EMPERYALİZM VE ATATÜRK

EMPERYALİZM VE ATATÜRK


Gelişmemiş ülkelerdeki siyasetçilerin, geri kalmışlıklarının faturasını tamamıyla emperyalist güçlere çıkarmaları, sorumsuzluktan başka bir şey değildir. Sorumluluk üstlenmeyen, kendi toplumu için doğru kararlar veremeyen, çalışmayan, tembelliğin ve miskinliğin esiri olan, aklın yolundan çıkan, dinlerin esiri olan, bilimde, felsefede, sanatta, siyasette gerekli devrimleri gerçekleştiremeyen toplumların, her şeyi dış etkenlere ve dış güçlere bağlamaları, kendi gerçekliklerinden kaçmaktır.
Emperyalizme karşı en büyük mücadelelerden birisini veren ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk, geri kalmışlığın faturasını sadece dış etkenlere kesmemiş, Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetenlerin yanlışlarını ve eksiklerini kavramış, dış güçler karşısında ağlayıp sızlanacağına, aydınlanma devrimlerini gerçekleştirmiş, emperyalizmin sömürgesi olmayı, askeri güç gösterisiyle ve kabadayılık söylemleriyle değil, aydınlanma devrimleriyle ve cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, ulusçuluk, devrimcilik ilkeleriyle engellemiştir.
AB’nin ve ABD’nin, Atatürk’e ve onun ilkelerine düşman olan İslamcıları ve neo-liberalleri desteklemesinin temel nedeni budur. Emperyalizme karşı mücadelenin AKP üzerinden verilebileceğini sananlar, büyük bir tarihsel yanılgı içindedirler.

Cumhuriyet Örsan K. Öymen 18.01.2021 “Türkiye, AB ve NATO” başlıklı yazısından
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ATATURK | Leave a comment

DOKUZ BAŞLIKTA OTOKRASİ NEDİR?

Bertelsmann Vakfı’nın Dönüşüm Endeksi‘nde Türkiye, “ılımlı otokrasi” olarak sınıflandırıldı. Raporda 137 ülke arasında 77’nci sırada gelen Türkiye için “de facto diktatörlük” nitelendirmesi yapıldı.


Devlet üstündeki iktidarın tek bir kişinin elinde toplandığı yönetim biçimi olan otokrasinin özelliklerini dokuz başlıkta inceleyebiliriz:

1.Yürütme yetkisini genişlet: Otoriterliğin en önemli unsurlarından biri parlamento, yargı gibi hükümet kurumlarını zayıflatırken kendi iktidarını güçlendirmedir.
Bu iktidar alanı açma sürecinde yasal yollar kullanılarak demokratik meşruluk sağlanır. Örneğin başkanlık süresi dolsa da bu sınırları ortadan kaldıracak yasal adımlar atılması gibi.
2. Hükümetten hesap sorulmasını engelle: Muhalif görüşler ve vatandaşların haklarını arama yolları bastırılarak hükümetin hesap verilebilirliği ortadan kaldırılır.
Halkın toplanma, gösteri ve eylem yapma hakları engellenir ya da kolluk kuvvetleriyle ölçüsüz güç uygulanır.
3. Elitlerin desteğini al, ihtiyaç kalmadığında düşman ilan et: Otokratik liderler ekonomik büyüme ve refahla elitlerin desteğini almaya çalışırlar.
Devlete ait şirketler, medya holdingleri, serbest piyasa şirketleri üstünden yaratılan bağlarla para ve siyaset iç içe geçer. Yeni ekonomik zümre oluşturulur. Yolsuzluk artar. Şirketler yönetimin siyasi eğilimlerine göre hareket eder. Karşı gelenler cezalandırılır.
4. Popülizm ve milliyetçilik: Otokrat liderler toplumların karmaşık yapısındaki gerilimleri kullanarak kendilerine destek yaratırlar. Göçmen karşıtlığı, dini ve etnik farklılıklar, ülke sorunları için dış güçleri suçlama sıklıkla başvurdukları yöntemlerdir.
5. İçeride bilgiyi kontrol et, dışarıda yanlış bilgilendir: Devlet kontrolündeki medya ile yaygın tek sesli propaganda düzenlenir. Muhalif medya itibarsızlaştırılır, marjinalleştirilir.
Sosyal medyanın kontrol altına alınması için yasalar, sansürler ve önlemler getirilir. Kullanıcılar yakından izlenir.  İçeriden istenmeyen bilgilerin dışarı sızmasını önlemek için internet yavaşlatma ya da kesme gibi yollara başvurulur.
6. Muhalefeti felç et: Muhalefet partilerini tamamen yok etmeden işlevsiz hale getirilir ve hasar verilir.
Muhalefet içindeki ayrımlar, görüş ayrılıkları tetiklenir, tehdit ve gözdağı devamlı hale gelir. Siyasette sözde bir rekabet hissi uyandırılırken öte yandan tabandaki demokratik grupların birleşmesi ve güç kazanması önlenir.
7. Üstü kapalı seçim manipülasyonu: Modern otokratlar doğrudan oy çalma ya da satın alma yollarına pek başvurmuyor.
Medya erişimine engel olmak, hile yapmak, seçim sistemini ya da seçmenlik kurallarını değiştirmek, ya da seçim komitelerine taraftarlarını atamak gibi taktikleri var.
8. Olağanüstü hal kartını oyna: Kimi otokrat liderler olağanüstü hal ilan ederek yönetmeyi seçer.
Terörizm, organize suçlar, savaş söylemi, dış mihraklar, darbe söylentileri, uyuşturucu kartelleri gibi bahaneler kullanılır. Muhalif sesler sıkıyönetim kuralları altında susturulur hapse atılır, sürgüne kaçmak zorunda bırakılır.
9. Etki alanını genişlet: Otokrat liderlere yalnızca kendi ülkeleri yetmez. Benzer yapıdaki ülke ve liderlerle işbirliği, orta projeler, uluslararası anlaşmalar için çalışmalar yaparlar. Bölgedeki güçlerini artırmak amacıyla lobi şirketleri ve halkla ilişkiler uzmanlarıyla çalışırlar.
*Bu yazıyı yazarken Freedom House ve The Conversation gibi düşünce platformlarından yararlandım.

Cumhuriyet 18.01.2021 Elçin Poyrazlar’ın “Dokuz başlıkta otokrasi” yazısından
Posted in FAŞİZM | Leave a comment

“Üç Y”nin Mutasyonu

“Üç Y”nin Mutasyonu

Cumhuriyet – Gani AŞIK – 18 Ocak 2021 Pazartesi

AKPnin 2002de halka vaat ettiği yasaklar, yoksulluk ve yolsuzluk ile mücadele (Üç Y) mutasyona uğrayarak uygulamaya  Yalan, ‘Yağma  ve  Yıkma’ olarak yansıdı.


Yalan furyası elbette bununla sınırlı değil. İktidar oldukları günden bu yana halka da yalan söylediler, hem sosyal ve ekonomik anlamda mahvettiler hem de parlak gelecek masalları uydurdular. Popülizme, mübarek Kuran’ı ve kutsal dinimizi de alet ettiler. Söylemleri ile eylemleri arasındaki tutarsızlığı fark eden özellikle genç nesil, Bunlar Müslüman ise ben değilim” noktasına geldi, Kuran İslamı, tarikat ve İhvan İslamı ile yer değiştirerek büyük zarar gördü. Bunun ağır vebali, iktidarın günahkâr omuzlarında Everest gibidir.
MİLLİ FELAKET
Yağmalamanın boyutları, yeraltı ve yerüstü varlıklarımızı, Hazine ve Merkez Bankası kaynaklarını kapsayan milli felaket halini aldı. İhale yasasının 180 kez değiştirilmesi, 5li çetenin Hazineyi soyması bile çok şey anlatır. İstanbul ve Ankara başta, birçok il ve büyükşehir belediyesinin kaybedilmesine duyulan hıncın altında, uğranılan ağır siyasi prestij kaybı yanında, arsa ve imar rantları ile vakıflarına akıtılan ulufenin kesilmiş olması yatar. Hem Sayın İmamoğlu hem de Sayın Yavaş, önlerine çekilen duvarlardan pencereler açarak, tekeden süt çıkarıyorlar.
HAZİN TEPKİSİZLİK
AKP, hem İhvancı hem de Vahdettinci olduğundan, Cumhuriyeti yıkmak ve Atatürk’ün devrimlerini yok etmek için, ilk dönemlerinde gizlice, son 10 yıldır açıkça laik, sosyal, hukuk devletini temelinden sarsıyor. Turgut Özal’ın Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözü, Erdoğan döneminde  Anayasayı kevgire çevirmekle bir şey olmaz”a evrildi. Kendisini layüsel “ (sorulamaz, sorgulanamaz) olarak görüyor.
Bu hüviyet, Allaha mahsustur. Yoksa Sayın Erdoğan, rafine dalkavukluğun şaheser örneği olan, AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan’ın bugün Türkiyede Allahu Teâlâ’nın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var” zırvasına inanıyor mu? Allaha eş koşmak şirktir ve dinden çıkarır, sorumlusu vekil ama Tayyip Beyin bu vahim ötesi itikat suçuna tepkisiz kalması hazin değil mi?
ULUSUMUZUN TALİHSİZLİĞİ
Cumhurbaşkanı, herkesten mutlak itaat istiyor. Muhalif gördüğü gazetelere – gazetecilere,  Tvlere  mali ve cezai  yaptırımlar uygulatıyor ama amacına da ulaşamıyor. Resmi ilan kıskacına alınan Cumhuriyet, bir ağ gibi gelişen aydın dayanışması temelinde Atatürk devrimlerini sahiplenmeyi kararlılıkla sürdürüyor.
Cumhurbaşkanlığı makamının, ulusal birliği, sevgi ve şefkati temsil ettiğini, zulme uğradığını düşünen yurttaşların son sığınağı olduğunu göz ardı eden, önüne geleni azarlayan, dayanaksız suç isnat edip teröristlikle suçlayan Erdoğan’ın,  önceki hiçbir cumhurbaşkanımıza benzememesi, milletimin talihsizliğidir. Başka bir talihsizlik de devleti, babasından miras kalmış çiftliği gibi görmesi; üstelik de Allah’ın huzurunda hesap vereceğini bile bile…
İÇERİYE ASLAN, DIŞARIYA KUZU
CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu, 12 Ocakta, genel başkanlık döneminin en etkin konuşmalarından birisini yaparak, Sayın Erdoğan’ı zorda bırakacak argümanlar ortaya koydu. Malvarlığını araştırırız” tehdidine, ABD Başkanı Trump ve Rus lider Putinin istiskaline niçin tepkisiz kaldığını, içeride baskınken dışarıya neden uysal olduğunu somut olgularla sorgularken bana, köyümde 1940larda yaşanan bir anekdotu hatırlattı:  Herkesin çekindiği Sarı Mehmet, komşusu bir garibanı sıkça döverdi.
Bu gariban” kişi de eşine ben erkeğim, ne istersem yapacaksın” safsatası ile keyfi dayak atardı. Yine bir gün Ben erkeğim” diyerek çullanınca, zavallı kadıncağız herifim, bu erkekliğini, bir gün de Sarı Mehmete göstersen” diye sızlanmış…
GANİ AŞIK – ESKİ CHP KAYSERİ MV. / MÜFTÜ

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/uc-ynin-mutasyonu-gani-asik-1806807
Posted in Politika ve Gundem, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

UÇAKLAR, ARABALAR YAKIŞIR YÜCE CUMHURBAŞKANINA!!!

BÖLÜM I

CUMHURBAŞKANLIĞINA AİT UÇAKLER VE HELİKOPTERLER


AKP döneminden önce Başbakanlık koltuğunda oturan Bülent Ecevit özel uçak yerine genelde Türk Hava Yollarının tarifeli uçaklarını tercih ederdi.
Başbakan ya da Cumhurbaşkanları seyahatlerinde gazetecileri de yanlarında götürebiliyordu. Özellikle yurtdışı uzak uçuşlarda gazeteciler götürüldüğünde, iş bittiğinde medya kuruluşlarına faturalar gönderiliyor, kuruluşlar da ödeme yapıyordu. Yani uçaklara binen gazeteciler kimseye minnet duymuyor ya da yağdanlık etmiyordu. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı ile aynı uçağa binmek sadece gazetecilik faaliyeti için yani habere kolay ulaşabilmek için önemliydi.
2002’ye yani AKP iktidarına kadar Devletin sadece 3 adet makam uçağı bulunuyordu.
“AKP iktidara geldiğinde Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanı’ydı. Sezer döneminde Cumhurbaşkanlığı’nın Süleyman Demirel döneminden kalma 2 makam aracı vardı.
Cumhurbaşkanı Sezer, Hava Kuvvetleri’nin Gulf-4 tipi uçakları ile seyahat ederdi. Hava Kuvvetleri’nde bu şekilde 2 uçak bulunuyordu. AKP’den önce Cumhurbaşkanlığı’na ait VIP uçak yoktu ama buna karşın Başbakanlığın özel uçakları vardı.
Gelelim Erdoğan dönemine…
Erdoğan, 2004’te daha büyük bir uçak almak istedi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin 40 koltuklu Airbus A319 Corporate Jet tipi uçağı satın alındı. Filo genişlemeye başlamıştı. O sıralarda Başbakanlığa ait S-92 tipi TC-OBA helikopterin de Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından kullanıldığı biliniyordu. Devletin uçak filosunun durumunu ilk olarak 2015 yılında Başbakanlığı döneminde Ahmet Davutoğlu açıkladı.
Başbakanlığın faaliyet raporuna göre devletin hava araç filosunda 11 uçak bulunuyordu. 2016 faaliyet raporuna göre bu 11 uçağa, üç skorsky helikopteri eklendi. 2015 raporunda bu 11 uçağın yıllık bakım ve uçuş masraflarının da 25 milyon 900 bin Lira olduğu belirtildi. 2016 raporunda ise masraf kalemi yoktu.
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının tek adam yönetimine dönüştüğü 2016 yılından sonra uçak sayısında daha da artış oldu. 12. uçak Tunus’tan alındı. Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali’nin sadece bir kere test için binebildiği Airbus uçağı 78 milyon dolara alındı. 13-14-15. uçaklarla ilgili kamuoyuna yansımış bilgi yok. Ancak, 16. uçak olay oldu.
Örtülü ödenekten satın alındığı iddia edilen, sonra bizzat Erdoğan tarafından kendisine Katar tarafından hibe edildiği söylenen 400 milyon dolarlık uçakla birlikte devletin toplam 16 özel uçağı oldu. Bu süper lüks filonun yıllık masrafının da 38 milyon lira olduğu konuşuldu.
AKP’nin uçak sevdası:
İki AKP’li görevliyi 1 milyon liralık yakıt harcayarak Yeni Zelanda’ya özel olarak götüren uçak tek değil. ne kadar büyük insafsızlık değil mi? Diplomatik temsil görevi ile giden bu iki siyasetçi neden tarifeli uçakla gitmedi, gönderilmedi? Hacı parayı çok bulunca poposunu temizlermiş!!!
Devletin hangarında bu tür ‘hizmetler’lere tahsis ettiği 13 lüks uçak daha var. Sadece Sarayın kullandığı lüks araç sayısı 268. Bu yıl 28 adet lüks araç daha alınması öngörülüyor.
2017 yılında bu 13 uçağın devlete yetmediği anlaşıldı ve yeni uçak alımlarına karar verildi. Türk Hava Yolları (THY) VIP hizmetlerde kullanmak için yeni Airbus ACJ318 alacağını açıkladı. 13 olan VIP uçak sayısı yeni alımla 14’e çıktı. THY en son Cumhurbaşkanlığı için A340 – 500 tipi bir uçağı 77 milyon dolara satın almıştı.
VIP filosundaki uçak ve helikopterler şöyle:
1 adet A340-500
1 adet A330-200
2 adet A319 ACJ
1 adet Challenger 850
3 adet GULFSTREAM G550
1 adet G450
2 adet Cesna Ciatiton
3 adet Sikorsky Helikopter S-92
DEVLET FİLOSUNDAKİ UÇAKLAR
Devlete ait VIP uçak filosundaki en büyük uçak Airbus A330-200 Pestige modeliydi. TC-TUR kuyruk tesciliyle uçan A330- 200, bu unvanını A340-500’e teslim etti. Uzun menzilli 330 modeli 90 koltuk kapasiteli. A319 Corporate Jet tipi TC-ANA uçağı ise 36 yolcu kapasiteli. İtalyan Hava Kuvvetleri’nden 2005 yılında satın alınan bu uçak, 2000 model ve İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi tarafından kullanılmış.
Bunlardan başka 2 adet 16 koltuklu Gulfstream G550 (TC-DAP ve TC-KOP), 14’er koltuklu tescilli Gulfstream G450 ve 550 (TC-ATA ve TC-GAP) ve Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) bünyesinde kalibrasyon uçağı olarak kullanıldıktan sonra kabinleri modifiye edilen, 8 koltuklu iki Cesna Ciatiton V (TC-LAA ve TC-LAB) bulunuyor. Ayrıca devlet filosunda, 3 adet de döner kanat hava aracı olarak Amerikan Sikorsky yapımı S-92 helikopter bulunuyor.
Elbette bu kadar uçak olunca onlara özel mekan da gerekli olacak, masraflar büyüyecekti.
2011 yılında devletin ANA, ATA, GAP VE DAP uçakları için bir futbol sahası büyüklüğünde hangar yapılmıştı. Esenboğa Havalimanı’ndaki hangar ilk Airbus’a da ev sahipliği yaptı. Ancak uçaklar artınca yeni bir alana ihtiyaç duyuldu. İşte o sırada İstanbul Havalimanı devreye sokuldu, Atatürk Havalimanı kapatılırken, Erdoğan’ın filosuna tahsis edildi.
Şu sıralarda Atatürk Havalimanı yıkılıp “Millet Bahçesi” yapımına başlandı ama yerleşkede bulunan Devlet Konuk Evi tamamen yenilendi ve başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer devlet yetkilileri olmak üzere Türkiye’ye gelen yabancı devlet başkanları tarafından kullanılıyor. Yani Atatürk Havalimanı AKP’li Cumhurbaşkanı’nın lüks uçak filosu için özel bir havalimanı oldu.
Türkiye devlet başkanlarına ve özellikle de Cumhurbaşkanının şahsına havalimanı bulundurmaya başlamışken, bazı absürtlükler dikkat çekecekti, örneğin Almanya Başbakanı Merkel tarifeli uçağa biniyor, zaten İngiltere Başbakanı da makam aracı yerine metro ile seyahat ediyordu. Finlandiya cumhurbaşkanı ise yurt dışı ziyaretlerini tarifeli uçakta ve ekonomik sınıfta yapıyordu. Akıllara onların özel uçağı yok mu sorusu takılıyor, ister istemez?
Ülkelerin uçak listesine bakmadan şunu da söylemeli; Türkiye’den iki bakan Yeni Zelanda’ya özel uçakla giderken, Yeni Zelanda’nın bakanı Türkiye’ye THY uçağı ile gelecekti. Refah seviyesi Türkiye’den yüksek Finlandiya ve İtalya devlet başkanları da tarifeli uçağı tercih ediyordu… Airport haberde yer alan yazısında Fatih Akdeniz’in verdiği bilgiye göre bazı devletlerin elindeki özel uçakları şöyle;
Almanya : 12 özel uçak
Fransa : 14 özel uçak
İtalya : 11 özel uçak
Japonya : 2 özel uçak
Azerbaycan: 3 özel uçak
Türkiye : 16 özel uçak
Türkiye, devletin uçak filosu bakımından da birçok ülkeden daha önde. Almanya’da 12, Fransa’da 14, İtalya’da 11, Japonya’da 2 özel uçak bulunuyor. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı’nın hava filosundaki uçak sayısı ise Katar’ın hibe ettiği söylenen ‘Uçan jumbo’ olarak adlandırılan Boeing 747-8 model uçakla birlikte 16’ya yükseldi.
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar bu israf gerçekliği ile bağdaşmıyor. Bu nedenle bu ülkeyi yönetenler bu israfa son vermeli çağrısı önemli. Elbette bu kadar uçağı tek başına Cumhurbaşkanı kullanmıyor. Tıpkı makam arabası sevdası gibi uçak sevdası da yönetim kademelerinde yukardan aşağı doğru yayılıyor.”

BÖLÜM II

CUMHURBAŞKANLIĞINA AİT ARAÇLAR

Türkiye’deki makam aracı sayısının 125 bin , Cumhurbaşkanlığı’na ait lüks araç sayısı 268 “Türkiye, makam araçlarında dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Almanya’da 9 bin, Japonya’da 10 bin, Fransa’da 8 bin makam aracı var.

Türkiye’nin değişmeyen gündemi: Makam otomobilleri
Deri koltuklar… Arka camın hafif aralanması ve gelen tatlı bir esinti… Cam açmak istenilmezse püfür püfür esen bir klima… Hızsa hız… Cakaysa caka… Marka fark etmiyor ama tercihen Alman! Lüks makam otomobilleri Türkiye’nin gündeminden hiç düşmüyor.
Sayıştay raporlarına göre Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda eski bakanların hepsine makam aracı verildiği ortaya çıktı. Yakın geçmişte Yenikapı’daki sergi ve yöneticilerin Alman makam otomobili tutkusu Türkiye’nin gündemine oturmuştu. Son yıllarda yöneticilere tahsis edilen Mercedes, Audi ve Lexus marka araçlar bir hayli konuşuldu.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANINA MİLYONLUK ARABA
Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e görevi aldığı dönemde 1 milyon liralık 2014 model siyah Mercedes S500 4matIc L VISION makam aracı alınmıştı.

Sözcü 02/02/2016
Makam arabası 3 kıta dolaştı
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Obama gibi zırhlı makam aracını yurt dışı gezilerine göndermeye başladı. Latin ülkelerini kapsayan gezi için Erdoğan’ın makam arabası askeri kargo uçağıyla 14 bin km yol yaptı. Önce Senegal sonra da Brezilya’da yakıt ikmali yapan uçak personeli, Şili’ye ulaşarak makam aracını Erdoğan’a teslim etti.Kayseri Hava Üssü’nden kalkan askeri kargo uçağı, makam arabasını Şili’ye götürmek için Asya, Afrika ve Amerika kıtaları arasında uzun bir yolculuk yaptı. Üç gün süren kargo uçağı yolculuğunda Türkiye’den Senegal’a, oradan da Brezilya’ya uçuldu. Bu ülkeden de Şili’ye geçildi. Peru ve Ekvator ziyaretlerinde de yine aynı yöntemle makam arabası taşındı.

cumhuriyet.com.tr19 Ekim 2017
Saray’a 268 araç yetmedi… Cumhurbaşkanlığına 38 yeni araç alınacak!
Garajında 268 araçlık dev bir filo bulunduran ve araçlarının sadece yıllık yakıt masrafı 3.4 milyon lirayı aşan Cumhurbaşkanlığı önümüzdeki yıl tam 38 yeni araç daha alacak.
hükümetin Meclis’e gönderdiği 2018 yılı bütçe yasa tasarısına göre, Cumhurbaşkanlığı’nın önümüzdeki yıl araç filosuna dahil edeceği yeni araçlardan 10’u özel zırhla donatılmış taşıtlardan oluşuyor. Bu taşıtlardan 8 tanesi bütçedeki fiyat sınırlamasına tabi olmayacak. Cumhurbaşkanlığı zırhlı araçların yanı sıra 14 binek otomobil, 4 minibüs, 2 panelvan, 6 otobüs ile biri 12 tonluk diğeri 17 tonluk 2 kamyon satın alacak.
FİLODAKİ 268 ARAÇ 306’YA ÇIKACAK
Önümüzdeki yıl alınacak 38 yeni araçla birlikte Cumhurbaşkanlığı’nın araç filosundaki taşıt sayısı 268’den 306’ya çıkacak. Sarayın mevcut araç filosunda 2 limuzin, 14 zırhlı araç, 28 adet 4×4 cip, 6 ambulans, 2 itfaiye, 83 Volkswagen, 33 Mercedes, 10 Audi marka araçlar da bulunuyor.

Halktv 10.02.2019
2019’un tasarruf yılı olacağını söyleyen hükümet, tasarruf tedbirlerinin dışında tutulan Cumhurbaşkanlığı ve TBMM için sürücüleriyle birlikte 35 yeni araç kiralayacak. Saray için kiralanacak araçların altısının “yabancı menşeli” olması istendi.

Yeniçağ 09.04.2020
Cumhurbaşkanlığı, 14 yeni araç için ihale açtı. 7 mayıs tarihinde yapılacak ihalenin ilanında araçların en az 2019 model olması ve araçların en az birinde karartılmış camlar, perde ve araç içi buzdolabı olması istendi.

İndigo Dergisi 14 Eylül 2019
Erdoğan için Almanya’dan 4 adet Mercedes S 600 Maybach lüks makam aracı getiriliyor.
Cumhurbaşkanlığı’nın talebi üzerine Erdoğan için Almanya’dan Ankara’ya 9 kat zırhlı dört adet yeni Mercedes S 600 Maybach makam aracı gönderildi. Araçların değerinin yaklaşık 80 milyon lira olduğu belirtiliyor.
Cumhurbaşkanlığı’nın talebi üzerine Almanya’dan Ankara’ya dört adet yeni S 600 Maybach araç gönderildiği öğrenildi. Bu araçların modellerinin ise son derece güvenlikli Mercedes-Maybach S 600 Pullmann Guard model olduğu belirtiliyor.
Avrupa Postası’nda yer alan habere göre; yaklaşık dört ay önce tamamlanan siparişlerde, Mercedes- Maybach’lar tam 9 kat zırhlanmış olarak Mercedes’ten satın alındı ve gönderi için önceden belirlenen, güvenliklerin alındığı bir Türk nakliye şirketine teslim edildi.
Her biri ayrı TIR’lara yüklendi
Küçük bir kent olan Hanau’ya getirilen Maybach’lar, Ankara’nın özel talebi üzerine her biri bir TIR’a yüklendi. Maybach’ların alınmasında Türkiye Cumhuriyeti Stuttgart Başkonsolosluğu’nun devreye girdiği ve araçlar gönderilene kadar tüm sürecin başkonsolosluk tarafından yönetildiği öğrenildi.
Araçların Türkiye fiyatının yaklaşık 80 Milyon TL olduğu ileri sürülüyor. Her bir aracın 5.5 tonun üzerinde olduğu ve bir TIR’a iki araç sığarken, Ankara’nın hepsini tek tek yüklettiği, arka arkaya dört TIR’ın bu şekilde Ankara’ya gönderildiği öğrenildi.
Saray’ın garajında 268 lüks araç var
2017 yılında yayımlanan habere göre ise; Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın garajında garajında 2’si limuzin 14 zırhlı araç, 28 4×4 jip, 30 motosiklet olmak üzere toplam 268 araç yer alıyor.
14 zırhlı araç, 28 jip
Cumhuriyet’ten Sinan Tartanoğlu’nun haberine göre, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin açtığı Zorunlu Mali Sorumluluk ve Kasko Sigortası hizmet alımı ihalelerine ilişkin resmi dosyalara göre, Cumhurbaşkanlığı’nın envanterinde 2’si limuzin olmak üzere 14 tane zırhlı araç, 28 tane 4×4 jip, 6 tane ambulans, iki tane itfaiye aracı, 30 tane motosiklet var.
Mercedeslerin her biri 1,5 milyon lira
Araç filosunun en önde markası Volkswagen. Listede en eskisi 2008, en yenisi 2016 model 83 tane Volkswagen marka araç var. Volkswagen’ı 32 araçla Mercedes takikp ediyor. Mercedes marka araçların 11 tanesi, makam aracı olarak da kullanılan, S600 model zırhlılar.
Erdoğan’ın makam aracı mercedes s 600 maybach, Kasko değeri bir servet
İhale dosyasında kasko değerlerinin Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği’nin “Motorlu Kara Taşıtları Kasko Değer Listesi”nden belirleneceği ifade ediliyor. Ancak birliğin listesinde yer almayan 15 araç var. Bu araçların kasko değerleri ayrıca belirleniyor. Kasko değerleri de araçların yaklaşık piyasa değerini gösteriyor. 2009, 2010, 2012 ve 2013 model Mercedes S600 zırhlı araçların her birinin kasko değeri 1 buçuk milyon TL.
24 tane Chevrolet 4X4 Jip’ten 1 tanesi zırhlı ve kasko değeri 900 bin TL. 1998 model Mercedes S600 Limuzin’in kasko değeri ise 600 bin TL. Bir G.M.C. marka SUV’un, 5 4X4 Jip’in elektronik jammer cihazı ile radyasyona karşı koruyucu özelliği olan filtreli camı var ve bu donanımın tek bir araç için bedeli 315 bin TL.
Araçların piyasa değeri 54 milyon lira
İhale dosyasındaki ek donanımlarla birlikte kasko bedelleri toplandığında, 2017 verilerine göre Cumhurbaşkanlığı’nın emrindeki 268 aracın toplam piyasa değerinin yaklaşık 54 milyon TL olduğu ortaya çıkıyor.
Sezer’in 2, Gül’ün 18 makam aracı vardı
İhale dosyasındaki araçların içinde eski cumhurbaşkanlarının kullandığı araçlar da var. Ahmet Necdet Sezer’in 2, Abdullah Gül’ün ise 18 makam aracını kullandığı biliniyor. 27 Aralık 2013’te yine Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde yapılan ihale ise 115 aracı kapsıyor. Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan’ın Genel Sekreterliği’nin Aralık 2014’te yaptığı ihale dosyasına göre Cumhurbaşkanlığı’nın garajında 136 araç var. Son olarak 7 Aralık 2016’da yapılan ihaleyle Saray’ın garajındaki araç sayısı 136’dan 268’e çıkarıldı.
Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ESKİ EMNİYET MÜDÜRÜ’NDEN DİKKAT ÇEKEN “POLİS-TSK” DEĞERLENDİRMESİ

ESKİ EMNİYET MÜDÜRÜ’NDEN DİKKAT ÇEKEN “POLİS-TSK” DEĞERLENDİRMESİ
cumhuriyet.com.tr 15 Ocak 2021

Eski Emniyet Müdürü Yusuf Fidan, polisin TSK’ye ait silahları kullanabilmesinin önünü açan düzenlemeyi değerlendirdi. Polisin, TSK’nin uçağını, tankını, topunu kullanması ne anlama geliyor?
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Taşınır Mal Yönetmeliği’nde yapılanDeğişikliğe göre “terör ve toplumsal olaylar”da TSK’ye ait silah ve taşıtlar, bakan onayıyla Emniyet ve MİT’e devredilebilecek.
Eski Emniyet Müdürü Yusuf Fidan, bu düzenlemenin sivil silahlanma ve
iç karışıklık endişesi dolayısıyla yapıldığını ifade etti.
FİDAN’IN ODA TV’DE YER ALAN YAZISI ŞÖYLE:
Ülkenin gerçek sorunlarının ve bunların çözümlerinin konuşulamadığı bu dönemde önemli bir mevzuat değişikliği, hak ettiği ilgiyi kamuoyunda fazla göremedi. 5 Ocak 2021 günü Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile “Türk Silahlı Kuvvetleri, Millî İstihbarat Teşkilatı Ve Emniyet Genel Müdürlüğü Taşınır Mal Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” değişikliği yayımlandı.
Bu yönetmenliğin 21. Maddesine; “Milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumunda veya emniyet ve asayişin zorunlu kıldığı diğer hallerde, idareler taşınır mallarından taşıt dâhil diğer idarelerce ihtiyaç duyulan malları, … ilgili Bakanın onayı ile herhangi bir şarta bağlı olmaksızın birbirlerine bedelsiz devredebilir” fıkrası eklendi. Böylesi çok önemli bir değişiklik yasa ile değil, iki satırlık bir idari kararla yapıldı bitti.
En anlaşılır hali ile ne getiriyor bu yeni düzenleme? Gerekli görülen durumlarda TSK, Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik ve MİT kurumları envanterlerinde bulunan araç, gereç, silah ve mühimmatları bakanlık olurları ile birbirlerine devredebilecekler. Bu kurumlar içinde en donanımlı ve güçlü olan Silahlı Kuvvetlerden diğer dört kuruma koşulsuz ve geri dönüşsüz envanter devrinin önü açıldı.
ENVANTER DEVİR KOŞULLARI ÇOK MUĞLAK
Önce bu eklenen yönetmelik maddesini anlamaya çalışalım. TSK’nın araç, gereç ve her türlü silahının MİT ve kolluk kuvvetlerine devri için aslında katı zorunluluk koşullarının aranmayacağı anlaşılıyor. Ayrıca devredileceklerde bir sınır çizilmemiş; tank, top her şey dâhil olabilir. Düzenlemede envanter devri için “milli güvenlik, kamu düzeni, terör…” gibi koşullar sıralanıyor gibi görülse de, cümle devamında “toplumsal olaylarda… Emniyet ve asayişin zorunlu kıldığı diğer hallerde…” denilerek kapsam iyice genişletiliyor.
Bu ‘asayişin zorunlu kıldığı diğer haller’ koşulu oldukça muğlâk ve karar idarenin geniş takdir ve yorumuna açık bırakılmış. Düzenlemenin, ülkede hemen her gün yaşanabilecek tüm muhalif toplumsal hareketlilikleri kapsayabileceği görülüyor. Anayasal hak olan toplanma, yürüyüş ve basın açıklaması gibi eylemler “emniyet ve asayişin bozulduğu toplumsal olaylar” olarak değerlendirilip zor kullanılarak bastırılmıyor mu zaten?
KOLLUĞUN GÜÇ VE SİLAH KULLANIMI KADEMELİ OLMALIDIR
Ordu ülke savunmasında gerekli gördüğünde ağır silahlarının tamamını gerektiği oranda ve miktarda kullanır, herhangi bir yasal orantılı güç kullanımı zorunluluğuna tabi değildir. Ancak kolluk güçleri görevlerini yerine getirirken yasanın emrettiği orantılılık esasına göre kademeli zor kullanma yetkisine sahiptir.
Polis, Jandarma ve Sahil Güvenlik birimleri Polis Vazife Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesine göre zor ve silah kullanma yetkisine sahiptir. Bu maddede “kolluk, görevini yaparken direnişle karşılaşması halinde, bu direnişi kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir. Direnmenin mahiyetine ve derecesine göre ve direnenleri etkisiz hale getirecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedenî kuvvet, maddî güç ve kanunî şartları gerçekleştiğinde silah kullanılabilir” deniliyor. Görülüyor ki silah ancak gerekli kanuni zorunluluklar oluşunca ve direnci etkisiz kılacak ölçüde ve kademeli kullanılabiliyor, doğrudan değil.
Bu yasal düzenleme (PVSK) dışında genel anlamda kolluğun zor kullanma yetkisi yoktur. Yasanın bu çerçevesi uygulamada çoğu zaman polis lehine zorlansa da, kullanılan tedbirlerin ‘kademe sırası’ bazen şaşırsa da, sonuçta polisin görevi ve yetkisi bu çerçeveyi aşamaz.
POLİSİN SİLAH ENVANTERİ YETERSİZ Mİ
Şimdi şu önemli soruyu sormamız gerekiyor. Şu ana kadar yaşanan hangi terör ve/veya toplumsal olaya müdahalede kolluk bedeni gücünü, maddi gücünü ve yetmeyince silahlarını kullanmış da bunlar direnci kırmaya yeterli olmamış acaba?
Terörle mücadele kolluk birimleri kırsalda veya şehirlerde ihtiyaçları olan en modern silah, araç ve gereçlerle zaten donatılmış durumdadır. 25 Temmuz 2016’da çıkartılan KHK ile polise hem Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın ağır silahlarını kullanma yetkisi verilmiş hem de 28 Şubat döneminde elinden alınan ağır silahları da iade edilmişti.
Bu durumda, şu ana kadar bu denli vahim bir olay yaşanmamışsa da gelecekte olası bir durumda ordunun ağır silah, araç ve gereçlerine ihtiyaç duyulacağı öngörülmüş olmalıdır! Mantıken başka olasılık kalmıyor, değil mi? Polis, Jandarma, sahil Güvenlik ve MİT teşkilatları umarız Silahlı Kuvvetlerin ağır silah, araç ve gereçlerine hiçbir zaman ihtiyaç duymazlar. Ama gelecekte nasıl olaylar yaşanacağı öngörülüyor ki bu düzenleme yapıldı acaba?
SİVİL SİLAHLANMA VE İÇ KARGAŞA ENDİŞESİ
Özellikle 15 Temmuz 2016 FETÖ’cü darbe girişimi sonrası sivil silahlanmaya teşvik ve olası iç kargaşalara hazırlık çerçevesinde dikkat çekici gelişmeler yaşandı. Daha önce de bazı yazılarımda bu konuları ele almıştım. Bu son yönetmelik değişikliğini, aşağıdaki kronolojik gelişmeler arasındaki ilintilere kapsamında ele alınca, konunun daha anlaşılır olacağını düşünüyorum.
* 17 Temmuz 2016; darbe girişiminden iki gün sonra Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şeref Malkoç: “Milletin meşru müdafaa hakkı için milletimizin ruhsatlı silah almasının önü açılacak” dedi.
25 Temmuz 2016; 28 Şubat 1997 döneminde polisin elinden alınan ağır silahlar iade edildi. Ayrıca polise Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın ağır silahlarını kullanma yetkisi verildi.
* 30 Temmuz 2016; Milli Savunma Bakanı Fikri Işık “15 Temmuz’da kayıp mermi ve silah olabilir” dedi. Aynı günlerde Ankara’da bu kayıp MP-5 silahlardan birisi bir cinayette kullanıldı.
* 17 ağustos 2016; Cumhurbaşkanı Erdoğan SADAT’ın kurucusu emekli paşa Adnan Tanrıverdi’yi başdanışman olarak atadı. SADAT kamplarında suikast ve gayri nizami harp teknikleri eğitimleri verildiği basına yansıdı.
* 24 Haziran 2017; Cumhurbaşkanlığı Arşiv Müdürü Muhammet Safi sosyal medya hesabından “Her eve bir otomatik tüfek ve 1000 mermi projesi şart” paylaşımını yaptı.
* 17 Temmuz 2017; İç İşleri Bakanlığı tüm ruhsatlı silahlara yıllık 200 adet olan mermi satın alma iznini 1000 mermiye çıkartan düzenlemeyi yaptı.
* 20 Aralık 2017; Kamuoyunda “İç savaş Kararnamesi” diye anılan 696 sayılı KHK ile “15 Temmuz darbe girişimi ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler kapsamına sokulacak girişimlerin bastırılması kapsamında hareket edecek sivillerin hiçbir sorumluluğu olmayacağı” hususu düzenlendi.
* 12 Ocak 2018; HÖH (Halk Özel Harekat) genel başkanı Fatih Kaya Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’ın cihad ilan ettiğini, bir yılda 22 ilde 7 bin üyeye ulaştıklarını, devletin verdiği tüm görevler için hazır olduklarını açıkladı.
* 02 Mart 2018; İçişleri Bakanlığı’nın faaliyet raporuna göre vatandaşın ruhsatlı silahlarında “silahım kayıp oldu” beyanı sayısında son 3 yılda 7 kattan fazla artış olduğu açıklandı.
* 08 mart 2018; CHP Milletvekili Mehmet TÜM’ün ‘kayıp silahların araştırılması’ için Meclis’e taşıdığı araştırma önergesi AKP’li oylarıyla reddedildi.
* 24 Haziran 2018; genel seçim sonuçlarının açıklandığı akşam binlerce AKP’li tüm şehirlerde her tür silahlarla saatlerce havaya ateş ederek zafer kutlamasına etkin bir adli işlem yapılmadı.
* 3 Şubat 2019; Sedat Peker Ataşehir’de yaptığı konuşmasında Cumhur İttifakı’na destek ve silahlanma çağrısı yaptı, “Bu ülkenin evlatları da bu ülkenin sokaklarını koruyacaklar” dedi. Bu sözlerde adli suç unsuru bulunmadı.
* 2 Ocak 2020; Ankara’da düzenlenen Şehir ve Güvenlik Sempozyumu’nda konuşan Erdoğan “Artık şehirlerimizin dış güvenliğini surlar ve hendeklerle koruyamayacağımız, içerideki düzeni de sadece kolluk gücüyle sağlayamayacağımız bir yere gelmiş durumdayız” dedi.
* 22 Ocak 2020; Yeni Bekçilik kanun teklifi meclise sunuldu. Pandemi arası sonrası 11 Haziran 2020’de meclisin ilk çıkardığı yasa bu oldu. Bekçilere, bazıları polis de bile olmayan geniş yeni yetkiler verildi.
* Son 13 yılda ülke nüfusu yüzde 20 artarken (70 milyondan 84 milyona), polis sayısı yüzde 60 oranında (187 binden 323 bine) arttı. .
* AB ülkelerindeki genel kolluk sayısı son 10 yıl içinde yüzde 3.4 azalarak toplamı 1.6 milyona indi. Türkiye’de ise bu sürede sayı yüzde 36 oranında artarak 530 bine ulaştı. Bizde kişi başına düşen polis sayısı AB ortalamasının yaklaşık iki katı oldu.
Bu gelişmeleri dikkatle takip edenler ülkede bireysel silahlanmanın teşviki yanında kolluğun yetkileri, sayıları ve her tür silah donanımlarındaki olağan dışı artışı görüyor ve kaygı duyuyorlar. Keskin siyasal kutuplaşmaya paralel gelişen, neredeyse bir savaşa hazırlık gibi görülen tüm bu gelişmelerin makul açıklamaları varsa, bunları öğrenmek kaygıları giderecek ve toplumu rahatlatacaktır.
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/eski-emniyet-mudurunden-dikkat-ceken-polis-tsk-degerlendirmesi-1806379
Posted in FAŞİZM | Leave a comment

ORGANİZE İŞLER * BİR ÜLKENİN VARLIKLARI NASIL TALAN EDİLİR? * SATIŞ VURGUNU

SATIŞ VURGUNU

Cumhuriyet / Hazal Ocak / 17 Ocak 2021

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) şirketi KİPTAŞ’ın, AKP döneminde bazı gayrimenkulleri AKP’ye yakınlığıyla bilinen dernek ve vakıflara sattığı ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucusu, kızı Esra Albayrak’ın ise yönetim kurulu üyesi olduğu TÜRGEV, KİPTAŞ’tan farklı tarihlerde Başakşehir, Arnavutköy ve Fatih’te toplam 7 gayrimenkul satın almış. Bu arazilerden bazılarına yurt yapmış.
Cumhuriyet’in ulaştığı satış listesinde arazi alanlar arasında AKP’ye yakın dernek ve vakıflardan Önder İmam Hatipliler Derneği, Türkiye Diyanet Vakfı, İlim Yayma Vakfı ve TÜGVA da var. İBB CHP Grup Sözcüsü Tarık Balyalı, “TÜRGEV ve TÜGVA başta olmak üzere 18 ayrı gayrimenkul, yine aynı vakıf ve derneklere satılmış. Bu arsaların satıldığı günkü toplam bedeli 98 milyon lira” dedi.
‘HÜLLE YAPILMIŞ’
İBB Meclisi’nin ocak ayı son oturumunda konuyu ve listeyi gündeme getiren İBB CHP Grup Sözcüsü Tarık Balyalı, “Bu satışı yapılan arsaların çoğu İBB’den satın alınmış. Yani araya KİPTAŞ konularak hülle yapılmış. Arsalar ihaleyle satılmış ama ihalelere katılanlar hep tanıdık isimler olmuş. Yani ‘al gülüm ver gülüm’ olmuş” ifadelerini kullandı.

PARSEL PARSEL YANDAŞ VAKIFLARA
İlim Yayma Vakfı, Fatih’te 2 gayrimenkulü 2016’da toplam 1 milyon 850 bin 847 liraya almış. Türkiye Diyanet Vakfı da Fatih’te 360 metrekarelik bir konut alanına 2018 yılında 2 milyon 570 bin lira ödemiş.
Önder İmam Hatipliler Derneği ise Fatih’te 446 metrekarelik bir ticaret alanını 18 milyon 500 bin liraya, 2018’de satın almış.
TÜGVA, Eyüp’te 2 bin 143 metrekarelik sosyal ve kültürel tesisler fonksiyonundaki boş arsayı 2019’da 29 milyon 990 bin liraya satın almış.
ENSAR Vakfı da Başakşehir’de 12 bin 559 metrekarelik özel ilköğretim tesisleri alanını 2013’te 4 milyon 652 bin liraya edinmiş. Arsa üzerinde şu an ENSAR Koleji görünüyor.
Listede diğer gayrimenkul alanlar ise Azaklıoğlu Necati Bay Eğitim Kültür ve Sosyal Yardım Vakfı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezun ve Mensup Derneği, Merve Eğitim ve Kültür Vakfı ile Safa Eğitim Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bu-da-satis-vurgunu-1806610
Posted in ORGANİZE İŞLER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

SARAYLARIN EFENDİSİ

İki yeni saray 740 milyon TL

Sözcü Erdoğan SÜZER 17/01/2021

2021 Yatırım Programı’na göre bu yıl Cumhurbaşkanlığı’nın yazlık-kışlık iki yeni sarayına, Ankara’daki sarayın bakımına ve yeni taşıtlara toplam 448 milyon 688 lira harcanacak. İlave iş çıkmazsa Marmaris’teki yazlık saray 640.5 milyon, Bitlis Ahlat’taki kışlık saray 99 milyon liraya mal olacak.
Tüm kamu kurum ve kuruluşları ile üniversitelerin 2021 yılında yapacağı yatırımlara ödenek izni veren 2021 Yılı Yatırım Programı açıklandı. Programa göre Cumhurbaşkanlığı bu yıl yazlık-kışlık saraylar ile, Ankara’daki sarayın bakım onarımı ve taşıt alımı için toplam 448 milyon 600 bin lira harcayacak.
Bugüne kadar 620 milyon 500 bin lira harcanan Marmaris Okluk Devlet Konukevi, 20 milyon lira daha ödeme yapılarak hizmete açılacak. Bitlis’teki Ahlat Köşkü’ne de bu yıl 89 milyon lira ödenek ayrıldı. Ahlat’ın toplam yatırımı ise 99 milyon lira olacak. Kışlık saray 5 bin 631 metrekare sosyal tesis ve 52 bin 949 metrekare peyzaj alanından oluşuyor.
150 MİLYON DİYE BAŞLADI
2021 Yılı Yatırım Programı’na göre Cumhurbaşkanlığının halen devam projelerine 250 milyon, yeni projelere de 198.6 milyon olmak üzere genel bütçeden toplam 448 milyon 600 bin lira ödenek kullandırılacak.
‘’Yazlık saray” olarak bilinen Marmaris Okluk Devlet Konukevine, ilave bir masraf çıkmaması halinde bu yıl 20 milyon lira daha harcama yapılarak bitirilip Cumhurbaşkanlığının hizmetine açılması öngörülüyor. Yazlık sarayın inşasına 2018 yılında başlanmış ve o tarihte 150 milyon liraya mal olacağı öngörülmüştü.
Ancak projenin genişletilmesiyle yatırım maliyeti 640.5 milyon liraya çıktı ve 2020 yılı sonuna kadar da 620.5 milyon liralık harcama yapıldı. Yazlık saray, 37 bin 682 metrekare sosyal tesis ve 879 bin 677 metrekare peyzaj alanından oluşuyor.

3 MİLYAR LİRAYI AŞTI
2016 yılında yatırım programına giren ve 650 milyon liraya tamamlanacağı hesaplanan Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı sarayının içinde yer alan ‘ek hizmet binasının’ toplam 3 milyar 53 milyon 800 bin liraya mal olacağı da ortaya çıktı. Ek hizmet binası için bugüne kadar 2 milyar 972 milyon 800 bin lira harcandı. Programa göre, bu yıl da 81 milyon lira daha harcanarak bina tamamlanacak.
Mercedes S 600 Maybach zırhlı lüks makam aracı
47 YENİ TAŞIT ALINACAK
Cumhurbaşkanlığı bu yıl içinde satın alacağı zırhlı araçlar dahil 47 adet yeni taşıt ile mevcut kara ve hava taşıtlarının bakım onarımı ve makine teçhizat gibi giderleri için bu yıl bütçeden 183 milyon 600 bin lira para harcayacak. Ayrıca özel geliştirilmiş yazılım için de 15 milyon lira harcama yapılacak. Cumhurbaşkanlığı, Ankara ve İstanbul’daki saray ve binaların bakım ve onarımı için de bu yıl 60 milyon lira daha harcayacak. Böylece 5 yılda bina bakım onarımına ödenen para 275.7 milyon lirayı bulacak.
Posted in YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

EĞİTİM * 8 yaşındaki Hakkâri’li Yusuf Eymen Velieceoğlu, matematikte dünya şampiyonu oldu.

Yusuf  Eymen Velieceoğlu,

Hakkari’ de Dünya Matematik Olimpiyatı

Orhan Özkaya (Arş-Yazar)

Bu Hakkari’de eğitimin başarısı sayılamaz
8 yaşındaki Şehit Selahattin İlköğretim Okulu 2.sınıf öğrencisi Yusuf Eymen Velieceoğlu, matematikte dünya şampiyonu oldu. Bu küçük deha, 2 bin 557 öğrenci arasında ve öğretmenler gözetiminde Kanada “Caribou Matematik Organizasyonu’nda bütün soruları doğru yanıtlayarak dünya birinciliğini elde etmiştir. Sanki “Dünya Matematik Olimpiyatları” Hakkari’de yapıldı. Yetkililerin yaptığı ilk açıklamada Yusuf’un birinciliğini açıklamak oldu. Bu açıklama üzerine Yusuf, “Çok mutluyum. Öğretmenimi, annemi ve babamı çok seviyorum” şeklinde oldu. Bu durum aynı zamanda, Orhan ve Nesrin Velieceoğlu çiftinin de bir başarısı sayılır. Yusuf ilk sözlerinde sevgi vurgusu yaparak, ailesinin ve öğretmeninin ilgisiyle mutluluk duyduğunu belirtme gereği duymuştur. Matematiğe ilgisini öğretmenleri keşfetmiş, sonra aile sahip çıkarak gelişmesini sağlamıştır.

Eğitim sistemden ayrı değerlendirilemez

Okula başlamadan önce dahi matematiğe ilgi duyması, zekâ oyunlarıyla ilgili olması ona, okul döneminde bu yeteneği öne çıkınca önce öğretmenlerinin ilgisi artmış, daha sonra öğretmeni Recep Sevmiş, onun çevrimiçi olarak yapılan “Uluslararası Caribou Matematik Yarışması” na katılmasını sağlamıştır. Sorulan 9 soruyu doğru cevaplaması sonucunda birinci olduğu bildirilmiştir. İki yılda bir yapılan bu yarışmaya her öğrenci kendi seviyesinde katılabiliyor. Baba Orhan Velieceoğlu, “Eğitimdeki temel taş öğretmenlerdir. Bizler veliler olarak onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz… Bu durum Hakkari’nin ve ülkemizin başarısıdır. Çok gururluyum. Matematiği ve zekâ oyunlarını küçük yaştan beri çok seviyor” diyerek duygularını paylaştı.
Dünyanın yazgısını üstün zekâlılar değiştirir
Albert Einstein, Nikola Tesla, İsaac Newton ve Micheal Faraday gibi dehalar dünyanın büyük devrimci bilim insanlarıdır. İşte geleceğin en büyük matematik dehalarının arasında şimdiden yerini almaya aday küçücük tomurcuk Hakkari’de filizleniyor. Geleceğin ünlü matematik dehası Cahit Arf’ı olarak anılması mümkün. Çocukların ailelerle yaşadığı sevgi ve mutluluk ortamının, bir de okulda bütünleşmesi, eli öpülesi öğretmenlerin Atatürk’ün hedeflediği, “Muallimler! Yeni nesli, cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” ilkesi, öğretmenlere karşı duyduğu sevgi ve saygının büyüklüğünü ortaya koyuyor ve O’nun temel eğitime gösterdiği önemi kanıtlıyor.
Zira Finlandiya’da en büyük değeri öğretmenlerin alması ve ücret sorunu yaşamaması dünyaya örnek teşkil ediyor. Ülkemizde yüzbinlerce öğretmen atama bekliyor; İzlanda’nın 320 binlik nüfusunu geçmiş durumda. Onlara sürekli atama vaadi yapılarak, siyasal ayrıcalıklı atamalar yapılıyor. Sınav kazanmak işe yaramıyor, mülâkat sistemi uygulanıyor. Siyasal sistem öne çıkıyor, 10-20 bin civarında genç mülâkatı kazanıyor. Oysa öğretmen açığımız son derece büyük miktarlarda. Atatürk’ün “Muallimleri” dışlanarak, ezilmeye terk ediliyor, ailelerine yük olmaya da devam ediyorlar, ya da çöp bidonlarından geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar, içlerinde “master” ve “doktora” yapmış olanlar dâhi var.
Küçük deha Yusuf zekâ oyunlarına da meraklı
Öğretmeni Recep Sevmiş, Yusuf’un matematik derslerindeki başarısı karşısında heyecanlanmış ve bu yarışmaya katılma fikrini aileye iletmiş. Recep öğretmen ve Yusuf’un annesi, babası sınavı Yusuf’ un kazanacağına inanmışlar. Orhan Velieceoğlu’nun üç çocuğunun en büyüğü olan Yusuf, satranç oyununu da çok seviyor. Bu çocuklarımızın bireysel başarısını genelleştirerek Hakkari’de eğitim de olumlu işler yaptıklarını belirten Milli Eğitim Müdürü, durumdan yararlanmanın fırsatçılığını kullanmakta. Çünkü bu başarının Hakkari’nin tüm eğitim alanında ortaya çıkması gerekir.
Henüz bilgisayar ve internet olanağına sahip olamayan köyler mevcut. Odabaşı köyündeki öğrenciler, köylerindeki elektrik teknisyeninin bakır siniden yaptığı “baz istasyonu” sayesinde uzaktan eğitimlerini sürdürmeye çalışırken, bu durum ülkeye mal olmasına rağmen, ilgi duyulmaması, son derece üzücü. Ayrıca bu Hakkarili genç teknisyenin parasızlıktan “Yüksek Teknik Okulunu” yarıda kesmek zorunda kalması çok üzüntü verici. Emrah Yardımcı isimli gencin Odabaşı köyünde telefon çekmeyince çanak anten ve metal siniden “baz istasyonu” yapması öğrencileri ve velileri sevince boğmuş. Öğrencilerin velilerin okul yakınındaki bir tepede birlikte heyecanla çocuklarını izleyerek dersleri dinledikleri medya ve basına yansıdı.
Eğitimin genel değerlendirilmesi
Hakkari’deki eğitim, yetkililerin gözlerinin ve kulaklarının ne kadar dünyaya, gerçeklere kapalı olduğunu gösteriyor. Eğitim genel koşullardan ayrı tutulamaz, Ülkemizdeki eğitimin getirildiği nokta; “Ben, okumuşları değil, cahilleri severim” diyen profesör adındaki kişiler tarafından kuşatılmış olmasıdır. Daha buna benzer değerlendirmeler gündemi işgal ediyor. Ankara gibi aydınlık kentimizde, “Şeriat bildirileri” kapıların aralığından içeri atılıyor. Yarım milyon öğrenci üniversite sınavlarında matematikten sıfır çekiyor. Covid19 salgınında çocuklarımız çaresizlik içerisinde aileleriyle birlikte kıvranıp duruyor. Köylerde internet bağlantısı ve tablet sıkıntısı Atatürkçü Belediye Başkanları’nın desteğiyle aşılmaya çalışılıyor.
Posted in EĞİTİM | Leave a comment

TÜRKİYE’DE LAİKLİK

Suay Karaman <suaykaraman1@gmail.com> 18.01.2021
Azim ve Karar, 18 Ocak 2021.

TÜRKİYE’DE LAİKLİK (*)


BÖLÜM I
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşmesi yolunda önemli adımlar atılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 Mart 1924 tarihinde üç önemli yasa çıkarılmıştır. 429 sayılı yasayla Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı kaldırılarak, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Böylece Türkiye’de din hizmetleri, devlet kontrolü dışında değil, devletin denetimiyle yürütülmeye başlanmıştır. 430 sayılı yasayla Öğretimin Birleştirilmesi sağlanarak, dinsel temellere göre eğitim yapan okullar kapatılmıştır. 431 sayılı yasayla Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Toprakları Dışına Çıkartılması sağlanmıştır. Bu yasalara “Üç Devrim Yasası” adı verilmektedir.
30 Kasım 1925 tarihinde tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren Medeni Kanun ile hukuk alanında da laiklik ilkesi geçerli kılınmıştır. 10 Nisan 1928 tarihinde anayasanın ikinci maddesinde yer alan “Türk Devleti’nin dini, İslam dinidir” cümlesi çıkarılmıştır. 1 Kasım 1928 tarihinde yapılan harf devrimi sonrasında ortaokul ve lise ders programlarından Arapça ve Farsça dersleri kaldırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleşme yolunda attığı bu adımlar, çağdaşlaşmanın gereğidir.
15-23 Ekim 1927 tarihleri arasında yapılan CHP 2. kurultayında, partinin temel ilkeleri olarak Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik benimsenmiştir. 10-18 Mayıs 1931 tarihleri arasında yapılan 3. kurultayda da Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri de eklenerek, CHP’nin temel ilkeleri altıya çıkarılmıştır. CHP’nin amblemi olan 6 ok işte bu ilkeleri simgelemektedir. 9-16 Mayıs 1935 tarihleri arasında yapılan 4. kurultayda kabul edilen CHP Programı ile bu ilkeler resmiyet kazanmış ve “Kemalizm” olarak tanımlanmıştır.
Laiklik ilkesinin anayasaya girişiyle ilgili de şunları söyleyebiliriz: 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasıdır. 1921 Anayasası’nda devletin diniyle ilgili bir madde yoktur. Ancak 29 Ekim 1923 tarihli “Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” ile din, anayasaya girmiştir. Anayasanın 2. maddesi şöyledir: “Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır, Resmi lisanı Türkçedir.” şeklinde değiştirilmiştir.
20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen 1924 Anayasası’nda devletin dininin, İslam dini olduğu belirtilmiştir. Üç Devrim Yasası’nın, Anayasadan yaklaşık 1,5 ay önce kabul edilmesine ve Anayasanın kendisinin de laik olmasına karşın, zamanın koşulları böyle bir kuralın Anayasa’da yer almasını gerektirmiştir. Bu kuralın Anayasa’nın 2. maddesinden çıkartılması, 10 Nisan 1928 tarihinde yapılan anayasa değişikliği ile olabilmiştir. 5 Şubat 1937 tarihinde yapılan değişiklikle, 2. maddeye, Devletin temel nitelikleri olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında yer alan Altı Ok; “Türkiye Cumhuriyeti Cumhuriyetçi, Ulusçu, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimcidir” biçiminde girmiştir.
Ülkemizin en çağdaş ve ilerici olan ancak değerini bir türlü anlayamadığımız 1961 Anayasası’nın 2. maddesi şöyledir:
“Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” 1982 Anayasası’nın 2. maddesi şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
10-18 Mayıs 1931 tarihinde yapılan CHP 3. Kurultay’ında parti programına “Din anlayışı vicdan işi olduğundan parti din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaşlık yolundaki başlıca başarısı olarak görür” şeklinde bir madde eklenmiştir. 1933 yılında din dersleri okul programlarından çıkarılmıştır. Ancak 1949 yılında ilköğretim, 1956 yılında ortaöğretim programlarına “seçmeli ders” olarak yeniden konulmuştur. 1961 Anayasası’nın 19. maddesinin 4. fıkrasında “Din eğitim ve öğrenimi, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.” biçimindedir; din eğitimi için zorlama ve zorunluluk yoktur. 1982 Anayasası’nın 24. maddesinin 4. fıkrasında “Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” biçimindedir: din eğitimi zorunludur. Ve aslında sorunludur.
Laik Türkiye Cumhuriyeti yaklaşık on yıl sürekli savaşlardan sonra, 1923 aydınlanma devrimi ile kurulmuştur. Türkiye’deki devrimin 1789 Fransız Devrimi’nden farkı, emperyalizme karşı savaşla kurulmuş olması, 1917 Bolşevik Devrimi’nden farkı ise, Marksizm ideolojisi üzerine kurulmamış olmasıdır. Aydınlanma Devrimi’nin itici ve sürekli gücü Kemalizm, ilkelerinin üçünü (cumhuriyetçilik, ulusçuluk, laiklik) Fransız Devrimi’nden, üçünü ise (devletçilik, halkçılık, devrimcilik) Bolşevik Devrimi’nden esinlenerek bir bütün oluşturmuştur.
Her ne kadar laiklik ilkesinin Fransız Devrimi’nden alındığı bilinse de, kaynaklara baktığımızda bu doğru değildir. Laikliğin ilk adımı olan din ve devlet işlerinin ayrılması Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve hükümdarı Tuğrul Bey (990-1063) tarafından gerçekleştirilmiştir. Tuğrul Bey 3 Şubat 1057 tarihinde, hilafet ile saltanatı ayırarak, saltanatı kendisi üstlenmiş, halifeyi ise maaşını devletten alan bir cami imamı düzeyine indirmiştir.
Fransız sinolog ve Türkolog Joseph de Guignes (1721-1800), 1748 yılında basılmış olan “Hunların, Türklerin tarihsel kökenleri…” adlı eserinde Tuğrul Beyin yaptığından söz etmiştir. Fransız yazar ve filozof Voltaire (1694-1778) bu eseri okumuş ve Tuğrul Bey’in yaptığı devrimi çok iyi kavramıştır. Din ve ifade özgürlükleri ile insan hakları konusundaki düşünceleriyle Fransız Devrimi’ne büyük katkısı olmuştur. Böylece laiklik ilkesi, Fransız Devrimi’ne Tuğrul Bey’den esinlenerek girmiştir. Yani Fransız Devrimi’nde Türk etkisi vardır, Tuğrul Bey’in damgası vardır diyebilirz.
“Kemalizm, benim yerimde benden ileri olmaktır” diyerek kendi ideolojisini açıklayan Mustafa Kemal Atatürk, akıl ve bilimi manevi mirası olarak göstermiştir. Kemalizm ileriye açık, aydınlanmacı bir ideolojidir. Mazlum ulusların, ulusal demokratik devriminin ideolojisidir. Değişen koşullar içinde, sürekli ve akılcı bir yenilenmeyi ve o yenilenmenin ilkelerini içerir. Konunun bütünlüğü açısından Kemalizm’in bu altı ilkesine kısaca bakmamız gerekir.
Cumhuriyetçilik ilkesi devlet yönetiminde, Türk ulusunun istencinin egemen olmasıdır. Cumhuriyetçilik, saltanat ve hilafetin yıkılmasının ötesinde, onların temsil ettiği şeyhlik, ağalık gibi ortaçağ ilişkilerinin de son bulmasıdır. Ulusun tüm bireylerini demokratik ve özgürlükçü bir düzende açık ve yönetime etkin olarak katılımcı kılmaktadır.
Ulusçuluk ilkesi, etnik kökene dayanmayan bir yurtseverliktir. Bu ulusçuluk barışçıdır, emperyalizm karşıtıdır; kalkınmayı ve çağdaşlaşmayı kendi insanına dayatır. Atatürk, “Türk ulusu, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türkiye halkıdır” diyerek, ulusu belirli bir coğrafya üzerinde oturan halkın bütünü olarak kucaklamaktadır.
Devletçilik ilkesi, ulusal ekonomiyi kurarak, bu ekonomiyi toplum yararına yönlendiren ve karma ekonomiyi benimseyen bir sosyal devlet anlayışıdır. Devlet, özel girişimcilerin ilgilenmediği, başarısız olduğu, ya da kamu yararı gördüğü alanlarda yatırım ve işletmecilik yaparak, ekonomiye yön verecek ve kıt kaynakların akılcı kullanımının planlamasını sağlamaya çalışacaktır.
Halkçılık ilkesi, yönetimde, gelirlerin dağılımında, kalkınmada, devlet olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar ve sosyal devlet ilkesini benimser. Ekonomik ve siyasal kararlara halkın ve halkı temsil eden demokratik kitle örgütlerinin katılımını sağlayacak kurumların oluşturulmasını esas alır. Hiçbir kişiye ya da gruba ayrıcalık tanımadığı gibi, sınıf egemenliğini de kabul etmez.
Laiklik ilkesi, dini fikirlerle dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıdır; toplum ve devlet yaşamının akıla ve bilime dayandırılmasıdır. Toplumun binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara göre yönetilme zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Din adına yapılan baskı ve zorbalığın devre dışı bırakılmasıdır. Laiklik aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın gerekli ilkesidir.
Devrimcilik ilkesi, eskimiş kurumları yıkıp, çağın gereklerine uygun yeni kurumlar oluşturmak ve değişime, yeniliklere sürekli olarak açık kalmaktır. Devrimcilik, bilinçli olarak yeniliğe doğru gitmektir. Diğer ilkelerin hepsi, devrimci anlayışla yorumlanmalı ve uygulanmalıdır.

BÖLÜM II
Şimdi bugün ülkemizde laiklik ne durumda ya da laiklik tehlikede mi diye bir soru soralım ve devam edelim:
Atatürk’ün öncülüğünde 1923 – 1938 yıllarında her alanda büyük kalkınma hamleleri başlatan ülkemiz, Atatürk’ün ölümüyle birlikte hem partide, hem de ülkede yanlış rotalara savrulmuş, yapılan yenilikler hız kesmiş ve Altı Ok yara almaya başlamıştır. Atatürk zamanında bile laikliği benimsemeyenlerin bulunduğu bir gerçektir. 23 Aralık 1930 tarihindeki Menemen Olayı da laikliğe karşı bir şeriat ayaklanmasıdır. Buna benzer ayaklanma ve isyanlar Atatürk zamanında hep bastırılmıştır. Ancak Atatürk’ün ölümünden 1950 yılına kadar olan 12 yıllık CHP iktidarı dönemi Kemalist atılımların durdurulduğu, geri dönüş sürecinin başladığı, çelişkilerle dolu bir geçiş dönemidir. Laiklikten ilk ödün, Atatürk sonrasında CHP tarafından verilmeye başlanmıştır. İmam hatip okulu açılması, din eğitimine başlanması, irticaya ödün verilmesi ve benzer olgularla laiklik yara almaya başlamıştır. Demokrat Parti bu laiklikten sapma mirasını devralarak çok fazla ödüncü bir biçimde sürdürmüştür. Daha sonra iktidar olan siyasi partiler de, laiklik ilkesinden ödün vermeye devam etmişlerdir.
14 Mayıs 1950 tarihinde iktidara gelen Demokrat Parti tarafından Türkçe okunan ezan Arapça’ya çevrilmiştir. Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Adnan Menderes: “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ardından hızla Kuran kursları ve imam okulları açıldı. 1980’li yıllarda devletin imamlarına Rabıta-ül Alem örgütü maaş verdi. Din dersleri anayasal zorunluluk oldu. Cami sayısı okulları geçti, tesettür arttı. Bir kısım aydın insan taklitleri bütün bunları inanç özgürlüğü sandı.
Türkiye’nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1968 yılında şunları söylüyordu: “Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz.” 12 Eylül 1980 darbesinin ürünü olarak 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren şunları söylemişti: “İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930’lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum.”
1991 yılında DYP – SHP koalisyon hükümetinin, DYP’li devlet bakanı Ekrem Ceyhun: “Biz devletin emrinde din değil, dinin emrinde devlet istiyoruz” diyebilmişti. 10 Nisan 1994 Pazar günü Ankara ve İstanbul‘da şeriat düzeninin gelmesi için Aczmendiler gövde gösterisi yaptı.
Tayyip Erdoğan 1996 yılında yaptığı bir konuşmada laiklikle ilgili şunları söylemişti:
• “Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.. Bu ne menem şey?.. Çıkıyor İçişleri Bakanı, ‘Devlet dine karışır’ diyor. Eeee.. gerisini niye söylemiyorsun?.. Din devlete karışır demiyorsun!..”
• “Hem laik ve Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz.”
• “Ben Müslümanım, diyenin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim, demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı Allah kesin hâkimiyet sahibidir. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ lafı koskoca bir yalan!.. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.”
11 Ocak 1997 Cumartesi günü başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık konutunda tarikat ve cemaat liderlerine iftar yemeği verdi. ABD vatandaşı olan Merve Kavakçı, İslam dünyasındaki bütün terör örgütlerine kaynaklık eden Müslüman Kardeşler hareketinin ABD’deki ideolojik temsilcilerinden birisiydi. ABD vatandaşı iken 18 Nisan 1999 genel seçimine girerek Fazilet Partisi’nden milletvekili olmuştu. Türbanıyla yemin törenine gelerek, devlete meydan okumak isteyen Kavakçı’nın ABD vatandaşı olduğu ortaya çıkınca, milletvekilliği düşürülmüştü. O günlerde yapılan bu sahtekârlığı görmezden gelen siyasal İslamcılar, “Türkiye’de inananlara zulmediliyor” diye haykırmışlardı. Merve Kavakçı, 3 Temmuz 2017 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla yeniden vatandaşlığa alındı ve yirmi gün sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmek üzere Malezya’ya Büyükelçi olarak atandı. İngiliz ajanı olarak bilinen Şeyh Nazım Kıbrısi’nin önünde diz çöken CIA’nın ılımlı İslam projesinin aktörlerinden Merve Kavakçı’nın büyükelçi yapılması devlet geleneğini bozduğu gibi, laiklik ilkesinin de çiğnenmesi anlamındadır.
Özellikle 12 Eylül 1980 darbesiyle zaten dincilerin önü açılmıştı. Gelinen bu süreç, 2002 yılında AKP’nin iktidarıyla sonuçlandı. %34 oy ile parlamentoda %67 sandalye elde ettiler. Laiklik başta olmak üzere, tüm cumhuriyet kurumlarıyla, cumhuriyetin değerleriyle, dağımızla, taşımızla, ovamızla bütün doğal güzelliklerimizle, yer altı ve yer üstü zenginliklerimizle kavgaya tutuşmaya başladılar.
Laikliğe karşı eylemlerde “durmak yok, yola devam” diyen AKP iktidarı, ülkemizi din devletine dönüştürmek için büyük gayretlerde bulunmaktadır. Güncel konularda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan fetva alınması, kürtaj konusundaki dini söylemler, ‘dindar ve kindar gençlik’ yetiştirmek üzere eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi, karma eğitime son verme girişimleri, birçok okulun imam hatip okuluna çevrilmesi, kamusal alanda türban için yasa çıkartılması, opera, tiyatro ve alışveriş merkezlerine mescit yapılma zorunluluğunun getirilmesi, içkiye yasak getirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini bırakarak, bir din devletine dönüştürülmek istenmesinin yeterli işaretleridir. AKP iktidarında yapılanların hepsi laikliğe aykırı eylemler olarak tarihte yerini almaktadır.
Bunların sonucunda 30 Temmuz 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından AKP’nin “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olduğu” karara bağlanmıştır. Ancak AKP kapatılmamış sadece hazine yardımı kesilmiştir. Laik ve demokratik cumhuriyetimizi, “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olduğu” tescillenen bir partinin yönetmesi ise, çelişkilerin ve tutarsızlıkların en büyük örneklerindendir.
22 Ağustos 2010 tarihinde İstanbul Çağlayan mitinginde yeni CHP Genel Başkanı şöyle demişti; “söz veriyorum, türbanı da biz özgür kılacağız. Sözümün arkasında duracağım.” Bu söz üzerine Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararları yok sayılarak, siyasal İslam’ın simgesi türban önce üniversitelerde, sonra kamuda ve ardından ortaöğrenim ile ilköğrenimde yasa dışı olarak serbest bırakıldı. Anayasa’da tanımını bulan laiklik ilkesi, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarında da vurgulandığı gibi, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Üstelik 29 Haziran 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye’de üniversitelerde türban yasağını onaylayan bir karar almıştı. AİHM 4. Dairesi’nin yedi yargıcının oybirliğiyle aldıkları karar ile Türkiye’de türbanın son yıllarda politik sembol olarak kullanıldığı ve dini kurallar üzerine kurulu toplum modellerini ve sembollerini tüm topluma dayatmak isteyen aşırı politik hareketler bulunduğu bildirildi. Böylece türban yasağının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din ve inanç özgürlüğü ile eğitim alma hakkına ilişkin düzenlemelerine aykırı olmadığına karar verdi. Demokrasi ilkesi yönünden başkalarının hak ve özgürlükleri ile kamu düzeninin korunması amacıyla getirilen bu yasağın meşru olduğunu karara bağladı ve türbanın siyasal İslam’ın simgesi olduğu kesinleşti. Türban ABD, AB destekli siyasal İslam kadınının üniformasıdır, emperyalizmin kimliksizleştirme oyunudur. Başörtüsü, Anadolu kadınının başının rüzgârdan ve tozdan korumak için taktığı geleneksel bir örtüdür; saçların saklanmasıyla ilgisi yoktur.
Bu arada yeri gelmişken bu konuda bir örnek vermemiz gerekir: Osmanlı hanedanından son halife Abdülmecit’in kızı Dürrüşehvar Sultan’ın (1914-2006) hiç türban takmamış olması, bugün ülkemizi yönetenler için ne anlama gelmektedir? Halife’nin kızı ve ailesinin dini inançları mı azdı, yoksa bugünkülerin mi çok?
Yeni CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 21 Eylül 2010 tarihinde Berlin’de gazetecilere yaptığı açıklamada; ”ben bugün için laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Eğer tehlikede dersek bunun altını doldurmak lazım, askıda kalır, gerekçelendiremem” demişti.
10 Şubat 2012 tarihinde katıldığı bir televizyon programında yeni CHP Genel Başkanı; “Yargı içinde cemaat yapılanması vardır demeyi doğru bulmuyorum.” demişti. Yargının getirildiği durumu görmeyenler, siyasi iktidarın ekmeğine yağ sürmektedir.
Bu arada Ege Üniversitesi Fen Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, İzmir 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 13 Eylül 2012 tarihinde “eğitim hakkını engellemek” gerekçesiyle verdiği karar sonucunda iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Halbuki öğrenciler derse girmiş, Pekünlü sadece türbanlı olarak derse girdikleri için tutanak düzenlemiş ve görüntüleyerek, dekanlığa göndermiştir. Yargıtay’ın onama kararında da anayasa hükümleri, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve AİHM kararları yok sayılmıştır. Laikliğin tehlikede olmadığını düşünen yeni CHP Genel Başkanı’nın bu konuda hiç sesi duyulmamıştır.
31 Ekim 2013 tarihinde AKP’li dört milletvekili TBMM’ye türbanla girince, yeni CHP Genel Başkanı bu olayı “bugün çok mutluyum” sözleriyle anlatıyordu. Yeni CHP Genel Başkanı, 1 Kasım 2015 milletvekili genel seçimi öncesinde Almanya’nın Köln kentinde partililerle konuşurken, din görevlilerinin sandıkların başında olmasının seçim güvenliği için oldukça önemli olduğunu belirtmişti.
25 Nisan 2016 tarihinde İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin düzenlediği toplantıda konuşan TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır” sözü ile açık açık şeriat çağrısı yapmıştı. İsmail Kahraman’ın üyesi olduğu Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu için kapatılmıştı. 2008 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Anayasa Mahkemesi tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu onaylanmıştı. Yani bu zihniyetin laiklikle, cumhuriyetle, demokrasiyle sorunu olduğu bilinen bir gerçektir.
18 Ekim 2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda 497 sıra sayılı Nüfus Hizmetleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile Nüfus Hizmetleri Yasası’nın “evlendirme yetkisi” başlıklı 22. maddesine ekleme yapıldı. Bu tasarıyla il ve ilçe müftülüklerinin resmi nikâh kıymasının önü açıldı ve müftülüğün görevlendireceği imamların da resmi nikâh kıyması sağlanmış oldu.
İl ve ilçe müftülüklerine nikah kıyma yetkisi veren bu yasa, Siyasi Partiler Yasası’nın 84-d ile 101-a ve b maddelerine göre, AKP için kapatma nedenidir. Ana muhalefet partisi, bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne ve AKP hakkında kapatma davası açılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuru yetkisini kullanmamıştır. Siyasi iktidara payanda olmaya devam etmiştir. Bugün nikâhı müftülerin kıymasına ses çıkarmayanlar, yarın mahkemelerde kadılar karar verdiğinde de susmaya devam edeceklerdir.
Laik hukukun en önemli göstergesi olan resmi nikâh, toplumu birleştiren bir düzenlemedir. Dini makam olan müftülerin evlendirme memuru olarak görevlendirilmeleri, laik medeni kanundan vazgeçiş olduğu gibi, demokratik ve laik cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmaya yönelik planlı girişimlerden biridir. Vatandaşlar arasında eşitliğe aykırı olan bu durum karşısında yani Müslümanlar için tanınan bu ayrıcalık sonucunda diğer dinlerin mensupları da dini makamlara evlenme akdi yapma yetkisinin verilmesini isteyecekler ve hukuk birliği bu şekilde bozulacaktır. Bu olay sonucunda Müslümanların müftüde nikâh kıyması zorunluluğu oluşturulacak ve belediyenin kıydığı resmi nikâh dinsizlerin nikâhı gibi lanse edilecektir. Böylece nikâh üzerinden de toplum bölünecek ve herkesin tabi olduğu laik hukuk kuralından vazgeçilecektir. Resmi nikâh, inkılâp kanunları arasındadır ve anayasanın 174. maddesi 4. bendinde yer almaktadır. Bu inkılâp kanununu bozmak demek, cumhuriyetin temel niteliklerinden vazgeçmek anlamına gelmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı, gerek öğretim programlarında, gerek ders içeriklerinde, gerekse okul kitaplarında laik ve bilimsel eğitime ters düşen birçok değişiklik yaptı. Yapılan değişikliklerin ülkemizi çağdaş dünyadan koparacağı bellidir. Bilimin en temel gerçeklerinden birisi olan Evrim Teorisi’nin ders içeriklerinden çıkarılması başlı başına bir skandaldır. Evrim Teorisi, iktidarın özellikle 4+4+4 sonrasında hayata geçirdiği dindar ve kindar nesil yetiştirme projesine kurban edilmiştir. Yeni ortaöğretim tarih dersleri içeriğinde Atatürk’e, ilke ve devrimlerine daha az yer verildiği görülmektedir. Aslında yapılmak istenen Cumhuriyet devrimiyle hesaplaşmaya çalışmaktır. Okul kitaplarından Atatürk kaldırılarak, ibadet olarak kabul edilen “cihat” kavramının, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin programında okutulması kararlaştırılmıştır. Cihad, insanın maddî-manevî bütün varlığını Tanrı yolunda ortaya koyarak, Hakkın düşmanlarını ortadan kaldırmak için savaşmasıdır. İlkokullara zorunlu olarak konulmak istenen bu kavramın akılla, bilimle, çağdaş bir dünya ve insan haklarıyla ne ilgisi vardır? Bir ilkokul çocuğuna yurttaşlık bilinci, insan ve vatan sevgisi öğretilmeyip, din uğrunda ölmek anlatılmak istenmektedir.

BÖLÜM III
Ülkemizde yıllardır ve sistemli bir şekilde laik ve bilimsel eğitim terk edilmektedir. Ülkemizin şiddetle bilime, teknolojiye ve üretime ihtiyacı varken, teknik meslek liselerini kapatarak, yerine imam hatip okulları açılmaktadır. Ülkemizde gereğinden fazla imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi açılmıştır. Bu okullarda cumhuriyet ve laiklik karşıtı öğrenciler yetiştirilerek, ülkemizde laik-dinci kutuplaşması yaratılmaktadır. Milli eğitimde ilk, orta ve lisede dini içerikle yetişen nesiller, üniversiteye gelince de değişmiyorlar, yıkanan beyinleri laiklik düşmanı olmalarını sağlıyor. Demokratik ve laik cumhuriyetimizi dinsel kurallarla yönetmeyi hedefleyen siyasi iktidar, düşünmeyen, sorgulamayan dindar ve kindar nesil yetiştirmeye çalışmaktadır. Bu nedenler bilimsellik yerine inanç temelinde eğitime yön vermektedir.
Laikliği sakıncalı düşünce olarak gören çağdışı zihniyet, 1000’den fazla imam hatip okulu açmıştır. İmam hatip okulu açmak için elli bin nüfus koşulu yerine, yerleşim birimi merkez nüfusunun beş bin olması kararı da, bütün okulları imam hatipleştirmeye yönelik projelerinin devamıdır. Yeni açılacak okulların ortak standartlarını belirleyen Milli Eğitim Bakanlığı, her okula abdest alma yeri ile kadın ve erkek için ayrı ayrı olmak üzere mescit bulundurma zorunluluğu getirdi. Resmi ve kaçak Kuran kursları açılarak, küçük çocuklara anlamını bilmedikleri bilgiler verilmektedir. Bu kurslarda küçük beyinlere laiklik karşıtı söylemler öğretilmektedir. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, İncil Kursu adı altında böylesine yaygın ve yüksek sayıda bir dini kurs uygulaması yoktur. Din kuralları değişmez kabul edilir ve sorgulanamaz. Oysa bilimsel ve akılcı bir sistemde sorgulama en temel etmendir. Değişmez kurallara sahip din, toplumu yönetmeye kalktığında, toplumun gelişimini önler ve çağın dışına iter.
21 Haziran 2017 tarihinde Sakarya Valiliği’ne atanan İlhan Balkanlıoğlu, valilik binasında İsmailağa cemaati müritleri tarafından karşılanarak makamına oturtulmuş ve cihada gidercesine tekbirlerle valilik binası inletilmiştir. Buna benzer örnekler pek çoktur.
Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, her üniversiteye cami yapımı kampanyası başlatarak, bilim yuvalarına, ibadet yerleri açılmıştır. Mehmet Görmez; “sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu” söylemi aklı örümcek ağıyla sarılmış bir ilahiyat profesörü için normal görülebilir. Mehmet Görmez, katıldığı bir Bakanlar Kurulu toplantısında; “medreselere yasal statü kazandırılması, üniversitelerle denkliklerinin sağlanması, medrese mezunlarının pedagojik formasyon almasını” önermiştir. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş ise sekülarizmi yani laikliği hiçbir değeri tanımamak olarak tarif etmektedir.
Laiklik düşmanı kişilerin yönetimindeki Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan insanlıkla, vicdanla, ahlakla bağdaşmayacak açıklamalar gelmektedir. Laik ülkede fetva adı ile topluma yutturulmak istenen bu saçmalıklardan bazıları şunlardır: Nişanlılar el ele tutuşamaz, Müslüman bir kişi Alevi bir kızla evlenemez, Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir.
Laik eğitimin terk edildiği ülkemizde, Diyanet İşleri Başkanı’nın, Kuran kursuna giden 4-6 yaş arasındaki çocuk sayısının 3 binden, 150 bine çıkmasıyla övünmesi karşısında sessizliğini koruyan muhalefet, açıkça bir projedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı 30 Aralık 2016 Cuma günü yılbaşı kutlamalarını “gayri meşru tutum ve davranışlar” olarak tanımlamıştır. Bunun sonucunda “Müslüman, Noel Kutlamaz”, “Yılbaşı ve Noel Kutlamalarına Hayır” diye asılan pankartlar, temsili resimlerle Osmanlı gencinin, Noel Baba’ya tokat atması, Noel Baba’nın sünnet edilmesi gibi akılsızlıklar ve rezillikler görülmektedir.
Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz: “İstanbul’da 15 bin cami olmalı, en az 10 bin camiye ihtiyaç var” sözleriyle, bilimden ne anladığını ortaya koymuştur. İstanbul’da 3400 camiye karşılık, ilk, orta ve lise dahil 2700 okul olduğunu bilmeyenler, din adına atışlardadır.
Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı: “Devletin birincil görevlerinden biri sorgulayan, haddini bilen, dünyayı okumayı bilen, Kuran’ı bilen, taklitçi olmayan, aklını kullanan ve özgür düşünen din adamı yetiştirmektir.” demiştir.
Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Rifat Okudan, insanın cinsel ilişki sırasında ‘şeyhini’ düşünmesi durumunda, şeyhin güzel ahlakının, bereketinin doğacak çocuğa geçeceğini savunan makalesini Tasavvuf dergisinin Haziran 2003 tarihli 10. sayısında yazmıştır.
12 Haziran 2016 günü TRT 1 televizyonunda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden, Batman Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. Mustafa Aşkar; “namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır” demişti.
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu, 22 Kasım 2018 tarihinde Güzelbahçe Müftülüğü tarafından düzenlenen ‘Peygamberimiz ve Gençlik” adlı konferansta konuşmuştur. Konuşmasında çocukların evlenebileceğini, kızların tesettüre girmelerini, edepli olmalarını savunmuş ve laikliğin en büyük tehlike olduğunu söylemiştir.
Devletin yönetim kademelerinde olanların laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlı olmaları gerekir. Ancak bugünkü siyasal iktidarın zaten “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı olduğu” onaylandığı için, anayasal bir suç işlenmektedir. İstanbul Anakent Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 27 Haziran 2019 tarihinde gösteriş kokan bir dua töreniyle görevine başladı. 30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerde de Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’na aynı şekilde dua ile başlamıştı. Üstelik Beyikdüzü’nde 9 tane sosyal tesis açtıklarını ve hiçbirinde içki olmadığını, havuzların da kadın-erkek ayrı olduğunu açıklamıştı. CHP’li belediyelerin içkili sosyal tesis açmaması, havuzları ayırması tam anlamıyla bir din istismarıdır; laiklik ilkesinden sapmaktır.
Ülkemizde laikliğe karşı söylem ve eylemler hız kazanmışken, din fanatizmi diğer ülkelerde de görülmektedir. 7 Ocak 2015 tarihinde Fransa’da haftalık yayın yapan “Charlie Hebdo” Dergisine, Hz. Muhammed’in karikatürünü yayınladıkları gerekçesiyle saldırı düzenlenmiş ve 12 kişi hayatını yitirmişti. Yine Fransa’da ifade özgürlüğünü anlatırken Hz. Muhammed’in karikatürünü gösteren öğretmen Samuel Paty, 16 Ekim 2020 tarihinde başı kesilerek öldürülmüştür. Fransa’da laiklik ve “dini tarafsızlık” ilkesinin korunması amacıyla, eğitim ve öğretim kurumları başta olmak üzere, bütün kamu kurumlarında dini simgeler ile sembollerin kullanılması yasaklanmıştır. Bugün, Fransız eğitim ve öğretim sisteminde devlet okulları laiktir ve dinsel içerikli dersler tamamen yasaktır. Fransa’da din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olayı, 1789 Devrimi’nden sonra 1795 yılından itibaren başlamıştır. Bu tarihten sonra, devlet kiliselerden elini çekmiş ve çalışanların ücretlerini karşılamamıştır. Laikliğin 9 Aralık 1905 tarihinde resmi olarak kabul edilmesiyle birlikte, ilgili yasanın 2. maddesinde, “Cumhuriyet dinsel inanç yerlerine sübvansiyon sağlamaz ve buralarda çalışanlara ücret ödemez” denilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, 1946 yılında kabul edilen yeni bir Anayasa’da ise; ”Fransa laik bir Cumhuriyet”tir şeklinde belirtilmiştir.
Laikliği, devlet ve toplum düzeninin akıl ve bilime dayandırılması olarak algılayamayanlar, laikliğin tehlikede olmadığını sanmaktadırlar. Laiklik, devletin ve toplumun dini kurallardan arınmasıdır. Laiklik, aklın sorgulanmasıdır. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığı, inanç özgürlüğü, farklılıklarla birlikte barış içinde bir arada yaşamanın temel güvencesi ve garantisidir. Aynı zamanda, laiklik bir yaşam biçimi ve demokrasinin olmazsa olmazıdır. Eşsiz liderimiz büyük Atatürk’ün dediği gibi “laiklik adam olmaktır.” Bilgi sahibi olmadan boş konuşarak adam olunmuyor. Adam olunamayınca, yönetici de olunamıyor.
Laik, bilimsel ve kamusal eğitim olmayınca, ülkemizin her türlü yolsuzluğa, vurguna, teröre ve karanlığa doğru yol alacağı çok iyi bilinmelidir. Ülkemizde temel insan haklarının, ifade özgürlüğünün, özgür düşüncenin, bağımsız yargılamanın, cumhuriyetin ve demokrasinin yerleşmesi için, laikliğin önemi kavranmalıdır. Laikliğin önemini kavrayamayan beyinler, diktatörlüğe gidişin bile farkına varamazlar..
İşte bu yüzden yeni CHP genel başkanının da dikkatle incelenmesi gerekir. Adalet, fındık, üzüm gibi sonuçsuz yürüyüşlerle dikkatleri başka yöne çekip, şeriata doğru gidişi gölgelemekle görevlendirilen aydın insan taklitlerine karşı dikkatli olunmalıdır. Atatürk ilke ve devrimleri ile cumhuriyet değerleri birer birer yok edilmektedir. Devrim kanunları yürürlükten kaldırılmak üzeredir, adım adım laik cumhuriyetimiz yıkımın eşiğine sürüklenmektedir ve iktidarın söylemeye cesaret edemediği konularda ana muhalefet partisine söylettirilmektedir. Dersimli Kemalin, Şeyh Sait ve Seyit Rıza övgüleri, yerel yönetimlere özerklik söylemleri, ‘istiyorlarsa Kürtler de bağımsızlığını isteme hakkına sahiptir’ gibi emperyalizmin ağzından söylenenlerle, toplumun kafası karıştırılmaktadır. Laiklik, devlet ve toplum düzeninin akıl ve bilime dayandırılmasıdır. Laiklik, devletin ve toplumun dini kurallardan arınmasıdır. Laiklik, aklın sorgulanmasıdır. Bu sorgulamayı yapamayanlar ya da laikliğin tehlikede olmadığını sananlar, ülkemizin bugün getirildiği durumun baş sorumluları arasındadır.
Ülkemizde Cumhuriyet devrimlerine karşı verilen savaşın en önemli cephesi olan eğitimdeki kalitesizleştirme, bugün toplumda yanlış öğretilen din anlayışıyla pek çok yozlaşmanın, ahlaki çürümenin kaynağı durumundadır. Sorgulamayan, buna bağlı olarak düşünce ve akıl yürütme yeteneği gelişmeyen beyinlerin giderek çoğaldığı bir toplumda çürüme ve geriye gidiş kaçınılmazdır. Kuşkusuz din eğitimini ve kutsal kitabı kendi resmi diliyle öğrenen insanlar, dinin bağnazlığından sıyrılarak, aydınlanmaya erişeceklerdir.
Yukarıda laiklik tehlikede mi diye bir soru sormuştuk; şimdi tüm anlatılanlara bakınca ülkemizde laikliğin tehlikede olduğu bellidir. Laikliği korumak, cumhuriyetimizi korumak, ülkemizi korumak, doğal güzelliklerimizi korumak, çocuklarımızı, kadınlarımızı korumak derken çok büyük görev ve sorumluluklarımız olduğunu bilmeliyiz. Bütün bunları ancak örgütlü toplum olarak başarabileceğimize inanmalıyız. Eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’e layık olmak için hep birlikte elimizden gelenlerin en iyisini yapmak zorundayız.
(*):Cumhuriyetçi Birlik Platformu’nun 8 Ocak 2021 tarihinde düzenlediği “Türkiye’de Laiklik” konulu çevrimiçi konferans konuşması.

