Sosyal Antropolog ve Etnograf / Soykırımlar ve terörizm araştırmacısı sayın Sefa Yürükel’den :Kardeş  Azerbaycan Devletine bir Çağrı var

Başta, Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev, Milli Meclis Başkanı Sayın Sahiba Gafarova, Azerbaycan Cumhuriyeti Başsavcısı Sayın Zakir Qaralov’ya  kardeşçe çağrımdır: Ermenistan ve lider kadrolardaki sorumluların, şimdi ve daha önceden de uluslararası sözleşmelere göre Azerbaycan devleti ve milletine karşı işledikleri suçlar konusunda hukuki mücadeleyi ihmal etmeden başlatın ve Zaferi hukuki boyutuylada taçlandırın.

Azerbaycan, Ermenistanın:siyasi lider ve  askeri kadrosunun şimdi ve bundan önceki uluslararası sözleşmelere karşı örneğin: “barışa karşı savaş suçu, insanlık suçu, soykırım suçu ve savaş suçları” ( bu suçlarda zaman aşımı yoktur) ve terörizmle işbirliği ve teröre destek ( PKK vs)  konusunda işlediği suçların delillendirilmiş olarak dosyalarını şimdiden hazırlamalı ve gerekirse süreç boyunca da yeni ek dosyalar hazırlamalıdır. Azerbaycan bu konuda haklıdır . Bu mücadele alanı kesinlikle boş bırakılmamalıdır. Ermenistan ve lider kadrosu insanlık önünde ve uluslararası mahkemelerde hesap verdirilmeli ve hukuken mahkum ettirilmelidir.
Azerbaycan, bu yukarda değindiğim uluslararası suçları işleyenleri uluslararası standartlarda oluşturulacakları olan kendi ulusal mahkemesin de  yargılanmaları için hazırlıklar yapmalı veya uluslararası yetkili mahkemelere de bu suçluların yargılanması için müracat hazırlıklarını şimdiden tamamlamalı vede müracatları zamanında ihmal etmeden yapmalıdır.
Bilindiği gibi, başarı için mecburi alanda  fiili savaş ve mücadele, sadece siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik olarak yapılmaz, aynı zamanda hukuki olarakta yapılır. Ve bu husus Azerbaycan tarafından çok iyi değerlendirilmelidir.
Azerbaycan’ın elinde bu konuda yeterli delil vardır. Çünkü önümüzdeki süreçte ve şimdiden gördüğümüz gibi sahte bilgilerle dosyalar hazırlayacak olan karşı taraf (Ermenistan) tarafındanda, Azerbaycan’a karşı bu gibi konular uluslararası kamuoyunu manüplasyon amacıyla kullanılacaktır. Buna karşı şimdiden Azerbaycan hazırlıklı olmalı ve pro aktif davranmalıdır.
Azerbaycan bu çok önemli hukuki konuyu ihmal etmemeli ve acilen gerekli adımları atmalı ve hukuki yöndende uluslararası kurumlar ve kamuoyu açısından, Ermenistan’ı ve sorumlu suçluları mahkum ettirmeyi bir hukuki, uluslararası ve milli bir  görev olarak görüp, kesinlikle  bu konuda adım atmalıdır .
Hukuki yönden Azerbaycan’ın atacağı adımlar, sivil toplum diplomasisi yürütmesi gereken Azerbaycan dışındaki STK’lar ve değişik kurumlar, akademisyenler, medya kuruluşları tarafından iyi ve sürekliliği olan bir biçimde takip  edilip desteklenmeli ve bu etkinlikler vasıtasıylan profesyonelce dünya kamuoyununda bu konuda etkilenmesi  gerekmektedir.
Özellikle Batılı ülkelerin halkları, siyasetçileri, kültür insanları ve medyası bu konuda yetkin ve etkili olabilecek kadrolar yaratılarak etkilenmelidir.
Ve mümkünse Azerbaycan’ın haklı davası için tek tek ülkeler ve uluslararası kamu kuruluşlarında yer alan kanaat oluşturacak kişi ve kurumların desteği alınması için azami çaba gösterilmeli  veya bunların mümkün olduğu kadar en azından tarafsız davranmalarının sağlanması lazımdır.
Bunları yapmak mümkündür. Yeterki Azerbaycan bu konuda ki kararını versin!
Sosyal Antropolog ve Etnograf
Soykırımlar ve terörizm araştırmacısı 🇹🇷🇦🇿
Norveç
Posted in DIŞ POLİTİKA, ERMENİ SORUNU | Leave a comment

UZAK DENİZLERDEN ÖYKÜLER * DENİZLERİN KANUNU: DENİZCİ YASALARI * XVIII. yüzyılın başlarında Karayiplerde Altın Çağını yaşayan korsanlık, merkantilist deniz ticareti sistemine karşı artık büyük bir tehdit haline gelmişti. Çok kültürlü ve çok uluslu yeni bir sosyal düzen oluşturarak Bahamalardaki New Providence Adasını kendilerine merkez haline getiren korsanlar, 1706 yılında Nassau şehrinde bir Korsan Cumhuriyeti kurdular.

DENİZLERİN KANUNU: DENİZCİ YASALARI
Antik çağlardan beri deniz ticaretinden önemli bir gelir sağlayan tüccarlar, elde ettikleri kârın belli bir oranını vermek şartıyla gemi sahibi kaptanlarla el sıkışarak anlaşıyorlardı. Çoğunlukla tüccarların da katıldıkları bu seferlerin sonunda ödemeyi alan kaptanlar, geminin masraflarını ve kendi paylarını düştükten sonra kalan parayı mürettebat arasında paylaştırırlardı. Bu durum ortaçağa kadar bu şekilde devam etti.
Yelken çağına gelindiğinde gemi inşa tekniklerinde yaşanan gelişmeler artık okyanus ötesi yolculuklar yapabilen daha büyük gemilerin inşa edilmesine neden olmuştu. Yeni keşiflerin yapılması ve yeni gemilerin inşası, yolculuk sürelerinin uzaması ve mürettebat sayısının artması anlamına geliyordu; ancak aylar boyunca süren uzun seferler sırasında denizciler arasında düzeni ve disiplini sağlamak büyük bir sorundu.
O devirlerde boylam bilinmediği için gemiler mevkilerini de belirleyemiyorlardı ve bu durum yolculuk sürelerini daha da uzatıyordu; ayrıca yeni bulunan ticaret yolları da pek çok tehlikeyle doluydu. Aniden çıkan bir fırtınada gemi kayalıklara çarpıp batabilir veya salgın hastalık sonucu mürettebatın büyük bir bölümü ölebilirdi. Kısacası denizin kendine özgü değişmez kuralları vardı ve hatayı asla kabul etmezdi, dolayısıyla denizde seyir güvenliğini sağlamak için de bir takım kurallara ihtiyaç vardı. Yeni ticaret yollarının keşfinin ardından deniz ticaretinde büyük bir artış meydana gelecek; bundan sonra taraflar arasında yapılan anlaşmalar karşılıklı sözleşmelerle imza altına alınmaya başlanacaktı.
17. YÜZYIL LİMANI
Kayıtlı ilk denizci yasaları, gemi sahiplerinin mürettebatla yaptıkları sözleşmelerin hükümlerine dayanıyordu. Bu açıdan bakıldığında denizci yasaları aslında mürettebat ve kaptan arasında yapılan iş akdi gibiydi. Gemilerde disiplinin sağlanması, ücretlerin ödenmesi, erzak dağıtımı, verilecek cezalar ve tazminatlar hep bu kurallara göre belirlenirdi.
Denizci yasaları genel hatlarıyla şu maddelerden oluşuyordu:
• Gemide uyulacak genel disiplin kuralları ve uymayanlara verilecek cezalar,
• Savaş, hastalık ve kıtlık gibi olağanüstü durumlarda uyulacak kurallar,
• Ganimetin mürettebat arasında nasıl bölüştürüleceği, kimin ne kadar pay alacağı,
• Çatışmada sakatlanan denizcilere hangi durumlarda ne kadar tazminat verileceği.
BİR NAVLUN SÖZLEŞMESİ ÖRNEĞİ
Deniz ticaretinin artışı yeni bir tehlikenin daha ortaya çıkmasına neden olmuştu; bu tehlike ticaret gemilerine saldıran korsan gemileriydi. Korsan yasaları, düşmanlara saldırmaya izinli özel ticaret gemilerinin yasalarıyla hemen hemen aynıydı ve birçok madde bunlardan türemişti. Hükümet adına çalışan bu gemilerin bazıları zaman zaman korsanlığa geçtiği için bu normaldi. Aynı dönemlerde sıradan ticaret gemilerinin de ücretleri ve kuralları belirleyen özel yasaları vardı. Custom of the Coast (Kıyı Geleneği), Jamaica Discipline (Jamaika Disiplini), Charter Party veya Chasse-Partie (Navlun Sözleşmesi) gibi isimlerle anılan bu yasalar, çoğunlukla korsanlar arasında Articles of Agreement (Sözleşme Hükümleri) olarak bilinirdi.
Korsan yasalarının bilinen en eski örneği Portekizli korsan Bartolomeu Português tarafından XVII. yy. ortalarında oluşturulmuş, Karayiplerde İspanyol gemilerine ve limanlara saldıran korsanlar arasında kısa sürede popüler olmuştu. Gemilerde disiplinin sağlanması, ganimetin mürettebat arasında adil bir şekilde paylaştırılması, yaralanan mürettebata verilecek tazminatlar gibi konuları hükme bağlayan sözleşme maddeleri, daha sonraki dönemlerde Henry Morgan, Henry Avery, Edward Thatch ve Bartholomew Roberts gibi diğer ünlü korsanlar tarafından da kullanılacaktı.
Korsan yasaları genel hükümleri itibariyle üç aşağı beş yukarı benzer maddelerden oluşuyordu, bu maddeler genel olarak tüm korsanlar tarafından kabul görmekteydi. Genel hükümlere ilaveten her kaptan yasaya kendi özel maddelerini eklemekte de serbestti, bu nedenle korsan yasaları kaptandan kaptana farklılık gösterebiliyordu. Bazen aynı kaptanın farklı seferleri arasında dahi bazı yasa hükümlerinde farklılıklar olabilirdi, bazı kaptanlar bu yasalara müzakere hakkını da (right of parley) koyarlardı.
Korsan Yasası
Sözleşme niteliğindeki bu maddeler mürettebat tarafından denize açılmadan önce imzalanıyordu. Mürettebata katılacak her bir denizci yazılı kuralların altına imzasını attıktan sonra şerefi üzerine bu kurallara uyacağına dair yemin ederdi. Efsaneler korsanların çapraz tabanca, çapraz kılıç, kurukafa veya bir top üzerine ata biner gibi yemin ettiklerini öne sürse de yeminler çoğunlukla Kitab-ı Mukaddes üzerine edilirdi.
Akınlarda ele geçirilen gemilerden alınan esirler de korsanlara katıldıklarında bu kuralları imzalamak zorundaydılar. Bunlar bazen gönüllü olarak bazen de zorla korsanlara katılıyorlardı. Marangoz ve seyrüseferci gibi meslek sahibi denizciler, genellikle fikirleri sorulmadan mürettebata katılmaya zorlanırlardı. Gönüllüler bazen korsanların şahitler önünde kendilerini imzaya zorlamalarını istiyorlardı, böylece yakalandıkları zaman zorla korsan yapıldıklarını iddia edebiliyorlardı. Korsanlar yakalanmadan veya teslim olmadan önce imzaladıkları belgeleri genellikle yakıyorlardı, çünkü kuralları imzalamayan denizcilerin yakalandıklarında mahkeme tarafından aklanma şansları daha yüksekti. Bu nedenle yazılı yasaların birçoğu yok olmuş, bunlardan pek azı günümüze ulaşmıştır.
Charles Johnson’un 1724 tarihli A General History of the Pyrates isimli kitabı, XVIII. yüzyıldaki korsan yasaları hakkında detaylı bilgiler vermektedir. Döneminin ünlü korsanlarının (Barholomew Roberts, John Phillips, Edward Low, George Lowther ve John Gow) yasalarını aktaran kitap, o dönemlerde denizcilerin hayatı hakkında da önemli ipuçları veriyordu.
Bu yasaların genel hükümleri çoğunlukla aşağıdaki gibiydi:
* Korsan olan her tayfa kendi kurallarını kendileri seçerdi ve gemiyi ilgilendiren konularda herkesin eşit oy hakkı vardı. * * Her korsan kaptanın emirlerine uymak zorundaydı ve kurallara uymayanlar cezalandırılırdı.
* Gemilerde genellikle denizciler arasında kavgalara neden olduğu için kumar oynamak yasaktı, aynı nedenle güvertede       kadın bulunması da yasaktı. Bu yasağa uymayan denizcilere ölüm cezası verilirdi.
*Her denizcinin kendisine verilen tabanca, tüfek ve kılıçları her an temiz ve göreve hazır tutması gerekiyordu. Buna özen     göstermeyen ve görevini yerine getirmeyen denizcilerin payından kesilirdi.
*  Arkadaşına firar etmeyi teklif eden veya mürettebattan bir şey saklayanlar, yanlarına bir şişe barut, bir şişe su, küçük       bir tabanca ve tek bir mermi verilerek ıssız bir yerde karaya bırakılırlardı. Savaşta gemiyi ve mevkiini terk etmenin           cezası da çoğunlukla ıssız bir yerde karaya bırakılmaktı.

ISSIZ BİR KIYIYA TERKEDİLMİŞ KORSAN

* Güvertede bir denizcinin diğerine vurması yasaktı, bu yasağa uymayan Musa’nın Yasasına göre biri eksik olmak üzere 40 kırbaç cezasına çarptırılır ve sırtından 39 kere kırbaçlanırdı. O dönemlerde 40 kırbacın bir insanı öldürebildiğine inanılıyordu.
* Denizciler arasındaki anlaşmazlıklar taraflar uzlaşamadığı takdirde karada düelloyla çözülürdü. Serdümen gözetiminde sırt sırta veren rakipler belli bir mesafeye kadar adım atar, verilen komutun ardından dönerek birbirlerine tabancayla tek el ateş ederlerdi. İki taraf da ıskalarsa kılıç dövüşüne geçilir, ilk kanı akıtan galip sayılırdı.
* Ganimet dağıtımı geminin varsa borçları ödendikten sonra herkese yasalar tarafından belirlenen oranlarda yapılırdı. Ganimetten çoğunlukla kaptan 2; ikinci kaptan ve serdümen 1½; lostromo ve vasıflı denizciler ( topçu, marangoz, doktor … vs.) 1¼, diğer denizciler ise 1 oranında pay alırlardı. Ele geçirilen taze gıda ve içkiden ise gemide kıtlık olmadığı sürece herkesin eşit pay alma hakkı vardı.
* Ganimetten kendi payına düşenden fazlasını alarak arkadaşlarını dolandıranlar ıssız bir yerde karaya bırakılırdı. Hırsızlık söz konusuysa suçluların kulakları ve burunları kesilerek ilk yerleşim yerinde indiriliyorlardı. Dolandırıcılık ve hırsızlık suçlarında ceza verilmesi için çalınan malın değerinin gümüş bir İspanyol dolarından fazla olması gerekiyordu. Yaklaşık 930 ayar gümüşten kesilen 38 mm çapında ve 27,47 gram ağırlığındaki İspanyol dolarları, 8 reale karşılık geldiği için denizciler arasında sekizlik (piece-of-eight) veya peso (peso de ocho reales) olarak bilinirdi.
* Çatışmada bir uzvunu kaybeden veya görev sırasında sakatlanan denizciler 800 pesoya kadar (2016’nın parasıyla yaklaşık 40.000$) tazminat alırlardı ve bu para o dönemde sıradan bir denizcinin 8 yılda kazanabileceğinden çok daha fazlaydı. Daha küçük yaralanmalarda ödenen tazminat miktarı, sakatlanma derecesine göre tespit edilirdi. 1000 pound kazanmadan hiç kimse mürettebattan ayrılamazdı, bu da yaklaşık 110 kg gümüş veya 8 kg altın anlamına geliyordu. XVII. yüzyılda 1 pound İspanyol parasıyla ortalama 4 – 4,5 peso ediyordu ve buna göre 1 peso yaklaşık 4,5 – 5 şilindi. (1 pound = 20 şilin)
İSPANYOL HAZİNESİ - 1715 1715 yılında batan İspanyol hazine filosundan çıkarılan peso ve escudolar. 3,4 gramlık altın bir escudo 16 real değerinde 2 gümüş pesoya eşitti.
Genel olarak tüm korsanlarca kabul edilen bu kuralların yanısıra birtakım özel kurallar da vardı. Örneğin Kaptan John Phillips’in kurallarında mürettebatından iffetli bir kadına tecavüz etmeye kalkışanın cezası ölümdü. Ayrıca yangın riski olduğundan mürettebatın çatışma dışında silahlarını ateşlemeleri, fener dışında mum taşımaları yada ambar yakınında tütün içmeleri de yasaktı. Barholomew Roberts’da benzer şekilde akşam saat 8’den sonra kapalı güvertelerde mum ve fener yakılmasını yasaklamıştı. Bu davranışlarda bulunanlar yine yasalara göre 39 defa kırbaçlanırdı.
O dönemlerdeki geleneksel Avrupa toplumlarının aksine, Karayiplerdeki korsanlar arasında kuvvetler ayrılığına dayanan sınırlı bir demokrasi mevcuttu. XVII. yüzyılda korsan gemilerinin çoğu, dönemine göre oldukça adil yasalarla yönetiliyordu ve kaptanların yetkileri yasalar çerçevesinde sınırlandırılmıştı. Adalet dağılımı tüm korsanlar tarafından benimsenen temel ilkeydi, korsanlar bu fikirlerini ele geçirdikleri gemilerin mürettebatına da aşılıyorlardı. Esir edilen denizcilere öncelikle kaptanları tarafından herhangi bir haksızlığa veya şiddete maruz kalıp kalmadıkları sorulurdu. Mürettebatına eziyet eden kaptanlar çoğunlukla cezalandırılır, hatta öldürülürdü; buna karşın mürettebatı tarafından sevilen ve saygı duyulan kaptanlar ise genellikle serbest bırakılıyordu. Korsanlar mürettebatları tarafından ıssız bir yerde ölüme terk edilmiş bir denizci bulduklarında onu kendi yasalarına göre yeniden yargılarlardı.
XVIII. yüzyılın başlarında Karayiplerde Altın Çağını yaşayan korsanlık, merkantilist deniz ticareti sistemine karşı artık büyük bir tehdit haline gelmişti. Çok kültürlü ve çok uluslu yeni bir sosyal düzen oluşturarak Bahamalardaki New Providence Adasını kendilerine merkez haline getiren korsanlar, 1706 yılında Nassau şehrinde bir Korsan Cumhuriyeti kurdular. Seçilmiş kaptanların oluşturduğu bir korsan hükümeti tarafından korsan yasalarıyla yönetilen bu devlet, Britanya Kraliyet Donanması tarafından 1718 yılında güç bela ortadan kaldırılabilmişti. Takip eden yıllarda Karayiplerde büyük bir korsan avı başlayacak ve 1730’lara gelindiğinde Karayiplerde korsanlığın Altın Çağı tamamen kapanacaktı.
KORSANLAR
Günümüzde modern denizcilik yasaları elbette eski denizcilerin yasalarından oldukça farklı, neyse ki artık kırbaçlanma ve ıssız yerde karaya bırakma gibi cezalar yok. Peki, halihazırdaki uluslararası denizcilik kanunlarının kökeninin XVII. yüzyıla uzandığını biliyor muydunuz? 1609 yılında Felemenk hukuk adamı ve düşünür Hugo Grotius’un öne sürdüğü Mare Liberum (Özgür Deniz) konsepti, günümüzdeki uluslararası karasuları kavramının ana fikri olarak kabul edilmektedir. Yine Felemenk bir hukukçu olan ve XVIII. yüzyılda yaşayan Cornellius van Brynkershoek ise, Grotius’un fikrini geliştirerek ulusal karasularının bir top atışı mesafesi olarak tanımladığı 3 deniz miliyle (5.6 km) sınırlandırmış; bunun dışında kalan denizlerin tüm uluslara açık olmasını önermiştir. O dönemlerde bir çok denizci ulus tarafından benimsenen ve yakın zamana kadar uygulanan bu kural, bazı ulusların 3 deniz milinin ötesindeki karasularında hak iddia etme talepleri üzerine tartışmalara neden olmuş; 1982 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile ulusal karasuları tanımı yeniden düzenlenerek 12 mile çıkarılmıştır.
 Sabri Çağrı Sezgin scsezgin@gmail.com
Yararlanılan Kaynaklar:

Johnson, Charles; A General History of the Pyrates, Londra 1724
Little, Benerson; The Sea Rover’s Practice: Pirate Tactics and Techniques, 1630-1730; Potomac Books, Inc., Washington 2005; ISBN:1574889117
http://www.taussmarine.com/seyirdefteri/index.php/denizlerin-kanunu-denizci-yasalari/
Posted in DENİZ VE DENİZCİLİK, GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN * Almanya’da Türk olmak * Almanya’da Türkler ve Gâvurlar Deyip Birbirimizi Ötekileştirmek Niye?

Almanya’da Türkler ve Gâvurlar Deyip Birbirimizi Ötekileştirmek Niye?
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr
Son günlerde Akdeniz’de yaşadığımız sorunlar ekseninde konuşmalar yapılırken bir yurttaş “ gâvurlar” ifadesini kullandı. Yanımızdaki çok genç biri “gâvur ne?” diye sordu. Sözlük karşılığı “Müslüman olmayan (dinsiz kimse ) kişiler özellikle Avrupalı, batılıları” belirtmek için kullanılan bir sıfattır. Son yıllarda çok kullanılmayan ifadeyi gence uygun dille anlattıktan sonra aklıma yıllar öncesi 09/01/2005 tarihinde İstanbul’dan Köln’e uçan THY-Afyon uçağında yaşadığım bir olay geldi. Yolcular uçağa alınıyor ve yerlerine oturuyorlar.
Ben de ilk sıraya girenlerden biri olarak içeriye geçtim yerime oturdum ve çantamda çıkardığım kitabımı okumaya hazırlanıyordum ki, iki kadın ve bir ince boylu kaytan bıyıklı bey koltuk numaralarının olduğu önümdeki sıraya yaklaştılar. Önümdeki sırada her halinden Alman olduğu beli olan sarı saçlı ve açık benizli beye yönelen kadılardan biri, elindeki biniş kartındaki sıra numarasını göstererek şu numaraya geçer misin? “kardeş biz birlikteyiz de”. Hiç günaydın, kendi tanıtmak, rica etsem acaba yer değişikliği yapabilir miyiz? gibi beklenen hiç bir normal iletişim kurmadan doğrudan vatandaştan yerini değiştirmelerini istediler.
Alman olduğunu anladığımız kişi biniş sıra numarasına baktı ve kafasını sallayarak olmaz der gibi yaptı. İnce boylu 50 yaş civarındaki hemşerim, “gâvur. Boş ver. İnsanlık yok ki“ dedi.  Anladım ki hemşerilerimin THY yer hizmetleri çalışanları tarafından her üçüne de aynı sırada yer verilmemiş, Almanın yanındaki iki sırayı kadınlara vermişler, kaytan bıyıklı erkeğe de başka yer vermişler. Bizimkilerde üçü bir arada oturmak istiyorlar. Onun içinde tanımadıkları kişiye sıra numaralarını uzatarak sizin yerinizi değiştirir miyiz demeye getiriyorlar.
Kitabıma başlamadan, ilgi duyduğum sosyolojinin insan ilişkileri ve iletişim sorunu olan ülkemden insan manzaraları olgusu ile karşı karşıyaydım. Buyur gelen biriniz benim yerime oturun ne olacak biriniz bir arka sıraya oturun dedim. Olmasa bende yer değiştirim dedim. Neyse böylece kişilerle konuşma şansı yakaladım. Nereden nereye yolculuk, kimsiniz, nerelisiniz? diye bizim klasik sorgulama başladı aramızda. Anladım ki uzum zamandır Almanya’da çalışıyorlar. Bir tarafı Sivas bir tarafı Kayserili geniş bir aile üyeleriymiş. Kaç yıldır Almanya’dasınız? Almanya’dan ne öğrendiniz, dil öğrendiniz mi? Türkiye ile kıyaslama yaparsan ne iyi ne kötü gibisinden onlarca soru sordum. Tepkiler hep bildikti.
Vatandaşlarımız Almanya’ya 1970’li yıllardan giden işçi ailesindeler. Ancak Almanca öğrenme gereksinimi çok olmamış. Kaytan bıyıklı amca çat pat dil öğrenmiş, kadınlar çok sonra Almanya’ya aile ile bütünleşmeye gitmişler ancak çalışmadıkları için Alman toplumuna zorunlu alışveriş dışında çok karışmamışlar. Üç saatlik yolculuk boyunca yanımdaki kaytan bıyıklı ve hanım teyzeyle yaptığım sohbet beni çok etkilemişti. Herhangi bir niyet yoklamasına girmedim vatandaşlarımızın naif dünyası ve yaşadıkları dünyanın en ileri sanayi ülkesinde yaşamanın derin sosyal paradoksal yapılarını düşünmeye başladım.
Her Toplumun Kendine Özgü Kültürel Farklılıkları Var
Söz konusu yolculuğumun nedeni olan Köln Üniversitesi Botanik bölümündeki toplantımızı tamamlandıktan sonra, Alman hocanın misafiri oldum. Daha öncede ben de ev sahibi olarak Adana’da düzenlediğim toplantıya katılan Alman hocayı evimizde misafir etmiştim. Daha önce İngiltere doktora yaptığım için Avrupa’daki aile içi kuralları az buçuk biliyorum. Toplantı sonrası Köln şehir merkezine yakın kalan yakınlarımın yanına geçtim. Orada da bir gece kaldım ve gördüğüm Almanya’da Türkiye’yi yaşayan bir yapının oluştuğunu gördüm. İkram edilen yemekler, sofra düzeni, ev içindeki sosyal yapının geleneksel köyümüzdeki kültürün orada olduğunu gördüm. Hem iyi hem kötüydü. Almanya’da kültürlerine sahip çıkmam iyi, ancak içinde bulundukları kültüre kaygısız veya yabancı kalmak ise çelişkiler içerdiği görülüyordu. Gençlerin okula gittiği ve dil bildiğini ve sosyal yaşama uyum sağladığını fark ettim. Ancak yaşlılarla gençler arasında birçok alanda derin çelişkinin yaşandığı görülmekteydi. Sık sık olaylara bakış açılarında farklılaşıyorlardı.
Almanya’da evlerin de, işyerlerin de yüksek sesle müzik sesi dinleten, sokakta ve trafikte kurallarına uymayan, evinin 11. Katındaki küvetinde hayvan kesen vatandaşlarımızdan çok rahatsız olan Almanların olduğunu duyuyordum. Özellikle ırkçı eğilimlilerin bugünlerde sayıları artan grupların yabancılara karşı düşmanca yaklaştıklarını da biliyoruz. Bazıları gerçekten çok gaddar olup toptan Alman olmayanların evlerini yaktıkları da olmaktadır. Neyse ki yine de yasalar ve aklı-selim insanlar yabancıların Alman ekonomisi ve toplumu için önemini anlamaktadırlar.
Yıllar sonra tekrar aralıklarla en sonda 2017 yıllında Almanya’ya gittiğimde hemşerilerimizin çocuklarının çoğunlukla ciddi bir kültür şoku yaşadıklarını gördüm. Vatandaşlarımızdan yakınlarımızdan işini gücünü kuran, varsıl konuma gelen çok sayıda insanın varlığı gurur verici. Ülkemiz için olduğu kadar Alman toplumu içinde iş ve aş kapısı araladıklarını gördüm.
Yakınlarımızın çocukları kendilerini geliştirmişler ancak kapalı yaşayan çekirdek ailelerin bazılarının ne tam kendi kültürünü ve dillerini biliyor ne de tam Almanca biliyorlardı. Almanya toplumun sosyal yapısını (alış-veriş dışında) tam yaşayamamakta. Geleneksel aile kültürünü de tam yaşayamamakta olduklarını üzülerek gördüm.
Türkiye ve Almanya İlişkileri Hep İyi Olmuştur
Yakın zaman kadar Almanlar ile gerek Osmanlı ve gerekse Cumhuriyet döneminde ilişkiler hep iyi olmuştur. Türkiye’nin müttefiki olması yanında, ekonomik gelişmemize ve yer yer kültürel gelişimi üzerinden de önemli etkisi olmuştur. Osmanlının son döneminde batıdaki gelişmeleri öğrenmek ve yenilikleri geride kalmamak için çok sayıda öğrenci, asker Almanya’ya giderler. Türkiye üniversitelerini bugünkü temel çatısını Almanya’dan gelen bilim insanları inşa ettiler. İkinci dünya savaşında sonra Almanya’nın yeniden inşası için yüzbinlerce insanımız işçi olarak Almanya çağırıldı ve Alman ekonomisine katkımız oldu.
Bugün 4 milyona yaklaşan ciddi bir Türkiyeli insan Almanya’da çalışıyor. Kimi iş güç sahibi. Vatandaşlarımızın ülkemiz ekonomisine katkısı küçümsenemez. Diğer taraftan çoğu insanımız Alman disiplini dedikleri kurallı yaşamayı öğrendi. Kimisi, kaliteli malın Almanlar tarafından yapıldığını ve Alman arabasından başkasına binmem deyip durur. Almanlarda ülkemizin tarihi ve turistik yerlerini, yiyeceklerini içecekleri ve misafirperverliğini çok severler.
Türkiyeli Öğrenciler Almanya’da Daha Başarılıydılar
1988 yılından il defa Almanya’ya Stuttgart’a yüksek lisans öğrencisi iken 3 aylığına gitmiştim. O dönemde ülkenin gelişmişliği, alt yapı, işeyen sistemden ve üniversitenin araştırma olanaklarından, rektörün-dekanın bisiklet ile işe geldiklerinden çok etkilenmiştim. Tam bir kurallar ülkesiydi. Kentteki canlılıktan çok birey özgürlükler ekseninde insanlar çok rahatı. Üniversitenin araştırma, kütüphaneden yararlanma olanakları ilgimizi çekmişti. Sistematik iş disiplini bölümde çalışmaya başladığım zaman görmüştük. Öğrenci merkezi, tek kişilik odaları olan öğrenci yurtları, öğrencileri kız erkek ayrımı yapmadan aynı yurtlarda kaldıkları anlayışı bize o zaman farklı gelmişti. Kimse kimsenin sınırlarına karışmıyor ve sorumluluklarını iyi biliyorlardı.
O dönemde yabancı öğrenciler ile Alman öğrencilerinde bu kültürel farklılıkları yaşadıklarını gözlemlemiştim. Üniversitemizden ve ülkemizden orada öğrencilik yapan arkadaşlarımızın, Arap ve Asyalı öğrencilere göre daha rahat ve başarılı olduklarını gözlemiştim.
Almanya’da kaldığım 3 aylık o kısa ancak yaşam yol haritamı belirleyen o süreç bilim insanı olmada ve sorumluluk sahibi olmada çok belirleyici olduğunu bugün daha rahatlıkla söyleyebiliyorum. Almanya dönüşü bölüm başkanımıza keşke herkes mutlak gidip oradaki üniversite atmosferini görse iyi olur demiştim.
İnsanı Tanıdığımız Zaman Bir Birimizi Ötekileştiremeyiz
Kısadan hisseler, Almanya’ya giden yurttaşlarımızın bulunduğun ortamın kültürel yapısını bilmeleri birkaç yönden önemli. Her şeyden önce bir başka ülkeyi kendi yaşam alnın olarak belirlediysek içinde bulunduğumuz kültürü ve dili öğrenmemiz gerekir.  En azından teknolojinin en çok yaşama uygulandığı ülkenin yemeden içmeye, gazetesi, sineması, tiyatrosunu, mimarisini müzesini bilmek gerekir. Dili öğrenmek. Bütün bulanlar kişiyi geliştirir. Kaldı ki çocuklarımız da orada Alman eğitim sistemine göre eğitiyoruz.
Ayrıca içinde yaşadığımız ortamda o insanların iç dünyasını anlamak için yeri geldiğinde misafir olmak, misafir almak da önemli. O zaman karşımızdakini ötekileştirmek “gâvur” ifadesi ile değil karşınızda farklılıkları olan, kendine göre değerleri olan bizden farklı değerleri olan bir insan olduğunu daha iyi anlarız. Yoksa sürekli o ve ben çekişmesinin bir parçası olursa ki bu bize ve hiç kimseye bir şey katmaz.
Son yıllarda artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı beraberinde ayrışmaları getirdiği gerçeğini bilerek virajların keskin alınmaması gerektiğini düşünüyorum. Önemli olan karşıdakini anlamak/anlamaya çalışmak ve olduğu gibi kabullenmektir. Son 40 yıldır Almanya ile olan akademik ilişkilerim sürecinde edindiğim izlenim birbirine çok ihtiyaç duyan iki ulusun insanları yine de ciddi olumlu iş çıkarıyorlar. Şundan eminim ki insanımız imkân sağlanırsa ve beyinlerindeki düşünceyi kontrol eden filtreleri rahat bırakılsa çok çabuk bulunduğu ortama uyum sağlar ve daha üretken sonuçlar alınır. İletişim çağında küçülen dünyada anladık ki farklılıklarımız var. Dilimiz, inancımız, kültürel kotlarımız farklı. Buda her toplumun aldığı eğitim, iş tutma becerileri ve sorun çözme anlayışlarımız farklı. Ancak ortak yanımız İNSANIZ. Konuşarak birbirimizi anlarız/ anlayalım da.
19/09/2020, Adana
Posted in HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

