TÜRKİYE’Yİ YENİDEN YAPILANDIRMA OPERASYONU

Türkler Kemalizm’i terk edip
ılımlı İslam’ı benimsemelidir.
Ilımlı İslam,
Kemalizm’i silmeye yönelik
bir karşı devrimdir.

Bu devrimin karşısındaki tek güç
Türk Ordusu ile ulusalcı aydınlardır ve
TASFİYE EDİLMELERİ gerekir”

Graham FULLER;CIA eski yöneticisi,
ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi

TÜRKİYE’Yİ YENİDEN YAPILANDIRMA OPERASYONU
ÇELİK HAREKATI-GAZİ OLAYLARI- SÜLEYMANİYE OLAYI

Naci KAPTAN

Değerli okur,

Sağ sol düşünmeden,
Siyasi parti sempatizanlığı yapmadan,
Bu yazıyı sabırla okuyunuz …
Yazı uzundur,
Sizlere yap-bozu birleştirme ödevidir.

Unutmayınız ki hepimizin içinde bulunduğu gemi,
rotasından saptırılarak tehlikeli kayalarla dolu sığlığa oturmak üzeredir.
Bu bir kaza değildir.
İstemli,bilinçli,programlı yapılan bir operasyondur.
Dümenin başında olanlar,
gemiyi selametle götürmek üzere
Yurttaşlar tarafından görevlendirilenler,
Kendilerine Devlet yönetme görevi verilenler,
Ettikleri yemine sadık kalmamışlardır.
Ve geminin yönetimini başkalarına devretmişlerdir.

Gemi batmadan önce ,
herzaman olduğu gibi fareler gemiyi terk edeceklerdir…

En önce makina dairesinde olanlar,
Sonra da daha üst güvertelerde olanlar,
Ve,
Ve,
Köprüstünde olanlar,
Yok olacaktır …
Sıra bana gelmez diyenlere de sıra gelecektir.

Sadece Müslüman olmayı ve din kimliğini öne sürerek siyaset yapanların
sizi kandırmalarına ve araç yaparak kullanmalarına izin vermeden,
ayaklarımız altından alınmakta olan bu güzel Ülkemizin,
Vatanımızın,çocuklarımızın geleceklerini düşünerek ,
Gücü kırılan Ordumuzun ve
hak terazisi elinden alınarak yandaşlaştıran
hukuk/suzluk düzenin getirdiği tehlikeleri artık görmezden gelmeyin.

Ülkemiz kumpaslarla çok büyük ve
tehlikeli Uluslararası ve emperyalist
bir yok etme ve teslim alma operasyonun kıskacına alınmıştır.

Bu süreçten çıkabilmenin tek yolu,
TBMM içinde ve dışında olan
TÜM SİYASİ PARTİLERİN BİRLEŞEREK
GÜÇ BİRLİĞİNE GİTMELERİNDEDİR.
Bu tüm muhalefet partilerinin liderlerine bir çağrıdır.
Tehlikenin işaret fişeğidir.
Uyanmaları içi KALK BORUSUDUR….

Ve
Gerçek Demokrasiyi,
Ulusal Birliği,
Ulusal Beraberliği,
Bağımsızlığı ,
Laik Cumhuriyet’i
Atatürk’ün aydınlanma yolunu
seçen
Demokratik Kitle Örgütlerinin
Omuzdaş olarak bir çatı altında,
Türkiye’ye karşı oluşturulan tehditlere karşı
Demokratik çözümler üretici,
Birlik ve beraberliğe gitmelidir.

Bu günlerde yaşadıklarımızın izleri,
aşağıdaki Yap-Boz parçalarındadır.

Ödev sizindir,
Hepimizindir.

Naci KAPTAN
14 Mart 2012

“Çelik Harekatı öncesinde CIA’nın Moskova İstasyon Şefi’nin
CNN televizyonunda Türkiye’nin ‘”karışacağını” dünyaya şöyle ilan etti:

“Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye’dir.
Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir.”

***

Türkler Kemalizm’i terk edip
ılımlı İslam’ı benimsemelidir.
Ilımlı İslam,
Kemalizm’i silmeye yönelik
bir karşı devrimdir.
Bu devrimin karşısındaki tek güç
Türk Ordusu ile ulusalcı aydınlardır ve
TASFİYE EDİLMELERİ gerekir”

Graham FULLER;CIA eski yöneticisi,
ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi

***

12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da Gazi Mahallesi olayları başladı.
TSK bu tehditi önemsemedi ve Çelik Harekatı yapıldı.

NATO tarafından, üye ülkeleri komünizmden korumak için kurulan kontrgerilla (diğer adları Gladio ve SÜPER NATO) örgütleri,İtalyan savcının ispatladığı gibi, CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti.

Türkiye’de ÖHD de kontrgerilla ile bağlantılıydı.1991 yılında Özel Harp Dairesi’nin Özel Kuvvetler Komutanlığına (ÖKK) dönüştürülmesi aslında bir “ulusallaştırmaydı”.ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve hedef,Kuzey Irak’tan yöneltilen tehdite karşı mücadele olarak tanımlanıyordu.

ABD,”kontrgerilla yapılanmasında TSK yerine polisi koyma”
denemesine girişti.1973′den beri İçişleri Bakanlığı içinde
örgütlenen “İslamcı Cunta”, artık “Fethullahçı Gladio”
olarak kontrgerilla içinde TSK’dan boşalan yeri alıyordu.
“Fethullahçı Gladio”nun ilk büyük organizasyonu da 1995 Gazi olaylarıdır.

ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç,Irak’ın kuzeyinde 7500 “CIA Peşmergesi”nden oluşan bir askeri güç örgütlemişti.Eylül 1996′da, Eşref Bitlis Planı gereğince Barzani,Türk Genelkurmayının yönlendirmesi sonucu Saddam yönetimiyle işbirliği yaparak CIA Peşmergelerini dağıttı.200′e yakın ölü veren CIA Peşmergeleri,ABD tarafından Guam Adası’na taşındı.ABD kaynakları, bu harekatı “ABD’nin Vietnam’dan sonraki en büyük yenilgisi” olarak değerlendirdi.

Bu harekattan 20 gün önce bir tuğgeneral, Aydınlık dergisine bir demeç vererek Eşref Bitlis’in uçağının ABD’ye bağlı Gladio görevlileri tarafından düşürüldüğünü açıkladı ve dergi de 25 Ağustos 1996 tarihli sayısında bu haberi yayınladı.

TSK, Çelik Harekatını Başbakan Çiller’e haber vermeden gerçekleştirmişti
çünkü Çiller’in ABD’ye “örgütsel” bağlılığı TSK tarafından biliniyordu.

28 Şubat harekatının en önemli başarısı,Fethullah Hocaya indirdiği darbe oldu.Fethullah Hoca kaçıp ABD’ye yerleşti.Mayıs 1997 YAŞ toplantısında “160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması”,başbakan Erbakan’a onaylaması için ” dayatıldı”.Bu uygulama, ordu içindeki Gladio’yu,yaniABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu çünkü kontrgerilla,artık “Fethullahçı Gladio”ydu.

28 Şubat kadrosu içinde “ABD’nin Truva Atı”olan bir de general vardı:
Çevik Bir.Çevik Paşa da hemen sonra TSK tarafından sessizce tasfiye edildi ve sadece bu nedenle bile, “İrtica”, 2002 yılı sonuna kadar iktidara el koyamadı.

1994-1998 arasında genelkurmay başkanı olan Org. Karadayı şunları yaptı:
ABD ve NATO yuvalanmasını,yani kontrgerillayı genelkurmay karargahından çıkardı.Özel Kuvvetlerin ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi.Özel Harp subaylarımızın Çin’in Uygur bölgesinde ve Çeçenistan’da “kullanılmasına” engel oldu.

1998 yılında genelkurmay başkanı olan Org. Kıvrıkoğlu,ABD’nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu “açık bir dille” belirtti.Kıvrıkoğlu, Washington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde “ABD’yi ziyaret etmeyen ilk ve tek Genelkurmay Başkanı” olarak tarihe geçti.

Kıvrıkoğlu,”28 Şubat’ı BİN YIL sürdürmeye kararlıyız”diyen komutandı.
Demek istediği aslında, “ABD tehdidine karşı, bin yıl da sürse direnilecek” olduğuydu.

Mesajı alan ABD, aynı sözcüklerle yanıt verdi:

BİN YILIN MEYDAN OKUMASI
(MILLENIUM CHALLENGE 2002) !

ABD, “bu” isim altında,24 Temmuz 2002′de Nevada çölünde
Türkiye’yi işgal tatbikatı yaparak “gözdağı” verdi.
Bu, “ABD tarihinin” en büyük askeri tatbikatıydı.
ABD’nin yarı resmi ajansı olan ASSOCIATED PRESS,
“tatbikatın Türkiye’yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu” açık açık yazdı.

Tatbikat senaryosu alabildiğine ilginçti.
Assoc. Press’e göre, tatbikatın resmi senaryosu şu şekildeydi:
Türkiye’de bir “deprem” oluyor (!) ve TSK, “karışıklığı önlemek için” yönetime el koyuyordu.

Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri önce Kıbrıs’ı kuşatıyor ve “96 saat içinde” “hedef ülkeyi” işgal ediyordu.”96 saat”, TSK’nın bir dış saldırıya karşı hazırlanması için gerekli olan minimal süredir ve bu süre, TSK tarafından “kozmik sır” düzeyinde saklanıyordu (saklandığı “sanılıyordu”).

Tatbikatta işgal süresi olarak “96 saat” seçilerek,
“hedef ülkenin Türkiye olduğu”, “anlayan kişilere” anlatılıyordu…

O dönemde Dışişleri Bakanı olan Gül,2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara’da 2 sayfa 9 maddelik bir “gizli anlaşma” yaptığını itiraf etti.Gül, anlaşma içeriğini “açıklayamayacağını”, “gizli olduğunu” söyledi.13 Temmuz 2003′de Doğu Perinçek bu gizli anlaşmanın maddelerini açıkladı.

Birinci madde:

“TSK ve ÖKK 4 ay içinde Kuzey Irak’tan çekilecek” şeklindeydi.

Gül’ün yaptığı bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra,
ABD ordusu “Türk askerinin başına çuval geçirdi”.
“Çuval geçirme” eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir “ihtar”dı.
Başbakanımızın o günlerde kullandığı “Müzik notası” vecizesi, yine,
“anlaşmanın uygulanması gerektiğine” ilişkin TSK’ya yönelik bir uyarıydı.

“Biz anlaşma yaptık,Kuzey Irak’tan çık artık” diyordu Başbakan, TSK’ya.
ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in,”Çuval olayı”ndan sonra Başbakan Erdoğan’a
gönderdiği mektupta şöyle deniyordu:

“TSK (ÖKK kastediliyor) Kuzey Irak’ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır” Rumsfeld, çuvalı “Erdoğan’ın değil”,”TSK’nın başına geçirdiklerini” böylelikle anlatarak,Başbakan Erdoğan’ın “içini rahatlatmak” istiyordu.

Ulusal devlet ve Kemalizm karşıtı açıklamalar yapan, Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının “artık geçersiz olduğu” açıklamalarını yapan Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe “başına çuval geçirilen komutan” olarak kaydedildi.

Buna ses çıkarmadı, böylece “Ergenekoncu” olarak suçlanmaktan kurtuldu.
“Başına çuval geçirilmesi”ne ve Kuzey Irak’tan çıkarılmasına rağmen “akıllanmayarak”
sınır ötesi harekatta ısrar eden TSK’ya karşı,Org. Torumtay zamanından beri hazırlanmakta
olan organizasyon artık açığa çıkarılacaktı ve düğmeye basıldı.

“ABD’ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı” ve destekleyici tüm unsurlar
“Ergenekon çetesi” olarak suçlanacaktı.
Suçlama belgeleri aslında çoktan hazırdı,
ama Org. Özkök “Ergenekoncu olmadığından”,
onun görev süresince organizasyon “uykuya” yatırılmıştı.

Organizasyonun uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt’a karşı kullanılan
“Şemdinli olayı”dır.O günlerde, Büyükanıt “çete kurmakla” suçlandı fakat sonuç alınamadı.

Fehmi Koru, “Taha Kıvanç” imzasıyla Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan
30 Nisan 2001 ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarında “Yeniden kurulsun diye hakkında rapor hazırlanan Ergenekon,çok kapsamlı, bir partiyle irtibatı bulunmayan,’devleti yapılandırma’ amaçlı bir örgüt” demektedir.Koru, yazısında 24 sayfa olduğunu söylediği bu dokümanın sonunda yazanın adının bulunduğunu da belirtmektedir.

Ne var ki, şimdi bu “masum” tanımlamadan vazgeçilmesi,
daha büyük ve kapsamlı bir düzeneğin çalıştırılması zorunludur.
Bu,günümüzde devam eden Ergenekon davasıdır.

ABD’nin belirli-belirsiz “her tür” desteğiyle iktidara gelen AKP,
Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD’ye “sorun çıkarmadan”
eş başkanlık yapabilmek için,başta TSK olmak üzere tüm ulusalcı güçleri saf dışı etmek zorundadır.

Plana göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve “1991 öncesinde olduğu gibi”
ABD ile tam uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktır.

AB’nin de “bir kriter” olarak dayattığı gibi,TSK “sivil otoriteye”
tabi olacak,kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan
“ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma”görevini unutacaktır.

“AKP sivil darbe ile değil, seçimle geldi”
itirazı yapacak olanlara da şunları söylemeliyim:

CIA’nın yan kuruluşu Rand Corporation’un yayın organlarında
ve ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda şöyle deniyor:
“ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye’yi kontrol edemez,
Fazilet Partisi’nin başına yenilikçi kanadın geçmesi,
Tayyip Erdoğan’ın Başbakan , Abdullah Gül’ün de Dışişleri Bakanı olması halinde
ABD Türkiye’yi kontrol altında tutmaya devam edebilir.”

20 Ekim 1996, Abramowitz:
“Erdoğan, Erbakan’ın yerini almalıdır”
(bu tarih, 3 Kasım 2002 seçimlerinden “6 yıl” öncesidir !)

Not : Bu analiz yazısının sahibini bulamadım

ABD TSK’YA NİYE DÜŞMAN OLDU ?

Her şey 1991 yılı başında ABD’nin Körfez saldırısıyla başladı. ABD, Bağdat’a yürümedi. Bunun yerine Irak’ın kuzeyinde bir Kürt isyanı kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusunun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı.

ABD’nin planı şuydu: Önce Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurmak ve sağlamlaştırmak, sonra Irak’ı tümüyle işgal etmek. Kuzey Irak’taki yeni devleti Türkiye’nin güneydoğusu, Suriye’nin doğusu ve İran’ın batısından koparacağı parçalarla birleştirerek Büyük Kürdistan’ı, yani ikinci İsrail’i kurmak. Bu projenin ismini biliyorsunuz: Büyük Ortadoğu Projesi (Cumhurbaşkanı ve Başbakanımız bu projenin resmi eş başkanlarıdır) Türkiye’deki bütün hükümetler, İncirlik’e yerleşen Çekiç Güç’ün görev süresini uzatarak ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt oluşumunu desteklemesine yardımcı oldular.

TSK, bu süreçte Kuzey Irak’taki oluşum üzerinden Türkiye’nin bölünme tehlikesini erken algıladı ve ABD ile karşı karşıya gelinmesinin kaçınılmaz olduğunu da farketti. İlk olay: Orgeneral Torumtay’ın istifası Özal’ın, “kuzeyden Irak’a girme” emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay istifa etti. Böylece TSK,Amerikan planlarında rol almaya direneceğinin ilk işaretini vermiş oldu. O andan itibaren TSK’ya karşı ABD “tetik” düşürmeye karar verdi. “Ergenekon” tertibinin planlanmaya başlanması, o zamandır.

ÖKK NEDEN KURULDU

Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan Özel Harp Dairesi (ÖHD) Amerikan güdümündedir ve Sovyetler yıkıldığı için tehlike ortadan kalkmıştır. Şimdi tehdit, Kuzey Irak’taki ABD varlığından gelmektedir, dolayısıyla, “ABD güdümündeki” ÖHD, “ABD’den gelen bir tehdide karşı” kullanılamaz. Geçmişteki kontrgerilla eleştirileri TSK’da zaten belli bir rahatsızlık yaratmıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş, ÖHD’i yeniden örgütledi, ismini Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) olarak değiştirdi. Yıl 1991.

ÖKK’nin PKK’yı hedef alması ve Kuzey Irak’ta kurulan devlete karşı tavır alması, Amerikan denetiminden kurtulma çabasının başlangıcıdır.

“Tugay” düzeyindeki ÖKK, “tümen” düzeyine çıkarıldı. Ankara’da ÖKK için yeni bir eğitim tesisi yapımına başlandı ama ABD bundan çok rahatsız oldu, “kullandığı” pek çok kişi aracılığıyla, tesis inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla mesnetsiz davalar açılmasını sağladı, ÖKK eğitim tesislerinin yapılmasını uzun süre felce uğrattı.

EŞREF BİTLİS ÖLDÜRÜLDÜ

ABD’nin Kuzey Irak’taki planlarını bozan bir planı uygulamakta olan Orgeneral Eşref Bitlis, Amerikan Çekiç Güç helikopterlerinin PKK’ya silah ve malzeme attığını saptadı ve bunu bildirdi. Org. Eşref Bitlis, Jandarma Genel Komutanı olarak, Amerika’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef aldığını gördüğü, bu tehlikeyi önlemek amaçlı, savunmaya yönelik bir strateji geliştirdiği için Amerika tarafından derhal “hedef”e seçildi. Org. Bitlis helikopterle Kuzey Irak’a giderken, bu yolculuk önceden ABD’ye haber verilmiş olmasına rağmen iki Amerikan savaş jeti yakın uçuş yaparak oluşturdukları vakumla helikopteri düşürmeye çalıştılar ama deneyimli helikopter pilotunun dalış manevrasıyla bu girişim sonuç vermedi. Bu saldırıdan hemen sonra telsizle Amerikalılara helikopterde orgeneralimiz olduğu tekrar bildirildi ama Amerikan savaş jetleri saldırıyı tekrarladılar. Helikopter pilotu büyük bir çabayla yeniden dağların arasındaki derin vadilere dalarak kurtulmayı başardı.

CIA tarihinin en önemli suikastlarından birisi 17 Şubat 1993 günü gerçekleşti: Uçağına yapılan sabotaj sonucunda Orgeneral Bitlis şehit edildi. Ağustos 1994′de Genelkurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı döneminde Eşref Bitlis Planı “uygulandı” ve Kuzey Irak’a Çelik Harekatı yapıldı. 35 bin Mehmetçik Mart 1995′de Kuzey Irak’a girdi. Kuzey Irak’a giren TSK, ABD’nin “egemenlik alanı”na da girmiş oldu. Bölge ABD ordusunun işgali altındaydı. ABD’nin Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterranean Quarterly ve Joint Forces Quarterly gibi “yarı-resmi” organlarında “Türk komutanlar hizadan çıktı”, “Türk Ordusu ABD-Türkiye ilişkilerini bozuyor” türünden görüşlere yer vermeye başladılar.

GAZİ OLAYLARINI KİM TERTİPLEDİ

Çelik Harekatı öncesinde CIA’nın Moskova İstasyon Şefi’nin CNN televizyonunda Türkiye’nin ‘”karışacağını” dünyaya şöyle ilan etti: “Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye’dir. Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir.”

Gazi Mahallesi olaylarından birkaç gün önce, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke, Türkiye’nin Kuzey Irak sınırında yaptığı yığınağı durdurmak istediklerini şu “ifadelerle” belirtti: “Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekatta dikkatli olmanızı tavsiye ederim.”

CIA Şefi’nin ve Holbrook’un “haber verdiği gibi”,12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da Gazi Mahallesi olayları başladı. TSK bu tehditi önemsemedi ve Çelik Harekatı yapıldı. NATO tarafından, üye ülkeleri komünizmden korumak için kurulan kontrgerilla (diğer adları Gladio ve SÜPER NATO) örgütleri, İtalyan savcının ispatladığı gibi, CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti.

TSK KARŞISINA POLİS ÇIKARMA

Türkiye de ÖHD de kontrgerilla ile bağlantılıydı. 1991 yılında Özel Harp Dairesi’nin Özel Kuvvetler Komutanlığına (ÖKK) dönüştürülmesi aslında bir “ulusallaştırmaydı”. ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve hedef, Kuzey Irak’tan yöneltilen tehdide karşı mücadele olarak tanımlanıyordu.

ABD, “kontrgerilla yapılanmasında TSK yerine polisi koyma” denemesine girişti. 1973′den beri İçişleri Bakanlığı içinde örgütlenen “İslamcı Cunta”, artık “F Tipi Gladio” olarak kontrgerilla içinde TSK’den boşalan yeri alıyordu.

“F Tipi Gladio”nun ilk büyük organizasyonu da 1995 Gazi olaylarıdır. ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç, Irak’ın kuzeyinde 7500 “CIA Peşmergesi”nden oluşan bir askeri güç örgütlemişti. Eylül 1996′da, Eşref Bitlis Planı gereğince Barzani, Türk Genelkurmayı’nın yönlendirmesi sonucu Saddam yönetimiyle işbirliği yaparak CIA Peşmergelerini dağıttı. 200′e yakın ölü veren CIA Peşmergeleri, ABD tarafından Guam Adası’na taşındı. ABD kaynakları, bu harekatı “ABD’nin Vietnam’dan sonraki en büyük yenilgisi” olarak değerlendirdi.

Bu harekattan 20 gün önce ismini açıklamayan bir tuğgeneral, Aydınlık dergisine bir demeç vererek Eşref Bitlis’in uçağının ABD’ye bağlı Gladio görevlileri tarafından düşürüldüğünü açıkladı ve dergi de 25 Ağustos 1996 tarihli sayısında bu haberi yayınladı.

TSK, Çelik Harekatını Başbakan Çiller’e haber vermeden gerçekleştirmişti çünkü Çiller’in ABD’ye “örgütsel” bağlılığı TSK tarafından biliniyordu. 28 Şubat harekatının en önemli başarısı, Hocaefendi’ye indirdiği darbe oldu. Hocaefendi kaçıp ABD’ye yerleşti.

GLADİOCU SUBAYLAR TASFİYESİ

Mayıs 1997 YAŞ toplantısında “160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması”, Başbakan Erbakan’a onaylaması için ” dayatıldı”. Bu uygulama, ordu içindeki Gladio’yu, yani ABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu çünkü kontrgerilla, artık “F Tipi Gladio”ydu. 28 Şubat kadrosu içinde “ABD’nin Truva Atı” olan bir de general vardı: Çevik Bir. Çevik Paşa da hemen sonra TSK tarafından sessizce tasfiye edildi ve sadece bu nedenle bile, “İrtica”, 2002 yılı sonuna kadar iktidara el koyamadı.

1994-1998 arasında genelkurmay başkanı olan Orgeneral Karadayı şunları yaptı:

-ABD ve NATO yuvalanmasını, yani kontrgerillayı genelkurmay karargahından çıkardı.

-Özel Kuvvetlerin ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi.

-Özel Harp subaylarımızın Çin’in Uygur bölgesinde ve Çeçenistan’da “kullanılmasına” engel oldu.

TÜRKİYE’Yİ İŞGAL PLANI

1998 yılında genelkurmay başkanı olan Orgeneral Kıvrıkoğlu, ABD’nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu “açık bir dille” belirtti. Kıvrıkoğlu, Washington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde “ABD’yi ziyaret etmeyen ilk ve tek Genelkurmay Başkanı” olarak tarihe geçti.

Kıvrıkoğlu, “28 Şubat’ı BİN YIL sürdürmeye kararlıyız” diyen komutandı. Demek istediği aslında, “ABD tehdidine karşı, bin yıl da sürse direnilecek” olduğuydu.

Mesajı alan ABD, aynı sözcüklerle yanıt verdi: BİN YILIN MEYDAN OKUMASI (MILLENIUM CHALLENGE 2002) ABD, “bu” isim altında, 24 Temmuz 2002′de Nevada çölünde Türkiye’yi işgal tatbikatı yaparak “gözdağı” verdi.

Bu, “ABD tarihinin” en büyük askeri tatbikatıydı. ABD’nin yarı resmi ajansı olan ASSOCIATED PRESS, “tatbikatın Türkiye’yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu” açık açık yazdı. Tatbikat senaryosu alabildiğine ilginçti. Assoc. Press’e göre, tatbikatın resmi senaryosu şu şekildeydi: Türkiye’de bir “deprem” oluyor (!) ve TSK, “karışıklığı önlemek için” yönetime el koyuyordu. Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri önce Kıbrıs’ı kuşatıyor ve “96 saat içinde” “hedef ülkeyi” işgal ediyordu.

“96 saat”, TSK’nın bir dış saldırıya karşı hazırlanması için gerekli olan minimal süredir ve bu süre, TSK tarafından “kozmik sır” düzeyinde saklanıyordu (saklandığı “sanılıyordu”). Tatbikatta işgal süresi olarak “96 saat” seçilerek, “hedef ülkenin Türkiye olduğu”, “anlayan kişilere” anlatılıyordu…

GİZLİ ANLAŞMA

O dönemde Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara’da 2 sayfa 9 maddelik bir “gizli anlaşma” yaptığını itiraf etti. Gül, anlaşma içeriğini “açıklayamayacağını”, “gizli olduğunu” söyledi.

13 Temmuz 2003′de Doğu Perinçek bu gizli anlaşmanın maddelerini açıkladı. Birinci madde: “TSK ve ÖKK 4 ay içinde Kuzey Irak’tan çekilecek” şeklindeydi. Gül’ün yaptığı bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu “Türk askerinin başına çuval geçirdi”.

“Çuval geçirme” eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir “ihtar”dı. Başbakan Erdoğan’ın o günlerde kullandığı “müzik notası” vecizesi, yine, “anlaşmanın uygulanması gerektiğine” ilişkin TSK’ya yönelik bir uyarıydı.

“Biz anlaşma yaptık, Kuzey Irak’tan çık artık” diyordu Başbakan, TSK’ya. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in, “çuval olayı”ndan sonra Başbakan Erdoğan’a gönderdiği mektupta şöyle deniyordu: “TSK (ÖKK kastediliyor) Kuzey Irak’ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır.” Rumsfeld, çuvalı “Erdoğan’ın değil”, “TSK’nın başına geçirdiklerini” böylelikle anlatarak, Başbakan Erdoğan’ın “içini rahatlatmak” istiyordu.

BEŞ GENELKURMAY BAŞKANI

Ulusal devlet ve Kemalizm karşıtı açıklamalar yapan, Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının “artık geçersiz olduğu” açıklamalarını yapan Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe “başına çuval geçirilen komutan” olarak kaydedildi. Buna ses çıkarmadı, böylece “Ergenekoncu” olarak suçlanmaktan kurtuldu. “Başına çuval geçirilmesi”ne ve Kuzey Irak’tan çıkarılmasına rağmen “akıllanmayarak” sınır ötesi harekatta ısrar eden TSK’ya karşı, Org.Torumtay zamanından beri hazırlanmakta olan organizasyon artık açığa çıkarılacaktı ve düğmeye basıldı.

“ABD’ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı” ve destekleyici tüm unsurlar “Ergenekon çetesi” olarak suçlanacaktı. Suçlama belgeleri aslında çoktan hazırdı, ama Org. Özkök “Ergenekoncu olmadığından”, onun görev süresince organizasyon “uykuya” yatırılmıştı. Organizasyonun uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt’a karşı kullanılan “Şemdinli olayı”dır.

BAŞROLDE FEHMİ KORU

O günlerde, Büyükanıt “çete kurmakla” suçlandı fakat sonuç alınamadı. Fehmi Koru, “Taha Kıvanç” imzasıyla Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 30 Nisan 2001 ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarında “Yeniden kurulsun diye hakkında rapor hazırlanan Ergenekon, çok kapsamlı, bir partiyle irtibatı bulunmayan, ‘devleti yapılandırma’ amaçlı bir örgüt” demektedir. Koru, yazısında 24 sayfa olduğunu söylediği bu dokümanın sonunda yazanın adının bulunduğunu da belirtmektedir.

Ne var ki, şimdi bu “masum” tanımlamadan vazgeçilmesi, daha büyük ve kapsamlı bir düzeneğin çalıştırılması zorunludur. Bu, günümüzde devam eden Ergenekon davasıdır. ABD’nin belirli-belirsiz “her tür” desteğiyle iktidara gelen AKP, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD’ye “sorun çıkarmadan” eş başkanlık yapabilmek için, başta TSK olmak üzere tüm ulusalcı güçleri saf dışı etmek zorundadır.

SONUÇ

Plana göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve “1991 öncesinde olduğu gibi” ABD ile tam uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktır. AB’nin de “bir kriter” olarak dayattığı gibi, TSK “sivil otoriteye” tabi olacak, kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan “ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma” görevini unutacaktır.

“AKP sivil darbe ile değil, seçimle geldi” itirazı yapacak olanlara da şunları söylemeliyim: CIA’nın yan kuruluşu Rand Corporation’un yayın organlarında ve ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda şöyle deniyor: “ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye’yi kontrol edemez, Fazilet Partisi’nin başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Abdullah Gül’ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye’yi kontrol altında tutmaya devam edebilir.” Tarih:20 Ekim 1996.

Ve ABD Ankara büyükelçiliği yapmış CIA eski elamanı Abramowitz: “Erdoğan, Erbakan’ın yerini almalıdır” Bu tarih de, 3 Kasım 2002 seçimlerinden “6 yıl” öncesidir !”

12.01.2010
(Yazının sahibi Noel Baba rumuzlu bir kişidir.)
Odatv.com

***

millenium challenge 2002
Bin yılın meydan okuması.

Amerikan ordusu’nun bir tatbikatı.
“amerikan ordusu, 2002 yılında, Temmuz-15 Agustos tarihleri arasında, Virginia Suffolk ve San Diago merkezlerinden yönetilen ve 26 bölgede 13.500 askerin katıldigi 250 milyon dolar harcanan bir teknolojik tatbikat gerçeklestirmisti.

Tatbikatın açıklanan amaci, “ABD ordusunu 2020 yılına hazırlamak”tı. Amerikan ordusu, 2002 yilinda senaryosu : hedef ülke, bazı denizyollarını kontrol etmektedir. bir ada ülkesiyle şiddetli sorunları vardır. bu ülkede çok büyük bir deprem olur. sivil hükümet depremle mücadele edemez ve kaos durumunda ordu duruma el koyar. uluslararası yardım çağrısı yapılır.

Abd yardımlarının kendi askerleri tarafından yapılmasını şart koyar. böylece ülkeye girmekte olan abd askerlerinin miktar ve faaliyetlerinden kuşkulanan hedef ülke ordusuyla abd ordusu arasında savaş çıkar ve ülke 96 saat içinde işgal edilir. Ayrıca ABD 1980lerde Türkiye’ye devrettiği Belbaşı Sismik Araştırma istasyonu’nu daha modern ve daha hassas cihazlarla modernize ederek devralıyor.

Deprem yarattığı söylenen HAARP projesine de başka bir yazıda değineceğim. Yıllardan 1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Org. Kıvrıkoğlu, ABD’nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu açık bir dille belirtti. Kıvrıkoğlu, Washington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde ABD’yi ziyaret etmeyen ilk Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçti. Kıvrıkoğlu, “28 Şubat’ı BiN YILLIK MÜCADELE AZMiYLE sürdürmeye kararlıyız” dedi. 28 Şubat ile temizlenen kadro Amerikan kadrosu olabilirdi.

Sonuçlar: Bahsedilen tatbikatın adı MILLENIUM CHALLENGE 2002 dir yani MiLENYUMUN MEYDAN OKUMASI dir.96 SAAT Türk ordusunun intikal süresidir.24 TEMMUZ Lozan Barış Antlaşması’nın kabul tarihidir.

Türkiye’nin 3 tarafı denizle kaplıdır.Şu anda saldırmaları için bir sebep yok,iktidar işlerini gayet iyi görüyor ve Türk ordusu her yönden yıpratılmaya çalışılınıyor,ama gün olur ,deprem olur Amerika’nın sevmeyeceği sivil idare (köşebaşları zamanında tutulduğundan depremle kaosla mücadele edemez)kontrolu yitirir,Ordu sindirilmemiş olur,yıl 2020 olur ise bunlar olabilir,biz hala demokratik haklar ermeni hakları,kürt hakları vs.den Atatürkçülüğün demode olmasından Avrupalı Birliğinden,maçlardan ,magazinlerden bahsedelim,bize ne yahu!

Kaynakça http://www.tümgazeteler.com
Ümit Zileli/ Cumhuriyet gazetesi köşe yazısı

ABD’NİN 28 ŞUBAT’A “MEYDAN OKUMA”SI

Doğu Perinçek
İşçi Partisi Genel Başkanı

Org. Kıvrıkoğlu’nun “bin yıllık” kararlılığına cevap nereden geldi. Bin yıla bin yıl! ABD’nin Millenium Challenge2002 tatbikatının hedef ülkesi neresi? Tatbikat senaryosundaki ilginç rastlantılar? Kıbrıs’ın ablukaya alınması ve darbe. Uluslararası Mahkeme kimi yargılayacakmış? Müzakere Çerçeve Belgesi’ndeki o madde? Hangisi darbe, hangisi demokrasi?

Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu, 3 Eylül 1999 günü “28 Şubat’ı bin yıl sürdürme kararlılığını ilan ediyor.
Anahtar kavram: Bin yıl!
İngilizcesi: “Millenium”.

Bin yıla bin yıl!
Türkiye Genelkurmay Başkanı’nın bu “Bin yıllık kararlılık” açıklamasından kısa süre sonra ABD Ordusu, tarihinin en büyük askeri tatbikatı için hazırlıklara başlıyor.
Adı: “Millenium Challange2002”.
Türkçesi: Bin Yılın Meydan Okuması 2002.

Bin yıla bin yıl!
Tatbikat, 24 Temmuz 2002’de California eyaletinin Nevada çöllerinde başlıyor. Ancak tatbikatın belgelerinden, hazırlığa 2 yıl önce girişildiğini anlıyoruz. Org. Kıvrıkoğlu’nun Bin yıllık kararlılık ilanından kısa süre sonra tatbikat kararı alındığı ortaya çıkıyor.

Rastlantılar dizisi
28 Şubat’ın bin yıllık kararlılığı, acaba ABD’yi niçin kızdırmış?
Yoksa bu bin yıl kavramı rastlantı mı?
Tatbikat, 24 Temmuz 2002 günü başlıyor.
Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı tarihin yıldönümü!
Bu da rastlantı olmasın?
Tatbikat, 22 gün sürüyor.

Alın size bir rastlantı daha: Sakarya Savaşı da 22 gün sürmüştü.
Tatbikatın senaryosunda hedef ülkenin 96 saat içinde işgal edileceği yazılı.
Türk Ordusunun seferberlik süresi 96 saat.
Olabilir, bu da rastlantıdır; sanki seferberlik süresi 96 saat olan başka ülke yok mu?

Bu, rastlantı olamıyor. Çünkü senaryonun coğrafyası olan bölgemizde seferberlik süresi 96 saat olan, bir tek Türk Ordusu var.

Senaryo
Senaryodan başka bilgiler:

- Hedef ülke, deniz yollarını kontrol ediyor ve bir ada ülkesiyle problemleri var (Bölgede Kıbrıs’tan başka ada ülkesi yok).

- Hedef ülkenin azınlık sorunları var.

- Hedef ülkede büyük bir deprem oluyor.

- Uluslararası mahkeme, o ülkenin sınırlarını ilgilendiren olumsuz bir karar alıyor (Abdullah Gül’ün imzaladığı Müzakere Çerçeve Belgesi’nde Türkiye’nin anlaşmazlık konusu olan sınırlarının uluslararası mahkemede çözüleceği yükümü altına girilmiş).

- Hedef ülkede ordu darbe yapıyor ve ada ülkesini denizden kuşatıyor.

- BM, ABD’nin girişimiyle hedef ülkeye yaptırım kararı alıyor. ABD ordusu, “kitle imha silahları bulunduğu” söylenen hedef ülkenin sinir merkezlerini tahrip eden bir hava saldırısına geçiyor ve hedef ülkeyi 96 saat içinde işgal ediyor!

- Bazı değerli uzmanlar diyor ki, “Türkiye’nin elinde kitle imha silahı yok, burası tutmuyor.”

- Irak’ın elinde var mıydı?

- Ya İran’ın elinde var mı?

- ABD’nin bu propagandaya başvurması için, kitle imha silahı olması gerekiyor mu?

- Ve noktayı Associated Press (AP) koyuyor: Hedef ülkenin Türkiye olduğu bildiriliyor (18 Temmuz 2002 günlü bülten).

- Tatbikatın senaryosu için internete bakabilirsiniz:
www.defenselink.mil
Eğer kaldırdılarsa İşçi Partisi’ne başvurun hemen yollarlar.

İç cephedeki operasyon
Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, “28 Şubat’ı bin yıl sürdürme kararlılığını” açıklamasından sonra 2 ay geçmeden Ergenekon tertibinin tezgâhı da çalışmaya başlıyor. Tuncay Güney’in bürosunda imal edildiği bilgisayar analizleriyle ispatlanmış bulunan “Ergenekon Reorganizasyon” belgesinin tarihi 29 Ekim 1999.
İç cephede, “Ergenekon demek TSK demektir” parolasıyla Türk Ordusunun savaş kabiliyetini çökertme operasyonu.
Dış cephede, hedef ülkeyi 96 saatte işgal tatbikatı!
Hem de ABD tarihinin en büyük tatbikatı!

Bin yılın meydan okuması!

Bin yıllık kin!
Bugün Türkiye’deki Amerikancılara bakın, hepsi 28 Şubat’a bin yıllık kinle saldırıyorlar.Ve 28 Şubatçı olmakla suçlananlara bakın, hepsi yurtsever ve ABD karşıtı.

En önemlisi, 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Konseyi’nin 18 maddelik kararını bir kez daha okuyun:

Her maddesi ABD’nin Türkiye planlarına çomak sokuyor.
Her maddesi, ABD’nin Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisini iktidar koltuğuna oturtma tertibini bozuyor!

Hangisi darbe ve
Hangisi demokrasi
Hangisi demokrasi?

CIA’ya bağlı Rand Corporation’ın 1996 yılında ilan ettiği, ABD’nin Tayyip Erdoğan’ı başbakan ve Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı koltuğuna oturtma operasyonu mu demokrasi?

Yoksa emperyalizmin “Kemalizmi bitirin” fermanına karşı, Cumhuriyeti savunmak ve milletin bağımsızlığı için kararlı mücadele mi?
Hangisi darbe?

1996’da ilan edilen ABD planını uygulamak için, ABD’nin Körfez Savaşı takvimine uygun olarak 2002 yılında DSP’nin bölünmesi ve Ecevit hükümetinin dağıtılması ve erken seçim operasyonu mu demokrasi?
Yoksa yabancı devletlere “deliğe süpürülme” yetkisi tanımış BOP Eşbaşkanlığı’nın kurulmasına direnmek mi?

KİTAP: Millenium Challange2002 tatbikatı ve 28 Şubat konusunda geniş bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Türk Ordusu Kuşatmayı Nasıl Yaracak, s.29-32, s.142-145. Yılmaz Dikbaş dostumuz ise, 28 Şubat’ın “ABD-Siyonist İsrail Operasyonu” olduğu görüşünde. Bkz. İsrail’in Nükleer Silah Cephaneliği, Asya Şafak Yayınları, İstanbul 2006, s. 134-172.

Neden TSK Hedefte ?

Türk Milleti aylardır şaşkınlıkla Silahlı Kuvvetleri üzerindeki baskıyı, kozmik büro aramalarını, hayretle basın organlarına sızan belge ve planları izlemektedir. Neden TSK hedefte sorusu, herkesin aklını meşgul etmektedir.

Cevap pek de o kadar karmaşık değil aslında;

Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika Birleşik Devletleri’nin kırk yıllık rüyası Büyük Ortadoğu Projesi’ni adeta kilitledi.

12 Eylül 1980 öncesi sağ-sol çatışmaları ile başlayan, ülkeyi zayıf düşürme, bölgesinde etkisiz hale getirme ve Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimi ile meşgul etme, planı ile işe başlanmıştır.

1986 da ABD, Türkiye’ye Musul ve Kerkük’ü alın dedi, Planı Türkiye himayesinde Kürdistan’ı oluşturmaktı. Planı dönemin Genel Kurmay Başkanı bozdu.

1991 yılında Körfez Savaşı sonrası, yine ABD Kürtleri Saddam zulmünden kurtarmak bahanesi altında Kürt Devleti kurma teşebbüsünde bulundu.ABD,Çelik Güç Birlikleriyle PKK’ya Lojistik ve Stratejik destek sağladı, Ancak TSK, ABD’nin bu oyununu da PKK’ya vurduğu büyük darbelerle bozdu.

ABD bu politikalardan rahatsızdı.Çekiç güce bağlı uçak ve helikopterler, uçaklarımızı taciz etmiş, bu tacizlerden kısa süre sonra Eşref Bitlis Paşanın uçağı düşmüş yada düşürülmüştür.

1995 baharında iki aya yakın süren, otuz binin üzerinde TSK mensubunun katıldığı Çelik Harekatı’yla altı yüze yakın PKK teröristi etkisiz hale getirilmiş, Kuzey Irak’taki devlet oluşumları bundan büyük zarar görmüştür. Bu harekat sonrası ABD, TSK’leri Türkiye-ABD ilişkilerini bozuyor yorumu yapmıştır.

1996 Eylülünde TSK, Sınır ötesi operasyonla; CIA aracılığıyla eğitilen Peşmerge güçlerine büyük darbe indirmiş, eğitimli Peşmergeler Guam adasına kaçırılmak zorunda kalınmıştır.

DSP-MHP-ANAP Koalisyon hükümeti ve Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun, ABD’nin Irak’a harekat taleplerine karşı çıkışları, Koalisyonun bozulmasına ve DSP’nin darbe ile yok edilmesi ve AKP’nin iktidara gelmesiyle sonuçlanmıştır.

1 Mart Tezkeresi’nin reddinden sonra Irak’ın kuzeyine yerleşen TSK unsurlarına karşı ABD tutumu açıkça saldırıya dönüşmüştür. 4 Temmuz 2003’de Süleymaniye’de Özel Kuvvetler irtibat bürosu ABD ve Peşmerge güçlerince basılmış, Türk askerinin başına çuval geçirilmiştir. ABD Savunma Bakanı TSK’nin faaliyetlerini Başbakan Erdoğan’a şikayet etmiştir.

21 Ocak 2002’de PKK Başkanlık konseyi ABD Dışişleri’ne bir mektup göndererek, ABD’nin Ortadoğu da yapacağı harekatlara yardımcı olabileceği talebi ile ABD-PKK ilişkileri basına yansımıştır.

Başbakanın eş başkanlığını yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi ile oluşacak harita ortaya çıkmıştı. Haritaya göre; Türkiye dahil olmak üzere çok sayıda ülkenin sınırı değişmekte, baş da Kürdistan olmak üzere çok sayıda yeni ülke kurulmakta idi. Haritaya Türk Genelkurmayı çok sert tepki gösterdi.

Bundan sonra PKK terörü hız kazandı, Kürtlere siyasal haklar verilmesi adı altında uluslar arası arenada Türkiye’ye yönelik baskılar arttı. DTP Meclise sokuldu ve PKK stratejik eylemler gerçekleştirdi. Dağlıca ve Aktütün baskınları ile Türk ordusuna yönelik asimetrik psikolojik savaş hızlandı. PKK’ya ABD desteği PKK itirafçılarınca açıklandı.

Türk Ordusu, ABD’nin her türlü isteksizliğine rağmen, sınır ötesi operasyonlarını kararlılıkla sürdürdü. Dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt basın mensuplarına tehdidin kaynağının PKK veya Barzani değil arkasındaki güç (ABD) olduğunu açıkça söyledi.

Yukarıda saydığım ve sayamadığım sayısız olaylarla Türk Ordusu, ABD’nin BOP hayalini kilitledi. ABD Irak’tan çekilme takvimi açıklamak zorunda kaldı. Şimdi ABD, Kuzey Irak petrollerinin Batı’ya akışını sağlama almadan, bu maksatla da Kürt devletini kurmadan Irak’tan çekilmek istemiyor. Oluşacak Kürt devletinin güvenliğini sağlamak içinde Türk Ordusu’nu tehdit olmak dan çıkarıp, zayıflatmak istiyor. Ordu üzerinde oynan oyunların sebebi budur işte. Ülke içindeki maşaları da bu durumu demokrasi kamuflajına sokmak istemektedir. Ancak hevesleri kursaklarında kalacak, hatta gün gelecek hesap vereceklerdir.

Türk ordusu vakur bekleyişiyle çaresizmiş gibi görünebilir. Ancak bütün kışkırtmalara rağmen demokrasi çizgisinden şaşmayan Genelkurmay Başkanını kutlamak gerekir. Aksi davranışların orduyu yıpratmak isteyenlerin işine yarayacağı, iç savaş yada darbeyi getireceği bilinmelidir. Sabırla beklemek Amerikan uşaklarının kimler olduğunun Yüce Türk Milletince görülmesine sebep olmaktadır.

Saygılarımla
Güven MUTLU

Çelik Harekâtı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
PKK’ya karşı yapmış olduğu askeri harekâtın adıdır.

Harekât, 1994-1995 yılları arasında Kuzey Irak’ta yapılmış ve 43 gün sürmüştür. Türk askerlerinin komutanlığını Korgeneral Hasan Kundakçı yürütmüştür. Türkiye harekâtın amacının bölgeyi 3.000 PKK’lı Teröristi temizlemek olduğunu açıklamıştır. Harekâta Türkiye tarafından 35.000 asker katılırken, PKK’nın gücü bilinmemektedir. Türkiye 64 askerini kaybederken, PKK’nın kayıp sayısı 568 olarak açıklanmıştır

Mehmetçik Kuzey Irak’ta 50 bin askerle 4 bin korucu,
Kuzey Irak’taki PKK kamplarına operasyon başlattı

Ali SEVMİŞ, İrfan SELVİ, Veli KADOOĞLU,
Özge ÖZGEN – HAKKARİ / ŞEMDİNLİ / CİZRE / ANKARA

TÜRK Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki PKK kamplarına karşı bir süredir hazırlandığı büyük operasyon önceki gece başladı. Çukurca’nın 49 ve 51 numaralı sınır taşları arasındaki Çayırlı, Üzümlü, Işıklı ve Çığlı köyü ile 49 numaralı sınır taşı bölgelerinden 50 bin Mehmetçik ve dört bin korucunun Kuzey Irak’a girdiği bildirildi.

Birlikler sabahın ilk ışıklarına kadar 15 kilometre ilerlerken Kanimasi, Zay suyu havzası, Duthaza ve Ürek bölgeleri asker ve hava harekatıyla kuşatıldı. Aynı saatlerde Habur Sınır Kapısı’ndan Zaho’ya 50 tank ve zırhlı taşıyıcılar desteğinde askeri sevkiyat yapıldı.

Öncü birliklerin bölgeyi kuşatma altına almasının ardından önceki gece saat 21.00′de Hakkari semalarında yoğun bir hava harekatı başladı. Savaş uçakları, Cobra ve Skorsky helikopterlerinin bir saat süren hava saldırısının ardından saat 23.00′e kadar uçuşlara ara verildi. Bu sırada askeri birlikler Çukurca’nın Üzümlü köyünden Kanimasi, 51 numaralı sınır taşı bölgesinden Zap suyu havzası, Işıklı köyü yakınlarından Duthaza ve Çığlı köyü yakınlarından Ürek bölgelerinden Irak’a giriş yaptı.

23.00 – 24.00 saatlerinde yeniden başlayan hava harekatı sabaha kadar sürerken, öncü birliklerin Kuzey Irak topraklarına girmesinden önce savaş uçakları ve helikopterler iki saat süreyle PKK’nın seyyar kamplarının bulunduğu bölgeleri bombaladı.

Diyarbakır ve Malatya’dan önceki gün kalkan savaş uçaklarının, örgütün Sinat, Avagöze, Haftanin, Kerşan, Zap ve diğer kampları bombaladığı da öğrenildi.
Hakkari Dağ ve Komando Tugay’ından 300 araçla hareket eden sekiz bin asker saat 04.30 sıralarında Çukurca’nın 49 ve 51 numaralı sınır taşlarından bölgeye kaydırıldı. Çukurca’dan Kuzey Irak’a giren birliklerin PKK’nın ZAP Kampı’nı hedeflediği belirtildi.

Uludere’nin Gülyazı, Taşdelen, Ortabağ, Çukurca’nın Çığlı, Üzümlü ve 49 No’lu sınır bölgesinde konuşlandırılan birliklerin, Irak’ın kuzeyine doğru rahat hareket edebilmeleri için bazı kesimlerde portatif köprüler kurulduğu öğrenildi. Bölgede Kızılay’a ait bir seyyar hastane de kuruldu.

Birliklerin Kuzey Irak topraklarına girmesinin ardından bombalanan kamplardan kaçan teröristlerle yer yer sıcak temas sağlandı. Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Tuncay Kavuncu ile bir aydır bölgede bulunan Van 21. Seyyar Jandarma Tugay Komutanı Tuğgeneral Yusuf Soybaş’ın sevk ve idare ettiği harekatta birlikler 15 kilometre ilerledi.

Yaklaşık bir aydır PKK ile TSK arasında yaşanan taktik savaşına sahne olan sınırda, PKK’nın döşediği mayınları öncü birlikler temizledi.Harekatın başlaması nedeniyle önceki gece saat 02.00 sıralarında Cizre ve Silopi’den geçen E – 24 karayolu araç trafiğine kapatıldı. Tank ve zırhlı birlikler desteğinde karayolunda uzun kuyruklar oluşturan askeri konvoyların Habur sınır kapısından Kuzey Irak topraklarına girdiği ve Zaho bölgesinde konuşlandığı öğrenildi.

Güneydoğu’da PKK’ya yönelik başlatılan kapsamlı operasyonlara ise halen devam edildiği bildirildi. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği tarafından yapılan açıklamada, Şırnak’ın Düğün dağında örgüte yönelik kapsamlı operasyon başlatıldığını belirtti.

Düğün dağındaki çatışmalarda 20, Siirt’in Eruh ilçesinin kırsal kesimlerinde 8, Bitlis’in Tatvan ile Şırnak’ın Silopi ilçesinde birer olmmak üzere toplam 30 PKK’lı öldürüldü.

Ankara: “Barzani çağırdı”

DIŞİŞLERİ, Türkiye’nin KDP lideri Mesut Barzani’nin Kuzey Irak’ta kontrolü ele geçirmeye çalışan PKK’ya karşı dün sabah saatlerinde başlattığı operasyona hava ve topçu desteği verdiğini açıkladı.Dışişleri, Barzani’nin Türkiye’ye yaptığı destek ve yardım talebi üzerine TSK’nın kara ve topçu ateş desteği sağlamaya başladığını açıkladı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Elçi Sermet Atacanlı, “KDP liderinin talebi üzerine bölgedeki bir kısım birliklerimiz Habur – Zaho istikametinde bölgeye girmiştir. Burada bu harekatın büyük bir kısmı Barzani’ye bağlı kuvvetlerce icra edilmektedir” dedi.

Atacanlı, “Türkiye, harekata sınırlı sayıda kuvvetlerle iştirak etmektedir” dedi.
Atacanlı Türk askerinin sınır ötesi hareketı ile ilgili olarak Irak ve ABD’ye bilgi verilip verilmediğinin sorulması üzerine de “Daha önceden haber verme ihtiyacımız yok. Ancak sonrasında tabii ki bilgilendirme oluyor” diye konuştu.

Irak’tan tepki

TSK’nın sınır ötesi operasyonu, Irak hükümeti tarafından tepkiyle karşılandı.
Irak Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, “Irak hükümeti, son Türk askeri saldırısını ve Irak’ın toprak bütünlüğü ile bağımsızlığının Türk askeri güçleri tarafından ihlal edilmesini şiddetle kınıyor” dedi.Sözcü, Bağdat yönetiminin, “Türk askerlerinin Irak topraklarından bir an önce çekilmesini istediğini de duyurdu.

En kapsamlı harekat

KUZEY Irak’ta faaliyet gösteren PKK’lılara karşı ilk büyük operasyon 1992′de yapıldı. KDP ve KYB peşmergeleri deseteğinde yapılan harekatlarda, örgütün Haftanin, Şive, Keşan, ZAP ve Hakurk kamplarına girildi. TSK’ya karşı cephe savaşına giren ve büyük yenilgiye uğrayan PKK, iki binin üzerinde kayıp verdi.

28.01.1994:
PKK’nın Zeli kampı savaş uçaklarınca bombalandı. Hava harekatında 600 PKK’lı öldürüldüğü açıklandı.

18.05.1994:
Zeli kampı ikinci kez bombalandı. 92 PKK’lı öldürüldü.

20.03.1995:
Kuzey Irak’a “Çelik harekatı” adı altında ikinci büyük harekat başlatıldı. Operasyonlar 35 gün sürdü. Bu harekatta, 523 PKK’lı öldürüldü.

01.01.1997:
Hakkari’nin Uludere ilçesi karşısında yer alan Kuzey Irak topraklarındaki Sinaht ve İran sınır kesiminde yer alan Hakurk’a hava harekatları yapıldı. 190 PKK’lı öldürüldü.
Bölgede zaman zaman dar kapsamlı operasyonlar da yapıldı. Geçtiğimiz yılın mayıs ayında gerçekleştirilen Ejder – 1 ve Ejder – 2 Operasyonları özellikle Hakurk bölgesinde yoğunlaştı.

****

22.02.2008

Sınır ötesi operasyonlar 1983′te başladı

Türk Silahlı Kuvvetleri, 1983′ten bu yana Kuzey Irak’taki PKK kamplarına yönelik çok sayıda operasyon gerçekleştirdi. Bu operasyonlarda PKK’lılara ağır kayıplar verdirildi.

Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü PKK/Kongra-Gel’e yönelik dün hava destekli olarak karadan başlatılan sınırötesi operasyon öncesi 10′larca kez havadan ve karadan sınırötesi operasyon düzenledi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), terör örgütüne yönelik sınır ötesi operasyonları arasında dikkati çeken operasyonların ilki 2 Eylül 1992′de havadan ve karadan Irak sınırları içerisindeki PKK kamplarına karşı başlattığı yoğun harekat oldu.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 27 Ekim’de teröristlere karşı Hantur Dağı’nda başlattığı harekatta 100 terörist öldürüldü.

Türkiye ile Irak’ın kuzeyi arasında stratejik öneme sahip Sinhat Boğazı’nı 29 Ekim’de ele geçiren TSK, burada çıkan çatışmalarda 90 teröristi etkisiz hale getirdi.

Irak’ın kuzeyindeki terör üssü Haftanin Kampı ise 31 Ekim’de Türk askerinin kontrolüne geçti. Güvenlik kuvvetlerinin Güneydoğu ve Kuzey Irak’ta 10 Ekim 1993′te başlattığı operasyonlarda 41 terörist ölü ele geçirildi.

Diyarbakır’dan 30 Kasım’da havalanan 16 savaş uçağı da Kuzey Irak’ın 10 kilometre içinde bulunan 9 terör örgütü kampını bombaladı. Operasyonda 40′ın üzerinde terörist öldürüldü.

Irak sınırındaki Üzümlü Jandarma Karakolunu 13 Aralık 1993′te basmak isteyen terörist grubun tuzağa düşürülerek 30 teröristin öldürülmesinin ardından operasyonlar Irak’ın kuzeyinde sürdürüldü. Bu operasyonlarda da 100 terörist etkisiz hale getirildi.

Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye sızmak isteyen terör örgütü PKK’nın konvoyunu 18 Aralık’ta bombalayan Türk savaş uçakları, terör örgütüne 200 civarında kayıp verdirdi.

20 Aralık’ta Irak’ın kuzeyine geçen dağ komandoları ise 27 teröristi etkisiz hale getirdi.

Türk savaş uçakları 28 Ocak 1994′te PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki en önemli üslerinden Zeli Kampı’nı bombaladı. Bu harekatta da 100 terörist öldürüldü.

Savaş uçakları, terör örgütü PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki Zeli Kampı’nı 18 Mayıs’ta, Mezi bölgesini 26 Temmuz’da, 3 Ağustos’ta da Irak’ın kuzeyini bombaladı. Bu harekatlarda 300′e yakın terörist öldürüldü.

1995′te Çelik Harekatı

TSK, 35 bin personelin katılımıyla Irak’ın kuzeyine 21 Mart 1995′te “Çelik Harekatı”nı başlattı. Irak’ın kuzeyine düzenlenen sınırötesi harekatta, 3 bin PKK’lı çember altına alındı. 200′ü öldürüldü, 8 erşehit oldu, 11 er yaralandı.

TSK, harekat kapsamında 23 Mart’ta Haftanin Kampı’nı kuşatırken, buradaki çatışmalarda 89 PKK mensubu ölü ele geçirildi.

Genelkurmay Başkanlığı, Çelik Harekatı’nın ardından yaptığı değerlendirmede, 2 trilyon 800 milyar liraya malolan harekat sırasında 555′i ölü olmak üzere 568 teröristin ele geçirildiğini açıkladı.

Sıcak çatışmanın sona erdiği Kuzey Irak’ta Kanimasi, Mergasor ve Barzan bölgesinde kontrolü ele geçiren Türk askeri birlikleri, 9 Temmuz’da 6 terörist daha öldürdü. Bu harekatta öldürülen terörist sayısı ise 127oldu.

1996′da Tokat Operasyonu
Irak’ın kuzeyinde başlatılan “Tokat Operasyonu” kapsamında da 14 Haziran 1996′ta 90 terörist ölü olarak ele geçirildi. Operasyonları sürdüren TSK, PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki en büyük kamplarından Bote’yi 21 Temmuz’da savaş uçaklarıyla vurdu.

Irak’ın kuzeyindeki Sinat, Avagöze, Birkiavdal, Elagiş ve Haftanin bölgelerindeki terörist kampları 25 Temmuz’da bombalanırken, Kuzey Irak sınırında 8 Ekim’de yapılan operasyonlarda ise 118 terörist öldürüldü, 11 güvenlik görevlisi de şehit oldu.

Operasyonları aralıksız sürdüren TSK, Irak’ın kuzeyindeki Sinath bölgesine ise 30 Aralık’ta operasyon başlattı. Sinath bölgesine düzenlenen operasyonda ölü ele geçirilen terörist sayısı 72 olarak açıklandı.

Çekiç, Şafak ve Süpürme Harekatları
TSK, 15 Mayıs 1997′de başlatılan “Çekiç Harekatı”nın ilk gününde ise Sarıkavaklar’da 30 teröristi ele geçirildi. Bu operasyonda ölü ele geçirilen terörist sayısı da bin 817′ye ulaştı.

Ekim ayında gerçekleştirilen “Şafak Harekatı”nda da 816 terörist etkisiz hale getirildi. 5 Aralık’ta da Irak’ın kuzeyinde bazı kamplara yerleşerek kış mevsimini geçirmeye hazırlanan teröristlere karşı “Süpürme Harekatı”na başlanıldı.

TSK, 39 bin 500 personelle 29 Nisan 1998′de yine Irak’ın kuzeyine kapsamlı bir operasyon düzenledi. Bu operasyonun ilk 3 gününde de 77 PKK’lı öldürüldü.

Gün gün sınırötesi operasyonları
Bugüne kadar gerçekleştirilen operasyonlar şöyle:

1983:
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır ötesi oprasyonlarının ilki 1983′te yapıldı;
5 bin ile 7 bin asker sınırı 5 km geçti.

15 Ağustos 1986:
Türk savaş uçakları, Irak sınırını aşarak teröristlerin sığınaklarını bombaladı.

4 Mart 1987:
Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları, Irak topraklarında sınırlı bir harekat yaptı. Teröristlere ait kamp, depo ve sığınaklar bombalandı.

25 Ekim 1991:
Terör örgütü PKK, Hakkari’nin Çukurca ilçesi yakınlarındaki 3 jandarma karakoluna saldırdı. 17 er şehit oldu. Teröristlere karşı sınırötesi operasyon başlatıldı.

30 Ağustos 1992:
Teröristler İran’dan sızıp, Alan Karakoluna saldırdı. Askerlerin anında karşılık vermesi üzerine 43 terörist öldürüldü. TSK’nın sınırötesi operasyonunda da 100′den fazla terörist öldürüldü.

2 Eylül 1992:
TSK, havadan ve karadan Irak sınırları içerisindeki PKK kamplarına karşı yoğun bir harekat başlattı.

7 Ekim 1992:
TSK’ya bağlı savaş uçakları, Irak’ın kuzeyinde bulunan Hakurk ve Durji kamplarına saldırı düzenledi.

27 Ekim 1992:
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teröristlere karşı Hantur Dağı’nda başlattığı harekatta 100 terörist öldürüldü.

29 Ekim 1992:
Türkiye ile Irak’ın kuzeyi arasında stratejik öneme sahip Sinhat Boğazı, TSK’nın eline geçti. Çatışmalarda 90 terörist öldürüldü.

31 Ekim 1992:
TSK, Irak’ın kuzeyindeki terör üssü Haftanin kampını ele geçirdi.

10 Ekim 1993:
Güvenlik kuvvetlerinin Güneydoğu ve Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği operasyonlarda 41 terörist ölü ele geçirildi.

30 Kasım 1993:
Diyarbakır’dan havalanan 16 savaş uçağı, Kuzey Irak’ın 10 kilometre içinde bulunan 9 terör örgütü kampını bombaladı. Operasyonda 40′ın üzerinde terörist öldürüldü.

13 Aralık 1993:
Irak sınırındaki Üzümlü Jandarma Karakolunu basmak isteyen terörist grup tuzağa düşürüldü. Çatışma sırasında 30 terörist öldürüldü. Irak’ın kuzeyinde sürdürülen operasyonlarda öldürülen terörist sayısının 100 olduğu bildirildi.

18 Aralık 1993:
Irak’ın kuzeyinden Türkiye’ye sızmak isteyen terör örgütü PKK’nın konvoyunu Türk savaş uçakları bombaladı. Sayıları yaklaşık 200 civarında olan teröristlere büyük kayıp verdirildi.

20 Aralık 1993:
Kuzey Irak’a geçen dağ komandoları 27 teröristi öldürdü.

28 Ocak 1994:
Türk savaş uçakları, PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki en önemli üslerinden Zeli Kampı’nı bombaladı. 100 teröristin öldüğü bildirildi.

18 Mayıs 1994:
TSK’ya ait savaş uçakları, terör örgütü PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki Zeli Kampı’nı bombaladı. Yüzlerce militanın yok edildiği bildirildi.

26 Temmuz 1994:
TSK’ya bağlı uçaklar, Kuzey Irak’taki Mezi bölgesinde yaptığı hava harekatında 70 PKK’lıyı öldürdü.

3 Ağustos 1994:
TSK’ya bağlı savaş uçakları, sınırötesi hava harekatında 120′den fazla teröristi imha etti.

21 Mart 1995:
TSK, 35 bin personelin katılımıyla Irak’ın kuzeyine “Çelik Harekatı” başlattı. Terör örgütü PKK’nın 23 kişilik “mobil timi” yakalandı.

22 Mart 1995:
Irak’ın kuzeyine düzenlenen sınırötesi harekatta, 3 bin PKK’lı çember altına alındı. 200′ü öldürüldü, 8 er şehit oldu, 11 er yaralandı.

23 Mart 1995:
Harekatta kapsamında Haftanin kuşatıldı. 89 PKK militanı daha ölü ele geçirildi.

15 Nisan 1995:
Irak’ın kuzeyine düzenlenen harekatın 26′ıncı gününde 11 asker şehit düştü.

19 Nisan 1995:
Çelik Harekatı’nda terör örgütü PKK’nın kullandığı mağaralarda 4.5 ton uyuşturucu ele geçirildi.

25 Nisan 1995:
TSK’nın Irak’ın kuzeyine giren 35 bin personelinden 20 bininin geri çekildiği bildirildi. Operasyondan dönen 20 bin asker, 30 Nisan’da dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından törenle karşılandı.

2 Mayıs 1995:
Genelkurmay Başkanlığı, Çelik Harekatı’nın 43 gününü değerlendirdi. 2 trilyon 800 milyar liraya mal olan harekat sırasında 555′i ölü olmak üzere 568 terörist ele geçirildi.

9 Temmuz 1995:
Sıcak çatışmanın sona erdiği Kuzey Irak’ta Kanimasi, Mergasor ve Barzan bölgesinde kontrolü ele geçiren Türk askeri birlikleri, 6 terörist daha öldürdü. Bu harekatta öldürülen terörist sayısı 127′ye ulaştı.

14 Haziran 1996:
Irak’ın kuzeyinde sürdürülen ve “Tokat Operasyonu”olarak adlandırılan operasyonda 90 terörist öldürüldü, 6 asker şehit oldu.

21 Temmuz 1996: Türk Hava Kuvvetleri, PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki en büyük kamplarından Bote’yi vurdu.

25 Temmuz 1996:
Irak’ın kuzeyindeki Sinat, Avagöze, Birkiavdal, Elagiş ve Haftanin bölgelerindeki terörist kampları bombalandı.

8 Ekim 1996:
Kuzey Irak sınırında yapılan operasyonlarda, 118 terörist öldürüldü, 11 güvenlik görevlisi de şehit oldu.

30 Aralık 1996:
Irak’ın kuzeyindeki Sinath bölgesine operasyon başlatıldı.

1 Ocak 1997:
Sinath bölgesine düzenlenen operasyonda ölü ele geçirilen terörist sayısı 72′ye yükseldi.

14 Mayıs 1997:
TSK, Irak Kürdistan Partisi’nin isteği üzerine Kuzey Irak’a girdi.

15 Mayıs 1997:
“Çekiç Harekatı”nın ilk gününde Sarıkavaklar’da 30 terörist ele geçirildi.

28 Mayıs 1997:
Sınırötesi operasyonda ölü ele geçirilen terörist sayısı bin 817′ye ulaştı.

13 Haziran 1997:
Çekiç Harekatı’na katılan bazı zırhlı birlikler çekilmeye başladı.

20 Eylül 1997:
OHAL Bölge Valisi Aydın Arslan, son 95 ayda yapılan operasyonlarda 4 bin 546′sı ölü 5 bin 333 teröristin etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

1 Ekim 1997:
Irak’ın kuzeyinde etkisiz hale getirilen terörist sayısı 361′e ulaştı.

13 Ekim 1997:
Irak’ın kuzeyinde yürütülen “Şafak Harekatı’nın” birinci aşaması sona erdi. Görevini tamamlayan birliklerden ilki yurda döndü. Ölü ele geçirilen terörist sayısı 816′ya ulaştı.

5 Aralık 1997:
Irak’ın kuzeyinde bazı kamplara yerleşerek kış mevsimini geçirmeye hazırlanan teröristlere karşı “Süpürme Harekatı” başladı.

13 Nisan 1998:
Terör örgütü PKK’nın iki numaralı adamı Şemdin Sakık ile kardeşi Arif Sakık, Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın “Yarasa Operasyonu” ile yakalanıp, Türkiye’ye getiridi. 20 Mayıs 1999′da Sakık ile kardeşi, ölüm cezasına çarptırıldılar.

29 Nisan 1998:
TSK, 39 bin 500 personelle operasyon başlattı. 3 günde 77 PKK’lı öldürüldü.

16 Şubat 1999:
Terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan, Kenya’nın Başkenti Nairobi’den, güvenlik güçlerince düzenlenen operasyonla yakalanarak, Türkiye’ye getirildi.

26 Temmuz 1999:
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Irak’taki hedeflerin sıfır hatayla Türk savaş uçakları tarafından bombalandığını bildirdi.

2007 ve 2008′deki operasyonlar

1 Aralık 2007:
Terörle mücadele kapsamında sınır ötesinde ilk nokta operasyon yapıldı. Genelkurmay, ‘Irak sınırları içinde 50-60 kişilik PKK’lı terörist gruba müdahale edildiğini duyurdu.

16 Aralık 2007:
Sınır ötesi ikinci operasyon (hava harekatı) yapıldı. Genelkurmay, TSK’nın Kandil Dağı’nı bombaladığını açıkladı.

17-18 Aralık 2007:
Türkiye-Irak sınırını geçmeye çalışan teröristlere müdahale edildi. Bölgede konuşlu kara birlikleriyle sıcak takip yapıldı. Operasyon, Şemdinli Yeşilova bölgesinde sınırdan birkaç kilometre derinlikte gerçekleştirildi.

22 Aralık 2007:
Türk savaş uçakları, Kuzey Irak’taki terör örgütü hedeflerine yönelik operasyonda Amediye çevresindeki kampları hedef aldı.

Operasyonda hedef, Kandil’den sonra en büyük terörist kampının bulunduğu Zap ile Cemço bölgeleri oldu. Operasyonda ayrıca Amediye bölgesindeki Metina, Hakurk, Zap ve Haftanin kampları vuruldu.

26 Aralık 2007:
Sabah erken saatlerde Kuzey Irak’taki Zap bölgesinde savaş uçaklarıyla operasyon düzenlendi. 8 mağaranın vurulduğu harekatta, büyük bir terörist grup etkisiz hale getirildi.

15 Ocak 2008:
Kuzey Irak’taki Zap-Şivi, Avaşin-Basyan ve Hakurk bölgelerinde tespit edilen PKK’ya ait hedefler vuruldu. Genelkurmay, hava operasyonunda PKK’ya ait 60 hedefin tam isabet vurulduğunu açıkladı.

4 Şubat 2008:
Genelkurmay, Türk savaş uçaklarının Irak’ın kuzeyindeki Avaşin-Basyan ve Hakurk bölgelerindeki 70 PKK hedefini vurduğunu bildirdi.

21 Şubat 2008:
Saat 10.00-18.00 arasında K. Irak’ta belirlenen hedefler karada konuşlu uzun menzilli silahlar ve Hava Kuvvetleri’ne mensup uçaklar ile vuruldu. Saat 19.00 itibarıyla da Kuzey Irak’a sınır ötesi kara harekatı başlatıldı.

Gazi Mahallesi olayları

Olayın gelişimi

12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde İstanbul’da Alevi vatandaşların çoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehane ve bir pastane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybederken, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı. Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. Olayların ardından çok sayıda Alevi vatandaş, Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu Mehmet Gündüz adlı bir vatandaş yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi de yaralandı.

İzleyen olaylar

13 Mart günü olayı protesto etmek için İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 15 bin kişi polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçti, çevik kuvvet ve özel timlerle desteklenen polis tekrar gruba ateş edince çatışma başladı. Çatışmalar sonunda on beş kişi hayatını kaybederken, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi yaralandı. Aynı gün İstanbul valiliği Gazi Mahallesi ile iki mahallede (Zübeyde Hanım ile Esentepe) daha sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gazi mahallesi’ne giriş ve çıkışlar polis kontrolüne alındı. 14 Mart günü, Gazi Mahallesi’nde konan sokağa çıkma yasağına rağmen olayların bir türlü yatıştırılamaması üzerine bölgeye askeri birlikler sevk edildi.

Yine aynı gün Gazi Mahallesi’nde çıkan olaylar nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı’nda çıkan olaylarda otuz altı kişi yaralandı. 15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye sıçradı. Mustafa Kemal Mahallesi’nde çıkan olaylarda beş kişinin ölmesi ve yirmiden fazla kişinin yaralanması üzerine bu bölgede de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 16 Mart’ta dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu olayların yatıştırıldığını söyleyerek bölgedeki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı.

Yargılama

Olaylardan sonra yapılan otopsi sonucu ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle hayatını kaybettiği belirlendi. Gaziosmanpaşa savcılığı’nın olayla ilgili fezlekesiyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. İstanbul Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan dava kamu güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Trabzon’a gönderildi. 11 Eylül 1995′te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılama süreci, beş yıl içinde otuz bir duruşma yapılarak 3 Mart 2000′de karara bağlandı.

Yargılanan yirmi polis memurundan Adem Albayrak dört kişiyi öldürmekten altı yıl sekiz ay, Mehmet Gündoğan iki kişiyi öldürmekten üç yıl dokuz ay hapse mahkûm edilirken, (cezalar ertelendi), diğer on sekiz sanık polisin ise beraatine karar verildi. Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğdu hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. Yargıtay, sanıkların Türk Ceza Kanunu 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dava Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başladı. Ancak aileler ve avukatlar Yargıtay kararı ile devletin bir kere daha kendini aklayacağı gerekçesiyle davadan çekildiklerini bildirdiler. Tekrar görülmeye başlanan dava üçüncü celsede karara bağlandı. Mahkeme heyeti Albayrak ve Gündoğdu’ya toplam dört yıl otuz iki ay hapis cezası verdi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Kararın 11 Temmuz 2002′de Yargıtay tarafından onanması üzerine yakınlarını kaybeden 22 kişi AİHM’ne (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) başvurdu. Yargılama sonucunda mahkeme 27 Temmuz 2005′te açıklanan kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde düzenlenen, Yaşama hakkı ve 13. maddesinde düzenlenen, Milli makamlara başvuru yollarının kapatılması hükümlerine aykırı davrandığı sonucuna vardı. Mahkeme Gazi Mahallesi’nde hayatını kaybeden on iki kişi ile Ümraniye’de ölen beş vatandaşın ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi. Olaylarda yaşamını yitiren on yedi kişi için ayrı ayrı otuz bin avro tazminat verilmesine hükmeden mahkeme, böylece Türkiye’yi toplam 510 bin avro tazminat ödemeye mahkûm etti.

Naci KAPTAN
14 Mart 2012

Önüm, arkam, sağım,solum provakasyon!
Sır perdesi kalkmadı
TBMM Tutanak Dergisi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Gazi_Mahallesi_olaylar%C4%B1

http://www.odatv.com/n.php?n=abd-tskya-niye-dusman-oldu-1201101200

http://www.wikipedia.comhttp://www.oncevatan.com.tr

http://www.anamurhaberci.com/tr/s_detay.asp?id=2216

http://www.milliyet.com.tr/1997/05/15/haber/mehmet.html

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15292244.asp

http://www.cnnturk.com/2008/turkiye//02/22/sinir.otesi.operasyonlar.1983te.basladi/430959.0/index.html

http://web.archive.org/web/20070928005405/http://www.jfcom.mil/about/experiments/mc02.htm

http://www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=3876

Posted in Arastirma, EMPERYALİZM, Uncategorized | Leave a comment

Amerikalı Hukuk Danışmanları ve Hükümetle olan ilişkileri

Amerikalı Hukuk Danışmanları ve Hükümetle olan ilişkileri

Atilla KART
Atilla.KART@tbmm.gov.tr

26.04.2012

TBMM Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sn.R.Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

Atilla Kart
CHP Konya Milletvekili

Terör, terörizmin finansmanı konuları başta olmak üzere, Türkiye ‘de istihbarat faaliyetlerinde “Yabancı Uzmanların” çalıştırıldığı bilinmektedir.

2005-2006 yıllarından itibaren “illegal” olarak faaliyet gösteren bu uzmanlar, Kamu Düzeni ve Güveni Müsteşarlığı Kanunuyla 2010 yılından itibaren “yasal himaye” altına alınmışlardır.

Bu kişilerin ağırlıklı olarak “İstihbarat ve Yargı” birimlerinde çalıştıkları bilinmektedir. Sayılarının 3000’i aştığına dair bilgiler söz konusudur. Bu konuları tahkike yönelik olarak, Genel Kurul’da yönelttiğimiz sorulara Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay “Ben de bilmiyorum…” diye cevap vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına utanç duyulması gereken bu açıklamaya bu güne kadar herhangi bir düzeltme gelmemiştir. Bir başka ifadeyle, hakkında Deniz Feneri soruşturmasında “Köstebeklik” yaptığı iddiası ve bulguları bulunan Beşir Atalay , yukarıda anlatımı yapılan konuda da “Taşeron Bakan” olarak adlandırılmayı kabullenebilmiş ve sindirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı olarak bu gelişmelerden büyük üzüntü, kaygı ve ızdırap duyduğumuzu yeri gelmişken bir kez daha ifade ediyoruz.

-2-

2006-2007 yıllarından bu yana Türkiye’de önce illegal, daha sonra ise legal-illegal yol ve yöntemlerle çalışan – çalıştırılan bu Kişilerin, Türkiye Gündemini belirleyen kritik soruşturmalar yoluyla, Yargı ve Siyasete müdahale ettikleri görülmektedir. Bu çerçevede , Türkiye’de görev yaptıkları bilinen “Susanne Hayden” ve “Larry Taman” ‘ın özel konumlarını bir kez daha sorgulamak ve gündeme getirmek gereği doğmuştur.

Bu kişilerden Susanne Hayden’ın; Emniyetçi’lerler, Savcı’larla toplantılar yaptığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde bir dizi çalışmalar yaptığı; 25-26 Ocak 2007 tarihinde İstanbul Hakimevi’nde CMK 250. Madde çerçevesinde görev yapan Özel Yetkili Savcılarla biraraya geldiği; 12-14 Kasım 2008 tarihlerinde Ankara’da yapılan “Savcılar İçin Siber Bilinçlendirme Semineri” ne iştirak ettiğine dair basına yansıyan somut bilgiler söz konusudur.

Adı geçen, artık Emniyet ve Yargı Camiasıyla o kadar özel ve yakın ilişkiler içerisindedir ki; 27 Mayıs 2007 tarihinde Sait Halim Paşa Yalısında yapılan düğünde, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ile birlikte tanıklık yapabilmiştir.

Diğer Hukukçu Larry Taman’ın da, BM Kalkınma Programı çerçevesinde Türkiye’ye geldiği ve görev yaptığı bilinmektedir. Bu Kişi, daha evvel Arnavutluk, Afganistan ve Bosna-Hersek gibi ülkelerin “Yargı Reformları”nın uygulanmasında da görev almıştır.

Adalet Bakanlığı bünyesinde ya da iştirakiyle, ABD’li üst düzey yetkili ve
hukukçularla 18 kez toplantı yapıldığı , bu toplantılara 831 Yargıç ve
Savcı’nın katıldığı yine kamuoyuna yansıyan bilgiler arasındadır.

ABD Büyükelçiliğinin internet sitesinde “ABD Adalet Dairesi Yurtdışı Savcılık Geliştirme, Yardımlaşma ve Eğitim Kurumuna bağlı olarak bir Hukuk Müşaviri 2006 yılında ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde konuşlanmıştır. Özellikle terör ve terörizmin finansmanı ile ilgili olarak ABD ve Türkiye Hükümetleri arasında işbirliğini sağlamak için görev yapıyor. Bu Müşavir, Yerel Savcı ve diğer Kolluk Personeli ile çalışıyor ve eğitim programları ile ABD ve Türkiye’nin ortak çabalarını geliştirmeye gayret ediyor . Şimdiki eğitim programları Kara Para Aklama, Siber Suçlar, Suçluların iadesi ve ceza davalarında duruşma öncesi meselenin aydınlatılmasına odaklanmıştır…” açıklaması yer almaktadır.

-3-

. “…Ceza davalarında duruşma öncesi meselenin
aydınlatılması…” kavramını önemle dikkat ve takdirinize
sunuyorum. Türkiye’de bugün kritik ceza soruşturmalarının
doğrudan Kolluk tarafından yapıldığı gözönüne alındığında,
OPDAT ilişkisi bir başka boyutuyla doğrulanmaktadır.

. Amerikan Adalet Bakanlığının internet sitesinde kısaca OPDAT adı verilen Kuruluşun ; Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı ile yakın işbirliği içinde çalıştığı, ABD Büyükelçiliğinin, Türk Hükümetinin PKK ve diğer terör örgütlerinin işlediği cinayetlere karşı mücadelesine destek verdiği , terörle mücadele mevzuatını geliştirmek ve ceza davalarında, mali dolandırıcılık ve kamu yolsuzluklarında yardımcı olduğu belirtilmektedir.

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı Yasası,
Tanık Koruma Mevzuatı,
Jandarma-MİT-Emniyet Birimlerinin Türkiye genelinde yasa dışı izleme yapmaları,
Başbakanlık Örtülü Ödeneğinde 2006 yılından itibaren gerçekleşen olağanüstü artışlar,

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı Kanunu düzenlemesi hep birlikte değerlendirildiğinde; yukarıda anlatımı yapılan fotoğraf daha da anlam kazanmaktadır.

Bu süreçte, Başbakan Erdoğan’ın, 5 Kasım 2007 tarihinde ABD Başkanı Bush ile yaptığı görüşmenin, icrai ve tarihi bir öneminin olduğunu da yeri gelmişken bir kez daha ifade ediyoruz.

.Yine bu süreçte, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, 2-3 Aralık
2010 tarihlerinde 24 saatliğine ABD Başkenti’ne gidip, ABD’li
meslekdaşıyla 1 saat görüşmesi ve bu görüşme içeriğinin
kamuoyuyla paylaşılmaması, başlı başına sorgulanması gereken
önemdedir.

-4-

. Hükümetin, iş bu soru önergesinde dile getirdiğimiz konu ve
soruları yine geçiştireceğini, somut cevaplar vermeyeceğini
çok iyi biliyoruz. Çünkü Hükümet, suçüstü halindedir ve
işbirliği içindedir. Bu sebeple, bu konuların ve soruların resmi
kayıtlara intikal etmesi ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi
amacıyla , soru önergesi yoluyla dile getirilmesine gerek
görülmüştür.

. Yukarıda anlatımı yapılan bulgulara göre; Türkiye ile ABD arasındaki bu ilişkilerin “adli yardım ya da işbirliği” kavramlarıyla izah edilemeyeceği açıktır. Yargı ve istihbaratta oluşan bu bağımlılık ilişkisi sebebiyledir ki, Türkiye , aradan 4 aya yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen “Uludere Katliamının” hesabını soramamaktadır.

Bu ilişkiler “mutad” nitelikte değildir. Hiçbir ülkeyle bu nitelikte ve bu yoğunlukta adli yardım ilişkisi mevcut değildir. Bu ilişkiler Türkiye ile ABD arasında tek yönlü olarak , Yargı ve İstihbarat alanında “bağımlılık ilişkisinin” doğduğunu göstermektedir.

Bu bilgi ve değerlendirmeler ışığında soruyoruz;

(1) Susanne Hayden ve Larry Taman, hangi tarihten bu yana ve hangi sıfatla görev yapmaktadırlar? Adı geçenlerle benzer şekilde Türkiye’de Emniyet ve Yargı faaliyetlerinde hizmet veren Yabancı Uzman sayısı nedir?

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın, TBMM Genel Kurul kayıtlarına intikal edecek şekilde “Yabancı Uzman sayısını Ben de bilmiyorum…” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu söyleme bugüne kadar neden tepki vermediniz?

Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin “sömürge bir ülke” haline geldiği anlamına gelmez mi?

(2) Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2-3 Aralık 2010 günü, daha önceden kamuoyuna yansıyan programında görünmemesine rağmen , neden ivedi bir şekilde 24 saatliğine ABD’ne gidip gelmiştir? Bu kadar ivedi görüşmeyi gerektiren sebep neydi? Bu ziyaretin gerekçesi Kamuoyundan neden gizlenmektedir?

-5-

Adalet Bakanı’yla birlikte , aynı ziyarette Bakanlık Müsteşarı Ahmet Kahraman ve 8 Yargıç da ABD’ne gitmiş midir? Bu kişiler OPDAT’ın davetlisi olarak mı gitmişlerdir? Bu görüşmelerde ortaya çıkan sonuçlar nedir?

(3) Adalet Bakanlığı bünyesinde ya da iştirakiyle, ABD’li üst düzey Yetkili ve Hukukçularla 2005 yılından bu yana yapılan toplantı sayısı nedir?

Bu toplantılara kaç Yargıç ve Savcı katılmıştır?

Bu toplantılara 831 Yargıç ve Savcı’nın katıldığı doğru mudur?

Bu toplantılara katılan Yargıç ve Savcı’lar halen hangi Mahkemelerde görev yapmaktadırlar?

(4) ABD’den sonra;

başka hangi Ülke Yetkilileriyle ve Hukukçularıyla bu nitelikte ve bu yoğunlukta görüşmeler yapılmaktadır? İkinci sırada gelen Ülke Yetkilileriyle yapılan görüşme sayısı nedir?

Bu görüşmelere katılan Yargıç ve Savcı sayısı nedir?

(5) Türkiye’nin toplumsal barışını etkileyen ve geçmişle yüzleşmesini sağlayacak olan bu soruşturmaların ve yargılamaların ; Amerikalı Hukuk Danışmalarının inisyatiflerine ve yönlendirmesine bırakılması Türkiye’nin egemenliğiyle bağdaşır mı?

İstihbarat ve Yargı yapılanması bu hale gelen bir ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Posted in EMPERYALİZM, Gundem | Leave a comment

Yobazın En Büyük Düşmanı

Aydınlığın bilgesi İlhan Selçuk’un 28 Haziran 1996 tarihli yazısı:
Yobazın En Büyük Düşmanı
Yobazın En Büyük Düşmanı:
Müslüman!..
Adam gek gek geğirir gibi Allah’ın ya da peygam­berin adını ağzına alıyor…
Niçin?..
Yalan için..
Dolan için..
Üçkâğıt için..
Çıkar için..
Koltuk için..
Allah’ı ve peygamberi aşağılık dünyasal çıkarları için kullanmaya kalkışıyor…
*
Müslüman Allah’ına tapınır. İyiliğin, doğruluğun, güzelliğin, dostluğun ardındadır inanmış kişi, çıkar­ların peşinde değildir, kötülüklerden uzaklaşmaya çalışır, hırslarından arınmıştır, dünya malına tamah etmekten çekinmiştir…
Siyaset bataklığında kulaç atmaktan başka marifeti olmayan herif, her dakika başında Müslümanlık taslamaya kalkışsa da Müslüman mıdır?.. Tek ayak üzerinde, binbir yalanı doksan dokuzluk tespih çe­ker gibi art arda dizen herif-i naşerif, nasıl Müslüman olabilir?..
İslamı koltuk hırsı için kullanan kişinin Müslüman­lığına kim inanabilir?..
*
Bir Müslüman bir hırsızı suçüstü yakaladı.
Ve dedi ki:
- Sen bana istediğim çıkarı sağlarsan, ben de se­nin hırsızlığını örtbas ederim…
Peki, bu adam Müslüman mı?..
Olabilemez…
Müslümanlık yağmur olup gökten yağsa, rahme­tinin bir damlası bu adama düşmez.
*
Çıkar hırsıyla gözü dönmüş ne kadar politikacı varsa Müslümanlık taslıyor. Müslümanlığı siyasette koltuk sevdasının ideolojisine dönüştüren bir sürü herif, bu ülkede yaşayan milyonlarca Müslümanın ensesinde boza pişiriyor.
Bunlardan biri dedi ki:
- Bizim en büyük düşmanımız Müslümanlardır…
- Nasıl?..
- Tanrı’sız ya da dinsiz olanlar, Türkiye’de bir avuç insan bile değildir, bunları önemsemek yanlış bir stratejidir; onları korumaya almak, hoşgörülü sayıl­maya yarar…
- Eeeeee?..
- Ama Müslüman olup da dini siyasete alet etmek istemeyen Müslümanlar var ya…
- Evet.
- Bizim asıl düşmanımız onlar!..
- Niçin?..
- Çünkü çoğunluk onlarda!.. Biz azınlığız, sesimi­zin çok çıktığına bakma!..
- Peki ne olacak?..
- Vallahi benim pek umudum yok!.. Müslümanla­rın çoğunluğu laiklik ilkesine bağlı kaldıkça, biz bu Müslümanlarla baş edemeyiz, gün geçtikçe zamiri­miz ortaya çıkar…
Müslümanlık taslayıp Müslümanların tepesinde tepinenlerin korkusu bu!..
Anadolu Müslümanı, ister Sünni olsun, ister Ale­vi, çöl Müslümanı değil!.. Bir buçuk milyar nüfuslu İslam okyanusunda, Müslümanlık değişen coğraf­yaya göre rengini saptıyor; ne İran’daki, Suudi Ara­bistan Müslümanlığına benziyor; ne de Endonezya’daki İslam, Kazakistan ovalarındaki Müslüman­lıkla bir sayılıyor.
Anadolu Müslümanı çöl şeriatına teslim olmaya­cak!.. Çöl şeriatının Türkiye’deki kökü dışarıda po­litikasını, Anadolu Müslümanı onaylayamaz. Os­manlı’da bile bedevinin goygoyuna pabuç bırakma­mış Anadolu Müslümanlığı, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslümanlık taslayan üçkâğıtçıların buyru­ğuna giremez.
(28 Haziran 1996 tarihli yazısı)
Posted in İLHAN SELÇUK YAZILARI, Kose Yazarlari | Leave a comment

DARAĞACINA MEKTUPLAR 1

Can Yücel Devrimci Deniz’e seslenir ;
“Acıyorsam sana anam avradım olsun.
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”
DARAĞACINA MEKTUPLAR 1

Cumhuriyet 06.05.2012

TÜREY KÖSE

Üç fidan

” Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın darağacında sallandırıldığı günler. Gençlerin avukatı Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç, o günlerin hem tanığı, hem mağduru hem de yarınlara aktaran “yazarı”. Gazeteci Sultan Özer’le birlikte yazdığı “Denizlerin Şekibe Ablası” kitabından sonra bu kez de İmge Yayınevi’nden çıkan “Darağacına Mektuplar-Deniz/Yusuf/Hüseyin/ Türkiye ve Dünya Basınında 12 Mart İdamları” kitabıyla okurun önüne çıkıyor. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın babaları son çırpınış mektuplarında “devlet büyüklerine” nasıl seslendiler? Okyanus ötesinden Tercüman yazarı Ahmet Kabaklı’ya mektup yazan Turgut Özal ne dedi? 40 yıl önceki “köşe”lerden “darağacına” yazılan “mektup”lar… Halit Çelenk’in arşivinde yer alan hiç yayımlanmamış “idam” süreci belgeleri… Darbelerle “hesaplaşma” tartışmaları günlerinden geçiyoruz. Ve daha çok da 12 Eylül, 28 Şubat üzerinden yürüyor tartışmalar. Oysa, bir de 12 Mart dönemi vardı…

Üç babanın Meclis’e, Sunay’a ve Erim’e haykırışı sonuçsuz bırakıldı

Deniz Gezmiş’in babası Cemil Gezmiş, Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan, Hüseyin İnan’ın babası Hıdır İnan (soldan) oğullarının idam edilmesini önlemek için hukuk arayışına girdiler. Başbakan Nihat Erim’in üç babaya yanıtı şu oldu: Bir şey yapılamayacağı tabiidir.

Nihat Erim’den soğuk yanıt

Serpil Çelenk Güvenç “unutma” hastalığına karşı ciddi bir incelemeyle okurun önünde. “Darağacına Mektuplar-Deniz/Yusuf/Hüseyin/Türkiye ve Dünya Basınında 12 Mart İdamları” kitabında 12 Mart döneminde “basın”ın nasıl bir sınavdan geçtiği anlatılırken iç ve dış basının idamlara ve Kızıldere katliamına bakışı örneklerle aktarılıyor. 12 Mart idamları sürecinde üç gencin babaları Cemil Gezmiş, Beşir Aslan ve Hıdır İnan’ın “devlet büyüklerine” seslerini duyurma mücadelesi, son çırpınışları da anlatılıyor. “Babalar” Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Nihat Erim ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün yanı sıra TBMM’ye de dilekçelerle, mektuplarla başvuruyor.

Serpil Çelenk Güvenç, babası Halit Çelenk’in arşivinde bulunan ve bugüne dek hiç yayımlanmamış “babaların” bazı mektuplarını bu kitapta kamuoyu ile paylaşıyor. Deniz Gezmiş’in babası Cemil Gezmiş ile Yusuf Aslan’ın Babası Beşir Aslan, bir dilekçeyle dönemin Başbakanı Nihat Erim’e başvurmuştu. Erim, 1 Kasım 1971 tarihinde bu başvuruya şu yanıtı verdi:

“Cemil Gezmiş ile müşterek imzalı mektubunuzu al­dım. Sıkıyönetim mahkemelerinin kararları hakkında, anayasa ve ka­nunlar dışında bir şey yapılamayacağı tabiidir. Bilgi edinilmesini rica ederim.

Prof. Dr. Nihat Erim.”

BEN YUSUF ASLAN’IN BABASIYIM…

Hükümden önce suçlu olarak takdim edildiler

Kitapta Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’ın Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı mektup da yer alıyor. Bu mektup şöyle:

“Ben ölüm cezasına mahkûm edilen ve cezası kesinleşen Yusuf Aslan’ın babasıyım. Parlamentodan geçen ve kanun haline gelen infazlar konusunda Cumhuriyet Halk Partisi tarafından kanunun iptali için yüksek heyetinize bir iptal davası açıldığını ve bu davada kanunun esas ve usul yönlerinden iptalinin istendiğini öğrenmiş bulunuyorum.

Oğlum Yusuf Aslan ve arkadaşlarının mahkemede davaları devam ederken parlamentoda sorumlular tara­fından dava ile ilgili konuşmalar yapılmış ve ayrıca sıkı­yönetim komutanlıklarınca yargılanmakta olan sanıklar hükümden önce halkoyuna suçlu olarak takdim edilmişlerdir. Böylece gerek parlamento üyeleri ve gerekse yargı organları etki altında bırakılmışlardır. Bu tutum anayasamızın hükümlerine aykırı düşmüştür.

Ben bu hususu Sayın Başbakan’a ve sayın kuvvet komutanlarına telgraflar çekerek, mektuplar yazarak bil­dirdim. Sayın Başbakan bana cevap vererek mahkemele­rin anayasa ve kanunlar dışında bir şey yapmayacağını bildirdi.

Sıkıyönetim komutanlıklarının yayımladıkları teb­liğlerin örnekleri ile tarafımdan çekilen telgrafların ve yazılan mektup ve dilekçelerin örneklerini bu dilekçeme ekli olarak takdim ediyorum. Görülmekte olan davanın esas bakımından ince­lenmesi esnasında bu belgelerin de göz önünde tutulma­sını yüksek takdirlerinize üstün saygılarımla arz ederim.”

Babaların hukuk arayışı

Üç “baba” Cemil Gezmiş, Beşir Aslan ve Hıdır İnan, çocuklarını darağacından kurtarmak için çırpınırken 14 Mart 1972 tarihinde TBMM Karma Dilekçe Komisyonu Başkanlığı’na da bir dilekçeyle başvurdular. Bu dilekçe şöyle: “Oğullarımız Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hü­seyin İnan, son iki yıl içinde ve 12 Mart’tan önceye ait bazı fiil ve hareketlerinden dolayı Ankara 1. No’lu Sıkı­yönetim K. Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptı­rıldılar ve bu cezaları Askeri Yargıtayca da onandı. Mil­let Meclisi’nce tasdik edilen ölüm cezaları C. Senatosu’nun tetkikine sunuldu.

Oğullarımızın bu kanunsuz eylemlere doğru itilme­sinin bütün nedenlerinin, bu 20-23 yaş arasındaki ço­cukların dışındaki amillerle birlikte mütalaa ve teamül buyurulacağına, hissi ve acele kararlardan sakınılacağına inanmak istiyoruz. Herhalde ellerindeki türlü imkân­lara ve devamlı olarak taşıdıkları can korkusuna rağmen kimseyi öldürmemiş olmalarının da dikkate alınacağını ümit ediyoruz.

Şimdi bizler, ölüme mahkûm edilen üç gencin baba­ları olarak, yüce millete niyabeten görev yapan komis­yonunuzdan, kanları kaynayan gençliklerinin de etkisi altında işledikleri suçlardan dolayı oğullarımıza reva gö­rülen ölüm cezasının bağışlanmasını, yani cezalarının müebbet hapse çevrilmesinin sağlanmasını diliyo­ruz. Kanunların suç saydığı bazı fiilleri işleyen oğulla­rımızın aslında TCK 146’ncı maddesinin tespit ettiği suçu işleyebilmeleri güçlü Türk ordusunun karşısında söz konusu da olamazdı ve bu olayların Talat Aydemir olaylarıyla kıyaslanabilir yanı da yoktu. Hükmün eleşti­risi düşünülmeyeceğine göre bu tarafa teması lüzumsuz görüyoruz.

Büyük Türk ulusunun affediciliğine ve İslam dininin hoşgörüsüne tercüman olarak devletimiz, çocukla­rının hayatını bağışlamakla güçlü olduğunu bir kere da­ha kanıtlamış olacaktır. Sayın Başbakanımızın son rad­yo ve te-levizyon konuşmalarından da esinlenerek oğul­larımız hakkındaki ölüm cezalarını müebbet hapse çevirecek bir karara delalet buyurulmasını, herhalde son günler zarfındaki infazı hızlandırma gayretlerinin yur­dumuza huzur getirici nitelik taşımadığına ilgililerinizin dikkatini de çekerek tehlikeli oldubittilerin önlenmesi­ne ve yavrularımızın hayatlarının bağışlanmasına ve bu arada C. Senatosu’nda anayasa hükümlerine aykırı bir acele kararın da önlenmesine yüce delalet ve kararınızı saygı ile arz ediyoruz.

İsmet İnönü’ye yıldırım telgraf: Son umudumuz sizde

Cemil Gezmiş, Beşir Aslan ve Hıdır İnan CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye de bir “yıldırım” telgraf çekerler. Kitapta aktarılan bu telgraf şöyle:

“İvedi hallerde on beş günden az olmamak üzere bekle­tilmesi anayasanın amir hükmü olmasına rağmen yav­rularımızın ölüm cezasının Cumhuriyet Senatosu’ndan çıkarılması çalışmaları yoğunlaşmıştır. Çocuklar halen infaz için sivil cezaevine taşınmışlardır.

Araya kan girmesin her şeyin çaresi bulunur çağrınızın büyük etkisi altında kan dökmeyen çocuklarımı­zın asılmasında toplum yararı bulunmadığı zatı devlet­lerince açıklanmıştı. Son ve tek umudumuz sizin tarihi ağırlığınızdadır. Bu ağırlığı kesinlikle duyuracağınız inan­cıyla ellerinizden öperiz.”

Üç babanın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a çektikleri “yıldırım” telgraf da şöyle:

“İdamların infazı hazırlıkları tamamlanmış ve çocuklarımız sivil cezaevine nakledil­miştir. Gelecekteki sosyal yararları da düşünülerek canların bağışlanmasını şefkat duygularınıza arz ediyoruz.”

Oğlumun mektuplarını verin

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edildiler. Babalar infazlardan sonra da evlatlarının “hatıra”larının, son mektuplarının peşine düştü. Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’ın infazlardan iki gün sonra, 8 Mayıs 1972 tarihinde Ankara İnfaz Savcılığı’na yazdığı mektup şöyle: “Oğlum Yusuf Aslan Ankara Merkez Cezaevi’nde oğlu­mun avukatları Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan’ın yanında size bir zarf içinde iki ayrı mektubu bana ve­rilmek üzere teslim etmiştir. Savcılığınıza 6.5.1972 gü­nü müracaatımızda sadece bana hitaben yazılmış olanı verdiğiniz halde oğlumun akrabalarına yazdığı mektup verilmemiştir.

Oğlumun vasiyeti ve son isteği olan ve benim için tek ve en büyük hatıra değeri taşıyan mezkûr mektubun tarafıma verilmesini arz ederim.”

Yarın: Okyanus ötesinden “Acımayın” mektubu…
Basın idamlara nasıl baktı?

Posted in Dizi Yazilari, Gundem | Leave a comment

DARAĞACINA MEKTUPLAR 2

Can Yücel Devrimci Deniz’e seslenir ;
“Acıyorsam sana anam avradım olsun.
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”
DARAĞACINA MEKTUPLAR 2

Cumhuriyet 07.05.2012

TÜREY KÖSE

Vicdanlar harekete geçmedi

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın avukatları bir yandan hukuk mücadelesi verirken diğer yandan da aileleri vicdanları harekete geçirmek için mücadele etti. İdam kararları 10 Mart 1972 tarihinde TBMM’de onaylanırken 16 Mart 1972 günü Cumhuriyet Senatosu’ndan onay geldi. CHP, 25 Mart 1972 tarihinde idam kararlarının bozulması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Ailelerin 27 Mart 1972 tarihinde TBMM dilekçe karma komisyonuna yaptıkları özel af isteği başvuruları reddedildi. Bu arada idamları engellemek isteyen Mahir Çayan ve arkadaşları 3 İngiliz teknisyeni kaçırdılar. Kızıldere köyünde 30 Mart 1972 tarihinde teknisyenlerle birlikte katledildiler. Bu katliamdan kurtulan tek kişi olan Ertuğrul Kürkçü şu anda parlamentoda milletvekili. 24 Nisan 1972 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin usul yönünden bozduğu idam kararları yeniden Meclis’te görüşüldü ve bir kez daha onaylandı. Ancak ne hukuk mücadelesi, ne siyasal eylemler, ne de imza kampanyaları idamları engellemeye yetti ve 6 Mayıs 1972 tarihinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi’nde idam edildi.

Özal’dan mektup: Acımayın

Meclis’teki tartışmalara denk getirilen mektubu TBMM’ye telkin ve sermayenin isteği olarak okumak mümkün

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı sürecinde, Kızıldere katliamı ve idamlar günlerce gerek iç, gerekse dış basında tartışıldı. İç basında sosyaldemokratlar ve sol kesimler idamlara karşı çıkarken; dış basın idamlar ve Kızıldere katliamını “katliam, kırım, generallerin cinayeti” olarak nitelendirdi. İdamlar öncesinde Tercüman gazetesinde yayımlanan “Özal’dan mektup” başlıklı yazı dikkat çekiciydi. Ahmet Kabaklı, 7 Nisan 1972 tarihinde yayımlanan yazısında Turgut Özal’ın ABD’den kendisine gönderdiği bir mektuba yer verdi. Serpil Çelenk Güvenç bu mektubu kitabın ilk baskısına yetiştirememiş, sonraki baskılara eklemeyi planlıyor. Özal bu mektupta “Boğaz Köprüsü’ne yapılan hücumlara” tepki gösterirken, Kabaklı’ya şöyle seslenir:

“Muhterem Ahmet Beyefendi,

Teknik Üniversite duvarlarına, bir tarafa köprü karikatürü, diğer tarafa da 6’ncı Filo’yu koyarak ‘köprü ve bekçisi’ diyen komünistlerin, aslında neyin peşinde oldukları bugün daha iyi anlaşılmıyor mu?

Bir senelik bir Örfi İdare, bütün melanet ve hıyanetlerini meydana çıkardığı gibi, Türkiye’nin kalkınması için sarf edilen insanüstü gayretlere, yapılan insafsız hücumların kasti hüviyetlerini de ortaya çıkarmıştır. Zaman muhakkak durumu daha iyi gösterecektir. Fakat bir endişem var: Tarihten, tecrübeden ders alacak mıyız yoksa sözde bir acıma duygusu ile karıştırılan, aslında maksatlı bir takım oyunlara alet olarak Türkiye’yi yıkmak isteyenlere bir şans daha mı vereceğiz.

Türkiye hiçbir zaman komünist olmayacaktır, ama kalkınma yolunda kaybettiğimiz zamanları geri getirmenin mümkün olmamasından korkuyorum.”

Serpil Güvenç, bu mektubun zamanlaması ve içeriğine dikkat çekerken, şu değerlendirmeleri yaptı: “Mektup 5 Mart 1972’den sonra yazılmış. Sayın Özal, mektubu 5 Mart 1972’de Washington Post’ta Dan Morgan tarafından yazılan ‘Bosporus Bridge Links 2 Continents’ (Boğaz Köprüsü 2 Kıtayı Birleştiriyor) başlıklı bir makaleyi okuduktan sonra yazdığını bildiriyor. Bilindiği üzere, 9.10.1971’de Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 18 idam kararı veriliyor. Dava Deniz’lerin avukatları tarafından Askeri Yargıtay’a götürülüyor. 10.1.1972’de Askeri Yargıtay 2. Dairesi, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarını onaylıyor ve diğer 15 sanığın ise idam kararlarını bozuyor. Sürecin TBMM’de süreceğini ve idam kararlarının o tarihten itibaren TBMM’de tartışılacağını herkes bilmekteydi. O tarihten itibaren ülkemizde yoğun bir idam karşıtı kampanya başlatıldı. Yazılışı tam da bu tarihlere denk gelen mektupta, en azından, idamları durdurmaya yönelik çabalara kulak asılmaması yönünde, daha çok TBMM sürecini düşündüren bir telkin olduğunu söylemek mümkün. O tarihlerde ABD’de Dünya Bankası’nda çalışan Özal’ın, 12 Eylül hükümetinde başbakan yardımcısı olduğunu, 24 Ocak kararlarının yaşama geçirilmesini sağladığını, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun (TİSK) çekirdeği olan Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası’nın (MESS) başkanlığını yaptığını anımsayacak olursak mektupta, idama her gün bir adım daha yaklaşan devrimcilere bir şans daha verilmemesine ilişkin talebini sermayenin isteği olarak da okumak mümkün.”

Ilıcak gençleri hedef alıyor

Nazlı Ilıcak Tercüman’da 6 Mayıs 1977’de yayımlanan “İki Liderin Vazifesi” başlıklı yazısında CHP üzerinden gençleri hedef alır:

“(… ) Haklarında idam kararı verilen Deniz Gezmiş, Yusuf As­lan ve Hüseyin İnan, Dev-Genç içinden çıkan, Halk Kur­tuluş Ordusu’nun savaşçılarıdır. Meşru başbakanın yakasına yapışanın himaye edil­diği ve bilahare Maliye Bakanı yapıldığı bir memlekette başkalarının da, halk oyundan gücünü alan bir parla­mentoyu alaşağı etmek için çalışmalarını tabii karşıla­mak lazımdır.

6 Mayıs Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümüdür. Kalplerindeki Allah sevgisinin ve imanın yerini Marx ve Lenin’e mutlak bağlılık ve hay­ranlığın aldığı, son dakikalarında dahi bir imamın refa­katini reddeden bu gençler, aslında hırslı politikacıların kurbanıdır. (…) Bütçe müzakereleri sırasında, Ali Elverdi Paşa’nın yakasına yapışanlar, onu meclis kürsüsünden yere düşürenler şahsına değil, sıkıyönetim mahkemesi başkanı sıfatıyla ve Türk milleti adına imzaladığı idam kararına hücum ediyorlardı.

Ecevit, tehlikenin soldan değil, sağdan geldiğine inanır ve böyle söylemek işine gelir. 1 Mayıs günü, CHP’siyle, TiP, TSiP, İGD, DİSK ve Maoistiyle Taksim Meydanı’nda yapayalnız olan solun yarattığı hadiseler acı bir şekilde Ecevit’i tekzip etmiştir. Aslında sağcı militanlar kavga­dan çekilse bile, sol, anarşi kazanını kaynatmaktan vaz­geçmeyecektir. (…)”

DARAGACINA MEKTUPLAR

Sağ basın nefret kusuyor

Serpil Çelenk Güvenç, basında yer alan yazıları “darağacına mektup” olarak değerlendirmiş. Bu mektuplar incelendiğinde sağ basının idamlara destek verdiği görülüyor. İlhan Selçuk, İsmail Cem, Oktay Akbal, Altan Öymen, Abdi İpekçi gibi yazarlar ise idamlara karşı seslerini yükseltiyor.

Son Havadis gazetesinde 18 Mart 1971 tarihinde yayımlanan “İşte yakalandılar” başlıklı yazıda Adviye Fenik şunları söylüyor:

“(…) Şehir haydutluğu yeni başladı. Şehir gerillaları­nın maksatları şu iki, üç ay içinde ‘aşikâre’ vuruldu. (…) Şimdi görev adliyeye düşüyor. Zabıta, haydutları sımsıkı tutuyor. İnşallah adli mercilerimiz de işi sıkı tutarlar.”

Hakikat gazetesinde Bülent Hikmet Şeren imzasıyla yayımlanan “Gidişat” başlıklı yazı bir başka örnek. Bu yazı Mine Söğüt’ün “Darbeli Kalemler” başlıklı derlemesinden alınmış. Şeren bu yazıda şu görüşleri dile getiriyor:

“Deniz Gezmiş deni­len vatansızlaştırılmış, eli ve gözü kanlı mahluk, Türk polisinin piyasasında 7.65’lik bir mermi çekirdeği kadar değer taşır ancak. Amma sen, senato kürsüsünden üni­versite amfisine kadar, milli şahsiyet ve milli ilim görü­şülmesi gereken her yerde, katil ve soyguncuların hami­si, kanun takipçilerinin de amansız düşmanı edasıyla konuşmaktan hayâ duymaz, hadiselerin seyrini namus­suzluk derecesinde tersyüz ederek kamuoyunda zihinle­ri allak bullak edersen, polis hain ve alçakların hangi çeşidi ile uğraşacağını şaşırır elbette! (…) Dört kumandandır bugün memleketi badireden kur­taran. Fakat o dört kumandanın yerli yerlerinde bulun­masının basiretine sahip olan Başbakan Sayın Süleyman Demirel’i de unutmamak lazımdır.”

Tamer’den ‘İp’ yazısı

Rauf Tamer’in Tercüman gazetesinde 2 Nisan 1972 tarihinde yayımlanan “Niksar’ın Fidanları” başlıklı yazısı devrimcileri hedef alıyordu. Rauf Tamer, aynı nefret dolu üslupla bir başka yazı daha yazdı:

“İdamlara dair kanun iptal edildi.

Ne demek iptal?

Menşeini araştıralım.

İptal

İpta

İpt

İp.

Gördünüz mü, sonunda yine ip çıkıyor.”

Tamer infazlardan iki gün sonra bile nefret saçmaya devam etti. 8 Mayıs 1972’de şöyle yazıyordu: “Uçak kaçıranlar Sofya’daki elçimize, ‘Bizim Türkiye ile ilgimiz yok’ demişler. Bir diğeri ise duruşmada ‘Türk ve İslam’ olduğunu kabul etmemiş. Öyleyse bu çocuklar hakikaten vatan haini değil azizim.

Vatan haini olabilmek için önce vatandaş olmak ge­rek.”

 

Yarın:

İlhan Selçuk: Nasıl bir tılsıma kapıldılar ki…

 

Posted in Dizi Yazilari, Gundem | Leave a comment

DARAĞACINA MEKTUPLAR 3

Cumhuriyet 08.05.2012
Can Yücel Devrimci Deniz’e seslenir ;
“Acıyorsam sana anam avradım olsun.
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”
DARAĞACINA MEKTUPLAR 3

TÜREY KÖSE

İLHAN SELÇUK

Gençlerin devrimci dinamizmini değerlendiremeyen her iktidar suçlu olur

İlhan Selçuk, 19 Mart 1971 tarihinde yayımlanan “Deniz ile Menteşeoğlu” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

Tarihte Yıldırım Beyazıt ve Aksak Timur’un Ankara Mey­dan Muharebesi’nden sonra karşılaşması meşhurdur. Be­yazıt esir düşünce, Timurlenk:

Getirin göreyim, demiş.

Menteşeoğlu buna özenmiş olacak, 66 günlük müca­deleden sonra Deniz Gezmiş’in tutulduğunu haber alın­ca:

Getirin, diye emir vermiş.

Deniz’i İçişleri Bakanlığı makam odasına sokmuşlar,

Kelepçelerini çözün!

Çözmüşler.

Menteşeoğlu – (Deniz’i gazetecilere göstererek) İşte bu pejmürde adam THKO’nun kumandanı imiş. İyi bakın kılığına, kıyafetine, suratına..

Deniz – Ben THKO’nun kumandanı değil, neferi­yim.

Menteşeoğlu – Sen kahraman mısın?

Deniz – Siz de kahraman olduğunuz için istifa ettiniz değil mi? Siz Demirel’in neferisiniz, ben THKO’nun..

Menteşeoğlu – Nereye gidiyordunuz?

Deniz – Devrime..

Menteşeoğlu – (eliyle duvardaki haritada Sivas’ı işa­ret ederek) Devrim o tarafta mı?

Deniz – Devrimin o tarafı bu tarafı yoktur. Her taraf­tan gelir.

Menteşeoğlu – Susturun bu ukalayı. Çok konuşup ukalalık etmesin…

Ve Ankara konuşması burada bitmiş.

Gazetelerde sakıt İçişleri Bakanı ile Deniz Gezmiş’in yan yana çekilmiş tarihi fotoğrafları da yayımlandı. Doğ­rusu ileride bu fotoğraflar güzel bir hatıra olur. Haldun Menteşeoğlu, muhtırasal darbeyle sükût ederken gide­rayak kendine göre bir zafer kazandı.

Başkentin göbeğinde altmış altı günden beri dolaşıp duran Deniz ve arkadaşlarının durumuna gelince…

Dünyanın her yanında, yürürlükteki bozuk düzen­lere başkaldıran ülkücüler görülür. Bunları adi suçlular­la bir tutmak mümkün değildir. Deniz Gezmiş ve arka­daşları, tuttukları yolu kendileri icat etmediler. Güney Amerika’da daha önce uygulanmış yöntemleri uyguladı­lar. Bunlar genç insanlardır. Onların çağındaki çoğu de­likanlı, genç kız, el ele dans salonlarında dolaşıp sine­maya gidiyorlar, hayatın ve gençliklerinin tadını çıkarı­yorlar. Deniz ve arkadaşları da böyle yapabilirlerdi. Hangi nedenle ölümü göze alıp kanundışı bir mücade­lenin tehlikesine atılmışlardır? Nasıl bir tılsıma kapılmışlardır ki, ölüm pahasına bir eyleme sarılmışlardır?

Deli midirler?

Çoğu kimse bunu anlamaz. Gerçekte Deniz’in tuttu­ğu yol daha başından tıkalı idi. Herhalde kendisi de bili­yordu bunu. Sonu çıkmaz bir tehlikeli patikaya sapmanın akılla pek ilgisi yoktur. Ülkücülük gerçekçiliği aşan bir düzeye ulaştı mı, bu tür davranışlara sarılır insan.

Hiç kuşkusuz Deniz istese, üniversiteyi uslu akıllı bitirirdi. “Evet efendimcilik” ve “çıkarcılık” politikasını meslek edinerek bozuk düzenin en yağlı ballı yerlerine tırmanabilirdi. Yetenekleri üstündü. Çalışkandı. Üniver­sitenin mezunlar kapısından çıktığı saat, mutlu azınlığa katılmak için önünde bir engel kalmıyordu. Yoksul köy­lülerin, mazlum emekçilerin, fakir insanların az gelişmiş Türkiye’sinde, Deniz ve arkadaşları bir yağlı kemik kap­mak isteseler, elbette muratlarına ererlerdi.

Ülkücülük yoluna baş koydular.

Ve inançları uğruna ölümü göze aldılar. Yalnız ken­dilerine değil, belki de çok şeye zararları dokundu. Çık­maz yolları zorlamakla kendilerine yazık ettiler, gerici ve tutucu siyasi iktidara devrimciler aleyhine büyük propaganda fırsatı yarattılar.

Deniz ve arkadaşları suç işlemişlerdir.

Ve bunun cezasını göze almışlardır.

Ne var ki, asıl suç onlarda değil, onları bu yollara iten namussuzlar koalisyonundadır. Üniversiteli gençle­rin devrimci dinamizmini, Türkiye’nin yükselişi için iti­ci güç olarak değerlendiremeyen her siyasi iktidar suçlu olacaktır.

Öyle bir düzen kuralım ki, çağdaş uygarlığa hasret Türkiye’nin devrimci gençleri, o düzenin en taze itici gü­cü olsun. Bu düzeni kuramayan yaşlılar, menfaat şebe­kelerinin siyaset sahnesindeki kuklaları olmaya devam ettikçe gerçek suçlu olmaktan kurtulamayacaklardır.

***

Türkiye’de canavarca kıyım

Kitapta dış basının idamlara ve Kızıldere’ye bakışı da yer alıyor. Die Zeit’te 11-12 Mart 1971 tarihinde Altan Öymen imzasıyla yayımlanan yazının başlığı “Terörist ve aynı zamanda kahraman…”dır. Kitapta derlenen bazı dış basın organlarında yer alan başlıklar da şöyle:

• Puro Chile: 5 ölüm mahkûmunun muhteşem kaçışı. (26 Aralık 1971)

• Afric Asia: Üç militanı kurtaralım. (16 Mart-20 Mart 1972)

• Le Monde: Üç genç idam sehpası önünde. (17 Mart 1972)

• Le Figaro: 10 Türk eylemci rehineleriyle birlikte öldüler. (31 Mart 1972)

• Combat: Türkiye: Katliam (31 Mart 1972)

• France-Soir: Türkiye’de canavarca kıyım. (1 Nisan 1972)

• France- Soir: Bir kez daha sert yönetim taraftarları kazandı. (1 Nisan 1972)

• Le Monde: Kızıldere katliamından sonra Türk hükümeti ‘Haydutları Bertaraf Ediyoruz’ diyerek devrimcileri hedef alıyor. (1 Nisan 1972)

• L’Humanite: Kızıldere trajedisini bahane ederek Türk generalleri rejimin faşizanlığını arttırıyorlar. (1 Nisan 1972)

• Politiqe Hebdo: Türkiye’de generaller cinayet işliyorlar. (11 Mayıs 1972)

40 yıl önce bir enternasyonal dayanışma örneği

‘Üç fidan’ı barbarlardan kurtarmak için…

CAVLI ÇULFAZ 

1972 yılının bir ilkbahar günü… Nisan ayının sonları olsa gerek…

ABD emperyalizminin Vietnam’daki barbarlıklarını protesto gösterilerinden biriydi.

Büyük Britanya Komünist Partisi (CPGB) Genel Sekreteri John Gollan ve o zamanlar partinin ülke çapında örgüt sorumlusu Gordon McLennan ile buluşmuştuk Londra’da Trafalgar Alanı’nda…

Ertesi gün Gordon McLennan ile birlikte Avam Kamarası’na gitmiş, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamını önleyebilmek için İşçi Partisi’nin o sıralar sol kanadının lideri olan Michael Foot ile görüş-müştük.

Michael Foot “Üç Fidan”ın idamını engelleyebilmek için İşçi Partili milletvekilleriyle konuşmuş, protesto telgrafları çekilmişti Ankara’ya…

Britanya aydınlanma hareketinin bayrağını elden düşürmeyen; Cromwell’lerin, Shelley’lerin, Byron’ların, Hazlitt’lerin ardılı İşçi Partisi lideri Michael Foot sonsuzluğa göç etti önceki yıl… 97 yaşında…

Telefonun öbür ucundaki ses

6 Mayıs 1972 günü akşamüzeriydi…

Londra’da, Dalston’daki evde telefonum çalmıştı…

“Ne yazık ki kurtaramadık, çok üzgünüm yoldaş…” diyordu telefonun öbür ucundaki İskoç şiveli.

Gordon McLennan’ın sesiydi… Ağlamaklı gibiydi sanki…

Onu da sonsuzluğa uğurladık geçen yıl 21 Mayıs’ta… 87 yaşındaydı.

John Gollan’dan sonra, Büyük Britanya Komünist Partisi’nin genel sekreteriydi 1975 – 1989 yılları arasında… Sınıf bilinçli işçilerin, dirençli emekçilerin, ünlü Marksist aydınların, Eric Hobsbawm, Maurice Dobb, E.P. Thompson, Christopher Hill, Rodney Hilton’ların partisinin lideriydi…

Mizah duygusunu hiç yitirmemiş, alçakgönüllü bir tersane işçisiydi…

Gordon McLennan’ı yıllar sonra elinde megafonla Emekliler Hareketi’nin başında Trafalgar Alanı’na doğru yürürken görmüş, yanına yaklaşmıştım.

1972 yılını hatırlamıştık birlikte… Gösterdiği dayanışmaya bir kez daha teşekkür etmiştim.

Gözleri buğulanmıştı hafifçe…

‘Geçmişe ağlamak fayda vermez…’

“Çok şey yitirdik yoldaş, çok şey… Çetin savaşımlarla kazandığımız çok şey alındı şimdi elimizden… Dünyanın çivisi çıktı, dengesi değişti… Sovyetler Birliği yıkılmayacaktı… Yıkılmayacaktı yoldaş…” demişti…

Yılların savaşkan emekçi önderi Gordon McLennan ile yürümüştük birkaç dakika birlikte…

“Sosyalizmden kurtulmalıyız diyor bazı eski yoldaşlar… Ne dersin?” diye sormuştum.

Şili Halk Birliği’nin, Salvador Allende’lerin, Luis Corvalan’ların, Victor Jara’nın o unutulmaz Venceremos marşının sözleriyle yanıt vermişti:

“Geçmişe ağlamak fayda vermez

Gelecek mutlak sosyalizmin

Yarını bugünden kuracaksın

O senin tarihin olacak”

Sonra sağ yumruğunu sıkıp havaya kaldırmıştı…

Gelecek mutlak sosyalizmin!

“İnancımızı hiçbir zaman yitirmedik… Gelecek mutlak sosyalizmin yoldaş!” demişti, “r” harflerini çatlatarak o sevimli, içe işleyen İskoç aksanıyla…

40 yıl önce, bütün varlığıyla çırpınmıştı Gordon McLennan “Üç Fidan”ı barbarların elinden kurtarabilmek için… Enternasyonal dayanışmanın paha biçilmez bir örneğini vermişti…

Son nefesini verirken, eminim “Venceremos, bir gün kazanacağız mutlaka” diyordu Gordon…

Mecalsiz, dermansızdı belki ama sağ kolunu yine yukarı doğru kaldırmış, yumruğu sıkılıydı mutlaka…

Onun Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e selamını not düşüyorum buraya, epey gecikerek de olsa…

 

Gordon McLennan, Emekliler Hareketi’nin başında, kesintileri protesto ederken (2003).

Yarın:

Serpil Çelenk Güvenç, “40 yıl önce”sinden bugüne baktı:
“Sağ basın Deniz’lere kin kustu.
Posted in Dizi Yazilari, Gundem | Leave a comment

DARAĞACINA MEKTUPLAR 4

Can Yücel, Devrimci Deniz’e seslenir ;
“Acıyorsam sana anam avradım olsun.
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”

DARAĞACINA MEKTUPLAR 4

Cumhuriyet 09.05.2012

TÜREY KÖSE

Babamın açık yarasıyla götürülüşünü unutmadım

Bugün darbelere karşı çıkmanın bedeli yok. Belki de tam tersine AKP hükümetinin bence göstermelik olan darbe karşıtlığı çerçevesinde bakıldığında bir siyasal kazanç bile getirebilir bazılarına. Ama askeri darbe dönemleri öyle değildi. Her karşı çıkış bir yürek işiydi. 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de durum değişmiyordu. 12 Mart ‘Balyoz’ olayını anımsayalım. Nihat Erim’in kurduğu cunta hükümeti akıl almaz bir uygulama yaptı ve İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılmasına misilleme olarak, 17-18 Mayıs 1971 gecesi, üniversite öğretim üyeleri, avukat, doktor, mühendis, mimar, öğretmen, sendikacı, üniversite öğrencisi, işçi ve köylülerden oluşan 4 bin kişi ‘rehine’ olarak gözaltına alındı ve ölümle tehdit edildi. Yeni apandisit ameliyatı olmuş babamın, ateşler içinde, açık yarasıyla apar topar götürüldüğünü hiç unutmadım.

12 Mart muhtırasının değerlendirilmesine gelince. Sola baktığımız zaman sosyalist çevrelerin dışında, muhtıranın ilk ağızda desteklendiğini görmekteyiz. Bununla birlikte, idamlar konusunda fire görmüyoruz. İdamlara ve ölüm cezasına karşı olmayan bir sol yazara rastlamadım. Sağ basınsa çok tutarlı bir biçimde, hem muhtıraya ve darbeye sahip çıkmış hem de idamları sonuna dek savunmuştur. Yoğun bir faşizan tavır görüyoruz. İdamlarla ve Deniz’lerle ilgili dil de çok düzeysiz ve kin kusuyor.

‘12 Eylül’ü kısaca savuşturan hükümet, 12 Mart’ı da anımsamadan 28 Şubat’a geçiverdi. Yargılama süreci kendi çıkarları için sahneye konan bir oyun’

Mahkemeye yol gösteren vekil yazarlar

- İç basın 12 Mart’a ve idamlara nasıl baktı?

Kitap, basın aracılığıyla darağacına yazılan ‘mektup’lardan bir derleme. Yerli basında, cunta yandaşı ve gerici basın organlarında yazan basın mensupları ve sağ eğilimli gazetelerle demokrat-sol siyasal görüşü benimsemiş ve onurlu/bağımsız bir duruş sahibi gazete ve gazetecilerin olaya bakışları, ölüm cezasına yaklaşımları çok farklı. Sağ basın, koro halinde, ‘Asın, çabuk asın’ diye haykırıyor. İdama karşı olan CHP ve İnönü’ye ciddi bir medya baskısı gözlüyoruz. Aynen bugün olduğu gibi mahkemelere, Anayasa Mahkemesi’ne ‘yol’ gösteren milletvekili/yazarlar ve basın mensupları da eksik değil. Üç genç insana verilen ölüm cezasının infazını canhıraş savunan makale sahiplerinin yazılarındaki düzeysizlikler de dikkat çekici. Ayrıca bir çifte standart var. Menderes’lerin idamına karşı üç devrimci gencin başları isteniyor. TBMM’deki ‘üçe üç’ diye çığrışanlar, Şekibe Çelenk’in ısrarla yinelediği gibi Deniz’lerin Menderes’lerin idamında daha çocuk olduklarını bile anımsamak istemediler. Ama bence olayın kökü daha derinlerde. Gerçekte mahkûm edilmek ve önü kesilmek istenen, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının en net ve öz biçimde idam sehpası altında ifade ettikleri dünya görüşleridir. Tam bağımsız, demokratik, sınıfsız, sömürüsüz bir toplum özlemidir ipe götürülmek istenen. Emekçi sınıf ve tabakalara bir gözdağı verilmek istenmektedir. Sömürü düzenine karşı çıkmak, bağımsızlık istemek, emperyalizmin ülkedeki üslerine, ikili anlaşmalara, NATO’ya karşı eylemler yapmak, 6. Filo düşmanlığı, Amerikan karşıtlığı yol olmamalıdır. Üstüne üstlük bir de bu düşüncelerinizden dolayı pişmanlık duymazsanız cezanız ölümdür. Sağ basın ve TBMM’de AP başta olmak üzere tüm sağ partilerde izlediğimiz intikamcı ve ‘saldırgan’ tutumun ardındaki gerçeğin bu olduğunu düşünüyorum. Ölüm cezasına ve idamlara hayır diyen ikinci grupta ise sorunun demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri açısından ele alındığını görüyoruz. Bu bölümdeki yazıların hemen hemen hepsi zengin bir içeriğe sahip düzgün, düzeyli yazılar.

Emek düşmanı iktidar cunta hesabı sorabilir mi?

Serpil Çelenk Güvenç, kitabın yazılış süreci ve darbelerle hesaplaşma tartışmalarıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

- Anneniz babanızı anlatırken “Tanıklığını bir görev gibi taşıdı” demişti. Bir acı tanıklık, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Ve şimdi sıra sizde. Sultan Özer’le birlikte yazdığınız “Denizler’in Şekibe Ablası”ndan sonra ikinci kitabınız geldi. Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Babamı kaybetmeden bir yıl kadar önceydi. Bir yazı konusunda kendisine yardım etmeye çalışıyordum. Dosyaların arasında İlhan Selçuk’un ‘Deniz Gezmiş Olayı’ başlıklı yazısı ile Eric Rouleau’nun 12 Mart idamlarına ilişkin bir yazısını buldum. O dönemde Deniz’lerle ilgili bilgimiz dışında birçok yazının yazılmış olabileceği hakkında konuştuk. “Gücüm olsa çalışır, araştırır ve bulduklarımı değerlendirirdim” demişti. Böyle bir çalışmanın onu sevindireceğini fark ettim. Aslında belki de farkında olmadan beni teşvik etmiş oldu. O günden itibaren bir yıl boyunca Milli Kütüphane’den, bazı gazete arşivlerinden, SBF ve ODTÜ kütüphanelerinden yararlanarak gazete ve dergi taramaları yaptım. Babamın 6 Mayıs 1972’de alıp biriktirdiği gazetelerden bazılarını, sakladığı bazı mektup ve belgeleri de inceledim. Sultan Özer ve ben, “Denizler’in Şekibe Ablası” kitabını, elde olmayan nedenlerle, babamın görmesini sağlayamadık; bu kitap da aynı akıbete uğradı, ama böyle bir çalışma yaptığımı kendisine söylediğimde o kadar sevindi ki… Telefonu açtı ve Sevgili Şükran Soner’e anlattı olayı… En azından böyle bir çabadan haberinin olmuş olması ufak da olsa bir teselli oluyor benim için.

- Bu kitapta ilk kez kamuoyu ile paylaşılan konular neler?

Halit Çelenk, ‘İdam Gecesi Anıları’ isimli kitabında, o gece yaşananların birinci elden tanığı olarak anılarını ve yargı sürecini anlatır. Bunlara ek olarak, belge niteliğinde Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in son mektupları, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne açtığı dava dilekçesi, ölüm infaz tutanağı, Faruk Erem’in Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne verdiği rapor, mektubu ve mahkeme kararları o kitapta yer almaktadır. ‘Darağacına Mektuplar’da ise Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in babalarının TBMM Karma Komisyonu Başkanlığı’na yazdıkları dilekçe, İsmet İnönü’ye, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a çektikleri yıldırım telgraf, Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’ın Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı mektup ve Nihat Erim’in Cemil Gezmiş ve Beşir Aslan’ın babalarının mektuplarına yanıtı ve Yusuf Aslan’ın babası Beşir Aslan’ın Ankara İnfaz Savcılığı’na verdiği dilekçe bulunuyor. Ayrıca idamlara engel olmak için verilen imzaları da ekledim… Bugün, cunta karşıtı olmak en ufak bir cesaret istemiyor, ama o dönemde özellikle de devlet kademelerinde yer alan ve çalışan insanların böyle bir olayda idamlara karşı çıkarak imza vermeleri kanımca büyük bir sorumluluk, yüreklilik ve direniş örneğiydi. Sayın Altan Öymen kitaptaki yazılarından birisinde bu olayı ve sonrasında başlarına gelenlerin öyküsünü bizimle paylaşmaktadır.

Jane Cousins’ın ‘Turkey: Torture and Political Persecutions (Türkiye: İşkence ve Siyasi Baskılar)’ başlıklı raporunun Deniz Gezmiş ve arkadaşları davası ve yargılama sürecine ilişkin bölümü de kitapta yer almakta. Jane Cousins, 12 Mart döneminde Türkiye’ye gelen ve işkence, baskı ve idamlarla ilgilenen, bunları raporlaştıran ve Avrupa ile İngiltere’de bu uygulamaların kınanması yönünde çalışmalar yapan ender yabancı gazeteci/yazarlardan birisi. Diğer isim ise Andrew Mango. Talat Aydemir olayında Fethi Gürcan’ın son sözleri ve Deniz’in son sözlerini karşılaştırarak yorumlaması oldukça dikkat çekici.

- Bu kitapta “babaların” bazı mektupları da ilk kez yayımlanıyor. Halit Çelenk bunları neden daha önce yayımlamadı?

Bildiğim kadarıyla babam 1. THKO davasının yani Deniz’lerin yargılandıkları davanın tüm belgelerini yayımlamak istiyordu. Halit Çelenk tarafından hazırlanan konuya ilişkin ilk kitap, Çiğdem Özgüden’in sahibi olduğu Yöntem Yayınları arasında ‘1. THKO Davası / I. Cilt (Mahkeme Dosyası)’ başlığıyla yayımlandı. Başlık bile babamın bir seri kitap tasarladığının kanıtı. Kanımca 12 Mart’ı izleyen 12 Eylül günleri, davaların ve çalışmalarının yoğunluğu ve ilerleyen yaşı bunu gerçekleştirmesine izin vermedi.

Burası kontrgerilla üssü!

- Siz de 12 Mart’ın mağdurusunuz. Darbecilerden hesap sorulabileceğine inanıyor musunuz?

12 Mart öncesinde Hacettepe Üniversitesi’ndeki olaylar nedeniyle Ankara asliye ve ağır ceza mahkemelerinde, 12 Mart’ta ise ‘Vahap Erdoğdu ve arkadaşları’ adıyla bilinen davada eşimle birlikte yargılandım. Dava öncesinde evden alınarak ‘kontrgerilla’ya götürüldüm. Bir askeri mahalde birbirlerine ‘onbaşı’, ‘binbaşı’ diye hitap eden kişilerce sorgulandım. ‘Burada yasa, anayasa geçmez; burası kontgerilla üssü’ sözlerini diğer devrimci arkadaşlarım gibi ben de duydum. Ayrıca nişanlımın işkence görmüş haline tanıklık ettim. Babam beni Yıldırım Bölge Kadın Tutukevi’nde ziyarete geldiğinde, kendisine, nişanlıma yapılan işkenceyi anlattıktan sonra, TCK’nin 141. maddesinden tutuklu yargılandığımızı, ama asıl gizli örgütün bizi evden alıp bir işkence ve sorgu mahalline götüren kişilerden oluştuğunu söyledim. Cezaevi yöneticileri ve personelle birlikte yaptığımız bir görüşmeydi. Babam, haklı olarak ‘Bunu daha sonra konuşuruz’ dedi. 12 Mart ve 12 Eylül’de, İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve birçok ilde, binlerce sol görüşlü insanın, devrimci gencin, aydının, bu merkezlerde sorgulandığı, işkence gördüğü ve hatta öldürüldüğü apaçık meydanda. Götürüldüğümüz o işkence mekânlarında, CIA’nın, Pentagon’un yasalarının ve usullerinin geçerliliği de ortada. Dün de, bugün de, devleti yönetenler, her gün NATO’ya ve onun ilkelerine bağlılıklarını yüksek perdeden ilan ediyor. NATO’nun bölgesel çıkarlarının taşeronluğunu yapan, sermaye yanlısı bir siyasal iktidar tarafından yönetiliyoruz.

Özal’ın ardılı olduğunu sürekli yineleyen, ‘24 Ocak kararları’nın takipçiliğini yapan, uluslararası sermayenin dayattığı neoliberal uygulamaları misliyle gerçekleştiren, emek ve emekçi düşmanı bir siyasal iktidar, yine iç ve dış sermayenin isteğiyle emekçilerin, aydınların, devrimcilerin başına balyoz gibi inen, asan, kesen askeri cuntaların hesabını sorabilir mi? Ama denilebilir ki, bir 12 Eylül davası açıldı. Evren yargılanmak isteniyor. İddianameyle başlayan ve mahkemeyle devam eden süreç, davanın bir gösteriden başka bir şey olmadığını gösterdi. Asıl müdahil olmaları gerekenlerin talepleri bile mahkeme tarafından reddedildi. 12 Eylül’ü böylelikle kısaca savuşturan AKP iktidarı, 12 Mart’ı hiç anımsamadan, 28 Şubat’a geçiverdi. İdam sehpalarının kurulduğu, gençlerin, aydınların, emekçilerin sokaklarda kurşunlandığı, kaybedildiği, işkence gördüğü darbeleri yargılamak onlara uygun düşmüyor! Ben AKP’nin 12 Eylül’ü yargılama girişiminin, kendi çıkarları için sahneye koyduğu bir oyun olduğu kanısındayım.

BİTTİ

Posted in Uncategorized | Leave a comment

SUÇLAMADA ÜÇ KAĞIT – Poyrazköy’den çıkarıp Zir Vadisi’ne gömdüler

SAHTE CD – PLAN – EVRAK
HAZIRLANIR !!!
ajan 100 numara
***
Poyrazköy’den çıkarıp Zir Vadisi’ne gömdüler       
 
İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 11’i tutuklu 85 sanıklı (SÖZDE) Poyrazköydavasının son duruşmasında şok bir ayrıntı ortaya çıktı.
Davanın sanıklarından Tuğamiral Fatih Ilgar duruşmanın pazartesi günü olan oturumunda söz alarak çarşamba günü yapılacak duruşmada davanın seyrini etkileyecek bir olay anlatacağını belirtmişti. Önceki gün yapılan duruşmada savunma sırası gelen Ilgar yansı yardımıyla duruşma salonuna çarpıcı fotoğraflar gösterdi.
AYNI SERİ NUMARALARI
Ilgar savunmasında Zir Vadisi’ndeki aramalarda bir adet açık yeşil renkli sis kutusu bulunduğunu söyleyerek sis kutusunun numarasının ve imal yılının göründüğü fotoğrafını gösterdi.
Daha sonra tuğamiral, Ankara Gölbaşı aramalarında çıkan açık yeşil renkli sis kutusunu da gösterdiğinde her iki sis kutusunun da stok numaralarının, imal yıllarının ve üzerindeki ezikliklerin aynı olduğu görüldü.
Ilgar olay yerinde ve emniyette çekilen mühimmatın fotoğraflarını ve tutanaklarını gösterdiğinde ise fotoğraf ve görüntülerde 12 adet sis kutusuna rastlanırken tutanaklarda 11 adet sis kutusu yazıldığını ve açık yeşil olan bahse konu sis kutusunun tutanaklara yazılmadığını belirtti.
“ÇİZİKLER VE EZİKLER BİLE AYNI”
Savunmasının devamında emniyetin savcılığa gönderdiği Poyrazköy kazılarında ele geçirilen mühimmat listesini gösteren Ilgar, bu listede de aynı açık yeşil renkli sis kutusunun bu listede de olduğunu belirterek “Sis kutusunun özellikleri yazıyor bu listede ve Poyrazköy’ de çıktı deniyor. Ama fotoğraflara baktığınızda 3 sis kutusunun da stok numarası, imal tarihi, üzerindeki çizikler ve ezikler aynı” dedi. Ilgar son söz olarak da bu davanın Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na yönelik olduğunu hatırlattı.
ASKERHABER / İSTANBUL
Posted in Gundem, Haber | Leave a comment

Öğretim Birliği Laik Cumhuriyetin Temelidir

Öğretim Birliği Laik Cumhuriyetin Temelidir

‘İrtica saltanatını, bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir, kalır. Okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaklardır.’ Bugünün Türkiyesi’ni ne güzel betimlemiş, değil mi?

Mahmut ÂDEM Ankara Ü. EBF E. Öğretim Üyesi

Osmanlı vatandaşlarından mahalle mektebi ve medresede öğrenim görenlerin hepsi, sabah akşam “padişahım çok yaşa” diye bağırıyorlardı, besmele çekip kelime-i tevhit ya da tekbir getiriyor, elifba öğreniyor, Kuran okuyarak eğitimini tamamlıyordı. Halkın tümüne yakını, çeşitli tarikatlar ve bu tarikatlara bağlı tekke, zaviye ve türbelerin etkisi altında bulunmaktaydı. Yüzde doksandan fazlasında okul ve öğretmen bulunmayan köylerin nüfusunun tümüne yakını okumaz yazmazdı.

Eğitim devrimi için bilimin yol göstericiliği esas alınmıştır. Bu nedenle Milli Eğitim Bakanlığı, 1923’te Birinci Bilim Kurulu’nu toplamıştır. Kurul üyesi İ. H. Tonguç, toplantıyı şöyle değerlendirmiştir: Medrese-mektep ikiliği devam ettiği müddetçe Türkiye eğitim kurumlarını çağcıllaştırmak kolay kolay mümkün olmayacaktır. Her şeyden önce ve her işe tercih edilerek medrese-mektep ikiliğini ortadan kaldırmak lazımdır. Cumhuriyet kurulduğunda eğitimimiz üç kanallı idi. Birinci Kanal: Üç kanaldan en yaygın olanı mahalle mektepleri ve medreselerdi. Bu okullar, hemen tüm il, ilçe, belde ve köylere değin yayılmışlardı. Çoğuna vakıf ve kişilerce kurulan bu okullar, halkın büyük çoğunluğunu din ve şeriat kuralları baskısı altına almıştı. İkinci Kanal: Bu kesimde eğitim, Tanzimat’la birlikte temeli atılan, yenilikçi Tanzimat okullarında yapılıyordu. Rüştiye, idadi, sultani vb. adlarla anılan bu okullar, 1868 yılında açılan Galatasaray Sultanisi ile başlamıştı. Bu okulların sayıları çok azdı. Üçüncü Kanal. Bu kanalda yabancı dilde eğitim-öğretim yapan “misyoner okulları”, yabancı kolejler, azınlık okulları sayılabilir. Bu okullar da kendi ülkelerinin kültürlerini Türk insanına aşılamayı temel amaç edinmişlerdi. Robert Kolej (1863), Notre Dame de Sion (1856) vb.

Öğretim Birliği Yasası (ÖBY) şu gerekçe ile kabul edilmiştir: Bir ulus bireyleri, ancak bir eğitim görebilir. Bir ülkede iki türlü eğitim, iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu, düşünce ve dayanışma birliği amaçlarına tümüyle aykırıdır.

Öğretim Birliği Yasası ile aynı gün, Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı (Şer’iye ve Evkaf Vekâleti) ve Halifeliğin kaldırılmasına ilişkin yasalar da kabul edilmiştir. Bu üç devrim yasası, laik Cumhuriyetin kökleşmesi için bir yapıtaşıdır.

Öğretim Birliği Yasası’nın yaptırımları

1. Türkiye’deki tüm bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu yasal yaptırıma karşın, 1965 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı yasası ile Kuran kursu açma yetkisi neden müftülüklere verildi? Bu, Öğretim Birliği Yasası’na aykırı değil mi?

2. Şeriat ve Vakıflar Bakanlığı ya da özel vakıflarca yönetilen tüm medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Öyleyse 1965 tarihli Özel Öğretim Kurumları Yasası, ÖBY ile çelişmiyor mu? Özellikle tarikatçı vakıflarca açılan özel okullar, kaçak Kuran kursları, özel öğrenci yurtları, ışık evleri ÖBY’ye aykırı değil mi?

3. Milli Eğitim Bakanlığı, yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere üniversitede bir ilahiyat fakültesi ile imamlık ve hatiplik gibi dinsel hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli memurların yetişmesi için ayrı okullar açacaktır.

Tümüyle dinsel eğitim verilen mahalle mektepleri ve medreseler kapatılarak “mektep-medrese” ikiliğine son verilmiştir. “Misyoner” okulları, bakanlığın gözetim ve denetimi altına alınmıştır. Bu okulların programına tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi ve Türkçe dersleri konulmuştur. İlkokul programından Kuran dersleri, ortaokul ve lise programlarından Arapça, Farsça dersleri çıkarılmıştır.

Böylece dinsel eğitimden laik eğitime, dogmatik eğitimden bilimsel eğitime, çağdışı Arap-Acem ve emperyalist Batı kültürü etkisindeki üç kanallı eğitimden ulusal eğitime geçilmiştir.

Bugün imam hatip okulları, imamlık ve hatiplik işleriyle görevli memurlar mı yetiştiriyor? İmam olamayacaklarına göre kızlar, bu okullara niçin alınıyor? ÖBY’ye aykırı değil mi?

ÖBY, yürürlüktedir ve anayasanın 174. maddesine göre korunacak devrim yasalarının da ilkidir ama uygulanmamaktadır. Bugün laik eğitim büyük ölçüde “dinselleştirilmiş”, üniversiteler “medreseleştirilmiştir”.

Laik eğitim nasıl dinselleştirildi?

AKP iktidara gelir gelmez önce Milli Eğitim Bakanlığı’nda kadrolaşmıştır. Özel Öğrenci Yurtları Yönetmeliği değiştirilerek “özel öğrenci yurtlarında, dinin veya dini hissiyatı veya dince mukaddes sayılan şeyleri alet ederek faaliyette bulunmak” yaptırımı kapatılma nedeni olmaktan çıkarılmıştır. Pek çok il ve ilçelerde hiçbir öğretmenlik formasyonu olmayan imam hatip lisesi mezunu cami imamları, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi vermek üzere ilk ve ortaöğretim kurumlarında görevlendirilmişlerdir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kuran kursları ile dernek ve vakıflarca açılan ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetim ve gözetimi altında bulunan gerçek ve tüzelkişilere ait öğrenci yurtlarının denetlenmesi, ilköğretim müfettişlerinden alınmış, Diyanet İşleri’ne bırakılmıştır. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarına son verilmiştir. Ve eğitimde 1+4+4+4 sistemini uygulamak için yasa önerisi TBMM’ye sunulmuştur. Buna göre imam hatip okullarının orta kısımları yeniden açılarak resmi ve kaçak Kuran kursları sayısı arttırılarak 88 yıl öncesine dönülmek istenmektedir. 88 yıl önce kaldırılan Arapça dersinin ilköğretim 4. sınıftan itibaren yeniden okutulmasına karar verilmiştir. Böylece dogmatik eğitimle kul mu yetiştirilmek isteniyor? Başbakan’ın “dindar gençlik”, kendi deyişi ile “formatlanmış gençlik” mi yetiştirilmek isteniyor?.. Oysa laik bir ülkede, özgür düşünceli, özgür davranışlı, özgür vicdanlı yurttaş yetiştirmek gerekmez mi? Köy Enstitüleri’nde yetiştirilen kul değil, düşünen, sorgulayan, eleştiren, en önemlisi üreten gençlikti. “Dindar gençlik”ten kastedilen hafız-imam yetiştirmek ise o zaman Türkiye AB iş piyasasında hafızlarla-imamlarla mı yarışacaktır?

Üniversiteler nasıl ‘medreseleştirildi’?

Hukuk dolanılarak üniversitelere, “Türban yasağına hayır” diyen rektörler atanmış, türban sorunu çözülmüştür. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına karşın, hiçbir üniversitede “türban yasağı” uygulanmamaktadır. Dolanılan bir yargı kararı da Danıştay’dan: Dava Daireleri Kurulu, YÖK’ün katsayıya itirazını şu gerekçe ile reddetmiştir. “Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre imam hatip liseleri imamlık, hatiplik gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere kurulmuş liselerdir… Anayasanın 174. maddesine göre devrim yasalarının hiçbir hükmünün anayasaya aykırı olduğu iddia edilemeyecek ve yorumlanamayacaktır. Dolayısıyla bu konuya ilişkin düzenlemede Tevhidi Tedrisat Kanunu hükmünün ihmal edilmesi anayasaya açık bir aykırılık teşkil edecektir.” Anayasaya göre hiçbir kimse veya organ, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.

Sonuç olarak “Dindar bir gençlik yetiştirme” süreci, AKP iktidara gelir gelmez başlatılmıştır. Başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere hemen tüm devlet kadrolarına atamada “imam hatip” mezunu olmak esas ölçü olarak alınmıştır.

Emile Zola şöyle demiş: “İrtica saltanatını, bir ülkenin eğitimini ele geçirerek kurar ve böylece kökleşir, kalır. Okullarda beyinleri yıkanan genç kuşaklar yönetimde görev aldıkları zaman, ülke çıkarlarının değil, kendilerini eğitenlerin sözcüleri olacaklardır.” Bugünün Türkiyesi’ni ne güzel betimlemiş, değil mi?

Cumhuriyet 04.03.2012

Posted in Gundem | Tagged | Leave a comment

Yazgı‏

Cumhuriyet 12.07.2010

Yazgı

 

Çağdaş doğa bilimleri, zorunlukla rastlantının özüyle bunların bağıntılarını açık seçik ortaya koymuştur. Bay Erdoğan, öncelikle, “taşeron kuruluş”la “teknik donanım” arasındaki bağıntıyı araştırsın.

Vecihi TİMUROĞLU

Yazgı (kader), bir doğaüstü güç kavramıdır. İnsanın, toplumun (özellikle bireyin) ve doğanın, yaşam boyunca olan tüm olayların önceden belirlendiğini ifade eder. İdealist bir kavramdır. İslam felsefesinde, inancın temel altı öğesinden biridir: “….. bilkaderin hayrihi ve şerrihi”. İyiliğin ve kötülüğün Tanrı’dan geldiğine, bir yazgı olduğuna inanmak gerekir. İmam Gazali’nin (1058-1111) Erbain fi usûlid din(Dinde Kırk Ana Kural) adlı yapıtında, Muhammet’in şöyle dediği yazılıyor: Tanrı buyurdu: Ben, iyiliği yarattım. İyiliğe yaraşır kişileri de yarattım. Kötülük yapanları da yarattım. İyilik için yarattığım, kendilerine iyilik yapma şansı tanıdığım kişiye muştular olsun. Kendisini kötülük için yarattığım, kötülük işlemesini istediğim kişiye de yazıklar olsun. Yazıklar ki, yazıklar olsun.(Bkz. Dokuzuncu bölüm).

İslamın inanç kavramları içinde, İnşallahkavramı çok önemlidir. Tanrı dilerse!demektir. Kuran’da, “Tanrı dilemedikçe, siz dileyemezsinizdeniliyor. (İnsan suresi, ayet 30). Yani Tanrı, insan istencini hiçe sayıyor. Yeter ki, Tanrı dilemiş ola! Unutursan, Tanrıyı an ve ‘Umarım Tanrım, beni doğruya, daha yakın olana ulaştırır’ de.(Kehf suresi, ayet 23, 24). İslama göre, insanın, bir şeyi, Ben yaptım!deme hakkı yok. Tanrı dilerse!’’ yaparsın. İnsan istencini önemsemeyen kuram, sanıldığı gibi salt, İslamın temel felsefesi değildir. Sümerler’de de özdeş inanç vardır. Kaynağında, doğaya egemen olamamanın zorunlu sonucudur. İlkçağ Yunan inancında, salt insanların değil, Tanrıların yazgıları da, Moiraiya bağlıydı. Moirai ya da Moirailar, her kişinin, yaşamda önceden belirlenmiş payıdır. Moirailar, Tanrıların paylarını da verirler. Hesiodos (M. Ö. 700 dolaylarında), Teogonia adlı yapıtında, Moirailar’ın, Zeus’tan daha güçlü olduklarını belirtir. Zeus’un oğlu Sarpedon, savaşta yaralanır. Zeus, onu alıp kaçırmak ister, ama Hera, karşısına dikilir, Moirai’nin (yazgı) gücüne karşı gelmesinin yol açacağı felaketi anımsatır, Zeus vazgeçer. Hesiodos

Klotho, Lakhesis, Atrepos adlı üç Moirai’dan söz eder:

Klotho, Lakhesis, Atrepos tanrıçalar,

Ki bilge Zeus, büyük üstünlük vermişti onlara

Ki onlar verir yalnız, insanlara

Mutlu mutsuz yaşama paylarını. (Bkz. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü).

Ömür, mutluluk, mutsuzluk, ölüm gibi yaşam olguları, yaşamın gerçek paylarıdır.

Her insanın bir Moiraisı vardır. Bunlar, insan dünyaya gelir gelmez, insanın yaşam ipliğini bükmeye başlarlar. Kuşkusuz, günün birinde de, bükülmüş ipliği bir yerinden keserler. Troya önlerinde dövüşen bir savaşçı için Homeros (M. Ö. VII. yüzyıl) şöyle söylüyor:

Bitti ömür yumağı tam o sırada (İlyada, II, IV, 517, Çev. Azra Erhat).

Bu soyutlama, giderek tanrısal varlık durumuna geldi. Kerle benzerlik gösterdi, ama kesinlikle, onun gibi kan dökücü olmadı. (Kerler: Dişi cinler).

Bütün dinlerde, yazgı, tanrısal bir güçtür. Yazgı, insanın istenç özgürlüğünü kabul etmiyor. İnsan, anasının karnına düştüğü anda, yaşamdan alacağı pay belirleniyor. Tanrısal değerlendirme kuramına (ocasyonalisme) göre insan, Tanrı’nın elinde bir oyuncaktır. Bu kuram, öncesizlik (ezeliyet) uyumu kökenine dayanıyor. Bilim, yazgı (kader) kavramının yerine, rastlantı kavramını koyuyor. Rastlantı, zorunluluk kavramının karşıtıdır. Zorunluk, özdeksel (maddi) dünyada, görüngülerin (fenomen) derin özünden kaynaklanır. Görüngülerin düzenini, düzenliliğini ve yapısını ifade eder. Buna karşıt olan rastlantının (kaza, kader, yazgı) kaynağı, görüngülerin özünde değil, bir görüngü üzerinde başka bir görüngünün yaptığı etkidedir. Bilimde, rastlantılara yer vardır, ancak bir deneyde birden ortaya çıkan bir görüngünün tek başına ve nedensiz olduğu düşünülemez. Bu görüngü (rastlantı) üzerinde, kesinlikle, etkin bir ya da daha çok görüngünün varlığı düşünülür, aranır ve bulunur. Bir rastlantının tek ya da çok bağıntısı olabilir, ama kesinlikle bağsız ve bağıntısız değildir.

Zonguldak’ta, Balıkesir’de ve Amasya’da oluşan maden kazaları, kesinlikle yazgı değildir. Eksik donanımdan söz edilebilir. Teknikbilimin gerektirdiği önlemler alınmamış, önölçümler yapılmamış olabilir. Bir grizu patlamasında bulunması gereken araçlar ve gereçler yoktur büyük bir olasılıkla. Kazadan hemen sonra, işçilere ulaşılmasını sağlayacak insan ve araç hazırlığı bulunmayabilir vb. Kökenindeyse, bu kaza (Başbakan’ın deyişiyle kader), taşeron kuruluşun kâr hırsıyla bağıntılıdır.

Her türlü rastlantı, kesinlikle nesnel yasalarca yönetilir. Bu, özünde nesnel zorunluluktur, ancak ilk aşamada rastlantı görüngünün üzerinde bulunan görüngü bilinmediği için rastlantı olarak ifade edilir. Bundan, salt zorunlukla rastlantı arasındaki bağıntı değil, bunların iç içeliği de anlaşılmalıdır. Darwin’in organik dünyanın evrimi kuramı, böyle bir anlayışa dayanır. Çağdaş doğa bilimleri, zorunlukla rastlantının özüyle bunların bağıntılarını açık seçik ortaya koymuştur. Bay Erdoğan, öncelikle, “taşeron kuruluş”la “teknik donanım arasındaki bağıntıyı araştırsın. Ondan sonra, o işçilere, Tanrı’nın doğmadan önce yaşamdan ayırdığı payı ölçsün, tartsın.

AKP’yi, laikliğe karşı eylemlerin odağı saymanın gerekçesi de bu. Bilimsel düşünceyi bir türlü benimseyemiyorlar.

Posted in Genel Kultur | Tagged | Leave a comment