TÜRKİYE’DE LAİKLİK (*)

Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, Politika ve Gundem, SUAY KARAMAN, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

Türklük, Arap-Emevi Emperyalist Kültürü Altında Yüz Yıllardır Can Çekişiyor: Bugün Çanlar Artık Türkçe ve Türklük için çalıyor.

Sefa M. Yürükel <sefamyurukel65@gmail.com> 17.01.2021

Türklük, Arap-Emevi Emperyalist Kültürü Altında Yüz Yıllardır
Can Çekişiyor: Bugün Çanlar Artık Türkçe ve Türklük için çalıyor.


500 yıldır Türkiye coğrafyasında, Emevici saltanatçıların, geçmişte yüzde yüzü Türkmen olan Türkiye Coğrafyasındaki Türkmen kızılbaşlara yaptıkları soykırımcı asimilasyonlardan ve fiziki soykırımlarından dolayı, Türklerin isimleride dahil yaşantı şekilleri din adı altında daha ilk günden beri değiştirilmiştir.
Bu zaman içinde, Türklük ve gelenekleri, inançları iktidarlar tarafından tehdit olarak görülmüş, bu nedenlede Türkmen Kızılbaşlar, fiziki ve kültürel olarak soykırıma tabi tutulmuşlar ve bugüne kadarda imha edilmeye çalışılmışlardır. Bu süreç Türkiye’de çeşitli versiyonlarıyla hala devam etmektedir.
Bu süreçlerde iktidarlar, Türklerin töre ve geleneksel davranışlarını kültürel ve sosyal olarak doğrudan baskılıyan ve yöneten, bunları kurallaştırp, kurumlaştırıp, yasalaştırarak ve toplum yaşantısıntısında da bunları günlük davranışlara devlet eliyle yansıtarak ve bunuda toplum yaşamında yarattırdıkları sosyal baskıyla ve bunları bir şekilde sözde din adamları vasıtasıylada yönlendirerek gelenek haline getirtmiş, din adı altında topluma dikte ettirilen Emevi Arap kültürüylede, bugün bunu açıkça söylemek gerekirse esasında, Türkler Türkçe konuşan Araplara dönüştürülmüştür. Büyük ölçüde asimile edilmiştir.
Bu bugünkü Türkiye’de Türkçe konuşan Araplar olayı o kadar normalleştirilleştirilmiştirki, insanlarımızın kendileri, sosyal ve kültürel olarak Araplaştırılıp Türklükten çıktıklarının farkında bile değildirler.
Mesela herşeyi insanlar, bugünkü günlük hayatta din kurallarıyla, ayetler, hadisler, haram-helal, günah vs ile sık sık ölçmesi buna birer örnektir . Bunun dışında insanların bir birleriyle günlük olarak konuştuklarında ise cümlelerin içi Arapça kökenli dini kavram ve kelimeler ile donanmış cümlelerden geçilmemektedir. Toplumun giyiniş ve sohbet kültüründeki tarzlarıda zihinsel olarak gittikçe o yöndedir. Bu yüzden insanlar dillerini ve kültürlerini bile kaybettiklerinin bile farkında değillerdir.
Gidişat Türklük için olumlu yönde değildir. Bıgün Türkiye’de İdeolojik olarak Emevileşme kültürel olarakta Araplaşma devam etmekte ve bu bugünkü Türkiyedeki toplum yaşantısında kültürel DNA haline gelmektedir. Bu bir vaka olarak Türkiye’den çeşitli amaçlarla göçen insanların arasındada yaygın bir durumdur.
Buna karşın, Türklük bazı toplumsal kesimlerde kendisini korumaktadır. Bu kesimleri özetle sayarsak , Türkmen olan Kızılbaşlar, Atatürk’ün vizyonunu kısmende olsa kabul etmiş veya kendisini laik olarak tanımlayan kesimler çevresinde görece olarak korunmaktadır. Bu kesimlerde bile azda olsa Araplaştırma ile ilgili kültürel darbeler hissedilmektedir. Bunları bu kesimin günlük yaşantılarında da gözlemleyebiliriz.
Tarihsel olarakta Türklük ve Türkçe konularında biraz inceleme yaparsak, bu konuda Kızılbaş Türkmenler kendi yaşantı tarzlarıda Türk olduğu için doğal olarak yok olmamak içinde çok çaba göstermişlerdir.
Eğer bugün Türkiye Coğrafyasında, Türk töre ve geleneklerinin biraz kırıntısı kalmış ise ve Türkçe dili var ise, bunları Alevi- Kızılbaş Bektaşi gezginci ozanlarının Türkçe söylediği deyişlere, ettikleri gezginci Türkçe sohbetlere, evlerindede öz Türkçe konuşmalarına ve yaptıkları Türkçe Cem ibadetlerine borçludurlar.
Ve ayrıca Türkçe ve Türklük bugünkü Türkiye Coğrafyasında yaşıyorsa, bu bunu yine yüz yıllardır zulüm ve Emevici saltanatçıların yaptıkları Alevi-Kızılbaş ( Bektaşi) Türkmen soykırımlarından kaçıp, sığındıkları yerde Emevici kültürel soykırımcı asimilasyonada direnerek, bir müddette olsa hayatta kalabilmek için sığındıkları sarp bölgelerdeki dağlık ve ormanlık alanlarda, kendilerinin sonradan kurdukları ve mecburen uzun sürede gizlenerek yaşadıkları, kısmende izole olarak yaşamış oldukları köylerinde ve obalarında, kendi öz Türk kültürlerini koruyarak ve Türkçe olarak yaşattıkları yaşantılarının yüzü gözü hürmetinedir.
Bugün toplumsal olarak, kısmen İttihat ve Terakki dönemi ve sonrada Atatürk döneminde yapılmaya çalışılan ve tekrar toplumu özüne döndürme yani Türkleştirme faliyet ve programları ve uygulamaları hariç, Yavuz Sultan Selim’den itibaren aradaki İttihat Terakki ve Atatürk dönemi hariç, Atatürk’ten sonraki Menderes dönemi, 12 Eylül 1980 Kenan Evren dönemi ve Erdoğan dönemi olarak bu beş dönem süreçlerinde, Türklerin Emevici kültürel asimilasyonu devlet eliyle devam ettirilmiştir. Halada ettirilmektedir. Emeviliğin bugünkü kurumu olan Diyanetin bütçesi, kurumlaşması, ideolojik yapısı, örgütlenmesi, içeriği ve fiili davranışları bunu ölçmek için bugün için yeterlidir.
Bu saydığımız yukarıdaki beş dönemde, halkı Emevici dinin hurafeleri ve yasaklarıyla idare eden ve Arap Emevi ideolojisini resmi yada gayri resmi olarak benimseyen iktidarlar, bizim coğrafyamızda yüzyıllardır devlete mutlak olarak hakim olmuşlardır. Bugünde böyledir. Bu durum somut gerçeklerede bakarsak, Türklükle büyük mücadele içinde olan ve iktidar tarafından desteklenen Emevi Arap ideolojisi ve kültürü için fayda, ama Türklük için ise büyük bir yıkımıda beraberinde getirmiştir.
Yavuz Sultan Selim, II. Mahmud, Menderes, Kenan Evren ve Erdoğanlar, kendi dönemlerinde iktidar olanaklarıyla ve esasen ideolojik anlamdada , bir program ve toplumu kültürel ve inanç olarak dönüştürmek babında, Emevi kültürünün din adı altında, tesadüfen değil, samimiyetle ve tutarlı olarak Türkiye Coğrafyasında yayılmasına ve Türklüğün can çekişmesine hizmet etmiştir. Halada etmektedir.
Ve bu akıl ve bilim dışı Emevilik uygulamalarıyla, toplum, biatçı, sorgulatmayan Emevi Arap kültürünün Türklüğe karşı toplumu her anlamda işgal etmesini baskıyla benimsemiş, devletin kurumlarıyla kendisi ve devletin bizzat ideolojik olarak devşirdikleri toplumun kanaat önderleri eliylede yayılmasını sağlamışlardır. Bugün bu durum her anlamda Türklük açısından vahimdir. Türklük bugün hiç olmadığından daha fazla ciddi tehdit altındadır.
Kim ne derse desin geldiğimiz noktada Türk gelenek ve görenekleri, kültürü ve sosyal hayatı can çekişmektedir.
Bunu tersine çevirmek için Türkler tekrar Atatürk devrim ve ilkelerine geri dönmelidir.
Emevilikten ve Araplaşmaktan, saltanatçılıktan kurtulma için yaşadığımız bu çağda, Türklerin özlerine dönmeleri için Atatürk ilke ve devrimlerini devam ettirmekten başka çareleri yoktur.
Bunun dışında gerekli olan ikinci, daha akılcı ve bilimci, çağdaş bir alternatifte bugün için ufukta gözükmemektedir.
Türkler eğer bugün kendi devlet ve milletlerini kurtarmak istiyorlarsa, Emevi Arap kültürünün baskı ve yaşantı tarzından kurtulmak ve kendi kültürleyiyle uygar bir millet olarak yaşamak istiyorlarsa, bu sadece kendilerini kurtuluş savaşı ile kurtarıp ve kendilerine bağımsız bir devlet bırakan devrimci Atatürk’ün fikir ve vizyonlarını millet olarak uygulamalarından geçmektedir.
Yoksa bugün çanlar çok boyutlu olarak ve açıkça söylemek gerekirse gerçekten Türkiye, Türkler ve Türkçe için çalmaktadır!
Sosyal Antropolog ve Etnograf
Soykırımlar ve terörizm araştırmacısı
Posted in DİN-İNANÇ, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment