İKİ BÜYÜK MÜSLÜMAN

Posted in ATATURK, DİN-İNANÇ | Leave a comment

EĞİTİM MİLLİ OLMAZSA…

Nusret Kebapci
nusretkebapci@gmail.com
21.08.2017

EĞİTİM MİLLİ OLMAZSA…

Doğrusunu isterseniz bugün toplumca yaşadığımız siyasi çatışmaya bir ad vermek gerekirse…Bunu basit iki siyasi düşünce olarak adlandırmak inanın mümkün değil.

Aslında bu yaşadığımız çatışmanın sadece…Evet, sadece bir anlamı bulunmaktadır, o da ulus devleti korumaya çalışanlarla…

Bunu yıkıp…
Yerine çok kimlikli,çok kültürlü…
Çok dilli…

İslamcı federatif bir devlet kurmak isteyenler arasındaki çatışmadır denilse sanırım doğru ifade etmiş olmaktayız.

Hem zaten eğitimden,dış politikaya…
TSK’nın yeniden yapılandırılmasından…
Ticarete…

Hatta Cumhuriyetle oluşturmaya başladığımız sanayinin yabancılara peşkeş çekilmesinden, rafinerilerin satılmasından tutun, haberleşmemizi bile onlara kolayca teslim etmeye varıncaya kadar bu çatışmayı hemen her alanda görmek mümkün…

İsterseniz konunun anlaşılması için biraz örneklendirelim ama hazır eğitimden de bahsetmişken ilk sıraya da onu alalım ne dersiniz?

Sahi eğitim politikası nasıl işliyor daha doğrusu nasıl bir kuşak yetiştirmek isteniyor hiç düşündünüz mü?

Hiç sakın ;“Biz öğrenciliği çok gerilerde bıraktık…” “Okulları bitireli şu kadar sene oldu, bizi hiç ilgilendirmiyor…” türünden yorgun demokrat edebiyatı falan yapmayın…

Çünkü karnım tok…

Hem zaten konu Türkiye’de ortak değerlerle yetişecek gelecek kuşaklar olunca bununla ilgilenmek kanımca vatan görevi bile sayılmalıdır demiş olsak yanlış söylememiş oluruz.Bakın ta Cumhuriyetin ilk yıllarında Tevhidi Tedrisat Yasası denilen bugünkü adıyla Eğitim birliği olarak adlandırılan yasanın amacı neydi?

Çeşitli kurumların…Hatta özel çeşitli vakıfların elinden eğitimin alınıp ortak değerleri olan…Aynı duyguları paylaşan…Aynı dili konuşan…Kısacası milli duygu ve düşüncelere sahip öğrenciler yetiştirmek değil miydi?

Peki ya şimdi…
Bırakın müfredatı…

Devlet kendi okulları için en küçük ekonomik destekte bile bulunmazken, nereden çıktığı belirsiz sayısız tarikat ve cemaate hatta yabancı sermayeli çeşitli kuruluşlara okul açması yönünde destek olup…Öğrenci başına teşvik vermesi, sahi ne anlama gelmektedir?

Aslında anlamı çok zor değil, burada anlamanız gereken, bundan sonra artık eğitim birliğinin değil…Eğitim çokluğunun öne çıkacağıdır…

Hem zaten bu süreç, siyasi yönelişimizle de doğrudan ilgilidir…
Çünkü millet olma yolundaki bir Türkiye, eğitimi tek ve milli yapmak…
Milli kimliği yok ederek, siyasi İslamcı federatif bir düzen getirmek isteyenler de eğitimi çoklaştırmak zorundadır.

İşin doğasında da o vardır…

Herkese fırsat eşitliği tanıyan ya da tanıması gereken devlet eğitimiyle, eşit yurttaşlık bilinci ve Millete aidiyet kazandırılırken…Özel okullarda okuyanlara da o okullar hangi tarikat, cemaat ya da yabancı kuruluşa aitse ona aidiyet kazandırılacaktır…

Hem zaten böyle gittiği takdirde müfredat değişikliklerinin de katkısıyla öğrenciler bir süre sonra ne Atatürk’ü öğrenebileceklerdir,ne de bağımsızlığı…

Emperyalizm…

Sömürge olmak gibi kavramlar bile onları ilgilendirmeyecektir…Zaten öyle olunmamış olsa yıllardır Türkiye’ye üretim yapan tek bir kuruluş açılmazken…

Atatürk heykellerine yapılan saldırılar bile sessizlikle geçiştirilirken…

PYD’ye silah veriyorlar diye halka şikayet ettikleri bir ülkenin büyükelçiliğine, koskoca AOÇ’nin bir parçası neden verilsin değil mi?

21–08–2017
Nusret KEBAPÇI

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, EĞİTİM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

Latinler “Quo Vadis?” diye soruyordu. Kur’ân’da “Fe eyne tezhebûn” diye soruyor. “Bu gidiş nereye?”

Posted in FAŞİZM, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Nükseden hainlik!.. * İngiliz Muhipler Cemiyeti üyelerinin torunları bugün bir başka gerekçe ile İngilizlere duydukları muhabbeti şöyle ortaya koyabilirler: “Keşke İngiliz mandası altında kalsaydık, hiç olmazsa İngilizce öğrenir, daha medeni olurduk”.

 

Özcan YENİÇERİ
ozcanyeniceri@gmail.com
02.08.2017 00:00

Nükseden hainlik!..

Türklerin tarih bağlamında işgal ettiği coğrafi hinterlant, dingin, yorgun ve sakin bir yaşama izin vermemektedir.

Yalnız Türkler için değil bütün toplumlar yönünden yükselmenin/düşmenin, ilerlemenin/gerilemenin, saldırmanın/savunmanın, kazanmanın/kaybetmenin devridaim gibi birbirinin yerini aldığı bir mekânda tarihe tutunmak hem çok zor hem de çok maliyetlidir.

Yenik medeniyetin müşterisi olmaz!

Güçsüzlüğün sonucu olarak egemenliğini kaybeden toplumlar, yalnız mülkü, mezarı, ibadethaneleri ve maddi birikimleri değil manevi, ahlaki, insani değerlerini de büyük ölçüde kaybederler.Zayıflayanın, güçsüzleşenin ve yenilenin felsefesi, ideolojisi ve değerleri zayıflar, gözden düşer ya da düşürülür.

Yenik medeniyetin müşterisi olmaz!

Bir medeniyet düşmeye görsün ihanetin her çeşidine muhatap olur. Söz gelimi dünün İngiliz Muhipler Cemiyeti üyelerinin torunları bugün bir başka gerekçe ile İngilizlere duydukları muhabbeti şöyle ortaya koyabilirler: “Keşke İngiliz mandası altında kalsaydık, hiç olmazsa İngilizce öğrenir, daha medeni olurduk”.

Yüzde yüz ihanet örneği!

Sevgili Ümit Zileli “Vatansızlar” başlıklı yazısında bu vatanı vatan yapan insanlara saldıranları eleştirirken bir tarihi gerçekten bahseder. Zileli, bu hainlerin “Zamanın Yunanistan Başbakanı Gunaris’e altın karşılığında Bursa’da Yunan desteğinde bir uydu devlet kurarak millî hareketi engellemeyi teklif edebilecek kadar alçaldıklarından” söz eder.

Balkan Harbi sırasında yaşanan yüzlerce ihanetten birisini de biz hatırlatalım:

Albay Hasan Rıza tarafından yürütülen “Şanlı İşkodra Müdafaası” bir kahramanlık destanıdır.Kahraman ve cesur bir asker olan Hasan Rıza, “Şanlı İşkodra Müdafaasıyla” Sırpları İşkodra önlerinde durdurmuştu.Hasan Rıza ortadan kaldırılmadan İşkodra direnişinin kırılamayacağını anlayan Sırplar, kaleyi içeriden fethetmenin zorunlu olduğunu görürler.

Sırplar, Osmanlı subayı ve Hasan Rıza’nın yardımcısı olan Arnavut asıllı Esat Toptani ile, Albay Hasan Rıza’nın ortadan kaldırılması hususunda anlaşırlar. Esat Toptani’nin yemek davetine katılan Albay Hasan Rıza yemekten çıkışında yardımcısı Esat Toptani’nin adamları tarafından şehit edilir.

Böylece Osmanlı İşkodra’yı da kaybeder.

Padişah II. Abdülhamit’in hal edildiğini tebliğ edenler arasında bulunan Esat Toptani, Osmanlı Mebusan Meclisinde Draç Mebusu olarak bulunmuş bir Arnavut’tur.Türk Ordusu Balkan Harbi sırasında düşmana değil hainlere yenilmiştir!

Dünkü ihanetlerin bugünkü uzantıları!

Günümüzde Atatürk’e ya da Kurtuluş Savaşı’na dil uzatanlar yukarıdaki ihanet erbabının torunlarıdır.Demem o ki, bugünkü hainliğin genleri dündedir.

-Dinden imandan habersiz bir meczup eline almış satırı “Dinimizde putperestliğe yer yoktur” diyerek Atatürk heykeline saldırıyor.

-Adamın birisi ismi lazım değil bu ülkenin kurucu babası olan Atatürk’e annesi üzerinden iftira ve hakaret ediyor.

-Bir başkası da Afet İnan üzerinden Atatürk’e dil uzatıyor.

Zatın birisi de dilinin altındaki baklayı çıkarıyor ve şu cümleyi kuruyor:

-Keşke Yunan galip gelseydi. İslam’ı, şeriatı gönlümüzce yaşardık!

Bu iman ve idrak özürlü zata birileri çıkıp da “Kardeşim Yunan’ın galip geldiği yerler var. Selanik, Rodos, Girit vb. orada camiler açık, ibadet özgür, şeriat yaşanıyor. Buyurun oraya (!)…” demiyor.

İktidarın hoşuna gidecek dalkavukluklar!

ABD’nin Irak işgali sırasında aklını yemiş bir başka zat, Necef şehrindeki direniş için aynen şunu diyor:

-Necef benim için Çanakkale’den bin defa daha değerlidir!

Bir sınav sırasında da zekâ ve ahlak özürlü şu soru sorulmuş;

-Çanakkale mi destan, 15 Temmuz mu?

Adam 15 Temmuz’un önemini Çanakkale Savaşını önemsizleştirerek ortaya koymak bedbahtlığını gösteriyor.Bir hatırlatma Çanakkale Savaşı’nda iki yüz elli bin, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ise 250 kişi şehit olmuştur.

Yapılanlar özü itibarıyla iktidarın hoşuna gidecek dalkavukluklardır.
Bütün bunlar hainliğin nükseden yeni biçimleridir.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/nukseden-hainlik-43737yy.htm

Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Yiyin muhteremler yiyin! Sırat köprüsü otoban! *** “Milli değil diye frak giymiyor ama Mercedes’ten de inmiyor…”

Sözcü
Necati Doğru
31.Temmuz.2017

Yiyin muhteremler yiyin! Sırat köprüsü otoban!

​Yunus Emre, “Ete kemiğe büründüm. Yunus diye göründüm” diye 700 yıl öncesinden seslene dursun; Cumhurbaşkanı’nın “İsmail Abi” dediği Meclis Başkanı, “ete kemiğe büründü, Mercedes İsmail” diye göründü.

Sıradan bir otomobil değil.
Çok özel yapım.
Benim diyen kişi binemez.
Aşırı zengin olacaksın.
Holding sahibi.
Banka CEO’su.
Eroin mafyası babası.
Görmemiş doyumsuz şarkıcı.
Yandaş kamu müteahhidi.

Bunlardan biri ya da yaşı 80’ne merdiven dayamış, sağlığı için tam teşekkülü bir ambulans eşliğinde görevine gidip gelen Meclis Başkanı olacaksın. Ülkenin Başbakanı Binali Yıldırım da aynı partiden olduğu için “Maybach Mercedes’i devletin parasıyla aldık, sen bin İsmail Kahraman Abi…” diye yollayacak.

Mercedes A değil.
Mercedes B değil.
Mercedes C değil.
Mercedes E değil.
Mercedes S değil.

Mercedes Maybach.
En pahalısı.
En gösterişlisi.
En lüksü.
En şatafatlısı.
An exceptional car!

Meclis Başkanı seçildi.
“Frak milli değil” dedi.
Frak giymeyi kaldırdı.

Meclis Başkanı’nın yeni makam otomobilinin Mercedes Maybach olduğu haberini gazeteci kökenli CHP Milletvekili Barış Yarkadaş duyurdu. Duyururken de “Milli değil diye frak giymiyor ama Mercedes’ten de inmiyor…” diye vurgu yaptı. Meclis Başkanı İsmail Kahraman da Almanya’da üretilmiş Maybach’a bindiğini doğruladı.

Frak milli değil!
Mercedes Müslüman!

Hatta Rabbimiz, yarattığı İsa’ya inanmış kullarının çalışmakta, dürüstlükte ve teknolojide çok ileri gittiğini ve böylesine az rastlanır Maybach Mercedesler üretebilme aşamasına geldiklerini gördü. Kıldan ince olsun diye düşündüğü sırat köprüsünü 8 şeritli otobana çevirdi. Almanya’dan getirtip Maybach Mercedes’e binen Müslümanlar da sırat köprüsünden son sürat geçebilecekler. Yeter ki, her cuma sık sık camilerde halka görünsünler (!)

İsveç Meclis Başkanı.
Bisiklete biniyor.
Türk Meclis Başkanı.
Alman Maybach’a biniyor.
Rabbim, binmeyi nasip etti!
Bu dünyada yaşayacaksın.
Öbür dünya yalan.
Bu dünya gerçek.

Meclis Başkanı İsmail Kahraman, “Başbakanlık kanalıyla geldi,
vergisi ve gümrüğü olmayan bir vasıta” diye savunmaya geçti.

Gözü kör olsun vergi!
Ve yıkılsın gümrükler!

Üstünde vergi ve gümrük olmasaydı işçiler, memurlar, emekliler de Maybach Mercedes’ten birer-ikişer satın alıp binebileceklerdi. İşçiler ile memurlar ve emekliler de “bindiğin otomobili göster, sana kim olduğunu söyleyeyim” dedirtecek ve herkesin parmakla gösterip “Şu işçi İsmail çok büyük adam, bak Maybach’a biniyor” diye imrenilen insanlar olacaklardı.

Allah acaba ne düşünüyor?
İşçi İsmail’e nasip etmedi.
Siyasetçi İsmail’i Maybachladı.
Yüce Allah’ın bir bildiği vardır.
Sorgu sual edemeyiz.

Ama Başbakan Binali Yıldırım’a sorabiliriz: Meclis Başkanı İsmail Kahraman binsin diye Almanya’dan özel siparişle alınan Maybach Mercedes üzerindeki vergi ve gümrük kaldırılıyor. İşçiler, memurlar, emeklilerin içinden Maybach Mercedes’e binmek isteyenlere niçin vergi ve gümrük bindiriliyor? Bu sizin yaptığınız kişiye ve makama özgü çarpıklık “eşit vatandaşlık ilkesine aykırı” değil mi?

Yiyin, muhteremler yiyin!
Nasıl olsa öbür dünya yalan!
Sırat köprüsü de otoban!

Posted in NECATİ DOĞRU YAZILARI, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ *** İşgalden kurtardığı ve yeniden kurduğu ülkesinde Atatürk adını taşıyan ne varsa birer ikişer silmeye çalıştıkları bir dönem yaşıyoruz son yıllarda!

Yazıya Yorum

Dostlar, !!!

İşgalden kurtardığı ve yeniden kurduğu ülkesinde Atatürk adını taşıyan ne varsa birer ikişer silmeye çalıştıkları bir dönem yaşıyoruz son yıllarda! 

Anıtkabir sahası ve etrafı hakkında yürütülen işlemler yanında, O’nun kendi parası ile kurup halkına bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği hakkında neler olduğunu, Sayın Suay Karaman hocamız araştırıp dile getirmiş aşağıda paylaştıkları bugünkü yazısında. Çok önemli ve garabet denecek icraatlerdendir bu konu!. Okuduğumuzda, bilmediğimiz bazı noktalar olabilir diye paylaşıyorum. Paylaşmakla, bilmeyen ve unutanlar bilecek ve hatırlayacaklardır diyorum…

Özellikle Anıtkabir ve AOÇ, bizim harem-i ismetlerimizden ikisidir ve ulusal bilinç ister. AOÇ içinde ABD toprağının olması – ki, bir yabancı misyonun yerleştiği alan, o ülkenin toprağıdır ve ülkesinin bir parçasıdır. Onun sınırını izinsiz geçmek, o ülkeye karşı suçtur ve uluslararası yasalara tabiidir. Durum böyle iken, milyar dolar da ödemiş olsa, siz AOÇ’yi nasıl yabancı toprağı olarak ona tapularsınız? Orası her hangi bir vatandaşın malı değilki! Türk ulusunun ortak malıdır ve TBMM’de bile yasa çıkarıp orayı satamazsınız, büyük suçtur…

Saygılarımla.

D.Aydoğmuş
21.08.2017

İlk Kurşun Gazetesi
21 Ağustos 2017.

Suay Karaman

ATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ

Ankara’nın yakın çevresinde kurulu bulunan bazı çiftlikler 5 Mayıs 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından satın alınmış ve Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) kurulmuştur. Kurulduğu yıllarda adı “Orman Çiftliği”dir, 13 Ocak 1938 tarihinden sonra adı “Gazi Orman Çiftliği” olmuştur. 24 Mart 1950 tarihinde çıkarılan yasa ile “Atatürk Orman Çiftliği” adını almıştır.

Çiftlik kurulduktan sonra tarım ve hayvancılık yapılmaya başlanmış, elde edilen ürünler işlenmiş, piknik alanları düzenlenmiş, havuz yapılmış ve Ankara’lıların özellikle hafta sonlarında çiftliğe gelerek dinlenip eğlenmesi, ucuz ve sağlıklı ürünleri alabilme olanağı sağlanmıştır. AOÇ için; yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal yapısının oluşturulması, modern bir yaşamın ve çağdaş bir başkentin yaratılması için atılmış adımların gerçekçi ve somut bir örneğidir denilebilir.

Atatürk’ün, çalışmaları izlemek için sık sık çiftliğe gelmesi, çalışmaların daha da hızlanmasını sağlamış ve cesaretlendirmiştir. Çiftlikte üretilen ürünlerin işlenerek süt, yoğurt, peynir, ayran, tereyağ, bal, reçel, dondurma, bira, şarap, meyve suyu gibi besinlere dönüştürülmesi ve halka ulaştırılması, o dönemin koşulları için büyük bir örnek ve çok önemli bir çabadır.

Mustafa Kemal Atatürk’e ait ülkenin çeşitli bölgelerinde yer alan beş adet çiftlik vardı. Atatürk, kendi kurduğu Orman Çiftliği başta olmak üzere Dörtyol’daki Karabasamak Çiftliği, Silifke’deki Tekir Çiftliği, Tarsus’taki Piloğlu Çiftliği, Yalova’daki Baltacı Çiftliği’ni, 11 Haziran 1937 tarihinde hazineye bağışlamıştır. Atatürk’ün bağış mektubundaki açıklamaları, AOÇ projesini özetlemektedir:

“Çiftliklerin, çevre koşulları da gözetilerek tarım alanı toprağını iyileştirmek, verimlileştirmek, bulunduğu yöreyi güzelleştirmek, halka gezi, eğlence ve dinlence konusunda olumlu katkı sunmak, sağlıklı besin maddeleri üretmek, bazı yerlerde de vurgunculukla eylemli olarak ve başarıyla mücadele edilmesini sağlamak gibi yararlarının bulunduğunu da dile getirmem gerekir. Çiftliklerin, tarım yöntemlerini ilkellikten kurtarma, üretimi arttırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçealınmış ve alınmakta olan önlemlerin de bir düzen içinde gelişmeye yarayacak birer etmen ve dayanak olacaklarına inanıyorum. Bu düşüncelerimle mülkiyetimdeki bu çiftlikleri tüm donanımları, hayvanları ve demirbaşları ile birlikte hazineye armağan ediyorum.”

Eşsiz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra, ülkemizde başlayan yağma düzeni, AOÇ için de geçerli olmuştur. Hemen hemen bütün iktidarlar AOÇ’nin yağmalanmasına ortaklık etmişler, özellikle 12 Eylül darbesi döneminde yağma büyük boyutlara ulaşmıştır. AKP iktidarı döneminde ise AOÇ sadece talan edilmekle kalmadığı gibi yok edilmesi de amaçlanmaktadır. AOÇ’nin ortadan kaldırılmasındaki amaç, kuruluştaki Atatürk adının ve Cumhuriyet anlayışının yok edilmek istenmesidir.

1937 yılında hazineye bağışlandıktan sonra AOÇ’nin yönetimi değişikliklere uğramıştır. Önce Tarım Bakanlığı’na bağlanmış, daha sonra ise Devlet Üretme Çiftlikleri bünyesine katılmıştır. Son olarak ise yarı özerk denilebilecek bir yapıda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü olarak yönetilmektedir. 24 Mart 1950 tarihinde çıkarılan 5659 sayılı yasa ile AOÇ arazisinin satışı yapılması için yasa çıkarma zorunluluğu getirilmiştir. 7 Mayıs 1998 tarihinde Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı ile birinci derece doğal ve tarihi SİT alanı olarak belirlenmiştir. 21 Haziran 2006 tarihinde kabul edilen Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’nda değişiklik içeren 5524 sayılı yasayla, AOÇ içinden geçirilecek yol, köprü gibi yapılar için plan yapmak, onaylamak konusunda Ankara Anakent Belediyesi’ne yetki verilmiştir. 8 Haziran 2006 tarihinde komisyonda görüşülen bu yasaya ana muhalefet partisi CHP, şiddetle karşı çıkmıştı. Ancak Ankara Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek, 9 Haziran 2006 tarihinde CHP Genel Merkezi’nde Deniz Baykal ile görüşmüş ve bu görüşmenin ardından 21 Haziran 2006 tarihinde kabul edilen yasaya CHP de onay vermişti. AOÇ’nin SİT statüsü, tarihi açıdan bir özellik ve nitelik taşımadığı gerekçesiyle 03 Şubat 2012 tarihinde Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı ile 1. dereceden 3. dereceye düşürülerek, yapılaşmaya açık duruma getirilmiştir.

Bu kararlar sonrasında AOÇ arazisi üzerindeki binlerce ağaç kesilerek, kaçak saray yapılmıştır. AOÇ arazisinden 6400 metrekarelik Çukurambar mevkisindeki bir bölüm, 24 Mayıs 1983 tarihinde Gazi Üniversitesi’ne verilmiştir. Üniversite daha sonra burayı kendi ihtiyacına yönelik başka yerlerde binalar yapılması karşılında Toplu Konut İdaresi’ne devretmiştir. Toplu Konut İdaresi de, 11 Nisan 2014 tarihinde bu araziyi ABD büyükelçiliğine satmıştır. Bugün AOÇ arazisi içinden doğu-batı ve kuzey-güney yönlerinde 8 şeritli yollar açılarak bütünlüğü parçalanmış, müze değeri olan tarihi Tekel Fabrikası yıkılmıştır. Enverimli topraklar yok edilmekte ve yılların emeğiyle yetiştirilmiş ağaçlar kesilmekte, her şey talan edilmektedir.

AOÇ arazisine kaçak sarayın yapılması ideolojiktir. Cumhuriyet rejiminin değiştirilmesinin fitili ateşlenmektedir. AOÇ arazisine ABD Büyükelçilik binası yapılması da ideolojiktir. Dünyaya ilk kez emperyalizmin yenilebileceğini gösteren eşsiz liderimiz Atatürk, bütün mazlum uluslara da önderlik etmiş ve kurduğu siyasi sistem ile emperyalizme geçit vermemiştir. Ankara’da, Oran mevkii Çaldağı’nda bulunan bir alan diplomatik site alanıdır ve büyükelçiliklere ayrılmıştır. Ancak siyasi iktidarın izniyle Atatürk’e meydan okurcasına AOÇ arazisi, ABD elçiliğine satılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Lozan Barış Antlaşması’nı yıllarca tanımamış olan emperyalist bir devlete AOÇ’den yer verilmesini kabul etmek mümkün değildir. Emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelesini vermiş büyük komutan Atatürk’ün adını taşıyan bir alanın ABD’ye satılması hiçbir şekilde onaylanamaz.

AOÇ arazisinin ABD elçiliğine verileceği söylentileri üzerine, 7 Haziran 2013 tarihinde Başkent Dayanışması bileşenlerinin temsilcileri ABD elçiliğine siyah çelenk bırakıp, basın açıklaması yapmışlardı. Aradan dört yıl geçti, bu konuda sessiz kalmak nedendir? Adalet yürüyüşüyle kendi koltuğunu kurtarmaya çalışan yeni CHP Genel Başkanı, Atatürk Orman Çiftliği’nin adaleti ve geleceği için ne düşünmektedir? 26 Ağustos’ta yapacakları adalet kurultayında AOÇ konusu da gündemde yer bulabilecek midir? Cılız eylemlerle siyasi iktidara payandalık yapanların toplumu kandırdığını görmeliyiz ve artık ülkesini seven, yeni yöneticileri işbaşına getirmeliyiz. Ülkemizin tüm sıkıntılarının ve sorunlarının, Atatürk ilke ve devrimlerini özümsemiş yurtsever yöneticilerle aşılacağı gerçeğini unutmamalıyız…

http://www.ilk-kursun.com/ haber/331853/suay-karaman- ataturk-orman-ciftligi/

Posted in ATATURK, SUAY KARAMAN | Leave a comment

Zifiri Karanlıkta-2, s.783-792’den * Al Sana Merve

Mustafa Yıldırım
04.08.2017
Türkiye Asya’ya Yönelince (1)

Zifiri Karanlıkta-2, s.783-792’den

Al Sana Merve

Türkiye, RP-DYP koalisyonundan sonra kurulan yeni hükümetiyle Azerbaycan ve Orta Asya Türk devletleriyle ilişkilerini geliştirmeye kararlıydı. Özellikle Baku-Ceyhan petrol boru hattı tasarısı ve askeri-kültürel ortak çalışmalarla Azerbaycan-Türkiye ilişkisi, neredeyse bir bütünleşmeye doğru ilerliyordu. İran yönetimi endişelendi.

Nüfusları 25 milyonu bulan İran Azerileri onlarca yıldır baskı altında tutuluyor, Caferi mollaların din baskısıyla yönlendiriliyorlardı. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin Humeyni ve sonrası dönemde İran egemenlerini endişelendirmesi olağandı. Türkiye’deki Tevhid uzantılarıyla Azerbaycan’a karşı on yıldır sürdürdükleri karalama propagandası, Azerbaycan’da İslamcı örgütlerin çevrelerini etkilemekten öteye geçemiyordu.

1999’da İran-Türkiye ilişkileri yeniden doğal gerginliğine dönerken Türkiye, Nisan 1999’da erken genel seçimlere hazırlanıyordu. FP [eski RP] de seçime çok yönlü hazırlanıyordu. Bu arada ABD, “Uluslararası Din Hürriyeti” yasasının gereğini yerine getirmek, İslamcı hareketleri denetime almak için “sivil toplum örgütü” dediği derneklerle, yasal kaydı olmayan “platform” adlı örgütlerle, vakıflarla çalışmalarını yoğunlaştırıyor; Türkiye’de federe yönetimlerin yasal ve politik alt yapısı geliştiriliyordu. Türkiye’nin bütünlüğünü sarsmak için tüm araçları kullanıyordu. Etnik kışkırtmaların yanı sıra en önemli silah İslamcılıktı.

ABD, İran’ın yıllardır sürdürdüğü İslamcılık isyanlarını genişletmek için operasyonlara başvuruyordu. İnsan Hakları diye başlayan “İnanç Hürriyeti” diye süren kampanyayla, Türkiye’de laikliğin demokratik gelişmeyi engellediği inancı yaygınlaştırıldı. Laikliği savunan çevreler de 1989 “Demokrasi Kurultayı” ile başlayan dönemde bu gelişmeyi kabule yatkınlaşmıştı. İslamcılarla, Amerikan liberalcileri, sağ-sol örgütler, Humeyniciler ortak cepheye girmişti. Sıra Türkiye’yi karıştırarak uluslararası baskıyı artırmaya gelmişti.

ABD, Müslüman Kardeşler, Hamas, İslami Cihad örgütleri yöneticilerinin Amerika’da çalışmalarına, vakıflar kurmalarına, camilerde Ortadoğu Müslümanlarını birbirine bağlamalarına izin veriyordu. “Cemaat” ya da “dernek” adı altında kurulan yeni örgütler, kesintisiz kampanyalar düzenliyor; uzaklardaki anayurtlarının insanlarını kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı.

ABD yönetimleri İslamcıların her girişimini destekliyor; eylemlerini meşrulaştırmak için şeyhlerini resmi devlet törenlerine, hatta Başkanlık devir teslim törenlerine çağırıyorlardı. ABD’nin CIA bağlantılı tüm kurumları, İslamcıların önünü açmak için hem ABD’de hem de müdahale edeceği ülkelerde eski işbirlikçileriyle yoğun çalışıyorlardı.

Türkiye’de Humeynicilerin İslam darbeciliğini yönlendirdiği eylemlere ve propagandaya koşut, ABD’de destekleyici konferanslar birbirini izliyordu. Abhaz İslamcıların seçkinlerinden Yusuf Ziya Kavakçı da uzun yıllardır Amerika’da, Teksas, Richardson’da bir cemaat örgütlenmesi imamıydı.

Kavakçı, aynı zamanda Ortadoğu’dan göç edenlerin kurduğu, Islamic Society of North America [ISNA-Kuzey Amerika İslam Topluluğu]’nın danışma [şura] kurulundaydı. Kızı Merve Safa Kavakçı, bilgisayar programcılığı öğreniminden sonra Ürdünlü Ali Şanab’la evlenmiş, kendisini Türkiye karşıtı çalışmalara adamıştı. Amerika’ya yerleştirilen Hamas yöneticileriyle birlikte konferanslara katılıyor; Türkiye’de din hürriyeti bulunmadığını yüksek perdeden seslendiriyordu.

Merve’ye önce İran sonra ABD desteği

Nisan 1999 seçimlerinden aylar önce Türkiye’ye gelen ABD vatandaşı Merve Kavakçı, FP milletvekili Abdullah Gül’ün danışmanı olarak görünüyordu. 20 Nisan 1999 seçimlerinde İstanbul 2. Bölgeden FP’nin adayı oldu. Aynı yerden aday gösterilmesi beklenen Ayşenur Tekdal Ankara 1. Bölge 4. sıraya kaydırıldı. Aday listelerinin teslimine bir gün kala bu sıra değişikliğiyle Merve Safa Kavakçı seçilebilecek yerdeydi artık. Merve’nin “türbanı” medyanın dikkatini çekti. Konu aslında “türban” değildi, çünkü Ahmet Tekdal’ın kızı Ayşenur Tekdal da türbanlıydı, ancak ABD’den gelen Merve’ye yer açılmıştı.

Milletvekili seçilen Merve Safa Kavakçı’nın “başörtüsü” ile yasaları çiğneyerek TBMM’ye girip giremeyeceği medyada manşetlere çıkartıldı. Batı ve Doğu dünyasının dikkatleri bu olaya çekilmişti. Merve Safa Kavakçı’nın TBMM’ye yasalara uyarak girmesini isteyen Başbakan Bülent Ecevit’in yalnızca giyime odaklı konuşmaları aranılan fırsatı yarattı.

Kısacası, zurnanın son deliği Kıbrıslı Nazım’la çekilen bir fotoğrafla her şeyi açıklamak Merve Safa Hanım’ın büyük davasına hakarettir.

http://www.guncelmersin.com/makale/al-sana-merve-10/

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA, İrtica, MUSTAFA YILDIRIM, SİYASİ TARİH | Leave a comment

YÜZÜ OLAN UTANIR!

Posted in DIŞ POLİTİKA, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

MERVE KAVAKÇI VE DIŞ POLİTİKA’DA ULUSAL ÇIKAR !….

Büyükelçi ataması hk.
Basın Bildirisi

MERVE KAVAKÇI VE DIŞ POLİTİKA’DA ULUSAL ÇIKAR !….

Dış politika genel anlamda ülkelerin ulusal çıkarlarının biçimlendirdiği amaçlara ulaşmak için diğer devletlerle ve uluslararası kuruluşlarla olan diplomatik siyasal, ekonomi ve hukuki ilişkileri kapsayan politikalar olarak tanımlanmaktadır.

Bir ülkenin dış politikasında ulusal çıkar temel belirleyici olmak zorundadır ve atılan tüm adımlar ve izlenen tüm politikalar ulusal çıkar etrafında şekillenmelidir. Eğer bir siyasi irade izlediği yanlış ve gerçekçilikten uzak politikalarını ulusal çıkar adına yaptığını iddia ediyor ve dış politika oluşumunda gerekli tüm kurum ve kuruluşları devre dışı bırakıyor ise; bunun adı en hafif deyimi ile büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade ettiği gibi“gaflet ve delaletten” başka bir şey değildir.

Ulusal çıkar üzerine kurulması gerekli dış politika önceliklerinin ve yaklaşımlarının oluşturulmasında ve yürütülmesinde temel belirleyici kurum Dışişleri Bakanlıkları olmak zorundadır. Siyasi iradeler yaklaşımlarını ve dış politika önceliklerini, Dışişleri Bakanlıklarının teamülleri, gelenekleri, yönlendirmeleri, uyarıları çerçevesinde belirlemek zorundadırlar. Dışişleri Bakanlıklarında Büyükelçilik makamı da karar verme mekanizmaları açısından büyük önem taşımaktadır. O makamlara gelişi güzel atamalar yapılması, ülkenin ulusal çıkarları ile de yakından ilgilidir.

Dış politikayı ulusal çıkar üzerine inşa edilmesi gereken, süreklilik arz eden ve gerçekçi yaklaşımları içeren, yılların tecrübe ve gelişim süzgecinden geçirilerek hayata geçirilmesi gereken politikalar olarak görmek gerekir. DIŞ POLİTİKA, HÜKÜMET DEĞİL DEVLET POLİTİKASI OLMAK ZORUNDADIR.

Günümüz Türkiye’sine baktığımızda ne yazık ki; dış politikamız tamamen mevcut siyasi iradenin güdümüne girmiş, devlet politikasından çok siyasi iradenin tercih ve önceliklerine göre şekillenir bir konuma getirilmiştir. Dış politikada söz sahibi olması gereken kurum ve kuruluşlar tek merkezden belirlenen dış politikaları sadece uygular durumuna düşürülmüşlerdir. Artık Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası devletin değil, mevcut siyasi iradenin, daha iyi ifade ile, tek kişinin eline kalmıştır. Tek kişini belirlediği dış politikada sözde fikir üretenler ve öncelikleri belirleyenler de yandaş “uzman”lardan başkası değildir.

“İşte bu Ahval ve şartlarda” Merve Kavakçı’nın büyükelçi olarak atanmasına hiç şaşırmamak gerekir.

Yapılan atamayı, Dünya’da siyasi iradelerin yaptığı bu gibi atamalarda gözetilen ilkeler çerçevesinde değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü çeşitli ülkelerde siyasi iradelerin atadığı büyükelçiler toplumun tüm kesimlerince kabul gören, alanında başarılı ve üzerinde uzlaşılan şahsiyetlerdir. Merve Kavakçı’nın yabancısı olmadığı bir ülkeden örnek verebiliriz; ABD’de atanan büyükelçilerin meslekten olsun, siyasi olsun, Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki mülakat ve görüşmelerini hatırlarsak bir ülke için bir büyükelçi atamanın ne denli önemli olduğu ortadadır.

Tabii siyasi iktidar tarafından son dönemde, bazı Afrika ülkelerine yapılan büyükelçi atamalarına benzer atamalar yapmak siyasi gelenek haline getiriliyorsa o zaman bu atama konusunda da bir şey söylemek gereksiz olur.

Merve Kavakçı’nın başarısı hakkında fikir yürütmek doğru olmaz ama üzerinde ne denli uzlaşılan bir şahsiyet olduğunu tartışabiliriz. Sanal ortamda dolaşan; bir tarikat liderinin önünde diz çökmüş resmi ortadadır. Bu resimden sonra Merve Kavakçı’nın bu görevi kabul etmemesi gerekir. Böyle bir davranış kendisine ileride sunulacak başka görevler için toplumun tüm kesimleri ile empati yapması açısından yararlı olabilir.

Merve Kavakçı’nın Türk vatandaşlığından gerekli bildirimde bulunmadığı için çıkarılması, ABD Vatandaşlığı, ABD vatandaşı olurken ettiği yemin de büyükelçi atanması ile yakından ilgili konulardır. Bir büyükelçinin gittiği ülkeye güven vermesi ve verdiği sözün arkasında durması gerekliliği düşünülünce yukarıdaki konuların da ne denli önemli olduğu ortadadır.

Biz konuya hep Türkiye açısından bakıyoruz. Aslında mevcut siyasi irade bu atama ile Malezya’yı da zora sokmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen gelen bir büyükelçinin ülkesinde yarattığı tartışmalar göz önüne alındığında Malezya makamlarının da işinin ne denli güç olduğu ortadadır.

Mevcut şartlarda Malezya makamlarının güven konusunda ve tüm ülkemizi temsili konusunda Merve Kavakçı’ya yaklaşımları nasıl olacaktır? Merve Kavakçı’nın atanmasına karşı çıkan siyasi çevreler ve sivil toplum kuruluşlarının Malezya’yı ziyareti ve temasları konularında Malezya makamları nasıl bir hareket tarzı izleyecektir?

Bu sorular artırılabilir. Bu da gösteriyor ki Malezya makamları şimdiden Merve Kavakçı’nın büyükelçiliği konusunda kara kara düşünmeye başlamışlarıdır. 2010’dan başlayarak Türk dış politikasında telafisi zor sapma ve yanlışlarla ülkeyi yöneten mevcut siyasi iradenin bu son tasarrufu da Türkiye Cumhuriyeti adına kabul edilmesi ve sindirilmesi zor bir atamadır.

Dış politikada ulusal çıkarlara zarar getirebilecek her türlü politikalardan ve yaklaşımlardan uzak durmak bir ülkenin “olmazsa olmazlarındandır”. Mevcut siyasi irade ivedilikle bu yanlıştan dönmelidir. Büyükelçilik makamı “benden olsun da nasıl olursa olsun” veya “biraz uzakta dursun” anlayışları ile atama yapılacak makamlar değildir. Mevcut siyasi iradenin bu yanlıştan dönmesini beklemek gerçekçi olmasa da Merve Kavakçı’nı sağ duyulu bir yaklaşımla bu görevi geri çevirmesi hem ülke hem de kendisi için daha hayırlı olacaktır.

Atatürkçü Düşünce Derneği olarak görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşma gereği gördük.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

Atatürk Düşünce Derneği ile birlikte Almanya, İngiltere, ABD, İsveç, Avusturya ve Hollanda’dan 21 “Atatürkçü Düşünce Derneği”, 18 Eylül 2016 tarihinde Almanya’nın Dortmund kentinde bir araya gelerek “Atatürkçü Düşünce Dünya Platformu’nu (ADDP) kurdular. Kurucu üyeleri arasında İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de olduğu ADDP, büyüyerek 23 resmi üye dernek sayısına ulaşmıştır.

Our mailing address is:

İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği
228A Kingsland Road
London, Greater London E2 8AX
United Kingdom

Posted in DIŞ POLİTİKA, DUYURULAR, Politika ve Gundem | Leave a comment

İSLAMİST FAŞİZME GİDİŞ *** Amaç, rejimi değiştirirken başkanlığa yürümek

BirGün
ERK ACARER
05.08.2017

Amaç, rejimi değiştirirken başkanlığa yürümek

AKP’nin en üst karar mercii Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi ve Sivil Alan Platformu Başkanı Ayhan Oğan’ın CNNTürk’te katıldığı programdaki sözleri tartışma yarattı. Oğan, CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın OHAL ile ilgili konuşmasına karşılık olarak şu ifadeleri kullandı: “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.”

Sivil darbenin itirafı gibi

Oğan’ın sözleri, AKP kadroları ve Saray’ın ‘nihai niyetini’ ortaya koyması açısından çok önemli. Öte yandan bu sözler sadece Anayasal düzene karşı açıkça bir suç niteliği taşımıyor, OHAL’in esas ve en önemli amacını da bir kalemde ortaya koyuyor. Engellenen 15 Temmuz darbesinin ardından 20 Temmuz’da fiili olarak hayata geçirilmeye başlanan sivil darbe de böylece bir kez daha somutlaşıyor.

AKP, MKYK üyesi Ayhan Oğan’ın sözleri yanlışlıkla sarf edilmiş değil. Gayet sistematik olarak yürütülen bir kurgunun parçası. ‘Yeni Türkiye’ ve ‘Tek lider’ felsefesinin giderek, soyut kavramlar olmaktan çıkarılarak kurumsallaştırılmasının bir göstergesi. Hedefe vurgu!

Hızlandırılmış program!

Kısa süre içinde yaşanmış olanlara bakmak bile, ‘yolculuğun’ hızlandırılmış olduğunu, yıkılarak kurulması planlanan devletin ve cumhuriyetin nasıl bir şey olduğunu da gösteriyor. Eğitimin tarikatlara emaneti, müfredata cihat dersi sokulması, müftülüklere nikâh yetkisi verilmesi, bilimselliğin sistemli olarak reddi, evrim teorisinin ders kitaplarından çıkartılması, yandaş medyada daha sık yapılmaya başlayan İslam hukuku ile ilgili haberler konuyu özetliyor. Kamu arazilerinin peşkeş çekildiği MEB ve Ensar Vakfı arasındaki protokol uygulamaları tartışmaya yer bırakmıyor.

Şeriat çatısında tek adama dayalı bir rejim inşasına doğru koşmak istedikleri açık. ‘Hızlandırılmış programa’, toplum mühendisliğini ekleyebiliriz. Anıtkabir’de dua merasimi gibi uygulamalar önemli.

Türban mağduriyetinden, kıyafeti için sokakta şiddet gören kadına

Bununla birlikte AKP siyaseti 15 yıldır alışık olduğumuz üzere yol haritasını yine kadın üzerinden çiziyor. Rejim inşasının başında, türban konusunda ‘mağduriyet objesine’ dönüştürülen kadına yönelik daha tehlikeli adımlar atılıyor. Giydikleri yüzünden, sokakta şiddet gören, sistematik baskıya uğrayan kadınların sayısı artıyor. Kanaat önderi fetvacılar, kadınlar konusunda utanmaz fikirlerini beyan etmekte sakınca görmüyor. Hiçbiri tesadüf değil… Şüphesiz kadınların büyük yara aldığı bu şiddet ortamı ve toplum mühendisliğini, ‘şeriat’ın ayak sesleri tartışmalarının bağlamından koparmak çok zor.

Bir taşla iki kuş: Rejim değişikliği ve çatışma

Türkiye’de yıllardır, toplumun akıl sağlığını kaybetmesine yol açan bir kutuplaşma ortamı var. Değişimin, bu kutuplaşma üzerinden yürüldüğüne de tanık oluyoruz. Bir yandan kurumlar hallaç pamuğu gibi atılıp anti laik uygulamalar sıklaşırken, diğer yandan sinir uçlarıyla oynanan toplum cephelere bölünüyor. Erdoğan’ın 2014 yılından beri hiçbir seçimi ‘barış’ üzerinden kazanmadığına bakılınca, bir taşla iki kuş vurulduğu anlaşılıyor. Rejimi değiştirerek, başkanlığa yürümek!

İzmir marşı hoşuna gitti!

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün Fenerbahçe’nin Sturm Graz ile oynadığı maçı statta izlemeyi tercih etti. Taraftar, Erdoğan maçtayken mesaj verdi. İzmir Marşı söylendi. Bundan dolayı Erdoğan’ın moralinin bozulduğu, yüz ifadesinin değiştiği yorumları yapıldı. Bilakis… Erdoğan, çizdiği yola uyumlu olarak bundan hoşlandı. Gerginlik kültürüyle, kendi kitlesine mesaj verip, oyların avucundan kayıp gitmesini engelliyor.

Erdoğan seçim kaybeder mi?

Türkiye’de son bir haftada olanları değerlendirerek, 2019’un yol haritasını da anlayabiliriz. Toplum seçimlere, laiklik temeli üzerinden bir gerginlik ile yürütülecek. Din artık hem bir amaç hem de araç. Bu arada; yavaş yavaş ‘bugün seçim olsa ne olur’ tartışmalarının ateşlendiği de görülüyor. Anket firmaları fikir beyan ediyor, adaylar üzerinde konuşuluyor. İlginç ve anlaşılmaz bir şey var. ‘Erdoğan seçimi yüzde 49’la kaybeder gibi anketler’ var. Oysa artık gerçekler üzerinden konuşmalı! Çünkü Erdoğan’ın değil yüzde 1’le yüzde 5’le kaybettiği seçimi Yüksek Seçim Kurulu (YSK) aynı oy oranıyla kazanır. Her şeyden önce bu realitelerin tartışılması ve çarelerinin bulunması şart.

Nasıl bir devlet?

‘Nasıl bir devlet’ tartışmasına geri dönelim. Aslına bakarsanız, garabetin büyüğü de burada. Kurulması öngörülen şey dinle de çok örtüşmüyor çünkü. Her türlü yozlaşmanın patlama yaptığı bir dönemden geçiyoruz. Vakıflarda, kuran kurslarında çocuk istismarından geçilmiyor. Haberlerin toplumsal şaşkınlık yaratmasını beklemek bile iyimser bir ruh haline dönüştü. Olmayacak şeyler yaşanıyor.

30 Temmuz Pazar günü Adana’da 11 yaşında bir çocuğu arabasına alıp portakal bahçelerinde istismar eden, D.A. polise yakalandıktan sonra karşısında gördüğü gazetecilere kızıp şunları söyledi:

“Sizde utanma var mı? Benim yanımda mıydınız? Sizin torununuza mı yaptılar?”

Nasıl bir devlet tartışması, neredeyse model olan bu yozluğa bakarak da cevaplanabilir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment