Hızlandırılmış ‘evrim’ * İnsanoğlu tavuğu 60 yılda tanınmaz hale getirdi * Vahşi tavuklar 11 seneye kadar yaşarken, endüstriyel tavukların ömrü 50 gün.

Cumhuriyet
14 Aralık 2018 Cuma

Hızlandırılmış ‘evrim’

Kanadalı bilim insanlarının yaptığı araştırmada tavukların geçirdiği değişim gözler önüne serilmişti. Vahşi tavuklar 11 seneye kadar yaşarken, endüstriyel tavukların ömrü 50 gün.

İnsanoğlu tavuğu 60 yılda tanınmaz hale getirdi

Britanyalı bilim insanlarının araştırmasına göre endüstrileşmenin etkisiyle tavuklar milyon yıllık ‘evrim’i 60 yılda geçirdi. Araştırma Royal Society Open Science dergisinde yayımlandı. bunun nedeni ise tavukların “yoğun üretimi.” Bu yüzden tavukların yapısı “eşi benzeri olmayan” bir mutasyona uğradı.

Tavuk eti dünyada çok tüketilen et türü. Yeryüzünde 23 milyar tavuk bulunduğu belirtiliyor.

Söz konusu bulgular Carys Bennett ve Jan Zalasiewicz önderliğinde, Leicester Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının araştırmasıyla ortaya çıktı. Araştırma için son 2 bin yıla ait veriler çerçevesinde evcilleştirilmiş tavuklar, vahşi tavuk ve kırmızı hint kuşu denilen tavuk türü karşılaştırıldı. Diken’in yer verdiği araştırma aslen Güneydoğu Asya’ya ait ve 8 bin yıl önce evcil hale getirilen tavuğun 1950’lerden itibaren artan büyüme hızıyla yeni bir tür haline geldiğine işaret ediyor.

Tavuğun 19’uncu yüzyıldan itibaren irileştiği, 1950’lerden sonra benzersiz bir evrim geçirdiği ortaya çıktı. Aynı şekilde tavuğun iskeleti de değişime uğradı. AFP’ye konuşan Bennett, modern çiftlik tavuklarının atalarından ve vahşi akrabalarından tanınmaz halde geldiğini söylerken günümüz tavuklarının heybetli iskelet yapısına, farklı kimyasal nitelikte kemiklere, genetik farklılığa sahip olduğunu belirtti.

Zalasiewicz ise normal şartlarda hayvanların yeni bir biçim alması için milyonlarca yıl gerektiğini belirtti. Tavukların değişimi ise 60 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bilim_ve_teknoloji/1169788/Hizlandirilmis__evrim_.html
Posted in Uncategorized | Leave a comment

UYARI FİŞEĞİ * AKP’nin Gezi’yi Soros, FETÖ ve PKK ile kirletme taktiği

Gezi – Berkin Elvan’ı 16 yaşından başından vurdular

Mehmet Ali Güller
13 Aralık 2018

AKP’nin Gezi’yi Soros,
FETÖ ve PKK ile kirletme taktiği

Türkiye’nin gerçek gündemi ekonomik krizdir. Hiçbir iktidar, önündeki seçimlere böylesi bir gündemle gitmez. AKP bu nedenle Türkiye’nin önüne yeni gündemler koyuyor, Koyacak:  İç politikada Gezi operasyonları, dış politikada “milliyetçilik” rüzgarı yaratacak “one minute” ya da “iPhone kırma” tarzı bir gelişme…

Erdoğan’ın geçen ay Gezi eylemlerini hedef alan ilk açıklamasından itibaren Tele1 TV’de anlattım: AKP adım adım yükseltilecek olan Gezi operasyonlarıyla Türkiye’yi kutuplaştırarak ve karşı kutbu baskılayarak seçimi kazanmaya çalışacak.

İdeolojik düzlemde şu taktiği uygulayacaklar:

1. adım: Gezi’yi Soros/Kavala ile dış bağlantılı ilan etmeye çalışmak…
2. Adım: Gezi’de FETÖ parmağı olduğuna toplumu ikna etmeye çalışmak…
3. Adım: Gezi’yi Öcalan/PKK/HDP ile ilişkili göstermeye çalışmak…

Bu adımların uygulaması ise şöyle olacak:

1. Kavala’nın çevresindekilere operasyon yapılarak, Gezi’nin Sorosçu/Kavalacı bir dış operasyon olduğu işlenecek, ki işleniyor…
2. Gezi ile FETÖ arasında bir bağ kurabilmek için olmayacak kişilere FETÖ’cülük suçlaması yapılacak. (Emin Çölaşan ve Necati Doğru örneğin…)
3. Genel kitlenin savunmayacağı türden illegal örgütlere operasyonlar yapılacak.
4. Gezi’de boy gösteren HDP yöneticilerine operasyonlar yapılacak.
5. Seçimden öncede operasyonları bazı CHP milletvekillerine kadar götürülecek.

FETÖ’cü polisler, Gezi’de Erdoğan’ın kahramanlarıydı!

Saray’ın hedefi bu gerçek olmayan tabloya ülkenin bütününü ikna etmek değil tabi. Zira Türkiye’yi bu yalanlara inandırmak mümkün olmaz. Ama Saray seçmenin yüzde 50’sini bu yalanlara ikna ederek belediyelerin çoğunu kazanmayı hesaplıyor.Saray’ın fikren teslim almaya çalıştığı yüzde 50’nin en azından bir bölümüne şu gerçekleri anlatmak hepimizin tek tek vatandaşlık görevidir:

1. Gezi kendiliğinden bir hareketti ve Soros/Kavala işi değildi. Dahası ÖDP liderlerinden Alper Taş’ın da belirttiği gibi, Kavala AKP’ye zarar veren bu eylemlerin bitirilmesi için uğraşmış bir isimdi.

Doğru, Soros operasyonlar yapmıştı: 2003’te Ukrayna’daki Gül darbesinde, 2004’te Gürcistan’daki turuncu darbede, 2005’te Kırgızistan’daki lale darbesinde parmağı vardı ama üçünden önce ilk operasyonu Türkiye’de yapmıştı! Soros’un 2002’deki “sarıl ampül” darbesinde rolü vardı!

Öyle olduğu için de Erdoğan 2003’te Davos’ta Soros’un masasına oturmuştu! Öyle olduğu için de Türkiye’deki Sorosçular, neoliberaller, yetmez ama evetçiler belli bir döneme kadar AKP’nin destekçisi, hatta “ideolojik gladyatörleri” olmuştu!

Gezi gibi milyonların katıldığı halk hareketlerine elbette herkes dahil olmak ve yararlanmak ister; CIA da ister, Soros da… Fakat Gezi, yani Haziran halk hareketi, Türk Bayrağı taşıyan ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen kitlesiyle bu türden dış güçlerin en ufak etkide bulunamayacağı tertemiz bir çizgideydi!

2. Gezi’de şiddet uygulayan polislerin FETÖ’cü kimlikleri üzerinden Gezi’yi FETÖ’yle ilişkilendirmeye çalışmak da Soros’la ilişkilendirmeye çalışmak kadar nafile bir iştir. O şiddeti uygulayan FETÖ’cü polislere emri veren Erdoğan’dır, “polis kahramanlık destanı yazdı” diyen Erdoğan’dır!

Kısacası AKP ve FETÖ, Gezi’nin tam karşısında konumlanmış ortaklardır!

Gezi’de AKP-PKK ortaklığı

3. Gezi’yi Öcalan/PKK/HDP ile ilişkili göstermeye çalışmak, AKP için Soros ve FETÖ’yle ilişkili göstermeye oranla AKP için daha kolaydır. Zira Gezi’den HDP’li vekil fotoğrafı da, Öcalan posteri fotoğrafı da gösterebilirsiniz.

Ancak gerçek şudur:

a. Ağaç eylemlerinin başında Sırrı Süreyya Önder vardır ama mesele ağaç eylemini aşmaya başladığı anda Sırrı Süreyya Önder yoktur. Dahası Sırrı Süreyya Önder, AKP’nin izniyle İmralı’da Öcalan’dan Gezi’de AKP’ye yardımcı olma talimatları almaktadır.

b. Gezi, Türk Bayraklı milyonların “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla inlerken, Selahattin Demirtaş “Gezi’de darbeyi gördük” diyerek Açılım ortağı AKP’ye destek vermekteydi.

c. Gezi Türkiye çapına yayılırken, Öcalan, İmralı’ya gelen milletvekillerine MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın verdiği şu taktiği iletti: “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” Erdoğan ve Fidan, PKK’nin Taksim’e girmesiyle Gezicilerin büyük bölümünün alandan çekileceğini hesap ediyordu.

d. Hakan Fidan, Gezi sonrasında da işi garantiye alabilmek için avuçlarındaki Öcalan’a bir görev daha verdiler ve HDP’yi kurdurttular! HDP “Türkiye partisi” imajıyla Gezi kitlesinin bir bölümü havuzlayacaktı!

Kısacası, Açılım ortakları AKP ve PKK, Gezi’ye karşı konumlanmış ve birlikte hareket etmişti!

Vatandaşlık görevimiz

Goebbels’in taktiğiyle seçimlere kadar 110 gün boyunca her gün bu yalanı söyleyecek olanlara karşı, yukarıda özetlediğim gerçekleri 110 gün boyunca yılmadan anlatmak ve ekonomiden gözleri kaçırma tuzaklarına işaret etmek, hepimizin görevi…

Muhalefet partileri Erdoğan’ın kurduğu sahte minderde (Gezi) değil, gerçek minderde (ekonomi) güreşmelidir!

AKP’nin yukarıda sıraladığım adımlarını uygulamasını engellemek mümkündür; Türkiye’nin Silivri duvarlarını yıkma deneyimi de vardır, alanlardan demokrasiyi savunmak deneyimi de…

https://mehmetaliguller.com/2018/12/13/akpnin-geziyi-soros-feto-ve-pkk-ile-kirletme-taktigi/

Posted in FAŞİZM, MEHMET ALİ GÜLLER, Politika ve Gundem | Leave a comment

Hukuk fakültelerinde “hile yapma” dersi mi okutuyorlar? * Ey savcı, neden çağlardan beri yazıyı-şiiri-düşünceyi suçlu sayarsın; neden?

Ey savcı, neden çağlardan beri
yazıyı-şiiri-düşünceyi suçlu sayarsın; neden?

Aydınlar, akıl ve cesaretle cehalete, haksızlığa karşı savaş açmışlardır. En eski çağlardan beri işte bu yüzden bir milletin yazarları ,şairleri , gerçek gazetecileri,  sanatçıları , düşünürleri yasalarını yapanlardan ve yönetenlerden daha güçlüdür. Daha kalıcıdırlar.

SAVCIYA ŞİİR 

Savcı, nedir düşündün mü, 
Dağları sorguçlu kılan? 
Onlar susmaz, gece gündüz, onlar haykırır yüceden. 
Gelmiş dağlardan yalnayak, durmuş kapına bir ıssız, 
Seni bile içli kılan.

Savcı, nedir hiç düşündün mü, 
Bıçakları uçlu kılan? 
Bir eski hak alınmamış, bir dere kan sorulmamış, 
Şunun bunun alın teri, 
Alınları taçlı kılan.

Savcı, nedir düşündün mü? 
Yazıları suçlu kılan? 
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı, 
Ama nedir çağlar üzre, 
Beni senden güçlü kılan.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

NECATİ DOĞRU
13 Aralık 2018

Hukuk fakültelerinde
“hile yapma” dersi mi okutuyorlar?

Gazetecilerin tek işi başkalarının başına gelenleri takip edip, haber yazmaktır.Bu kez, hiç istemediğim halde, ben de haber oldum. Gazetelerde, TV’lerde birinci haberler arasına girdim. Bu yüzden izin verin ve bağışlayın, kendimden bahsedeyim.

Besmele çekmeyi bilirim.
Ama camiye gitmem.
Beş vakit namaz kılmam.
Oruç tutmam.

Hacca gitmeyi hiç düşünmedim. Fitre zekat vermem. Tek kuruş vergi kaçırmam. Ahlakımı ve vicdanımı yüksek tutmaya çalışırım. Param var, çalıştığım gazetelerde (9 patron değiştirdim) maaşım hep iyi oldu ama bir paltoyu 6 yıl giyer, bir takım elbiseyi 4 yılda eskitirim.

Isıtma masrafı az olsun diye oturduğum evleri hep küçük tutarım. Kumar bilmem. Meyhaneye üç-beş ayda bir dostlarımla giderim. Nefsimin köpeği olmamaya çalışırım. Egomu tamamen sıfırlamak istiyorum ama tam başaramıyorum. Yazılarımda haksızlığa uğrayanı, emeği, emekçiyi, çalışanı savunurum. Emeğin hakkını sermayenin hakkından çok üstte görürüm.

Türk Bayrağı’na bağlıyım. Ben Türk anadan ve Türk babadan Ağrı doğumluyum, Adana’da büyüdüm, İstanbul’da üniversite bitirdim. Vatanın bölünmesini hiç içime sindiremem. Türk ile Kürt’ün ebediyen kardeş kalmasını isterim. Ayrılıkçı Kürtlerin ABD’nin ve AB’nin kucağına itilmesine bakar üzülürüm.

Yeşile, ağaca, çiçeğe saygılıyım. Doğanın üç kuruş servet uğuruna ve insan egosunu tatmin yolunda yok edilmesine çok hayıflanırım. İstanbul’dan otomobille 2 saat uzaklıkta 4 dönüm bahçem var, içinde her çeşitten 102 ağaç,hepsini ben diktim, yetiştirdim, bahçede her gün 1 saat mutlaka çalışırım; bel bellerim, çim biçerim, fidan dikerim, ağaç budarım, çiçekleri sularım. Her mevsim kendi meyvemi yiyorum. Hayvanların, börtü böceğin, arının ve kuşların,yılanın ve solucanın tabiatta insan kadar yaşama hakları olduğuna inanırım. Bir köpeğim bile var. Sokaktan geldi, benim bahçeye sığındı. Adı Şirin. Kızımın da iki
kedisi birden var. Onların adı ise Nokta ile Virgül.

Şimdi biri çıksa!
Yukardaki özet biyografiye baksa,
“Necati ateisttir” dese. Bu damga
bana yapışır. İnsanlar inanabilir.
“Necati deisttir” dese.
Bu damga da bana yapışır.
İnsanlar inanır.
Necati, solcudur dese.
Necati, komünisttir.
Necati, laiktir.
Necati, Atatürk’ü tutar,
Cumhuriyeti savunur dese.

Bu damgaların hepsi bana yapışır. İnsanlar inanır. Ama biri çıkar da Necati hırsızdır,Necati hortumcudur, Necati tetikçidir, Necati egemene boyun eğer, Necati iktidarın düdüğünü çalar dese bu çamurlar bana yapışmaz. Hele hele bir savcı çıkar, bir iddianame yazar “Necati FETÖ’cüdür” derse bu iftira bana vız gelir,tırıs gider.

Tutkalla yapıştırsan.
404 kullansan.
Japon yapıştırıcı sürsen.
İnsanlar yine de inanmaz.
Necati’ye FETÖ vidası tutmaz.

Hukuk fakültelerinde okuyan çocuklarımıza “adaletin tam ve eksiksiz tecelli tmesini” öğretmiyorlar da “desise ve hile yapma” dersi mi okutuyorlar? Savcı, benim üç yazımı (Naylon Darbe- 12 Gün- Ankara’da İne Girme Manzaraları) seçmiş bu yazılardan hareketle “FETÖ örgütü üyesi değil ama bilerek ve isteyerek yardımcı oldu” damgasını vuruyor. Ve en çok da darbe teşebbüsü gecesi, henüz ne olduğu net anlaşılmamış saatlerde, yazılmış ve ertesi günün gazetesine ucu ucuna yetiştirilmiş “Naylon Darbe” başlıklı yazımı delil olarak gösteriyor.

Yazı arşivde duruyor. Herkesin bilgisayarı var.“Naylon Darbe- Necati Doğru” yazın önünüze gelir, okuyun, görün. Yazının tamamı; darbeye kalkışanları yerden yere vuran, darbeye karşı direnen halkı yücelten, öven bir anlatım. Savcı, yazının ana fikri olan “darbeciyi kınama darbeye karşı duran halkı yüceltme” kurgusunu görmüyor. Tıpkı filmlerde istenmeyen karelerin buzlandırılıp (örneğin içilen sigara) gizlenmesi gibi buzlama yapıyor.

Yazının içinde o lanet geceyi anlatan ve “Halkın gücü sinmedi.Tankların üstüne çıktı. Demokrasi kazandı” cümlelerini kapatıyor, gizliyor, saklıyor, buzlandırıyor. “Bu darbe girişimi naylona benziyor, sen kalk TRT’de bildiri okut. Sen kalk tankla TOMA’ yı tokuştur. Başarısız darbe yap. Kabak gibi tutuklan” türünden anlatımları ise cımbızlıyor, iddianameye cımbızladığını yazıyor. Yazımdan cımbızlama cümle çıkartarak bana karşı ve mahkemenin hakimine karşı hile kuruyor. Hukuk fakültelerinde çocuklarımıza “hile yapma dersi” mi öğretiliyor?

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/necati-dogru/hukuk-fakultelerinde-hile-yapma-dersi-mi-okutuyorlar-2792366/
Posted in FAŞİZM, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET, NECATİ DOĞRU YAZILARI | Leave a comment

SAVCI TÜRKİYE’yi ŞAŞIRTTI – Sanki Zaytung haberi gibi * Necati Doğru ve Emin Çölaşan FETÖ’cü imiş !!! Sayın savcı gerçek Fetöcüleri bulmak için gazetelerde boy boy yayımlanmış olan FETÖ ZİYARETÇİLERİ fotoğraflarına bi bakıversin

Posted in FAŞİZM, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

Emin Çölaşan ve SÖZCÜ ailesi…

Emin Çölaşan ve SÖZCÜ ailesi…

Emin Çölaşan…
Kadim dostum…

Ne zaman bir haksızlığa uğrasam, sonuna kadar yanımda duracağına, müfterilerin derslerini müstahak oldukları biçim ve dozda vereceğine adım gibi emin olduğum mert, vefakar arkadaşım…

Ona FETÖ çamurunun asla bulaşmayacağını bildiğim için, bu konuda yazmayı gereksiz görüyorum…Soyadı gibi “doğru” bir gazeteci olan Necati Doğru için de öyle…SÖZCÜ’nün sahibi Burak Akbay’ı, dün anlattım.
Burada çalışmaya başladıktan sonra tanıdığım Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz, internet sayfamızın yöneticisi Mustafa Çetin ve yardımcısı Yücel Arı isimleri de mesleğimiz ve dostluk adına bende hep iyi, hep olumlu şeyler çağrıştırıyor.

Özetle SÖZCÜ, çok güzel bir aile…

Dün, bu gazetede yazmasına naçizane katkım olan değerli soruşturmacı gazeteci-yazar kardeşim Soner Yalçın’la konuşurken, “Ağabey, Emin Çölaşan’ın savunulmaya ihtiyacı yok. Çünkü havada uçan kuşlar bile onun FETÖ ile nasıl mücadele ettiğini ve ne kadar başarılı bir gazetecilik geçmişi olduğunu biliyor. Sizin onu nasıl işlettiğinizi yazmanız hem kendisi, hem de okurlarımız için moral olur. Aslında hepimizin bu gerginliği atmaya ihtiyacı var” dedi. Düşündüm ve Soner’e hak verdim. Emin’le aramızdaki işletmeler, günlük yaşantımızdaki gerilimin en etkili ilacıdır… Bakın vaktiyle ne yazmış:

“Bundan iki ay kadar önce böbrek sancım tutmuştu. Hayatımda ilk kez başıma geldiği için epey sıkıntı çektim. İnsanı gerçekten kıvrandıran bir sancı. Bütün gece -ne olduğunu bilmeden- çektikten sonra sabahın ilk saatlerinde Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne gittim. Orada teşhis koydular, iğneler yapıp sancıyı dindirdiler ama perişan durumdaydım.

“O yazının çıktığı gündü. Telefonda Amerika’dan bir Türk üroloji uzmanı varmış, böbrek taşı tedavisiyle ilgili bir şeyler söylemek istiyormuş.

– Sayın Çölaşan, ben profesör doktor falanca. Amerika’da Mayo Clinic’te hocayım. Bugünkü yazınızı internetten okudum, geçmiş olsun…
– Sağolun hocam…
– Şimdi ne durumdasınız?..
– Şu anda iyiyim hocam ama çok sancı yaptı…
– Bakın bu işin ilacı yoktur ama tedavisi yine doğadadır. Biz Amerika’da bu tedaviyi uyguluyoruz. Ben şimdi size bazı otlardan oluşan bir ilaç yazdırayım, onu uygulayın. İki gün içinde taşınız düşecektir. Yazın lütfen…
Elime kalem kağıt aldım:
– Bir tutam ısırgan otu, yarım kilo zencefil, bir kavanoz şu ot, 150 gram bu ot…

Hoca bir sürü ot yazdırıyor, miktarlarını belirtiyor. Bazılarının ismini hiç duymamışım, hocamıza tekrar ettiriyorum. Bunları kaynatıp suyunu içecekmişim. Uzun uzun anlatıyor ve birdenbire kabalaşıyor:

 Hepsini anladın mı yavrum? Anlamadıysan mektebi var, orada öğrenirsin!..
Kısa bir sessizlik sonrasında, karşıdan bir kahkaha patlıyor.
Meğer telefondaki hoca falan değil, belalım Uğur Dündar’mış! Adam beni taa Amerika’dan çalıştırıyor!..”

http://halktv.com.tr/emin-colasan-ve-sozcu-ailesi-350923

Posted in UĞUR DÜNDAR | Leave a comment

Fetocu öyle mi?

Fetullah Gülen!i ziyaret eden AKP milletvekilleri 

Yılmaz Özdil – 13.12.2018

Fetocu öyle mi?

Fethullah Gülen henüz Türkiye’de tanınmıyordu ama, İzmir Kestanepazarı’nda kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı. Vaazlarını hiç kaçırmayan hatırı sayılır bir esnaf grubu oluşmuştu. Manisa’dan Denizli’den Uşak’tan Afyon’dan dinlemeye gelenler vardı.

Din ekseninde ticari faaliyetti, kendi aralarında tuhaf bir zincir oluşturmuşlardı, sadece birbirlerinden alışveriş yapıyor, kendilerine katılmayan esnafı alışveriş zincirinin dışında tutuyorlardı.Fethullah Gülen bu dinci-tüccar kalabalığı, öğrenci yurdu kurmaları için teşvik etmeye başladı. “Işık evi” tabir edilen cemaat yurtlarının temeli 1972 yılında İzmir Bozyaka’da atıldı, peşpeşe mantar gibi türedi.

10 sene içinde, 1982’de Yamanlar Koleji’ne dönüştü. Karşıyaka sınırları içinde ama, Yamanlar Dağı eteklerinde, o günkü İzmir’in gözden uzak, tenha bölgesindeydi.1982 tarihi çok önemliydi… Çünkü, 12 Eylül darbesinde sağcı solcu, devrimci ülkücü herkesi biçmişler, hapse tıkmışlar, Fethullah Gülen’e hiç dokunmadıkları gibi, üstüne, Yamanlar Koleji’ne yol vermişlerdi. Feto’nun gözbebeği sayılan kolejin kurucu müdürü, hapse girmem için beni mahkemeye veren Sezen Aksu’nun babasıydı. “Yaman dede” lakabıyla tanınıyordu.

Esrarengizdi.
Ege bölgesinin çeşitli şehirlerinden gelen ve orada yatılı okuyan öğrencilerin adeta dünyayla ilişkisi yoktu, dışarda arkadaşları yoktu, zaten dışarı da pek çıkmıyorlardı, haftasonu sadece altı saat çarşı izni veriliyor, robot gibi yetiştiriliyorlardı.

Ders dışında sürekli namaz kıldıkları, dini sohbetler yaptıkları konuşuluyordu. Kız öğrenci almıyorlardı. Feto’nun sık sık bu okula gittiği, toplu ibadetler yapıldığı söyleniyordu. Burslara tamah edilerek aileleri tarafından zorla buraya gönderilen bazı öğrencilerin psikolojisinin bozulduğu, bazılarının kaçtığı, bazılarının davranış bozukluklarıyla hastanelik olduğu duyuluyordu.

Sadece milli eğitim içinde değil, medyada da adeta sihirli bir el tarafından korunuyordu, ne soruşturuluyor, ne haber yapılıyordu.

Matematik Olimpiyatı diye bir şey icat ettiler.Sonradan icat edecekleri Türkçe Olimpiyatı’nın miladıydı.Güya dünya çapında matematik yarışmaları düzenliyorlardı, Yamanlar Koleji öğrencileri hep dünya şampiyonu oluyordu!

Tören yapmaya bayılıyorlardı.
İzmir’in kamu ve yerel yöneticilerini, iş dünyasını törenlere davet ediyorlar, normalde içeriye kuş bile sokmazken, kapılarını ardına kadar açıyor, dünya şampiyonu dedikleri çocukları sahneye çıkarıyor, şarkılar filan söyleniyor, törene katılan lavuklara plaketler veriliyor, övgüler düzülüyordu. Bu okuldaki törenlere katılmak moda haline getirilmişti.

90’lara doğru, yüksek duvarlarla çevrili kampüs şeklindeki okulun ortasına devasa bir bina yapıldı. Kubbeliydi. Bildiğin cami mimarisiydi. Sadece minaresi eksikti. Haftasonu çarşı iznine çıkan öğrencilerden öğrenildiği kadarıyla, camiydi. Dışardan merak edip soranlara “kütüphane binası” diyorlardı ama, camiydi, toplu namaz kılınıyordu.

CIA destekli Fethullah Gülen organizasyonunun, kumpas davalarından 15 Temmuz darbe girişimine uzanan tüm faaliyetinin odak noktası, başlangıç noktası, nüvesi, işte bu okuldu.

Ve bu okulu, Türk basınında ilk kez cesaret edip, barındırdığı tüm tehlike ve tehditleriyle birlikte haber yapan, okul adı altındaki bu cemaat yapılanmasının mutlaka durdurulması gerektiğini yazan, afişe eden, alarm zillerini çalan, Yeni Asır gazetesinde dokuz sütuna manşet olmasını sağlayan kimdi biliyor musunuz?

Yücel Arı’ydı.

Evet…
Sözcü’nün yeni iddianamesiyle, Emin Çölaşan ve Necati Doğru’yla birlikte torbaya sokulan, sözcü.com.tr’nin haber koordinatörü Yücel Arı.

Özellikle, asrın liderimizin iyi okuması gereken bir yazıdır bu.

Ömrü boyunca çalıştığı tüm gazete ve televizyonlarda, Yeni Asır, Sabah, Star, Habertürk, Hürriyet ve Sözcü’de feto yapılanmasıyla mücadele eden, üniversiteden beri arkadaşım, 30 yıllık gazeteci Yücel’in, fetoya yardım etti diye suçlanması tesadüf değildir.

Sinsi bir takiptir.

Yücel iddianamede neyle suçlanıyor mesela?
2013-14-15 yıllarında Sözcü’de yapılan haberler nedeniyle suçlanıyor.
Halbuki, Yücel o tarihlerde Sözcü’de değildi.
2016’da Sözcü’ye geldi.

Sözcü iddianamesinde Yücel’in iş adresi olarak neresi yazıyor?
“Hürriyet Towers” yazıyor!
Bu yanlış adres çok açık şekilde gösteriyor ki…
Yücel’i bu torbaya monte edenler, çoook önceden mimlemişler, adresi değiştirmeyi unutmuşlar!

http://halktv.com.tr/fetocu-oyle-mi-350927

Posted in Fetullah Gülen, Yılmaz Özdil | Leave a comment

TÜRKİYEYE KURULAN TUZAKLAR VE TUZAKLARA YOL VERENLER * DİKKAT! TÜRKİYE İÇİN KIRMIZI ALARM!

Türker Ertürk
11 Aralık 2018 Salı

DİKKAT! TÜRKİYE İÇİN KIRMIZI ALARM!

Rubin’in değerlendirmesinin kışkırtıcı (provokativ) ve kurgusal (spekülatif) yönlerini yok sayabiliriz ama içindeki bir gerçeği gözden uzak tutamayız, tutmamalıyız. Rubin değerlendirmesinde; “bölünme sürecinin psikolojik aşaması” derken; toplumun kutuplaştırılması (polarizasyon) ve ayrıştırılmasından bahsetmeye çalışmış. Biliyoruz ki, tarihteki tüm iç savaşların ve çatışmalı bölünme ve parçalanmaların öncesinde toplum mutlaka psikolojik olarak bölünmüş, kutuplaştırılmış ve birbirine karşı kamplaşmış duruma gelmiştir veya getirilmiştir. Yani durup dururken, dış dinamikler istedi diye hiçbir toplum birbiriyle çatışmaz, bölünüp parçalanmaz!

Dış Güçler Durumdan Memnun!

Demem o ki; AKP iktidarları bugüne kadar sürdürdüğü ama bilinçli ama bilinçsiz politikalarla toplumun kutuplaşmasına ve ayrışmasına neden olmuştur ve neden olmaya da devam etmektedir. Bu çok tehlikeli rotadan bir an önce dönülmesi; ülkemizin güvenliği ve bekası açısından yaşamsaldır! Türkiye üzerinde emelleri ve planları olan dış güçlerin, halen seyrettiğimiz rotadan pek memnun olduklarını söyleyebiliriz.

Geçenlerde, Amerika’da yaşayan ve düşünce kuruluşları ile yakın bağlantısı olan bir Türk dostum anlattı. Üst düzey bir ABD yetkilisi; “Türkiye’deki iktidar şu an kafamıza yapsa, sesimizi şimdilik çıkarmayız. Çünkü Türkiye’yi planlarımıza yönelik olarak istediğimiz rotada seyrettiriyor” demiş ve “Türkiye’deki iktidar da lideri burada yaşayan cemaat de bizim maşamız. Bugün bu maşanın uçlarının birbirinden uzaklaşmış olması, hatta birbiriyle kavga ediyor olmaları bizim amaçlarımıza hizmet etmedikleri anlamını çıkarmaz” diyerek durumu açıklamış kendisine. Bilmem siz katılır mısınız?

Sekülerizm ve Laiklik

Türkiye’nin hızla ayrışmasının, kutuplaşmasının ve çağdaş uygarlık rotasından uzaklaşmasının başat nedenlerinden birisi de laikliğin iktidarın dilimleme siyaseti ile aşındırması ve sulandırmasıdır. Laiklik; bir toplum için, özellikle de ezici nüfusu Müslüman olan toplumlar için adeta bir güvenlik konseptidir ve yaşamsaldır. Laiklik yoksa; iç barış, modern anlamıyla insan hak ve özgürlükleri, kadına saygı, akıl, bilim, felsefe (sorgulayıcı düşünce), sanat ve refah toplumu da yok demektir. Laiklik; aynı zamanda antiemperyalist tavır demektir. Çünkü dünya tarihi göstermiştir ki; emperyalizm kitleleri din yoluyla bölüp parçalamış ve sömürmüştür. Laiklik; aydınlanmanın ve Ortaçağdan çıkışın işaretidir.

O zaman en önemli soruya geliyoruz; laiklik nedir, ne değildir? İşin kötüsü anti laik tavır içinde olmayanlar bile ülkemizde tam olarak laikliğin ne olduğunu doğru dürüst bilmezler. Alacağınız yanıt genellikle “din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır” şeklinde olur. Bu doğrudur ama yeterli değildir. Bazıları da kimisi cehaletten, kimisi art niyetten sekülerizm ve laiklik ayrımı yapmaya çalışır. Beyhudedir, aralarında milim fark yoktur!

Laiklik Nedir?

Laiklik; en özet anlatımıyla dini sınırlandırmaktır. Bu sınır; inanç ve itikattır. Yani dinin insanların bireysel ve öznel alanın dışına çıkmasına müsaade etmemektir. Laikliğin en önemli özellikleri, olmaz ise olmazları;

Dinin;

Devleti,
Siyaseti,
Hukuku,
Eğitimi

esir almasının ve hükmetmesinin önüne geçilmesi ve engellenmesidir. Devletin dini olmaz; din, mezhep veya dinsizlik insanların özgür iradelerinin bir sonucudur. Devlet bunlara karışmaz, yönlendirme ve baskı yapmaz. Bu sistemde, her türlü inanç ve ibadet özgürlüğü güvence altındadır. Laik bir toplumda, toplumsal yaşamın referansı akıl ve bilimdir, din değildir. Bugün dünya yüzünde, dinin devleti, siyaseti, hukuku ve eğitimi esir aldığı ama ileri gidebilmiş tek bir ülke veya toplum yoktur.

Laiklik Yoksa, Ahlak da Yoktur!

Farklı farklı laiklik tanımı yoktur. Tek fark; zaman içinde dinsel reformlarla dini sınırlayan toplumlar (İngiltere gibi) dine daha yumuşak sınırlar çizmiş, dinde reform yapamayan Fransa ise 1789 Devrimi sonrası daha sert sınırlar çizmek zorunda kalmıştır. Bu fark tarihi gelişimin doğurduğu farktır, özde bir fark yoktur.

Hala Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının temel ilkesi laiklik olmasına rağmen iktidar arka bahçesini büyütmek ve hiç iktidardan gitmemek için laikliği adım adım yok ederek ve dinin devleti, siyaseti, hukuku ve eğitimi esir alması için elinden geleni ardına koymayarak ağır bir anayasa ihlali yapmaktadır. Laikliğin yok edilmesinin bırakın iç barışımızı dinamitleyişini, bizi çağdaşlıktan, üretimden, akıldan ve bilimden nasıl uzaklaştırdığını ve bu gidişin ahlaklı bir toplum yaratmayacağını ve yaratmadığını sanıyorum görüyorsunuzdur!

Düşünüyorum, Öyleyse Varım!

Günümüzden 400 yıl önce yaşamış olan Fransız filozof René Descartes’in; Latincesi ile “Cogito ergo sum”, Türkçesi ile “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözlerinde kastedilen düşünce kurgusal değil, sorgulayıcı, bilimsel düşüncedir. Sorgulayıcı ve bilimsel düşünce ise ancak ve ancak bağımlı olmayan, biat kültürü ile yetiştirilmeyen, özgür akıllar tarafından yapılabilir. Bu da laik eğitim sistemi ile sağlanabilir. Laik olmayan eğitim ise düşünmeme disiplinini topluma kurgular!

Descartes’den 300 yıl sonra, günümüzden ise yaklaşık 100 yıl önce doğan yine Fransız bir filozof olan Albert Camus bir adım daha ileri gidiyor ve “Düşüncesini eyleme çeviren, itiraz eden, hayır demesini bilen ve başkaldıran insandır” diyor. Ne diyorsunuz, bugün Fransa’da direnen “Sarı Yelekliler” bu filozoflardan ilham mı almışlardır?

Türker Ertürk

RESMİ İNTERNET SİTESİ:

Anasayfa

DİKKAT! TÜRKİYE İÇİN KIRMIZI ALARM!

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, DIŞ POLİTİKA, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İSTİHBARAT KURUMLARI | Leave a comment

TARİH VE MÜLKİYET * MÜTHİŞ BİR İDDİA!.. Girit Adası’nın dörtte üçü Türkiye’ye aittir!

HABER.MAKALE: Ümit YALIM
Milli Savunma Bakanlığı
Eski Genel Sekreteri
(7.12.2018 02:00)

MÜTHİŞ BİR İDDİA!..
Girit Adası’nın dörtte üçü Türkiye’ye aittir!

Türkiye Cumhuriyetinin tapusu olan ve bütün hükümleri mutlaka uygulanması zorunluluk arz eden 1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile başta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere olmak üzere toplam sekiz devlet tarafından, Girit Adası’nın sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu teyit edilmiştir.

Girit Adası üzerinde Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ olmak üzere toplam dört devletin paylı mülkiyet hakkının olduğu bir kez daha kayıt altına alınmıştır.

Girit Adası’nın hukuki statüsü hakkında tarihçiler tarafından kullanılan iki tez vardır. Birinci tez, “Girit Adası’nın 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile hukuken Yunanistan’a terk edildiği ve 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ile de kesin olarak Yunanistan’a verildiği” tezidir. İkinci tez ise, “Girit Adası’nın, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ve 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile kesin olarak Yunanistan’a bağlandığı” tezidir. Ancak tarihçiler tarafından kullanılan her iki tez de tarihi, coğrafi ve hukuki gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Girit Adası’nın hukuki statüsü, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması, 14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere toplam dört antlaşma ile belirlenmiştir. Anılan antlaşmalara göre Girit Adası’nın sadece dörtte biri Yunanistan’a aittir.

30 MAYIS 1913 LONDRA ANTLAŞMASI

Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti ile Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan arasında 30 Mayıs 1913’te Londra Antlaşması imzalandı. Girit Adası, 1913 Londra Antlaşması’nın 4. Maddesi ile Müttefik Devletlere (Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan) verildi. Antlaşmaya göre Girit Adası üzerinde dört devletin paylı mülkiyeti vardır. Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyeti yoktur. 1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a Girit Adası’nın dörtte biri verilmiştir. Girit Adası’nın sadece dörtte biri Yunanistan’a aittir. Girit Adası’nın etrafındaki 14 ada ile adacık ve kayalıklar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kalmıştır.

10 AĞUSTOS 1913 BÜKREŞ ANTLAŞMASI

İkinci Balkan Savaşı’ndan sonra Romanya, Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve Bulgaristan arasında 10 Ağustos 1913’te Bükreş Antlaşması imzalandı. Bulgaristan, 1913 Bükreş Antlaşması ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından feragat etti. Bu antlaşma, Yunanistan’ın Girit Adası üzerinde tek başına ferdi mülkiyetinin olmadığını gösteren somut bir belgedir. Bulgaristan, Antlaşmanın 5. Maddesi ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından feragat etmiştir. Yani Bulgaristan, Girit Adası üzerindeki hakkından vazgeçmiştir. Ancak bu feragat Yunanistan lehine yapılmamıştır. Üstelik bu antlaşma Yunan Başbakanı Venizelos tarafından da bizzat imzalanmıştır. Yunanistan lehine feragat (vazgeçme) yapılmadığı için, Bulgaristan’ın Girit Adası üzerindeki dörtte birlik payı aslına rücu olmuştur. Yani anılan pay Osmanlı Devleti’ne geri dönmüştür.

14 KASIM 1913 ATİNA ANTLAŞMASI

Bükreş Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 14 Kasım 1913’te Atina Antlaşması imzalandı. 1913 Atina Antlaşması’nın 15. Maddesi ile Osmanlı Devleti ve Yunanistan, 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması hükümlerini 5. Maddesi de dâhil olmak üzere uygulayacakları konusunda anlaştı. Bu antlaşma ile Girit Adası’nın dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu bir kez daha teyit edilmiştir. Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Sırp-Hırvat-Sloven Devleti arasında 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması imzalandı. 1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile antlaşmaya taraf olan toplam sekiz ülke tarafından, 1-14 Kasım 1913 Atina Antlaşması’nın 15. Maddesinin uygulanacağı teyit edildi. Anılan teyit ile 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşmasının uygulanacağı kayıt altına alınmıştır. 1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a Girit Adası’nın dörtte biri verilmişti. 1923 Lozan Antlaşması’nın 12. Maddesi ile başta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere olmak üzere toplam sekiz devlet tarafından, Girit Adası’nın sadece dörtte birinin Yunanistan’a ait olduğu teyit edilmiştir. Girit Adası üzerinde Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ olmak üzere toplam dört devletin paylı mülkiyet hakkının olduğu bir kez daha kayıt altına alınmıştır.

LOZAN ANTLAŞMASI

Bulgaristan, Lozan Antlaşması’na taraf değildir. Ancak, 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması ile Girit Adası üzerindeki dörtte birlik hakkından yazılı olarak feragat eden Bulgaristan, Lozan Antlaşması sonrasında da Girit Adası üzerindeki hakkından fiili olarak feragat etmiştir. Sırbistan ve Karadağ da, Lozan Antlaşmasından sonraki süreçte Girit Adası üzerindeki dörtte birlik haklarından fiili olarak feragat etmişlerdir. Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ tarafından yapılan feragat (vazgeçme), Yunanistan lehine yapılmamıştır. Yunanistan lehine feragat (vazgeçme) yapılmadığı için Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’ın Girit Adası üzerindeki toplam dörtte üçlük payı aslına rücu olarak Türk toprağı olmuştur. Girit Adasının hukuki statüsünü belirleyen uluslararası antlaşmalar ve uluslararası hukuka göre Girit Adası’nın dörtte üçü ve adanın etrafındaki 14 ada ile adacık ve kayalıklar, Osmanlı Devleti’nin küllî halefi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

ADALAR DERHAL BOŞALTILMALI

Yunanistan, Girit Adası’nın dörtte üçü ile hâlihazırda Adanın etrafında işgal altında tuttuğu Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi ve Koufonisi olmak üzere toplam 5 Türk Adasını derhal boşaltarak Türkiye’ye teslim etmelidir. Ayrıca yine Ege Denizi’nde işgal ettiği diğer 13 Türk Adası ve 1 Türk Kayalığını da derhal boşaltarak Türkiye’ye teslim etmelidir.

Yunanistan, Girit Adası’nın Türk bölgesinde kalan Heraklion Hava Üssü dahil olmak üzere bütün askeri birliklerini ve 1999 yılında Adanın Türk bölgesine yerleştirdiği S-300 hava savunma füze bataryalarını da derhal tahliye etmelidir.

https://ulusalhaber-ulusalajans.blogspot.com/2018/12/girit-adasnn-dortte-ucu-turkiyeye.html
Posted in YUNANİSTAN - EGE SORUNU | Leave a comment

REİSE ŞİİR * DİNLEYİNİZ

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, GEDİĞE TAŞ KOYMAK | Leave a comment

HEY GİDİ GÜNLER HEYY !!! NEREDEN NEREYE …

Posted in Ekonomi | Leave a comment