Din ve ahlak * “İslam coğrafyasının” hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvet karnesi de oldukça zayıftır. Öte yanda, dünyada dindarların oranının en düşük olduğu İskandinav ülkelerinin, hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvet olaylarının en az yaşandığı ülkeler arasında olmaları düşündürücüdür.

Din ve ahlak

Cumhuriyet / Örsan K. Öymen / 23 Kasım 2020  / Son Yazısı / Tüm Yazıları

Bir ülkede din sorgulanamaz bir tabu haline geldiyse, ahlak da dinsel ahlaka indirgendiyse, o ülkede demokrasi değil, teokrasi olur. Dünyanın en demokratik ülkelerinde dinin sorgulanabilmesi ve bunun sonucunda teizm, ateizm, agnostisizm, deizm gibi farklı görüşlerin gelişmesi, din dışı bir ahlak anlayışının da var olması ve buna bağlı olarak bir hukuk düzeninin kurulması bir tesadüf değildir.
Laiklik, demokrasinin özünde olan temel unsurlardan birisidir. Laikliğin olmadığı yerde demokrasi değil, teokrasi olur.
Türkiye’de birçok nedenle birlikte, bu nedenle de demokrasi yoktur. Siyasetçilerin ahlakı dinin tekelinde gördüğü, Diyanet İşleri Başkanı’nın “Ahiret inancı olmayan insandan her türlü kötülük beklenir” açıklaması yaptığı, eğitim sisteminde ahlak dersinin din dersiyle birlikte verildiği ve ahlakın dinsel ahlaka indirgendiği bir ülkeye, bin yıl da bekleseniz, demokrasi gelmez.

Ahlak ile din arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Bir insanın ahlaklı olup olmaması, dindar olup olmamasına bağlı değildir. Her dinin bir ahlak anlayışı olsa da ahlakın tarihi dinin tarihinden daha eskidir ve dinlerden bağımsız olarak gelişen din dışı bir ahlak anlayışı her zaman var olmuştur.
İyilik de kötülük de kendisini dindar olarak tanımlayan kişilerden de kendisini dinsiz olarak tanımlayan kişilerden de gelebilir. Kendisini dindar olarak tanımlayanların zorunlu olarak ahlaklı ve iyi oldukları iddiası, bir safsatadan ve yalandan ibarettir.
Ortaçağda ve onu izleyen yüzyıllarda Avrupa’da milyonlarca insan Hıristiyanlık adına katledilmiştir. 20. ve 21. yüzyılda, nüfusun çoğunluğunun kendisini Müslüman olarak tanımladığı topraklarda da durum farklı değildir. Nijerya’da, Sudan’da, İran’da, Suudi Arabistan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da milyonlarca insan İslam adına katledilmiştir.

İslam coğrafyasının” hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvet karnesi de oldukça zayıftır. Öte yanda, dünyada dindarların oranının en düşük olduğu İskandinav ülkelerinin, hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık ve rüşvet olaylarının en az yaşandığı ülkeler arasında olmaları düşündürücüdür.
Eurobarometer” adlı kurumun bir araştırmasına göre İsveç’te nüfusun yüzde 77’si dindar değildir ve Tanrı’nın varlığına inanmamaktadır. “Transparency International” adlı kurumun yaptığı bir başka araştırmaya göre, İsveç dünyada en az yolsuzluğun yaşandığı dördüncü ülkedir.
İnsan hakları açısından bakıldığında da durum farklı değildir. “Eurobarometer”in araştırmasına göre, İsveç’in yüzde 77’si, Danimarka’nın yüzde 69’u, Norveç’in yüzde 68’i, Fransa ve Hollanda’nın yüzde 66’sı, Britanya’nın yüzde 62’si, Finlandiya’nın yüzde 59’u, Belçika’nın yüzde 57’si, Almanya’nın yüzde 53’ü, İsviçre’nin yüzde 52’si, Avusturya’nın yüzde 46’sı, İspanya’nın yüzde 41’i dindar değildir ve Tanrı’nın varlığına inanmamaktadır. İnsan hakları açısından bu ülkeler en ileri ülkeler arasında yer alırlar.
Türkiye’de kendisini dindar olarak tanımlayan AKP iktidarının uygulamalarının ise ahlakla, erdemle, adaletle bir ilgisi yoktur. Fethullah Gülen adlı dinci şarlatanın kurduğu çeteyle birlikte, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Casusluk”, “OdaTV” adlı sahte yargı süreçlerinde yüzlerce masum gazeteciyi, yazarı, akademisyeni, siyasetçiyi, askeri yıllarca hapislerde süründüren AKP’dir. Hâlâ aynı hukuk dışı yöntemlerle masum gazetecileri, yazarları, siyasetçileri, işadamlarını hapislere atan yine AKP’dir.

Kuran’da yer alan “cehennem” cezasının, insanları iyiliğe yönlendirdiği iddiası bir safsatadan ve yalandan ibarettir. Ayrıca, bununla ilgili ayetler, bazı Müslümanların kötülük yapmasını önlese de bunun iyilik olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü insan, hiçbir karşılık beklemeden, iyilik için iyilik yapıyorsa, iyi bir insan olabilir. “Cennete” gitmek için iyilik yapan kişi iyi insan olmaz. Olsa olsa çıkarcı ve fırsatçı bir insan olur.
İnsanları iyiliğe yönlendirmenin yolu korkutmak ve baskı kurmak değildir, eğitimdir. Laikliğin yerine teokrasinin olduğu yerde, ahlaklı, erdemli, adil ve iyi insanın yetişmesi olanaksızdır.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/orsan-k-oymen/din-ve-ahlak-1793053
Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

PERDE ARKASI * MAFYA’laşan İKTİDAR * İKTİDAR’laşan MAFİA * Nedir bu yargıdaki ‘İstanbul Grubu?’

Nedir bu yargıdaki ‘İstanbul Grubu?’
Barış Terkoğlu / 23 Kasım 2020 Pazartesi /  Son Yazısı / Tüm Yazıları

Gece uyanıyorsun. Karnın zil çalıyor. Sessizce mutfağa yöneliyorsun. Buzdolabının kapısında simsiyah giyinmiş bir adam. “Bir dakika burası artık bizim” diyor. Bari salonda iki dakika televizyona bakayım derken, orada da başkası. Evin her yerini siyah adamlar parsellemiş. Hepsinin kendi hukuku, kendi kuralları var. En önemlisi hepsi belindeki silahın gücüne dayanıyor. Böyle bir ev artık senin olabilir mi?
Timur Soykan’ın “Baronlar Savaşı” kitabını okurken, istemsizce “Devlet çöküyor mu” dedim. Üstelik en çok devlet, vatan, millet, din, iman diyenler eliyle. Kitabın içeriğindeki olaylar zinciri açıkça gösteriyor. Devlet gömleğini taşıyanlar güçlerinin bir bölümünü mafyaya devrediyor. Onlar da toplumun değerlerini kendilerine kalkan ederek her türlü kirli işi sürdürüyor. Arkadan uyuşturucu gemilerini yürütürken, ağızları kutsal şarkılarla yıkanıyor.
Alan Minc, Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından “yeni ortaçağ”ı ne kadar güzel anlatmıştı:
Örgütlü sistemlerin yokluğu, her türlü merkezin kayboluşu, kaygan ve silik dayanışmaların ortaya çıkışı, belirsizlik, raslantı, bulanıklık. Zengin toplumların mafyalar ve yolsuzluklarla kemirilmesinden Rus kargaşasına varıncaya dek, her türlü otoritenin dışında sayıları giderek artan gri alanların gelişimi. Aklın, kurucu ilke olarak, uzun zamandan beri kaybolduğu sanılan ilkel ideolojilerin ve boş inançların yararına silinip yok oluşu. Krizlerin, sarsıntıların ve spazmların sanki günlük yaşamımızın dekorları gibi geri gelişi…
Mafyaya hizmet edenler
Sürekli İrani isimli Türk mafyasıyla karşılaşıyor olmamız tesadüf değil. Uyuşturucunun üç ana güzergâhından biri, Afganistan kaynaklı İran-Türkiye-Balkanlar hattı. Avrupa’da uyuşturucu pazarının yıllık hacmi 30 milyar Avro. Afganistan’da kalan kısmı 1 milyar Avro’nun bile altında. Ulaşımı sağlayan İran-Türk mafyası aslan payını topluyor. Haliyle rant savaşını da onlar veriyor. Her yakalanan uyuşturucunun ardından üçüncü sayfaya düşen “silahlı saldırı” haberlerinin sırrı da bu. Avını kaptıran vahşi doğa canlıları gibi, mafya birbirinden güçle hesap soruyor.
İşte devletin rolü de burada başlıyor. Zira her mafya, devletin içinde kendisi için çalışacak adamları çok kolay buluyor. Adları, bir hiziple anılır hale geliyor. Timur Soykan, şehrin göbeğinde birer birer öldürülen insanların hikâyelerini birbirine bağlıyor. Bu sırada kimi polislerin ellerindeki dinleme aletlerini mafya için kullandığını, kimi hâkimlerin ve savcıların mafyanın işini kolaylaştırmak için karar verdiğini, devletin “gizli” soruşturma dosyalarının gün gün mafyaya rapor edildiğini okuyoruz.
Muz cumhuriyeti mi?
Şaşıracaksınız ama son günlerde konuştuğumuz “yargı reformu” kavgasının ipucu bile kitapta var.
Nasıl mı?
Uyuşturucu baronu” olarak anılan, bir dizi cinayetle suçlanan, yargının isteksizce tutuklamasının ardından Burhan Kuzu’nun bir telefonuyla bırakılan Zindaşti’yi hatırladınız mı? Onu bir dönem FETÖ’cü Zekeriya Öz Ergenekon davasında gizli tanık yapmıştı. FETÖ karşıtı hâkimler onun ifadeleriyle tasfiye edilmişti.
Devlet el değiştirdi. Ama yenileri eskileri aratmadı.
Timur Soykan’ın kitabından, mafya hesaplaşmasında kızı ve yeğeni katledilen Zindaşti’nin intikamı için devletin tüm olanaklarının seferber edildiğini okuyoruz. Gazeteci tutuklarken dakikalarla yarışan kimi savcılar, iş Zindaşti’ye geldi mi yıllarca dosyayı süründürüp sonunda cinayetlerin faili meçhul kalmasından pek de rahatsız olmuyorlar. Zindaşti ile birlik olup, rakip mafya grubundan Orhan Ünğan’ı tutuklatabiliyorlar.
Kitapta akılalmaz bir ayrıntı var. Ünğan’ın yargılamasında öyle şeyler oluyor ki “Burası muz cumhuriyeti mi” diyorsunuz. Avukatı duruşmada kalkıp “Beni yakında öldürecekler” diyor, öldürülüyor. Mahkeme, Zindaşti’nin dosyasını savcılıktan ısrarla istediği halde “gizli, gönderemeyiz” denilince, Ünğan “Durun ben size vereyim” deyip, mahkemeye veriyor. Bu acayip davada Ünğan öyle şeyler söylüyor ki ne oluyorsa duruşmanın kayıtları adliyenin koridorlarında kaybediliyor. Haliyle merak ettim. Savcının “Suç duyurusunda bulunulsun” dediği o sözler neydi acaba?
Timur Soykan, o “kaybedilen” konuşmayı bulup yayımlamış:
Yargı içerisinde FETÖ gibi bir çete vardır (…) R.K. (Eski Adalet Komisyonu Başkanı), hakkımdaki tahliye kararlarını kaldıran 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı M.Y’ye emeklilik kartını almaya geldiğinde neden tahliye kararlarını kaldırdığını sormuş. Hâkim M.Y., İstanbul Grubu’nun kendisine baskı yaptığını, Burhan Kuzu’nun defalarca aradığını söylemiş. R.K. avukatlarıma ‘Ben mahkemeye kesinlikle müvekkilinizin aleyhinde baskı yapmadım. Müvekkilinizin tutuklu kalması için mahkemeye her türlü baskıyı yapan, yargı camiası içinde ayyuka çıkmış İstanbul Grubu. Yargı içinde bu grup, HSK’ye atama, terfilere dayatma, müdahale etmek ve özellikle İstanbul’daki önemli davaların tamamına müdahale ve etki etmektedirler’.”
‘Yeni bir tasfiye başlayacak’
İstanbul Grubu” denilen ve adı son dönem iktidar içindeki bir hiziple anılan yapılanmayı işaret eden konuşmanın “sakıncalı” olması sürpriz değil. Bakan Berat Albayrak’ın istifasıyla neredeyse eşzamanlı konuştuğumuz “yargı reformu”nun ipucu ise Ünğan’ın bir sonraki duruşmadaki sözlerinde:
Bana haber gönderiyorlar. Aman şöyle konuşmasın da hesabını düreriz. (…) Eğer adamsan o cübbeyi çıkaracaksın, sokağa çıkacaksın o zaman benle hesaplaşacaksın. (…) Bunlarla ilgili devlet büyüklerimiz gerekli çalışmaları yapıyorlar. Adalette yeni bir tasfiye süreci başlayacaktır, bunu not edin sayın başkanım. Geçen duruşmada söylediğim ‘İstanbul Grubu’yla ilgili adalette yeni bir tasfiye süreci başlayacak.”
Yargı içinde son dönemde okuduğumuz kavgayı, bizim “yargı reformu” diye tartıştığımız şeyin arka planındaki hesaplaşmayı, bir mafya babası duruşmada böyle anlatıyor.
Devletin yerine mafyanın gücü
İktidara yakın siyasetçilerin mafya babalarına kadın ayarlaması, kadınlar yetişmeyince kendilerinin ilişkiye girmesi, marifetmiş gibi mafya babalarının kucağına oturduğu pozları sosyal medyada paylaşması, iki mafya grubunun İstanbul’un göbeğinde gündüz vakti bu fotoğraf için çatışması…
En kötüsü tüm bunların üstünün; dinle, vatanla, milletle ya da Cumhurbaşkanı’nın posteriyle örtülmeye çalışılması…
Bir tanım değil. Ama kesin olan bir şey var ki devlet kendi gücünü, kendi sınırları içinde başka gruplara devrettiğinde artık devlet olmaktan çıkıyor. Kutsalların ardına saklanarak kendi gücünü kuranlar, 20 yaşındaki çocukların ellerine verdikleri silahlarla kendi hesaplarını görenler, savcıhâkim-polis üniformasını mafyanın önüne serenler aslında sadece hukuku, adaleti değil, devleti de bitiriyor.
İdeolojisi “akıldışılık” olan “yeni ortaçağ” düzeni bu. Mutfağımızı, banyomuzu, salonumuzu siyah kıyafetli adamlara terk edecek miyiz? Unutmayın, bu ev bizim!
Not: Maalesef virüsün pençesine ben de düştüm. Göğsündeki sıcaklığı yollayanlar sağ olsun.

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/nedir-bu-yargidaki-istanbul-grubu-1793030
Posted in PERDE ARKASI, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

AKIL FİKİR YAZILARI * Ateşteki Kestaneler

Ateşteki Kestaneler

Cumhuriyet – Gani AŞIK – 23 Kasım 2020 Pazartesi

Hz. Ali ile karşılaşan bir dostu sordu: Ey Ali, gecen nasıl geçti?” Ali cevapladı: “Çifte bir kaygı ve sorumluluk duygusu tüm gecemi kuşattı. Yaratan ibadet, çocuklar ekmek isterler.” (dünya-ahret dengesi. Kaynak: Merhum Kayseri Müftüsü Abdullah Develilioğlu.)
Aradan 14 yy geçti, Yaratan’a olan ibadet sorumluluğunu inananların vicdanına bırakırsak, dünyevi olan, ülkenin hali (elbette ekmek de bunun içinde) nicedir? Düşünen tüm beyinler, akşam başını yastığa bu kaygı ile koyuyor ve güne bu endişe ile gözlerini açıyor. Devleti ve toplumu kuşatan sorunlar yumağını “ateşteki kestaneler” olarak nitelemek yanlış olmaz. Bu kestanelerin sadece ikisini irdelemek isterim:
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Bir ulusu ve toplumu ayakta tutan öğelerin başında, kurumlarının misyonlarına uygun işlevselliği gelir. Dini ve milli birliğimizin esenliği adına Diyanet, bu anlamda başat bir kurumdur. Ama ne var ki Diyanet de AKP iktidarının kurumları tahrip ederek, kurumlar toplamı” olan cumhuriyeti ortadan kaldırma siyasetinin kurbanı oldu.
O kadar ki bu kurum, yok olma noktasına gelen vatanı ve milleti, tarihte benzeri görülmemiş mucize ötesi bir destanla uçurumun kenarından çekip alan Atatürk’e karşı saklamadığı husumeti ile hem dini hem de milli birliğimizde derin yaralar açmakta, Atasına ve Cumhuriyete vefa ve sadakatini özel günlerde coşku ile ortaya koyan milyonları pervasızca incitebilmektedir. Alevisi, Sünnisi, deisti, ateisti, Hırıstiyanı ve Musevisinin vergisi ile sahip olduğu dev bütçenin sağladığı sınırsız olanaklar, cumhuriyetin yıkılmasına, devleti ve Diyanet’i kuran Atatürk’ün unutturulmasına kullanılıyor.
Diyanet’in tüm tepkilere karşın sürdürdüğü bu tavır, siyasal İslam rüzgârını yelpazeleyerek iktidarın beğenisine mazhar olma çabası anlamına gelmektedir. Son 50 yılını çok iyi bildiğim Diyanet, iktidar baskılarını göğüsleyerek onurunu ayakta tutmuştu.
Üzülerek ifade ederim ki, özel öneme sahip bu değerli kurumu, ileri ölçüde siyasetin emrine vermek, kendisine vücut veren anayasa ve yasaların açık ihlali olup, hesabını soracak bir Molla Kasım” dönemi açılabilir. Toplumsal huzur bahçesinin çiçeklerine hayat suyu vermesi ve güneş sıcaklığı serpmesi gereken Sayın Başkan tersine, kaşıyor.
Ahiret inancı olmayanlardan her türlü kötülük beklenir” fetvası (!) ile (bunlar ahlaksızdır” anlamına gelir), yeni bir vecizeyi (!) tedavüle çıkardı. Türkiye, 83 milyonun üzerinde nüfusa sahip büyük bir coğrafya, çok büyük bir kesimi de Müslüman (yüzde 98 olduğu kabul edilir) ama yurttaşlarımızın içinde inanmayanların olması da mümkün ve normaldir, çünkü devlet laiktir; inanmak ya da inanmamak anayasal güvence altındadır.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANINA SORULAR
Ahlak-inanç ilişkisine değinmeden önce, Sayın Başkan’a birkaç soru yöneltmemiz yerinde olacaktır: Hz. Ali ve Ehli Beyt’i boğazlayanların ahiret inancı yok mu idi? “İslam adına” baş kesen, Gar katliamında 102 kişiyi havaya uçurarak katleden teröörgütlerinin ahiret inancı yok mu? Devletten koltuk, hazineden ulufe peşindeki tarikat ve cemaatlerin ahiret inancına ne dersiniz?
Ve nihayet, cumhuriyetin 90 yıllık birikimlerini talan edip, Merkez Bankası’nın döviz rezervini eksiye düşürenler, Hazine ve Maliye’yi yağmalayarak Karunlaşanlar, ahrette hesap verme” inancı, sözde en yüksek olanlar değiller mi? Öteki semavi dinler gibi, İslam’da da ahlakın elbette önemli bir yeri vardır. Hz. Ayşe Peygamberin ahlakının Kur’an ahlakı olduğunu belirtmiştir. (Müslimn, Müsafirin” 139). Hz. Peygamber’in Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisi de çok ünlüdür.
AHLAK DİNDEN BAĞIMSIZDIR
Ancak, ahlaka ve ahlaki kavram ve değerlere sadece din penceresinden bakmak, yaşamın paradigmaları ve nesnel olguları ile örtüşmez. O nedenle konuya bir başka pencere daha açmamız gerekir:
Din ve ahlak, kişisel ve toplumsal planda birbirleri ile kesişirse de din kendi müminlerini muhatap alırken, ahlak herkesi kapsar. Ahlak dine dayandırılırsa otonom (özerk) varlığı ortadan kalkar. Dinin uhrevi boyutu, ahlaki sorumlulukları öteleyebilir. Tövbe edip bağışlanma, günah çıkarma, arınma, günah ve sevabın nihai değerlendirme yeri olarak hesabı ‘öte dünyaya’ bırakma, ahlakın yaptırım gücünü zaafa uğratır. (Prof. Dr Lokman Çilingir. Ahlak Felsefesine Giriş”.)
Konu ile ilgili bir kişisel tespitimi de sayın okurların takdirine sunmak isterim: Türkiye’de, ama daha çok yurtdışında (Berlin ve Stuttgart) bazı ateistler tanıdım. O ateistlerin; yönetimleri altındaki camilerde, ALLAH ve din adına, inançlı ama bilinçsiz gariban işçileri soyanlardan çok daha ahlaklı olduklarının birebir tanığıyım. Yasa ve ahlak dışı yollarla elde edilen serveti, başkalarının yoksullaşmasına sebep olacağı için ­insanlık suçu sayıyorlardı ve biz yalan söylemeyiz” diyorlardı. (İnanmadıkları dinler de zaten böyle istiyor.) Çarpıcı sonuç: Ahlak dinden bağımsızdır.
HALK YOKSULLAŞTI
Ateşteki bir başka kestane halkın sefaletidir. Doyumsuz ve kolektif soygun, AKP’nin, din – iman sömürüsü ile büyük oy devşirdiği dar ve sabit gelirlileri daha bir acımasız vurdu. Bu kesimler, yoksulluk ve çaresizliğin merhametsiz çarkına sürüklendiklerini uzun yıllar anlayamadılar. Çünkü Türk Goebbelsler, onların billurlaşmış saf inancını yıllarca bloke ederek, dünya değil, ahiret önemli” potasında bilinçlerini köreltmeyi başardılar.
İslam’a göre ise, dünya ve ahiret dengesi zaruridir, birisi ötekine feda edilemez. ALLAH’ın sana verdiği bunca mal-mülk ile ahiret yurdunu kazanmanın yollarını ara, dünyadan nasibini de unutma.” (Kur’an-ı Kerim, Kasas Suresi, ayet 77.)
Gelinen nokta ve ortaya çıkan tablo itibari ile halkımızın büyük bir kesimi Hint kast sisteminin en alt tabakası Sudralar durumuna düştü. Bunun temel nedeni, yaygın olarak söylenip, bilindiği gibi, mücahitlerin” müteahhitleşmesi ve Harunların Karunlaşması ile belli kesimlere cömertçe yapılan büyük servet transferleridir.
İthal lüks çantalar, marka türban ve gözlükler, cipler, saray yavrusu villaların getirdiği şımarıklık ve benliklerini tutsak alarak toplumdan koparan Everest gibi kibir…
ÇALIÇIRPTIKTAN SONRA…
25 yıl boyunca döviz ve müşteri garantili köprü, tünel, havaalanı, şehir hastaneleri, cumhuriyetin 90 yıllık yatırımlarının özelleştirme teraneleri ile eşe/dosta peşkeş çekilmesi, ölçüsüz kaynak aktarımının şaşırtıcı örnekleridir.
Devletin mali imkân ve birikiminin çarçur edilmesini önleyecek mekanizmaların ortadan kaldırılması, izleme ve sorgulama kanallarının da kapatılması ile yoksul halkın vergilerinden oluşan Hazine talana açık, korumasız ve sahipsiz kalmıştır.
Ünlü planlamacı ve iktisatçı dostumdan aldığım taze bilgilere göre; AKP iktidara geldiğinden bu yana 2 trilyon dolara tekabül eden vergi toplamış, 70 milyar dolar özelleştirmeden elde etmiş, devletin dış borç toplamı ise 66 milyar dolar daha artmış. Övünülen müşteri ve döviz garantili yatırımlar, holdinglerin kendi imkanları ile gerçekleştiğine, istihdam ve üretime dönük ciddi bir yatırım da yapılmadığına göre, devletin rutin giderleri dışında, bu devasa kaynak nasıl buharlaştı?
AKP iktidarının her fırsatta saldırdığı cumhuriyeti kuran nesil, emanetlerindeki Hazine’yi namusları gibi gördü. Vefatlarında kiminin cebinde 75 kuruş, kimisinde de 15-20 lira çıktı. Temiz naaşlarını belediyeler defnetti. İnsan, hatta Müslüman olmanın şaşmaz ölçüsü, çalma imkânın olduğu halde çalmamaktır ve gerisi de lafügüzaftır (boş söz).
1940’lı yıllarda Mersin Şadırvanlı Handa Âşık Veysel’in başına gelen, sanırım bu defa milletçe hepimizin başına geldi. Veysel Baba Şadırvanlı Han’da tanımadığı birisi ile aynı odada kalır. Sabah uyandığında parasının çalındığını fark eder ama içi boşaltılmış cüzdanı cebinde, kapı da arkadan kilitli… Sözü, ünlü ozanımıza bırakalım:
Parça parça olsun paramı çalan,
Kimisi gerçek der kimisi yalan
Dünyada görmedim böyle bir plan,
Kapı kitli, cüzdan cepte; para yok.
GANİ AŞIK – E.MÜFTÜ VE CHP KAYSERİ MİLLETVEKİLİ

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/atesteki-kestaneler-gani-asik-1793036
Posted in AKIL FİKİR YAZILARI, DİN-İNANÇ, İrtica, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ORGANİZE İŞLER * TEZGAHIN ADI MUÇEV * İktidarın adamları kapalı kapıların ardında bir araya gelerek kurdukları MUÇEV isimli bir şirketle Türkiye’nin en değerli sahillerine ÇEVRE ve ŞEHİRCİLİK BAKANLIĞININ tahsisleriyle el koyuyor… MUÇEV’deki isimler sır gibi saklanıyor

Naci Kaptan / 23.11.2020
MUÇEV bilmecesi
Muğla Çevre Vakfı Limited Şirketi’ni ortak olduğu iddia edilen isimler bile tanımıyor
Kıyıları korumak iddiasıyla eski Çevre Bakanı Mehmet Özhaseki’nin 2016’da başlattığı girişim, bugün sahilleri peşkeşin aracı oldu. Ortaklık iddiasını reddeden Halim Mete, “DTO olarak kurduğumuz şirket hiçbir işlem yapmadı. MUÇEV’i tanımıyoruz” diyor.
Türkiye’nin her bölgesinde kıyılarda yağma yaşanıyor. Artık havlunu alıp gidebileceğin bir sahil yok gibi. Bir yandan Çevre Bakanlığı, bir yandan Milli Emlak, bir yandan mafyatik örgütlenmeler. İhaleye falan gerek yok.
Şezlongu atan başlıyor para kesmeye. Oysa anayasanın 43’üncü maddesi “Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir” diyor.
3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5. maddesi ise “Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır. Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir” hükmünü veriyor. Yani anayasaya göre sahillerin kullanımında öncelik halkın. Diyeceksiniz ki anayasa mı kaldı ortada?
Bugünlerde Muğla’da ortaya çıkan MUÇEV tartışması, kalmadığını bir kez daha kanıtlıyor. Tartışmanın konusu dünyanın en güzel kıyılarının olduğu Muğla sahillerindeki “peşkeş”. Sadece Muğla değil, Edirne, Antalya’da da ortaya çıkan Muğla Çevre Vakfı Turizm Ticaret Ltd. (MUÇEV) isimli şirket sahillerin işletmesine hiçbir kurala dayanmadan sahip oluyor.

Şirketi tanımıyoruz
Şirketin görünen yönetiminde bürokratlar ve devlet memurları bulunuyor. Bir iddiaya göre Metin Kalkavan’dan Halim Mete’ye, Tezcan Yaramancı’dan, Faruk Miras’a iş dünyasından isimler de şirketin kurucuları arasında. Halim Mete, Deniz Ticaret Odası (DTO) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği yönetiminden yıllardır tanıdığım bir isim. Gelişmeleri ona sordum. Olayı şöyle anlatıyor:
– Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, Muğla kıyıları ve sahillerini korumak için bir şirket kurulmasını istedi. DTO’nun öncü olmasını önerdi. Çünkü odamız Türkiye’nin tüm kıyı ve iç sularında örgütlü bir oda. Biz de o dönem Deniz Ticaret Odası yönetimi olarak Deniz Temiz Derneği (TURMEPA) Başkanı Tezcan Yaramancı gibi isimleri de alarak Deniz Kıyı Koruma Şirketi’ni kurduk.
– Amacımız sahilleri işletmek değil sadece korumaktı. Ancak o tarihten sonra hiçbir işlem yapmadık, hiçbir karara imza atmadık. Şirket üç senedir faaliyet dışı. Mete, 6 ay önce MUÇEV’le ilgili iddiaların ortaya atılmaya başladığını söylüyor. “Ancak bizim hiçbir ilgimiz yok. MUÇEV’i tanımıyoruz, alakamız yok, ne yaptığını bilmiyoruz” diyor.
Halim Mete’nin tanımadığını söylediği şirket ise büyük bir bilmece. Bürokratların adının yer aldığı şirket ortaklarının arkasında kimler var henüz bilinmiyor. Milletvekillerinin sorularına yanıt da yok. MUÇEV hangi “kamu yararına” hareket ediyor? Yanıtı merakla bekliyoruz! [1]

Tezgâhın yeni adı: MUÇEV
CHP’li Alban, AKP’nin MUÇEV üzerinden muhalefet belediyelerine yaptığı oyunu anlattı.
CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban, AKP’nin yerel yönetimlerini kazanamadığı sahil şeritlerinde bulunan belediyelerin ellerindeki işletmeleri almanın yeni yöntemini bulduğunu söyledi. Alban, son günlerde adı “sahillerin ihalesiz devriyle” gündeme gelen Muğla Turizm Çevre Vakfı’nın (MUÇEV), AKP tarafından işletmeleri almak için kullanıldığını bildirdi.
Alban, böylece muhalefet partileri tarafından yönetilen belediyelerin kaynaklarının da kesildiğini vurguladı. CHP’li Alban, sürecin nasıl işlediğini anlatırken, “tezgâhın yeni adı MUÇEV” dedi. Öncelikle daha önceki yıllarda ya da AKP döneminde “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilmiş yerlerdeki işletmelerin tespit edildiğini belirten Alban, “Bu sahillerdeki yerleri eğer muhalefet partili belediyeler işletiyor ise bakanlık ve valilik protokolü ile hemen belediyeden alınıp Muğla Turizm Çevre Vakfı’na (MUÇEV) devrediliyor. Eğer yerel seçimlerde belediye yönetimini AKP veya MHP kazanırsa MUÇEV’in işletme hakkı iptal edilip, plajlar tekrar belediyeye devrediliyor” dedi.
Bunun örneğinin Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı dünyaca ünlü İztuzu Plajı’nda yaşandığını kaydeden Alban, plajın işletme hakkının, yıllarca CHP’li Ortaca Belediyesi’ne verilmediğini, geçen yerel seçimlerde belediye yönetimini MHP’nin kazanmasının ardından işletme hakkının apar topar MHP’li belediyeye devredildiğini bildirdi.
MUÇEV’in iktidarın iki işini birden yaptığını anlatan Alban, hem muhalefetin yönettiği yerel yönetimlerin kıyılardaki işletmelerden gelecek olan kaynaklarının kesildiğini hem de bu şirketin yönetim kuruluna atanan kişiler üzerinden yandaşa rant sağlanmış olduğunu vurguladı.
SADECE EGE DEĞİL
Ege sahillerinin ardından Akdeniz ve Marmara sahillerinde de her taşın altından MUÇEV’in çıkmaya başladığına dikkat çeken Alban, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Türkiye Çevre Koruma Vakfı ve Muğla Valiliği’ne bağlı olan Muğla Hizmet Vakfı’nın yüzde 50’şer ortaklıkla kurduğu MUÇEV’in, sahil işletmelerini aldığını söyledi.
Alban, Muğla’nın 14 plajını işleten şirketin, Antalya Alanya ve Edirne Keşan’da bulunan sahil işletmelerini de devraldığını dile getirdi. Alban, adı geçen şirketin, bakanlıktan kiraladığı kıyı alanlarını işletmesi ve bunun dışında diğer birtakım işletmelere kiralamasının, işletmelerin kıyıları halka kapatmasına, kıyıların para verenlerin kullanabildiği yerler haline gelmesine yol açtığını söyledi.
BAKANLIK MUÇEV İDDİALARINA YANIT VERDİ
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, sahil ve koyların işletme haklarının ihalesiz olarak Muğla Çevre Koruma Vakfına (MUÇEV) verildiği iddiasının gerçek dışı olduğunu bildirdi.
Bakanlıktan yapılan açıklamada, Türkiye Çevre Vakfının (TUÇEV) 2001 yılında Bakanlık bünyesinde kurulduğu, çevre değerlerinin korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalara katkı sağlayan örnek bir sivil toplum kuruluşu olduğu bilgisi verildi.
MUÇEV’in ise TUÇEV’in alt kuruluşu olduğu, yüzde 50 hissesinin TUÇEV’e, yüze 50 hissesinin Muğla Valiliğine ait olduğu belirtildi.
MUÇEV’in, bugüne kadar yaptığı faaliyetlerle kıyı ve sahillerdeki işgallere son verdiği, çevre ve deniz temizliğini gerçekleştirdiği, plajları vatandaşların ücretsiz olarak kullanmasını sağladığı aktarılan açıklamada, “Sahil ve plajlardaki bütün kiralama işlemleri kanun ve mevzuata uygun şekilde izinler alınarak yapılmaktadır. İhale süreçleri şeffaf şekilde yürütülmektedir. İddiaya konu olan sahil ve koyların işletme haklarının ihalesiz olarak MUÇEV’e verildiği iddiası gerçek dışıdır, asılsızdır.” ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, şunlar kaydedildi:
“Uygun koşulları sağlayan yerel yönetimlerimiz ise talepleri doğrultusunda, kanun ve mevzuata uygun şekilde kiralama işlemlerini yapabilmektedir. Bunların örnekleri de mevcuttur. Nitekim Datça, Marmaris, Fethiye, Alanya, Serik, Manavgat, Kaş ve Finike ilçe belediyelerine birçok alan tahsis edilmiştir. Yerel yönetimlerden gelen kiralama talepleri Bakanlığımızca değerlendirilerek uygun görülen alanlarda kiralama işlemleri devam etmektedir. MUÇEV’in idaresindeki sahil ve plajlar, halk plajı olarak kullanılmakta, giriş ücreti alınmamaktadır. Bu plajlarda sunulan yiyecek içecek hizmetleri de özel plajlara kıyasla çok daha uygun fiyatlarla temin edilmektedir. Ayrıca şemsiye ve şezlonglar plajı kullanmak isteyen vatandaşlarımızın rahatça hareket edebilecekleri şekilde düzenlenmektedir.
Bu plajlarda sigara içilmeyen ve engelli vatandaşlarımızın kullanabileceği alanlar oluşturulmakta, herkesin güvenli ve huzurlu bir şekilde plajdan faydalanması sağlanmaktadır. Bu alanların işletilmesinden kaynaklanan gelir, çevre koruma faaliyetlerinde kullanılmaktadır. Kurulduğu günden bu yana çevremizi, doğamızı koruma eksenli faaliyetleri başarıyla yürüten MUÇEV’e yönelik asılsız iddialara karşı hukuki yollar sonuna kadar kullanılacaktır.” [2]

Cumhurbaşkanı’nın ‘yazlık sarayı’na komşu koyu Muçev aldı
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve kamu bürokratlarının yönetici olarak görev yaptığı MUÇEV isimli şirkete, Muğla’nın Marmaris ilçesindeki bulunan ‘Cumhurbaşkanı yazlık sarayı’nın yanındaki koya yapılacak “Yat Yanaşma Yeri” projesi verildi. Muğla Valiliği proje için ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir’ kararı aldı. CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban, karara isyan etti: Muğla’nın kıyıları karış karış ranta kurban ediliyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Muğla Valiliği’nin ortaklığıyla kurulan MUÇEV Turizm Ticaret Limited Şirketi, Marmaris’te “Yat Yanaşma Yeri Projesi” ile Fethiye’de “Tekne Bağlama İskelesi Projesi” gerçekleştirecek. Projenin ihalesiz olarak verildiği MUÇEV Turizm Ticaret Limited Şirketi’nin iki ayrı projesi için Muğla Valiliği tarafından ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir’ kararı verildi. CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban, “MUÇEV anayasaya aykırı olarak işlem yapmaktadır. Bu şirket kapatılmalıdır. Muğla’nın kıyıları karış karış ranta kurban ediliyor” dedi.
İhalesiz ve ÇED’siz MUÇEV’e verilen Marmaris’teki yat yanaşma projesinin yapılmak istendiği Karacasöğüt Mahallesi’ne giden CHP’li Alban, partililer ve vatandaşlarla birlikte açıklama yaptı. Alban, MUÇEV’in kıyı ve koyları işgal etmeye devam ettiğini belirterek, “Şu anda bulunduğumuz yerde, 400 metrekare alanda bir iskele var. Burayı genişletmek için daha önce bir proje yapılmış fakat iptal edilmiş. Şimdi ise MUÇEV’e verilen projeyle burası 40 bin 893 metrekareye çıkarılıyor. Yani 100 kat burası büyütülüyor. Koy tamamen halkın kullanımına kapatılıyor” dedi.
Daha önce burası için istenen ÇED raporunun bu projede kaldırıldığını ve bu işlemi yapanların suç işlediğini söyleyen Alban, gerekli olan hukuki mücadeleyi başlatacağını ve suç duyurusunda bulunacağını ifade etti. [3]

CHP’li vekil Bakan Kurum’a sordu: MUÇEV’deki bu isimler kim?
Özellikle CHP’li belediyelerin yönetiminde bulunduğu kentlerdeki sahil, koy ve kıyıların bakanlık tarafından devredilmesi ile gündeme gelen Muğla Turizm Çevre Vakfı’nın (MUÇEV) yönetiminde kimler olduğu sorusuna, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum yanıt vermedi. Konuyu gündeme getiren CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban, Bakan Kurum’a “Sayın Bakanım, Muğla’da MİT’in Başkanının kim olduğunu biliyoruz. Onların yönetiminin kimler olduğunu biliyoruz -çok gizli olmasına rağmen- ama biz MUÇEV’in yönetiminin kimlerden oluştuğunu bilmiyoruz” dedi.
CHP Muğla Milletvekili Mürsel Alban, Muğla Valiliği ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yüzde 50 ortaklıkla kurduğu MUÇEV Tur. Tic. Ltd. Şti’nin yönetim kurulunun bir sır gibi saklandığını öne sürdü. TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bütçesinde söz alan CHP’li Alban, Bakan Murat Kurum’a “Sayın Bakanım, Muğla’da MİT’in Başkanının kim olduğunu biliyoruz. Onların yönetiminin kimler olduğunu biliyoruz -çok gizli olmasına rağmen- ama biz MUÇEV’in yönetiminin kimlerden oluştuğunu bilmiyoruz. Soru önergesi ile birçok defa sorduk fakat yanıt vermediniz. Neden bu isimleri bu derece gizliyorsunuz? Kimlerdir bunlar? Neden açıklamıyorsunuz?” sorusunu yöneltti.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bakanlıkların bütçe görüşmelerine devam edildi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bütçesi üzerine yapılan görüşmelere MUÇEV Ltd. Şti üzerindeki tartışmalar damga vurdu.

Kaynaklar
[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/jale-ozgenturk/mucev-bilmecesi-[2]https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/tezgahin-yeni-adi-mucev-[3]https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cumhurbaskaninin-yazlik-sarayina-komsu-koyu-muceve-verdi-[4]https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/chpli-vekil-bakan-kuruma-sordu-mucevdeki-bu-isimler-kim-1792954
Posted in ORGANİZE İŞLER, YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Trump’a uygulanan Regeneron ilacının acil kullanımına onay verdi

euronews

Regeneron ilaç firmasının laboratuvarında görev yapan bilim insanları   –   ©  AP
Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Regeneron ilaç firmasının, kendisi ile aynı ismi taşıyan Regeneron isimli ilacının acil kullanımına izin verdi.
Firma iki gün önce, bağışıklık sisteminin virüsle mücadelesine imkan tanıyan antikor üretiminin ilaç sayesinde gerçekleştiğini belirterek FDA’ya acil kullanım başvurusu yapmıştı.
“Antikor kokteyli”, Başkan Donald Trump’a geçen ay hastalandığında uygulanan deneysel bir ilaç.
Regeneron ilacı, remdesivir ile deksametazon’un karışımı.
Gıda ve İlaç İdaresi, Regeneron’un kullanımına, hafif ve orta şiddette semptomları olan hastalar ile hastalığın ilerlemesini engelleyecek durumlar için izin verdi.
İlacın 40 kilo üzeri hastalar ile 12 yaş ve üstü kişilere tek seferlik intravenöz tedavi (sıvı maddenin doğrudan damar yoluyla verilmesi) yöntemi ile uygulanmasına onay verildi. Antikor kokteyli olarak bilinen ve Regeneron firması tarafından üretilen ilaç, Covid-19’a neden olan koronavirüsün ana proteinine yönelerek virüsü etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor.
Biri insan, bir diğeri ise farelerden alınan iki antikorun birleşiminden elde edilen kokteyl bağışıklık sisteminin virüse karşı harekete geçmesini sağlıyor. Regeneron, federal hükümet tahsis programı aracılığıyla dozlarının ilk etapta yaklaşık 300 bin hastaya uygulanacağını bildirdi.

https://tr.euronews.com/2020/11/22/abd-g-da-ve-ilac-dairesi-trump-a-uygulanan-regeneron-ilac-n-n-kullan-m-na-onay-verdi
Posted in Saglik | Leave a comment

COVID 19 SALGINI * KARANTURKA

SUNUŞ / KARANTURKA

Ceyhun Balcı / 27.04.2020

Değerli okur!
Birazdan okuyacağınız yazı 27 Nisan 2020’de kaleme alındı. O zaman karantina günleri yaşamaktaydık. her ne kadar bilimsel karantina değilse de KARANTURKA günlerindeydik.
Salgının yeniden hız kazanmasıyla karantina kavramı bir kez daha gündeme geldi.Bu kez de bize özgü bir karantina süreci yaşamaya başladık. Salgınbilimin gerekleriyle ilintisi sınırlı olan bu uygulama için hiç olmamasından iyidir denebilir mi?
Bundan bile emin değilim!

Bu yazı haziran ayında okurla buluşan kitabımda da yer aldı.

KARANTURKA

Korona küresel salgını sonunda Türkiye’nin kapısını da çaldı. Bize gelene dek bir dizi deneyim birikmişti bile. Çin başta olmak üzere uzak doğunun tümü ve onları izleyerek İran tanışma sürecini tamamlamıştı. Avrupa’da İtalya başta olmak üzere bir dizi ülke de bize yol gösterecek bir süreci yaşamaktaydı.
Dünyanın farklı yerlerinde farklı yaklaşımların olması sayısız odaktan farklı tepkiler gördü. Örneğin, Çin Wuhan ve bağlı olduğu Hubei eyaletinde tam karantina uygularken kendisini hastalığa uzak sananların “antidemokratik” nitelemelerine göğüs germek zorunda kaldı.
Güney Kore ise kesesine güvenerek “test, test, test” dedi. Demekle kalmadı yaptı! Çok sert karantina gerekmeksizin yalıtabildi sağlıklıyı hastadan. Japonya, Singapur, Tayland ve onlara eklenebilecek diğer uzak doğulular kimi zaman parasal olanakların sınırsızlığından çoğu zaman da disiplinli toplum geleneğinden yararlandılar. Böylelikle küresel salgın başladığı yerde daha fazla tutunamadan batıya doğru yolculuğa başladı.
Uzakdoğudaki başarının ardındaki bir başka önemli etken kamucu-devletçi yaklaşımdı. Örneğin, Çin’de binlerce yataklı hastaneler birkaç gün içinde yükselmişti Wuhan’da. Başta hekimler olmak üzere her türden sağlık çalışanından oluşan görkemli sağlık orduları ülkenin dört bir yanından salgının merkezine yığıldı. Tıbbi araç ve gereç sıkıntısından neredeyse söz edilmedi.
Unutmadan eklemekte yarar var! Türkiye’de daha düne kadar değersizleştirilen ve şiddet hedefine dönüştürülen sağlık çalışanları oralarda baştacıydı. Hatta, Çin’deki olağanüstü koşullarda olayın ciddiyetini algılama sorunu yaşayanlara hekimlerin ve sağlıkçıların buyruklarını yerine getirmeyenleri en ağır şekilde cezalandırmaktan kaçınılmayacaktır çıkışı bile yapıldı. Söz konusu olan toplum sağlığıydı! Hasta olmayanların korunmasıydı.
Rusya ve Hindistan parasal olanakların sınırlılığına bağlı olarak karantinayı öncelediler. Özellikle Hindistan’daki sopalı karantina görüntüleri dünya kamuoyunun epeyce ilgisini çekti. Toplumlar, gelenekler, kültürel özellikler korona salgınının ardından bir geçit resmi sunmaktaydı aynı zamanda. Havuç göstererek de sopa kullanarak da korona salgınına karşı durmak olasıydı.
Komşu İran salgınla tanıştığında Türkiye-İran sınırı açıktı. Bir süre daha açık kalmayı sürdürdü. Hem havayoluyla büyük kentlerimize hem de karadan doğu illerimize İran bağlantısı sürdü. Doğal olarak virüs akışı da.
Hatanın büyüğü Suudi Arabistan’a umre yolculuklarının kısıtlanmamasıyla yapıldı. Kâbe’nin kapanmasına neden olan küresel salgın bizi etkilemiş görünmedi. Umreye gidişin bir de dönüşü vardı. Sonraları karantina önlemi alınsa da başlarda gevşeklik üst düzeydeydi. Gelen umrecilere uçakta ateş düşürücü verilerek denetimden sıyrılmalarının sağlandığı bile ileri sürüldü. Çok iyi bilinir! “Bir şeyin söylentisi de gerçekleşmesi kadar kötüdür.” Evinden çıkmama öğüdüne uyanların evlerinde konuk ağırlamaları doğal olarak haber değeri taşıdı.
Yalnız umreciler değildi yurtdışından virüs taşıyanlar. Avrupa ve okyanus aşırı ülkelerden de bolca mikrop taşındı ülkeye. Hava, kara ve deniz ulaşımının olağan bir şekilde sürdüğü sırada Avrupa salgının merkezi olarak anılmaya başlamıştı bile. Kısa süre önce Çinlilere nefretle bakanlar, Çin’deki sert önlemleri demokrasi tartısına çıkartanlar çoktan tam karantinaya geçmişlerdi.
Karantina İtalyanca kırk günlük süreden köken almış bir sözcük. Beş yüz yıl kadar önce dönemin küresel salgını kara ölüm vebaya karşı geliştirilmiş bir korunma yöntemi. Günümüz salgınından ağır şekilde etkilenen İtalya kökenli bir uygulama olması yazgının cilvesi olmalı!
İzmir’de bir semtin de adıdır Karantina. XIX. yüzyılda kente gelenler burada karantinaya alınmışlar. Hastalık taşımadıkları anlaşıldığında ülkedeki serbest dolaşımlarına izin verilmiş. Özellikle deniz yoluyla girilen kentlerimizin hemen hepsinde böylesi uygulamaların yapıldığı yerler olmuştur. Tarih incelendiğinde bunlar öğrenilebilir.
Basit, zahmetsiz ve etkili bir yöntemdir. Bugün de işe yarıyor oluşuna şaşırmak gerekmiyor.
Türkiye’nin salgın sürecinin başından bu yana yaptığı en doğru şey bilim kurulu oluşturmak oldu. Her ne kadar halk sağlığı uzmanlığı gibi salgın yönetiminin olmazsa olmazı olan dal sonradan eklenmiş olsa da bilim kurulu sürecin yönetimine olumlu katkılar sundu. Kuşkusuz bilim kurulu aklın ve bilimin sesi olsa da alınan kararların uygulanması yönetsel istencin işiydi. Bilim kurulu ne kararlar aldı? Neler önerdi? Bu bağlamda saydamlık olmadığı, kararlar kamuoyuyla paylaşılmadığı için bilmemiz olanaksız.
Türkiye zaten adı konmamış bir ekonomik bunalımın içinde olduğu için salgına olabilecek en kötü koşullarda yakalanmış oldu.
Varlıklı ülke!
Yoksul devlet!
Umarsız yurttaş!
Yukarıdaki üçleme özellikle yönetsel düzeneğin salgın karşısındaki konum ve tutumunu belirlemiş oldu.
Her ne kadar bilim kurulunun ne kararlar aldığını, yönetime neler önerdiğini bilemesek de çok test olanağının bulunmadığı koşullarda salgının denetim altına alınması için biricik yöntem tam karantinaydı. Sokağa çıkma yasağı olarak da adlandırılan bu yöntemin gerçek adı bilimsel karantinadır. Bilim kurulu başından bu yana tam karantina önerdiğinden en küçük kuşkumuz yok.
Yönetsel düzenek bilinen nedenlerle bundan kaçındı!
Vicdanla cüzdan arasına sıkışan kimileri gibi ekonomiyle salgın biliminin gerekleri arasında sıkışıp kalan iktidar özgün bir düzenlemenin altına imza atmış oldu. Virüsle anlaşma mı yapıldı sorularını haklı çıkartırcasına hafta sonu karantina, hafta içi normal yaşam!
Bu düzenlemenin güçsüz devlet umarsızlığının ürünü olduğu kuşkusuzdu. Tam karantina diyebilmek için devletin gerçek anlamda ve güçlü bir şekilde ortaya çıkması gerekirdi. Bu olamadı! Olamadığı gibi vatandaşa kol kanat germesi gereken devletimiz İBAN numarası alacak yerde vermek zorunda kaldı.
Karanturka bir Türk buluşu olarak tarihe böyle geçti.
Ne var ki, Karanturka fiyaskoya eşdeğer bir başlangıçla yaşama geçti. Karanturka bile iyi yönetilemedi. Haftalarca bilinçaltımıza yerleştirilen sosyal mesafe kavramının birkaç saat içinde yerle bir olduğuna tanıklık ederek korku ve ürkümüzü beslemiş olduk.
Korkulan boyutlara erişmese de Karanturka başlangıcındaki karmaşa olgu sayılarında sıçramaya yol açtı. Hiç olmamasındansa Karanturka kötünün iyisi olarak işlev gördü.
Mayıs ayına varıldığında olgu sayılarının düşme eğilimi göstermesi elbette umutlarımızı yeşertti. Karanturka yerine tam bilimsel karantina olsa daha iyi olmaz mıydı diye sormaktan alamıyorum kendimi.

KARANTURKA

Posted in Saglik | Leave a comment

Atatürk’ün Mirası, AKP’nin İflası! * Cumhuriyetimizin kurucuları ise gelecek kuşaklara hiç borç yükü devretmemiştir. Aksine Osmanlı’dan kalan dış borçları ödemiştir. Osmanlı’dan kalan bu dış borçlar günümüze eskale edildiğinde toplam tutarı bir yıllık milli gelirimize (GSYH) denktir.

Atatürk’ün Mirası, AKP’nin İflası!

Cumhuriyet – Doç. Dr. Abdüllatif ŞENER – 21 Kasım 2020 Cumartesi

Kaynaklar ve icraatlar açısından Cumhuriyetimizin ilk dönemi ile son dönemini karşılaştırmak, kuruluşumuzu ve bugünkü gidişimizi görmek açısından ilginç sonuçlar ortaya koymaktadır. 
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde tekeden süt çıkarırcasına yokluklar içerisinde modern bir ülke inşa edilmiştir. Yedi düvelin işgaline son verilmiş, okuryazar oranının yüzde 3 olduğu, tarımın öküzlerle, sabanlarla yapıldığı, girişimci sınıfının bulunmadığı, sanayi üretiminin esnaf faaliyetlerini aşamadığı, doktor ve mühendis sayısının çok az olduğu bir dönemde; sanayi devrimi gerçekleştirilmiş, savaş uçakları üretilmiş, başta demir-çelik olmak üzere, gelişmiş sanayi tesisleri kurulmuş, tarımda traktör ve modern tarım aletleri kullanımına geçilmiştir.
Devlet yeniden kurumsallaştırılmış; hukuk reformu yapılmış, Hıfzıssıhha’da bugün bile üretilemeyen pek çok aşı üretilmiş, yeni üniversiteler kurulmuş, ulaşımda devrim yapılmış ve yokluklar içinde ülke doğudan batıya, kuzeyden güneye demiryolları ile bağlanmıştır.
Cumhuriyetimizin bugünkü AKP’li yıllarında ise iktidar, bir asırlık gelişmiş insan ve kurumsal potansiyeli devralmış ve devasa kaynaklar kullanmış, ama demokratik kurumları tahrip etmiş, genç insan potansiyelimizi umutsuzluğa mahkûm etmiş, küresel teknolojik ve ekonomik rekabetin gerisinde kalmıştır.
KAYNAK KIYASI BİLE YETERLİ
Bu iki iktidar döneminde kullanılan kaynakların karşılaştırılması bile son dönemin bir iflası, ilk dönemin bir büyük gelişimi sağladığını göstermeye yeterlidir.
AKP iktidarı kamu harcamalarını karşılamak için milli gelirin yüzde 33’ünü vergi ve diğer kamu gelirleri olarak toplamıştır. Atatürk döneminde ise milli gelirin sadece yüzde 7’si gelir olarak kullanılmıştır. Yani AKP iktidarı yaşayan vatandaşlarımızdan 4.7 kat daha fazla vergi toplamıştır.
Bu son iktidarın birinci dönemden farklı olarak henüz hayatta olmayan vatandaşlarımızın birikimlerini de kullanmış olduğunu bilmemiz gerekir. Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinden itibaren kurulan fabrikaları satarak 70/80 milyar dolar (600 milyar lira civarında) ilave bir kaynak kullanmıştır. Yani sadece yaşayanlardan daha fazla kaynak devşirmekle kalmamış, Cumhuriyetimizin kurucularının biriktirip sonraki kuşaklara devrettiği varlıkları da harcamıştır. 
Cumhuriyetimizin kurucuları ise geçmiş kuşakların biriktirdiği bir kaynağa sahip olmamıştır. Üstelik başta demiryolları olmak üzere yabancılara ait ekonomik tesisleri para vererek devletleştirmiştir.
YOKLUKTAN VARLIĞA, VARLIKTAN YOKLUĞA
Kaynaklar açısından üçüncü fark borçlanmalardır. Yani gelecek kuşakların henüz kazanmadığı paraların harcanmasıdır. AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihi boyunca en fazla borçlanan iktidardır. Bu iktidarın yaptığı iç borçlanmalar, dış borçlanmalar, KÖİ projeleri ile gelecek kuşaklara devrettiği ödeme yükümlükleri, ülkeyi sürekli krizlere sokacak düzeydedir.
Cumhuriyetimizin kurucuları ise gelecek kuşaklara hiç borç yükü devretmemiştir. Aksine Osmanlı’dan kalan dış borçları ödemiştir. Osmanlı’dan kalan bu dış borçlar günümüze eskale edildiğinde toplam tutarı bir yıllık milli gelirimize (GSYH) denktir.
Kısaca AKP iktidarı bir mirasyedi misali yaşayan yurttaşlarımızdan bir asırdır hiçbir hükümetin almadığı kadar para tahsil etmiş, terk-i hayat etmiş geçmişlerimizin birikimlerini yemiş ve doğmamış çocuklarımızın henüz kazanmadığı gelirlerine el koymuştur. Ve başarısızdır.
Cumhuriyetimizin kurucuları ise yaşayan vatandaşlarımızdan çok daha az vergi almış -tarımın milli gelir içerisindeki payının yüzde 80 olduğu, vergi gelirlerinin büyük çoğunluğunun tarımsal kaynaklı olduğu bir dönemde, Kurtuluş Savaşımızı başarıya ulaştırmış, yoksul halkımızın üzerindeki en ağır vergi olan “aşarı” kaldırmış- , halkı vergi ile bunaltmamıştır. Önceki kuşakların birikimlerini bütçe gelirlerine dönüştürmemiş, tam aksine Osmanlı’nın dış borçlarını ödemiş ve Türk milletinin henüz doğmamış çocuklarına borç yükü devretmemiştir.
ÜÇ EVRELİ KÜRESELLEŞME
Küreselleşmenin üç evresi vardır. Birincisi 15-18. yüzyıllar arasıdır. Bu dönemde bilinmeyen kıtalar keşfedilmiş, insanlar oralarla iletişime geçmiştir. Piri Reis’in 1513 tarihli haritası bu dönemi Osmanlı’nın erken gördüğünü gösterir ama Osmanlı haritacılıkta bile Piri Reis’in çizgisini tutturamamıştır. Üstelik Kanuni, Piri Reis’i idam ettirmiştir.
Küreselleşmenin ikinci evresi 18. yüzyıldan 20. Yüzyılın sonuna kadar sürer. Bu dönemde telgraf, telefon, trenler, otomobiller, süratli tekneler ve uçaklar gibi iletişim ve ulaşım araçları dünyayı küçük boya çevirmiştir. Bu dönemde Cumhuriyetimizin kurucuları sanayileşmiş ülkelerin en son teknolojilerine denk bir sanayileşme, ulaşım ve iletişim seferberliği ile küreselleşmenin ikinci evresini yakalamışlar ve tüm mazlum milletlere örnek olmuşlardır.
Küreselleşmenin üçüncü evresi ise 2000 sonrasıdır. Türkiye’de AKP’li yıllardır. Ve bu yıllar bir mirasyedi yıllarıdır. İsraf edilen yıllardır. Geleceği ipotek altına alan yıllardır.
Allah sonumuzu hayreylesin!
DOÇ. DR. ABDÜLLATİF ŞENER – KONYA MİLLETVEKİLİ
Posted in Politika ve Gundem | Leave a comment

HIRSIZSINIZ! * Günümüzde halk değişik yöntemlerle soyuluyor. Dağa çıkan eşkıya tarafından değil tabii ki… Maaşlarını ödediğimiz şahıslar ve bizim sandığımız kurumların uyguladığı katakulli ile… Ülkeyi yağmalamayı ilke edinenler; ülkenin neyi var, neyi yok yağmaladı, yağmalattı…

HIRSIZSINIZ!

Zahide UÇAR(20 kasım 2020)

Din örtüsü altında yönetimi ele geçirip;
İşçiyi, küçük esnafı, çiftçiyi, memuru, emekliyi sağmal inek haline getirdiler.
Osmanlı döneminde suç işleyip dağa çıkan eşkıyanın yanında, devletin zulmüne baş kaldıranlar da dağa çıkmıştır. Bolu Beyine baş kaldıran Köroğlu gibi… Ege’de dağa çıkan ve Kurtuluş Savaşında dağdan inip milli mücadeleye katılan Efeler gibi…
İşlediği suçlar nedeniyle dağa çıkan eşkıya köylülere zulmederken… Güzel kadın ve kızları kaldırıp dağa götürürken… Zulme başkaldırıp dağa çıkanlar, zenginden alıp fakire veriyor, garibanı kolluyordu. Çocukluğumda yaşlılardan bu hikayeleri çok dinledim.

Günümüzde halk değişik yöntemlerle soyuluyor. Dağa çıkan eşkıya tarafından değil tabii ki… Maaşlarını ödediğimiz şahıslar ve bizim sandığımız kurumların uyguladığı katakulli ile… Ülkeyi yağmalamayı ilke edinenler; ülkenin neyi var, neyi yok yağmaladı, yağmalattı… Özel uydurulmuş ballı maaşlar ile, süper lüks makam araçlarıyla… El altından yandaşa verilen ulufe ile…
Özelleştirme oyunuyla ülkenin mal varlıkları el değiştirdi. Hem de birçoğu kasalarında bulunan paraları ile devredilerek yağmalandı. El değiştiren kurumların kıymetli arsaları bile yağmalandı. Ülkenin başına çöreklenmiş bir çete, Osmanlı döneminde dağa çıkan eşkıyanın şehir sürümü gibi davranıyor.
Lale devri bile bu sürecin yanında masum kaldı. İşçi, esnaf, memur, emekli, çiftçi üzerine çöreklenen çete, FAKİRDEN ALIP ZENGİNE VERİYOR. Nasıl veriyor? İhale cambazlığı ile milleti 30-40 yıllığına haraca bağlayarak… Cengiz Holding’in 425.000.000 TL vergi borcunu silen, Somali’nin İMF’ye olan borcunu ödeyen, Filistin’e 34.250.000 TL pandemi yardımı gönderenler, işçiyi-çiftçiyi-esnafı-emekliyi-memuru açlığa mahkum ediyor. Çünkü bütün yük sadece bu kesimin üzerine yıkıldı.
Millete gerçekleri söylemekle sorumlu olan kurum yöneticilerinin cambazlığıyla cebimize dadandılar… TÜİK ve TÜFE GERÇEK DIŞI ENFLASYON VERİLERİ İLE cebimizden çalınan paranın aracısı olmuştur. Gerçek dışı verilere resmiyet kazandırarak meşrulaştırmak, yalan verilerle cebimizden para çaldıkları gerçeğini yok edemez! Gerçek enflasyon oranı ile sahte enflasyon arasındaki fark, cebimizden çalınan paradır. Buna ‘GASP DENİR, HIRSIZLIK DENİR!’ Uygulamanın, yolumuzu çevirip bizi soyanların icraatından hiçbir farkı yoktur! En alt gelir grubundan çalıp sefa sürmek, ZULÜMDÜR! KEFEN SOYUCULUKTUR!

Acı Reçete
Anlaşılan o ki, acı reçete diye millete yutturmaya çalıştıkları uygulama, soymaya doymadıkları kesimin sırtına yüklenecek. Bu durum bana çocukluğumda dinlediğim bir eşkıya hikayesini hatırlattı. Memleketim Araç/Kastamonu’da dağa çıkan zalim bir eşkıya, delik para denilen bir kuruş için garibanın bir köylünün gözünü çıkarır. Gözü çıkan adam;
‘-Şu delik para için gözümü çıkardın ya!. Zulmün başını yesin.’ Diye beddua eder.
Anlaşılan o ki, cebimizdeki delik parayı alana kadar durmayacaklar.
Ben de o yaşlı köylü amca gibi diyorum ki;
ZULMÜNÜZ BAŞINIZI YESİN!..

NOT: Faiz yükselmesi küresel çetenin ülkemizi soyması demektir. Üretimi değil, faiz çetesini desteklemek demektir. Yatırım için gelmeyecekler. Faiz almak için gelecekler. Yorulmadan paradan para kazanacaklar. Bu konuda en iyi yorumu yapan Bartu SORALDIR:
“Hükümet bu faiz artışıyla dedi ki;
“ey halkım, ben küresel faiz sistemine tam biat ederim. Kalkınma, istihdam, üretim, planlama, bunları neo-liberal sistem sevmez, ben de yapmam.”
Muhalefet derseniz? Onlar da Abdullah Gül eşliğinde aynı merkezden görev bekliyor!.. Bartu SORAL
Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK, Zahide Uçar | Leave a comment

Hukuk, Reform ve Tehdit * MAFYA İLE KOLKOLA YÜRÜYEN PARTİ BAŞKANI DEVLET BAHÇELİ

Hukuk, Reform ve Tehdit

Cumhuriyet / 21 Kasım 2020 Cumartesi

Son günlerde politika gündeminde reform konusu öne çıkmış bulunuyor. Özellikle hukuk alanında reform söylemleri önem kazandı. Bir yandan partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, öte yandan Adalet Bakanı, bu konuyu ele aldılar, konuşmalar yaptılar. Ne var ki hukuk ve demokrasinin konuşulduğu günlerde, Cumhuriyet gazetesini ekonomik baskı altına almak için, hukuka aykırı olarak ilan yasakları uygulamaya sokuldu.
Hemen ardından daha önce hapis cezası almış olan ve “Çakıcı” adıyla bilinen Alaattin Çakıcı’nın ana muhalefet partisi genel başkanı Kılıçdaroğlu’na yaptığı tehditler gündeme oturdu. Ne yazık ki MHP Genel Başkanı Bahçeli, bu tehditleri öven ve tehdidi yapanı koruyan bir tutum sergiledi. “O benim partilimdir, ona kimse dokunamaz” tavrını açıkça ortaya koydu.
Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, hukukun egemen olduğu hiçbir ülkede görülemeyecek bir durumla karşı karşıyayız. Bu tehditlere karşı hemen tavır koyması gereken Adalet Bakanı suskunluğunu korudu. Yandaş basın ise suspus, adeta olan biteni onaylıyor.Hukukta reformun konuşulduğu günlerde, hukuk parçalanırken, demokrasi ilkeleri yıkılırken tek söz etmeyen siyasal iktidara ve Adalet Bakanı’na kimse inanmaz.
İşte böylesi bir ortamda Arınç ve Çiçek’in çıkışları önemlidir. Bilindiği gibi, Bülent Arınç ve Cemil Çiçek, AKP’nin kurucu kadrosunda yer almıştır. Her ikisi de hukukçudur. Her ikisi de Meclis Başkanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerinde bulundu. Arınç, ifade özgürlüğüne ve AİHM içtihatlarına titizlikle uyulmasını istedi. Kavala ve Demirtaş’ın bu kadar uzun tutuklu kalmalarına karşı çıktı. Ayrıca “Hâkimler yanlış yapıyor, uyarıyorum, yakın gelecekte onlar zarar görür” ifadelerini kullandı.
Cemil Çiçek ise “Bir siyasi parti genel başkanına yapılan asla tasvip edilemez. Bunun aması, fakatı olamaz. Doğru bulmuyorum” diyerek Çakıcı’nın bu konuşmasına açıkça tepki gösterdi. Çiçek, ayrıca dokuz binden fazla kanun olduğunu belirterek “Mesele yeni kanun çıkarmak değildir. 50 yıldır reform reform diye söylemek değildir. Artık heyecan uyandırmıyor. Konu samimiyetle hukuku uygulamaktır” dedi.
AKP’nin Meclis Başkanlığı ve başbakan yardımcılığı yapmış, eski iki kurucu üyesinin bu çıkışlarının önemli olduğunu kabul etmemiz gerekir. Her ikisi de Cumhurbaşkanlığı Yüksek Danışma Kurulu üyesi olan Arınç ve Çiçek’in sözleri, AKP içinde ve siyasi arenada kuşkusuz yankı yaratacaktır.
Reform sözleri ilk ortaya atıldığında, geçen hafta, “Önce Samimiyet” başlığını taşıyan başyazımızda (16.11.2020), hukuk dışı davranışların, demokrasiye ve öncelikle AKP siyasal iktidarına zarar verdiğini belirtmiş ve şöyle bağlamıştık:
“Demokrasi ve hukuk devleti açıklamalarla, edebiyatla gerçekleşmez. Her şeyden önce uygulamalarda samimiyet gereklidir.”

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylarin-ardindaki-gercek/hukuk-reform-ve-tehdit-1792651
Posted in FAŞİZM, Politika ve Gundem, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

VATAN TOPRAKLARINI YUNAN ASKERİNE TESLİM EDEN HULUSİ AKAR DERHAL İSTİFA ETMELİ ve YARGILANMALIDIR

VATAN TOPRAKLARINI YUNAN ASKERİNE TESLİM
EDEN HULUSİ AKAR DERHAL İSTİFA ETMELİDİR !..

Ümit YALIM / Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

*Sözcü Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil’in 10 Kasım 2017’de Halk TV’de yaptığı konuşmada, “Şimdi Allah korusun ben Hulusi Akar ile gezmeye gitmem, ne savaşı?” şeklindeki sözleri üzerine yargılandığı mahkemede, Özdil’in ifadesi “Astlık üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak alenen tahkir veya tezyif edici fiil ve hareket”olarak değerlendirildi ve Özdil’e 5 ay hapis cezası verilerek hükmün açıklanması geri bırakıldı.
*Öncelikle belirtelim, Ankara 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nin Özdil hakkında verdiği karar yok hükmündedir.
*Çünkü, Vatan topraklarını savunmadan Yunan askerine teslim eden, Askeri Ceza Kanunu’na muhalefet eden ve başta kendisi olmak üzere amir ve komutanlara karşı güven hissini yok eden bizzat Hulusi Akar’ın kendisidir.
*Hulusi Akar, bizzat kendisinin işlediği suçu gazeteci Yılmaz Özdil’in üzerine atarak yargılanmaktan kurtulmaya çalışıyor. Ancak, asıl yargılanması gereken Hulusi Akar’dır.
VATAN TOPRAKLARINI SAVUNMADAN YUNAN’A TESLİM EDEN OSMANLI PAŞALARI CEZALANDIRILIRKEN, GÜNÜMÜZDE AYNI SUÇU İŞLEYEN GENERALLER ÖDÜLLENDİRİLİYOR !…
*Osmanlı Paşası Kara Tahsin, Balkan Savaşı sırasında 1912’de, emir ve komutasında 26 bin asker olmasına rağmen, Selanik’i savunmadan Yunan askerlerine teslim etti. Kara Tahsin Paşa önce Yunanistan’a daha sonra da Fransa ve İsviçre’ye kaçtı. Kara Tahsin Paşa, Divan-ı Harp tarafından gıyabında yargılanarak vatan haini ilan edildi ve idam edilmesine karar verildi.
*Osmanlı Devleti döneminde vatan topraklarını Yunan askerine teslim eden paşalar vatan haini ilan edilip cezalandırılırken, günümüzde aynı suçu işleyen generaller ödüllendiriliyor. Emrinde yüzbinlerce asker olmasına rağmen, vatan toprakları Muğla Ardıççık Adası, Aydın Marathi Adası ve Muğla Plati Kayalığı’nı savunmadan Yunan askerine teslim eden Hulusi Akar Milli Savunma Bakanlığına, Yaşar Güler Genelkurmay Başkanlığına, Ümit Dündar da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanarak ödüllendirildi.
*Başta Hulusi Akar, Yaşar Güler ve Ümit Dündar olmak üzere, 2016’dan bugüne kadar, Genelkurmay Başkanı, Genkur. II. Başkanı, Genkur. Harekat Başkanı, Genkur. Genel Plan Prensipler Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı, Ege Ordusu Komutanı, Ege Ordusu Kurmay Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, J. Gnl. K.lığı Kurmay Başkanı olarak görev yapanlar derhal istifa etmelidir.
Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler ekte sunulmuştur.
Saygılarımla,
Ümit YALIM / Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri
Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK, YUNANİSTAN - EGE SORUNU | Leave a comment