ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞUNUN 96. YILINDA ÇAĞDAŞ KENTÇİLİK VE TÜRK KENTLEŞME DEVRİMİ NASIL ENGELLENDİ!

ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞUNUN 96. YILINDA ÇAĞDAŞ KENTÇİLİK VE TÜRK KENTLEŞME DEVRİMİ NASIL ENGELLENDİ!

Prof. Dr. Özer Ozankaya / 13.10.2019


Atatürk, Ankara’yı, ulusal egemenlik, ulusal bağımsızlık, özgürlük ve çağdaş uygarlık ilkelerini simgeleyecek, dünyaya örnek bir kent olmak üzere başkent seçmiş ve bilimin en son verilerinin ışığında planlanmasını sağlamıştı.

Ankara İmar Komisyonu’nun başkanlığını yapmış, Atatürk’ün de çok yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay’ın tümüyle değer­li bir tarih belgesi olan Çankaya adlı yapıtından konumuzla ilgili birkaç paragrafı buraya almak öğretici olacaktır:

Böylece hem çağ­daş bir kent anlayışının neleri gerektirdiğini, hem başarılmasındaki güçlükleri, ama özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında «Sa­nayileşme iddiasını terketme»nin yol açtığı çarpıklıkları açıkça gör­mek olanağı bulunacaktır.


«Ankara’yı devlet bütçeden yapacaktı… Belediyenin emrine vermek üzere, Yenişehir tarafından geniş topraklar aldığımız vakit kanuna bir tek madde koymayı hatıra getirmemiştik:

«Bu arsalar, bina yaptıracak olanlara, yaptıracakları binaya lazım olduğu kadar ve alındığı yıl kullanılmak üzere satılacaktır…

Çünkü hemen spekü­lasyona dalmıştık. Herkes saklayıp ilerde satmak üzere arsa edin­mek hırsına kapılmıştı. Şehir imarlarının başlıca düşmanı spekü­lasyon olduğunu düşünecek halde bile değildik….

Hermann Jansen

Milletlerarası bir müsabaka açılması fikri nihayet muvaffak olabildi. Gelen planları hakem heyeti ile bizzat Mustafa Kemal de tetkik etti. Müsabakayı Profesör Yansen kazanmıştı…

Yansen planının ve genel olarak plan disiplinciliğinin, spekü­lasyoncular ve keyficiler elinde iflas etmesine yandığım kadar hiçbir şeye yanmam. Profesör Yansen (Atatürk’e) bir sual sordu: «Bir şehir planını tatbik edebilecek kadar kuvvetli bir idareniz var mıdır?»

Atatürk kızdı. Koca memleketi yedi düvelin elinden kurtar­mışız. Bir ortaçağ saltanatını yıkarak yerine yeni bir çağ devleti kur­muşuz… bir şehir planını tatbik edebilecek kuvvette olup olmadığı nasıl sorulabilirdi?

Biraz sertçe cevap verdi.

Dikkafalı Prusyalı «Belki sizin hakkınız var, dedi; biz Almanya’da bile türlü güçlük­lere uğruyoruz da, onun için sormuştum» dedi. Sonra planının prensiplerini izah etti:

«-Yepyeni bir şehir kuracaksınız. Size şehircilik sanatının son sözlerini getiriyorum. Dünyaya bir örnek vereceksiniz. Biliyorsunuz Avrupa şehirleri motörden önce yapıl­mıştır. Motör eski anlayışları ve nizamları altüst etti… (planda Atatürk bulvarını göstererek) Bu yola bakınız. Onu otomobillere ayırdım. Yan yollar bu caddeyi ancak yarım km.’de bir kesecekler. Ve karşılıklı kesmeyecekler, her yan yolun köşesi, caddeye inen arabaları gösterecek gibi açık bırakılacak.

Evler, daireler ve apart­manlar geriye doğru yapılacak ve hiçbirinin caddeye kapısı olmaya­cak. Bu cadde üzerine yaya kaldırımı yapılmayacak.

Yan yolların her biri caddeyi bir bloka bağlıyacaktır. Siz istasyondan arabanıza binerek yüz km. hızla gideceğiniz yere doğrulacaksınız. Nasıl bir tren istasyona yaklaştığı zaman yavaşlarsa, arabanız gitmek istediği­niz bloka sapmak için sür’atini kesecek, sizi kapınıza bırakacak ve arka yolların hepsi blokların sonunda kapalı olduğundan, tekrar ge­ri dönerek caddeye çıkacaktır.

Tıpkı otomobil yolunuz gibi blokla­rın arkasında yayalar için de bir yeşil yolunuz olacaktır.

Bu yolu ucuz ve gelişigüzel yapacaksınız. Ağaçlayacaksınız. Otomobiller bu yolu yarım km. de bir kesecekler. Çocuk arabası önünüzde, yalnız beşyüz metrede bir etrafınıza bir bakarak, yolun sonuna kadar rahatça gideceksiniz.

Bu bloklar içindeki evlerinizde, otellerinizde hiçbir klakson sesi duymadan rahat uyuyacak, dairele­rinizde rahat çalışacaksınız. Sokakta benzin zehiri teneffüs etmeye­ceksiniz.

Meskenler, son şehircilik kongreleri kararlarına göre, dört kattan fazla olmamalıydı. Şehircilik sanatı, yerleşme bölgesi­nin yüzde dokuzunu umumi parklara ayırmakla yetinmiyordu. Her ciğerin hakkı olan havayı her pencereye paylaştıran yeşil saha usulü konmuştu.

Devlet daireleri bir mahallede toplanacaktı.

Bir imar komisyonu yapmıştık. Reis bendim. Rahmetli Vali ve Belediye Reisi Nevzat da bu komisyonun azası idi. Bir ecnebi mü­tehassısın dediklerini yapmaktan başka elinden bir şey gelmeyen bir belediye reisi olmağa daha ilk günü isyan etti. Açıkça muhalefet de edemeyeceği için, adet olduğu üzere, devamlı bir baltalama yolu tuttu.

Bir çok arsalar spekülasyoncuların eline geçmişti…

Devlet dai­releri ile 3.000 memur meskeninin yapılacağı bölgeyi kamulaştır­mağa karar verdik… Devletimiz çok fakirdi… arsaların metrekare­sine 1 lira koyduk. Emniyet anıtının bulunduğu kısımda Atatürk’ün yakın arkadaşları da arsalar edinmişlerdi. Hemen fiyata itiraz etti­ler. Atatürk’e durumu izah ettik. Arkadaşlarını itiraz etmekten me­netti…

Şehir planında evsiz fakirlere verilmek üzere bir ucuz arsalar bölgesi ayrılmıştı. Bu arsalar her isteyene parasız da verilebilecek, fakat yapılanlar ufak kulübeler de olsa bir mühendisin kontrolü al­tında bulunacaktı. Tam merkezde mektep, çarşı ve dispanser gibi umumi tesisler için bir yer ayrılacaktı.

Belediye bu vazifesini de bir yana bıraktı. Dışardan gelenler Ankara kalesi tarafındaki sırtlarda ilk gecekonduları tecrübe ettiler. İmar komisyonu yıkılma kararı verdi, vilayet ve belediye aldırış bile etmedi… Türkiye’de gecekon­du faciası işte o zamanlar Ankara Belediyesinin İmar Plancılığını baltalamasından aldı yürüdü.

Şimdi Ankara’da bir kaçak şehir var! Bir bütün şehir… Kale etrafındaki dağları kaplayan bir şehir… Çok defa kendi kendime düşünür sıkılırım:

-Türklerin şehirciliği mi? Yenişehir taraflarında gördüğünüz bir Avrupa’lı şehircinin planı… Ve bir dev parmak bana dağ ma­halleri ve yayıntılarını gösterir gibi olur: « -Onların asıl medeniyeti ve kültürü işte bu…» der…


Bizim polisin elinden bir yankesici ka­çamaz; fakat bir ev, bir mahalle, bir şehir kaçabilir. Buna akıl erdi­rebilir misiniz?

Kusur halkta mı? Hayır, bizim şehir plancılığını anlayışımızda.

Ankara planında bu tür fakir ve işçi evleri için ayrılan bölge vaktin ucuzluğu ile hemen hemen hiçe kamulaştırılacaktı ve arsa parası olmayan, çalışarak, didinerek bir yuva edinmek isteyenlere orada yer gösterilecekti. Yapmadık.

Bir gün imar mütehassısına Atatürk’ün yakınlarından biri için yaptıracağı bir ev projesi getirmişlerdi. Mütehassıs Orley bana gel­di: <-Çankaya’dan getirdikleri için tasdik ettim. Fakat bu sokağa dükkan yapılmayacak» dedi. Atatürk meseleyi duyunca: «-Bizim için plan bozulmaz, hemen dükkanı iptal ediniz» emrini vermişti…

Fakat bir İstanbul Milletvekili, garaj bahanesi ile aynı sokaklardan birinde dükkan «kaçırdı»; bir başka milletvekili kat «kaçırdı.» Be­lediye göz yumdu. Ve tıpkı İstanbul’da spekülasyoncu ve arsa vur­guncularının Porst’a oynadığı oyunu, Ankara’da yabancı şehircilere oynadılar.

Yerli imar, Orta Anadolu’da, hiç şüphesiz bugüne kadar harcadığımızdan daha az masrafla elde edeceğimiz ‘yeryüzünün en ileri şehri’ hayalini mahvetti.

Yerli imara yıllarca hakim olanlardan biri, Ankara’ya on para­sız gelmişti. Yüzbinlerce lira kazandı ve parasını Amerika’ya aktar­dı. 1945’de New York’a gittiğim vakit, Ankara’daki ecnebi inşaatın­dan çalan bir hırsız mühendisle onun şirket kurmuş olduğunu öğrenmiştim.

Mesele basit değil midir? Bir dönüm içinde bir kır evi disipli­nine göre bir metre kare arsa fiyatının bir lirada karar kıldığını düşünürseniz, aynı yerde bitişik (bahçesiz) ve dört katlı apartman sistemi bu fiyatı 10 liraya 20 liraya çıkarır.

Müsaadeyi verenler spe­külasyoncularla ortaktırlar. Onun için nerde arsacılar lehine bir plan değişikliği duyarsanız, hemen hırsızlığa hükmediniz.

(Şehir planı uygulamak), Atatürk’ün devrimleri ile hallet­meğe çalıştığı medeniyet ve kültürün meselesidir.

Şimdi İsrail Akdeniz kıyılarında tam Yansen prensiplerine göre yepyeni bir şehir (Tel’aviv, Ö. O.) kurmak üzeredir. Planlarını Avrupa gazetelerinde gördüm. Bir gün gıptalar içinde onun seyrine gideceğiz. Hırsızlar ve gericiler olmasaydı, o şehrin daha büyük, daha zengin ve daha tamamının çoktan Anadolu yaylasında kurul­muş olacağını düşünmeyeceğiz bile…

«Planlı imara, ve doğrudan doğruya imara karşı yalnız Atatürk anlayış göstermiştir. Hükümetler, hayır.

Zaten Atatürk’ün ölü­münde ne kadar imar eseri varsa, Yalova, Bursa’daki modern kaplıca, Florya, Orman Çiftliği, hepsi rahmetli liderin eseridir.»

Bknz.: Özer Ozankaya, TOPLUMBİLİM, Cem Yay., Yerleşim Düzeni Bölümü.

Posted in ATATURK, CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, GEÇMİŞİN İÇİNDEN | Leave a comment

DOĞA – ÇEVRE – EKOLOJİ VE BALİNALAR

Posted in DOĞA - ÇEVRE, Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, DOĞAL YAŞAM | Leave a comment

KÖLELİK DÜZENİ * ZENGİNLİK VE YOKSULLUK

Posted in Ekonomi, EMPERYALİZM, HAYATIN İÇİNDEN, İNSAN HAKLARI - DEMOKRASİ, KAPİTALİZM - LİBERALİZM, VİDEOLAR | Leave a comment

BESLE KARGAYI OYSUN GÖZÜNÜ!!! * SIRTIMIZDAN HANÇERLEYENLER * AL SANA ÜMMET

………………………………………………………….

Barış Pınarı Harekatı’nı “kabul edilemez” bulduğunu ilan eden ilk uluslararası    kuruluşlardan biri Arap Birliği oldu!

Irak, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE, Umman, Libya, Tunus,
Cezayir, Fas, Moritanya, Cibuti, Komorlar, Sudan, Suudi Arabistan…

Türk Dışişleri’ne sorsan;

“Ortak kültürel ve tarihi bağlara dayanan ve son
yıllarda ivme kazanan ilişkilerimizin olduğu” Kuveyt!

“İsrail savaşının ertesinde acil onarım ve yeniden imarına kapsamlı yardım” sağladığımız, “siyasi krizin çözümünde yapıcı rol” oynadığımız, “BM Geçici Görev Gücü UNIFIL’e kuvvet katkısı ve Başbakan Refik Hariri’ye düzenlenen suikastın aydınlatılması amacıyla BM Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan Özel Mahkemeye maddi destek” de bulunduğumuz, “dost ve kardeş” Lübnan!


“Köklü tarihi ve kültürel bağlara sahip” olduğumuz, “barış, istikrar ve toprak bütünlüğünü” desteklediğimiz ve “bütün platformlarda bu yönde çaba” sarfettiğimiz, “insani yardımlarımızı” sürdürdüğümüz Yemen!


“Yaşadığı büyük kuraklık felaketine uluslararası toplumun dikkatini çekerek, uluslararası izolasyonunun kalkmasına vesile” olduğumuz, “TİKA, Kızılay ve sivil toplum kuruluşlarımızın katkılarıyla ülkemizin en büyük yurt dışı operasyonunu yaptığımız”, “insani yardım ve kalkınma alanında yarım milyar ABD dolarını geçen yardımda bulunduğumuz”, “kurumsal sistemin bulunmadığı ve her türlü altyapı desteğine ihtiyacı olan ülkenin eğitim, sağlık, ulaşım, tarım… aklınıza gelebilecek her alanda yeniden inşa sürecine büyük katkı sağladığımız”, Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle “Kimse gitmezken, gittiğimiz… ‘Benim’ diyen ülkelerin büyükelçilikleri yokken dünyada en büyük büyükelçiliğimizi açtığımız… Hastaneler kurduğumuz, okullar açtığımız” Somali!


Dünyada “devletini ilk tanıyan ülkelerden olduğumuz”, “BM’ye ‘üye olmayan gözlemci devlet’ statüsünde katılımını destelediğimiz”, “TİKA üzerinden Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs’te insani yardım projelerini desteklediğimiz”, “Türk Kızılayı aracılığıyla Gazze Şeridi’ne yönelik başarılı kalkınma ve insani yardım projeleri yürüttüğümüz”, “sağlık, tarım, teknik yardım, kültürel mirasın korunması, su temini, okul ve hastane inşası ile polis eğitimi gibi alanlarda” yanlarında olduğumuz, “AFAD’ın bölgede ofisi olmamasına rağmen, UNRWA aracılığıyla un yardımı faaliyetlerine devam ettiği”, “2006-2015 yılları arasında yapılan resmi kalkınma yardımımızın yaklaşık 375 milyon ABD Doları’nı bulduğu”, “2014-2017 yılları için 200 milyon ABD Doları tutarında yardım taahhüt edip ilk bir yılda yarısını gerçekleştirdiğimiz”, “Tubas Türk Hastanesi ve Nablus Kız Okulu’nu inşa ettiğimiz”, Cumhurbaşkanı’nın her fırsatta “İlk kıblemiz Kudüs’ü, işgalcilerin ve devlet terörü uygulayanların ihtiraslarına terk etmeyeceğiz. İsrail ve Amerikan yönetimlerinin Kudüs’ün izzetini ve onurunu ayaklar altına alan tacizlerine karşı mücadelemizi diplomaside en üst düzeyde vereceğiz” diye bas bas bağırdığı, BM kürsüsünden “Türkiye mazlum halkının yanında olmaya devam edecektir” diye haykırdığı Filistin


Türk Dışişleri’ne sorsan, “Diplomatik ilişkilerimiz bir süredir maslahatgüzar seviyesinde sürse de, ortak tarihi mirastan güç alan köklü ekonomik ve toplumsal bağlarımızı muhafaza ettiğimiz” Mısır’ın çağrısıyla hem de!

“Besle kargayı…” diye başlayan o özlü sözün tam yeriyken, dün baktım, “millet”, “ümmet” afyonlamasından uyanmasın diye hâlâ algı operasyonu çekmeye çalışıyorlar yandaş medyada:

“Münbiç’te duvarlara, ‘Ey Erdoğan İslam ümmetini kurtar’ yazdılar!”

Kimse kusura bakmasın ama, serde mazoşistlik yoksa, bu saatten sonra hâşâ “peygamber ilan etseler” kanmaması lazım kendini dindar, muhafazakar diye tanımlayanların da bu masallara!


Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU’nun Al sana “ümmet”başlıklı yazısından bölüm alıntısı
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/al-sana-ummet-53526yy.htm
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

Şaşırıyorum * Mustafa Kemal Atatürk’ün “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” öğüdünü aynen savunuyorum.

Murat AĞIREL / 12 Ekim 2019
murat.agirel@hotmail.com

Şaşırıyorum


Türk Ordusu, Suriye’de terör örgütlerine karşı başlattığı operasyona devam ediyor. Operasyonu ve gelişmeleri hepimiz tüm dikkatimiz ile takip ediyoruz.

Öncelikle sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” öğüdünü aynen savunuyorum.

Yıllardır yanlış uygulanan politikalar, milli menfaatlerin kişisel menfaatlerden sonra gelmesi işleri bu noktaya getirdi. Bunun suçlusu en başta Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti ve Davutoğlu siyasetidir.

Gelelim esas meseleye…

PKK (PYD/YPG) göz göre göre ABD, AB ve gibi emperyalist ülkelerin Suudi Arabistan gibi işbirlikçilerin verdikleri sınırsız destek ile Suriye’nin kuzeyini “işgal ederek” bir özerk yapı kurmaya çalışıyordu. Bu yapılmak istenen 1920 yılında bölünme projesi olan Sevr anlaşmasında da aynen vardı. Yani o zamanki bölünme projesi şimdi de devreye sokulmak istendi.

Ta en başında Suriye rejimi ile masaya oturup anlaşarak emperyalist planları bozmamız gerekiyordu. Ne yazık ki yapılmadı. Bugüne geldiğimizde operasyon kararı alındı ve başladı.

Bu saatten sonra ordumuzu desteklemek ve askerimizin burnunun dahi kanamadan görevini tamamlayıp dönmesi için arkasında durmak şart. Verilen destek AKP ve AKP Genel Başkanı sayın Recep Tayip Erdoğan’a değil Türk ordusunadır.

Operasyonun başlaması ile önce yurtiçinde ve sonra yurt dışında Türkiye aleyhine inanılmaz bir propaganda çalışması başlatıldı. Suriye’nin kuzeyini emperyalist ülkelerin silah, mühimmat, gıda yardımı gibi destekleri ile işgal eden PKK unsurlarını görmeyip Türkiye’yi işgalci olmakla itham ettiler.

Suriye, ABD, AB gibi ülkelerin ve NATO gibi uluslararası kuruluşların terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın Suriye’nin kuzeyini işgal edip demografik yapısını değiştirdiğini görmeyip yapılan operasyon, “Kürtlere karşı savaş yapılıyor” olarak nitelendirildi. Yapılan “savaş” değil terör örgütlerine düzenlenen bir operasyon oysaki…

Savaş iki devlet arasında olur. Karşımızda devlet değil bir terör örgütü var.

1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organında çıkan bir makalede İsrail’in güvenliği için Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bölgesi olarak üçe, Suriye’nin Nüsayri, Şam, Dürzi ve Halep Cumhuriyetleri olmak üzere dörde ayrılması gerektiği savulmuştu. Irak aynen makaledeki gibi üçe bölündü. Suriye ise Kürt Bölgesinin katılması ile beşe bölünmek üzereydi.

28 Eylül 2013 yılında New York Times gazetesinde de Robin Wright, Ortadoğu’daki 5 devletin parçalanarak 14 devlet oluşturacağını yazdı. Yayınladığı haritada Irak’ın Kuzeyi ve Suriye’nin kuzeyinde Kürdistan Devleti vardı.

Yine ABD eski dış işleri Bakanı Condoleezza Rice, Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarının değişeceğini yazmıştı. BOP projesi 2000 ve 2004 Davos zirvesinde dillendirildi. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı da “eşbaşkanıyım” diye ifade etmişti.

Her şey ortadayken ben gerçekten şaşırıyorum…

Türkiye’yi “işgalci” gibi göstermeye çalışan kişilere, operasyonun PKK ya değil de Kürtlere karşı yapılıyormuş gibi gösteremeye çalışanlara şaşırıyorum. Üstelik bu kişiler kendilerini “sol”da konumlandırıyor ve Kürtler üzerinden PKK’yı savunmaya çalışıyorlar.

Aynı kişiler antiemperyalist olduklarını söyleyip PKK’nın Suriye’nin kuzeyini işgal etmesini görmezden geliyor. Aynı kişiler ABD’nin kuklası YPG ve PYD’nin emperyalizme para karşılığı hizmet etmesine ses çıkarmıyor. Dahası bunlar, uluslararası kanunlara göre meşru olan terörle mücadele hakkını kullanan Türkiye’ye işgalci deme küstahlığını gösteriyor.

Şaşırıyorum.

Ha bu arada…

Sayın Cumhurbaşkanı Recep tayip Erdoğan’ın bütün ülkenin birlik beraberlik içerisinde Türk Ordusunun ardında mevzilendiği bir dönemde Sırbistan dönüşü “Millet ittifakının zayıflaması gerekmektedir” söylemine de tepkiliyim.

Tüm dünya ülkemize karşı cephe almış ve açıklamalar ardı ardına geldiği bir dönemde muhalefeti ve iktidarı ile birlikte duruş sergiliyorken bütün herkesi “AKP ye üye olmaya” davet etmesine…

Şaşırıyorum…

Sanki sanırsınız ki AKP, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk partisi de Millet koşa koşa gidip kayıt yaptırsın! Sayın Cumhurbaşkanı’nın 17 yıldır yaptıklarını unutup,koşulsuz şartsız kendisini destekleyeceğini düşünmesine, böyle bir şeyin söz konusu dahi olmayacağını,Milletin desteğinin sadece Türk ordusuna olduğunu görmemesine…

Cumhurbaşkanı Danışmanı Fahrettin Altun’un Washington Post’ta çıkan yazısında “ABD’nin kazanımlarını korumak bizim çıkarımızadır” ifadesine…

Şaşırıyorum…

Emperyalist ülkenin kazanımı nasıl bizim çıkarımız oluyor…

Şaşırıyorum…

Sınırımızın hemen dibinde kurulmaya çalışılan özerk bir Kürdistan’ı önlemek içi operasyona başlamış iken Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir kanalda operasyon 30 kilometre derinlikte bitecek açıklamasına…

Şaşırıyorum…

Mısır, İsrail, Arabistan gibi operasyona karşı açıklama yapan devlet liderlerine ağır şekilde cevap veren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’ın küstah ve hadsiz bir şekilde her gün yaptığı tehditlere sessiz kalmasına…

Şaşırıyorum…

Operasyondan önce çok fazla seçenek vardı. Halen de var. Hali hazırda Suriye rejimi ile masaya oturmak emperyalist planları yırtıp atmak demektir.

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/sasiriyorum-53523yy.htm

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

SANATÇIYA VEFA * LEVENT KIRCA “Olacak O Kadar” ile evlerimize 22 yıl boyunca misafir oldu.

“Olacak O Kadar” ile evlerimize
22 yıl boyunca misafir oldu.


12 Ekim 2015 günü hayatını kaybeden Türk tiyatrosunun usta sanatçı Levent Kırca ölümünün 4. yılında özlemle anıyoruz.

Zamanı olanlar “Olacak O Kadar “ın Demokrasi Apartmanı skecini izlemesi önerilir.

ÖZGEÇMİŞİ:

1948 yılında Samsun’da doğan Levent Kırca öğretmen bir annenin çoçuğuydu. Yokluğu iyi bilirdi. Yüreğine sahne tutukusu düştüğünde ona en çok destek veren ise annesiydi. Çocukluğunda annesine destek olmak için elma şekeri satan Kırca’nın hayatı ortaokulda tanıştığı tiyatro ile değişti.

Usta sanatçının profesyonel sahne yolculuğu 1964 yılında başladı. Samsun’dan Ankara’ya gitti… İlk kez Ankara Devlet Tiyatrosunda sahneye çıktı. Ankara Birlik Tiyatrosu, Halk Oyuncuları, Hodri Meydan gibi pek çok tiyatro topluluğunda yer aldı.

1978’de sinema ile tanıştı. “Altınşehir”, “Ne Olacak Şimdi?”, “Mavi Muammer” ilk sinema filmleriydi. 1988’de Türkiye tarihinin en uzun soluklu televizyon yapımları arasına giren, izlenme rekorları kıran “Olacak O Kadar” ile evlere misafir oldu. Kırca artık Türk halkının hayatının bir parçası haline gelmişti.

Bir kuşak onunla büyüdü… 22 yıl boyunca emekçinin, memurun, işçinin, öğrencinin sorunlarını ekrana taşıdı. Dönemin yöneticileri siyasi hicivlerinden nasibini aldı. Ne sansürler, ne tehditler ne davalar, onu durduramadı.

“Ben halkın çocuğuyum” diyen Kırca, 2011 yılında İşçi Partisi ile siyasete adım attı. Habertük televizyonunda Fatih Altaylı ile yaşadığı tartışma günlerce konuşuldu.

Silivri’de, Türk ordusuna ve aydınlara kurulan Ergenekon ve Balyoz kumpaslarını bozmak için mücadele etti. “İçeridekiler” oyunu ile Türkiye’yi karış karış gezerek, kumpasları anlattı.

Vatan Partisi Merkez Yürütme kurulu üyesi seçilen Kırca, Ulusal Kanal’da Yönetim Kurulu Başkanlığı da yaptı. 2011 yılında da Aydınlık’ta köşe yazmaya başladı.

2013’te Haziran Ayaklaması’nda en önde yürüyen sanatçılardan biriydi. Bu yüzden dönemin Başbakanı Erdoğan’ın yine hedefi oldu. Tiyatrosuna verilen “Devlet ödenek bütçesi” kesildi. Ama yine yılmadı. Kendi elleriyle Kadıköy’de Levent Kırca Tiyatorosu’nu kurdu.

2014 yerel seçimlerinde İşçi Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı oldu. Semt semt, mahalle mahalle, sokak sokak gezdi.

1988 yılında kendisine verilen Devlet Sanatçısı ünvanı, hiçbir gerekçe gösterilmeden 2015 yılında geri alındı.

Kırca son olarak kısıtlı bütçesi ile hayalindeki komedi yapımı “Sarhoşum Gel Beni Al” filmini çekti

DENİZ ÇAĞLAYAN

Paylaşan sayın Mehmet Boz’a teşekkür ederim

Posted in KÜLTÜR - EĞİTİM - ÇAĞDAŞLIK, Sanat Edebiyat ve Kultur | Leave a comment

Beraber yürüdük biz bu yıllarda…

11 Ekim 2019 / Yılmaz Özdil

1992…

ABD “davet edeceksiniz” dedi.Bizimkiler “peki” dedi. Barzani tarihte ilk kez Ankara’ya geldi.  Cumhurbaşkanı Özal’ın himayesindeydi. MİT tesislerinde kalıyordu. Başbakan Demirel tarafından ağırlandı.

Süklüm püklümdü. Kürtçe konuşmasına izin verilmedi, Arapça konuşuyor, tercüman Türkçe’ye çeviriyordu. TC pasaportu verdik. Para verdik, silah verdik, buğday verdik, elektriğini vermeye başladık. ABD öyle istediği için, elimizi vermiştik, şimdi sıra kolumuzu kaptırmaya gelmişti.

Sekiz ay sonra…

Ege Denizi’nde ortak tatbikat yapıyorduk. Amerikan uçak gemisi Saratoga’dan iki adet sea sparrow füzesi fırlatıldı, Türk muhribi Muavenet’in köprüüstü vuruldu. Beş şehit verdik, 22 yaralımız vardı.

ABD “pardon” dedi.Yanlışlıkla vurulduğunu söyledi.

Halbuki, sea sparrowlar “yanlışlıkla düğmesine bastık” denebilecek türden füzeler değildi. Ateşleme için altı aşamadan geçiyordu, komutan onayı şarttı. “At ve unut” türünden, güdümlü mermi değildi. Ateşlendikten sonra hedefini vurabilmesi için rehbere ihtiyacı vardı, fırlatan geminin hedef gemiyi radarla aydınlatması gerekiyordu. Yanlışlıkla fırlatma ihtimali, milyonda bir bile mümkün değildi.

Peki neydi?

Irak’ı bölebilmek için, Kürdistan kurabilmek için, İncirlik ve Pirinçlik’te konuşlanan “çekiç güç” şarttı. Ankara ayak diretiyordu. Muavenet zart diye vuruldu. Ankara mesajı aldı! TBMM çekiç güç’ün süresini uzatmak zorunda kaldı. Bir daha hiç ayak diretmedik…

Her defasında başımıza aynı şeyin geleceği belliydi. (O nedenle, 2003 yılında Amerikan askerleri Irak’a girene kadar çekiç güç’ün süresini hep uzattık, hiç itiraz etmedik.)

Üç sene sonra, 1995… CIA peşmergeleri örgütledi. Saddam’ı devirmek için darbe organize etti. Beceremediler. Peşmerge aşiretlerinden değil silahlı kuvvetler, zabıta teşkilatı bile kurmak mümkün değildi, eğitimleri yoktu, savaşabilme yetenekleri yoktu, fiyaskoyla sonuçlandı. CIA apar topar tahliye operasyonu başlattı.

Saddam hepsini imha etmesin diye, maşa olarak kullandıkları 10 bin civarında peşmergeyi yurtdışına kaçırdılar.Aileleriyle birlikte Habur’dan Türkiye’ye soktular, Batman’dan nakliye uçaklarına bindirdiler, tee Pasifik Okyanusu’ndaki Guam adasına götürdüler.

Niye tee oraya götürdüler?

Çünkü, adeta Allah’ın unuttuğu yerdeki bu adada, ABD’nin en önemli hava ve deniz üslerinden biri vardı.Bu sefer başarısız olan peşmergeleri, bir dahaki sefere başarılı olmaları için eğiteceklerdi. Bazılarını Special Activities Division, Özel Operasyon Bölümü tarafından eğitip, adı üstünde, örtülü operasyonlarda kullanacaklardı. Bazılarını da, akademik konularda eğitip, merkez bankası, nüfus idaresi, tapu dairesi, vergi dairesi gibi, yakında kurulacak olan Kürdistan’ın bürokrat kadrosunu yetiştireceklerdi.

Küçük bi pürüz vardı…

CIA’in peşmergeleri, ABD Adana Konsolosluğu denetiminde sınırdan geçirilip Silopi’deki hac konaklama tesislerine yerleştirilmişlerdi ama, pasaportları yoktu, nüfus cüzdanları yoktu. Daha doğrusu, elbette vardı ama, Amerikalılar yok diyor, yok dedirtiyordu, maşalarının kimlik bilgilerini Türkiye’ye vermek istemiyorlardı.

Ne yapıldı? Amerikalılar bize akıl öğretti. “Sizin pasaport kanununuzda bu tür durumlara uygun madde var, parmak izlerini alın, geçirin” dediler. Bizimkiler hık mık etti ama, geçirmiyoruz birader diyemediler. Ankara’dan beş kişilik uzman ekip getirildi, peşmergelerin tek tek parmak izleri alındı, buyrun geçin denildi. Parmak izi bilgileri, MİT arşivine kaldırıldı.

Üç sene sonra, 1998…

Guam’a götürülen peşmergeler artık iyice pişmiş, olgunlaşmış, “Guamerge” olmuşlardı. Gene Türkiye üzerinden, bazıları da Ürdün üzerinden, Kuzey Irak’a sokuldular. Bu dönemde… Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan en fazla PKK faydalanmıştı, Kandil dağına iyiden iyiye yerleşmişti. Özellikle Guamergeler döndükten sonra, PKK’nın bölgeye geçişi hızlanmıştı.

Peşmergeyle PKK’nın işbirliği ayyuka çıkmıştı.
Acaba… Guam’a götürülenler arasında PKK’lılar da var mıydı?

Bu sorunun cevabını bulmaya çalışan Türk istihbaratı, Barzani’ye haber saldı, PKK faaliyetleri hakkında konuşmak üzere, bölgedeki aşiret liderlerini toplantıya davet etti. Randevu ayarlandı. Kuzey Irak’ta, bizim kontrolümüzdeki bir adreste buluşuldu. Biraz sohbet edildi, bilahare mevzuya gelindi. Türk tarafı rahatsızlığını dile getirdi, aşiret liderleri sessizce dinledi.

O sırada çay servisi yapılıyordu. Garsonlar, tabii ki garson değildi. Çaylar içildi, çay bardakları garsonlar (!) tarafından toplandı, mutfağa götürüldü, o bardağı kim kullandıysa onun adıyla etiketlendi, kolilendi, Ankara’ya getirildi. Guam’a götürülenlerin parmak izleriyle eşleştirildi.

Bingo… PKK’ya açık destek veren 17 aşiret lideri, Guamerge’ydi!

Dört sene sonra, 2002…

ABD yönetimi Saddam’ın örtülü operasyonlarla devrilmeyeceğini idrak etmişti. Amerikan askerini getirip, bizzat savaşmak şarttı. Amerikan askerleri girmeden önce, CIA’nin paramiliter güçleri öncü kuvvet olarak devreye sokuldu, Amerikan Kongresi paramiliter güçler için 189 milyon dolar ödeneğe onay verdi. Saddam’ın ordusundan altı bin vatan hainini parayla devşirdiler.

Dile kolay, altı bin vatan haini satın aldılar. Her birine uydu telefonu verdiler, mükemmel istihbarat ağı kurdular. Saddam’ın ordusunu saniye saniye, konum konum takip etmeye başladılar, Saddam tuvalete gitse, Pentagon’un haberi oluyordu!

Bu operasyonu yürüten CIA ekibi, Türkiye’den yola çıkmıştı. Kendilerine “kırık oyuncaklar grubu” diyorlardı. Dünyanın pekçok ülkesinde görev yapmış, çok tecrübeli bir ekipti. Arazi araçları ve cephane kamyonlarından oluşan konvoyla Süleymaniye’ye geldiler, üs kurdular. Yeşil badanalı üsse “Antep fıstığı” adını verdiler!

Onların peşinden, para kamyonları geldi Süleymaniye’ye. Yine Türkiye’den yola çıkmışlardı, konvoy konvoy geliyordu. Karton kutuların içinde 100 dolarlık banknotlar vardı. Bir milyon dolar, 20 kilo geliyordu. Yaklaşan savaşın altyapısını hazırlamak, milis güç kurmak, sabotajlar yapmak için 100 milyon dolardan fazla nakit dağıttılar.

Hatta bir ara Talabani rica etti…“100 dolarlık vermeyin, mümkünse 1’er 5’er 10’ar dolarlık banknotlar halinde verin” dedi.

Niye diye sordular?

“Herkeste 100’lük dolar var, kimsede 100 doların altında para yok, bir kahve içiyorsun, 100 dolar veriyorsun, kahvecinin elinde bozukluk olmadığı için üstünü veremiyor” dedi! Amerikalıların cömertliği, rüşvetin bolluğu, peşmergeleri sıkıntıya sokmuştu yani!

Bu arada Türkiye ne yapıyordu derseniz… CIA raporlarına göre, Süleymaniye’deki üssü takip etmeleri için dört Türk istihbaratçı görevlendirilmişti, Amerikalıları takip etmek yerine, bir odaya kapanıp porno film seyrediyorlardı!

CIA ekibinin lideri, Türk istihbaratçılar hakkında şu hazin notu düşmüştü: “Ne yaptığımıza dair, amacımıza dair en ufak bilgileri bile yoktu, onlar odaya kapandıklarında biz Kürtlerle işbirliğini geliştiriyorduk.”

1 Mart 2003.

Akp “tamam” dedi ama, TBMM direndi.
CHP sayesinde ABD tezkeresi geçmedi.
Vay sen misin…
Hem TSK’nın hem CHP’nin imhası için düğmeye basıldı.
(Ergenekon, Balyoz, kaset.)

Ama ilk hamle 4 Temmuz 2003’teydi.Tarih özel olarak seçilmişti. 4 Temmuz, Amerikan bağımsızlık günüydü. Kafamıza çuval geçirdiler!

– Asrın liderimizin durumdan o kadar haberi yoktu ki, kafamıza çuval geçirilmeden bir gün önce ABD Ankara Büyükelçisi’ni resmi konutunda ağırlamış, onuruna yemek vermiş, kapıya kadar uğurlamıştı.

– Akp’nin durumdan o kadar haberi yoktu ki, kafamıza çuval geçirilmeden saatler önce, Akp’nin bakanları ve Akp’nin milletvekilleri, ABD Ankara Büyükelçiliği’ndeki bağımsızlık günü resepsiyonuna katılmışlar, Amerikalıları tek tek tebrik etmek için kuyruğa girmişlerdi.

– Genelkurmay başkanlığımızın o kadar haberi yoktu ki, kafamıza çuval geçirildiğinde, dönemin genelkurmay başkanı Hilmi efendi gezmeye gitmişti, İsrail’deydi.

– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o kadar haberi yoktu ki, Süleymaniye’de kafamıza çuval geçirilirken, Kerkük’teki ABD üssünün içinde bulunan Türk Özel Kuvvetler ofisinde, Türk subayları barbekü partisi veriyordu.

Süleymaniye’deki irtibat büromuz, ağır silahlı Amerikan askerleri tarafından basıldı, bordo bereli 11 subay ve astsubayımız kafalarına çuval geçirilerek, ters kelepçe takılarak, dipçiklenerek tutuklandı. Binbaşımızın kaburgası kırıldı. Turuncu renkli mahkum kıyafeti giydirdiler.57 saat esir tuttular.

Mesaj gayet açıktı…
“Burası artık Kürdistan, burnunuzu sokmayın, kurcalamaya çalışmayın, defolun gidin” deniyordu. Türkiye ayağa kalktı, Akp hariç!

ABD’ye nota verdiğimiz iddia edildi, üç saniye sonra bizzat asrın liderimiz yalanladı, “müzik notası değil bu, öyle her aklınıza estiğinde verilmez, ciddiyeti vardır” dedi!

Milletin kafasına çuval geçirilmiş, onurumuzla oynanmıştı ama, asrın liderimiz hâlâ yeteri kadar ciddi bulmuyordu!

– Kafamıza çuval geçiren Amerikalı askerlerin tercümanlığını biri kadın dört Türk vatandaşı yapmıştı, CIA görevlisi bir kadına bağlı olarak çalışıyorlardı, ilk mülakatları Ankara Hilton otelinde ABD tarafından kiralanan bir salonda yapılmıştı, eğitimleri ise yine Amerikalılar tarafından Mardin’de yapılmıştı, çuval hadisesinden sonra Türk tercümanlardan ikisi ABD’ye iltica etti.

– Kafamıza çuval geçirilirken, bir İngiliz vatandaşı da tesadüfen bizim karargahtaydı, maceracı bir kızı vardı, kısa süre önce Irak’a gelmişti, kayıptı, İngiliz baba kızını arıyordu, Amerikalılar baskın yaptı, bizim askerlerle birlikte İngiliz’i de tutukladılar… İngiliz’in yanlışlıkla tutuklandığı anlaşıldı, bırakıldı, İngiliz ülkesine döndü, ABD’de avukat tuttu, hırpalandım, aşağılandım, gururum kırıldı diyerek ABD’yi mahkemeye verdi, 10 milyon dolarlık tazminat davası açtı, ABD yönetimi İngilizle masaya oturdu, kaç para olduğunu bilmediğimiz miktar üzerinde anlaştılar, ABD tazminatı ödedi, üstüne İngiliz vatandaşından resmi olarak özür diledi.

– Hulusi bey kara kuvvetleri komutanıyken, ABD’ye gitti, kafamıza çuval geçiren Amerikalı komutanın eliyle “liyakat madalyası” taktılar, genelkurmay başkanı oldu, şimdi milli savunma bakanı.

2006…

İlk kez “Kürdistan haritası” ortaya çıktı. Roma’daki NATO savunma koleji’nde brifing veren Amerikalı albay, Ortadoğu haritasını açtı, Türkiye’nin yarısında alenen “Kürdistan” yazıyordu! Brifingi izleyen Türk subayları topluca salonu terketti, genelkurmay başkanlığımız olayı protesto etti ama… Açık ve seçikti, Kürdistan NATO projesiydi.

Gene 2006…

Akp hükümeti sayın ahalimizin gazını almak için “terörle mücadele koordinatörlüğü” icat etti. Güya Amerikalı dostlarımızla (!) terörle mücadeleyi koordine edecektik, güya bize anlık istihbarat bilgileri vereceklerdi. Bize nasıl anlık bilgi verdiklerini, bizzat terörle mücadele koordinatörümüz orgeneral Edip Başer anlattı…

“PKK’ya silah mühimmat nereden geliyor? Barzani’nin kontrolündeki Kuzey Irak’tan geliyor. Barzani kimin kontrolünde? ABD’nin kontrolünde… ABD tarafıyla dokuz defa toplantı yaptık, en son Beyaz Saray’da başkanın güvenlik başdanışmanıyla konuştuk, bir CD verdik, PKK’ya malzeme taşıyan kamyonun şoför mahallinde bir Amerikan askeri oturuyordu! Biz bunu Türk kamuoyuna anlatamayız dedim, biz hâlâ ‘Amerika bizim dostumuz’ diyebilir miyiz dedim. Bu toplantıdan sonra Türkiye’ye döndüm, üç maddelik rapor hazırladım, ABD’deki muhatabım orgeneral Ralston’a bildirdim, 15 gün içinde cevap bekliyorum dedim, beni o gün görevden aldılar!”

Edip Başer’in yardımcılığını yapan tümgeneral ise, sayın hükümetimizin terörle nasıl mücadele ettiğini şöyle anlattı…

“Başbakanlıktan oda istedik, vermediler, fotokopi makinesi istedik, taa 6.5 ay sonra verdiler, faksımız bile yoktu, yan odalardan faks çektik, bilgisayarımız bile yoktu, cep telefonu vermediler, sorunları görüşmek için randevu istedik, randevu vermediler, hatta selam bile vermediler, bir tane sim kart verdiler, onu da yedi ay sonra verdiler, çay paralarını bile cebimizden ödedik, çayın şeker parasını bile biz ödedik.”

Sayın hükümetimiz PKK’yla işte bu şekilde mücadele ederken, Kandil dağında Murat Karayılan’la röportaj yapan İngiliz Daily Telegraph gazetesinin muhabiri Damien McElroy açık açık yazdı…

“Kandil dağında helikopter pisti var, spotlarla aydınlatması yapılıyor, Irak’ta görevli Amerikalı subaylar sık sık Kandil’e geliyor, örgütün lider kadrosuyla görüşmeler yapıyorlar, ABD hükümetinin Irak’ta çalıştırdığı özel güvenlik firmasına ait cipler de Kandil’deki kamplarda park halinde duruyor.”

2012…

Suriye’de içsavaş çıkartıldı. Suriye’deki otorite boşluğundan faydalanmak isteyen Barzani, Kobani’ye girmeye karar verdi. Sayın hükümetimiz esti gürledi. Barzani’ye haddini bildiririz filan dendi.

Zırrr… Telefon çaldı.
Obama arıyordu.
Asrın liderimiz açtı, konuştular.
Beyaz Saray’ın resmi internet sitesine, bu telefon konuşmasıyla alakalı fotoğraf konuldu.
Obama’nın elinde beyzbol sopası vardı!
Kızılcık sopasının İngilizcesiydi!
“Barzani’ye dokunanın kafasını kırarım” mesajıydı.
E tabii, anında yelkenleri suya indirdik.
Barzani güçleri, Irak’tan Suriye’ye geçti.

Yetmedi…

Aynı sene, Barzani onur konuğu olarak Akp kongresine davet edildi.
Kürsüye çıkarıldı.Kürtçe konuşma yaptı.
“Türkiye seninle gurur duyuyor” tezahüratıyla ayakta alkışlandı.

Yetmedi…

Barzani, Akp’nin Diyarbakır mitingine davet edildi. Şivan Perver’e düet yaptırıldı.
Asrın liderimizle Barzani el ele kürsüye çıktılar, halkı selamladılar. Asrın liderimiz ilk defa orada “Kürdistan” dedi. Barzani, Kürtçe konuşma yaptı.

Yetmedi, 2014…

TBMM’den “yabancı silahlı askerlerin Türkiye’de bulunmasına izin veren tezkere” çıkarıldı. Alenen, Kürdistan tezkeresiydi.

Takvimde başka gün yokmuş gibi, onurumuzla alay ederek, tam 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı’nda… Barzani’nin silahlı kuvvetleri topuyla füzesiyle, Kürdistan bayraklarıyla, Türkiye topraklarında resmi geçit yaptı. Habur’dan girdiler, Silopi, Cizre, Nusaybin, Suruç güzergahını katedip, Mürşitpınar sınır kapımızdan Suriye’ye, Kobani’ye geçtiler.

Bir bölümü THY uçaklarıyla geldi. Kürdistan silahlı kuvvetlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrak taşıyıcısı THY taşıdı. Erbil’den bindiler, Şanlıurfa’ya indiler, karayoluyla devam ettiler. Resmen şov yaptılar. Kurbanlar kesildi, havayi fişekler fırlatıldı, halaylar çekildi. Bazılarının üniformasında ABD bayrağı vardı.

Biji serok obama sloganları atıldı.
MİT eskortluk yaptı.

Mardin-Urfa yolunda acıktılar, benzin istasyonunun dinlenme tesisinde lahmacun yediler, lahmacunun parasını bile Türkiye Cumhuriyeti Devleti ödedi. Türk milletinin haysiyeti böylesine ayaklar altına alınırken, Akp’nin başbakanı, stratejik Ahmet ne diyordu?

“Kobani’ye selam ediyorum, Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyorum” diyordu!

2016…

Pentagon gizlisi saklısı olmadan, PKK’ya açık açık silah ve mühimmat vermeye başladı.
Şimdilik en az 5.000 tır gönderdiler. Yazıyla beş bin tır!

2017…

Barzani, Ankara’ya geldi.Başkentimizde, tarihte ilk kez, Kürdistan bayrağı göndere çekildi. Akp’nin başbakanı Binali bey ne dedi?

“Kürdistan parlamentosu var, başbakanı var, kendine ait bayrağı var, tanınır” dedi! 25 sene önce Ankara’da Kürtçe konuşmasına bile izin verilmeyen süklüm püklüm Barzani, artık aynı Ankara’da bayrak çeker hale gelmişti.

(Aynı Akp iktidarında… PKK tanık, TSK sanık yapıldı, Pkk’yla Oslo’da masaya oturuldu, Kandil’le müzakere yapıldı, üniformalı PKK militanları Habur’da davul zurnayla karşılandı, Apo posteri taşımak ve PKK bayrağı açmak, kanunen suç olmaktan çıkarıldı, Murat Karayılan’ın Kandil’deki basın toplantısı Anadolu Ajansı tarafından naklen yayınlandı, TSK’nın PKK’ya operasyon yapması Akp valileri tarafından engellendi, Apo’nun Akp’ye oy isteyen mektubu Anadolu Ajansı tarafından servis edildi, Osman Öcalan TRT’ye çıkarıldı.)

Ve 2019…

Trump dümdüz söyledi.
“PKK bizimle birlikte çalıştı, onlar kendi toprakları için savaşıyorlar, silah ve büyük miktarda para verdik” dedi! Dangalak mangalak ama, seviyorum ben bu Trump’ı. Türk milletinin nasıl tufaya getirildiği bin sayfa bile yazılsa…

Onun bu kısacık itirafı kadar net anlatılamazdı!

https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/beraber-yuruduk-biz-bu-yillarda-3-5382746/
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, İSTİHBARAT KURUMLARI, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, SİYASİ TARİH, Yılmaz Özdil | Leave a comment

PANDORA’nın KUTUSU – YİYİN BEYLER YİYİN!!! * Mardin kayyımının yeni faturaları ortaya çıktı; Bakan ve AKP’li vekillere 1.7 milyon…

Mardin kayyımının yeni faturaları ortaya çıktı;
Bakan ve AKP’li vekillere 1.7 milyon…

İçişleri Bakanlığı kararıyla Mardin’e kayyım atanan Mutafa Yaman’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile AKP’li bakanlara aldığı 600 bin liralık gümüş mücevherat belgelerinin ortaya çıkmasının ardından yeni faturalar gün yüzüne çıkmaya başladı. Edinilen son faturanın bedeli 1 milyon 719 bin 240 lira 80 kuruş.


Artı Gerçek’in haberine göre, Mardin kayyımı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya 52 bin, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar‘a da 47 bin liralık masraf yapmış.

13 Haziran 2017 tarihli Turkuazlar Turizm’e ait faturanın tutarı 52 bin 864 lira. Dört günlük geziye ait olan ve belediyeye kesilen faturanın üstünde yazan Süleyman Soylu notu dikkatleri çekti. Söz konusu fatura, 4 minibüs kira bedeli olarak düzenlenmiş.

Öte yandan edinilen bir diğer fatura da Hulusi Akar’a 47 bin 790 lira karşılığında 15 araç kiralandığını gösteriyor.

Mardin kayyımı Yaman, AKP’li milletvekilleri Şeyhmus DinçelCengiz Demirkaya, Ceyda Bölünmez, Ahmet Arslan için yapılan yemek, çay ve tatlı ikramıyla beraber toplam 1 milyon 719 bin 240 lira 80 kuruş harcanmış.

Yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, kişisel sosyal medya hesabından, “Belgelerle konuşuyoruz, konuşmaya devam edeceğiz” paylaşımında bulunmuştu.

Mardin kayyımının yeni faturaları ortaya çıktı; Bakan ve AKP’li vekillere 1 milyon…

Posted in PANDORA'nın KUTUSU, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Suriye harekatının gizli bir amacı mı var * Şu kahrolası tabloya bakar mısınız… Bütün dünya ve hatta Filistin bile Türkiye’yi izole ederken El Kaide‘nin El Nusra gibi türevleri ile hala halifelik özlemleriyle Sünnicilik peşindeyiz.

Suriye harekatının gizli bir amacı mı var

Sabahattin Önkibar / 11.10.2019


Baştan belirteyim Suriye harekatını teorik olarak destekliyoruz zira PKK-YPG Fırat’ın doğusundan süpürülmez ise Türkiye’nin başı öyle böyle değil ciddi anlamda beladadır.

Peki halen devam eden harekatla bu olacak mı diye sorarsanız asla mümkün değil niye mi?  Yapılan sadece sınırda birkaç kilometre eninde güvenlik hattı oluşturmaya dayalı imaj operasyonudur da ondan.

Saray sözcülerinden Fahrettin Altun, Washington Post’a, Gülnur Aybet CNN International’a açıkladı, sürdürülen harekat her yönü ile Trump yani ABD ile anlaşmalı.

İÇ KAMUOYU BÖYLE AFYONLANIYOR

Öyle ise söyleyin 60 bin TIR dolusu silah ile donatılmış 80 bin kişilik PKK-YPG Ordusu nasıl imha edilip Fırat’ın doğusundan sürülecek?

Buradan hareketle yapılan operasyonu PKK’yı tasfiye ve Suriye’deki Kürt Devletini önleme diye sunmak, tamamen iç kamuoyunu afyonlamaya dayalıdır. Sorulması gereken soru, PKK-YPG Suriye’den sürülemeyecek ise yapılan bu harekatın politik hedefinin ne olduğudur.

Sakın Suriye’nin toprak bütünlüğü demeyin zira bunun olmazsa olmazı Beşar Esad ile barıştır ki Tayyip Erdoğan ısrar ve inatla buna karşı.

HEDEF SURİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ DEĞİL

Söyler misiniz gerçekten Suriye’nin toprak bütünlüğü istense, İdlib’deki siyasal İslamcı çetelere arka çıkılır, büyük masraflarla adına ÖSO denen ordu kurulup beslenir ve Gaziantep Üniversitesi Suriye’de fakülte açar mıydı?

Aklımızla dalga geçilmesin Saray’ın Suriye ajandası gizemlerle doludur. Öyle olduğu içindir ki İran ve hatta Rusya bile artık kuşkularını gizlemiyorlar. Ne imiş efendim sınırda 50 milyar dolar harcayıp köyler ve şehirler kurup 2 milyon Suriyeli yerleştireceklermiş!

SINIRDA İHVAN DEVLETİ Mİ

Olması asla mümkün değil ya, diyelim oldu. Yerleştirilecek o 2 milyon insan nasıl geçinecek?

Pardon yoksa Saray’ın gizli ajandası sınır hattında bir ihvan-ül müslimin devleti kurmak mıdır?

Hayır komplo teorisi peşinde değilim, Batı medyasında, AKP iktidarının Libya’daki İslamcı gruplara bile hala para ve eleman sağladığı iddiaları var ki bunun neyi anlattığı ortada değil mi!

Kemal Kılıçdaroğlu haklıdır, Tayyip Erdoğan izlediği politikalar bağlamında BOP Eşbaşkanı görevini icra ediyor zira uyguladığı politika eşyanın tabiatı gereği yeni harita getirecek ve Türkiye de bundan payını alacaktır.

BOP EŞBAŞKANI VE OHAL İHTİMALI

Şu kahrolası tabloya bakar mısınız… Bütün dünya ve hatta Filistin bile Türkiye’yi izole ederken El Kaide‘nin El Nusra gibi türevleri ile hala halifelik özlemleriyle Sünnicilik peşindeyiz.

Hadisenin bir diğer cephesini haftalar önce Youtube kanalımda açıkladım, arşivimde var. Saray’ın OHAL yönetimine geçmek istemesi ve bunun için zemin inşa hesabıdır. Harekatın muhtemel siyasi-ekonomik sonuçları akabinde adım adım böyle bir sürece girilmesi mukadder görülüyor.

OHAL ilanı olayı ise mevcut yönetimin ülkeyi çok daha keyfi yönetmesi ve iktidarda kalma süresini uzatması demek olacak.

Sonuç: Suriye harekatında devlet yararından ziyade AKP yararları önceliklidir.

Sabahattin Önkibar / Odatv.com

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, RADİKAL İSLAM | Leave a comment

BOP – TSK SURİYE’de – SAVAŞ MI, OPERASYON MU?

Naci Kaptan / 11.10.2019

Değerli arkadaşlar,

Bilindiği gibi; AKP İktidarı geçmişteki işbirlikçi ortağı FETÖ ile birlikte Milli ordumuzun gücünü, hiyerarşik düzenini , terfi sistemini, sistemli olarak kırdı ve Atatürk’çü, liyakatli kadroları da düzmece davalarla tasfiye etti.

Bunlara rağmen şanlı ordumuz Suriye içine girerek bölgede ABD tarafından oluşturulan, emperyalizmin asırlık hayali KÜRDİSTAN’ın kurulma projesini önlemek ve TERÖRİST YPG/PYD/PKK gruplarını süpürmek operasyonuna başarıyla başladı.

Suriye’de ordumuzun karşısında bir devlet veya düzenli bir ordu yoktur. Bu nedenle ordumuz bir savaşta değildir ve bir terör oluşumuna karşı bir operasyon yapmaktadır.

Ne mutlu ki, ordumuzda halen siyasallaşmış durumdaki komuta kademesinin altında görev yapan ATATÜRK’ün gerçek askerlerinin halen var olduğunu gördük. Şanlı askerimizin kayıp vermeden, amacına eriştirecekleri operasyon sonucu sağ, salim kışlalarına ve ailelerine geri dönmelerini dilerim. Allah yollarını açık etsin.

Görülen odur ki;

TSK’nın 2 Gen.Kur.başkanı vardır ve kıdemli olan başkan üniformasını çıkartarak Milli Savunma Bakanı atanmış olsa da geçmişteki görevini devam ettirmektedir. Görevde olan Gen.Kur.Başkanı ise sessiz ve arkadan yetkilerini gasp eden Hulusi Akar’ı izlemektedir. ordumuzun komuta kademesinde zafiyet vardır. Hulusi Akar’ın yetki gasbından vazgeçerek asli görevine dönmesi gereklidir.

Hem siyasi hem de ekonomik yönden çok sıkışmış olan AKP Suriye’de başlatılmış olan BARIŞ PINARI operasyonu ile gündemi değiştirmek ve bu harekat üzerinden siyasi çıkar sağlamak arayışındadır. Bu nedenle AKP’li siyasetçiler bu operasyonu SAVAŞ olarak niteleyip toplum üzerinde algı operasyonu yapıyor.

Değerli arkadaşlar;
BOP listesinde bulunan SURİYE ile TÜRKİYE bu planın eylem süreci içindedir. Suriye’nin parçalanması için ne yazık ki iktidar hükümeti AKP manivela olarak kullanılmış ve kullanılıyor. Suriye’nin parçalanıyor olmasının etkileri ise ülkemize ağır bir İSTİKRARSIZLAŞTIRMA, siyasi ve ekonomik çöküş olarak yansıyor ve ülkemiz de yavaş yavaş çökertilmeye çalışılıyor. Suriye ve Ortadoğu’da neler olduğunu anlamaya çalışmakla birlikte bu sürece NASIL ve NEDEN geldiğimizi anlamak ve bilmek çok önemlidir.

Türkiye’mizin bu bataktan çıkabilmesinin ilk gereği SURİYE ile görüşmelerin BARIŞÇIL amaçlı başlatılmasıdır.


İkitelli’de metal işçisi Huriye’nin mektubu

SAVAŞ NEDİR?

Birileri gücüne güç katacak, ülkesinde kaybettiği oyları yeniden toparlayacak diye çocuklara bunları yaşatmaya hakları var mı? Ya savaşı seyreden bizlerin o çocuklara karşı sorumluluklarımız…

Savaş nedir? Devletler arasında ekonomik ya da siyasal ilişkileri keserek birbirlerine karşı başlattıkları silahlı eylemdir. Başka bir anlamı ile, bir devletin başka bir devleti sömürmek için başlattığı silahlı bir eylemdir.

Savaşlar her zaman iki taraftaki halklara acı, kan, zulüm ve yoksulluk getirir. İnsanların hayatında geri dönüşü olmayan izler ve hasarlar bırakır. Özellikle kadınlar ve çocuklar bu durumdan çok daha ağır etkilenirler. Savaşın ortasında kalmış bir çocuğu düşünün. Yaşadığı travmayı, ömrü yeter de sağ kalırsa, hayatının sonuna kadar atlatamayacaktır. Henüz kendini ve yaşadığı dünyayı keşfetmemişken topla, tüfekle, korkuyla, acıyla, ölümle karşılaşmasını düşünün. Kendinizi onun yerine koyun. Kendi çocuğunuzu düşünün onun yerinde. Fiziksel psikolojik olarak gelişimini düşünün ve o ortamda geliştiğini düşünün. Bu çocuk bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki!

Birileri gücüne güç katacak diye, kendi ülkesinde kaybettiği oyları yeniden toparlayacak diye, milli duyguları yüceltecek diye, halkta kaybettiği itibarı yeniden kazanacak diye çocuklara bunları yaşatmaya hakları var mı sizce? Ya savaşı seyreden biz insanların o çocuklara karşı sorumluluklarımız…

Diğer taraftan savaşın, kadınlar için de bedeli çok ağırdır. Tarihte hiçbir savaşı kadınlar başlatmamasına rağmen bedelini en ağır kadınlar öder. Savaş kadın için her anlamda yıkıcıdır. Savaş biz kadınlar için taciz, tecavüz ve cinsel işkencedir. Savaş her anlamda kadınları ve çocukları yok eder. Hiçbir kadın, hiçbir anne savaş taraftarı değildir. Olmamalıdır. Ben bir kadın olarak hiç kimse ölmesin istiyorum.

Tarih bize defalarca savaşın yıkıcı sonuçlarını gösterdi. Artık yeter diyorum! Savaşa hayır diyorum. Barış hemen şimdi olsun istiyorum.

Huriye- İkitelli’de metal işçisi / https://ekmekvegul.net/mektup/savas-nedir


Savaş değil operasyon

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), güney sınırlarında güvenliği tesis etmek amacıyla başlattığı Pınar Başı Harekatı’nı Cumhuriyet’e değerlendiren Emekli Kurmay Albay V. Murat Tulga, harekatın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmesinin 51. maddesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) terörle mücadeleye ilişkin kararları gereğince icra edildiğinin altını çizdi.

Basında, harekatla ilgili terminolojik bazı yanlışlıkların göze çarptığını vurgulayan Tulga, “Sınır hattında yürütülen bir savaş değil, hedefi belli olan sınırlı bir operasyondur; amacı ise istila değil, bölgenin teröristlerden temizlenmesidir” dedi.

BÖLGE ÜLKELERİYLE KOORDİNASYON KURULMALI

Tulga ayrıca, operasyona ilişkin devreye sokulması gereken diplomatik yaklaşıma ilişkin de önemli saptamalarda bulundu. Suriye ile koordinasyon kanalının mutlaka açılması gerektiğinin altını çizen Tulga, “Harekatla birlikte dost ve düşman ortaya çıktı. Başta ABD ve AB olmak üzere başat güçler harekatın karşısında tutum aldı. Bu noktada, Rusya ve İran’ın pozisyonlarından faydalanılmalı” ifadelerini kullandı.

Harekatla ilgili bazı risklere de dikkat çeken Tulga, yığınaklanma gizlilik içerisinde ve karşı tarafa hazırlık için vakit vermeksizin süratle icra edilmesi gerekirken, günler öncesinden adeta davul ve zurna ile yapılan harekat ilanının, terör örgütü YPG açısından araziyi hazırlama, mevzileri kuvvetlendirme ve patlayıcı döşeme fırsatı doğurduğunu vurguladı.

Emekli Kurmay Albay V. Murat Tulga: cumhuriyet.com.tr / 10 Ekim 2019 Perşembe
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1622319/


Savaş nedir?

Savaş hiçbir hal ve şartta kendiliğinden oluşan, birdenbire ortaya çıkan bir eylem değildir. Savaş bir sorun sahası üzerindeki siyasetin devamıdır. Savaşta sadece kullanılan vasıtalar değişir. Diğer bir ifadeyle savaş, siyasetin başka vasıtalarla sürdürülmesidir. Politik hedef amaç, savaş ise araçtır. Bu nedenle yürütülen savaş eylemleri politik hedefe hizmet etmeli, ona uygun olmalıdır.

MİLLET-ORDU-HÜKÜMET DENGESİ

Savaş sadece askerlerin çatışması değildir. Millet, ordu ve hükümet sürecin içindedir. Milletin ezici bir çoğunluğunun haklı ve meşru gördüğü bir savaş daha kolay verilir. Aynı zamanda milletin tarihten gelen karakteri de bir faktördür. Örneğin, Türkler savaşçı bir millet olarak tanınır. Milletin ruh hali ve sosyogenetik kodları büyük ölçüde savaşan orduya da yansır. Ordu yaptığı plana göre savaşır ama değişen koşullar ve beklenmeyen durumlara karşı savaşma yeteneğini sürdürmesi cephedeki üst düzey komutanların cesareti ve yeteneğine doğrudan bağlıdır. Hükümet politik süreci yönetir. Başlangıçtaki politik hedef değiştiği takdirde, ordunun yeni ve başka bir askeri eylem içinde olacağını bilmek zorundadır. Savaş kuramı (teorisi), bir anlamda “millet-ordu-hükümet” üçgeninin denge noktasında buluşmanın önemini vurgular.

DÜŞMANIN HARBE DEVAM AZİM VE İRADESİ

Savaşı gerçekte fiziki güç kullanarak düşmana kendi irademizi kabul ettirmek için yaparız. Bunun en güvenli yolu düşmanın silahlarını elinden almaktır. Savaş kuramına göre harbin asıl hedefi, düşmanı silahtan arındırmaktır. En azından düşmanın içine bu duruma düşeceği yönünde korku salmaktır. Günümüzde büyük cephe savaşları pek muhtemel olmadığından düşmanın harbe devam azim ve iradesinin kırılması hayati önem arz eder. Elinde silah olmasına rağmen, düşman iradesinin kırıldığı sayısız örnek vardır. Unutmayalım ki irade hiçbir zaman gücünü mantıktan almaz! Çok çeşitli faktörlere bağlıdır. Askeri kuvvetler gibi bir ölçüme de tabii tutulamaz! Savaşa devam gücü, irade ve kaynakların çarpımına eşittir. Yani kaynakların olma durumunda bile irade yoksa bu teslimiyet anlamına gelir. Düşmanın savaş gücünü yok etmek için düşmanın askeri kuvvetleri yanında, moral gücünü de imha etmek zorunludur. Çünkü fiziki ve moral kuvvetler birbirleriyle ayrılmaz şekilde bütünleşmiştir. Ruhun bedensel güç üzerinde yadsınamaz itici bir etkisi vardır.

İYİ NİYET-CESARET

Harpte iyi niyet büyük hatalara neden olur. Fiziki kuvveti bütün unsurlarıyla tereddüt etmeden kullananlar harbi kazanmaya daha yakındır. Neticede savaş bir kuvvet kullanma eylemidir ve bu alanda hiçbir sınır yoktur. Sınır koyan kendi zaferini baltalar! Taraflardan biri savaş kararı verdiğinde, diğer taraf başka seçeneklerle sonuç almayı düşünürse, çok büyük ihtimalle mağlup olacaktır. İki taraf da silahlanmış halde ise bir anlaşma olmadığı takdirde sükûnetin nedeni tarafların harekete geçmek için daha uygun bir zamanı beklemeleridir. Biri için olumlu olan zaman, kaçınılmaz olarak diğeri için olumsuz olacaktır. Harekâtı başlatan tarafın duraklaması harbin iyi yönetilemediğini gösterir.

Bir muharebede çeşitli tehlikeler, bedensel güçlükler ve acılarla karşı karşıya kalınır. Bu nedenle muharip bir kişi için en önemli özellik cesarettir. Bu olmadığı takdirde diğer özellikler de anlamını yitirir. Vücut ve ruh ya doğuştan ya da eğitimle muharip bir yapı içinde olmalıdır. Akıl hem cesaret duygusunu uyandırır hem de onu besler ve destekler. Çünkü mermi sağanağında düşüncelerden çok duygular insana hâkim olur. Savaşta belirsizliklerin oranı her hal ve şartta yapılan planın çok üzerindedir. Şans ve tesadüfler, hiçbir insani faaliyette olmadığı kadar savaşın doğal bir parçasıdır. Savaş bir sis bulutu içinde devam eder. Bu nedenle sezgileriyle gerçekliği yakalayıp duruma hızla uyum sağlayan ince zekâya sahip komutanlar belirleyici olur. Tehlikeler, bedensel zorluklar, belirsizlikler ve tesadüfler ortamında rota çizebilen muhariplere ihtiyaç vardır.

Bu nedenle görünürde savaşta her şey çok basit ama onu icra etmek son kerte zordur. Üstün akıl kapasitesine sahip olmayanlar savaş harekâtını başarı ile yönetemez!

Soner Polat / Aydınlık Gazetesi / 19.1.2018
https://www.aydinlik.com.tr/savas-nedir-soner-polat-kose-yazilari-ocak-2018

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment