DOLARLAR KİMDE * İslamcılar Yastık altına saklamış * Erdoğan’ın çağrısından sonra İslami bankalarda dolar mevduatı artarak 13.5 milyar dolar oldu

Posted in Ekonomi | Leave a comment

AMERİKA DÜNYANIN EN BARBAR DEVLETİ * Hiroşima: Sıcak savaşı bitirip ‘Soğuk Savaş’ı başlatan bombanın hikayesi

Euronews – 06/08/2018

JAPONYA

Hiroşima: Sıcak savaşı bitirip
‘Soğuk Savaş’ı başlatan bombanın hikayesi

Amerika Birleşik Devletleri’nin 2. Dünya Savaşı’nın Pasifik Muharebeleri esnasında, Japonya’nın Hiroşima kentine 6 Ağustos 1945 sabahı attığı atom bombası on binlerce insanın ölümüne ve sakatlanmasına sebep oldu.

Hiroşima’nın yüzde 70’ini yok eden uranyum katkılı ve yaklaşık 13 bin TNT kuvvetindeki bomba, merkezinde 3 bin santigrat derece ısı oluştururken, 1,5 kilometre çapındaki alanda her yeri dümdüz etti. Atom bombası, ilk aşamada 80 bin ve 1945 sonuna dek ise 140 bin insanın ölümüne yol açtı.

Bombalamada yaralanan çok sayıda kişi tıbbi yardım alamadan ölürken, şehre yardım götürmeye gidenler de bomba sonrası oluşan radyoaktif yağmura maruz kalarak hayatını kaybetti.

İki muhtemel amaç
Dönemin ABD Başkanı Harry Truman’ın kararıyla atılan bombanın iki muhtemel amacı hedeflediği, bunların Japonya’ya karşı devam eden savaşın bir an önce bitirilerek ABD askerlerinin ölümlerinin önüne geçilmesi ile süregelen Sovyet tehdidine karşı ABD’nin gövde gösterisi olduğu kaydediliyor.

Savaş esnasında Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’nın kontrolünü ele geçirdiğini düşünen Truman, Doğu Asya’da da Rus kontrolünden endişe ediyordu.

Bombanın projesi, testi ve gerçeği
Fizikçi Albert Einstein, 1939’da zamanın ABD Başkanı Franklin Roosevelt’e yazdığı mektupta, Nazilerin bir atom bombası yapmaya çalıştığını haber verdi.

ABD’liler 1941’de Tennessee eyaletinde “Manhattan Projesi” adı altında atom bombası geliştirmeye başladı. Proje liderliğine ABD’li Robert Oppenheimer getirilirken, projede çoğunlukla Nazilerden kaçan Alman bilim insanları yer aldı. New Mexico eyaletinde 1945’in Temmuz ayında yapılan test denemesi başarıyla sonuçlandı.

26 Temmuz 1945’de İngiltere, Çin ve ABD’nin “Potsdam Bildirisi” ile teslim olma çağrısında bulunduğu Japonya, 28 Temmuz’da “şartsız teslim olmayacağını” ilan etti.

Japonya, 3 Ağustos’ta İttifak cephesine “anlaşmalı barış” teklifi yaptı ancak teklif kabul edilmedi. Bu gelişmenin ardından 6 Ağustos’ta atom bombası atıldı. Dönemin Japonya İmparatoru Hirohito, 15 Ağustos’ta ülkesinin teslim olduğunu ilan etti.

Atom bombası sonrası, ABD’liler ölü sayısının 117 bin, Japonlar ise yarım milyona yakın olduğunu açıkladı. Ayrıca “Hibakuşa” ismi verilen mağdurlarda korkunç yaralar açıldı.

Hibakuşalar üzerindeki tıbbi araştırmalar, radyasyon zehirlenmeleri hakkında doktorları detaylı bilgilere ulaştırırken, nükleer güç sanayisine de emniyet seviyelerinde ölçü standardı sağladı.

İki nükleer güç bir daha ‘doğrudan’ savaşa giremedi
2. Dünya Savaşı’nın kırılma noktası olan atom bombası, Japonya’nın teslim olmasını sebep oldu. Ortaya çıkan sonuç, uluslararası ilişkileri dönüştürdü.

ABD ve Sovyetler Birliği, 1950’ye kadar geliştirdiği daha kuvvetli hidrojen bombalarını kıtalararası balistik füzelere (ICBM) nasıl monte edeceğini formüle etti ve dünya “aşırı güç kullanabilme” çağına adım attı.

Dünya, 1960 ve 1990 arasını nükleer savaşın gölgesinde yaşarken, ikisi de nükleer güce sahip ABD ve Sovyetler Birliği birbirlerine “doğrudan” savaş açma cesaretini gösteremediği “Soğuk Savaş” dönemine girdi.

“Bu şekilde savaşmak bana öğretilmedi”
ABD’nin 2. Dünya Savaşı sırasında en üst düzey deniz subayı Amiral William Daniel Leahy, atom bombası atılmadan önce Japonya’nın deniz ablukası altında olduğunu ve konvansiyonel bombalar kullanılarak mağlup edilmeye yaklaşıldığına dikkati çekti.

Amiral Leahy, “Şahsi hissiyatım, atom bombası kullanarak karanlık çağların barbarlarının etik standartlarını benimsedik. Bu şekilde savaşmak bana öğretilmedi ve kadınlar ve çocukların öldürüldüğü savaşların kazanılması mümkün değildir.” ifadelerini kullanmıştı.

Leahy’nin düşüncelerine karşın ABD’nin atom bombası kullanması, savaş tarihine geçen karanlık lekenin izlerinin zihinlerde süreceğini gösteriyor.

http://tr.euronews.com/2018/08/06/hirosima-savasta-atilan-ilk-atom-bombasinin-hikayesi
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM | Leave a comment

EKONOMİ * Sözcü 17.08.2018 Doların kaymağını kimler yiyor ?

Posted in Ekonomi | Leave a comment

Hey gidi heyy *** Hatırladınız mı?.. Bir zamanlar parlamenter rejim vardı?..

Ahmet TAKAN
ahttakan@gmail.com
15 Ağustos 2018

Hatırladınız mı?..
Bir zamanlar parlamenter rejim vardı?..

Çoğu yerde soruluyor;
“Böyle bir zamanda Meclis neden olağanüstü toplanmıyor?”..

Bende soranlara soruyorum;
“Toplanıp ne yapacak?”

Yüzüme Uganda’dan Türkiye’ye yaz tatiline gelmiş gurbetçi edası ile bakan muhataplarıma, hepimizin tercihi(!) tek adam rejimini kısa ve anlayabileceği cümlelerle anlatmaya çalışıyorum;

“Diyelim, Meclis toplandı. Ne yapacak?. Açın anayasayı dikkatlice okuyun. Yeni sistemde milletvekillerinin belediye zabıtası kadar yetkisi yok. Milletvekilliği konu mankenliği konumuna getirildi…”

“Ya öyle mi?..”
Evet, aynen öyle hatta daha da fazlası!..

Meclis olağanüstü toplansa hangi kararları alabilecek?.. Krize müdahale edebilecek yaptırımları devreye sokabilme yetkisi var mı?..

Yok!..

Ha ne yapabilirler?.. Partiler ortak deklarasyon yayınlayıp, Trump’a “çok ayıp ettin bize” deyip kınayabilirler…Trump’da çok duyar!..

Ortada Bakanlar Kurulu yok… Bakanlar Kurulu…

Demokratik rejimlerde parlamentolar sadece yasa yapma yeri değildir. Bir de olmazsa olmaz denetleme görevleri vardır. Meclis denetimi ağır ceza mahkemesi gibidir. Yürütme organları, Meclis denetiminin ağırlığı karşısında tir tir titrer.

Meclis’in, bir Başbakana, bir Bakana, bir kamu kuruluşuna hesap sorması ortalığı ayağa kaldırır. Gel gör ki, benim güzel ülkemde, parlamenter rejim AKP iktidarı döneminde ustaca gayet güzel zaman dilimine yayılarak iğdiş edildi. Meclis’in bütün denetim mekanizmaları sulandırıldı, çalışamaz,iş göremez hale getirildi. Bunun en bariz örneklerinden biri KİT komisyonudur. Kamu kuruluşlarının KİT komisyonu öncesinde nasıl hazırlandığını, milletvekillerinin denetim ve soruları karşısında nasıl korkulu rüyalar gördüğüne, hatası olanların nasıl hesap verdiğini yıllarca takip ettim. AKP iktidarı döneminde KİT komisyonu cıvata bir komisyon olmakla kalmadı milletvekillerinin iş takibi için en elverişli mecralardan biri haline getirildi…

Ya sonra?…

Milletvekillerini yazılı ve sözlü soru önergelerine anayasa, yasa, içtüzük kuralları hiçe sayılarak cevap bile verilmeme dönemine girildi.

Daha sonra?..

Malum zatın, üstün katkı ve desteği ile rejim değiştirildi. Parlamenter sistemin jübilesi yapıldı. İki dudak arasına bağlandı koca ülke….

Bir zamanlar gensoru müessesi vardı. Hükümet, Başbakan ve Bakanlar hakkında gensoru önergesi verilirdi. Muhalefetin gensoru önergesi hazırlığı duyulduğunda bile iktidarın uykuları kaçardı. Her ne kadar sayı üstünlüğü de olsa iktidarlar gensoru gibi ağır bir müessesenin işletilmesinden ve ortaya dökülecek ağır iddiaların kamuoyu nezdinde oluşturacağı itibar kaybından çok çekinirdi. Hoş, son 16 yılda muhalefeti iktidar işbirliği içinde gensoru mekanizması da laçkalaştırılıp cıvıtıldı!..

Şimdi gensoru yok!..

Hafızam beni yanıltmıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 2 Hükümet gensoru önergeleri ile düşürüldü;

1979 yılında (31 Aralık) Süleyman Demirel başkanlığında kurulan MC Hükümeti. 25 Kasım 1998’de de Mesut Yılmaz Hükümeti. Üstelik, bu Hükümet Türkbank ihalesi ve iş adamı Korkmaz Yiğit’in açıklamaları yüzünden verilen gensoru ile düşürülmüştü. Yer yerinden oynamıştı.

Gensoru ile düşürülen bakanlardan biri Demirel Hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen, Mesut Yılmaz Hükümetinin Devlet Bakanı Güneş Taner idi.

Ortada Bakanlar Kurulu yok… Gensoru yok…

Meclis’i olağanüstü toplayıp ne yapacaksınız?.. Laf olsun torba dolsun mu?.. Veya dostlar alış verişte görsün muhabbeti mi?.. Çıkıp kürsüye papaz Brunson’a mı hakaretler yağdıracaklar?… Türkiye’yi bu ekonomik krize ağır buhrana sokan sorumlulardan hesap sorma mekanizması nerede?…

Gensoru olamadan, nasıl sorulacak bu hesap?…
Yapılan hatalar belgeleriyle nasıl ortaya dökülecek?..

Bırakın yahu!.. Meclis olağanüstü toplanmasın!. Mebuslar, tatil keyiflerini yarıda kesmesin. Bu ağır ekonomik kriz altında Ankara’ya dönüp Meclis’i yeniden açtırıp hazinen masraflarını daha da ağırlaştırmasınlar. Tatilde maaşlarını alıp afiyetle yemeye devam etsinler. Hatta, Brunson ülkesine gönderilene kadar tatillerine devam etsinler. Sonra, Meclis’i açar kayıkçı kavgasına devam ederler!..

Şimdi, anladınız mı parlamenter sisteme neden son verildiğini?..

Sakın ha!.. Türk milliyetçiliğini temsil ettiğini, ileri süren bir partiye “Sen nasıl oluyor da partinin hesaplarını TL yerine döviz de tutuyorsun” diye sormayın. Aynı, İslami değerlerin en katı savunucusu gibi görünen iktidar partisine “Neden paralarınızı faizde tutuyorsunuz. Haram değil mi?.. Neden Müslümanları dolarla Hac’a götürüp getiriyorsunuz?.. Neden Amerikan askerlerinin başarısı için dua ettiniz?.. Neden İsrail’in Mavi Marmara şehitlerinin aileleri, ne önerdiği dolarlı tazminat için anlaşma yaptınız” demediğiniz gibi!..

Başınıza taş düşse papazdan bilmeye devam edin!.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/hatirladiniz-mi-bir-zamanlar-parlamenter-rejim-vardi-48496yy.htm
Posted in Politika ve Gundem | Leave a comment

POLİTİKA GÜNDEM * Gemi yok!

Bülent Somay
www.bulentsomay.com

Gemi yok!

Ekonominin durdurulamaz çöküşüne, Trump’ın ‘posta koymasına’, TL’nin havada oklanmış bir kuş gibi helezonlar çizerek düşüşüne karşı, sosyal medyada yeni moda tartışma: Hepimiz aynı gemide miyiz?

Bu kötü gidişata karşı, aramızdaki farkları, geçmiş husumetleri, anlaşmazlıkları (geçici bir süre için de olsa) rafa kaldırıp önce ‘memleketi kurtarmaya’ mı odaklanacağız, yoksa ‘Krizi kimler yarattıysa onlar halletsin,’ diye bir kenara çekilip sonucu mu bekleyeceğiz? Birileri, yapılan hiçbir uyarıya kulak asmadan, hatta uyarıları yapanları aptallıkla, kötü niyetle, giderek vatan hainliğiyle suçlayarak bildiğini okuyup, bu berbat ve çıkışsız gibi görünen krize sebep olduktan sona, ‘elbirliğiyle’ bir çıkış mümkün müdür? Gemi metaforu burada devreye giriyor: Eğer içinde bulunduğumuz gemi alabora olma, hatta batma noktasına gelmişse, o noktaya hangi yanlış kararlar alınarak gelindiğine, o yanlış kararları kimlerin aldığına bakmadan önce, gemiyi batmaktan kurtarmak gerekir kuşkusuz.

Foti Benlisoy bir tweetinde, gene aynı metafor üzerine bir çeşitleme yaparak, ‘Gemi’yi Afrika’dan Amerika’ya köle taşıyan gemilere benzetiyordu. Güvertede ve kaptan köşkünde köle tüccarları ve onların adamları, ambarda ise zincirli köleler. Bu durumda bile ‘Hepimiz aynı gemideyiz!’ denebilir mi hala? Maalesef denebilir. Eğer okyanusun ortasında, tanımadık bir ada kıyılarında dibini kayalara vurup deldirmişse gemi, kölelerin de zincirleri çözülecek, ellerine aletleri alıp deliği onarmaya girişecekler. Çünkü okyanus, köle ile köle tüccarını ayırmaz. Ama, delik onarıldıktan sonra, zinciri çözülmüş ellerine geçen aletlerle ne yapacakları ise kölelere kalmış! Buradan da görülebilir ki, köle tüccarları kölelerin zincirlerini çözüp ellerine alet vermektense, efendi gibi boğulmayı tercih edebilirler pekala. Veya, daha da iyisi, filikalarına atlayıp gemiyi terk ederler ve ambara zincirli köleleri kaderleriyle baş başa bırakırlar. Çünkü öteki durumda ölümleri, muhtemelen boğulmaktan daha uzun sürecek ve daha sancılı olacaktır.

Uzun lafın kısası, biz bu ‘Gemi’ metaforunda ısrarcı olursak, sonunda hep bir ‘gemi halkı işbirliği’ sonucu çıkacak bir yerlerden. Bize söylenen, hatta dayatılan şey şu: Önce işbirliği yapıp ‘ortak akılla’ davranalım, yani onların bizi bu hale getirmiş olan ‘akıl’larına tabi olmayı kabullenelim (bize akıl soran yok ne de olsa), sonrasına bakarız.

Bu durumda söylenecek tek şey var: Gemi yok!

Matrix filminin meşhur ‘Kaşık yok!’ sahnesini hatırlayalım: Neo, elindeki kaşığı ‘telepati yoluyla’ bükmeye çalışıp beceremezken, Kahin’in ona verdiği tavsiyedir ‘Kaşık yok!’ Kaşık gerçekten de yoktur, çünkü zaten hepsi (Neo da, Kahin de) kurgulanmış, muhayyel bir evrende yaşamaktadırlar. Bu hayali durumdan tek kurtuluş ise, ‘nesnel’ gibi görünen o evrendeki şeylerin asında ‘gerçek’ olmadıklarını, onların zihinleri için yaratılmış kurgular olduğunu kabullenmektir.

Korkmayın, ülkem yetkililerinin bütün gayretlerine rağmen, henüz ‘Nesnel gerçeklik filan yok, aslında hepimiz Matrix’te yaşıyoruz,’ diyecek kadar delirmedim. Sadece okuduğumuzda teorik olarak kabullendiğimiz, hatta son derce parlak ve akıllıca bulduğumuz metinlere hakkını verelim diyorum, o kadar.

Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler’i böyle bir metin (Imagined Communities, 1983 — bu arada bu kitabı harika bir çeviriyle Türkçeye kazandıran İskender Savaşır’ı anmadan geçmek de olmaz: Metis 1993). Anderson bu kitapta ‘millet’ dediğimiz şeyin, kendisini önceleyen kabile, geniş aile, kavim, ümmet gibi topluluk biçimlerinin yerini aldığını, ancak onlar gibi uzun ve görece ‘doğal’ bir yoldan gelişerek değil, nevzuhur kapitalizmin pazar ihtiyacını karşılamak için hızla kurgulanarak ortaya çıktığını savunur. İnsan toplulukları kapitalizm varolmadan önce ‘milletler’ olarak bölünmüyorlardı. Kan bağı, dil, yaşam alanı, ortak inanç gibi parametrelere bağlı bir biçimde örgütleniyorlardı. Kapitalizm ise ‘millet’i icat etti: Belirli bir sermaye havzasının piyasa alanı, ortak dile, ortak ataya, ortak inanca, hatta ortak bir kültüre bile bağlı olmadan, ‘ulus-devlet’ olarak tasarlandı ve ortaya çıktı. Tabii ki bir arada durması için hiçbir doğal ya da tarihsel neden olmayan bu topluluklar bir harca ihtiyaç duyacaktı. Bu harç da 17. yüzyıl sonundan itibaren oluşmaya başlayan milliyetçilik(ler) oldu. Kavim mitolojileri alelacele ‘millileştirildi’, atalar bulundu, bulunamadığında icat edildi. Tarih tezleri ve dil teorileri üretildi. Yanlış anlaşılmasın, bunlar sadece Türkiye’de olmadı, tüm dünyada oldu, Amerika’da ve Avrupa’da başladı, kapitalizmle birlikte Şark’a ve Güney’e yayıldı. Ancak hepsini toplasanız dört yüzyıllık bir tarih bulabilirsiniz en fazla. Kısacası, ‘millet’, Allah vergisi, insanlığın fıtratında olan, tarih-ötesi bir şey değil; tıpkı milliyetçilik gibi insanlık tarihi açısından bakıldığında son derece yeni ve geçici bir oluşum. Asli değil sonradan olma, doğal değil yapay, gerçek değil hayali.

Bu yüzden, son haftalarda pek merak sardığımız ‘Gemi’ metaforu’ (ki ‘millet’i işaret ettiğinden kuşkumuz yoktur herhalde), aslında sanıldığı kadar sağlam, köklü ve sarsılmaz bir metafor değil. Tam tersine, aslında (tıpkı Matrix’teki kaşık gibi) hayali, kurgulanmış bir şey. Biz ona inandığımız sürece var. Dolayısıyla, esas soru, ‘Hepimiz aynı gemide miyiz?’ değil. Bu soruya verilecek cevaplar, o gemide aslında farklı sınıfların, farklı cinsiyetlerin ya da farklı etnik grupların varlığını vurgulayabilir; ama ‘ünite’yi (hem ‘birim’, hem de ‘birlik’ anlamında) bir kere ‘millet’ olarak tanımladığımızda, gemi battığında herkesin birden o gemi ile batacağını kabullenmiş oluruz. ‘Geminin dibini biz mi deldik?’ diye sorabiliriz, ama o deliği yamama işinden de kaçınamayız. ‘Kaptan bana mı sordu?’ diyebiliriz, ama bu bizi boğulmaktan kurtarmaz.

Oysa sorun krizin sorumlularıyla kurbanlarının aynı gemide olmasında değil, geminin olmamasında. ‘Gemi’ dediğimiz şeyin hayali, kurgulanmış bir nesne olmasında. O yüzden ‘Gemi yok!’ Bu, gemi (dedikleri şey) battığında bize bir şey olmayacak anlamına gelmiyor tabii. Ama bize olacaklar, her halükarda olacak; her gün oluyordu zaten. Bunu bir yana bırakıp hep birlikte bir ‘Gemi kurtarma’ operasyonuna girişirsek, başarabileceğimiz tek şey gemiyi o hale getiren kaptanı, kırbacı sallayan tayfa başını, kar-zarar hesapları yapan gemi sahiplerini ve köle tüccarlarını kurtarmak olur. Bir hayali yaşamakta ısrar etmektense başka bir dünyada selamete çıkmanın yolu, ‘gemi’ yerine daha anlamlı, daha faydalı ve geleceği (beklenti ve umutlarımızı) daha iyi kapsayacak bir metafor bulmaktan geçiyor.

https://marksist.org/icerik/Sectiklerimiz/10083/

Posted in Politika ve Gundem | Leave a comment

EKONOMİ YOLSUZLUK * Kara Para ve Aklama Kara Para Nedir?

BAĞLANTILI YAZI  http://nacikaptan.com/?p=48744

Kara Para ve Aklama

Kara Para Nedir?

Karapara kelimesinin sözlük anlamı “Yasal işlerden elde edilmemiş ve/veya vergisi ödenmemiş para’dır.” (Kumkale, 2014, 298) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama başlıklı 282. Maddesinin 1. Fıkrasında “Alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini, yurt dışına çıkaran veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla, çeşitli işlemlere tabi tutan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.” Hükümleri bulunmaktadır.

Bu maddeye göre, Kara para, alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini, yurt dışına çıkarmak veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yoldan elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla, çeşitli işlemlere tabi tutulmasıdır.

91/308/EEC Sayılı Avrupa Konseyi Direktifinde karapara şöyle tanımlanmıştır; karapara, “Uyuşturucu maddelerle ilgili faaliyetlerden ve bu faaliyetlere iştirak edilmesinden elde edilen her türlü kazançtır.”

Viyana Sözleşmesinin 3. Maddesinin 1/a bendine göre ise 91/308/EEC Sayılı Direktif çerçevesinde, uyuşturucuya dayalı olarak bir karapara tanımı yapılmış, ancak bu tanımın genişletilebileceği ve üye ülkelerin belirleyeceği diğer suçların da direktif kapsamına alınacağı şerhi konmuştur. Ayrıca Viyana Sözleşmesinde, karapara; “Bir iktisadi değere sahip maddi yada gayri maddi, taşınır yada taşınmaz her türlü varlık ile bu varlıklar üzerindeki bir hakkı veya menfaati kanıtlayan her türlü hukuksal belgeler ve araçlar suç sayılan faaliyetlerden kazanıldığı takdirde “karapara” olarak nitelendirilirler.” denilerek karaparanın tanımı genişletilmeye çalışılmıştır.

Karaparanın uyuşturucu madde ticareti ile sınırlı olarak yapılan tanımı 29 Kasım – 1-Aralık 1994 tarihleri arasında gerçekleşen Strazbourg Konferansı’nda genişletilerek “her türlü kriminal aktivitilerden elde edilen kazanç” olarak açıklanmıştır. (Ramazan Başak, 50 Soruda Karapara)

Kara para nasıl oluşmaktadır

Karaparanın tanımlarındaki ortak ifadelerden anlaşılacağı üzere karaparanın, yasal olmayan faaliyetlerden oluşması ve ortada bir suç durumunun olması gerekmektedir. Ayrıca bu suçtan dolayı bir menfaat temin edilmesi gerekmektedir.

Karaparanın kaynağını, diğer bir anlatımla karaparanın, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, kadın ticareti veya insan kaçakçılığı olarak kategorize etmenin doğru bir davranış olamayacağını düşünüyoruz. Çünkü karapara yasal olmayan her çeşit faaliyetlerden elde edilmektedir. Tamamen vergi dışında tutulan gelirdir.

Karapara ile kayıtdışı Ekonominin karşılaştırılması

Kayıt dışı ekonomiyi, “resmi kayıtlara girmemiş, diğer bir anlatımla Maliye’ye verilen bilançolar sonucunda vergisi ödenmiş gelir olmayan kazançların oluşturduğu ekonomi” şeklinde tanımlayabiliriz.

Kayıt dışı gelirler, Vergi Usul Kanunu’nun öngördüğü Yasal belgelere ya hiç yansımamıştır, ya da eksik yansımıştır. Sonuç olarak kayıt dışı ekonomi çerçevesinde elde edilen gelirler vergiye tabi olmamaktadır.

Kara para ise yasa dışı faaliyetler sonucunda elde edilen paradır. Kara paradan elde edilen gelirler vergi dışı kalmaktadır.

Bu iki kavramı biri birinden ayıran incelik, kara paranın yasa dışı yollarla elde edilmesi, kayıt dışı ekonomide ise kazanılan paranın günlük ekonomik yasal faaliyetler içinde elde edilmesine karşın vergiye tabi tutulmamasıdır.

Aklamaya neden ihtiyaç duyulmaktadır

Aklamaya neden ihtiyaç duyulduğu en yetkili ağız olan MASAK tarafından şu şekilde açıklanmaktadır, Aklamanın genel amacı; yasal olmayan faaliyetlerden elde edilen gelirlerin yasal olarak elde edilmiş gibi mali sisteme sokulması, bir başka deyişle bu gelirlerin yasadışı faaliyetlerden elde edildiğinin gizlenmesidir. Bu şekilde; yapılacak muhtemel denetimlerde gerekli açıklamalar yapılabilecek veya bu denetimlerin yapılmasını gerektirmeyecek şekilde bu gelirler, şüpheden uzak bir niteliğe kavuşturulacaktır.

Suç gelirine kaynaklık eden en önemli suçun uyuşturucu ticareti ve bu suçtan elde edilen gelirlerin çok büyük bir bölümünün nakit kullanımının düşük olduğu ve alınan önlemler nedeniyle büyük miktarlı nakit işlemlerin dikkat çektiği ülkelerde oluştuğu dikkate alındığında, bu gelirlerin nakit sisteme sokulması, aklayıcılar açısından daha büyük önem kazanmaktadır. Çünkü nakit halindeki gelir, günlük kullanımlar için harcanabilecek çok küçük bir kısmı hariç kullanılmaya uygun değildir. Dolayısıyla nakit halindeki bu gelirin kullanılabilir hale getirilmesi yani aklanması gerekir. (Masak, Aklama Yöntemleri)

para aklama MONEY LOUNDERING

Kara parada aklama yöntemleri

Kara paranın aklanması ile ilgili olarak çeşitli açıklamalar yapılmıştır.
Herhangi bir işlemin karapara aklama faaliyeti olarak tanımlanabilmesi için öncelikle işlenen suç sonucunda bir gelir elde edilmesi, bu gelirin elde eden kişinin beklenilen gelirinden fazla olması, gelirin kaynağındaki fiilin suç olması, gelirin kullanılabilirliğini arttırmak ve değerini korumak için yasal görüntü kazandırılması veya gizlenmesi gereklidir (Akar, 1997: 5).

Kısa adı FATF (Financial Action Task Force on Money Laundering) olan Karapara Aklanması ile Mücadele Mali Eylem Grubunun konuyla ilgili getirdiği tanımlama yapılanlar arasında en kapsamlı olanıdır. FATF’a göre karapara aklama, hukuki neticelerden kaçınmak için suç içinde yer alan bir kimseye yardım etmek, bir malın kanunsuz kaynağını gizlemek veya değiştirmek veya o malın suçtan kaynaklandığını bilerek transfer etmek veya değiştirmek; bir malın suçtan kaynaklandığını bilerek, onun doğru tabiatını, kaynağını, pozisyonunu, tasarrufunu, hareketini, üzerindeki haklarını veya sahibini gizlemek veya değiştirmek; bir malın suçtan kaynaklandığını bilerek o malın elde edilmesi, sahiplenilmesi veya kullanılmasıdır (EGM KOM Daire Başkanlığı,1998:63). (Şen ve Yalçın, 2007/1 – 4 /65 – 94)

Belirli bir sayı vermek mümkün değildir. Pek çok kişinin aklına gelmeyecek yöntemler kullanılabilir. Bu açıdan sınırsız sayıda aklama yöntemi vardır demek yanlış olmaz. Aklama yöntemleri ülkeden ülkeye, finansal sistemlerde kullanılan araçların çeşitliliğine bağlı olarak değişir. Ayrıca günümüzde yasadışı gelir elde edenler artık kendi paralarını kendileri aklamamakta, bu işte profesyonelleşen aklayıcıları kullanmaktadırlar. Aklama işiyle uğraşanlar işlerini çok iyi bilen muhasebeciler, bankerler, hukukçular, mali danışmanlar vs. olabilir. Bunların sağlam bir mesleki geçmişi vardır, çoğu sabıkasızdır, öncül suçla hiçbir alakaları yoktur. Hizmetlerine karşılık olarak komisyon, prim adı altında gelir elde ederler. (Masak, Aklama Yöntemleri)

black money ile ilgili görsel sonucu

Kara paranın ekonomiye girişi

Kara paranın büyüklüğü kayıt dışı ekonomiye göre daha belirsizdir. Bu belirsizliğin altında yatan nedenler ise; kara paranın kayıt dışı ekonominin en karanlık yüzünü teşkil etmesi, kara para tanımının ülkeden ülkeye değişmesi ve aklanan miktarın tespitinde kullanılan yöntemlerin yetersizliğidir. Tüm dünyada aklanan kara para miktarı hususunda BM tarafından yapılan bir tahmine göre; bir yılda aklanan kara para miktarı 0,5- 1,5 trilyon dolar civarındadır. IMF bu rakamı daha sonraki yıllar için en fazla 2 trilyon dolar olarak tahmin etmiştir. 2000’li yıllara ilişkin BM tahminlerinde ise; aklanan kara paranın dünya GSYİH toplamının %2-5’i arasında olduğu tahmin edilmektedir. Çeşitli nedenlerle mevcut kara paranın tümü aklanmamaktadır. Yapılan genel tahminlere göre; kara paranın % 70-80’i civarında olan kısmı aklanmaktadır. (Kaya, Maliye Uzmanı)

Not : Bu yazı, Terazi Hukuk Dergisinin 100. Sayısında yayımlanan ve tarafımızca yazılan “VERGİSEL SORUNLARIN KÖKENLERİ VE EKONOMİYE ETKİSİ” başlıklı makalenin Vergi Adaleti bölümü esas alınarak ve geliştirilerek kaleme alınmıştır.

Rüknettin KUMKALE

rkumkale.ymm@gmail.com

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Akar, Y, 1997 Karaparanın Aklanması, Ankara: Sermaye Piyasası Kurulu Yayınları.
Kaya Murat, Maliye Uzmanı, Suçtan Elde Edilen Gelirlerin Vergisel Boyutu Maliye Uzmanları Derneği http://webcache.googleuser content.com /search?hl=tr&q=cache:edFF0LHTkdEJ:http:// www.mud.org.tr/uploads/yuklemeler/14_muratkaya.pdf%2BSu%C3%A7tan+Elde+Edilen+Gelirlerin+Vergisel+Boyutu&gws_rd=ssl&&ct=clnk (Erişim: 27.07.2014)
Kumkale Rüknettin Yeminli Mali Müşavir, Vergi ve Muhasebe Sözlüğü, Seçkin Yayınları, 2014
MASAK Mevzuatı ve Yayınları http://www.masak.gov.tr/tr/content/aklama-yontemleri/59

https://www.dunya.com/kose-yazisi/kara-para-ve-aklama/23459

436) Kara Para Nedir?

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

İLLÜZYON * ‘Gerçek algısının çarpıtılması’ demek oluyor ‘illüzyon’. Sihirbazların izleyenleri yanıltmak için kullandıkları yöntem.

Arzu A. Cülcüloğlu
16 Ağustos 2018

İllüzyon

‘Gerçek algısının çarpıtılması’ demek oluyor ‘illüzyon’.
Sihirbazların izleyenleri yanıltmak için kullandıkları yöntem.

Zamanın ünlü illüzyonisti Zati Sungur, gösterisinden önce, izleyicilerine “bu bir oyundur, gerçek değildir” diye açıklama yapardı.Artık durum değişti. Zeitgeist, zamanın ruhu böyle açıklamaları gereksiz kılıyor.

Ülkemizin yöneticileri artık bu yöntemi günlük yaşamın her alanında başarıyla uyguluyor.
Dolar başını aldı gidiyor mu? “Ekonomik kuşatma altındayız.” Senin ekonomik politikan yüzünden değil mi? “Değil. Dış güçler. Silahla yapamadı, dolarla kuşattı.” Al sana illüzyon.

Tren kazası yaşandı. İnsanlar öldü. Sorumlu kim? “Sorumlu toprak kayması.Toprak kaydı. Makinist farkına varmadı. Kader bizi imtihan ediyor.” Bitti gitti. İllüzyon.

Seller Ordu’yu vurdu. Evler yıkıldı, ürün mahvoldu. Neden? Beklenmedik yağış oldu. Olur böyle. Orası kısmetten çıkmış. Hadi bakalım, illüzyon. Dere yatağına ev yaptırmışsın. Suların yollarını tıkamışsın. Sorumlu sensin aslında.

Ama Zati Sungur işbaşında.

Man Adası hikâyesi ne oldu? İllüzyon oldu gitti.
Deniz Feneri tarihe karıştı. Şimdilerde kurban parası topluyor.
Toplum usta illüzyonistlerin elinde hipnoza girmiş.
Ne söylesen dinliyor, ne uydursan inanıyor.
Kemal Can bunu yazmıştı. Çok önemli saptama.

İyi de yapılacak iş bu illüzyonun bozulup gerçeklerin görünür olması.
Bu büyü bozulmadan toplumun gerçekleri görmesi çok zor.
Üst rütbede komutanlar önemli görevlere yeniden atanıyor.
Bu komutanlar yıllar yılı Ergenekon’dan, Balyoz’dan hapiste yatmadılar mı?

Yattılar.

Peki, onlar yatarken iktidarda olanlar gene iktidarda değil mi? Bu nasıl oluyor? Yanıtı, onları FETÖ yaptı. Onları FETÖ yaparken sen ne yapıyordun? Tısss. Gelsin illüzyon. Ülkenin yarısı anesteziye sokulmuş, yarısı da çare bulamıyor.
Durum bu iken…

***

Durum bu iken, çare bulması gerekenlerin başında gelen CHP iç çatışmalarıyla uğraşıyor.

Nedir bu iç çatışma?

Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve merkez yönetim ekibi, bu yapıyla devam etmeyi uygun buluyor.Partinin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ise ilkeleri de, örgütü de, uygulamaları da değiştirmek gerektiğini ileri sürerek kurultay toplanmasını istiyor.

Bu konuda Emre Kongar ustanın yazdıkları dikkatle okunmalıdır. Hele de “Lider ne yapmalıydı” sorusuna yanıtın köşe yazarına değil lidere düştüğünü, aradaki farkın da bu olduğunu belirtmesi çok anlamlıdır.

Partili değilim ama seçmen olarak söz hakkım var.Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce birlikte çalışmalarının yolunu ve yöntemini bulmalıdırlar.Bu aşamada, yerel seçimler arifesinde her ikisinin de yeri, deneyimi, enerjisi parti için önemlidir, değerlidir.

Kemal Bey, genel yönetimi, Meclis çalışmalarını yönetmelidir.
Muharrem İnce de örgütlenmeyi ve eğitimi üstlenmelidir.
Gerekirse ‘eşbaşkanlık sistemi’ de uygulanabilir.
Ancak bu aşamada kim dışarda kalırsa çok büyük bir kayıp olacaktır.

Kemal Bey de, Muharrem Bey de değişik özellikleriyle birbirini tamamlayan enerjileriyle başarının kilidini açabilirler.

“Ya ben ya o” yerine “Hem biz hem biz” formülü uygulanmalıdır.
Yerel yönetimlerin seçimi olağanüstü önemlidir.
Bu seçimin kazanılması geleceğin kazanılmasıdır.
Bu seçimin kazanılması illüzyonun bozulmasıdır.
Bu seçimin kazanılması ülkenin kazanılmasıdır.
Bu aşamada hiç kimsenin kişisel hedefi olamaz.
Hedef hep birlikte ülkenin kazanılmasıdır.

Dikkat!.

Arzu A. Cülcüloğlu | 16 Ağustos 2018

Posted in Politika ve Gundem | Leave a comment

HEPİMİZ AYNI GEMİDEYMİŞİZ!?…

HEPİMİZ AYNI GEMİDEYMİŞİZ!?…

Evet, hepimiz aynı gemideyiz,

ama;
sen püfür püfür esen güvertede
ben makine dairesinde mukim;

bana düşen bir öğün navale
sana özel aşçılardan özel mamalar;

Ben yerim kuzinada,
sen ise kaptan köşkünde.

………..

Evet, hepimiz aynı gemideyiz..

Ama:
Senin uçak güvertede alesta;
bana düşen
cankurtaran sandalı;
eğer boş yer kalırsa;

bir de
cankurtaran simiti;
eğer bana kalan olursa.
…………
Ola ki hasbelkader kurtulursak batmaktan boğulmaktan

ve de
Köpek balıklarına canlı yem olmaktan;
ben gideceğim
varoştaki 40 metrekarelik fakirhaneye,

sen
1200 odalı görkemli saray Beştepe’ye.
………..
Ve,
ve hepsinden öte
olsak da aynı gemide

değiliz seninle aynı zihniyette:

Sen “beni ben yapan değerler”e düşman:
Ben “beni ben yapan değerler”e saldıranlara!..
………
Evet, hepimiz aynı gemideyiz,

Velakin!…

Aydoğan 16.8.18

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, MİZAH | Leave a comment

OSMANLI ARŞİVİ TARİH OLDU – KURUM HAFIZASINI YİTİRDİ***Devlet arşivlerinde neler oluyor?

Zekeriya Kurşun
16 Ağu 2018, Perşembe

Devlet arşivlerinde neler oluyor?

Yeni Hükümet Sistemi’ni tanıtırken o zaman Başbakan olan şimdiki Meclis Başkanımız esprili bir dil ile “dükkanı kapatıyoruz” demişti. Yeni Hükümet Sistemi’nde Başbakanlığın ilgası, halk diliyle ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Nihayet beklendiği gibi yeni sisteme geçildi ve Başbakanlık da kapılarını kapattı. Tabii olarak Başbakanlık ve ona bağlı kurumlar da bundan nasibini aldı. Kimi kaldırıldı, kimi diğer bakanlıklara kimi de ad değişikliğiyle doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı. Bu yapılanmadan kimi memnun oldu, kimi de statü kaybına uğradığı için üzüldü. Bu zorunlu dönüşümden, Başbakanlığa bağlı çalışan bürokrat, uzman ve memurlar da etkilendi. Henüz tamamlanmamış olsa da bir çoğunun kurum adı, bürosu ve tabi ki kurum kimliği de değişti.

Bildiğiniz bu hususları niye mi anlatıyorum?

OSMANLI ARŞİVİ TARİH OLDU

Hafta sonundan beri önce kulislerde sonra sosyal medyada ve kimi haber sitelerine düşen bir haber yüzünden. Elbette söz konusu mecralarda binlerce haber dolaşır her gün ve çoğu ile ilgilenmem. Ama haber, otuz üç yıldır sürekli gidip araştırmalarımı yaptığım kurum olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi (şimdi Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı) olunca iş değişiyor tabii.

Önce haberi anlamakta zorluk çektim ama görüştüğüm arşivciler, tarihçiler ve kimi kurum yöneticileri anlatıca anlar gibi oldum. Gerçi anlatanların hiçbiri de doğru-dürüst anlamamıştı ya meseleyi.

Ben bir daha anlatayım: Yeni sisteme göre Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı kurulunca, Başbakanlık Osmanlı Arşivi ilga edildi. Bu kurumda çalışan uzmanlar da diğer Başbakanlık çalışanları gibi personel havuzuna düşmüşler. Son bir aydır sonuçlarının ne olacağını merakla bekliyorlarmış. Doğrusu ortaya çıkan sonucu da tahmin eden olmamış. Zira beş yüz küsur çalışanın; daha doğrusu nadir yetişen uzmanların yarısı (ki sayı kesin değil), kendilerini ilgilendirmeyen başka kurumlara tayin edilmiş. Üstelik tercihleri de sorulmadan. Haklı olarak, “bu ilk mi, ne bu heyecan? Binlerce tarihçi, arşivci vs. iş ararken, bunlar işlerini koruyabildiler ise neden şükretmiyorlar”, diyebilirsiniz. Ben de söyledim, ama işin aslı öyle değil.

Arşivler “milletlerin hafızası” olarak tanımlanır. Dünyada tarihi devlet arşivlerine sahip olan ülkeler bununla övünür ve esasında dünya mirasına verdikleri katkı da arşivleri ile ölçülür. Nitekim Türkiye’nin tartışmasız en büyük zenginliği de arşivleridir. Saygın tarihçilerin kanaatine göre; milyonlarca belgeyi içinde barındıran (eski) Başbakanlık Osmanlı Arşivi tamamıyla çözümlenmeden dünya tarihi asla yazılamayacaktır.

ARŞİVİN SERÜVENİ

Bu arşivler bugüne kolay gelmedi. Pek çok badire atlattı ama bunun yanında büyük gelişmelere de sahne oldu. Osmanlı Arşivleri atıl bir durumda iken merhum Turgut Özal ve Hasan Celal Güzel’in inisiyatifleri ile yeniden canlandı. Genel müdürlük ve yardımcılık yapan Atilla Çetin, İsmet Binark, İsmet Miroğlu, Yusuf Halaçoğlu, Yusuf Sarınay, Necati Gültepe, Mustafa Budak ve şimdi Devlet Arşivleri Başkanı Uğur Ünal’in gayretleriyle de önemli bir seviyeye taşındı. Belgelerin bir bölümü tasnif edildi, manuel ve dijital kataloglar yapıldı, araştırma hizmetleri alanında yüzümüzü ağartan sonuçlar alındı. Hizmetler arttıkça, hem Türkiye’de hem de dünyada bu arşivlere dayalı yüzlerce kitap, binlerce makale yazıldı. 1986’dan önce pek çok yabancı ve yerli araştırmacı çalışmalarının önsözlerinde, Türk arşivlerinde çektikleri çilelerden bahsederken, bu dönüşümden sonra Osmanlı Arşivlerinin hizmet şekli, dünya arşivlerine örnek gösterilmeye başlandı.

Bunlar nasıl mı oldu? Arşivlerin önemi kavranarak alınan inisiyatif ve arşivci yetiştirmek üzere istihdam edilen kaliteli elemanlar sayesinde oldu. Kısacası bu başarı, şimdi başka kurumlara tayin edilen arşiv uzmanları eliyle sağlandı. Özel bir alan olduğu için de bu başarı hikâyesi hiç dile getirilmedi. Ancak arşivden istifade eden yerli ve yabancı araştırmacıların dillerine pelesenk oldu, kitaplarına girdi.

KURUM HAFIZASINI YİTİRDİ

İnsan, “Böyle bir yapıya nazar mı değdi” diye sormadan edemiyor. Elbette bu akıl almaz tasarrufta bulunanlar, bir şeyler düşünmüşler ve bir açıklamaları vardır. Ama unutmayalım ki, arşiv milletin hafızası ise arşivin hafızası da uzun zamanda yetişen bu tecrübeli uzmanlarıdır. Maazallah, “hafıza” da hafızasını kaybederse, varın gerisini siz düşünün.

Heyecanını yitirmiş, hizmet kalitesi düşmüş kurumu yenilemek; gençlere istihdam alanı açmak; Devlet Arşivleri’nin yeni hükümet sistemine adapte edilmesinde, -belki iyi niyetle bütün arşivleri bir araya toplamak için- daha güçlü merkezi bir idare kurmak hedeflenmiş olabilir. Ancak bunlar için çeyrek asırda yetişebilen uzmanların göz ardı edilmesi, bir çırpıda onlardan vazgeçilmesi nasıl izah edilebilir?

Uzatmadan bir örnek vereyim. Osmanlı arşivlerinde pek çok dilde belge vardır. Ama ağırlıklı olarak hâlâ okunmayı ve tanınmayı bekleyen milyonlarca belge Osmanlıca’dır. Osmanlıca ise çeşitli yazı usulleri ile kaleme alınır. Meselâ saraydan çıkan yazılar divanî, maliye kayıtları siyakat, meşihat yazıları ta’lik, bürokrasinin evrakı da rik’a ile yazılır. Makul zekâda bir kişi, matbu Osmanlıca’yı üç ayda, rık’a yazı çeşidini iki-üç yılda, divanî yazıyı çalışmasına bağlı olarak 4-5 yılda, siyakati ise ömrü boyunca sürekli öğrenir. Yaklaşık on yıl süren bu öğrenme süreci mutlaka bir usta nezaretinde olur.

Meseleyi siz anladınız. Kimse Hüdâ-yi nâbit uzman olmuyor. Çeyrek asırdan fazla yatırım yaparak bilgi ve tecrübe kazandırdığımız bu ustaları iş göremez hale getirirken; yenilerini nasıl yetiştireceğimizi soruyorsunuz.

Dünya literatürüne giren “Osmanlı Arşivleri” isminin tarih olması bir yana, bu soruyu ben de soruyorum.

Umarım cevap veren biri olur.

https://www.yenisafak.com/yazarlar/zekeriyakursun/devlet-arsivlerinde-neler-oluyor-2046887

Posted in FAŞİZM, Tarih | Leave a comment

Muhabbet sokağı numara doksan!

Servet AVCI
avciservet@hotmail.com
17 Ağustos 2018

Muhabbet sokağı numara doksan!

İyi değilim bu aralar…

Mazgallara kola dökerek yaptığım büyük eylemden sonra memleketimde törenlerle kola fabrikası açıldığını görünce psikolojim bozulmuştu…

Bi ara toplamıştım kendimi… Dâvâm için gerekirse güneşte amele gibi yanacak ama o Yahudi malı güneş kremini orama burama sürmeyecektim… Deterjan yerine Arap sabunu kullanacaktım… Hazır çorbayı ağzıma sürmeyerek Siyonizm’i ayaklarımın altına alacaktım…

Ardından petrol ticaretini öğrenince yıkıldım resmen… Mücadeleyi bıraktım mı? Bırakmadım tabii ama kalbimde bir ufak kırıklık oluşmadı dersem yalan olur…

Amerikalılar konusu kafamı çok karıştırıyor… Öyle bir hava esiyor ki, medyanın gazına gelip, tam balta-nacak eşliğinde Pasifik’ten çıkarma yapacağımızı zannederken, bir anda ‘hiç olmadığımız kadar yakın’ olduğumuzu okuyorum, şaşırıyorum…

‘Türk Lirası korkusuna kapılmış ABD’ haberlerini inceledikçe rahatlıyor, onların nasıl diz çöktüğünü gördükçe gururlanıyorum… Trumph’ı, harfler benziyor diye ‘turp’ yapıp dişleyerek ağır mesajlar veren vatandaşımıza şahit oldukça göğsüm kabarıyor…

Tam havaya giriyorum, sonra birden bire ABD’den ithal pirincin vergisini yükseltirken Pirinçlik’in ve de İncirlik’in neden kapatılmadığını dert ediyorum… Ardından protesto için kendimi vergisi yüzde 140’a çıkarılmış olan ABD menşeli alkollü içkiler yerine ucuz yerli ispirtoya veriyorum…

‘Stratejik ortak’, ‘hiç olmadığımız kadar yakın dost’, ‘PKK’yı silahlandıran düşman’, ‘İsrail’in koruyucusu emperyalist’ gibi git geller yaşıyorum ispirtoyu çektikçe… Hayal kırıklığımı ve ümidim, kızgınlığım ve aşkım birbirine geçtikçe “Bir daha denesem mi? Elimde çiçekle kapıyı tıklasam mı?” diyorum ama aklıma o dizeler geliyor, tedirgin oluyorum:

“Yanlış mı aklımda kalmış acaba / Muhabbet sokağı numara doksan / Boşa mı gidecek bu kadar çaba / İçim ürperiyor ya evde yoksan…”

Resmi Gazete’de son olarak yayımlanan karardaki ABD’den ithal manikür ve pedikür malzemelerine yüzde 60 vergi konulması muazzam bir şey… Halkımızın, Amerikan malı manikür ve pedikür malzemesi kullanmayarak ABD ekonomisine ağır darbe vuracağından hiç şüphem yok…

Bundan sonrasını artık onlar düşünsün düşünmesine de 11 milyar Dolarlık Boeing siparişimizi neden iptal etmediğimizi kafam bir türlü almıyor… İşte o zaman da yine vergisini yüzde 60’a çıkardığımız ABD malı ‘yaprak tütün ve tütün döküntüleri’ yerine mısır püskülü sarıp, derin derin ciğerlerime çekiyorum…

Neyse ki Almanya biraz hizaya geldi… Topraklarında bizi konuşturmayıp, PKK’ya yer verince çok kızmıştık… Galiba hatasını anladı…

O yüzden boykotu kaldırıyorum… Ve daha önceki yaptırımlarımı iptal ediyorum… Söz: Dr. Oetker’in doktorluk lisansını iptal etmeyeceğim, emeklilik hakları kendisine tekrar verilecek… Seçim akşamları turlar Mercedes’lerle, Ford’larla, BMW’lerle, Audi’lerle, Wolksvagen’lerle, Skoda’larla atılacak… Braun’a kapılarımız sonuna kadar açılacak, oraya buraya Nivea sürülebilecek…

Adidas giyen yağlı kurşunlara gelmeyecek, Bayer marka ilaçlardan şifa aranacak… Siemens kullanan asla çarpılmayacak… Deutsche Bank “Açlıktan ölüyoruz” diye kapımıza düşerse ‘dost ve kardeş banka’ muamelesi görecek… Dünya kupalarında Almanya tutulmaya devam edecek ve hepsinden önemlisi bundan sonra hangi savaşta olursak olalım Almanya yenildi diye biz de yine kendimizi yenilmiş sayacağız!..

Bu arada Hollanda’yla da arayı düzeltmek lâzım… Onlara kızgınlıkla sokaklarda kameralar karşısında az portakal hacamat etmedik hani… Bizim her şarta uyum sağlama üstadı kıvrak gazetecilerimiz ve de aydınlarımız için Amsterdam hukukuna göre evlenme izni verirseler neden olmasın…

Yazımın başında her ne kadar “İyi değilim bu aralar” dediysem de hepten ümitsiz değilim… Parası döviz cinsinden zaten ödenmiş Iphone’a mermi yağdıran, balyozla girişen, tamamen yerli ve millî hakiki Çengelköy hıyarlarını gördükçe gelecekten ümitleniyor insan… Ayrıca Samsung’u Osmanlı sikkeleriyle ithal ettiğimiz için bir nebze de olsa rahatlıyorum…

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/muhabbet-sokagi-numara-doksan-48519yy.htm

Posted in DIŞ POLİTİKA, Politika ve Gundem | Leave a comment