Faşistliğin dini mezhebi ırkı milliyeti yoktur

Faşistliğin dini mezhebi ırkı milliyeti yoktur

CUMHURİYET – Emre Kongar – 28.11.2025


Faşizm ve Faşistlik, gerek Rejim gerek Kişilik yapısı olarak Demokrasi ve Demokratlık karşıtlığıdır. Temelde Özgürlük ve Özgürlükçülük düşmanlığıdır.

Ama Demokrasi ve Demokratlık karşıtlığının da Özgürlük ve Özgürlükçülük düşmanlığının da dereceleri vardır:

Koyusuna ve su katılmamışına Totaliterlik, sulandırılmışına ve kuzu postuna bürünmüş kurt gibi halkı aldatmaya çalışanına Otoriterlik denir.


Faşizm, otoriter değil totaliter bir rejimdir.

Otoriter Rejim, sadece kamu alanındaki ve İktidarla (devletle) ilişkilerdeki özgürlükleri sınırlar ve kısıtlar.

Totaliter Rejim, özel yaşamı da denetler, sınırlar, kısıtlar ve yok eder; herkesi Rejimin askeri niteliğinde bir robota dönüştürmek ister.

Biz konuşma ve siyaset dilinde genellikle, Totaliter Rejimlere Faşist, Otoriter Rejimlere Faşizan diyoruz. Bu kavram ve terimler hakaret ya da küfür değil, bilimsel ifadelerdir.


Konu, bu Rejimleri savunan ve/veya uygulayan Otoriter ve Totaliter Kişilik Yapılarına gelince Faşizanlığın ve Faşistliğin ne kadar hastalıklı olduğu iyice belirginleşir:

Faşizan ya da Faşist, Otoriter veya Totaliter bir kişilik, kendisinden başkalarının, (öncelikle de kendi aile bireylerinin) bağımsızlıklarını, özgürlüklerini yok sayan ve yok eden, hastalıklı bir kişilik yapısını belirler.

Bu kişiler için, önemli olan kendi duyguları ve düşünceleridir; sadece bunlar iyi, doğru, güzel ve gerçektir; bunlar dışındaki her şey kötü, yanlış, çirkin ve gerçekdışıdır.

Bu Kişilik Yapıları, genellikle, Endüstri Devrimi öncesindeki Din-Tarım Toplumlarında egemen olan Feodal Erkek Egemen kültürün ürünleridir. Dogmatiktirler…

Farklı ve Özgür Düşüncelere dayanamazlar. Çok sık olmasa da fikir değiştirdikleri zaman da herkesin kendileriyle birlikte fikir değiştirmelerini beklerler.

Din ve mezhep ya da milliyet değiştirenlerde görülen bu aşırılık aslında içlerindeki Faşist veya Faşizan kimliğin dışa vurumudur.


Faşistlik ve Faşizanlık, her din ve mezhep, her ırk ve milliyet için yapılabilir. Hangi din, mezhep, ırk ve milliyet için yapılırsa yapılsın kötü ve yanlış bir tutum ve davranıştır.

Faşist ve Faşizan Rejimler de hangi din, mezhep, ırk veya milliyet adına uygulanırlarsa uygulansınlar kötü ve yanlış rejimlerdir.


İnsanlar genellikle kendi mukaddes kimliklerine (dinlerine, mezheplerine, ırklarına, milliyetlerine) uygun olan Faşizan ve Faşist Rejimleri ve Davranışları hoşgörüyle karşılamak ve hatta desteklemek eğilimindedirler…

Bu çok yanlıştır…

Faşizm, Faşistlik ve Faşizanlık, ister Müslümanlık için, ister Hıristiyanlık için yapılsın yanlıştır ve kötüdür… Faşizm, Faşistlik ve Faşizanlık, ister Türklük isterse Kürtlük için yapılsın, iyi doğru ve güzel değildir…

İyi, doğru ve güzel olan Rejim, herkesin dinine, mezhebine, ırkını ve milliyetine eşit davranan Laik ve Demokratik Hukuk Devleti olan Rejimdir.

İyi, doğru ve güzel olan Kişisel Davranış ise herkesin dinine, mezhebine, ırkına, milliyetine, kendininkilere istediğin saygıyı göstermektir.

Faşist Kişilik de ister Türkçülük yapsın ister Kürtçülük, kötüdür, yanlıştır ve çirkindir!

Posted in FAŞİZM | Leave a comment

USTALARINDAN DERSLER! ; BİR DEVLET NASIL SOYULUR? * AKP iktidarıyla özdeşleşen ‘yap-işlet-devret’ modeli, yurttaşın cebini boşaltmaya devam ediyor:

CUMHURİYET – 28.11.2025 – Çağdaş Bayraktar

AKP iktidarıyla özdeşleşen ‘yap-işlet-devret’ modeli,
yurttaşın cebini boşaltmaya devam ediyor:

Tünelin ucu karanlık!

Avrasya Tüneli’nden hazinenin ek gelir sağladığı iddia edilirken, CHP’li Kara ödemelerin kâr payının 45 katı olduğunu ve bütçeye ciddi yük getirdiğini belirtti. Kara, geçiş garantisi adı altında yapılan ödemelerin adeta haraç niteliğinde olduğunu vurguladı.

CHP’li Kara, Hazinenin kur farkı nedeniyle işletmeci firmaya;

2023 yılı için 2 Milyar 899 Milyon TL,

2024 yılı için 3 Milyar 294 Milyon TL olmak üzere

yalnızca 2 yılda 6 Milyar 193 Milyon TL ödendiğini belirtti.

Bu durumda yalnızca iki yılda Avrasya Tüneli’nin bütçeye ek yükü 6 milyar 50 milyon lira oldu. Tünelin maliyetinin 1 milyar 245 milyon dolar olduğunu ve işletmeciye verilen garantiler nedeniyle 2016-2025 yılları arasında işletmeci firmaya ödenen tutarın da 1 milyar doları bulduğuna dikkat çeken Kara, tünelin 2042 yılına kadar yapımcı firma tarafından işletilmeye devam edeceğini anımsattı.

HARAÇTAN FARKI YOK’

“Avrasya Tüneli’nin ucu kamu kaynaklarının gaspına, yurttaşın cebine, bütçedeki çukurlara çıkıyor” diyen Kara, sözlerine şöyle devam etti:

“Bakan resmen aklımızla alay ediyor. Kar denilen miktarın yaklaşık 45 katı şirkete geri ödeniyor. Bu tünelin bir tarafı vatandaşın cebinde, diğer tarafı şirketlerin kasasında. Geçiş garantisi, yap-işlet-devret gibi ‘modeller’, büyük bir keşifmiş gibi anlatılıyor. Oysa ortada özgün, benzersiz bir iş yapma tarzı değil; kamuya ait olması gereken kaynakların yağmalanması var. Geçiş garantisi adı altında yapılan ödemelerin haraçtan pek bir farkı yok. Yerli ve yabancı şirketlere tanınan bu imkanlar yollarımızın kalitesini değil, hazineden şirketlere akan parayı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.”

Posted in Ekonomi, ÖZELLEŞTİRMELER, YOLSUZLUKLAR, YOZLAŞMA - AHLAKSIZLIK | Leave a comment

ÖZLÜ DEYİŞLER

Posted in AFORİZMALAR, ÖZLÜ SÖZLER | Leave a comment

Papa 14.Leo Ziyareti, Kalpgâh, Kenar Kuşak Jeopolitiği ve Dinler

Papa 14.Leo Ziyareti, Kalpgâh,
Kenar Kuşak Jeopolitiği ve Dinler

Papa 14.Leo’nun 28 Kasım 2025 tarihinde ‘’İznik İnanç Bildirgesi (Credo)’’nun 1700. Yıldönümünde gerçekleştireceği İstanbul ve İznik ziyareti tek başına sade bir inanç faaliyeti değildir.

E. Amiral CEM GURDENİZ Nov 16. 25


BÖLÜM 1

Papa 14.Leo’nun 28 Kasım 2025 tarihinde İsa’nın Tanrı ile aynı özden olduğunun ilan edildiği ‘’İznik İnanç Bildirgesi (Credo)’’nun 1700. Yıldönümünde gerçekleştireceği İstanbul ve İznik ziyareti tek başına sade bir inanç faaliyeti değildir. Diğer yandan 971 yıl önce birbirini aforoz ederek (Büyük Schizma) ayrılan Katolik ve Ortodoks Kiliselerin temsilcilerinin İznik’te bir araya gelmesi çok kutuplu küresel düzenin kurulma sancılarının yaşandığı günümüzde batının kalpgâhı çevreleyen kenar kuşak jeopolitiğine katkı sağlayan ciddi bir hamledir. Gücünü vahyi kullanan hegemon aklından alır.

Dinin Jeopolitiğe Geri Dönüşü. Bugün din, hegemonyanın el değiştirme sürecinde siyaset, ekonomi, savaş ve toplumsal kimlik inşasında hem eskatolojik (kıyamet merkezli kurtuluş anlatıları) hem de teopolitik (ilahi meşruiyet arayışıyla politikayı yönlendirmek) biçimlerde yoğun biçimde kullanılmaktadır. Günümüz jeopolitik koşulları 400 yıl sonra dini Westphalia (1648) öncesi döneme taşınmıştır. Artık vahiy bilimin; inanç, düşüncenin yerini almıştır. Ve bundan siyasetçiler beis görmezler zira başta finans kapital olmak üzere din onlar için asla amaç değil mükemmel bir yönetim aracıdır. O dönemde de din, devlet egemenliğinin temel meşruiyet kaynağıydı; krallar Tanrı adına hükmediyor, savaşlar “hak ve din” uğruna yürütülüyordu. Westphalia düzeni bu teopolitik bütünlüğü yıkarak laik egemenlik ilkesinigetirmiş, dini siyasetten ayırmıştı. Ancak günümüzde küresel düzende yaşanan kırılmalar, hegemonya krizleri ve kimlik çatışmaları, dini yeniden politik bir araç haline getirdi. Böylece dünya, modernitenin seküler çerçevesinden çıkıp, tıpkı Westphalia öncesindeki gibi Tanrı, kader ve kurtuluş kavramlarının yeniden jeopolitik dilin merkezine yerleştiği bir döneme girmektedir. Bu dönemin bir diğer özelliği dinin etkisinin her alanda artışı devam ederken yolsuzluk, ahlaksızlık ve çöküşün de artmasıdır. Adeta iki alan birbiriyle yarış halindedir.

Değişen Küresel Düzen. 21. yüzyılın ilk çeyreği, dünya siyasetinin, ekonomisinin ve askeri dengelerinin hızla değiştiği bir yeniden yapılanma dönemidir. Üretim ve ticaret merkezlerinin Asya’ya kayması, enerji ve finans akışlarının yeni koridorlar oluşturması, Amerikan deniz egemenliğine Batı Pasifik, Arktik ve Kızıldeniz’de meydan okunması küresel düzenin altyapısını dönüştürmektedir. Neoliberal paradigma 2008 kriziyle sarsılmış, pandemi, enerji şokları ve bölgesel savaşlarla çöküşe geçmiştir. Finansal varlıkların reel ekonominin yedi katına çıkması, gelir eşitsizliğinin zirveye ulaşması sistemin sürdürülemezliğini göstermektedir. ABD, artık tek süper güç değildir; borç yükü, toplumsal kutuplaşma ve üretim zafiyetiyle zayıflamaktadır. Donanması küçülmüş, üç cephede birden savaş yürütebilecek kapasitesini kaybetmiştir. Teknolojik üstünlük artık zafer garantisi vermezken asimetrik direniş modelleri ve stratejik sabır öne çıkmaktadır. Çin ve Rusya uzun vadeli stratejilerle ilerlerken, ABD ve Batı kriz üretimiyle hâkimiyet kurmaya çalışmakta, bu da küresel kaosu derinleştirmektedir.

Diğer yandan İran–İsrail savaşı ve Kızıldeniz krizleri, Batı’nın yenilmezlik imajını çökertmiştir. Jeopolitik denkleme İsrail’in eskatolojik ve finansal gücüyle dâhil olması, süreci daha da karmaşık hale getirmiştir. ABD, Ekonomik, ahlaki, siyasi ve askeri alanlarda çöken sistem gerileyen ve kaçınılmaz çöküşe ilerleyen her hegemon gibi zamanı kendi lehinde kullanmaya; yeni dönemde pozisyon almaya ve bu dönemi en az hasar ile kapatmaya gayret sarf ediyor. Zira çöken aslında ABD hegemonyası değil Keşifler çağı ile başlayan 500 yıllık Atlantik çağı yerini Asya’ya bırakış sürecidir. Günümüzde kazanca doymayan finans kapital oligarşisi için savaş, kredi, borçlanma ve silah satışı döngüsü yaşamsal araç haline gelmiştir. Ancak Batı artık beş yüzyıllık hegemonyasını sürdürecek güçte değildir. 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı’yla birlikte küresel hesaplaşma fiilen sürmektedir ve bu savaşı batı kaybetmiştir.

Din Neden Siyasallaşıyor? Günümüzde dine bir siyasi araç olarak sarılmanın en büyük nedeni sosyo ekonomik sorunların unutturulması, gelir dengesizliğinin, devletin sağlık ve eğitimden çekilmesinin, azalan sendikal ve sosyal hakların kader döngüsü içinde toplumlara normalleştirilmesi ve sonunda kaynayan kitlelerin enerjisinin soğutulmasına hizmet etmesidir. Dün ayını zamanda yarattığı kutuplaşma ile savaşın fakir halk kitleleri üzerinde meşrulaştırılmasına da hizmet etmektedir. Örneğin Köktendinci bir İsrailli için Müslüman Filistinlinin hiçbir değeri yoktur. Daha da öte her ikisi de Ortodoks Hristiyan olduğu halde Ukraynalı Ortodokslar kiliseleri ve patrikleri bölünerek düşmanlaştırılmıştır. Ya da batıda yaşayan Katolik Ukraynalılar Doğuda yaşayan ve Rusça konuşan Ukraynalılardan nefret eder.


BÖLÜM 2

ABD’de İsa ve Judas’ın Barışması . Bugün dinin siyasette en yoğun kullanıldığı ülkelerin başında ABD gelmektedir. Bu çerçevede dinin öne çıkmasında en belirgin sebeplerden birincisi İsrail ve Siyonizm’in ABD’deki etkisinin artması diğeri de ABD hegemonyasının çöküşüdür. Çöküş arttıkça dine sarılma da artmıştır. ABD ‘de din son 75 yılda o denli öne çıkmıştır ki örneğin Evanjelizmin yükselişiyle birlikte, Hristiyan dünyası ile Yahudi geleneği arasındaki siyasi ve teolojik yakınlaşma ‘Judeo-Hristiyanlık’ adı altında Batı ideolojisinin temel dayanaklarından biri haline gelmiştir. Hristiyan Siyonizm’i olarak da ifade edilen Evanjelizm Eski Ahit’in vaatlerini siyasi anlamda İsrail devletine bağlayarak, Yahudi halkının “Tanrı’nın seçilmiş milleti” olduğuna dair inancı merkezine aldı. Yüzyılladır birbirine düşman olan iki ayrı vahiy artık tek vücut olmuştur. Eski ve yeni Ahit artık birdir. Yüzyıllar boyunca Hristiyanlığın Judas üzerinden Yahudilere yönelik köklü nefret ve dışlama geleneği, Holokost’un yarattığı ahlaki şok, Soğuk Savaş’ın ideolojik ihtiyaçları, Evanjelist eskatolojinin “Mesih’in dönüşü için İsrail’in güçlenmesi gerekir” anlayışı ve Amerikan Yahudi topluluğunun medya–akademi–finans üzerindeki etkisiyle ABD’de radikal biçimde tersine döndü; böylece tarihi gerçeklikte asla var olmayan “Judeo-Hristiyanlık” kavramı, 20. yüzyıl ortasında siyasetin, istihbarat aygıtlarının ve Evanjelist apokaliptik teolojinin mühendisliğiyle kurgulanarak Amerikan kimliğinin ideolojik temeline yerleştirildi.

Holokost sonrası suçluluk duygusu Batı’ya ahlaki rehabilitasyon imkânı sunarken, ABD stratejistleri Hristiyanları ve Yahudileri “Tanrı’ya inanan Batı uygarlığı” sloganıyla komünizme karşı tek blokta topladı; 1967 sonrası Evanjelist hareket İsrail’i kıyamet sürecinin zorunlu aktörü ilan etti; kültürel alanın büyük kısmını etkileyen Amerikan Yahudi topluluğu ise bu yeni birlik anlatısını toplumun tüm katmanlarına taşıdı. Böylece günümüz Amerikan dış politikasının, Orta Doğu stratejisinin ve Siyonist–Evanjelist ittifakının ideolojik omurgasını oluşturdu. Emperyalizm finans kapital oligarşinin de katkısı ile vicdana ve barışa yönelik İslam dinini de özellikle Sovyetlerin Afganistan işgalinden sonra silahlı mücadele ideolojisine dönüştürdü ve batı istihbarat örgütleri daha da ileri götürerek bu grupları terör ile tanıştırdı ve kendi çıkarları için kullandı. Örneğin bugüne kadar IŞID (ISIS) İsrail’e bir kez dahi saldırmamıştır. Eski El Kaide teröristi, Colani’nin Beyaz Saray’da büyük bir iitabr ile karşılanması başka nasıl izah edilebilir ki? Bugün ABD içindeki neoconlar, evanjelistler, Siyonistler, masonik ve tekno-feodal yapılar farklı ajandalarla dini kullanarak iktidar mücadelesi yürütmektedir.

Felsefe Toplumu Çin’in Uyanışı. Bu çok katmanlı, çok bilinmeyenli ve karmaşık süreçte ABD için en önemli rakip Çin’dir. Sekülerleşmeye ara veren ve köktenci ve savaşçı din toplumuna dönüşen batının aksine felsefe toplumu olan Çin, Soğuk Savaş jeopolitiğindeki SSCB’nin yerini almıştır. Tek farkla. Devlet kapitalizmi uygulayan Çin, ABD için ideolojik bir rakip değildir. Rekabet ekonomik ve askeri haliyle kaçınılmaz sonuçları olan küresel etkinlik ve yeni dünya düzeni kuruculuğudur. Bu meydan okuma basit bir şey değildir. 500 yıllık finans kapital birikimi, sömürgecilik, onlarca bölgesel savaş, iki dünya savaşı ve bir soğuk savaşı galip tamamlamış batı hegemonyasının yenilgiyi kabul etmesi kolay değildir. Bu mücadelede savaş, terör, din, darbeler, ambargo, yaptırım, uyuşturucu, mafya, sahte bayrak operasyonları ve akla gelen her yöntem denenecektir ve denenmektedir.


BÖLÜM 3

Savaşa Doymayan Batı. Bugün için yedi büyük ve ciddi savaş/kriz batı hegemonyasının mücadele alanıdır. Ukrayna, İran, Gazze, Tayvan, Güney Çin Deniz, Kızıldeniz ve Venezuela bilek güreşinin yoğunlaştığı alanlardır. Bu alanlardaki her kriz batı tarafından çıkarılmıştır. Ukrayna’da 2014 Kiev darbesi olmasa ve NATO genişlemesi söz konusu olmasa Rusya etnik Rusları korumak amacıyla Donbas bölgesine girmezdi. ABD koruması ve tam desteği altındaki İsrail, Filistin devletini kabul edip, Büyük İsrail projesinden vaz geçse Doğu Akdeniz’de başta Lübnan olmak üzere komşuları ile barış içinde bir arada yaşasaydı bölgeyi soykırıma varan kan gölüne çevirmez, İran’a sürpriz saldırıda bulunmazdı. Böylesi bir durumda Yemenli Husiler Kızıldeniz’i asimetrik savaş uygulayarak kapatmazdı. ABD, Güney Çin Denizinde 1945’ten bu yana tanıdığı Çin deniz yetki alanlarını tanımaya devam etse ve Tayvan’ın tek Çin politikası altındaki statüsüne değişiklik getirecek kışkırtmalarda bulunmasa ve de seyir serbestisi (FON) adı altında bölgeye eski sömürgeci devletlerin (Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya) ve kendisinin savaş gemilerini yollamasa her sene 5 trilyon dolarlık ticaretin geçtiği bu sular riskli alanlara dönüşmezdi. Venezuela’da ABD rejimine meydan okuyan Madura’dan intikam alma duygusu ve dünyanın en büyük ve en kaliteli petrol rezervlerine sahip olma hırsına kapılmasa durum daha farklı olurdu. ABD neden bu krizleri ve savaşları istiyor? Bunun üç nedeni var. Birincisi, jeopolitik, İkincisi Finansla; üçüncüsü de dinsel (Eskatolojik) nedenlere dayanıyor.

Jeopolitik Nedenler. Tek Tanrılı dinler ortaya çıkarken insanoğlu okyanuslarda mücadeleye başlamamıştı. Keşifler çağı dediğimiz 15. Yüzyıldan önce de pek çok kültür örneğin, Vikingler, Araplar, Çinliler okyanus aşırı seyirler yapmıştı ancak bu seyirler bir devlet politikasına dönüşmemişti. Küresel düzen Avrasya merkezliydi. 4,5 milyar yaşındaki dünya için 15. Yüzyıla kadar merkez burasıydı. İpek ve Baharat Yolları üzerinden Dünya Adası denilen Asya, Avrupa ve Afrika birbirine bağlanmıştı. Çin, Türk Dünyası ve Hindistan küresel ekonominin ve ekonomi tarihinin merkeziydi. Çok merkezli kara ağlarıyla küresel denge sağlanmıştı.

Kolomb’un 15.yüzyıl sonunda başlattığı okyanus aşırı seferler ve keşiflerle başlayan süreç bu dengeyi bozdu. Gerçekte dünyada keşfedilmeyen yer pek kalmamıştı ancak Avrupa dünyası ilk kez devlet/kilise gücünü kullanarak sistematik bir sömürge düzeni kurmak için batıya erişmeye çalışıyordu. Böylece ilk kez dünya adasının değişik merkezleri ilk kez okyanus güçleri ile denizden çevrelenmeye başlandı. Diğer yandan 19/20.yüzyılda yaşayan Mackinder’a göre bu üç kıta, yani dünya adası dünyadaki nüfusun, kaynakların ve üretim gücünün büyük bölümünü barındırdığı için jeopolitik açıdan merkezî öneme sahipti. Dünya Adası’nı çevreleyen Amerika kıtaları ve Avustralya ise “dış adalar” veya “kenar adalar” olarak tanımlanıyordu. Bu nedenle Mackinder, stratejik formülünde, ‘’Doğu Avrupa’yı yöneten Kalpgâhı, (yani kabaca Volga’dan Sibirya’ya, Himalayalardan Kuzey Buz Denizi’ne kadar uzanan doğal savunma engelleriyle korunmuş alanı); Kalpgâhı kontrol eden de Dünya Adası’nı (Avrasya ve Afrika) dolayısı ile dünyayı yönetir’’ tezini savunuyordu.

Sanayi devrimleri ve kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçmesi ile ‘’okyanusları kontrol eden dünyayı kontrol eder’’ tezi galip geldi. İngiltere bu şekilde 150 yıl Avrupa’yı parçalı tutarken dünya denizlerini ve önemli deniz ulaştırma düğüm noktalarını kontrol ederek 21 milyon km karelik güneşin batmadığı sömürgeler imparatorluğunu yönetti. Bu süreçte İngiltere doğuya yani kalpgâha ilerlemek isteyen 19.yüzyılda Napolyon Fransa’sı, 20. Yüzyılda Hitler Almanya’sı ile kapıştı. Ancak savaşları genelde denizde yaptı. Waterloo (1815) dışında Kraliyet Ordusu Avrupa’da büyük savaş kazanmadı. Ancak Avrasya birleşirse deniz imparatorluğunun çökeceğini biliyordu. Zira Avrasya’nın kaynakları ve derinliği uzun vadeli direnme ve güç kapasitesine sahipti. Tarih boyunca Avrupa’da oluşan ve Asya nın içlerine giren güçler bu nedenle daima yenildiler. Napolyon, Hitler, bunu denediler ve kaybettiler.


BÖLÜM 4

İngiltere’nin kenar kuşak paradigmasını 1945 sonrası ABD devraldı. Spykman’ın kenar kuşak teorisi yani Dünya Adasının denizle kesiştiği sınırı kontrol ederek ve de Mahan’ın deniz hakimiyet teorisini uygulayıp okyanuslarda hakimiyet kurarak hem Avrasya’nın birleşmesini önledi hem de Asya güçlerinin denize çıkışına mâni oldu. Bu süreçte ABD temsil ettiği batının 500 yıllık deniz üstünlüğünü sürdürmek için Asya’yı daima bölmeye çalıştı ancak bu başarısı ancak 75 yıl sürebildi. Diğer bir deyişle ABD ve batı üst üste yaptıkları hatalar ile bugün Asya güçlerinin birleşmesini tetiklediler. Örneğin Ukrayna savaşı NATO genişlemesi üzerinden teşvik edilerek Rusya’nın Avrupa’dan tamamen kopması, Asya’ya ve Çin’e dönmesi ve dolayısı ile Avrasya’nın birleşmesi tetiklendi. Bugün Avrasya’da Rusya, Çin, Hindistan, İran ekseni ile BRICS ve ŞİÖ, finans, enerji, veri ve lojistikte yeni bir Avrasya düzeni kurmaktadır. Diğer bir deyişle, bugün ortaya çıkan yapı, çok merkezli bir kıtasal ortaklıktır. Bu süreçte kuvvet çarpanı olarak rol oynayan iki önemli jeopolitik faktör ekonomik büyümesi dışında Çin’in yükselen bir deniz gücü olarak Batı Pasifik’ten okyanuslara denize geri dönmemek üzere çıkması ve Rusya’nın Arktik kıyılarını tamamen kontrolü altına alarak yeni Kuzey Deniz Geçidini uluslararası nakliyatın hizmetine sokmasıdır. Böylece günümüzde Jeopolitik üstünlük artık deniz üstünlüğünün hakimiyetinden kıtayı birbirine bağlayan lojistik çevrimlerin etkinliğine ve yoğunlaşmasına dayanıyor. Çin hem karada iletişim ağları kuruyor hem de denizden gelen gücü engelliyor. İşte ABD sürekli savaşlar döneminde Asya’nın yükselişini tetikledi. Şimdi aynen İngiltere’nin 100 yıl önce Almanya’nın denize çıkışına mâni olmak için yaptığını Çin için yapmaya çabalıyor. Bu süreçte Rusya’nın Çin ile nihai hesaplaşmada zayıf kalması için onu yıpratmaya çabalıyor. Çin’in zaman kazanmasını engelleme stratejisi izliyor. Bunu Çin’i kritik eşiğe yaklaştırmadan vekilleriyle dengeleyerek ve de askeri, finansal, teknolojik enstrümanları kullanarak ancak en önemlisi medya üzerinden algı yaratarak başarmaya çalışıyor. Yine de bu zaman kazanma süreci kendi geleceğini oluşturmaya yeterli olmuyor. Bu süreçte en ilginç olan faktör hem finansın hem de medyanın Siyonizm’in emrinde ve kontrolünde olmasıdır.

Finans Kapital Faktörler. Londra Borsası (City of London) ve Wall Street, küresel finans kapitalin iki ana eksenini oluşturan, dünya sermaye akışlarını, yatırım normlarını ve finansal düzeni belirleyen merkezlerdir. City of London,uluslararası bankacılık, türev piyasalar, sigortacılık, denizaşırı vergi rejimleri, navlunlar ve küresel hukuki-finansal mimari üzerinde tarihsel bir hegemonya kurarken; Wall Street, doların rezerv para konumu sayesinde küresel likiditenin yönünü belirleyen, dev yatırım fonları, borsalar, kredi derecelendirme kuruluşları ve teknoloji-finans (fintech) bileşiminde hegemonik bir güç üretir. Bu iki merkez birlikte çalışarak sermayenin sınır aşan hareketliliğini düzenler, devletlerin borçlanma maliyetlerini şekillendirir, küresel risk iştahını kontrol eder, jeopolitik kararları dolaylı biçimde etkiler ve ulus-devletlerin ekonomik egemenliğini aşan bir “üst kurumsal finans ağı” oluşturur. Böylece çağdaş kapitalizmin komuta-kontrol merkezleri niteliğini sürdürürler.

Vatikan’ın da büyük bir finans kapital sahibi olarak bu yapıda önemli yeri ve rolü vardır. Ukrayna savaşı ve bölgesel çatışmalar görünürde jeopolitik gerekçelerle açıklansa da bunların arkasındaki asıl belirleyici dinamik, tarih boyunca savaşların yanında yer alan finans-kapitalin çıkarlarıdır. Sürekli genişleme ve kâr artışı hedefiyle hareket eden bu yapı, yeni pazarlar, ham madde kaynakları ve borçlandırılabilir ülkeler için savaşları teşvik eder, krizlerde ise savaşı ekonomik canlandırma mekanizması olarak kullanır. 1929 Buhranının ABD tarafından İkinci Dünya Savaşı ile aşılması bunun tipik örneğidir. Bugün reel ekonominin ürettiği 110 trilyon dolarlık değere karşılık 730 trilyon dolarlık finansal türev hacmi oluşmuş ve bu devasa güç, büyük ölçüde Amerikan ve İngiliz merkezli bankalar, fonlar ve teknoloji-finans devleri tarafından kontrol edilen bir oligarşiye dönüşmüştür. Bu yapı hükümetleri, seçimleri, darbeleri ve savaş kararlarını yönlendirme kapasitesine sahiptir.

NATO da soğuk savaş sonrası güvenlik ihtiyacı azalmış olmasına rağmen finans-kapitalin sürdürülebilir tehdit, sürekli silahlanma ve artan savunma bütçeleri talebinin jeopolitik yürütme aracına dönüşmüş; savaşı varlık nedeni olarak benimsemiştir. Kolektif Batı’nın Ukrayna üzerinden yürüttüğü “ucuz kan” stratejisi, Avrupa’nın savunma harcamalarını artırma baskısı ve ABD’nin Pasifik’ten Orta Doğu’ya kadar yürüttüğü yıpratma hattı, finans-kapitalin küresel hegemonyasını sürdürme amacının parçasıdır. Bugün Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, Venezuela ve bazı direnç odaklarının yükselişi dengeleri değiştirirken, finans-kapitalin savaş ekonomisi yaklaşımı, hegemonik düzeni korumak için çatışmaların kapanmasına değil sürekli yeni cephelerin açılmasına dayanmakta, savaşların bitişini devletler değil bu oligarşik yapı belirlemektedir.


BÖLÜM 5

Eskatolojik (Kıyametçi) Faktörler. Günümüz jeopolitiğine baktığımızda, 1648 Westphalia öncesi dönemin din eksenli güç mücadelelerini hatırlatan bir tabloyla karşı karşıyayız. Bugün dünyada farklı inanç çevreleri, birbirinden kopuk gibi görünse de aynı patlayıcı hayali besliyor. ABD ve Latin Amerika’daki Evanjelistler İsa Mesih’in ikinci gelişini ve Armageddon savaşını, İsrail’deki Mesiyanik Siyonistler Üçüncü Tapınakla birlikte Davud soyundan bir Mesih’i, Şii dünyası Mehdi’nin zuhurunu, Sünni dünyanın önemli bir kesimi ise Mehdi–İsa ikilisinin “ahir zamanda” yeryüzünü adaletle doldurmasını bekliyor; kısacası farklı coğrafyalarda milyonlarca insan, tarihin bir noktada büyük bir ilahî hesaplaşma ve kanlı bir finalle resetleneceğine inanıyor. Bu beklenti, özellikle Evanjelist-Siyonist blokta, yalnızca kişisel iman konusu olmaktan çıkıp devlet stratejisine ve güvenlik doktrinlerine sızdığında Armageddon, sembolik bir kehanet olmaktan çıkıp, jeopolitik hedef haritalarını, savaş kararlarını, müttefiklik ilişkilerini ve düşman tanımlarını şekillendiren aktif bir zihniyete dönüşüyor.

Vahiy metinlerinin, kıyamet senaryolarının ve hadis külliyatının soğukkanlı akıl yürütmenin, rasyonel risk hesabının ve uluslararası hukukun önüne geçme tehlikesi tam da burada başlıyor. 2000’de, özellikle neoconlarla 11 Eylül 2001 sonrası kurulan yeni dönemden itibaren ABD’de Evanjelistlerin Beyaz Saray, Pentagon ve Kongre üzerindeki etkisinin artması, İsrail ile kurulan teolojik ortaklık,Kudüs’ün başkent ilanı, Üçüncü Tapınak hazırlıkları, kırmızı düve ritüeli, Armageddon söylemi ve “Tanrı’nın planı” vurgusuyla meşrulaştırılan Batı Asya savaşları tıpkı Otuz Yıl Savaşları’nın “mezhep mi, hegemonya mı?” ikilemini çağrıştıracak biçimde hem inanç hem güç paylaşımı mücadelesini iç içe geçiriyor.

Westphalia öncesinde papanın veya imparatorun fermanları neyse, bugün de Washington’dan, İsrail–Evanjelist lobilerden ve teknoloji şirketlerinden çıkan söylem, “Tanrı’nın takvimi”, “Armageddon (kıyamet savaşı)”, “seçilmiş ulus” ve “Mesih’in dönüşü”kavramlarını jeopolitik kararların zımni gerekçesine dönüştürüyor. Ukrayna’dan İran’a, Gazze’den Tayvan Boğazı’na kadar birçok kriz hattında “iyilik–kötülük”, “düzen–kaos” gibi teolojik imgeler, jeopolitik çıkar hesaplarıyla birlikte çalışıyor. Siyonizm’in ve Anglosakson yapının kontrolü altındaki küresel finans-kapital bugün yalnız parayı, medyayı ve teknolojiyi değil, dini de araçsallaştırmaktadır. Özellikle ABD, İngiltere ve İsrail gizli servisleri ile yakın ilişki içinde bulunan bu oligarşik yapı Petro dolar düzeni, Körfez sermayesi, vakıflar ve kripto-offshore ağları üzerinden jeopolitik müdahalelere olanak sağlayacak senaryolara katkı sağlamaktadırlar. Bu yapı batıda teknokratik gözetim düzenini meşrulaştıran bir korku iklimi üretilmesine de katkı sağlıyor. Böylece radikal şiddet uygulayan dinci grupların fetva üzerinden kurduğu itaat mekanizması ile teknokrasinin veri, algoritma ve yapay zekâ kodları üzerinden kurduğu dijital itaat, aynı finansal damar tarafından beslenen iki eşzamanlı ortak kontrol biçimine dönüşebiliyor. Algoritmik görünmezlik, medya tekelleri ve dikkat ekonomisi de bu yapının gerçek niyetini perdeleyerek korku ekonomisini ayakta tutuyor.

Günümüz dünyasında savaş da barış da artık topraklarda değil, zihinsel alanlarda yürütülüyor. Finans-kapital hem dini hem teknolojiyi bilinç yönetimi için birlikte kullanıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, form olarak Westphalia sonrası ulus-devlet sistemini, dil olarak seküler insan hakları ve demokrasi söylemini kullanıyor. Ancak içerikte, tıpkı 1648 öncesi gibi, dünyayı “seçilmişler ve lanetliler”, “inananlar ve sapkınlar”, “Tanrı’nın tarafı ve şeytanın tarafı” diye ikiye bölen, üstelik bunu algoritmalar, büyük veri, yapay zekâ ve küresel finans ağlarıyla birleştirerek çok daha gelişmiş bir “dijital teokrasi”ye doğru evrilerek gerçekleştiriyorlar. Din yeniden jeopolitiğin merkezine dönmüş durumda, fakat bu kez vaaz kürsüsü sadece kilise değil, ekran; kutsal metni yalnızca İncil değil, kod; haçlı ordusu da sadece askerler değil, sermaye akışları, medya ağları ve platform ekonomileridir. İnsanlık, termonükleer silahların, balistik füze sistemlerinin, siber savaş kapasitesinin ve yapay zekâ destekli hedefleme teknolojilerinin üzerinde otururken, karar verici elitlerin ya da kitleleri sürükleyen aktörlerin zihin dünyasında “nasıl olsa bu düzen çökecek, Tanrı’nın planı savaşla tamamlanacak” türü bir eskatolojik (kıyametçi) ruh hâlinin kök salması, her diplomatik krizi potansiyel bir kıyamet eşiğine dönüştürüyor. Bilgi çağında olmamıza rağmen derin cehaletin, dogmatik inatların ve kutsal metinlerin tek boyutlu, bağlam dışı okunmasının, Hiroşima’yı, Nagazaki’yi, Küba Füze Krizi’ni görmüş bir uygarlığı tekrar uçuruma doğru sürükleyebilmesi işte bu yüzden mümkündür. Kısacası, Mesih’i, Mehdi’yi ya da İsa’yı bekleyenlerin sayısı arttıkça, vahyin mutlak yorumunun aklın, bilimin ve ortak insanlık hukukunun önüne geçmesine izin verdiğimiz ölçüde, elimizin altındaki nükleer silahlar ve yaygınlaştırılmış cehalet, gezegeni tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kırılgan, tek bir yanlış karara, tek bir fanatik hamleye bağlı hâle getiriyor.


BÖLÜM 6

Papa’nın Türkiye Ziyareti. Yukarıda vurgulananların ışığında Amerikalı Papa 14.Leo’nun İznik ziyaretinin teolojik, Jeopolitik, eskatolojik ve psikolojik boyutlarının varlığından söz edebiliriz. İznik’e yani ilk Hıristiyan dogmasının başladığı yere dönüş ile Teolojik mesaj; Fener Patrikhanesi’ni Doğu’nun temsilcisi olarak yanına alarak tamamen siyasallaşmış bir kurum olarak meşrulaştırma üzerinden jeopolitik mesaj; Doğu-Batı kilise birliğini yeniden kurma teşebbüsü ile eskatolojik mesaj verilmektedir. Bu çerçevede Hristiyanlığın en önemli anlatılarından birisi olan İznik Konsülü zamanında (MS 325) yani başlangıçta ‘’nasıl tek isek, yine tek olacağız” mesajı veriliyor. Nasıl ki Evanjelizm Amerikan topraklarında 2000 yıl boyunca birbirine düşman iki dini (Yahudiler ve Hristiyanlar) dost yapmışsa neden Katolikler ve Ortodokslar yeniden tek olmasınlar? Bu anlatıya göre birlik sağlanınca İsa Mesih’in dönüş devri başlıyor. Böylece Hristiyanlık alemine psikolojik üstünlük sağlayacak şekilde Tarihin kendi kurdukları miras üzerinden devam ettiği anlatısı güçlendirilmiş olacak. Yani Papa 14. Leo’nun İznik’e dönüş çağrısı, “bölünmüş Hıristiyanlığın son kez yeniden birleştirilmesi” fikrine dayanıyor. Doğu-Batı Kilisesi’nin yeniden birleşmesi ise Kudüs’ün kutsal merkez olarak teyidini ve aynı zamanda İsa Mesih’in ikinci gelişi doktrininin hızlandırılması gibi teolojik hedefleri içerir.

Evanjelistler için bu durum Kiliseyi tekleştirmek, Kudüs’ü merkez kılmak ve eskatolojik finali hazırlamaya hizmet eder. Evanjelizm ABD’nin iç siyasetiyle resmen birleşmiş durumdadır. ABD’de 70 milyon Evanjelist seçmen vardır. Senato ve Kongre’de doğrudan temsil edilirler. Birinci döneminde Dışişleri Bakanı PompeoBaşkan Trump için şöyle demişti: “Tanrı, İsrail’i kurmamız için Trump’ı gönderdi.” Aynı dönemde Başkan yardımcısı olan Pence de şöyle demişti:” Kudüs’ü Tanrı’nın takvimine yerleştirdik.” Bu sözler Trump’ın Amerikan vatandaşı Yahudi Kumarhaneler Kraliçesi Miriam Adelson’dan bağış olarak aldığı 120 milyon dolar karşılığında Kudüs’ü İsrail’in başşehri olarak tanıması üzerine söylenmişti. Kısacası karışık bir jeopolitik ortamda dinci yapılanmaların en üst aşamaya girdiği bir dönemi yaşıyoruz. Papanın temsil ettiği Katolik dünyanın evrenselci-merkezî otorite vurgusu, Ortodoks dünyanın ekümenik meşruiyet iddiası, Protestan-Evanjelist ve Siyonist dünyanın apokaliptik hızlandırıcı siyaseti bugün Batı Asya’dan Doğu Avrupa’ya, Pasifik’ten Kafkasya’ya kadar pek çok kriz hattında birbirine eklemleniyor. Böylece zamanında Medeniyetler Çatışması tezi ile ortaya çıkan Amerikalı tarihçi Samuel Huntington’ın çizdiği medeniyet fay hatları, papalık diplomasisi, Ortodoks ekümenizm’i ve Evanjelist eskatolojinin politik müdahaleciliğiyle birleşerek modern jeopolitiği adeta 1648 öncesi teopolitik düzene geri itiyor, rasyonel devlet aklının yerini kutsal metin yorumları, güvenliğin yerini kehanetler, uluslararası hukukun yerini ise eskatolojik vizyon alıyor ve insanlık nükleer silahların gölgesinde irrasyonel bir inanç-siyaset bileşiminin yarattığı en tehlikeli döneme giriyor.

Türkiye Dersleri. Jeopolitik denklemin hızla Asya lehine dönmesi, Türkiye’ye eşsiz fakat dikkatle yönetilmesi gereken bir fırsat penceresi açmaktadır. Türkiye, Kalpgâh ile Kenar Kuşak arasında yer alan benzersiz konumunu; enerji hatları, lojistik koridorlar, ticaret akışları, savunma sanayi kapasitesi ve deniz jeopolitiğindeki avantajlarıyla birleştirerek hem Batı’nın baskılarına karşı stratejik özerkliğini artırmalı hem de Asya güçleriyle dengeli, uzun vadeli ve eşitlikçi ortaklıklar kurmalıdır. Ancak bu yönelim Batı ile kopuş anlamına gelmemeli; Türkiye, Atlantik sisteminde kriz derinleşirken ilişkileri tamamen yakıp yıkmak yerine, ulusal çıkarlarını önceleyen fakat köprüleri açık tutan bir “denge ve esneklik doktrini” izlemelidir. Türkiye için doğru yol, Avrasya’nın yükselişinden yararlanmak, Batı ile karşıtlığa saplanmamak, çok taraflı diplomasi, ekonomik çeşitlenme, savunma bağımsızlığı ve mavi vatan odaklı, deniz gücü merkezli bir jeopolitik vizyonla yeni dünya sisteminin kurucu aktörlerinden biri olmaktır.

Diğer yandan Türkiye, hızla teopolitikleşen ve akıl ve bilim dışı inanç–siyaset bileşimlerinin küresel karar alma süreçlerini belirlediği bir dönemde, kendi cumhuriyet kimliğinin temel direği olan laiklikten asla taviz vermemelidir. Zira laiklik yalnızca bir yönetim ilkesi değil, bugün dinin siyaset, teknoloji, finans ve güvenlik aygıtlarıyla birleşerek eskatolojik eğilimler ürettiği bir çağda ulusal egemenliği, toplumsal barışı ve devlet aklını koruyan en güçlü kalkan niteliğindedir. Laikliğin zayıflaması, Türkiye’yi hem bölgesel mezhep rekabetlerinin hem de küresel kıyamet senaryolarının içine çeken bir jeopolitik savrulmaya açık hale getirir. Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yapması gereken, dinin araçsallaştırıldığı küresel atmosferi dikkatle analiz ederek, devlet aklını bilim, rasyonalite ve ulusal çıkar zemininde tahkim etmek; toplumsal dokuyu güçlü tutacak bir seküler-kamusal alanı kararlılıkla muhafaza etmektir.

(29 Ekim 2025 tarihinden itibaren kendi YouTube kanalımı ‘’Cem Gürdeniz ile Mavi Vatan ve Ötesi’’ adı altında kurdum. Değerli gazeteci arkadaşlarım Gökhun Göçmen ve Emre Öztürk ile devam ettirdiğimiz kanal, her Çarşamba ve Cumartesi saat 1700’de yeni değerlendirmeler sunmaktadır. Okurlarımı ve takipçilerimi beklerim.)

Kanalın linki aşağıda olduğu gibidir.

https://www.youtube.com/@CemGurdeniz

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, DİN-İNANÇ | Leave a comment

AVUSTRALYA’da YAŞAYAN ATATÜRK * ATATÜRK’ÜN YÜCELİĞİ; Point King tepesindeki anıt ve Atatürk Channel (Atatürk kanalı)

ATATÜRK’ÜN YÜCELİĞİ;

Point King (Kral noktası) tepesindeki anıt
ve Atatürk Channel (Atatürk kanalı)

Naci Kaptan / 27.11.2020 – Güncellendi 10 Kasım 2023 – 27 Kasım 2025


AVUSTRALYA’DA YAŞAYAN ATATÜRK

Güneybatı Avustralya, Albany’de, King George Sound bölgesini, Princess Royal limanına bağlayan ve büyük gemilerin Albany’nin kalbine erişimini sağlayan, adı “Atatürk entrance” Ataturk Kanalı veya Ataturk Girişi, olan geniş ve derin bir kanal vardır. Bu Kanal, Avustralya’nın en güzel doğasına sahip olan Princess Royal Harbour’a  (limanına) okyanustan giriş sağlar. Liman girişindeki bu bölge limana giriş için sıra bekleyecek gemilerin de demir yeridir.

1985 yılında Çanakkale’de ANZAK birliklerinin çıkarma yaptığı bölgeye “Anzak Koyu” adını veren Türkiye’ye yapılan bir jest ve anlaşma sonucu, Avustralya devleti tarafından  önemli deniz yoluna, kanala, Dünyanın her bir tarafında saygıyla adı anılan ATATÜRK’ün adı verildi.

Dünyanın hiç bir bölgesinde ve hiç bir devlet kendilerini savaşta mağlup eden komutanın adını böylesi önemli bir deniz girişine vermez. İnanıyorum ki bunun temelinde Atatürk’e duyulan büyük saygı ve hayranlıkla birlikte Atatürk tarafından Anzak annelerine hitaben yazdırılmış olan emsalsiz hoşgörülü ve düşmanını dahi  insanca kucaklayan muzaffer bir komutanın mektubu da vardır.


Devam edelim, Bu deniz yolu girişine hakim olan yüksek tepede, çevreye hakim, kanal girişini gören ve geçmişte gözetleme için kullanılan  “Point King” isimli yüksek tepede eski bir Deniz Feneri vardır. Fenere yaklaştığınızda sakın şaşırmayın.

Bu görkemli tepede fenerin ve yürüyüş/bisiklet yolunun yakınında, yarım kubbe şeklinde taş bir kaidenin üzerinde yüzünü okyanusa, kanalın girişine çevirmiş tüm dünyanın saygıyla selamladığı büyük devlet adamı, muzaffer komutan ATATÜRK’ün heykeliyle karşılaşacaksınız. Kaidenin üzerinde şöyle yazıyor ” “Peace at Home, Peace in the World” / “YURTTA SULH DÜNYADA SULH”

Atatürk’ün adı dünyanın bir ucunda, çevresi yeşilliklerle dolu bir tepenin en güzel yerinde bulunan, yüzünü okyanusa dönmüş heykelinde ve büyük yolcu gemilerinin kullandığı bir deniz kanalında yaşamaktadır. Kendi ülkesinde ihanete uğrayan yüce Atatürk Dünyanın dört bir köşesinde onurlandırılıyor.

Gazi Paşa’yı, Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ve sevgiyle selamlarım. “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”


KAYNAK VE FOTOĞRAFLAR

https://www.rainbowcoast.com.au/areas/albany/mountclarence.htm


Naci Kaptan / 27.11.2020 – Güncellendi 10 Kasım 2023 – 27 Kasım 2025

Posted in ATATURK, TARİHE - AYDINLANMAYA - CUMHURİYETE NOT DÜŞENLER | Leave a comment

BELLEK DÜRTÜCÜ * GÖÇMENLER, MÜLTECİLER, SIĞINMACILAR PLANLI BOP PROJESİDİR – SESSİZ İSTİLA * Bölüm 1-2-3 * Göçlerin temelinde BOP ve Türkiye’nin istikrarsızlaştırılarak zayıflatılması, ekonomisinin ve demografik yapısının bozulması, ekonomik olarak fakirleşmesi vardır. AKP iktidarı ABD ile işbirliği yaparak kendi ülkesinin demografik yapısını değiştirmektedir.

ARAŞTIRMA YAZISI – BÖLÜM 1- 2- 3

Naci kaptan – 31 Aralık 2022 – 21 Mayıs 2023 – 27 Kasım 2025


Değerli arkadaşlar,

 2022 senesinin son günü, 31 Aralık tarihinde paylaşmış olduğum aşağıdaki GÖÇMENLER/ MÜLTECİLER/ SIĞINMACILAR konusunu irdeleyen yazıyı yine güncelleyerek paylaşıp, gittikçe artan beka sorunu olan bu önemli konuyu ve  YARATMIŞ OLDUĞU TEHLİKELERİ tekrar hatırlatarak dikkat çekmek istedim.

Türkiye’mizin rejimini, laik demokratik Cumhuriyeti sona erdirebilecek olan çok önemli bir seçimin arifesindeyiz. Ülkemiz var olup, olmamak eşiğine getirilmiştir. Erdoğan/ AKP iktidarı işbirlikçi taşaron olarak görev yaptılar ve bu süreç içinde ülkemiz ne yazık ki toplumun yarısının farkına varmadığı bir işgale uğradı.  İlk adımda anayasa değiştirilmiş, parlamento yok edilmiş, yargı tek bir adamın yönetimine girmiştir. Hukuk içinde suçlulara hesap sorulamamaktadır. Tüm kamu denetim kadroları kaldırıldı. Neo Sultan hiç kimseye hesap vermeden tüm kamu kaynaklarını tüketmekte ve koltuğunu kaybetmemek için hazineyi çevresine ulufe olarak dağıtmaktadır. Ülkemiz ekonomik olarak teslim alınmıştır. Yokluk, yoksulluk, enflasyon gittikçe derinleşmektedir.

Toplum bölünerek kavgalaştırılmaktadır. Baba oğula, amca yeğene siyaseten düşman kılınmıştır. Camiler bile bölünmüştür. Radikal terörist gruplar Erdoğan tarafından TBMM’ye taşınmıştır. HİZBULLAH’ın ardılı olan hüda-par devlet yönetimine gelmiştir ve bunların sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.

Erdoğan ABD+AB ile anlaşarak Türkiye’nin tüm sınırlarını Ortadoğu, Afrika ve Afganistan’lı mültecilere açmıştır. Bu planlı bir BOP operasyonudur. Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerinde yaratılan ve ucu Türkiye’ye açık tutularak bağlanan mülteci koridoru ile ülkemiz sayısı tam bilinmeyen fakat 10 milyon civarında olan bir mülteci işgali altındadır. Bu operasyonun amacı Türkiye’nin demografik yapısını bozmak, ekonominin çöküşünü hızlandırmak, sosyal yaşam dengelerini değiştirmek, Türkiye’de farklı bölgelere gizli, uyuyan terör örgütleri konuşlandırmak ve gerektiği zamanda bunları harekete geçirmektir.

Hatırlatayım…Sayın  Banu Avar, “Zemberek” adlı kitabında “Harvard Üniversitesi’nde yapılan ‘Bir savaş silâhı olarak tasarlanan göç olgusu’ başlıklı araştırmada, mülteciler olgusunun hedef ülkelerde savaş ve barış zamanlarında stratejik bir silâh olarak kullanılabileceği ve bunu kontrol eden devlete yarar sağlayacağı tespiti yapılıyor” notunu düşmüştü…”

Kelly Greenhill, Sivil Savaş/İç Savaş dergisinde (Civil Wars journal) daha 2008’de yayınlanan incelemesinde, mülteciler hakkında “en etkili silâh” ifadesi kullanmış ve etki alanı olarak tespit edilen yeni topraklara gelen göçmenlerden veya mültecilerden meydana getirilen, yıkıcı terör eylemlerini yürütmek kapasitesine sahip “küçük gerilla grupları”nı teşvik etmekten bahsetmişti. Afganistan’dan yurda girenlerin neredeyse tamamı savaş tecrübesine sahip gençlerden oluşuyor. Zaten bir kısmı Afgan ordusu askeri… Suriye’den gelenler arasında ise her türlü örgütten ve servisten eleman var.

Ülke ve toplum olarak gittikçe artan zorluklarla boğuşuyoruz. Derin istikrarsızlık, demokrasi ve insan haklarının yok sayılması, siyasal islamcı teokrasi, çıkarcı, talancı, rüşvetçi siyasetçiler, Liyakat yerine nepot kurşun askerlerin kamu düzenine gelmesi, derin yoksullaşma, pahalık, dünya rekoru kıran enflasyon, toplum önderlerinin, muhalif aydınların, değerli komutanların hapishanelerde zulüm görmesi, partileşen yargı, YSK, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi, partili savcı ve yargıçlar. TBMM ve Parlamento askıda. Ülkenin yer altı ve yer üstü tüm kaynakları küresel talana açılarak masada. Türkiye’nin en akıllı beyinleri gençler ülkelerinde yaşam alanı bulamadıkları için yurt dışına gidiyor.

Özetle Türkiye çökertiliyor. Taşıyıcı ana direk çatırdıyor

Yukarıdaki paragraf aslında çok eksiklidir. AKP/Erdoğan’ın 20 senelik iktidarı yakın zamanda ülke tarihinde siyasal islamcı/talancı/İşbirlikçi ve patromonial sultanlık olarak yerini alacak ve gelecek kuşaklar TEK BİR ADAMA ülkeyi/devleti teslim edenlerden hesap soracaktır.

Gittikçe çağdaşlaşan, 5. sanayi devrimine yol alan dünyada, Türkiye Taliban zihniyetli politikalarla ancak kağnı arabasında yol alıyor. Akıl ve bilimden kopartılarak dinselleştirilen eğitim kendisine cami, medrese, kuran kurslarında yer buluyor. Buralarda çocuklara hem tecavüz ediliyor hem de beyinleri uyuşturuluyor. Tarikat ve cemaatler kamu yönetimini pay ediyorlar.

Biliyorum sıkıldınız;

Yaklaşan seçimde yukarıda satır başlarını hatırlattığım karadelikten çıkmak için kenetlenerek, omuz omuza, tüm gayretimizle görev yapmak gereği var. Ancak O zaman CUMHURİYETİN 100. yılını kutlamak hakkımız doğacak.

Tüm arkadaşlara sağlık, esenlik diliyorum

Naci Kaptan / 31 Aralık 2022 – 21 Mayıs 2023


Bağlantılı yazı; https://nacikaptan.com/?p=108595 – EMPERYALİZM VE BOP * Türkiye’yi fiilen işgal ettirdiler ! * “Stratejik Göç Mühendisliği” * “Suriyeli sığınmacılar”

=============================================

SESSİZ İSTİLA * GÖÇLER PLANLI BOP PROJESİDİR – Bölüm 1-2-3

Göçlerin temelinde BOP ve Türkiye’nin istikrarsızlaştırılarak zayıflatılması, ekonomisinin ve demografik yapısının bozulması, ekonomik olarak fakirleşmesi vardır. AKP iktidarı ABD ile işbirliği yaparak kendi ülkesinin demografik yapısını değiştirmektedir.

““Kilis artık bizim değil. Azınlık kaldık. Kilis esnafı, vergiye tabi olmayan Suriyeli esnafa yenildi. Tek tek kapandılar. Burada artık ticaret Suriyelilerin eline geçti. Kilis eğitimde iller arasında 4. Olmuştu. Şimdi eğitim kalitesi sıfırlandı. Okullar Arap okulu oldu. Çocuklarımız eğitim alamıyor. Suriyeli gençler 30’lu gruplar halinde geziyor. Kilisliler kızlarını, eşlerini eve kapattı. Dışarı çıkmaya, çıkarmaya korkuyorlar.” (Zahide Uçar)

Değerli okur,

Bir konuya dikkatinizi çekmek isterim; araştırma yazısı içinde bulunan SESSİZ İSTİLA isimli görseli muhakkak izleyiniz ve izlettiriniz. Mülteciler/göçmenler emperyalizmin planlı operasyonları ile Türkiye’ye gelmeleri sağlanmıştır. İşgaller artık böyle yapılıyor. Tank, füze, roket yerine işgaller ülkelerin ekonomik kaynaklarını taşaronlar aracılığıyla ele geçirerek ülkeler yoksullaştırılıyor,

Ülkelerin sosyal ve demografik yapısını bozmak için de mülteciler kullanılıyor. ABD’de yapılan think-tank çalışmalarında her bir mülteci/göçmen, hedefine vuran BİR MERMİ olarak tanımlanıyor. Tayyip Erdoğan’ın defalarca eşbaşkanı olduğunu söylediği BOP operasyonları ile ve AKP yönetiminin işbirliği ile Türkiye (ABD-İSRAİL-AB) tarafından işgal edilmiştir.

NOT; Yeniçağ yazarı değerli gazeteci Arslan Bulut

Bu şartlarda seçime gidilir mi? “- 31 Aralık 2022 tarihli
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bu-sartlarda-secime-gidilir-mi-613623h.htm köşe yazısında aşağıdaki yazıma atıfta bulunmuştur.

Naci KAPTAN – 16 Temmuz  2022 / Güncellendi 31 Aralık 2022


GİRİŞ;

Devletimizin iyi yönetilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için bilime inananan, zeki ve akıllı , liyakatlı, kültürlü, bilge, temsil kabiliyeti olan, görgülü, kendi tarihini-bölge ve dünya tarihini çok iyi bilen, bölge insanlarını çok iyi tanıyan, uzmanlığa saygılı, öğrenmeye ve tartışmaya açık ve danışan, ortak karar alabilecek olgunlukta, ardında kirli dosyalar olmayan ve çok daha önemlisi olan ÖDÜNSÜZ YURTSEVER yöneticilere ihtiyaç vardır. Biz bu saygın kişilere DEVLET ADAMI diyoruz.

Ülkemizin son 20 senedir yaşamakta olduğu kırılma ve erimelerin, bozulan ekonominin, askıya alınan demokrasi ve insan haklarının, yok edilen hukuk ve adaletin,  derin yoksulluğun, işsizliğin, pahalılık ve önlenemeyen enflasyonun temelinde devleti yönetebilecek yetkinlikte kadroların olmaması ve var olan kadroların emperyalizmle işbirliği yapıyor olmalarıdır. Göçlerin temelinde BOP ve Türkiye’nin istikrarsızlaştırılarak zayıflatılması, ekonomisinin ve demografik yapısının bozulması, ekonomik olarak fakirleşmesi vardır. AKP iktidarı ABD ile işbirliği yaparak kendi ülkesinin demografik yapısını değiştirmektedir.

Bu işbirliği başbakan/cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılmış olan ” BİZ BOP BÖLGE EŞBAŞKANIYIZ” açıklaması ile  ortaya çıkmıştır.  Bu yazıda BOP tanımının içerdiği SİLAH OLARAK KULLANILAN GÖÇ KONUSU irdelenecektir.


Türkiye sistematik ve planlı olarak YÖNLENDİRİLEN MÜLTECİLER aracılığı ile işgal edilmektedir. Dünyada her bir milletten yaklaşık 7.9 milyon yabancının büyük kısmını kayıtsız ve kontrolsuz olarak kabul eden Türkiye’den başka bir ülke yoktur. Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR), yayınladığı 2020 yılı ‘’Küresel Eğilimler’’ raporunda, dünyada en fazla mültecinin kabul edildiği ülkenin Türkiye olduğunu açıklandı. Raporda, Türkiye’nin aralıksız olarak son yedi yıldır en fazla mülteci nüfusa ev sahipliği yapan ülke olduğu belirtildi.

Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan’dan gelen sığınmacılar yeterince denetilmeyen sınırlarımızdan kontrolsuzca geçerek Türkiye’ye girmekte ve ülkenin dört bir yanına dağılmaktadırlar. Özellikle son dönemlerde Afganistan ve Pakistan’dan gelen sığınmacıların tamamı erkektir ve yaşları gençtir. Bazı sığınmacı kafileleri binlerce kişiden oluşan gruplar halinde ülkemize girmektedir. Gelenlerin Taliban mensubu olmaları mümkündür. Teröristler el ve kollarını sallayarak ülkemizde uyuyan terörist grupları olarak görev emirleri gelinceye kadar bekleyecektir.

2011 yılında o gün Suriye’den 252 kişilik ilk sığınmacı kafilesi Hatay’ın Yayladağı sınırında tel örgüyü aşarak Türkiye’ye girmişti. 2022 yılı itibariyle Türk vatandaşı olan Suriyeli göçmen sayısı açıklandı. Bakan Süleyman Soylu, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“31 Aralık 2021 tarihine kadar 84 bin 152’si çocuk olmak üzere 193 bin 293 Suriyeli Türk vatandaşı oldu. Bunun içinde 2011 öncesi olanlar da var. Türkiye’de 700 binin üzerinde Suriyeli çocuk doğdu. 3 milyon 700 bin civarında Türkiye’de geçici koruma statüsünde Suriyeli var. 3 milyon 700 bin Suriyeliden 2020’de 37 bin 418 kişi   2021’de 50 bin 231 kişinin suça karıştığı belirlendi”

Ülkelerinin demografik yapılarını, kültürünü, sağlığını, ekonomisini, sosyal yaşamı ve toplumsal barışı düşünen ülkeler mültecilerin kimliklerini, geçmişlerini araştırarak kayda alıyor. Terör geçmişi olanları ve teröre eğilimli olanları geri çeviiriyor. Eğitim seviyesi iyi olanları ve topluma kültürel uyum sağlayabilecek olanları kabul ediyor.  Bizde olduğu gibi ELEK gibi olan denetimsiz sınır geçişlerine izin vermiyor.

İngiltere, ülkeye yasa dışı yollardan gelen göçmen ve mültecileri, ‘işlemleri’ tamamlanıncaya kadar Ruanda’ya gönderecek. Ruanda, Birleşik Krallık’a yasa dışı yollardan giden göçmenlerin kendi topraklarında tutulmasına ilişkin anlaşmayı imzalandı. Yeni plan kapsamında ülkeye gelen göçmen ve mültecilerin, iltica başvuruları ve kabul süreci tamamlanıncaya kadar yaklaşık 7 bin km ötede, ülke dışında tutulmaları öngörülüyor.

Göçmenleri denizaşırı bir noktada tutma uygulaması Avustralya tarafından da yapılıyor. Avustralya’daki aşırı sağcı, göçmen karşıtı hükümet, gelen göçmen ve mültecileri, iltica başvuruları tamamlanana kadar ülke dışındaki bazı adalarda tutuyor. Mülteciler, işlemleri tamamlanıncaya kadar Papua Yeni Gine ya da Güney Pasifik’teki Nauru Adası’nda kurulan kamplarda tutuluyor. Ancak muhalefet ve insan hakları aktivistleri, hükümeti inceleme sürecini yıllara yayarak kasten uzun tutmakla eleştiriyor. Bazı kişilerin dosyalarının kabulü yıllar sürdüğünden Avustralya hükümeti, yoğun eleştiri alıyor.


Sayın Zahide Uçar şöyle yazdı;

BOP çok yol aldı. Ülkemiz BOP’ne göre bölünecek 22 ülkeden biriydi. Türkiye’ye Irak, Suriye, Libya gibi açıktan saldıramadılar. Önce işbirlikçi bir iktidar buldular. İşbirlikçi ortakları için baston görevi yapan muhalefeti de oluşturdular. Cemaat görünümlü ajanlarını ülkemizin sinir ucu görevi yapan kurumlarına, yargıya, emniyete yerleştirdiler.

9 Milyon Suriyeli Türkiye’ye sürülerek yumuşak işgal sağlandı. Sınır mayınları bu proje için temizlendi. Sınıra mayın temizleme kılıfıyla İsraillileri yerleştireceklerdi. O dönem gösterilen direnç nedeniyle başaramadılar. Kendi askerlerimiz mayınları temizledi. Kayıplar verdik. Sonra ABD ile birlikte Doğu sınırımızdaki mayınlar temizlendi. Afgan göçüne hazırlandı… Afganistan’dan gelen genç erkekler ABD’nin birlikte çalıştığı Afganlılardı. Ailelerine ABD maaş ödüyordu. Şimdi Pakistanlılar geliyor…

Bunlar sığınmacı falan değil! ABD derin devleti ile yapıldığı anlaşılan gizli bir anlaşmanın uygulamaya konmasıdır! Suriyeliler gelmedi. Türkiye’ye kovalandı. Vaatler verildi. Onlar geçici sığınmacı olsaydı, bu kadar saldırgan olabilirler miydi? Kilis’te, İstanbul’un göbeğinde Türkçe konuşun” diyenlere, Suriyeli hastaya Türkçe konuş diyen doktora;

“Siz Arapça konuşun” diyebilirler miydi? Silahlarıyla İstanbul’un göbeğinde poz verebilir miydi?

Belli ki özel sözler verilmiş. Belli ki kuracağız dedikleri Astrika Devletinin dili Arapça olacak açıklaması Suriyeli Emperyalist lejyonerlere de fısıldanmış. Belli ki dönüşüm için görev de verilmiş. İşte o söz ve göreve güvenerek Türk Milletini aşağılayacak kadar cesur olabiliyorlar.

“Kilis artık bizim değil. Azınlık kaldık. Kilis esnafı, vergiye tabi olmayan Suriyeli esnafa yenildi. Tek tek kapandılar. Burada artık ticaret Suriyelilerin eline geçti. Kilis eğitimde iller arasında 4. Olmuştu. Şimdi eğitim kalitesi sıfırlandı. Okullar Arap okulu oldu. Çocuklarımız eğitim alamıyor. Suriyeli gençler 30’lu gruplar halinde geziyor. Kilisliler kızlarını, eşlerini eve kapattı. Dışarı çıkmaya, çıkarmaya korkuyorlar.”

İşte size açık bir ihanet tablosu… Bu mandacı kafalar, bile, isteye ülkemizi işgal ettirdiler. Basının satılık kalemleri, lejyoner askerleri, Türk düşmanı devşirmeler bu işgale karşı çıkanları “faşist” olmakla suçlayıp, bastırmaya çalışıyor. Mütareke basını, devşirilmiş kalemler görevini yapıyor. Türk düşmanlıklarını, yani faşist duygularını “hümanist” ayaklarıyla kapatmaya çalışıyorlar. Bunlar Turuncu Darbenin kiralık askerleri, küresel çetenin lejyoner kalemleridir!. Sakın susmayın!. Düşmana asker olan hainlerin karşısına gururla dikilin!.

Aşağıdaki videoyu dikkatle izleyiniz

Hande Karacasu – SESSİZ İSTİLA

GÖÇLER – TÜRKİYE’Yİ PLANLI “İSTİKRARSIZLAŞTIRMA ” OPERASYONLARI

BÖLÜM I

Göç “büyük insan topluluklarının yerlerini, yurtlarını bırakarak daha elverişli yaşam koşulları bulacakları yerlere gitmesi” (Türk Dil Kurumu, 2000, s. 397) olarak tanımlanmakta ve insanlık tarihi içerisinde sürekli gündeme gelmektedir.

Türkiye, Avrupa’dan gelenleri mülteci olarak tanımlarken Avrupa dışından Türkiye’ye gelenleri ara formül olarak ürettiği mültecilik durumu incelenen geçici koruma sağlanan kişileri ifade eden sığınmacı olarak tanımlamaktadır.

Uluslararası hukukta kabul edilen 1951 Cenevre Sözleşmesi kabul edilen mülteci tanımının önemli bir eksiği olarak görülen coğrafya ve zaman sınırlamaları 1967 New York protokolü ile kaldırılmıştır. Türkiye Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Cenevre protokolünü bölgedeki siyasi karışıklığın mülteci akınına neden olacağı ve Avrupa’nın Türkiye’yi tampon bölge olarak kullanma ihtimali nedeniyle coğrafi sınırlama şerhi koyarak kabul etmiştir. Gelişmeler Türkiye’nin çekincelerini haklı çıkarmıştır. Ancak Türkiye şerhe rağmen göç hareketlerinin önüne geçecek etkili önlemleri almamış ve hatta sınırları göçmen geçişlerine açmıştır. Acaba neden?

Türkiye ve AB arasında Geri Kabul Anlaşması imzalanmış ve buna göre Türkiye, toprakları üzerinden AB ülkelerine yasadışı yollarla gitmiş olan diğer ülkelerin vatandaşlarını geri alacaktır (Avrupa Birliği Bakanlığı, 2013).

Türkiye ile AB ülkeleri arasında yapılan Geri Kabul Anlaşması’na göre Danimarka ve İrlanda dışındaki tüm AB ülkelerine kaçak yollarla giren göçmenlerin Türkiye’ye gönderilebilmesi öngörülmektedir. Anlaşmanın son aşamasında vatandaşlık bağına bakılmaksızın Avrupa, Türkiye üzerinden kendi topraklarına giren istemediği her göçmeni Türkiye’ye gönderebilecektir. Türkiye geri kabul anlaşmasıyla üçüncü ülke vatandaşlarını veya vatansızları kabul etmeyi taahhüt etmiştir (Resmi Gazete Sayı 29076 2 Ağustos 2014). Türkiye, Avrupa’nın Türkiye’yi göçmenler önünde bir baraj olarak görmek istediğini düşünmekte (Deutsche Welle Türkçe, 2016) ve coğrafi çekincenin kaldırılması halinde ortaya çıkacak mali külfetten endişelenmektedir. Bu durumda Türkiye ekonomik destke karşılığı Avrupa’nın GÖÇMEN DEPOSU olmayı kabul etmiş ve milyonlarca göçmenin Türkiye’ye getireceği her türlü olumsuzluğu kabullenmiştir. Bu kabulleniş, Türkiye’nin geleceğini ipotek etmekle eş değerdir.

Suriye’de çatışma 2011’de başladığından beri Türkiye, Suriyeli mültecilere koruma sağlamıştır. Suriyelilerin kendi bölgelerine gelmesine izin verip onlara yardım etmek için finansal kaynaklar ve sosyal hizmetler tahsis eden diğer komşu ülkelerde olduğu gibi toplum, olumsuz ekonomik ve sosyal etkilere maruz kalmıştır. Türkiye diğer sığınmacılara olduğu gibi Suriyelilere de ücretsiz sağlık hizmeti yanında gıda, barınma, mesleki eğitim ve örgün eğitime erişim sağlamaktadır. Suriyeliler yarım kalmış eğitimlerini her seviyede tamamlama imkânına sahip olmaktadır.

Göç hareketleri özellikle nüfusun etnik, kültürel, dini ve dilsel bileşimini doğrudan değiştirerek toplumsal kimliği ve kültürü tehdit ettiği için bir noktaya kadar göçün getirdiği kültürel çeşitlilik kabul edilir ancak bir noktadan sonrası sorun haline gelmektedir. İşsizliğin nedeni olarak göçmenlerin gösterilmesi göçmen/mülteci karşıtlığını körükler.

Avrupa ülkelerinde yabancıların temel insan haklarından yararlanamaması normal görülebilmektedir. Yine ekonomiye katkısı olmayanlara kapıları kapatan Avrupa, mültecilere sağladığı sağlık hizmetlerini de içine alan faaliyetlerini ücretlendirmektedir.

Gelişmiş ülkelere yönelik göç hareketleri incelendiğinde ise göçün temel nedeni, gelişmiş ülkelerdeki işgücü ihtiyacının uluslararası göç ile karşılanmasıdır. Yaşlanan nüfus sorununun üstesinden gelmek için, birçok İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) ülkesi göçü, işçi ihtiyacını telafi etmek için potansiyel bir çözüm olarak görmektedir. Bu ülkeler yatırım yapmadan, yetişmiş ve ucuz işgücü sağlayarak önemli avantaj oluşturmaktadır. Çünkü gelişmiş ülkeler aldıkları mültecileri ihtiyaçlarına göre belirlemekte, çaresizliği fırsata dönüştürmek suretiyle ekonomilerine ivme kazandırmayı amaçlamaktadır.

Uluslararası birçok alanda olduğu gibi göç politikaları da Batı’nın kendi şartlarına göre oluşturduğu ve batı merkezli çözümler öneren bir süreci öngörmektedir. Aslında Avrupa’nın uyguladığı göç politikası işgücü pazarıdır. İhtiyaç duyduğu kadar göçmenleri istihdam eden Batı, kriz dönemlerinde işten ilk önce göçmenleri çıkarmaktadır. 1980’lerden itibaren batılı ülkeler işgücüne ihtiyaçları kalmadığını ilan ederek yasal göç hareketlerini imkânsız hale getirmiş ve yasa dışı göçlere zemin hazırlamıştır Yani göç hareketleri yine yaşanmış ancak bu durum insanların can güvenliği açısından daha tehlikeli hale gelmiştir.

Dünyada yaşanan çatışma, şiddet ve zulüm nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan insanların sayısı rekor seviyeye ulaşmıştır. Türkiye, dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke olmaya devam etmektedir (United Nations Refugee Agency [UNHCR], 2021b). Mültecilerin komşu ülkelerin kapılarına dayanması gerçeği Türkiye’de de yaşanmış, Arap Baharından sonra Arap ülkelerinden Türkiye’ye yönelik yoğun bir mülteci akımı oluşmuştur. Gelen sığınmacıların büyük bir bölümü yasal olmayan yollarla gelmeyi tercih etmektedir.

Göç olgusu, göç veren ülkeleri ilgilendirdiği kadar göç alan ve transit ülkeleri de ilgilendirmektedir. Uluslararası Göç Örgütünün açıkladığı 2020 yılı raporunda 272 milyon uluslararası göçmen vardır ve bu dünya nüfusunun % 3.5’idir. Günümüzde göçler, hayat seviyesinin daha yüksek olduğu güvenlik risklerinin minimize edildiği coğrafyalara, diğer bir ifadeyle istikrarsızlıkların yaşandığı ülkelerden Avrupa’ya yönelmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme aşamasında, uluslararası emperyalizm bütün dünya çapında bir büyük ayaklanmayı zaman içerisinde dolaylı yollardan örgütleyerek, bütün dünya ülkelerinde yaşamakta olan halk kitlelerini çeşitli nedenlerle ayağa kaldırarak bunların yeni ülkelere ya da bölgelere doğru yönelmelerini sağlamıştır. Çeşitli olumsuz koşulların ortaya çıkması ya da birikmesi üzerine birçok geri kalmış ülkedeki yoksul ve aç halk gruplarının ayağa kalkarak, başka ülkelere ya da bölgelere göç ettikleri görülmektedir.

Durduk yerde hiç kimsenin doğduğu toprakları terk etmesi ya da her şeyini satarak başka bir ülkeye doğru göçe yönelmesi mümkün olmayacağına göre ya uluslararası konjonktürde yeni rüzgarların esmesi ya da ülkesel ya da bölgesel olumsuz koşulların ortaya çıkarak mazlum halk kitlelerini rahatsız etmesi gibi durumların söz konusu olabildiği aşamalar da dünya sahnesinde göç olgusu ve beraberinde getirdiği olaylar dizisi öne çıkmaktadır. Bugün gelinen aşamada dünya tarihinin en büyük göç olayları ile dünya karşı karşıya gelmiştir.

Göç hareketleri bir anlamda, nüfusun bir kısmının yer değiştirmesi ya da bir ülkeden diğer ülkeye giderek sahip olunan vatandaşlık bağının, bir başka ülke üzerinden gündeme getirilmesi olarak görülmektedir. Dünya tarihi incelendiğinde insan topluluklarının sürekli bir göç halinde olduğu ve zaman içinde doğal koşullara ve ihtiyaçlara dikkat edilerek, yer değiştirme hareketlerinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Yıllar geçtikçe nüfusun artması insan gruplarının yer değiştirmesine yol açtığı gibi, göçler aracılığı ile ortaya çıkan yeni durumlara göre de yeryüzü kıtalarının üzerinde yeni yerleşim ve devletleşme olguları da birbiri ardı sıra öne çıkmıştır.

Genel olarak bireylerin ya da grupların, yaşamak, yerleşmek ve çalışmak gibi hedefler doğrultusunda, bir yerden başka bir yere hareket etmesi olarak göç olgusu tanımlanmaktadır. Göçler sadece bir yer değiştirme hareketi değildir ve aynı zamanda toplumsal bir değişim süreci olarak da ele alınabilir. Normal durumlarda göçler doğal değişim sürecine göre biçimlenmektedir. Ne var ki, insanların yer ve ülke değiştirmesi sadece doğal koşullara göre değil, daha çok ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların ya da düzenlerin geçirdiği değişim süreçleri içinde, ortaya çıkan yeni durumlara göre daha çok halk kitlelerinin ya da belirli etnik, dinsel ya da kültürel toplulukların topluca ülke değiştirmeleri olarak da ele alınabilir.

göç alan ülke fırsatlar yanında ciddi tehlikeyi de beraberinde barındırmaktadır. Sığınmacılar, sığındıkları ülkelerde eski statülerinden daha aşağıda yer bulduklarında kendilerine saygıları azalmaktadır. Ayrıca dil farklılığı hem mülteciler hem de göç alan ülkelerin iç yapısı içinde sıkıntılar oluşturmaktadır. Göç edenlerin etik değerleriyle göç alan ülkelerin etik değerleri uyuşmamaktadır. Gittikleri ülkelerde sığınmacıların yerli halk tarafından dışlanması en sık görülen vakalardandır. Göçmenler kültürel ve psikolojik etki yanında coğrafi ve iklim özelliklerinden de doğrudan etkilenmekte yeni bir dil öğrenme ve içine girdiği toplumun kültürüne adaptasyonda güçlükler yaşamaktadır.

Dil sorunu hemen her alanda hizmetlerden yararlanılmasına engel oluşturmaktadır. Ayrıca “dost-düşman olarak” yapılan sınıflandırmada yabancı olarak değerlendirilmekte ve dost gözükmediği için düşman kategorisinde yer verilmektedir. Yani yabancılar potansiyel düşman olarak görülebilmektedir. Bu durum bir anlamda ötekileştirme ve insanları birbirinden uzaklaştırmadır. Çünkü insanlar farklı oldukları düşüncesiyle, kendilerinin iyi tarafta karşısındakilerin de kötü tarafta olduğu varsayımıyla hareket ederken, karşılıklı anlayış ve iyi ilişkiler geliştirememektedir.

Barış içinde yaşamın getirdiği güvenceler sayesinde, devletler varlıklarını sürdürebilirler ve böylece vatandaşlarının her türlü gereksinmelerini doğal yollardan karşılayabilirler. Ne var ki, böylesine bir düzenin kurulamadığı aşamalarda, yeryüzü aç ve yoksul insanların yollara düştüğü ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başladıkları kargaşa ortamına doğru sürüklenmektedir. Bu tür oluşumlar açısından göç olgusu ele alındığında barış, savaş, düzen ve güvenlik gibi kavramların yardımlarıyla göç olgusunun ne olduğu ne gibi sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlardan kaynaklandığı açıklığa kavuşturulabilir.

Her devlet kendi anayasal düzenini kurarken, hukuk devletinin gereklerini yerine getirmeye çalışmakta ve göç, mübadele ve sığınma gibi nüfus olaylarını uluslararası hukukun kuralları doğrultusunda kontrol etmeye çalışmaktadır. Konu ile ilgili olan Cenevre sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları ilkelerine, Birleşmiş Milletlere üye olan her devletin dikkat etmesi dünya düzeni ve evrensel barış açısından gereklidir.

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin batı bölgelerinin üst düzey devlet yapılanmaları göçmenleri sınır kapılarında bekleterek, daha sonra geri göndererek bu saldırılardan kurtulmaya çalışmışlar ama geri kalmış Asya ve Afrika ülkelerinden binlerce göçmen ve sığınmacının göç etmek istemeleri üzerine, batılılar iyi okumuş yüksek tahsil sahipleri ile yabancı dil bilen ve dünyayı izleyebilen entellektüelleri vatandaş olarak almaya öncelik vermiş, dil bilmeyen ve okumamış cahil düzeydeki insanları geri göndermeye çaba göstermişlerdir.

Türkiye’nin emperyalizmin ilgi odağı olmasının ardında, kendi ülke zenginlikleri dışında Avrupa’dan Asya’ya ve özellikle zengin petrol kaynaklarının olduğu Ortadoğu ülkelerine giden köprü yolunda ve enerji hatları aktarım geçişinde bulunuyor olması vardır.

Ortadoğu bölgesi içerdiği zengin petrol kaynakları ve gittikçe önem kazanan zengin tarım alanlarına sahip olması, Fırat ve Dicle gibi akarsuların bulunuyor olması ,güçlü işgalci devletleri bu bölgede egemenlik arayışına ve güç gösterisine yönlendiriyor.

Ortadoğu bölgesi I. Dünya Harbinden bu yana emperyal devletlerin öldürücü ve yok edici savaş alanı olmaya devam ediyor. Bu nedenle bölgemizde bulunan tüm ülkeleri planlı ve sistematik olarak dönüştürmeye egemenlikleri altına almaya çalışıyorlar.

Dünyada gelinen noktada ise göçmenler adeta sratejik bir savaşın unsuru gibi kullanılmaya başlamıştır. Türkiye’nin yakın çevresinde ortaya çıkan gelişmeler Türkiye’deki düzensiz göçmenlerin sayısının artacağını göstermektedir. Özellikle Suriye’deki gelişmeler Türkiye üzerinde baskı aracı olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Binlerce kilometre uzaktan gelen güçler hak iddia edebilirken Türkiye’nin güvenlik endişeleri görmezlikten gelinmeye çalışılmaktadır.

BÖLÜM II

DEVLET ADAMLIĞI ve LİYAKAT

Bölgemiz ülkelerini yönetenlerde devlet adamı vasfı ve liyakati olmazsa, bu yöneticiler yurtsever, bilge, kültürlü olmazsa, işbirlikçi olurlarsa bugünlerde aynen ülkemizde olduğu gibi ülkeler ve toplumlar küresel emperyalist tuzaklara düşecek, kendilerine ait olmayan kaos ve savaşların içine sürüklenecektir. Ne yazık ki AKP iktidarının BOP görevi nedeniyle  Türkiye bu tuzağa düşürülmüş olup, Türkiye kendisine ait olmayan çatışmalara, savaşa, istikrarsızlığa ve bölünmeye sürüklenmektedir. Buna BOP görevde diyebiliriz.

Ortadoğu Bölgesinde çıkar çatişmalarında Emperyalizmin kullandığı üç ana kaldıraç var ;

1* Aynı ülkenin insanlarını ETNİSİTE İLE BÖLEREK KAVGALAŞMA/ÇATIŞMA yaratmak

2* Aynı ülkenin insanlarını DİN / İNANÇ / MEZHEP FARKLILIĞI ile ÇATIŞTIRMAK.

3* Ülkelerin yönetimine ABD ve İsrail’in politikalarına bağlı ve uyumlu olabilecek, bagajı dolu siyasetçileri görev başına getirmek ve bu ülkeyi ekonomik bağlamda borçlandırarak emir alır konuma getirmek.

CIA VE SÜNNİ Şİİ ÇATIŞMASI

Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatının (CIA) eski yetkililerinden Michael Scheuer’in 2015 yılında yaptığı açıklamalar sosyal medyanın gündemine geldi. Söz konusu kayıtta ABD’deki bir TV kanalının canlı yayınına konuk olan Scheuer;

Orta Doğu’dan Batı’ya yönelik tehditlerin geldiğini savunan Scheuer, bunu kaynağında durdurmak gerektiğini altını çiziyor. CIA’da 22 yıl ajanlık yapan Scheuer, “Ne biz Amerika olarak ne Batılı güçler oralara kendi askerimizi göndermek istemiyoruz. Sayın Obama ve Sayın Cameron (İngiltere eski Başbakanı) ve çoğu Batılı liderler, kendi kara kuvvetlerini göndermek yerine Sünnileri ve Şiileri, birbirleriyle, kanları kururcasına savaştırmak fikrine hayran kalacaklar gibi görünüyor. Şu an en büyük ümidimiz Sünniler ve Şiiler arasında bir savaştır” diyor.

Özellikle İslam ülkelerinde asırlardır oynanan küresel oyunun temeli budur. İşte bu durumdaki ülkeler artık küresel düzenin kölesi olmak üzere olabildiğince zayıflatılarak ehlileştirilmiştir. İstanbul’un işgalinde İngiliz komiser Ryan’ın yazdığı gibi “Ülkeyi yönetenler müslüman gözükecekler fakat bize hizmet edecekler” deyişi günümüzde de geçerlidir.

ORTADOĞU GÖÇLERİNİN ANA NEDENİ ; BOP VE GOP

7.8.2003 tarihli Washington Post gazetesinde o tarihte ABD’nin güvenlikten sorumlu danışmanı olan Condoleezza Rice şöyle diyor:

BOP ile Türkiye Dahil 22 Ülkenin Sınırları Değişecek

Condoleezza Rice’ın 7.8.2003 Washington Post gazetesinde yayınlanan “Transforming The Middle East – Ortadoğu’yu Dönüştürmek.” Başlıklı yazısında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu açıkça ifade ediyor.

2006 yılında ise ABD’li bir albay BOP dahilinde sınırlar değiştirilirken parçalanacak devletler ile yeni kurulacak devletleri gösterir ayrıntılı bir harita çiziyor ve bu haritanın kapsam ve gerekçelerini ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında ayrıntılı olarak anlatıyor.

E.Albay Erdal Sarızeybek bu konuda şöyle diyor:
BOP Haritasını çizen Amerikalı bir asker Ralph Peter’s’dir. Çizdiği harita ve bu haritaya ek gerekçeleri “Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” başlığı altında açıklamış ve bu ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nin Haziran 2006 baskısında yayınlanmıştır. BOP haritası öylesine açık yazılmıştır ki “bu planın uygulanması sonucunda Türkiye’nin kaybedeceği” vurgusu da uluslararası ilişkiler açısından hiçbir kaygı duyulmaksızın yapılmıştır.

BOP Haritasını çizen Amerikalı Albay Ralph Peter’s 2006 yılında çizdiği BOP haritasının ABD açısından stratejik öneminin izahını yaparken Türkiye ve bölgemiz için şunları söylüyor:

“Balkanlar ve Himalayalar arasındaki adaletsizliği ile ünlü topraklardaki en göz alıcı haksızlık bağımsız bir Kürt devletinin yokluğudur. Orta Doğu’da bitişik bölgelerde yaşayan 27 ile 36 milyon arasında Kürt vardır (bu rakamlar muğlaktır zira hiç bir devlet dürüst bir nüfus sayımı yapılmasına müsaade etmemiştir). Günümüz Irak nüfusundan daha büyük olan bu grup, düşük nüfus tahminini bile göz önünde bulundurduğumuzda Kürtleri dünyanın kendine ait bir devleti olmayan en büyük etnik grubu yapmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşmesinden sonra bu haksızlığı düzeltmek için ellerine geçen muhteşem fırsatı görememişlerdir. Uyumsuz parçaların birbirlerine Frankenştayn canavarını andıran şekillerde dikilmesinden oluşan bir devlet olan Irak, o anda üç küçük devlete bölünmeliydi. Korkaklık ve vizyon eksikliğinden bunu başaramadık ve Iraklı Kürtleri yeni Irak hükümetini desteklemeleri konusunda zorladık – ki bunu iyi niyetimize karşılık olarak isteyerek yapıyorlar. Ancak özgür bir halk oylaması gerçekleştirilecek olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki Irak Kürtlerinin neredeyse %100’ü bağımsız olmak için oy verirlerdi.

Ankara’nın önünde bulunan Kürt sorunu son on yıl içerisinde bir miktar kolaylaşmış olmasına rağmen baskı yakın tarihlerde tekrar yoğunlaştı ve Türkiye’nin doğusundaki beşte birlik bölümü işgal edilmiş bir bölge olarak görülmelidir. Suriye ve İran Kürtleri de mümkün olsa bağımsız bir Kürdistan’a katılmak isterlerdi. Dünyanın meşru demokrasilerinin Kürt bağımsızlığını muzaffer kılmayı reddetmeleri medyamızı sık sık heyecanlandıran beceriksizce yapılan hafif günahlardan çok daha kötü bir insan hakları ihmalidir.

“Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır. “ Son cümleye dikkat: “Ayrıca Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar uzanan bağımsız bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olacaktır.”

Condoleezza Rice “BOP ile Türkiye Dahil 22 Ülkenin Sınırları Değişecek” açıklaması yaparken ve BOP Haritasını çizen Amerikalı Albay Ralph Peter, haritasının gerekçesini ““Kanlı Sınırlar, Daha İyi Bir Ortadoğu” olarak tanımlarken Türkiye de çok anlaşılmaz ve akıl dışı bir açıklama günün başbakanı R.Tayyip Erdoğan tarafından yapılıyordu, Erdoğan şöyle diyordu; BEN “BOP”un BÖLGE EŞBAŞKANIYIM”. Hangi ülkenin yöneticisi amacı Ülkesinin sınırlarını ve yönetimini kanla değiştirmeyi hedefleyen emperyalist bir projenin eş başkanı olmayı kabul eder? Emperyalizmin peşine takılan AKP, Türkiye’yi çökertecek, rejimi değiştirecek, Cumhuriyet ve laikliği tasfiye edecek karanlık bir yola girmişti.


BÖLÜM III

Dini köktenciliğin, laik toplumlarda yaratığı korkular, Afganistan ile en üst düzeye çıktı.

Ülkemiz yönetimini elinde bulunduran siyasal İslam’ın, Taliban ile kurabileceği ilişkilerin, ülkemize nasıl yansıyacağı, konusundaki korkular yükseldi. Afganistan’dan gelen mültecilerin, Suriye’den gelen mültecilerin gittikçe artıyor olmasının, verdiği iki korku var.

Birincisi, işini ekmeğini kaybetme korkusu, bu genellikle bedeni ile çalışan kesimlerde, ekmek korkusu, gelecek korkusu olarak ortaya çıkıyor. Bir diğer bir korku var ki, korkuların korkusu diyebiliriz.

Suriye’den gelen kimselerin kökten dinci yaşam anlayışları ve iktidarın da giderek, laiklik konusunda takındığı olumsuz tavır ve yönetim anlayışının, her gecen gün, daha çok kökten dinci anlayışa doğru kayması, korkuların tavan yapmasına sebep oldu. Cumhuriyet hepten yıkılır ve Taliban gibi kadına vahşice davranan bir anlayışla, karşı karşıya kalırsak, ne yapacağız?

Diyelim ki ulusumuz, Taliban gibi yönetimle yönetilmeye başladı. Afganistan’da olduğu gibi Cumhuriyet bitti. İslam Emirliği kuruldu. Ülkenin yarısı, Avrupa’ya veya başka yerlere kaçtı. Yani yaklaşık 20-30 milyon kişi gitti. Kalan laikler ile kökten dinciler, birbirleri ile çatışıyor.

Böyle bir ortamda ne kökten dinci kalır ne laiklik kalır ne de yaşanacak bir ülke kalır. Böyle bir duruma ne Avrupa, ne Rusya ne da başka bir ülke seyirci kalır. Türkiye Afganistan değil. Bundan yirmi yıl önce böyle düşünceler, bırakınız aklımızdan geçmesini, ülkemizdeki kökten dinciler bile, böyle bir iktidara varmayı, düşünemezdi.

II Abdülhamit ile başlayan kökten dinci bir anlayış geldikten sonra, Osmanlının içinde laiklik ve Cumhuriyet fikirleri ateşlenmişti. İttihat Terakki, arkasından Kurtuluş Savaşı ve Kuvayı Milliye ortaya çıktı. O zaman bile, kökten dinci bir düşüncenin tahakkümüne rıza göstermemiş halkımızın, Cumhuriyet deneyimini yaşadıktan sonra, Taliban gibi bir yönetim anlayışına rıza göstereceğini hiç sanmıyorum.

Elbette kökten dinciler, kadınımızı kara çarşafın içinde ki karanlığa sokmaya çalışacaktır. Nihai amaçlarının Taliban gibi bir yönetime ulaşma olduğunu biliyoruz. Korkmak ve korkuları çoğaltmak yerine, sahip olduğumuz Cumhuriyet ve onun imal ettiği insanımızın, böyle bir yönetimi, asla kabul etmeyeceği düşüncesiyle direnmek gerekir.

“Suriyeliler bir beka tehditidir”

Kültürlerarası İletişim Uzmanı Bahadırhan Dinçaslan, Suriyeli sığınmacılara ilişkin önemli açıklamalar yaptı. Dinçaslan, terör örgütlerinin göçten beslendiğini belirterek, Suriyeli sığınmacıların Türkiye için bir beka tehditi oluşturduğunu ifade etti.

Suriyelilerin neden olduğu toplumsal gerginlik gündemde her geçen gün daha fazla yer tutmaya başladı. Yurt dışında yaşayan Suriyelilerin Türk Bayrağı ve Atatürk resmine hakaret ederek hazırladıkları propaganda görselleri, özellikle sosyal medyada tartışmaların fitilini yeniden ateşledi.

Tarikatler ve mafyöz yapıların yanında örgütler de “göç”ten beslenirler. PKK’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da menfur faaliyetlerine başlamasını takip eden süreçte batı illerine yönelen Kürt göçü, bu illerde hem tarikatleri, hem mafyayı beslemiş, hem de özellikle 2000’li yıllarda PKK’nın hazır bir “şehir gerillası” kitlesine sahip olmasına neden olmuştu. İç göç nedeniyle hayata “sıfırdan” başlamak zorunda kalan Kürtler, ekseriyetle kentlerin “varoş”unu teşkil etmiş, gettolara hapsolmuş, bu varoşlarda da mezkur yapılar ava çıkmışlar ve yukarıda sayılan sebeplerden masun olmayan Kürtler üzerinde tesir sahibi olmuşlardır.

Radikal’de vaktiyle çıkmış bir dosya vardı, “PKK’nın Z Nesli ve Füzyon Radikalleşmesi”. Mutlaka okumanızı öneririm. Özellikle varoşta doğan ve klasik köy hayatının gelenek ve teamüllerinden tamamen kopuk, ancak kentli düzen içerisinde de kendine yer bulamamış Kürt gençleri, PKK’nın hareket ve düşünce pratiğini dahi etkileyen bir işlev üstlenmişlerdir.

Dr. Alex P. Schmid, Uluslararası Anti-Terör Merkezi (ICCT) için kaleme aldığı “Terörizm ve Göç Arasındaki İlişki” başlıklı çalışmasında, çok önemli hususların altını çizmiş. Buna göre, Sivillere yönelik terör faaliyetleri bazen kasti olabiliyor. Bu faaliyetler ne kadar şiddet içeriyorsa, göç oranı o kadar artıyor. Bu göç, çoğunluğu gelişmekte olan (ekonomisi ve standartları görece zayıf) ülkelerde yer alan mülteci kamplarının doğmasını sağlıyor.

Terör örgütleri bu kampları daha sonra militan devşirme sahaları olarak kullanıyorlar. İç savaş ya da terör sebebiyle göç eden insanların yerleştiği ülkeler, yeni terör faaliyetlerinin planlandığı üsler haline geliyorlar. Göçmenlerin bu ülkelerde doğan çocukları, kimlik karmaşaları sebebiyle, ait oldukları ülkenin teröristlerini kendilerine ikon olarak seçmeye meyyal oluyorlar. Göçmenler terörist, teröristler göçmen olabiliyor. Çok sayıda göçmen alan ülkelerde, doğru yönetim uygulanmazsa, hem uluslararası terörist faaliyetleri artıyor, hem de “yerli” teröristlerin etkinliğinde artış gözlemleniyor.

Şu halde, tarihi örneklere ve yapılan çalışmalara bakılınca, yaklaşık 5 milyon gibi devasa bir sayıya ulaşmış Suriyeli göçmene ev sahipliği yapan Türkiye, ekonomik, sosyal ve siyasi sorunların yanında, doğrudan güvenliğini tehdit eden bir beka tehdidiyle karşı karşıyadır. Halihazırda iç göçün dinamiklerinin doğrudan ve dolaylı olarak beslemesi nedeniyle kronikleşmiş terör ve “paralel yapı” sorunlarıyla uğraşan Türkiye, her gün giderek artan bir “Suriyeli radikalleşmesi” tehlikesine karşı politika üretmemektedir.

Kurulu düzeninden kopmuş, aile bağları zayıflamış, yeni bir düzen içerisinde varlık edinmeye çalışan Suriyelilerin hem çete/mafya yapılarına, hem yeni paralel devletler yaratacak tarikat tuzaklarına, hem de yerli ve uluslararası terör örgütlerine karşı yumuşak karın teşkil ettiği şüphe götürmez. Üstelik Türkiye’de doğan ve aynı “PKK’nın Z Nesli” gibi daha marjinal olması beklendik olan Suriyeli çocuklar gerçeği var. Bu veçhile, Suriyelilerin Türkiye’den gönderilmesini savunmak, yalnızca ideolojik Türk milliyetçiliğinin değil, ülkenin geleceği ve güvenliği ile ilgili kaygı duyan herkesin ajandasının bir numaralı maddesi olmalıdır.

Halihazırda etnik ve ekonomik çalkantıların sürekli kaşınmasından beslenen bir PKK ve kentlileşemeyen Müslümanın zaaflarını sömüren bir FETÖ örneği elimizde varken, hem tarikat, hem terör yapılarının (hatta iki yapının da özelliklerini tevhid eden El-Kaide, IŞID gibi yapıların) yeşermesi için elverişli bir petri kabı manzarası arz eden 5 milyon insanın varlığının savunulmasının hiçbir akli ciheti olmadığı gibi, hem Türklerin, hem Suriyelilerin selameti açısından çokça dile getirilen “insani” cihetten de, Suriyelilerin ülkelerine dönmeleri en doğru yol gibi görünüyor.


SONUÇ

Türkiye BOP KISKACINDADIR. Ülkemiz top ve tüfekle, füze ve bomba ile değil, yumuşak geçiş ile işgal ediliyor. Önce yönetime siyasal islamcı ve işbirliğine yatkın kişiler getirildi. Ardından  demokrasi, insani yardım, insan hakları, AB üyeliği, yeni vakıflar v.b. söylemleriyle gizli işgal başladı. Anayasa taslakları ABD’den geldi ve buna uygun anayasa yapıldı. Parlamento, Güçler ayrılığı tasfiye edildi. Başkanlık rejimi hileli bir referandum ile kabul edildi. Meclis işlevsiz oldu. Sarayda paralel bir devlet yönetimi kuruldu. 

Çöken ekonomi, 500 milyar dolar olan dış borç, Fare düşse başı yarılacak bom-boş eksiye düşmüş bir devlet hazinesi, derin yoksulluk, çöken tarım ve hayvancılık, Dünyanın en büyük enflasyon ve pahalılığı,  milyonlarca işsiz, ülke aydınlarının, yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin tutuklanması, iktidarın sopası haline gelen yargı, yok olan demokrasi,  hukuk ve adalet, milyonlarca göçmen ile kabuk değiştiren, demografik yapısı bozulan Türkiye, AKP/ERDOĞAN’nın  başarısızlığı ve iş bilmezliği değildir. Tüm bunlar planlı, programlı olarak yapılan  TÜRKİYE’yi çökertme operasyonudur. Ve bunun adı BOP’tur.


Naci KAPTAN  16 Temmuz 2022 / Güncellendi 31 Aralık 2022 / Güncellendi 21 Mayıs 2023 / 27 Kasım 2025

https://nacikaptan.com/?p=99685


KAYNAKLAR

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1790059 – Göç Olgusunun Çok Boyutlu Etkileri ve Türkiye’ye Yansımaları – Ayşegül GÜLER

https://tr.euronews.com/2022/04/05/ingiltere-ulkeye-gelen-gocmenleri-islemleri-tamamlan-ncaya-kadar-ruanda-ya-gondermeyi-plan

https://nacikaptan.com/?p=99600 – İŞGAL VE ŞİDDET – Zahide UÇAR – 29. 04. 2022

https://nacikaptan.com/?p=71958 – GÖÇLER – TÜRKİYE’Yİ PLANLI “İSTİKRARSIZLAŞTIRMA ” OPERASYONLARI

https://nacikaptan.com/?p=92449 – Bülent ESİNOĞLU 21 Ağustos 2021 – Afganistan ve yarattığı korkular

https://nacikaptan.com/?p=92272 – Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN – GÖÇLER ARACILIĞI İLE ULUS DEVLET TASFİYESİ

https://nacikaptan.com/?p=71850 – Bahadırhan Dinçaslan / 26.07.2019 – “Suriyeliler bir beka tehditidir”

https://nacikaptan.com/?p=108595 – EMPERYALİZM VE BOP * Türkiye’yi fiilen işgal ettirdiler ! * “Stratejik Göç Mühendisliği” * “Suriyeli sığınmacılar”

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, Bölücü KÜRTÇÜLÜK, BOP, DIŞ POLİTİKA, GÖÇLER-GÖÇMENLER, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, KÜRESEL POLİTİKALAR, ORTADOĞU ÜLKELERİ, PKK TERÖRÜ, Politika ve Gundem, SİYASAL İSLAM, TERÖR | 3 Comments

PLAJDA YÜZENLERE BÜYÜK SÜRPRİZ

Posted in DOĞA - ÇEVRE, DOĞAL YAŞAM | Leave a comment

SINIFTA BİR EŞEK VAR!

Bir tıp fakültesinde, profesör öğrencilerden birine döner ve sorar:
– Kaç böbreğimiz vardır?
– Dört! diye yanıtlar öğrenci.

– Dört mü? der profesör, küçümseyici ve başkalarının hatalarını ezmekten zevk alan bir edayla. Sonra asistanına döner ve şöyle der:
– Biraz ot getirin, sınıfta bir eşek var!

Öğrenci ise hemen yanıt verir:
– Ve bana da bir kahve lütfen!

Profesör öfkeyle öğrenciyi sınıftan kovar. Ama bu öğrenci sıradan biri değildir:
O kişi, Brezilyalı mizah ustası Aparicio Torelly Aporelly (1895–1971), nam-ı diğer Baron d’Itararé’dir.

Sınıftan çıkarken, öğrenci kızgın profesöre dönüp bir kez daha yanıt verir:
– Bana “Kaç böbreğimiz vardır?” diye sordunuz.
“Bizim” böbreklerimiz, yani hem benim iki böbreğim hem de sizin iki böbreğiniz: Toplamda dört böbrek!
“Biz” zamiri çoğuldur, değil mi?
Afiyet olsun, otunuzu keyifle yiyin!

Hayat, bilgiden çok anlayış gerektirir. Bazen biraz bilgiye sahip olan –ya da sahip olduğunu sanan– insanlar, diğerlerini küçümsemeye ya da aşağılamaya hakkı olduğunu düşünür. Oysa gerçek zeka, alçakgönüllülükle birleştiğinde anlam kazanır.

Posted in MİZAH | Leave a comment

Güncellendi * POLİTİKA GÜNDEM * (Y)CHP’NİN TRUVA ATLARI * KILIÇDAROĞLU

Yazıya YORUM

KILIÇDAROĞLU CHP’nin yönetimine küresel baronlar tarafından getirilmiştir. Bunun nasıl kurgulandığını yazalım; 

Johns Hopkins Üniversitesi’ne bağlı Amerikan-İsveç merkezli Silkroad (İpek Yolu) Enstitüsü’nün 2008 tarihli raporunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi kariyeri hakkında senaryoya yer verildi. Silkroad (İpek Yolu) Enstitüsü tarafından 2008 tarihinde bir rapor hazırlandı. Raporda 2011 yılında Türkiye’de askeri darbe olacağına dair vurgu yapıldı. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP ile ilgili önemli bir paragraf yer alıyor. CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nun geçtiği takdirde süreçlerin pozitif yönde ilerleyeceğini vurgu yapılan metinde Kılıçdaroğlu için “CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, istifaya zorlanır, mecbur edilir, onun yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelir” denildi. Svante E. Cornell ve Hail Magnus Karavelli imzalı 75 sayfalık rapordaki Türkiye senaryoları dikkat çekti. Raporun içindeki Türkiye’yi ve CHP’yi ilgilendiren öngörülerden biri raporun 72.sayfasındaki ifadelerdi:

”CHP’den istifa etmeye ikna edilecek Deniz Baykal ile yolsuzluklar konusunda kamuoyunun dikkatini çeken Kemal Kılıçdaroğlu yer değiştirecek. CHP, yeniden Avrupa tarzı bir sosyal demokrat parti olarak ortaya çıkacak” denildi. https://archive.gdh.digital/abd-dis-iliskiler-konseyinin-yan-kurulusu-ipekyolu-enstitusu-2008-yilinda-kilicdaroglu-icin-ne-yazdi-67839

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönetiminde CHP’nin nasıl yörüngesinden saptırılarak YENİ CHP’ye dönüştürüldüğünü ve kuruluş amaçlarından ters bir yönde AKP’nin politikalarını örtülü olarak desteklediğini genel başkanlığı sürecinde gördük.  AKP/ ERDOĞAN tarafından CHP ve Yerel yöneticilerine karşı tezgahlanan kurgu davaların da arkasında CHP içine Kılıçdaroğlu tarafından yerleştirilmiş TRUVA AT’larının da Kılıçdaroğlu tarafından örgütlendiği ve kontrol edildiği her bir gün daha da açığa çıkmaktadır. 


Ülkemizde ana muhalefet partisi dahil demokrasi oyunu oynanıyor. Ne yazık ki Kılıçdaroğlu döneminde CHP yönetimi de bu oyunun bir parçası olup, emperyal işgal politikalarını ve AKP’yi gizlice destekliyor. Bunun üç somut örneği ;

* Deniz Baykal’ın Erdoğan’a siyaset yapma yolunu açacak olan anayasa değişikliğini yapmış olması. Bu Erdoğan’ın Yola çıkış noktasıdır. İlk büyük ihanet Baykal’dan gelmiştir.

* Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanlığı için henüz adının anılmadığı dönemde yazılmış olan SILKROAD ENSTİTÜSÜNÜN raporu ; Amerikan-İsveç merkezli Silkroad Enstitüsü’nün, Ekim 2008’de yayımladığı bu rapor, CHP’deki liderlik değişimiyle ilgili şaşırtıcı bilgiler içeriyor. Enstitü, Türkiye ile ilgili hazırladığı senaryoda tam iki yıl önce Baykal’ın yerine Kılıçdaroğlu’nun geleceğini ve CHP’nin politikalarının değişeceğini öngörmüş. Enstitü, 2008’deki raporda “Yeni CHP”yi “Avrupa tarzı sosyal demokrat bir parti” olarak tanımladı.

Silkroad Enstitüsü, “Yeni CHP”yi 2008’de yazmış; “CHP yeniden Avrupa tarzı ve merkezi bir sosyal demokrat parti olarak ortaya çıktı. Partinin yeniden düzenlenmesi Avrupalı partiler, Avrupa Birliği kurumları ve Avrupa sivil toplum kuruluşlarının verdiği desteğe çok şey borçludur. ” Özetle bu ABD-İsveç düşünce kuruluşu CHP’deki yönetim ve YCHP adını ve tüzük değişikliğini 2 sene önce öngörmüş!!!

* Kılıçdaroğlu’nun, Ekmelettin İslamoğlu gibi laiklik ve cumhuriyet karşıtı, siyasette dini referans alan bir kişiyi parti yönetiminden dahi habersiz cumhurbaşkanı adayı göstermesi.

Ülkemizin çok ağır tehditler altında olduğu bu dönemde ve KOYUNUN OLMADIĞI YERDE, KEÇİYE ABDURRAHMAN ÇELEBİ derler sözünün ışığında ve de kerhen CHP’yi desteklemekten başka demokratik bir yol yok. Türkiye’nin demokrasi ve parlamenter rejime dönmesi ve CHP’nin iktidara gelebilmesi için Kılıçdaroğlu ve kadrosunun yönetimden uzaklaştırılmaları ve yönetime gerçek yurtsever kadronun gelmesi gerektir. Özetle truva atlarının ayırdına varmak zorundayız.

Naci Kaptan – 24.01. 2020 / 26.11.2025


Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor. O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller – Cumhuriyet Gazetesi – 24 Kasım 2025


KILIÇDAROĞLU’NUN Y-CHP’Sİ VE 2.CUMHURİYETÇİLER

Süleyman Çelik / 24.01.2020 / scelik44@gmail.com


Kılıçdaroğlu, yanına Ekrem İmamoğlu ve Canan Kaftancıoğlu’nu da alarak, temel felsefeleri emperyalizm (AB-D) yandaşlığı ve Atatürk düşmanlığı olan, 2.Cumhuriyetçi, liboş/ dönek solcuların toplandığı T24 yazarlarıyla, yemekli bir toplantıda bir araya gelmiş. Yanına da Atatürk düşmanlığının şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Murat Belge’yi oturtmuş!..

T24 yazarları, eskiden AKP ile kol kola idiler. O kadar ki örneğin, Tayyip Erdoğan Hasan Cemal’e “Hasan Abi” diyordu. Hepsi yandaş medyada bir köşe tutmuş, AKP’nin nasıl demokrat olduğunu anlatıyor, buna karşı özellikle Atatürk ve İnönü üzerinden CHP’ye saldırıyor, tek parti diktatörlüğünden, hatta faşistliğinden söz ediyorlardı.

Uğur Mumcu bunların “Kemalizm Sendromu” hastası olduklarını söylerdi: “Kemalizm sendromu adını da verebileceğimiz, Kemalizm’i aşağılayan entel hastalığı, gerici tarikat yuvaları, Babıâli yokuşu, İkitelli semti, İstanbul barları ve siyasete meraklı holding çevrelerinde hızla yayılıyor. Bu entel ve mental hastalık, genellikle düşünce tembelliğinden kaynaklanıyor.” (Cumhuriyet, 10 Ağustos, 1992,Tembel Savaşçılar…)

Laik Demokratik Cumhuriyet’i yıkmak için, TSK’yı çökertmek ve ulusalcıları yok etmek gerekiyordu. Bu amaçla CIA’nın kurguladığı ve FETÖ ile AKP’yi taşeron olarak kullandığı Ergenekon ve Balyoz gibi kumpasların bunlar ateşli destekçileri idiler. Bu davalara gerekçe bulmak amacıyla gene CIA-FETÖ tarafından provokasyon amacıyla işlenmiş Hırant Dink cinayetini ve Zirve yayınevi katliamını Ergenekon’a bağlamaya kalkmışlardı. İronik olan, Ergenekon mağdurlarından Tuncay Özkan’ın da Kılıçdaroğlu’nun heyetinde yer alması!..

Kumpas davalarında önemli yol alındıktan sonra, sıra Cumhuriyet’in Anayasal düzenini savunma görevini yüklenmiş “Bağımsız Yargı”yı yok etmeye gelmişti. Demokratik-laik Cumhuriyeti yıkmak için bu engelin de ortadan kaldırılması gerekiyordu. Liboşlar, bu amaçla yapılan 2010 Referandumunda “yetmez ama evet” diyerek gene AB-D ve AKP ile omuz omuza çalıştılar.

Kendisinin yerine FETÖ’yü getirmek isteyen emperyalistlerle AKP’nin arası açılınca emperyalistlerin safında yer alan liboşların da AKP ile yolları ayrıldı ve yandaş medyadaki köşelerinden kovulan bunlar T24 Sitesine sığındılar…

Kılıçdaroğlu, genel başkan olup kadrosunu oluşturduktan hemen sonra, “biz 1930’ların CHP’si değiliz” diyerek “reddi miras” beyanında bulunmuştu. Elbette o zamandan bu yana partide bu doğrultuda düzenlemeler/ temizlikler yaptı. Ancak bu toplantıda muhataplarından özür dilercesine, tam temizlik yapamamış olduğunu, “partimizin tabanında ’emekli öğretmen’ diye özetleyebileceğim bir kesim var; zaman zaman bize çok kızıyor, bize ders veriyorlar” sözleriyle ifade etmiş.

“Emekli öğretmen” derken, tümcedeki ‘öğretmeni küçümseyici ifadeyi’ bir kenara korsak, Atatürk İlke ve Devrimlerini yurdun en ücra köyüne kadar yaymak üzere Cumhuriyet’in eğitim seferberliğine katılan “İrfan Ordumuzun Askerleri” örneğinden hareketle, Atatürk’ün CHP’sinin temel felsefesini savunan Kemalistlerden söz ediyor. Evet, o ülküde olanların hepsi çoktan emekli oldu. Zamanımızda da elbette Kemalist öğretmenlerimiz, aydınlarımız var, ama artık her yerde öğretmenler değil, Kılıçdaroğlu’nu mutlu edecek mollalar çoğunlukta.

Muhafazakâr dünyanın kanaat önderiyle de görüştüklerini ve onlara “asıl muhafazakâr biziz, yıllar yılı değişmemek için direndik” demiş. Ayrıca

“Bizim geçmişte ekonomiyi yönetmede iyi bir sınav vermediğimiz de bir gerçek” diyerek Eski CHP’ye taş atmış.

Değişim emperyalizm yandaşları ve özellikle dönek solcuların sık kullandıkları bir sözcüktür. Bunlar değişimden “emperyalizmin güdümüne girmeyi” anlamaktadırlar. Kılıçdaroğlu da onlardan esinlenmiş. Sevgili Uğur Mumcu bunları şöyle yanıtlıyordu: “İdeolojiler değişiyor, devletler, sınırlar değişiyor. Değişmeyen bir tek gerçek var o da emperyalizmin ta kendisi!…” (Cumhuriyet, 11 Ağustos 1992, Değişmeyen Gerçek…)

Altı Ok’tan birinin Devrimcilik olduğunu, devrimciliğin sürekli değişim demek olduğunu; Atatürk’ün “ben hiçbir dogma/donmuş ve kalıplaşmış ideoloji bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır” dediğini, bilimin de “sürekli gelişim” demek olduğunu Kılıçdaroğlu’na nasıl anlatmalı?

Devrimci olmasının gereği olarak bu kapsamda CHP, DP döneminde muhalefette iken kendisini yenilemiş, ülkede gerçek demokrasinin oluşabilmesi için belirlediği yeni ilkelerini “İlk Hedefler Beyannamesi” adıyla halka açıklamış ve bu ilkeler 1961 Anayasasının temelini oluşturmuştur. Fakat Kılıçdaroğlu bunu bilmez. Çünkü emperyalistler, halkı uyandıracağı için bizim gibi ülkelerde gerçek demokrasi istemezler. Nitekim işbirlikçi politikacılar ve generaller aracılığı ile 12 Mart 1971’de bu anayasanın kollarının/ kanatlarının kesilmesini, 12 Eylül’de de tamamen ortadan kaldırılmasını sağladılar.

CHP, 1960’lı yıllarda “Ortanın Solu” hareketi ile kendisini gene yenilemiş, “Halkçılık” ilkesini yeniden yorumlayarak kooperatifçilik, Köy-Kent benzeri projeler geliştirmiş, işçilere “Toplu Sözleşme ve Grev” hakkını kazandırmıştır. Emperyalisler ve yerli işbirlikçiler bunlardan hoşlanmadığı için Kılıçdaroğlu bunları değişim olarak kabul etmemiş olsa gerek!…

Beğenmediği 1930’larda, CHP’nin ekonomiyi nasıl yönettiğini öğrenmesi için, oğlu şu anda Erdoğan’ın bakanı olan, sağcı/ muhafazakar bilim insanı ve politikacı Ekrem Pakdemirli’nin yazmış olduğu “Sayılarla Türk Ekonomisi” kitabını okusun…

Belki de Ecevit’in 1970’lerdeki Başbakanlığı döneminde yaşanan yoklukları, kuyruklardan söz eden Tayyip Erdoğan gibi ekonomik başarısızlık olarak görmektedir. Yoklukların, Ecevit’in “haşhaş ekim yasağını kaldırması” ve “Kıbrıs Barış Harekatını yapmış olması” nedeniyle emperyalistler ve başta TÜSİAD olmak üzere içerideki işbirlikçiler tarafından yaratılmış olabileceğinin, elbette ayırdında değildir. Çünkü o bir emperyalist sevicidir. CIA ajanı Enver Altaylı’nın son dönemde en sık görüştüğü kişinin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başdanışmanı Rasim Bölücek olduğu açıklandı.

Aslında Kılıçdaroğlu’nun bu adamlarla toplantısı önemli bir olay değil. Çünkü, şu anda partinin üst düzey yöneticileri, milletvekilleri, belediye başkanları ve örgüt yöneticileri arasında bu adamlarla aynı görüşte olanlar çoğunlukta. Kılıçdaroğlu, “emekli öğretmen!” benzerlerini atarken partiyi bunlarla çoktan doldurdu, zaten…

Bu bakımdan olaya bir aile yemeği olarak bakmak daha doğru olur…

Posted in ABD - AB - EMPERYALIZM, İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, Politika ve Gundem, SİYASİ PARTİLER, SÜLEYMAN ÇELİK | Leave a comment

TRUVA ATI * Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Kılıçdaroğlu’nun İmralı çıkışı

Erdoğan şimdi de CHP’yi bölmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık fiili “Erdoğan’ı iktidarda tutma” dönemi kapanınca ve Özgür Özel yönetiminde CHP birinci partiye dönüşünce, saray düğmeye basmıştı; dört koldan operasyonlar sürüyor. O kollardan biri de Kılıçdaroğlu ne acı ki. Kılıçdaroğlu henüz kayyım atanamadı gerçi ama CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı aldığı gün kararı eleştirerek “CHP İmralı’ya gitmeli” yayını yapması, misyonunu sürdürdüğüne işaret ediyor. Ki Kılıçdaroğlu daha önce “İmralı meşru bir organ değil” demişken, “devlet Öcalan’la görüşmez” demişken, “Öcalan’la masaya oturmam” demişken!

Mehmet Ali Güller – Cumhuriyet Gazetesi – 24 Kasım 2025

Posted in İHANET VE YABANCI YANDAŞLAR, SİYASİ PARTİLER | Leave a comment