New York Times: Davanın ucu Erdoğan’a uzanabilir New York Times gazetesi, Sarraf davasıyla ilgili haberinde, dosyada doğrudan Erdoğan’ın suçlanmadığını ancak kanıtların onu işaret edebileceğini yazdı.


cumhuriyet.com.tr
15 Ekim 2017 Pazar

New York Times: Davanın ucu Erdoğan’a uzanabilir

New York Times gazetesi, Sarraf davasıyla ilgili haberinde, dosyada doğrudan Erdoğan’ın suçlanmadığını ancak kanıtların onu işaret edebileceğini yazdı.

ABD’nin New York Times (NYT) gazetesi dünkü sayısında Patrick Kingsley ve Benjamin Weiser imzalı bir haber-yorum yayımlayarak önemli iddialar ortaya attı. Gazeteye göre, New York’ta görülmekte olan ve eski Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla ve İran kökenli Türk işadamı Rıza Sarraf’ın tutuklu yargılandığı davanın ucu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a kadar uzayabilir.

Ses kayıtları

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın dört Türk sanık arasında yer aldığı davada ortaya konulan ses kayıtlarının İran’a yönelik uluslararası yaptırımların delinmesinin Türkiye hükümetinin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini gösterdiğini iddia eden yazıda, “Bu kayıtlar tek bir kişiye işaret ediyor: Recep Tayyip Erdoğan” ifadesi yer aldı. NYT, Erdoğan hükümetinin kayıtlarla ilgili “Bunlar Türkiye polis ve yargı teşkilatına sızan ve 2013’ten itibaren teşhir edilen yasadışı hain bir örgütün fabrikasyonlarıdır” dediğini yazdı ve ekledi:

“Ancak ABD’li savcıların başka bir görüşü var. Onlar 2013’te Türkiye’de yürütülen soruşturmada özellikle dokuz kişi hakkındaki iddiaları çok ciddiye aldılar ve bunlar hakkında tutuklama kararı çıkardılar. Aralarında bir kamu bankasının genel müdür yardımcısı ve bir eski bakanın da bulunduğu bu isimlerin ceza almasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor.”

Öte yandan gazete, davanın ABD’yle Türkiye arasındaki vize krizinin en önemli nedenlerinden biri olduğunu öne sürerek Erdoğan’ın sözlerini şöyle aktardı: “Sen benim bankamın genel müdür yardımcısını nedensiz olarak tutuklayacak ve bir başka yurttaşımı iki yıl boyunca itirafçı yapmak için içeride tutacaksın, ben bir konsolosluk görevlisini isteyince de vermeyeceksin!”

Manhattan’daki federal savcıların iddianamesinin basına sızan özetine atıfta bulunan gazete, “Erdoğan’ın bu çıkışının arkasındaki motivasyonun sadece yurtseverlik olmayabileceği ortaya çıktı” iddiasında bulundu.

İddianameye yansıdığı öne sürülen bazı kayıtlarda, sanık konumundaki kişilerin konuşmalarının Erdoğan’la yapılan toplantılara atıfta bulunduğunu öne süren gazete, “Bu kayıtlar söz konusu ticaretin dönemin başbakanı Erdoğan’ın emriyle gerçekleştiğini gösteriyor” diye yazdı.

NYT’nin ele geçirdiği iddianame hazırlığında Erdoğan’ın herhangi bir illegal faaliyetle suçlanmadığı ancak kanıtların bu doğrultuyu gösterdiği ve soruşturmanın bu yönde genişlemesinin şaşırtıcı olmayacağı yazıldı. “Ancak 27 Kasım’da yapılacak ilk duruşma öncesinde en büyük soru şudur: İki sanıktan herhangi biri cezadan kurtulmak için ABD otoriteleriyle işbirliği yapacak mı yapmayacak mı?” ifadelerine yer veren gazete, eski ABD Büyükelçisi Eric S. Edelman ile konuşarak ondan şu sözleri aktardı: “Eminim ki Erdoğan şu anda bu duruşmayla ilgili çok endişeli zira iki sanıkta da ona çok zarar verebilecek bilgiler var.”

Gazete, Sarraf’ın avukatlarına da değinerek, “Sarraf’ı eski New York Belediye Başkanı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın eski danışmanlarından Rudolph W. Giulani ile eski ABD Adalet Bakanı Michael B. Mukasey savunuyor” diye yazdı. Bu iki ismin Türkiye’de Erdoğan’la buluştuğunu hatırlatan gazete, Trump yönetiminin önde gelen isimlerinin bu davayı diplomatik mesele olarak ele almaya çalıştığı iddiasını da tekrar dile getirdi.

Erdoğan’ın iddiaları “tamamen Gülen hareketinin komplosu” olarak değerlendirdiğini belirten gazete, “Gülenci olduğu iddiasıyla emniyetten tasfiye edilen polislerin elde ettiği kayıtlar, Manhattan’daki dava dosyasına da yansıdı ancak bunlar arasında Erdoğan’ın sesinin duyulduğu hiçbir kayıt yok” bilgisini aktardı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/845397/New_York_Times__Davanin_ucu_Erdogan_a_uzanabilir.html
Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

İMAMOKRASİNİN HEZEYANLARI

OZDEMİR İNCE / 16 EKİM 2017

“Hezeyan, belli bir dönemde ve toplum içinde gerçeğe aykırı düşünceyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Hezeyan; sanrı ve paranoya terimleriyle de ifade edilmektedir. Bunlar genellikle zihinsel ya da nörolojik hastalık ile birlikte ortaya çıkmış olsa da, belli bir hastalıkla ilişkilendirilmemiştir. Zihinsel ve fiziksel pek çok patolojik durumda ortaya çıkabilir. Psikotik bozukluklarda teşhis açısından önem taşıyan bir durumdur. Özellikle şizofreni tanısında önemli bir yer tutmaktadır. Başka insanların inançlarını önemsemeden, var olan düşüncenin hatalı olduğuna dair kesin deliller olmasına rağmen ve dış gerçeklikten yanlış anlamlar çıkartmaya dayalı yanlış inançlardır. Bu inançlar kişinin bağlı olduğu kültürün diğer bireyleri tarafından genelde kabul görmez. Kişide hezeyanların olması, kişinin psikozda olduğunu yani gerçeği test etmesinin bozuk olduğunu gösterir.”

Bu tanımdan nereye mi gelmek istiyorum: İslamcılık; hezeyanı Cumhuriyet karşıtlığına, çağının çağdaşı olamamaktan kaynaklanan bir aşağılık duygusuna dayanan bir yığışımdır. Osmanlı döneminde Ulema sınıfında görülen bu olgu, bu konum, bu durum, günümüzde AKP’de somutlanmaktadır.

Bu hezeyanın ve amaçlarının ne olduğunun 1960’lardan bu yana farkındayım. 2000 öncesi ve sonrası yazılarım bunun tanığıdır. Bu yazılardan dolayı paranoyak ve dinozor olduğum söylendi ve yazıldı. Durumun anlaşılması için iki yazı okuyalım:

STATÜKO VE PARTİ KAPATMAK

Adamın biri “Statükocu partiler zafer kazanıncaya kadar tekrar mı edilecek seçimler?” diye soruyor. Şu “Statüko” sözcük-kavramının anlamını bir türlü öğrenemedi yazıcılar. Ama ben öğretinceye kadar yazmaktan vazgeçmeyeceğim.

Latince “Status quo”nun Türkçe anlamı : “Var olan durum, mevcut düzen”.

Marksizme göre: Siyasal partiler bağlamında statüko kapitalist düzeni sürdürmeyi savunan sağcı, burjuva partileri işaret eder. Ama bu anlamda kullanmıyorlar. Statüko, karşıtları için, burnu kırılması gereken “Cumhuriyet”, kökü kazınması gereken devrimlerdir. AKP ve yandaşlarına göre “Statüko = laik düzen”dir! Bu durumu “askerî vesayet” diye ifade ediyorlar. Ayrıca Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de statükonun temsilcileridir.

Evrensel anlamda “Statüko”, kurulu düzen, kapitalist düzen anlamına gelir. Sol, sosyalist ve komünist partiler statüko karşıtı partilerdir.

Parlamenter demokrasilerde statükoyu vırtzırt değiştirilemeyen bir anayasa belirler. ABD’nin, Fransa’nın ve Türkiye’nin siyasal statükosunu anayasaları belirlemiştir.

Sözü Türkiye’ye getirecek olursak : Türkiye’nin siyasal statükosunu mevcut Anayasa’nın 4.maddesi saptamıştır : “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2.maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3.maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Biraz daha açacak olursak : Anayasanın 2.maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti….demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir” ilkesi Türkiye Cumhuriyeti’nin statükosudur. İster anlaşalım, ister anlaşmayalım, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal statükosunu belirleyen ilk dört madde konusunda herkes uzlaşmak zorundadır. Uzlaşanlar legaldir (yasaldır), uzlaşmayanlar illegaldir (yaşa dışıdır).

Durum böyle, ama, illegal demokratörler, anayasanın ilk dört maddesine sıkı sıkıya bağlı olanları statükocu yani legal (yasal) oldukları için suçluyorlar.

Daha önce de yazdım : Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün siyasal partileri Anayasa hükümlerine ve siyasal partiler yasasına göre kurulurlar.

Durum böyle iken Anayasa Mahkemesi’nin statükoyu (kurulu düzeni) yani Anayasa’nın ilk dört maddesini dolaylı ya da doğrudan değiştirmeyi amaçlayan partileri kapatmasına şaşanlar var. Bu şaşkınlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihat kriterlerinden, Venedik kriterlerinden söz ederler. Ama AİHM’nin Refah Partisi kapatılma davasındaki kararının Türkiye Cumhuriyeti anayasasına bakarak vermiş olduğunu hiç dikkate alınmaz.

CHP, Adalet Partisi, MHP, Yeni Türkiye Partisi, ANAP hakkında neden hiç kapatma davası açılmamıştır? Kapatma davası neden hep laiklik karşıtı ve bölücü partiler için açılmıştır? Bu konuda hiç düşünülmez. Siyasal partileri Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı sanılır ama aslında Statüko kapatır.

(Hürriyet, 24 Mart 2010)

***

PARTİ KAPATMAK KOLAYLAŞTIRILMALIDIR

İslamcıların, Kürtçülerin ve kafalarının arkasında özel programları olanların “Siyasal Partilerin Kapatılması Zorlaştırılmalıdır” sancağı altında toplanmalarına hiç mi hiç şaşırmam. Ayrıca, kendilerince haklıdırlar. Ama bu saf tutmaları, aynı zamanda, parti kapatmayı gerektirecek iş yaptıklarının ve yapma niyetinde olduklarının da bir itirafıdır. Ne var ki AKP’nin “Siyasal partilerin kapatılması zorlaştırılmalıdır” kervanının önünde yer almasını şaşkınlıkla izlemekteyim. Ayrıca bu türden bir zorlaştırma ayrıcalığının demokrasiye hizmet edeceğine de ancak saflar ve ham hayalciler inanır !

AKP’nin seleflerinin sabıkası ne ? Bizzat AKP’nin sabıkası ne ?

“Laikliğe karşı eylemlerin odağı olmak!”

Bu karara Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’u olumlu oy verdi. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 6’sı partinin kapatılmasını değil para cezasına çarptırılmasını tercih etti. AKP’nin laikliğe karşı eylemlerin odağı (merkezi) olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından saptanmış durumda.

Bu parti, şimdi, bu ve benzer eylemlerinden dolayı ilerde kapatılmasının zorlaştırılmasını istiyor. Dikkat ederseniz, laikliğe karşı eylemlerin ocağı, odağı olmaktan vazgeçmeye niyetli olduğunun en küçük bir belirtisi yok. Bu sakıncalı saplantının, uyuşturucu kaçakçılığının serbest ticaret sayılmasını ve ceza yasasından çıkartılmasını istemekten hiçbir farkı yok !

Anayasa’nın 68.maddesini birlikte okuyalım :

“Siyasal partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.”

Siyasal Partiler Kanunu’nun “Bir Siyasal Partinin Yasak Eylemlere Odak Olması Hali” ile ilgili 103. maddesi de, bir siyasi partinin Anayasanın 68.inci maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu Anayasa Mahkemesi’nde belirlenir demektedir.

Peki güzel kardeşlerim, herhangi bir siyasal partinin herhangi bir fitne ve fesadın ocağı olması şart mıdır ki parti kapatmanın zorlaştırılması istenmektedir.

Eroin mafyasının temel insan haklarıyla, düşünceyi açıklama özgürlüğüyle ilgilendiğini gördünüz mü, duydunuz mu ? Aklıma, 12 Mart’tan birkaç gün önce ya da sonra, Ankara’da Yılmaz Güney ile birlikte gittiğimiz Aras adlı bir özel klüpteki kabadayıların sorusu geliyor:

“Abi yahu, biz bu sosyalizmi kurduğumuz zaman bizim delikanlılık işleri ne olacak ?”

Kendilerini Robin Hood sanan “delikanlılar”a verdiğim cevabı bir başka yazımda anlatırım.

Anayasa’nın 68.maddesinde yazılı kurallara yüzde yüz uyan ve uymaya niyetli siyasal partinin kapatmayla ilgili bir sorunu olamaz ve bize kumarhane kabadayılarının sorduğu soruyu sormaz. Siyasal partilerin kapatılması kolaylaştırılmalı ve seçimlerde yüzde on barajı kaldırılmalıdır. İşte size bir gerçek demokrasi programı !

Galiba “şeriatçı ve bölücü partiler hiçbir şekilde kapatılamaz!” yasasının çıkması isteniyor. Ya da şeriatçı sivil darbe hayallerinin önünü açmak !

(Hürriyet, 7 Temmuz 2009)

***

ANAYASA BEŞİNCİ KISIM

Çeşitli Hükümler

I.İnkılâp kanunlarının korunması

MADDE 174.- Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz

3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği Kanunu) ;
5 Kasım1925 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı (Giyme) Hakkında Kanun;
30 Kasım1925 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine (kapatılması) ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına (Yasaklanması ve Kaldırılmsına) Dair Kanun;
17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikâh esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın (Sayıların) Kabulü Hakkında Kanun;
1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;
26 Kasım 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lâkap ve unvanların Kaldırıldığına dair Kanun;
3 Aralık 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin (Kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Kanun.
***

Siyasi Partiler Kanunu,Demokratik Devlet düzeninin korunması ile ilgili yasaklar:

MADDE 78. – Siyasi partiler:

a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasın; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; amacı güdülemez veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.

c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.

e) Genel ahlak ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.
***

“İmamokrasi” imamlar yönetimidir. Şu anda imamlar tarafından yönetildiğine göre Türkiye’nin yönetim tarzı, tek adam tarafından idare edilen imamokrasi rejimidir. Bu rejim, Anayasanın 2, 8, 10, 19, 22, 24, 26, 27 28, 36, 38, 42, 68, 81, 83, 101, 103, 104, 105 ve maddelerinden başka, başta Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet Işleri Başkanlığı olmak üzere anayasa ve yasaları neredeyse her gün çiğniyor. Bu ülkede eğer gerçek bir demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve bağımsız bir yargı olsa AKP her gün kapatılırdı. Ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırı olarak açılan İmam Hatip okulları; 30 Kasım1925 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine (kapatılması) ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına (Yasaklanması ve Kaldırılmasına) Dair Kanuna aykırı olarak devlete ortak edilen tarikatlar; anayasnın 2. maddesinin laiklik ilkesine aykırı olarak müftülüklere verilen (verilecek olan) nikah kıyma yetkisi, bu kapatılmanın en önekli kanıtları olur(du).

ÖZDEMİR İNCE

16 EKİM 2017

[i] Arif Tekin, Hz.Muhammed’in İdrarını İçenler, Berfin Bahar Dergisi, Sayı:235, Eylül 2017

Posted in ÖZDEMİR İNCE | Leave a comment

Okunacak kitaplar * BOP SURİYE ÜZERİNDEN SINIRIMIZA DAYANDI * ORTADOĞUDA , İSLAM ÜLKELERİNDE, AKDENİZ HAVZASINDA NEDEN SAVAŞ VAR ? Yanıtları araştırmacı yazar Mustafa Yıldırım’ın kitaplarında

Zifiri Karanlıkta Cilt 1-2 İçten Çürüme Cellad’ın Gecesi

Gerçeklerden kaçarak karanlıktan kurtulamazsınız! Mustafa Yıldırım, on binlerce sayfalık dava dosyalarını, yine on binlerce sayfalık yayınları, raporları Türkiye ve İran’ın karşılıklı tarihini ele alarak yenileşmeye, kadın haklarına, halk egemenliğine düzenlenen güdümlü isyanları, “din” maskeli diktatörlüğün kuruluşunu Humeyni’nin Kum’dan-Necef’ten Türkiye’ye gönderilen imamların, suikast komutanlarının, yerli ameliyatçılarının izlerini sürdü. 1908 yılından günümüze “Din kurtarıcısı” maskesiyle siyasal-ticari egemenliklerini sürdürmek için, devletlerin her ileri adımına karşı ayaklanan Kürt-Arap şeyhleri, Suudi kralları bağlıları, Necef’teki Humeyni’nin 1976’da başlayan Türkiye örgütlenmesi… Ordunun darbe gerekçeleriyle tasfiye edilişi…

Terör eğitiminden geçirilen, silah-istihbarat desteği verilen, doğrudan yönetilen ekiplerin İmam’ın fetvalarına uygun suikastları, saldırıları, casusluk etkinlikleri… “Demokrasi” ve “din özgürlüğü” maskesiyle devletlerin ele geçirilişi; liberallerin, solcuların Humeynicilerle toplantıları; Kum’da, Tahran’da temsilci bulunduran Kürt Hizbullahilerin cinayetleri, gerilla savaşı hazırlığı… Türkiye’de ve dünyada eş-zamanlı terör eylemleri, cinayetler… “İslamcı” maskeli darbenin önünü açan aydınların bazıları, yine o darbecilerin ameliyatçılarınca öldürüldüler. Onların ölümü, aydınların, yazarların, hükümet edenlerin, gazetecilerin, akademisyenlerin ve halkın duyarsızlığının bedeliydi. Batıdan-Doğudan beslenen Hizbullahilerin, etnik milliyetçilerin saldırılarıyla yurdu kaplayan zifiri karanlıkta Türk egemenliğinin bitirilişinin dönemsel bir bunalım olmadığını, 100 yıllık siyasi ikiyüzlülüğün ve halkın vurdumduymazlığının eseri olduğunu..
(Tanıtım Bülteninden)

Sivil Örümceğin Ağında

“Tokat gibi bir kitap.”
-Attila İlhan-

” Mustafa Yıldırım, Türkiye`de tanıdığım en iyi ve gerçekçi araştırmacılardan biri. Onun Sivil Örümceğin Ağında kitabı, bugüne kadar okuduklarımın en muhteşemi idi. Ülkemizi sarmala alan iç ve dış güçler o kitapta belgeleriyle anlatılmıştı.”
-Emin Çölaşan, Sözcü, 2 Ocak 2011-

“Sivil Örümceğin Ağında… Bu kitabı okumadan çağımızın ve küreselleşmenin önemli kurumlarından biri olan sivil toplum kuruluşlarının (STK) gerçek yüzünü anlaman mümkün değil. Mustafa Yıldırım da Uğur Mumcu gibi üstün yetenekli bir araştırmacı olduğu kadar, çok da iyi bir yazar. Ulus Dağı’na Düşen Ateş Mustafa Yıldırım’ın mutlaka okunması gereken belgesel romanı… Çok çekici bir roman üslubuyla anlatılan gerçek… ‘Bağımsızlık ve özgürlük bayrağını elden düşürmeyecek olanlara ve karanlığı yakacak olanlara’ ithaf edilmiş.

Şimdi anladın mı Sevgili, neden ‘Keşke Uğur bunu okusaydı’ dediği mi? Sen mutlaka oku. Ben Mustafa Yıldırım’ın henüz okumadığım ’58 Gün’ ünü bitireceğim.”
-Ali Sirmen-

” Binnaz Toprak (CHP MV) TESEV ve Açık Toplum Enstitüsü gibi vakıf ve kuruluşların Soros tarafından finanse edilmesinden hiç de rahatsız olmadığını ” ifade ediyor; “Bu vakıfların Soros tarafından destekleniyor olmasının vakıf faaliyetlerinin şüphe ile karşılanmasını gerektirmediğini ” söylüyor. B. Toprak, Soros’un doğrudan ABD Hazinesi ve istihbarat kuruluşu olan CIA – NED fonlarından desteklendiğini acaba bilmiyor olabilir mi? Yabancı bir devletin parası ile nasıl “sivil ” toplum faaliyeti yapılacağı hakkında bizi bilgilendirebilir mi?.. Bir bilim insanı olarak, bu konuda yazılmış – kendi adının da geçtiği – ve rekor sayıda baskı yapan SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA ve ORTAĞIN ÇOCUKLARI isimli çok önemli 2 kitabını da okumamış olabilir mi?”
-Ufuk Söylemez-

“Project Democracy ‘nin şemasını çıkarmadan, hiçbir olaya doğru teşhis koyamazsınız. Teşhis doğru olmayınca, yanlış tedavilerle vakit geçirirsiniz… İnsanlığın nasıl köleleştirildiğini yazan aydınlar arasında, Mustafa Yıldırım’ ın özel bir yeri var artık! En çok insan haysiyetine değer verdikleri için, ezberlediklerini tekrarlamaktan başka hiçbir özelliği olmayan insanların bilinçsiz eleştirilerine de tahammül ederler… Bilgi düzeyi ve feraset itibariyle yetersiz olanlar, böyle durumlarda, işin kolayına kaçar; ‘Bu adam bu kadar bilgiyi nereden alıyor?’ derler. Bilmezler ki, o aydınlar, herkes uyurken sabahlara kadar çalışmıştır…”
-Arslan Bulut- (Tanıtım Bülteninden)

Posted in Yeni Kitaplar | Leave a comment

DEMOKRASİDEN SINIFTA KALAN BİR ÜLKENİN KISA HİKAYESİ SEÇİMLE GELEN * “Bir devlette, hükümet ve onu oluşturan siyasi iktidar, hukuka, adalete, ahlaka ve bütün halkın menfaatine dayanmalıdır.”

Suay Karaman
İlk Kurşun Gazetesi
16 Ekim 2017

SEÇİMLE GELEN

27 Mayıs 1960 İhtilali ile birlikte Demokrat Parti’nin iktidarı sona ermişti. Demokrat Parti yanlıları ve sonrasında aynı çizgide kurulan siyasi partiler sürekli olarak “seçimle gelen seçimle gider” sözlerini sıklıkla kullandılar. Türk Ordusu, hukuk dışı tutumuyla meşruluğunu yitiren Demokrat Parti iktidarına karşı, Atatürkçülük ile ülke bütünlüğünü korumak ve kollamak görevinin bir ifadesi olarak, Türk ulusu adına 27 Mayıs 1960 tarihinde bir müdahale gerçekleştirmişti. 27 Mayıs 1960 İhtilali, seçimle gelen sivil iktidarın demokrasi ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla diktatörlüğe giden yönetimine karşı bir tepki sonucu gerçekleştirilmişti.

27 Mayıs 1960 eyleminin yapıldığı sabah, yeni anayasa çalışmalarına katkı vermek üzere İstanbul’dan gelen yedi profesörün hazırladığı bildirideki şu tümcelerin, tüm siyasi iktidarlar tarafından hep anımsanması gerekir: “Bir devlette, hükümet ve onu oluşturan siyasi iktidar, hukuka, adalete, ahlaka ve bütün halkın menfaatine dayanmalıdır.” 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra, on yedi ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen yeniden aydınlanma yolundaki tüm atılımların ve yeni anayasanın hazırlanarak, seçimlere gidilmesi ile Milli Birlik Komitesi 25 Ekim 1961 tarihinde, ülkeyi sivil yönetime bırakmıştır.

Bugün görünürde ülkemiz sivil yöneticiler tarafından yönetilmektedir. Ancak siyasi iktidar tarafından, hukuk dışı yasalar çıkartılmış, tüm devlet kurumları ele geçirilerek, kadrolaşmaya gidilmiş, medya, yargı, üniversiteler, ordu susturulmuş ve kendilerine karşı olanlar bir şekilde yargılanıp, cezalandırılmıştır. 16 Nisan 2017 tarihindeki halk oylamasında yapılan yanlışlar ve yolsuzluklar da unutulmamıştır. Bu şekilde yapılan halk oylaması ile parlamenter sistemden tek adam sistemine yani kısaca sivil diktatörlüğe geçilmiştir. Bugün ülkemizde yaşanan açıkça bir sivil darbedir. Yıllardır “askeri vesayet” diye halkı kandıranlar, şimdi “sivil vesayet” ile keyfi olarak ülkemizi yönetmektedirler.

Bugün siyasi iktidarın çok sevdiği sözlerin başında “seçimle gelen seçimle gider” söylemi vardır. Ancak her söylemlerinden sürekli dönüş yaptıkları için, bu sevdikleri sözden de döndüler. Halkın seçtiği ve adına milli irade denilen bu olguyu da askıya aldılar. İstanbul Anakent Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile başlayan istifa olayları sürmektedir. Sırada başka belediye başkanlarının da olduğu bilinmektedir.

İstifa olayı, tek taraflı irade beyanı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle istifa olayı, herhangi bir makamın isteği ya da onayına bağlı değildir ve kendiliğinden sonuç doğurmaktadır. Ancak AKP genel başkanı, istemediği belediye başkanlarını istifaya zorlamaktadır. Haklarında bir mahkumiyet durumu ya da görevini sürdürmesini engelleyecek oranda sağlık sorunu olmadan belediye başkanlarının istifasını istemek, “seçimle gelen seçimle gider” söylemiyle çelişmektedir.

Metal yorgunluğu gerekçesiyle istifa ettirilen belediye başkanları hakkında yolsuzluk belgesi, ya da FETÖ, PKK gibi terör örgütleriyle ilişkili bilgi, belge varsa, savcılığa bildirilir ve gereği yapılır. Ancak bunların dışında istifa etmelerini istemek, akıllarda soru işareti doğurmaktadır. Bu arada istifa etmeye yanaşmayan bazı belediye başkanlarına da, aba altından sopa gösterilmektedir. İşte sivil diktatörlük burada da devreye girmektedir.

Bu diktatörce uygulamaya demokrasi adını verenlerin, aslında demokrasiyi bilmedikleri ve anlamadıkları bellidir. Zaten demokrasiyi, amaç değil, araç olarak kullananlardan da başka bir şey beklemek hayal olur. Hiçbir diktatör sonsuza dek iktidarda kalmamıştır, kalamaz da. Er ya da geç iktidardan ayrılacaklar ve bağımsız yargı haklarında gereğini yerine getirecektir. Bu olguyu herkesin bilmesi ve özümsemesi hem kendileri, hem de ülke yararınadır.

http://www.ilk-kursun.com/haber/339400/suay-karaman-secimle-gelen/

Posted in CUMHURİYET - DEMOKRASİ - ÇAĞDAŞLIK, DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, SİYASİ TARİH, SUAY KARAMAN | Leave a comment

BİLİM TEKNOLOJİ * Robotların yükselişi… Beş yılda beş milyon kişi işsiz kalacak.. İşte güvenli meslekler * ROBOTLAR İŞİMİ ELİMDEN ALACAK MI?

Cumhuriyet
15 Ekim 2017

Robotların yükselişi…
Beş yılda beş milyon kişi işsiz kalacak..
İşte güvenli meslekler

Robotların yükselişi 5 yıl içinde en az 5 milyon kişiyi işsiz bırakacak. Peki hangi meslek ne kadar tehlikede?

Fabrikalarda bant üretimi ile ise başlayan robotlar artık kendine her alanda iş bulur hale geldi. Dubai’de polis, Japonya’da resepsiyon görevlisi olarak karşımıza çıkan dünya genelindeki robotların sayısının 30 yıl içinde insan nüfusunu geçeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ise 2017’de dünya genelindeki işsiz sayısının 201 milyona çıktığını duyururken, Dünya Ekonomik Forumu’nun raporlarına göre 5 yıl içinde 5 milyon kişiyi işsiz bırakacak olan robotlar işsizlik sorunu da yaşamıyor. Küresel ölçekte insanlar için yüzde 5.8 olan işsizlik oranı robotlarda yüzde 0.

Gazete Habertürk’ten Necdet Çalışkan’ın haberine göre sadece sanayide kullanılan robotların sayısı ise 2 milyonu bulmuş durumda. 3 yıl içinde bu sayıya en az 1 milyon daha eklenecek.

ROBOTLAR İŞİMİ ELİMDEN ALACAK MI?

Oxford Üniversitesi İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’ne göre, gelecek 25 yıl içinde şu anda olan mesleklerin yüzde 47’si olmayacak.

Peki robotlara işini kaptırmamak için hangi meslekler seçilmeli? “Robotlar işimi elimden alacak mı?” (Will robots take my job?) adlı site bu soruya, “Big Data” (büyük veri) ve araştırma sonuçlarını analiz ederek cevap veriyor. Sitedeki arama motoruna mesleğinizi yazdığınızda (İngilizce) işinizin robotlar tarafından yapılabilme yüzdesini görebiliyorsunuz.

Site, işinizin otomasyon açısından risk seviyesini, önümüzdeki 7 yıl içinde (2024’te) potansiyel büyüme oranını, sizin mesleğinizdeki toplam çalışan sayısını ve yıllık ortalama maaşınızı da gösteriyor. 700’den fazla mesleği alt kırılımları ile gelecek senaryolarını gösteren bu analiz, robotların 2024’te ABD’de ele geçireceği meslekleri gösteriyor. Türkiye için bu yıla çok değil, bir 10 yıl daha ekleyin ama daha fazla değil. Çünkü ok yaydan çıktı bir kere…

1- ÇAĞRI MERKEZİ ÇALIŞANI

Çağrı merkezinde insana bağlanamamaktan yakınıyorsanız, şimdiden 2024’e hazırlanın. Bu işin % 99’unu robotlar yapacak.

2- ŞOFÖRLER

Sürücüsüz araçların en çok tehdit ettiği meslek grubu hiç şüphesiz ki şoförler. 2024’te robotlar, bu işlerin % 98’ini kapacak.

3- HAKEMLER

Gol çizgisi teknolojisi, video hakem derken, hakemlik mesleği de SOS veriyor. Bu işlerin % 98’ini robotlar yapacak.

4- SEKRETERLER

Yapay zekâ ile birlikte sekreterler ve yönetici asistanları için de tehlike çanları çalıyor. 2024’te bu işlerin % 96’sı robotlarda.

GELECEĞİN MESLEKLERİ…

“Robotlar işimi elimden alacak mı?” analizine göre gelecek 7 yıl içinde en fazla tehdit altında olan mesleklerin başında, çağrı merkezi çalışanları, şoförler, pazarlamacılar, hakemler, sekreterler, yönetici asistanları, hizmetçiler, temizlikçiler, fabrika işçileri ve gişe görevlileri geliyor. Bu mesleklerde otomasyon seviyesi 2024 yılında yüzde 99’lara kadar çıkıyor. Hatta bilgisayar programcılığında bile işlerin yüzde 48’ini robotlar yapacak.

Bu mesleklerle emeklilik pek de mümkün görünmüyor. Peki ekmeğin aslanın ağzında olduğu istihdam piyasasında bir de robotların tehdidi ile uğraşmamak için hangi mesleklere yönelmeli? Analize göre mikrobiyoloji başta olmak üzere yaşam bilimleri, yapay zekâ, sanal gerçeklik ve tasarım alanları geleceğin meslekleri… *1*

Gelecekte hangi işleri robotlar yapacak?

Yakın gelecek hepimiz için çok ilginç olacak. Yıllardır televizyonda veya filmlerde izlediğimiz “robot istilası” gerçek olmak üzere. Yani robotlar şimdilik dünyayı değil ama yaptığımız işleri ele geçirecekler. İnanın bu bilgiyi kafadan atarak veya hayal kurarak söylemiyorum. Geçenlerde Xerox bilim insanları, robot teknoloji alanında nasıl gelişmeler olacağına ve robotların yakın gelecekte iş yaşamını nasıl etkileyeceği konularındaki öngörülerini bir makale yayınlayarak paylaştılar.

Makalede gelişen robot teknolojilerin 20’ye yakın meslekte nasıl ve ne şekilde kullanılacağı birer birer anlatılmış. Ayrıca robot dediğimiz sadece filmlerde gördüğümüz Terminator benzeri görselliği olan makinelerden bahsetmiyoruz. Özel yazılımlarla güçlendirilmiş belli bir işe odaklanan cihazları da bir nevi robot saydığımızı baştan söyleyelim. Yani tüm robotik teknolojiler mekanik bir robot içerisinde yer almıyor. Bazen otomasyon yazılımları da yüksek hacimli, kendini tekrarlayan işlerin yapılmasını; çalışanların daha önemli ve emek isteyen işlere yoğunlaşmasını sağlayabiliyor. Şimdi gelin bunların en dikkat çekenlerinin neler olduğuna şöyle bir bakalım.

Sürücüsüz Otomobiller

Uykuları gelmeyen, yorulmayan, korkmayan ve dalgınlık nedir bilmeyen birisinin arabanızı kullanmasını isterdiniz değil mi? Aslında sürücüsüz otomobillerin mükemmel olması değil; insanlardan daha iyi olması hedefleniyor. Yalnızca ABD’de her yıl 40 bin insan otomobil kazalarında hayatını kaybediyor. Sürücüsüz otomobiller ile bu sayıda önemli bir düşüş yaşanacağı tahmin ediliyor.

Okullarda Robot Öğretmenler

Sınavlarda çoktan seçmeli veya evet/hayır şeklindeki cevaplar otomatik olarak kontrol edilebiliyor; ancak klasik tarzdaki soruların cevabının değerlendirilmesi eğitimciler için büyük çaba ve zaman gerektiriyor. Doğal dil işleme tekniklerini kullanan otomatik sınav değerlendirme yazılımları çok sayıda uzun yazının otomatik analizini ve değerlendirmesini yapabiliyor. Bu alanda Xerox tarafından geliştirilen bulut tabanlı not değerlendirme yazılımı ofis cihazlarını, öğrencilerin test sınav kağıtlarını okuyup, değerlendiren bir cihaza dönüştürüyor. Yazılım otomatik olarak test sonuçlarını puanlandırıyor. Geliştirilen sistem aynı zamanda her öğrenci için hangi alanda daha çok yanlış yaptığını ve hangi alanda daha çok çalışması gerektiğini belirten raporlar da hazırlıyor. Öğretmenlerin iş yükünü oldukça hafifleten bu sistem şu an Amerika’da bazı okullarda kullanılıyor.

Robot Eczacı

Kaliforniya Üniversitesi’nde geliştirilen otomatikleştirilmiş hastane eczanesi, hastalara insan müdahalesi olmaksızın ilaç reçetelerini hazırlayabiliyor. Sistem 2011’den beri 350 bin adet ilacı hatasız olarak hastalara vermeyi başardı. Geliştirilecek benzeri sistemler, eczacıların eczanelerinde robot çalışan kullanmasını ve hasta danışmanlığına daha çok zaman ayırmalarını sağlayacak.

Robot Müşteri Hizmetleri Temsilcileri

Sanal asistanlar, insan etkileşimleri ile öğrenebilecek, rutin görevleri yerine getirirken daha hızlı çözümler keşfedebilecek. Özellikle çağrı merkezlerinde giderek artan oranlarda sanal müşteri temsilcileri gerçek müşterilerle iletişime geçiyor.

Robot Yardımlı Cerrahı

Cerrahi amaçlarla kullanılan robotlar, özellikle minimal kesiklerle yapılan operasyonlarda veya vücudun hassas bölgelerinde yapılan ameliyatlarda cerrahlara oldukça yardımcı oluyor. Mutlak kesinlik sağlayan ve insan elinin titremesi, yorulması gibi sorunları ortadan kaldıran robotlar ameliyatların başarı ile sonlanmasına önemli katkılar sağlıyor.

Robot Otel

Japonya’da bulunan Henn-na Hotel, check-in kabul eden dinozor görünümlü robotları ve yüz tanıma özelliğine sahip anahtar sistemi ile tamamen otomatikleştirilmiş bir otel olarak hizmet veriyor. Robot otellerin 2025’e kadar tüm dünyaya yayılacağını düşünüyor.

Robot Güvenlik Elemanı

Bomba imha eden robotlar 40 yılı aşkın bir süredir kullanımda. Robot ordular ise çok yakın bir gelecekte askeri kaynakların kullanımında olacak. Dolayısıyla özel robot güvenlik güçlerinin ortaya çıkması da an meselesi denebilir. Knightscope’un K5 robotu yaklaşık 125 kilo ağırlığında ve suçu öngörme, önleme yeteneğine sahip. K5 duyabiliyor, görebiliyor, koklayabiliyor ve kontrol merkezine 7/24 rapor gönderebiliyor. Sensörleri ile analiz ve termal görüntüleme yapan robot, bir dakikada 300 araba plakasını analiz edebiliyor. Tüm güvenlik süreçlerinin robotların kontrolünde olacağını söylemek şimdilik zor olsa da, birçok işlemde insanlardan daha iyi ve hızlı oldukları kesin.

Pilotsuz Uçabilen Uçaklar

Duke Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma, Boeing pilotlarının uçakları yalnızca 7 dakika kontrol ettiğini, Airbus pilotlarında ise bu sürenin 3.5 dakikadan daha az olduğunu ortaya koydu. Günümüzde pilotsuz havalanan, seyir eden ve iniş yapan uçak teknolojileri mümkün olsa da, yolcuların pilotsuz bir uçağa güvenebilmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor. Siz pilotu olmadığını bildiğiniz bir uçakla seyahat etmek ister miydiniz?

Makinistsiz Trenler

Paris metrosunun 14. hattı tamamen otomatikleştirilmiş ve içinde hiçbir görevli bulunmuyor. Londra ve San Francisco’da da benzer sistemler bulunsa da insanların endişelenmemesi için araçların içinde insan görevliler bulunuyor.*2*

*1* http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/845105/Robotlarin_yukselisi…_Bes_yilda_bes_milyon_kisi_issiz_kalacak.._iste_guvenli_meslekler.html
*2* https://mediatrend.mediamarkt.com.tr/gelecekte-hangi-isleri-robotlar-yapacak/
Posted in Bilim ve Teknoloji | Leave a comment

KARAOĞLAN * Hacı Emin Paşa’nın 70 mirasçısı bulunuyordu, bunlardan biri de Bülent Ecevit’ti. Davalar açıldı, 2005 yılında sonuçlandı, Suudi Arabistan devleti istimlak bedeli olarak 340 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Dünyanın en namuslu siyasetçilerinden biri olan Bülent Ecevit, bu muhteşem mirastan kendisine düşen payı almadı, Diyanet’e bağışladı!

SÖZCÜ 14.10.17
Yılmaz ÖZDİL
14 Ekim 2017

Karaoğlan..

Asrın liderimiz şimdi de kafayı Bülent Ecevit’e taktı, “poposunu trabzana dayayan” ABD başkanının karşısında el pençe divan durduğunu filan söyledi.

Halbuki…

Ecevit, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra toprak kazandıran tek liderdi. Asrın liderimiz döneminde vatan toprağı terkedildi.

Ecevit Kıbrıs fatihiydi. Asrın liderimiz döneminde Ege’deki adalarımıza Yunan askeri oturdu, mangal yapıp, anıt dikiyorlar.

Ecevit, ABD ambargosunu falan tınlamadı, Kıbrıs’a çıkarken ABD ordusuyla vuruşmayı göze aldı. Asrın liderimiz döneminde aynı ABD kafamıza çuval geçirdi.

Ecevit, Amerikan vatandaşını milletvekili olarak TBMM’ye sokmadı. Öbürü, aynı Amerikan vatandaşını TC’ye büyükelçi yaptı.

Ecevit tüm zamanların en kibar başbakanıydı, herhangi bir yurttaşa hitap ederken “sayın”sız cümle kurmazdı. Asrın liderimiz “ananı da al git, kelle, vampir, insan müsveddesi, ölü sevici, siyasi sapık, boyunları tasmalı, sürüngen, ayyaş” falan diyor.

Ecevit mütevazı makam aracı kullanırdı, aracın mutlaka yerli malı olmasına özen gösterirdi, kırmızı ışıkta asla geçmezdi, yedi defa suikaste uğramasına rağmen zırhlı araca binmedi. Asrın liderimiz beş tane uçak aldı, sarayda ikisi limuzin, 28’i jip, 268 araç var, sokağa çıktığında şehrin trafiği durduruluyor, beş bin polisle geziyor.

Ecevit ömrü boyunca üç oda bir salon mütevazı evde oturdu. Asrın liderimiz bin yüz küsur odalı saray yaptırdı.

Ecevit Robert Kolej mezunuydu, mükemmel İngilizce konuşurdu. Öbürü imam hatip mezunu, Arapça dersinde 10 üzerinden anca üç alıyordu, kanaat notuyla ite kaka geçiyordu.

Ecevit şairdi.
Öbürü heykel yıktı.

Ecevit “elele büyüttük sevgiyi” diyordu şiirinde… “Birlikte öğrendik seninle, avcumuzda yüreği çarpan kuşa sevgiyi / elele duyduk kumsalda, denizin milyon yılda yonttuğu taşa sevgiyi / tırtılları tanıdık seninle baharda, tırtılken daha sevmeyi öğrendik / sevgiden üreyen kelebeği, toprağı evimiz gibi sevdik seninle, birlikte sevdik kuru toprakta, ev küren köstebeği / köstebeğinden toprağına taşına, tırtılından kelebeğine kuşuna, elele sevdik bu dünyayı, acısıyla sevinciyle sevdik, yazıyla kışıyla sevdik / köy-köy, ülke-ülke, gökler gibi sardı dünyayı, yağmur gibi sızdı dünyaya, dünya kadar oldu sevgimiz / elele büyütüp elele derdik, elele derip insana verdik, verdikçe çoğalan sevgimizi” diyordu.

Öbürü çakma dombıra.

Ecevit çiftçi dostuydu, bizzat çiftçi bir kadın ona “Karaoğlan” lakabını takmıştı, haşhaş üretimi dahil, Batı’nın Türk tarımına müdahale etmesine izin vermedi. Öbürüyle saman ithal ediyoruz.

Ecevit “toprak işleyenin, su kullananın” diyordu. Asrın liderimiz “ben ülkeyi pazarlamakta mükellefim” diyor.

Maden işçileri başta olmak üzere, neredeyse tüm işçi hakları Ecevit döneminde kazanıldı. Öbürünün döneminde, maden işçileri köle haline getirildi, tarihin en büyük maden faciası yaşandı.

Ecevit, CHP’yi kapatan darbeciler tarafından 10 yıl siyasetten yasaklandı. Öbürünün siyaset yasağını CHP kaldırdı.

Ecevit terörle mücadele etti, öbürü terörle müzakere etti.

Ecevit, terörist olarak Abdullah Öcalan’ı hapse tıktı. Asrın liderimiz terörist olarak, genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’u, Profesör Mehmet Haberal’ı, Profesör Erol Manisalı’yı, başsavcı İlhan Cihaner’i, emniyet müdürü Hanefi Avcı’yı, gazeteci Mustafa Balbay’ı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Atatürkçü, yurtsever subaylarını hapse tıktı.

Şimdi sıkı durun…

Ecevit’in anne tarafından büyük dedesi Hacı Emin Paşa, Mekke’de 17 yıl şeyhülislam olarak görev yapmıştı, kutsal toprakları korumakla görevli olan Medine şeyhülharemi’ydi, vakıflar, medreseler kurdu, Hazreti Muhammed’in kabrinin de içinde bulunduğu Mescid’i Nebevi’nin 110 bin metrekaresinin tapusu, ona aitti. Kendisi rahmetli olunca, bu devasa mirası evlatlarına, torunlarına geçti. Bugünkü emlak değeri ne ediyor biliyor musunuz… 1 milyar 700 milyon dolar ediyor!

Hacı Emin Paşa’nın 70 mirasçısı bulunuyordu, bunlardan biri de Bülent Ecevit’ti. Davalar açıldı, 2005 yılında sonuçlandı, Suudi Arabistan devleti istimlak bedeli olarak 340 milyon dolar ödemeyi kabul etti. Dünyanın en namuslu siyasetçilerinden biri olan Bülent Ecevit, bu muhteşem mirastan kendisine düşen payı almadı, Diyanet’e bağışladı!

Evet, yanlış okumadınız… Servet değerindeki dede mirasını “Türk hacıların yararına kullanılması için, Türk hacılara ücretsiz konaklama yeri yapılması için” Diyanet’e bağışladı. Ancak… Asrın liderimizin madalya taktığı Suudi kralı, mahkeme kararına rağmen, istimlak bedelinin ödenmesini onaylamadı. Çünkü, kral efendi 1982 yılında İstanbul Boğazı’nda Sevda Tepesi olarak bilinen 57 bin metrekarelik muhteşem araziyi satın almıştı, bu araziye 1982’den beri imar izni verilmediği için misilleme yapıyor, Hacı Emin Paşa varislerinin kazanılmış haklarını ödemiyordu.

2012 yılında, şak… Sevda Tepesi imara açıldı. Bilal’in vakfına Suudi kralından 100 milyon dolar bağış yapıldı, büyük bir tesadüf eseri, bu bağıştan iki ay sonra Sevda Tepesi’ne imar izni çıktı! Neyse ki, mimarlar odası mahkemeye başvurdu, Suudi kralına tanınan bu ayrıcalıklı imar izni iptal edildi.

Yıl 2017…
Hacı Emin Paşa varislerinin kazanılmış hakları hâlâ ödenmedi. Suudi kraliyet ailesi, bir yandan Sevda Tepesi’ne konmaya çalışıyor, beri yandan 1.7 milyar dolarlık mirasın üstüne yatmaya çalışıyor.

Vay efendim, ABD başkanı poposunu trabzana dayamış filan.Geç bunları geç…
Bülent Ecevit’in Diyanet’e bağışladığı, Suudi kralının zimmetine geçirdiği kutsal toprağımız ne oldu, ondan haber ver!

http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/karaoglan-2048450/

Posted in Yılmaz Özdil | Leave a comment

NATO’dan hukuk devleti uyarısı * NATO’nun salt bir askeri ittifak olmanın ötesinde bir değerler birliği olduğunun altını çizerek müttefik bir ülke olan Türkiye’de son dönemde yaşanan ihlallerden endişe duyduklarını söyledi

cumhuriyet.com.tr
14 Ekim 2017 Cumartesi

NATO’dan hukuk devleti uyarısı

NATO toplantısında bir rapor sunan SPD Milletvekili Schmidt, Türkiye’de yaşananlardan endişe duyduklarını belirterek güvenliğin salt askeri güvenlikten ibaret olmadığını söyledi.

Romanya’da kısa bir süre önce düzenlenen NATO Parlamenterler Asamblesi toplantısında ‘Karadeniz Bölgesi’nde İstikrarın Geliştirilmesi’ başlıklı bir rapor sunan ve burada Türkiye’deki gelişmelere yer veren Sosyal Demokrat Parti (SPD) Milletvekili ve Raportör Ursula Schmidt, NATO’nun salt bir askeri ittifak olmanın ötesinde bir değerler birliği olduğunun altını çizerek müttefik bir ülke olan Türkiye’de son dönemde yaşanan ihlallerden endişe duyduklarını söyledi. Türkiye ile ilgili yaşanan gelişmelerin NATO ile ilişkileri etkileyip etkilemediğiyle ilgili soruya Schmidt, “NATO olarak diyaloğun kopmaması için çabalıyoruz, bu diyalog sayesinde Türkiye siyasetinde iyileşme olmasını umuyoruz” diye yanıtladı.

DW Türkçe’ye konuşan Schmidt, “Türkiye’deki gelişmelerin hukuk devleti ilkeleriyle uyumlu olduğu konusunda çok ciddi şüphelerimiz var ve bunu açıkça vurguladım. Bu konuda asamblenin geri kalanı bana destek verdi. Keyfi tutuklamalar, on binlerce kişinin tutuklanması ve iddianame olmaksızın cezaevinde tutulanlar, eleştirel medya kuruluşlarının kapatılması söz konusu” dedi. Güvenliğin, salt askeri güvenlikten ibaret olmadığını söyleyen Schmidt, “NATO değerlere dayalı, sadece bir askeri ittifak olmanın ötesinde bir değerler ittifakı, birliğidir. Raporumu hazırladığım, üyesi olduğum NATO Parlamenterler Asamblesi, Güvenliğin Sivil Boyutu Komitesi işte bu konuları mercek altına alıyor” dedi. Toplantıda darbe girişimini kınadıklarını ve bundan sorumlu olanların hukuk devleti ilkeleri uyarınca yargılanması gerektiği yönündeki görüşlerini yinelediklerini söyleyen Schmidt, “Bu konuda zaten baştan bu yana çok net bir tavrımız var. Ama Türkiye’deki gelişmelerin hukuk devleti ilkeleriyle uyumlu olduğu konusunda çok ciddi şüphelerimiz var ve bunu açıkça vurguladım. Bu konuda asamblenin geri kalanı bana destek verdi.

Keyfi tutuklamalar, on binlerce kişinin tutuklanması ve iddianame olmaksızın cezaevinde tutulanlar, eleştirel medya kuruluşlarının kapatılması söz konusu… Gazeteci Meşale Tolu’nun ilk duruşması yapıldı, aylardır sadece mesleğini, gazetecilik yaptığı için cezaevinde. Yine Deniz Yücel’in durumu ortada. Halen iddianame yok. Bunların gayet tabii ki hukukun üstünlüğü ile pek bir alakası yok. AKP milletvekili ‘bana haklısınız’ demeyecekti, onu anlıyorum, tüm bu olanların hukuka uygun olduğunu savundu. Bu konularda görüş ayrılığımız çok açık” diye konuştu.

Bunların hukukun üstünlüğüyle ne ilgisi var?

Soru üzerine Schmidt, “Türkiye halkının çoğunluğu Erdoğan’ın hâlihazırda izlediği politikaya onay vermiyor. Uluslararası gözlemciler de anayasa referandumunun manipülasyonsuz olmadığını söylüyor. Her ne kadar AKP temsilcileri buna katılmasa da Türkiye’deki muhalefet milletvekilleri bizim gibi düşünüyor. Erdoğan’ın politikaları sonucunda, Almanya’daki Türkiye kökenli toplum içerisinde de gerilimler yaşanmasını son derece üzücü buluyorum. Toplumumuz içerisinde, Kürtler, Türkler arasında, farklı gruplar arasında gerilim yaşanması bizleri endişelendiriyor.

Türkiye’de tutuklu ABD vatandaşları ve yine bir seminer için Türkiye’ye giden Alman vatandaşı Peter Steudtner’in tutuklanması gibi durumlar, bu insanların Türkiye’de rehin alındıkları gibi bir algıya yol açıyor. Erdoğan ‘Ben Cumhurbaşkanı olduğum müddetçe Deniz Yücel serbest bırakılmayacak’ dedi. Ya da ‘Bizim istediklerimizi versinler, biz de onlara istedikleri kişileri verelim’ deniliyor. Bunların hukukun üstünlüğü ile pek alakası yok. Bu konulara ilişkin tartışmalar açıkça yapılmalı. Türkiye gibi, aslında bize çok yakın, NATO üyesi olan bir ülkede yaşananlar açıkça konuşulmalı, gerektiğinde eleştirilmeli, Türkiye’de hukukun üstünlüğünden yana tavır alanların söz hakkına sahip olması sağlanmalı” şeklinde konuştu

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/844859/NATO_dan_hukuk_devleti_uyarisi.html

Posted in DIŞ POLİTİKA, FAŞİZM, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

PERDE ARKASI * CIA İslamberg adı verilen askeri kampta terörist yetiştiriyor * DEAŞ’I biz kurduk. DEAŞ bizim eserimiz, onları biz kurduk ve hala onları yönetiyoruz. Bu olaylarda asıl amaç paradır. Afganistan’da olmamızın sebebi de bu… Amaç bütün dünyada ekonomiyi kontrol etmek * CIA’nın ASKERLERİ * The terrorist camps in U.S. * The main headquarters of this Islamic terror group, this report says, is located in Islamberg, Delaware County, New York,

CIA’nın askerleri

ABD’de teröristbaşının dünya için büyük tehdit oluşturduğunu keşfeden eski FBI ajanı Paul Williams, aHaber ekranlarında yayınlanan Yaz-Boz programına yaptığı çarpıcı açıklamalarda CIA ve FETÖ’nün sırlarını ifşa etti. Williams, şunları söyledi:

New York’ta İslamberg olarak adlandırılan bir askeri kamp var. Yer altı sığınakları bulunuyor. Eğitimlerini otomatik silahlarla yapıyorlar. ABD içinde 35 tane daha yerleşkeleri var. Eğitimleri tamamlandığında, Pakistan’a gidiyorlar. Oradan Afganistan’a geçip Amerikan birlikleriyle savaşıyorlar. Bu yüzden oraya en az beş kere gittim. Aslında oranın içine giden tek kişiydim. Daha sonra buranın finansal desteğini keşfettim. Bu, benim gerçeklerle ilgili ilk keşfimdi. CIA, Islamberg’e finansman sağlıyordu.

BURASI NEW YORK
FBI ajanı Paul Williams, CIA’nın New York’taki bir kampta Afganistan ve DEAŞ’a gönderilmek üzere terörist yetiştirdiğini keşfetti. 

İkinci bulduğum şey, Fetullah Gülen isimli adam oldu. Gülen’in Saylorsburg’da bir yerleşkesi var. Oraya da gittim. İslamberg’dekine çok benzer şeyler dönüyordu. Türkiye’den Washington’a CIA ile taşındı. Bunu keşfettim. Onun kampına da CIA tarafından arka çıkılıyordu.

Gülen yeşil kart için başvurduğunda mahkeme komite oturumlari sırasında olduğunu izledim. Eski ABD büyükelçisi olan Martin Abramowitz, CIA’da çok etkili olan Graham Fuller, bu adamın dünyadaki en önemli eğitim figürlerinden biri olduğunu, onun dini bir figür olduğunu, onun dinler arasi diyaloğu getirebileceğini, Papa ile yeni bir barış çağını başlatabileceğini gündeme getirdi. Oysa o tek bir kitap bile yazamayacak kadar eğitimsiz biriydi.

ABD’nin Gülen’e Orta Asya boyunca radikal okullar kurmak için ihtiyacı var. Hazar Denizi’ni çevrelediler. Bu bölge petrol, doğal gaz ve uranyum açısından harika kaynaklara sahip. Bu kaynakların Rusya ya da Çin tarafından kullanılmasına izin veremezdik. Bunun için Gülen’i kullandılar.

DEAŞ’I biz kurduk. DEAŞ bizim eserimiz, onları biz kurduk ve hala onları yönetiyoruz. Bu olaylarda asıl amaç paradır. Afganistan’da olmamızın sebebi de bu… Amaç bütün dünyada ekonomiyi kontrol etmek… *1*

http://cokizlenen.xyz/cia-nin-askerleri

https://www.bibliotecapleyades.net/sociopolitica/sociopol_cia31.htm

The main headquarters of this Islamic terror group, this report says, is located in Islamberg, Delaware County, New York, and is headed by the feared Pakistani Muslim cleric Mubarak Ali Gilani who, in 1979, the CIA allowed into the United States to train African American Muslims in guerilla warfare.

So “repugnant/vile” is the CIA’s Mubarak Ali Gilani and his Muslims of America organization, this report notes, among the teachings his gives his devout followers about America, and the American people, include: “They worship Satan. They have Satan as their god.” “They are the Illuminati.” “They are involved in sexual perversion and other activities.” “All these things are being done by the Jewish world order.

http://www.whatdoesitmean.com/index2118.htm

 

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, FAŞİZM, İSTİHBARAT KURUMLARI, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

HAYATIN İÇİNDEN kahve molası * Şiirler – Liman Kırıntıları

Liman Kırıntıları

Bahamalı martılar beni çağırdı,
Bir ikinci bahar gecesi
Yalan söyledim,
Yırtık blucinli tayfalara,
Seni sevmediğimi söyledim.
Oysa rıhtımlar
En sarkılı dalgalarla yıkanıyordu,
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım,
Kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu…

Bahamalı martılar beni çağırdı,
Bir ikinci bahar gecesi,
İskele fenerlerinin altında oturup
Seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı,gözlerim ıslaktı
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik..
Sana tapacağım yalan degildi
Benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum…

Bahamalı martılar beni çağırdı,
Bir ikinci bahar gecesi
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
Seni unutmak için içtim..
Senin sokağında geceler yıldızsızdı,
Senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım,çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu,
Ben sevilemiyordum…
Bahamalı martılar beni çağırdı,
Bir ikinci bahar gecesi
Sana bırakacağım bu kentin
Üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm,
Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi,
İkincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü…. söylemeye dilim varmıyor,
Üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum;
İşte demir aldı şilebimiz,
Gidiyor, gidiyor, gidiyorum…

Edgar Allan Poe

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR | Leave a comment

DİKKAT ÖNEMLİ * İnternetten telefona müzik indirenler *** Telefonunuza BYlock linki yüklüyorlar *** ByLock at izi kalsın

Cumhuriyet
14 Ekim 2017 Cumartesi

ByLock at izi kalsın

Yargıtay, şifreli haberleşme programı ‘ByLock’ uygulamasını kullanmanın ‘FETÖ üyeliği’ne delil sayılacağına ilişkin karar alsa da, Gülen Cemaati’nin MİT’in programı tespit ettiği dönem öncesinde gizli reklamlar üzerinden binlerce telefona ByLock izi bıraktığı ortaya çıktı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında sunulan bilirkişi raporunda, FETÖ’nün 2015 yılında ücretsiz müzik dinleme uygulamalarında bulunan gizli reklamlarla, en küçük veri ölçüm birimlerinden olan “byte” büyüklüğünde “bylock.net” linki üzerinden parçalar yüklediği tespit edildi.

Ücretsiz yazılımlar

Yapılan incelemeler sonucunda cep telefonuna indirilmiş ücretsiz bir müzik dinleme programının gizlenmiş alanlarında “bylock. net” uzantısına rastlandı. Rapora göre, ‘Morbeyin’ takma adı altında mobil cihazlar için uygulama üretenler tarafından geliştirilen “Freezy/PlaySong” isimli uygulama içerisinde, noktadan daha küçük olarak belirtilen 1 piksel büyüklüğünde bir bağlantı linki tespit edildi. Bağlantı linkinin uygulama dışında başka bir çerçeveden alındığını belirten bilirkişi, ByLock bağlantısı iddiasının ücretsiz olarak kullanıma sunulan cep telefonu uygulamalarında otomatik olarak çıkan reklam linklerinden bulaştığı değerlendirmesinde bulundu. Uygulamayı da inceleyen bilirkişi, indirilenin ücretsiz müzik indirilmesini sağlayan bir uygulama olduğu, üzerinde sohbet, mesajlaşma, SMS gönderme işlemlerinin yapılmadığını belirtti. Bilirkişi ayrıca “Morbeyin” isimli mobil uygulama geliştiricisinin piyasaya sunduğu uygulamalardan bir kısmını da rapora ekledi.

Link var bağlantı yok

İncelemelerin ardından kişinin iradesi dışında gerçekleştirilen “bylock.net” bağlantısına ilişkin “Cep telefonu üzerinde mevcut bulunan ve cep telefonundan kurtarılan verilerin incelenmesi sonucunda FETÖ/PDY ile ilişkili olabilecek bir içeriğe rastlanılmamıştır” tespiti yapıldı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/844856/ByLock_at_izi_kalsin.html

Posted in BİLİŞİM - İNTERNET -, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment