ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

 ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU


 

      Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili haber ve yorumlara giderek daha sık rastlanmaktadır.

Ülkemizde Atatürk ve Atatürkçülük konuları gündeme geldi mi, en büyük Atatürkçü kuruluş olarak Atatürkçü Düşünce Derneği akla gelmekte ve herkes bu derneğin ne yaptığını, bu kadar büyük ve güçlü bir kuruluşun nereye gittiğini ister istemez sormaktadır. Böylesi bir durumu normal karşılamak ve bir anlamda da gelecek açısından olumlu görmek gerekir; çünkü hala Türk kamuoyunda Atatürk ve Atatürkçülük tartışılmakta, Türkiye’nin bu alandaki ulusal kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nden Türk halkı çok şey beklemektedir.

       Atatürkçü Düşünce Derneği, son ara rejimin olumsuz koşullarında ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve düşünce adamları tarafından kurulmuştur. Böylesine bir örgütlenmeye belirli kesimler karşı çıkmışlar, ülkede devlet ve ordu Atatürkçü olduğu sürece kitlesel bir örgütlenmeye gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşı kurucular, devletin ve ordunun Atatürkçü olmasının Atatürk Cumhuriyetinin geleceği açısından yeterli olamayacağını, devletin ve ordunun başına Atatürk ilkelerine ters düşen yöneticilerin gelebileceğini ve bu nedenle artık Atatürkçülüğü halka ve ulusa mal etmek gerektiğini öne sürerek yollarına devam etmişlerdir.

Yaklaşık yirmi yıl önce başlayan kuruluş çalışmaları üç yıllık bir ön hazırlık sonucunda tamamlanmış ve 1990’lı yıllara girerken Türkiye’nin Atatürkçüleri kendi kitle örgütleri ile demokrasi sahnesinde yerlerini almışlardır. Herkes kendi doğrultusunda örgütlenirken, Atatürkçüler de boş durmayarak bu doğrultuda örgütlendiler ve ulusal bir çizgide yerlerini aldılar. Ülkede demokrasi gelişirken ve değişik düşünceler yeni örgütlerle bu platformda yerlerini alırken, Atatürkçü Düşünce’nin de ulusal ve demokratik bir örgütlenme ile toplumsal alandaki örgütlenmesini normal karşılamak gerekirdi.

       Atatürkçülük tarihin belli bir döneminde Türkiye’de ortaya çıkan bir düşünce ve siyaset akımıdır. Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli, diğer devletlerden çok farklı olduğu ve Türkiye’nin özelliklerine uygun olduğu için, ülkemizdeki devlet modelinin Atatürk modeli olduğunu öncelikle belirlemek gerekir.

Çok uluslu büyük bir imparatorluğun altı yüz yıllık bir egemenlikten sonra yıkılmasıyla ortaya çıkan alanda, birçok küçük devlet ulusal yapıda kurulmuş ve en son geride kalan Anadolu yarımadasında yaşayanlar, emperyalist ordulara teslim olmamak üzere bir var olma savaşına sürüklenmişler, daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak bağımsız Türk devletine giden yolu açmışlardır.

Atatürk, böylesine büyük bir kurtuluş savaşının önderi ve başarıya ulaşmış komutanı olarak Türk ulusundan aldığı yetki ile Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulusal devlet olarak kurmuştur.

Bu nedenle de ulusal kurtuluş savaşı sırasında dünya siyaset arenasına bir çağdaş ulus olarak ortaya çıkan Türk ulusunun önderi olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşı olarak yaşayan Türkler daha sonraları atalarının izinden gitmişler ve böylece Atatürkçülük bir siyasal akım olarak Türk siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Atatürk yaşarken Ata’sına sahip çıkan Türk ulusu, O’nun yitirilmesinden sonra, Ata’larının izinden giderek Atatürkçü olmuştur.

          Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk batı tipi bir demokrasiyi ülkeye getirebilmek için çok çaba göstermiş, kendisi iş başındayken arkadaşlarının ikinci siyasal partiyi oluşturma denemelerini açıkça desteklemiştir. Ne var ki, Ata’nın böylesine olumlu tavrını Cumhuriyet düşmanları zayıflık olarak algılamışlar ve fırsattan istifade ederek Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı siyasal eylemlere kalkışmışlardır. Bu nedenle, Türkiye’nin demokrasiye geçişi uzun süreli olmuş ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında koşullar uygun bir aşamaya gelmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber hem Cumhuriyet düşmanı hem de batı işbirlikçisi mandacı akımlar hızla öne geçmiş ve Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu Misak-ı Milli sınırları içinde dinci-şeriatçı devletler ile, batı emperyalizminin güdümünde mandacı ya da etnik eyaletçi yeni siyasal yapılanmalar tartışma konusu olarak gündeme getirilmiştir.

Cumhuriyeti kuran ulusal kurtuluş savaş sırasındaki ortak rızanın demokrasi sürecinde yavaş yavaş ortadan kalktığı, emperyalist güçlerin bu bölgeye egemen olabilmek için alt kimlikleri ve bölücü akımları desteklediği görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkez ülkesi üzerinde, dinci ya da etnikçi yeni manda yönetimleri oluşturmak isteyen Cumhuriyet düşmanı akımlar batı emperyalizmi tarafından desteklenmişler ve Atatürk’ün çağdaş ve tam bağımsız Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için kullanılmışlardır.

        Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Atatürkçü örgütlenmeye gereksinim duyulmamıştır; çünkü o dönemde Atatürk’ün partisi devleti ve Cumhuriyeti kuran siyasal örgüt olarak iktidardadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle birlikte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı örgütlenme başlamış ve çeşitli siyasal partiler aracılığıyla ülkenin gidişinde etkin olmağa çalışılmıştır. Yüzyılın tam ortasında yapılan bir genel seçimle iktidar el değiştirmiş, toprak burjuvazisinin önderliğinde kurulan yeni muhalefet partisi iktidara gelmiştir. O dönemin kırsal kesiminde etkin olan cemaatçi ve dinci yapılanmalar, Atatürk devrimlerine karşıt çizgide öne çıkmışlar ve yeni iktidarı anti cumhuriyetçi bir çizgide yönlendirmişlerdir.

Atatürk’ün partisi o dönemin koşullarında Cumhuriyetin sahibi olarak tepki göstermiş ve olaylar on yıllık bir tırmanma sürecinden sonra bir askeri dönem ile Türkiye karşılaşmıştır. Batı dünyasının dışındaki bir ülkede ilk kez batı tipi bir demokrasi deneyimi Atatürk devrimleri ile başarıya ulaştırılmağa çalışılırken, hilafet ve saltanat özlemi içindeki gerici kesimlerin Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş uygarlık yolunda önünü kesmeğe çalıştıkları görülmüştür. Yarım kalan Atatürk devrimlerini tamamlamak üzere iş başına gelen askeri yönetim o dönemin koşullarında çok ileri düzeyde sayılabilecek bir anayasayı Türk ulusuna kazandırarak yeniden demokrasiye geçilmesini kısa sürede sağlamıştır.

        On yıllık bir demokrasi deneyiminin askeri bir dönemle karşılaşmasından ders çıkarmak isteyen Türk devleti ve ulusu yeniden demokrasiye yönelerek çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olabilmek için yoğun bir mücadele dönemine girmiştir. Ne var ki, ikinci kez demokrasiye dönülmesiyle beraber Türkiye’nin başına batı ülkelerinde yetiştirilmiş siyasetçilerin gelmesi ile, ülkede batı bloğunun etkisi fazlasıyla artmıştır. Soğuk savaş döneminin koşullarında giderek artan Sovyet tehdidi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız çizgiden batı bloğuna doğru kaymasına yol açmış ve Türkiye batı ittifakının güvenlik örgütünün içine üye olarak girmiştir.

Bu örgütün içine girilmesiyle beraber, batı emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki bu askeri örgüt de Türkiye’nin içine girmiş, askeri örgütlenme ile beraber sivil örgütlenme paralel düzeyde gelişmiş ve batı bloğunun temsilcisi ya da işbirlikçisi kadrolar Türk siyaset sahnesinde öne çıkmışlar, bunlara bağımlı alt kadrolar da Türk devletinin üst kademelerine getirilerek, Türkiye batıdan yönetilen bir ülke konumuna indirgenmiştir. Ülkede batı etkisinin daha da artması için terör de bir koz olarak kullanılmış, batılı gizli servisler aracılığı ile terör tırmandırılarak, müdahale gerekçesi yaratılmıştır. Müdahale ortamları gündeme getirilerek her on yılda bir askeri yönetim devreye sokulmuştur. Batının etkisini artıran her askeri müdahale Atatürkçülük adına yapılmıştır.

        Demokrasi görünümünde batıya bağımlılığın giderek arttığı yeni dönemde bir Eisonhower burslusu yedi kez başbakan olabilmiş, bir Rockefeller burslusu ise yarım yüzyıla yakın bir süre büyük bir dış destekle Türk solunun başında kalabilmiştir. Türk demokrasisi Esionhower ve Rockafeller kıskacına girince Atatürk’ün Cumhuriyeti bağımsızlığını yitirmiş, batı emperyalizminin dünyanın merkezindeki askeri üssü konumuna sürüklenmiştir. Böylesine bir bağımlılık sürecinin, hem ülke devlet bağımsızlığını ortadan kaldırdığı hem de ülkenin Atatürk çizgisi ve devrimlerinden hızla uzaklaşan bir doğrultuya kaydırıldığını Atatürkçüler görmeye başlamışlardır.

Özellikle, soğuk savaşın son askeri döneminin tamamen küresel güçlerce Türkiye’nin karşısına çıkarılması, bütün Atatürkçüleri endişeye sürüklemiştir. Askeri dönemin önderi, laiklik adına konuşmalar yaparken ayetler okumaya başlamış, ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri yaparken, O’nun ilkelerinden önemli ödünler verilmiş, küreselleşme öncesi dönemde Türkiye’nin daha fazla batının denetimine girmesine giden yol açılmıştır. Askeri dönem, üniversitelerde tasfiyeler yapmış, gerçek Atatürkçü kadroları iş başından uzaklaştırmış, batının sömürgesi olmayı doğal gören bir tutumla Türk devletinin Atatürk çizgisinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur.

        Devletin yayın kuruluşlarında Atatürk’e hakarete varacak düzeyde ağır konuşmalar yapılınca, üniversitelerde çağdaş giyimin ötesinde bir başörtüsü sorunu ortaya çıkınca, siyasi kadrolar Atatürk devrimlerine karşıt bir çizgide emperyalizm ve gericiliğin hizmetine girince, Türkiye’nin Atatürkçü kadroları kuşkuya kapılmış ve uzun süren bir hazırlığın sonucunda Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuşlardır. Son ara dönemin koşullarında, Atatürkçülüğün rayından saptırılmasına tepki olarak gündeme gelen bu örgütlenme tamamlandığı sırada SSCB dağılmış Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu kadrosu farklı bir ortam ile karşı karşıya kalmıştır.

Ülkenin iç koşullarında anti-Atatürkçü girişimlerle mücadele etmek üzere kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği, kuruluşundan hemen bir ay sonra kurucu genel başkanını menfur bir saldırı sonucunda yitirmiştir. Kuruluşu yurdun her yanında büyük bir umutla karşılanan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşundan bir ay sonra genel başkanını yitirmesi halkta bir korku ve panik yaratmış, derneğin kurulması ülkenin her köşesinde umutla karşılanmasına rağmen dernek o dönemin koşullarında fazla gelişememiştir. İlk üç yıl on beş şube ile yetinmek zorunda kalan Atatürkçü Düşünce Derneği daha sonraki dönemde yeni bir yönetime kavuşunca, hızla üç yüz şubeli bir demokratik kitle kuruluşu konumuna gelmesinden sonra korku ve kuşkuya kapılarak, kendi adamlarını derneğin çatısı altına sokmuşlar ve bunlar aracılığı  ile derneğin içini karıştırarak Atatürkçüleri içi dönük bir mücadeleye yönlendirmişler ve böylece ülkedeki Atatürkçü potansiyelin güçlü bir biçimde Türkiye platformunda öne geçmesine izin vermemişlerdir.

Hırsı aklından öne geçen bazı Atatürkçülere siyasal çıkar vaatlerinde bulunarak bunları öne sürmüşler ve sonunda Atatürkçü Düşünce Derneği’nin uzun süreli bir iç karışıklık dönemine sürüklenmesini başarmışlardır. Kendisine siyasal ikbal arayan bazı muhterisler, derneğin potansiyelini bir siyasal partiye dönüştürerek şanslarını denemişler; ama başarılı olamamışlardır. Bu tür siyasal girişimler Atatürkçü Düşünce Derneği’ne zarar vermiş; ama dernek kurucularının özverili çabalarıyla bu çekişme dönemi geride bırakılmıştır. Ne var ki, ülkenin İslami potansiyeline karşı, Atatürkçülüğü askeri dönemlerde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen gayrimüslim lobiler ve emperyal sermayenin taşeronluğunu kabul etmiş olan işbirlikçi sermaye çevreleri yeniden mütareke döneminin koşullarına dönen İstanbul üzerinden oluşturdukları kadro ve hareketlerle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kaderinde etkili olmağa çalışmışlardır.

Bu tür çabalarında Yeni Bizans projesine yönelen yeni mütareke İstanbul’u zaman zaman başarılı olmuştur; ama Kuvayı Milliye Ankara’sı ile Anadolu halkının anti- emperyalist dayanışmasını yıkamamışlardır. Son on yıldır, Atatürkçü Düşünce Derneği kongrelerinde, mütareke İstanbul’u ile Kuvayı Milliye Ankara’sı arasında ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu çekişme örgütün tabanına da yayıldığı için Atatürkçüler sürekli bir canlılık içinde olmuşlardır. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin içini karıştırmak, kendilerine bağlı kadrolar ile işbirlikçi çizgide yönetmek isteyen mandacı kesimler kendiliğinden bir çekişme yaratarak ülke tabanında Atatürkçü kesimlerin sürekli uyanık ve canlı kalmalarına neden olmuşlardır. Her olumsuz girişimin bir hayırlı sonucu olması gibi, günümüzdeki canlı ve hareketli Atatürkçü bir taban, varlığını mandacı kesimlerin emperyalizm güdümündeki işbirlikçi girişimlerine borçludur. Bu tür girişimlere gösterilen tepkiler ülkede Atatürkçülüğün bir ulusal tepki ve refleks olarak yeniden yükselmesine katkıda bulunmuşlardır.

        Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülke genelinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şube sayısı altı yüze yaklaşmış ve bu şubelerde de iki yüz bine yakın üye tabanı oluşmuştur. Derneğin kuruluşunu ve büyümesini engelleyemeyen emperyalist merkezler bu kez Atatürkçü Düşünce Derneği’ni yakın izlemeye almışlar ve emperyal sermayenin güdümündeki basın aracılığı ile ADD ve Atatürkçülerin aleyhine ciddi yayın etkinlikleri göstermişlerdir. Küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden sermaye çevrelerinin güdümündeki basın ile gene yurtdışından yönlendirilen dinci basın sürekli olarak ADD ve Atatürkçülerle uğraşarak Türk halkının gözünden Atatürkçülüğü düşürmeye çalışmışlar, emperyalizmin istediği cemaatçi ve etnikçi düşünceleri yayarak Atatürkçülerin ulusalcılığını mahkum edebilmenin yollarını aramışlardır.

           Siyaset sahnesindeki partilerde Atatürkçü kadroların dışlanması, özellikle Atatürk’ün partisinin okyanus ötesinden yönetilir bir duruma gelmesi, neoliberal işbirlikçi çizgiye kaymış göstermelik bir sosyal demokrasinin Kemalizm’in yerine ikame edilmek istenmesi, milliyetçi parti ve kuruluşların bile batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içinde bulunmaları karşısında, Türkiye’nin genel gidişinden rahatsızlık duyan vatanseverler, ulusalcılar ve milliyetçiler ADD çatısı altında toplanmağa başlamışlardır. Bir siyasal parti olmamasına rağmen, var olan partilerden daha etkili bir konuma gelen ADD’nin giderek büyümesi ve Türk halkının geleceğe dönük arayışlarında bir umut ışığı olması noktasında, birçok siyasal parti ADD ile yakından ilgilenmeye başlamıştır.

Atatürkçülüğü aile hatırası gibi duvara astığını söyleyen Atatürk’ün partisi ADD’yi uzaktan kontrol altına alabilmenin yollarını ararken, bazı küçük ve marjinal partiler Atatürkçü taban üzerinde etkin olmak ve bu tabanı kendi yanına çekebilmek için ADD şubelerini ele geçirmenin çabasına girmişler, ayrıca İslami kesimlerin giderek siyasallaşmasına karşı gene ara rejim arayışına giren bazı gayrimüslim çevreler işbirlikçi taşeron sermaye de gene bir ara rejimi Atatürkçülük adına iş başına getirebilmek için dernek yönetimini eline geçirebilmenin kavgasını bütün bu kesimler birbirleriyle mücadele ederek yapmışlardır. Bu durum, ADD örgütü ve tabanına canlılık getirirken, çok yararlı olmuş; ama dernek dışı kesimlerin ADD’ye el atmaları zaman içinde Atatürkçü potansiyelin yeniden bir iç kavgaya sürüklenmesine ve bir türlü toparlanamamasına neden olmuştur. Özellikle son beş yıllık süre bu tür çekişmelerin hızla tırmandığı dönemdir.

          Avrupa Birliği kendi fonları ile desteklediği sivil toplum kuruluşları ile devlet ve ulus karşıtlığını finanse ederken, Türkiye’yi sivil toplumculukla teslim alabileceğini hesaplıyordu.  Avrupa’dan para alan başta Çağdaş Yaşam Destekleme Derneği olmak üzere birçok dernek, dış desteğe rağmen ADD kadar etkili olamamışlardır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlar Türk halkında büyük bir infiale yol açarken, bu kesimler ADD çatısı altında toplanarak Avrupa emperyalizmine karşı örgütlenmişlerdir. Avrupa Birliği demokrasi ve sivil toplumculukla ortadan kaldıramadığı Atatürkçülüğün giderek büyümesi karşısında, ADD ve Atatürkçülük hakkında “Kalpaksız Kuvayı Milliyeciler” adı altında bir rapor hazırlatmıştır. Bir Türk bilim adamına hazırlatılan bu rapor bir anlamda AB’nin bükemediği eli öpmesi olarak görülebilir; çünkü AB raporunda ADD ve Atatürkçülerin Türk toplamı içindeki güçleri ve etkinlikleri kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bütün Atatürkçülerin bu raporu okumasında büyük yarar vardır.

          Atatürk ilkelerinin bütünselliğini reddeden, sadece laikliği ele alarak çağdaş yaşamı savunan bazı İstanbul dernekleri, günümüzde yeni Bizans senaryolarına alet olurken, Avrupa fonları ve Hıristiyan misyoner örgütleri ile beraber çalışmalar yapmaktalar ve bu yaklaşımı ADD üzerinden ülkenin Atatürkçü potansiyeline de taşımanın yollarını aramaktadırlar. Sivil toplumculuk ve demokrasi görünümü altında, mandacılık ve teslimiyetçilik Avrupa Birliği üzerinden Türk toplumuna taşınırken, Atatürkçüler de aynı çizgiye getirilmek istenmektedir.

Avrupa merkezli bu tür girişimlere karşı, İsrail güdümlü Amerikan politikaları da Ortadoğu’da savaşa yöneldiği yeni aşamada Atatürkçülüğü bir askeri döneme geçiş için farklı noktalara çekebilmenin arayışı içindedir. Özellikle 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk ordusunu Irak harekatında kullanamayan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin, yeni dönemde İran ve Suriye’ye yönelik savaş planlarında hem Türkiye’yi üs olarak hem de Türk ordusunu kendi denetimlerinde kullanabilmenin arayışları içine girmişlerdir.

Bu doğrultuda Türkiye’deki Atlantikçi güçlerin yeni bir askeri dönemi arzuladıkları ve bu doğrultuda demokrasiye son verme girişimlerinde yeniden Atatürkçülüğü kullanma gibi planlar yaptıkları anlaşılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde tutmuş olan bu hesapların yeni dönemde tutmayacağını, Türkiye’nin artık daha bağımsız ve ulusal çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceğini Atlantikçi dostlarımızın bilmeleri gerekmektedir. Türkiye başka ülkelerin emperyal planlarına alet olmayacak kadar büyük ve birikim sahibi bir ülkedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti büyük bir tarih bilinci üzerine kurulmuştur. Atlantik emperyalistleri her nedense bu gerçeği görmezden gelmekte, İsrail siyonizminin peşine takılıp giderken Türkiye’yi de peşlerinden sürükleyeceklerini sanmaktadırlar. Ne var ki, bu ülkenin yirminci yüzyıl başlarında bu tür emperyalist girişimlere karşı çıkan Türk ulusunun vermiş olduğu bur kurtuluş savaşı neticesinde kurulmuş olduğunu bilmek zorundadırlar.

Böylesine bir ulusal kurtuluş savaşının Türk milleti ve devletinde önemli bir siyasal birikim yarattığını görmezlerse, bölgeye dönük hesaplarında yanılmaları kaçınılmazdır. Atatürkçü Düşünce Derneği, ülkemizdeki bu ulusal ve tam bağımsızlıkçı bilincin günümüzdeki örgütüdür. ADD üzerinde hesap yapan tüm çevrelerin ADD’nin Türk toplumundaki tam bağımsızlıkçı birikimin yansımasını taşıdığını bilmeleri gerekmektedir. “Atatürk’ü bırakın” diyen Avrupa Birliği yöneticileri ile, Atatürkçülüğü Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri için kullanmak isteyen Atlantik emperyalistlerinin, Türk ulusundaki Atatürkçü birikim ve potansiyelin ADD ile devam ettiğini, 21. Yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türk ulusunun ADD’nin taşıdığı bu birikimden yararlanacağını görebilmeleri gerekmektedir. İşte o zaman Türk ulusunu ve Atatürkçüleri doğru olarak anlayabilirler.

          Atatürkçü Düşünce Derneği, günümüz koşullarında beş yüzü aşkın şubesiyle, iki yüz bine yaklaşan üye potansiyeli ile Türk toplumunun en büyük demokratik kitle örgütüdür. Atatürk ilkelerine ve düşünce sistemine bütünüyle sahip çıkan bu kuruluş ülkemizdeki ulusal potansiyelin anti emperyalist çizgide bir reflekse dönüşmesinde fazlasıyla etkin çalışmalar yapmaktadır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi teslim almak isteyen çevreler bu durumdan fazlasıyla rahatsız görünmektedirler. Biz Atatürkçüler olarak onları anlıyoruz; çünkü bizi kendi projelerinde kullanamıyorlar.

Türklerin Avrupa ya da Amerika’yı kullanmak veya dönüştürmek gibi bir projesi yoktur. Antiemperyalist bir bilinç üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen ulusal bilinci günümüzde Atatürkçü Düşünce Derneği ile yaşamaktadır. ADD, günümüzün, Kuvayı Milliye, Müdafayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleridir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir siyasal varlık olarak kuran ulusal kurtuluş savaşının nabzı günümüzde ADD şubelerinde atmaktadır. Emperyalizm işbirlikçisi dinci cemaatler, etnik devlet peşinde koşanlar ve taşeron gayrimüslim sermaye bu durumdan fazlasıyla rahatsızdır. ADD ve Atatürkçüler bu kesimleri ve kuruluşları yakından izlemekte, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermelerini önlemek için mücadele etmektedirler.

          ADD’nin günümüzdeki misyonu yeniden Kuvayı Milliyenin öncü kuruluşu olmaktır. Türk ulusunda var olan ulusal bağımsızlık bilincini en ön planda tutarak, Türkiye’yi yeni yüzyılda hak ettiği yere çıkarabilmek ADD ve Atatürkçülerin önde gelen ulusal görevidir. Emperyal güçlerin planları doğrultusunda küçülerek ya da dönüştürülerek değil, daha da güçlenerek ve bölgedeki komşu ülkelere önderlik yaparak Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde hak ettiği yeri alacaktır. Türkiye’nin bir devlet olarak yoluna devam edebilmesi v diğer devletlerle mücadele edebilmesi için Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelini kesinlikle koruması ve geliştirmesi gerekir.

ADD ve Atatürkçülere böylesine bir görev, bir ulusal misyon olarak düşmektedir. Her türlü emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söylediği gibi, sonsuza kadar yaşayabilmesi ancak böylesine bir ulusal misyonun yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir. ADD, önce Atatürkçü tabanı toparlayacak, daha sonra Atatürkçülerin önderliğinde Türk toplumunun toparlanmasını sağlayacak ve sonraki aşamada da Atatürk’ün Cumhuriyet devletinin yeni dönemin koşullarında onarılmasını ve daha da güçlenmesini sağlayacaktır. ADD ve Atatürkçülerin başarısı, emperyalizmin hezimeti olacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN – ADD Kurucu Genel Sekreteri

Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

Ölümsüz Atatürk ve Dil Devrimi * GÜNEŞ-DİL TEORİSİ

GÜNEŞ-DİL TEORİSİ


Güneş-Dil Teorisi Türkçenin eskiliğini ispat etmek, hiç olmazsa ileri sürmek amacıyla ortaya atılmıştı. Sonradan bazı çevrelerin ortaya attığı gibi asla bir dönüş yolu değildi. Nitekim, Atatürk, ölüm üne kadar yeni Türkçe sözcükler, terimler yarattı. Halbuki Güneş-Dil Teorisi 1935’te hazırlanmış,1936’da kamuya açıklanmıştı. Atatürk ise 1937,1938 yıllarında Türkçe kök ve eklerden öz Türkçe terimler türetmeye devam etmişti. Bu durum nasıl olur da Atatürk’ün öz Türkçeden döndüğü biçiminde yorumlanabilirdi.

Öte yandan, Güneş-Dil Teorisi Türkçe ile batı dilleri arasında ortak bir kaynak bulunduğuna da dikkati çekiyordu. Bu bakımdan, Güneş-Dil Teorisi, batıdan gelen sözcüklere karşılık bulmada, bir esneklik getiriyordu. Her sözcüğün Türkçesi aranacak, her yeni terim, Türkçe köklerden Türkçe eklerle kurulacaktı.

Yalnız dilimizdeki “lamba, masa, elektrik” gibi batı kaynaklı eski yabancı sözcüklerin durumu ne olacaktı? Bunları değiştirmekle Türk dilinde bir karışıklık, bir yoksulluk yaratılmaz mıydı ?

Atatürk, sorundaki etkenlerin bir değil bin olduğunu, çözümün de çeşitli yollardan gidilerek sonuçlandırılması gerektiğini biliyordu.

Bazı yabancı sözcükler ebetteki dilimizde kalacaktı ama bunların oranı, Türkçeyi bastıracak, boğacak ölçüde olmayacaktı. Türkçenin gelişmesi için Atatürk, kök ve ek bakımından gerekli yolları göstermiş, örneklerini vermişti. Güneş-Dil Teorisi ile de dildeki bazı yabancı sözcüklerin Türkçe ile ortak olan kaynakları açıklanıyordu.

Dilin kökeni hakkındaki teoriler, çok iyi bilinenle hiç bilinmeyen arasında köprü kurmaktan ibaretti. Bu köprünün bir ayağı sağlama basıyor, öteki ayağı bilinmeyene karışıyordu. Tanınmış dilcilerin çoğu köken sorunlarında daima böyle bir köprü kuruyorlar, bilinmeyeni, çaresiz bilinmeyenle açıklıyorlardı.

Kimi, dilin, “ah, oh” gibi ünlemlerden, kimi ” şırıltı, mırıltı” gibi doğa seslerini taklitten, kimi de “bu, şu” gibi gösterme adıllarından doğduğunu ileri sürüyordu.

Atatürk bu teori ile yerli ve yabancı ünlü dilcilerin dikkatini Türk dili yönüne çekip bundan Türk ulusunu yararlandırmak istiyordu. Mademki dilcilerin çoğu dilin ilk doğuşu dolayısıyla bir kökende birleşiyorlar, o halde bütün dillerin aynı kaynaktan çıktığına inanıyorlar demekti. Bu ortak kaynak, bütün dünyanın ortak ilgisini çeken “güneş” olabilirdi.

İlk insanlar, “bu, şu” gibi adıllara, “ah, oh” gibi ünlemlere ulaşmadan ilk düşünce ve duygularını “güneş”in karşısında seslendirmiş olabilirlerdi. Bu ses de Türk dilindeki “ağ /ak” sözleri ile biçimlenmişti, “ağ-ar-mak, ak-ar-mak” gibi türevleri bu izleri taşıyordu. Sesbilgisine göre de, en kuvvetli ünlü “a” sesi idi,”ğ” de, yarı ünlü sayılırdı daha doğrusu ünlünün ünsüzle uzatılmasından başka bir şey değildi. Bu ilk sesi bulduktan sonra, Türkçenin yapısında olduğu gibi “ünlü + ünsüz” sıralanışını esas tutmak gerekiyordu.

Bu teori, pek çok dilcinin gözünden kaçan Türk diline ait bazı özellikleri de getiriyordu. Türkçede bütün sözcükler genel olarak ünlüyle başlıyor, ünsüzle bitiyordu. Türk dili sözlüklerine bakılacak olursa, “a-, e-, o-, ö-,u-,ü, ı-, i-” gibi ünlülerle başlayan Türkçe sözcüklerin çokluğu dikkati çekiyordu. Özellikle sözcüklerin ünsüzle bittiğini örnekleri ile göstermek daha kolaydı. “kışla, yayla, kumla” gibi sözcüklerin, “otlak” sözcüğünde olduğu gibi son seste bir “k” ünsüzü, “evli, adlı” gibi yine ünlüyle bitmiş sanılan başka sözcüklerin de sonunda bir “-g” ünsüzü ile kapandığı dilcilerce de kabul edilmekteydi. Anadolu ağızlarında “şimdi” yerine “şimdik”, “evce” yerine “evcek” demek, sondaki ünlüyü bir ünsüzle kapatmak, söze bir çeşit kesinlik, bir destek vermekti.

Böylece her sözcükte bir ünlüyle başlama, bir ünsüzle bitme ilkesi Türkçede olduğu gibi başlangıçtaki bütün diller için de kabul ediliyordu. Böyle bir kaç ortak söz fosilinden, değişik zamanlarda, çeşitli bölgelerde çeşitli diller doğmuş, çeşitli çekimler ve ekler dillerin birbirinden ayrılmasını sağlamıştı.

Kısaca başlangıçta sözler ortaktı, gramerleri, sonradan gelişe gelişe dilleri birbirinden ayırmıştı. Zaten Hint-Avrupa dillerinde sözlerin kökeni aranırken sonradan türemiş sesler atılıyor, esas köke, kaynağa gidiliyordu. Hint-Avrupa etimoloji sözlüklerinde olduğu gibi sözcüklerin kaynağı çok defa bir iki ünsüz kalıntısına dayanıyordu.

Bu ünsüzler türlü ağızlarda çeşitli ünlülerle besleniyor, türlü ulusların söz hazineleri meydana geliyordu. Bu bilim gerçeğine dayanan Atatürk, bazı köklere kaybolan sesleri tekrar ekleyerek, teori bakımından aslına uygun bir biçime ulaşmanın yollarını arıyordu. Bu düşünceden Güneş-Dil Teorisinin ikinci ilkesi doğdu.

Bu ilke ses bakımından birbirine çok yakın ünsüzlerin birbirinin yerine geçmesidir ki modern fonetik de bu esasları kabul etmiştir.

“b, p, v, f, m” gibi dudak ünsüzlerinin türlü ağızlarda veya dillerde, çeşitli bölgelerde birbirinin yerine geçtiği çok görülür ve diş, damak, gırtlak ünsüzleri için de aynı görüş geçerlidir. Bu iki ilkeye dayanan Güneş-Dil Teorisi, kaybolan ünlüleri köklere dolduruyor, değişen ünsüzleri yerlerine koyuyordu. Güneş-Dil Teorisinin üçüncü ilkesi, Teorinin bir başka özelliğini gösteriyordu ki bu özelliklede hayret edilecek bir seziş vardı. Bu ilkeye göre bazı ünsüzlerde bazı anlamlar birikmişti. Bir artdamak “k” sesinde bütün dünya dillerinde “yakma, yanma, sıcaklık” kavramlarına rastlanıyordu Bunun gibi bazı ünsüzlerde bazı kavramlar toplanmış, çevrelenmişti

Başlangıçtaki birliğe, geliş yolları göz önünde tutularak, geri geri gitmek gerekirdi. Halbuki Güneş-Dil Teorisine örnek verenlerin bazıları, iki ayrı dilin sözcüklerinin eski köklerini karşılaştıracakları yerde, son biçimindeki örneklerini karşılaştırıyorlar ve açıklamaları bilimsel açılardan uzaklaştırıyorlardı. Kısaca Güneş-Dil Teorisindeki gerçeği yorumlamada ifrata gidildi, dil ve bilim olanakları zorlandı.

Atatürk, dil devrimi ile, çeşitli denemeler ve atılımları ile, dilin sadeleşmesi, özleşmesine verdiği büyük önemle, ülkeyi kurtardığı gibi, hiç şüphesiz, Türk dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmış oldu.

Dil devrimi ile alınan yolu bir defa daha kesin olarak görebilmek için, özlenen Türkçeyi arayanların topluluğu sayılan dil kurultaylarından, ilk Kurultaydaki Osmanlıca ile sonuncu Kurultaydaki Türkçeye bakmak yeter.


[Sözkonusu yazı, Sn. Vecihi Hatipoğlu’nun Ölümsüz Atatürk ve Dil Devrimi konulu kitabının tetkiki neticesi yazılmış olup, Atatürk’ün dil bilimi üzerine yetkinliğini anlatmak amacıyla paylaşım yapılmıştır.]


Selen Atasoy – 27.09.2021 – selenatasoy@gmx.de

Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

DİB SİYASALLAŞTI, TOPLUMUN YAŞAM ALANLARINA MÜDAHALE EDİYOR * Diyanet kapatılsın

Diyanet kapatılsın

Çağla Oflaz  – 24.09.2021


Son yıllarda görünürlüğünü artıran Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), eğitim ve aile gibi pek çok kamusal alanın düzenlenmesiyle yakından alakalı bir kurum olarak öne çıkıyor. Diyanet, özellikle seçim sathına girilen bugünlerde, iktidarın düşüşe geçen oy desteğinin arttırılmasına yönelik pek çok hamle gerçekleştiriyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş açılışlarda yer alıyor. Devlet protokolünde öne çıkıyor.

Görev ve sorumluluk alanları genişletilen Diyanet devlet aygıtı içerisinde de giderek büyük bir alanı işgal etmekte. 2019 yılındaki verilere göre Diyanet’teki personel sayısı 144 bin 250’ye ulaşmış durumda. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçeden ayrılan ödenek de her yıl artarak büyümekte. 17 bakanlıktan 7’sini geride bırakan Diyanet, 12.9 milyar TL bütçeye sahip. Gelecek yıl bu bütçe 3,2 milyarlık artışla 16,1 milyar lira olacak.

DİB yetki alanlarıyla ilgili olsun olmasın, dış politikadan ekonomiye, hukuksal alana hemen her alanda fetva veren bir kurum haline dönüştü. Verdiği fetvalar, yaptığı yönlendirmelerle toplumu kutuplaştıran Ali Erbaş, ayrımcılığı ve nefret söylemini teşvik etmekte hiçbir sakınca görmemekte. Erbaş, “Cami hem Sunninin hem de Alevinin ibadet yeridir” sözleriyle Alevileri dışlamakta. “Eşcinsellik hastalığı beraberinde getiriyor, nesli çürütüyor” diyerek LGBTİ+’ların hedef göstermekte. “Babalar öz kızlarına şehvet duyabilir”, “Kız çocukları 9 yaşında evlenebilir, gebe kalabilir, erkek çocukları 12 yaşında evlenebilir, baba olabilir” gibi kadın düşmanlığını, çocuk istismarcılığını, tacizi ve tecavüzü meşrulaştıran skandal açıklamalarla, geniş emekçi kesimlerin öfkesinin odağında yer almakta.

Bütçes herkesten toplanan vergilerle elde edilen, buna karşılık sadece sünnilere hizmet veren, iktidarın bir aparatına dönüşen, ırkçılığın, ayrımcılığın, kadın düşmanlığının, LGBTİ+ düşmanlığının, nefret söyleminin bir odağı haline gelen diyanet ne işe yarıyor?

İktidarla uyumlu bir yapı

Türk milliyetçiliğinin inşası ve sürekliliğinin sağlanmasında en kullanışlı yapıların başında gelen Diyanet, siyasal alanın iyice daraltıldığı otoriterleşmeden de nasibini almış bir kurum. Merkez Bankası, Yargı gibi pek çok kurum ve alanda görüldüğü gibi siyasal iktidara uyumlu hale gelmiş hatta iktidarın bir aparatına dönüşmüş durumda. İktidarın icraatlarıyla ilgili, ekonomiden siyasal alana, dış politikaya, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan sonra en fazla açıklamalarda bulunan, mesaj veren kurum. DİB her zaman siyasal bir işleve sahipti. Ancak Türk Tipi Başkanlık Sistemiyle siyasal işlevinin yoğunlaşması, DİB’in kadrolarını iktidarın menfaatleri ve talepleri doğrultusunda seferber etmesi diyanetin aslında din ve inançla ilgili bir yapı olmadığını çok daha görünür hale getirdi.

DİB’in siyasal yapıyla uyumlu icraatlarına ilişkin pek çok örnek vermek mümkün. Örneğin, İslam’da faiz haram olmasına rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı “Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından uygulanan Sosyal Konut Projesinin dini hükmü nedir?” sorusuna “faiz haramdır ama alt ve orta gelirlilerin TOKİ’den ev almak için faiz kullanması caizdir” açıklamasında bulunarak, iktidarın faiz, enflasyon ikilemindeki ekonomik faaliyetleriyle uyum göstermişti.

Temmuz 2020’de de Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülmesi esnasında bir din insanı olarak, elinde kılıçla hutbe okumuştu. Bu, iktidarının o dönem dış siyasette Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Ege’de uygulamaya çalıştığı, “Türkiye’nin güvenliği karasularının ötesini sağlama almaktan geçer” şeklindeki “Mavi Vatan” teziyle, militarist yaklaşımı açısından son derece uyumlu resim vermişti.

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör protestolarına ilişkin Ali Erbaş’ın Twitter hesabından “Boğaziçi Üniversitesi önünde Müslümanların mukaddes mekânı kıblemiz Kâbe’ye ve İslami değerlerimize yönelik yapılan hadsiz saldırıyı kınıyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak konunun takipçisi olacağız ve bu saygısızlığı yapanlar hakkında yasal yollara başvuracağız” paylaşımından sonra üniversitede tutuklamalar başlamıştı.

Siyasal iktidarın ve devletin hizmetinde

Ayasofya’nın ibadete açılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından Diyanet’in yükselişe geçmesi, “laiklikten uzaklaşılıyor” tartışmasının başta CHP olmak üzere muhalefet tarafından yeniden gündeme getirilmesine yol açmakta. Ancak, Laikliğin “din ve devlet işlerinden ayrılması” anlamında kullanılması halinde bile bu tespit gerçekliği yansıtmıyor. 3 Mart 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekaleti yerine kuruluşundan bugüne, DİB, Cumhuriyet tarihi boyunca siyasal bir işleve sahipti. Tekke ve zaviyelerin, tüm sivil dini kuruluşların kapatıldığı, yasaklandığı Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında, devlet dini DİB üzerinden tamamen kendi tekeline aldı. Ve toplumun yukarıdan aşağıya şekillendirilmesi, kılık kıyafetin belirlenmesi, ezanın Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalara kadar devletin her kararı Diyanet tarafından “caiz” görüldü. AKP iktidarı öncesinde de DİB devletin dönemsel ihtiyaçlarına göre; “komünizme, bölücülüğe, irticaya karşı mücadele” başlıklarına uygun açıklamalar ve fetvalarda bulundu. O nedenle, diyanete ilişkin tepkilerin artması karşısında gittikçe lümpenleşen bir şekilde “Türkiye Müslüman bir ülkedir” savunusu yapanlarla, “Türkiye laiklikten uzaklaşıyor” tespitini yapanların aslında ortak bir kaygısı var: Devletçilik.

Çağla Oflaz – Sosyalist İşçi


https://marksist.org/icerik/Yazar/16613/Diyanet-kapatilsin

Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, SİYASAL İSLAM, YANDAŞ - ÇIKARCI - YAĞCILAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

ALİ ERBAŞ TUTUKLANMALI

Posted in DİN-İNANÇ, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İrtica, SİYASAL İSLAM, VİDEOLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

MENSÜNYÜS DER Kİ * Zalim bir hükümdarı tahttan indirmek halkın hakkı, hatta görevidir…

Memduh Bayraktaroğlu – 16 Ağustos 2021

Zalim bir hükümdarı tahttan indirmek
halkın hakkı, hatta görevidir…


Siyaset ve insan doğası üzerine kitap yazan Çinli düşünür Mensiyüs: Etkisinde kaldığı Konfüçyüs’ün ölümünden yaklaşık 100 yıl kadar sonra (M.Ö. 371) doğdu. M.Ö. 289’da öldü.

Mensiyüs der ki: “
Bir kimse yaptığı yanlışlıktan bir kere utanmadı ise bir daha utanacak sebep bulamaz…”.

Konfüçyüs’ün fikirlerini ve görüşlerini…
Kendi yaşadığı zamana uyarladı…
O da Konfüçyüs gibi hükümdarlara danışmanlık yaptı…

Hükümdarların:
Daha çok toprağa…
Daha çok servete sahip olmak için
çıkardıkları savaşma ihtiraslarını gemlemeye çalıştı…

Mensiyüs’e göre insan özünde:

“Çok iyi bir canlı” idi…
Savaşmayı değil…
Barış içinde ve…
Müreffeh yaşamayı hak ediyordu…
O nedenle…
Şöyle söylüyordu:

“Halk birincil önemdedir, yeryüzü tanrılarının sunakları ve
buğday onlardan sonra gelir; en son hükümdar gelir…”.

Büyük Usta devam ediyordu:
“Hükümdarlar; halkları yararına…
Gösterişten ve israftan kaçınmalı…
Komşularıyla savaşmadan…
Dostluk içinde sürdürmeli görevlerini…”.

Ne kadar güzel değil mi?..

Peki…
Değişen ne?..
Sadece teknoloji…

Hükümdarlar (Seçilmiş olanları da) yine aç gözlü…
Yine zorba…
Yine vicdansız…
Yine merhametsiz…
Yine savaş emri vermekten zevk alıyor…
Yine muhteris…
Ve hem de…
Kifayetsiz muhteris…

O HALDE EZİLMEYE DEVAM…

Mensiyüs’e göre:
Demokrasi zor bir rejimdi…
Zira…
Herkesin iyi eğitilmiş olması şarttı…

Monarşide ise…
İyi eğitim görmüş…
Vicdanını (Adalet duygusunu);
aklı, sağduyusu ve merhametiyle destekleyen bir hükümdarın yönettiği bir ülkede:
Halk; müreffeh ve huzur içinde yaşardı…

“Ancak” diyordu Mensiyüs:

“Halkın iyiliği için çalışmayan, görevini doğru ve adil olarak yapmayan
bir hükümdarı tahttan indirmek; halkın hakkı, hatta görevidir…”.

Peki…
Ya:
Halk uyuyorsa…

Ya:
Halk hesap sormaya korkuyorsa…
O zaman:
Ezilmeye devam…


https://www.korkusuz.com.tr/zalim-bir-hukumdari-tahttan-indirmek-halkin-hakki-hatta-gorevidir.html

Posted in FAŞİZM, GEÇMİŞİN İÇİNDEN, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Okulumu Yıktılar

Ben, ilk ve belki son defa Gazi’nin acı duyarak ağladığına şahit oluyordum. Milli heyecan duyduğunda veya harp sahnelerini anlatırken de gözlerinin de yaşardığını biliyorum ama Necati Bey’in vakitsiz ölümüne ağlaması büyük bir milli değere duyulan acının ifadesi idi. (Afet İnan, Tarihten Bugüne)


Okulumu Yıktılar

Sözcü, Yılmaz Özdil – 26 Eylül 2021


1919 yılıydı
Takvimler 13 Mayıs’ı gösteriyordu.
İzmir için için kaynıyordu.
Yunan postalı vatanımıza basmak üzereydi,
işgale saatler kalmıştı.

Mustafa Necati bey, İzmir Atatürk Lisesi’nin edebiyat öğretmeniydi, Kuvayı Milliye’nin çekirdek kadrosundaydı, “bu kadar kolay olamaz, bu kadar kolay olmamalı” dedi, şehrin yurtseverlerine haber saldı: “Mektepte buluşalım.”

Süleyman Ferit (Eczacıbaşı) bey, miralay Kazım (Özalp) bey, miralay Süleyman Fethi bey, Moralızade Halit bey, Vasıf (Çınar) bey, Ragıp Nurettin (Ege) bey, (Gavur) Mümin bey, gazeteci Hasan Tahsin bey… İsimlerini tek tek buraya sığdıramayacağım öğretmenler, doktorlar, avukatlar, tüccarlar, liman işçileri, mektepte buluştular.

Miting kararı alındı.
Bildiri yazıldı.
Milli mücadelenin, Kuvayı Milliye’nin ilk direniş bildirisiydi.
El ilanı şeklinde bastırıldı.
Daha mürekkebi kurumadan,
Mustafa Necati bey’in öğrencileri tarafından
Kordon ve Konak başta olmak üzere, bütün şehirde dağıtıldı.

Şu yazıyordu…

“Ey bedbaht Türk!
Hakkın gasp ediliyor.
Namusuna saldırılıyor.
Güzel memleketin Yunan’a verildi.
Şimdi sana soruyoruz:

Yunan hakimiyetini kabule taraftar mısın?
Artık kendini göster.
Tekmil kardeşlerin Maşatlık’tadır.
Oraya yüzbinlerle toplan, ezici çoğunluğunu bütün dünyaya göster.
İlan ve ispat et:

Burada zengin, fakir, alim, cahil yok,
burada Yunan hakimiyetini istemeyen ezici Türk çoğunluğu var.
Bu sana düşen en büyük vazifedir, vazifeden geri kalma.
Acı duymak fayda vermez.
Maşatlık’a koş!”

Ertesi gün, 14 Mayıs 1919.

Hava ağır ağır kararırken, bugün Bahribaba parkı olarak bilinen Maşatlık’ta iğne atsan yere düşmüyordu, kadın erkek çocuk, İzmir adeta nehir gibi akmıştı. Körfezde işgal gemileri son hazırlıklarını yapıyor, Karşıyaka’nın fenerleri gözyaşları gibi parlıyordu. Konuşmacılar birer birer kürsüye çıkıyor, kalabalık kah ağlayarak, kah haykırarak, dalgalanıyordu. Maşatlık’tan yükselen uğultu şehrin sokaklarına imbat gibi yayılıyordu.

Son konuşmayı Mustafa Necati bey yaptı.

Kürsüye çıktı.
Yelekli, siyah takım elbise giymişti.
Beyaz gömlek, siyah kravat takmıştı.
Başında kalpak vardı.

Kuvayı Milliye’nin simgesi, Kurtuluş Savaşı’nın alametifarikası kalpak, ilk kez bir sivil tarafından, tarih sahnesine çıkarılmıştı. Bu yurtsever “öğretmen”in ne diyeceğini merakla bekleyen kalabalık, adeta nefesini tutmuştu. Doğup büyüdüğü şehrin insanlarına şöyle bir baktı… Sonra da yüreğinin sesiyle koskoca meydanı çın çın çınlattı:

“İşgal başlıyor.
Bu akşam, güzel İzmirimizde son ve tarihi akşamımızdır.
Ayaktayız.
Vakar ve sukunetinizi muhafaza ediniz.
Vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız.
Teslim olmayacağız!”

Teslim olmadı.
Asla.

Kürsüden indi, ailesiyle vedalaştı, Kuvayı Milliye komutanı olarak Soma’ya geçti, emrine verilen Bulgurcu Mehmet efe müfrezesiyle birlikte, Soma’da Akhisar’da Bergama’da vuruştu, Balıkesir’e geçti, “İzmir’e Doğru” gazetesini çıkardı.

Mustafa Kemal’in yol arkadaşı olarak, milli eğitim bakanlığı yaptı.
Harf devrimini gerçekleştirdi.
Ortaöğrenimi parasız hale getirdi.
Yabancı okulları denetim altına aldı.
Millet mekteplerini açtı.
Köy enstitülerinin temelini attı.

Maalesef, 1929’un yılbaşında apandisiti patladı, henüz 35 yaşındayken vefat etti, Ankara bu şok kayıpla mateme büründü… Mustafa Kemal hayatı boyunca sadece bir kişinin ölümünden sonra “ah Necati ah Necati” diye diye, dizlerini döve döve ağladı.

Öz evladı gibiydi. Aydınlanma şövalyesiydi, kadın-erkek eşitliği öncüsüydü. Mustafa Kemal’in yapmak istediklerini en iyi anlayan, en iyi kavrayan, en iyi uygulayan kişilerin başında geliyordu.

O sırada, İzmir valisi, İstiklal madalyalı milli mücadele kahramanlarımızdan Kazım Dirik’ti. Kuvayı Milliye’den can arkadaşı “öğretmen” Mustafa Necati’nin hatırasını yaşatabilmek için ne yapabilirim diye düşündü… Mustafa Necati’nin vefatından bir ay sonra bizzat açılışını yaptığı ilkokula, Necatibey ismini verdi.

224 öğrenci kapasitesiyle, o gün itibariyle İzmir’in en büyük ilkokuluydu, öğretmen kadrosu tam Mustafa Necati’nin vizyonunu yansıtıyordu, ağırlıklı olarak kadın öğretmenlerden oluşuyordu. Devasa bahçesi vardı, ağaçlarla çevriliydi, teee 1929 şartlarında bile basketbol sahası, voleybol sahası, futbol sahası vardı, sadece öğrencilere değil, bütün muhite, bütün vatandaşlara açık, muhteşem kütüphanesi vardı.
Cumhuriyet’in İzmir’e kazandırdığı sembollerden biriydi.

93 yıl boyunca, binlerce İzmirli çocuk Necatibey ilkokulu’nda okudu. Binlerce İzmirli çocuk, Mustafa Necati bey’in eğitim vizyonuyla, Cumhuriyet devrimlerini içselleştirmiş bireyler olarak mezun oldu.

Onlardan biri benim.
Necatibey İlkokulu mezunuyum.
Necatibey diploması taşımakla onur duyuyorum.

Ve dün…
Okulumuzu yıktılar!

Evet… 93 yıldır Cumhuriyet’in, İzmir’in sembollerinden biri olan, eğitim meşalemiz Mustafa Necati bey’i ölümsüz kılan, “anıtsal” özelliği bulunan, “kültür mirası” kapsamındaki Necatibey İlkokulu’nu dozerlerle yıktılar, asırlık ağaçlarıyla birlikte yok ettiler.

Yerine ne yapacaklar biliyor musunuz…
Suriyeliler için okul yapacaklar!
Resmen tabela diktiler.

Tarihi değeri olan Necatibey İlkokulu’nun yerine,
Avrupa Birliği projesiyle mülteci okulu yapıyorlar,
121 milyon liraya malolacak,
bu parayı Alman Kalkınma Bankası veriyor!

Şimdi sıkı durun lütfen…

Adeta intikam alır gibi Necatibey isminin hedef alınmasının, sanki İzmir’de başka yer yokmuş gibi, tam oraya Suriyeli okulu yapılmasının “tarihi” bir başka sebebi daha var. Suriyeliler için yok edilen İzmir Necatibey İlkokulu hangi semtte biliyor musunuz… Hatay!

Evet… İzmir Fuarı’nı kuran, sağlık bakanlığı da yapan, İzmir’in efsane belediye başkanı Doktor Behçet Uz, henüz Hatay şehrimiz Türkiye topraklarına katılmadan iki sene önce, İzmir’in yeni kurulan en büyük semtlerinden birine Hatay adını verdi.

Hatay henüz bizim değilken, İzmir’de Hatay vardı.
Hatay şehrimiz, hem Mustafa Kemal Atatürk’ün ideali,
hem de İzmirlilerin başının tacıdır,
İzmir Hatay’dır, Hatay İzmir’dir.
Hatay ismi, biz İzmirliler için Atatürk’ün emanetidir.
İzmir Hatay’da Antakya nüfusundan fazla Hatay’lı vardır.

Ben mesela İzmir Hataylıyım.
Hatay’da büyüdüm.
Hatay’da okudum.
İzmir Hatay’daki Necatibey İlkokulu mezunuyum.

Peki, İzmir Hatay’da Suriyeli mülteci var mı?
İlaç için bir kişi bile bulamazsınız.
Suriyelilerin yerleşmediği semtlerden biridir.
Peki, hiç Suriyelinin olmadığı Hatay’ın göbeğine niye Suriyeli okulu yapılıyor?
Servislerle Suriyeli mi taşıyacaksın?
Suriyelilere illa okul yapacaksan,
Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı semtlere yapman gerekmiyor mu?

Türkiye’nin Suriye meselesinde tarihi açıdan en hassas noktası Hatay’ken… Cumhuriyet okulunu yıkarak, İzmir Hatay’a Suriyeli okulu yapmak, tesadüften ibaret midir?

Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, Yılmaz Özdil, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

MANSUR BAŞKAN’DAN ” GAZİLERİMİZİ” ONURLANDIRAN UYGULAMA * SAĞOLLL MANSUR BAŞKAN

Posted in HABER GÜNDEM, HAYATIN İÇİNDEN | Leave a comment

HANGİ ERDOĞAN?  NE SÖYLÜYOR, NE YAPIYOR?

HANGİ ERDOĞAN? 

NE SÖYLÜYOR, NE YAPIYOR?

Naci Kaptan – 27.09.2016


Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ‘tasarruf tedbirleri’ genelgesi
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kamu kurum ve kuruluşlarının harcamalarında tasarruf sağlanması, bürokratik işlemlerin azaltılması ve kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanımına ilişkin “tasarruf tedbirleri” genelgesi yayımladı.

(AA Hamdi Çelikbaş 30.06.2021)


Birleşmiş Milletler (BM) toplantıları için Amerika Birleşik Devletleri’nin New York şehrinde bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, New York şehrinde Türkiye’de kullandığı iki zırhlı Mercedes’i kullandı.

Mercedes S600 Guard model iki makam arabası Türk Hava Kuvvetleri’ne ait askeri kargo uçağı ile Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan New York JFK Havalimanı’na nakledildi. İki zırhlı Mercedes’in okyanus ötesine sadece nakliye masrafının 270 bin dolar (2,3 milyon TL) olduğunu belirtti. [KRONOS 21 Eylül 2021]

Erdoğan’ın zırhlı Mercedes’i 270 bin dolara Amerika’ya uçtu

 

Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DIŞ POLİTİKALAR * AMERİKA’DAN ELİ BOŞ DÖNMEK * Biden kalbini kırdı: Putin Soçi’de teselli edebilecek mi?

Biden kalbini kırdı: Putin Soçi’de teselli edebilecek mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurul toplantısı için 19 Eylül’de iki uçak dolusu resmi heyet ve seçilmiş medya ordusu ile New York’a giden Cumhurbaşkanı Erdoğan beş gün boyunca Biden’den gelecek randevu telefonunu bekledi ama nafile.

Görüşme gerçekleşmeyince Erdoğan, gerek ABD’den ayrılmadan önce gerekse Türkiye’ye döndükten sonra yaptığı açıklamalarda, adeta Biden ile görüşememenin kendisini hüzne boğduğunu içeren ifadeler sarf etti.

Erdoğan İstanbul’da yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Şu ana kadar beklediğim Sayın Biden ile olan görüşmeler de o istenilen neticedeydi dedim. Şu anda da aynı şeyi düşünüyorum, aynı şeyi söylüyorum. Zira iki NATO ülkesi olarak bizim çok daha farklı bir konumda olmamız gerekir. Eğer beklenen noktada değilsek, bunları da ifade etmek gerekir. Çünkü ben şu ana kadar Amerika’daki liderlerin hiçbiri ile böyle bir konum yaşamadım. Ama şu anda maalesef böyle bir durumdayız ve Amerika’da bizim münasebetlerimiz iki NATO ülkesi olarak bu olmamalı.”

Diplomasi kulislerinde Erdoğan’ın kendisini ABD başkanıyla görüşme beklentisine böylesine endekslemesinin ve hayalleri yıkılmışçasına görüntü vermesinin zayıflık olarak değerlendirileceği vurgulanıyor.

Amerika’daki önceki liderlerin hiçbiriyle böyle bir konum yaşamadığını söyleyen Erdoğan’ın unuttuğu gerçek, şu anda ABD-Türkiye arasında yaşanan S-400 yaptırımları, F-35, Halkbank davası, Kuzey Suriye’de SDG-YPG’ye destek vb. sorunlar listesinin tamamının, önceki başkanlar döneminden devreden sorunlar olduğu.

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, Erdoğan’ın Biden ile görüşememekten yakınmasına yönelik yaptığı paylaşımda Obama, Trump dönemlerine atıfta bulunarak şunu yazdı:

“ABD’de Biden’la görüşemeyip hayal kırıklığı yaşayan, önceki üç başkanla çok iyi çalıştığını söyleyip ‘Amerika’daki liderlerin hiçbiriyle böyle bir konum yaşamadım’ diyen @RTErdogan, Obama’nın beyzbol sopalı pozunu-Trump’ın ‘akıllı ol, ekonomini çökertirim’ mektubunu unutmuş!”

ABD başkanına çok kırıldığı anlaşılan Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yapacağı görüşmeden beklentisinin ise yüksek olduğunu belirtti. Erdoğan’ın 29 Eylül’de Soçi’de görüşeceği Putin’ yönelik ifadeleri, adeta teselliyi Soçi’de arayacağı izlenimini uyandırdı.

Erdoğan’ın Soçi buluşmasına dönük açıklamaları şöyle idi:

“Dostum Putin’den beklentilerim çok farklı. Zira Suriye’de rejim maalesef, burada bizim için ülkemizin güneyinde adeta bir tehdit oluşturuyor. Burada bir dost ülke olarak da Sayın Putin’den daha doğrusu Rusya’dan bir dayanışmamızın gereği olarak, farklı yaklaşımlar bekliyorum. Bu mücadeleyi de güneyde birlikte yürütmemiz lazım. Şu anda görüldüğü gibi Amerika Suriye ile de pek şu anda ilintili değil. Burada şimdi kim var? İran var, Rusya var, biz varız.

Hakikaten orayı bir barış havzasına dönüştüreceksek, bunu nasıl yaparız, bunu aramızda görüşmemiz, paylaşmamız şart ve bunları görüşeceğiz. Kaldı ki bir de Rusya ile ikili münasebetlerimizi çok daha ileri taşımanın gayreti içindeyiz. Zira hedefimiz 100 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşmak. Bu ticaret hacmine ulaşmayı da eğer kendimize belirlediysek, bunu da kendimiz için gerekli koyuyorsak bizim münasebetlerimizin çok çok farklı olması lazım.”

Erdoğan ABD’de bir TV kanalına verdiği mülakatta, Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemlerine ilişkin ABD’yle yaşanan kriz ve yaptırım tehditleriyle ilgili soruya; ‘O iş bitmiştir. Rusya’da ikinci parti S-400’leri alabiliriz’ yanıtını vermişti.

Ancak, son dönemde özellikle İdlib’te tırmanan gerilim ve Rusya’dan gelen resmi açıklamalar, Türkiye’nin Rusya-Türkiye arasında imzalanan Soçi Mutabakatı’nda, İdlib’e yönelik yükümlülüklerini, taahhütlerini yerine getirmediği yönünde.

Son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye’nin İdlib’le ilgili taahhütlerini iki yıldan bu yana yerine getiremediğini, getirse de çok yavaş olduğunu söyledi.

Putin’in sözcüsü Dmitriy Peskov da son açıklamasında, Putin ve Erdoğan’ın İdlib’i ele alacaklarını belirterek; Peskov, “Mutabakatlar sağlandı ama maalesef o bölgelerde teröristlerin etkinliği devam ediyor. Bu, kabul edilemez ve tehlikeli. Suriye’de çözüm sürecini engelliyor. Tüm bunlar gündemde olacak” dedi.

İki yıl önce imzalanan Soçi Mutabakatı’yla Türkiye, İdlib’i silahsızlandırma, ılımlı muhaliflerle radikal cihatçıları ayrıştırma, M4-M5 otoyollarında ulaşım güvenliğinin ve Rus-Türk ortak devriyesinin hayata geçirilmesi, Rusya’nın Hmeymim üssüne yönelik İdlib’ten gelen tehdidi bertaraf etmek üzere, 15 kilometrelik ağır silahlardan arındırılmış bölge oluşturulması vb. taahhütlerde bulunmasına karşılık, bugüne kadar hemen hiçbirisini yerine getirmedi.

Rusya ve Suriye ordusu, son günlerde cihatçı mevzilerine yönelik hava bombardımanlarını şiddetlendirdi. Türk askerlerinin bulunduğu 30’u aşkın gözlem noktasının yakınlarına yapılan bombardımanlar, Erdoğan-Putin buluşması öncesinde daha da arttı. Bunu, Erdoğan’a yönelik mesaj ve masaya getirilecek taleplerin başında İdlib’in olacağı şeklinde yorumlamak yanlış olmaz.

Erdoğan, Şam yönetiminin Türkiye’nin güney sınır güvenliğini tehdit ettiğini, bunu bertaraf etmek için Putin’e ortak mücadele önereceğini söylüyor. Ancak Putin, kısa süre önce Esad’ı Moskova’da ağırladı. Esad’ın arkasında Rusya ve İran’ın desteği var. Dolayısıyla Erdoğan’ın Rusya ve İran’la birlikte Esad’ı devirme söyleminin ne sahada ne de askeri-diplomatik planda gerçekliği yok.

Kaldı ki Putin, Esad’la görüşmesinde Türkiye ve ABD’yi kastederek, Suriye’deki yabancı askerlerin BM kararları, ikili anlaşmalar ve uluslararası hukuka aykırı şekilde bulunduğunu, Suriye’yi terk etmeleri gerektiğini söyledi. Kuzey Suriye’deki SDG-PYD-YPG varlığı ve Türkiye’nin ‘terör örgütü’ dediği bu örgütlerle mücadele konusunda da Rusya karşı cephede. Rusya SDG-YPG’yi terör örgütü olarak görmüyor, Kürtlerle Esad’ı uzlaştırmaya çalışıyor.

Ayrıca son dönemde Suriye’de Rusya-ABD arasındaki iş birliği ilerlerken, sürece İsrail de dahil oldu. Dengeler önemli ölçüde değişti. Türkiye adeta yapayalnız.

BM konuşmasında Kırım konusunda Ukrayna’ya destek veren Erdoğan’a Rusya sert tepki göstermişti. Hemen akabinde de Türkiye’den ihraç edilen binlerce ton domates ve taze meyve virüs gerekçesiyle Rus gümrüğünden geri çevrildi.

Dolayısıyla Erdoğan, Soçi’ye önemli ölçüde eli zayıflamış, Putin’e karşı koşul öne süremeyecek pozisyonda gidiyor. Putin’e övgüler düzmesi, ikinci parti S-400 alımını gündeme getirmesi de Rusya’yı yumuşatma amaçlı.

Putin büyük ihtimalle masaya; ‘Ya İdlib’te sözünü tut ya da çekilin biz halledelim, bu iş çok uzadı’ talebiyle gelecek. Hatta diğer bölgelerdeki Türk askerlerinin de çekilmesi için Erdoğan’dan bir çekilme takvimi talep edebilir, Esad’la görüşmesi için ısrar edebilir.

Şayet Erdoğan önceki gibi yine süre ya da yeni bir mutabakat isterse, eski günlerin hatırına birkaç ay mühlet verse de karşılığında tavizler koparabilir. Örneğin, ikinci parti S-400, Rusya’dan savaş uçağı alımı, kış yaklaşırken geciken doğalgaz paralarının ödenmesi vb.

Daha önce Suriye’de duruma göre ABD ya da Rusya’ya yanaşarak süreci götüren Erdoğan, bu kez Biden’ın kendisine randevu vermemesinden yakınarak görüşme öncesi Putin’e çok ciddi koz verdi. Putin, Erdoğan’ın içerideki siyasi sıkışmışlığının, ekonomik darboğaza girdiğinin, ABD ve Biden’la arasının ‘limoni’ olduğunun, fazla pazarlık gücünün olmadığının farkında.

Muhtemelen 29 Eylül’deki görüşme sonrası düzenlenecek ortak basın toplantısında yine karşılıklı methiyeler düzülecek, Erdoğan ‘Dostum Putin’ diyecek, 100 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine bağlılık beyan edilecek, ikinci parti S-400 alımı için görüşmelerin ilerlediği dile getirilecek ama neticede büyük olasılıkla Erdoğan, Soçi’den de ‘kalbi kırık, eli boş’ dönecek.


Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DIŞ POLİTİKA, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

AFORİZMALAR * GEORGE ORWELL

Posted in AFORİZMALAR | Leave a comment