakılan her kitap, dünyayı aydınlatır.” , “Işık kitaptadır. Kitabı sere serpe açın. İşini yapmaya, ışıtmaya bırakın…” * Toplumun baskıcı rejime direnişi, insanların yakalanırsa yakılacak kitapları tek tek ezberlemesiyle başlar…Ray Bradbury’nin okurun belleğine mıh gibi çakılan romanında şöyle der: “Her kitabın ardında bir insan vardır.”

Mine G. Kırıkkanat
kirikkanat@mgkmedya.com
cumhuriyet.com.tr | 2017-02-19

Kedimiz kırmızıdır…

Ray Bradbury, her biri bir başyapıt olan eserlerinin ilki, 1951 yılında yayımlanan ve Fahrenheit 451 başlığıyla bir ölçüde gerçekleşen kehanet izleri taşıyan romanında; baskıcı bir rejimin toplumu uyuşturmaya programlı televizyon seyretmeye zorunlu kıldığı, kitap okumayı yasakladığı bir geleceği anlatır.

Romanda, yanmaz giysileri içinde robotlara benzeyen itfaiyeciler, evleri basıp topladıkları kitapları yakmaktadır. Yani itfaiye kurumu, varoluş nedenine ihanet içindedir. Zaten Fahrenheit 451 de kâğıdın ateşle doğrudan temas etmese de ısınarak alev aldığı sıcaklık derecesi olup, bir “kendini imha” sezdirmesidir.

Toplumun baskıcı rejime direnişi, insanların yakalanırsa yakılacak kitapları tek tek ezberlemesiyle başlar…Ray Bradbury’nin okurun belleğine mıh gibi çakılan romanında şöyle der: “Her kitabın ardında bir insan vardır.”

Ralph Waldo Emerson için, “Yakılan her kitap, dünyayı aydınlatır.” Victor Hugo, “Işık kitaptadır. Kitabı sere serpe açın. İşini yapmaya, ışıtmaya bırakın…” diye önerir.Jules Renard’a göre, “Bir kitap bize benzediği ölçüde hoşumuza gitmez.”
***
Otokrasiden diktaya bütün baskı rejimlerinin kitap düşmanlığı, yazana nefret ve okuyana hışım ortaklığı, raslantı değildir.Sözlerle düşünürüz. Kitaplar, söz dağarcığını genişleterek düşüncenin, hayalin ufkunu açar, mantığı geliştirir ve sonunda, özgürleştirir. Mutlaka özgürleştirir. Baskı rejimlerinin en çok korktuğu da budur…

Her 1000 kişiden sadece 1’inin kitap okuduğu (TUİK verileri) 80 milyonluk bir ülkede; yazıp okuduğu için hapse tıkılanları da çıkarırsanız, nasıl bir cehalete ve rejim türüne mahkûm olduğumuz açık! Bugün doğan çocuğuna “Evet” adını koyan akıl, dün doğum kontrolünden habersiz olduğu için sıra sıra dizilen bebelere Yeter, Dursun, Sabit, İmdat isimlerini veren akıl.

Çünkü okumuyorlar.
“Tek kitap” diyorlar, onu da okudukları, okudularsa anladıkları şüpheli… “Tek kitaba inanan insandan korkarım” demiş, aziz ilan edilecek kadar kusursuz mümin Aquinolu Thomas. Ne kadar haklı…
***
Vatan sathında saçmalıktan vahşete, arsızlıktan hırsızlığa, aptallıktan gaddarlığa, “artık bu kadarı da olmaz”, “herhalde bunu da yapamazlar” diyebileceğimiz hiçbir şey kalmadı.

Hayvanlara tecavüz, çocukların ırzına geçmek, kadınları dövmek, kadın-erkek bol bol öldürmek sıradanlaştı. Terör, suikast ya da savaşta ölmek kader sayılıyor; şehitlik adeta yüksek getirili yüce bir meslek, bu ülkede…

Çoğul kitaptan oldum olası nefret edenler, tüm baskı rejimi ve zamanlarında olduğu gibi yine bir yayınevini, Kırmızı Kedi’yi hedef aldı. Devlet Bahçeli hakkında yazılan bir kitaba önce muhteremler dağıtım yasağı getirdi, ardından tetikçi muhterisler kitabevine saldırıp camı çerçeveyi indirdiler. Kafa tokuşturmaktan beyaz peynire dönmüş beyinleriyle elbette kitapçıda bulamadıkları yazarı kendilerinde kalmayan “Akıllı olsun!” öğüdüyle tehdit edip kaçtılar.

Ne dağıtımı yasaklayan muhteremler, ne de camı çerçeveyi indiren tetikçi muhterisler kitabı okumuşlardı. Çünkü kitapta Devlet Bahçeli hakkında zaten bilmediğimiz hiçbir şey, en küçük bir suç öğesi yok.
***
Ama kitap korkusu, böyle bir şey. Ya okur da iki kelime daha öğrenir, biraz daha düşünürlerse? Al sana kâbus! Demokrasiyi öylesine unuttuk, medya patronları öyle korkak ve gazeteciler işimizden oluruz diye titriyorlar ki; hiçbir basın mensubu Devlet Bahçeli’ye: “Kırmızı Kedi’ye hakkınızdaki kitapla ilgili saldırıyı kınıyor musunuz?” diye sormadı. Soramadı.

Devlet Bahçeli de Justin Trudeau değil ya, tabii ki saldırıyı kendiliğinden kınamadı. Kitabın dağıtımı durdurulduğunda da sessiz kalmıştı. Bu suskunluğun da tek bir anlamı olabilir…

Ben bir Kırmızı Kedi yazarıyım ve ülkenin en cesur, en ilkeli, kültüre ciddi emek veren yayıneviyle çalışmaktan gurur duyuyorum. Kurucu sahibi Haluk Hepkon’a gelince…

İnsanların kan kardeşleri ve can kardeşleri vardır.
Haluk Hepkon benim can kardeşimdir.
Boşuna uğraşmayın. O başını eğmez.

© 2017 www.yaynet.com.tr

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, FAŞİZM | Leave a comment

FAŞİZMİN YÜKSELİŞ SESLERİ *** Sayın Numan Kurtulmuş geçen gün şunu söyledi: “Avrupa için en büyük tehlike, Avrupa’da artık ayak seslerini duyduğumuz yeni faşizmin yükseliş sesleridir. Buna karşı herkesin uyanık olması lazım.” Senelerdir bu köşe de dahil olmak üzere çok yerde tartışılan bu konuyu geç de olsa fark etmesi pek güzel.

Özgür Mumcu
cumhuriyet.com.tr
2017-02-22

Faşizmin yükseliş sesleri

Sayın Numan Kurtulmuş’u bilirsiniz. Hükümet sözcüsü. Has Parti’nin eski genel başkanı. AKP’nin sağı yutma operasyonunun bir örneği. Bir zamanlar en sıkı iktidar karşıtlarının dahi etmeyeceği, yenir yutulur olmayan sözleri AKP’ye yöneltmesiyle meşhurdu. Harun-Karun meselesiyle Ali-Muaviye benzetmeleri literatüre geçmiştir.

Partisini kapatıp AKP’ye geçerken “Numan Kurtulmuş ve arkadaşları makam, mevki, servet, şan ve şöhret peşinde koşan insanlardan değildir” demişti. Eski Has Parti’li yeni AKP’lilerden kendisi hükümet sözcüsü, Ahmet Demircan milletvekili, Abdülhamit Gül ise hem milletvekili hem de başkanlık rejimini öngören anayasa değişikliğinin mimarlarından. AKP’ye katılmayı reddeden Has Parti kurucularından Prof. Cihangir İslam ise son OHAL KHK’si ile ihraç edilen akademisyenler arasında.

Neyse, şimdilik bunu not etmekle yetinelim. Bu geçmişle her sabah uyanıp aynaya bakmak zorunda olan biz değiliz, kendi bilir. İşte sayın Numan Kurtulmuş geçen gün şunu söyledi:

“Avrupa için en büyük tehlike, Avrupa’da artık ayak seslerini duyduğumuz yeni faşizmin yükseliş sesleridir. Buna karşı herkesin uyanık olması lazım.” Senelerdir bu köşe de dahil olmak üzere çok yerde tartışılan bu konuyu geç de olsa fark etmesi pek güzel. Gerçi artık yükselen aşırı sağ, popülist dalgadan bahsetmeyen kalmadı. Ama yine de geç olsun güç olmasın.

Gelgelelim bu hadise hakkındaki neredeyse tüm incelemelerde sözcülüğünü yaptığı hükümetin siyasi çizgisi de yer alıyor. Trump, Brexit, Putin ve Erdoğan aynı yükselen popülist dalganın parçaları olarak değerlendiriliyor. Kaldı ki karşı karşıya olduğumuz sadece Batı’nın sorunu değil.

Filipin Devlet Başkanı Duterte’den Hindistan başbakanı Modi’ye kadar uzanan küresel bir hadise bu. Mesela Macaristan başbakanı Viktor Orban bu durumu “özgürlükçü olmayan demokrasi” olarak yüceltiyor. Dahası bu otoriter, popülist yönetim biçimine överek verdiği örnekler arasında Erdoğan rejimi de var.

“Yeni Türkiye” sloganını çağrıştıran “Yeni Hindistan”, Gandi’nin mirasına bayrak açmış Hindu milliyetçisi Mudi’nin sevip kullandığı bir kavram mesela. Erdoğan’ın Modi’nin ardından hologramla nutuk attığını da hatırlamakta fayda var.

Avrupa’da aşırı sağ akımlar, Putin Rusya’sından destek alıyor. ABD’de Trump’ın seçim zaferinde Rusya’nın parmağı olduğu çok konuşuldu. Hatta Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn, Rusya ile izah edemediği görüşmeleri sebebiyle istifa etmek zorunda kaldı. Flynn aynı zamanda Türkiye için lobi yapmasıyla da gündemdeydi. İslamcı mizah dergileri, ABD başkanlık seçim sonuçlarını Rabia işareti yapan bir Donald Trump karikatürü ve Erdoğan’ın sıklıkla dile getirdiği bir şiire göndermeyle “Ne yapsalar boş, Clinton’ın ötesinde bir Trump vardır” diye kutladı.

Doğrudur. Dünya bir kırılma safhasında. Aşırı sağ İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hiç olmadığı kadar kuvvetli ve daha da kuvvetleniyor. Fakat ve maalesef bizim bugünkü iktidarımız da bu kuvvetlenen akımla beraber değerlendiriliyor. Sayın Kurtulmuş’a bu mesele hakkında daha çok okumasını tavsiye ederiz. Kendisi akademisyendir. Biraz çalışırsa hızla öğrenir. Ya da dilerse üniversiteden ihraç ettikleri siyaset bilimcilere sorsun, eminim kendisini aydınlatırlar.

© 2017 www.yaynet.com.tr

Posted in FAŞİZM | Leave a comment

FAŞİZMİN AYAK SESLERİ *** AKP silahlı milis güçleri kuruyor AKP binasında uzun namlulu silahın işi ne?

cumhuriyet.com.tr | 2017-02-22

AKP binasında uzun namlulu silahın işi ne?

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, AKP Küçükçekmece İlçe Başkanı Mustafa Korkut ile Belediye Başkanı Temel Karadeniz’in birlikte çektirdiği foğrafını sosyal medya hesabından paylaştı. Fotoğrafta masanın kenarında bulunan uzun namlulu silah dikkat çekiyor.

TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Üyesi ve CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, sosyal medya hesabında AKP Küçükçekmece İlçe Başkanı Mustafa Korkut ile Belediye Başkanı Temel Karadeniz’in birlikte çekilmiş bir fotoğrafını paylaştı. Fotoğrafta masanın hemen yanında bulunan uzun namlulu bir silah dikkat çekiyor.

MAKAM ODASINDA UZUN NAMLULU SİLAH
Fotoğraftaki ayrıntıya dikkat çeken Yarkadaş şöyle konuştu:
AKP İlçe Başkanı Korkut’un makam odasında, koltuğunun hemen yanında uzun namlulu bir silahın olduğu görülüyor. Korkut, kendisini ziyarete gelen Küçükçekmece Belediye Başkanı Temel Karadeniz’le sohbet ederken, uzun namlulu silah da yanlarında duruyor. Bu tablo, düşündürücü olduğu kadar ürkütücü… Bir siyasi partinin ilçe başkanı, makam odasına bu silahı niye sokar? Ve bu silahla neden fotoğraf çektirir?”

“SİSTEMLİ BİR ŞEKİLDE MESAJ MI VERİLİYOR?”
Silahın ruhsatının olup olmaması ya da menşeinin ne olduğunun artık bir ayrıntı haline geldiğini belirten Yarkadaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce Başbakan Binali Yıldırım, referandumda hayır oyu vereceklerin bertaraf edileceğini söyledi. Sonra Manisa İl Başkan Yardımcısı ile AKP Avusturya yöneticisi, iç savaş tehdidinde bulundu. Ardından Bilal Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner, silahlanma çağrısı yaptı.

Şimdi de Küçükçekmece İlçe Başkanı ve Akp’li belediye başkanı, ilçe binasında uzun namlulu silahın başında muhabbet ederken fotoğraf çektiriyor. Akp üst yönetimi, kime hangi mesajı vermek istiyor? Uzun namlulu silah, ilçe binasına niye sokuluyor? AKP yönetimi neyin hazırlığını yapıyor?”

“MÜNFERİT OLMAKTAN ÇIKTI”
AKP yönetiminin son dönemdeki sorumsuz çıkışlarının münferit olmaktan çıkıp “genel bir eğilim”in yansıması haline geldiğini belirten Yarkadaş, “Ateşle oynadıklarının farkında değiller” uyarısında bulundu.

Siyasi partilerin, söylem ve eylemlerinde silahın hiçbir şekilde yer almaması gerektiğini belirten Yarkadaş, AKP yönetiminin ortaya çıkan son tablo hakkında kamuoyunu rahatlatması gerektiğini söyledi.

ÇADIR DEVLETİ
Uzun namlulu silahın ilçe binasına sokulmasının hiçbir haklı gerekçesi olamayacağını belirten Yarkadaş, “Türkiye, herkesin kendi önlemini aldığı bir çadır devletine mi dönüştürülmek isteniyor?” diye sordu. AKP yönetiminin 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek taraftarlarını silahlandırmaya yönelik kuşkuların giderek arttığını belirten Yarkadaş, “Bu yoldan derhal dönün. Türkiye’yi ateşe atmayın, demokratik teamüllerden sapmayın” dedi.

Silah kullanma tekelinin sadece asker ve poliste olduğunu hatırlatan Yarkadaş, AKP yönetiminden konuya ilişkin ciddi bir açıklama beklediklerini de söyledi.

© 2017 www.yaynet.com.tr

Posted in FAŞİZM | Leave a comment

Bu paralar nereden ve neyin karşılığı olarak geliyor *** Ekonomiye 41 milyar dolarlık ‘gizemli’ doping

cumhuriyet.com.tr | 2017-02-22

Ekonomiye 41 milyar dolarlık ‘gizemli’ doping

2016’da kaynağı belirsiz para girişi 11.1 milyar dolarla Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırarken  son 15 yılda gelen kayıt dışı para miktarı 40.9 milyar doları buldu.

Türkiye ekonomisine kaynağı belirsiz para girişi 2016’da 11 milyar 69 milyon dolarla Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi verilerine göre temmuz ayından itibaren gelen gizemli para ise 9.2 milyar doları buldu. 2015’te 10 milyar 198 milyon dolarlık kaynağı belirsiz para girişi olmuştu. Verilere göre son bir yılda 871 milyon dolar arttı. 2003’e göre ise artış 2.5 katı buldu.

Kaynağı belirsiz parada 2002 yılında Türkiye’den 758 milyon dolarlık çıkış olurken, 2003’te 4 milyar 489 milyon dolar, 2004’te 838 milyon dolar, 2005’te 1 milyar 495 milyon dolarlık giriş yaşandı.

2006 yılında 896 milyon, 2007’de 315 milyon dolarlık çıkışın ardından 2008’de 1 milyar 966 milyon, 2009’da 2 milyar 314 milyon, 2011’de 8 milyar 295 milyon, 2013’te 1 milyar 577 milyon, 2014’te 2 milyar 40 milyon dolar giriş yaşandı. 2010’da 464 milyon, 2012’de ise 927 milyon dolar çıkış oldu. Buna göre son 15 yılda Türkiye 40 milyar 921 milyon dolar kayıtdışı olarak Türkiye’ye girdi.

Seçim öncesi hızlandı
Seçim öncesi dönemlerde para girişinin hızlanması dikkat çekti. Haziran 2011’deki seçimlerden önceki son dört ayda Türkiye’ye 4 milyar 101 milyon dolarlık gizemli para girişi oldu. 2007 seçimlerinden önceki dört ayda ise 3 milyar 604 milyon dolarlık kaynağı belirsiz para girişi yaşandı. 2015’te de haziran seçimlerinden önceki dört ay 10 milyar 81 milyon dolar, kasım seçimlerinden önceki dört ay 3 milyar 94 milyon dolarlık kayıtdışı para geldi.

Merkez Bankası resmi olarak net hata noksan kaleminin dört temel sebepten kaynaklandığını söylüyor: İthalat veya ihracatta mal hareketiyle ödemenin farklı bilanço dönemlerine yansıması, gümrük işlemlerindeki beyanat hataları, ödemeler dengesindeki çeşitli kalemlerden elde edilen gelirlerin sistem dışına, yani yastık altına çıkarılması, turizm ve bavul ticareti gibi verilerin anketler yoluyla toplanmasında oluşan hatalar. Ancak ekonomistlere göre bu nedenlerin hiçbiri bu denli büyük bir net hata noksan kalemine yol açacak miktarda para akışını sağlayamıyor.

© 2017 www.yaynet.com.tr

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

FAŞİZMİN AYAK SESLERİ * Paralel ordu *** “Kardeş Kal Türkiye adlı oluşumun adeta alternatif bir ordu – güvenlik gücü misyonunu üstlendiği açıkça görülmektedir. Bu oluşum paralel milis ordusu olarak adlandırılmalıdır. Yapılan açıkça bir milis gücü oluşturma çalışmasıdır. Olası darbe girişimlerini bahane ederek böyle bir güç oluşturmak hiçbir şekilde meşru da yasal da değildir

cumhuriyet.com.tr | 2017-02-21

Paralel ordu

Kardeş Kal Türkiye grubunun kurucusu dünür Uzuner, üyelerine sessiz kalma çağrısı yaptı. CHP’liler ‘Yapılan bir milis gücü oluşturmaktır ’tepkisini gösterdi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner’in olası bir darbe girişimi ve kalkışma sırasında halkı sokağa dökmek için kurduğu Kardeş Kal Türkiye grubu ile ilgili habere Uzuner’den tepki geldi.

Uzuner; “Kardeş Kal Türkiye”nin WhatsApp gruplarında, üyelere, “Haberi yapan ve yaptıranlar haklarında yasal işlem yapılacaktır. Haberle ilgili şu aşamada yorum yapmayınız” bilgilendirmesi yaptı. Erdoğan’ın dünürü Uzuner’in kuruduğu silahlı, drone ve telsiz eğitimli Kardeş Kal Türkiye grubuna ilişkin Cumhuriyet haberinin ardından, oluşumun WhatsApp grupları hareketlendi.

Grubun lideri Uzuner, dün, Whatsapp gruplarına “haberle ilgili yorum yapılmaması” talimatı verdi. Uzuner, şu mesajı paylaştı: “Türkiye’nin kardeşliği için yasalara uygun vatandaşlarımızı bilgilendirme yaptığımız grubumuzla ilgili Cumhuriyet Gazetesi’nde iftiralarla dolu, en hafifi ile yalan haber çıkmıştır. Bu haber iftiralarla dolu olup, haberi yapan ve yaptıranlar haklarında yasal işlem yapılacaktır. Bu sebeple sizlerden ricam, haber ile ilgili şu aşamada yorum yapmayınız.

‘Suç işliyorlar’
Meclis Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu üyesi CHP’li Barış Yarkadaş, Kardeş Kal Türkiye grubunu “Yeni bir paralel devlet ile onun ordusu kuruluyor” sözleri ile değerlendirdi. Haberi dehşet içinde okuduğunu dile getiren Yarkadaş, “Kardeş Kal Türkiye adlı oluşumun adeta alternatif bir ordu – güvenlik gücü misyonunu üstlendiği açıkça görülmektedir. Bu oluşum paralel milis ordusu olarak adlandırılmalıdır. Yapılan açıkça bir milis gücü oluşturma çalışmasıdır. Olası darbe girişimlerini bahane ederek böyle bir güç oluşturmak hiçbir şekilde meşru da yasal da değildir” dedi. Yarkadaş, “Orhan Uzuner’in liderliğinde oluşturulan bu grup açıkça suç işlemektedir. Cumhuriyet Savcılarının derhal soruşturma açması ve Kardeş Kal Türkiye adlı bu oluşumu mercek altına alması gerekir” ifadelerini kullandı.

‘Yeni ByLock vakası’
Grubun, Whatsapp üzerinden iletişim kurması ile ilgili olarak da Yarkadaş, “Bu itiraflar yeni bir ByLock vakası ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Bilindiği üzere FETÖ’cüler de aynı yöntetmi ByLock üzerinden kullanıyordu. Şimdi AKP yönetiminin cevap vermesi gereken bir soru vardır. Yapılanların paralel devlet örgütlenmesinden bir farkı var mıdır? FETÖ’den boşaltılan yerler, Kardeş Kal Türkiye adlı örgüt ile mi doldurulacaktır? Açıkça ‘silahlanın’ çağrısı yapan Uzuner, sizin iktidarınızdan daha mı yetkilidir? Uzuner’in açıklamaları ile AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı’nın ‘referandumu kaybedersek iç savaş çıkar’ sözü arasında bir bağlantı var mıdır?

Kardeş Kal Türkiye örgütünün üyeleri sandıklardan hayır çıkarsa bunu da bir darbe girişimi olarak nitelendirip bu gerekçe ile sokağa dökülecek midir? Yoksa hazırlıklar buna göre mi yapılmaktadır? Ateşle oynamayın. Çünkü bu ateş herkesi yakar” dedi. Yarkadaş, konuyu Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması talebiyle verdiği soru önergesi üzerinden Meclis’e de taşıdı. Yarkadaş, üyesi olduğu TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun ilk toplantısında da gündem maddelerinden birinin “Yeni Paralel Devlet” olacağını söyledi.

‘Şimdi paralel ordu’
CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, darbeyi eniştesinden öğrenen Cumhurbaşkanı’nın dünürü üzerinden yeni darbelere karşı tedbir almasının milletin aklıyla dalga geçilmesi anlamına geldiğini vurgulayarak, “Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bu kepazelikle ilgili kamuoyunu rahatlatacak bir açıklama yapmasını bekliyorum. Sayın Cumhurbaşkanı daha önce de SADAT adıyla kurulan özel güvenlik biriminin kurucusunu da kendisine danışman yapmıştı.

‘Paralel devlet’ diye diye şikayet ederken şimdi paralel ordu kuruyor. Böyle bir şey oluşursa bundan ilk zararı sayın Cumhurbaşkanı’nın göreceğinden, adımın Engin olduğu kadar eminim. Böyle lakayıt, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan hadiselerin gündeme gelmesi, demokrasi, devlet ciddiyeti, milletin büyüklüğü, asaleti bakımından çok yadırganacak tutumdur. Türkiye’de darbeye teşebbüs edilirse paralel orduya gerek yok, millet yeter. Milletimiz Cumhurbaşkanı’nı, demokrasiyi, Meclis’i de koruma kabiliyetindedir” dedi.

© 2017 www.yaynet.com.tr

Posted in FAŞİZM | Leave a comment

Ahmet Şık’tan tarihi savunma: Silivri’nin bizden sonraki konukları bu dönemin tetikçileri olacak

cumhuriyet.com.tr | 2017-02-21

Ahmet Şık’tan tarihi savunma:
Silivri’nin bizden sonraki konukları bu dönemin tetikçileri olacak

Ahmet Şık 2012’de Silivri Cezaevi çıkışındaki “Bu komployu kuranlar cezaevine girecek” sözleri nedeniyle bir kez daha hakim karşısına çıktı: Yaşadığım hukuksuzluğun altında imzası olan hakim savcılar da bu toplama kampına girecekler.

FETÖ propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklu gazetemiz muhabiri Ahmet Şık, 2012’de Oda TV davası kapsamında tutuklu olduğu Silivri Cezaevi çıkışında söylediği sözler nedeniyle hakim karşısına çıktı. Şık hakkında “Bu komployu kuranlar cezaevine girecek” sözleri nedeniyle 7 yıla kadar hapsinin istendiği iddianamede mağdur sıfatıyla yer alan 39 hakim savcıdan 28’i meslekten ihraç edilmiş durumda. 28 isim arasında kaçak ve tutuklu hakim ve savcılar da yer alıyor.

Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde bugün görülen duruşmaya 53 gündür tutuklu gazeteci Ahmet Şık ve avukatları katılırken, duruşmayı PEN International, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, DİSK Basın-İş ve Türkiye AB Delegasyonu da izledi. Şık’ın çok sayıda meslektaşı da dayanışma için duruşma salonunda yer aldı.

Duruşmada konuşan Şık, şunları söyledi:
2011 yılında o zamanki adıyla Ergenekon olan torba davasının sanığı olarak tutuklandım. 13 ay tutuklu kaldım, bu komplo zincirinde. Komplonun failler belliydi ben açımdan ve herkes açısından. Devlet bürokrasisine, güvenlik bürokrasisine çöreklenmiş mafyatik bir örgüt, bir mafya örgütü, Gülen cemaatini kastediyorum, arkasına AKP’nin siyasi desteğini de alarak kendince düşman bellediği herkesi tasfiye etmeye girişti. Bu bağlamda bir takım komplolardan tutuklandım. 12 Mart 2012’de tahliye kararı çıktı. Cezaevi kapısının önünde bir konuşma yaptım. Bu konuşmanın bir yerinde şöyle bir şey söyledim: ‘Bu komployu yürüten polisler, komplonun yürütülmesinde görev alana hakim ve savcılar bizim çıktığımız cezaevine girecekler’.

Ben bir ateistim. Dolayısıyla beddua etmem. Söylediğim bir beddua değildi. Din tacirliği yapan bir şarlatan hiç olmadım. Dolayısıyla bir kehanette bulunmadım. Somut olguları siyasi birikimimle harmanlayarak durum tespitini yapmıştım. Velhasıl bu durum tespiti doğru çıktı. Bu konuşmamdan ötürü, sanırım 39 hakim ve savcı kendilerini terör örgütüne hedef gösterdiğim ve hakaret ettiğim iddiasıyla hakkımda şikayetçi oldular. Dosyayı hazırlayan savcı o teşkilattan mıydı hatırlamıyorum ama ifadeye gittiğimde avukatım yanımdaydı. ‘Ya Ahmet bey, şu ifadeleri değiştirin de kapatalım şu dosyayı’ tarzında bir ifade alma işlemi oldu. Ben de ‘Beyanlarımı aynen tekrar ediyorum’ dedim, ve dava açıldı. Yaklaşık 3 ay öncesine kadar şikayetçi olduğunu söyleyen 39 hakim savcıdan, 30’u ya tutuklu, ya firar etmiş. Dolayısıyla o siyasi birikimle harmanladığım, o somut olguları bir araya getirdiğim tespit doğru çıktı. Ben hala yargılanıyorum.

Böyle bir şey olamaz. Siz de geçicisiniz, kaç hakim değiştirdi bu dava bilmiyorum, bu dava şöyle bir mantıkla yürüyor. Ergenekon davasından yargılandığım için iddianame de öyle kurulmuş. “Sanık Ergenekon davasından yargılanıyor, dolayısıyla terör örgütünün gücünü arkasına almıştır ve hakim ve savcıları hedef göstermiştir.”

Ben gazeteciyim. Ben tehdit etmem, ben kehanette bulunmam. Somut olgular üzerinden hakikati yazmaya çalışıyorum, söylediklerim de bir hakikate işaret ediyordu, ki haklı çıktım. Ama burada süren yargılamada, sizi tenzih ediyorum, diğer yargılamanın sonucu bekleniyor. Eğer oradan ceza alırsam burada benim tehdit ve hakaret ettiğime karar verilecek. Beraat edersem aksi karar çıkacak. Adalet böyle de tecelli etmez. Dolayısıyla burada benim beraat etmem gerekiyor.  Ve şu anda geçmişte Gülen cemaatinin tetikçiliğini üstlenen yargı mensuplarının aynısı AKP’nin tetikçiliğini üstlenmek üzere yine yargı içerisinde örgütlü durumda.

Ben yine bir durum tespiti yapacağım. Cemaatin hakim ve savcılarının başına ne geldiyse, bu hakim ve savcıların başına da bu gelecek. AKP, 15 yıldır iktidar yolculuğunda, kendilerince dava arkadaşı diye niteledikleri kişileri bile safralarından kurtulurcasına attılar. Bir dönem ihtiyacı olduğu, kendilerinin hukuksuzluğuna destek çıkan herkesten vazgeçtiler, sanmasınlar ki o hakim ve savcılardan vazgeçmeyecekler, sanmasınlar ki bu zulme destek çıkanlardan vazgeçmeyecekler.

Burada bunu da tekrar ediyorum. Şu anda yaşadığım hukuksuzluğun altında imzası olan hakim savcılar da bu toplama kampına girecekler, ama gerçek suçlular olarak girecekler. Bu davadan da beraatimi istiyorum.”

Şık’ın avukatı Can Atalay da Şık’ın derhal beraatini talep etti. Mahkeme hakimi de geçici hakim olduğunu belirterek dosyanın incelemeye alınmasına, bu nedenle duruşmanın 26 Nisan’a ertelenmesine karar verdi.

© 2017 www.yaynet.com.tr

Posted in DURUM VAZİYETİ, ERGENEKON - BALYOZ, FAŞİZM, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

İKTİDARIN HATALI POLİTİKALARI NEDENİYLE TÜRKİYE HER KONUDA DÜNYADAN DIŞLANIYOR *** Türkiye’ye gelmeyecekler

Türkiye’ye gelmeyecekler

Kuşadası, dünyanın ikinci büyük cruise operatörü Royal Caribbean tarafından, güvenlik gerekçesiyle 2017 yaz sezonu rotasından çıkartıldı.

Aydın’ın Kuşadası ilçesi, dünyanın ikinci büyük cruise operatörü Royal Caribbean tarafından, güvenlik gerekçesiyle 2017 yaz sezonu rotasından çıkartıldı. Şirket açıklamasında, Kuşadası’na olan 42 seferin iptal edilmesinin nedeni, ‘güvenlik ve Türkiye’deki mevcut belirsiz ortamı’ olarak gösterildi.

TÜM SEFERLERİNİ İPTAL ETTİ

Dünyanın en büyük seyahat acentesi Carnival Corporation bünyesindeki üç şirketin ardından ABD merkezli cruise şirketi Royal Caribbean Kuşadası’na 2017 yaz sezonu programındaki tüm seferlerini iptal etti. Dünyanın en büyüğü olan Harmony of the Seas’ın da aralarında bulunduğu, her biri 2 bin 500 ile 3 bin 500 arasında yolcu taşıyan dev kruvaziyer gemilere sahip Royal Caribbean, iptalleri acente ve müşterilerine de duyurdu. Şirket açıklamasında, Kuşadası’na olan 42 seferin iptal edilmesinin nedenini güvenlik ve Türkiye’deki mevcut belirsiz ortamı olarak gösterdi.

KUŞADASI YERİNE MİKONOS, RODOS VE GİRİT

Türkiye’de yaşananların ön görülememesi nedeniyle böyle bir karar aldığını da belirten Royal Caribbean, Türkiye’nin programdan çıkarılmasının ardından 6 gemisinin Kuşadası Limanı yerine Yunanistan’ın Mikonos, Rodos ve Girit Adaları ile Karadağ’da duracağı bildirildi. Şirketin açıklamasında ayrıca, “Karar verme süreci her zaman misafirlerimizin güvenliği konusundaki anlayışımıza dayandı. Royal Caribbean İnternational, Türkiye’deki değişen durumu yakından takip edecek ve bu popülasyon limanına geri döndüğümüzde mutlu olacağız” ifadelerine yer verildi.

KRUVAZİYERDE KAN KAYBI

Geçen yıl Rus uçağının düşürülmesi ve ardından gelen bombalı terör saldırılarıyla Türk turizminde başlayan kan kaybı, kruvaziyer gemilerinin seferlerini iptal etmesiyle doruğa çıktı. 2015 yılında 446 kruvaziyer gemiyi ağırlayan Kuşadası Limanı’nda bu sayı 256’ya düştü. Bu yıl ise Kuşadası’na gelmesi beklenen 162 gemiden Royal Carribean’e ait 42 seferin iptal olması ilçede büyük şok yaşanmasına neden oldu. Bu durumun İzmir’in Selçuk ilçesindeki Efes Antik Kenti başta olmak üzere yöredeki diğer tarihi mekan ve ören yerlerindeki ziyaretçi sayısında büyük düşüşe neden olmasının beklendiği belirtildi. Henüz iptal bildirmeyen büyük bölümünü ise 200 ile 500 yolcu kapasiteli gemilerin ise Yunan bayraklılardan oluştuğu belirtildi.

Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK, DURUM VAZİYETİ, Ekonomi | Leave a comment