Sorulara yanıtları 99 yıl önce verdi

MUSTAFA KEMAL PAŞA, HALİDE EDİB HANIM İLE. Halide Edib Hanım ve arkasında gazeteci
Mecdi Bey, sağda Bolu Mebusu ve Paşa’nın yaveri Cevat Abbas Bey. 17 Ocak 1923

Sorulara yanıtları 99 yıl önce verdi

Cumhuriyet – Alev Coşkun -16 Ocak 202


Milli Mücadele tarihimizde önemli bir yeri olan
İzmit Basın Toplantısı, 99 yıl önce bugün yapılmıştı.

16 Ocak 1923 gecesi saat 21.30’da başlayıp sabaha karşı 03.00’e kadar süren bu toplantıda Atatürk’e çok yakıcı sorular soruldu ve Atatürk’ün yanıtları da çok kapsamlı ve önemliydi. Bu toplantıya sadece İstanbul’da yayımlanan önemli gazetelerin başyazarları katıldı.

TOPLANTIYA KATILANLAR

Toplantıya katılan sınırlı sayıdaki gazetecinin isimleri şöyledir:

Tevhid-i Efkâr gazetesi başyazarı Velid Ebüzziya, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), Akşam gazetesi başyazarı Falih Rıfkı (Atay), İleri gazetesi başyazarı Suphi Nuri (İleri), İkdam gazetesi başyazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Tanin gazetesi başyazarı İsmail Müştak (Mayakon).

Bu toplantıya Ankara hükümetinin İstanbul temsilcisi Dr. Adnan (Adıvar) ve eşi ünlü yazar Halide Edib (Adıvar) ile Milli Mücadele sürerken İstanbul’da Ankara’daki TBMM’yi temsil eden Kızılay Başkanı Hamit Bey ile İleri gazetesi İzmit muhabiri Hakkı (Kılıçoğlu) Bey de katıldılar.

Toplantı, İzmit’te halk arasında “Saray” diye anılan İzmit Kasrı’nın alt katındaki salonda yapıldı. Toplantıda konuşulanları kaydetmek üzere, TBMM’den dört tutanak kâtibi görevlendirilmişti. Bu da toplantının önemini gösteriyordu.

ZAMAN DİLİMİ

9 Eylül 1922’de Kuvayı Milliyecilerin ordusu İzmir’e girmişti. Eylül 1922’den toplantının yapıldığı tarih 16 Ocak 1923’e tam dört ay geçmişti. İstanbul, İngiliz askeri güçlerinin işgali altındaydı. Henüz birçok konu açıklığa kavuşmamıştı.

Lozan Konferansı devam ediyordu ama tartışmalar sertleşmişti. Konferans her an kesintiye uğrayabilirdi. Atatürk, Batı Anadolu’daki askeri birlikleri denetlemek ve halkla görüşmek amacıyla 14 Ocak 1923’te yurt gezisine çıkmış ve 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te gazetecilerle buluşmuştu.

NELER KONUŞULDU?

Bu toplantıda Mustafa Kemal’e “Türkiye’de kurulacak yeni rejim, Musul konusu, Kürt sorunu, devletin dini olacak mı, laiklik” gibi can alıcı sorular soruldu. Atatürk savaştan sonra ilk kez basının karşısına çıkıyordu ve bu yakıcı sorulara ilk kez çok açık ve kapsamlı yanıtlar verdi.

BU TOPLANTI NEDEN YAPILDI?

Bu toplantıya neden sınırlı sayıda gazeteci, daha doğrusu sadece İstanbul gazetelerinin başyazarları çağrıldı?

Atatürk’ün çok önem verdiği bu toplantının amacı neydi? Bu sorulara yanıt verebilmek için öncelikle bu toplantının altyapısı, arka planı ve olayların gelişimi üzerinde duralım.

TEMEL GELİŞMELER

Kuvayı Milliye ordularının zafer kazanıp İzmir’e girdiği 9 Eylül 1922 ile İzmit basın toplantısının yapıldığı 16 Ocak 1923 tarihleri arasında yukarıda belirtildiği gibi dört aylık bir zaman dilimi vardır. Ancak bu süre içinde çok önemli gelişmeler oldu. Özetlemekte yarar var:

Mudanya Ateşkes Antlaşması 11 Ekim 1922’de imzalanmıştı. Lozan’da yapılacak Barış Konferası’na Osmanlı Devleti ve Ankara hükümeti ayrı ayrı davet edildiler. Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Tevfik Paşa, Lozan’a gidecek bu iki kurulun bir araya gelip birleşik öneriler paketi hazırlanması için Mustafa Kemal’e ve TBMM’ye başvurmuştu…

SADRAZAM, ‘PADİŞAH BURADA’ DEMEK İSTİYORDU

Osmanlı’nın son sadrazamı Tevfik Paşa’nın ısrarla yaptığı bu başvurunun anlamı şuydu: “Zafer kazanıldı, padişah yerinde oturuyor. Sadrazam da burada, bu düzen sürecektir. O nedenle Barış Konferansı’na ayrı ayrı gitmeyelim ve Barış Konferansı’nda görüşülecek konular üzerinde konuşup uzlaşmaya varalım.”

BÜYÜK DEVLETLERİN STRATEJİSİ

Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İstanbul ve Ankara’yı Barış Konferansı’na ayrı ayrı davet ederek konferansta İstanbul-Ankara çelişkisi yaratmak ve bundan yararlanmak istiyorlardı. Ankara’da bu duruma kesin karşı çıkanlar olduğu gibi TBMM’de bunun doğal olduğunu kabul edenler de vardı. Halifeye ve saltanata bağlı olanlar zaten Milli Mücadele’nin ve 3.5 yıl süren savaşların “padişahımızı esaretten kurtarmak için” yapıldığına inanıyorlardı.

SALTANAT TARİHE KARIŞIYOR

Konu Meclis’e geldi. Kuvayı Milliyeci milletvekilleri İstanbul hükümetinin Barış Konferansı’nda temsil edilmesine karşı çıkarken özellikle kökeni hoca olan kimi milletvekilleri de padişahlığın devamı için Barış Konferansı’na İstanbul ve Ankara’nın bir kurul olarak birlikte gitmelerini istiyorlardı.

Halide Edib Hanım (Adıvar), Doktor Adnan Bey (Adıvar), İzmit Liman Reisi
Celal Bey, Velid Ebüzziya (en sağda), İzmit vapur iskelesinde. 19 Ocak 1923

TBMM’de konuyla ilgili olarak yapılan görüşmeler sonunda Padişahlığın ‘ilga edilmesi’, ortadan kaldırılması yönünde verilen önergeler Anayasa, Adalet ve Şeriye komisyonlarının ortak toplantısında ele alındı. Ancak özellikle Şeriye Komisyonu üyesi hocalar direniyorlar, uzun konuşmalar yapıyorlar, hatta açıkça “hilafetin saltanattan ayrılmayacağını” savunuyorlardı. Hiç kimse de cesaret edip bu iddialara yanıt vermiyordu. Komisyon toplantısını arka sıralarda izleyen Mustafa Kemal, o dramatik anı şöyle anlatıyor:

CESARET EDEN YOK

“Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için özgürce konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler. Biz çok kalabalık olan bu odanın köşesinde bu tartışmaları dinliyorduk. Bu şekilde görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.”

Sonunda, Mustafa Kemal dayanamadı, söz istedi. En arkada olduğu için önündeki sıranın üstüne çıktı ve konuşmaya başladı. Mustafa Kemal özetle şöyle diyordu:

“Mutlaka olacaktır. Belki de bazı kafalar kesilecektir.

Efendim; hâkimiyet (egemenlik) ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Millet hâkimiyetini eline almıştır. Mesele bu gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. (…) Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes konuyu doğal olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir.”

Bunun üzerine Komisyon Başkanı, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, “Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık” dedi. Konu sonunda karma komisyonca kabul edilerek çözüme bağlandı.

Ardından Meclis kararıyla padişahlık kaldırıldı, saltanat kurumu tarihin derinliklerine gönderildi. Meclis’in saltanatı kaldırmasından 16 gün sonra Padişah Vahdettin, 16-17 Kasım gecesi İngiltere devletine sığınarak İstanbul’u terk etti.

MUSTAFA KEMAL’İN MİLLETVEKİLİ SEÇİLMESİNİN ENGELLENMESİ

Saltanatın Meclis kararıyla kaldırılarak tarihin derinliklerine gönderilmesi, dincileri, hocaları, halifecileri tedirgin etmişti. Yakında halifeliğin de kaldırılacağını hatta Mustafa Kemal’in kendisini halife ilan ederek otoriter bir yönetim kuracağını söylüyorlardı.

Sonunda, saltanatın kaldırılışından sadece bir ay sonra 1 Aralık 1922’de Atatürk’e karşı olanlar Meclis’e bir kanun tasarısı sundular. Buna göre milletvekili olabilmek için Misakı Milli sınırları içinde doğmuş ya da seçileceği ilde en az beş yıl oturmuş olmak şartı getiriliyordu. Bu tasarı tamamen Atatürk’ü hedef alıyordu ve saltanatın kaldırılışına karşı Mustafa Kemal’in cezalandırılması tasarısıydı. Atatürk’ün milletvekili olmasını önleyecek maddeler taşıyan bu kanun tasarısı yurtta tepki ile karşılandı.

İSTANBUL BASINI

Padişahlığın kaldırılışı, halifelik kurumunun da tartışmaya açılması, İstanbul basınında Ankara’ya karşı eleştirilerin yoğunlaşmasına yol açmıştı.

Lozan’da henüz barış sağlanamamışken ve İstanbul, İngiliz işgal kuvvetlerinin denetimindeyken Ankara-İstanbul arasındaki bu tartışmalar yersiz ve anlamsızdı.

İşte, 16-17 Ocak 1923 gecesi İstanbul gazetelerinin başyazarlarıyla yapılan toplantının amaçlarından birisi Ankara-İstanbul diyaloğunun sağlanmasıydı.

Cumhuriyetin ilanından dokuz ay önce yapılan bu uzun toplantıda sorulan sorular yukarıda anlattığımız çelişkileri ve tartışmaları kapsamaktadır. Bir toplantıda ayrıca “Devletin dini olacak mı?”, “Başkent neresi olacak?”, “Kürtlere özerklik verilecek mi?” gibi kritik sorular da sorulmuş, Atatürk de bunlara açık yanıtlar vermiştir.

KÜRTLERE ÖZERKLİK KONUSU

Bu konu daha sonraları tartışma konusu yapılmış, bu toplantıda Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’nda Kürtlere özerklik verilmesini kabul ettiği belirtilmiştir. Oysa işin esası şöyledir:

Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), “Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur” diye bir soru sordu. Atatürk’ün yanıtı şöyledir:

“Kürt meselesi; bizim yani Türklerin menfaatına olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır ortaya çıkmıştır ki Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi yok etmek lazımdır.

Örneğin, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de göz önüne almak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancak) topluluğu Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima söz konusudur.

Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlarını ve geleceklerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”

Bu sözleriyle Mustafa Kemal, Kürtlerin yoğun olduğu il ve ilçelerde belediyelerin yerel halk tarafından seçileceğini belirtiyordu.

Bu toplantıda ayrıca, Boğazlar konusu, kapitülasyonlar, Musul, Türk-Rus, Türk-İran ve Azerbaycan ilişkileri; asayiş, başkent neresi olacak, Meclis içindeki düşünce ayrılıkları, hilafet ve din devleti, hocaların statüsü, yeni kurulacak halk fırkası gibi sorular soruldu ve Atatürk bunları çok açık bir biçimde yanıtladı.

Görüldüğü gibi bu toplantıda sadece “Kürt sorunu” değil, laiklik, halifelik, din ile devlet arasındaki ilişkiler gibi yüz yıl geçtiği halde hâlâ güncelliğini koruyan sorunlar ele alınmıştır.

Sorulan sorular ve Atatürk’ün verdiği yanıtlar 99 yıl geçtiği halde güncelliğini koruyor.

Basın toplantısını tutanaklarından aynen veren “Atatürk ve İzmit Basın Toplantısı” adını taşıyan önemli kitap, çok yakında Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkacaktır.


https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/alev-coskun/sorulara-yanitlari-99-yil-once-verdi-1900357
Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

Vasatlığın iktidarı * Herkesin şaşkınlıkla ne yapacağını beklediği komutan, sözlerimi dikkatle dinledikten sonra beni getirenlere ellerimi çözmelerini ve odadan çıkmalarını emretti, bana oturmamı söyledi.

Mine G. Kırıkkanat – 16 Ocak 2022 Pazar
kirikkanat@mgkmedya.com

Vasatlığın iktidarı


Robert Kolej’i bitirip Osmanlı ordusuna yedek subay yazıldı. Kafkas cephesinde gösterdiği kahramanlıktan ötürü madalya almıştı. Yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

Birinci Dünya Savaşı başladığında 19 yaşındaydım ve askere çağrıldım. Önce Kafkas cephesine gönderdiler, sonra Suriye cephesindeki 7. Ordu’ya.

Ermeni askerlere güvenmiyorlardı. 1915 Nisanı’nda Büyük Tehcir başladığında, nedeni anlaşıldı. Hepimiz şaşkın ve sarsılmıştık. Şam’da esir düşen İngiliz subayların karşılaştığı zorluk ve eziyetlere tanık oldum. Bu subaylar İngilizce bildiğimi öğrenince, esirlere böyle davranılmaması için aracı olmamı rica ettiler. Ben bu ricayı yerine getirmek isterken, Türkler vatan haini ilan edip zincire vurdular ve komutana götürdüler.

Kurtuluşum olmadığına kanaat getirmiştim. Bu nedenle de beni bekleyen tehlikeyi cesurca karşılamaya karar verdim.

UYGARLIK YOLU, DEMOKRASİ!

Beni baştan aşağı süzen komutan, kararını vermek üzereyken tüm cesaretimi toplayıp böyle barbarlıkla, eziyet ve işkence yoluyla Türkiye’nin medeni bir ülke olamayacağını, gerçekten ileri ülkelerde böyle davranılmadığını, Osmanlı ordusunda yapılanların sultanlık sultasına has bir davranış olduğunu söyledim.

Herkesin şaşkınlıkla ne yapacağını beklediği komutan, sözlerimi dikkatle dinledikten sonra beni getirenlere ellerimi çözmelerini ve odadan çıkmalarını emretti, bana oturmamı söyledi. Merakla ne olacağını bekliyordum. Komutan çay ikram etti ve benden demokratik sistem hakkında konuşmamı istedi. Beni ilgiyle dinlemesi şaşırmama neden oldu, zira o dönemde Türk ordusunda böyle komutan çok nadirdi.

Uzun sohbetimiz sonunda kendisini sık sık ziyaret etmemi emretti ve elimi sıkarken dost olmamızı istediğini söyledi. Bana bir oyun oynadığından kuşkuluydum, ancak öyle olmadı...”

YÜCELER DİNLER, CÜCELER EMREDER!

Bu tarihi satırların kurşuna dizilmeyi göze alarak düşündüğünü söyleyen Ermeni yedek subay kahramanı, Agop Martayan Dilaçar ve onu zincirlerinden kurtarıp dinleyen Osmanlı komutanı ise Türk tarihinin yeri doldurulamayan, en son ve en büyük kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı, değerli okurlarım…

1895 doğumlu bir İstanbul Ermenisi olan Agop Martayan, bugün konuştuğumuz Türkçenin temellerini atan, dünya çapında bir dil uzmanıdır. İngilizce, Rumca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça, Bulgarca bilir ve Sofya Svaboden Üniversitesi’nde eski Doğu dilleri okuturken,  Atatürk tarafından 1932 yılında toplanan Birinci Türk Dili Kurultayı’na çağrıldıktan öteye, Türk Dil Kurumu’nun baş uzmanı olarak varlığını Türkçemize adar.

Dilaçar soyadını, bizzat Atatürk kendisine vermiştir.

Ve bugün bizler, Orhun Yazıtları ve Kutadgu Bilig’e dair ne biliyorsak Agop Martayan Dilaçar’a borçluyuzdur. Oysa Dilaçar’ın 1979 yılındaki ölümünü, TRT’den Agop dememek için “A.Dilaçar” diye ilan etmişizdir!

……………………….


https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/vasatligin-iktidari-1900375

Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

‘Hasta adam’ın eğitim politikası iflas etti

‘Punch’ Dergisi 23 Temmuz 1908 Genç Türk’ler, Sultan Abdulhamid  II Tahtından uzaklaştırdı

‘Hasta adam’ın eğitim politikası iflas etti

Cumhuriyet – Yavuz Selim BİRTANE – 16 Ocak 2022 Pazar


İttihat ve Terakki’nin kurucularından Ahmet Rıza Bey bundan 130 yıl önce kendisinden sonraki pek çok devlet adamını ve aydını etkileyecek bir keşifte bulunmuştu. Neredeyse bütün devrimciler dikkatini ve telaşını memleketin başındaki bir adamı devirmekte toplamışken o Abdülhamit’ten daha büyük bir adamın varlığına kafa yormuştu: Hasta adam.


