KİME BAYRAM?

Ceyhun Balcı / 23.05.2020

Korona salgını ramazan davulcusunu bile eve kapattı! En azından benim yaşadığım yerde böyle oldu! Davulcusuz da oluyormuş diyerek daha fazla yorum yapmak istemiyorum!

Yaşamımımız boyunca en sıra dışı bayramı yaşadığımız kesindir!
Bayramlar epeyce zamandır belirli kesimin yakın ya da uzak bir yerlere gitmek için yollara düşme fırsatına dönüşmüştü. Bu kez değil bir yerlere gitmek sokağa adım atmak olanaksız!
Aş ve iş derdindeki milyonlar için “evde bayram” hiç olmazsa giderlerin azalması demek oldu.
Milyonların eve kapandığı bayramda keyfi yerinde olanlar yok mu?
Otoyol, köprü ve tünel yap-işlet-devret işi yapanlara her gün bayram!
Ürününü satamayıp kara kara düşünenlerin kaygısı yok onlarda!
Durum her ne olursa olsun kazanıyorlar!
Yeter ki, dünya dönmeyi sürdürsün!
Vatandaşına İBAN numarası vermek zorunda kalan devlet bu durumu görmez mi?  “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasında toplanan para 2 milyarı biraz geçmişti!
Osmangazi Köprüsü’nü kapsayan İzmir-İstanbul otoyolu için 2019’da işletmeciye 2.5 milyar TL ödendiği bilgisi var basında. https://www.yenicaggazetesi.com.tr/osmangazi-koprusunden-gecis-garantisi-olarak-2-5-milyar-tl-odenecek-268814h.htm
Korona salgını kampanyasında toplanan para otoyolun bir yıllık ödemesini ancak karşılamakta. Böyle bir durumda devlet işletmeciyle masaya oturmaz mı?
Milyonların özveride bulunduğu; aşını, işini yitirdiği ortamda işletmeciden elini cebine atması istenmez mi?
Herkes yitiren olurken otoyol, köprü ve tünel işletmecilerinin her koşulda kazanan olması insafla, vicdanla ve daha da önemlisi akılla bağdaşır mı?
Az önce sıraladığım sorular yaşamın olağan akışına göre akla getirilebilir. Kazanç güvencesi verilen işler daha baştan yaşamın olağan akışıyla çeliştiği için sıraladığım soruların bu bağlamda en küçük anlamı ve önemi yok!
Bir dizi yüklenici Türkiye’de siyaseti omuzlamaktadır. Siyasete parasal destek vermektedir ve bir bakıma onu var etmektedir demek çok daha doğru olur!
Durum böyle olunca siyasetçiden bu gideri sorgulamasını beklemek ham hayalden öteye geçmemektedir. Başka deyişle, siyaset bir cebinden verdiğini diğer cebine aktarmış olmaktadır.
Devletin verdiği İBAN numarasına katkıda bulunsun bulunmasın vatandaşların ayrıcalıksız şekilde tümü köprü, otoyol, tünel üzerinden kurgulanmış olan vurguna parasal kaynak aktarmış olmaktadır.
Deli Dumrul öyküsü örneğince köprüden geçmene gerek yoktur geçiş bedelini vermek için.
Geçmesen de verirsin!
Deliye her gün bayram demiş eskiler.
Yalnız deliye mi?
İyi bayramlar dilemek isterdim…

KİME BAYRAM?

Posted in GÜNDEM - YORUM | Leave a comment

Kutlanan kandiller, Kutlanmayan ULUSAL BAYRAMLAR * Ramazan Bayramınız kutlu olsun…

19 Mayıs Atatürk’ü anma,  Gençlik ve Spor bayramı, kadir gecesi ile aynı güne denk geldi. Gariptir ki tanıdığım gençler dahil “Kadir gecesini” kutlayan mesajlar atanlar 19 Mayıs gibi önemli bir ULUSAL BAYRAMI kutlamayı unuttular. Kendilerine dedim ki;

“Ulusal bayramları olmayan toplumlar, dini bayramlarını da kaybeder ve kutlayamazlar . Çünkü ülkeye egemen olan yabancı güçler buna izin vermezler.”

Örütbağ çevriminde de dikkat ediyorum; Kandilleri kutlayanlar genelde ULUSAL BAYRAMLARI kutlamıyorlar!!!

ULUSAL BAYRAMLARI yaratan zaferler olmasa idi, ibadet için cami yerine kiliseler, ezan yerine çan sesleri olacaktı. Bu nedenle de Gazi Paşa’ya, Atatürk’e şükran borcumuz vardır. Türkiye’yi ümmet olmaktan kurtararak, MİLLET OLMAK, birey olmak onurunu da vermiştir. Bunun değerini çok iyi bilmemiz gerektir.

Sayın Mehmet Boz da kutlamasında aşağıdaki tümceleri yazmıştır;
“Devleti olmayan halklar dini günlerini ve bayramlarını yaşayabilirler.
Devleti olmayanların ulusal gün ve bayramlarını anma ve kutlama şansları yoktur. Vatansız ve ordusuz kalmış halkların çektikleri acılara dair haberler medyada her gün yer almaktadır.”

RAMAZAN BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

Naci Kaptan

Posted in DURUM VAZİYETİ, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

SANSÜR ve GAZETECİ-AYDIN-YAZAR “AVI” * Nasıl ki Amerika’da 1952’de başlamış olan MCharthy dönemindeki “CADI AVI” aradan 68 yıl geçmesine rağmen unutulmadığı gibi * 2002 yılından bu yana yaşadığımız siyasi dönüşüm süreci ve baskılar tarih içinde kayıt altına alınıyor ve unutulmayacak

Dini vakıflara üç ayda 2 milyar 672 milyon TL!
Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, TÜRGEV gibi
kuruluşlara üç ayda 2 milyar 672 milyon TL verildiği ortaya çıktı.

İşsizlik, yoksulluk, ekonomik kriz her geçen gün daha da derinleşirken AKP’nin yandaşlara kesenin ağzını sonuna kadar açtığı ortaya çıktı. Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, Hazine ve Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı kamunun harcama rakamlarına göre Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, TÜRGEV gibi dernek ve vakıflara üç ayda 2 milyar 672 milyon TL aktarıldı. Bu kurumlara ocak ayında 1 milyar 352 milyon 828 bin TL, şubat ayında 699 milyon 984 bin TL ve yerel seçimlerin yapıldığı mart ayında ise 619 milyon 682 bin TL verildi. Böylece sene başında ayrılan 3,6 milyar TL’lik ödeneğin yüzde 72’si harcanmış oldu.
19 Nisan 2019 Cuma / http://www.gazete2023.com/gundem/dini-vakiflara-uc-ayda-2-milyar-672-milyon-tl-h86979.html

Gazeteciler Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunun
Anayasaya Aykırılığı Konusunda Ne Diyorlar?


CUMHURBAŞKANINA HAKARET SUÇUNUN ANAYASAYA AYKIRILIĞI VE ÇÖZÜM
ÖNERİLERİ ÇALIŞTAYI TCK MADDE 299 (Yargı açısından 299. Madde) Bölüm: 3

Bölüm 2-A-B yazımızda akademisyenlerin konuşmalarına yer vermiştik. Bu yazımızda da aynı konu üzerinde, oturum başkanı Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran yönetiminde Bekir Coşkun, Barış İnce, İlhan Taşçı konuşmacı olarak katıldılar.
Ülkemizde Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile yüzlerce dava ve soruşturmalar açıldığından, kamuoyunu bilgilendirmek amacı ile Ankara Barosunun düzenleyip organize ettiği, TCK 299 un Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunun Anayasaya Aykırılığı ve Çözüm Önerileri başlıklı Çalıştayı size sunmaya devam ediyoruz.
Gerçekten konuşmalarda, Cumhurbaşkanı ve devlet başkanlarına hakaret ve ayrıcalıklarının, özel koruma yasalarının AİHM nin kararlarına uymadığı doğrultusunda çok önemli açıklamalar yapılarak, değerli sunumlar yapıldı.
Ankara Barosu Konferans Salonunda 4.12.2015 günü düzenlen çalıştayda, TCK nin 299. Maddesi, Yargı Pratiği, Akademisyenler, Basın, Yasama yolu ile dört grup halinde, kendi dallarında seçkin konuşmacılarla irdelenip tartışıldı, çok yararlı konuşmalar yapıldı.
Aynı gün yapılan çalıştayda akademisyenler, hukukçular, gazeteciler, milletvekilleri konuşmalarında görüş ve düşüncelerini sundular. Biz de çok uzun da olsa okuyucularımızın yararlanması için, büyük emek harcayıp bu konuşmaları bandan çözerek okuyucularımıza sunuyoruz, umarız yararlı olur.

Ankara Barosu Başkanı Hakan Canduran aşağıdaki sözleri ile açılışı yaptı: “Cumhurbaşkanlığına hakaret suçunun çözüm önerileri çalıştayımızın üçüncü bölümü herhalde ilgi çekilecek bölümlerden bir tanesi. Bu suçtan muzdarip olanları yan yana getirdik. Şu anda kamuoyunda verdiği savunma dolayısıyla hem yargılanması nedeni ile hem onla ilgili sizlere herhalde ince nüktedan şeyler söyleyecektir, o nedenle ilk sözü ona (Barış İnce’ye) verelim.

HAKKINDA DAVALAR AÇILAN GAZETECİ BARIŞ İNCE KONUŞMASINDA ŞUNLARI SÖYLEDİ:
“-Bizim davalardan bir tanesi Cumhurbaşkanına hakaret suçu, bende çok var. …Bende sekiz tane var, bende şu an üç aya doğru gidiyor, bir önceki dava ertelendi. Ondan bahsedeceğim elbette ki. Öncelikle bir öncekinden bahsedeyim. Biliyorsunuz 15/25 Aralıkla ilgili fezlekeler tapeler ortaya çıkmış ve biz de bununla ilgili haberler yapmaya başlamıştık. O dönemlerde bir TÜRGEV fobisi vardı, TURGEV bir eğitim vakfı. Parayı eğitim adına bağışlıyorsunuz, vakfa kaydolabiliyorsunuz,  böyle güzel bir kurum. Böyle Kurumlar bütün dünyada olsa, herkes rahat etse gibi düşünebilirsiniz, fakat işin aslına baktığımız zaman, böyle bir kurum olmadığını görebildik.  O dönem fezlekelere baktığımız zaman, 150 sayfalık tutan belgeler içerisinde konuşmalar vardı,  bunların hepsini ben inceledim, takriben 15 sularında internete atıldı. Atıldıktan sonra o dönem saat 6 buçuktu, iki saat içerisinde hepsini bir saat içerinde çok hızlı bir şekilde okuduk ve içinden parça parça bölümleri aldık.

“VAKIF KENDİSİNİN, PARA OĞLUNUN”,
TÜRGEV vakfına parayı yatırıyorsun, örneğin, Suudi Kralısın, parayı koyduktan sonra Şefkat Tepesi gibi araziler bir anda senin olabiliyor. Bununla ilgili Star Gazetesi Türkiye’de aramak için bir röportaj yapıyor. TURGEV başkanıyla, daha doğrusu halkla ilişkiler başkanıyla sanırım bir vardı, Star Gazetesi bunu manşet yaptı arkasından Türkiye içine konmuş bir haberdi.  Orada şunu söylüyor, halkla ilişkiler başkanı, diyor ki: “Evet o gün Suudi Kralı bize, bilmem kaç milyon dolar lira kadar para yatırdı, ertesi gün kendisi o araziye sahip oldu, “fakat bu TURGEV’le ne ilgisi var biz anlayamadık” diyor.
Sanırım bunların hepsi Tayyip Erdoğan’la kralla akraba olsa gerek, akrabalık ilişkisi olsa gerek çünkü bunun anlamayacak bir şey yok parayı koymuşsun, vakıf var, vakfın kimin olduğu belli ve Suudi Kralı o araziye sahip olmuş; aslında bunların hepsi fezlekelerde geçen konuşmalar. Örneğin o derneğin başkanı Ahmet Ertürk’dü sanırım, şöyle diyor: “Vakıf kendisinin, para oğlunun, ben burada saksı gibi duruyorum gibi bir tapede konuşma geçiyordu. Bunun hepsini biz yazdık, Ali Ağaoğlu, yine benzer şekilde sürekli istiyor, “bıktım artık” gibi sözler sarf ediyordu. Bunların hepsi yazıldı. Ben o dönem bu haberi yaptığımda başlığın AKP nin yol icraatlarıyla ilgili olarak, “CEPLERİNE DUBLE YOL YAPMIŞLAR” şeklinde idi.
O dönem, bu başlık yüzünden dava açıldı. Davayı açan kişi TURGEV vakfı ve o dönem devrin Başbakanı Başbakan Erdoğan’dı. Dava açıldıktan sonra ben bir savunma hazırladım, savunma işte bildiğiniz gibi, akustik bir savunma olarak da bilinen bir davayla savunma, burada da şunu söyledim aslında. “HAKİMLER ELDE EDİLDİ, savcılar sindi, polisler sindi, bizde topu vermesine oynamaya çalışıyoruz,  fakat kazanma şansımız hiç yok, o yüzden bu savunmanın da bir anlamı yok, demeye çalıştım, aslında. Çünkü her şey gözümüzün önünde gelişti, yani ve bu hukuk skandalı, ortada bilinen yolsuzluk dosyaları, savcıların görevde bulunması, polislerin görevde bulunması ve ele alınması ve bundan sonra işlerin Cemaate rollerine olduğuna dair iddialar olabilir, daha önce kirli ilişkiler içinde olmuş insanlar da olabilir. Bunları da ilgilendirmeyen, beni ilgilendiren şey o günkü vakaydı, biz de vakayı yazmıştık.
Benim şanssızlığım savunmaya verdiğim gün kendisini cumhurbaşkanı olmuş, cumhurbaşkanı olduğu için TCK 299 gibi bir şeyler yazmış, karşılaştık, bu da Cumhurbaşkanına hakaret.  Bilmiyordum, yeni duydum, muhtemelen cumhurbaşkanına hakaret bilinçsiz ama gazeteciler, daha önce böyle şeyle karşılaşmamıştık.  Cumhurbaşkanı olup bu kadar siyasete müdahil olan bir kişiye Türkiye toplumu ne kadara tanışık, o da sanırım Bekir abi buna cevap verir. Ama baktığımız zaman bu davanın gidişatına, şunu söyleyebilirim, cumhurbaşkanına hakaret suçu, yani benim akustik bir savunmada hazırladığım ve işlediğim suç, aslında öfkeyle yazılmış bir savunma metnidir, yani düşünsenize, siz bir soruna şahit olmuşsunuz, örneğin şurada bir kuyumcu soyuluyor, siz gazeteci olarak, “hırsızlar bulundu,  “hırsızlar yakalandı” diye haber yapıyorsunuz. Daha sonra bu bir şekilde polis, savcı, hâkim yerinden edilerek soyguncular bir şekilde dışarıya çıkıyor, bunu siz söylediğiniz için, siz hakaret eden kişi pozisyonuna sokuluyorsunuz. Biraz buna karşı çıktı, benim savunmada buna olan öfke dayanan bir şey, üstelik “hırsız Tayyip” ifadesi mitinglerde 17/25 Aralık sonrası Türkçe atılan bir slogandı ve aslında toplumun çok geniş bir kesiminin inandığı, gördüğü, duyduğu bir şeydi. Yani belki sizin ifadenizle olguları uçmuştu. Bunu söyleyebilme hakkımız vardı, bunu söylemeye çalıştık aslında ve o akustikin amacı da İlhan Selçuk’un işte Meşhur Hilal beyin döneminde yaptığı bu akustik kendisine bir göndermeydi, bir geleneğe atıftı. Fezlekede söylenebilen sözler yazılabilir, ifadesiydi. Bunu yapmaya çalıştım.
Bunun üzerine bildik TCK 299 bir yılla dört yıllar asında istenecek bir süreç başlamış oldu. Savunmaya dava açıldı, ben bir daha savunma hazırlamak durumunda kaldım. Bu da akıl dışı savunmayı savunmak için, muhtemelen o savunmaya dava açacak, ben savunmayı savunma için bir daha savunma hazırlamak durumunda kalacağım. (Salondan gülüşmeler) el üzeri iki süreç, her ay aldığım savunmada tekrar dava açıldı, çünkü ben aynı şeyi tekrarlıyorum. Siz onları yaptınız diyorum ve bir dava daha açılıyor, bu sefer TURKEV hakaret davası da açtı. “Savunmasında bize hakaret ediyor” diye; oradan da dört bin lira para cezasına çarptırıldık. Daha önce Bilal Erdoğan’a savunmadan on bin lira para cezasına çarptırıldık. Sadece yazdığım, sil bunları yazdınız şeklinde idi.
Bir de tabi Şubat ayında açıklanacak olan TCK 299 un, onu yürümek diyoruz. Son girdiğimiz dava, hani en son sizlerinde gördüğü, üç kişiydik yargılandık. O yargılandığımız davada da “Hırsız katil Erdoğan” şeklinde bir, başlıktan ötürü.
Onu da açıklamak isterim size suç olarak, belki de yardımınız olur. Doğru yaptığımıza inanıyoruz çünkü o gün, bizim o manşeti attığımız gün, Türkiye çapında tutuklamalar gerçekleşmişti. Hırsız, katil Erdoğan sloganı atan öğrenciler, yurttaşlar, mitinglere katılan insanlar evlerinden alınarak gözaltına alınmaya başlamıştı, iki tanesi de tutuklanmıştı. Biz bunu hukukçulara sorduk, hukukçular, bizden önce konuşan hukukçu ağabeylerimiz, hocalarımız da dâhil, hepsi “bu suçun “tutuklamayı gerektirecek bir suç olmadığını söylüyorlar ”. Ama suç olsa bile hakaret suçunun tutuklamayı gerektiren suç olamayacağını söylüyordu. Aynı zamanda bunun söylenebilir bir slogan, atılabilir bir slogan olduğunu söylüyorlardı. Bir de üst başlıkta “biz 35 milyonuz, biz de böyle düşünüyoruz ve bir dolu sloganı buraya yazıyoruz, diyerek, bir protesto yaptık, yani bu sloganın atılabilir bir slogan olduğunu göstermeye çalıştık, bir başlıkla. Evet, provatif bir başlık, aslında ilgi çekmek için, yani orda tutuklanan öğrencilere toplumun dikkatini çekmek için konmuş bir başlıktı. Biz bunu isimlerimizle yazıyoruz bunda bir problem yoktu. Bu yüzden de dava açıldı ve iki üç gün önce bu davaya katıldık. Orda yaptığımız savunmada şunları söyledik. “Türkiye’de bir yolsuzluk operasyonu yaşandı ve bu operasyonda bundan sonra Türkiye toplumu yolsuzlukların olduğuna, paraların kapandığına dair geniş bir inanca sahip, çünkü bunun televizyonda belgeselinde verdi. Herkes, Tayip Erdoğan’ın oğlu ile konuşmalarını dinliyordu, bununla ilgili şakalar yapıyor, testler yapıyor ve internette dönüyor, toplumun çok geniş bir kesimi bu konuya sahip. Yani Erdoğan yolsuzluk yapmış gibi bir kanıya sahip.

GEZİDE EMRİ KİM VERDİ?
Öte yandan Erdoğan, “emri ben verdim” demek suretiyle gezide öldürülen pek çok çocuğun ölümüne sebep olduğunu da söyleyebilirim. Bu politik bir eleştiri konumundadır, yani Irak savaşı döneminde biz “katil Buş” diye sloganlar duyardık, tüm dünyada. Keza Erdoğan, İsrail’le olan şu meşhur “Van mınut” münakaşasında Şimon Perez’e şunu söylemişti, “insan öldürmeyi iyi bilirsiniz”.  Burada aslında söylemeğe çalıştığı şey, aslında doğru bir şey, siz diyor, “insan öldüren bir politika içindesiniz”. İnsanlar, “katil Erdoğan” dediği zaman, ani ölümünden sen sorumlusun, sorumlu sensin; sekiz dokuz arkadaşımız öldürüldüğünde, sorumlusu sensin, çünkü “emri ben verdim” diyorsun.  Bunu da söylendiği zaman, sen burada cinayete yol vermiş bir kişisin ve siyaseten de işin başında olduğu için bunun sorumlusu sensin, bunu söylemeğe çalışıyorum, bu sözler politik bir eleştiridir, dedik.
Bunu söylediğimiz zaman karşı argüman olarak oradaki savcılar da avukatlar da şunu söylüyor:  “Bu verilen bir operasyondu, hani gerçek değildi kurguydu, montajdı vs. Aslında bu gün Camii Er tutuklanmasında da böyleydi aynı şekilde devlet yetkilileri dahil, Erdoğan dahil bunların yalan olduğunu söylemiyor, sadece ele geçirilme şekli kayda alınma şeklinin doğru olmadığını söylüyor. Bunu ben bilemem, oradaki polislerin hangi tarikata hangi cemaate sahip olduğunu, üye olduğunu ben araştırma durumunda değilim. Bu devletin başındaki sensin, onları da buraya sen yerleştirmişsinOnlarla anlaşan sensin, onları da orya koyan sensin. Ben Cemaat, tarikat bilmem benim tarikatla cemaatle bu güne kadar işim olmadı. Bunlarla işi olan sensin, şimdi mesela duyuşuma göre İstanbul Büyükşehir belediyesinde Kadiri tarikatı hâkimmiş. Öyle söylentiler çıkıyor. Ne yapacağım ben şimdi, belediyeyi protesto ederken Kadirileri mi protesto edeceğim, Yani beni ilgilendirmez, hangi tarikattır, cemaattir ne?
Sonuç olarak eğer bu boyutta suç işlediyse geçmişte de suç işlenmiştir. Bu suçu işlerken baştaki adam sendin, Adalet Bakanı belliydi.  Olduğunu ütüne üstlük o dönemin davanın savcısı olduğunu, hâkimi olduğunu söyleyen yetkili kişiler de sizlerdiniz. O zaman sorumlular sizlersiniz. Ben bunu incelemekle mükellef değilim bir gazeteci olarak. Polis, savcı senin kaydını almış, internette, sosyal medyada dönüyor. Toplumun 70 milyonundan 35 milyonu buna inanıyor, bakın şu an oy alan AKP içerisinde dahi şunu söylüyor, “yolsuzluğa bulaşmış, ilişkiler var” diyor. Erdoğan için bunlar biliniyor, söyleniyor. Kendilerine oy veren kişiler dahil, buna inanıyor ve böyle bir gerçeklik varken toplumda, biri çıkıp da sana, “görsel hırsızlık yapmışsın arkadaş dediğinde bu hakarete girmez artık. Bu kanı oluşmuş, tamamen oluşmuş siyaseten artık bu söylenebilir bir söz haline gelmiş.
Bunları anlatmaya çalıştık davalarımızda on gün sonra belli olacak, on gün daha gezip tozuyorum ama sonu ne olur bilmiyorum. Bizim yaşadıklarımız kahramanlık hikâyesi değil, Can Dündar’ın söylediği gibi. Biz işimizi yapmaya çalışıyoruz sadece, kahraman da değiliz, kendisini satmış insanlar değiliz, doğru bildiklerimizi, doğru düşündüklerimizi yazmakla mükellef insanlarız. Gazeteciler için çok şey belleniyor Türkiye’de. Bunun biraz abartı olduğunu düşünüyorum; Türkiye toplumu kendisi bilenecek, kendisi bildiklerini yapacak ve gazeteciler de onları yazacak. Şu an öyle bir durumdayız ki, toplumdaki sinme korku ortamında gazeteci bir iki adım önde gibi gözüküyor,  birçok sorunla, birçok yel değirmeni ile çarpışıyor gözüküyor. Bunları yapmaktan imtina edecek değiliz fakat toplumun da bu konuda daha fazla belki biraz daha direngen, biraz daha sahip çıkan bir yerde olması gerektiğini düşünüyorum ben. Örneğin Can Dündar’ın tutuklanacağını kimse tahmin edemezdi ama bu kadar da olmaz” dediğimiz her şey oluyor. Ama yaşadığımız düzen bu kadar da olmaz diyeceğimiz düzen. Klasik bir burjuva düzenine benzemiyor, Kapitalist düzene de benzemiyor, İslami Faşist bir düzen, ne zaman ne olacağı belli değil, “bu kadar da olamaz dememek için bu da başımıza gelmez” dememek için düzene dur dememiz gerekiyor. Bu konuda da bunu yapabilecek tek güç biz değil, bizler, hukukçular, öğrenciler, toplumun tüm katmanlarının işçiler, emekçiler hepsinin bu konuda bir araya gelip ortak bir mücadele içerisine girmemiz gerektiğini düşünüyorum”.

GAZETECİLERDEN YAZAR İLHAN TAŞÇI  ŞU SUNUMUNU YAPTI:
“- Seçkin konuşmacılara da burada iken, Benim aklıma bir şey geldi; çocuk üniversitede iki dönem arasında memleketine gider Anadolu’da. Yaşlıca teyze sorar, “hangi bölümde okuyorsun, ne okuyorsun sen”. Genç de, Paleoantropoloji” okuyorum der. “O nedir biraz anlat, bana, çok uzatma bir cümleyle anlat bana” diyor. Ama ben sana bir cümleyle anlatırsam, dört yıl ders verenlere ayıp olmaz mı”  diyor.
Şimdi benim de o kutuların karşısında 299 u anlatmam biraz ayıp olur. Ama gazeteciliği anlatabilirim. Gazetecilerin karşı karşıya kaldığı durumu tabi ki anlatabilirim. Her şeyden önce, gazeteciliğe başlamak başlı başına bir meseledir. Yargılamak, bizim artık, Can Dündar’ın da söylediği gibi, onurdu, nişandı devam eder gider o. Şimdi, çünkü gazeteciliğe başlayabilmek için önce hikâye şudur: Hiçbir şey istemiyorum, sadece çalışmak istiyorumdur. Gelir başlar, hadi başla bakalım dersiniz, sen aradan bir süre geçere, yöneticiden, “efendim iyi hoş ama bir yol parası imkânı varsa, mümkünse”. Bir süre sonra onu kopartır, sonra gidiyoruz ama yemek yeme imkânı var mı? Yemek parasını da aldıktan sonra asıl hedeftir, o da şu, eskiden çok daha kıymetliydi, 212 Sayılı Basın Kanunun, o sağlıyor, kanunla ilgili değildir, gazeteci orda; o şunu sordu sarı basın kartı taşımasının önemi, sarı basın kartının taşımasının en önemli aracı o, yani kadroya geçmek. Kadroya girdikten sonra, biraz önce bizim Barış anlattı, az sonra Bekir Abi’m anlatacak. Bir başka boyutu başlayacak, nedir o. Gazeteciler her şeyden önce hayata haberle bakar, her şey haberdir. Yani o an düşünüp kendisini ertesi gün gazetesinde sekiz sütuna manşetini gördüğü an, Bir Cumhurbaşkanı değil Erdoğan, kralı gelse
 Olmaz, o yazılar onun. Niye, tabi biz gerçek gazetecilerden söz ediyoruz. Bir tek kıblesi var, pusulası var, o da hakikat, gerçek. Onun dışında hiçbir şeyi dikkate almaz. Tabi almaz ama bizim ülkemizde hakikatin başka bir algısı var, işte, Can Dündar’la Erdem’in başına gelen, suçlama, suçlusunuz, siz hukukçusunuz, daha çok şeyler söyleyebilirsiniz.  Ben en azından şöyle diyorum, çekmecesinde çok gizli ya da saklı kaşeli damgalı adamdan gazeteci olmaz diyorum. Birisi de diyor ki, gizli belgeyi açıklamaktan tutukladım” diyor. İşte burada başka bir sorunla karşı karşıyayız. Gazeteci tutuklanacağını düşünür mü? Anne adaylarının vardır böyle doğum dalında. Gazetecilerin zihninde bavulları hazırdır her zaman. Bu bazen yurt dışına gidecekleri zaman hazırdır; bazen deprem olmuştur, anında alıp çıkacaktır, Türkiye olarak 17 Ağustos depremini yaşamış bir ülkeyiz; bazen bir felakettir, bazen de ceza evidir. Hani şey gibi, bu artık bunun fıtratında bu olmaya başladı.
Şimdi bütün bunlar olurken, gazetecileri göz ardı ediyoruz burada,  çünkü bütün gazete bürolarında vardır aslında. Her sabah bir gündem toplantısı yapılır, 15 kişi düşünün bir masanın etrafında, orda başı eğik olup küskün olanı ben görmedim, ne olmuştur biliyor musunuz, haber yazmıştır, yazı işleri, genel yayın yönetmeni kimse işte, ileride o haberi sayfayı koymamıştır. Dünyası yıkılmıştır, maaşını yatırmasanız o kadar bozulmaz. Ama haberi vermediği için, sende bir şey var mı”  diye sorarsınız, “yok”. Bir de böyle azarlar sizi. “Yok bir şey”, “niye”, sadece ama sadece inandığı bir haberi siz oraya koymadınız”.
Şimdi onun için diyorum, Sayın Cumhurbaşkanımız diyorum, altını çizerek, Sayın Cumhurbaşkanımız işte bu gerçeği göz ardı ediyor. Gazeteci dedikleriniz, sizin açtığınız davalarla hiçbir şekilde, ama hiçbir şekilde korkmazlar. Ha gazeteciler de ağaç kovuğunda büyümüyor, iyi kötü bizim de üç beş de olsa sevenimiz var.
Bundan birkaç yıl önce, Erzurum’da benim aleyhimde bir dava açılmıştı, dokuz yıla kadar ağır hapis cezası diye falan bir şikâyet var. Tabi evde bir tedirginlik başladı, doğal olarak başladı, hadi dokuzu vermezler dört buçuk olsa fena da bir süre değil, tabi o arada da Ergenekon curcunası sürüyor.  Tabi Silivri dolup dolup boşalıyor, Bizim Bekir Avcı onları rahatlatmamız lazım.
Dedim ki –Erzurum’da olması çok iyi, Silivri’ye gidip gelmek çok zor, ekonomik olarak zor, zaman açısından zor, ulaşımı zor, her şeyi zor. Bir de koşulları zor, ağır. Erzurum Cezaevinde kim yatıyor, kız kaçırmadan biri vardır, çek senet ödememiş bir esnaf vardır, üç beş gardiyan, sen ben işte. Gelmesi kolay, Erzurum’a gittiğinizde bir saatinizde ulaşırsınız, görüşme yapıp çıkabilirsiniz. Silivri öyle mi? 24 saatiniz geçer;
niye oradan birisi çıktı, dedi ki, her duruşmaya Hatay’dan gelip gidemiyorum, beni tutuklayın” hâkim bey, dedi. (Salondan gülüşmeler), bu imkânları da devletimiz sağlıyor, bizim de onlar uymamız lazım. Ben öyle diyorum,  evdekilerin yüzleri bir güldü.  Erzurum’da yatmak en iyisi (Salondan kahkahaya varan gülüşmeler) Biraz önce sayın başkan dedi ki, “hiç davası olmayan bu var, şimdi gazeteciler kendilerinden dava açılmasından korkmaz, gizliden gizliye sevinirler bile. Mesela çok eskiden pul koleksiyonları yapılıyormuş, hata onu biraz daha ileriye götürüp, manitanıza “gel sana pul koleksiyonumu göstereyim, falan yapılıyormuş. Şimdi övünmek gibi olmasın, bir ayakkabı kutusu dolusu tebligat koleksiyonum vardır. Hepsini sakladım, sonradan başladı, eksiğim çok gerçi ama onların hepsini muhafaza ediyorum, ha ne oluyor, bizim de sevincimiz o olur, görüyor musun bak tebligatlara, biz ne tebligatlar gördük. Biz ne davalar gördük, ama hep eskiler söylerler ya, nerde o eski bayramlar.
Ben de diyorum ki, nerde o eski hukukçular. Ben eski devlet güvenlik mahkemeleri varken, adliye muhabirliği yapıyordum. Yaşıyorsa Allah selamet versin bir başkan vardı, hiç unutmuyorum, polis, Kızılay’da olay olmuş, topluyor üniversite öğrencilerini, getiriyor arabanın içinde bir güzel sopayı çekiyor, sonra polise mukavetten gidiyor savcının önüne koyuyor, savcı da tutuklama yazıyor. İnanır mısınız şöyle bir gerekçe yazıyor, muhteşem bir şey, öyle hukukçuları da var Türkiye’nin, diyordu ki, bir sürü hukuki bir şeyle söyledikten sonra, “üniversite öğrencisi olduğu göz önünde bulundurularak, evdeki yaşantısı da bilmem nesi gözetilerek delil yetersizliğinden beratına karar verilmiştir”.
Düşünebiliyor musunuz bu incelikte hukukçularımız var bizim. Ebette de şimdi de var, ondan yana bir şüphem yok. Yok, ama bir taraftan da, tevdit düzeltme, açıklama gibi kavramları ayırdedemiyen hatta ve hatta tevkif etme yetkisi olduğunu sanan savcılar var. Birisi beni aradı telefonda dedi ki, “size tehdit mektubu gönderdim kullanmadın” dedi savcı. Dedim ki, açıklama gönderdiniz ama yayınlanmaya değer bulmadık. Yok, yok” dedi, tehdit dedi. Hep karıştırırlar hukukçular. Bir süre baktım, gerçekten demdit kararı aldığına inanıyor savcı. Benim yayınlamamış olmağı nı da suç olduğunu anlatıyor bana. Sonra o savcıyı özel yetkilerini aldılar, sonra başka bir yere sürdüler.
Ama ne oldu, biz mahkemelik olduk. Şimdi buraya gelmezden önce avukatımı aradım, dedim ki, hep onlar açıyor, ben de açıyorum, yasa dışı telefonu dinlemişler, altı kişi birden, onu da deşifre etmişler. Tazminat davası açtım. Daha bizim karar çıkana kadar, altı şahıstan üçü hicret etti yurt dışına. Açtım avukata ne oldu gidiyorlar herifler, kaldım içeride; “İlhan Bey sürüyor işte, yasalar değişti uzatma orayı. Yasa değişti diye biliyorsunuz, eskiden hâkim savcı aleyhine açamıyordunuz.
Bunlar Cemaatle birbirlerine girince dediler ki, “biz ne faturasını ödeyeceğiz, devlet aleyhine açamazsınız, savcı aleyhine açacaksınız, hâkim aleyhine açacaksınız. Neyse uzatmayım, tamam da gidiyor birer birer, çıkıyor şapkayı takıyor, bavulları çeke çeke, şimdi baktığımız zaman orda kaçan bizim adalet kaçıyor, adalet sisteminin kaçağını görüyoruz orda, sızıntısını görüyoruz, aslında.
Ezcümle biterse geri kalan üçte bir sayıda çıkmadıysa, onu da bilmiyoruz da, gitmiş de olabilir öbürleri.
Ama bizim avukat ne diyor, birçok avukat arkadaşımız da var, “ama” diyor, “iyi oldu İlhan Bey”, diyor. “İyiliği nerde bunun.  “E biz dört yıl oldu, bu davayı açalı” dedi. Karar verse, Cemaatçiler aleyhinize verirdi, devran dönüyor yavaş yavaş, kazanma şansımız artıyor”.  (Salondan gülüşmeler) İşte böyle rezil bakışımız var.
CUMHURBAŞKANINA HAKARETTEN TUTUKLANAN BİNE YAKLAŞMIŞ!
Şuraya geleceğim, aslında Cumhurbaşkanı açısından baktığımızda, dedim ki hakikaten hakaret etmek, bir kere Barış’ta kesinlikle hakaret yoktu, olmaz da zaten. Dediğim gibi, sadece ve sadece haber olarak. Cumhurbaşkanı çok alınganlık ediyor. Şimdi, “uzun” diyorsun, “hakaret”” diyor. Diyorsun ki “kısa çöp gün gelir uzun çöpten hakkını alır”  diyorsun,  “O uzun çöp benim” diyor. Yav olur mu? (Salondan gülüşmeler) o güzel sesiyle söylemiş, seninle bir ilişkisi yok desen inanmıyor, mesela Eskişehir’de idi sanırım yanlış hatırlamıyorsam, “diktatör sokakta” diye çocuklar slogan atıyor, çocuklara,  Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılıyor.
Şimdi bu kadar hassasiyet, bizim memlekete biraz fazla gelir, hele bizim hukuk sisteminde epeyce gelir. Ama benim ilgilendiren dikkat ederseniz, Cumhurbaşkanına girmiyorum ama şununla ilgili bilmezlik yapmayacağım, bir hakarette bulunursam başımıza bir iş gelir, diye değil. O bizim Cumhurbaşkanı bildiğiniz o, o bizim Erdoğan, ben şununla da ilgiliyim, niye daha o bir şey demeden bile durumdan vazife çıkartıp gazeteciler hakkında ardı ardına davalar açıyor. Şimdi baktığınız zaman bir iki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dönemine bakıyorsunuz, yani açılan dava sayısı 300 küsur falan soruşturma yapılmış. Buna baktığımızda tutuklanan sayısı bine yaklaşmış ve bütün bunlardan hareketle,şuraya geleceğim. Hani demişti ya, “ben onu onun yanına bırakmam. O da şunu unutmamalı,  gazeteciler gerçeğin peşini bırakmaz bir; halkına yalan yalan atanı sarayında rahat bırakmaz, iki. Ne yapar, ne eder Bakir Abi’nin söylediği hoş bir sözdür. “Gazete bulamazsa TV na anlatır, TV bulmazsa duvara yazar, duvar bulamazsa istek parçası gibi peçeteye yazar, ama yine yazar onu orda huzur içinde bırakmaz”.

YAZAR BEKİR COŞKUN  ÇALIŞTAYDA ŞU KONUŞMAYI YAPTI..
Salondakiler, herkes merakla gülüşmelere başlayınca Bakir Coşkun şöyle başladı:
“-Hiç gülecek halimiz yok doğrusu. Yani burada güleriz de, ama gülerken içimizdeki sızı kalacak yerinde, inanın, bu duygulara ben de katılıyorum, yani hukukçuların karşısında hukuk konuşmak mümkün değil. Yani buraya gelirken ne konuşacaksınız dediğimizde ama Kemal Kılıçtaroğlu ”önümüzdeki seçimi alacağız” dediğinde bir ferah geldi bana, benim bahsettiğim insan dünyanın en hakaret edilen insan, bunu ben söylemiyorum, kendi avukatları söylüyor. Üç bin dört bin hiç kimse bu kadar küfredilmemiştir sanırım. Kim olursa olsun bu kadar küfredilen bir insan bu bunu konuşuyoruz burada.
Bu nerden başladı bu, şimdi burada yakalanabilirim, gülüyoruz, hepimizin içinde sızı vardır, hepimiz bu kapıdan sızıyla çıkacağız. Eminim buraya gelirken içimde bu sızıyı hissederek geldim. Ama baştan bu toplantılar olmalıydı. İneği vermemeliydik baştan, o günleri hatırlıyorum ben, mahkemeye verdik ilginç koleksiyonum var. Şu anda bir davamız var, ama iki dava daha geldi, kâğıtları geldi, bilmiyorum ne olacak. Bir dava Anayasa Mahkemesinden, bu sanıyorum asıl o davadır, bir de, önce hemen unutabilirim çünkü Avukatım Gökhan Tekşen’e, Özlem Tekşen’e teşekkür ediyorum. Ondan aldıkları, Anayasa Mahkemesine götürüp aldıkları bu karar bizim için bir can simidi oldu. O benim yazı hayatımın kurtarıcısı sayılır. Çünkü öbürleri içeri atıldığında Ergenekon’dan içeri atıldığında, Emin Çölaşan’a, “eyvah” dedim, kariyerim bitti, dedim, içeri atmazlarsa. O bir onur demişti, ne olacak, neyse ki bu davalarla idare ediyoruz, şimdi. O zaman davasız olmak çok büyük kabahat!  (Salondan gülüşmeler). Davam olmasa, bıyık kurtardım, davam olmasa özür dileyecektim, kusura bakmayın, diyecektim. (Salonda gülüşmeler) Benim de bir koleksiyonum var. Bu şeylerden geliyor, sarı ineğin verildiği günlerden geliyor. Dava açıldı, gittik mahkemeye; hâkim dedi ki sen dingil demişsin, ben dingil demedim. Mir Dengir Fırat AKP kurucusu şey. Mahkemeye vermiş bana “dingil” dedi diye. Yazıda adı hiç geçmiyor, neyse haksim dedi ki, söylemedim, dingil kamyonlarda olur bu adam kamyon mu? Oradan atlattık oradan çıktık.
Aradan zaman geçti, televizyondan seyrediyorum, o zaman başbakan çıktı, bir başbakan küfrediyor ama kime küfrediyor bilmiyorum ki; kötü küfrediyor, diyor ki, karım dedi ki “seni söylüyor” dedi. (Salonda gülüşmeler).
Ben Genel Kurmay Başkanı Necdet Beyefendiyi, köpeğe, yani La Fontine’nin bir hikâyesiydi. Soruşturma açıldı, gittik tabi anlatacağım var, böyle savcılarımız var, çünkü dedim ki Anayasa’dan ben gelirim de La Fontain gelemez. Neyse oradan kurtulduk. Kendime ait koleksiyonumu anlatıyorum size.
Üç dalga daha var. Dedi ki şey, siz başbakana yazınızda üç nokta dediniz mi? Ben dedim, ben ona parantez içinde üç nokta demedim, benim üç nokta deyişimi kendisine söylediğimi kabul ediyor. Üç tane parantez içinde üç nokta olsaydı, açık yazabilirdim, ama üç nokta parantez içindeyse üç noktadır ve dava sürdü ne oldu bilmiyorum.
Bir yazı yazdım TOKİ ye içinde molletvekili geçiyor, hayda mahkemeye enteresan bir davadır aslında, dava sürdü be oldu bilmiyorum. Molletvekili Anadolu’nun Yozgat’ta, Çorum’da, hatta bizim Urfa’da molletvekili falan derler. Milletvekiline inek demekten mahkemeye düştük. Mahkemeler dört yerden, inanamazsınız üç yerden kurtardık davayı. Yanlış söylersem düzeltin. Küçük Çekmece miydi, asıl Tayyip’in mahkemesi orası. Her neyse o mahkeme özel bir mahkeme orası kendi mahkemeleri. Mahkûm etti, şimdi öyle olunca bir yıl iki ay yaklaşık neredeyse hafifletilmiş ceza verildi; benim şahsen ümidim kesildi artık açık söyleyeyim. Avukatlarım Anayasa Mahkemesine götürdüler ve Anayasa Mahkemesinden bütün bu karar çıktı. Cumhurbaşkanına yapılan hakaretlerle medyanın yayın özgürlüğüyle ilgili, elinde tutuyor işte onu şey, fakat bitmiyor, bahane arıyorlar, şimdi süren bir davamız var, Cumhurbaşkanı Erdoğan açtı. Tayyip Erdoğan’ın bir sürü davası var, kurtulduk onlardan yırttık. İnek davam var şimdi, İnek Davası da Ankara’da patlama olduğu gün, benim yazdığım bir yazıda inek kelimesi geçiyor, onun mahkeme kararını Burhan Kuzu mahkemede açıkladı, alan dedi, dırttı vırttır falan yani inek. Hâlbuki inek lafı, Kuzu biraz büyüyünce koyun olacak. Tabi bunda hayvanlara karşı, hayvan sever olduğum için evdeki hayvanların adı da insan isimlerini taşıyor. Birinin adı Andrea, birinin adı Behiye, birisinin adı Hatice kimseyi etkilemez bunlar.
Şimdi bütün bu süreç, bütün bu olaylar, bu davalar, bu mahkûmiyetler, biz geç kaldık, şimdi burada şunu tartışıyoruz biz. Türkiye’de hukuku tartışıyoruz, yargı olmadığı zaman hukukun ne anlamı olabilir. Bir tanıdığım 140 tane yemek kitabı vardı, fakat evin tenceresi tavası yok. Havucu koysam turp zanneder, ama hukuk çok daha iyi olsa, onu uygulayacak düzenli yargı yoksa ne anlamı var. Yargı yok, mahkemelerde yargıçlar yok, savcılar yok terfi elemanları o yürekli insanlar var, bize zaman zaman denk geldiğimizde bizi kurtarıyorlar. Bize verdikleri kısmen yürüyor, yani genç arkadaşlarım bu sistemden çok çekecekler var.
Onlar da olmasa emin olun ki medya şu anda birçok gazeteci olmasa bu toplantıları yapamayız. Onlara minnettarız, onların sayıları çok azdır; bizim hayatları farklı, sizin gecelerimiz bizim gecelerinize benzemez, bizim gecelerimiz sizin gecelerinizden farklıdır. Sizin gecelerinizde koridorlar vardır, banklarda suçlular oturur, kelepçeler vardır, demir kapılar vardır, hâkimler vardır, savcılar vardır. Arada bir mübaşir bağırır sanık, şüpheli, annemin adı, benim adımı okur. Bizim gecelerimiz sizin geceleriniz gibi değil. Gece karanlık bastığı zaman asıl ses o zaman başlar bizim kıyılarımızda. Herkes çekildiği zaman asıl gidip gelenimiz çok olur. Korkarız açık söylüyorum ben, biz de çoğunlukla. Bizim korkmayan gazeteci, yok böyle bir şey, korku olur, korkuya rağmen diklenirsen korku olur. Korka korka,  çekine çekine, endişe ede ede geceleri hayal rüya göre göre yaşamımız ve gecelerimiz geçer.
Ben geçenlerde çok acı bir şeye tanık oldum. Bir gazeteci arkadaşım emekli bir savcı ile konuşurken, “hangisini tercih edeyim o durumda kalırsam, hücre mi iyi, yoksa iki kişilik koğuş mu iyi” der. Şuna bak ben hangi sinemaya gideyim, hangi tiyatroya gideyim, hangi bara gideyim, hangi hücreye mi gideyim, yoksa koğuşa mı gideyim, peki kapalı mı yoksa açık mı?”. Kendi kendime nereye atayım, işte bu durumdayım. Şimdi burada kabul oldu mu desteğim, sıfır. Açık söylüyorum    işte bu kadar. Yani bizim sokağa çıktığımız zaman ben eskiden her yere giderdim, artık sinema, çarşı, durak son zamanlarda korkuyorum. Korkum da şu, yani birisi gelir de dank diye vurur, ondan değil, şundan korkuyorum, bir tokat atıp giderse ne olur? Ömür boyunca bir tokadın şeyini taşıyamam, aynı onu düşünüyorum. Bu korku bizi mahkûm etti.
Şimdi, enteresan bir şey, bir imamdan hukuk bekliyoruz. Yok, öyle onun hukuku 1400 sene önceden gelen hukuktur. Hadi bakayım, biriniz kalkın şimdi kalkın namaz vaktini bir saat kaydırabilir miyiz devlet saat kayıt saatlerine göre, bir teklif edin bakalım, günahtır bu, ona göre öyle; içeri girerken sağ adımınızı atacaksınız. Veya dört rekât yerine üç rekât kılsak olur mu deneyin bakalım. Böyle bir adamdan hukuk falan bekliyoruz. Bunun dünyasında hukuk falan yok. Zaten en büyük şanssızlığımız, Tayyip Erdoğan falan filan değil. İki tane büyük şansızlığımız var, birisi, Türkiye’de Atatürk Devrimlerini savunan CHP dir. Bu tarzdaki bir parti bizi de savunamıyor, geçenlerde ben şunu söyledim, “bedelleri biz ödüyoruz, sizin aptal aptal siyasetiniz yüzünden bedelleri biz ödüyoruz. 
Uğur Mumcu sizin yüzünüzden öldürüldü, Ahmet Taner Kışlalı sizin yüzünüzden öldürüldü; iyi muhalefet yapıp Türkiye’yi alıp götürmek yerine, hep bıraktınız Mafya bozuntularına, hep bıraktınız kapitalizmin döküntülerine, hep bizi bıraktınız kötü din tüccarlarına, din tacirlerine. Madımak, Ahmet Taner Kışlalı, Maraş Olayları, Çorum olayları bütün bu olaylar, Türkiye’de arkamızda ciddi muhalefet olmadığı içindir. Bizim Can’la, çok seviyorum ben Gül’ü bedeli onlar ödedi, bedeli Mustafa’lar ödedi. Ve bundan sonra diyecekler onlar, yok adam meydan boş olduğu zaman yapar, birinci şanssızlığımız bu.
calistay 22
İkinci şansızlığımız arkamızda kamuoyu yok. Sizler yoksunuz, buradaki kadarsınız yoksunuz. Sizler derken neyi kastediyorum, yeteri kadar toplumu kastediyorum. Eminim bu salonda hepimiz, hepiniz var. Gene bir tırnağın kırılsa taşa çarpsam, koşup gelirsiniz bundan eminim, parçamsınız, okuyucularımın yürüyüşlerinden, gözlerinden falan tanırım. Ben zaten sizler derken dışarı çıktığınız zaman Mamak’a, Balaya gittiğiniz zaman, Haymana’ya gittiğiniz zaman Keçiören’e gittiğiniz zaman göreceksiniz, kendimizi çok yalnız hissediyoruz. Bu böyle nereye kadar gider?
Ben tabi ki burada Medyadaki sorunlar işte bütün bu olaylar tamam, Fakat bu hadi bir de yüz ekle bu 2099 2300 olsun, şey burada söylemek istediğim Barolarla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Yaptığınız, teşekkür ederiz. Özellikle Ankara barosu körkütükken barolar gerçekten de son yıllarda, ya yanımızda oldular, mahkemeye gittik, hiç görev olmadığı zaman çantalarını alıp geliyorlar avukatlar, bir sorun olduğu zaman, özellikle teşekkür ediyorum. Ama yeterli değil, 77 binlik üyesi olan Türkiye’nin önemli kuruluşu, yeterli görmüyorum, biz yeterli görmüyoruz.  Barolar şunu sağlamak zorundadır. Hukuk olsun olmasın önce yargı, onun hukukunu yapacakmış, işte Muştak Kuzenin kitapları gibi yemekle olmaz, Türkiye’yi aşmak zorundasınız, sınırların ötesine gitmek zorundasınız, dünyayı ayağa kaldırmak zorundasınız.
Bizim sizden başka hiç kimsemiz yok buna emin olun, bizim zaman zaman bunalıma girdiğimiz an, yani yazılarımız hemen belli olur zaten, sıkıntıya girdiğimiz zaman,  aklımıza ilk gelen yer avukatlarımızdır.  Onlara sığınırız, ama bir tek ben değilim ki, Türkiye sermayesi olsun veya olmasın, o çocuklara borcunuz var sizin,  hepimizin borcu var. Ona en çok bu günlerde bizim en çok ihtiyacımız olan şey, herhalde yargı, hukuk.
Ben burada kesiyorum. Emin olun ben buraya gelirken şunu düşündüm, oraya geleceksin, bilmediğin bir konuda konuşacaksın tabi ki o haddim değil, Türkiye’nin demin Sabih Bey’le hepimiz bizim alın akımızsınız, bizim yüreğimizsiniz, hepinizin bizim yanımızda çok büyük değeri var. Başımıza hal gelse size sığınacağız. Ama siz de şuna emin olun, bir kere asla korkmayacağız, asla yılmayacağız, asla silinmeyeceğiz hapishanelerde kafamızı kesseler, orada çürüsek, bizi gıdım gıdım yapsalar, çocuklara verdiğimiz sözü yerine getirinceye kadar durmayacağız, teşekkür ediyorum”.
Bu konuşmaları yazıya dökmek çok zordu, sürçü kalem ettikse affola…CK.
Cevat KULAKSIZ – 18 Aralık 2015 – ckulaksizster@gmail.com
http://dunya48.com/cevat-kulaksiz/27123-cevat-kulaksiz-gazeteciler-cumhurbaskanina-hakaret-sucunun-anayasaya-aykiriligi-konusunda-ne-diyorlar
Posted in FAŞİZM, GÜNDEM - YORUM, İNSAN HAKLARI - DEMOKRASİ, MEDYA, SİYASİ PARTİLER, SİYASİ TARİH | Leave a comment

FETÖ MESELESİ * BYLOCK’TA FETÖ’NÜN ‘KARŞI CEPHEYİ NASIL KARIŞTIRIRIZ’ MESAJI

Hürriyet Gazetesi yazarı Nedim Şener, FETÖ’nün Türkiye’de milli cepheyi dağıtmak için hangi yalanlara başvurabileceğini konuştuğu ByLock yazışmalarını köşesine taşıdı. Nedim Şener’in yazısı şöyle:


Fetullahçı Terör Örgütü’nün birçok özelliğini biliyoruz: Yalan söyleme, soru çalma, kamu malına çökme, kumpas kurma, tehdit, cinayet, darbe, ihanet… Her bir üyesi bunlardan birini veya birkaçını örgütün çıkarları için gözünü kırpmadan yapar. Meziyetli olduğu diğer bir konu ikilik yaratma, yani fitne. Amacına ulaşmada en çok kullandığı yol budur.
Bunun için rahatlıkla herkes hakkında yalan söyler, iftira atarlar. Tüm bunları yaparken daha önce söylediklerinin yalan çıkmış olmasından gocunmazlar.
FETÖ’cülerin insanla tek benzerliği biyolojiktir, manevi hiçbir değeri içlerinde barındırmazlar; yalan söylediklerini, hata yaptıklarını asla kabul etmez, yalan ortaya çıksa dahi mahcup olmazlar. Utanma duygusundan eser yoktur. Her kötülüğü yapıp yine de kendilerini mağdur ilan edecek kadar da yüzsüzdürler.
Ancak bir özellikleri var: Gündemi hiç bırakmazlar. Kendilerine karşı olanları ve güncel tartışmaları yakından takip ederler. Tartışan grupları iyi analiz eder, kimlik değiştirip oralara sızmayı iyi bilirler. Çatışan grupların yeni argümana ihtiyacı olduğunu, ama bu konuda malzemesi olmadığını bilirler. Son günlerde olduğu gibi “Denize düşen yılana sarılır” misali “Kavgaya giren yalana sarılır” mantığıyla hemen, “kullanışlı yalan” üretip ortalığa saçarlar. Nasıl olsa bedava yalanın “müşterisi” vardır. Yarattıkları fitneyi körükleyecek her şeyi yaparlar. Yeni yalanlar üretirler, sonra kenara geçip büyüyen kavgayı seyrederler. Siz kavga ederken o iktidar hesabını yapmıştır çoktan.
‘GAZETECİ’ SIFATLI FETÖ ÜYELERİ
Tüm bunlar hep plan ve program çerçevesinde olur. Örgütün bu konuda eğittiği “gazeteci” sıfatını kullanan üyeleri vardır. Diğer örgüt üyeleri de onların yalanlarını gerçekmiş gibi yayarlar. Sosyal medya kullanmanın incelikleri konusunda eğitilirler. Empoze etmek, dikte etmek yerine, yalanı sıradan meraklı bir sosyal medya kullanıcısı sorusu haline getirip, hafifçe kulağınıza üflerler. Hiçbir bilginiz olmayan konuda ortaya atılan soru artık sizindir. Soru sorma teknikleri de özeldir. Cevap ne olursa olsun, sizin önyargınızı beslemesine özen gösterirler. O yüzden onların sorusunu defalarca tekrarlayabilirsiniz. Sonunda siz yalanın esiri, FETÖ’nün kullandığı bir oyuncak haline gelirsiniz. İşte buna “FETÖ tipi algı yönetimi” denir.
Şimdi size, 2016 yılında yargı konusunda köşeye sıkışınca nasıl bir algı yönetimi taktiği güttüğüne dair ByLock yazışmalarından örnek vereceğim. ByLock yazışmasının başlığı:
“‘Karşı cepheyi nasıl karıştırırız’a bir abimizden cevap”.
410751 numaralı (USERID) ByLock hesabından Mustafa Yiğit adlı örgüt üyesi 3 Ocak 2016 günü kendi grubuna bağlı FETÖ üyesi hâkim ve savcılara yargı konusunda nasıl fitne çıkarılacağını anlatıyor.
FETÖ’cü Mustafa Yiğit’in mesajı paylaştığı, hepsi 15 Temmuz sonrası KHK ile ihraç edilen ve haklarında soruşturma açılan hâkim ve savcılar şunlar: Savcı Hasan D., savcı Yusuf B., hâkim Hüseyin Ş., savcı Vahdettin T., savcı Hasan Ş., savcı Muhammet T.B., Danıştay tetkik hâkimi Remzi Ş. ve Burhan Sarı isimli bir örgüt üyesi.
ŞAHISLARI BİRBİRİNE DÜŞÜRMEK İÇİN

Mesaj ilginç bir cümle ile başlıyor: “Şahısları birbirine düşürecek fikir olarak yargı bürokrasisi için…” Mesajın içeriği de şöyle:

“Şahısları birbirine düşürecek fikir olarak yargı bürokrasisi için söylüyorum:
Yargıda birlikteki muhafazakâr ve milliyetçi kanada, Doğu Perinçek gibi din düşmanı adamlara PKK lehine işbirliği yaptıkları yönünde karşılıklı birbirlerini suçlar ithamlar alevlendirilebilir. Bu hususta sosyal medyadan isimsiz paylaşımlar yapılabilir. Örnek: Doğu Perinçek’in APO ile resimleri, altında ‘AKP’nin ve cemaatlerin kökünü kazıyacağız’ dediği video, altında YBP kurucularından hâkim Abbas Özden’in Aydınlık dergisine verdiği seçim zaferi demeci, ‘AKP’yi kapatacağız’ şeklinde. Bu argümanlar kullanılarak bir devlet projesi diye muhafazakâr milliyetçi kesimlerin oy topladıkları tabana sosyal medya üzerinden etkileyici videolar gönderilebilir, kanatların ileri gelenlerinin birbirleri hakkında söyledikleri menfi sözler, tavırlar ideolojik temellerle irtibatlandırılarak var olan ayrışma, münakaşa ve atışmalara tahvil edilmeye çalışılabilir.
SEÇİM GEZİLERİNDEN FOTOĞRAFLAR
Erdoğan ve çevresinin medyaya yansıyan bu hususları itiraf mahiyetindeki açık ikrarları, hâkimlerin tutuklu olması, HSYK genel sekreter yardımcısının bu hâkimler gibi başka tahliye kararı verecekler hakkındaki açık medyadaki tehditleri, yine HSYK üyesi hâkimlerin tutuklanmasında geç kaldıkları yönünde medyaya yansıyan Erdoğan’dan açıkça özür dilemesi, Adalet Bakanlığı’nın seçimde taşraya seferber olduğuna dair resmi yazışmalar, Adalet Bakanı’nın başsavcıları el pençe divan diktiği fotoğraflar, sabit seçim gezileri, Erdoğan’ın baro başkanını fırçalaması, arkasından Danıştay Başkanı’nın cübbesiyle Erdoğan’ın peşinden koşması, Erdoğan’ın hâkim ve savcı adayları ile diz çöktürerek çektirdiği ironik fotoğraf gibi pek çok argüman uzman hukukçular ve iletişim uzmanları tarafından hazırlanarak etkili bir sunumla hem AİHM hem de Avrupa Parlamentosu’nda gündem oluşturarak, Türkiye’de etkili bir iç hukuk yolunun kalmadığı işlenmeli.
IŞİD VE SURİYE ÜZERİNDEN ALGI
Bu hususta ayrıca Avrupa’nın hassasiyetini artırmak için AKP’nin IŞİD ile bağı nazara da verilmeli, Avrupa’ya şu mesaj hem hukuk hem de siyaset düzeyinde net verilmeli: Erdoğan başta olduğu sürece Türkiye IŞİD’e yardım etmeye devam edecek, Yunanistan Edirne’yle değil Suriye ile sınır olacak ve nihayetinde Fransa’daki gibi terör saldırıları çoğalabilecek, göçmen akını önlenemez bir biçimde artmaya devam edecek, hukukun işlemediği bir Türkiye, Avrupa’ya Suriye’yi komşu edecek.”
Bu örneği özellikle güncel konularda benzer taktikleri uyguladıklarını, kendi yazdıkları gibi, “şahısları birbirine düşürmek için”, “karşı cephe” dediği Türkiye’yi karıştırmak için ne gerekiyorsa yapacaklarını göstermek için aktardım. Unutmayın, siz birbirinizi yerken, FETÖ hepinizi yer. Bu örgüte karşı bir olmazsanız yok olursunuz

Sayın İlhan Azkan’a teşekkür ederim.
Posted in Fetullah Gülen | Leave a comment

Osmanlı Bankası * Bayram’a 1 gün vardı.18 Mayıs’ta sarayın baş tweetcisi prof Burhan bey tweet attı.19 Mayıs’a Osmanlı’yı Vahdettin’i soktu.TC’ye yine laf soktu.

Bilgin Gökberk / 23.05.2020


Daha sık yaz diyorlar.
Peki.
***
Bayram’a 1 gün vardı.
18 Mayıs’ta sarayın baş tweetcisi prof Burhan bey tweet attı.
19 Mayıs’a Osmanlı’yı Vahdettin’i soktu.
TC’ye yine laf soktu.
***
“Mustafa Kemal Paşa 30 Nisan 1919’da Resmi Gazete’de yayınlanan Sultan Vahdettin imzası ile Samsun 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin edilmiştir, Samsun’a herhangi bir kişi olarak değil Osmanlı’nın en parlak subayı olarak çıkmıştır, Sultan Vahdettin Han’ı rahmetle anıyorum”.
Vahdettin’i rahmetle andı.
Ata’yı anmadı.
1-2 şey söylemek farz oldu.
***
Anlattığı doğru değil, mantıken de yanlış.
Ata eğer Samsun’a parlak bir Osmanlı subayı olarak çıksaydı..
TFF‘den izin alınmadığı için stadlara sokulmayan Mustafa Kemal pankartları ‘Rabia gibi’ her statta baş tacı edilirdi.
100 yıl önce kimseden izin almadan Samsun’a giren Ata 100 yıl sonra Samsun 19 Mayıs stadına gimek için Yıldırım Demirören’den izin almazdı.
***
Başakşehir’deki Çanakkale Zaferi koreografisinde Togo’lu Emmanuel değil o olurdu.
Statlardan adı silinmezdi.
Atatürk Kültür Merkezi yıkılmazdı.
Atatürk havalimanı hastane olmazdı.
Tarihi Fesli’den öğrenen TRT 19 Mayıs’a Cumhuriyet Bayramı demezdi.
Ekranına Atatürk’ün fotosunun yerine Vahdettin’inkini koyardı.
Filan falan..
***
Devam edelim.
Futbolda Cumhuriyet tarihinin en büyük 2 rezaleti 6-8 yememiz filan değildi, kapısında TÜRKİYE yazan TC kurumu olan TFF’nin başkanının zırt pırt Yeni Türkiye demesi..
Ülkenin adını değiştirmesi..
Mart’ın başında “futbola siyasetin karıştırılması çok yanlış” diyen aynı başkanın Türkpetrol’ü cebe koyunca daha mart bitmeden “17 Nisan’da evet diyen bir Türkiye’de uyanmak dileğiyle” diyip ,siyasetin dibine kadar girmesi..
Yanındaki TC bakanı’nın “bu işlere siyaset sokma” diyeceğine gururla sırıtmasıydı.
***
Ve TC‘nin bir stadında Çanakkale Zaferi koreografisine Emmanuel Adebayor adındaki futbolcunun girip ülkenin kurucusu Mustafa Kemal’in girmemesiydi.
***
Bu ligden o zamanlar sıtkım sıyrıldı.
Hala pes etmeyip yazmamın sebebi top medyasının girmediği bu toplara tekrar tekrar girmek için.
***
Bi özet geçelim..
Her şey özel’leştirilirken futbol devlet’leştirildi
Paso’yla tribünler fişlendi.
Yerli milli Digitürk’ün Türk’ü badem oldu.
Digi’si Katar’a gitti
Eski topçular TRT’ye Digi’katar’a havuza yandaşa vs serpiştirildi.
Bu toplara girmemeleri bildirildi.
***
Eski spor bakanı “dopinge sıfır tolerans” dedi.
‘Dopingçi basketçi’ kaptan yapıldı.
Yetmedi ceo oldu, danışman oldu başkan oldu.
Medyada tık yok.
Doping yapan prim yapınca doping 40pınar’a bile girdi.
Doping yaşı 16’ya indi.
Tık yok.
***
2012 Londra Olimpiyatları’nda 1500’de birinci olan atlet dopingli çıktı altın madalyası ikinci olan Türk atlete verildi, o da dopingli çıktı.
Vs..
Tık yok.
***
Milli takıma şehir seçerken bile hesap kitap yapıldı.
Milliler nerden oy geldiyse oraya sürüklendi.
Hazırlık maçı için Konya’dan Katar’a gönderildi.
Tık yok.
***
TFF’nin bizzat kendisi kuruluşu Uranüs’ten bile 1 ışık yılı net ofsayt.
Medya her gece 20 santim ofsaytı tartıştı.
Etiyopya’da bile devletin ligini hükümetin kankası, devletin bankası’nın kupasını bakanın ağabeyinin medyası yayınlamaz.
Tık yok.
***
Rıdvan Dilmen, “Kulüp Başakşehir, gazete Turkuaz Grubu’ndan olunca herkes tırsıyor nedense” dedi.
Herkes onun gibi sırtını saray’a Ferit beye dayayıp iş yapmıyor?
Herkes elinde ‘evet’ videosu tur’lamıyor?
1 tweetten gazeteci tutuklanıyor bu ülkede.
Tırsacak tabii.
***
Bitmedi..
Bu ligde sahalara 1071 girdi yayıncı uzun uzun gösterdi.
1453 girdi yayıncı uzun uzun gösterdi.
Rabia girdi yayıncı uzun uzun gösterdi.
Tribünler “Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın askerleriyiz” dedi.
Yayıncı uzun uzun gösterdi.
***
1923 girdi “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dediler.
Ses görüntü şipşak badem oldu.
***
Cumhuriyet’in bütün nimetlerinden faydalanan köşeleri tutan ceplerini dolduran futbolcusu hocası gazetecisi tv’cisi hakemi yöneticisi başkanı federasyoncusu 1 Allahın kulu çıkıp futbolda bu işlerin yeri yok demedi.
***
TSYD Konya başkanı kendi hocası Aykut Kocaman için dedi ki;
“Bu şehir, takımıyla, stadıyla, yönetimiyle, basınıyla, seyircisi ve imajıyla Aykut Kocaman’a destek vermiştir, bazı kesimler tarafından ‘sosyal demokrat, inançsız, ateist, şudur budur’ gibi yakıştırmalar yapılsa da, böyle konularda son derece hassas olan Konyalılar, belki bunu görmezden geliyorlar, belki de bilgileri yok..”
***
Biri çıkıp;
De ki inançsız ateist n’apıcan?
Hoca mı arıyorsun, imam mı?
Demedi.
***
Mili takımı son dakikada attığı frikikle 2020’ye götüren futbolcunun aleviliği bile gündeme getirildi.
Çok sevindik ama sünni atsaydı keşke bile dendi.
Tık yok.
***
Ülkenin tamamının sefalet içinde olduğu Myanmar’da Cibuti’de bile bu kadar sefil bir medya yok.
***
Bugüne dönelim.
RTÜK Başkanı Nihat Özdemir, kendisine kimsenin talimat vermediğini ama Cumhurbaşkanının talimatını emir telakki edeceğini söyledi o kadının “bizim sitede hala 3-5 var ayaklarını denk alsınlar bizim aile şöyle bir 50 kişiyi götürür benim listem hazır ” sözleriyle ilgili “büyütülecek bişey yok” dedi.
***
Tepkiler geldi belki talimat da geldi hemen geri’ye taktı.
“Hukuk dışı çağrılar ve şiddeti teşvik, taviz vermeyeceğimiz kırmızı çizgilerimizdendir, Sevda Noyan’ın söylemleri asla kabul edilemez, gereken yapılacak”
***
TFF Başkanı Ebubekir Şahin, gündüz “bu hafta maçlar seyircili oynanacak” dedi.
Gece bakan açıklama yaptı.
Maçlar seyircisiz oynandı.
Bir hafta geçti.
Ebubekir bey lig “seyircisiz devam edecek iptal etmemiz söz konusu değil” dedi.
1 gün sonra lig iptal edildi.
***
TFF başkanı Ebubekir bey basın toplantısı yaptı.
Takımlar lige hazırlanırken sık sık covid-19 testi yaparak yollarına devam edecekler pozitif çıkanları ayıracağız, 14 oyuncu kalsa dahi liglere devam edeceğiz.
***
Ha TFF Ha RTÜK..
Ha Nihat Şahin Ha Ebubekir Özdemir.
Pardon!
Nihat Özdemir Ebubekir Şahin.
Yok aslında birbirbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankası’yız.
***
TFF/RTÜK başkanları seçilmiş değil ‘atanmış’ başkanlar.
Eğitim, Turizm, Savunma vs bakanları gibi..
Son kararları büyük ihtimal benle aynı anda öğrenecekler..
***
Prag Büyükelçisi Hidayet Türkoğlu ziyaretine gelen baskebol federasyonu başkanı Egemen Bağış’a kenti gezdirdi desem şaşıran çıkar mı?
Çıkmaz.
***
Son 1 şey..
İlk 2 yazıya mail mesaj yağıyor hala.
Okuyucu özlemiş.
Çok teşekkürler.
Kemalizm kemalist filan diye laf sokanlar da var.
İçimde kalmasın.
1-2 kelime yazalım.
Konu Ata’ysa bizim nesil Kadıköy’lü basit düz nettir, öyle alengirli laflar bilmez etmez.
Biz konuşmasa da sadece O’nu dinleriz ya da O’nun izinden gideni..
Onu sevmeyeni de sevmeyiz.
***
İzm mizm..
Bozar bizi azizm.
***
Putlaştırdınız diyorsunuz.
Tanrılaştırmadık hiç olmazsa.
***
Nokta.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/bilgin-gokberk/osmanli-bankasi-1740530
Posted in CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, GEDİĞE TAŞ KOYMAK | Leave a comment

“Çin’den haber var mı abi, swap yapacak mı bizimle?”


Sevabına swap

Damat Bey’in ekonominin dümenine geçmesinden sonra yeni kavramlar halkın gündelik dilinde yer etmeye başladı. Birkaç yıldan beri, özellikle de korona sonrası “swap” kelimesi ile yatıp “swap”la kalkıyoruz. AKP hükümeti bu terimi de halkımızın literatürüne soktu evvel Allah.
Nasıl ki önceki kriz dönemlerinde resesyon, stagflasyon ve emisyon gibi ekonomi terimlerini halkımıza bellettiysek şimdi de “swap” kelimesini işçiden esnafa, köylüden işsiz vatandaşımıza kadar herkese bellettik.
Şimdi her gün esnaf karşı komşusuna sesleniyor: “Çin’den haber var mı abi, swap yapacak mı bizimle?”
Yüzünü ekşiten komşusu kafasını olumsuz anlamda yukarı doğru kaldırarak cevap veriyor: “Yok komşum be… Çin’in ihracatı durma noktasına geldi. Bizimle swap mwap yapmazlar. Bir umut Japonya… Hastane açmaya çağırdık, belki kafalarız çekik gözlüleri.”

IMF de kim?

Koronavirüsün tüm dünyayı hem sağlık hem ekonomik açıdan çökertmesinden sonra ülkeler, iç piyasayı rahatlatmak için paket üstüne paket açıkladılar. Bir kısmını rezervlerinden, bir kısmını da kredi ya da faizli takas yöntemi olarak bilinen swap anlaşmalarıyla yaptılar. IMF, kredi vereceğini açıkladığı ülkeler arasında Türkiye’yi de saydı.
Ancak biz hem daha önce “IMF de kim? Biz ona borç veriyoruz. Onun parasına kalmadık” dediğimiz için hem de IMF’nin bütçemiz üzerinde katı bir disiplin programını uygulayacağını bildiğimizden o kapıyı çalmadık bile. Onun yerine bize parayı verecek ama nasıl harcayacağımıza karışmayacak kapıları zorladık.

Cumhuriyet Miyase İlknur’un 23 Mayıs 2020 tarihli
“Sevabına swap” başlıklı yazısından bölüm alıntısı
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/miyase-ilknur/sevabina-swap-1740505
Posted in Ekonomi | Leave a comment

12-17 yaşındaki kızların DOĞURGANLIĞINI konu eden sözde prof. Muttalip’i Kim Akademisyen Yaptı?

Muttalip Kutluk Özgüven diye biri var.


Muttalip, AKP’nin YÖK’e başkan yaptığı ve YÖK Başkanı olduğu zaman FETÖ’nün sınav sorularını çalmasına aracı olan Ali Demir’i ÖSYM Başkanlığı’na atayan Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın döneminde doçent olmuş.
“İlim hicreti” için Mısır’a gidip şeriatçı El Ezher Üniversitesi’nin “Külliyetü’ş Şeriye” bölümünde ve “Kadılık yüksek lisansı” için ilim görmüş olan Emin Saraç’ın oğlu Yekta Saraç’ın YÖK Başkanlığı döneminde de “profesör” olmuş…
Yeditepe, Koç, Sabancı, Doğuş üniversitelerinde “akademisyen” sıfatıyla çalışmış. Üstelik, rektör danışmanı olmuş, genel koordinatör, genel müdür, dekan vekili, senato üyesi, bölüm başkanı, proje yöneticisi olmuş…
İşte AKP dönemi üniversitelerinin yere göğe sığdıramadığı bu Muttalip’tir ki bir “profesör” olarak, 12-17 yaşındaki kız çocuklarının “mükemmel vücutları” ile “çocuk doğurmak için ideal” olduklarını söylemiştir.

Işık Kansu’nun “Cumhuriyeti Yeryüzünden Silmek!”
başlıklı yazısından bölüm alıntısı [23.05.2020]
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/isik-kansu/cumhuriyeti-yeryuzunden-silmek-1740534
Posted in YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Cumhuriyeti Yeryüzünden Silmek!

Stadyumlardan başladılar. Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün adlarını silip yerine
şirketlerin adlarını verdiler. Bu duruma, büyük büyük kulüpler de seyirci kaldı.

Ardından hastane yapmak için bula bula “Atatürk” adını taşıyan havaalanını buldular.

Reislik rejiminin simgesi olan Saray, Ankara’da hiç arsa yokmuş gibi, üstelik yasalara aykırı olarak Atatürk Orman Çiftliği’nin ortasına dikildi. Şimdi de yine bir Atatürk adlı yeri, “Atatürk Kültür Merkezi”nin bulunduğu alanı millet bahçesi yapıyorlar.
Karşısını da gazetemize milyon liralık davalar açan, yaptığı AVM’yi Ziraat Bankası’na devreden AKP milletvekilinin eşinin inşaat şirketine gökdelenler diksin diye vermişlerdi! Biliyorsunuz, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara Hipodromu’nun arazisi içinde. Bu araziyi ilk perişan eden 12 Eylül cuntasının Pentagoncu paşaları olmuştu.
Ankara Hipodromu’nun Atatürk’ün 10. yıl söylevini dillendirdiği alan olması, Abdülhamit ve Vahdettin hayranı AKP’nin onu yeryüzünden tümüyle silmesi için yeterli olduğu kesin…
Çevre Bakanı Murat Kurum açıkladı: Hipodromun yerine kurulacak millet bahçesi dedikleri şey, “Hem Ankara’ya hem de ülkemize değer katacak, dünyada da eşi benzeri olmayan” bir tasarım olacakmış… Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ne  göre “Cumhuriyetin hafızalaşmasını sağlayan” bu alanda yapılan hukuksuz inşa çalışmalarıyla belediye park ve bahçeler müdürlüğü binası ile ulusal resmi törenlerin gerçekleştirildiği tören pisti yıkıldı.
Mimarlar Odası Ankara Şubesi de bu ve buna benzer tasarımları “Nerede bir millet bahçesi varsa yanında ya büyük ölçekli rant projeleri ya da yok etmek istedikleri Cumhuriyet değerleri vardır. Millet bahçesi, ‘Yeşil alan yapıyoruz’ aldatmacası altında katmerli bir yıkım ve rant projesidir” diye tanımlamış, yapılmak isteneni açığa çıkarmıştı.
Ne yapacağız? Cumhuriyeti ansıtan ne varsa yıkılmasına izin mi vereceğiz?
Vermeyeceğiz, vermemeliyiz…Konu açılmışken: Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, geçen yıl yerel seçimlere girerken AKP’nin yıkımına uğrayan Atatürk Orman Çiftliği’ni Ankara’da yeniden kuracakları sözü vermişti…
O söz, havada kalmamalı, mutlaka yerine getirilmeli

Işık Kansu’nun “Cumhuriyeti Yeryüzünden Silmek!”
başlıklı yazısından bölüm alıntısı [23.05.2020]
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/isik-kansu/cumhuriyeti-yeryuzunden-silmek-1740534
Posted in CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK | Leave a comment

Güncellendi * YAZIŞMALAR * DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ TOPLUMA YARARI VAR MIDIR?

Sayın Ayla hanım,
Önce ben de size  ve öğretici, aydınlatıcı yazıları nedeniyle  HAK EDEN tüm arkadaşlara teşekkür ederim. Gruplarda çok değerli aydın arkadaşlar var 
Yurt dışında yaşayan arkadaşlar daha iyi bilirler, Amerika ve Avrupa’da KİLİSELERİN cemaatları tarafından desteklendiği ve giderlerinin de yine cemaatlar tarafından sağlandığını sanıyorum. Bu konuda bilgisi olan arkadaşlar kiliselerin nasıl finanse edildiğini yazarlarsa sevinirim.
İslam ülkelerinde dini alanlar ve din adamları devlet tarafından finanse edildiği için özgür olamıyor ve dine hizmet yerine siyasete hizmet ediyorlar. Ülkemizde özellikle AKP iktidarı sürecinde ve son dönemlerde bu SİYASETÇİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLARINI ve yaptıklarını görüyoruz. Son iki Diyanet İşleri başkanı ise sınır tanımıyor ve pedofiliyi, ensesti destekleyen açıklamalar yapıyor. Camilerde iktidara oy istiyor. Örtünmeyen, çalışan kadınları aşağılıyor. Ve tüm bunları yapmak için de VERGİLERİMİZDEN 11.5 milyar TL para harcıyor.
İşte bu nedenlerde dolayı DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ reforma ihtiyacı vardır.  Ve bu kurumun görev sınırları belirlenmeli ve hatta camiler kendi cemaatlarının desteği ile hizmet vermelidir..
Aşağıda bu konudaki görüşlerimi uzunca bir yazıyla paylaşıyorum.
Naci Kaptan

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ÜZERİNE; İSLAM ÜLKELERİNDEKİ SAVAŞLARIN / MEZHEP KIRIMLARININ NEDENİ  DİNİ ve SİYASİ “KÖR” İNANCIN TOPLUMUN TÜM ALANLARINA EGEMEN OLMASIDIR 
İslam Ülkelerinde Din, toplumu yönetmek için en güçlü araçtır. İşte bu nedenle geri kalmış ülkelerin siyasetçileri tarikat ve cemaatlerle el ele girerek, bunlara siyasette oyun alanı yaratır ve bundan istifade ederler. Bunun üzerinden oy devşirirler.
Atatürk işte bu tehlikenin farkına vararak ,İslam dininin, aydın din adamları tarafından topluma öğretilmesi için Diyaneti kurmuştur. Aradan 94 sene geçmesine rağmen (bazı değerli, saygın din adamlarını hariç tutarak) Diyanet İşleri Başkanları günümüzde dahi DİN ve İNANCI SİYASETE alet etmektedir. Laik Cumhuriyeti ve Atatürk’ü yok saymaktadırlar.Bundan en büyük zararı da bölünen toplum ile din ve inanç görmektedir. Diyanet toplumu bölme işini de verdiğimiz vergilerle yapmaktadırlar.
Diyanet İşleri 1924 yılında Atatürk’ün kurduğu bir kurumdur. Kuruluş amacı ise yüzyıllarca dini duyguları sömürülen halkı dini açıdan aydınlatmak ve sahtekar hocalara engel olmak amacıyla aydın din adamları yetiştirmek, milleti cahillikten ve din istismarından kurtarmak için kurulmuştur. İlk başkanı da Kurtuluş savaşının kahraman hocalarından Ankara müftüsü Rıfat Börekçi’dir.

ATATÜRK’ün DİYANETİ
Diyanet kurulduktan kısa bir süre yüzyıllardır günah diye tercüme ettirilmeyen Kur’an’ın tercüme edilmesi için 20.000 TL bütçe ayrılıyor. O günün koşullarına göre büyük bir para. Kur’anın tercüme görevi de Elmalılı Hamdi ve Mehmet Akif’e veriliyor. Hem de noter onaylı. Sözleşmede tercümenin nasıl olacağı, nelere dikkat edileceği ayrıntısıyla anlatılmış. Özellikle akıl ve düşünceyle ilgili ayetlerin çok kapsamlı tercüme edilmesi istenmiş.
Kur’an’ın tercüme edilmesi dışında askeri okullarda okutulması için 1925 yılında ‘’Askere Din Kitabı’’ isminde bir kitap yazılmış. 1928 yılında camilerde okunması için ‘’Yeni Hutbelerim’’ adında yeni Hutbeler yazılmış, 1929 yılında ilkokullarda okutulması için Cumhuriyet çocuğuna din dersleri adında kitap hazırlanmış. Kısacası 5 yıl gibi kısa bir sürede yüzyıllardır unutulan Kur’anın tercümesine başlanmış, Asker için ayrı, çocuklar için ayrı din kitapları basılmış, halkı aydınlatmak amacıyla yeni hutbeler yazılarak hazırlanmış.
1935 yılında 10 yıllık bir çalışma sonunda Kuran’ın ve hadislerin tefsiri yayınlanıyor. Şu anki iktidarın ve yandaşlarının dinsizlik dönemi diye anlattıkları tek parti döneminde kaç tane dini eser basılmıştır biliyor musunuz?
İnanamayacaksınız ama 1923 – 1950 yılları arasında toplam 352.000 dini kitap basılıyor. Bu sayının 45.000 tanesi Kuran-ı Kerim tercüme ve tefsiri (19’cilt), 60.000 adet Buhari Hadisleri tercüme ve izahı (12’şer cilt), 247.000 adet din kültürü eserleri…
Osmanlı’da ise matbaanın gelmesinden sonra basılan toplam dini eser sayısı ise sadece 143. Düşünün bir yanda din düşmanı denilen Cumhuriyet, 352.000 kitap basıyor. Diğer yanda çok dindar olarak adlandırılan Osmanlı ise sadece “143” kitap!!!

Peki Diyanet kuruluş ilkelerine uygun görev yapıyor mu?
8 büyük bakanlığın toplam bütçesini aşan bütçesini nerelere harcıyor?
Diyanet İşleri Başkanlığı, din ve inançla akıl gözü kapatılan insanları, günümüz gerçeklerine ve sosyal yaşama, çağdaşlığa, insan haklarına uymayan, ahlaki değerleri yok sayan beyan ve fetvalarla toplumu çağdaş dünyadan uzaklaştırıyor. Bizim gibi ülkeler işte bu nedenle gelişemiyor, çağdaşlaşamıyor.
Bunlar yetmezmiş gibi Diyanet görevli olduğu DİNİ ALANDAN çıkarak Laik Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı açıklamalarla siyasi bir partinin propaganda aracı haline geliyor. Camilerde siyasi çalışmalar yapılıyor, hutbeler veriliyor, imamlar cemaate hangi partiye oy vermeleri gereği konusunda beyin yıkıyor. Camilere AKP’nin seçim propaganda afişleri asılıyor. Diyanet il ve ilçe müftülerini seçim önceleri otellerde kampa alarak islamcı iktidar partisine seçimlerde nasıl destek verilmesi konusunda planlar yapılıyor.Buna göre hutbeler belirleniyor. Atatürk ise hutbelerden çıkartılıyor.
Diyanet Sağlık Bakanlığının iki katından fazla bütçeye sahip olan bir kurum, Devlet bu kuruma 2020 yılında 11.5 milyar TL bütçe ayırmış. 179 bin personeli var. Bu kadar büyük bütçeye ve personel kadrosu olan bir kurumdan mantıken çok büyük hizmetler beklersiniz değil mi?
Peki Diyanet İşleri ne iş yapıyor? Hiçbir şey. Günde 2 saat çalışan imamların ve başlarında açılışlarda boy gösterip bölücü, karalayıcı açıklamalar yapan müftüler ve de bir Diyanet işleri başkanı.[Burada bir not koymak isterim ;  Laikliğe ve Atatürk’e saygılı çağdaş din adamlarımızı bu genellemeye dahil etmiyorum. Çağdaş din adamlarına saygım vardır]
Her yıl bu kadar büyük bir bütçe Diyanet’e neden ayrılıyor? NASA, Diyanet’in yarısı kadar bütçeyle Pluton gezegenine uzay aracı yolladı. Bizim Diyanet ne iş yaptı? Yaptıkları tek şey halka fetva vermek… Fetvaların içeriği ise ayrı bir felaket… Oysa Diyanet ilk kurulduğunda bugünkü halinden çok farklıydı
Türkiye’de özellikle bütçesiyle en tartışmalı kurumlardan biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AKP iktidarında geçen 17 yıldaki bütçe artışı bir kez daha dikkat çekti. Diyanet’in bütçesi 2002 yılından bu yana yüzde 2 bin 90 arttı. 2002 yılında 550 milyon lira olan bütçe, 2020 yılında ise 11 milyar 500 milyon lira 0ldu. [01 Ocak 2020]
2018’de 170 bin personeli bulunan ve bu kişiler için 6.6 milyar TL harcayan Diyanet’in personel sayısı bu yıl 179 bine yükseldi. Sekiz ayda Diyanet personeli için devletin kasasından 5.7 milyar TL çıktı. 2019’un tamamında personele 8,5 milyar TL ve 2020 yılında 9.4 milyar TL ödeme yapılması öngörüldü.
Diyanet’in şu anki bütçesi 8 bakanlığı geride bıraktı. İçişleri Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, AB Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı, bütçe büyüklükleri ile Diyanet’in gerisinde kaldı.

SONUÇ;
* Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş ilkelerinde sapmıştır. Vehhabîlik ya da Vehabilik olarak tanımlanan  dinî-siyasi hareket (akım) ya da mezhebin anlayışına uygun siyaset yapmaktadır.
* Diyanet ve müftülükler Camilerde günde 5 vakit siyasi bir parti adına beyin yıkama aracı olarak görev yapmaktadır. 
* Diyanet İşleri Başkanlığı TÜM DİNLERE, İNANÇLARA, MEZHEPLERE, İNANÇSIZLARA EŞİT MESAFEDE DURMALIDIR. Bizde ise Diyanet sadece SÜNNİ/Hanefi’leri inançlı müslüman kabul etmekte ve tüm hizmet harcamalarını sadece bu kesime yapmaktadır. Bundan anlaşıldığı gibi DİYANET sadece Sünni mezhebine hizmet veriyor.
* Diyanet pedofiliyi destekleyen açıklamalarda bulunuyor. Web sitesinde, nikah tanımı yapan Diyanet, bulûğ çağına girmiş olanların da dinen nikahlanabileceğini belirtti. Diyanet, bulûğ yaşının alt sınırını kızlarda 9, erkeklerde 12 olarak belirtti. Diyanet, kızların 9 yaşında gebe kalabileceklerini, erkeklerin de 12 yaşına girdiklerinde baba olabileceklerini bildirdi. Diyanet’e göre ergenlik çağına girmiş kız çocukları nikahlanırken yanlarında velilerinin olmasının daha uygun olacağını da açıkladı ve “Veli olmasa da olur” dedi.
* Diyanet’e bağlı fetva sitesinde Ocak 2016’da, “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” diye soruldu. Soruyu İslam kaynaklarından farklı görüşleri referans gösterilerek yanıtlayan Diyanet, “Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz” ifadelerini kullanıldı.
* 6 Aralık 2017 günü Diyanet’e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu, gelen bir soruya cevap olarak, erkeğin “Telefon, faks, mektup, mesaj ve internetle ile de eşinden boşanabileceğini” açıkladı: “Bir kimse, yüzüne karşı ‘seni boşadım, benden boş ol’ gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahî olarak söylemek suretiyle, eşini boşayabileceği gibi, bu sözleri telefon, mektup, mesaj, internet ve faks yoluyla bildirerek de boşayabilir. Söz konusu iletişim vasıtalarıyla boşamak, sözlü olarak yüz yüze boşamak gibi geçerlidir. Ancak, bu durumda kocanın, boşamış olduğunu inkar etmemesi gerekir.”
* ‘Müslüman olmayanla evlenilmez’ fetvası
Kendileriyle evlenilmesi caiz olmayan kişilerin ayet ve hadislerde belirtildiği, bunların dışında kalanlarla evlenmenin helal olduğu belirtilen bir fetvada ise Diyanet, “Alevi olan kişi ile evlilik caiz midir?” sorusuna şu şekilde yanıt veriyor: “İslam’a göre Müslüman bir kadın ancak Müslüman bir erkekle evlenebilir. Allah’a, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın elçisi olduğuna, onun ümmetine tebliğ edip hayatında uyguladığı dini hükümlere inanan ve bunları kabul eden herkes Müslümandır. Bu itibarla evlenirken aranan nokta, kişinin Müslüman olup olmadığının tespitidir. Müslüman olanla evlenilir, olmayanla evlenilmez.”
* ‘Milli Piyango haramdır’ fetvası; Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘Yılbaşı bileti almak günah mı?’ sorusuna 21 Aralık 2017 günü “Piyango bileti almak kumardır ve haramdır” şeklinde yanıt verdi.
* 8 Mart 2008 Dünya Kadınlar Günü’nde resmi web sitesine Türkiye Diyanet Vakfı’nın iki cilt halinde yayınladığı İlmihal 1-2 adlı eserin “Kadın Hakları” başlıklı 14 sayfalık bölümünü koydu. Yazıda feminizmle ilgili bölüm “Feminizm ahlaksızlıktır” başlığıyla yer buldu ve şu ifadeleri içeriyordu: “Feminizm, ahlaki ve sosyal bakımdan çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bir kere, feminizm hareketine “kapılan” kadın, genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok kural ve değerleri hiçe saymaktadır.” O dönem kamuoyundan alınan tepkiler üzerine yazı değiştirildi.

İşte böyle sayın okur;
Yaşamın her bir alanına karışan fetvalar vererek PEDOFİLİYİ, ENSEST İLİŞKİYİ, ÇOCUK YAŞTA EVLİLİĞİ  destekleyen, KADIN HAKLARINI yok sayan, Kendi kurucusu Atatürk’ün adını hutbelerden çıkaran ve bunlar için de 8 bakanlıktan daha çok para harcayan DİYANET’in topluma bir yararı var mıdır? 
Kararı siz verin!!!
Naci Kaptan / 23.05.2020

Muzaffer Karasulu
İşlediğiniz konudaki birikimlerimi sizlerle paylaşmak isterim. “Hangi kiliseye gideceğimi, hangi papazın eteğini öpeceğimi söyleyecek devlet benim devletim olamaz. Herkes kendi totemini kendisi yaptığı müddetçe sulh bozulmaz. Benim param uzaya gitmek için kullanılabilir, fakat başkalarının cennet’e gitmesi için kullanılamaz. Devlet onun bunun totemini yapmakla uğraşacağına yurttaşlarının karnını doyurmakla uğraşmalıdır. İnanç hiç kimseye zorla enjekte edilemediği gibi hiç kimsenin de inancını elinden alamazsınız. Gerçek laiklik herkesin dini kendine deyip kestirip atmak değil başkalarının inançlarına da saygılı olmaktır.

”Saygılarımla


Ayla Çokbudak / 22.05.2020
Çok önemli bir konuyu dile getirdiniz Naci Bey. Size tamamen katılıyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır. Birçok gerçeği çok güzel vurgulamışsınız. Bunların yanısıra, bu kurumun varlığını, toplumun büyük bir kısmına yapılmış bir haksızlık olarak görüyorum. Ülkemizde Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler var, İnanmayanlar var, kendisini Müslüman kabul edip, hiç camiye gitmeyenler var. Toplumun sadece bir bölümünün inancına bütce ayırmak haksızlık değil de nedir? Devletin tek bir yurttaşını dahi ayırmaması gerekir. Evet imamların topluma ne faydası var? İlle de camide imamın arkasında namaz kılmak isteyenler, imamın ücretini de,caminin masraflarını da kendileri ödemelidirler. DİB’na ayrılan bütçe,eğitime ve bilimsel araştırmalara ayrılsaydı, daha doğru olmaz mıydı? Ama amaç eğitim ve bilim değil tabii, amaç otoriteye koşulsuz boyun eğen bir toplum yaratmak.
Çok değerli yazılarınız ve aydınlatıcı görüşleriniz için sonsuz teşekkürler, saygılar ve selamlar.
Ayla Çokbudak

Posted in DİN-İNANÇ, Ekonomi, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ORGANİZE İŞLER * Tansu Çiller’in oğlunun şirketine 24 bin metrekarelik AKP kıyağı

cumhuriyet.com.tr / 22 Mayıs 2020

Eski başbakanlardan Tansu Çiller’in oğlunun yönetiminde olduğu şirkete ait Sarıyer Kilyos’taki yaklaşık 30 bin metrekarelik arazinin imarı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından değiştirilerek inşaat hakkı arttırıldı.


Çevre Bakanlığı, sit alanında bulunan 30 bin metrekarelik arazinin imarını değiştirip inşaat hakkını 5 kat artırdı. Şirketin yönetim kurulu üyeleri arasında eski Başbakan Tansu Çiller’in oğlu Berk de var.
Konut alanı olarak belirlenmiş parsel, otel yapılacak şekilde düzenlendi. 4 bin 586 metrekarelik inşaat alanı, yaklaşık 5 kat arttırılarak 24 bin metrekareye çıkarıldı. İstanbul Kilyos’ta, Karadeniz kıyısında 3. derece doğal sit alanında kalan 29 bin 768 metrekarelik arazinin imar planları değiştirilerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından itirazlar için askıya çıkarıldı.
“Düşük yoğunluklu konut” alanından çıkarılarak “Turizm tesis alanı” ilan edilen arazi, imar planı raporunda yer alan bilgilere göre Marsan Marmara Holding A.Ş.’ye ait.
İTO kayıtlarına göre de şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Doğan Yılancıoğlu, yönetim kurulu üyelerinden biri eski başbakanlardan Tansu Çiller’in oğlu Berk Uçuran Çiller, diğeri de Adem Yelken. Turizm imarı alan şirketin yöneticilerinden Berk, otelciliğe girecek…

24 BİN METREKARE OTEL İNŞAATI YAPILABİLECEK
Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre; Şirketin eski yönetim kurulu üyeleri arasında da Tansu Çilller’in diğer oğlu Mert Çiller bulunuyor. Plan raporuna göre tamamı 3. derece doğal sit alanı sınırları içerisinde kalan parsel daha önce “düşük yoğunluklu konut, park, yol” alanı olarak belirlenmişti.
Bu koşullara göre konut için ayrılan 22 bin 931 metrekarelik alanda 4 bin 586 metrekarelik inşaat yapılması mümkündü. Bakanlık tarafından yapılan plan değişikliği ile alanın turizm potansiyeli ve ülkenin turizm sektörüne sağlayacağı faydalar göz önüne alınarak, “konut” fonksiyonu için ayrılan arazi ‘turizm tesisleri alanı’na alındı.
Parsele otel, motel ve pansiyon yapılabilecek. Yeni yapılanma koşulları da arttırılarak “Taks:0.40, Kaks:0.80, yükseklik 10.50 metre (3 kat)” olarak belirlendi. Buna göre parselin 22 bin 902 metrekarelik bölümüne bodrum kat ile birlikte 24 bin metrekare otel inşaatı yapılabilecek.
Kilyos’taki parselin 22 bin 902 metrekarelik bölümüne bodrum kat ile birlikte 24 bin metrekare otel inşaatı yapılabilecek.
İBB’DEN OLUMSUZ GÖRÜŞ
Konuyla ilgili görüşü sorulan kamu kurumlarından olan İBB İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı tarafından yapılan değerlendirmede turizm fonksiyonunun çevre yapılaşma koşulları ile uyumlu olmadığı, inşaat alanının 5 kat arttırıldığı, imar yollarının genişliğinin 10 metreden 7 metreye indirildiği belirtildi.
Yapı yoğunluğunu arttıran plan değişikliğinin ulaşım sistemine de ek yük getireceği kaydedilerek planın bu hususlar doğrultusunda revize edilmesi istendi.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tansu-cillerin-oglunun-sirketine-24-bin-metrekarelik-akp-kiyagi-1740353
Posted in ORGANİZE İŞLER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment