Suriye’de Bataklığa Nasıl Saplandık, Nasıl Çıkabiliriz ?

Suriye’de Bataklığa Nasıl Saplandık, Nasıl Çıkabiliriz ?

Namık Tan (E) Büyükelçi – 18 Ekim 2021


Erdoğan hükümetleri arka bahçe olarak gördüğü Suriye’de Sünni bir yönetim oluşturulabileceği düşüncesindeydi. Çıkış yolu hala var ama güven oluşturmak zaman alacak.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeni bir sınır ötesi harekâtının daha işaretleri verilirken, Suriye’de giderek derinleşen krizin Türkiye için maliyeti her geçen gün artıyor. Sorunun çözümü konusunda ise ufukta bir ümit ışığı gözükmüyor. Bundan birkaç yıl önce okuduğum bir BM raporunda, Suriye’nin, iç savaş öncesindeki fert başına milli gelir seviyesine ulaşabilmesi için, ülkede yeniden barış sağlanmasından itibaren 30 yıl geçmesi gerektiği belirtiliyordu. Rapordaki somut verilere dayanan bu değerlendirme beni çok üzmüş ve ürkütmüştü. Zira, veriler Suriye meselesinin yükünü çok uzun yıllar sırtımızda taşıyacağımızı ortaya koyuyordu. Bugün içinde bulunduğumuz durum, ne yazık ki raporda yazılanlardan da endişe verici bir geleceğe ilişkin emareler barındırıyor.

Peki, bir ara Suriye ile aramızda su sızmazken, çok kısa bir zaman zarfında nasıl ve neden düşman komşular haline geldik? Kriz patlak verdiğinde meseleyi nasıl yöneteceğimize dair somut bir siyasi planımız, programımız ve bir çıkış stratejimiz var mıydı? Meselenin, zaman içinde, özellikle Türkiye açısından vahim boyutlara ulaşma riskini barındırdığı hiç düşünülmemiş miydi? En önemlisi, Suriye meselesine müdahil olma uğruna Cumhuriyet tarihi boyunca özenle korumaya çalıştığımız akılcı ve gerçekçi dış politikadan uzaklaşmamıza değer miydi?

Suriye krizinin başlangıcı ve gelişimi
Suriye’de rejim karşıtı gösteriler ülkenin güneyindeki Dera ilindeki bir grup öğrencinin, okul duvarına, “Ey doktor (Devlet Başkanı Beşar Esad’ı kastederek) şimdi sıra sana geldi” sloganını yazmasıyla 15 Mart 2011’de başladı ve kısa zamanda ülke sathına yayılarak, halk ayaklanmasına, bir süre sonra da iç savaşa dönüştü.

O günlerde, ülkemizi Washington’da temsil etmekteydim. Büyükelçilik görevimin sona erdiği 2014 yılı Mart ayına kadar da, Hükümetimizin Suriye konusunda ABD makamları ile yürüttüğü birçok kritik görüşmede hazır bulundum.

Daha iç savaşın yoğun şekilde devam ettiği 2012 ilkbahar aylarında, Suriye meselesinin, Türkiye için büyük bir maliyet oluşturacağı açıkça görülmekteydi. Büyükelçiliğimizin bu istikametteki değerlendirmelerini ve uyarılarını merkeze rapor halinde gönderdiğimizi, bu çerçevede Suriye’nin Türkiye’ye mücavir bölgelerinin “Afganistan’a dönüşme riskinin bulunduğunu” vurguladığımızı çok iyi hatırlıyorum.

Ancak, o dönemde Türkiye’de çok farklı beklentiler vardı. Sadece Washington’dan değil, birçok önemli dış temsilciliğimizden gelen benzer uyarılara aldırış edilmiyordu. Zira, Hükümet arka bahçesi olarak gördüğü Suriye’de kendine müzahir Sünni bir yönetim oluşturabileceği düşüncesindeydi. Her ne kadar, meseleye terör bağlamında güvenlik kaygılarıyla yaklaştığını öne sürüyorsa da, aslında Hükümetin politikalarına ideolojik bir bakış açısı hâkimdi.

Sünni coğrafyada etki fırsatı sanıldı
Türkiye, Suriye’deki başkaldırıyı kendisi için bir fırsat sandı. Bunun, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika sahili boyunca uzanan Sünni Arap coğrafyasında kendisine hegemonya imkânı yaratabileceği zannına kapıldı. Üstelik, böyle bir yaklaşım, hem milliyetçi ve popülist politikalarına zemin kazandırıyor hem ülke içinde kendisine müzahir siyasi kitlenin hamasi söylemlerle konsolide edilmesini sağlıyordu. Sünni âlemine liderlik hayali içindeki Hükümet etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla dolu, aslında pek de bilmediği bir bölgede el yordamıyla, adeta zücaciye dükkanındaki fil gibi ilerlemekte beis görmedi.

Nitekim, bu yanlış politikası yüzünden, Türkiye, iç savaşın patlak verdiği ilk günlerden itibaren, Suriye’de yatıştırıcı ve dengeleyici değil, taraf olucu bir tutum izledi. Terör örgütlerine karşı da ayrımsız davranamadı. Çıkarlarına hizmet eden eli silahlı militanları benden olanlar şeklinde tasnif etmekten çekinmedi. Hatta, kendisinden yana addettiği muhalif grupları eğitti, donattı ve onlara topraklarını açtı.

En önemlisi, Türkiye’de hükümet Suriye meselesinde kendini adeta bilerek çıkmaza soktu. Dışişleri Bakanlığı, Genelkurmay ve MİT gibi devlet kurumlarının haklı uyarılarına ve telkinlerine kulak verilmedi. Oysa, herhangi bir çıkış stratejisi olmadan Suriye’de askeri müdahalede bulunmanın riskleri ve sakıncaları, sözü edilen devlet kurumlarınca Hükümete bildirilmişti.

Suriye’nin Türkiye için bir bataklığa dönüştüğü, benim emekliliğimi istediğim 2014 yılında gün gibi aşikârdı. Meselenin, Türkiye’nin tek başına yönetemeyeceği boyutlara ulaştığını dost düşman herkes biliyordu. Ancak, Hükümet ısrarla hayâl peşinde koşmayı sürdürdü. Çünkü, kendisi için bütün çıkış yollarının kapandığını bir türlü kabullenmek istemiyordu.

ABD ve Rusya krize dahil olunca
2014’ün Haziran ayında Irak’ın en büyük şehirlerinden Musul’u ele geçiren IŞİD, Türkiye sınırındaki PYD/YPG bölgelerinin bir kısmını ve bu meyanda Kobani kasabasını da kuşattı. ABD Başkanı Barack Obama, 19 Ekim’de Başbakan Tayyip Erdoğan’ı arayarak, YPG’ye doğrudan silah yardımı yapacağını söyledi ve yardımlar başladı. Türkiye’nin Suriye politikasında en önemli hatası, kanaatimce Suriye’de PKK kontrolünde Kürt devleti fobisi yüzünden Kobani kuşatması sırasında sergilediği ikircikli tutumdur. Bu yüzden, Türkiye Suriye’deki Kürtleri adeta ABD’nin kucağına itmiş oldu.

Ardından, Rusya’nın Eylül 2015’in sonunda savaşa katılması neticesinde, iç savaşın seyrinin rejimin lehine çevrilmesiyle de Suriye politikamız tam anlamıyla çıkmaza girdi. Zira, iç siyasette yaşanan ciddi istikrarsızlığı takiben, 1 Kasım 2015 tarihinde yapılan erken seçimleri kazanmanın yarattığı özgüven, Hükümeti bir nevi ölçüsüzlüğe itti. 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Hava Kuvvetleri’ne ait Su-24 tipi uçağın sınır ihlali gerçekleştirmesinden dolayı Türk F-16’larınca düşürülmesi Rusya’nın büyük tepkisine yol açınca, Türkiye misilleme korkusuyla derhal NATO’dan güvence talep etmek durumunda kaldı. Bu noktada, ABD’nin Türkiye lehine ağırlık koymasıyla, gereken ittifak güvencesi sağlanabildi.

Ancak, Türkiye ile Rusya arasındaki gerginlik çok geçmeden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından 2016 Haziran ayı sonunda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e gönderilen özür mektubu ile sona erdi. Erdoğan 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından ilk yurt dışı seyahatini Rusya’ya yaparak, St Petersburg’da Putin ile görüştü. Artık, Erdoğan ve Putin’in arasından su sızmıyordu. İki lider, fırsat buldukça baş başa görüşmeler yapıyor ve özellikle Suriye politikalarını koordine ediyorlardı.

2018 yılında yapılan seçimler sonucunda Türkiye’nin, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine” geçmesi üzerine bütün kararlar tek kişi tarafından alınmaya başladı. İç ve dış politikada kurumların işlevi giderek azaldı. Türkiye her geçen gün biraz daha yalnızlaştı. Komşuları, dost ve müttefikleri Türkiye’nin yanından uzaklaştı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, S-400 ve F-35
İşte, tam bu sırada, Türkiye, Rusya ile ABD’yi birbirine karşı oynamaya başladı. Suriye’nin Batı ucundaki İdlip’te başı sıkıştığında ABD’ye, YPG/PKK meselesi ile karşı karşıya kaldığında Rusya’ya göz kırptı. Tabiatıyla, Türkiye bu şekilde devlet kapasitesini zorlayan işlere kalkışınca dış politikasında görülmemiş bir savrulma ortaya çıktı. Hem ABD hem Rusya ile ilişkileri ciddi zemin kaybına uğradı.

Örneğin, anlık bir tepkiyle düşürdüğü Rus uçağının diyetini Rusya’dan S-400 füzesi alarak ödemek zorunda kaldı. Bu yüzden de ortağı olduğu beşinci nesil F-35 uçak üretim projesinden ABD tarafından ihraç edildi. Üstelik, CAATSA yasası çerçevesinde ilâve ABD yaptırımlarına maruz kalarak, savunma sanayii alanında ciddi kayıplara uğradı. NATO üyesi müttefikleri nezdinde de gereksiz yere güven kaybı yarattı. Bütün bunların telâfisinin yıllar alacağı kuşkusuzdur.

Sadece Suriye meselesinde değil, diğer dış konularda da Türkiye’nin ne yapmak istediğini artık pek kimse anlayamıyor. Türkiye, net bir vizyonu olan ülke olarak görülmüyor. Ekonomik bakımdan da sıkışmış durumda; dışarıdan beklenen yatırımlar gelmiyor. Başta İsrail ve Mısır olmak üzere, aramızın bozuk olduğu ülkelerle ilişkilerimizi düzeltmek amacıyla yaptığımız girişimlerden bir türlü sonuç alamıyoruz.

Bu çerçevede hükümet, bu yılın başından itibaren kavgacı ve çatışmacı politikaları terk etme arayışına girdi. Söylemler nispeten yumuşatıldı, beden dili değiştirildi ama istenen sonuç bir türlü alınamıyor. Zira, uluslararası ilişkilerde güven duygusu bir kere kaybolunca, tekrar yerine getirilmesi maalesef uzun zaman alıyor.

Taliban ile görüşülüyorsa, Esad ile de görüşülebilir
Türkiye, içinde bulunduğu sıkışmışlıktan kurtulabilir mi? Bu soruya olumlu cevap vermek hiç de kolay değil. İlk bakışta çıkış yolu Suriye rejimi ile doğrudan temas kurmak gibi görünüyor. Ancak, bunun iç politikada getireceği ağır maliyeti Hükümet üstlenmeye cesaret edemiyor. Bunun yerine, Suriye meselesini, yeni bir askeri operasyon başlatma tehdidinde bulunmak suretiyle, tabanını konsolide etmek için kullanmaya çabalıyor. Arap aleminin dahi Suriye’ye yönelik politikalarını büyük ölçüde yumuşattığı, ABD’nin de yumuşama sinyalleri verdiği bir dönemde Türkiye’nin Suriye’ye katı tutumunda kararlı görünmesine dışarıdan bakanlar anlam veremiyor.

Esad’ın ülkesini büyük felâkete sürüklediğini ve binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine yol açtığını görmezden gelmek mümkün değil. Ancak, Türkiye’nin yüksek menfaatlerinin her türlü siyasi değerlendirmenin önünde geldiğini de kabul etmemiz gerekiyor. Nitekim, aynı Esad gibi binlerce masum insanın ölümünden sorumlu olan ve çağdışı zihniyete sahip Taliban ile masaya oturmaktan çekinilmiyorsa, Suriye rejimi ile de görüşülmesi pek âlâ mümkündür.

Öyle ki, Hükümet, Türkiye’nin çıkarları gerektirdiği için, üyelerinden birçoğu teröre destek verdikleri gerekçesiyle BM’nin yaptırım listesinde bulunan Taliban heyetini Ankara’da resmî protokolle ağırlamaktan çekinmedi. Hatta, Taliban ile görüşen heyetimize bizzat Dışişleri Bakanı başkanlık etti. Kısacası, çıkarlarımız gerektirdiği için, dış politikamızda akılcı ve öngörülebilir olmaktan dahi taviz verebildik.

Ne yapmalı, nasıl çıkmalı?
Kendi halkı ve yurt dışındaki muhatapları nezdinde güven oluşturamazsa, Türkiye’nin içinde bulunduğu cendereden kurtulması çok zordur. Türkiye’nin, bir an önce, halkının refah ve mutluluğunun teminat altına alınmasına odaklanması, kavgacı ve çatışmacı politikaları terk etmesi ve bundan on yıl kadar öncesine kadar olduğu gibi, yumuşak güce öncelik veren bir politikaya dönmesinde zaruret vardır.

Türkiye, akılcı ve uluslararası sisteme uygun davranmalıdır. Dost ve müttefikleri başta olmak üzere, uluslararası camia, Türkiye’den, tereddüde mahal bırakmayacak şekilde pozisyonunu belirlemesini bekliyor. Türkiye’nin yeri Batı’dır. ABD’nin, Rusya ve Çin’i açıkça hasım olarak belirlediği ve yeni nesil soğuk savaşın ayak seslerinin duyulmakta olduğu bir dönemde Türkiye’nin muhataplarına bu istikamette güven vermesi dostlarından güven bulmasını da sağlayacaktır.

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, DIŞ POLİTİKA, ORTADOĞU ÜLKELERİ | Leave a comment

DEVLETİ TALAN EDENLERDEN, ANAYASAYI, PARLAMENTOYU İLGA EDENLERDEN, EN YUKARIDAN, EN AŞAĞIYA SİYASETÇİLERDEN, KAMU ÇALIŞANLARINDAN, TALANA KATKI VEREN ŞİRKETLERDEN, KİŞİLERDEN HESAP SORULMASI DEVLET OLMANIN GEREĞİDİR.

HESAP SORULMASI ŞARTTIR.
BU ÖNGÖRÜ KİN-GAREZ-İNTİKAM DUYGULARININ TATMİNİ İÇİN DEĞİL, HESAP SORULMAMASI HALİNDE VATANDAŞIN DEVLET KURUMUNA GÜVENİNİN KALMAYACAĞI, YAPILAN KÖTÜLÜKLERİN YAPANLARIN YANINA KÂR BIRAKILACACAĞI DIYGUSUNUN YERLEŞMESİNE VE VATANDAŞIN ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMLERDE DEVLETİN BEKASI VE ATILACAK ATILIMLARA DAHİ DESTEK VERMEYE SOĞUK BAKACAĞI BEKLENTİSİNDEN KAYNAKLANMAKTADIR.

Dr. İlhan Azkan


HESAP SORULMASI ZORUNLUDUR. ZİRA;

1-) geçmişte usulsüz ve yasadışı uygulamalarla edinilmiş ve edinilmeye devam edilecek servetlerin kamu faydası için geri alınması

2-) Stratejik kamu kurumlarının özelleştirilmesinin hesabının sorulması, bu kurumların yeniden kamu mülkiyetine alınması,

3-) Sosyal yapıyı, devlet mekanizmasını alt üst eden, hıyanete varan kararlara imza atanlardan hesap sorulması, cezalandırılmaları, işten el çektirilmeleri, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışma haklarının kaldırılması,

4-)Anayasaya alenen aykırı kararların alınmasına karışan herkesin yüce divanda yargılanması İçin hesap sorulması şarttır.


ENGİNYURT: DEVR-İ SABIK YARATILARAK HESAP SORULACAK

Demokrat Parti (DP) Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, “Dolayısıyla korkması gerekenler kendilerini biliyorlar ve bunlardan muhakkak devr-i sabık yaratılarak hesap sorulacaktır” dedi.

Demokrat Parti (DP) Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Merkez Bankası bürokratlarına yaptığı çağrıya ilişkin çarpıcı bir değerlendirmede bulundu.

TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, güncel siyasi ve ekonomik gelişmeleri değerlendiren Enginyurt, “Ülkemiz ekonomik anlamda büyük bir çöküş yaşıyor. Bugün Merkez Bankası faiz indirecek ya da pas geçecek ya da yükseltecek. Hepimiz, eli kulağında Merkez Bankası Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yapacağı açıklamayı bekliyoruz. Aslında meraka gerek yok. Ne tür bir açıklama yapılırsa yapılsın fren patladı, artık gidişat hiç de iyi değil. Bütün bunlara rağmen pembe tablolar çizmeye devam ediyorlar” dedi.

Dün Meclis’te bütçe görüşmeleri sırasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yaptığı açılış konuşmasına değinen Enginyurt, “Sayın Fuat Oktay Öyle bir pembe tablo çizdi ki gözlerimiz yaşardı. Milli gelir, 2022 yılında 33 bin dolar olacakmış, yani 300 bin lira. Yani aylık 25 bin lira. Şimdi büyük umutlarla millete diyorlar ki ‘2022’yi bekleyin, sizi zenginleştireceğiz’. 20 yılda milleti 20 kat fakirleştiren iktidar, günü rakamlarla kurtarmaya çalışıyor. Ama gerçek hiç de iktidarın söylediği gibi değil. Çiftçi perişan. Esnaf perişan. Memur evin ekmek götüremiyor. İşçi artık değil asgari ücretle 5 bin lira maaşla geçinemiyor, ama iktidarı yönetenler pembe tablolara devam ediyor” ifadelerini kullandı.


“DEVR-İ SABIK YARATILARAK HESAP SORULACAKTIR”

Kılıçdaroğlu’nun Merkez Bankası bürokratlarına yaptığı çağrı sorulan Enginyurt, şöyle konuştu:

“Rüşvet yiyen, iltimas yapan, torpil yapan, devletin malını kendi malı gibi kullanan, devleti talan edenlerle devr-i sabık yaratarak, Sayın Gültekin Uysal’ın dediği gibi ‘gün geldiğinde hesaplaşacağız’. Efendim 3,5 milyonu, memuru tehdit mi ediyorsunuz? Kim kimi tehdit eder, niye etsin? Kul hakkı yemeyen kimden korkar? Hırsızlık yapmayan kimden korkar? Devletin malını çalmayan kimden korkar? Dolayısıyla korkması gerekenler kendilerini biliyorlar ve bunlardan muhakkak devr-i sabık yaratılarak hesap sorulacaktır.”

Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yaptığı çağrıda 18 Ekim Pazartesi’ni milat olarak göstermesine ilişkin sorulan bir soruya Enginyurt, “Öyle bir miladı kabul etmiyoruz.

Dr. İlhan Azkan

Posted in ANAYASA, Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

AZİZ NESİN * “Geriye Kalan” gözyaşlarımdan süzdüğüm bir avuç kahkahadır

“Geriye Kalan” gözyaşlarımdan
süzdüğüm bir avuç kahkahadır

Aziz Nesin’in Geriye Kalan adlı kitabından * 1948

Bir gün bir sinir hastalıkları uzmanına bir hasta gelir.

“Doktor, der, hastayım, hayattan zevk alamıyorum. Açlar aklıma geliyor, yemek yiyemiyorum. Çıplaklar hatırıma geliyor, onlarla birlikte üşüyorum. Her cinayette kendimi suçlu buluyorum. Her katil bıçağının kabzasını sanki benim ellerim tutmuştur. Her atılan kurşun benim kalbime saplanıyor. Bütün bu toplumun suçları benim omuzlarıma yüklenmiş. Artık gülmesini unuttum.

Doktor, hastasını omzundan tutar, pencerenin önüne getirir, perdeyi aralar, parmağıyla karşı duvardaki afişi gösterir. Bu afişte, bir sirk palyaçosunun reklâmı vardır.

“Azizim, der, şu palyaçoyu görüyor musun?

Tavsiye ederim, her gece bu palyaçonun gösterilerine git. Bütün kederini, elemini, derdini unutursun. Gülmeyi, kahkahayı öğrenirsin. Hayattan yeni baştan zevk almaya başlarsın.

Hasta, başını eğer, -Doktor, der, işte o palyaço benim!

Sekiz yıllık yazarlık hayatım, bu palyaçonun hayatına benzer. Sevgili okurlarım! İşte o kavgadan Geriye Kalan gözyaşlarından süzdüğüm şu bir avuç kahkahadır.

Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR | Leave a comment

“TÜGVA sultanlığı”

13 Ekim BAĞIMSIZ GAZETECİLİK PLATFORMU

“TÜGVA sultanlığı”


​Cumhuriyet ve Birgün gazeteleri TÜGVA’daki
torpil listesini okuyucularıyla paylaştı.


Cumhuriyet gazetesinin manşetinde, “TÜGVA sultanlığı” başlıklı haber yer aldı. Haberde şu ifadeler kullanıldı:

“Bilal Erdoğan’ın kurucusu olduğu TÜGVA’ya ait olduğu öne sürülen listeler eski bir vakıf çalışanı tarafından paylaşıldı. Belgelerde TSK’ye, Emniyet’e, bürokrasiye yerleşen ya da yerleştirilecek yüzlerce kişinin bilgisi ve referans olan yöneticilerin isimleri yer alıyor. İddiaya göre onlarca şehirde vakfın kiraları valilikler ve belediyelerce karşılanıyor. TÜGVA ise ‘yalan ve montaj’ dedi.

Sınıfların özel organizasyonlar için TÜGVA’ya tahsisine karşı çıkan İzmir Atatürk Lisesi Müdür Yardımcısı Bora Cangüloğlu, beşinci kez görevinden alındı. Cangüloğlu’na veliler, mezunlar ve sendikalar sahip çıktı. Eğitim-Sen; çağdaş, demokratik, laik, bilimsel eğitimden yana tutum alan eğitimcilere yönelik iftiralarla soruşturmalar açıldığını vurguladı.

İBB Başkanı İmamoğlu, belli vakıflara geçmişte yapılan tahsisleri iptal ettiklerini açıklamasına karşın iktidar gücünü kullanan TÜGVA, binaları boşaltmıyor. Büyükada İskelesi’nin üst katından çıkmayan TÜGVA, Üsküdar’daki tarihi İbrahim paşa Köşkü’nü de boşaltmadı. Köşkteki tabelada ‘TÜGVA İstanbul İl Temsilciliği’ yazıyor. Hukuki süreç devam ediyor.”


Birgün gazetesi habere manşetin altında, “TÜGVA’nın kutusu” başlığıyla yer ayırdı:

“AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın Yüksek İstişare Kurulu’nda yer aldığı TÜGVA’nın torpil listesi ortaya çıktı. TÜGVA’nın astsubay, polis özel harekat, adli hakim, subaylık gibi alanlar için hazırladığı listede, adayların T.C kimlik ve telefon numaraları ile bu kişilere kimin referans olduğuna dair bilgiler de yer alıyor. Gazeteci Metin Cihan’ın aktardığı belgelere göre, işlemleri TÜGVA Teşkilat Koordinatörü İbrahim Beşinci ve ona bağlı bir ekip yürütüyor. Referanslar arasında vakfın yöneticilerinin yanı sıra AKP’li vekiller de var.”


“Çıktı dokuza iner mi sekize”

Karar gazetesi manşetindeki, “Çıktı dokuza iner mi sekize” başlıklı haberinde, “Ekonomi yönetiminde uyarılara rağmen inatla sürdürülen hatalı politikalar doları beş yılda 3 liradan 9 liraya taşıdı. Ekonomistler kurdaki artış eğiliminin süreceğini işaret etti. Vatandaşın cebindeki parayı yutan döviz eğrisindeki gidişatın günlük önlemlerle durdurulamayacağı belirtildi. 2016’dan bu güne gelinen nokta, hepimize fatura ödeten ısrarın sonuç vermeyeceğini ve çözümün rasyonaliteye dönüşte olduğunu bir kez daha gösterdi.

Türkiye’de uzun süredir ortaya konulan güven sarsıcı yaklaşımın en somut yansıması kurda yaşandı. Uzmanların ‘Hatalı’ dediği faiz indirimi sonrası artan dolar, MB Başkanı’nın ‘TL’deki kayıp faizden kaynaklı değil’ ifadeleri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları sonrası 9 lirayı aşarak tarihi rekor kırdı. Hatalı politikalarla adım adım gelen tablo ‘Hem 128 milyarı buhar eden hem kurun ateşini daha da artıran anlayış terk edilmeli’ dedirtti.

Ekonomistler de dolardaki tırmanışta hükümetin izlediği politikaların etkisine dikkat çekti: Bu kur artışları gelecek günlerde fiyat artışları olarak geri dönecek. Tablo vatandaşın delinen cebinde. Enflasyondan sonra iki basamaklı dolar kuruna bir adım kaldı. 2021’de TL dolara karşı en çok değer kaybeden para birimi. Bu yıl dış güçler yalanı için sebep de yok. Ekonomi yönetilemiyor. Ekonomik gerçeklikler inkar edildikçe Türk Lirası değer kaybediyor” ifadelerine yer verdi.


Benzer bir haber, “Her geçen gün fakirleşiyoruz” başlığıyla  Birgün gazetesinin manşetindeydi:

“Dolar kuru 9 lirayı aşarak tarihi rekorunu tazeledi. Kur artışı doğrudan enflasyonu etkilerken milyonların alım gücü her geçen gün eriyor. Asgari ücret yılbaşından bu yana 71 dolar, emekli aylığı ise bir ayda 37 dolar eridi.

Ülke ekonomisi öyle bir sıkışmışlık içerisinde ki krizlerden kriz beğeniyor. Yüksek enflasyon, yüksek döviz kuru ve faiz üçgenine sıkışan ekonomide, iktidar sorumluluk almaktan uzak durmaya devam ediyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ekonomi çevreleri tarafından kabul görmeyen, ‘faiz sebeptir enflasyon sonuçtur’ ısrarı ile yüzde 19’dan yüzde 18’e düşürülen politika faizi kararının döviz kuru üzerindeki etkileri sürüyor. Türk Lirası, eylül ayının başından bu yana yaklaşık bir buçuk aylık süreçte dolar karşısında yüzde 8’lik değer kaybı yaşadı. Dolar/TL, dün itibarıyla tarihi zirvesini 9 liranın üzerine taşıdı.

TL’deki değer kaybının sonuçları ise birçok üründe fiyat artışları ve tüketicinin alım gücünün biraz daha düşmesi olarak yansıyor. Kur artışının tüketicilere en doğrudan etkisi enflasyon üzerinden oluyor. Zira eylül itibarıyla yüzde 19,58 olarak açıklanan tüketici fiyatlarındaki artış karşısında milyonlarca ücretlinin ve emeklinin geliri azalıyor. Geniş kesimler yoksullaşıyor. Yılbaşında 2 bin 825 olarak açıklanan asgari ücretle bugün yalnızca 313 dolar alınabiliyor. 10 milyondan fazla çalışanın asgari ücret ve civarında bir gelirle geçinmeye çalıştığı düşünüldüğünde artan kur karşısında alım gücü giderek yok oluyor. Eylül ayının başında 8,30 seviyesinde olan döviz kuru ile 340 dolar alınabiliyordu. Sadece bir ayda yaşanan erime 27 dolara denk gelirken bunun Türk Lirası karşılığı 244 lira.”


http://platform24.org/medya-izleme/5037/-tugva-sultanligi

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

 “‘Kara kış’ın nedeni AKP” * “Saray’ın 415 arabası var, milyonlar aç”

BAĞIMSIZ GAZETECİLİK PLATFORMU – 20 Ekim

 “‘Kara kış’ın nedeni AKP”

​Gazetelerde 2022 yılı bütçesine yönelik tepkiler geniş yer buldu.

Birgün gazetesi manşetinde, “‘Kara kış’ın nedeni AKP” başlıklı habere yer verdi. Haberde şu ifadeler kullanıldı:

“İktidar ülkeyi krizin kollarına terk ediyor. Adeta krizi görmezden gelerek önümüzdeki kara kışta sorumluluğu yurttaşa bırakıyor. Doların yükselişi, gıda fiyatlarındaki artış, benzin ve motorin ile doğalgaza, elektriğe yapılan zamlarda tek bir sorumluluk almayan iktidar topu hep başkasına atıyor. Ayrıca halktan alınan vergiler de halkın yararına kullanılmıyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle 5’li çeteyle birlikte ülkeyi yöneten iktidar ülkenin kaynaklarını da bir avuç yandaşa peşkeş çekiyor. Ülkenin yeşil alanları, kaynakları bu insanlar için feda ediliyor. Yap-işlet-devret modeliyle 5’li çeteye yaptırılan işlere verilen garanti ödemelerle bu insanlar zengin edilirken halk yoksulluğun pençesinde kıvranıyor.

Eğitimden sağlığa, ulaşımdan barınmaya kadar her alanda yandaşlara alan açılıyor. TÜGVA, TÜRGEV ve Ensar gibi gerici vakıflar da 5’li çete gibi iktidardan pay alıyor. Yurtları ve şubeleri için bina tahsis ediliyor, kamudan milyonlarca lira bu vakıflara aktarılıyor. Barınma sorunu yaşayan öğrenciler sokakta kalırken bu vakıflara yardım adı altında destek sağlanıyor.

Asgari ücret ve kamu emekçilerinin maaşları enflasyonun altında ezilirken Erdoğan kendi maaşını 5 yılda neredeyse iki kat artırdı. 2018’de 59 bin TL olan Cumhurbaşkanı maaşı yeni bütçe teklifine göre 2020’de 100 bin 750 TL olacak.

İktidar tercihleriyle halktan aldığı vergileri bir avuç yandaşına kullanıyor. Yapılan yatırımlar halk için değil onların rant için yapılıyor. Kara kara düşünen yurttaş kendi başına bırakılıyor.”

“Yoksul yanıyor, ekonomi büyüyor!”

Yeni Yaşam gazetesinin manşetinde, “Yoksul yanıyor, ekonomi büyüyor!” başlıklı haber yer aldı. Haberde şöyle denildi:

“Artan vergiler, peş peşe yapılan zamlar, günden güne eriyen asgari ücret ve milyonlarca yoksulla Türkiye ekonomisi dibe doğru giderken, TL de hızla değer kaybetmeye devam ediyor. Sokağa ve yurttaşın mutfağına yansıyan ekonomik yangının aksine, iktidara yakın küçük bir kesim hızla zenginleşiyor.

Afrika ziyaretinde ekonomi büyüyor açıklaması yapan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, kendi maaşına yüzde 14 oranında zam yaparak, 100 bin TL’ye çıkardı. Dolar rekorlar kırıyor. Oyuncu Berna Laçin ise ‘Beni ifadeye çağırdılar, yine kiraz pahalı dedim diye’ açıklamasında bulundu.”

“Saray’ın 415 arabası var, milyonlar aç”

Cumhuriyet gazetesi manşetindeki, “Saray’ın 415 arabası var, milyonlar aç” başlıklı haberinde, “Meclis’e sunulan bütçe, emekçiye açlığı reva gören Saray’ın kendine bonkör davrandığını ortaya koydu. 2022 yılı bütçe tablolarına göre gelecek yıl 25’i binek otomobil, 29 araç daha alacak olan Cumhurbaşkanlığı’nın toplam taşıt sayısı 415.

Milyonlarca çalışanın açlık sınırının altındaki asgari ücretle geçindiği Türkiye’de memur ve memur emeklisine yüzde 12 zam öngörüldü. Cumhurbaşkanı ödeneğine ise yüzde 14.4 artış yapıldı. Cumhurbaşkanı’nın aylık ödeneği 100 bin 750 TL’ye çıktı.

Saray’da şatafat sürerken emekçi maaşları ise artan enflasyon ve dolar kurundan kaynaklanan pahalılık nedeniyle ‘sıfırlandı’. Asgari ücretteki erime 700 TL’yi aştı, memur maaşlarındaki erime 800 TL’ye ulaştı. Emeklinin hali ise perişan” ifadelerine yer verdi.

“Krizi görmek için tebdili kıyafete gerek var mı”

Karar gazetesinin manşetinde, “Krizi görmek için tebdili kıyafete gerek var mı” başlıklı haber yer aldı:

“AK Partili Erkan Kandemir ‘Vatandaşların arasında dolaşan tebdili kıyafet ekiplerimiz milletin sıkıntılarını raporluyor’ dedi. Gıdadan, akaryakıta fiyatların uçtuğu, tarihi rekorlar kıran doların etkisiyle vatandaşın cebinin günden güne eridiği dönemde kullanılan ifadeler ‘Evlerdeki yangını görmek için kıyafet değiştirmeye lüzum yok. Geçim sıkıntısı ortada’ tepkilerine yol açtı.

Ekonomi yönetiminde akılcı politikaların terk edilmesi Türkiye’yi kur, enflasyon sarmalına soktu. Raflardaki fiyat artışları, faturalara zamlar ve TL’deki erime vatandaşı geçim derdiyle baş başa bıraktı. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Erkan Kandemir ise ‘Milletimizin sıkıntılarını Genel Başkanımıza aktarmak teşkilatların vazifesi. Saha ekiplerimiz üzerinden ciddi çalışma yürütülüyor’ dedi. Ekonomik krizi 83 milyonun hissettiği dönemde hükümetin hâlâ ‘sıkıntıları analiz etmesi’ tartışma yarattı. Yapılması gerekenin acil bir çözüm için çaba harcamak olduğu belirtildi.”


http://platform24.org/medya-izleme/5045/–kara-kis-in-nedeni-akp

Posted in Ekonomi, Politika ve Gundem, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ÇÖKEN EKONOMİ VE YANDAŞLAR * Saray’ın tercihi halk değil, 5’li çete

POLİTİKA SERVİSİ

İktidar ülkeyi krizin kollarına terk ediyor. Adeta krizi görmezden gelerek önümüzdeki kara kışta sorumluluğu yurttaşa bırakıyor. Doların yükselişi, gıda fiyatlarındaki artış, benzin ve motorin ile doğalgaza, elektriğe yapılan zamlarda tek bir sorumluluk almayan iktidar topu hep başkasına atıyor. Ayrıca halktan alınan vergiler de halkın yararına kullanılmıyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle 5’li çeteyle birlikte ülkeyi yöneten iktidar ülkenin kaynaklarını da bir avuç yandaşa peşkeş çekiyor. Ülkenin yeşil alanları, kaynakları bu insanlar için feda ediliyor. Yap-işlet-devret modeliyle 5’li çeteye yaptırılan işlere verilen garanti ödemelerle bu insanlar zengin edilirken halk yoksulluğun pençesinde kıvranıyor.

Eğitimden sağlığa, ulaşımdan barınmaya kadar her alanda yandaşlara alan açılıyor. TÜGVA, TÜRGEV ve Ensar gibi gerici vakıflar da 5’li çete gibi iktidardan pay alıyor. Yurtları ve şubeleri için bina tahsis ediliyor, kamudan milyonlarca lira bu vakıflara aktarılıyor. Barınma sorunu yaşayan öğrenciler sokakta kalırken bu vakıflara yardım adı altında destek sağlanıyor.

Asgari ücret ve kamu emekçilerinin maaşları enflasyonun altında ezilirken Erdoğan kendi maaşını 5 yılda neredeyse iki kat artırdı. 2018’de 59 bin TL olan Cumhurbaşkanı maaşı yeni bütçe teklifine göre 2020’de 100 bin 750 TL olacak.

İktidar tercihleriyle halktan aldığı vergileri bir avuç yandaşına kullanıyor. Yapılan yatırımlar halk için değil onların rant için yapılıyor. Kara kara düşünen yurttaş kendi başına bırakılıyor.

Yurttaş eziliyor

Ekonomist Doç. Dr. Oğuz Demir, bütçenin yükünü tüketici ile ücretli çalışanların çekeceğini söyledi. Bütçeden aslan payını vergiyi ödeyenlerin değil, müteahhitlerin aldığını ifade eden Demir, “Çalışanların üzerine ciddi bir yük bineceği görünüyor” diye konuştu. Benzin ve motorin fiyatlarındaki artışa dikkati çeken Demir, “Akaryakıttan gelecek ÖTV önceki yıllarda sıfır olarak görünüyordu ancak, yeni dönemde akaryakıttan ÖTV geliri öngörülüyor” dedi.

Demir, bütçenin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar dikkate alınarak hazırlanması gerektiğinin altını çizerek, “Yurttaş, hayat pahalılığı altında eziliyor. Arzu edilen şey garanti ödemeleri değil, vatandaşın ayakta kalması için bütçe hazırlanması” ifadesini kullandı.

Faiz bütçesi

Bütçe kalemlerine yönelik detayların, “Bütçe kimin bütçesi?” sorusunun yanıtını ortaya koyduğunu söyleyen İktisatçı Yazar Mustafa Sönmez, “Bütçe esas olarak faiz ve savaş bütçesi” dedi. Sönmez, eğitim, sağlık ve sosyal yardımlar için ayrılan payın, askeri ve polis harcamalarının gerisinde kaldığına dikkati çekti. Faiz harcamalarının 241 milyar TL olacağının altını çizen Sönmez, “Buna karşın tarıma yalnızca 43 milyar TL ayrılıyor” diye konuştu. Bütçeden, sosyal güvenlik kurumlarının ciddi açıklarının kapatılması için kaynak ayrıldığını anlatan sönmez, “Yoksullukla mücadele için ayrılan pay, faiz için ayrılanın dörtte biri civarında” ifadesini kullandı.


https://www.birgun.net/haber/saray-in-tercihi-halk-degil-5-li-cete-362689

Posted in Ekonomi, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DEMOKRASİ VE HUKUK YOKSA EKONOMİ ÇÖKÜYOR

Posted in DEMOKRASİ-ÖZGÜRLÜK, Ekonomi, HUKUK-YARGI-ADALET | Leave a comment

Sadat’a muhabbet Sedat’a müebbet

Sadat’a muhabbet Sedat’a müebbet

Yılmaz Özdil


■ “Altı yaşındaki çocukla evlenilebilir” demeyi fikir özgürlüğü kabul ettiler, “bu sapıklıktır” demeyi hakaret suçu kabul ettiler.

■ Habire döven, kafasına tabanca dayayan, baltayla tehdit eden herife karşı koruma isteyen kadıncağızın talebini reddettiler, herif bu kadıncağızı delik deşik ederek öldürdü, göğsünden girip sırtından çıkan 26 santimlik kasap bıçağına “öldürücü değil” raporu verdiler.

■ Şort giyiyor diye kızcağıza tekme atanı serbest bıraktılar, kadına şiddete dur demek için pankart açan kızlara kelepçe taktılar.

■ Gezi olaylarında gençlere “kurşun atana yedi yıl” hapis istediler, Akp milletvekiline “yumurta atana 10 yıl” hapis istediler.

■ Televizyona çıkıp “sivilleri öldürmeye Etiler’den Cihangir’den Nişantaşı’ndan başlarız” diyeni serbest bıraktılar, varlığıyla onur duyduğumuz Musa Kart’ı karikatür çizdi diye hapse attılar.

■ Komşularını katledeceğini, silahlarının hazır olduğunu, en az 50 kişiyi götüreceğini söyleyene dokunmadılar, karıncayı incitmeyen modacı Barbaros Şansal’ı apronda linç ederek tutukladılar.

■ Hayatını Türkiye’ye adayan Müjdat Gezen’i “aman ha yurtdışına kaçmasın” diye karakola imza vermeye gönderdiler, Müjdat Gezen’in okulunu cayır cayır kundaklayan yobazı evine gönderdiler.

■ “Seçim sonucu istediğimiz gibi olmazsa, Belgrad Ormanı’nda ağacın dibinde, talim şeyimizi oraya gömdük, çıkaracağız sokağa” diyene hoşgörü gösterdiler, demokrasi tarifi yapan Metin Akpınar’ı “halkı hükümete karşı silahlı isyana teşvik etmek”ten yargılıyorlar.

■ İnsanları domuz bağıyla öldürerek, oturma odalarına gömen, mezar evleriyle tanınan köktendincileri davul zurnayla sokağa saldılar, Levent Kırca’yı, Tarık Akan’ı, Genco Erkal’ı, Fazıl Say’ı, Orhan Aydın’ı, İlyas Salman’ı, Levent Üzümcü’yü, Zuhal Olcay’ı, Nuri Kurtcebe’yi, Deniz Çakır’ı, Mehmet Aksoy’u, Atilla Taş’ı “sanık” yaptılar bu ülkede… Nutuk’u suç delili yaptılar.

■ “1924’te camiler kapatıldı, Çanakkale ve Bursa’da genelev olarak kullanılan camiler var” denmesine “ifade özgürlüğü” dediler, din bezirganlarıyla mücadele eden İhsan Eliaçık’ı gözaltına aldılar.

■ Mübarek anamız Zübeyde Hanım hakkında “genelevde çalışıyordu” diyene “basın özgürlüğü” dediler, karanlığın üstüne meşale gibi yürüyen Atatürkçü ilahiyatçı Cemil Kılıç’a hapis cezası verdiler.

■ Soma’da 301 madencimizi göz göre göre katleden şirketin yönetim kurulu başkanını serbest bıraktılar, katledilen madencilerin gönüllü avukatlığını yapan Selçuk Kozağaçlı’yı terörist diye hapse tıktılar.

■ Pkk’yı tanık, Tsk’yı sanık yaptılar.

■ Üniformalı teröristleri Habur’da çadır mahkemesiyle karşıladılar, şehit anası Pakize Akbaba’ya hapis cezası istediler, şehit babası Mehmet Gencer’e hapis cezası verdiler.

■ Asrın liderimize siyasi yasak getirildiğinde, seçme seçilme hakkı elinden alındığında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular, Avrupa’nın bu hukuksuz karara müdahale etmesini istediler, aynı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Selahattin Demirtaş’ı derhal tahliye edin” kararı verince, bizi bağlamaz dediler.

■ Asrın liderimize hapis cezası verildiğinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular, bu hukuksuz karara müdahale edilmesini istediler, aynı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Osman Kavala’yı derhal tahliye edin” kararı verince, bizi bağlamaz dediler.

■ Ağır ihmaller sonucu meydana gelen Çorlu tren faciasında üç yıldır kimseyi tutuklamadılar, kimseyi görevden bile almadılar, 9 yaşındaki oğlu Oğuz Arda’yı kaybeden yüreği yaralı anne Mısra’ya dört defa soruşturma açtılar, sanık yaptılar, para cezası verdiler.

■ Deniz Feneri’nde sanıkları tanık yaptılar, savcıları sanık yaptılar.

■ Profesör Türkan Saylan’ın evine baskın yaptılar, Profesör Mehmet Haberal, Profesör Fatih Hilmioğlu, Profesör Erol Manisalı, Profesör Kemal Gürüz, Profesör Yalçın Küçük, Profesör Uçkun Geray, Profesör Kemal Alemdaroğlu, Profesör Mustafa Yurtkuran ve Profesör Ferit Bernay’a “darbeci” dediler, Profesör Tayfun Uzbay’a “darbeci casus” dediler, Profesör Yücel Aşkın’a “tarihi eser kaçakçısı” dediler, Profesör Rennan Pekünlü’ye “eğitim öğrenim hakkını engelliyor” dediler, Profesör Erdoğan Teziç’e “millete küfür etti” dediler, yargıladılar, hapse attılar, hepsi iftira çıktı.

■ Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en namuslu siyasetçilerinden İzmir büyükşehir belediye başkanı Aziz Kocaoğlu’na “çete” kurarak “yolsuzluk” yaptığı iddiasıyla 400 yıl hapis cezası istediler, yalan çıktı.

■ Enis Berberoğlu’nun milletvekilliğini düşürdüler, hapse attılar, ortada suç muç olmadığı için Anayasa Mahkemesi kararıyla yeniden milletvekili oldu.

■ Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğini düşürdüler, hapse attılar, ortada suç muç olmadığı için Anayasa Mahkemesi kararıyla yeniden milletvekili oldu.

■ Selçuk Özdağ’a evinin önünde silahlı-sopalı saldırı düzenlendi, hastanelik edildi, saldırganlar derhal serbest bırakıldı, komşusuyla itekleşen Halil Sezai hapse atıldı.

■ Orhan Uğuroğlu’na Yavuz Selim Demirağ’a Sabahattin Önkibar’a Ahmet Takan’a Murat İde’ye silahlı-sopalı saldırılar düzenlendi, saldırganlar saldırıya uğrayanlardan daha kısa süre kaldı karakolda!

■ “Hocaefendi dünyada şeref duyduğum tek insandır, sahabe efendilerimiz gibidir, kendisiyle etle tırnağım, bir atımlık mermiyim, beni hizmet’in namlusuna sürün, nereye atıyorsanız atın” diyen, sadece tetikçi değil, mermi gazeteci olduğunu söyleyen arkadaşı “tanık” yaptılar, Sözcü gazetesini “sanık” yaptılar!

■ Savcı kumpas kurarken, heykeli dikilmeli dediler, altına makam mercedesi verdiler, aynı savcı kendilerini tutuklamaya kalkınca, vatan haini dediler.

■ Rıza Sarraf işlerine gelirken, hayırsever dediler, 17/25’te tanık yaptılar, herif ABD’de itirafçı oldu, bunların aleyhine tanık oldu, ABD’ye nota verdiler.

■ Amerikalı rahibi casus diye tutukladılar, “bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsınız” filan dediler, ABD başkanı mektup gönderdi, “biliyorsun senin bazı sorunlarını çözdüm, uysal ol, aptallık etme” dedi, rahibi apar topar bıraktılar.

■ Türk kökenli Alman gazeteciyi casus diye tutukladılar, Angela Merkel “derhal bırakmazsınız, bizden tank değil, bisiklet bile alamazsınız” dedi, gazeteciyi apar topar bıraktılar.

■ İstanbul büyükşehir seçiminde, aynı zarfa koyarak aynı sandığa attığımız dört oydan üçünü geçerli kabul edip, birine sahte dediler!

■ Sivas Madımak’ta insanları diri diri yakan yobaz katili “sağlık sorunları” ve “yaşına hürmeten” serbest bıraktılar, alzheimer hastası olan, oksijen maskesiyle nefes alabilen, yemek bile yiyemeyecek durumda olduğu için biberonla beslenen 80-85 yaşındaki orgeneralleri hapse tıktılar.

■ Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine İslam devleti kurmak üzere anayasa hazırlayan, resmi dilimizi, başkentimizi, bayrağımızı değiştirmek üzere İstanbul’da uluslararası kongre düzenleyen, silahlı kadrosu bulunan, mühimmat temin eden, gayrinizami harp teknikleri öğreten emekli general hakkında soruşturma bile açmadılar, bu general hakkında Tbmm’deki soru önergelerine bile cevap vermediler, feto kumpaslarıyla hapse atılan, ellerinde hiçbir askeri güç olmayan emekli amiralleri gözaltına alıp, ayaklarına pranga taktılar.

■ Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “terör örgütü” dediler, Atatürkçü subaylara “terörist” dediler, genelkurmay başkanına “terör örgütü elebaşı” dediler, Birleşmiş Milletler’in “uluslararası terörist listesi”nde yerelan Taliban heyetini VIP’ten yurda soktular, Çankaya Köşkü’nde ağırladılar.

■ Asrın liderimiz hakkında “tweet atanı” tutukladılar, Chp genel başkanına “yumruk atanı” serbest bıraktılar.

■ 12 yaşında çocuklara asrın liderimize hakaret etti diye dört yıl hapis istediler, Chp liderini linç ederek öldürmeye kalkışan, sığındığı evi ateşe vererek diri diri yakmaya çalışanları serbest bıraktılar.

■ Darağacının önünden yayın yapıp “kamuoyu Kemal Kılıçdaroğlu’nun idam edilmesini, asılmasını bekliyor” diyen medya celladına ilişmediler… Mermi turşusu kurmuş gibi bir kavanoz dolusu mermiyle poz verip “Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel, Canan Kaftancıoğlu, adam olun, en önce size öldürürüm” diyeni serbest bıraktılar… Ekrem İmamoğlu’nın canına açıkça kastederek “bak İmamoğlu Ekrem denen zavallı, senin kanını akıtır sana içiririm, bunu kayıtlara geçsin diye yazıyorum, istediğin şekilde şikayetçi olma hakkın var, ya haddini bilmeyi öğreniyorsun, ya da boynunu kırıp, kafa derini yüzüp, ayağıma paspas yapıyorum, seni paramparça edeceğim, öldüreceğim kişiye önceden haber veririm” diyeni serbest bıraktılar… Canan Kaftancıoğlu’nu açıkça ölümle tehdit ederek “boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” diyeni serbest bıraktılar… “Siyasi cinayet kaygım var” diyen Kılıçdaroğlu hakkında soruşturma açtılar!

En son…

Herkes, Sedat Peker’in iddiaları hakkında soruşturma açılmasını beklerken, bunlar Sedat Peker hakkında soruşturma açtılar.

Müebbet hapis ve üstüne 400 yıl filan istiyorlar.

E, adında adalet olan hükümetimizin adalet (!) siciliyle baktığımızda… Sedat Peker’in “sanık” yapılması şaşırtıcı olmadı.

Ama önemli olan, Sedat Peker’in yarın öbür gün “tanık” olduğunda neler olacağı!

Çünkü, yukardaki tecrübeler gösteriyor ki, nalıncı keseri hukukunun kimlere muhabbet’le baktığının, kimleri müebbet’le yargılandığının bir önemi yok…

Halkın vicdanındaki muhakemede kimlerin ilelebet’e mahkum olduğunu, kimlerin ilelebet nasıl anılacağını herkes biliyor!


https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/yilmaz-ozdil/sadata-muhabbet-sedata-muebbet-6717036/

Posted in Yılmaz Özdil | Leave a comment

Ahmet Taner Kışlalı’nın katledilmesinin üzerinden 22 yıl geçti * ETKİ AJANLARI VE NÜFUZ CASUSLARI

Ahmet Taner Kışlalı’nın
katledilmesinin üzerinden 22 yıl geçti
Değerli aydın KIŞLALI’yı saygıyla anarak


Kışlalı’nın ölümünün 22. yıl dönümünde ”Atatürk Devrimleri için,  demokrasi ve özgürlükler için Cumhuriyetin temel nitelikleri için yaşamlarını feda eden tüm devrim şehitlerini ve Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı saygı ile anıyoruz” 

‘SONSUZA DEK YAŞAYACAKTIR’

”Gazeteci, siyaset bilimci ve öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı 21 Ekim 1999 tarihinde Ankara’da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonunda kaybettik. Demokrasi şehidi Kışlalı katıksız bir Atatürkçü olup, Muammer Aksoy gibi, Bahriye Üçok gibi Atatürkçü Düşünce Derneği kurucuları arasında yer almıştı. Bir dönem Kültür Bakanlığı da yapan Ahmet Taner Kışlalı ülkemize kültür alanında sayısız hizmetler vermişti. Akademisyen olarak da binlerce öğrenci yetiştiren Kışlalı eserleri ile sonsuza dek yaşayacaktır”

”Ahmet Taner Kışlalı Türkiye’nin laik, demokratik yapısının değiştirilmesini isteyen, Atatürk Devrimlerine karşı çıkan karanlık güçler tarafından alçakça bir saldırı sonucu şehit edildi. Kışlalı bütün çalışmalarında karanlık güçleri ve onların amaçlarını ifşa etmişti. Atatürk düşmanlarının Ahmet Taner Kışlalı’nın bedenini bombalarken asıl hedefleri laik, demokratik Cumhuriyetimiz olmuştur. Yaşadığımız dönemde ülkemizi kuşatan sorunlardan tek çıkış yolu Atatürk’ün gösterdiği yoldan yürümek, aydınlanma devrimlerine sahip çıkmaktır. Emperyalist güçlere karşı her alanda bağımsızlığımızı korumaktır”

Eskişehir Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)


ETKİ AJANLARI VE NÜFUZ CASUSLARI 

Dr. Necip Hablemitoğlu


Küreselleşme sürecine uyum sağlamak isteyen ulusal-uluslararası düzeydeki kurumların pekçoğu kabuk değiştiriyor. Hiç şüphesiz değişen bu kurumların başında da istihbarat örgütleri geliyor. Değişen tanımlar ve kavramlara koşut olarak, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri artık nostaljik 007 kalıplarından oldukça uzaklarda.

Örneğin, dünya üzerindeki her türlü kitle iletişimini kontrol eden “Echolon Ağı”, uzaydan her türlü görüntüyü sağlayan uydu sistemleri, klasik casusların tüm işlevini fazlasıyla üstlenmiş durumda. Sanayi casusluğu hâlâ önemini korurken, istihbarat terminolojisinde yeni kavramlar, konseptler ön plana çıkmakta: “Sosyal-Ekonomik-Siyasal-Dinsel-Kültürel İstihbarat” kavramları gibi. İstihbarat ve Karşı İstihbarat Servisleri, gelişmiş ülkelerde eskiden olduğu gibi tam bir gizlilik içinde işlerini yürüten kurumlar değil artık.

Şimdilerde, Dışişleri, İçişleri, Ekonomi-Maliye, Adalet Bakanlıkları, Kızılhaç, özel servis veren pilot üniversiteler, enstitüler, vakıflar, özel misyonu olan kardinaller, piskoposlar, hahamlar ve tüm misyoner örgütleri, yurtdışında yatırım yapan şirketler, yurtdışında temsilciliği olan medya kuruluşları ve haber ajansları ile de – gerektikçe- içiçe çalışılıyor.

 İstihbarat servislerinin rolü, koordinasyon, finansman, lojistik destek ve yönlendirme ile sınırlı. Artık hedef ülkelerde özellikle istihbarat-ajitasyon faaliyetlerinde deşifre olma riskine girilmiyor; bu iş genellikle doğrudan yada dolaylı olarak servisle ilişkili yerli işbirlikçilere, taşeronlara sipariş ediliyor. İşte literatürde bu yerli işbirlikçilere-taşeronlara “etki ajanları”, “yönlendirici ajanlar” ya da kapsamlı bir deyişle “nüfuz casusları” deniliyor.

Halk deyimi ile “maşa” olarak da nitelendirebileceğimiz bu etki ajanlarının farklı işlevleri bulunuyor: Kimi, politikacı, kimi gazeteci , kimi akademisyen, kimi diplomat, kimi hukukçu, kimi tarikat-cemaat şeyhi, kimi de yüksek bürokrat ya da işadamı olarak, önce madden-manen bağlı oldukları, aidiyet duygusunu ve güvencesini hissettikleri ülke adına tüm yetkilerini kullanıyorlar.

Bu bazen, devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması; bazen, halkın din ve ırk duygularına bağlı olarak kin ve husumete sevkedilmesi; bazen, uluslararası ihalelerde devlet çıkarlarının gözardı edilerek bağlı ülke şirketlerinin tercih edilmesi; bazen tahkim örneğinde olduğu gibi çağcıl kapitülasyonların geri gelmesi amacına uygun olarak gerçekdışı bilgilerle kamuoyunun aldatılması; bazen, Türkiye’nin en zengin işadamlarından birinin tüm mesaisini – Diyanet İşleri Başkanlığına değil- Fener Rum Patrikhanesi’ne hizmete hasretmesi ya da fethullahçıların Papa, Fener Rum Patriği ve Batı kökenli hristiyan misyonerlerle halvete girmesi;

bazen, kendi halkının can güvenliğinin hiçe sayılarak Bergama’da olduğu gibi şaibeli şirketlerden yana tavır konulması ya da nükleer enerji ihalelerinin sonlandırılmasına karşın sözleşmede olmadığı halde halkın kıt kaynaklarını taraf yabancı şirketlere tazminat olarak aktarılmasının önerilmesi;

bazen AB örneğinde olduğu gibi, “Kopenhag Kriterleri, TC Anayasası’nın üstündedir” gibi söylemlerle ulus-devletin sona erdiğinin, egemenlik-bağımsızlık-ulusal onur-ulusçuluk gibi kavramların modasının geçtiğinin vurgulanması; şeriatçılara ve bölücülere sınırsız ve koşulsuz özgürlük isteminde bulunularak bunun “demokratlık” olarak lanse edilmesi; bazen hizbullahçılar gibi kanlı örgütlere yıllar boyu gözyumulması ya da her türlü organize suç örgütü ile çıkar ilişkisi içinde bulunulması;

bazen Kaddafi’nin bile önünde onursuzca boyun eğilmesi; bazen ABD Başkanı ile el-göz 2 temasında bulunulmasının bile onurmuşçasına reklam konusu edilmesi; bazen ilgili devlet büyükelçisinin önünde bile bir Türk siyasi liderinin el-pençe divan durması;

bazen Türk Dünyasındaki Türkiye’nin çıkarlarının örneğin fethullahçılar eliyle ABD’ne devredilmesine seyirci kalınması ya da Kuzey Irak’da, Kosova’da, Karabağ’da, Doğu Türkistan’da olduğu gibi soydaşlarımızın insani haklarına bile sahip çıkılmaması; bazen Türkiye’nin etnik-dinsel haritasının ya da aile yapısının ortaya konulmasını öngören dış kaynaklı projelerle en mahrem bilgilerimizin bilimsel çalışma adı altında ilgili ülke istihbarat servislerine aktarılması ve daha pekçok, binlerce, onbinlerce onursuz işbirliği örneği!..

 Kısaca, etki ajanları görüldüğü gibi bir değil, onbinlerle. Onlar aramızda, üstelik bizi yönlendiren, yöneten her yerde… Kimi “şeriatçı”, kimi “ülkücü”, kimi “sosyalist”, kimi “kürtçü”, kimi “ortanın solunda”, kimi “merkez sağda”, kimi “kapitalist”, kimi “ikinci cumhuriyetçi”!.. Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel, insan hakları savunucusu ve AB yanlısı!..

Güçleri destek aldıkları ülkelerden ve işgal ettikleri konumlardan geliyor. Politikacıysanız, gidebildiğiniz yere kadar destekleniyorsunuz. Bürokratsanız, çıkabileceğiniz en üst göreve kadar yükselebiliyorsunuz. İşadamıysanız, vize dahil “kayırılma” statüsüne dahil ediliyorsunuz. Diyelim ki, “ikinci cumhuriyetçisiniz”, Türkiye’de sizi okuyacak kaç “ikinci cumhuriyetçi” okurunuz var? Yazarı-çizeri-okuru dahil Türkiye’deki ikinci cumhuriyetçilerin sayısına baktığınızda, birkaç bin kişiyle sınırlı olduğunu görüyorsunuz. Ama kitlesel desteği olmayan, toplumun büyük kesimi tarafından adeta lanetlenen “ikinci cumhuriyetçi” yazarlar, Türk Basınının en büyük gazetelerinde köşe yazarlıklarını sürdürüyorlar.

Kim onlara “kamuoyunu oluşturma-koşullandırma” güç ve desteğini veriyor dersiniz? Bunca tepkiye rağmen, kapitalist kimliği ile önplana çıkan medya patronları onları niçin ve neden hala korumakta? Bu bağlamda, fethullahçıların tanıtımı için büyük gayretler sarfeden ünlü bir medya patronunun, Mehmet Eymür’e yazarlık önermesi size hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Hedef ülkeler kapsamında emperyalist amaçlı ülkelerin istihbarat servislerince dış operasyonlarda -tepe tepe kullanılan- bu ajanların ya da halk deyimi ile yerli işbirlikçilerin nasıl kancalandıkları, nerelerde yetiştirildikleri ve nasıl yönlendirildikleri-ödüllendirildikleri-himaye edildikleri, Türk kamuoyunca henüz bilinmiyor. O kadar bilinmiyor ki, bilmeyenler kapsamına -TSK ve MİT hariç- devletin en üst yetkilileri de 3 dahil. Örneğin, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Şağar imzasıyla yayınlanan son casusluk genelgesi, bu vurdumduymaz, sorumluluktan uzak bilinmezliğin bir şahikası (1). Genelgede, devlet görevlilerinin, yabancı diplomatlarla temastan kaçınmaları isteniyor, sanki sorunun çözümüne katkısı olacakmış gibi… İşte, etki ajanlığı ile ilgili bilinmeyen ya da az bilinen hususlara ait genel çerçevede ele alınmış, teknik ayrıntı boğuntusundan uzak, yalın bilgiler:

“ETKİ AJANLARI” YA DA “YÖNLENDİRİCİ AJANLAR”IN PROFİLİ 

Öncelikle kullanılan ajanları üç ana grupta toplamak gerekir: “Profesyoneller”, “Satınalınabilir Aydınlar” ve de “Sempatizanlar” (amatör muhipler).

Profesyoneller yurtiçinden ya da yurtdışında yaşayanlar arasından seçilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi tutulur.

“Satınalınabilir Aydınlar” özellikle ulus-devlete geçiş aşamasının sancısını çeken toplumlarda, özellikle de Üçüncü Dünya Ülkelerinde en çok rastlanılan metadırlar, borsa değerleri vardır; özellikle medyada, bürokraside ve siyaset sahnesinde boy gösterirler.

 Örneğin, “yönlendirici ajan” statüsünde etkili bir gazeteciye ya da medya patronuna sahipseniz, yüzbinlerce okuyucuyu ve siyasal iktidarı doğrudan etkileyecek bir silâha da kavuşmuş olursunuz. Keza, bir tarikat cemaat şeyhini satın almışsanız, yüzbinlerce müridini de “yularından tutma” ve de gelecekte güdümünüzde bir halk hareketi başlatma gücüne sahip olursunuz.

“Sempatizanlar” ise hedef ülkelere yoğun biçimde yönlendirilen kültürel emperyalizmin kesintisiz silahı olan kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından (sinema, müzik, moda, internet, televizyon vb.) olumsuz biçimde etkilenen tüketicilerdir. Parasal ya da siyasal güç için en güçlü bir devletin himayesi altına girmeye can atanların yanısıra, örneğin “green card” için ulusal onurundan ve gururundan gönüllü olarak vazgeçebilenler de bu gruba girerler.

İşte bu kesimi sürekli zinde tutabilmek için örneğin ABD’nin her yıl gerçekleştirdiği tüm dünyada 50.000 şanslıyı (!) belirleyen lotaryaları hatırlamak yeterlidir. Etki ajanları, her üç kategoride de özellikle kendi ülkesine ve toplumuna aidiyet duygusu zayıf, parasal ve siyasal güç için her türlü ilişkiye girme eğilimli, ulusal bilinci gelişmemiş, tercihan da etnik-dinsel (laik sistemde kendilerini ezilen kabul edilen sünni şeriatçılarla, sünniler karşısında kendilerini ezilen kabul eden aleviler ya da süryaniler, nasturiler, bahailer, yehova şahitleri, bahailer vd.) özürlü azınlık ırkçıları arasından seçilirler.

Türkiye’de en çok etki ajanına sahip olan ABD, tüm dünya ülkelerinde ve Türkiye’de geleceğin yönetici adayı olarak kendi yandaşlarını yetiştirmede, ilk aşamada pilot vakıf-enstitü-üniversitelerini kullanmaktadır. Ama önce, adeta kurumsallaşmış ve gelenekselleşmiş bu seçimi ABD dışındaki tüm ülkelerde ilk gerçekleştiren Fulbright Vakfıdır.

IQ’su yüksek, ingilizce düşünüp yorum yapabilecek düzeyde dil bilgisine sahip gençler, 4 tüm hedef ülkelerde aynı yöntemle belirlenip eğitime alınır; ancak kişiliği uygun görülenler profesyonel eğitime tabi tutulur. Kısa bir süre öncesine kadar etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde klasik kalıplara sahip olan bu ülke, çıkarları doğrultusunda sözkonusu kalıpların dışına çıkmış görünmektedir.

Çıkarları açısından iktidar kadrolarının yanısıra muhalefet kadroları ve hatta mafya mensuplarıyla bile ilişkiler kuran; her türlü uyuşturucu, siyasal cinayet, ihtilâl ve de silah pazarlaması gibi kirli işlere bulaşan; yine çıkarları için devletlerarası hukuka aldırış etmeksizin hedef ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayıp tecavüzde bulunan bu ülke, etki ajanlığında artık “saf-bâkir” niteliğe sahip genç adayların yanısıra, “kontrol edilebilir istikrarsızlık stratejisi” gereği, işine yarayabilecek muhalefetteki tüm zararlı unsurlarla da dirsek teması halindedir.

Örneğin katı mı katı, yobaz mı yobaz Talibanlar, Vahhabiler, Nakşi Araplar ve onların kapıları terörün her türlüsüne açık örgütleri. Kısaca, şeriatçı, sözde ABD karşıtı tüm yapılanmalar. Kendisine yönelik tehdidi, kendi kontrolü altında hedef ülkelere yönlendirmek, ABD güvenlik stratejisinin temel ilkesidir.

Türkiye’de ise daha düne kadar ABD’yi düşman olarak gösteren malûm siyasal yapılanmanın sözde yenilikçi kanadı, her fırsatta en basit sağlık kontrolü için bile nedense Houston’a giden politikacılar, ileri yaşında dil öğrenmek için dersaneye gitmek yerine ABD’ni tercih eden, sonra çocuklarına okul aramak için tekrar tekrar giden siyasiler, keza fethullahçılar ve daha niceleri:

Aynı zamanda, Almanya istihbarat servislerine büyük sadakatla hizmet verirken ABD’ne de yamanmaya çalışan süleymancılar, MHP’nin üst yönetimine kanca girişimleri, Fethullahçılara, dolayısıyla arkasındaki ABD.’ne övgüler düzmekte yarış yapan sağcı-solcu devlet yöneticileri, marksist olduklarını önesüren, kapitalizme sözde karşı PKK ve diğer kürtçü terör örgütleri.

Hepsi ABD’de ve ABD dışında, yalnızca ABD kontrolünde… Türkiye için seçilmişlere (!) bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara kadar uzanan yelpazede, Türkiye’nin iç ve dış politikasını ABD’nin çıkarlarına endeksleyenlerin yanısıra, eski deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar tamahkâr, şehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaşma konusunda “dün dündür” diyebilecek kadar fırsatçı, işini (!) bilen memurunu el üstünde tutacak kadar erdem ve ahlâk yoksunu, devletin örtülü-örtüsüz tüm kıt kaynaklarını savuracak kadar hovarda, “prens” ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız:

Kimileri Türkiye’yi soyup tekrar yetiştikleri yere kaçarlar -ve tabii asla iadeleri sözkonusu olmaz- kimileri de misyonlarını -sanki Türkiye’nin değişmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatla yerine getirmeye devam ederler. Diğer taraftan, bugün, ABD’de sayıları süratle yarım milyona yaklaşmakta olan küçümsenemeyecek ölçüde bir Türk topluluğu oluşmuştur. Gerek ABD’de yaşayan bu vatandaşlarımızla, öğrenimlerini bu ülkede yapıp da Türkiye’de hizmet veren vatandaşlarımızı, bu az sayıdaki “seçilmiş maşa” ile karıştırmamak gerekir.

Her toplumda olduğu gibi bu gerçekten “düşmüş-düşürülmüş” maşaların bizden de çıkmasını doğal kabul etmek makul olacaktır. Etki ajanlarının seçiminde ve eğitiminde kullanılan yöntem, biraz farklılıkları ile AB ülkeleri için de sözkonusudur. Kendi ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Türk işçi ailesinin temel gereksinimi olan resmi Türk ilkokullarının bile açılmasına izin vermeyen, buna karşılık Türkiye’de her derecede eğitim kurumuna sahip olan Avrupa ülkeleri içinde başı İngiltere ve Almanya çekmektedir.

Ülkemizde ingilizce, almanca, fransızca, italyanca gibi dillerin yaygınlaşması hatta eğitim dili olması için her türlü çabayı sarfeden AB ülkeleri, etki ajanları sayesinde Türkiye’nin olası tepkisinin ya da misilleme politikası uygulamasının önüne geçmektedir.

Örneğin, dünyaya yayılmış ingilizce eğitim veren (haftada 25 saat ingilizce, 3 saat Türkçe) 300’e yakın okulun sahibi olan fethullahçıların, İngiltere’de Lordlar Kamarası’nda düzenlenen özel törenlerle hemen her yıl İngiliz dili ve kültürüne hizmet yüksek ödülü almaları sıradan bir tesadüf değildir.

İngiliz istihbarat servisleri MI5 (iç) ve MI6 (dış), Türkiye’deki etki ajanlarını, ingilizce eğitim almış ya da İngiltere’de yüksek öğrenim yapmış adaylar arasından seçmektedir. AB’ye rağmen ABD’nin müttefiki olarak ön plana çıkan bu ülke, etki ajanlarını salt yüksek öğrenim mezunlarının yanısıra, Türkiye’deki kürtçülerden, şeriatçılardan, DHKP-C, TİKKO militanlarından ve hatta uyuşturucu mafya babaları arasından da seçmektedir.

Almanya ise, etki ajanlığında ağırlıklı olarak kendi ülkesinde yaşayan 2.400.000 Türk vatandaşı arasındaki yüksek öğrenim gençliğini hedef almaktadır. Humboldt Vakfı, Heinrich Böll Vakfı gibi aracı kuruluşlar, uygun aday öğrencilerin yanısıra, maddi çıkar ve sürekli destek karşılığı saptadıkları Türk akademisyenlerini ve yerel politikacıları da, Alman Anayasayı Koruma Teşkilâtı (BfV) ve Dış İstihbarat Örgütü’nün (BND) kapsamlı eğitim 5 programlarına dahil etmektedirler.

Bugün Almanya’da Türkiye’deki tüm şeriatçı yapılanmalar (milli görüşçüler, kaplancılar, yeniasyacılar, fethullahçılar, hizbullahçılar, nakşiler, ticaniler, süleymancılar, kadiriler, İBDA-C’ciler, hizbüttahrirciler, nizam-ı alemciler vd.), bağlantılı ülkücüler, etnik sorunlu ayrılıkçılar (kürtçüler, pontusçular, arnavutçular, gürcüler, boşnaklar, pomaklar, tahtacılar, çerkezler vd.) marksist terör örgütleri (DHKP-C, TİKKO vd.) mevcuttur.

Tümü de BfV’nin kontrolündedir. Böylece Almanya, üst düzey etki ajanlarının yanısıra, himayesindeki -daha doğrusu sevk ve idaresindeki- bu tür Cumhuriyet karşıtı militan yapılanmalar sayesinde Türkiye’yi de karıştırma ve yönlendirme gücüne olmuştur. Yunanistan ise Suriye’den farklı olarak, Rum kökenli gençlerimizi özel eğitime tabi tutmak yerine, Türkiye’deki rejim karşıtı tüm idelojik unsurlara (DHKP-C, TİKKO, PKK vd.) kucak açmakta; istihbarat servisi KİP’in sevk ve idaresinde başta bomba eğitimi olmak üzere terörist eğitimi olanağı ve parasal destek sunmakta;

sığınmacılara geçici iskân yeri (Lavrion Kampı vd.) ile ilâveten Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüm olanaklarını sağlamaktadır. Almanya kadar geniş kapsamlı olmamakla birlikte, Fransız DST ve DGSE, İsveç’in FOE ve SABO, Bulgaristan’ın DS, Romanya’nın DIE, Hollanda’nın BVD servisleri de, kendi çaplarında etki ajanı ve de ajan-provokatör yetiştirme çabası içindedirler.

Müslüman ülkelerin Türkiye’de etki ajanı temininde en uygun mekânları, tarikatlara ait tekkeler, şeriatçı siyasi kuruluşlar, dernekler, vakıflar ve de maalesef bazı bölgelerde camilerdir… Türkiye’de sayısal yönden en çok etki ajanına, ajan provokatöre ve de eli kanlı teröriste sahip olan İran, bu iş için istihbarat servisleri SAVAMA ve VEVAK’ı görevlendirmiştir.

Bu servis elemanlarının saptadıkları aday öğrenciler, Kum Kentindeki medreselerde dinsel eğitimden geçirildikten sonra askeri ve siyasal eğitime tabi tutulmaktadır (2). Şah döneminde sadece Türkiye’den kaçak yollardan giden şiiler (caferiler) profesyonel eğitime alınırken, günümüzde mezhep farklılığı “İslami Devrim” kıstasından hareketle artık önemsenmemektedir.

Suudi Arabistan ise, adayları belirledikten sonra Cidde ve Riyad’daki üniversiteleri ile Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi’nde eğitime almaktadır. Suudi Arabistan’ın, profesyonel eğitiminde tıpkı İran’ın caferi olma koşulundan vazgeçmesi gibi, vahhabi olma koşulundan, taktik gereği vazgeçtiği gözlemlenmektedir. Bu ülkenin etki ajanları ile ilişkisinin sürekliliği, hac organizasyonları ile doğrudan ilgilidir.

Suriye Muhaberatı ise, Irak’daki Saddam karşıtlarını “Birleşik Cephe” kapsamında çok yönlü eğitirken, Türkiye’de -özellikle de Hatay’daki- arap kökenli aday gençlerin eğitimleri ile de yakından ilgilenmekte; rejim karşıtı her türlü ideolojik ve etnik yapılanmaların özellikle askeri eğitimine lojistik destek vermektedir.

Adayları kendi ülkesinde özellikle eğitme çabası olmayan ülkelerin başında ise Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ile İsrail gelmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin İstihbarat Örgütü olan GRI, yönlendirici ajan adaylarını, dış ülkelerdeki maocu yapılanmalardan belirlemekte; birey olarak ele almaktan daha çok, örgütsel disiplini ve kullanımı öngörmektedir .

Rusya Federasyonu, eski Sovyet dönemindeki ideolojik sevk üstünlüğünü kaybetmişse de, kendi topraklarında “askeri eğitim” ve “diplomatik koruma” ya da “gözyumma” gibi lojistik destekler karşılığında PKK gibi belli terörist yapılanmalara hâlâ söz geçirebilmektedir. İsrail’in MOSSAD’ı ise, dünyadaki tüm musevilerin birer profesyonel servis ajanı olduğu inancından hareketle, ırkçı yobazlığını sürdürerek, profesyonel etki ajanı yetiştirmek yerine satınalınabilir aydınları kullanmayı yeğlemektedir. Örnekleri çoğaltmak elbette ki mümkündür


Katledilmiş değerli aydın DrNecip Hablemitoğlu’nun : ETKİ AJANLARI – NÜFUZ CASUSLARI VE FETHULLAHÇILAR RAPORUNDAN BÖLÜM ALINTILARI

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, İSTİHBARAT KURUMLARI, NECİP HABLEMİTOĞLU | Leave a comment

ÇUVAL OLAYININ VE MADALYA MESELESİNİN PERDE ARKASI * Askerlerimizin Başına Çuvalı Onun Geçirdiğine İnanmayan Var mı?

Askerlerimizin Başına Çuvalı Onun Geçirdiğine İnanmayan Var mı?

Müyesser YILDIZ, 18 Ekim 2021


Bağlantılı yazılar
BÖLÜM I – http://nacikaptan.com/?p=83435 – SÜLEYMANİYE OLAYININ PERDE ARKASI * AKP İNTİHARA GİDİYOR * CIA AJANI HENRİ BARKEY ; Felaket ile Flört * AKP ile anlaşarak Türk Ordusunu kafesledik
BÖLÜM II – http://nacikaptan.com/?p=5465 – SÜLEYMANİYE OLAYININ PERDE ARKASI * AKP İNTİHARA GİDİYOR * CIA AJANI HENRİ BARKEY ; Felaket ile Flört * AKP ile anlaşarak Türk Ordusunu kafesledik

Irak’ın işgâlinde önemli rol oynayan ve burada işkenceleriyle ünlü Ebu Greyb Cezaevi’nin mimarı olan ABD’li Komutan Raymond Odierno 10 gün önce öldü. Odierno sadece Irak’ın işgâline değil, Kara Kuvvetleri Komutanı’yken Suriye’nin karıştırılmasına da öncülük yaptı, muhaliflerin “eğit-donat” programlarını planladı.


Ülkemizde nefretle tanınmasının sebebi ise bunlardan evvel “çuvalcı general” diye bilinmesiydi. 2003’te Irak’ın işgâlini öngören 1 Mart tezkeresinin TBMM’de kabul edilmemesinin ardından, TSK’nın kumpaslarla “kafeslenmesinin” miladı olan, Süleymaniye’deki askerlerimizin başına çuval geçirilerek, gözaltına alınması emrini veren oydu.

Ancak Odierno’nun “çuvalcı” olduğuna inanmayanlar da vardı.

“Çuval Geçiren Bu Değil” Diyen Kimdi?

Ne demek istiyoruz; TBMM’de 3 yıl önce, 17 Aralık 2018’de Milli Savunma Bakanlığı bütçesinin görüşmeleri sırasında yaşanan tartışmaya gidelim.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, “1972 yılında orduya girdiğinde, ordunun tüm askerî öğrencilerinin hayali gibi, bir gün Genelkurmay başkanı olmak isteyen birisine 2015 yılında bu hayal nasip oldu. Ancak bu Genelkurmay Başkanı, şimdiki Bakanımız bugün bazı eleştirilere muhatap olacak. Madem ki üniformayı çıkardı, madem ki siyasileşti, madem ki bir siyasi partiye hem de istifa etmeksizin girdi, bazı eleştirilere muhatap olacak.” diye söze başlayıp, önce Hulusi Akar’ın Balyoz kumpası dönemindeki tavrını gündeme getirdi. Ardından özetle şunları söyledi:

“TSK’nın atama ve terfi düzeninin tamamen FETÖ’nün eline geçtiği 2013; ki kanıtımız şudur: O YAŞ’ta beklenen, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Bekir Kalyoncu’dur, ama tüm beklentilerin ve teamüllerin aksine, şimdiki Millî Savunma Bakanı atanacaktır.

ABD’nin aleni bir şekilde YPG’ye silah vermeye başlamasından birkaç ay sonra, 2003 yılında Mehmetçik’in kafasına Süleymaniye’de çuval geçiren Odierno’dan bugünkü Millî Savunma Bakanımız üstün liyakat lejyonu madalyasını almıştır. Bu, Mehmetçik’in kafasına çuval geçiren Amerikalı komutandan, o çuval olayından yıllar sonra ve YPG’ye silah sevkiyatı başladıktan haftalar sonra…”

Özel’in başka eleştirileri de oldu. AKP ve CHP’liler arasında sert tartışmalar yaşanınca, oturuma ara verildi. Sonrasında bu eleştirileri cevaplamak üzere söz alan Bakan Akar, “Tamamen önceden hazırlandığı belli olan, şahsiyet yapılan bu konuşmayı başlangıçta kınıyorum, sonunda kınıyorum, ortasında kınıyorum.” dedikten sonra “çuvalcı generalden madalya aldığı” suçlamasına şu karşılığı verdi:

“Önemli bir husus, bu madalya meselesi, dillere dolandı bu. Arkadaşlar, sayın milletvekilleri, bilmeyenler, lütfen açın, internete bakın, bu bir adet gibi, bu bir gelenek gibi, bu bir -efendime söyleyeyim- usul gibi olmuş, Amerika’ya varıldığında madalya almayan yok, bunun bir anlamı da yok. Gittik oraya, paldır küldür verdiler. Ne talebimiz var, ne şeyimiz var.”

Bunun üzerine şu diyaloglar yaşandı:

Özgür Özel: Askerin kafasına çuval geçiren adamdan, biliyor muydunuz?

Akar: Bir dakika, onu da söyleyeyim. Ben bunu… Şimdi, oradaki Odierno’yu korumuyorum; fakat bilginizi tazeleyin, çuval geçiren bu değil.

Özel: Bu, bu, bu!

Akar: Hayır, değil yahu!

Özel: Bu, bu.

Akar: Allah, Allah! Değil!

Özel: Bu, her yerde var, bu. Vallahi, billahi bu ya!

Sonrasını biliyorsunuz; Erdoğan, Özel’e, “Milli Savunma Bakanımıza yapılan hakaretler yenilir yutulur hakaretler değildir. Bunlara gerekli dersleri yargıda vermek zorundayız. Bunlar ancak o dilden anlarlar. Önce tazminat, ardından ceza.” sözleriyle tepki gösterdi.

Akar da bazı televizyon konuşmaları ve TBMM’deki bu eleştirilerinden dolayı, “kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret, iftira ve Türk Milleti’ni, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama” iddiasıyla, Özel hakkında suç duyurusunda bulunup 500 bin liralık tazminat davası açtı.

Sözkonusu davada, 221 emekli subayın “Akar aleyhinde tanıklık” için başvurduğunu kaydedip, “çuvalcı general” Odeirno’nun, o vakitler Kara Kuvvetleri Komutanı olan Akar’a madalya takmasının hikmet-i sebebini hatırlatalım.

ABD Genelkurmay Başkanlığı, Akar’a madalyanın, “Türk Kara Kuvvetleri’nin başarılı bir şekilde yeniden yapılandırmasını sağladığı, Türk ve Amerikan kuvvetleri arasında bir koordinasyon oluşturduğu, Suriye konusunda sergilediği tutum, Türk ve Amerikan özel kuvvetleri arasında daha geniş bir işbirliği geliştirilmesine katkı sunduğu için verildiğini” açıkladı.

O günlerde Al Jazeera, madalya konusunu Genelkurmay’a da sordu; ancak Genelkurmay İletişim Başkanlığı, ayrıntılı bilgi verilmeyeceğini bildirdi.


O Zamanki Özel Kalem Müdürü Neler Anlattı?

Çuvalcı generalden madalya alma meselesi, darbe davalarında da gündeme geldi.

Örneğin, 15 Temmuz döneminde Genelkurmay Başkanı Akar’ın Özel Kalem Müdürü olan Ramazan Gözel, 10 Nisan 2019’da esas hakkında mütalaaya karşı yaptığı savunmasında; son 3 yılı Akar’la olmak üzere 2011’den itibaren yaşadığı, bildiği ve o zamanlar anlamlandıramadığı gerçekleri anlatacağını belirtip, “Amacım, Hulusi Akar’ın şahsını hedef almak değil, 15 Temmuz’un, Hulusi Akar’ın anlaşılmasını sağlamaktır. Devletin itibarını korumaya dikkat edeceğim. Çünkü bu şahıslar gidici, makamlar bakidir.” dedikten sonra şu iddialarda bulundu:

“5 Şubat 2014’te Odierno ziyaret etmek istedi, Hulusi Akar ‘evet’ dedi. İlk ziyarete gelen yabancı mevkidaşı oydu. O zaman madalya konusu yoktu. Buna rağmen Odierno’ya büyük tepki vardı. Tepkileri azaltmak için Necdet Özel’i ikna edip, kandırmak demek istemiyorum, sorumluluğu paylaşmak adına onunla görüşmesini sağladı.

Biz Kuvvet olarak görüşmeleri basına vermeyiz, Genelkurmay paylaşır. Çuvalcı General Akar’ı ziyaret ediyor; ama haberi yapılan Necdet Özel. Bunun anlamı var mı? Hulusi Akar açısından elbette var. Hulusi Akar doğruları söylemiyor, herkesi kandırmaya devam ediyor. Onun için çuvalcı olayını anlatıyorum.

Dillere dolanan madalya olayına gelelim. Bu olayda gelen tepkileri azaltmak için yapılan çalışmalarda ben de yer aldım. Ziyaret öncesinde Kuvvet Karargâhı ilgilileri, ‘Odierno’ya bu dönemde gitmeyin, zamana yayalım’ dedi. Dinlemedi, ısrarla gitti.

Mesela bundan önce Işık Koşaner Kuvvet Komutanı iken Amerika’ya davet edilmişti. 6-7 ay sonra Genelkurmay Başkanı olacaktı. Karargah, ‘Gitmeyin, icazet alma anlamına gelir’ dedi; ortak aklı dinledi, gitmedi. Madalya olayına dönersek;

Meclis’te, ‘Herkese veriliyor, bize de paldır küldür verildi.’ dedi. Böyle paldır küldür olmaz. Genelkurmay’a bildirilir. Onay verilirse alınır, bu işler de gitmeden ayarlanır. ABD’ye gitmeden önce 2 gün İstanbul’da kaldı. ABD’liler madalya vereceklerini söyledi. Özel’e arz ettirdi. Ayak basmadan önce tören alanı vs. hepsi biliniyordu.

Bize, ‘NATO’cu ABD’ci’ diyenler, ABD’nin madalya veriş gerekçelerine baksınlar. Herkese veriyorlarsa Necdet Özel, Işık Koşaner aldı mı? Çok büyük tepki geldi, bu kadarı beklenmiyordu. ‘Nasıl savunacağız?’ diye düşünüyoruz. Şöyle bir şey oldu, Özel Kalemi, ‘Bu olay sizi mezara kadar takip edecek, eleştirilere alışmanız lazım.’ dedi.”

Gözel’in işaret ettiği 5 Şubat 2014’teki açıklamalara baktığımızda ne görüyoruz? Gerçekten de Odierno’nun, sadece dönemin Genelkurmay Başkanı Özel’le görüştüğüne ilişkin, “Necdet Özel Çuvalcı Generali Kabul Etti” başlıklı haberleri.

Yani daha 2014’te, Odierno’nun “çuvalcı general” olduğu vurgulanmışken, Akar 4 yıl sonra TBMM’de, “Allah, Allah, çuvalı geçiren bu değil.” demişti. Bilmiyorsa da, bildiği halde böyle söylediyse de vahim bir durumdu!..

Sonuç?

Odierno’nun ölüm haberini iktidar medyası bile “Çuvalcı general kanserden öldü” manşetiyle duyurarak, bir anlamda Akar’ı yalanlamış olmadı mı?

TBMM’de 2022 bütçe maratonu başlıyor. Savunma Bakanlığı bütçesinin görüşmeleri sırasında belki bu konu yine tartışılır diye hatırlatalım istedik.

Ez cümle; Odierno’yu hiç, ama hiç iyi bilmeyiz… Ve dahi Odierno-çuval-madalya denklemini çözemezsek, TSK’nın kafeslenip “yeniden yapılandırılmasını” da Kerkük ve Suriye’deki durumumuzu da anlayamayız!..


https://muyesseryildiz.com/2021/10/18/askerlerimizin-basina-cuvali-onun-gecirdigine-inanmayan-var-mi/
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, PERDE ARKASI, TSK | Leave a comment