Osmanlı’nın içinde bulunduğu felaketin Batılılar tarafından karikatürleştirilmiş ifadesi idi hasta adam. Jöntürkler, kişilerin istibdadını sona erdirmek, yürümeyen bürokrasiyi iyileştirerek ve meşrutiyeti sağlamanın hastalığa ilaç olacağına inanmışlardı. Pozitivizmi tam anlamı ile kavramış olan Ahmet Rıza, kişilerin devrilip yönetim modelinin iyileştirilmesini devrim olarak nitelendirmemiş, devrimi toplumsal yapı değişikliğinde anlamlandırmıştı. Ona göre hasta adam yoktu, hasta toplum vardı. Toplumun hastalığı ardı kesilmeyen devrimlerle, sağlam hazırlanmış eğitim programları ile, hür basın ve laik toplum düzeni ile tedavi edilmeliydi.

TÜRK ULUSAL DEVRİMİ

Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleşen Türk ulusal devrimini kendisinden önceki ihtilal ve kendinden sonraki darbelerden ayıran ve onu başarılı kılan olgu buydu. Toplum üzerinde gerçekleşen devrim modern Türkiye’yi yaratmış, geri kalmışlığa, bağnazlığa ve zincirlere doğrudan savaş açmıştı. Bu savaştan muzaffer ayrıldığı için “hür ve müreffeh” Türk yurdu doğabilmişti.

Birbiri ardına gelen, taviz vermeyen devrimler ile “yeni sosyete, yeni devlet, yeni vatan” kurulmuştu. Cumhuriyet ismindeki ilaç ile hasta adam ayaklanmış, muasır medeniyetler arasında gururlu ve başı dik adımlarla yürümüştü. Fakat şair haklı, “Türkiye ağır yüktür, kemiği çatırdatır”. Bir memlekettir ki 300 yıldır ne vakit bir evladı onu düşünse boğazında bir yumru oturur, gözlerinde denizler yükselir.

İRTİCA HASTALIĞI

Büyük kumandanın ebedi istirahata çekilmesinin ardından vicdana kara çalan, gözlere perde indiren hastalık tekrar baş göstermişti. Yenileyen bu hastalığın adı şüphesiz irtica idi. Bağnazlığın ve zincir sevdasının kara vebası ilk önce Türk devrimine ve ulus devlete savaş ilan etmişti. Yüz yıl önce gördüğümüz kara veba, kahraman Asteğmen Kubilay’ın başını gövdesinden ayıran irticanın en vahşi haliydi. Geçtiğimiz haftalarda bir “vakıf” bünyesinde faaliyet gösteren tarikat yurdunda 18 yaşında bir gencin başı aynı irtica tarafından kesildi. Açıklamasını duymadan önce onun adına kahrolduğumuz babası kan donduran bir açıklamada bulundu:

“Biz bugünü düğün gecesi olarak düşünüyoruz Mevlana’nın diliyle. Evet, önü vahşet gibi biz arkasındaki rahmete talibiz. ”

Sağlıklı bir zihinden asla çıkmayacak bu sözler irtica hastalığının korkunçluğunu gözler önüne serdi. Vahşetin ardında rahmet arayacak bir çaresizliğin içinde kaç Türk genci daha heba olacak? Evladını kaybeden bir babayı düğün gecesinde hissettirecek bu histeri nöbetine hangi aydının reçetesi fayda eder? “Dindar nesil yetiştirme” projesinin bir getirisi olan tarikat yurtları bugün en büyük milli eğitim sorunlarımızdan biri haline dönüşmüştür. Fikri hür vicdanı hür yetişen nesiller dilerlerse dindar olabilirler…

KAPATMAK DA YETMEZ

Bütün bunlarla beraber bu tercihte bulunmayan gençlerin içine düştüğü amansız çıkmaz gün geçtikçe daha kuvvetli hale gelmektedir. Ailesi ve ailesinin dahil olduğu Nur cemaati tarafından özgürlüğünden yoksun kılınan, bu yoksunluk nedeniyle buhranın pençesine düşen genç kardeşimiz Enes Kara geçtiğimiz günlerde hayatını sonlandırmıştır. Enes’in canına kıyan kendisi değil, bir gün dahi birey olmasına müsaade vermeyen, iradesini hiçe sayan, akla ve vicdana savaş açmış bu sistemdir.

Tarikat yurtlarının kapatılması, öğrencilerin eğitim ve barınma alanlarının denetimi tek başına çözüm olmayacaktır. Ahmet Rıza’nın tespiti hâlâ güncelliğini korumaktadır. İktidarın eğitim politikası her seferinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Pozitivist, laik ve akla dayanan, “birey” yetiştiren bir eğitim politikası Türkiye’nin ihtiyacı olan toplumsal değişimi yaratacaktır. Akılla mücadeleye giren hiçbir politika, harcanan milyonlara ve iktidarın tüm imkânlarını seferber etmesine rağmen galip gelemeyecektir.

YAVUZ SELİM BİRTANE – Y. LİSANS ÖĞRENCİSİ / YAYINCI


https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/hasta-adamin-egitim-politikasi-iflas-etti-yavuz-selim-birtane-1900350

Posted in ATATURK, DEVRİM VE KARŞI DEVRİMLER, İrtica | Leave a comment

YOLSUZLUKLAR * ÜLKENİN MÜLKLERİNİ DEDE MİRASI GİBİ DAĞITIYOR VE SUÇ İŞLİYORLAR * Suudilerin satış ofisine bakanlıktan yasal kılıf

Suudilerin satış ofisine bakanlıktan yasal kılıf

cumhuriyet.com.tr – 16.01.2022


Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Suudilerin “Topkapı 29” projesi için, yeşil alana yaptıkları “Akzirve Satış Ofisi” binasını yasal duruma kavuşturacak plan değişikliğini “re’sen” onayladı. Topkapı’daki eski “Nakliye Ambarları’nın” arazisine yapılmakta olan proje için yaklaşık 3 bin metrekarelik yeşil alan yok edildi.

Topkapı’da yaklaşık 140 bin metrekare arazi üzerine kurulu olan, eski nakliyeciler site arazisini 2014 yılında satın alan, Suudi Arabistanlı Al Qemam Holding’in Türkiye’deki kolu Akzirve Gayrimenkul firması, satış ofisi için plan değişikliği talep etti. Devasa arazi içinde yapacak bir başka yer bulamayan firma, “Akzirve Satış Ofisi’ni”, Zeytinburnu Belediyesi’nin imar planlarında yeşil alan olarak yer alan arazi üzerine yaptı.

Yeşil alan ve yol yok edilerek yapılan ofis inşaatı geçen yıl yapılmasına karşın, plan değişikliği yeni hazırlandı. Yeşil alan ve kavşak yolunu yok eden satış ofisi binasını yasal duruma kavuşturmak için hazırlanan plan, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından dün “re’sen” onaylandı.

Yeşil alana yapılan inşaat için hazırlanan plan değişikliği teklifinde konu şöyle açıkladı:

“Hazırlanan plan değişikliği teklifi ile meri planda pasif yeşil alanda olan tescil harici alanın bir kısmının bölge ihtiyaçları da dikkate alınarak İdari Hizmet Alanı olarak düzenlenmiştir. Bu doğrultuda İdari Hizmet Alını olarak teklif edilen alanda parselinin oluşturulması, oluşan parselin Maliye Hazinesi adına tescilinin yapılması, halihazır durumda parsel üzerinde yer alan ve satış ofisi olarak kullanılması planlanan yapının kamu kullanımı adına devrinin yapılması planlanmaktadır.”

ASKIYA ÇIKTI

Bakanlığın “re’sen” onayladığı plan değişikliği bir ay süreyle askıya çıktı. Plan değişikliğine itirazı olanlar bu bir aylık süre içinde itiraz edebilecek. İtiraz gelmez ise plan değişikliği kesinleşmiş olacak.


https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/suudilerin-satis-ofisine-bakanliktan-yasal-kilif-1900487

Posted in ÖZELLEŞTİRMELER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

SON 15 SENENİN FIKRASI

Sayın Birol Akkerman’a teşekkür ederim

Posted in MİZAH, SEÇİM - SEÇSİS, YOLSUZLUKLAR | Leave a comment

Adalet mülkün temelidir zulmün temeli değil…

Adalet mülkün temelidir zulmün temeli değil…

Yılmaz Özdil


Kafkasya’dan göç etmiş bir ailenin çocuğuydu. İlkokulu, tek öğretmenli, beş sınıfın birarada eğitim gördüğü köy okulunda okudu. Çerkez kahramanlık hikayeleriyle büyüdüğü için, askerlik tutkusu vardı. Ortaokul yıllarında boyu kısa olduğu için az kalsın askeri liseye giremiyordu. Neyse ki, okul komutanı babacan adamdı, “karavana yediğinde boyu uzar” diyerek elinden tuttu, kaderini değiştirdi.


Mustafa Kemal’in askeriydi, harp okulu yıllarında hafta sonu izinlerinde arkadaşları sinemaya giderken, o mutlaka Anıtkabir’e gider, yüreğindeki Atatürk sevgisini besler, büyütürdü.

Subay çıktığında gücü yettiğince yoksullara yardım ederdi, yeni bir palto aldığında mesela, sırtındakini çıkarır, cebine de biraz para koyarak, sokakta üşüdüğünü gördüğü ilk kişiye verirdi.

Her boş vaktinde İngilizce çalışır, elinde küçük bir radyoyla yabancı kanalları takip eder, dünyada olup bitenlerden herkesten önce haberdar olurdu. ABD, İngiltere, Belçika ve İtalya’da görev yaptı, canından çok sevdiği vatanının çıkarlarını korumak için var gücüyle çalıştı.

Diyarbakır’da Van’da asayiş komutanlığı yaptı, her harekatta askerinin önünde olur, onları zor koşullarda yüreklendirir, yemeleri içmeleriyle bizzat ilgilendirdi.

Bir defasında Pkk’yla vuruşan bir birliğin, bir öğün yemeğinin aksayacağını duyunca, helikopterle en yakın köy meydanına inip, köy bakkalında ne var ne yoksa parasını kendi cebinden ödeyerek alıp, askerlerinin karnını doyurmuştu.

Bir eri şehit olduğunda, gözyaşlarını tutamazdı, “şimdi ailesine ne diyeceğiz” diye dövünürdü.

Güneydoğu döneminde kendisine verilmek istenen Üstün Hizmet Madalyası için “bu başarı salt bana ait değil, her rütbeden askerim de bu madalyayı hak etmişken, onların önünde törenle alamam” demiş ve komutanlarını şaşırtmıştı.

Emrinde çalışan başarılı askerlerin ailelerine el yazısı mektuplar yazar, onların evlatlarıyla gurur duymasını, mutlu olmalarını sağlardı.

Dürüstlük daima en önem verdiği değerlerden oldu. Emrinde çalışan subaylardan her koşulda doğru bildiklerini söylemelerini isterdi. Kendisi de komutanları karşısında hep doğru bildiğini söyledi. Saygısını eksik etmedi ama, hiç eğilip bükülmedi.

Siyaseten sosyal demokrat görüşlüydü, ancak emrindeki subaylar arasında asla siyasi görüşlerini esas alarak ayırım yapmadı. Adil bir komutandı. Bir defasında emrindeki iki subayın ordudan ihracı istenmişti, biri sağcı, diğeri solcu olan bu iki subayın ikisi de çok dürüst ve çalışkan olduğu için, orduda kalabilmeleri için çırpınmıştı. Siyasi görüşlerin astlara empoze edilmediği ve de göreve engel olmadığı sürece ordudan çıkarılmaya neden olmaması gerektiğini düşünürdü.

Savaşın haklı nedeni olmadıkça cinayet olduğunu savunurdu. Hatta oğlu olduğu zaman, bazı komutanlarının sitemine rağmen, adını “Barış” koydu. Kızına da ‘pınar insanlara hayat verir’ diyerek “Pınar” adını verdi.

Genelkurmay karargahında en uzun süre görev yapan generaldi. Hem karargahta hem kıtada çok başarılı olduğu için, orgenerallik rütbesine kadar hep tartışmasız terfi etti.

Bütün hayatını bu ülkeye hizmete adamış bir insan olarak, aldığı rütbeleri tırnaklarıyla kazıyarak, askerlik hayatının her dakikasını vatan sevgisiyle oya gibi işleyerek almıştı.

Ömrünün 43 yılını devlete, millete verdi.
Varlığıyla onur duyduğumuz Çetin Doğan.

Emekli olduktan yedi yıl sonra, 70 yaşındayken, asrın iftirasıyla, Balyoz kumpasıyla tutuklandı, yalan belgeler, yalancı tanıklar, yalan iddialarla 4.5 yıl boyunca Silivri’de esir alındı.

Hayatımda tanıdığım entelektüel seviyesi en yüksek komutanlardan biridir, bu topraklara ve insanlarına olan yürekten sevgisine, Cumhuriyet’e ve demokrasiye olan aşkına bizzat tanığım, kendisinden daima ilham aldığım, hemen her konudaki engin bilgisiyle beslendiğim aile sohbetlerimizde, maruz kaldığı onca iftiraya, onca haksızlığa rağmen, bir kez olsun yakındığını, ağzından bir kez olsun sitem, bir kez olsun kötü söz çıktığını görmedim.

Bambaşka insandır.
Ve şimdi… Silivri’den yedi yıl sonra, 81 yaşındayken,
feto kumpasıyla başlatılan iftirayla,
sahte belgeyle, sahte tanıklarla, yine esir alındı.
151 gündür, İzmir Buca cezaevinde tutuluyor.

Lütfen ayağa kalkın, kollarınızı iki yana açarak ölçün,
dört metreye dört metre filan, o kadar bir hücrede kalıyor.
Beton kutu.
Tecrit yaşıyor.
Tek başına.
Kimseyle görüşemiyor, kimseyle konuşamıyor.
Sesini hiç kullanmadığı için sesi kısıldı.
Eşinin ziyareti sırasında farkına vardılar,
sesini kullanabilmek için gazetesini yüksek sesle okumaya başladı.

Plastik masa, plastik sandalye var, tuvalet ve duş var, hepsi o dört metreye dört metrenin içine dahil, haftada üç kere duş yapma izni var, yüz litre su hakkı var. Elektrikli semaveri var, elektrikli ısıtıcısı var, bunların elektrik faturasını devlet vermiyor, Çetin Doğan ödüyor, tarihin en büyük elektrik zammını yaptılar, bu ay zamlı fatura ödeyecek!

Sayın hükümetimiz habire yeni cezaevi inşa etmekle övünüyor ama, inşaat kalitesi bile denetlenmediği için, cezaevleri dökülüyor, duvarları yazın sıcağı kışın soğuğu olduğu gibi içeri alıyor. Hücrelerde çok ciddi ısınma sorunu var. En son açık görüşte Çetin Doğan’ın elleri buz gibiydi, eşi üzülmesin diye “ellerimi yeni yıkadım, ondandır” dedi.

Penceresi var, otuza otuz bir delik, gökyüzünü göremiyor, yüksek duvarlı bir beton avluya bakıyor. Kantinden satın aldığı küçük bir televizyonu var, genelde Halk Tv, Fox Haber seyrediyor, Tele1 izleyemiyor, cezaevindeki kanallar arasında yok.

Hücresinin temizliğini kendisi yapıyor,
yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle,
bunun düşüncesi bile eşini, çocuklarını mahvediyor.

Yemeği köpük tepside veriliyor, sağlık sorunları nedeniyle dilekçe yazdı, açık cezaevinde pişirilen diyet yemek geliyor, demir kapısında göğüs hizasında 15 santime 30 santim bir kapak var, sadece dışardan infaz görevlileri tarafından açılabiliyor, kapı mazgalı deniyor, yemek bu delikten veriliyor, en fazla beş saniye açılıyor, veriliyor, kapatılıyor.

Sözcü ve Cumhuriyet gazetesi aldırıyor, ama gazeteler ertesi gün veriliyor, günü gününe okuyamıyor, bu yazıyı mesela anca yarın okuyabilecek. Kitap isterse, cezaevi yönetimi uzun süre inceliyor, öyle teslim ediyor. Haftada bir gün kantinden sebze meyve alabiliyor, ama, cuma günleri infaz koruma memurlarına sipariş veriyor, o siparişler ertesi hafta perşembe günü kendisine iletiliyor.

Şimdilik çamaşır yıkamıyor, kirli çamaşırlarını kapalı görüş günlerinde eşine verdiriyor, bir dahaki kapalı görüş günü temizlenmiş halde alıyor. Renk şartı var… Lacivert ve yeşil renkli giysiler, pijama bile olsa, içeri alınmıyor.

Birinci Ordu Komutanı’yken beş damarından çok riskli by-pass ameliyatı geçirmişti, Balyoz iftirası sırasında tutuklandığında üç damarı tıkandı, yeniden kalp ameliyatı olması hayati risk taşıdığı için, tamamen kapalı olan damarı olduğu gibi bıraktılar, diğer ikisine stent taktılar. İki saat sürebilecek bir bel ameliyatını Silivri’ye gitmeden önce olamadığı için, tahliye olur olmaz sekiz saat süren acil bir ameliyat geçirdi, bu nedenle bir ayağında kalıcı hasar oluştu. Belindeki titanyum çubukları tutan çivilerden bir tanesi çıktığı için, sinirlere baskı yaptığı için, çorap giymek için eğilmek gibi basit hareketleri bile yapamıyor. Yüksek tansiyonu var. Diyabeti var.

Kendisiyle birlikte aynı kumpastan tutuklanan, diğer 12 general de 80 yaşını aşmış durumdalar… Kimisi kanser, kimisi kalp hastası, kimisi sondayla yaşıyor, Alzheimer olanlar var, insan yazarken bile insanlığından utanıyor, 82 yaşında olan ve Alzheimer olduğu için acil yardım butonuna bile basamayacak durumda olan generali, o halde tek başına hücrede tutuyorlar. Geçen ay ameliyat geçiren bir başka tutuklu generalin, dikişleri alınmadan tekrar cezaevine gönderildiği için, hücrede dikişleri patladı.

Bu insanları bu halde adli tıp kontrolünden geçirdiler, “yaşamlarını cezaevinde sürdürmelerinde sakınca yoktur” raporu verildi!

Çetin Doğan ise adli tıp kontrolünden geçirilmedi, raporu eksik denildi, sadece Çetin Doğan adli tıpa götürülmedi. Yerel hastanede yapılan tetkiklerin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, avukatının defalarca talebine rağmen, Çetin Doğan’a onay verilmiyor.

Çetin Doğan tüm bu kasıtlı hukuksuzluğa, haksızlığa, sıkıntısına rağmen, her zaman olduğu gibi, dimdik duruyor, başı dik, alnı açık, vicdanı tertemiz… Bu yaşananları kişisel bir mağduriyet olarak görmüyor, ülkenin milli değerlerine, Cumhuriyet ideallerine saldırı olarak görüyor, böyle dayanabiliyor.

Üç haftada bir, açık havada dolaşmaya çıkarılıyor, üç haftada bir… Çıktığı yer de, yüksek duvarlar arasında bir avlu, yarım futbol sahası büyüklüğünde beton kutu… Tek başına çıkabiliyor. Orada da kimseyle görüşmesine, kimseyle konuşmasına izin verilmiyor.

On günde bir, kapalı görüş var. Küçük bir beton kutu, ortada ses geçirmez cam var, eşi bir tarafına, kendisi öbür tarafına oturuyor, telefon ahizesi aracılığıyla konuşabiliyorlar. Kapalı görüş bir saat.. Ve sadece iki aile yakınına izin veriliyor. ABD’de yaşayan kızı sömestr sayesinde ziyarete geldi, hiç olmazsa yarım saat da olsa babasını fazladan görebilmek istedi, avukat aracılığı başvuru yapıldı, ilgili savcılıklar kesinlikle kabul etmedi.

Hastalanırsa, ailesinin haberi olmuyor.

Kasım ayında mesela, eşi kapalı görüşe gitti, kapıda durduruldu, Çetin Doğan’ın hastaneye kaldırıldığı söylendi. Güya güvenlik gerekçesiyle, nerede olduğu, ne durumda olduğu bile söylenmiyor, eşine dahi bilgi verilmiyor. Yapılan müdahale sonrasında yeniden cezaevine getirilene kadar, ailesi aklını yitirecekti.

Türkiye’nin Atatürkçü, yurtsever, kahraman bir komutanı, 81 yaşında, 151 gündür bu durumda yaşıyor.

Herkes sadece Çetin Doğan’ın hapiste olduğunu zannediyor, sadece onun başına geldi sanılıyor, halbuki aslında Türkiye ruhen o beton kutunun içinde… Hukuk o beton kutunun içinde esir tutuluyor.

https://www.sozcu.com.tr/2022/yazarlar/yilmaz-ozdil/adalet-mulkun-temelidir-zulmun-temeli-degil-6891023/

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, ERGENEKON - BALYOZ, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, ORGANİZE İŞLER, TSK, Yılmaz Özdil | Leave a comment

Birinci Dünya Savaşı’nda Psikolojik Savaş ve Propaganda Çalışmaları

Birinci Dünya Savaşı’nda Psikolojik
Savaş ve Propaganda Çalışmaları

1914-1918 yılları arasındaki Büyük Savaş, dünyanın tüm okyanuslarında yapıldığı ve her kıtadan savaşan taraflar mevcut olduğu için, bir ‘dünya savaşı’ olma özelliği taşır. Bu savaşın diğer büyük savaşlara nazaran daha önemli ve sarsıcı olmasının nedenleri; küresel olması, askeri teknolojinin daha vahşi olması ve en önemlisi halkların kültürüne işlemesidir.

OKAN YÜKSEL  – 03/03/2011


I. Dünya Savaşı, 20. yüzyılda yaşanan ve “dünya savaşı” olarak adlandırılan iki savaştan birincisidir. Dört yıl süren savaş, 28 Temmuz 1914 tarihinde başlamış ve 1918 yılında sona ermiştir. Avrupa kıtasında patlak veren savaş, kısa sürede tüm dünyaya yayılmış ve dünya devletleri İttifak Devletleri ve İtilaf Devletleri olarak karşı karşıya gelmişlerdir.

Almanya, Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan’dan oluşan İttifak Devletleri; İngiltere, Fransa ve Rusya önderliğindeki İtilaf Devletleri ile savaşmışlar ve savaş sonrasında mağlup oluşlardır. İttifak devletlerinin mağlup olmalarında, savaşa sonradan İtilaf Devletleri arasında katılan İtalya, Japonya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin de etkisi olmuştur.

“I. Dünya Savaşı dünya tarihinde tümüyle yeni bir olaydır. Yeni olmasının ve ‘dünya savaşı’ denmesinin nedeni, genel kanının aksine, uzun sürmesi, savaşa katılan devletlerin sayısının çokluğu ya da birkaç kıtayı birden etkilemesi değildir. Tarihte, dört yıldan uzun süreni (Otuz Yıl Savaşları), daha çok sayıda ülkenin katıldığı (Napolyon Koalisyon Savaşları) ve tüm dünyayı etkileyen (Yedi Yıl Savaşları) savaşlar da vardır.

I. Dünya Savaşı’nın ayırıcı ve belirgin özelliği, onun ilk ‘topyekün’ (total) savaş olmasıdır.”[1] Bu ilk dünya savaşının diğer bir ayrırıcı ve belirgin özelliği de bu savaşta psikolojik savaşın hızla gelişmesi ve kullanım alanının genişlemesidir. Örneğin “psikolojik savaş yöntemi olarak I. ve II. Dünya Savaşlarında en çok, havadan ve yerden atılan beyannameler kullanıldı. Kore ve Vietnam savaşlarında her iki taraf da ilginç örnekler gösterdiler.”[2] Bu yöntem o kadar etkili oldu ki, günümüzde dahi yaygın olarak kullanılıyor.

I. Dünya Savaşı’nın arifesinde savaşa katılan büyük devletler propaganda faaliyetlerine hız veriyorlar. Fransızlar, Fransa’nın büyüklüğünü ve şerefini vurgularken; İngilizler ekonomik güçlerini ortaya koymakta ve Almanlar da Alman ırkının üstünlüğünü ve yenilmezliğini vurgulamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu ise, klasik yaklaşımına devam etmiş ve çevre ülkelere adalet ve düzen vaat etmeyi sürdürmüştür.

I. Dünya Savaşı’nda modern anlamda savaşın gelişmesinin yanı sıra psikolojik savaş da sistemleştirilmeye başlanmıştır. Savaş sürecinde propaganda savaşları; Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Almanya’nın propaganda örgütlerince yürütülmüştür. Savaşın önde gelen diğer devletleri arasında yer alan Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu, propaganda çalışmalarında nispeten daha acemi ve plansız çalışmalar yürütmüşlerdir.

Savaş sürecinde en etkili psikolojik savaş İngiltere tarafından yürütülmüştür. İngiliz hava kuvvetleri savaş boyunca, milyonlarca bildiriyi düşman askerlerinin üzerine bırakmışlar ve düşman askerlerinin motivasyonlarını ciddi anlamda etkilemişlerdir. Tarafsız devletlere ise bir taraftan savaşın Almanya tarafından çıkartıldığı anlatılırken, bir diğer taraftan Almanya’nın iflasın eşiğinde olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. İngiliz psikolojik savaş uygulamaları özellikle Amerika Birleşik Devletleri üzerinde yoğunlaşmış ve bu ülkenin İngiltere yanında savaşa dâhil olması sürekli ve yoğun bir şekilde telkin edilmiştir.

İngiltere karşısında savaşan Almanya da psikolojik savaş uygulamalarına önem vermişse de bu çalışmalar İngiltere’nin yürütmekte olduğu psikolojik savaş uygulamaları yanında sönük kalmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesini, özellikle de İngiltere yanında savaşa girmesini engellemek isteyen Alman psikolojik savaş örgütleri bu ülkede yoğun propaganda faaliyetlerine girmişlerdir. Almanya’nın özellikle Orta Doğu’da Osmanlı’nın Müslüman kimliğini kullanarak, Müslüman toplumları İngilizlere karşı kullanmaya çalışması da herkes tarafından bilinen bir psikolojik savaş uygulaması olarak I. Dünya Savaşı tarihindeki yerini almıştır.

Amerika Birleşik Devletleri de kendi iç politikasında ciddi psikolojik savaş argümanları kullanmıştır. Şüphesiz, halkın daha öncesinde çok da ilgilenmediği bir coğrafyada patlak veren bir savaşa dahil edilmesinin altında yatan sebepler halka anlatılmalıydı. Bu görevi Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulan psikolojik savaş birimleri yerine getirmek üzere savaş boyunca yoğun bir çalışma yaptılar. İş bu örgütler, Almanya’nın barbarlığını vurgulayarak, savaşa Almanya’nın neden olduğunu ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de tehdit altında olduğu tezlerini halka duyurmaya çalıştılar. Bu çalışmalar zaman zaman Almanya ve Almanlara karşı hakaretler de içermiştir: kimi afişlerde Almanlar barbar, Alman Kayzeri de “kudurmuş köpek” olarak nitelendirilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri diğer devletlerden farklı olarak, sinemayı da ciddi anlamda psikolojik savaş aracı olarak kullanmaya başlamıştır. Bu dönemde, tıpkı bugün de görmekte olduğumuz gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasına destek vermek ve kitleleri etkilemek amacıyla birçok Amerikan filmi hazırlatılmış ve bu filmler milyonlarca insana ulaştırılmıştır.

Tüm bu psikolojik savaş uygulamaları sürerken, devam eden savaşta 1918 yılına gelindiğinde artık sona yaklaşılmaktadır. Ekim Devrimi sonrasında Rusya’nın savaştan çekilmesi, Almanya’ya Doğu Cephesi’ndeki askeri gücünü Batı’ya nakletme şansı vermiş ve Almanya Doğu Cehpesi’ndeki güçlerini de dahil ettiği askeri birlikleriyle büyük bir saldırıya girişmiştir. Saldırı kısmen başarılı olsa da ilerleyen zamanda Alman ordusu durmuş ve yoğun saldırılar sonrasında geri çekilmeye başlamıştır.

Bu aşamadan sonra başta Almaya olmak üzere İttifak Devletleri için yapacak çok da bir şey kalmamıştır: savaşı İngiltere’nin başını çektiği İttifak Devletleri kesin olarak kazanmışlardır.


[1] Oral Sander, Siyasi Tarih, İlkçağlar’dan 1918’e, İmge Yayınevi, Ankara, 1997, Sayfa 255

[2] Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş, Gri Propaganda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2003, Sayfa 20

Posted in DÜNYA ÜLKELERİ, EMPERYALİZM, Tarih | Leave a comment

YOBAZkatür

Çizgi sanatçısı Fahretttin Erdoğan’a teşekkürler

Posted in KARİKATÜR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

ARŞİVDEN GÜNDEME * TAKVA * TARİKATLAR CEMAATLER YOLSUZLUKLAR VE AKP HÜKÜMETİ PANELİ * “Siyasetin içine girmediği yolsuzluk mümkün değil”

“Siyasetin içine girmediği yolsuzluk mümkün değil”


ODTÜ‘de din sosyolojisi konusunda ders veren ODTÜ Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şen , gösterildiğinde büyük ilgi gören ve çeşitli festivallerde ödüller kazanan Takva filminin tarikat cemaat ve yolsuzluk konusunu çok iyi tasvir ettiğini belirterek şunları söyledi;

“Sanatçılar yaşananları zaman zaman sosyal bilimcilerden daha iyi tasvir ediyorlar. Türkiye‘de yoksulluk ve organize dini gruplar arasındaki ilişkiyi anlamak için böyle çalışmaların artması lazım. Takva filminde gördüğümüz şey iki farklı alanın iç içe geçmesi. Birisi ekonomik faaliyet, günlük hayatımızı sürdürmek için yapmamız gereken ekonomik işler. Ekonomik faaliyetlerin en azından neo-liberalizm döneminde maksimum kâr için yapıldığı söyleniyor. Kişinin kendi çıkarını her şeyin üzerine koyması ve yapabileceği bütün kârı yapmasıdır. Öte taraftan cemaat hayatı tarikat hayatında ilke bireyin tanrı ile ya da inananın tanrı ile kurduğu ilişkidir. Bu ilişki Sünni Ortodoks tarikatlara göre tek yönlüdür. O cemaatin kurallarına uyarak geçirirsiniz. İkisi kolay bağdaşacak şeyler değil. Takva‘da başroldeki oyuncu iki alanı birleştiremediği film dramatik sonla biter. Türkiye‘de tarikat cemaat kökeninden gelen bir partinin katıldığı yolsuzlukları konuşuyoruz. Türkiye‘de gördüğümüz şey biraz bu iki alanın iç içe geçmesi din ile ekonomik faaliyetin iç içe geçmesi bunun bir çok düzeyde ekonomik kültürel hatta dinsel alanda ciddi problemler yaratmış olması ile ilgili”

“Yolsuzluk Türkiye‘de siyasetin finansında kullanılan bir şey”

Türkiye‘de demokrasi gelişiminin 1990‘lı yıllarda başladığı yönünde propagandalar yapıldığına dikkat çeken Mustafa Şen şöyle konuştu ; “AKP iktidarın ile demokrasi konusunda büyük adımlar atılmış havası yaratılmaya çalışılıyor. Biliyorsunuz 1973‘de Ecevit ile Erbakan koalisyon hükümeti kurdu ve Milli Görüş ilk defa iktidara geldi. Daha sonra 1. ve 2. MC hükümetlerinde milli görüş iktidarını sürdürdü. 70‘li yıllara baktığınız zaman en uzun iktidarda kalan parti MSP‘dir. Dolayısıyla milli görüş geleneğinin doğurduğu partilerin iktidar olması yeni değil; en azından 35 yıllık bir süreci kapsıyor. Refahyol ve AKP Hükümeti‘ni de işin içine katarsanız son yıllarda en uzun süre iktidarda kalan parti milli görüş geleneğinden gelen partilerdir.

Baktığınızda şimdi 6 yıldır AKP iktidarda, geriye doğru giderseniz 4 yıl daha eklediğimizde ortaya çıkan süre 10 yıl. İktidarda kalma süreleri CHP‘den de merkez sol partilerden de daha fazladır. Bu neden önemli çünkü Türkiye‘de siyasetin içine girmediği bir yolsuzluk mümkün değil. Siyasi mekanizmaları kullanmadan yolsuzluğun olması mümkün değil. Yolsuzluk , Türkiye‘de siyasetin finansında kullanılan bir şey. Siyasi idari bürokrasi mekanizmalarla yürür yolsuzluk. Siyaset bir anlamda dayanışma işidir. Aynı siyasi görüşte olan insanların belirli bir siyasi proje ile amaçla dayanışma içine girdikleri organizasyondur siyaset. Siyasete girdiğinizde bu dayanışma ile yapacağınız çok şey vardır. Bu tür mekanizmaları diğer partilerde kullandı, milli görüşten gelen partiler de bunu kullandı ve kullanmaya devam ediyor. İkinci noktada son 30 yılda Türkiye tarihini etkileyen bir şey neo-liberalizmdir. Bunun sancılarını Türkiye 77‘den sonra hızla hissetmeye başladı.”

“İslami kesime ciddi sermaye aktarımı oldu”

Mustafa Şen‘den sonra söz alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Avukat Fevzi Gümüş eşitlikten özgürlükten laiklikten yana mücadele eden birçok örgüt yöneticisi kişinin tarikatlar cemaatler ekseninde Türkiye‘de yürüyen siyasi ekonomik hayata karşı mücadele ve çalışma yürüttüklerini söyledi. Büyük kentlerin merkezlerinde yaşayan çağdaş demokrat laik insanların, büyük şehirlerin merkezi dışına çıkan gecekondu diye tarif edilen mahallelerde yaşanan hayattan çok haberli olmadığını düşündüğünü kaydeden Fevzi Gümüş şunları söyledi, “Büyükşehrin merkezinde olan insanların Anadolu‘nun bir çok kentinde hâkim olan tarikat ve cemaat hayatına dair yürüyen hayattan haberdar olmadığını düşünüyorum. Anadolu‘nun herhangi bir şehrinde rast gele gittiğimizde karşılaşacağımız tespitlerin sizinle paylaşacağım.

AKP Hükümeti döneminde sermaye ciddi el değiştiriyor. Belediyelerle, siyasi ilişkilerle desteklenen sermaye yapısı tarikatlara cemaatlere geçmiş durumda. Türkiye‘de gündelik hayata yansıyan bir görüntüsü var. Örneğin Ankara‘dan bir akşam Kayseri‘ye, Malatya‘ya yolculuk eden birisi otobüslerin dinlenme saatlerinin kimi dini kaygılara göre verildiğini görür. Yiyecek içecek yerleri dinsel kurallara göre tanzim ediliyor. Kitapevleri, yerel tv ve radyolar tamamen İslami özelliklere göre yayın yapıyorlar. Yayınlarında öne çıkardıkları kimi vurgular, tarikat cemaat ekseninde insanların birbirleriyle buluşturacak özenti içinde. Bu kentlerde tarikatların yansımaları var. Her cemaat bu kentlerde karşılığını buluyor. Fettullahçıların egemenliği elinde her şehrimizde aşağı yukarı yüzlerce ışık evleri var. Yoksul çocuklar bu ağın içine sokuluyor.

Sektörler tarikatlar ve cemaatler arasında paylaşılmış durumda. Rekabetin kendi aralarında kapitalist bir biçimde işlenmesi için hassasiyet gösteriyor, gazete ve dergilere esnafın abone olması için özel çaba sarf ediyorlar. Deniz feneri türü dernekler kendi içlerinde dayanışıyorlar. Cuma günü öğle namaz saatlerinde iş yerleri kapanıyor. Ramazan ayında lokantaların pastanelerin iftara göre düzenlendiğini ve açılıp kapandığını çok rahat görebiliyoruz. Ramazan ayında sokakta sigara içmek simit yiyerek gezmek mümkün değil.

Rektörlerin seçiminde tarikat ve cemaatler hepimizin düşündüğünden daha etkin durumda. Kentlerimizde sosyal hayat dinsel hayat ve tarikat ve cemaatler tarafından organize edilir hale gelmiştir. Ankara‘nın yoksullarının yaşadığı bölgelerinde de hâkim durumdalar. Bunun Türkiye‘de yaşanan solcular tarafından ciddi olarak görülmediğine inanmıyorum. Özellikle İslami anlayışın belediyeleri kazanmasıyla birlikte ciddi sermaye ile buluşma imkanı buldular. AKP iktidarı ile birlikte belediyelerin hizmetleri özelleştirildi. Tarikat cemaat ilişkilerine devredildi, İslami kesime ciddi sermaye aktarımı oldu.”

“İnanan insanların inançları istismar edilerek ciddi kaynaklar yarattılar”

AKP‘nin Müteahhitleri başlıklı kitabıyla tanınan Gazeteci Harun Gürek, AKP iktidarı döneminde özellikle TOKİ‘den nemalanan bu parti yandaşlarının sayısının arttığını, AKP‘ye yakın olmayan müteahhitlerin TOKİ‘den ihale alamadıklarını kaydetti. Türkiye‘de tarikatların ve cemaatlerin ekonomik anlamda hayat bulma yollarından birinin inanan insanların inançlarının istismar edilerek toplanan paralar olduğunu belirten Harun Gürek şunları söyledi, “İnanan insanların inançlarını istismar ederek çok ciddi kaynaklar yaratmışlardır. Deniz Feneri Derneği bunu gösteren çok önemli bir olaydır. Konuşmamda ben daha çok ihale boyutuna değinmek istiyorum. Türkiye‘de siyasi etki olmadan yolsuzluk yapmanın imkânsız olduğunu söyledi Sayın Şener, doğru bir saptama. Aydınlar da dahil toplumun büyük bölümü bu tür ilişkilerin farkında değil. Bu ilişkiler topluma iyi anlatılmadı.”

“Yolsuzlukların bir çok türü var”

Yolsuzlukların pek çok türü olduğunu yolsuzluklar içindeki rant kollama yönteminin yolsuzluk çeşitleri içinde çok önemli bir yer tuttuğunu vurgulayan Gürek şöyle konuştu, “Rant kollama, devletin ekonomik ilişikleri düzenlerken yarattığı ranttır. Ekonomik sosyal hatta toplumsal ilişkileri bütün hayatı düzenlerken aldığı kararlarla hayatın her alanında rant yaratması mümkündür. Bunun en güncel örneklerinden birisi belediyelerde ortaya çıkan rant ilişkileridir. Şaban Dişli olayı buna güzel örnektir. Ortada bir arsa var arsanın belli değeri var, siz bunu iş merkezine dönüştürürken bu arsanın değeri bir anda 5 milyon YTL‘den 15 milyon YTL‘ye çıkabiliyor. Şaban Dişli de bundan payını alıyor.

Türkiye gibi ülkelerde para kazanmanın en kısa yollarından biri kamu harcamalarıdır. Siyasetçilerin yandaşlarına kaynak aktarırken kullandıkları en büyük araç kamu kaynaklarıdır. Kamu kaynaklarını hak edenlere değil de ağırlıklı olarak iktidara yakın ve iktidarı destekleyen kişi ya da kurumlara aktarılması rant kollamadır. En yaygın yolsuzluktur. Türkiye‘de yaygın olarak ortaya çıkan bir yolsuzluk türüdür. Tarikat cemaatlerle ilişkinin özellikle MSP‘nin belediye başkanlıklarını almasıyla başladığını düşünüyorum. MSP‘nin RP‘nin Fazilet Partisi‘nin başkanlığını aldığı belediyelerde zaman zaman değişik haberler çıkmıştır. ‘Şuna imar kıyağı sağlandı‘ türü ilişkiler o dönemlerde başladı ve ardından asıl rant ilişkisinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde çok yoğun ortaya çıkmaya başladığını düşünüyorum.

1994‘te Tayip Erdoğan belediye başkanı olduğunda ilk dönem çok fazla yolsuzluk haberleri çıkmadı. İkinci dönem belediye başkanlığı döneminde çok sayıda yolsuzluk haberi çıkmaya başladı. O dönemki iktidarları anımsarsanız Albayraklar grubu vardır. Tayip Erdoğan‘ın çok yakınında bulunan insanların sahibi olduğu şirketler. Bu şirketlere verilen ihaleler uzun süre tartışıldı. Çöp toplama araç kiralama, billboard ihaleleri, Akbil olaylarını hatırlarsınız. Bu ihaleler epey bir zaman kamuoyunda tartışıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ndeki ihaleler iktidara yakın Tayip Erdoğan‘a yakın şirketlere verildi. Tarikat cemaat ilişkilerine ihaleleri verilen şirketlerin çok fazla değinilmedi.” 16 Ekim 2008 


https://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=63430&tipi=2&sube=14

Posted in DİN-İNANÇ, İrtica, TARİKAT VE CEMAATLAR, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

DÜNYA EDEBİYAT TARİHİNDEN * Molière! Komedinin tanrısı 400 yaşında!

Molière! Komedinin tanrısı 400 yaşında!

Cumhuriyet – Zeynel Kıran1 – 4 Ocak 2022


Molière, kuşkusuz eski Yunanlıların Aristophanes’i, Latinlerin Plautus’u dışında, tüm zamanların en büyük komedi şairiydi. Onun dram ve komedi alanındaki gücü, hem özgür ve gözü pek dilinden hem de bir önceki yüzyıl ve yaşadığı yüzyıldan kaynaklanıyordu. Oyuncu olduğu için Fransız Akademisi’ne seçilememişti, yani “ölümsüzler”² sınıfına giremedi ama Comédie–Française’deki büstünün altındaki şu tümce herhalde hiçbir canlı için kullanılmamıştır: “Onun ününde hiçbir eksik yoktu, eksiklik bizim ünümüzdedir”.


“Düşünceye saldırı insanlığa karşı işlenmiş bir cinayettir. İnsanlık Sokrates’in öldürülmesinin yükünü hâlâ omuzlarında taşımaktadır.”

Gustave Flaubert


KOMEDİ TANRISI!

Kısa bir yaşamı oldu. Paris’te, 15 Ocak 1622’de doğdu. Hastalık Hastası (Çev. Lütfi Ay / İnkılâp Kitabevi) oyununun dördüncü temsilinde, gerçeğe dönüşen kurmaca onun hem oyunculuk kariyerinin hem de yaşamının sonu oldu. Oyuncu ve kurban olarak sahnede hasta rolünü oynarken, 1673’te 51 yaşında yaşama veda etti.

Ölümünden birkaç yıl sonra, Molière’in tiyatro kumpanyası, Marais ve Hôtel de Bourgogne oyuncuları ile birleşerek ünlü Comédie-Française tiyatrosunun doğuşunu gerçekleştirdiler.

Molière’i tanımlayan en güzel sözler, bir İngiliz tiyatro oyuncunun ağzından Hippolyte Taine’nin aktardıklarıdır:

“Molière herhangi bir ulusun malı değildir; günün birinde komedi Tanrısının aklına esti, oyunlar yazayım dedi, insan şekline girdi ve rastlantı eseri olarak Fransa’ya düştü.”

Tiyatro dünyanın aynasıdır. Üç gonk sesi duyulunca, sahnede başka bir hayat başlar. Tiyatro bize her şeyin olanaklı olduğu bir evren, büyülü bir evren sunar, tiyatronun sahneye koyduğu şey, her zaman bizim yaşadığımız dünyadır.

TİYATRODA MOLIÈRE DEVRİMİ!

Kendini arayan, eleştiren ya da düşlere dalan bir toplumun aynası olarak tiyatro insan varlığının bir gösterisini sunar. Oyunuyla, oyuncu izleyicide bir gerçeklik yanılsaması yaratır; bunu yaparken de tiyatronun gücünü kullanır.

Stendhal, Racine ve Shakespeare (1825) başlıklı yapıtında şu anekdotu anlatır:

“Baltimore tiyatrosunda, bir asker izleyici Othello’nun Desdemone’yi öldüreceğini fark edince hemen silahına sarılıp ateş ererek oyuncuyu kolundan vurur. Birden yerinden fırlayarak ‘Bana lânet bir siyah adamın beyaz kadını öldüreceğini hiç kimse söylemedi’,” der. İşte tiyatrodaki gerçek yanılsama budur.

Molière 1660’lı yılların başında gerçek bir tiyatro devrimi yapar. Trajedinin gölgesinde kalan, hor görülen, sıradan bir tür olarak kabul edilen komediye yeni bir hayat verir. Gerçeklik üzerine kurulan yeni komedi entrikanın yerine betimlemeyi koyar.

O güne dek tiyatronun temelini oluşturan olağanüstü ve inanılmaz ögelerin ve imgelemin yerini doğallık alır. Artık gündelik yaşamın sıradan insanlarını betimlemek söz konusudur.

Prensler, kibar fahişeler, çapkınlar öfkeliler, cimriler, kurnazlar, riyakarlar, okumuşlar, bilgeler, cahiller…..

Toplumu çok iyi gözlemleyen Molière diğer yazarlara, “Eğer yaşadığınız yüzyılın insanlarını tanıtmadıysanız, hiçbir şey yapmamışsınız demektir” der.

Grafik: RAGNI URIBVA

YÜZLERCE TANIDIK KAHRAMANIYLA KLASİK GERÇEKÇİLİK’İN YOLUNU AÇTI!

Yazarın açtığı yol aslında Klasik Gerçekçilik’tir. Yarattığı yüzlerce kahraman çok tanıdıktır: Laftan anlamayan doğrucu Alceste, sevimli Célimène, çapkın Don Juan, tüm ikiyüzlülerin simgesi Tartuffe, Versailles Sarayı’nın kibar fahişelerine taş çıkartan kibarlık budalaları, yaratıcısı ile özdeşleşen hastalık hastası, masumiyeti ile insanı endişelendiren Agnès…

Bugün izleyiciye son derece doğal gelen, kendi zamanında bir yenilik, bir devrim olarak kabul edilen bu kahramanları yaratmak için Molière’in kendine özgü reçeteleri vardı.

Kişilerde ikincil özellikleri eleyip anlamlı ve baskın özellikleri abartmıştır. Örneğin Cimri (Çev. Sabahattin Eyüboğlu / Türkiye İş Bankası Kültür Yay.), sadece cimridir, Misanthrope (İnsandan Kaçan / Çev. Bedrettin Tuncel / Türkiye İş Bankası Kültür Yay.) sadece “insandan kaçan”dır. Bu nedenle kimi eleştirmenler karakterlerin aşırılığından söz etmişlerdir.

Betimlemeler büyütülür ama basitleştirilmez, hatta daha karmaşık hale getirilir. Yazar karakterleri daha gerçekçi çizmek için onları yaşadıkları çevreye yerleştirir; aile çevresi, salon, mutfak…

Molière seyirciyi eğlendirmek için onları oldukları gibi gösterir. Amacı tüm klasikler gibi, her şeyden önce hoşa gitmek, seyirciye dokunmaktır. Alexandre Dumas fils’in roman için söyledikleri, Molière’in tiyatrosuna uygulanabilir: “Okudukça bizi eğlendiren, okumayı bitirince de bizi üzen iyi bir romandır.”

OYUNLARI EN ÇOK SAHNELENEN İKİ YAZAR; MOLIÈRE VE SHAKESPEARE!

Molière entelektüel açıdan şanslı bir çağın insanı olarak çağını Descartes, Pascal, Racine, Corneille, Boileau, La Fontaine, La Rochefoucauld, La Bruyère, Bossuet, Fénélon, Madame de Sévigné ile paylaşmıştır.

Aradan dört yüz yıl geçmesine karşın, Molière, Shakespeare ile birlikte oyunları en çok sahnelenen tiyatro yazarlarıdır. Bu da, Molière’in dört yüz yıldan beri güncelliğini yitirmediğini, komedilerinin özündeki insancıl ve evrensel özellikleri koruduğunu göstermektedir. Pek çok oyunu dilimize çevrilmiş ya da uyarlanmıştır. Türkiye’de seyircinin ilk beğendiği ve izlediği Batı tiyatro yazarının Molière olması bir rastlantı değildir; çünkü onun tiyatro anlayışı Türk geleneksel Orta oyunu ve Karagöz’den çok da uzak değildi.

TARZ YARATTI, ÇIĞIR AÇTI!

Molière sadece büyük bir yazar değil, aynı zamanda bir tarz yaratıcı, bir çığır açıcıdır. Onun asıl değeri, büyüklüğünün temel özelliği eskimek bilmeyen tazeliğidir. Kısacası Molière, komedya kahramanlarını insanlaştırmış, komediye insanı getirmiştir.

Yazımızı Lütfi Ay’ın Molière’den çevirdiği Hastalık Hastası (İnkılâp Kitabevi) oyununa yazdığı “Önsöz”deki tümceleri ile bitirelim:

“Shakespeare insanoğlunun çeşitli tutkularını kimi zaman dehşet veren, kimi zaman göz kamaştıran tablolarla betimlemiştir.

Molière ise zaaflarımızın, saplantılarımızın, hele bencilliğimizin bizi ne gülünç ne acınacak hallerle düşürdüğünü, inceliği içinde sivri bir mizah ve yergi gücüyle, gülerek, güldürerek göstermiş, çağının tutucu, çarpık düşüncelerine yılmadan, usanmadan saldırırken tek silah olarak kahkahayı kullanmıştır.

Ama kahkahanın gerisinde kimi zaman bir acılık, bir burukluk duyulur. Molière komedilerinin yer yer dram yüklü olması bundandır.

Arnolphe’un, Orgon’un, Don Juan’ın, Alceste’in, Harpagon’un, Argan’ın seyirciyi sadece güldürdüğü söylenemez.”

¹ “Voltaire’in dili” diyenler de vardır.
² Akademi üyeleri için kullanılan sıfat.


https://www.cumhuriyet.com.tr/kitap/moliere-komedinin-tanrisi-400-yasinda-1899568

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, GEÇMİŞİN İÇİNDEN | Leave a comment