FinCEN FILES * İpotekli dış politika

Mehmet Ali Güller / Cumhuriyet Gazetesi / 24 Eylül 2020
Dış politikamıza önemli etkileri olabilecek iki yeni gelime var: FinCEN belgeleri ve Erdoğan-Trump görüşme kayıtları.
Kuşkusuz her ikisi de 3 Kasım’da yapılacak ABD başkanlık seçimleriyle ilgili ancak dolaylı olarak Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Haliyle Türk-Amerikan ilişkilerine de bir ölçüde yansıyacak.
FinCEN belgeleri
FinCEN, ABD’nin “Mali Suçlarla Mücadele Ağı”nın İngilizcesinin kısaltması.
2000-2017 yılları arasında bankaların FinCEN’e gönderdiği 2 bin 500’ü aşkın belge sızdırılmış durumda. Finans dosyalarına hâkim gazetecilerin bir süredir üzerinde çalıştığı belirtilen belgeler, haber olmaya başladı.
Bizi ilgilendiren kısmı şu:
FinCEN belgelerine göre Reza Zarraf’ın çantacısı Adem Karahan’ın Türkiye’de siyasetçilere toplam 800 milyon dolardan fazla rüşvet dağıttığı iddia ediliyor!
Öte yandan Cumhuriyet’in dünkü manşetiydi: FinCEN belgelerinde 2013-2014’te “şüpheli para transferi” yaptığı iddia edilen Çalık’ın Aktif Bank’ı da var!
Erdoğan-Trump görüşme kayıtları
ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nun Demokrat üyesi Bob Menendez, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brein’e mektup göndererek, ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki konuşmaların kayıt ve dökümlerini Kongre’ye göndermesini istedi!
Demokratlar, Trump’ın Erdoğan’la “yakın ilişkisinin” ABD dış politikasında ve ulusal güvenliğinde olumsuz etkiler doğurduğunu iddia ederek, bunu başkanlık seçimi öncesinde gündeme taşımaya çalışıyorlar.
Demokratlar üç konuda Trump’ı suçluyorlar: “1. Erdoğan’ın S-400 satın almasının ardından yaptırım uygulamadı. 2. Ayasofya Müzesi’nin cami yapılmasına karşı çıkan bir açıklama yapmadı. 3. 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını öngören yasa tasarısını engelledi.”
Bob Menendez, bu üç konuya bakarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bu örneklerin her birinde Başkan Trump’ın sergilediği duruşta ya da sessiz kalmasında, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarının teşvik edilmesi yerine, Erdoğan’la ilişkisinin veya başkanın Türkiye’deki şahsi çıkarlarının etkili olduğu görülüyor.”
Yani ABD’li Senatör, Trump’ın bu üç konudaki tavizi, Türkiye’deki şahsi işlerinin karşılığında verdiğini iddia ediyor.
İddialar Bob Menendez’inkilerle sınırlı değil. ABD basınında Halkbank dosyası başta olmak üzere birkaç konuda daha Trump’ın, Erdoğan’a taviz verdiği suçlaması var.
Jeffrey’den PKK’ye ‘operasyon olmayacak’ güvencesi
Ancak ABD basınında tersine, Trump’ın Erdoğan’a tavizlerinin, Ortadoğu’daki çok temel ABD çıkarlarını savunmak adına yapıldığını analiz eden yorumlar da var.
Bu yorumlarda, Trump’ın ABD vatandaşı Rahip Brunson’ı Erdoğan’la anlaşarak kurtarmasından, Erdoğan’la anlaşarak Türkiye’nin PYD’yi egemenlik ilan ettiği bölgeden çıkarma girişimini durdurmasına kadar bir kaç örnek sıralanıyor.
Kuşkusuz bu yorumları doğrulayacak kamuoyu önünde yapılmış kimi açıklamalar da var:
Örneğin Trump’ın “Brunson’un serbest bırakılmasında yardımı için Erdoğan’a teşekkür etmek isterim” (13.10.2018) demesi gibi. Öyle ki bugün Erdoğan’ın en büyük siyasi destekçisi olan Devlet Bahçeli bile o günlerde “Brunson’ın siyasi baskı ve şantajlarla serbest bırakılması düşündürücü” (12.10.2018) demişti. Ve o süreçte bazı bakanlar ABD’nin yaptırım listesinden çıkarılmıştı!
Yine, Türkiye’nin PYD’yi hedef alan askerî harekâtı da, Erdoğan ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in 17 Ekim 2019’da vardığı 13 maddelik anlaşmayla durdurulmuştu. Anlaşmanın ilan edilmesiyle de Trump “Teşekkürler Recep Tayyip Erdoğan, milyonlarca hayat kurtarıldı” diyerek mesaj paylaşmıştı.
Bitirirken son bir gelişmeye dikkat çekelim: ABD bir süredir Suriye’nin kuzey doğusunda PKK’nin Suriye kolu ile Barzanicilerin Suriye kolunu kapsamlı bir anlaşma yapmaya zorluyor. Diğer yandan da PKK ile petrol anlaşması yapıyor. ABD’nin Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey bu amaçla bölgedeydi ve anlaşmayı ilerletmek için taraflarla görüştü.
Anadolu Ajansı’nın bu konudaki haberi oldukça dikkat çekiciydi: “ABD’li temsilci Jeffrey, YPG/PKK’ya ‘artık operasyon olmayacak’ iddiasıyla güvence verdi” (22.9.2020).
https://wp.me/p1tiVW-1nt
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Ekonomi, KÜRESEL POLİTİKALAR | Leave a comment

TİLKİNİN YAVRUSUNA ÖĞÜDÜ

Posted in AFORİZMALAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Geçmişin içinden yaşam * 1890’lı YILLARDA FRANSA PARİS’ten GÖRÜNTÜLER

Posted in GEÇMİŞİN İÇİNDEN YAŞAM, VİDEOLAR | Leave a comment

Falih Rıfkı Atay ATATÜRK’ü şöyle tanımlar

Posted in ATATURK | Leave a comment

Ulusal dil ve bilinç * TÜRK DİLİ, BUYRUK VE TDK

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com) 27.09.2020
Dün, Dil Bayramı idi.
Sosyal medyada bayramı kutlayanlar, Atatürk’ün bu konudaki sözlerinin yanında en çok Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277’de yayımladığı, “ülkede Türkçe’den başka dil kullanılmasını yasaklayan” ünlü buyruğunu paylaştılar. Ancak ne yazık ki Karamanoğlu Mehmet Bey, saltanat mücadelesinde başarılı olamayarak kısa bir süre sonra öldürülmüş (20 Haziran 1277) Farsça da tekrar sarayda resmî dil olmuştu.
Kurucuları Tuğrul, Alparslan gibi Türk adları taşıdığı halde, zamanla Pers kültürünün etkisine giren Selçuklular, önce çocuklarına Keyhüsrev, Keykubat gibi Farsça adlar verdiler, onlar da zamanla Farslaştı ve resmî dili Farsça yaptılar…
Selçuklu’dan sonra gelen Osmanlı da, Türk Beyliği iken dili Türkçe, adları da Ertuğrul, Korkut, Orhan gibi Türk adları idi.
Sonra büyüdüler, Arap kültür emperyalizminin etkisine girdiler. Yönetimde Türk’ü, dilde de Türkçe’yi dışladılar.
Türk adı kenara atıldı, çocuklarına Abdülhamid, Abdülmecid, Vahideddin gibi Arapça adlar verdiler. Eğitim ve ibadet dilini Arapça, resmî dil olarak Arapça, Farsça, Türkçe karışımı, Osmanlıca denilen uyduruk bir dili kullanmaya başladılar.
Türkçemizi, kendisi de dışlanmış, hatta “Etrak-ı bîidrak” denilerek aşağılanmış, yönetimden uzaklaştırılmış, sadece tımar sahiplerinin yanında ırgat olarak çalışmasına izin verilmiş olan Türk halkı yaşattı. Ancak eğitimsiz bırakılmış olduğu için yazılı bir kültür yaratamadı.
İyi ki eğitimsiz bırakılmış! Eğer kentlerden uzaklaştırılmayıp eğitim fırsatı verilmiş olsaydı, asimile olur ve dillerini de kaybederlerdi.
Eğitimsiz bırakılmış olmasına karşın, büyük bir ulusa mensup olmaktan ileri gelen kültürel birikim sayesinde şiir, masal, destan, ağıt gibi sözel literatür yaratabiliyor ve bunlar dilden dile kuşaklara aktarılarak geliştiriliyordu. Bu nedenle dilimiz, yeteri kadar gelişememiş olsa da varlığını korudu ve Cumhuriyet’e/ Atatürk’e kadar gelebildi…
Türk ve Türkiye ile ilgili her şeyde olduğu gibi Türk dilini de layık olduğu konuma Atatürk getirdi. Dil Devrimi’ni yaptı ve Türk Dil Kurumu (TD)’nu kurarak Türk Dili’ni geliştirme görevini ona verdi. Dil Devrimi’nin ileride iktidara gelebilecek, ulusal dil ve kimlik bilincinden yoksun kişiler tarafından yozlaştırılmaması için, TDK’nun bir devlet dairesi değil, özerk bir sivil toplum örgütü olmasını istedi. İktidarlara ya da başka güçlere gereksinim duymaması için kalıtından kaynak aktararak mali özerklik sağladı.
TDK uzmanları, dilimizin kaynağına yöneldi; onu yüzyıllarca yaşatmış olan halkımıza, köylere gidildi. Kullanılan sözcükler derlenerek ‘Tarama Sözlükleri’ hazırlandı ve buradaki sözcüklerden yeni sözcükler türetilerek dilimiz varsıllaştırılmaya başlandı.
Mesleki terimlerin Türkçeleştirilmesi için, Türk diline ilgi duyan meslek üyeleri ile dil uzmanlarından oluşan, “Hekimlik Terimleri Yarkurulu”, “Yargı Terimleri Yarkurulu”, gibi yarkurullar oluşturuldu.
Bu çalışmalar sonucu, 300-500 sözcüğe sıkışmış olan Türkçemizin sözcük dağarcığı, kısa sürede 100 binin üzerine çıktı.
Atatürk “ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve varsıl olması, ulusal duygunun gelişmesinde baş etkendir. Türk dili dillerin en varsıllarındandır. Yeter ki bu dil bilinçli bir şekilde işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” demiştir.
Atatürk’ün vurguladığı bu konuları emperyalistler de elbette çok iyi biliyorlardı. Çünkü onlar her zaman dünyanın en değerli beyinlerini ülkelerine buyur eder ve o beyinleri kullanırlar.
Ancak, ne yazık ki Atatürk’ten sonra yönetime gelenler (ardılları) bunları bilmiyorlardı.
Atatürk ayrıca, “emperyalist devletlerle olan siyasamızı çok dikkatli saptamalı ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz. Batı’ya bağlanma, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin sömürgeleştirilmesine neden olacaktır,” demişti.
Atatürk’ün ardılları bu sözlerini de anlamamışlardı. Bu nedenle O aramızdan ayrıldıktan sonra, emperyalistlerin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki yeni patronu ABD’ye yanaştılar. Onlar da hemen harekete geçti. Öncelikle başında “milli” sıfatı bulunan iki bakanlığı (eğitim ve savunma) ele geçirdiler.
Milli Eğitim Bakanlığını ele geçiren emperyalistler, ulusal duygunun gelişmesini önlemeyi ilk hedef edindiler. Onların önerileri doğrultusunda bir yandan din eğitimine ağırlık verilirken, bir yandan da ilkokuldan üniversiteye kadar İngilizce eğitim yapılan okullar açıldı. Böylece çocuklarımız, Arap veya Amerikan kültür emperyalizminin etkisine sokuldu.
Böylece Atatürk’ten sonra, hem ulusal bağımsızlığımız hem de dilimiz yabancı boyunduruğuna sokulmuş oldu…
ABD’nin, “bizim oğlanlar” dediği devşirilmiş generallere yaptırdığı darbeden sonra tabuta son çivi çakıldı; Atatürk’ü zerre kadar anlamamış oldukları halde, “Atatürk” adını ağızlarından düşürmeyen devşirmeler, Atatürk’ün vasiyetini de çiğneyerek, TDK’nu, devletleştirip dil devrimi karşıtlarına teslim ettiler.
Sonuçta bugün, emperyalizmin ektiği tohumlar meyvesini verdi. Ülkenin yarısı Arap, yarısı ABD ve AB (AB-D) kültür emperyalizminin etkisine girdi…
Bazı sözcükler bunun açıkça göstergesi. Örneğin, KÜLLİYE ve KAMPÜS. Güzelim Türkçemizde “YERLEŞKE”  varken Arapçılar “külliye”, AB-D’ciler “kempis” diyor!..
Ayrışma çocuklara verilen adlara da yansıyor. Yukarıda değindiğim gibi Selçuklu ve Osmanlı’nın kuruluş yıllarında çocuklara Türk adları veriliyordu. Daha sonra Fars ya da Arap adları verilir oldu. Bunun gibi Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da herkes çocuğuna Türk adı verirken, artık çok aykırı adlar duyabiliyoruz. Örneğin, “Ketrin” gibi adlar veren AB-D’ciler var. Arapçılar Ali, Ahmet, Hasan gibi Arap adlarını da beğenmiyorlar, artık. Özgün ad arayışındalar.  Biri çocuğuna “Yuled” vermiş. “Kulhuvallahu ehad”  duasından alınmış!..
***
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, günümüzdeki iletişim araçları yoktu.  Halkımız dilimizin yok olmasını önledi. Ancak bugün öyle değil. En uzak köylerde bile insanlar iletişim araçlarının ateşi altında ve yozlaşma yaygınlaşıyor…
Sonumuzu iyi görmüyorum. Ulusal dilini yitiren uluslar, ulusal kimliğini ve bilincini de yitirir…
Posted in ATATURK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, SÜLEYMAN ÇELİK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

SAÇMALIKLAR

Suay Karaman / Azim ve Karar / 28 Eylül 2020.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Salı günleri grup konuşmalarından başka, ziyaret ettiği kurumlarda da konuşmalar yapıyor. Yaptığı konuşmalarda doğruların yanında, çok yanlış ve gerçeklerle örtüşmeyen sözleri de bulunmaktadır. Gerçi toplum artık Kılıçdaroğlu’nun doğru olmayan sözlerine de alıştı, tepki vermemektedir. Bununla birlikte partililerin büyük çoğunluğunda da koşulsuz bağlılık (biat) kültürü egemen olduğu için, söylenenlere ve yapılanlara sessiz kalmaktadırlar.
8 Eylül Salı günü CHP Parti Meclisi toplantısı öncesinde konuşan Kemal Kılıçdaroğlu şunları söyledi: “haksız yere içeride tutulan Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş, içeride kaldıkları süreyi göğüslerinde hep bir şeref madalyası olarak taşıyacaklardır. Adaletsizliğe karşı en büyük mücadeleyi bedel ödeyerek biz yerine getirdik diyeceklerdir.”
İddianamesi henüz yazılmayan binlerce mağdur arasında yer alan, haklarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hak ihlali ve tahliye kararları bulunan Kavala ile Demirtaş yıllardır tutuklu bulunmaktadır. Bir önlem niteliğinde olan tutuklamanın ölçüsüz uygulanması ile şüpheliler açıkça hüküm giymeden cezalandırılmaktadır. Buna “ileri demokrasi” adını veren AKP iktidarı, hukuksuzluk üzerine kurulduğu için adalet sisteminden söz edilemez. Ancak Ergenekon’un dibine gidilsin diye imza veren Osman Kavala, dış bağlantılarıyla özellikle Soros’tan fonlanmasıyla ilgi çekicidir. Hain Seyh Said ile Seyid Rıza’yı anan, sözde Ermeni soykırımını tanıyan Selahattin Demirtaş’ın “başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” sözleri unutulmamıştır. Emperyalizmin maşalarından kahraman yaratılmak istenmektedir.
Kılıçdaroğlu, 22 Eylül günü Türk Tabipleri Birliği’ni ziyaretinde de aynı şekilde konuşmalarını sürdürdü. Çok doğru ve haklı eleştirilerinin arasına kahvehaneleri koyarak, yeni bir komiklik yaratılmasına neden oldu. Koronavirüsle mücadele kapsamında kahvehanelerde oyun oynanmasına izin verilmemektedir. Kahvehanelerin açık olduğunu fakat vatandaşın oyun oynanmadığı için kahvehanelere gitmediğini söyleyen Kılıçdaroğlu; “hangi önlemlerin alınması gerektiğine bakar, uzmanlara sorar. Kahveler açık, güzel. Ama kâğıt oynamak yasak. Vatandaş kahveye niye gitsin o zaman? Oysa önlem alabilirsiniz ve dersiniz ki: Her oyunda yeni, sıfır kâğıt açacaksınız. Bitti, bu kadar basit. Ama bu düşünülmüyor. Akıllarına bile gelmiyor” ifadelerini kullandı.
Kahvehanelerde kâğıt oynanmamasını eleştirerek yaptığı açıklamasıyla sosyal medyada gündem olan Kılıçdaroğlu sayesinde, ülkemizin koronavirüsle ilgili çözüm sürecinin bir bölümün kahvehanelerde her oyunda yenilenecek yeni bir deste kâğıtlara kaldığını da öğrenmiş olduk.
Eski dilde ‘okumak’ anlamına gelen ‘kıraat’ kelimesinden adını alan kıraathaneler, günümüzde kahvehane olarak bilinmektedir. En az parayla, en çok vakit harcanan yer olarak adlandırılan kahvehanelerde, genellikle oyun oynanmakta ve sohbet yapılmakta, kitap okunmamaktadır. Türkiye genelinde 600 binden fazla kahvehane vardır; buna karşılık kütüphane sayısı yaklaşık 1500 kadardır. Bu veriler ülkemizin neden geri bıraktırıldığını açıkladığı gibi, eğitimsiz toplumların da neden ilerleyemediğinin güzel bir kanıtıdır.
Türkiye’de çok yoğun gündem olmasına ve siyasal iktidarın tükenmişliğine karşın iktidar olmayı düşünmeyen CHP Genel Başkanı, yaptığı baş danışman atamalarıyla yine sosyal medyaya konu oldu. Yunanistan tarafından işgal edilen Ege adaları konusunda milletvekillerinin önerge vermemesini isteyen Ünal Çeviköz ile PKK terör örgütünün avukatı ve TR 705 kodlu Sezgin Tanrıkulu’nun, CHP Genel Başkanlığı Baş Danışmanı yapılmaları hoş karşılanmadı. Ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun laiklik tehlikede değil, yargıda cemaatçi yapılanma yok, ekmek için Ekmelettin, Abdullah Gül, kantin solcuları gibi birçok yanlışları ve proje çıkışları olduğu için, partililer bağırlarına taş basarak bu saçmalıkları izlemektedir.
Ancak artık izleme zamanı bitmiş ve Altı Ok ilkeleri ışığı altında örgütlenerek gereğinin yapılmasının zamanı gelmiştir. Kendilerine ‘yeni CHP’ adını veren belirli bir projeye hizmet eden parti yöneticilerinin en kısa sürede görevlerinden ayrılması için Kemalist ilkeler ışığında eyleme geçilmelidir.
https://azimvekarar.net/index.php/2020/09/27/sacmaliklar/
Posted in SİYASİ PARTİLER, SUAY KARAMAN | Leave a comment

MÜYESSER İÇERİ, TÜRK-DÖNE DIŞARI…

Engin Uçar <z_eucar@yahoo.com.tr> 27.09.2020
Bahçeli;
Hasta bahanesi ile Ahmet TÜRK’e sahip çıkmıştı. Ahmet Türk bırakıldı. Bu Bahçeli, ergenekon ve türevi davaları seyreden, darbeciler(!) bitirilsin diyen Bahçeli’dir… İmralı canisinin mekanını ziyaretgaha çeviren AKP’ye güya tepki için demişti ki;
Ben de İlker Paşa’yı ziyaret ederim(!)… Etti de…  Yani, bir Genel Kurmay Başkanı’nı sapık, uyuşturucu baronu bir katile eş değer görmüştü. Askerini, Ordu’nun yatak odasını F tipi üzerinden CİA’ya teslim eden Başbuğ umurumda değil de, temsil edemese de, Ordu’nun Genel Kurmay Başkanlığı makamıydı hakaret edilen. Başbuğ tepki vermek yerine kendini Öcalan’a eşitleyen o ziyareti kabul etmişti.
Sonra Bahçeli Çakıcı diye tutturdu. Nedense orada bir dirençle karşılaştı. Çakıcı’nın çıkışı biraz uzadı ama sonunda çıktı.
Sonra Mümtazer Türköne’nin hapisten çıkmasını istedi. Mahkumiyet giyen Türk-Döne, yap-boza dönen yargı sayesinde dışarı çıktı. Apo paşa yapılsın, Ordu lağvedilsin, darbeciler(Ergenekon ve türevi kumpas mağdurları) kazığa oturtulsun diyen Döne… PKK açılımına sahip çıkan Döne… Fetö artığı, PKK sevdalısı bu ihanet şebeklerine sahip çıkan Bahçeli, Ergenekon ve Balyoz gibi davaların kumpas olduğunu AKP itiraf ettikten sonra bile, darbeciler(!) ordudan temizlensin demiştir.
Şimdi Bahçeli’ye sormak lazım;
Bebek katilinin Paşa yapılmasını onaylıyor musunuz? Ordu lağvedilsin mi? Diyarbakır’ın adı AMED olsun mu? Ergenekon ve türevi kumpas mağdurları kazığa oturtulsun mu? 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını kutlamak faşistlik mi? Öyle ya? Döne’ye sahip çıktığınıza göre, fikirleriyle ortak paydanız olmalı değil mi?
Veya, gayri milli arka yüz devletin vitrininden biri de siz ve sahip çıktığınız isimler mi(!)? Arka bahçenizin kazanında ne pişiriyorsunuz? Fetö’cü kaçak Emrullah USLU Bahçeli’ye teşekkür etti(!).. Bu teşekkür nişan olarak Arka Bahçeli’ye yeter de artar bile…

Türköne gibi bir kişi bile dışarı çıkıyor. Hem de mahkumiyet kararı bozularak… Katiller, tecavüzcüler serbest kalıyor. 40 kiloluk Müyesser Yıldız içeri tıkılıyor. Vatan ve bayrak sevdalısı diye… Hem de ikinci defa. Birinci kumpas gibi, 2. defa kumpasla içeri alınıyor.
Sarayları var, silahlı örgütleri var, trilyonla anılan servetleri var. Uçakları, yüzen sarayları var. Bazılarının bakanlık koltukları var. Kurşun işlemez araçları var. Emirlerinde kadıları var, şeyhülislamları var. Var da var!.. Neye yarar? Emeklilik maaşından başka bir varlığı olmayan, 40 kiloluk Müyesser YILDIZ’dan KORKUYORLAR. Müyesser YILDIZ’ın temsil ettiği MİSYONDAN kor-ku-yor-lar!
Bütün suçlular korkak olur. Kendi girmesi gereken yere suçlarını bilip yazanı tıkarak kurtulacağını zannederler. Oysa insanlık tarihi tam tersini söyler. Bu gerçeği bilmek ve anlamak için AKIL lazım!
Yıldız FETÖ’nün kapatmalarından daha tehlikeli bulunuyor. Yıldız PKK sever Mardin Ağasından tehlikeli bulunuyor. Mafya babasından tehlikeli bulunuyor. Neden mi? Suç makinesi haline gelenler suçlulardan korkmaz. Onu bertaraf etmek kolaydır çünkü. Suçlular doğru insandan korkar. Hırsıza hırsız, yolsuza yolsuz, yalana yalan, tezgaha tezgah, haine hain diyebilenden korkar.
İşlemediği suç kalmayanlar, 40 kiloluk bir kadından ve o kadının yüreğinden korkuyor. Sanıyorlar ki içeri tıkınca işledikleri suçlar ortaya çıkmayacak!
Türk-dönelerin çıktığı bir ülkede, Müyesser Yıldız’ı içeride tutanlar, BU DÖNEMİN GERÇEK MAHKUMLARIDIR!  
Zahide UÇAR(27 Eylül 2020)
Posted in FAŞİZM, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK, Zahide Uçar | Leave a comment
Top