ÇAĞRI * SADECE DEVLETTEN ALDIKLARINIZI VERİN

Haydi TÜRGEV
Haydi TÜGVA
Haydi OKÇULAR Vakfı
Haydi ENSAR Vakfı
Haydi DENİZ FENERİ
Haydi MENZİL Cemaati
Haydi İsmailağa Cemaati
Haydi İHH
Haydi Milli Gençlik Vakfı
Haydi Memur Sen
Haydi Hak İş
Haydi T3 Vakfı
Haydi İlim Yayma Cemiyeti
Haydi ÖNDER İmam Hatipliler Vakfı
Haydi Maarif Vakfı
Haydi Bütün cemaat ve tarikatlar.
Haydi Limak
Haydi Cengiz
Haydi Kolin
Haydi Kalyon
Haydi DEMİRÖREN
Haydi Turkuvaz medya
Haydi Albayrak Grup
Haydi Sancak Grup

Pamuk eller cebe.
IBAN’ numarasını biliyorsunuz.

Posted in Ekonomi, Saglik, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

GEL İBANSIZ GEL VİCDANSIZ * KİM YOKSUL? DEVLET Mİ, YURTTAŞ MI?


GEL İBANSIZ GEL VİCDANSIZ

Geliştirici: Rifat Serdaroglu

Kayahan’ın bizlere sevdirdiği güzel eserlerinden
biridir “Gel Vicdansız Gel İnsafsız” adlı şarkı.

Trump’ın, Merkel’in, Boris’in, Macron’un halklarına “Endişe etmeyin, devletiniz arkanızda. Kimse işini kaybetmeyecek. Herkese karşılıksız nakit vereceğiz. Siz sadece sağlık uzmanlarının çağrılarına uyun” dediği anda, AKP Genel Başkanının televizyonda “Yardım kampanyası açtık. Şu an alt yazı olarak IBAN numarası geçiyor. Hadi sizlerde kampanyaya katılın” demesi, Türk Devletine yapılabilecek en büyük hakarettir.

Tüm dünya insanları virüs salgını altında yaşam mücadelesi verirken, AKP Genel Başkanının salgın riski altındaki kendi insanlarından para istemesinden, o koltukta bir dakika bile oturmaması anlamı çıkar.

Gel bakalım İbansız AKP, size para mı lazım? Aha size kaynak;

-Deniz Feneri e.V Almanya’dan Türkiye’ye gönderilen milyonlarca avro var ya,
-IMF’nin sizden istediğini söylediğiniz 5 milyar avro var ya,
-Bilal Oğlanın vakıflarına gelen yüz milyon dolarlar var ya,
-Yandaş-Paydaş müteahhitlerinizden alınan milyarlarca dolar var ya,
-Suriyeli sığınmacılara, El-Nusra militanlarına harcanan milyarlarca dolar var ya,
-Gerekirse harcamaktan çekinmediğiniz, ikinci kırk milyar dolar var ya,
-Zencani’nin “Türkiye’de rüşvet olarak dağıttım” dediği 8,5 Milyar dolar var ya,
-Reza Zarrab’ın önüne yatan ve yemlenen, şerefsiz Bakanların paraları var ya,
-ABD Temsilciler Meclisinin var dediği yurtdışındaki milyarlarca dolar var ya,

Hah, işte bu paraların hepsi Türk Milletinden çalınan paralardır.
Bunları al alabiliyorsan ve harca!

Yetmezse dön gel, size bir liste daha yaparım, öyle isimler veririm ki, aklınız durur. Nasılsa sizin sülalenin keseleri çok bereketlidir, çok!

Değerli Okurlar;
İzninizle biraz da kendi sıkıntımdan bahsetmek istiyorum. Akıl verirseniz minnettar olurum. Evimizin yanında bir site var. Bekçi olarak Suriyeli Arap bir aileyi çalıştırıyor.
Suriyeli Arap aile geldiğinden beri, çevremizde hırsızlık eksik olmadı. Suriye’de mi hırsızlığa alıştılar yoksa Türkiye’de mi öğrendiler, bir türlü anlayamadım?

Site halkına; “Arkadaşlar, bunlar hırsız. Çalmaya alışmışlar, değiştirin bunları” diyorum. Verdikleri yanıt; “Belki çalıyorlar ama çalışıyorlar be kardeşim. Hem sana ne, senden mi çalıyorlar?”

Lahavle çekip, evime dönüyorum. Ertesi gün bir hırsızlık daha!
Sonunda aile reisini çağırdım ve dedim ki;
“Bak evlat, kaçıp gurbete gelmişsiniz. İş bulup hayata tutunmaya çalışıyorsunuz. Hırsızlık niye? Bir gün ya yakalanacaksınız ya da işten atılacaksınız. Yazık değil mi çocuklarına?”

Adam dedi ki, “Bey, haklısın ama biz vazgeçemeyiz. Bizde hırsızlık, babadan oğula geçer. Benim babam da hırsızdı. Bana o öğretti. Suriye’de saf çok. İslam’ı kullanıp insanları kandırır ve soyardı. Ben de hırsızlığa öyle başladım, gittikçe büyüttüm. Biz ailece çalmadan duramayız ki!”

Adamı kovdum ve ilk kez birine gönülden beddua ettim!
“Soyun kurusun. İmandan İbana, Saraylardan Musallaya, Dirilişten Dilenişe düşesin, ya fani…”

Sağlık ve başarı dileklerimle 01 Nisan 2020 / Rifat Serdaroğlu

URL: https://wp.me/p3DAx3-A7
Posted in AFORİZMALAR, Ekonomi, Rifat SERDAROĞLU yazıları, Saglik | Leave a comment

OECD ERDOĞAN’ı NEDEN YALANLADI * NEDEN GERÇEKLER TOPLUMA SÖYLENMİYOR?

Erdoğan ‘En çok yoğun bakım yatağı olan
ülkeyiz’ demişti, OECD rakamları ne söylüyor?


Cumhurbaşkanı Erdoğan, koronavirüs salgını hakkında yaptığı açıklamada yatak kapasitesi konusunda Türkiye’nin dünyada en iyi ülke olduğunu söylemişti. OECD verilerine göre ise 42 ülke arasında 31. sırada yer aldı.


Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de koronavirüs pandemisine karşı sağlık emekçileri haftalardır amansız bir mücadele veriyor. Kimi ülkelerden gelen hastane koridorlarında yatan hasta görüntüleri ve farklı ülkelerden sağlık çalışanlarının yaptıkları açıklamalar, ülkelerin sağlık tesisi kapasitesini de gündeme getirdi. ERDOĞAN: EN ÇOK BAKIM YATAĞI OLAN ÜLKEYİZ AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 27 Mart günü Bilim Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada Türkiye’nin salgına en hazırlıklı ülkelerin başına yer aldığını belirterek, hastanelerin kapasitesi konusunda ise “‘En çok yoğun bakım yatağı olan ülkeyiz” dedi.

OECD RAKAMLARI ERDOĞAN’I DOĞRULAMADI

Ancak OECD’nin 2015-2018 yılları arasını kapsayan güncel veriler, yatak kapasitesi konusunda Erdoğan’ı doğrulamadı. Türkiye, 42 ülkenin yer aldığı listede 1000 kişiye düşen 2.8 yatak ile 31. sırada yer aldı. 2009 yılında ise bu oran sadece 2.9’a çıktı. Listenin ilk 5 sırasında Japonya, Güney Kore, Rusya, Almanya ve Avusturya yer alırken, son 5 sırada ise Hindistan, Endonezya, Kosta Rika, Meksika ve Kolombiya yer aldı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/galeri/erdogan-en-cok-yogun-bakim-yatagi-olan-ulkeyiz-demisti-oecd-rakamlari-ne-soyluyor-1730306
Posted in DÜNYA ÜLKELERİ, Saglik, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ÇERKES ETHEM VE ATATÜRK…. * İstanbul’da Meclis-i Mebusanda vezir-i azam (Başbakan), Damat Ferit Paşa tarafından Sevr Antlaşması imzalanmış,Türkiye’nin Kuzeyi Lazistan, Güneyi Kürdistan ikisinin ortasında Ermenistan olarak bölünmüş, Boğazlar İngilizlerin ürettiği özel bir bayrağı taşıyan gemilere açılmış. Akdeniz Bölgesi Fransız ve İtalyanların, İzmir Yunanlıların emri altına girmiş durumdadır.

06.1920 Atatürk ve Çerkez Ethem’le savaşçıları

ÇERKES ETHEM VE ATATÜRK….

Münir Kebir

Yakın tarihimiz bize çok şey öğretiyor. Ama kaçımız, yakın tarihsel olayların bilincinde ve bugünler nasıl geldiğimizi merak edip araştırıyor?. Utanıyorum bu soruya olumsuz yanıt vermeye…


Gelelim Yakın tarihimizden bir yaprak misali Çerkes Ethem olayına…

Ve bundan daha vahimi iç isyanlar…

En belirgin olanı da Anzavur ve Yozgat (Çapanoğlu) isyanları…. İşte Çerkes Ethem’i öne çıkaran olay, emrinde tuttuğu Kuvvayi Süvariye‘yle, bu iki isyanı bastırmada gösterdiği başarılar olmuştur…

Fakat tarih bize, her başarının maalesef ego afetiyle malul olduğunu bildiriyor.

Çerkes Ethem, Karadeniz’in kuzeyinde yerleşik ADIGElerden, Balıkesir’in Emreköy ilçesine göç etmiş, Çerkes boylarından ŞAPŞIĞ oymağındandır. Osmanlı yakın tarihinde Anzavur isyanı da Ege bölgesinde başlar. Aslen kendisi de Çerkes olan Ahmet Anzavur adlı kişinin önderliğinde Ege Bölgesi adeta istila edilir. Bu isyana yine aslen Çerkes olan Yusuf İzzet Paşa 7000 kişilik bir kuvvetle karşı koyduğu halde isyanı bastıramaz mağlup olur….. O tarihlerde, Çerkes Ethem Salihli’de Kuvvay-ı Seyyare (Atlı güç) Komutanıdır.

10 Mart 1920 tarihinde 8.Fırka Komutanı Miralay Kâzım Özalp, Çerkes Ethem’e bu Anzavur İsyanını bastırmayı teklif eder. Çerkes Ethem anılarında; on saat süren savaş sonucunda Anzavur kuvvetlerini bozduğunu ve Çerkes Aznavur Ahmed’in yabancı bir gemiyle İstanbul’a kaçtığını belirtir.

İşte bu başarı Çerkes Ethemin Ankara’da adeta vatanı kurtarmış bir lider gibi karşılanmasına, Atatürk’ün övgüsüne ve arabasını dahi Çerkes Ethem’e tahsis etmesine kadar uzar…..

Şimdi sıra çok tehlikeli boyutlara ulaşmış, Yozgat İsyanıve bu isyanın önderleri, ÇAPANOĞLU Celal ve Edip‘e gelmiştir.

Şevket Süreyya’nın kaleme aldığı [TEK ADAM] adlı yapıtında; “Yozgat İsyanını bastırma konusunda yaşanan başarısızlıkları iki yönden değerlendirmek doğru olur. Birincisi, o günlerde Ankara’nın elinde, askeri birlik denebilecek bir güç yok gibiydi. Yani Hükümet, halktan asker derleyecek, bazı sınıfları silah altına alabilecek durumda bulunmuyordu. İkinci olarak ta, hem sefere katılacaklardı ve hem de bu bölgede isyana katılanların hepsinin Türk olmasıydı. .Bu yüzden asker, isyancılara karşı silah kullanmakta hem kararsız ve hem de hevessizdi”

Yozgat İsyanının tartışılmasında, Çerkes Ethem, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönüyle ilk defa karşılaşmışlar. İsmet Paşa; “Bizim Yozgat dolaylarındaki ayaklanışı ne yazık ki kökünden söndürecek bir gücümüz kalmamıştır. Bu gerçeği acı da olsa aramızda açığa vurmalıyız” der.

Tabi, hani ego derler ya… Çerkes Ethem önce Ankara Meclisini acizlikle suçlayan konuşmalar yapar durur. Çerkes Ethem’in bu sert tavrına rağmen Paşalar alttan alırlar. Mustafa Kemal, Etheme şöyle der. “-Ethem Bey, bu ayaklanışı da bastırabilirseniz, vatana tahmin ettiğinizden çok daha büyük yararlılıkta bulunmuş olacaksınız”der.

Sonuç olarak Çerkes Ethem, Yozgat İsyanını çok başarılı ve hızla bastırır. Ankara’da bayram havası eser. Çerkes Ethem’e bazı kesimlerde lider gözü ile bakılır.


Ama gidişat çığırından çıkmıştır. Çerkes Ethem’in ağabeyi Tevfik Bey, Divan-ı Harp mahkemelerinin başıdır.Tevfik ve Ethem Beylere göre Yozgat isyanının çıkmasında, Ankara Valisi Yahya Galip beysuçludur. Çerkes Ethem İçİşleri Bakanına Yahya Galip Beyin Yozgat’a gönderilmesi konusunda emir verir!..

Atatürk, gayet nazik bir dille Çerkes Ethem’e ilk telgrafı üzerine Yahya Galip’in vazifesine son verildiğini ve kendisinin şu anda ağır hasta olduğunu doktor raporu ile de bunun anlaşıldığını belirtirse de, Çerkes Ethem egosu bunu dinlemez ve bu sefer hastalık iddiasının yalan olduğunu söyleyerek Yahya Galip’in gönderilmesini ısrar eder.

Yahya Galip gönderilse, anında idam edilecek ve Atatürk koruduğu için kendisi de suçlanacak ve herşey berbat olacaktır…

Olayların gelişimi sonucunda, Atatürk Nutukta şunları belirtiyor. “Ethem Bey, Ankara ve Ankara’daki hükümet üzerinde dahi nüfuz denemelerinde bulunmuştur”.

Sonuç olarak, Çerkes Ethem’in sonu Yunanistana sığınmak olur. Yüce Allah herkesin sonunu iyi getirsin.


Bunları niye anlattım derseniz.

İnsan denilen varlık her zaman egosunu yükseltme peşindedir. Çerkes Ethem’in gerçekten kayda değer başarılarından sonra, onun bu acı sonuna yol açan şey, ne oldum delisi anlamındaki egosusudur.

Tarihi Kaynaklar; Osmanlı-Rus savaşında Çerkeslerin 50’ye yakın farklı lehçede konuşan, hatta biribirinin diline dahi yabancı kalan, Kafkasya’dan göçe zorlanan bir millet olduğunu, Anadoluya göç eden Çerkeslerin özellikle Balıkesir’i ve ardından İstanbul’u yerleşim yeri kabul ettiklerini Yazıyor.

Düşünüyorum… Anlam veremediğim şey, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, önce Atatürk’e ayyaş demesi, ardından Atatürk’ü anarken de sürekli; “Gazi Mustafa Kemal” olarak takdim ederek, Dünya alem Atatürk’ü soyadı ile tanıyıp, onu bu adla yad etmesi gerçeğine karşın, kendisini bundan alıkoymasıdır (!), Doğrusu bana, acaba Recep Tayyip Erdoğan’ın Çerkes Ethem’le bir akrabalığı MI var? sorusunu aklıma getiriyor.Tabi bunu düşünürken, Çerkes halkını töhmet altında tutmaktan da son derece çekiniyorum.

Ne çekiyorsak Toptancı anlayıştan çekmiyor muyuz.

RTE’nin, Atatürk’e karşı bir nefret duygusu taşıdığı çok açık değil mi? Sosyal Medyada kemikleşmiş trollerden, RTE’yi Atatürk’ün önüne çıkartma gayretlerine, gözü kör, kulağı sağır, idrakten yoksun kişiler haricinde, buna tanık olmayan var mı?.. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Atatürk dahil, kim Ülkemizde iktidara geçen lider için; “Reis bana karını boşa benimle evlendir dese, hiç çekinmeden karımı boşar ona nikahlarım” şeklinde ahlaksız bir övgüye konu olmuştur?.. Bu, bilen kişi için, öyle kolay kolay yabana atılacak, yutulacak bir söz, lokma mıdır?..

RTE, Çerkes Ethem’in bir versiyonu gibi geliyor bana… Bunda yüzde yüz haklıyım demiyorum ama, Atatürke karşı gösterildiği ve trollerin göstermeye çalışmaları, bugüne kadar bu ahlaksız övgü yanında, RTE’nin Rize’yi ziyareti öncesinde, meydandaki Televizyonun RTE’nin ziyaretini konu edeceği için, onun resminin dahi aşağıya alınamayacağı, derhal herkesin üstünde bir yere asılması şeklindeki Rize’lilerin girişimini düşündükçe, Rusların XII.Aleksandır’a İlahi bir karizma yüklediklerini ve XII.Aleksandır’ın da bu karizmayı kabul etmesi aklıma geliyor.

Ülkemizin %95’i müslümandır. Elhamdulillah… Ama İslamiyet sadece “Bismilaaaah, Allahuekber’den” mi İBARETTİR?.. İslamiyet Hidayet ve Dalaletin sadece ve sadece Yüce Allah’ın tekelinde olduğunu, peygamberin ise sadece tebliğ etmeyle sınırlı bir misyonu bulunduğunu bir çok surede olduğu gibi, Kehf suresinde açıkça belirtmiyor mu?

Bu tebliğ sadece; “Bismillaaaahhh, Allahuekber” mi dir? Bu tebliğ, kadınlarımızın başlarına sadece türban takmakla cennetlik olacaklarını, hakkı hukuku tanı-ma-malarının hiç bir önemi ol-ma-dığını mı söylüyor? Var mı böyle bir şey? İslam dini, nefretin meşruluğunu esas alarak, Bismillah, Allahuekberle, türban takmakla her harekete meşruluk mu kazandırmıştır?

Unutmayalım…

Helal olanı Haram, Haram olanı Helal sayma girişimi ve hareketi, o kişinin tekfirini haklı olarak meşru kılar. Vatan Sevgisi imandandır. Kişiyi, namusunu dahi teklif edercesine sevmek, hem İmansızlık, hem de Namussuzluktur, Şerefsizliktir……

Bu Ülkede Namuslular, mutlaka bu Namussuz ve Şerefsiz(ler) kadar cesaretli olmalıdır. Yoksa bir kilo sarımsağa 60.-Lira,2 Kilo Patates ve 2 Kilo soğana bugün 24.-TL daha çok öderiz. Ama Milli gelirin %45’ini ele geçiren %20’lik dilimin içine giriyorsak, anca ödeyebiliriz.

Bu yazım bu gruba değil… Milli Gelirin anca % 6’sına maruz bırakılmış kitleyedir. Akıllı olun ki, hüsrana düşmeyesiniz. KORONAVİRÜS olayı bilim sayesinde aşılabilir… Buna hiç birimizin kuşkusu bile olmaz. Ama şu da bir gerçek ki, hiçbir şey sebepsiz olmaz. Bu sebebi akıllı ve hem de samimi inanclı bir kişi daima geniş perspektiften değerlendirir.

Atatürk’e düşman olmak, ona nefret beslemek; Yüce Allah’ın “RAHİM” ismini hiçe saymaktır. Açar, okur öğrenirsiniz diyorum o kadar….

https://yerelce.wordpress.com/2020/03/29/koronavirusunu-hesaba-katmayanlarin-ne-oldum-delisi-egolarinin-olumu/
Posted in ATATURK, Tarih | Leave a comment

OYUN BİTTİ * MAD MAX Düzenine Sürüklenişi Durdurun: Türkiye’de CoronaVirüse yakalanan kişi sayısı 500 bin!

Demir Küçükaydın / 29 March 2020

PhD İnan Doğan’ın Hesaplamalarıyla
Corona Felâketini Önleme Yolları

Aşağıdaki yazı 24 Mart’ta yazılmıştı. Amacı öncelikle hızla yaklaşan felaketin çapına ve somut olarak da acil olarak yapılması gerekenlere dikkati çekerek, solun politik inisiyatifi ele alıp, topluma yol gösterici olmasına yardımcı olmaktı.

Ne yazık ki yazı çok az insan tarafından paylaşıldı ve hiç duyulmadı, okunmadı.

İnan Doğan isimli bir PhD (doktor) benzeri bir hesabı yapmış. O bizden farklı olarak:

a) Arada geçen zamanda öğrenilmiş yeni verilere dayanıyor,

b) Biz bu kadar hasta var o zaman şu kadar zaman önce başlamıştır gibi geriye doğru bir extropalasyon yapmamıştık (kasıtlı yapmadık, abartıyorsun denmemesi için, yazıda da belirtmiştik.)

c) Biz haftada bir ikiye katlanma ele almıştık. (Aslında iki üç günde birdi ama yine abartıyorsun denmemesi için)

Sonuç korkunçtu. Ama bu korkunç noktaya yaz başında varılıyordu. Çünkü geriden değil ileriden başlatmıştık ve haftada bir ikiye katlıyorduk.

Ama yazı içinde aynı zamanda gerçek durumun bu tahmin olmadığını da belirtiyor ve şunları yazıyorduk:

“Hükümet rakamları gizlediği, küçük gösterdiği, gereken tedbirleri hala almadığı, günü kurtarma politikası izlediği için, başlangıcı geç bir tarihte gösterdiği için şu an çok büyük sayıda insana hastalık bulaşmış olmalıdır. Bir iki hafta içinde patlama olacak ve kapasite sınırı yukarıdaki hesaptan çok daha önce muhtemelen birkaç hafta içinde aşılacaktır. Ama en azından durdurularak öleceklerin sayısı düşürülebilir.”

Şimdi İnan Doğan bizim genel gözlemden çıkan genel tahminimizi kesinlikle doğrulayan bir hesap yapmış bulunuyor. İnan Doğan’ın hesabı daha gerçekçi (tıpkı tahminimizdeki gibi) ama o ölçüde de felaketin çok daha yakın ve çok daha korkunç olduğunu gösteriyor.

Bizim bütün o yazdıklarımızı unutun. Yazımızın bu versiyonunda kendi yazdıklarımızı siliyor ve İnan Doğan’ın hesaplarını doğru kabul ediyoruz.

Buna göre 15 gün sonra ölüm sayısı 5000’i aşacak, o andan itibaren pratik olarak hiç kimseye yoğun bakım yapılamayacak. Bu nedenle kendi tahminlerimiz ve hesaplarımız çıkarılmış olarak, İnan Doğan’ın hesabının hem yazılı hem de videoya alınmış biçimini paylaşıyoruz. Videonun linki şöyle:

Aşağıya yazılı metninin Google tarafından çevrilmiş Türkçe versiyonunu da koyuyoruz.


Önce İnan Doğan’ın “Bugün Türkiye’de En Az 500.000 Koronavirüs Enfeksiyonu Var” başlıklı yazısı:

”COVID-19 küresel bir pandemiye dönüştü çünkü bu yeni koronavirüs tespit edilmeden haftalar sürebilir. Tüm koronavirüs enfeksiyonlarının% 20-50’sinin asemptomatik olduğunu gösteren birkaç veri noktası vardır. Hemen hemen tüm ülkeler, virüsün yayılmasını önlemek için proaktif bir şekilde çalışmak yerine yalnızca virüse tepki göstermektedir. Türkiye bu ülkelerden biri. Yeni koronavirüs hiç bir yerden çıkmış gibi. Sadece 11 gün önce Türkiye’de sadece 2 koronavirüs ölümü yaşandı. Ölüm bilançosu sadece 11 günde% 4500 ila 92’ye fırladı. Bu, Türkiye’nin virüsün yayılmasını önlemesi için artık çok geç olduğu anlamına geliyor.

20 Mart’ta bir makale yayınladım ve 20 Mart’ta ABD’de 2 milyon insanın koronavirüsü olduğunu hesapladım. Geliştirdiğim model, Amerikan’daki ölüm miktarını 26 Mart’a kadar 800 ve 15 Nisan’a kadar 20 bini geçeceğini tahmin ediyor. 26 Mart sabahı, Amerika’daki koronavirüs ölümlerinin sayısı 1042 idi. Başka bir deyişle, geliştirdiğim model aslında çok muhafazakar tahminler üretti (yani gerçek ölüm ve enfeksiyon sayısı tahmin ettiğimizden daha fazla).

Bu yazıda, Türkiye’deki enfeksiyon sayısını modelleyeceğim ve önümüzdeki 3 hafta içinde görmeyi beklediğimiz asgari ölüm sayısı hakkında konservatif tahminler yapacağım.

Aşağıdaki videoda (video Türkçedir, böylece Türk halkı tahminlerimizi anlayabilir ve ailelerini korumak için harekete geçebilir), COVID-19 için% 1 enfeksiyon ölüm oranını nasıl tahmin ettiğimizi açıklarım. Gerçek IFR% 0.5 ve% 1.5 aralığındadır, bu nedenle% 1, modelimizde kullanmak için nispeten makul bir tahmindir.

% 1 enfeksiyon ölüm oranının ana etkisi şu şekildedir: 100 kişiye bugün yeni koronavirüs bulaşmışsa, bunlardan sadece 1 tanesi bu virüsle mücadelesini kaybedecek ve geri kalan 99 kişi bu sıkıntıdan kurtulacaktır. Bir kişiye virüs bulaştıktan yaklaşık 5-6 gün sonra semptomlar (ateş, öksürük, yorgunluk, vb.) Göstermeye başlar. Muhtemelen enfekte kişilerin neredeyse yarısı herhangi bir belirti göstermez. Bu nedenle, bu insanların bu virüsün bu kadar hızlı yayılmasında önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Hastalar 5-6 gün boyunca semptomlar gösterdikten sonra, bazıları daha şiddetli hale gelir ve hastaneye yatırılmalıdır. Hastanede kalış süresi ortalama 14 gündür ve sonra vaka çözülür (iyileşme veya ölüm).

Toplamda, hastanın virüse yakalandıktan sonra hayatını kaybetmesi yaklaşık 24 gün sürer.

Bu önemli bir rakam.

Bugün Türkiye’de koronavirüs nedeniyle en az 92 kişi hayatını kaybetti. Bu insanlara bugün bu virüs bulaşmadı, dün de virüs bulaşmadı. Bu insanlara en az 24 gün önce bu koronavirüs bulaştı. Diğer bir deyişle, 3 Mart veya daha önce 92 kişiye bu virüs bulaşmış ve bu virüsle ortalama 24 gün savaştıktan sonra hayatını kaybetmiştir. Ayrıca, koronavirüsü alan her 100 kişiden sadece birinin hayatını kaybettiğini biliyoruz.

Bu, 3 Mart’ta Türkiye’de BUGÜN her ölüm için 100 koronavirüs enfeksiyonu olduğu anlamına geliyor. Yani, 3 Mart’ta Türkiye’de yeni koronavirüs ile enfekte olmuş toplam 9200 kişi vardı. Bu 9200 rakamını nasıl hesapladığımızı anlarsanız, modelimizin geri kalanını anlamak nispeten kolaydır.

ABD, İtalya ve diğer ülkelerde enfeksiyon ve ölüm sayısı, sosyal mesafe önlemleri uygulamaya başlamadan önce her 3 günde bir iki katına çıktı. Türkiye’deki rakamlar da benzer bir büyüme oranına işaret ediyor. Enfekte olanların% 1’inin yaklaşık 24 gün sonra öldüğünü biliyoruz. Bu nedenle, hayatını kaybedenlerin sayısındaki artış oranına bakarak enfeksiyon sayısındaki artış oranını hesaplayabiliriz.

Örneğin, Türkiye’de 24 Mart’ta ölü sayısı 44 idi. Bu sayı 3 günde iki katına çıktı ve 92’ye ulaştı (artış oranı% 100’den biraz fazla). 21 Mart’ta Türkiye’deki ölüm sayısı 21 idi. Bu sayı 3 günde tekrar iki katına çıkarak 44’e ulaştı (yine, artış oranı% 100’den biraz fazla ama biz her 3 günde bir iki katına çıkacağını varsayacağız. hesaplamalar).

Şimdi gerçek enfeksiyon sayısını tahmin etmeye başlayabilir ve önümüzdeki 3 hafta boyunca ölüm oranını tahmin edebiliriz. 3 Mart’ta Türkiye’de yaklaşık 9200 enfeksiyon olduğunu zaten hesaplamıştık. Basitlik için bu sayıyı 10000’e yuvarlayalım (bu sadeleştirmeyi düzeltmek için nihai tahmini% 8 azaltabiliriz).

Enfeksiyon sayısı her 3 günde bir ikiye katlandığından, 9 Mart’ta 20000’e, 12 Mart’ta 40000’e, 12 Mart’ta 80000’e, 15 Mart’ta 160000’e, 18 Mart’ta 320000’e ve 21 Mart’ta 640000’e iki katına çıkacağını biliyoruz. Bu, 21 Mart’ta Türkiye’de en az 500.000 enfeksiyonlu insan olduğu anlamına geliyor. Türkiye bu hafta belirli önlemler almaya başladı, bu nedenle muhafazakar kalacağız ve 21 Mart’tan bu yana enfeksiyon sayısının aynı kaldığını varsayacağız.

Bu rakamın acil sonucu, Türkiye’deki her 150 kişiden yaklaşık 1’inin bugün koronavirüs ile enfekte olmasıdır. Enfekte olmuş insanların yarısı muhtemelen herhangi bir belirti göstermez. Diğer yarısı önümüzdeki günlerde semptom göstermeye başlayacak. Muhtemelen bir hafta içinde Türk hastanelerinde yoğun bakım yatakları kalmayacak. Nisan ayı ortasına kadar, Türkiye’de ölüm sayısı 5000’i aşacak (500 bin kişinin yüzde biri 5.000 kişidir).

Unutmayın, bunlar çok muhafazakar tahminlerdir. Gerçek rakam bunlardan% 100-200 daha yüksek olabilir. Erdoğan hükümeti için tek makul tepkinin virüsün yayılmasını durdurmak için ülke çapında kilitlenmeler uygulamak olduğunu umuyoruz. Bunun ciddi ekonomik sonuçları olacaktır ve bu nedenle iShares MSCI Türkiye ETF’nin (NASDAQ: TUR) Nisan ayı sonuna kadar en az% 10 düşmesini bekliyoruz. Şahsen bu ETF’de küçük bir pozisyonum var ama bu, korunaklı bir pozisyon.

Açıklama: Uzun TUR. Bu makale aslen Insider Monkey’de yayınlanmaktadır.”


Makale burada bitiyor.

Aşağıda kendi tahmin ve hesaplarımızı sildik. İnan doğan’ın hesaplarına dayanarak aynı somut önerileri alta alacağız ama aynı zamanda bu önerilerin de bazılarını güncelleştireceğiz veya daha doğru olarak ifade etmeyi deneyeceğiz.

Hesaplar sonucunda çok daha ileri bir tarihte ortaya çıkacak durumla ilgili olarak şunları yazıyorduk:

“Peki bu ne demek?

Bu şu demek: bu insanlar acılar içinde hastane koridorlarında, yollarda, hastaneye alınmayıp evlere yollanmışlar ve gözden uzak ölsünler diye evlere yollanmışsa evlerde, hepsi acılar içinde, nefes alamadan boğularak ölecekler.”

Ve koyu harflerle iyice vurgulamak için şunları yazıyorduk:

Yaklaşan felaket budur.

Hükümet bunu bilmekte ve kendi iktidar ve kar hırsı için bunu gizlemektedir. Bunu bilen nice insan hükümetin korkusundan ifade edememektedir. Sorunun böylesine korkunç olduğunu bilmesine rağmen muhalefet susarak ve hiçbir somut öneri getirmeyerek iflasını ilan etmektedir.

Bunu gizlemek, tüm toplumu bu felakete karşı harekete geçirmemek bir cinayettir.
Bu cinayet teşebbüsü karşısında öz savunma en temel insan hakkıdır. Bu sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada böyledir neredeyse.

Uygarlık bir çöküşün arifesinde bulunuyor. Oyun bitti!

Hiçbir şeye eski kavramlarla çözüm bulunamaz. Herkes hala oyunun bittiğinin farkında değil. Bugünkü iktidarlar, henüz öldüklerini anlamış değiller.


Bu felaketi önlemek mümkün mü?

Aşağıda önereceğimiz tedbirler alınırsa, en azından ölecek insanların çok büyük bir bölümü kurtarmak ve toplumsal genel bir çöküşü ve kaosu önlemek mümkün olabilir.

Hükümet rakamları gizlediği, küçük gösterdiği, gereken tedbirleri hala almadığı, günü kurtarma politikası izlediği için, başlangıcı geç bir tarihte gösterdiği için şu an çok büyük sayıda insana hastalık bulaşmış olmalıdır.

Bir iki hafta içinde patlama olacak ve kapasite sınırı yukarıdaki hesaptan çok daha önce muhtemelen birkaç hafta içinde aşılacaktır. Ama en azından durdurularak öleceklerin sayısı düşürülebilir.

Burada temel sorunu açıkça koymak gerekmektedir.

Toplum bu insanların böyle ölmemesi, kurban verilmemesi için, en büyük fedakarlıkları yapmaya, dayanışmaya hazır mıdır?  Eğer hazır değiliz, ölen ölür kalan sağlar bizimdir, ölenle ölünmüyor deniyorsa, bu toplumsalın sonu olur.

İnsanı hayvandan ayıran parçanın bütüne tabi olması kadar da bütünün en küçük bir parçasını savunmak için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olması ve yapmasıdır.

Diğer bir deyişle “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” mi?
Yoksa korkunç bir bencillik içinde “ölen ölür kalan sağlar bizim” mi?

Bu ikilemle herkes yüzleşmek ve bir karar vermek zorundadır. Biz çürümenin ve bencilliğin “ölen ölür kalan sağlar bizimdir” noktasına gelmediğini düşünerek, olabildiğince çok insanı yaşatmak ve bunun için en acil tedbirleri olarak şunları öneriyoruz:

İlk elde derhal yapılması gereken tek şey vardır: hastalığın yayılma hızında ani bir düşüş sağlamak ve yavaşlatmak. Bunun derhal atılması gereken ilk adımı genel ve mutlak sokağa çıkma yasağıdır. Derhal genel istisnasız bir sokağa çıkma yasağı koyulmalıdır.
Bu acil birinci adım. Ancak bununla iş bitmemektedir.

İlk elde evine hapsolmuş insanların iaşe ve ibadesini yani temel ihtiyaçlarını sağlamak gerekmektedir.

İkinci olarak bu sokağa çıkma yasağı çok uzun bir dönemi kapsamak zorundadır.
(Bu aynı zamanda bir aşı bulunursa onun geliştirilmesi, kontrolü ve uygulanmasına kadar geçecek bir zamandır.)

O halde bu dönem boyunca sokağa çıkma yasağı ile yoğun bakım gerektirecek hasta sayısını 30.000 altında tutmak, ve ihtiyaç duyacak herkese bu olanağı sağlamak gerekmektedir.

Yani aslında sadece Türkiye değil, bütün neredeyse bütün uluslar böyle uzun sürelerde aynı şekilde davranmak zorundadırlar. Bu Arjantin devlet başkanının dediği gibi “Ekonomi mi insanlık mı” seçimidir.

İnsanlığı seçenlerin yapacağı ve yapması gerekendir. Tüm ekonomi, hisse senetleri, faizler, gelirler falan hepsi hiçbir anlamı olmayan nesnelere dönüşecektir. Toplum en temel yaşama ve dayanışma, ayakta kalma üzerinde yeniden örgütlenmek zorunda kalacaktır veya yok olacak ve bir “Mad Max” dünyası ortaya çıkacaktır.

Kesin sokağa çıkma yasağı ilk adımdır dedik. Bir gereklilikten söz ettik ama bunun nasıl uygulanacağına gelmedik. Oraya da geleceğiz ama öncelikle yapılması gerekenler hakkında bir fikir oluşması, dolayısıyla durumun ne olduğunun kavranması gerekiyor. Hükümet sokağa çıkma yasağı ilan ederse eski refleksleriyle bunu toplumun habersiz ve dağınık kalması, tepkilerin kendine yönelmemesi için ilan edecektir.

Biz başka, içine girdiğimiz dönemin kavramlarıyla düşünmeliyiz. Böyle bir sokağa çıkma yasağında toplumun en temel ihtiyaçların karşılayacak bir tek örgütlü güç vardır. Devlet cihazı ve onun da en örgütle kesimleri sırasıyla Ordu, Polis, ve diğer devlet memurları.

Ordu insanları öldürmek ve ulusu korumak için örgütlenmiştir. Düşmanların içeride solcular, bölücüler ve diğer ülkeler olduğu düşünülerek örgütlenmiş ve mevzilenmiştir.
Artık bunların hiçbir anlamı yoktur.

Ordu bir pandemiyi yavaşlatmak yani artık insanları öldürmek için değil, yaşatmak için, ülkelere, yurttaşların bir kesimine karşı değil, bir virüsün yayılma hızına karşı mevzilenmeli ve örgütlenmeli, yeni bir görev tanımı yapmalıdır. İnsanları öldürmek değil yaşatmak.

Sadece Ordunun hiçbir devlet organının görevi artık eskisi gibi süremez. Başta ordu olmak üzere, tüm polis, bekçi teşkilatları, diyanet memurları ve diğer memurlar evlerine kapatılmış insanların temel ihtiyaçlarını gidermekle görevlenmelidir. Devletin temel işlevi ve amacı bu olmalıdır. Bunun için başka ülkelerdeki, hudutlardaki tüm birlikler bu ihtiyaca göre mevzilenmeli ve bu göreve göre yeniden örgütlenmelidir.

Eğer bu baskıcı ve keyfi devlet halkı terörüyle yıllardır örgütsüz bırakmasaydı, halk kendi öz örgütlenmeleri ile belki bunları örgütleyebilirdi. Ama şu an, bir kaosu engelleyebilecek ve pandeminin yayılma hızını yavaşlatabilmek için gerekli önlemlerin alınmasını sağlayıp uygulayabilecek biricik örgütlü güç devlet ve ordudur. Dolayısıyla bu gücün yeni koşullarda yeniden görevinin belirmesi ve yapılanması gerekmektedir.

Sokağa çıkma yasağı anından itibaren, tüm ekonomik faaliyetler, borçlar, alacaklar, kiralar vs. bütün ödemeler vs. hepsi dondurulur. Yani zaman durdurulur. (Aslında eski zamana, hisse senetlerine vs. bir daha dönmek mümkün olmayacaktır ama şimdilik insanlar bunu kabul edinceye kadar böyle olmak zorundadır.)

Devlet her yurttaşa eşit olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir para, yani eldeki kullanım değerlerinden başkalarıyla eşit olarak kendi payına düşeni alabilmesi için, verir.

Diyelim ki, her tek yurttaşa 1000 veya 1500 Lira. Mutlak bir eşitlik. Param var istemiyorum diyen almayabilir elbette. Ama parası olanların da ancak her yurttaş kadar, yani 1500 Lira harcama hakkı olur. Yani tüm yurttaşların eşitlenmesi, elde var olan ürünlerin tüm yurttaşlara eşit olarak dağıtılması temel hedef olur. Bu başlangıçta tamamen bu döneme bir uygulama olmalıdır ve olmak zorundadır.

Sonra “Normal”e dönüldüğünde, tabii insanlar “normale” dönmek isterlerse, tüm faaliyet yine belli bir anda aniden, durdurulduğu gibi belli bir andan itibaren kaldığı yerden devam eder.

Ama oralara daha çok var ve gelinip gelinemeyeceği de belli değil henüz. Bunlar ilk elde yapılması en acil tedbirlerdir. Önce yangını söndürmek gerekmektedir. Elbette böyle sonsuza kadar evlerde oturulamaz. Üretim, dağıtım, bölüşüm işlerinin örgütlenmesi gerekir.

Bu dönem boyunca her şey devletleştirilmiş kabul edilmelidir. Başka bir çare yoktur. Eldeki kaynakların temel ihtiyaçlar temelinde nüfusa eşit olarak dağılımı bir tür komünizm gibidir. Ama yoksulluk temelinde bir komünizmdir. Bunun literatürdeki adı: “Askeri Komünizm”dir Komünizmin en ilkel ve kötü ve de zorunlu biçimini dünyaya bu komünizm düşmanı devletler getirmek zorunda kalacaklardır. Tarihin ince ironisi/alayı budur.

Daha sonrasının ayrıntısı, önce kesin tedbirlerle yayılma hızı düşürüldükten, kaos ve planlanmış bu katliam engellendikten sonra daha iyi planlanabilir, yurttaşların örgütleri ve inisiyatifi hareket geçirilebilir. Örneğin ilk elde tüm hastanelerin yönetimi sağlık personelinin kontrolüne verilir.

Medyanın tamamı sivil toplum örgütlerinin kontrolüne verilir. Örneğin kimi kanallar tamamen evde eğitime ayrılır vs. Bunlardan sonra ne yapılacağına halk tartışarak karar vermeli ve bunum koşulları oluşturulmalıdır.

Ama ilk olarak acilen yapılması gerekenler yukardakilerdir.


Peki bunları kim yapacak?

Erdoğan ve Hükümet yapmadı ve yapmamak için her şeyi yapacaktır. Ayrıca yaparsa da yol açacağı ve hazırladığı katliamı gizlemek, tepkileri bastırmak için bazılarını yapacaktır. Örneğin olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı gibi.

Ama biz yapmazsak bir darbeyle ordu iktidara gelir o yapar. Bu nedenle bunları engellemek için muhalefetin, demokratların yapması ve yapabilmesi için neler yapmak gerekmektedir biraz da ona bakalım.

Ama ister Erdoğan ister ordu yapsın, biz yapmadığımız sürece, toplum öyle bir durumda ki, geriye dönüş olamayacağından bu da ayağına dolaşacaktır büyük bir ihtimalle ve daha büyük bir kaosa yol açacaktır. Milyonun üzerinde insanın öleceği çok açık olmasına rağmen bu konuda hiçbir aydınlatma yapmadan, her şeyi gizleyerek, yalan söyleyerek, doğru bilgi sızdıranları korkutarak bilerek ve isteyerek bir cinayet girişimi vardır ortada.

Erdoğan ve hükümet suçludur.

Bu cinayet teşebbüsüne karşı nefsi müdafaa her yurttaşın hakkı ve görevidir. Şimdi buradan bütün muhalefet partilerine ve eğer iktidar partisi milletvekilleri içinde de vicdan sahibi ve biraz cesareti olan insan kalmışsa hepsine sesleniyorum.

Meclisi derhal toplayınız ve milletin planlanan ve bir virüs salgını aracılığıyla yürütülecek, özellikle de toplumdaki yaşlı ve hastaları öldürecek kitle katilamına (soykırıma) karşı yurttaşların öz savunması için, Erdoğan’ı azlettiğinizi, mahkemeye çıkaracağınızı açıklayıp yukarıda kısaca yazılmış kararları alıp tüm toplumu, tüm devlet cihazını sizi üst yönetim organı olarak tanımaya çağırınız.

Mecliste olmazsa başka bir yerde. Daha da olmazsa muhalefet partileri liderleri bir araya gelip böyle bir çağrı yapabilir. Tutuklarlar mı, imkan olmaz mı. Ne yaparlarsa yapsınlar. Bu muhakkak yapılması gerekendir. İsterlerse bir WhatsApp grubu ile bile muhalefet parti liderleri toplanabilirler ve böyle bir çağrıyı binlerce üye ve sempatizanlarıyla tüm topluma yayabilirler.

Katliamı ve Kaosu engellemek için ilk olarak böyle bir adım bile atılabilir. Bunu yaptığınızda milyonlarca insan yanınızda olacaktır. Böylece büyük bir dağılmaya, kargaşaya neden olmadan barışçıl bir biçimde yeni bir yönetime geçilme imkanı yaratılabilir.

Şu an kaybedilen her saniye boğularak ölecek insanların sayısını tahmin edilemeyecek bir hızla arttırmaktadır. Ve bundan sonra Meclis sürekli toplantı halinde bulunarak Meclis olarak tüm ülkeyi yönetmeli ve en kısa zamanda gereğinde elektronik imkanlardan yararlanarak yeni bir kurucu meclis toplamalıdır. (Ama daha bunları tartışmaya zaman var. Şimdi tartışma değil hızlı davranma zamanı.) Eğer bunu yapmazsanız ölecek milyonlarca insanın ölümünün suçlusu siz de olacaksınız.

İşin kötüsü, bunlar derhal yapılmadığı takdirde, yakınlarının hastane koridorlarında, her yerde binlerle boğularak öldüğünü görecek ve aynısının başına gelebileceğini görecek milyonlarca insan, ne yapacağını bilmeden isyan edecek, tam bir kaosa ve karmaşaya düşecek bu sefer çok daha korkunç bir “Mad Max” dünyasıortaya çıkacaktır.

Eski dünya bitti.

Oraya bir daha dönüş yok. Bunun en az zararla, en barışçıl biçimde gerçekleşmesi için elimizden geleni ardımıza koymayalım.

Ben ki bu devletin ve var olan partilerin düşmanı bir devrimciyim. Ama bu devletin ordusunu, polisini bu acil durumda tek örgütlü güç olduğu için, daha korkuncunu engellemek için bir araç olarak kullanmayı denemeyi önerebiliyorum.

Ben ki, var olan partilerin ve meclisin hiçbir işe yaramadığını ve iktidarın suç ortağı olduğunu biliyorum. Ama yine onları en azından daha az sancılı bir geçişin aracı olmaya çağırıyorum.

Peki neden böyle yapıyorum?
İnançlarımı değiştirmiş değilim, tam da onların gereği olarak bunları öneriyorum.
Çünkü artık içine girdiğimiz dünyanın kavram ve sorunlarıyla düşünmeye çalışıyorum.


MAD MAX Düzenine Sürüklenişi Durdurun: Türkiye’de CoronaVirüse yakalanan kişi sayısı 500 bin!

Posted in DÜNYA ÜLKELERİ, Saglik | Leave a comment

Koronavirüs ve ekonomiler * Önemli olan, finansal sisteme (bankalara, yatırımcılara) değil) doğrudan doğruya insanlara, tüketicilere para dağıtılmasıdır. 

Illustration: Andrzej Krauze/The Guardian

Koronavirüs ve ekonomiler

Korkut Boratav

Kapitalizm koronavirüs ile baş edebilecek mi?
Ya Türkiye? Nasıl? Ekonomik, siyasal, toplumsal sonuçları?

Şimdiden yanıtlayamıyoruz. Tek tespit, salgının zincirleme ekonomik krizlere yol açmakta olmasıdır.

Yakın geçmişin finansal krizleriyle karşılaştırmak yanıltıcıdır. Bu kez insanlar çalışamıyor; üretim bu nedenle duruyor; ücretler ödenemiyor; talep çöküyor.

Salgın ve emekçilerin çaresizliği, ekonomik krizi toplumsal bir bunalıma  dönüştürmek üzeredir. Tek öncelik olmalı: Salgını durdurmak, hastaları sağaltmak; üretimden kopan her emekçiye doğrudan gelir aktarımı yapmak… Neoliberal kriz yönetimi işe yarayamaz.

Bugünün çürük kapitalizmi dahi bu “aykırı” seçeneği kabul etmek zorundadır. İpuçları ortaya çıkmıştır. Bu ipuçlarına, salgın sonrasındaki ekonomik tepkilere hızla göz atalım.

Çare, merkez bankalarında değil; merkezî devlette… 

Finans kapitalin önde gelen bir sözcüsü, Financial Times dahi bu krizde neoliberal reçeteleri yetersiz bulmaktadır. Örnek, bu gazetenin iktisat editörü Martin Wolf’tur.

Wolf da, gazetesi gibi, 2008-2009 krizine karşı finans kapitali kurtarmaya öncelik veren yöntemleri sonuna kadar desteklemişti. Koronavirüs ortamını değerlendiren 17 Mart tarihli yazısında bu görüşü revizyondan geçiriyor; Batı merkez bankalarının aynı doğrultudaki ilk tepkilerini yetersiz buluyor.

Mart’ta başlatılan geleneksel (neoliberal) tepkiler nelerdi? FED ve Avrupa Merkez Bankası’nın başlattığı trilyonlarca (binlerce milyar) dolara ulaşan likidite genişlemesi… 23 Mart’ta FED, “sonsuz likidite” (“infinite QE”) adımını da attı. Ne var ki “bazuka” diye nitelendirilen bu hamleler Wall Street ve Avrupa borsalarında sert çöküşleri önleyemedi.

Wolf da “görev, bundan sonra devlete düşmektedir” tespitini yapıyor. Nasıl? “En son alıcı devlet olmalı; yok olan talebi tamamen telafi etmelidir ki, her işveren, eskisi gibi işçilerine ödemelerini sürdürebilsin..

Bu öneride, Hazine (merkezî bütçe) devreye girecek; talep gerilemelerini tümüyle telafi etmek için harcama yapacak; devlet bütçesinin açık ve borçlanma sınırları ortadan kalkacaktır.

Nitekim, borsaların çöküşü FED’in “sonsuz likidite” kararı ile değil; iki gün sonra ABD Senatosu trilyon dolarlık ek harcamayı kabul edince son buldu. Böylece Wall Street dahi Martin Wolf’a katılmış oldu: Çare, merkez bankalarında (likidite genişlemesinde) değil; devlette, kamu harcamalarında… 

Helikopterle insanlara para dağıtmak

Geçen yüzyılda Keynes, depresyonlarda “devlet harcamaları ile çukur açıp-kapama” yöntemini de önermişti. Bu yöntemin bir biçimi koronavirüs ortamında tekrar gündemdedir: Helikopterlerle insanlara para dağıtmak… 

Önemli olan, finansal sisteme (bankalara, yatırımcılara) değil) doğrudan doğruya insanlara, tüketicilere para dağıtılmasıdır. 

Sonuçları göze alan bir siyasal iktidarın (Hazine ve Merkez Bankası’nın) ulusal para ile harcama yapma sınırı olamaz. Makro-ekonomik sonuçları, ekonominin yapısal özellikleri, işsizliğin ve âtıl kapasitenin boyutları belirler.

Merkez bankalarının yurttaşlara aktarım yapma; mal ve hizmet alımı yapma yetkileri, becerileri yoktur. Bütçede tahsisatı olmayan kamu harcamalarının (bütçe açığının) doğrudan doğruya para basarak finansmanı, örneğin Merkez Bankası’nın Hazine’ye avans vermesi yoluyla sağlanır. Bu seçenek, sadece neoliberal malî disiplin anlayışını değil, geleneksel “bütçe hakkı” ilkesini de çiğner.

İşin tuhafı, “kamu açıklarının merkez bankalarınca finansmanı” bugünlerde sadece “aykırı” iktisatçılar tarafından değil Batı finans sisteminin geçmişte kaptanlığını üstlenmiş iki kişi tarafından dahi savunulmaktadır: Britanya Finansal Hizmetler Kurulu’nun eski başkanı Adair Turner ve FED’in iki önceki başkanı Ben Bernanke (Financial Times, 21  Mart)…

Para dağıtan sağcı iktidarlar 

Anglo-Sakson dünyasının iki sağcı iktidarı “yurttaşlara açıktan para dağıtma” önerisini benimsedi.

Koronavirüs krizine karşı Trump, “her Amerikalıya 1000 dolarlık çek dağıtmayı” önermişti. ABD Senatosu 25 Mart’ta bu öneriyi bir “teşvik paketi” içinde kabul etti. Yılda 75.000-150.000 dolar arasında gelir beyan eden her vergi mükellefine ayda 1200 dolar ödenecek. (Vergi mükellefi olmayan yoksullar dikkate alınmamıştır.) İşsizlik sigorta ödeneklerinin süresi de dört ay (her ay için 2400 dolar) uzatılacaktır.

Elbette devletin sınıfsal niteliği ağır basmıştır. Ek harcamaların yarısı krizin etkilediği şirketlere ayrılmıştır.  Bu toplamın aslan payı da dev şirketlere düşmektedir. Bu aktarımların yönetici primlerine ve borsaya (şirketlerin kendi hisselerine) yönelmesi önlenemeyecektir.

Boris Johnson, Trump’tan daha “cömert” çıktı. Parlamentoya koronavirüs krizi nedeniyle getirilen yasal düzenlemeye göre “salgın nedeniyle işini kaybeden her işçiye son ücretin yüzde 80’i” süresiz ödenecektir.

Neoliberal makro-ekonomik politikaların ana dayanağı olan “malî disiplin” anlayışı, 2008 krizinde sadece şirket kurtarma operasyonları için çiğnenmişti. Bugün Trump ve Johnson, emekçilere para dağıtarak bütçe açıklarını artırıyor. Anlaşılan kapitalizmin koronavirüs salgınını yönetemeyeceğinden, çok sert bir toplumsal bunalımı tetikleyeceğinden ürküyorlar. Üstelik, sistem-karşıtı güçlü, örgütlü bir sol muhalefetin yokluğuna rağmen…

Türkiye’de “şirketleri kurtarma” paketi

Türkiye’ye gelelim. Cumhurbaşkanı, koronavirüse karşı on dokuz maddelik bir ekonomik paket açıkladı. Sıralanan önlemlerin büyük çoğunluğu doğrudan doğruya şirketlere, işverenlere hitap ediyor. Salgın ortamında güçlüğe sürüklenen şirketlerin ek sorunlarını hafifletmeye dönük öneriler… Yükümlülük bankalarda; ek finansman Hazine’de…

Pakette, doğrudan doğruya emekçileri, yoksulları gözeten maddelerin sayısı sadece üç: Emeklilerin en düşük aylığı 1500 TL’ye çıkarılacak ve bayram ikramiyesi Nisan’a çekilecek; ihtiyaç sahibi ailelere yapılan yardımlara ek kaynak ayrılacak; 80 yaşı aşkın yalnız kişiler için bir “takip programı” devreye alınacak…

Doğrudan emekçileri gözeten bu kalemlerin ek maliyeti sadece ilk iki öğede yer alıyor; toplam paketin yüzde 3-4’ünü aşamaz. Gerisi şirketlere, işverenlere dönüktür.

ABD ve Britanya’daki koronavirüs paketlerinde gözetilen emekçiler Türkiye’de niçin yok? Bu soruyu pek sevdikleri “paydaşlar” söylemi ile geçiştiremezler: “Şirket” olgusu, işçi, işveren, tüketici ve devletten oluşan “paydaşların” bütünü imiş…

Boş çaba. İşçi sınıfı ve işsizlik olgularını böyle yok edemez; unutturamazsınız.

Türkiye seçeneklerini tartışırken…

Oğuz Oyan, 24 Mart tarihinde Sol Portal’de yayımlanan “Palyatif Önlemlerden Çözüm Çıkmaz” başlıklı yazısında önemli bir tespit yapıyor: Koronavirüs salgını, kırk yıldan bu yana egemen olan neoliberal reçetelere dayalı “eski tür sermaye birikim tarzının sürdürülmesini [imkânsız kılacak]; korumacı-devletçi yapılanma eğilimleri güç kazanacaktır.” Ardından da uyarıyor: Bu genel eğilim, Türkiye’deki iktidar tarafından faşizme geçişi güçlendirecek bir fırsat olarak kullanılabilir.

Arkadaşımız uyarısında haklıdır. Örneğin salgın, yeni bir OHAL için vesile olarak kullanılabilir. Halk sağlığı uygulamaları bakımından iktidarın elindeki yetkiler geniştir; baskıcı yöntemleri daha da genişletmenin anlamı yoktur. 65+ yaştaki insanlara “sokağa çıkma yasağı” OHAL’siz uygulanmadı mı?

Bu nedenle bir OHAL tasarımı, salgına karşı mücadele için değil, iktidarın siyasî önceliklerine dönük olacaktır. Bu nedenle kesinlikle karşı çıkılmalıdır.

Bir başka ikilem de söz konusudur. Bu kriz, neoliberal reçetelerden sapılmasını da kaçınılmaz kılacaktır. Batı’daki ipuçlarına değindim. “Saray’ın paketi” bu eğilimi içermiyor; ama er-geç gündeme gelecektir.

İktidar, bu doğrultuda adımlar attığında “ödenek nerede; borçlanma sınırı aşıldı mı?” soruları bize düşmez. “Nereye?” sorusu gündemdedir. Ek kaynaklar, kredi teşviklerine, şirket kurtarmalarına değil, sadece sağlık harcamalarına ve emekçilere dönük nakit aktarımlarına ayrılmalıdır.

Bu çerçevedeki ek harcamalar merkezî bütçe sınırları aşılarak; bütçe-dışı kaynaklar sonuna kadar kullanılarak; para basılarak yapılmalıdır. Bugünün gündemi, insanları yaşatmak; emekçi gelirlerini, toplam talebi sürdürmektir. İç talebin bu derecede çöktüğü bir ortamda “enflasyon kâbusu” safsatadır.

Ayrıca hatırlatalım ki çeyrek yüzyıl önce koalisyon hükümetleri, enflasyona karşı emekçileri koruyacak yöntemleri bulmuş, uygulamıştır. Hatırlanır; yeniden uygulanır; geliştirilir. Sermayeye, finans kapitale teslim olmamak koşuluyla…

Not: Önem ve değer verdiğim bir ödül jürisinde görevliyim. Katılan çalışmaları incelemek için Mayıs başına kadar yazılarıma ara vereceğim. Sağlığım yerinde; ama usulen ekleyelim: Ölmez, sağ kalırsak… 

Posted in Ekonomi, KAPİTALİZM - LİBERALİZM | Leave a comment

S-400 Alımı ve Türkiye – ABD Arasında Yaşananlar

S-400 Alımı ve Türkiye – ABD Arasında Yaşananlar

Stajyer Verda ŞENSOY / 03 Eylül 2019

Uluslararası kamuoyu tarafından da yakından takip edildiği üzere; Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın alması, bir federal yasa olan CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Yaptırım Yasasıyla Mücadele) Kanunu’nun 231. maddesinde yer alan yaptırım tehditleri ile karşı karşıya kalmasına sebep olmuştur. …

Analiz: S-400 Alımıyla Birlikte ABD ve Türkiye Arasındaki Süreçte Neler Yaşandı?

S-400 Alımı ve Türkiye – ABD Arasında Yaşananlar

Uluslararası kamuoyu tarafından da yakından takip edildiği üzere; Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın alması, bir federal yasa olan CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Yaptırım Yasasıyla Mücadele) Kanunu’nun 231. maddesinde yer alan yaptırım tehditleri ile karşı karşıya kalmasına sebep olmuştur. 2017 yılında ABD’de yürürlüğe giren CAATSA Kanunu’nun amacı öngördüğü yaptırımlar aracılığı ile hasımlarına karşı korunmayı sağlamaktır. Türkiye’nin de engeline takıldığı 231. madde; Rusya Federasyonu’nun savunma ve istihbarat sektörleriyle önemli iş yapan kişi ve kurumlara yaptırımlar uygulanacağıdır. İlk olarak üzerinde durulması gereken nokta ise yaptırımın uygulanmasının koşulu olarak gösterilen “önemlilik” şartını S-400 HSS’nin taşıyıp taşımadığıdır. Kanunda “önemli iş” kavramının tanımı yapılmamıştır fakat yakın bir tarihte aynı sebepten uygulanmış olan bir yaptırım örneği mevcuttur. Çin’in Rusya’dan S-400 HSS’ni satın alması neticesinde Çin’e ait Donanım Geliştirme Dairesi’ne ve başkanı Li Shangfu’ya yönelik ABD’de ihracat lisansına başvurmaktan ve ABD finansal sistemini kullanmaktan men etme kararı alınmıştır. Bu karar S-400 HSS’nin Çin bağlamında satın alınmasının “önemli iş” kavramı kapsamına girdiğini göstermektedir.

Kanunun amacı doğrultusunda ilerlendiğinde CAATSA kanunu hasımlara karşı caydırıcı bir tedbir olmakla birlikte tek amacı bu değildir. Bu kanun aynı zamanda, kendi devlet başkanlarının yetkisini kısıtlayarak ona karşı bir önlem alma çabasıdır. Bu gayeler kanunun tatbik edilmesi konusundaki ısrarları da açıklar niteliktedir. Türkiye’nin hava savunma sistemini Rusya’dan satın almasındaki en önemli gerekçe ise “Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi (T-LORAMIDS)” ihalesindeki yaşanan sorunlar olarak gösterilebilir..

Türkiye S-400 HSS’ni Rusya’dan almaya karar vermeden önce yurtdışı hazır alıma dayalı tedarik usulü ile hava savunma sistemi ihtiyacını karşılamak istemiştir. Bu ihaleye Çin, ABD, Rusya, İtalya ve Fransa katılmıştır. Teklifler arasında en makul olan Çin’in teklifi olmuştur. Fakat bu teklif Türkiye’nin savunma sistemi konusunda isteklerini yeterince karşılamamıştır. Bu sebeple Türkiye, ek süre vererek diğer ülkelerin tekliflerini yineleyebileceğini ilan etmiştir. Sonraki süreçte yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmıştır. En nihayetinde Türkiye ihale kararını iptal etmiş ve Rusya ile görüşmelere başlamıştır. Sürece gereken önemin ilgili ülkeler tarafından gösterilmemesi Türkiye’yi Rusya’yla bir araya getiren etkenler birisi olarak gösterilebilir.

Bununla birlikte Türkiye stratejik konumunun kullanılması gibi gerekli olan tüm sorumluluklarını, NATO müttefiki ülkeler için üstlendiği hâlde ihale süreci devam ederken gerçekleşen Türkiye’nin güvenliği için ABD, Hollanda ve Almanya tarafından Türkiye’ye konuşlandırılmış olan Patriot sistemlerinin geri çekilmesi de Türkiye’yi hava savunma sistemi edinme konusunda zorunlu hâle getirmiştir. Sayılan sebeplerin sonucu olarak da Türkiye, S-400 HSS’ni satın almaya karar vermiştir. Sonuç aşaması Türkiye’nin kararı olsa da gelişme aşaması Türkiye’nin menfi şekilde etkileneceği şekilde gerçekleşmiştir. ABD Senatosunun Türkiye’nin haklılık paylarını göz önünde tutarak, bu süreci ikili ilişkilere en az zarar verecek şekilde bir sonuca bağlayacağı düşünülmektedir.

İhtimaller Üzerinden

Türkiye hükümeti ve tüm dünya “ABD Türkiye’ye ne tür yaptırımlar uygulayabilir?” sorusunu merak etmektedir. Bu soru farklı ihtimaller üzerinden düşünülerek cevaplandırılabilir. İlk ihtimal olarak girişte de bahsedildiği gibi Türkiye ile benzer sebepten Çin’e uygulanmış bir yaptırım mevcuttur. Bu yaptırımın içeriği Çin’deki satın almayla ilgili kurumların ABD’de ihracat lisansına başvurmaktan ve ABD finansal sistemini kullanmaktan men etmesini içermekteydi.

Türkiye-ABD ilişkileri de göz önünde bulundurularak bu ihtimal üzerinde düşünüldüğünde; 20,7 milyar dolar olan ABD-Türkiye ticaret hacminin 3,1 milyar dolarlık kısmını askeri harcamalar oluşturmaktadır. Türkiye Ticaret Bakanı Ruhsan Pekcan’ın açıklamasına göre ABD ile hedeflenen ticaret hacmi ise 75 milyar dolardır. Bunun anlamı ise ABD ile olan ticari ilişkilerin uzun vadede iyi tutulmak istendiğidir. ABD’nin de ticari anlamda isteğinin aynı doğrultuda olduğunu söylemek mümkündür. Buna rağmen ticari ilişkilerin yanı sıra ikili arasındaki askeri anlaşmazlıklar, İran yaptırımları, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ye yapılan ABD yardımları ve FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in iadesinin yapılmaması gibi hususlar nedeniyle gergin bir ilişki de süregelmektedir.

Her ne kadar ABD Başkanı Donald Trump açıklamalarında Türkiye ile ilişkilerin iyi olduğunu, yaptırım uygulamayı düşünmediğini ifade etse de bu gerginlik Amerikan Senatosunca farklı şekilde yorumlanmaktadır. Durumların ortak sonucu olarak ise Türkiye için de Çin ile aynı yaptırımlar uygulanabileceği gibi döviz üzerinden işlem yapılmasının yasaklanması, uluslararası mali kuruluşlardan kredi verilmemesi gibi benzer mali yönü ağır gelecek yaptırımlar uygulanması söz konusu olabilir. Bu tür yaptırımlar Türkiye’nin ticaret hacminin tahmin edilen düzeye gelmesinde büyük bir engel olacaktır.

İkinci ihtimal ise yakın geçmişte ABD ile yaşanmış olan Rahip Brunson krizi ve sonucunda Türkiye’ye uygulanan yaptırımlar üzerinden düşünülmesidir. Rahip Brunson krizinde iki ülke arasında gergin bir süreç yaşanmış olmasına karşın yaptırımlar ilişkileri yıpratıcı nitelikte olmamıştır. İçişleri ve Adalet Bakanlarının ABD’ye gitmesinin yasaklanması gibi Türkiye için zor sonuçlar doğurmayacak yaptırımlar uygulanmıştır. ABD Başkanı Trump ve Senatonun açıklamaları göz önünde tutulduğunda benzer bir yaptırımın uygulanması ihtimali daha yüksek görünmektedir.

Diğer bir ihtimal üzerinde ise ABD Başkanı Trump’ın iyimser açıklamaları üzerinden düşünülmektedir. Yaptırım uygulanmaması bu iyimserliğin sonucudur. Yaptırım uygulanmaması için ABD Başkanı Trump’ın yasada yer alan usule uygun olarak hareket etmesi, yaptırımlardan muafiyet kararı vermesi gerekmektedir. Bu kararı verebilmesi için Kongre’nin ilgili komisyonuna yaptırımlardan muafiyet tanımanın ülke için hayati önem taşıdığını anlatması ve ispatlaması gerekir. 231. maddeden farklı olarak kanunun bir diğer maddesinde ise daha kolay bir çözüm sunulmaktadır. 236. madde milli güvenlik çıkarlarına uygunluk durumunda Başkan Trump’a bu muafiyeti sağlayabilme yetkisi vermiştir. Bunun anlamı yaptırımın uygulanmasının, ABD güvenliğinin fonksiyonlarına bir tehdit teşkil etmesi hâlinde Başkan tarafından yaptırım kararı durdurulabilecektir. Fakat Başkan’ın yetkisini kullanması sonuç almak için yetmemekte, aynı zamanda Kongre’nin onayı gerektiğinden Türkiye için uygulanabilir bir madde olup olmadığı muallaktadır.

Başlanılan Süreç

Başkan Trump ve ABD Senatosu bazı konularda görüş ayrılığı içerisinde olsalar da hemfikir oldukları Türkiye’nin S-400 HSS’ne ve F-35 savaş uçaklarına aynı anda sahip olamayacağı fikri vardır. Bu doğrultuda ABD Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin F-35 savaş uçaklarının üretim ortaklığından çıkarılacağını açıklamıştır. Bu durum Türkiye’nin 1,5 milyar dolarlık yaptığı harcamanın ve bu üretimden elde edeceği 9 milyar dolarlık iş hacminin kaybı anlamına gelmektedir. ABD’nin bu durumla ile ilgili kaygısı ise S-400 HSS aracılığıyla Rusya’nın F-35 savaş uçaklarının zafiyetinin tespit etmesi ve aleyhe olarak kullanmasıdır. Türkiye böyle bir riskin olmadığını defaten çeşitli açıklamalarda izah etse de ABD bu durumu güvenlik tehdidi olarak görmektedir.

F-35 savaş uçakları Türkiye için sadece silahlı kuvvetler olarak değil, ekonomik anlamda da çok büyük bir öneme sahiptir. Sürecin Türkiye aleyhine sonuçlanması halinde ekonomide yaşanılacak zafiyet büyük olacaktır. ABD ile imzalanan anlaşmada uluslararası mahkemelere başvurma imkânından feragat edildiği ve ABD’ye tek taraflı tasarruf yetkisi verildiği için durumla ilgili olarak Türkiye’nin ABD ile müzakere yapmaktan başka bir çözüm yolu kalmamaktadır. Bu sebeple müzakerelere devam edilmekte, yaptırımların farkındalığında başlanılan bu süreç en az hasarla atlatılmaya çalışılmaktadır.

Sonuç

Türkiye’nin Rusya ile anlaşma yapacağının ilan edilmesine müteakip, ABD Türkiye’ye indirimli olarak Patriot HSS vermeyi teklif olarak sunmuştur. Fakat Türkiye gecikmiş bu teklifi kabul etmemiştir. T-LORAMIDS sürecinde çıkılmış olan ihale, sunulan teklifler, kabul edilmeyen makul istekler, ek süre verilmesi, ihalenin iptali vb. yaşanmış en nihayetinde Türkiye’yi Rusya ile masaya oturmaya yönlendirmiştir. Riskler, tehditler, maliyetler hesaplandığında bunun doğru bir adım olmadığı söylenebilir.

Her şeye rağmen Türkiye’nin hava savunma sistemleri konusunda kaybedecek zamanı yoktur. Bu sebeple S-400 HSS alımının atılması gereken bir adım olduğu ortadadır. Fakat Türkiye için farkındalığın önlemleri de beraberinde getirmiş olması hayati öneme haizdir. İleriki aşamalarda Türkiye’nin uluslararası konumunun menfi şekilde etkilenmemesi için yapılacaklar açısından sürecin yeni başladığı söylenebilir.


Kaynaklar
https://www.amerikaninsesi.com/a/turkiyeyi-s400-alimindan-sonra-neler-bekliyor/4996208.html
https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-48365138
https://www.dw.com/tr/abdden-rusya-ve-%C3%A7ine-yapt%C4%B1r%C4%B1m-karar%C4%B1/a-45587635
https://tr.euronews.com/2019/06/19/abd-den-kuzey-kore-ye-yardim-ettigi-iddiasiyla-rus-finans-kurumuna-yaptirim
https://www.bagimsizhavacilar.com/abdnin-turkiyeyi-tehdit-ettigi-caatsa-yaptirimlari-nedir-neleri-kapsiyor/
https://tr..euronews.com/2019/07/19/trump-turkiyeye-karsi-yaptirimlari-engelleyebilir-mi
https://tr.euronews.com/2019/07/19/abd-senatosuna-turkiyeye-yaptirim-uygulanmasi-icin-yeni-onerge-sunuldu
https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49006630
https://tr.euronews.com/2019/07/25/abd-kongresi-s-400-satin-alan-turkiye-ile-ilgili-ne-yapacagimizdan-emin-degiliz
https://gercekgazetesi.net/karsi-manset/bir-insan-iyi-polis-kotu-polis-oyununu-kac-defa-yutar
https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/abdnin-f-35-karariyla-turkiye-uretilen-her-f-35in-yuzde-6sini-kaybetti-5234819/
https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/07/17/pentagon-turkiye-f-35-programindan-cikarildi/
https://www.independentturkish.com/node/23751/d%C3%BCnya/reuters-t%C3%BCrkiye-rusya%E2%80%99yla-f%C3%BCze-anla%C5%9Fmas%C4%B1nda-yapt%C4%B1r%C4%B1mlardan-ka%C3%A7%C4%B1nmak-i%C3%A7in-trump%E2%80%99
Posted in DIŞ POLİTİKA, DÜNYA ÜLKELERİ, EMPERYALİZM, TSK | Leave a comment

KIZILAY NEREDE???

Posted in GEDİĞE TAŞ KOYMAK | Leave a comment

DERİN PLAN BAŞLADI * Kraliçe bile kaçıyor

Videoda Ergün Diler’in yazılarından yararlanılmıştır:

https://bit.ly/3dnNfKx / https://bit.ly/39fhVKw / https://bit.ly/33EuoGL

BAĞLANTILI YAZILAR;

KORONOVİRÜS YENİ BİR (11 Eylül mü) * BİR VİRÜS DÜNYA DENGELERİNİ DEĞİŞTİRİYOR * Bu bir salgın hastalık değildir, Bu bir biyolojik saldırıdır. Amacı ise mevcut sistemi yıkıp yerine yepyeni bir sistem kurmaktır. * Koronavirüsün kaynağının ABD olduğunu gösteren raporlar! —- http://nacikaptan.com/?p=76938
Koronavirüs pandemisi üzerine düşünceler * ROBERT KOCH ENSTİTÜSÜ RAPORUNA GÖRE CORONO VİRÜS LABORATUVARDA ÜRETİLDİ — http://nacikaptan.com/?p=77191

 

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DÜNYA ÜLKELERİ, İSTİHBARAT KURUMLARI, Saglik | Leave a comment

UYY KORONA KORONA…

Posted in FELSEFE ve GÜZEL DEYİŞLER | Leave a comment
Top