OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL (16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm X

OSMANLI ARŞİV BELGELERİNE GÖRE İŞGAL DÖNEMİNDE İSTANBUL
(16 MART 1920- 31 ARALIK 1922) * Bölüm X
Naci Kaptan – 12.04.2021

BAĞLANTILI YAZILAR
BÖLÜM I            http://nacikaptan.com/?p=87261
BÖLÜM II          http://nacikaptan.com/?p=87371
BÖLÜM III        http://nacikaptan.com/?p=87397
BÖLÜM IV        http://nacikaptan.com/?p=87573
BÖLÜM V          http://nacikaptan.com/?p=87731
BÖLÜM VI         http://nacikaptan.com/?p=87830
BÖLÜM VII       http://nacikaptan.com/?p=87914
BÖLÜM VIII     http://nacikaptan.com/?p=88129
BÖLÜM IX        http://nacikaptan.com/?p=88147
BÖLÜM X          http://nacikaptan.com/?p=88599

Türkiye’yi kuran ve Türk Milletini yok olmaktan kurtaran Gazi Paşa’yı,
Mavi gözlü sarı Kurt’u, Mustafa Kemal Atatürk’ü minnet ve saygıyla anarak;

Aşağıdaki yazı dizisini hatırlatmak adına “Keşke Yunan kazansaydı” diyeni/leri,  sarayda onurlandıranlara, Madalyalardan Atatürk’ün rölyefini kaldıranlara, T.C.yi silenlere, Andımızı yasaklayanlara, Cumhuriyet tarihi derslerinden Atatürk’ü ve İnkîlap derslerini kaldıranlara, namaz kılıyor gibi yaparak Vatan topraklarını, milli birikimlerimizi gizli pazarlıklarla yabancılara ve işbirlikçilere devredenlere, ithaf ediyorum. Bu kişilere ve benzerlerine Türkiye’mizin bugünlere nasıl geldiğini tekrar hatırlamak için İstanbul’un işgalini ve İstanbul’da işgal sürecinde günlük yaşamı anlatan bu yazı dizisini okumanıza sunuyorum.

Tarih; 28 Haziran 1914 -1 Nisan 1921
SULTAN REŞAT, İstanbul’u ziyaret eden İngiltere’nin Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Poe onuruna, 28 Haziran 1914 akşamı Dolmabahçe Sarayı’nın şölen salonunda 120 kişilik bir yemek veriyordu. Konukların tören giysileriyle katıldığı görkemli yemeğin ortasında, salonun büyük kapılarından biri yavaşça aralandı, bir saray görevlisi eşikte durup bekledi.
Teşrifat Memuru Ercüment Ekrem Talu, sessizce kapıya yaklaştı. Bir Olağanüstülük olduğunu anlayan Teşrifat Nazırı da hızla yanlarına geldi. Yaşlı Padişah, dikkatini dağıtan bu davranışlardan rahatsız olmuştu. Yorgun gözlerini Teşrifat Nazırına çevirdi. Nazır büyük bir saygıyla yaklaştı, eğildi, olayı bildirdi:
Bir Sırplı, Avusturya Veliahtı Arşidük Ferdinand’ı, Saraybosna’da öldürmüştü.
Haber hızla sofrayı dolaştı. Saray orkestrası sustu. İki teşrifatçı ağır koltuğu usulca geri çektiler. Sultan Reşat, zorlukla ayağa kalkarak, başsağlığı dilemek için Avusturya-Macaristan Büyükelçisine doğru yürüdü. Yemek sona erdi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun üst yöneticileri, ertesi gün, amirallik gemisinde verilecek yemeğe çağrılıydılar. Ama İngiliz Akdeniz Filosu, sabah haber vermek gereğini duymadan İstanbul’dan ayrılmıştı.
Bir ay süren diplomatik kargaşadan sonra su, kaynama noktasına ulaştı. 28 Temmuz 1914 günü, Avusturya-Macaristan İmparatorluğumun Tuna filosu, Sırbistan’ın başkenti Belgrad’ı bombaladı. Dünyayı bölüşmekte anlaşamayan büyük devletler, hesaplaşmak için böyle bir fırsat bekliyorlardı. Savaş bir salgın hastalık gibi dört bir yana yayıldı. Almanya ardarda Rusya, Fransa ve Belçika’ya savaş açtı. Bunu, 4 Ağustosta İngiltere’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesi izledi. Sonunda, savaşa katılacak ülkelerin sayısı otuzu bulacak, on milyon insan ölecek, on beş milyon insan sakat kalacak, dört imparatorluk yıkılacak, yeryüzünün siyasi haritası değişecektir.
Osmanlı İmparatorluğu Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girer.
Bunun üzerine İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener bir açıklama yapar:
“Türkiye’yi yok edinceye kadar savaşacağız!” Türkiye önemliydi. Çünkü İngiltere’nin egemenliği altında, bir Türk zaferinin cesaretlendirmesinden korkulan 300 milyona yakın Müslüman bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu hızla dize getirerek, Müslümanların bağımsızlık heveslerini bastırmak, İngiltere açısından şarttı.
Emperyalistler arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması, 6 gizli anlaşma ile karara bağlanır. 1917 yılında ABD, İngiltere ve yandaşlarının yanında yer alırken, Çarlığı deviren Bolşevikler, kendi iç kavgalarını sonuçlandırmak için savaştan çekildiler.
Zavallı Anadolu, beş cepheye, durup dinlenmeden kan ve can pompalıyordu. O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen her genç cepheye sürülecektir.
Bulgaristan Eylül sonunda, teslim bayrağını çeker. Almanya ile bağlantı kesilir. İttihat ve Terakki iktidarı yenilgiyi kabullenerek mütareke ister. Osmanli İmparatorluğu, 17. yüzyıldan beri hızla gerileyerek sonunda bir yan sömürge olmuş, süslü bir operet imparatorluğuna dönmüştür. Savaştan iyice tükenmiş olarak çıkar. Süsü de dökülmüştür.
Pantürkizm Hazar kıyılarında, Panislamizm Arabistan çöllerinde ölmüş, elde yalnız bitkin ve yoksul Anadolu kalmıştır. 30 Ekim 1918’de İngiliz deniz üssü Mondros’ta mütareke anlaşması imzalanır. İttihat ve Terakki’nin başlıca yöneticileri, başta Enver, Talat ve Cemal Paşalar olmak üzere yurtdışına kaçar.
Osmanlı Devletine ve Türklere karşı, ortaçağın haçlı anlayışıyla yeniçağın ürünü emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanacaktır. İlk adımda Osmanlı orduları dağıtılır, silahlar toplanmaya başlar, donanma gözaltına alınıp ulaştırma ve haberleşme kurumlarına el konulur. 337.000 asker terhis edilir.
Gizli anlaşmalara uygun olarak, İtalyanlar Güneybatı Anadolu’yu, Fransızlar -Ermenilerle birlikte- Çukurova’yı, İngilizler Musul ve Güneydoğu Anadolu’yu işgal ederler. Çanakkale, Mudanya, Samsun ve Merzifon’a İngiliz, Zonguldak ve Doğu Trakya’ya Fransız, Konya’ya İtalyan birlikleri yerleşir.
Ermenilerin yakıp yıktığı Kuzeydoğu Anadolu, yeniden Ermenilere açılacaktır. Doğu Karadeniz’de Pontus devletini kurmak için silahlanmış Rum çeteleri faaliyete geçerler. İstanbul ortaklaşa işgal edilir.
Turgut Özakman – ŞU ÇILGIN TÜRK’ler

Amiral Robeck’den Lord Curzon’a gönderilen ve 16 Mart’ta
İstanbul’da neler olduğunu bildiren yazı ise şöyleydi:
“16 Mart sabahı İstanbul işgal edildi, saat 10.00’da müttefikler İstanbul’u işgal ettiler. Askeri otoriteler her tedbiri aldı, Harbiye ve Bahriye Nezaretleri işgal edildi. Postahaneler, telefon ve telgraflar kontrol altına alındı. Sadrazam büyük bir hayrete düştü. Sultan müttefiklerle çalışmaktan hoşlandığını, fakat işgale üzüldüğünü bildirdi. Muhtelif tevkifler yapıldı, mukavemet eden beş Türk askeri öldürüldü, bir de İngiliz öldü. Wilson karşı koyan herkesin en şiddetli cezalandırılacağını bildiren bir beyanname yayınladı. Türk halkı şimdilik iyi hareket ediyor”,
İtalyan Askeri Ataşesi Albay Vitale, 16 Mart 1920’de Başbakanlık, Dışişleri ve Savaş Bakanlıklarına gönderdiği telgrafta, işgali şu şekilde anlatıyordu:
“Bu sabah postane ve telgraf merkezleri, Bahriye ve Harbiye Nezaretleri işgal edildi. Gece boyunca kırk kadar milliyetçi tutuklandı. Türkler işgale karşı direniş göstermediler ve önemli bir olay meydana gelmedi. İngiliz komutanının idare ettiği kendi birlikleri tarafından işgal edilen bakanlıkların ve resmi merkezlerin işgaline İtalyan ve Fransız birlikleri katılmadılar; bunlar ikinci derecede önemli yerlerin işgaline ve genel asayişin sağlanmasına iştirak ettiler. Bugün saat 18’de her şey sakindi”.
Fransa’daki gazeteler ise, işgal haberini verirken, Fransa’nın Türkiye’deki prestijinin gölgelendiğini, İstanbul’daki Fransız kurum ve yerlerinin de İngilizler tarafından işgal edildiğini, Fransız dostu Türk aydınlarının tutuklandığını, İstanbul’da bir İngiliz kontrolü kurulup Fransa’nın ikinci plana itildiğini yazıyorlardı.
MECLİS BASILIYOR, MEBUSLAR, PAŞALAR, AYDINLAR DÖVÜLEREK TUTUKLANIYOR
İtilaf kuvvetleri resmi işgal ile birlikte yapmayı planladıkları tutuklamalara da hemen başladılar. Tutuklananların suçu Anadolu’daki Milli Mücadele ile işbirliği içinde olmaktı. İlk gün iki Ermeni tercümanla Mebusan Meclisi’ne gelen İngiliz polisler ve başlarındaki İngiliz haber alma subayı Yüzbaşı John Bennett, Kara Vasıf Bey’i ve Rauf Bey’i tutuklamaya geldiklerini söylediler. Başkanvekili Abdülaziz Mecdi polislerden, bu kişileri meclisten zorla götürdüklerine dair bir belge aldıktan sonra, Kara Vasıf ve Rauf Bey İngiliz polislerinin arasında Meclis’ten ayrıldılar.
John Bennett hatıralarında bu olayı aktarırken, tüm mebusların tutuklanıp Malta’ya sürülme kararı alındığını, aynı zamanda bu işin müttefik emniyeti tarafından değil, üniformalı ordu birlikleri tarafından yapılmasının istendiğini söyler. Fakat kendisinin Türk evlerinin fiziki durumundan dolayı kaçışın çok rahat olacağını bildirmesi üzerine, evlerin sivil ajanlar tarafından da izlettirilmesinin emredildiğini ve bu işi Taşnak Sütyun üyesi olan üç yüz kadar Ermeni ile çözdüğünü, sonuç olarak akşama kadar seksen beş mebusun hapsedildiğini belirtir.
Yine aynı gün Seryaver Naci Bey, Cemal Paşa, Cavid Paşa, Ayan Üyesi Çürüksulu Mahmud Paşa tutuklandı. Şehzade Tevfik, Osmanlı prensesi olan eşiyle birlikte tutuklandı, Erkan-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa evinden yatak kıyafeti ile ve elleri bağlı olarak çıkarılırken, Dr. Esat Paşa da evinden aynı kıyafette ve sürüklenerek çıkarılmış, hatta yolda dövülmüştü. Cemal Paşa’nın konağında bulunanlar, İngiliz askerlerine direnmeye çalışınca iki İngiliz, beş Türk
askeri yaralanmıştı.
Ayrıca Edirne Mebusu Şeref Bey, Faik Bey ve Numan Usta’da tutuklandılar. İtilaf kuvvetleri aleyhinde, Anadolu’daki harekete taraftar yazılar yazan gazetelerin yazarları da tutuklandı. Ahmet Emin Yalman, Velit, Süleyman Nazif ve Celal Nuri bunlardan bir kaçıydı.
İşgalle birlikte seksen beş milletvekili, altmış kadar subay ve yüksek bürokrat tutuklandı. Tutuklananlardan, Çürüksulu Mahmut Paşa, İzmir Milletvekili Hasan Tahsin Bey, Mehmet Esat Paşa, Hüseyin Rauf Bey, Albay Galatalı Şevket Bey, Kara Vasıf Bey, Mehmet Şeref Bey, Ahmet Faik Bey ve Numan Usta 18 Mart’ta Malta Adası’na sürüldüler. Ayrıca 18 Mart’ta eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa, eski Erkan-ı Harbiye Reisi Cevat Paşa da Malta’ya sürülenler arasındaydı ve o gün toplam 11 kişi “Benbow” (Bombay) gemisiyle yola çıkarılıp 22 Mart’ta Malta Adası’na ulaştılar.
18 Mart günü Mebusan Meclisi son toplantısını yaparak bir önerge kabul etti.
Bu önergede “Anayasa’nın 7. maddesi gereğince barış, ticaret, toprak bırakılması ya da eklenmesi, Osmanlı tebaasının özlük ve kişisel haklarıyla ilgili ve devletçe harcama gerektiren antlaşmalar Meclis’in onayına bağlıdır. Genel savaşın ülkemiz için çok kötü koşullar içinde sona ermesi üzerine acı bir tarihsel görevi yerine getirmek için toplanan Meclis-i Mebusan’ın son günlerde Hilafet ve Saltanat merkezinde olağanüstü durumların meydana gelmesi ve Meşrutiyet’le yönetilen tüm ülkelerde milletvekillerine tanınan dokunulmazlık ve korumanın, olaylar yüzünden işlerliğini yitirmesi dolayısıyla milletvekilliğinin gerektirdiği görevlerin ülkenin içinde bulunduğu durumla bağdaştırılması olanağından yoksun kalmıştır.
Her şeyden önce düşünce ve vicdan hürriyetine dayanması gereken bu kutsal görevin tam güven içinde yerine getirilmesine olanak verecek durumun yeniden elde edilmesine kadar Meclis toplantılarının ertelenmesini öneririz” deniyordu ve Meclis bu önerge ile çalışmalarının tatil etti. 11 Nisan 1920’de de padişah Meclis-i Mebusan’ı feshetti.

İstanbul’un Resmen İşgaline Mustafa Kemal
Paşa’nın ve Heyet-i Temsiliye’nin İlk Tepkisi
20 Ocak 1920’de İtilaf Devletleri’nin, Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Erkan-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’nın görevden alınmaları konusunda verdikleri nota üzerine, Mustafa Kemal Paşa, 22 Ocak 1920’de Kazım Karabekir Paşa’ya bir telgraf çekerek, İngilizler İstanbul’da tecavüzü artırarak nazır ve mebuslardan bazı kişileri, özellikle Rauf Bey’i tutuklarlarsa karşılık olarak Anadolu’da bulunan İngiliz subayların tutuklanacağını, bu yüzden Erzurum’da bulunan Rawlinson’u kaçırmamak için gerekli tedbirlerin alınmasını istemişti.
11 Mart 1920’de 14.Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa’ya çektiği acele telde, Fransız kaynaklarından öğrenildiğine göre, İngilizlerin birkaç güne kadar Harbiye Nezareti’ni işgal edecekleri, bütün subayların sivil gezmeye mecbur tutulacaklarını, hapsedilecekler için listeler düzenlendiğini bildiriyordu.
13 Mart’ta Meclis-i Mebusan üyelerinden Kara Vasıf, Hüseyin Rauf, Yunus Nadi ve Bekir Sami Beylere çektiği telgrafta da, her ihtimale karşı, özellikle Anadolu’da bulunmaları yararlı olacak arkadaşların Anadolu’ya geçmelerini, gerektiğinde süratle ve emniyetle Anadolu’ya geçmek için şimdiden tertibat almaları gerektiğini belirtmişti.
15 Mart’ta Kazım Karabekir’e çektiği telde ise, İtalyan kaynaklarından, İstanbul’un 16 Mart günü İngilizler tarafından işgal edileceği ve bazı milletvekillerinin tutuklanacağı söylentilerinin duyulduğunu bildirmişti.
MUSTAFA KEMAL PAŞA ANADOLU’DA OLAN İNGİLİZ SUBAYLARI TUTUKLATIYOR
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmi işgalini telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey’den öğrenince, Anadolu’da bulunan İngiliz subaylarının İstanbul’un Resmen İşgaline Mustafa Kemal Paşa’nın ve Heyet-i Temsiliye’nin İlk Tepkisi 20 Ocak 1920’de İtilaf Devletleri’nin, Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Erkan-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’nın görevden alınmaları konusunda verdikleri nota üzerine, Mustafa Kemal Paşa, 22 Ocak 1920’de Kazım Karabekir Paşa’ya bir telgraf çekerek, İngilizler İstanbul’da tecavüzü artırarak nazır ve mebuslardan bazı kişileri, özellikle Rauf Bey’i tutuklarlarsa karşılık olarak Anadolu’da bulunan İngiliz subayların tutuklanacağını, bu yüzden Erzurum’da bulunan Rawlinson’u kaçırmamak için gerekli tedbirlerin alınmasını istemişti.
11 Mart 1920’de 14.Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa’ya çektiği acele telde, Fransız kaynaklarından öğrenildiğine göre, İngilizlerin birkaç güne kadar Harbiye Nezareti’ni işgal edecekleri, bütün subayların sivil gezmeye mecbur tutulacaklarını, hapsedilecekler için listeler düzenlendiğini bildiriyordu.
13 Mart’t Sami Beylere çektiği telgrafta da, her ihtimale karşı, özellikle Anadolu’da bulunmaları yararlı olacak arkadaşların Anadolu’ya geçmelerini, gerektiğinde süratle ve emniyetle Anadolu’ya geçmek için şimdiden tertibat almaları gerektiğini belirtmişti.
15 Mart’ta Kazım Karabekir’e çektiği telde ise, İtalyan kaynaklarından, İstanbul’un 16 Mart günü İngilizler tarafından işgal edileceği ve bazı milletvekillerinin tutuklanacağı söylentilerinin duyulduğunu bildirmişti.
Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmi işgalini telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey’den öğrenince, Anadolu’da bulunan İngiliz subaylarının tutuklanmalarını emretti. Yine misilleme amacıyla Erzurum’daki İngiliz Kontrol Karargâhı dağıtıldı, Yarbay Rawlinson tutuklanırken “Erzurum halkının galeyanından korunması” gerekçesi ileri sürüldü, ertesi gün de Amasya’da Yüzbaşı Forbes tutuklandı.
İstanbul’un işgaline misilleme olarak yapılan bu tutuklamalarda hangi İngiliz subayının tutuklandığı ve tutuklanma tarihleri kesin belli değildir fakat İngiliz gizli ajanlarının edinebildiği kırıntı bilgilere göre yaklaşık otuz kadar İngiliz askeri esir alınmıştır.
Yine Mustafa Kemal Paşa’nın Kazım Karabekir’e gönderdiği ve “bu telgrafı bir dakika tehir eden hain-i vatandır” ibaresini eklediği telgrafta da Geyve Boğazı’nın işgali ile demiryolu köprüsünün tahrip edilmesini, Geyve Ankara, Pozantı mıntıkasındaki demiryolu hat ve malzemesine el koymak üzere hat boyundaki İtilaf kuvvetlerinin silahlarının alınarak tutuklanmalarını, Konya’da Anadolu hat komiser yardımcısının derhal demiryollarına el koymasını ve emrine uymayan memurları cezalandırmasını, İstanbul ile haberleşmenin sağlandığı tel hatlarının çoğu Geyve’den geçtiğinden, Geyve santralinin askerlerce derhal işgal edilmesini bildirmişti.
Mustafa Kemal Paşa İstanbul ile haberleşmenin kesildiği günlerde, mülki ve askeri memurların Heyet-i Temsiliye ile irtibat kurmalarını emretmiş, 16/17 Mart’ta Sivas’taki 3.Kolordu Kumandanı Selahattin Bey’e çektiği telde, İstanbul’un ve telgrafhanelerin işgali yüzünden İstanbul ile doğrudan haberleşmenin mümkün olmadığını, milletçe birlikte alınması gerekli tedbirlerin sağlanması için Osmanlı vilayetlerindeki mülki ve askeri memurların “Heyet-i Temsiliye ile muhafaza-i irtibat” kurmalarını, bunun Osmanlı kanunlarının yürürlüğüne hiçbir zarar getirmeyeceğini, yasadışı hiçbir işlem yapılmamasını bildirmişti.
Yine İstanbul ile resmi veya özel bütün telgraf haberleşmesinin ve telgraf memurlarının gizli haberleşmesi yasaklanmış, özellikle düşmanın tebliğlerini Anadolu’da yayanlar ve Anadolu’daki haberleşmeyi İstanbul’a gönderenlerin casus kabul edilip, şiddetle cezalandırılması istenmişti.

Turgut Özakman – ŞU ÇILGIN TÜRKLER
Fatma Afyoncu –  http://www.tesis.org.tr/assets/view/userfile/249525.pdf

Naci Kaptan Bölüm X – Devam edecek
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, ATATURK, Tarih, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

GEÇMİŞİN İÇİNDEN BİR ÖYKÜ * Geçmişten Günümüze “Ay Masalı”

Geçmişten Günümüze “Ay Masalı”

Cumhuriyet – A. Celal BİNZET

Bafa Gölü yakınında yükselen Beşparmak Dağı, antik dönemdeki adı Latmos’la söylencelerin en güzellerinden birine ev sahipliği yapar. Eteklerinde sürülerini otlatan Çoban Endymion uykuya daldığında ona tutkuyla bağlanan Ay Tanrıçası Selene yer yüzüne inerek sevdiğiyle buluşur.
geçmişten günümüze değin bilim insanları için de Ay hep bir merak konusu olagelmiştir. Sözün kısası insanlığın değişmeyen tutkularının başında geliyor yakınımızdaki Ay ve sonsuz uzay. Günümüzde pek bir moda olan Osmanlıcılıkta bu konuya nasıl bakıldığı ise oldukça ilginç.
Sultan III. Murat zamanında Takiyüddin’in önermesiyle Topkapı sırtlarında yapımına 1575’te başlanan gözlemevi iki yıl içinde tamamlanır. Hizmete girmesiyle birlikte her yeniliğe karşı çıkılan toplumdaki kıpırdanışlar dikkat çekici boyutlara ulaşacaktır. O sıralarda gökyüzünde kuyrukluyıldız görünmesini uğursuzluk sayanlar bunu gözlemevinin yapımına bağlamakta gecikmezler. Aynı dönemde İstanbul’da bir de deprem yaşanınca bu olumsuzlukların nedenini yine gözlemevine yüklemek için bahaneler daha ileri boyutlara taşınır.
Tarikatların kışkırtmasıyla alevlenen tartışmalar sonunda Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi tarafından bir fetva hazırlanarak sultana sunulur. Fetvada gökleri izlemenin uğursuzluk getireceği ve her nerede bu gibi bir işe girişildiyse böyle bir gözlemevinin kurulduğu hiçbir devletin varlığını sürdüremediği yazılır. Ayrıca Takiyüddin’in Ay’da ve göklerde oturan meleklerin bacaklarını gözetlediği yolundaki söylentileri kuyrukluyıldız ve deprem olaylarıyla harmanlayan bilim düşmanı tarikatlar halkı kışkırtmakta gecikmez.
Daha öncesinde Semerkant’ta gözlemevi kurmuş Uluğ Bey’in, oğlu tarafından öldürülmesi örneği de sultana anımsatılarak gözlemevinin yıktırılması istenir. Sultan III. Murat’ın buyruğuyla Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa kendisine verilen kutlu (!) görevi 21 Ocak 1580 gecesi top atışları altında gözlemevini tümüyle yok ederek yerine getirecektir. Osmanlı’daki bilim düşmanlığına örnek olacak bu olay ister istemez Piri Reis’in sultan buyruğuyla katledilmesini, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin benzer sonunu, Leonardo da Vinci’nin Haliç üzerine köprü projesinin kabul edilmemesini ya da matbaaya karşı çıkılması gibi örnekleri anımsatır. Bunları birbirine eklediğimizde ortaya çıkan görüntünün hiç de iç açıcı olduğu söylenemez.
Kaptanı Derya Kılıç Ali Paşa’ya gelince… Günümüzde bu paşanın bronz büstü İtalya’nın Le Castella kasabasının en büyük meydanında duruyor. Çünkü Barbaros Hayrettin Paşa’nın 29 Nisan 1536’da yaptığı baskında kaçırılan tutsaklar arasında 11 yaşındaki Giovan Dionigi Galeni devşirilip Osmanlı’nın Kılıç Ali adı verdiği ünlü denizci olmuş.

……………………………


https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/gecmisten-gunumuze-ay-masali-a-celal-binzet-1827230
Posted in EDEBİYAT - ANI - ÖYKÜ - ŞİİR, GEÇMİŞİN İÇİNDEN, YOBAZLIK - GERİCİLİK | Leave a comment

KÜRESEL POLİTİKALAR – Yugoslavya’yı parçalayan Ukrayna’yı da parçalar mı?

Yugoslavya’yı parçalayan Ukrayna’yı da parçalar mı?

Bülent ESİNOĞLU – 12 Nisan 2021 – bulentesinoglu@gmail.com

Amerika’nın Ukrayna Çıkarması, gerçekte sadece Ukrayna çıkarması değildir.
Amerika’nın Ukrayna Çıkarması; Avrupa Birliği ve Türkiye çıkarmasıdır. Avrupa ve Türkiye’yi yeniden tam kontrol etmesi, Dünya hegemonyası için, olmazsa olmaz görünüyor. Avrupa’da ve Yunanistan’daki Amerikan yığınaklarına bakarsanız, bu sonuca varırsınız. Yeni bir Yugoslavya amacına, ulaşabilir mi, ulaşamaz mı, onu yazımın sonunda tartışacağım.
Amerika’nın Avrupa üzerindeki stratejik tahakkümü, yani Avrupa’nın Amerika’dan, bağımsız karar verebilmesi, bu aşamada gerçekleşir mi?
Bir başka ifadeyle, Avrupa, Çin ve Rusya ile ticaret yapabilecek aşamaya gelir mi? Yoksa Avrupa daha bağımlı hale mi gelir?
Dün Çin Başkanı, Şi Cinpin Merkel’e bir mektup yazmış. Mektup uzun ama kısaca ifade edeyim. “Almanya ve Avrupa’yı, Amerika’dan özgürleştir, dünyada birlikte ticaret yapalım.” Demiş. II. Dünya Savaşından sonra, Avrupa ve/veya AB, NATO ile birlikte, Amerika’nın hegemonya alanında hayat sürdürdü. Türkiye’de öyle…
Kuzey Akım II Petrol Boru Hattı, Almanya ile Amerika arasına, kara kedi gibi girdi. Almanya’nın temiz enerjiye olan ihtiyacı, hat safhada olduğundan, bizim S-400 almamız gibi bir durum oluştu. ABD, 2014 yılından beri, Avrupa’ya, Rusya’dan petrol alamazsın dedi. Ticaret yapamazsın dedi. Almanya ve Avrupa Pazar bulmakta zorlanmaya başladı.
Ticaret, Çin ve Rusya ilişkilerini mecbur etti.
Amerika, Ukrayna Çıkarmasıyla hem Rusya’yı dizginlemek hem de Çin’i Avrupa’dan koparmayı amaçlıyor. İfade ettiğim gibi, ABD yeniden, dünya hegemonyası için yola çıkmış diyebiliriz. Gelelim Amerika’nın, önüne koyduğu amacını gerçekleştirip, gerçekleştiremeyeceğine… Dünya, II. Dünya Savaşından, sonraki Dünya değil.
Ne demek istiyoruz? Şimdi Avrupa ve Amerika’yı ikiye katlayan bir Çin var. Rusya 1989-1990’daki Rusya değil. Rusya, Yugoslavya’nın ve Libya’nın parçalanmasına seyirci kalmış olmayı ne kendine ne de tarihine sığdıramadı. NATO, Varşova Paktı ülkelerini ele geçirdi.
Uzatmayalım.
Rusya’da büyük kuyruk acısı var. İtibarının daha fazla kaybına dayanamaz. Zaten bu mevzide gerilerse, başka mevzileri de düşer. Bölgede, stratejik üstünlüğünü kaybeder.
Çin ise, Amerikan saldırganlığını ve hegemonyasını sonlandırmanın yolunun, Rusya ve Avrupa ile birlikte olmakta görüyor.
Amerika, Gürcistan’da, Rusya’dan bir ders almıştı. Lakin Amerika’nın kuruluş yapısı ve varlığını sürdürme içgüdüsü, onu saldırganlığa mecbur ediyor. Amerika saldırırsa kaybeder. Saldırmaz korku yaratmakla yetinirse, bu daha büyük kayıpları beraberinde getirir.
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BÜLENT ESİNOĞLU YAZILARI, DÜNYA ÜLKELERİ, KÜRESEL POLİTİKALAR | Leave a comment

PERDE ARKASI * Erdoğan’la görüşen Kasımpaşalı amiral

Erdoğan’la görüşen Kasımpaşalı amiral

Cumhuriyet – Barış Terkoğlu – 12 Nisan 2021 Pazartesi

Geçmiş yaşadıklarımız mı? Yoksa anlattıklarımız, yazdıklarımız mı? Her yeni sözle, kelimeyle bir başka geçmiş mi inşa ediyoruz?
Amirallerin açıklamasının ardından koparılan fırtınadan söz ediyorum. Ağza gelen her söz söylendi. Fakat biri var ki… Konuşanlar değil de yaşayanlar, “Orada durun” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 yıl önce, amiraller kumpasla tutuklandığında başbakandı. “Ben bu davanın savcısıyım” dememiş, onları tutuklatan FETÖ’cü savcılara “ne istedilerse vermemiş”, tasfiye kararlarının altına imza atmamış gibi konuştu. “Bunları FETÖ’cü hainlerin başlattıkları 15 Temmuz darbe girişimine karşı milletimizin yanında yer alırken de görmedik” dedi.
Neyse ki çok eski değil. Ama hatırlamak için de insanın bir sandalyeden kalkıp diğerine oturmak kadar emek harcaması gerekiyor.
Görevdeki amiraller ne yaptı
Bildirinin altında imzası bulunan emekli Amiral Bülent Bostanoğlu, 15 Temmuz gecesi Deniz Kuvvetleri Komutanıydı. Binbaşı O.K.,darbe günü öğleden sonra MİT binasına gelip “darbe olacak” ihbarında bulunduğu, bu da Genelkurmay’a bildirildiği halde, koca kuvvet komutanı olaydan haberdar edilmedi. Hem 15 Temmuz gündüz, hem 16 Temmuz sabahındaki görevleri İstanbul’daydı. Akşam bir düğüne katılmıştı. Diğer komutanlar gibi darbeciler tarafından yakalanıp rehin alınacaktı. Gece boyunca sürekli yer değiştirerek telefonla verdiği talimatlarla, darbeyi bastırmaya çalıştı. Milli Savunma Bakanı’yla gece görüşüp, CNN Türk’e bağlanıp darbeye karşı açıklama yapabilen tek kuvvet komutanıydı. Onun da emeğiyle Deniz Kuvvetleri’nde darbeye katılım düşük oldu. Bunlar benim fikrim değil. 15 Temmuz sonrası darbe davalarının tutanaklarını açıp bakanlar, Bostanoğlu’nun müşteki-tanık sıfatıyla verdiği ifadelerini okuyabilir. Nitekim Bostanoğlu, Cumhurbaşkanı’nın kararıyla, 15 Temmuz’dan sonra da görev süresi bitene kadar, kuvvet komutanlığını sürdürdü.
Listede imzası olan emekli amirallerden biri Önder Çelebi’ydi. Eşi Gonca Çelebi’yi Balyoz davası sırasındaki Sessiz Çığlık eylemlerinden tanıyordum. Önceki gün aradığım Gonca Hanım, “O gece ölüm korkusu yaşadık. Önder bizi bırakıp gitti. Foça’da darbeci deniz piyadelerinin karşısına çıktı.” dedi. Sahiden Önder Çelebi, Foça’da Amfibi Gemiler Komutanlığı’na vekâlet ediyordu. Erkenden müdahale ederek gemilerin limanı terk etmesini engellemişti.
İmzacı bir başka emekli Amiral Hakan Ercan da aynı gece oradaydı, darbeyi bastırmak için Çelebi’yle birlikte ter döktü.
İmzacı amirallerden Hasan Nihat Doğan, 15 Temmuz gecesi Foça’daydı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Lojistik Başkanı olan Doğan, yemek yediği masadan silahla rehin alındı.
Balyoz davasında hapis yatan amirallerden olan Bülent Olcay, 16 Temmuz sabahı darbecilerden Sahil Güvenlik Komutanlığı’nı teslim alan askerdi. 2018 yılına kadar bu görevi sürdürdü.
‘Bu hainlere inanmayın’
Sadece görevde olup darbeye direnenlerden ibaret değil…
Çoğu kumpas mağduru olan amiraller, yıllarca FETÖ’cülerin yargı önüne çıkması için çalıştı. Şimdi gözaltında olan kanser hastası Ali Sadi Ünsal ya da Cem Gürdeniz gibileri, davalarda müşteki oldular. Sürecin aydınlatılması için ifade verdiler. Tanıklıklarını anlattılar.
Gözaltındaki imzacı Amiral Türker Ertürk gibi, arkadaşlarına kurulan kumpasa karşı onur istifası verenler, FETÖ’ye karşı eylemler yaptı. Halka anlatabilmek için konferanslar düzenledi.
Liste uzayıp gidiyor. Ama bu kadar değil…
Emekli olduğu halde, o gece ellerinden gelen mücadeleyi verenlerin hikâyesi, hükümet medyasında bile yer almıştı. Balyoz davasında yıllarca hapis yatan Abdullah Can Erenoğlu’nun 15 Temmuz’daki çabasını Hürriyet şöyle haber yapmıştı: “Kahraman komutan, o gece sabaha kadar Genelkurmay Başkanlığı ve Sahil Güvenlik’teki darbecilerin teslim olması için uğraştı.” Erenoğlu’nun darbeci komutanların emrini dinleyen askerlere, “Evlatlar, bu vatan hainlerine inanmayın. Sizi de kandırıyorlar. Bu hainlerin emirlerine uyarsanız siz de vatan haini olursunuz” sözleri halen arşivde duruyor. Balyoz mağduru emekli amirallerden Caner Bener de o gece Erenoğlu ile birlikte Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda darbeyi bastırmaya çalışmıştı.
Erdoğan’la iki kez görüştü
Fakat en ilginç sözleri, Atilla Kezek’in eşi Çiğdem Kezek’i arayınca duydum. Bugün gözaltında olan Atilla Kezek, kumpas davaları sürecinde onur istifası veren amirallerden biriydi. Çiğdem Hanım, 15 Temmuz gecesi, Foça’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na ait restoranda, amiraller Aydın Şirin ile Hasan Nihat Doğan’ın davetlisi olarak ailece yemek yediklerini anlattı. Bu sırada darbeci silahlı askerler masaya gelmiş, görev başındaki komutanlar Şirin ve Doğan’ı silah zoruyla esir almıştı. Çiğdem Hanım, eşinin amiralleri vermemek için elinden geleni yaptığını, sonrasında ise bulunduğu yerde darbeyi durdurmak için çabaladığını söyledi.
Ancak…
Çiğdem Hanım, “Eşim emekliydi, daha ne yapabilirdi, o yapacağını daha önce yaptı” dedi. Haksız mı?
Kasımpaşalılığıyla bilinen Kezek, Erdoğan henüz başbakanken, kendisinin de üzerinde üniforma varken, şahsi inisiyatifiyle randevu isteyip iki kez Erdoğan’la görüşmüştü. Biri 1 Mayıs 2012’de Ankara’da Başbakanlık binasında. Öbürü 20 Temmuz 2013 günü İstanbul’da Dolmabahçe ofisinde. Erdoğan’a TSK’de Fethullahçıların nasıl örgütlendiğini, örgütün kumpas davalarla neyi hedeflediğini anlatan Kezek, somut bilgi ve belgeler de sunmuştu. Buna rağmen Kezek’in anlattığı Fethullahçı dönüşüm, tam gaz devam etmişti. Tasfiyeler gerçekleşmiş, FETÖ adım adım orduyu ele geçirmişti. Kezek, elinden geleni yapıp yine de çaresiz kalınca, hapisteki arkadaşlarına yapılanları protesto ederek onur istifası vermişti.
Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen telefon
Çiğdem Hanım, 15 Temmuz’dan birkaç gün sonra eşinin Cumhurbaşkanlığı’ndan arandığını anlattı. Saray’daki kritik bir isim Kezek’i davet ediyor, örgütle mücadele stratejisi için yardım istiyordu. Yıllar önce görev başındayken Erdoğan’a her şeyi anlatan Kezek, gerçekleşen darbenin “görünen köy” olduğunu düşünüyordu. Bunun kırgınlığını da taşıyordu. Kezek, buna rağmen 25 Temmuz 2016 günü Saray’a gitti. Yıllar önce anlattığı tabloyu, yeniden saatlerce anlattı.
Görev başında FETÖ ile mücadele ettiler. Hedef alındılar, hapsedildiler, tasfiyeye uğradılar, anlatmaktan hiç vazgeçmediler. Kimi emekliyken, kimi görev başında iken kendilerine kumpas kuranların gerçekleştirdiği darbeye direndiler. Geçen hafta da “ülkeye bir borç” olarak gördükleri Montrö açıklamasını yaptılar. Yıllar önceki gibi yine gözaltına alındılar, medyada linç edildiler. Yetmedi, her gün terör tehdidi aldıkları halde korumaları iptal edildi. Kapılarını çalan memurlar ellerine tebligat tutuşturdu. “15 gün içinde lojmanları boşaltın” denildi.
Bütün günahların suç ortakları bir de “Milletin yanında yer almadılar” diyor ya… Siz kendinize yeni bir geçmiş yaratmak için milletin arkasına saklanıyor olmayasınız!

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/erdoganla-gorusen-kasimpasali-amiral-1827398
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, ERGENEKON - BALYOZ, FAŞİZM, Fetullah Gülen, HUKUK-YARGI-ADALET, TSK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DR. FAZIL KÜÇÜK VE KIBRIS’DAKİ YOBAZ MÜFTÜNÜN HİKÂYESİ

Dr. Fazıl Küçük’ün 70 yıl önce ‘Yobaz Müftü’ye karşı savaşı…

1952 yılında Kıbrıs, İngiliz Yönetimi altında “stratejik değeri” yüksek bir sömürgeydi.
Burada yaşayan Kıbrıslı Türk toplumu, o dönemde kendini “cemaat” olarak nitelendiriyordu…
İngilizler; özellikle 1920’li yıllardan itibaren, buradaki toplumun Atatürk devrimlerinden etkilendiğini net biçimde görüyorlardı… Rumların, 1931’de isyan etmeleri ve Vali Konağı’nı ateşe vermelerinden sonra, her iki toplum da “sıkıyönetim” koşulları içine alındı.
Bu “olağanüstü” durum, 2. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. İngilizler; bayrağı, Atatürk’ü, İstiklal Marşı’nı yasaklarken, Müftülük makamını da feshetmişlerdi.
İngilizler; milliyetçi çıkışlara tolerans göstermezken, “dinsel” gelişmeyi teşvik eden, tercih eden bir politika izlemeye başladılar. “Türk” sözcüğü yerine, “İslam” sözcüğünü dayattılar… “Türk Lisesi”ni, “İslam Lisesi” yaptılar…
Kıbrıslı Türkler’in “Atatürkçü bir toplum” olarak varlığını sürdürmesine karşı çıktılar, bu yöndeki çabalardan rahatsız oldular, bize hep “İslam cemaati” olarak muamele ettiler…
1952 yılında da Türkiye’den bu “cemaat”in başına ansızın bir “Müftü” tayin etmeye karar verdiler… Oysa Kıbrıslı Türkler, Müftü’yü kendilerinin seçmesini talep ediyorlardı… İngilizler’in tayin ettiği bu Müftü için de kendilerine hiçbir şey sorulmamıştı…
O günlerde İngilizlere karşı, gazetesi Halkın Sesi’nde etkin bir mücadele veren Dr. Fazıl Küçük, İngilizler’in Lefkoşa’ya tayin ettiği Yakup Celal Menzilcioğlu adındaki Müftü’yü karşılamak üzere Larnaka Limanı’na gitti… Türkiye’den gelen gemiden çıkan yaşlı adama baktı… Kılık kıyafeti düzgün değildi. Üzerinde oldukça eski bir cübbe, başında sarık vardı. Ağdalı bir Osmanlıca konuşuyordu.
Dr. Küçük, kendisi ile birlikte Müftü’yü karşılamaya giden Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Faiz Kaymak’a döndü ve şöyle dedi:
“İngilizin başımıza Müftü olarak getirdiği bu herifi hiç beğenmedim. Tam bir yobaza benziyor.”
İstanbullu Müftü; 1952 yılında bir gün, Lefkoşa’da Selimiye Camii’nde vaaz verirken, sözü Atatürk’e getirerek (Naaşı henüz Anıtkabir’e gömülmemişti) şöyle demiş:
“Allah taksiratını affetsin. Öleli kaç yıl oldu. Daha vücudu toprağa değmedi”
Müftü’nün Atatürk’e yönelik “günahkâr” suçlaması, Dr. Fazıl Küçük’ü çok sinirlendirdi. Gazetesi Halkın Sesi’nde “yobaz” olarak nitelendirdiği Müftü’ye savaş ilan etti…
Halkın Sesi’nde şöyle yazmıştı:
“Onun bildiği ve bize söylediği: 1- Ezan Türkçe okunamaz. 2- Camiye gelmeyenler gâvurdur. 3- Oruç tutmayanlar cehenneme gidecektir. 4- Hamamda peştemalle yıkanmak ayıp ve günahtır. 5- Kısa pantolon giyip dolaşmak Müslümanlara yakışmaz.”
Müftü Menzilcioğlu, bu tartışmalar sürerken, izin alarak İstanbul’a gitmiş, ancak bir daha geri dönmemiş. Bu olaydan sonra adadaki İngiliz Yönetimi; “Buyurun Müftünüzü kendiniz seçin” demek zorunda kalmış.
Müftülük için 3 aday ortaya çıkmış. 10 Haziran 1953’te “Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu” Baflı Mehmed Dana Efendi’yi Müftü adayı olarak ilan etmiş. Dana Efendi, 1948 yılında Kıbrıs Valisi Lord Winster tarafından kurulan “Türk İşleri Komisyonu”na tayin edilen yedi üyeden birisiydi. Kıbrıslı Türklerin ilk siyasal örgütlenmesi olan KATAK’ın kuruluşunda önemli katkıları olmuştu.
Müftülük seçimi için, iki başka aday daha vardı. Kıran kırana bir seçim dönemi yaşanmıştı. O dönemde Necati Özkan, gazetesi İstiklâl’de; adaylardan Urfa doğumlu, İstanbul camilerinde vaiz olarak ün yapmış bir kişiyi savunurken, Dr. Küçük de Halkın Sesi’nde Dana Efendi’yi destekliyordu.
Dr. Küçük gazetesinde şunları yazıyordu:
“Başımıza dışarıdan getirtilecek, evveliyatını bilip tanımadığımız bir adamı istemiyoruz. Her kim ne derse desin aramızdan birini Müftü seçeceğiz. Bizim aradığımız inkılaba sadık cesur ve fedakâr bir insandır.” 
Müthiş bir medya savaşı yaşanmış, hatta bu konu mahkemeye de taşınmıştı. Sonuçta; iki diğer aday yarıştan çekilmiş ve Dana Efendi, seçimsiz Müftü olmuştu. Baf’tan büyük bir konvoyla Lefkoşa’ya getirtilen Dana Efendi, 30 Aralık 1953 günü Lefkoşa’da 19 pare top atılarak karşılanmış, düzenlenen görkemli ve kalabalık bir törenle Müftülük makamına oturtulmuştu.
70 yıl önce yaşanmış bu Müftü olayını neden anlattım?
Çok ilginçtir… TRT’nin “Bir Zamanlar Kıbrıs’ta” dizisinde Dr. Fazıl Küçük’ü “silik bir şahsiyet” olarak göstermesinin hemen arkasından; Orhan Baylan adında, Atatürk düşmanı bağnaz bir dinci, Osmanlı sevicisi adamın videosu dolaşmaya başladı.
Bu kişi; yukarıda anlattığım 70 yıl önceki olayı anımsatırken, ağzından köpükler saçarak, yüzünde öfke ve kin ifadesiyle Dr. Fazıl Küçük’e hakaretler yağdırdıktan sonra “Ataistin biriydi. Geberdi gitti. Bana ne lan senin liderliğinden. Ha İngiliz ha Küçük” dedi ve bize “Diziyi bu gözle incelememizi” salık verdi…
Demek ki, “siyasal İslam” rejiminin aşıkları, tarihin derinliklerinde kim ki “yobaz”lığa karşı çıktı, kim ki ona karşı savaştı, bunun hesabını; din üzerinden, hem de 70 yıl sonra “dizi”lerle sormayı deneyecek…
Siyasal İslam’ın ajandasına asıl “bu gözle” bakmak lazım…

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/analiz/dr-fazil-kucukun-70-yil-once-yobaz-muftuye-karsi-savasi?amp
Posted in KIBRIS, SİYASİ TARİH, YOBAZLIK - GERİCİLİK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

CHP’li Toprak: ‘Erdoğan Türkiye’nin su kaynaklarını 49-99 yıllığına Katar’a kiralayacak’ * Bugüne kadar bu su kaynaklarını kullanan, bağ-bahçe-tarla sulayan, içme veya kullanma suyu olarak tüketenlerin yapılacak düzenlemelerle bundan sonra ücret, para ödemek zorunda

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘İsteseler de, istemeseler de inadına yapacağız’ dediği Kanal İstanbul için Çin ve Katar ile kapalı kapılar ardında büyük pazarlıkların yürütüldüğü iddiaları siyaset ve ekonomi gündeminde tartışılırken, Katar ile geçen yıl imzalanan ‘Su Yönetimi Mutabakatı’ tartışmaları daha da alevlendirmeye aday görünüyor.
Geçtiğimi yıl 26 Kasım’da imzalanan Su Yönetimi Mutabakat Zaptı’na Türkiye adına Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Katar adına da Enerji İşleri Devlet Bakanı Mühendis Saad bin Sherida Al Kaabi imza atmıştı. Herhangi bir su kaynağı bulunmayan, ortak su sınırı ya da kıyısı da olmayan Katar ile Türkiye arasında imzalanan bu anlaşmanın içeriğine ilişkin sorular iktidar tarafından yanıtsız bırakıldı.
Mecliste muhalefet milletvekilleri tarafından verilen soru önergelerine de bugüne kadar yanıt verilmedi. Beş ay önce imzalanan anlaşma, 3723 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı olarak Erdoğan tarafından onaylanıp imzalanarak 21 Mart’ta resmi gazetede yayınlandı ve yürürlüğe girdi.
Beş sayfalık Mutabakat Zaptı’nın yürürlüğe konulmasıyla, Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü tatlı su kaynaklarının, nehir ve ırmaklarının kullanım hakkının, para karşılığı uzun süreli olarak Katar’a tahsis edileceği iddiaları da yaygınlık kazandı.
Mutabakat zaptının beş yıl süreli olduğu ve sürenin sona ermesinden üç ay önce taraflardan herhangi birisi bildirimde bulunmadığı takdirde, otomatik olarak beş yıl daha uzaması öngörülüyor. Bunun yanı sıra, tarafların karşılıklı olarak görüşüp anlaşması ile mutabakata yeni ilaveler yapılabileceği anlaşma metninde yer alıyor. Dolayısıyla yürürlüğe konulan mutabakatın nihai metin olmadığı, önümüzdeki süreçte yeni eklemeler, değişiklikler, ilaveler yapılarak daha da genişletileceği anlaşılıyor.
İki ülkenin su yönetimi alanındaki karşılıklı deneyim ve birikimlerini, sahip oldukları teknolojileri paylaşmalarını, ortaklaşa yeni teknoloji araştırmalarını da içeren anlaşmanın en kritik maddelerinden birisi, Türkiye’nin Gelir Getirmeyen Sularının (GSS) azaltılması. Yani diğer deyişle tüm nehirlerin, ırmakların, dere ve çayların, göllerin, yeraltı su kaynaklarının kazanç sağlayacak şekilde metalaştırılması ve ticari amaçlar doğrultusunda kullanılması, anlaşmanın en önemli amacını oluşturuyor.
Bu da, bugüne kadar bu su kaynaklarını kullanan, bağ-bahçe-tarla sulayan, içme veya kullanma suyu olarak tüketenlerin yapılacak düzenlemelerle bundan sonra ücret, para ödemek zorunda olacağı anlamına geliyor.
GSS’nin azaltılması maddesi, mevcut tüm su kaynaklarının çeşitli ticari amaçlar ve işlemler için uzun süreli kiralanması, kullanım hakkının satılması, ticari amaçlı sözleşmelere konu olması, üzerinde baraj, santral, sulama kanalları inşa edilerek, kullanma hakkı devredilecek kişi ya da kuruluşların kazanç sağlayabileceği hale getirilmesi demek. Mutabakat, ‘Türkiye’de ticarileşmemiş, gelir getirmeyen herhangi bir su kaynağının kalmamasını’ hedefliyor.
Herhangi bir su kaynağı olmayan çöl ülkesi Katar’ın ağırlıkla kıyılarda kurduğu dev arıtma tesisleriyle, denizden çektiği suyu tuzdan arındırıp kullandığı biliniyor. Dolayısıyla bu alanda oldukça deneyimli olan Katar’ın Türkiye kıyılarında bu tür tesisler kuracağı karşılığında da Türkiye’nin tatlı su kaynaklarının kullanım hakkını uzun süreli anlaşmalarla devralarak, gerek suyun pazarlanması gerekse enerji, sulama, depolama, tankerlerle taşıyarak başka ülkelere pazarlama vb. ticari faaliyetlerde bulunabileceği dile getiriliyor.
Bu çerçevede yapılacak uzun süreli kullanım hakkı anlaşmaları karşılığında, Katar’ın yapacağı ödemeler ve finansal destek ile iktidarın içinde bulunduğu kaynak sıkıntısını, ekonomik darboğazı ve döviz gereksinimini karşılamayı planladığı öne sürülüyor.
Mutabakat zaptında, anlaşmanın amacı;
*Türkiye ve Katar’da su kaynaklarını geliştirmek,
*Enerji verimliliğinin ve su temininin artırılması,
*Suyun ve üretilecek enerjinin iletim ve dağıtım ağlarında kullanılan malzemeleri ve bunların bakımının yönetilmesi,
*Nitelikli su izleme, su artıma ve kimyasal kullanımında verimliliğin artırılması,
*Gelir getirmeyen suların (GSS) azaltılması,
*Su kullanımı koruma programlarının iyileştirilmesi ve bu alandaki en son teknolojilerin kullanılması olarak sıralanıyor.
Ayrıca yeraltı su varlıklarının doğal veya yapay besleme yöntemleri devreye sokularak güçlendirilip, yönetilmesi de anlaşma maddeleri arasında. Burada da akla Türkiye kıyılarında Katar’ın kuracağı deniz suyunu tuzdan arıtma tesisleriyle elde edilecek suyun yeraltı su kaynakları ve göllerin takviyesinde kullanılacağı geliyor. Ancak arıtılmış deniz suyunun sanayide ve tarımsal sulamada kullanılamadığı kaydediliyor.
Mutabakatta yer alan ‘kıyı ve geçiş suları yönetimi’ başlığı altında ise herhangi bir ifade yok. Bu maddenin amacının ne olduğu anlaşılamazken, muhtemelen önümüzdeki dönemde karşılıklı ilave edilecek yeni maddelerle kapsam genişletilecek.
CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak yaptığı açıklamada, anlaşmanın Türkiye’nin su kaynakları ve ülkenin geleceği adına çok tehlikeli ve riskli maddeler içerdiğini, iktidarın para bulmak için su kaynaklarını Katar’a ipotek etmeyi planladığını öne sürdü.
Toprak, Gelir Getirmeyen Suların azaltılması maddesi çerçevesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı nehir, ırmakların kullanım hakkını 49-99 yıllığına Katar’a verebileceğini iddia ederek şunları dile getirdi;
“Cumhurbaşkanı kararıyla onaylanıp yürürlüğe konulan mutabakat zaptının içeriğine bakıldığında, su yönetimi adı altında ulusal su kaynaklarımızın ‘ticarileştirilerek’ Katar’ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanımına olanak sağlandığı görülüyor. Beş yıllık bu anlaşmaya, taraflar aralarında anlaşarak yeni maddeler ekleyebilecek. Süre bitiminden 3 ay önce taraflar bir bildirimde bulunmaz ise otomatik olarak beş yıl uzayacak.
Su kaynağı olmayan Katar, kullanma suyunun yarısından fazlasını desalinasyon denilen, deniz suyunu tuzdan arıtma yöntemiyle ve su tüketiminin ciddi bir kısmını da kullanılmış suyu tekrar arıtarak elde ediyor. Mutabakat metninde su yönetiminin ekonomik kalkınmadaki rolüne ısrarla vurgu yapılmasına karşın, suyu olmayan Katar’ın ekonomik kalkınması için su yönetiminin ne gibi rolü olabilir?
Bu ifade bize gösteriyor ki; Türkiye’nin su kaynaklarının kullanım hakkı Katar’a sunularak karşılığında Katar’ın Türkiye’ye parasal-finansal destek sağlaması bekleniyor. Özellikle Covid-19 salgını; temizlik, hijyen başta olmak üzere suyun önemini en somut şekilde tüm dünyaya gösterdi. Gıda üretimi ve gıdaya erişimin ne kadar hayati olduğu bu salgında önümüze konuldu. Gıda, sebze, meyve ve tarımsal üretimde, hayvancılıkta suyun önemi birincil öncelik olarak kendisini dayattı.
Böyle bir tablo ortada iken ülke su kaynaklarının yönetiminin Katar’a altın tepside sunulması, ülke insanının en hayati gereksinmesinin, tarımın, çiftçinin, üreticinin, hidroelektrik enerji üretiminin para karşılığında yabancı bir ülkeye ipotek edilmesi, Türkiye’nin varlığının ve geleceğinin riske atılmasıdır.”
CHP’li Toprak doğal mecrasında akan, dar gelirli, çiftçi, üreticinin kullandığı akarsuların da artık ticarileştirilmesinin amaçlandığını, su kaynaklarının patronaj altına sokulduğunu savundu.
Katar’ın yaygın şekilde kullandığı deniz suyunun arıtılması sistemlerinin, büyük çaplı elektrik tüketimi gerektirmesi yanında denizin kirlenmesi, denize geri salınan tuzun doğal dengeyi bozması gibi çevreyi kirleten sonuçlara yol açtığını kaydeden Toprak anlaşmayla Türkiye sahillerinin Katar’ın kuracağı bu tür tesislere emanet edileceğinin açıkça görüldüğünü öne sürdü.
Erdoğan Toprak açıklamalarını şöyle sürdürdü;
“Suyun gelir getirmesi için ticarileştirilmesi, üzerine elektrik santrali kurulması veya suyun kullanım hakkının para karşılığı Katar’a kiralanarak ‘gelir getirir’ hale dönüştürülmesiyle ülkede gelir getirmeyen su kaynağı bırakılmaması demektir. Kıyılarımız, sahillerimiz, denizlerimiz Katar’ın kuracağı desalinasyon tesislerine emanet edilecek!
Büyük ihtimalle karşılığında da ülke sınırları içinde doğup denize dökülen sularımızın kullanım hakkı Cumhurbaşkanı kararıyla 49 veya 99 yıllığına Katar’a verilecek! Karadeniz’in yaylaları, dereleri, Kanal İstanbul civarında binlerce dönüm tarım arazileri, Antalya Limanı, Borsa İstanbul, Tank-Palet Fabrikası, şifreli yayın lisansı vb. derken, şimdi de sıra su kaynaklarımızın Katar’a peşkeş çekilmesine mi geldi? 
Bu anlaşmayla nehirlerimizin denize döküldüğü yerlere kurulacak depolama tesislerinde toplanacak tatlı suyun, tanker gemileriyle Katar’a taşınması, Katar üzerinden diğer Arap ülkelerine pazarlanması yanında, Katar’ı çiftçinin, sulu tarım yapan üreticinin, bağ-bahçe sahiplerinin, milyonlarca kişinin patronu konumuna getiriyor ve kendi suyumuzu parayla satın almak dışında seçenek bırakmıyor. Cumhurbaşkanının onayladığı bu mutabakat metni, Türkiye’nin su kaynaklarının kullanım hakkının Katar’a devrinin yolunu açacak, ulusal çıkarlarımıza ve bağımsızlığımıza aykırı bir anlaşmadır.”
İktidar geçtiğimiz yıl yaşanan döviz ve kur krizi sırasında diğer ülkelerin Merkez Bankalarıyla swap anlaşması girişimlerinde yalnızca Katar ve Çin’den olumlu yanıt alabilmişti. Şimdi Kanal İstanbul için de finansman ve yapım süreçlerinde Çin ve Katar’ın adı ön plana çıkarken, yürürlüğe konulan Su Yönetimi Anlaşması, 2,8 milyon nüfuslu Katar’ın iktidarın açtığı yeni kapılarla, Türkiye’deki ekonomik varlığının ve etkinliğinin daha da genişlemesine imkân sağlayacak.

https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/guncel/chpli-toprak-erdogan-turkiyenin-su-kaynaklarini-49-99-yilligina-katara-kiralayacak?amp
Posted in Doga - Cevre - Ekoloji - Tarim, ENERJİ, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, ÖZELLEŞTİRMELER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

DIŞ BASINDAN * CUMHUR İTTİFAKATININ KADRO PAZARLIĞI VE SİSTEMİN YIKIMI * kamu kaynaklarını yöneten Fon’un “Erdoğan ve ailesinin elinde keyfi, siyasi ve mali bir araç haline geldiği” belirtiliyor.

Berlin merkezli vakıf SWP Cumhur İttifakı’nın ‘kadro pazarlığı’ nı raporladı…

Berlin merkezli Bilim ve Politika Vakfı’nın (SWP) Dr. Sinem Adar ve Dr. Günter Seufert tarafından hazırlanan “İki Buçuk Yıl Sonra Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Kurumlara ve Politikaya Genel Bir Bakış” başlıklı raporuna göre, yeni sistem Türkiye’de büyük yıkıma neden oldu.
Cumhuriyet gazetesinden Birol Güger’in haberine göre; rapora göre yürütme yetkisinin tek elde toplanması, parlamento, yerel yönetimler gibi “seçilmiş” organların yanı sıra, bürokrasi ve yargıyı da zayıflattı.
Rapora göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bürokrasi ve yargıya derinlemesine müdahale eden, orduyu kontrol altına alabilen bu yeni sistem aracılığıyla kurumsal olarak iktidarını güvence altına almaya çalıştı.
Erdoğan’ın, ülkenin yönetim biçimini değiştirirkenki temel motivasyonunun, “laik Kemalist ideolojiyi bastırmak ve ülke nüfusunun tamamına muhafazakâr bir korse giydirmek” olduğunun vurgulandığı rapora göre bu girişim, “Toplumun laik kesimleri üzerindeki büyük devlet baskısına rağmen başarısızlıkla sonuçlandı.”
Polis ve istihbarat teşkilatları MHP’ye açıldı
Raporda, “nitelik değil, tarikat ve siyasi parti üyeliğinin” şekillendirdiği, bürokrasideki derin “yetenek” sorunu şu sözlerle aktarıldı:
“Yeni yönetim sisteminde kamu istihdamı, devlete sızmanın partizan bir aracı olmaya devam ediyor (…) Atamalar genellikle niteliklere göre değil, Erdoğan ve ailesine yakınlık gibi faktörlerle şekilleniyor.”
Raporda, 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin Türk siyasetinde yarattığı etkiye ilişkin şunlar aktarıldı: “Kendi kadrosu oldukça zayıf olan AKP, göreve geldikten kısa bir süre sonra Gülen tarikatı mensuplarının özellikle polis, yargı, ordu ve istihbarat teşkilatına katılımının yolunu açtı.
Başarısız darbe girişiminden bu yana, dini tarikatlara mensup aşırı muhafazakârlar ve MHP üyeleri yeni boşalan mevkileri toplu halde işgal ediyor.
Bürokrasinin, özellikle ‘polis ve istihbarat teşkilatının’ MHP üyelerine açılması, partinin AKP ile ittifakının temelini oluşturuyor.” AKP’nin güvenlik bürokrasisinin tamamını kontrol altına almaktan hâlâ çok uzak olduğuna dair artan işaretler bulunduğu ifade edilen raporda, Erdoğan ve AKP’nin iktidarda kalmak için MHP ile ittifaka ihtiyaç duyduğu vurgulandı.
Çürümeye örnek Varlık Fonu
Raporda, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, çürümeye yol açtığı anlatılırken “Varlık Fonu” buna örnek gösterildi. Yaklaşık 33,5 milyar dolar değerinde ve merkezi bütçenin yüzde 40’ına denk gelen kamu kaynaklarını yöneten Fon’un “Erdoğan ve ailesinin elinde keyfi, siyasi ve mali bir araç haline geldiği” belirtiliyor. 47 sayfalık rapora göre bütün bu gelişmeler, yabancı sermayenin ülkeden çıkışını hızlandırdı, uluslararası firmalar yatırımları beklemeye alırken birçoğu mevcut üretim tesislerini Güneydoğu Avrupa’daki komşu ülkelere taşımayı planlıyor. Örneğin, Volkswagen, Türkiye’de fabrika kurma planlarından vazgeçtiğini duyurdu.
Muhalefet güçleniyor
Öte yandan, 2019 yerel seçimlerinin, “muhalefetin, ideolojik farklılıkları nedeniyle AKP’ye sandıkta meydan okuyamayacağı endişesine son verdiğinin” vurgulandığı raporda, muhalefetin sadece Ege ve Akdeniz’in kıyı bölgelerini değil başkent Ankara’yı çevreleyen Anadolu belediyelerinde de varlık göstermeye başladığı vurgulandı. “AKP ve Cumhurbaşkanı’na yönelik oy oranlarının özellikle gençler arasında düşüşe geçtiği” kaydedilen raporda, Türkiye’deki otoriter yönetim denemesinin birkaç nedenden ötürü sürekli olamayacağı öngörülüyor. Buna göre, “Ekonomik kapasitesi büyük ölçüde halkın rızasına bağlı olan Türkiye’de baskı yoluyla sömürülecek türden doğal kaynaklar yok. Ayrıca ülkenin sosyopolitik çeşitliliği AKP’nin sivil alana derinlemesine nüfuz etmesini zorlaştırıyor; (bütün bu parametreler ise) gelecekte protestoların patlak verme ihtimalini güçlendiriyor.”
Posted in Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

TARİHİN İÇİNDEN * OSMANLI’DA DEVŞİRMELERİN İHANETİ

OSMANLI’DA DEVŞİRMELERİN İHANETİ

(Yücel TANAY -Araştırmacı-Yazar)

İster Osmanlı dönemi olsun. İster Türkiye Cumhuriyeti neden bu kadar hain çıkar diye sorgulamışsınızdır, bunun nedeni Osmanlıdaki devşirme sisteminin Osmanlı yıkılsa da. günümüz cumhuriyet Türkiyesine kadar olan yansımalarıdır. Evet Cumhuriyet döneminde devşirme sistemi yoktur. Fakat Osmanlı dönemindeki devşirilmiş aileler, Türkiye cumhuriyetinde de devam etmiştir. İsimleri Türk olsa da, kökenlerini bildikleri için Türklere karşı daima ihanet içinde bulunmuşlar, dış güçlerle devamlı işbirliği hallinde olmuşlardır. Devşirme sistemi bir kast sistemidir.
Osmanlı tarihi devşirme ihanetleriyle dolu bir tarihtir. Günümüz Türkiye’sinde, politikacılar başta olmak üzere kimi üst düzey kamu yöneticileri, iş adamları, gazeteciler, akademisyenler ve aydınlar arasında, yoğun bir yozlaşma ve yabancılaşma yaşanmaktadır. Ülkenin ve ulusun çıkarları yönünde değil de, ilişki içinde oldukları küresel güç merkezlerinin istekleri yönünde davranan, sayıları az etkileri çok bu insanlar; ele geçirmiş oldukları siyasi ve akçeli güçle, ülke ve ulus karşıtı eylemler içine girmektedirler.
Osmanlı’da Devşirmecilik Kölelik sisteminin farklı versiyonudur.
Osmanlıda Hem köle Pazarı vardı, Hem de devşirmecilik kelimeler anlam bakımında farklı olsalar da, aslında yapılandan dolayı devşirmecilik bir köleciliktir.
Savaş tutsakları ile kölelerin, ekonomik ya da askeri amaçla kullanılması, değişik yöntem ve oranlarda hemen tüm toplum biçimlerinde görülür. Antik Çağ Grek devletleri ve Roma İmparatorluğu, köleciliği bir üretim biçimi haline getirirken, bu biçimiyle köleciliğe yönelmeyen Osmanlı İmparatorluğu çok başka bir yöntem geliştirdi. Atina ya da Roma’da köleler satılabilir, bağışlanabilir ya da öldürülebilir. Nesne olarak görülüp en ağır işlerde çalıştırılır ve toplum dışında tutulurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nda insan gereksinimi çok başka biçimde karşılandı. Fethedilen yerlerden toplanan seçilmiş genç insanlar, Osmanlı nizamına uygun olarak yetiştirilerek toplumun iç unsuru haline getirilip yönetici yapıldı. Osmanlılar bunlara devşirme adını verdi. Bu yöntem, Atina ve Roma köleciliğinden çok daha başkaydı. Daha insancıldı ama bu insancıllık, Osmanlı Devleti’ne ve onun Türk uyruklularına yararından çok zarar verecekti.
Devşirmeler Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde, savaş tutsaklarının beşte biri, orduda kullanılmak üzere padişaha yani devlete ayrılıyor ve bu işleyişe pençik vergilendirmesi deniliyordu. Önceki İslam devletlerinde; gulam, kul ya da memluk sözcükleriyle tanımlanan bu uygulama, Anadolu Türk beylikleri döneminde geliştirilmiş, Osmanlı Padişahı I.Murat döneminde (1360-1389) kurumsallaştırılarak daha kapsamlı duruma getirilmiştir. Devşirme sistemi bu sürecin ürünüdür.
Padişah buyruğuna (fermana) dayanan toplama (devşirme) kurulları birkaç yıl arayla Balkanlar’da değişik bölgeleri dolaşır, kent ya da köylerde, hane sayısının kırkta biri oranında genç toplardı. Genellikle 14-18 yaş kümesi içinde kalan, sağlam vücutlu, akıllı Hıristiyan çocuklar seçilir ve eğitilmek üzere İstanbul’a götürülürdü. Kurul üyeleri, köy ya da semt papazının eşliğinde, kilise vaftiz defterinden gençlerin özelliklerini saptar ve aile başına bir kişiyi geçmemek koşuluyla seçim yapardı. Devşirilenlerin özellikleri bir deftere yazılır ve halktan, devşirilen her genç için, yol ve giyim giderlerini karşılamak amacıyla 600 akçe para toplanırdı. Bu paraya kul akçesi denirdi. Devşirilenler 100-200 kişilik kümeler halinde, sürücü adı verilen yetkililere teslim edilerek yola çıkılırdı.
Batılılar bu yöntemin, Hıristiyan aileleri, özellikle ana ve babaları perişan ettiğini, çocuğu zorla elinden alınan kimi anaların, delirmiş gibi oğullarının peşinden İstanbul’a gittiklerini söylerler. Batı edebiyatında bu konuyu işleyen sayısız acıklı öykü yazılmıştır. Oysa, bu tür öykülerin gerçekle bir ilişkisi yoktur ve bunlar Türk karşıtlığının aracı olarak kullanılan propagandadan başka bir şey değildir.
Gerçekte ise, Hıristiyan aileler toplama kurullarına devşirme listesi sunan papazlara, kendi çocuklarını listeye alması için baskı yaparlar, armağanlar verirlerdi. Devşirme olarak seçilen her çocuk, ailesi için başa konan bir talih kuşu, bir umut kaynağıdır. “Beslenmesi gereken bir boğazın eksilmesi”3 bir yana, asıl önemli olan bu boğazın dünyanın en büyük devletinin askeri ya da idari kademelerinde yükselerek kendilerine ilerde “nimetler sunma” olasılığıdır. Devşirme seçilmek, günümüzde herkesin büyük bir istekle peşinden koştuğu, ABD vatandaşı olmaktan çok daha önemli bir şeydi. Nitekim, büyük askeri seferler sırasında, sınır boylarına doğru ilerleyen ordunun, devşirme kökenli başkomutanları; doğdukları köye uğrayarak anne-babalarının “gönlünü yüceltmek”, onlara “bağışta bulunmak” için ordunun yolunu değiştirdiği çok görülmüştür.
İstanbul’a gelen devşirmeler, burada Yeniçeri ağası ve hekimler tarafından gözden geçirilerek sünnet ettirilir ve Kelime-i Şahadet getirtilerek Müslüman yapılırlardı. İçlerinde yakışıklı, zeki ve becerikli olanlar, padişaha, yönetimde ve özel işlerinde hizmet vermek üzere seçilirlerdi. Bunlara içoğlanı denir ve özel olarak yetiştirilirlerdi.
Osmanlı padişahları, başlangıçta, iktidarlarını korumak için gereksinim duydukları insan kaynağının önemli bir bölümünü devşirmelerle karşıladı. Kısa dönemde gereksinim karşılanmış gibi göründü. Asker ya da sivil görevliler (kapıkulları), kesin bağlılık ilişkisiyle padişaha, paralı asker disipliniyle bağlanmıştı. Bunlar, devamlı ordunun (Yeniçeri) ve yönetici sınıfın (rical-i devlet)tümünü kapsayan bir yaygınlığa ulaşmışlar; yönetim, bunlar aracılığıyla padişahın mutlak egemenliği üzerine oturtulmuştu; sistemin tümü bir tek kişinin (padişahın) yararına işliyordu. Ancak, bu düzenin gerçek işleyişinin ne olduğu, neye hizmet ettiği biraz karışıktı.
Devşirmelerin Gücü
Padişahlar, hizmetine aldığı devşirme unsurunu o denli büyütüp geliştirmişti ki, sistemin gerçekten padişahtan yana mı, yoksa “emri altındaki”devşirmelerden yana mı işlediği, giderek belirsizleşmeye başlamıştı. Örneğin, başlangıçta “sarayın uysal bir aleti” olan yeniçeriler, kısa bir süre içinde, saray üzerinde güçlü bir baskı kurmuşlardı. 15.yüzyıl bitmeden, yani kuruluşlarından henüz yüz yıl bile geçmeden; “Sadrazam öldürüyor, saltanat kavgalarına karışıyor, taht alıp taht veriyorlardı.”
Görünüşte devlete yüksek hizmetler veriyorlardı; padişahın sadık kullarıydılar ve onun her isteğini yerine getiriyorlardı… Ancak, 14-18 yaşında zorla Müslüman yapılan bu insanların, geçmişlerini unutmaları, ondan tümüyle kopmaları olanaksızdı. Ne tam Müslüman oldular, ne de Hıristiyan kaldılar; ne etnik kökenlerini unuttular, ne de yeni kimliklerini benimsediler. Ne olduğunu bilmeyen ya da ne olmadığını bilen, kişiliksiz ve güvenilmez bir insan türü olarak, devlet politikalarına yön verdiler ve İmparatorluğu çöküşe götüren nedenlerden biri haline geldiler. Hiçbir erdeme sahip değildiler ancak ilke haline getirdikleri bir tutumları vardı: Türklere ve Türklüğe karşı nefret duyuyor ve devlet politikalarıyla örtüşen bu nefreti, genel bir tutum haline getiriyorlardı.
Köksüzleştirirken Köksüzleşmek
Devşirmelerle yaratılan örgütlü güç, başlangıçta devlet yararına, birçok alanda kullanıldı. Devletin ve ordunun sürekli geliştiği ilk dönemlerinde, ilerde sorun yaratabileceği düşünülmemiş, tersine sorunları giderecek bir güç olarak görülmüştü. Toplumsal kimliği korumaya dayanan, binlerce yıllık devlet gelenekleri bırakılmış, Türk unsurların karşı çıkmasına karşın devletin merkezi; Rum, Sırp, Hırvat ya da Ermeni Hıristiyanlara, üstelik yoğun biçimde açılmıştı. Osmanlı devşirmeciliği, köleleri yabancı unsur olarak yönetim dışı işlerde kullanan Roma köleciliğinden farklı olarak, devşirmeleri yani yabancı insanlar topluluğunu, köksüzleştirdiğini sanarak içsel bir güç durumuna getirmişti. Köksüzleştirirken köksüzleşen bu düzen, aslında kendini yıkacak bir güç yaratıyordu.
Devşirmenin Niteliği
Devşirmeler, kökü silinmek istenen türedi bir kuşaktı. Görünüşte; ailesini, soyunu sopunu yadsımış, belleği ve kimliği yok edilmişti. Yalnızca Osmanlıydı. O bir ailenin bireyi değil, padişahın kuluydu; bir insan değil, adeta bir makineydi.
Bilinçli programlarla kişiliksizleştirilen devşirmeler, bu niteliklerine karşın; yüksek yönetim yetkileri, dolgun ücret, siyasi ve idari ayrıcalıklarla donatılmışlar ve devleti yöneten yerlere getirilmişlerdi. Ancak, can ve mal güvenliğinden yoksun biçimde yaşıyorlardı. Bu konumlarıyla üst düzey devşirmeler, sürekli ölüm korkusu içinde yaşayan ruh hastaları durumundaydılar.
Devşirmeler, gerçek görüşlerini hiçbir zaman açıklamazlardı; yalancı ve ikiyüzlüydüler. Peşinde koştukları tek değer, para ve yönetim gücüydü. Osmanlı Devletine gizliliği, ihanet ve entrikayı bunlar yerleştirmiş; rüşvet, vurgunculuk (ihtikâr), karaborsa, yasadışı gelir (ihtilas), ve adam kayırma (iltimas)’yı neredeyse yasal hale bunlar getirmişti. Yeniliğe ve devlete karşı ayaklanmayı, hak olarak görürlerdi. 1550’den sonra, yeniçerilerin evlenmesine izin verilince, çocukları Acemi Ocağı’na öncelikli olarak alınmış, devşirmecilik babadan oğula geçen ayrıcalıklı bir meslek haline gelmişti.
Rüşvet ve Entrika
Hangi kesimden gelirse gelsin, devşirmelerin tümünün ortak özelliği, boğazlarına dek rüşvet ve entrikaya batmış olmaları ve Türk uyruklara duydukları düşmanlıktı. Rüşvet ve vurgunculuk yoluyla o denli büyük bir servet ediniyorlardı ki; halk “simyanın (her madeni altına çeviren gizil güç y.n.)sırrına erdiklerini” söyleyerek bunlarla alay ediyor, tepki gösteriyordu.
Devşirmelerin rüşvetçiliği, zaman içinde, tehlikeli bir boyuta ulaşmış ve ülke çıkarlarını yabancılara satma noktasına varmıştı. Yönetimde elde ettikleri yüksek yetkiler, onlara bu tür girişimler için geniş bir alan yaratıyordu. Elde ettikleri yetkiyi kullanarak, “baştan aşağı bir yağma, çapul ve servetlere elkoyma”8uzmanı olmuşlardı. Devşirmeler, nitelikleri gereği tüketici bir topluluktu. Roma soyluları gibi, üretimle uğraşmayı ayak takımının yaptığı onursuz bir iş olarak görürdü. Kılıç ve kahramanlık söylemleriyle yağma, bu olmadığında “entrika” ve“yalan dolan”a dayalı vurgunculukla geçinirlerdi. “İş bilenin kılıç kullananın” özdeyişi, Türkçe’ye bunların yerleştirdiği bir sözdü.
Devşirmeler ve Türk Düşmanlığı
Devşirme etkinliği, Fatih döneminde başlatılan devlet yönetimini Türkler’den arıtma (tasfiye) eylemi ve I.Selim (Yavuz) (1512-1520) döneminde halk üzerinde şiddetli bir baskıyla bir felaket halini aldı. İmparatorluğun yükünü çeken, sorunlarıyla ilgilenilmeyen, bu nedenle ayaklanan ve toplu olarak öldürülen Anadolu Türkmenleri, o denli baskı altındaydılar ki kaçacak, sığınacak yer arar duruma gelmişlerdi. Şii inancını Osmanlı Devleti’ne karşı, ideolojik propaganda aracı olarak başarıyla kullanan ve kendisi de Türk olan Safevi Hükümdarı Şah İsmail’in (1487-1524) çağrısına uyarak, kitleler halinde İran’a göç ettiler.
Yürütülen dizgeli (sistemli) şiddet ve baskıyla, öldürülen ya da göç ettirilen Oğuz halkı, Prof.Fuat Köprülü’nün tanımıyla “Anadolu Türk’lüğünün en temiz, en canlı unsurunu oluşturuyordu.”10 Yerlerinden yurtlarından edilen bu halk, gözden uzak yerlerde yoksulluk içinde yaşadı. Çok zorda kaldığında, çalışıp para kazanmak için İstanbul’a çalışmaya gittiğinde, orada kendisini bekleyen hor görülme ve aşağılamaydı. En şanslıları, saraylarda ya da varsıl evlerde aşçılık, çöpçülük gibi işlerde çalışırdı. Çalıştığı yerde, “Türklüğünü söylemeye cesaret edemez”, kapıkulu yalılarında “Türk aile ve tarihine düşmanlıkta uzmanlaşmış” davranışlarla karşılaşırdı.
Türkler; Kendi Ülkesinde Tutsak
Türkler’e karşı olumsuz bakış, devşirme düzeninin daha ilk döneminde, çok açık biçimde ortaya konmuştu. II.Murat döneminde başlatılan, Fatih Kanunnamesi ile yasalaştırılan uygulamalarla Türkler, kendi ülkelerinde Hıristiyan ya da Musevi azınlıklar kadar bile hakkı olmayan, ikinci sınıf uyruk haline getirilmişti. Yönetim organlarında görev alıp yükselmek bir yana, etkili devlet kurumlarına ve bu kurumlara yönetici yetiştiren okullara giremiyordu. Sadrazamı, padişahtan sonra devleti temsil edecek en yetkili kişi (naip) yapan Fatih Kanunnamesi, devlete asker ve sivil yönetici yetiştiren ve yüksek nitelikli eğitim veren devşirme okullarına alınmayacak olanları şöyle sıralıyordu: “Yahudiler, Müslümanlar, çobanlar, sığırtmaçlar, doğuştan sünnetli olanlar, çok uzun ya da kısa boylu olanlar, Türkçe bilenler, köseler, keller, Gürcüler, Çingeneler, Kürtler ve Türkler”.
Fatih Kanunnamesi’nden sonraki 70 yıl içinde naib yetkisiyle devlete sadrazam olan 48 kişiden yalnızca 5’i Türk kökenlidir; bunlar da devşirme anlayışıyla yetişmişaslını yadsıyan (inkar eden) insanlardır. Geri kalan 43 sadrazamdan; 11’i Slav, 11’iArnavut, 7’si Rum, 5’i Ermeni, 4’ü Çerkez, 3’ü Gürcü, 1’i İtalyan kökenliydi.
Türk Unsurlar Devlet Yönetiminden Uzaklaştırılıyor
Türk unsurların devlet yönetiminden uzaklaştırılmasına yönelen en etkili uygulama, II.Mehmet (Fatih)’in Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmesidir. Anadoluahi şeyhlerinden Çandarlı Ali’nin kurduğu bu aile, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Fatih dönemine dek, çok etkin görevlerde bulunmuş ve eski Türk yönetim geleneğinin devletteki simgesi haline gelmişti. Halil Paşa, 1429’dan 1453’e dek, aralıksız 24 yıl sadrazamlık yapmıştı.
II.Murat’tan sonra güçlenmeye başlayan devşirmeler, Halil Paşa’nın kişiliğinde devletin kilit mevkilerini elinde bulunduran eski Türk soylularına karşı, şehzadeliği döneminden beri Fatih’i etkilemişler ve Çandarlı’yı kendilerine özgü entrika yöntemleriyle idam ettirmişlerdi. Bu idam, yalnızcaÇandarlı Ailesi’nin değil, Türk devlet geleneklerinin de Osmanlı yönetim sisteminden uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştır.
Devşirmeler ve İşbirlikçilik
Devşirmeler, Türk karşıtı her olay ve düşüncede hemen bir araya gelirdi. Bir araya gelişin, sosyal ve ekonomik dayanakları vardı ve bu dayanaklar; eskiden gelen, bugün de süren çıkar ilişkileriydi. Yasa dışı yollarla edinilen servetin korunması ve yenilerinin edinilmesi için, ülke içindeki güç yeterli olmazsa, niteliğine bakılmaksızın dış destek arayışı içine girilirdi. Bu nedenle ülke değerlerini dışarıya devretme eğilimi, bu arayışa bağlı olarak devşirmeler her zaman vardı.
Devşirmeler, gereksinim duydukları mal ve can güvenliğine kavuşmak için, yabancılarla bütünleşmekten çekinmediler ve ülke kaynaklarını yağmalamaya gelen Avrupalı büyük devletlerin işbirlikçileri oldular. Batı’ya bağlanmanın aracı olan işbirlikçilik, değişik biçimlerle, devlet başta olmak üzere, toplumun hemen her kesiminde yaygın bir anlayış haline geldi. Tanzimatçılık, mandacılık ya da günümüzdeki Avrupacılık; işbirlikçi anlayışın değişik biçimleridir.
Devşirme işbirlikçiliğini ortaya koyan çok sayıda belge vardır. Bunlardan çarpıcı olanlarından biri Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi De Germigny’nin, 1580 yılında Paris’e gönderdiği rapordur. Bu raporda şunlar yazılmaktadır:“Mümkünse şöyle hareket edilmelidir: Kral, Yeniçeri Ağası İbrahim Paşa’ya ve Padişah’ın donanma komutanı Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa’ya, Paris kumaş ticaretinden pay ayırmayı ihmal etmemelerini, krallık meclisi üyelerine ve hazine bakanına buyurmalıdır. Unutulmamalıdır ki, benden önceki İspanya elçisinin, İspanya Kralının işlerini kolaylaştırması için önerdiği 50 bin duka altın liralık armağan karşısında, Sokullu Mehmet Paşa yelkenleri suya indirmişti…”
Osmanlıda çıkan Yeniçeri ayaklanmalarının hepsi devşirme ayaklanmalarıdır. İskender bey denen Arnavutların milli kahraman saydığı kişi bir devşirmeydi,Osmanlıya karşı sonra isyan etti.
Devşirmeler Osmanlı’da yönetime gelince Anadoluda Türk halkına büyük kıyımlar yaptılar, Bir Hırvat devşirmesi olan Kuyucu Murat Paşa, 1606 yılının Aralık ayında sadrazam olur. lk amacı, Anadolu’daki Türkmen hareketlerini kökünden yok etmektir. Hedefi, mevcut olaylara karışmış olanlarla beraber, daha önce de bu hareketlere katılmış olanlar ve gelecekte de isyan hareketlerine başlama ihtimali görülen kitlelerdir.
Kuyucu Murat Paşa’nın Anadolu’ya kıyım seferi, 15 Haziran 1606 tarihinde, büyük bir kuvvetle Üsküdar’a geçmesiyle başlar. Üç yıl boyunca süren bu sefer, Anadolu’yu kana bular.
Sefere katılan kuvvetler, Anadolu’da, Adana civarında Canboladoğlu, Ankara civarında Kalenderoğlu, Konya’da Saraçoğlu Ahmet Bey, Silifke ve Adana’da Cemşid ve Muslu Çavuş, Tavil ve Meymun kardeşler ve daha birçok “Celali” ve halk önderlerini bertaraf ederken, Türk halkı da büyük kıyımlara maruz kalır. Bunların yanında, herhangi bir kanunsuzluğa karışmamış, suç işlememiş olan, Bayburt’ta Murat Hanlılar denilen üç kardeş ile, Beyşehir’de Emir Şah gibi birçok güçlü yerel beyleri de, gelecekte baş kaldırabilirler diye, etraflarıyla birlikte ortadan kaldırmıştır.
Murat Paşa, yaptığı bu kıyımlarda, öldürülenleri kazdığı kuyulara doldurduğu için “kuyucu” lakabını almıştır. 3 yılda öldürdüğü insan sayısının genellikle 100 bin civarında olduğu kabul edilmektedir.
Anadolu’da yaptığı kıyımın boyutunu öğrenmek ve Hırvat devşirmesi Kuyucu’nun ruh halini anlamak açısından yaşı 90’a varmış olduğu halde, ne cellatların ne de yeniçerilerin kıyamadığı küçük bir çocuğu kendi elleriyle boğduğunu bilmek yeterlidir.
Rum Mehmet Paşa ilgili Tarihçi Kemal Paşazade Tarihinde, Rum Mehmet Paşa’nın “Padişah’ın bizim vatanımız hakkında ittüğü haseretün intikamını ben de Konya ve Karaman ölkesinde yapmaya muvaffak oldum” diyerek Larende, Ereğli ve Karaman’a sefer yapmış, buralardaki kadınları ve oğlanları çırılçıplak soyup, mescitleri ve medreseleri yakıp yıktığını anlatır. Unutmayalım ki Bunları yapan bir Osmanlı Paşasıdır.
Osmanlı imparatorluğu kozmopolit bir imparatorluktu. Osmanlılık döneminde yükselmenin tek şartı, Müslüman olmak, ama Türk olmamaktı. Kozmopolit Osmanlılık dönemi, imparatorluğun yıkılışına kadar devşirme- dönmeler ile Türkler arasındaki iktidar mücadelesine sahne olmuştur.
Osmanlıdaki Celali isyanların çoğu devşirme zulmüne karşı ayaklanmadır. Devlet yönetimi tamamen devşirmelerin elinde olduğundan, bu devşirmeler birbirlerine arka çıkıyor ve işbirliği yaparak yerli Müslüman Türk halkı üzerinde baskı oluşturuyordu. Bir kısım halk toprağını, köyünü yaşadığı yerleri terk edip gitmek zorunda kalıyordu. Bunlara “Çift-bozan” deniliyordu. Kendilerine bütün devlet kapıları kapanan Türk köylüsü ve medrese talebelerinin bazıları soygunlar yapıyorlardı. Bunlara da Levend(Cemi levendlü) deniliyordu. Köroğlu Ruşen, Ispartalı Nesli oğlu Mehmet Çavuş, Kiziroğlu Mustafa Bey, bu levendlerdendir. Sünni Türkler gibi şii Türkler, Yörükler ve Türkmenler de haksızlıklara ve devşirme zulmüne karşı ayaklanıyorlardı. Böylece Celali isyanları başlamış oldu. Bu isyanlar mezheb isyanı gibi gösterilse de altında yatan asıl gerçek Türkler ile Türk olmayanlar arasındaki mücadeledir. İlk isyanı Kara Yazıcı başlattı. Celalilerden bazıları Osmanlı zulmüne son verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Celalilerden biri olan Deli Hasan’a halk öylesine destek vermişti ki, Deli Hasan Samsun’un Canik Dağlarından çıkıp Kütahya’ya kadar bütün köy, kasaba ve şehirleri yakıp yıkarak gelmişti.
Devşirmelerin yazdığı eserler Türklere hakaretlerle doludur. Bosnalı Devşirme Mehmet Halife “Tarih-i Gılmani” isimli eserinde Türkler‘den çarıklılar diye bahsetmektedir. Görice’li bir Arnavut dönmesi-devşirmesi olan Koçi Bey 1631’de yazıp Sultan 4. Murad’a hediye ettiği Koçi Bey Risalesinde, Türkler’in orduya girmesinin ordunun bozulmasına sebep olacağını belirterek, Türk kelimesi Çingene ve yankesici kelimeleriyle aynı anlamda kullanılmaktadır.
Tarih-i Naima’nın yazarı devşirme Mustafa Naim Efendi Türkler için “Nadan Türk, akılsız Türk, çirkin suratlı Türk ve mel’un Türk” gibi ifadeler kullanmakta ve Türk Milletini çoban köpeğine benzetmektedir.Yine bir devşirme olan Gelibolu’lu Mustafa Ali Türkler için “köylü, kötü huylu, manav ve kır adamı” tabirlerini kullanmaktadır. Bu adam farklı milliyetleri öğdükten sonra Türkler için “Anadolu, Karaman ve Rum ülkesi adlarını alan pasaklılar ülkesi halkı elbette kır adamlarıdır. Bunlar aralarında güzel ve sevimli olanı çok az görülen çeşitli biçimlerde çirkin kimselerdir.” diye yazmıştır.
Amasya Tarihi’nin yazarı Hüseyin Hüsamettin Efendi “ Bütün iktidar makamları Türk olma yanlara aitti. Divan-ı Hümayunda bir tek Türk vezir bile yoktu. Vilayetleri yönetenler, mir-i liva ve beylerbeylerinin içinde Türkçe bilmeyen, Müslüman bile olmayan birçok insan vardı” demektedir.İşte bundan dolayı Türkler Türk olmayanlara isyan etmişlerdi. Bu isyanlar neticesinde dönme devşirmelerin zulmünden yaşadıkları köylerden ve şehirlerden kaçan halk başka yerlere göç etmişlerdi.” Mühimme Defterinde Seydişehir’deki bir köyün halkının tamamının göç ederek Rumeli’ye yerleştiğinden bahseder.
Devşirmelerden Osmanlıya faydalı olanı bir elin parmakları kadar azdır. Osmanlı bu sistemle sadece ihaneti ve yok oluşu gördü.belki içlerinden Sokullu Mehmet Paşa gibi,Süveyş Kanalı açma ve Don ve Volga nehrini birleştirmek için kanal açma projesi olan zekadaki devşirme çok azdır.
Devşirmelerin Türkiyedeki sayıları bugün bilinmiyor. bilineni küçük nufüslarına rağmen Türklerin ve Türkiyenin kaderinde etkili olmaları,bugün ülkemizin yaşadığı felaketlerde bu içimizdeki Kriptoların, devşirmelerin parmağı vardır. unutmayın.
Posted in Tarih | Leave a comment

KISSADAN HİSSE * İKİ DİLENCİ

İKİ DİLENCİ

(Mark Twain)

Bir gün bir kilisenin kapısında iki dilenci peydah oluyor… Biri temiz pak nur yüzlü, diğeri pasaklı, karanlık suratlı, insanların yüzüne bakmaktan kaçındıkları cinsten…
Temiz, pak olanın önünde bir yazı; “ben yoksul bir Hristiyanım, lütfen yardım edin.” Karanlık suratlı olanın da önünde bir yazı var; “Bütün varlığını kumarda ve zinada kaybetmiş bir Yahudiyim. Paraya ihtiyacım var.
Pazar ayininden çıkanların hepsi, öfkeyle Yahudi dilencinin önünden geçip, nur yüzlü Hristiyan dilenciye sadaka veriyorlar… Haftalarca böyle sürüp gidiyor bu iş…
Sonunda papaz Yahudi dilenciye acıyor, yanına yaklaşıp diyor ki; “Bak, haftalardır avuç açıyorsun burada, tek kuruş sadaka toplayabilmiş değilsin. Seni gören hiddetleniyor, parayı diğer dilenciye veriyor. Şu önündeki yazıyı kaldırsan, Yahudi olduğunu söylemesen, kumarı ve zinayı falan işe karıştırmasan, üç beş de sen kazanırsın, karnın doyar.”
Yahudi dilenci gülümsüyor, diğer dilenciye dönüp şöyle diyor; “İşittin mi Salomon? Papaz bize ticaret öğretiyor“…
Yani, ilk bakışta bize taban tabana zıt gelen seçenekler arasında, hayal bile edemediğiniz bağlar olabilir… Siyaset de böyle olmuş. İçerideki pazarlıkları bilmeden bizler saf düşüncelerle vatan millet derdindeyiz.
“Siyasetçiler ve bebek bezleri sık sık değiştirilmeli, aynı sebeple!”

Sayın Rehan Gündoğmuş’a teşekkür ederim
Posted in KISSADAN HİSSELER | Leave a comment

Arşivden Gündeme * CIA AJANI HENRİ BARKEY’İN BÜYÜK İTİRAFI : “AKP İLE ANLAŞARAK TSK’YI KAFESLEDİK!”

CIA AJANI HENRİ BARKEY’İN BÜYÜK İTİRAFI : “AKP İLE ANLAŞARAK TSK’YI KAFESLEDİK!”

Utah Üniversitesi’nde konferans veren CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey,
AB üzerinden yapılan derin operasyonu bu ifadeyle tanımladı.
İlk kez İslami parti iktidarda
Bu şoke edici sözler, TBMM’de 2003 yılında 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra Utah Üniversitesi’ndeki “Felaket ile Flört: Türkiye- Irak-ABD” adlı konferansta söylendi. Kürsüye çıkan Barkey, 3 Kasım’da ilk kez bir İslami partinin iktidara geldiğini hatırlatarak şöyle dedi:
Ordu ABD’ye güvenmiyor
Yaptığımız görüşmelerde bize, ’AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini, bunu kendileri için bir rönesans olduğunu’ söylediler. Türk Ordusu ise ABD’ye güvenmiyordu. Irak’a ABD’den bağımsız girmek istediler. Avrupa Birliği adaylık sürecinde müzakereler yoluyla orduyu çok sıkı bir kafese kapattık.
“AKP ile anlaşarak TSK’yı kafesledik”
CIA ajanı Barkey, 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra ABD’de verdiği konferansta, “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusu’nu kafeslediklerini” anlatmış. CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey’in, 2003’te 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra 26 Mart’ta Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD” adlı konferansta, AKP lideriyle anlaşarak “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” söylediği ortaya çıktı. Barkey, AKP’nin, AB reformlarında ısrarlı tutumu ve ABD’nin Türkiye’ye gün vermesi için AB’ye baskı yapmasının “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kafesleme” planı olduğunu ifade ediyor.
Felaket ile flört
Barkey’in bu sözleri kullandığı dönemde Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda Orgeneral Hilmi Özkök oturuyordu. Konferanstan 3 ay sonra, 4 Temmuz 2003’te de K. Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirildi. İlerleyen yıllarda ise Ümraniye ve Balyoz gibi soruşturmalarla çok sayıda subay tutuklanarak adeta “kafes”leniyor. Konuşmasında, 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinden Türk Ordusu’nu sorumlu tutan Barkey, ABD’nin en büyük felaketinin Türk Ordusu’nun, “PKK terörü ve çıkacak karışıklıkta Türkmenleri korumak için” Kuzey Irak’a girmekte ısrar etmesi olduğunu, bu nedenle konuşmasının adını “Felaket ile Flört” koyduğunu anlatıyor. Barkey, tezkerenin reddiyle gerçekleşmeyen kuzey cephesinin sırf TSK’nın K. Irak’a girmesinin engellenmesi için düşünüldüğünü ifade ediyor.
Kızarlar ama unuturlar
Tezkerenin reddinden sonra TSK’nın “Ne olursa olsun ABD’den bağımsız olarak K. Irak’a girmek” tavrında ısrarlı tutumunu sürdürdüğünü kaydeden Barkey, bunun engellenmesi için “AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesi gerektiğini, müzakere tarihinin en büyük yararının Türkiye’nin dikkatini Irak’tan uzaklaştırmak” olacağına parmak basıyor. Barkey bu sürecin AKP hükümeti eliyle yürütüleceğini, AB reformları ile TSK’nın kafese kapatılacağını anlatıyor. TSK’nın Irak’a girmesi engellenirse bunun ABD için en iyi senaryo olacağını belirten Barkey, Türklerin başta çok kızacağını sonradan unutup ilişkilerin derinleşerek devam edeceğini söylüyor. Barkey, AKP ile yürütülen bu planın gerçekleşmesinin 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden daha önemli olduğunu da vurguluyor. Barkey, “Türk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” açıkça söylediği konferansta 1 Mart tezkeresi öncesinde yaşananlar hakkında da çarpıcı açıklamalar da yapıyor.
Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini hiç istemedik!
Henri Barkey, Kuzey cephesinin açılmasına neden olacak 1 Mart tezkeresinin aslında Kuzey Irak’a girmekte ısrarlı olan Türk Ordusu’na karşı düşünülen bir önlem olduğunu da şöyle itiraf ediyor. “1 Mart tezkeresinin geçmemesinin tüm suçu Türk Ordusu’nda. Çünkü, İslamcı hükümet ile Türk Ordusu arasında çekişme vardı. Problemin önemli bir parçası Türk Ordusu’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenmemesiydi. Halbuki biz ’Bağımsız Kürdistanı’ desteklemiyorduk. İnanmadığımızı söylüyorduk. O yüzden bu konuşmanın adını ’Felaketle Flört’ koydum. Türk Ordusu, ABD’den bağımsız olarak Kuzey Irak’a girmek istiyordu. Ne olursa olsun! ABD’nin ise en son istediği şey buydu. Çünkü, Iraklı Kürtlerle Türk Ordusu arasında gerilim olacaktı. Zaten Kuzey cephesi bu tür sorunların ortaya çıkmaması için düşünülmüştü.”
Askerleri, “güç” olarak görmek istemiyorlardı
AKP’nin değişim söylemine inandığını belirten Barkey, iktidar partisini, “Askeri, güç olarak görmek istemeyen, sivilleşmeden yana ve merkez sağ olmak isteyen bir parti” olarak tanımlıyor. Barkey, 2002’de iktidara gelen AKP hükümeti ve lideriyle “Türk Ordusu’nu sıkı bir kafese kapatma” temaslarını ise şöyle anlatmış: “İlk kez bir İslami parti tek başına iktidara geldi. O güne kadar Türkler, AB’ye temkinli yaklaşıyordu. İlk kez ‘AB’ye girmek ve demokrasi istediklerini’ söylediler. İlk kez bir Türk hükümeti, ‘AB’ye girmek istiyoruz, onların kriterleri bizim için ölçü olur’ diyor. Bir İslamcı liderin rönesans terimini kullanması bana çok belirleyici geldi. Çünkü, AB’ye katılarak adaylık sürecinin Türkiye’yi daha fazla demokrat yapacağına inanıyorlar. Bu demokratikleşme süreci içinde biz orduyu çok sıkı bir kafese kapattık. Bundan sonra asker, eskiden olduğu gibi her 10 yılda bir müdahale edemeyecek. Keyfince hükümetleri değiştiremeyecek. AB’ye adaylık süreci Türkiye’yi daha demokratik bir ülke haline getirecek. Bu süreç Türk Ordusu’nun tutumuyla darbe yedi. Şunu söylemeliyim ki; Kuzey Irak’ta bir çatışma bu süreci zaafa uğratır ve geriletebilir. Eğer; biz bu Saddam’ı umut ettiğimiz kadar çabuk devirirsek, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesini engelleyebilirsek, 1 Mart tezkeresi
1 yıl içinde unutulur. Türk hükümeti de reformlar yolunda devam ederse ilişkilerimiz iyileşmeye devam eder. Gelecek için umutluyuz. Türk Ordusu, Kuzey Irak’a girmelerinin hakları olduğunu söylüyordu. Ancak Başkan Bush, Türklere ‘giremezsiniz’ dedi.”
Haber: Salim Yavaşoğlu – Yeniçağ Gazetesi-14.06.2012

CIA Türkiye ve Ortadoğu Uzmanı Henri Barkey’in Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaketle Flört” adlı konferansın orijinal tam metnini aşağıdaki linkten indirebilirsiniz!
https://adobe.ly/2q2frKA

https://turkkoc.wordpress.com/2015/08/23/cia-ajani-henri-barkeyin-buyuk-itirafi-akp-ile-anlasarak-tskyi-kafesledik/
Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, BOP, ERGENEKON - BALYOZ, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, TSK, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment