AKP’nin EĞİTİMİ YOZLAŞTIRMA ÇABALARI

Andımızın kaldırılması kimin talebiydi?

Andımız, 2013’te çözüm süreci kapsamında kaldırılmıştı.

Danıştay’ın kararının ardından Andımız yeniden gündeme geldi. Peki Andımız nasıl ortaya çıkmıştı, andımızın yazarı kimdi? İşte tüm cevaplar…Türkiye ve KKTC’deki ilköğretim okullarında her sabah öğrenciler derse girmeden önce okutulan Andımız tarihçesiyle de dikkat çekiyor.

Andımız ilk olarak, 1933 yılında ortaya çıktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün onayıyla okullarda okutulmaya başlanan andımız, dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip tarafından hazırlanmıştı.Andımız metni, söylendiği yıllar içerisinde birkaç kez değişikliğe uğramıştı. 1997 yılında yapılan değişiklikle günümüzdeki son halini alan ant, Türklük ve Atatürk karşıtı cepheler tarafından çok kez kaldırılmak istenmişti.İşte yıllara göre andımızın yaşadığı değişimler:

1933 (ilk hali)Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

1972 (ikinci düzenleme)Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk: açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim. Ne mutlu Türküm diyene.

1997 (üçüncü düzenleme)Türküm, doğruyum, çalışkanım, İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!

PKK TALEP ETTİ, 2013’TE KALDIRILDI

Rejim karşıtı uç ideolojilerin sürekli hedefinde olan andımız, ilk kez çözüm süreci olarak adlandırılan dönemde kaldırıldı. Birçok sivil toplum kuruluşunun tepkisine aldırış etmeksizin kaldırın andımız, çözüm sürecinin tarafı olan PKK terör örgütünün de “kaldırılsın” talebinde bulunduğu konulardan biriydi.

DANIŞTAY’IN ANDIMIZ KARARI

Çözüm sürecinde AK Parti’nin kaldırdığı andımızla ilgili en büyük tepkilerden birisi de Türkiye’nin en büyük sendikalarından biri olan Türkiye Kamu-Sen’den gelmişti. Dönemin Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk (İYİ Parti Adana Milletvekili), konuyu yargıya taşımış ve andımızın kaldırılmasına karşı kampanyalar düzenlemişti.Koncuk’un yargıya taşıdığı konu, Danıştay’ın verdiği kararla yeni bir boyut kazandı. Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen’in yargıya taşıdığı konuyla ilgili karar veren Danıştay 8. Dairesi, 2013’teki düzenlemenin iptaline karar verdi. Böylece okullarda andımızın yeniden okunmasının önü açıldı.

AK PARTİ VE HÜKÜMET SENDİKALARINDAN TEPKİ

AK Parti ve hükümete yakınlığıyla bilinen sendikalardan Danıştay’ın kararına tepki gelmesi dikkat çekti.AKP Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Bekir Bozdağ, Danıştay’ın kararına tepki göstererek, “Öğrenci andı kararı ile Danıştay 8. Dairesi; hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşmış, kendisini yürütmenin yerine koymuş, yürütmenin takdir hakkını yok saymış dahası yürütmenin takdir yetkisini bizzat kullanmıştır. Kısaca; anayasa ve yasayı alenen çiğnemiştir” ifadelerini kullandı.Adalet Bakanı Abdulhamit Gül,  Danıştay’ın andımız kararına ilişkin “Anayasamıza göre Danıştay, yerindelik denetimi yapamaz, idarenin yerine geçerek karar veremez” ifadelerini kullandı.

Öte yandan hükümete yakınlığıyla bilinen  Memur-Sen’e bağlı Eğitim-Bir-Sen Andımız’la ilgili, “Gerici, baskıcı, militarist, totaliter zihniyetin ürünü olan öğrenci andının kaldırılmasına, toplumsal barışın ve uzlaşının sağlanması, demokratik bir Türkiye’nin inşası adına biz de Eğitim-Bir-Sen olarak destek vermiştik” dedi.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/andimizin-kaldirilmasi-kimin-talebiydi-209239h.htm

Posted in DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, EĞİTİM, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

POLİTİKA GÜNDEM – EĞİTİM(sizlik) * Muhalefeti de kimseye bırakmadı!

Sözcü
Murat Muratoğlu

Muhalefeti de kimseye bırakmadı!

7 gün önce… Cumhurbaşkanı Erdoğan, Erciyes Üniversitesi’nde; “Türk üniversiteleri tarihlerinin en özgür ve en güçlü dönemini yaşıyor” demecini verdi. Ve daha dün… Dokuz Eylül Üniversitesi açılış töreninde… “Eğitimdeki içerik ve sistemde büyük sıkıntı var” dedi. “Bilim üreten bir üniversite iklimi oluşturmadan hiçbir sonuç elde edemeyiz” diye devam etti.

Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Nefesimi tuttum, en son “Türkiye’nin nasıl oluyor da dünyanın en büyük 500 üniversitesi arasında esamesi okunmuyor” dediğini duydum.Erdoğan’ı kendi kendine muhalefet yapar halde buldum! Haklı bir tepki… Lakin tepkiyi veren en olmadık kişi! Kendini sert eleştirdi!

İsyanı kendi atadığı rektörlere, kendi planladığı eğitim, öğretim sistemine… Zira muhalefeti de damadına yaptıracak değildi… Bu aralar kendisine çok yüklendi…Hazine, Maliye, İstatistik Kurumu, Merkez Bankası, Kamu Bankaları, Gelir İdaresi Başkanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Varlık Fonu… Tamam, aileden biri ama nasıl yetişecek de kontrol edeceksin hepsini? Bakan değil İsviçre çakısı sanki…

Türkiye eğitim sisteminin temel olarak iki eksiği var: 1-Eğitim, 2-Sistem… Sahi “Her Müslüman ölü yıkamayı bilmeli” kim demişti? Okulları kim imam hatibe çevirdi?

Kafaya göre interneti kapatan zihniyetin hakim olduğu ülkeden üniversiteler kendi kendine mi yükselecek? Gerekirse kendi “ilk 500” listemizi kurarız deyip listeyi yapanları dış mihrak ilan etsek?

Türkiye’nin en iyi üniversitesinde yapılan seçimde yüzde 86 oy alanı rektör olarak atamadı. OHAL’den yararlanıp bir KHK çıkartıldı. Aday bile olmayan partili rektör yapıldı! Süs bitkisini rektör diye atasaydı daha evlaydı… Hiç değilse ortalığı karıştırmazdı.

Hitit Üniversitesi’nin akademik kadrosunda 30’a yakın isim birbiri ile akraba çıktı. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde açılan kadro sınavlarını, öğretim üyelerinin eş ve çocukları kazandı. Ülkede her üniversite böyle kadrolaştı.

Son 16 yılda hiçbir öğrenci başladığı sistemle ve müfredatlanmezun olamadı. Yedi eğitim bakanı değişti. Türkiye’nin eğitimde 2002’den bile daha geride kaldığı resmi olarak açıklandı.nTürk eğitim sistemi kalitesi geçen yıl dünyada 101’inci sırayı aldı. Suudiler bile 41’inci sıradan bize el salladı.

Amerika’da Harvard denilen üniversitenin tek başına bütçesi 40 milyar dolar… Türkiye’deki bütün üniversiteleri üst üste koysan üçe katlar…nZaten bizimkiler 40 milyar doları olan üniversite bulsalar Varlık Fonu’nun içine koyarlar. Parasıyla Kanal İstanbul’u kazarlar. Sonra da “Kontesi kim öptü acaba” diye sorarlar!

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/murat-muratoglu/muhalefeti-de-kimseye-birakmadi-2691250/
Posted in EĞİTİM, Politika ve Gundem | Leave a comment

Yazıklar olsun bu eğitim sistemini kurgulayarak dayatanlara *** İlkokul ATASÖZLERİ ve DEYİMLER sözlüğünden !!!

Posted in EĞİTİM, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DİN İNANÇ VE AHLAK

Posted in DİN-İNANÇ | Leave a comment

Devrimci Cumhuriyetin dış politikası

Mehmet Ali Güller / 15 Ekim 2018 Pazartesi

Devrimci Cumhuriyetin dış politikası

Atatürk döneminin dış politikasının dört temel ilkesi vardı: 

1) Tam bağımsızlıkçıydı. 
2) Ulusal çıkarları emperyalizme karşı konumlanarak savunuyordu. 
3) Bölge merkezli dış politikayı esas alıyordu. 
4) “Yurtta barış, dünyada barış”ı savunuyordu.

Açalım:
Genç ve devrimci Cumhuriyet, tam bağımsızlıkçı bir anlayışla hiçbir devleti içişlerine karıştırmadı ve hiçbir devletin içişlerine karışmadı. Emperyalizme karşı konumlanmak, Atatürk’ün saptadığı şekilde “ezen devletlere karşı mazlum mil-letlerle” birlikte olmak demekti. Bunu da ulusal çıkarları korumak ve Cumhuriyetin etrafında bir barış ve güvenlik kuşağı oluşturabilmek için “bölge merkezli” bir anlayışla yürüttü: Batısında 1934’te Balkan Paktı’nı, doğusunda 1937’de Sadabad Paktı’nı kurdu. Komşularının birbirleriyle sınır problemlerinin çözümünde yapıcı hareket ederek, “komşularda barı-şı” sağladı.

‘Arasız devrim’ ilkesinin önemi
Fakat Atatürk’ün “arasız devrim” diyerek devrimci sürekliliğe işaret etmesine rağmen, sonrasında devrim sürdürülemedi. Sürdürülmeyen devrim ise haliyle kireçlendi ve en sonunda karşıdevrime yenildi.

Türkiye “bağımsız” kalmak mümkünken iki kamptan birini tercih ederek ABD emperyalizmine bağımlı hale geldi. ABD’nin emperyalist çıkarları için Kore’ye asker göndermekle başlanan süreç, geçen yıllar içinde ABD askerlerinin bölgeyi denetlemek üzere Türk topraklarını kullanmasına ve ülkemizde onlarca üs kurmasına dönüştü.
Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmak isteyenlerin iktidarıyla başlayan süreç, en sonunda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını yapanların iktidarına dönüştü.
Artık Cumhuriyetin dış politikası ne “tam bağımsızlıkçı”ydı, ne “emperyalizme karşı mazlumlarla birlikte”ydi, ne de “böl-ge merkezli”ydi! Tersine Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de ABD emperyalizmiyle birlikte hareket edildi. Tersine dünyaya bölge yerine Atlantik’ten bakıldı.

Şimdilerde Rusya’yla denge aramak ama ABD’yle pazarlıkları sürdürmek, ikisine karşı el güçlendirmek için de AB’ye yeniden yakınlaşmak şeklinde uygulanan dış politika ise Abdülhamit’in iktidarını sürdürebilmek için yürüttüğü sözde dengecilikten pek bir farkı olmayan bir tür yeni-Abdülhamitçiliktir.

Bu köşede neler olacak?
Biz, genç ve devrimci Cumhuriyetin dış politika anlayışını esas alarak bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri inceleyeceğiz bu köşede artık…

ABD emperyalizminin, tam merkezinde bulunduğumuz Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu üçgeni içindeki tezgâhlarına karşı Türkiye merkezli stratejik bakış geliştirmeye çalışacağız.
Bölgeselleşmiş Kürt sorununu emperyalizmin denetiminden kurtararak bölgenin yararına, bölgenin tüm halklarının yararına çözmeyi hedefleyen bir bölgesel birliği savunacağız.
Küreselleşmeye karşı bölgeselleşmeyi savunacağız.

Amerikan hegemonyasının inişe geçtiği, dünyanın merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı koşullarda, “yeni bir dünyanın” kurulmakta olduğunu görerek, Türkiye’nin de bu yeni dünyada yer alması gerektiğini savunacağız.

Tek kutuplu dünya yerine çok merkezli bir dünyanın oluştuğu şu süreçte, Türkiye’nin de bölgesinde güçlü bir merkez olabilmesinin siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel yollarını tartışacağız.

Türkiye’nin etrafındaki enerji savaşlarını, emperyalizmin çıkarlarına karşı bölgenin yararlarını esas alan bir perspektifle inceleyeceğiz. Türkiye’nin boru bekçiliği yapmasının ve sadece bir enerji koridoru olmasının ötesinde, bir enerji terminaline nasıl dönüşebileceğini tartışacağız.

Komşularla barış 
Özetle, bu köşede artık her hafta bölgemizde ve dünyada olanları, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda ve “bölge mer-kezli” bir anlayışla yorumlayacağız… 
“Yurtta barış, komşularda barış, dünya-da barış” diyeceğiz. 

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1111545/

Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, ATATURK | Leave a comment

KARANLIĞIN AYAK SESLERİ * Siyasal İslam bilinçdışı eğitimi mi yapıyor?

“3. Geleneksel Benim Namaz Şenliğim” etkinliği
Yaşları 3 ile 5 arasında değişen kızlı erkekli 2 bin anaokulu öğrencisi ‘Namaz Şenliği’ kapsamında İstanbul Ataşehir’deki Mimar Sinan Camisi’ne götürüldü. Kızlar kırmızı başörtüsü, erkekler beyaz takke takmıştı. (Milliyet 29.4.2016)

***

Erdal Atabek / 15 Ekim 2018 Pazartesi
erdalatak@superonline.com

Siyasal İslam bilinçdışı eğitimi mi yapıyor?

Beş yaşında tesettüre sokulmuş kız çocukları.Başlarına sarık konmuş erkek çocukları.  Kâbe maketinin çevresinde dolaştırılan yuva çocukları. Değerler eğitimi’ başlığı altında inanç telkini yapılan küçük çocuklar. 

Laik eğitimin her düzeyde okullarda kaldırılışını kaygıyla izlemek yetmiyor. Ülkenin küçük çocuklarına giderek artırılan yaygınlıkta ‘bilinçdışı eğitimi’ yapılıyor. Çünkü bu yaştaki çocuklar henüz hayal ve gerçek ayrımını yapacak bilişsel güce erişmemiştir. O yaşlar söylenen her şeyi kabul edecek, zihnine yerleştirecek, ömür boyu da onu koruyacak bir kayda açık dönemdir. Bu nedenle de ‘siyasal İslam’, eğitimi tarikatlara bırakıyor, onlar da ‘söyleneni kabul etme, itaat etme, biat etme eğitimi’ yapıyorlar.

Ömür boyu kul olacak, toplumu ümmet yapacak ‘bilinçdışı eğitimi’ bu nedenle yapılıyor. 
Teolojik eğitim ortaçağda yüzyıllar boyunca beyinleri yıkamış, insanları Papa’ya biat eden, İmparator’a köle eden sistemin temeli olmuştur. Ancak Rönesans ve Aydınlanma, insanı yeniden keşfederek dünya hayatını insanların iradesine teslim etmiştir. 

Laik eğitim bu aşamadan sonra ‘bilinç eğitimi’ne dönerek çocukları ‘soru sorma’, ‘aklına yatmayanı kabul etmeme’, ‘tartışma’ ve ‘gerçeği arama’ yöntemine kavuşturmuştur. 
Şimdi Türkiye, yeniden ortaçağa dönmeye çalışıyor. Siyasal İslam ‘laik eğitim’den kurtulmaya çalışıyor. Bunu da orasından burasından çekeleyerek, fazla da tepki uyandırmadan devreye sokuyor. Telkine en uygun çağ olan çocukluk dönemini hedeflemeleri de bundan. 

Daha olup biteni kavrayamayan küçük yavrular, oyun sandıkları örtünmeyi, Kâbe maketi dönmelerini yapıp dururken, geleceğin itaatli müminleri yetiştiriliyor. Toplum da güncel dalgalanmalara kapılmış gidiyor. 

Bugün Katar’ın hediye ettiği uçak. 
Yarın Cemal Kaşıkçı’nın akıbeti. 
Ertesi gün İş Bankası’nın vasiyet edilmiş hisseleri. 
Dahası, rahip Brunson’ın duruşması. 
Günler akıp gidiyor. 
Siz bu yazıyı okurken gündemde kim bilir daha neler olacak. 
Arda Turan’ın bar kavgası bile toplumu daha çok ilgilendiriyor. 

Milli Eğitim Bakanı Prof. Ziya Selçuk ara sıra görünüp yürek soğutan sözler söylerken, öte yandan Saray, ‘Eğitim Kurulu’ başlığı altında eğitimle ilişkisi olmayan zevatı yüksek aylıkla görevlendiriyor. Küçük çocuklar da tarikatların elinde ‘bilinçdışı eğitimi’ ile ortaçağa yönlendiriliyor. 

Kız çocuklarını 9 yaşında evlendirin. 
Erkek çocukları da imam hatiplerin yolunda yürüsün. 
Siz de demokrasi hayaliyle avunun durun… 

Okuma Önerisi: Laik Devlet Kuşatma Altında Prof. Dr.Christian Jopkee (Say Yayınları, 2018)

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1111537/

Posted in EĞİTİM, İrtica, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

KANUN TANIMAYAN BİR İKTİDAR VE TEK ADAM REJİMİ * Mala, vasiyete el koyma dönemi: İş Bankası

Orhan Bursalı – 15 Ekim 2018 Pazartesi
obursali@cumhuriyet.com.tr

Mala, vasiyete el koyma dönemi: İş Bankası

Uzun zamandır iktidarın mala mülke yasalarla el koyma dönemine girdiğini belirtiyorduk ki bu yeni dönemin müthiş bir örneği pat diye önümüze geldi. Meclis’ten çıkarılacak bir yasa ile malınız, mülkünüz, vakfınız elinizden alınıp “Hazine” malı yapılabilir. 

İş Bankası örneğinde şimdi bunu da yaşamaya başladık. 

Mala mülke el koyma bugüne kadar “terörle ilişkilendirilerek” gerçekleştiriliyordu. Fakat “terörle ilişki” iddiasının, siyasi vesayet altındaki adalet sisteminde o kadar keyfi, emir-demir ilişkisiyle yoruma açık bir yapısı var ki.. Bir-iki gizli tanıkla bile insanlar çırılçıplak kalabilir, yedi sülaleniz lanetli hale getirilebilir…

Terörle ilişkilendirilerek mallar TMSF isimli, iktidarın güdümündeki kuruma – kayyımlara aktarılıyor, oradan uygun bir şekilde ve uygun kişilere devrediliyor. Şimdi ilk kez Meclis’ten çıkartılacak bir yasa ile bir “mal”, emanet edilenden alınacak ve “Hazine”ye devredilecek. Bugüne kadar böyle bir özel yasa örneği görülmüş mü?

Ata: ‘Dil’ ve ‘Tarih’ 
Hazine demek iktidar demek. Arkadaşlar “mal” dediğime bakmayın tabii ki. “Mal” olarak gören iktidar!  Söz konusu olan Ata ve mirası! Manevi değerine paha yok.

Türk Tarih ve Dil kurumlarının yaşaması Ata için birinci derecede önemliydi demek ki. Dili, Türkçeyi geliştirecek, tarih araştırmalarıyla ülkenin geleceğe yürüyüşünün yolunu aydınlatacaktılar. Kurumlara sürekli gelir sağlıyordu Ata. Onlar şimdi bunu hak ediyorlar mı ürettikleriyle, bu bir başka tartışma konusu. Her ne kadar şimdiki kurumların bilimsel tercih ve davranışlarıyla Ata’nın temellerini attığı kurumlarınki çok farklı olsa da…

Bay ‘Ceberut’ ve kemikleri
Kurdurduğu İş Bankası’ndaki hissesinin temsiliyetini de CHP’ye verdi. Bu “kişisel” hisseler her bakımdan tarihsel mirastır da. Dikkat edin “Hazine”ye bırakmıyor. Hazine, her ne kadar manevi olarak milletin kasası sayılsa da, iktidarların kullanım aracıdır. Har vurup harman savurabilir. Net bilgi! 

Bay Netekim” diye anılan ceberut kirli ruh da, biliyorsunuz Ata mirası CHP’yi yok etmeye kalkıştığı gibi, arşivini SEKA’ya kâğıt hamuru olmaya göndertmiş ve büyük bir tarihi yok etmişti. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinden bahsediyorum! Neyse kemiği kalmış mıdır bilmem. 
RTE bugüne kadar bu konuya el atmamıştı. Konuyu aylar önce ortaya atınca, medyasındaki adamları derhal ay ne kadar iyi ve doğru olur tartışmasına giriştiler. Toplumda bir zemin yarattılar. Şimdi ikinci aşamaya geçildi. Yasa ile Atatürk’ün malına – mirasına el koymak. MHP de, “Atatürk” sözde dillerinde, desteğini açıkladı.

25 milyarlık Big Para 
İki neden üzerinde duracağım: Atatürk’ün tüm mirası şu veya bu şekilde, allem kallem, hukuk – mukuk – guguk üçgeni içinde yok ediliyor. Ata’nın millete bağışladığı Ankara’daki çiftliğinin üzerinde neler yapıldı say say bitmez. En son Saray ve müştemilatları…
İş Bankası’ndaki hisselerine sıra geldi. Burada nakit para ve bir banka var. 

Bir mirası, mal sahipliğini, kimin temsil edeceğini, yasayla keyfi olarak değiştirirsen, arkası gelir. 

Hissenin kime aktarılacağını da değiştirirsin.. Bir başka yasayla… 
İş Bankası’nın çoğunluk hissesi çalışanlarına ait: “İş Bankası Munzam SandıkVakfı” (yüzde 40.12). Atatürk 28.09; halka açıklık 31.79…

‘Çalışanın bankası mı olur?’ 
Yani kişisel bir patronu yok. 
Değeri bir süre önceye kadar 25 milyar TL kadardı. İktidarın tasarrufu gündeme gelince borsadaki değerinde büyük kayıp oldu. Aslında bu bile bir ekonomik suça girer. Bunu bir başkası yapsa, hayatı karartılır. 

Orada büyük para var: Adım adım gidecekler. CHP’liler yerine iktidarın adamları yönetime girecek. Onların baskıları banka üzerinde gündeme gelecek. Bunaltacaklar. İş Bankası kaynaklarının nerelere, hangi yandaşlara peşkeş çekilmesi gerektiğini dayatacaklar. 

Arkasından, “Çalışanlar banka sahibi olamaz” yasasıyla geri kalanı da “Hazine”ye aktarırlar, veya TMSF’ye! 

Ülkemizde tüm paraların tek bir patronu var, hele hele en büyük paraların..Ve Ata da tümüyle, adım adım yok edilmeli… Farkında değil misiniz?

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1111539/

Posted in FAŞİZM, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Yabancı Basın * Türkiye Araplaşıyor * The Economist: İstanbul yeniden ‘Arap başkenti’

[Haber görseli]

The Economist:
İstanbul yeniden ‘Arap başkenti’

The Economist, İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki hakimiyetini yitirmesinden yüz yıl sonra yeniden ‘Arap başkenti’ olduğu yorumunda bulundu.

Cumhuriyet : 15 Ekim 2018 Pazartesi,

Yemen, Mısır, Suriye gibi ülkelerden ‘bir dönemin kudretlisi’ çok sayıda ismin de İstanbul’u tercih ettiğini kaydeden dergi, buna Türkiye’nin ‘görece demokratikliği’,   Arap coğrafyasına yakınlığı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘ın ‘ Arap Baharı’na olan politik yakınlığı’nın sebep olduğunu belirtti.

Derginin son sayısında, konuya dair yayınlanan “Bölgenin muhalifleri neden İstanbul’da toplanıyor?” başlıklı makale şöyle:

Arap dünyasının dört bir yanından sığınmacılar, muhalifler ve muhacirler topraklarını 1918’e kadar yöneten imparatorluğun eski kentine akın ediyor. İstanbul’un ‘Küçük Suriye’sinin popüler kafelerinden ‘Mukhtar’da, Arap Baharı’nın ezip geçtiği rejimlerin kimsesizleri kakuleli kahvelerini yudumluyor ve geri dönüş planları yapıyor. Osmanlı Türklerinin bir dönem yönettiği Mısır, Suriye, Yemen ve diğer Arap ülkelerinden geliyorlar. Bazıları barıştan yana, bazıları ise şiddetten. Kuveyt’ten gelen bir muhalif, “Bu zorbalar gücü hiçbir zaman barışçıl bir şekilde devretmeyecekler” diyor.

“Biz buraya aitiz; burası daha tanıdık, Müslüman ve eve daha yakın”
İstanbul,  birçoğu Suriyeli 1.2 milyon Arap’a ev sahipliği yapıyor. Aralarında Mısır’ın eski cumhurbaşkanı adayı, vatandaşlıktan çıkarılan eski bir Kuveyt milletvekili ve birkaç tane eski Yemek dışişleri bakanı da var. Onlarca Arap internet sitesi, uydudan yapan televizyon kanalı ve düşünce kuruluşu zeminini evde kalan ‘kin’den alıyor.  İstanbul’daki   Arap Medyası Derneği, 850 gazeteci üyesi olduğunu söylüyor.

Birçok Arap ülkesi yabancılara vatandaşlık vermeyi reddediyor, kendi ülkelerinde doğup büyümüş olsalar bile. Buna rağmen, Arapların büyük bir çoğunluğu 5 yıl oturma izniyle ülkede kalmanın ardından Türk pasaportuna başvurabiliyor ya da en az 250 bin doları ülkeye getirmelerinin ardından pasaportlarına kavuşabiliyor. Dubai’den İstanbul’a taşınırken daha düşük bir ücreti kabul eden Lübnan kökenli eğitim danışmanı, “Bize köle gibi davranıyorlar” diyor. ‘Daha az arkadaş canlısı’ olan Avrupa ülkelerinden vize alamamalarının ardından şanslarını Türkiye’de deneyen diğer Araplar ise “Biz buraya aitiz. Burası daha tanıdık, Müslüman ve eve daha yakın” yorumunda bulunuyor. Özellikle Suudiler, evde bir şeylerin kötü gitmesi ihtimaline karşılık hemen ev alıyor.

“Türkiye demokrasisi, Arap yönetimleriyle karşılaştırıldığında mükemmele yakın”

Türkiye’deki politik düzen de Arapları çeken başka bir sebep. Demokrasisi Avrupalı gözlere kusurlu görünebilir ancak Arap yönetimleriyle karşılaştırıldığında ‘mükemmele yakın bir örnek’. Eşi de Arap kökenli olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hala açık bir şekilde 2011’deki Arap kalkışmalarına ve 2013’te Abdül Fettah el Sisi’nin yönetimi almasına kadar Mısır’ın başında olan Müslüman Kardeşler’e övgüler düzüyor. Bir dönem Mısır’da cumhurbaşkanlığı için aday olan ancak şimdi İstanbul’da kendine ait televizyon kanalını yöneten Aymar Nour, 2013 için “O, Arap baharının son dönemeciydi” diyor.

Arap müzik grupları konserler için İstanbul’a geliyor. Kent, Arap olmayan bir toprakta düzenlenen en büyük Arapça kitap festivaline ev sahipliği yapıyor. Geçen ay, İsrail, Batı Şeria ve Gazze’den gelen Filistinliler için bir okul açıldı. İstanbul’un ‘yamaçlarında’ kalan Ibn Haldun Üniversitesi ‘İslami değerleri yaymak’ amacıyla ‘ümmetten olan’ ya da Müslüman ülkelerden gelen öğrencilere burs veriyor. Erdoğan’ın oğlu Bilal de yönetim kurulunda. Devrimlerin ve Demokrasinin Savunulması için Arap Konseyi isimli oluşum, kentteki tüm Arap göçmenleri aynı çatı altında toplamaya çalışıyor. Ancak Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın kaybolmasının ardından kendilerini biraz daha az güvende hissediyor olabilirler…”

(Çeviri, T24’te Gonca Tokyol imzasıyla yayımlanmıştır.)

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1111565/

Posted in DIŞ POLİTİKA, ŞERİAT - İRTİCA - KARANLIĞIN AYAK SESLERİ, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Yeni kitaplar * GAZETECİ SAYIN YILMAZ ÖZDİL’İN “M. KEMAL” BAŞLIKLI KİTABI ÜZERİNE

Özer OZANKAYA
of.ozankaya@isnet.net.tr
14 Eki 2018

GAZETECİ SAYIN YILMAZ ÖZDİL’İN
“M. KEMAL” BAŞLIKLI KİTABI ÜZERİNE

Prof. Dr. Özer Ozankaya

Değerli Gazeteci Sayın Yılmaz Özdil’in Atatürk üzerine yazdığı kitabın duyurusu, Atatürkçü TV ve gazetelerde çok yoğun olarak ve “Böylesi hiç yazılmadı!” gibi bir savla yapıldı.

Sayın Özdil, kıvrak ve akıcı yazım biçemiyle kaleme aldığı kitabında, daha önce yayınlanmış yapıtlardan –kaynakları belirtmese de- seçtiği önemli birçok bilgileri aktarıyor. Değerli, yararlı bir çalışma.Ama ATATÜRK üzerine yazdığı kitabının, okurlar kitlesine duyurulması gerekli çok önemli bir eksiği ve çok önemli bir yanlışı olduğu kanısındayım:

I. Eksiği: Kitap, Atatürk’ü “uygarlık tasarımı sahibi bir devrimci” olarak tanıt(a)mıyor!

II. Yanlışı: Mustafa Kemal’e Türk ulusunun verdiği “Atatürk” adını öne çıkaracak yerde, “M. Kemal” demekle yetiniyor!

I. BİR UYGARLIK TASARIMI SAHİBİ NİTELİĞİ İLE ATATÜRK

Sayın Özdil’in kitabının en son tümcesi olan “Son söz değil, dünya durdukça önsözdür” görüşü, çok doğru bir saptamadır; ama Atatürk’ü hep “Önsöz” olarak sürdürecek olan, insanlığın özlemini çektiği UYGARLIK TASARIMI değerindeki katkısı iken, Sayın Özdil kitabında Atatürk’ün bu katkısını öne çıkar(a)mıyor.

Oysa Atatürk’ün kendisi, önderliğinin hesabını vermede hiçbir boşluk bırakmamıştır:

a) Önderliğini yaptığı “Türk Devrimi’nin, yalnız Türk ulusu için değil, tüm uygar insanlık için dikkatle üzerinde durulmaya değer” olduğunu kendisi yazarken, onun bir uygarlık tasarımı girişimi olduğunun tam bilincindedir ve bu yoldaki tüm düşünce ve eylemlerini yaşarken yayınlamıştır.

b) NUTUK, 19 Mayıs 1919 ile 15 Ekim 1927 arasını kapsar;

c) kendsinin Türk özgürlük ve ulusçuluk devinimleri içinde yer aldığı 1900 yıllarından Samsun’a hareket edişine dek geçen sürede yaptıklarını da Falih Rıfkı ve Yakup Kadri aracılığıyla 1926 yılında Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlatmıştır.

d) Çanakkale’deki kurtarıcı komutanlığını, daha önce Gazeteci Ruşen Eşref’e anlatmıştır.

e) 1927 sonrası Türk siyasal, ekonomik ve kültürel gelişimine verilen yönleri ise YURTTAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER kitabının kendi eliyle yazmış olduğu bölümlerinde buluyoruz.

Sayın Özdil’in de murat ettiği üzere, bugün Atatürk ve Çağdaş Türkiye düşmanlığının en ileri aşaması olan BOP-AKP ortak saldırılarının maskesini düşürüp etkisiz kılmak bakımından kanımca asıl işlevsel yol, 1920’lerden başlayarak az sayıda birkaç düşünür-bilim insanının da önemle belirtmiş olduğu, benim de “Cumhuriyet Çınarı – Mustafa Kemal’i “Atatürk” yapan Uygarlık Tasarımı” başlıklı kitabımda vurguladığım, bu en kalıcı, en kapsamlı, en derinlere-inen katkısını öne çıkarmak yolu olabilir.

Gerçekten Atatürk’ün, devletten aileye, ekonomiden eğitime, dilden sanat, felsefe, din ve ahlâka değin tüm toplumsal yapı ögelerinin özgürlük-bağımsızlık değerlerini gerçekleştirmeye ve bu yönde gelişmeye en uygun öz ve biçimlerde düzenlenişi için hep çağdaş kalacak bir sistemli yaklaşımı olduğunu belirtmek gerekiyor.

Bu sistemli yaklaşımın, bir yandan hem kapitalizmi, hem de sozyalizmi “demokrasinin en temel nitelikleri açısından” bilinçli olarak aşan bir ekonomik düzen anlayışı ve uygulaması olduğunu belirtmenin yaşamsal önemi de açıktır. Sn. Özdil’in kitabı, Türk Devriminin, demokrasinin ekonomik alandaki gereklerini karşılayan demokratik devletçiliğiyle bu iki dogmatik ve yıkıcı düzeni geride bıraktığını belirtmediği gibi, yüzlerce resim içerdiği halde, ne Sümerbank fabrikalarına, ne Etibank işletmelerine, ne kâğıt ve kimya sanayisi kuruluşlarına, ne ülkeyi demirağlarla ören tren yollarına, .. ilişkin bir tek kare fotoğrafa yer vermemektedir. Bu durum, gerçekten şaşıtıcıdır!

Öte yandan, Atatürk’ün uygarlık tasarımı niteliğindeki Türk Devrimini, İslam dininin özgürlük ve gelişmeğe kapalı değil, tersine tüm dinler içinde görece en açık nitelikte olduğunu ve Hz. Muhammed’in hep özgürleşme ve gelişme doğrultusunda ilerlemeden yana olduğunu belirterek yürüttüğünü vurgulamanın, Muaviye’lerdenberi Hz. Muhammed’in sisteminin ilerici ruhunun değil, çoğu kez de çarpıtılmış “sözlerinin = lafzının” temel alınmasından dolayı ardı gelmez kanlı kavgalar ve gerilikler içinde sürüklenegelen dünyadaki müslüman kitleler için, dolayısıyla tüm insanlığın barış ve gönenci için ölçü-biçilmez kurtarıcı değeri açıktır.

Görüldüğü gibi, Çinceye bile çevrilmesi öngörülen bir ATATÜRK KİTABININ, asıl “uygarlık tasarımı” değerindeki bu içeriklerde olması gerekir, kanısındayım.Aslında Atatürk’ün ve önderlik ettiği Türk Devriminin insanlığa bu çapta bir model sunmuş olduğunu açıklayan yerli ve yabancı düşünürler bulunduğu halde, Sayın Özdil’in kitabı bu boyutlara yer vermemektedir.

Bu düşünürlere bir kaç örnek vereyim:

Ünlü Fransız insanlıksever (humaniste) düşünürü Georges Duhamel, La Turquie: Nouvelle Puissance de l’Occident (Türkiye: Batı’nın Yeni Gücü) adlı kitabında Türk Devrimi ve onun önderi için şunları yazmıştır:

“Ne Cromwell, ne Robespierre, ne Lenin ve ardından gelenler, önderlik ettikleri ulusu bilim felsefesi, düşünme yöntemi, kısacası geleceğini değiştirme yoluna götürmeğe kalkışmamışlardır… Türkiye Mustafa Kemal’in itmesiyle kendisine yalnız becerikli işçiler, teknisyenler ve mühendislerin yeterli olmadığını, tersine, işlere asıl yön veren bilim filozoflarına, yöntem kurucularına gereksinimi bulunduğunu kavradı. Mustafa Kemal, böylece, bütün insanlığın içinde çırpındığı uygarlık bunalımının temel sorununa, yani çağdaş bilimin sağladığı güçlü teknolojinin nasıl kullanılacağı sorununa en geçerli yaklaşımı getirdi.”

Yine tanınmış bir Alman filozofu Herbert Melzig, Kamal Atatürk: Untergang und Aufstieg der Türkei (Kemal Atatürk: Türkiye’nin Çöküşü ve Yükselişi) adlı kitabında aynen şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Eski çağın büyük filozofu Eflatun’un ‘Ya yöneticiler filozof (yani bilge kişi), ya da filozoflar yönetici olsalar!’ yolundaki iki binyıllık dileği, ilk kez 20. yüzyılda Atatürk’ün kişiliğinde tam olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Atatürk bir dâhi, bir düşünür olarak ulusunun yazgısını eline almış, bu ulusla atıldığı bağımsızlık savaşı ile ve başka ulusların haklarını koruyan bir barışla insanlığa görkemli bir örnek vermiştir. Yeni Türkiye Atatürk’le yalnız İslam anlayış ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa’nın düşünme biçimini de aşmıştır. Türkiye bir dürüstlük, içtenlilik ve gerçekçilik politikası gütmekte ve bu yüzden tepkilere, başarısızlıklara uğramamaktadır.”

Ünlü Fransız siyaset bilimcisi Prof. Maurice Duverger 1950’lerde şu gözlemi yapıyordu:

“Kemalist sistem, az gelişmiş ülkelerin Moskova ve Pekin etkisinde kalmamış olmalarında hem doğrudan, hem de dolaylı biçimde etkili olmuştur. Kemalizm, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa düzenlerinde (=yani kapitalizmde, Ö.O.) bulunmayan nitelikleri ile Marksizmin gerçekten seçeneğidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, Batı demokrasisinde gördükleri yetersizliklere çözüm getiren Kemalist düzeni tercih edebilirler.”

Türk Devriminin demokratik meşruluk ilkesinden sapmayan özelliğinin toplumu ne büyük yıkımlardan sakındığını ve demokrasi düzenine geçmeyi nasıl başardığını örneğin İsmail Habib Sevük şöyle belirtmiştir:

‘Atatürk, devrim karşıtı eski güçlerle döğüşerek devrim yapmadı. Devrime karşı döğüşecek olanlara döğüşme fırsatı bırakmayan devrim ustalığıyla ulusunun aziz kanını esirgemesini de bildi. Bunun için de O’na minnettarız.”

Arjantin’in Ankara Büyükelçici, siyaset bilimci Villalta şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Atatürk insanlık tarihinin kaydettiği zafer taklarının altından, asıl olarak bütün zamanların en büyük komutanlarından biri özelliği ile değil, bir ulusu bağımsızlığına kavuşturup yeni, çağdaş ve gönençli bir devlet kurucusu niteliği ile de değil, asıl olarak siyaset kuramının en büyük filozoflarından biri olarak geçmiştir. Atatürk, insanlığın geleceği için geniş olanaklar içeren bir siyasal plan katkısında bulunmuştur: ortaya attığında tümüyle devrimci nitelik taşıyan bir düzen; ekonominin yönetiminde temel sorumluluğu devlete veren ve devleti, zorunlu ve yararlı olduğu ölçüde ekonomiye karıştıran, ama onun ötesine de geçirtmeyen, ekonomik ve toplumsal nitelikte bir siyasal düzen; ve yöneticilerini seçmekte, kendi düşüncelerini benimsemekte, vicdani inançlarında tam anlamıyla özgür olan ve seçim hakkına sahip bulunan bir ulus yarattı.”

Ben de, “Cumhuriyet Çınarı: Mustafa Kemal’i ‘Atatürk’ Yapan Uygarlık Tasarımı” adlı kitabımda, “Atatürk’ün, bilimsel düşüncenin geçerlik ilkeleri ile demokratik düzenin meşruluk ölçülerinin aynı nitelikte olduğunun bilincinde bir düşünür devlet kurucusu olduğunu” örneklerle açıklamaya çalışmış bulunuyorum.

II. Sayın Yılmaz Özdil’in, kitabının adını “Atatürk” yerine “M. Kemal” yapması da, kanımca çok önemli bir yanlış olmuştur!

Mustafa Kemal’e “Atatürk” adını Türk ulusu vermiştir.Kendisi de tam anlamıyla hak etmiş olduğu bu adı severek kabul etmiş, o tarihten sonra hep öncelikle bu adı kullanmıştır..

Bütün arkadaşları, çocukları ve aile üyeleri kendisine artık “Atatürk” diye seslenmişlerdir.Bütün dünyada “Atatürk” olarak bilinmiştir. Adında “Türk” adını tüm dünyada yücelten bir insanlık önderidir.

Sayın Özdil, bu yüce adı Cumhuriyet ve Türk ulusluğu karşıtlarının O’na çok gördüğünü göz önünde tutmalı ve kitabının adında “Atatürk” adını öne çıkarmalıydı, görüşündeyim.

III. Son olarak, Sayın Özdil’in, kitabına biraz magazin ögeleri de katmak isterken, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın para tutkusuna genişçe yer vermesinin yanlışlığına değinmek isterim. Kanımca Atatürk’ü anlatan bir kitapta buna yeri olmamak gerekirdi. Atatürk’ün bir yakınının, O’nun düşünce, eylem ve yapıtlarıyla hiçbir ilişkisi olmamış kişisel erdem ya da zaaflarına yer vermek bir gereksizlik olmuştur, görüşündeyim.

Böyle bir yapıtta “magazin” niteliğinde konulara yer verilmek isteniyorsa, örneğin Atatürk’ün Romen Dışişleri Bakanıyla sohbette yaşamda mutluluk üzerine, ya da Ruşen Eşref’e evrende insanın yeri konusunda söylediklerine; ünlü atom fizikçisi Einstein’ın Nazi Almanyasından kurtarmak istediği bilim insanları için Atatürk’e yaptığı başvuruya; vasiyetnâmesinde manevi çocuklarıyla ilgili olarak Hasan Rıza Soyak’ın hazırladığı metindeki “ölünceye kadar” sözcüklerini -kendisi ölüm döşeğinde olmasına karşın- çizip, üzerine “yaşadıkları sürece” yazışına; İtalyan büyükelçisinin “Doğu Akdeniz üzerindeki iddialarının sürmekte olduğunu” söylemesi üzerine bir-iki dakika müsaade alıp mareşal giysileriyle ve elindeki kırbaçla İtalya haritasını andıran çizmesine vura vura salona dönüp, “Evet Sayın Büyükelçi, nerede kalmıştık?” diye sormasına … vb. yer vermek daha uygun düşerdi.

Sayın Yılmaz Özdil’in Atatürk’ün yüce erdemlerinin çoğunu çok kolay okunur anlatımıyla sunan yapıtı, kuşkusuz çok yararlı bir çalışmadır.Bilimsel ölçüler içinde kaldığına inandığım bu değerlendirmeyi yine bilimsel ölçüler içinde karşılayacağına inanıyorum.

(Alıntılar için bknz.: Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı – Mustafa Kemal’i “ATATÜRK” Yapan Uygarlık Tasarımı, CEM Yay.)

Posted in ATATURK, Yeni Kitaplar | Leave a comment

DEVLETİN MALI DENİZ… * Kendine iş verecek EÜAŞ’ye atanan Alagöz, aynı şirketin işlerini yapan şirkete ortak.

Cumhuriyet / 14 Ekim 2018 Pazar
Mahmut Lıcalı

Kendine iş verecek

EÜAŞ’ye atanan Alagöz,
aynı şirketin işlerini yapan şirkete ortak.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Elektrik Üretim A.Ş. ( EÜAŞ) Genel Müdürlüğü’ne atadığı İzzet Alagöz ’ün, EÜAŞ’nin işlerini yapan TEMSAN’la ortak şirketi olması akılları karıştırdı. Atamayı eleştiren CHP’li Ali Öztunç, “Resmen EÜAŞ, genel müdüre peşkeş çekilmiş, kuzu kurda teslim edilmiştir. Bu atama insanların aklıyla dalga geçmektir. Eğer Cumhurbaşkanı, bu ilişki ağını bilmiyorsa kendisini yanıltıyorlar” dedi.

Erdoğan’ın, geçtiğimiz hafta EÜAŞ Genel Müdürlüğü’ne gerçekleştirdiği atama, tartışmaları da beraberinde getirdi. Atanan İzzet Alagöz ’ün EÜAŞ’nin işlerini yapan devlete ait olan TEMSAN’la ortaklaşa başka bir şirketi olduğu belirlendi.

EÜAŞ Genel Müdürlüğü’ne atanan Alagöz’ün sahibi olduğu NİCE Mühendislik Enerji Sistemleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. devlete ait olan TEMSAN A.Ş. ile 2016 yılında ortak bir şirket kurdu. Söz konusu şirketin kuruluşu Sayıştay raporlarında da yer alırken, şirketin ortaklık yapısı özel sektör payı yüzde 60, kamu payı yüzde 40 olarak belirlendi. “TEMSAN Enerji ve Otomasyon Sistemleri A.Ş. adıyla kurulan şirkette Alagöz, yönetim kurulu üyesi olurken, şirketin iş yaptığı referanslarının başında EÜAŞ geliyor.

‘Kurda kuzu teslim edildi’

CHP Parti Meclisi üyesi ve Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç, Alagöz’ün EÜAŞ’ye atanmasının “skandal olduğunu” belirterek, “Alagöz, EÜAŞ’nin genel müdürü olarak bundan sonra EÜAŞ’nin işlerini kendi özel şirketine mi verecek? Bu nasıl bir mantıktır? Resmen EÜAŞ, genel müdüre peşkeş çekilmiş, kuzu kurda teslim edilmiştir. Bu atama insanların aklıyla dalga geçmektir.

Eğer Cumhurbaşkanı, bu ilişki ağını bilmiyorsa kendisini yanıltıyorlar. Ama bilerek bu atamayı yaptıysa daha da vahim bir durumdur” dedi. CHP’li Öztunç, bu tür atamaların devletin geleneklerine aykırı olduğunu da dikkat çekerek, “Bir yandan özel bir firmanın sahibi olacaksınız, öbür yandan EÜAŞ’ye atanacaksınız. Bu durumu Enerji Bakanı sindirebiliyorsa burada daha büyük bir sorun var demektir” diye konuştu. Öztunç, söz konusu yanlışın düzeltilmesi gerektiğini ifade etti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/1111485/Kendine_is_verecek.html

Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment