EN BÜYÜK TÜRK ASKERİ ve DEVLET ADAMI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN GÖREVLERİ..

ASKER MUSTAFA KEMAL’İN RÜTBELERİ


-Teğmen……………………………….1902
-Üstteğmen ………………………….1903
-Kurmay Yüzbaşı ………………… 11 Ocak 1905
-Kolağası(Kıdemli Yüzbaşı)……20 Haziran 1907
-Binbaşı ………………………………27 Kasım 1911
-Yarbay ……………………………….01 Mart 1914
-Albay …………………………………01 Haziran 1915
-Mirliva(Tümgeneral)…………..19 Mart 1916

(8 Temmuz 1919 günü TÜRK Ordusu’ndaki görevinden İstifa etti, 5 Ağustos 1921 günü yeniden TÜRK Ordu’sundaki Görevine Başkomutan olarak döndü )

-Müşir (Mareşal)……………19 Eylül 1921


ŞANLI TÜRK ORDULARINDA FİİLİ GÖREVLERİ

-Kurmay stajı:Şam 5.Ordu Emrinde 30.Süvari Alayı (1905 Ocak-1907 Ekim)

-Selanik 3.Ordu Karargahı (13 Ekim 1907-22 Haziran 1908)

-Rumeli Doğu Havalisi Demiryolları Müfettişi (22 Haziran 1908-13 Ocak 1909)

-Selanik 3.Ordu Redif Tümeni Kurmay Başkanı (13 Ocak 1909-04 Kasım 1909)

-Selanik 3.Ordu Karargahı (05 Kasım 1909-06 Eylül 1910)

-Selanik 3.Ordu Subay Talimgahı Komutanı (06 Eylül 1910-01 kasım 1910 )

-Selanik 3.Ordu Karargahı (01 Kasım 19l0-15 Ocak 1911 )

-Şam 5.Ordu Karargahı 38.Piyade Alayı (15 Ocak 1911-08 Ekim 1911 )

-Erkanı Harbiye(Genelkurmay) (27 Ekim 1911-18 Aralık 1911)

-Bingazi ve Derne Şark Gönüllüleri Komutanı (18 Aralık 1911-11 Mart 1912 )

-Derne Komutanı (11 Mart 1912-24 Ekim 1912 )

-Akdeniz Boğazı Kuvve-i Mürettepe Komutanlığı Harekat Şubesi Müdürü
ve Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanı (24 Kasım 1912-27 Ekim 1913 )

-Sofya Ateşemiliteri ve ek görev olarak Belgrat ve Çetine Ateşemiliteri(14 Ocak 1914)(27 Ekim 1913-20 Ocak 1915 )

-Çanakkale 19.Tümen Komutanı 20 Ocak 1915-08 Ağustos 1915 )

-Anafartalar Grubu ve aynı zamanda (19 Ağustos 1915 den itibaren) 16.Kolordu Komutanı (08 Ağustos 1915-10 Aralık 1915 )

-Karargahı önce Edirne’de daha sonra Diyarbakır’a Konuşlanan 16.Kolordu Komutanı (27 Ocak 1916-07 Mart 1917)

-2.Ordu Komutan Vekili (07 Mart 1917-05 Temmuz 1917 )

-7.Ordu Komutanı (05 Temmuz 1917-09 Ekim 1917)

-2.Ordu Komutanı(İlgi görevi kabul etmemiştir) (09 Ekim 1917-07 Kasım 1917 )

-Genel Karargah Emrinde görevsiz (07 Kasım 1917-Ağustos 1918 )

-7.Ordu Komutanlığı ve Yıldırım Orduları Grup Kom.(31 Ekim 1918-07 Kasım 1918 )

-Harbiye Nezareti emrinde görevsiz (07 Kasım 1918-30 Nisan 1919)

-9.Ordu Müfettişliği (15 Haziran 1919 9.Ordu’nun adı 3.Ordu)

İSTİFA (30 Nisan 1919-8 Temmuz 1919)

-TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ORDULARI BAŞKOMUTANI (05 Ağustos 1921-29 Ekim 1923)


TÜRK ORDULARINDAKİ GÖREVİNDEN EMEKLİ 30 HAZİRAN 1927

SİVİL GÖREVLERİ

-23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi Başkanı

-04 Eylül 1919 Sivas Kongresi Başkanı

-23 Temmuz 1919 Vilayet-i Şarkiyye Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliye Başkanı

-04 Eylül 1919 Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliye Başkanı

-Mart 1920 Ankara Milletvekili

-23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

-29 Ekim 1923 TÜRK DEVLETİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI

VEEE DÜNYA DURDUKCA ASİL TÜRK MİLLETİNİN KAHRAMAN TÜRK ORDULARI EBEDİ BAŞBUĞU (BAŞKOMUTAN) MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL  ATATÜRK

Derleyen
Gülsev Eyüboğlu / 10 KASIM 2012

Posted in ATATURK | Leave a comment

ASELSAN’ın YENİ SİLAHI DRONE-SAVAR ATOM

Bağlantılı yazılar;
Suudi Arabistan’ın büyük petrol tesislerinde çıkan yangınlara İHA saldırıları yol açtı
Irak’ta Haşdi Şabi güçleri, İHA düşürdü

SPUTNİK / 14.09.2019

ASELSAN, askeri ve sivil kritik tesislerin mikro/mini İHA tehditlerine karşı
korunmasında kullanılan çözümlerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapıyor.

Bu kapsamda, tehdidin, radar tarafından tespit, takip ve sınıflandırılmasının ardından elektro-optik sistemlerle teşhisini sağlayan İhtar İHA Tespit/Tahrip ve Raporlama Sistemi’ne 40 milimetre bombaatar entegre edildi.

Konya Karapınar’da Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı koordinasyonunda gerçekleştirilen atışlı yetenek gösterimi testlerinde mini İHA hedefleri havada başarıyla vurularak imha edildi.

Büyük beğeni toplayan sistemin en kısa süre içinde kullanıma alınması için çalışmaların hızlandırılmasına karar verildi. Keşif, gözetleme ve taarruz gibi birçok farklı amaçla kullanılabilen küçük ve mini İHA’lar ucuz ve kolay erişilebilir olmaları nedeniyle terörist unsurlarca da sıkça kullanılan tehditler haline geldi.

ASELSAN tarafından geliştirilen 40 milimetre İHA İmha Sistemi, ASELSAN-Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu iş birliğiyle geliştirilen Atom 40 milimetre Yüksek Hızlı Akıllı Mühimmat kullanımıyla küçük hava hedeflerine karşı yüksek etkinlik sağlıyor.

40 milimetre İHA İmha Sistemi; İhtar anti-İHA Sistemi ve Atom 40 milimetre Yüksek Hızlı Akıllı Mühimmat atma yeteneğine sahip Sarp Uzaktan Komutalı Silah Sistemi’nden oluşuyor.Silahlar İhtar’dan gelen hedef bilgisi ve sistem üzerinde bulunan atış kontrol alt birimleri ile hedefe otomatik yönleniyor ve akıllı mühimmat kullanımıyla hedefi imha ediyor.

Akıllı mühimmat, namludan çıkarken havada patlaması gereken zamana programlanıyor, programlanan zamanda paralanan mühimmat, şarapnel etkili gövdesi sayesinde hedef önünde parçacık bulutu oluşturuyor ve hedefi imha ediyor.

https://tr.sputniknews.com/savunma/201909141040170196-aselsan-gelistirdi-drone-tehdidini-atom-durduracak/
Posted in TSK, YENİ NESİL SİLAHLAR | Leave a comment

Hrant Dink Vakfı’nın hazırladığı “Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu” yayımlandı * Yeni Akit en üst sırada yer aldı.

Hrant Dink Vakfı’nın hazırladığı
“Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı
Söylem 2018 Raporu” yayımlandı.


Rapora göre, incelenen gazetelerde 98 farklı grup hakkında 6517 adet nefret içeriği tespit edilirken, 284 ayrımcı söylem bulgusuyla Yeni Akit en üst sırada yer aldı.

2018 yılına dair medya izleme verileri ve analizleri ile birlikte yıl içinde öne çıkan iki konu seçilerek hazırlanan “Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu”, “Türkiye Yazılı Basınında Çocukların Temsili – Haziran 2018” ve “Türkiye Ulusal Basınında Cumartesi Anneleri/İnsanları – Mayıs 1995-Eylül 2018” başlıklı ayrımcı söylem raporlarını içeriyor.

Rapora göre, 2018’de ulusal, etnik ve dini grupları hedef alan 4839 köşe yazısı ve haber metni tespit edildi. İncelenen gazetelerde 98 farklı grup hakkında 6517 adet nefret söylemi içeriği tespit edildi.

Rapora göre, Türkiye’deki yazılı basına bakıldığında yıl boyunca günde 18’den fazla metinde nefret söylemi üretildiği görüldü. Çoğu yerel basında yer alan nefret söylemine yer veren yazı türleri arasında köşe yazılarının öne çıktığı belirtildi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1579810/

Posted in YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

İSTANBUL BELEDİYESİNE KİRALIK ARAÇLARIN HİKAYESİ, ŞÖYLE BAŞLADI; Erdoğan’ın 1994’te RP’den İstanbul belediye başkanı olmasından sonra….

Hem araç hem yakıt bedava


……………………………………………………

Erdoğan’ın 1994’te RP’den İstanbul belediye başkanı olmasından sonraki ilk icraatlarından biriydi araç konusunda yeni bir düzenlemeye gitmek.

Erdoğan’ın başkanlığından önce belediye araçları siyah plaka takmak zorundaydı. Kamuoyu böylece o siyah plakalı aracın kimler tarafından hangi hizmette kullanıldığını görür, bilirdi. Seçim propaganda çalışmalarında bir siyah plakalı araç görüldüğünde kıyamet kopardı. Ya da çoluk çocuk doluşup ev gezmesine ya da pikniğe gidilemezdi. Bir tarikat evi ya da dernek binası önünde de göremezdiniz. Basına anında haber olurdu. İşte tüm bu risklerden kurtulmak için ilk kez araç kiralama ihalesi Erdoğan tarafından yapıldı. Bu konudaki ilk haberi de bu fakir yapmıştı.

Araçlar eski RP Mardin Milletvekili Hasan Aksay’ın oğlunun şirketinden kiralanmış ve bir aracın bir yıllık kirası, o aracın satış fiyatına eşdeğerdi. Böylece hem yandaşa kaynak aktarılmış hem de partili, eş dost şoförlü araç sahibi olmuştu bedavadan. Bedava dediysek onlara bedava, parasını İstanbullu olarak biz ödüyorduk. Şoför bedava, araç bedava. Yakıtı kim koyuyordu o aracın deposuna?

Onu da biz koyuyorduk cancağızım. Belediyenin Edirnekapı’daki yakıt istasyonuna şoför çekiyordu arabayı, full’luyordu depoyu. Aaa bakın, ne aklıma geldi. Daha doğrusu Necati Doğru Ağabey’in yazdığı yazıdan geldi. Belediye araçlarının hâkim, savcı ve Emniyet müdürlerine tahsisini eleştiren yazısında “Belediye, adliye ve karakola niçin makam aracı verir” diye soruyordu. Sadece araç tahsisi mi Necati Ağabey?

Yıl 1994. Recep Tayyip Erdoğan çiçeği burnunda belediye başkanı. Ayını ve gününü anımsamıyorum. O zamanlar cep telefonu yok. Gazetede masa telefonum çaldı ve açtım. “Abla merhaba, ben eski başkan Sözen’in şoförü.” Sözen’in iki makam şoförü vardı. İkisi de Erdoğan’ın hemşerisi. İşte onlardan biri. Adını vermeyeyim. “Buyur” dedikten sonra başladı anlatmaya.

Bizim, yani belediyenin Edirnekapı’daki benzin istasyonunu bilir misin, araçlarımızın   yakıt aldığı. İşte oraya hafta sonu bir foto muhabiri al ve git. Bak bakalım belediye   araçları dışında kimler özel araçlarına benzin   dolduruyor? İstanbul’daki hâkim ve savcıların hafta sonu kullandığı özel araçlarına bedava benzin veriyor belediye.

Şimdi onun anlatımına göre gidip araçları resimlesek al başına belayı. “Hâkimin ya da savcının aracını görüntüledi. Terör örgütüyle bağlantılı olabilir” diye hakkımızda soruşturma açılması işten değildi. O zamanlar sadece özel araçlarına ücretsiz yakıt veren belediye, sonrasında şoförlü araç da tahsis etti..

………………………………………………


14.09.2019 tarihli Cumhuriyet gazetesinden Miyase İlknur yazısından bölüm alıntısı

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1579345/Devr-i_sabik.html
Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Devleti kemirenler* PANDORA’nın KUTUSU * Gizlenen saltanat

Hazal Ocak /  14 Eylül 2019

Gizlenen saltanat

Kayıp lüks araçların iki seçim arasında alelacele
kiralandıkları şirketlere iade edildiği belirlendi.


Yenikapı’da günlerce sergilenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) bünyesindeki ihtiyaç fazlası araçlarla ilgili sorulan “Lüks makam araçları nerede” sorusunun yanıtı ortaya çıktı. Cumhuriyet 2 seçim arasında iade edilen 524 aracın markalarına ulaştı. 524 aracın 104’ü lüks araç kategorisinde yer alıyor. Bu araçlar arasında değeri ortalama 250 bin lirayı bulan Audi A6 marka arabalardan Volkswagen Passat marka arabalara kadar onlarca araç kiralanmış. İBB CHP Grup sözcüsü Tarık Balyalı, “Bu araçların maliyetini tek tek hesaplayıp kamuoyuyla paylaşacağız” dedi.

İBB’ye bağlı kuruluşlar İETT, İSKİ ve 28 iştirak şirketlerinde ihtiyaç fazlası olarak nitelendirilen 730 araç geçen günlerde Yenikapı Miting alanında sergilendi. İBB Genel Sekreteri Yavuz Erkut yaptığı açıklamada, “İBB’ye bağlı kuruluşları İETT, İSKİ ve 28 iştirak şirketlerinde 730 araçtan tasarruf edilebileceği belirlenmiştir. Toplamda yılda 49.5 milyon lira tasarruf sağlanacaktır. 5 yıllık süreçte bu tasarruf 250 milyon lirayı bulmaktadır” ifadelerini kullanmıştı.

Erkut yapılan incelemeler neticesinde nisan, mayıs ve haziran ayları arasında 517 aracın, kiralandığı şirketlere iade edildiğini Yenikapı’da açıklamıştı. Erkut, Yenikapı’da sergilendikten sonra iade edilecek 730 araçla birlikte toplam 1247 aracın sistemden çıktığını duyurmuştu. Günlerce süren tartışmalarda AKP’liler sergilenen araçların hizmet araçlarını olduğunu, aralarında lüks makam araçlarının bulunmadığını söylemişti.

İşte saltanatın listesi
Cumhuriyet kayıp lüks araçların bilgisine ulaştı. Kayıp lüks araçların 2 seçim arası önceki yönetim tarafından iade edilen araçlar arasında yer aldığı öğrenildi. Edinilen bilgiye göre 524 araç apar topar 2 seçim arasında şirketlerine iade edildi. Bu araçlar arasında lüks otomobiller de yer alıyor. 524 araç arasında lüks araç kategorisine giren 31 tane Opel Insignia, 15 tane Skoda SüperB, 37 tane Volkswagen Passat ve 18 tane de Caravelle 8+1 marka araç var. Bu araçların çoğunlukla mayıs ayında iade edildiği görülüyor. Arabaların modelleri 2015 ile 2018 yılı arasında değişiyor. Volkswagen Passat marka arabaların bir kısmı 2018 model. Listede bu lüks araçların dışında 175 tane Renaolt Clio Sport, 57 tane ise Renault Megane gibi başka markalardan araçlar da var.

Gazetemize bilgi veren Tarık Balyalı “1717 makam aracını biz uydurmadık. İBB’nin bir önceki yönetimi tarafından hazırlanan 2019 yılı performans programından aldık bu veriyi. 31 Mart-23 Haziran seçimleri arasında 524 araç iade edilmiş. Sergilenen araçları beğenmeyip lüks makam aracı arayanlar 2 seçim arası iade edilen bu araçlara bakabilir. Bu araçların kimler tarafından kullanıldığını araştıracağız. Maliyetlerini hesaplayacağız. İstanbul halkının parası nasıl lüks araç kiralamalarıyla çarçur edilmiş ortaya çıkaracağız” dedi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1579213/Gizlenen_saltanat.html
Posted in PANDORA'nın KUTUSU, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

TARIM ve ORMAN BAKANI YANGIN SÖNDÜRME UÇAĞI ALACAKMIŞ!!! * Cumhuriyetin ilk kanatları *Bakan israfta ısrarlı * Neden Japonya olamadık diye sorma, THK’ye bak…

Cumhuriyetin ilk kanatları


Türk Hava Kurumu’nun kuruluşundan (16 Şubat 1925) 8 ay sonra Kayseri’de uçak fabrikası kurulması için kesin emirler veren Atatürk, teknolojinin dışarıdan satın alınmasına karşıydı. Hatta Atatürk’e göre diğer ülkeler, artık çöp olarak gördükleri teknolojileri, özellikle Türkiye gibi ihtiyacı olan ülkelere satmak istiyorlardı. Atatürk konuyla ilgili, her kelimesiyle hafızalarımıza kazınması açıklaması şöyle:

“Es­ki­miş tek­no­lo­ji­le­ri de­ğil, en ye­ni tek­no­lo­ji­yi ül­ke­ye ge­tir­me­di­ği­miz, ge­ti­re­me­di­ği­miz sü­re­ce, ya­ban­cı ül­ke­le­re ba­ğım­lı ol­mak­tan kur­tu­la­ma­yız. Bu­nun için de müm­kün ol­du­ğu ka­dar ke­mer­le­ri sı­ka­rak ken­di ya­ğı­mız­la kav­ru­la­rak, bir yan­dan da ye­ni pa­ra­sal kay­nak­lar ya­ra­ta­rak çağ­daş tek­no­lo­ji­le­rin en ye­ni­le­ri­ni top­rak­la­rı­mı­za ta­şı­ya­ca­ğız. Es­ki tek­no­lo­ji­le­ri bi­ze ko­lay­lık­lar ta­nı­ya­rak ge­ti­ren ya­ban­cı dev­let­le­rin kur­naz­lık­la­rı­nı an­la­mamak için in­sa­nın ya kör ya da ap­tal ol­ma­sı ge­re­kir.”

“Kı­sa su­re­de ge­li­şen şu sa­vaş araç ve ge­reç sa­na­yi­ne ba­kı­nız… Bi­rin­ci Dün­ya Sa­va­şı bi­ter bit­mez, bu ka­ra gün­ler­de kul­la­nı­lan tüm si­lah­lar bir­den bi­re de­mo­de olu­ver­di. Al­man­lar, Fran­sız­lar, İn­gi­liz­ler, Ame­ri­ka­lı­lar el­le­rin­de­ki bu si­lah fab­ri­ka­la­rı­nı uzun va­de­ler ta­nı­ya­rak ge­ri kal­mış ül­ke­le­re sat­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Ne­den? Çün­kü on­lar da­ha mo­dern­le­ri­ni, da­ha et­ki­li olan­la­rı ya­pa­bi­le­cek fab­ri­ka­lar kur­mak­la meş­gul­ler. Bu­nu her ala­na ya­ya­bi­lir­si­niz. Teks­til ala­nı­na, ilaç sa­na­yi ala­nı­na, oto­mo­tiv sa­na­yi­ne; kı­sa­ca ak­lı­mı­za ge­len her ala­na… Biz ye­ni ve genç bir Tür­ki­ye ku­ru­yo­ruz. Dost düş­man ül­ke­le­rin ge­ri­de kal­mış, tek­no­lo­ji­le­ri­ne ihtiyacımız yok. Ya en ye­ni­si­ni ku­rar, on­lar­la boy öl­çü­şü­rüz, ya da bi­raz da­ha sab­re­der, bu­nu ya­pa­bi­le­cek gü­ce eriş­me­mi­zi bek­le­riz.” 


Sayın Tuncay MOLLAVEİSOĞLU’ndan Rus „Yangın Söndürme Uçakları“
ve „THK“yla ilgili 12 ve 13 Eylül tarihli iki yazı. (a.k.)

Tuncay Mollaveisoğlu
12 Eylül 2019 Perşembe

Bakan israfta ısrarlı

THK’nin uçakları dururken Rus yangın söndürme
uçaklarına 175 milyon dolar ödenecek

Be200 Rus yangın söndürme uçağı – Sputnik

Türk Hava Kurumu’nun (THK) elindeki 20 yangın söndürme uçağı dururken Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli yeni uçak alımı için Rusya’ya gitti. Rus uçaklarının manevra kabiliyetlerini öven Pakdemirli, “Bu uzun süredir takip ettiğimiz bir uçak. Kumandaları yumuşak, manevraya gelebiliyor” dedi.

Pakdemirli’nin “beğendiği” Be-200 tipi yangın söndürme uçaklarının tanesi 35 milyon dolar. Pakdemirli 5 uçak satın almak için pazarlıklara başlamış. Orman yangınlarına THK uçaklarıyla müdahale edilmemesine ilişkin eleştirileri yanıtlarken “Bu sene 4 milyon Avro vermedik diye mi oluyor bunların hepsi?” diyen Pakdemirli, toplam 175 milyon doları bulan bir harcama planıyor. Oysa Türk Hava Kurumu’nun elinde Türkiye koşullarına uygun çeşitli tipte 20 adet yangın söndürme uçağı bulunuyor. 6’sı hazır durumda, 3’ü bakım gerektiren Kanada yapımı, dünyanın en iyi ve en çok kullanılan 9 adet CL- 215 tipi yangın söndürme uçağının yanı sıra daha küçük kapasiteli ancak manevra kabiliyeti yüksek, dağlar arasında azami derecede alçalabilen Polonya yapımı Dramodor tipi, 11 uçak var.

‘Niye yok ediyorsunuz?’

Pakdemirli’nin Rusya ziyaretini eski Türk Hava Kurumu Başkanı, emekli Hava Korgeneral Erdoğan Karakuş ile konuştuk. Karakuş, “Atatürk’ün kurduğu Türk Hava Kurumu’nu kalkındırmak varken neden yok olmasının önünü açıyorsunuz?” diye soruyor. Rus uçaklarının satın alınmasının kabul edilemeyeceğini söyleyen Karakuş, şöyle devam ediyor: “İstikbal göklerdedir diyen Atatürk, THK’yi kurup 39 kalem gelir yaratıp bu kuruma bağlamıştır. Mesela şeker fabrikalarının ürettiği ilk ürünün belli bir tonajı THK’ye ayrılmıştır. Atatürk’ün milli uçak yapalım diye kurduğu THK’nin içine sürüklendiği durumu kabullenmek zor!” Orman Bakanlığı’nın “THK’den uçak kiralamak zorunda değiliz, THK de ticari bir kurum” anlamına gelen açıklamasına da tepki gösteren Karakuş, “THK de tıpkı Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı gibi bir kurumdur.

Aselsan için, Havelsan için, TAİ için ticari işletmedir diyebilir misiniz? THK’ye de bunu diyemezsiniz. THK milletin malıdır. Tüm malları kamuya aittir. Yetkililer bunu bilmiyorlar mı?” diyor. Pakdemirli’nin övgü ile söz ettiği uçakların Türkiye için uygun olup olmadığı sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:

“Rusya’nın arazileri düz. Be-200 uçakları büyük tonajlı, çok ağır uçaklar. Düz arazide sonuç veriyor. Türkiye’de ise ormanlarımızın büyük bölümü dağlık arazide. Bize en uygun uçağı Kanadalılar üretti ve THK’de bulunan 6 adet uçak, dünyanın en iyi yangın söndürme uçağı. Diğer 11 uçağımızı da biraz para harcayarak uçuşa hazır hale getirebiliriz.” 20 uçaklık bir filoya kavuşması mümkün olan THK dururken, 175 milyon dolar bütçeli Rus uçaklarını satın alma gerekçesini bakanlık açıklamak zorunda. Bu uçakları satın aldığında hangi pilotlarla uçuracağını da.[1]


13 Eylül 2019 Cuma
Tuncay Mollaveisoğlu

Neden Japonya olamadık diye sorma, THK’ye bak…

1952’de Türkiye’de motor fabrikası kapatıldı.
Dünyada uçak üretimini ilk yapan ülkeler arasındayken, uçak fabrikalarımızı da aynı zihniyet kapattı; GDP’ler; Genetiği Değiştirilmiş Politikacılar. Emperyalizmin laboratuvarlarında özenle yetiştirilip Türkiye’de iktidara getirildiler.

Orman yangınlarında Türk Hava Kurumu’nun nasıl devre dışı bırakılıp işlevsiz hale getirildiğini Cumhuriyet’te özel haber seli ile gündeme taşıdık. Dün Orman Bakanı Pakdemirli’nin, Türk Hava Kurumu’nun (THK) elinde 20 uçak dururken Rusya ile uçak pazarlığı yaptığını haberleştirdik. Skandallar zincirinin başından bu yana Bakanlığın “THK alerjisini” anlamaya çalışıyorum.

Açmama izin verin;

Yıl 1925… Cumhuriyet’in ilanından sadece 16 ay sonra Atatürk, Türk Tayyare Cemiyeti’ni (Türk Hava Kurumu) kuruyor. O dönem yalnızca gelişmiş ülkelerin ufkunda olan havacılık sanayisinin tüm unsurları ile Türkiye’de oluşması hedefleniyor.

Atatürk, söz verdiği her şeyi yerine getiren eşsiz bir lider… 1929’da havacılığın en üst organı olan Uluslararası Havacılık Federasyonu’na (FAİ) üye oluyor. THK mühendislerinden Selahattin Reşit Bey, motor ve pervane dışında tüm parçaları Türk malı olan ilk uçağımızı üretiyor. 1935’te Türkkuşu kuruluyor. Kurum Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in de aralarında yer aldığı savaş pilotlarını eğitiyor. Gökçen, ilk kadın savaş pilotu olarak adını tarihe yazdırıyor.

“İstikbal göklerdedir” diyerek bin yıllık hedef ve vizyon ortaya koyan Atatürk, Türk gençliğini de uçurmak için peş peşe planör, motorlu uçuş ve paraşüt okulları açıyor. 1938’de kurumun yetiştirdiği pilot Ali Yıldız, 14 saati aşan planör uçuşu ile dünya rekorunu kırıyor.

Planör atölyesi uçak fabrikasına dönüştürülüyor. İngilizlerle ortak seri uçak üretimine geçiliyor. 1939’da Etimesgut Uçak Fabrikası kuruluyor.

Türk Hava Kurumu’nun uçak fabrikasında yabancı uçak üretiminin yanı sıra tamamen yerli tasarım uçaklar da üretiliyor. Sadece 10 yılda 126 adet Türk uçağı göklerdeki yerini alıyor. THK’nin ürettiği uçaklara Batılı ülkelerden sipariş yağıyor! 1926’da temelleri atılan Kayseri Uçak Fabrikası’nda ise 15 yılda 200’den fazla uçak üretiliyor.

Atatürk’ün “sadece uçak değil motor da üreteceksiniz” diye görev verdiği kadrolar 1945’te uçak motoru fabrikasını kuruyorlar. Fabrikada hem yabancı uçak motoru hem de yerli motor üretimi yapılıyor! İki yıl sonra uçakların aerodinamik testleri için dünyanın en gelişmiş rüzgâr tüneli Ankara’da kuruluyor.

Peki sonra ne oluyor? Bugün AKP’nin “devamı” olmakla övündüğü Demokrat Parti iktidarı Cumhuriyet’in olağanüstü emeği, birikimi, vizyonu ile kurulan tüm bu kuruluşları kapatıyor. ABD, 1948’den itibaren Marshall yardımı ile ülkemize sızıyor. Özellikle uçak sanayisinde; “üretmeyin, bizden ucuz alın” uyutması ile savaş artığı uçaklarını Türkiye’ye veriyor. Dönemin asker – sivil yöneticileri bu tezgâha ortak oluyor.

Cumhuriyet tarihine adını altın harflerle yazdırmış, ilk uçağımızı üretmiş, ilk motorumuza imza atmış Türk Hava Kurumu, 1980’lerin ortasından itibaren yangın söndürme alanında kendini yeniden var ediyor. Bölgenin en güçlü yangın söndürme filosunu kuruyor. Son dönemde Orman Bakanlığı işte bu kurumu küçük yatırımlarla yeniden ayağa kaldırıp güçlendirmek yerine adeta tasfiyesine, yok olmasına zemin hazırlıyor.

Türk Hava Kurumu’nun kolunun kanadının kırılması, bir dönem yolsuzluklarla içinin boşaltılması, bu yolsuzluklara göz yumulması emperyalizmin ekmeğine yağ sürüyor.

ABD, yakın zamanda Uzay Kuvvetleri Komutanlığı’nı kurdu…

Düşünün, THK Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi yönetilseydi, Türkiye bu yarışta nerede olurdu? [2]

[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1577584/
[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1575597/
Posted in DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim | Leave a comment

DİN, İNANÇ, BİLİM, ÇAĞDAŞLAŞMA * Müslümanlar çağdaşlaşmak zorundadır I-II * Bu Müslümanlar çağdaşlaşamaz

Özdemir İnce / 08.09.2019

Müslümanlar çağdaşlaşmak zorundadır (1)


Musevilik çağdaş mı? Çağdaş değil. Ama Museviler çağdaş. Çünkü evrim geçirdiler.

Hıristiyanlık çağdaş mı? Çağdaş değil. Ama Hıristiyanlar çağdaş. Çünkü evrim geçirdiler.

Müslümanlık çağdaş mı? Çağdaş değil. Ama Müslümanlar da çağdaş değil.


Çünkü evrim geçirmediler. Evrim geçirmediler, çünkü: Bilgi kaynakları Tanrısal ve dinseldi; çağdaş, bilimsel ve deneysel değildi. Bilgi, “Son din, son peygamber. Son kitap” tuzağına düşmüştü. Peygamber ölünce İslam da ölmüştü. Çünkü vahiy sona ermişti. Musa’nın, İsa’nın dinleri de ölüydü. Ölü dinler evrim geçirmez. Sadece din adamları, ilahiyatçılar ve inanan insanlar evrim geçirir.


Bu konuları dostum, şair, din bilgini, filozof Adonis (Ali Ahmed Esber) ile neredeyse kırk yıldır konuşuruz. Ondan çok şey öğrenirim. 2003 yılının ekim ayında Mersin’de kıyıda ve Toros Dağları’ndaydık. Adonis, Nobel Edebiyat Ödülü’nün en büyük adayı idi. Sonucun açıklanmasını bekliyorduk. Bu arada İslam konusunda konuştuk. Söyleşi 19 Ekim 2003 tarihli Hürriyet’in Pazar ekinde yayımlandı. Ayrıca New York’a Mezar (Can Yayınları, 2012) kitabının başında yer aldı. Şimdi bu söyleşiye başvuracağız:

İslamın yeni bir okumaya ihtiyacı olduğunu söylüyorum. Geleneksel yorum, İslamı kültürsüz ve hümanizmden yoksun bir din, açılımsız bir din olarak sunmaktadır. Bu yorum İslamı bir vahiy olarak öldürüyor. Bireyin İslamı din olarak kabul edip kurum olarak reddetmesine izin veren yeni bir okuma tarzına cesaret etmek gerekiyor. (…) Kuran’ı yeni bir gözle okuyacak olursak, onun demokrasiye karşı olmadığını görürüz. İslam, günümüzde, Müslüman ülkelerde uygulandığı biçimiyle demokrasiye karşıdır.

Bunca yüzyıldan sonra İslamı yeniden düşünmek öyle kolay bir şey değil. Yeni bir okuma… Yani yeni bir yorum, yeni bir okuma ve yeni bir anlam… Böyle bir girişimde bulunmaya cesaret edenler reddedilmiş ve zındık ilan edilmiştir. Bu nedenle, çağımızda İslam kültürsüz bir din olarak görünmektedir.

Düşüncesiz, soru sormak yeteneğinden yoksun bir din. (…) Sanki Müslümanlar kültürün bulunmadığı yabanıl, çağdışı bir ortamda yaşıyorlar. (…) Kuran’ın yazdıklarından başka kaynak kültürleri yok. Oysa yeryüzünde İslamın içermediği bir yığın gerçek, yanıtlayamadığı birçok soru ve sorun var. Müslümanların bu gerçeği kabul edecek cesarete ihtiyaçları var. (…) Müslüman denince, akla birkaç kadının önünde yürüyen erkek geliyor. (…)

Günümüz İslamı, emperyalizmle birlikte, Hıristiyanlığın dümen suyunda ve İslama karşı…Bireyin kişisel inancı olan İslama saygı göstermek zorundayız. Ama kurum olarak İslamı aşmak zorundayız. Bana göre, İslam bir kurum olarak, çağımızın sorunlarına çağdaş bir yanıt bulacak durumda değil. Bana kişisel olarak bu alanda hiçbir şey söylemiyor. Ama kesinlikle belirtmeliyim ki bir inanç, bir din olarak İslama karşı değilim. (Hürriyet, 19 Ekim Pazar, 2003)

Kuşkusuz ben de İslama karşı değilim. Sorun, daha önce de yazdığım, asalak ulema (cami esnafı ve ilahiyatçı) sınıfıyla; Masa ve Kasa’yı ele geçirmek ve bir daha bırakmamak için İslamı kullanan, her türlü ahlaksızlık ve yolsuzluğa İslamı siper eden dinbaz siyasetçiyle… Ülkemizde olan da bu:

İmamlar, hacılar, hocalar, tarikat şeyhleriyle; okulları ve devlet kurumlarını dinselleştirerek, Masa’dan kalkmayabilir, Kasa’yı el altında tutabilirsiniz, ama çağın ve gerçeklerin dışında kalırsınız. Demokrasilerde ebedi iktidar yoktur. Çağın ve gerçeklerin altında ezilen dinbaz siyasetçi durmadan yalan söyler. Çünkü enflasyonu, ekonomik çöküşü engelleyecek herhangi bir ayet yoktur. S-400 ve Patriot füzeleri yapmak için ne yazık ki bilgi, bilim, teknoloji ve bilimcilere gereksinim vardır.

Arap toplumlarının ve İslamın içinden biri olarak konuşan Adonis’in söyledikleri bütün dünya için çok önemli, ama imam hatip okul ve liselerinde öğrendikleri yarım yamalak Arapça ile Kuran’dan ve İslamdan uzak düşenlerin bunu anlamaları ne yazık ki mümkün değil.[1]


Müslümanlar çağdaşlaşmak zorundadır (2)

Özdemir İnce / 10.09.2019

Hz. Muhammed’den sonra yeni bir peygamber gelmedi, vahiyle bilgiye erişmek dönemi de sona erdi. İnsanlar artık üç tektanrılı (monoteist) dinle idare ediyorlar. Bu üç dinin günümüzün sorunlarını çözecek gücü yok. Ama insanlar bu dinlere inanmayı sürdürüyorlar, sürdürecekler. Belki hep inanacaklar. Öteki iki din yol açıcı, devrimci din adamları, teologlar, düşünür ve filozoflar sayesinde güncellendi ve çağdaşlaştı. Ama Müslümanlar güncellemeyi ve çağdaşlaşmayı başaramadılar. Ancak aralarında bu derde derman arayan bireyler eksik olmadı.

Ağustos ayında Prof. Dr. Niyazi Kahveci’nin Çağımız ve Türkiye (Sinemis Yayınları) adlı kitabını okudum. Aklı, mantığı, bilimi, aydınlanmayı, düşünce ve düşünmeyi savunan ve Müslümanları uyaran bir kitap. Niyazi Kahveci kitabın 340. sayfasında şöyle yazıyor: “… Bundan sonraki zamanlarda insan dindar olabilir ama dinsel düşünme dahil, bilimsel düşünme dışındaki hiçbir düşünüş biçimi ile varlığını sürdüremez görünmektedir.” Kitaptan altını çizdiğim bazı yerleri bilginize sunuyorum:


“Batı’da tarihte emsali görülmemiş ve ileride uçağı uçuracak olan havanın gazlarının ölçümlerini yapan bu zihni gelişmeler gerçekleşirken İslam dünyasında ulema, hâlâ namazı ve apdesti bozan mide gazlarının ölçümleri ile meşgul idi. İbadetlerle ilgili ilmihal bilgilerini öğreniyor ve onları bireysel özgür düşünmeyi engelleyecek şekilde halka ezberletiyordu. Halkın kendisinin kitap okuma şansı yoktu.” (s.118)

“Halk, büyük sevaplar verileceği söylenerek anlamını anlamadan Arapça Kuran okumaya teşvik ediliyordu. Anlamını anlamadan okunan her şey, insanın düşünmesini durdurduğu ya bilimsel olarak bilinmiyordu ya da bilinerek yaptırılıyordu. Her iki durum da halkın düşünme yetisinin gelişimini önlemiştir.” (s.118)

“Batı’da halk kesimi, Müslüman halk kesiminden en az beş asır önce anlamını anladığı, din dışı kitaplar okuma şansına sahip olmuştur. Nitekim Batı’da halk, Rönesans, reform ve aydınlanma gibi her türlü fikri yeniliğe destek vermiştir. Müslüman dünyada beş asır sonra bugün bile din dışı düşünmek büyük sapkınlık olarak görülmektedir.” (s.118)

“Günümüzde bile Türkiye’de halen düşünmeyi durduran, anlamını anlamadan Kuran ve dini ilmihal kitapları okumak revaçtadır. Bu nedenle yeni düşüncelere önce halk karşı çıkmaktadır. Halkın bu karşı çıkış özelliği nedeniyle, din istismarcıları tarafından, halkı sömürebilmeleri hedefiyle yeni fikir sahiplerinin topluma dışlattırılması sağlanabilmektedir. Bu vasıftaki bir toplum çağı yakalayamayacak ve sonunda ayıklanıp gidecektir. Batı ile Müslümanlar arasındaki en önemli farklardan biri budur.” (s.119)

“On beşinci asrın başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın en güçlü devletlerinden biri olmasına rağmen Batı’da yapıldığı gibi düşünme işlemi yapmadığından aklı geliştirememiş ve aklın çapını genişletememiş, Batı’daki gibi düşünsel eserler verememiş, aklı geliştiren sanatla meşgul olmamış ve ileri çağlarda aklın egemenliğini sağlamasının mucidi olamamıştır. Neticede giderek, gelişmekte olan yeniçağa ayak uyduramamış ve duraklamaya başlamıştır. Batı’nın yeniçağa geçmesine sebep olmuş ama kendisi ortaçağda kalmıştır. Kalış o kalış, hâlâ oradadır. On beşinci asrın sonunda Osmanlı İmparatorluğu resmen gerilemeye doğru sürüklenmeye başlamış ve sonunda faturayı birkaç asır sonra yok olmakla ödemiştir.” (s.119)

“Hiçbir gerçek bilim adamı ve filozof, peygamberi ve Tanrı’yı hiçbir biçimde kullanmamıştır.” (s.12)

Osmanlı’yı tarikat, medrese ve “istemezükçü” ulema üçlemesi yıkmıştı; şimdi AKP’nin Başyücelik rejimi Cumhuriyeti tarikat, imam hatip ve “hamhumşaralopçu” yeni ulema üçlüsü marifetiyle yıkmakta. 2019 yılı değerlendirme raporu bunun son kanıtı: 800 bin dolaylarında aday tek bir fen sorusu yapamamış. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) ise fiyatlar artarken enflasyonun düştüğünü iddia ederek ekonomi bilimini şaşırtıyor.[2]


Bu Müslümanlar çağdaşlaşamaz

Özdemir İnce / 13.09.2019

“AKP Çorum Belediye Meclisi üyesi Reşit Keleş Facebook hesabından M.K. Atatürk ve sevenlerine kin kusmuş. Hutbede Atatürk adını anmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı eleştirenlere basmış küfrü…” Ne demiş ?

“Diyanet Kemalistlere göre hutbe yapacak; / Diyanet Kemalistlere göre fetva verecek; / Müslüman Kemalistlere göre inanacak: / Müslümanların helalini haramını Kemalistler belirleyecek: / Buna laiklik diyeceğiz; Siz kimsiniz o… ç…” demiş.

Benim çocukluğumda böyle konuşanların ağzına kırmızıbiber sürerlerdi;
şimdi belediye meclis üyesi, milletvekili falan yapıyorlar.

Adamın söylediklerinin tamamı mugalata ve yalan. “Kemalist” dediği insanların tamamı Cumhuriyeti savunan vatandaşlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ne yazık ki bu Cumhuriyet kurdu. Bu durumda anayasamızın Diyanet İşleri ile ilgili maddesine (M.136) bakmak zorundayız:

“Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Şu anda ve çoook uzun süredir Diyanet İşleri Başkanlığı, anayasanın 136. maddesini ayağının altına almış paspas gibi çiğnemekte. Anayasaya aykırı davranan bütün Diyanet İşleri başkanları Başyücelik rejimi yıkılır yıkılmaz yargı organlarına hesap verecektir. O zaman geldiğinde Reşit Keleş gibi yaratıkların ağzına kırmızıbiber sürülecek. Böyle biline!

Türkiye’nin ve dünyanın İslam diniyle bir sorunu (islamofobi) yok; sorun bazı Müslümanların İslamomanyaklığıyla. Bunu “müslümanofobi” olarak tanımlamak mümkün.

Gelecekte var olmak istiyorlarsa, Müslümanlar da tıpkı Hıristiyanlar gibi çağının çağdaşı olmak zorunda. Gelecekte, cami ve ezan varlığını sürdürecek, Müslümanlar dinin beş koşulunu yerine getirecek, ramazan ve kurban bayramları, kandiller olacak… Buna şimdi ve gelecekte hiçbir rejim ve iktidar engel olamaz. Ama sonuç olarak İslam kamusal alandan ve siyasetten çekilmek zorunda: Çünkü bu yüzyılda inanç kamusal değil bireyseldir. Bunu kabul etmeyenler gelecekte varlıklarını sürdüremeyecek ve mağaralara çekilmek zorunda kalacaklar. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik düzeni ayakta kaldıkça Türkiye Müslümanları için böyle bir tehlike yok. AKP’lilerin de İslamcıların da böyle bir şansı heba etmek isteyeceklerini sanmıyorum.

Arap yarımadası kökenli olmayan Müslümanların da çağın çağdaşı olmaları mümkün! Acıyan yarımada (Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri) acısın! Petrol ya tükenecek ya da yerine başka bir şey bulunacak; petrol şenliği sonsuza kadar devam etmeyecek. Bunu bilen krallar ve şeyhler paralarının Hıristiyan memleketlerinde menkul ve gayrimenkul değerlere yatırıyor, resim koleksiyonu yapıyor, futbol takımları satın alıyor. Kendi sınırları dışında kadını erkeği Hıristiyanlar gibi giyiniyor, lıkır lıkır içki içip fuhuş yapıyor ama akıl, mantık ve bilimsel bilgiyi içeri sokmuyor.

Ben söylersem benim gibi “Marksist, Leninist ve dahi jakoben” bir kâfire (!) inanmazlar. Bu nedenle sözü imam hatip ve ilahiyat kökenli bir bilgine, bir Kuranıkerim mütercimine (Prof.Dr. Niyazi Kahveci) bırakacağım:

“Batılılar düşünürken Müslümanlar düşünmemektedir. (…) Batılılar, akıllarına ve düşünlerine hitap edilebilir vasıfta iken Müslümanlar, ancak duygularına hitap edilebilirlerdir. Bu nedenle masal, hikâye ve efsane anlatımlarına çok itibar etmektedirler. Kuran’ın bile duygulara hitap eden efsanelerini sevmekte, düşünlerine hitap eden ayetlerine itibar etmemektedirler.

Bu niteliğinin somut sonucu olarak Batılılar kendi düşün ürünleri ile ortaya çıkmakta, Müslümanlar ise onların karşısına kendi ürünleri ile değil, Allah’la, onun ürün ve eserleri ile çıkmaktadırlar. Sonuç elbette Müslümanların mağlubiyeti olmakladır.” (Prof. Dr. Niyazi Kahveci, Çağımız ve Türkiye, Sinemis Yayınevi. S.15) — [3]

[1] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1569377/
[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1572187/
[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1577638/
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

G.Fuller Türkiye’yi dönüştürme projesinin mimarlarından birisidir * “AKP, Graham Fuller’e çok şey borçludur”

T24 / 03 Aralık 2017

“AKP, Graham Fuller’e çok şey borçludur”

“Ajan Fuller de 2000’ler başından itibaren
“İslam ve demokrasi” adına umut saydığı AKP’yi…”


Cumhuriyet yazarı Tayfun Atay,  önceki gün hakkında 15 Temmuz darbe girişiminde parmağı olduğu gerekçesiyle yakalama kararı çıkarılan eski CIA Ulusal İstihbarat Konseyi başkan yardımcısı Graham Fuller’in AKP’nin sıklıkla tekrarladığı “yeni Türkiye” sözlerinin isim babası olduğunu söyledi. Atay, “AKP’nin ‘Yeni Türkiye’sini dünya âleme ilan eden kişi Fuller’di” diyerek, “AKP, Graham Fuller’e çok şey borçludur” ifadesini kullandı.


Atay’ın “AKP, Graham Fuller’e çok şey borçludur” başlığıyla (3 Aralık 2017) yayımlanan yazısı şöyle:

“Gelecek ne getirirse getirsin, bir şey kesindir: O eski, öngörülebilir ve sadık Amerikan müttefiki olan Türkiye artık tarihe karışmıştır. (…) Her ne kadar bu süreç, Washington’un ‘müttefik’ bir Türkiye’ye sahip olduğu o eski güzel günleri aramasına sebep olabilirse de, yeni Türkiye aslında gerek kendi çıkarlarına ve gerekse bölgenin genel istikrarına muhtemelen daha iyi hizmet edebilir. Eminim ki münevver Amerikan gözlemciler, demokratik süreci güçlendirip derinleştirmiş, sorunlu ve çalkantılı Orta Doğu bölgesinde bir istikrar abidesi olan böyle bir yeni Türkiye’nin varlığını takdir edeceklerdir.”

Bu sözler, önceki gün hakkında 15 Temmuz darbe girişiminde parmağı olduğu gerekçesiyle yakalama kararı çıkarılan CIA Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcısı Graham Fuller’e ait. (G. E. Fuller, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör”, Çev. M. Acar, Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, s. 321 ve 325.)

Ajan Fuller, AKP’nin “Yeni Türkiye”sinin isim babası olduğunu düşündürten bu sözleri 2007 tarihli kitabında sarf etti ki kitabın adı da zaten bu bakımdan tam bir “muştu” gibi: “The New Turkish Republic: Turkey as a Pivotal State in the Muslim World”. Tamı tamına çevirmek gerekirse: Yeni Türk(iye) Cumhuriyeti: Müslüman dünyada pivot [yani en önemli, merkezi, oyun kurucu] devlet olarak Türkiye…

Evet, şimdi darbe teşebbüsünün tezgâhçısı olduğu gerekçesiyle suçlu ilan edilen Graham Fuller, AKP’nin “Yeni Türkiye”sini dünya âleme ilan eden kişi idi! Üstelik onun ABD’den bağımsız hareket etmesinin ABD’nin yararına olacağı telkiniyle…

Ajanımızın AKP’yi öne çıkarması ve onun ABD yönetimi, daha geniş çerçevede küresel sistem nezdinde “lansman”ını yapması, 2000’lerin başına tarihlenir.

2002 baharında kaleme aldığı “Siyasal İslam’ın Geleceği” başlıklı makalesinde Fuller (ki daha sonra aynı başlık altında bir kitap oluşturacaktır), 11 Eylül saldırısı (2001) sonrası Bush yönetimini, “Biz ve İslamcı-teröristler” ikiliğine düşmeme hususunda uyarır. Çünkü bu, Usame bin Ladin’in “İslam ve Kâfirler” ayrımından hiç farklı bir yaklaşım olmayacak ve onun ekmeğine yağ sürecektir.

O yüzden Başkan Bush’a Müslüman dünyada İslamcı olmakla birlikte “liberal” ve “demokrat” da olan siyasi eğilimleri teşvik etmek gerektiği nasihatinde bulunur. Diğer bir deyişle, küresel kapitalizme lânet kusan El Kaide ve benzeri İslamcı odaklar karşısında küresel kapitalizme nimet sunan İslamcı oluşumlar bulmak ve onları parlatmaktan yanadır Fuller…

Bu doğrultuda makalede işaret ettiği en “ümitvar” örnek Türkiye’dir; daha özel olarak da Erbakan’cı Refah ve Fazilet partilerinden kopuşla türemiş AKP ve kendince apolitik saydığı Gülen hareketi.

Fuller’in makalesi gayet manidar şekilde Tayyip Erdoğan’ın başbakan bile değilken, AKP lideri olarak Beyaz Saray’da Bush tarafından ağırlanmasıyla eşzamanlıdır.

Bu bağlam ve anlamda Fuller için, küresel kapitalizmin ufkunda bir umut olarak doğmuş AKP’nin ebesi dense yeridir!..

O, yıllar boyunca “AKP-Gülen” iktidar koalisyonunun uluslararası arenada kredisini yükselten isim oldu.

Dönelim ve bakalım yine onun “Yeni Türkiye” kitabına:

“Türkiye, sadece Türkiye için değil, aynı zamanda genelde günümüz İslam dünyası için oldukça önemli iki dinamik İslami hareket üretmiştir: Gayet politik AKP ve büyük ölçüde apolitik cemaatçi Fethullah Gülen Hareketi. (…) Gülen cemaatinin birçok üyesi bugün artık, Gülen hareketine bir alternatif olarak değil ama onun siyasi bir tamamlayıcısı olarak, AKP’ye katılmıştır” (Türkçe çeviri, 2008, s. 100 ve 128).

Elbette köprülerin altından çok ve bir hayli de kirli su aktı. Dostluklar, düşmanlığa dönüştü. Ajan Fuller de 2000’ler başından itibaren “İslam ve demokrasi” adına umut saydığı AKP’yi “hayal kırıklığı” olarak niteleme noktasına 2015’te geldi.

Sonrasında o pis darbe girişiminin neresindeydi ve ne yaptı, ne yapmadı, Allah bilir…

Ama sonuçta o, Müslüman dünya için “pivot” saydığı “Yeni Türkiye” başındaki AKP’nin ABD merkezli küresel-kapitalizmce kabul görmesinde “pivot” rol oynamıştır.

AKP, şimdi yakalama kararı çıkarılmış Fuller’e çok şey borçludur.

AKP, şimdi mal varlığına el koyulmuş Sarraf’a da çok şey borçludur.

Ve AKP, şimdi lanetledikçe lanetlediği Gülen’e de çok şey borçludur.

Her şey, olabilecek en kötü, kirli ve karanlık şekilde, üstelik din, İslam, Müslümanlık retoriği etrafında oldu!..

Daha çok şey yazmak geliyor içimden ama…

Midem kaldırmıyor!..

https://t24.com.tr/haber/akp-graham-fullere-cok-sey-borcludur,503813
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR | Leave a comment

KÜRESEL POLİTİKALAR * TÜRKİYE ABD İLİŞKİLERİ * CIA’nın Milli Haberalma Konseyi Eski Başkanı Graham E. Fuller’in yazısıyla; TÜRKİYE’yi KİM KAYBETTİ?

TÜRKİYE’yi KİM KAYBETTİ?

Cumhuriyet / 13 Eylül 2019 Cuma


Yazan : Graham E. Fuller
Çeviri : Pars Turhan ÖZER


Siyasal İslam’a verdiği destekle bilinen, 15 Temmuz hain darbe girişiminin üst aklı olduğu iddia edilen, hakkında yakalama kararı bulunan CIA’nın Milli Haberalma Konseyi Eski Başkanı Graham E. Fuller; 5 Ağustos 2019 tarihinde kendi sitesinde dikkat çekici bir yazı yayınladı. Kemalizm karşıtlığıyla bilinen, birçok kitabı TİMAŞ Yayınevi’nden çıkan Fuller’in, ABD içindeki ayrışmayı gözler önüne seren bu yazısını, Cumhuriyet okuyucularının dikkatine sunuyoruz. (Yazıdaki ara başlıklar bize aittir.)


İşte yeniden, ülkeyi (boşluğu dolduran) kimin kaybettiği yeni bir cadı avı dönemi başladı, “…(boşluğu doldurun) memleketi -kim kaybetti.” Bir zamanlar, 1949’da bu Çin’di, sonra 1959’da Küba oldu, 1979’da İran oldu ve diğerleri. Şimdiki son yenileme, “Türkiye’yi kim kaybetti?” şeklinde.

Klasik olarak bu sorun sımsıkı “Amerikan kampına” bağlı olduğunu sandığımız bir ülkenin aniden bize karşı bir tavır aldığında ortaya çıkıyor. Washington’un politika belirleyenleri, aklı başında ülkelerin Amerika ile stratejik ittifaklarının, eşyanın tabiatına uygun bir olay olduğuna gerçekten inanmışlardır. Böyle bir ittifaktan sapmak olamaz, eğer olursa “kimi suçlamalıyız?” Nasıl olur da Türkiye, ”güvenilir bir ABD ve NATO müttefiki” Rusya ile iyi çalışma koşulları oluşturabilir veya Çin’in Avrasya vizyonuna bağlanabilir?
Eğer biz Türkiye’nin son yirmi veya otuz yılına daha geniş bir görüş açısı ile bakarsak Ankara’nın eylemlerini bir parça daha iyi algılayabiliriz.

Jeopolitik değişim
En basit anlatımla, bir süredir Türkiye giderek artan bir tempo ile bağımsız olarak kendi yolunda gitmeye başladı. Soğuk Savaş süresince, ikircikli de olsa “sadık” bir NATO müttefiki idi. Türkiye için en önde gelen jeopolitik gerçek onun Sovyetler Birliği ile sınırdaş oluşuydu; Rusya, ne de olsa yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu ile zıtlaşma ve savaş halinde olmuştu.. Fakat 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile yeni bağımsız devletler -Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan- eski Sovyet topraklarında, tam da Türkiye’nin doğu sınırları boyunca ortaya çıktı. Türkiye aniden artık Rusya ile sınırdaş değildi -büyük bir jeopolitik değişim.

Aynı zamanda, soğuk harbin sona ermesiyle oluşan yeni koşullar altında, Türkler durumlarını düşünmeye başladı. Şimdi Türkiye kendini Amerika ve NATO’nun gördüğü gibi görmüyordu. Türkiye, Batı’nın stratejik, NATO ile uyumlu Doğu’daki ileri karakolu değildi artık. Ankara için NATO’nun anlamı ve amacı sorgulanır hale geldi.

Avrupa şimdi Avrupa’dır
ABD dış politikaya egemen çevreler tarafından şiddetli saldırılara uğrayacağımı biliyorum, ama bu konuyu tartışmalıyım. Sovyet komünist imparatorluğunun sona ermesi ile NATO süratle stratejik ilgisini kaybetmeye başladı. (Tabii NATO, Washington tarafından kuvvetle savunulmaktadır. Zira NATO, ABD dış politikasının Avrupa’yı elinde tutmak için kullandığı kilit alettir ve bu yüzden sıklıkla “Atlantik İttifakı” olarak söylenir.)

Fakat komünizmin sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin düşüşü ile Avrupa’nın Atlantik kimliği Amerika’nın olmasını istediğinden çok daha azalmıştır. Avrupa şimdi Avrupa’dır ve ABD-Rusya rekabetinin yarattığı Doğu-Batı cenderesinden kurtulmaya çalışmaktadır. Gerçekten Avrupa şimdi her zamankinden daha çok, giderek geliştirdiği vizyon bağımsızlığının, Amerika’nın jeopolitik çantasında bir alet olmaktan ziyade kendi stratejik çıkarlarının yorumunu yapabilmenin tadını çıkarmaktadır. Gerçekten yavaş yavaş, kendini Atlantik sahasının bir parçası olmaktan çok Avrasya’nın bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır. Moskova New York’tan çok daha yakındır.

Kuşkusuz Trump’ın kaba ve onur kırıcı politik tavrı Avrupa’nın yeni ve çok daha bağımsız kimliğini tekrar kazanmasını hızlandırmıştır. Fakat Avrupa’daki şimdiki bu büyük jeopolitik trendin oluşmasını sadece Trump’a bağlamak son derece dar görüşlülük olur. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile daha bağımsız bir Avrupa sürecinin başlaması zaten kaçınılmazdı ve bu süreç Trump’tan çok daha evvel başlamıştı. Ama Washington’un sıklıkla küresel jeopolitik kaymaları inkâr eden dış politika sistemi şimdi “Avrupa’yı kim kaybetti’ diye sorabilir.

Benzer görüşlerle, Türkiye de daha ziyade, bir zamanlar hâkimiyeti ve etkisi politik veya kültürel olarak Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve oradan Kuzey Afrika ve yukarıda Balkanlar’a ve hatta aşağıda Doğu Afrika’ya kadar uzanan Türk Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi jeopolitik bakış açısı ile kendisini yeniden gözlemlemeye başladı. Belki de hepsinden daha önemli Osmanlı İmparatorluğu’nun Sünni İslamın kalbi ve makamı oluşuydu. (Bu Suudi- Arabistan’ın – ki asla uzaktan yakından Türkiye’nin politik, kültürel, endüstriyel ve hatta askeri rakibi olamaz, hatta öyle gibi gözükemez – halen çok içerlediği bir husustur.)

Türkiye Avrasyalıdır
Dünyanın kültürel ve politik haritalarına bir bakış Türkiye’nin gerçekten ne kadar Avrasyalı olduğunu açıkça gösterir; Avrupa’ya ilgisi sadece Türkiye’nin kültürel yelpazesinin Batılı kanadı kadardır ve bu kanat Türkiye’nin jeopolitik ve kültürel varlığının en büyük belirleyicisi değildir.

Erdoğan’ın yönetimindeki Türk dış politikasını sürdürenler Türkiye’yi Ortadoğu’daki hâkim Sünni güç olarak kabul ettirmek için çok hevesli olabilirler, muhtemelen de öyledir. Fakat Erdoğan’ın Türk dış politikasının cesurca sürdürdüğü bağımsız vizyonuna müdahale etmesiyle 2012 yılındaki Suriye ayaklanması Ankara için bir dönüm noktası oldu. (Türk kimliği ve politik kültürünün daha ayrıntılı bir analizi için bkz, kitabım “Türkiye ve Arap Baharı.”) Fakat Erdoğan’ın 2012 yılındaki Suriye macerası onun daha önceki “iyi komşuluk” ve uzun yıllar baskı altında tutulmuş olan İslami kimliği kucaklama politikalarından gerçekten büyük bir sapma olduğunu gösterdi. Suriye ile ilgili alınan kötü kararlar Türkiye’nin önceden sürdürdüğü sağlam dış politika duruşunu kaybetmesine neden oldu ve bu durum halen devam etmektedir. Ankara, şimdi eski dış politika vizyonunu – fiilen Avrasyalı ve İslami bir güç olma – yavaş yavaş yeniden kazanmaya çalışmaktadır.

Rusya ile ilişkilerde Ankara’nın geri dönüşü
Türkiye Çarlık zamanından beri, yüzlerce yıldır, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz bölgesinde önemli bir oyuncu olarak Rusya’yı oldukça iyi tanımaktadır. 1991 yılından itibaren Rusya, Türkiye sınırlarında yayılmacı bir imparatorluk olmayı bıraktı. ABD, NATO’yu kışkırtıcı biçimde, Rusya’nın kapısına dayanana kadar sürüklemeye çalıştı. Buna karşı Rusya da giderek daha fazla Çin ile işbirliği yaparak, ABD’nin eski küresel hegemonya rolünü sürdürebilmek için yaptığı, zaten başarısız olan girişimleri bozmaya çalışmaktadır.. Tabii Çin’in kendisi de bu sırada yaratıcı olarak Avrasya bölgesini, kendine has vizyoner bir proje ile Tek Kuşak Tek Yol Trans- Avrasya ticaret ve ulaştırma aktarma merkezi olarak şekillendirmeyi hayal etmektedir.

Bu dramatik, yeni, yirmi birinci yüzyıl gerçekleri düşünüldüğünde, Türkiye’nin bu sürece ağırlığıyla katılmaktan geri kalacağı gerçekten düşünülebilir mi? Gerçekten NATO, Türkiye için ABD ve Avrupa ile ilişkileri idare edebilmek bakımından faydalı bir araç olmasının dışında hâlâ bir şey ifade ediyor mu? (Hatta Fransa ve Almanya gibi birçok Avrupa ülkesi için de aynı şey söylenebilir.) Türkiye’nin NATO’ya itibari üyeliği ironik bir biçimde Türkiye’ye Rusya ve Çin ile ilişkilerinde denge sağlayan faydalı bir araç olmaktadır..

Öyleyse, en azından kendi güvenliği açısından Rusya’dan S-400 hava savunma füzeleri almak suretiyle NATO ile bağlarını ciddi biçimde sarsmak – tamamen terk etmese de -Ankara için büyük bir kayıp değildir. Türkiye Doğu-Batı çifte kimliği ile bilmektedir ki Batı ile tüm ilişkilerini – özellikle ekonomik olarak – kesmek aptallık olur, aynı şekilde tamamen Batı’ya uyum sağlayarak Avrasya’nın gelişmekte olan güçlü projelerine sırtını dönmek de aynı derecede aptallıktır.

ABD’nin kirli sicili
Sonuçta, ABD dış politikasının Ortadoğu siciline – ciddi hatalarla, yanlış hesaplamalarla, savaşlarla, felaketlerle dolu ve halen devam etmekte – baktığımızda Türkiye’nin kendini böylesine bir ABD “liderliği” ile uyum halinde olmayı isteyeceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Ayrıca Türkiye için büyük önem taşıyan komşusu İran’a karşı, Amerika’nın 1979 yılında büyük müttefiki olan Şah’ın çok kötü bir şekilde düşürülmesinden beri uyguladığı Amerikan politikası çok akıldışı bir şekilde sürdürülmektedir. İran da ilişkilerinde mağrur, inatçı ve milliyetçidir, fakat Türkiye İran ile zaman zaman rakip, zaman zaman da müşterek çıkarları olan kilit bölgesel sorunlar üzerinde birlikte çalışmak zorunda olduklarının bilincindedir.

Periyodik gerilimlere rağmen Türkiye ile İran, bölgenin tarihsel olarak köklü, gelişmiş, gerçekten bağımsız kültür ve devlet anlayışı olan iki toplumudur ve yüzyıllardır birbirleri ile savaşmamışlardır. Ankara’nın gayet tabii olarak, çok kötü ve çok karmaşık olaylar ile sonuçlanabileceğini öngördüğü, Amerika’nın İran’a meydan okumasına destek vermeye ne hevesi ve ne de niyeti vardır. Ayrıca Ankara, aşırı uçta, tahammülsüz, yabancılardan nefret eden Suudi Arabistan’ın Vahabi İslamı ile de bir yakınlaşma istememektedir. Suudi Arabistan Vahhabiliğin yayılması amacıyla Sünni liderliğini ele geçirmeye çalışmış ve bu çabasında az da olsa kaygı verici bir başarı elde etmiştir.

Rusya, Ankara ve Tahran’ın , sözde demokratik, bu iki ağır sıklet devletin huysuz milliyetçi yönetiminin çok iyi farkındadır. Moskova, bu zamana kadar bu iki devletle olan ilişkilerini büyük bir beceri ile oldukça etkin olarak sürdürmüştür. Washington ise her ikisi ile de ilişkilerini verimli bir şekilde sürdürmeyi becerememiştir.

İlk on yılında AKP liderliğini parlak bir şekilde sürdüren Erdoğan’ın, maalesef 2013 yılı dolaylarında sendelediğini ve tek adam yönetimini intikamcı ve baskıcı biçimde uygulamaya başladığını gördük. Bu Türkiye’nin dış politikalarını (iç politikadan hiç bahsetmiyorum) son derece dengesiz ve hatalı bir yola soktu. Yine de Türk hükümetinin, çirkinlik ve tahammülsüzlüğüne, büyük ölçüde bağnaz ve baskıcı tutumuna rağmen Türkiye, teknik olarak halen demokrat bir ülke olarak nitelendirilmektedir. Gerçek seçimler yapılmakta ve sonuçlar önemli olmaktadır. Erdoğan’ın yıllarca becerikli ve yeni “Avrasya Türkiyesi”nin mimarı olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yeniden politika sahnesine bu kez Erdoğan’ın rakibi olarak dönmektedir.

iskli gayret Böylece Washington’da hiç kimse Türkiye’yi “kaybetmedi”, bu süreç çok sayıda yeni jeopolitik güçlerin yarattığı bir süreçtir.. Daha da ötesi Türkler, Washington tarafından muhafaza edilecek” veya “kaybedilecek” bir meta gibi nitelendirilmeyi ya da Ankara’nın varsayılan karakterinin Amerikan “müttefiki” olduğu savını aşağılayıcı bulmaktadır. Türkiye, muhtemelen hiç kimsenin “müttefiki” olmayacaktır. -Rusya bunu not etsin. Halen Türkiye’nin Rus füzelerini alması ve Kıbrıs civarındaki Akdeniz sularındaki enerji kaynakları için sesini yükseltmesi, Erdoğan’ın kamuoyunun dikkatini iç sorunlardan ayırıp dış sorunlara çekmek için gösterdiği riskli bir gayrettir. Ve Türkiye İsrail’in dostu olmayacaktır.

Yeni bir Türkiye liderinin ortaya çıkması ile Batı’nın uysallığına çok güvendiği “müttefik”in tekrar döneceğini sanmak çok ağır bir hata olur. Herhangi bir yeni lider, başlangıçta Batı ile aradaki bağlantılardan birkaç tanesini onarmaya çalışabilir, ama mutlaka Türkiye’nin genişleyen jeopolitik kaderinin Avrasya içine, derinliğine girmek olduğu yolundaki girişimlere devam edecektir.

Graham E. Fuller, eski bir CIA çalışanı olup İslam dünyası ile ilgili birçok kitabın yazarıdır.
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1577635/Turkiye_yi_Kim_Kaybetti_.html
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA | Leave a comment

DOĞA VE AĞAÇ DÜŞMANLARI * Değirmendere’de JES şirketi zeytin ağaçlarını asitle kurutmuş!

Değirmendere’de JES şirketi
zeytin ağaçlarını asitle kurutmuş!

12 Eylül 2019 / Özer AKDEMİR /İzmir


Aydın Kuyucak İlçesi Değirmendere köylülerinin, JES şirketinin zeytinlik alandaki ağaçların dibine kimyasal madde dökerek kuruttuklarına dair şikayetleri İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ekipleri tarafından yapılan incelemede kanıtlandı. Turcas Kuyucak Jeotermal A.Ş adlı şirket ise polis ve jandarma koruması altında JES kuyusu açma çalışmalarını sürdürüyor.

KÖYLÜLER GECE DE NÖBETE DEVAM EDİYORLAR

Değirmendere köylüleri günlerdir evlerine 30 metre uzaklıkta, zeytinlik alanda yapılmak istenen JES kuyusuna karşı direniyor. Kaymakamlığın emri ile onlarca jandarma-polis gücü ile şirketin alanda çalışma yapması sağlanırken köylüler ise gece gündüz alanın çevresinde ayrılmayarak mücadeleye devam ediyorlar. Şirketin iki kepçe ile köylülerin önüne kurulan polis jandarma barikatı arkasında çalışmaya devam ettiğini söyleyen Değirmendere Köylülerinden Ziya Topçu, “Biz başka iş makinesi alana girmesin diye giriş yollarını kapattık, geceleri de nöbet tutuyoruz” dedi.

ZEYTİNLİK ALANI TARIM VASFI DIŞINA ÇIKARMIŞLAR!

Şirketin iki ay kadar önce kuyu açmak istedikleri yerde ağaçların dibine asit döktüğünü ve ağaçların kurumaya başladığını belirten Topçu, “Bu durumu Ziraat Odasına ilettik. Gelip baktılar, ‘Evet kimyasal dökülmüş ama biz bir işlem yapamayız’ dediler. Şirket çok güçlü, alanı toprak koruma kurulundan tarım vasfı dışına çıkarmışlar nasıl yaptılarsa. Yine AFAD’dan çevre açısından bir sorun yoktur diye rapor almışlar. Oysa evlere 30 metre kuyu. bir patlama olsa insanların can güvenliği yok” diye konuştu. Çalışmanın durdurulması için avukata vekalet verdiklerini ve hukuki girişim başlattıklarını aktaran Topçu, mücadeleyi sonuna kadar devam ettireceklerini söyledi.

ZEYTİNLİK ALAN NASIL ZEYTİN YASASINA GİRMEZ?

Öte yandan Değirmendere Köyü eski muhtarı Mehmet Çetinkaya’nın JES şirketinin ağaçların dibine asit döktüğüne dair kaymakamlığa verdiği şikayet dilekçesinin ardından alandaki ağaçlarda incelemeler yapan Kuyucak İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü yetkilileri bu iddiayı doğrular nitelikte rapor hazırladı. 7 Temmuz 2019 tarihli raporda imzası bulunan Kuyucak İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğünde görevli ziraat mühendisi Hakan Yaşar ve Ziraat Mühendisi Ufuk Çelik imzalı raporda JES yapılmak istenen alanların incir bahçesi, zeytinlik ve içinde bulunan konut olduğu belirtildi. Bu tespitin ardından alanların Zeytincilik Yasası kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin Kuyucak Tapu Müdürlüğü’ne sorulduğuna dikkat çekilen raporda buradan “Zeytincilik Kanunu kapsamında bir şerh bulunmadığı” yanıtının geldiği ifade edildi.

“AĞAÇLARIN KİMYASAL KULLANILARAK KURUTULDUĞU…”

Raporun en çarpıcı cümlelerini ise zeytin ağaçlarının durumuna dair iki ziraat mühendisinin yaptığı tespitler oluşturdu. Ziraat mühendisleri arazide yaptıkları incelemelere dair rapora şu bilgileri yazdılar;

“.. yapmış olduğumuz tespitlerde 20-25 yaşlarında mahsuldar durumdaki zeytin ağaçlarından 807 parseldeki 9 ağacın kuruduğu, 20 adet ağacın da gövdeye yakın yerden ana dallarının budama ve gençleştirme amacıyla olmayıp ağacı yok etmeye yönelik kesildiği, 808 parsel üzerindeki 16 ağacın gövdeye yakın yerden ana dallarının budama ve gençleştirme amacıyla olmayıp ağacı yok etmeye yönelik kesildiği, 809 parsel üzerinde ise 5 adet ağacın kuruduğu ve bu ağaçlar ile altındaki otların kuru olup diğer ağaçlar ve otların kuru olmadığından dolayısıyla bu ağaçların bir kimyasal kullanılarak kuruduğu kanaatine varılmıştır”. 

Değirmendere köylülerinin Anayasal haklarını kullanarak yaşam haklarına sahip çıktıklarını ve son derece meşru bir direniş içinde olduklarını belirten Aydın Çevre Kültür Platformu (AYÇEP) Başkanı Mehmet Vergili, “Bizler yasaların uygulanmasından başka bir şey istemiyoruz. JES’lerin verdiği zararları Aydın’da herkes görüyor, yaşıyor. Sonuna kadar Değirmendere halkının mücadelesinin yanında olacağız” dedi.

https://www.evrensel.net/haber/386653/degirmenderede-jes-sirketi-zeytin-agaclarini-asitle-kurutmus
Posted in DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment